Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 58 kayıt bulundu.

Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias)

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Chondrichthyes(Kıkırdaklı balıklar) Takım: Lamniformes Familya: Lamnidae Cins: Carcharodon (Smith, 1838 ) Tür: C. charcharia Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias), Lamnidae familyasından bir köpek balığı türü. Boyu 6 (nadiren 7) metreye ağırlığı 1.7 tona kadar ulaşabilen bu köpek balığı, bütün dünyadaki ılıman sularda, dolayısı ile Türkiye'nin Akdeniz, Ege ve Marmara kıyılarında bulunur. Bazı kaynaklarda, Karadeniz'de de bulunduğu belirtilir. Beyaz köpek balığının Akdeniz havzasındaki temel besinleri, orkinos balıklarıdır. Ancak orkinos balıklarının neslinin azalması sonucu yunuslar ile beslenmeye ağırlık verdikleri tahmin edilmektedir. Balina, yunus, diğer köpek balığı türleri, deniz kunduzları, foklar, penguenler, tuna balığı en favori yiyeceklerindendir. Avına alttan yaklaşarak öldürücü vuruşunu yaparkende avını ısırarak uzaklaşır. Avının kan kaybından ölmesini bekledikten sonra avını yer. diğer köpek balıkları gibi çiğneme yeteneği yoktur avını parça parça kopartarak ya da tüm olarak yutar. Beyaz köpek balığının yediği büyük bir av onu 1-2 ay idare edebilir. Türkiye karasularında en son kaydedilen iki birey, 5 temmuz 2008 tarihinde Edremit Körfezi'nde yakalanmıştır. İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu tarafından incelenen her iki bireyin de yavru olması ve bir tanesinin yeni doğmuş olması, yavruların Kuzey Ege sularında doğduğuna dair ipucu vermiştir. Çoğu filmde katil köpek balığı diye anılır ama dünya rekorlarına en uzun süre mesafe yol kat eden köpek balığı olan nicole Afrika açıklarından başlayarak 3 ayda Avusturalya'ya mercan resifine gidip gelerek rekor kırmıştır. Beyaz köpek balığının oldukça kuvvetli çenesi vardır.Çenelerinde 3000'e yakın kesici diş birkaç sıra halinde bulunur. ilk iki sıra ısırma ve kopartma için kullanılırken arka sıralar besini daha küçük parçalara ayırmak için kullanılır. Yassı üçgen biçimli kesici dişler kırılma kopma gibi durumlarda yeniden çıkar.Üremeleri ovonipardır. yani yumurtlarlar ancak yumurta dişi bireyin karnında büyür gelişir ve yumurtadan çıkar. Ortalama 2-14 adet yavrularlar. Beyaz köpek balığı diğer köpek balıkları gibi koku almada çok hassastır. 100 litre suda tek bir kan damlasının kokusunu farkedebilir. Elektriksel yük değişimlerine karşı oldukça hassaslardır. 0.005 mikrovoltluk değişimleri farkedebilirler. Avının atan kalbinin ya da solungaçlarının yaydğı elektriği farkedecek kadar hassastırlar. Esir ortamına alışık değillerdir. Tutsak olarak fazla uzun ömürlü olmadıkları görülmüştür.Köpek balığı hastalığa yakalanmayan tek canlıdır.

http://www.biyologlar.com/beyaz-kopek-baligi-carcharodon-carcharias

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Doğa Değil, Yaptığımız Hatalar Öldürüyor!

Salı gecesini Çarşamba sabahına bağlayan gece Samsun’da yaşadığımız sel felaketinin ardından ilk yapılması gereken, kuşkusuz, hayatını kaybedenler için duyduğumuz derin acı ve geride bıraktıkları için dilediğimiz sabır ve içten “Başınız sağolsun!” mesajımızdır. Bunun hemen ardından ise şunu söylemek zorundayız: “Doğa değil, yaptığımız hatalar öldürüyor!” Bu felaketin ardından, dünyanın ve insanlığın bugüne dek karşılaştığı en büyük tehdit olan “İklim Değişikliği”ni bir kez daha tartışmak, insanlık olarak bu konuda hala atmadığımız adımları ortaya koymak ve çok geç olmadan harekete geçilmesi için tüm karar alıcılara ve topluma ısrarla çağrıda bulunmaya devam etmeliyiz. Fosil yakıt kullanımı, arazi kullanım değişiklikleri, ormansızlaşma ve çeşitli sanayi süreçleri gibi insan kaynaklı faaliyetler atmosferdeki sera gazı miktarının ve buna bağlı olarak küresel sıcaklıkların artmasına sebep oluyorlar. Dünya, şu an 1900’lerin başlarına göre 0,75 C derece daha sıcak, Avrupa ise 0,9 C derece daha sıcak durumda. Küresel sıcaklıklardaki artış, kuraklıkları arttırmakta, buharlaşma ve buna bağlı olarak havadaki nem oranını yükseltmekte. Artan nem oranı sebebiyle ani yağışlar, sel, hortum gibi aşırı hava olaylarının oranı çoğalmakta. Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden birisi olan Akdeniz Havzasında yer alıyor. Bilim insanları Akdeniz Havzası’nda yağışların doğudan batıya doğru %40’a varan oranlarda düşeceğini, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki kar kalınlığının azalacağını, artan yoğun ve anlık yağışlara bağlı olarak sel baskınları, sıcak hava dalgaları, şiddetli erozyon ve ülkenin orta ve güneydoğu kesimlerinde yer yer çölleşmeye varan kuraklıklar yaşanacağını öngörüyorlardı. Ani yağışlara bağlı sel ve su baskınları Türkiye’de etkisini ciddi şekilde göstermeye başladı bile. Nisan ayında Elazığ’da gerçekleşen hortumda 6 kişi hayatını kaybetmiş, aynı hafta içerisinde Türkiye’nin dört bir tarafında şiddetli ve yıkıma sebep olan çok sayıda hortum gerçekleşmişti. 3 Temmuz’da Samsun’da gerçekleşen sel felaketinde de 9 kişi yaşamını kaybetti. Aynı gün Sinop’ta gerçekleşen sel felaketi can kaybına yol açmadıysa da ciddi bir toprak kaybı ve maddi yıkım yaşattı. Tüm bu kayıplarımızda iklim değişikliğinin yanı sıra,  yıllardır yaşadığımız feci tecrübelere rağmen hala nehir yataklarının yerleşime açılmakta ısrar ediliyor olmasının, su yataklarının insan müdahaleleriyle kontrol altına alınmaya çalışılmasının da büyük payı var! Evet, Samsun’da ve Sinop’ta yaşanan felaketlerin benzerlerini daha önce de yaşamıştık. Ama bir düşünelim; seller, kuraklıklar, büyük fırtınaların ve buna benzer afetlerin şiddet ve sayılarında son yıllarda büyük bir artış yok mu? Geride kaybedilmiş hayatlar bırakan, yaşam alanları ve en önemli doğal varlıklarımız olan toprağın kaybına neden olan bu felaketlerin sayı ve şiddetlerinin,  hızla “geri dönülemez” noktaya yaklaşan İklim Değişikliği sebebiyle ciddi oranda artacağını IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) gibi önemli kurumların ve bu konuda yıllardır çalışan bir çok bilim insanının rapor ve araştırmalarından biliyoruz. Peki “İklim Değişikliği”ni durdurmak için ne yapıyoruz? “Hiçbir şey!” dersek, abartmış olmayacağız. Özellikle bazı ülkelerin attığı adımlar tabi ki var, ancak karşı karşıya olduğumuz felaketin boyutu karşısında bu adımlar, son derece yetersiz kalıyor. Türkiye’ye baktığımızda da durum farklı değil. Seragazı salımlarımızı rekorlar kırarak yükseltiyoruz. İklimin en büyük düşmanı olan kömürlü termik santralleri birbiri ardında açmak için planlar yapıyoruz. Ülke olarak kısıtlı kaynaklarımızı, toplu ulaşım yerine doğal yaşam alanlarını da katledecek büyük karayolları ve köprü projelerine, yenilenebilir enerji yerine termik ve nükleer enerjiye aktarma yanlışında ısrar ediyoruz. Türkiye iklim değişikliği ile mücadele konusunda yükümlülüklerini kabul etmeli ve geri dönülemez felaketler yaşanmadan önce hem iklim değişikliği ile mücadele, hem de adaptasyon konusunda harekete geçmelidir. “Doğayı ele geçirebileceğimizi sanma” hatasında ısrar ettiğimiz ve insanın doğanın sahibi değil, yalnızca bir parçası olduğunu kabul etmediğimiz sürece bu yıkım ve felaketler ne yazık ki artarak devam edecek. Doğayla barışık, ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam için hemen harekete geçelim!Kaynak:http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/doga-degil-yaptigimiz-hatalar-olduruyor

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür. Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir. Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar. Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir. Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar. Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur. Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler. Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir. 1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar. Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır. Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır. İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır. Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar. Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir. Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir. Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür. Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır. İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir. Calypso Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir. Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır. 1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır. Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır. Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir. Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir. Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır. Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar. Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır. Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir. Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular. Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular. 1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür. 1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır. 1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir. 1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar. 1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder. Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

http://www.biyologlar.com/jacques-yves-cousteau-kaptan-cousteau-kimdir

Küresel ısınma sebepleri

Doğal Nedenler : Güneşin Etkisi: ESA bilim adamlarından Paal Brekke; iklim bilimcilerinin uzun süredir Güneş beneklerinin 11 yıllık döngüsel hareketini ve Güneş'in yüzyıllık süreçler içinde parlaklık değişimini incelediklerini belirtmiştir. Bunun sonucunda Güneş'in manyetik alanı ve protonlar ile elektronlar biçiminde ortaya çıkan güneş rüzgarının, Güneş sisteminde kozmik ışımalara karşı bir kalkan görevinde olduğu açıklanmaktadır. Güneş'in değişken aktivitesiyle zayıflayabilen bu kalkan, kozmik ışımaları geçirmektedir. Kozmik ışımaların fazla olması bulutlanmayı arttırmakta, Güneş'ten gelen radyasyon oranını değiştirerek küresel sıcaklık artışına neden olmaktadır. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınım aynı zamanda kimyasal reaksiyonların oluştuğu (ve dolayısıyla atmosferin tamamını etkileyen) ozon tabakası üzerinde değişikliğe yol açacaktır. Dünya'nın Presizyon Hareketi: 1930 yılında Sırp bilim adamı Milutin MİLANKOVİÇ Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinin her doksanbeş bin yılda biraz daha basıklaştığını göstermiştir. Bunun dışında her kırkbir bin yılda Dünya'nın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda dairesel bir sapma bulunduğunu belirtmiştir. Günümüz bilim adamlarının bir çoğu Dünya'nın bu hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve bu soğuk dönemler içindeyse yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini bildirmektedir. Bu da Dünya'nın doğal ısınmasının bir nedenini oluşturmaktadır. El Nino'nun Etkisi: "Güney salınımı sıcak olayı" olararak tanımlanabilecek El Niño hareketi, 1990-1998 yıllarında tropikal doğu Pasifik Okyanusu'nda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5º daha yüksek olmasına neden olmuştur. Özellikle 1997 ve 1998 yıllarındaki rekor düzeyde yüzey sıcaklıklarının oluşmasında, 1997-1998 kuvvetli El Niño olaylarının etkisinin önemli olduğu kabul edilmektedir. 1998'deki çok kuvvetli El Niño bu yılın küresel rekor ısınmasına katkıda bulunan ana etmen olarak değerlendirilebilir. Yapay nedenler : Fosil Yakıtlar: Kömür, petrol ve doğalgaz dünyanın bugünkü enerji ihtiyacının yaklaşık u'lik bölümünü sağlamaktadır. Yapılarında karbon ve hidrojen elementlerini bulunduran bu fosil yakıtlar, uzun süreçler içerisinde oluşmakta fakat çok çabuk tüketilmektedir. Dünyanın belirli bölgelerinde toplanmış bu yakıtların günümüz teknolojisiyle ¾'ünün yarısının çıkarılması imkansız; diğer yarısının ise çıkarılması teknik olarak çok pahalıdır. Bu da fosil yakıtları yenilenemeyen ve sınırlı yakıtlar sınıfına sokmaktadır. Sera gazları: Sera Gazları Oluşumu: Güneş'ten gelen ışınların bir bölümü ozon tabakası ve atmosferdeki gazlar tarafından soğurulur. Bir kısmı litosferden, bir kısmı ise bulutlardan geriye yansır. Yeryüzüne ulaşan ışınlar geriye dönerken atmosferdeki su buharı ve diğer gazlar tarafından tutularak Dünya'yı ısıtmakta olduğundan yüzey ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır; bu nedenle de doğal sera etkisi olarak adlandırılır Sera etkisinin önemi: Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve iklim üzerinde önemli rol oynamaktadır. Endüstri devrimi ile birlikte, özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak yüksek oranlara ulaştırmıştır. Bu etkinin yokluğunda Dünya'nın ortalama sıcaklığının -18ºC olacağı belirtilmektedir. Ancak yaşamsal etkisi olan sera gazlarının miktarının normalin üzerine çıkması ve bu artışın sürmesi de Dünya'nın iklimsel dengelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bu doğal etkiyi arttıran karbondioksit, metan, su buharı, azotoksit ve kloroflorokarbonlar sera gazları olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi de başka bir etkendir. Sera Gazları : Karbondioksit (CO2): Dünya'nın ısınmasında önemli bir rolü olan CO2, Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşması sırasında bu ışınlara karşı geçirgendir. Böylece yeryüzüne çarpıp yansıdıklarında onları soğurur. CO2'in atmosferdeki kosantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında iken fosil yakıtların kullanılması sonucunda günümüzde yaklaşık 350 ppm'e kadar çıkmıştır. Yapılan ölçümlere göre atmosferdeki CO2 miktarı 1958'den itibaren %9 artmış ve günümüzdeki artış miktarı yıllık 1 ppm olarak hesaplanmıştır. Dünyada enerji kullanımı sürekli arttığından, kullanılmakta olan teknoloji kısa dönemde değişse bile, karbondioksit artışının durdurulması olası görülmemektedir. Sera Gazları: Metan (CH4): Oranı binlerce yıldan beri değişmemiş olan metan gazı, son birkaç yüzyılda iki katına çıkmış ve 1950'den beri de her yıl %1 artmıştır. Yapılan son ölçümlerde ise metan seviyesinin 1,7 ppm'e vardığı görülmüştür. Bu değişiklik CO2 seviyesindeki artışa göre az olsa da, metanın CO2'den 21 kat daha kalıcı olması nedeniyle en az CO2 kadar dünyamızı etkilemektedir. Amerika ve birçok batı ülkesinde çöplüklerin büyük yer kaplaması sorun yaratmaktadır. Organik çöplerden pek çoğu ayrışarak büyük miktarda metan salgılamakta, bu gaz da özellikle iyi havalandırması olmayan ve kontrol altında tutulmayan eski çöplüklerde patlamalara ve içten yanmalara neden olmaktadır. Daha da önemlisi atmosfere salınan metan oranı artmakta ve bunun sonucu olarak da sera etkisi tehlikeli boyutlara varmaktadır. Sera Gazları: Azotoksit ve Su Buharı: Azot ve oksijen 250ºC sıcaklıkta kimyasal reaksiyona giren azotoksitleri meydana getirir. Azotoksit, tarımsal ve endüstriyel etkinlikler ve katı atıklar ile fosil yakıtların yanması sırasında oluşur. Arabaların egzosundan da çıkmakta olan bu gaz, çevre kirlenmesine neden olmaktadır. Sera etkisine yol açan gazlardan en önemlilerinden biri de su buharıdır. Fakat troposferdeki yoğunluğunda etkili olan insan kaynakları değil iklim sistemidir. Küresel ısınmayla artan su buharı iklim değişimlerine yol açacaktır. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): CFC'ler klorin, flüorin, karbon ve çoğunlukla da hidrojenin karışımından oluşur. Bu gazların çoğunluğu 1950'lerin ürünü olup günümüzde buzdolaplarında, klimalarda, spreylerde, yangın söndürücülerde ve plastik üretiminde kullanılmaktadır. Bilimadamları bu gazların ozonu yok ederek önemli iklim ve hava değişikliklerine neden olduklarını kanıtlamışlardır. Bu gazlar; DDT, Dioksin, Cıva, Kurşun, Vinilklorid, PCB'ler, Kükürtdioksit, Sodyumnitrat ve Polimerler'dir. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): 1- DDT: 1940-1950 yılları arasında dünya çapında tarım alanlarındaki böcekleri zehirlemek için kullanılmıştır. Kimyasal adı 'diklorodifeniltrikloroetan'dır. Klorin içeren bu gazın insan dahil diğer canlılar için de öldürücü olduğu fark edildikten sonra üretimden kaldırılmıştır. 2- Dioksin: 100'ün üstünde çeşidi vardır. Bitkilerin ve böceklerin tahribatı için kullanılır. Çoğu çeşidi çok tehlikelidir; kansere ve daha birçok hastalığa neden olmaktadır. 3- Cıva: Cıvanın en önemli özelliği diğer elementler gibi çözünmemesidir. 1950-1960 yılları arasında etkisini önemli ölçüde göstermiş, Japonya'da birkaç yüz balıkçının ölümüne neden olmuştur. Bir ara kozmetik ürünlerinde kullanılmışsa da daha sonra son derece zehirli olduğu anlaşılıp vazgeçilmiştir. 4- Kurşun: Günümüzde kalemlerin içinde grafit olarak kullanılmaktadır. Vücudun içine girdiği takdirde çok zehirleyicidir; sinir sistemini çökertip beyne hasar verir. 5- Vinilklorid: PVC yani 'polyvinyl chloride' elde etmek için kullanılan bir gaz karışımıdır. Solunduğunda toksik etkilidir. 6- PCB'ler: PCB, İngilizce bir terim olan 'polychlorinated biphenyls' ten gelmektedir. Bu endüstriyel kimyasal toksik ilk olarak 1929'da kullanılmaya başlanmış ve 100'ün üstünde çeşidi olduğu tespit edilmiştir. Bunlar büyük santrallerdeki elektrik transformatörlerinin yalıtımında, birçok elektrikli ev aletlerinde aynı zamanda boya ve yapıştırıcıların esneklik kazanmasında kullanılmaktadır. Bunun yanında kansere yol açtığı bilinmektedir. 7- Sodyumnitrat: Füme edilmiş balık, et ve diğer bazı yiyecekleri korumak için kullanılan bir çeşit tuzdur. Vücuda girdiğinde kansere yol açtığı bilinmektedir. 8- Kükürtdioksit (SO2): Bu gaz sülfürün, yağın, çeşitli doğal gazların ve kömürle petrol gibi fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkar. Kükürtdioksit ve azotoksidin birbiriyle reaksiyonu sonucunda asit yağmurlarını oluşturan sülfürürik asit (H2SO4) oluşur. 9- Polimerler: Doğal ve sentetik çeşitleri bulunmaktadır. Doğal olanları protein ve nişasta içerirler. Sentetik olanlarıysa plastik ürünlerinde ve el yapımı kumaşlarda bulunup naylon, teflon, polyester, spandeks, stirofoam gibi adlar alırlar. Sera Gazları: Ozon: Ozon tabakasının incelmesi "Küresel Isınma"yı dolaylı yoldan arttırmaktadır. USNAS'ın 1979'da yayınladığı raporda, ozon tabakasında %5 - arasında bir azalma olduğu gözlemlendiği öne sürülmüştür. Oysa bundan bir yıl önce Kasım 1978'de uzaya fırlatılan Nimbus-7 uydusundan alınan verilere göre toplam atmosferik ozon seviyesi 1979-1991 yılları arasında orta enlemlerde %3-%5, yukarı enlemlerde %6 ila %8 arasında azalmıştır (Gleason 1993). 1992 yılında Antartika'daki Ozon seviyesi ise 1979'daki seviyenin P'sine inmiştir. 1950 ve 60'lı yıllardaki ozon kalınlığı da 1990'lı yıllardan sonra 1/3'üne kadar inmiştir. "The National Research Council"ın 1982 Mart raporuna göre CFC salınımı bu şekilde devam ederse 21. yy'nin sonunda stratosferdeki ozon miktarı %5 ile arasında bir değerde azalacaktır. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Dünyanın sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 0,45ºC artmıştır. Bunun esas nedeni fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkan CO2 ve diğer sera gazlarıdır. Artan nüfus ve büyüyen ekonominin enerji gereksinimleri de fazlalaşmaktadır. Bu gereksinimin karşılanması ise fosil yakıt tüketiminin artmasına ve atmosferdeki CO2 miktarının büyük ölçüde çoğalmasına neden olmaktadır. Sıcaklık artışının olası etkileri teoriler biçiminde incelenmektedir. Şehirlerin Isı Adası Etkisi: Güneşli ve sıcak günlerde, yoğun nüfuslu ve yüksek binaların sıklıkla görüldüğü kentsel bölgelerin çevrelerine göre daha sıcak olmaları, şehirlerin ısı adası etkisini oluşturur. Bu asfaltlanmış alanlar,bitki topluluklarının köreltilmiş olduğu bölgeler ve siyah yüzeyler "ısı adası etkisi"nin başlıca nedenleridir. Kentleşmiş alanlarda hava dolaşımının yapılaşmanın artışıyla engellenmesi ve doğal iklim ortamının bozulması yerel bir ısınmaya yol açar. Bu tür yerel ısınmalar da küresel ısınmayı arttırıcı etkidedir. Şehir planlamasında ve bina yapımında güneş ile yapı arasındaki ilişkinin iyi ayarlanması ısı adası etkisini engelleyecektir. Örnek Şehirler:Detroit (USA), Los Angeles (USA) ,Hong Kong (ÇİN)... Smog: Havaya salınan fazla miktardaki gazlar, atmosferdeki havayı yoğunlaştırır, gaz tabakasını kalınlaştırır. Bu yüzden gelen güneş ışınları daha fazla emilir, daha az yansıtılır ve yapay bir sera etkisi oluşur. Gazlar, özellikle büyük şehirlerde, Hava Yoğunluğu (Smog) oluşturarak etkili olmaktadır. Smog oluşumunun bulunduğu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarda - Akciğer ağrıları - Hırıltı - Öksürük - Baş ağrısı - Akciğer iltihapları görülür. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Kuraklık ve seller: Sera etkisi çeşitli iklim değişikliklerine yol açacaktır. Önlem alınmadığı takdirde bazı doğa olaylarının olumsuz etkileri çok büyük boyutlara ulaşacaktır. Güç üretiminde azalma: Elektrik güç santrallerinin tamamı suya ihtiyaç duymaktadır. Sıcak geçen yıllarda elektrik istemi artacak fakat su miktarının azalmasından dolayı elektrik üretimi düşecektir. Bu da devlet ve halklara ekonomik sıkıntılar yaşatacak, çeşitli sorunlara neden olacaktır. Nehir ulaşımında problemler: Sıcaklık artışına bağlı olarak nehir sularının alçalması, suyolu ticaretine engel oluşturup ulaşım giderlerini arttırmaktadır. kaynak:www.gsl.gsu.edu.tr/gwp/tr/index.html www.kuresel-isinma.org

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-sebepleri


İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

1- Ne? Ortak mirasımız;“Karbon Uygarlığı ” Milyonlarca yıllık doğal süreçlerle oluşan karbon varlıklarımızı sorumsuzca harcıyoruz.Son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildi, küresel orman varlığı ise 1850-1980 yılları arasında %15 azaldı. 2- Neden? Dünyanın Battaniyesi Kalınlaştı CO2 ve diğer sera gazları,dünyanın ortalama sıcaklığının yaklaşık 15oC düzeyinde kalmasını sağlar.Ama fosil yakıtların tüketilmesi ve orman alanlarının yok edilmesi sonucunda,1750 yılından bu yana atmosferdeki CO2 birikimi %30,CH4 birikimi %150, N2O birikimi %17 artarak 2004 yılında son 500,000 yılın en yüksek düzeylerine ulaştı. . 3- Nasıl? Dünyanın Ateşi Yükseldi. Son yüzyılda küresel ortalama sıcaklık en az 0,6oC arttı.Önlem alınmazsa, 21.yüzyılın sonunda ise sıcaklık artışının 5oC ’yi geçebileceği öngörülüyor. Son 50 milyon yılda bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük bir sıcaklık artışı görülmedi.1998 ve 2005 tarihin en sıcak yılları arasında ilk sıralarda. Son 200 yıldaki en sıcak 10 yıl son 20 yılda yaşandı. 4- Sonuç? Bu kadar sıcaklık artışı Dünyanın Dengesini Bozdu. 1970’ten bu yana eriyerek yok olan kutuplardaki buzul alanı,Türkiye ’nin yüzölçümünün 2 katına eşit.2005 yılında;Bombay’da tarihin en büyük sel felaketi yaşanırken,Amazonlarda,Afrika ’da ve Avustralya ’da son 60-100 yılın en kurak mevsimi yaşandı,Atlantik Kasırga sezonu ise kasırga sayısı, şiddeti ve süresi açısıdan rekor kırdı. 5- Yani? Felaketler herkesin başına gelebilir, SİZİN DE Kuzey Kutbunda Inuit halkının yaşam alanları eriyen buzullar nedeniyle yok oluyor.Pasifik adalarının yerlileri ise deniz seviyesinin yükselmesi halinde yurtlarından ayrılıp mülteci olacaklar.Avrupa ’da aşırı sıcaklıklar bir ayda 20.000 ’den fazla insanın yaşamına mal oldu.Katrina Kasırgası’nın toplam maliyeti 150 milyar ABD Dolarını aştı. 6- Dahası? Beterin beteri; ANİ İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ Bilim insanlarına göre felaket senaryoları arasında;artan sıcaklıkların Sibirya buzulları altındaki binlerce ton sera gazını serbest bırakmasıyla küresel ısınmanın kontrolden çıkması,eriyen buzulların ise okyanuslardaki su akıntılarını yavaşlatarak ya da durdurarak Kuzey yarımkürenin ani bir buzul çağına girmesi yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (U.S. Environmental Protection Agency) web tabanlı coğrafi bilgi sistemleri ile iklim üzerindeki değişiklikleri ve etkileri, geleçeğe dair hazırlanan modellemeleri web sitesinde yayınlamaktadır. www.epa.gov

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi

Eşeyli Üreme (Seks), Evrimi Nasıl Yönlendiriyor?

Aşırı süslü özellikler ve sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar evrim kuramına aykırı mı? Mücadeleyi kazanan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mu? Erkekler arası rekabet ve dişilerin eş tercihi nasıl evrimleşti? Eşeyli üreme de nereden çıktı? Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri. Neden hep dişi seçiyor? Dişi aslında neyi seçiyor ve nasıl seçiyor? Ne olacak bu erkeğin hali?! Okuyacağınız makale, Jerry A. Coyne’ın “Why evolution is true?” (Evrim neden doğru?) adlı kitabının (Oxford University Press, 2009) “How sex drives evolution?” adlı bölümünün çevirisidir. Arabaşlıkları biz koyduk. Bütün görüntüsüyle, vücudunun arkasında tam bir zaferle yelpaze gibi açılan üzerinde bir sürü gözbebeği bulunan parlak mavi-yeşil kuyruğuyla erkek bir tavus kuşundan daha göz kamaştırıcı çok az hayvan vardır doğada. Darwinizmi her yönden çiğniyormuş gibi görünür, onu güzel yapan bütün özellikleri aynı zamanda hayatta kalması açısından uyumsuzdur. O uzun kuyruk uçuş sırasında aerodinamik sorunlar yaratır, tavus kuşunun uçabilmek uğruna verdiği mücadeleye tanık olanlar bunu bilir. Bu, kuşların geceleri ağaçlardaki tüneklerine çıkmalarını ve yırtıcılardan kaçmalarını zorlaştırır; özellikle de nemli bir kuyruğun sürüklenmek zorunda kaldığı muson yağmurları sırasında. Parıldayan renkler de, özellikle kısa kuyruklu ve ölü yeşilimsi bir kahverengi ile kendilerini kamufle eden dişilerle karşılaştırıldığında yırtıcıları kendisine daha fazla çeker. Ve çok fazla metabolik enerji her yıl yeniden büyümesi gereken bu kuyruğa harcanır. Darwin’i şaşırtan görüntü ve davranışlar Tavus kuşunun tüyleri sadece amaçsız görünmekle kalmaz, aynı zamanda bir engeldir. Bu nasıl bir adaptasyon olabilir? Ve bu tüylere sahip bireyler daha fazla gen aktarabiliyorsa, tahmin edileceği gibi giysi doğal seçilimle evriliyorsa, neden dişiler de aynı şekilde göz kamaştırıcı olmuyor? Darwin, 1860’da Amerikalı bir biyolog olan Asa Gray’e yazdığı bir mektubunda bu sorulardan yakınıyordu: “Gözle ilgili düşüncenin beni dondurduğu anı hatırlarım, fakat bu şikâyet halinin üstesinden geldim ve şimdi yapıya dair önemsiz şeyler beni rahatsız hissettiriyor. Tavus kuşunun kuyruğundaki bir tüyün manzarası ise her ona baktığımda beni hasta ediyor!” Tavus kuşunun kuyruğu gibi muammalar çoktur. Soyu tükenmiş İrlanda elkini ele alalım (aslında ne İrlandalı ne de elk olduğu için bir isim hatası. Bu zamana kadar tanımlanmış en büyük geyiktir ve Avrasya civarında yaşamıştır). Bu türün erkekleri sadece on bin yıl kadar önce yok olmuş ve bir uçtan diğer uca 12 fitten (1 fit yaklaşık 0,3 m, 12 fit = 3,6 m) geniş olan büyük bir çift boynuzun sahibidir! Birlikte 90 pound (1 pound yaklaşık 453,6 gram, 90 pound = 40,8 kg) ağırlığında olan bu boynuzlar önemsiz 5 pound ağırlığındaki bir kafatasının üzerinde durur. Neden olacağı gerilimi bir düşünün. Bütün gün kafanızın üstünde genç bir insanı taşıyarak yürümek gibidir. Ve tavus kuşunun kuyruğu gibi bu boynuzlar da her yıl oyuklarından yeniden doğmak zorundadır. Aşırı süslü özelliklerin yanında, sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar da vardır. Orta Amerika’nın erkek tungara kurbağaları şişirebildikleri ses keselerini her gece uzun bir serenat yapmak için kullanır. Bu şarkılar dişilerin dikkatini çeker; fakat şarkı söylemeyen dişilerdense söyleyen erkeklerle beslenen yarasa ve kan emici sineklerin de dikkatini çeker. Avustralya’da erkek çardak kuşları çubuklardan, türüne göre tüneller, mantarlar veya tentelere benzeyen büyük ve biçimsiz “çardaklar” inşa eder. Bunlar dekoratif şeylerle süslenmiştir: çiçekler, yılan kabukları, kabuksuz meyveler, tohum zarfları ve eğer insanlara yakınsa teneke kutular, cam parçaları ve folyo ile. Bu çardakların yapılması saatler hatta bazen günler alır (bazıları enine 10 fit, uzunluğuna 5 fit boyutlarında olabilir), fakat yine de yuva olarak kullanılmazlar. Neden erkekler bütün bu zorluklara katlanır? Eşeysel dimorfizm Biz Darwin gibi, bu özelliklerin hayatta kalma olasılığını azalttığını sadece tahmin etmek zorunda değiliz. Dönemimizdeki bilim insanları bunların nelere mal olabileceğini göstermiştir. Kırmızı gerdanlı çardak kuşu erkeği parlak siyahtır, derin bir boyun ve kafa yaması ile gösteriş yapar ve gayet uzun kuyruk tüyleriyle yüklüdür, bu tüyler neredeyse boyunun iki katı uzunluğundadır. Erkek çardak kuşunu arkasında çırpınan kuyruğuyla havada mücadele ederek uçarken gören biri bu kuyruğun ne işe yaradığını anlamakta zorlanır. İsveç Göteborg Üniversitesi’nden Sarah Pryke ve Steffan Andersson Güney Afrika’da bir grup erkek yakaladılar ve birinci grubun kuyruklarını bir inç kadar ikinci grubun ise dört inç kadar kısalttılar. Üreme mevsiminden sonra yeniden yakaladıklarında, kısa kuyruklu olanlara oranla uzun kuyruklu erkeklerin daha fazla kilo kaybetmiş olduğunu gördüler. Açıkçası, bu uzamış kuyruklar büyük handikaptır. Canlı renkler de öyledir ve bu da gerdanlıklı kertenkelelerde yapılan daha zekice bir deneyle gösterilmiştir. Amerika’nın batısında yaşayan bir fit uzunluğundaki bu kertenkelenin erkek ve dişileri birbirinden çok farklı görünür. Erkek turkuaz renkli vücudu, sarı kafası, siyah boyun halkası ve siyah-beyaz benekleri ile gösteriş yapar; dişilerin rengi ise gri-kahverengi arasıdır ve az beneklidirler. Oklahoma Devlet Üniversitesi’nden Jerry Husak ve arkadaşları, erkeklerin parlak renginin yırtıcıları daha çok çektiği hipotezini sınamak için çöle erkek ve dişi kertenkelelere benzeyen boyanmış kilden modeller yerleştirdiler. Yumuşak kil bu modelleri gerçek hayvanlarla karıştıran herhangi bir yırtıcının bıraktığı ısırık izlerini saklıyordu. Sadece bir hafta sonra kırk parlak erkek modelden otuz beşinde çoğunlukla yılan ve kuş ısırıkları görüldü; kırk ölü renkli dişi modelden ise hiçbiri ısırılmamıştı. Bir türün erkek ve dişileri arasında görülen bu farklı özellikler, örneğin kuyruk, renk ve şarkı, “eşeysel dimorfizm” olarak adlandırılır, bu terim Yunanca “iki form” anlamına gelir. Biyologlar, erkeklerin eşeysel dimorfik özelliklerinin, zamanı ve enerjiyi boşa harcadığı ve hayatta kalma oranını düşürdüğü için evrim teorisini ihlal ettiğini gösterdiler. Renkli erkek lepistesler, daha sade olan dişilerden daha sıklıkla yem olmaktadır. Bir Akdeniz kuşu olan siyah kuyrukkakan erkeği, iki haftadan fazla bir süre çakılların arasında kendi ağırlığının elli kat fazlasını biriktirerek farklı bölgelerde büyük taş yığınları kurar. Çalı tavuğu erkeği, çayırda kabarıp sönerek ve iki büyük ses kesesinden yüksek sesler çıkartarak süslü görüntüler sergiler. (1) Bu muziplikler bir kuş için büyük enerji tüketimi anlamına gelir: bir günlük görüntü, kalori açısından bir muz dilimine denk enerji yakar. Eğer bu özellikler için seçilim söz konusuysa -karmaşıklıkları göz önünde bulundurulduğunda olmalıdır da- bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamamız gerekir. Darwin’in anahtarı: eşeysel seçilim Darwin’den önce eşeysel dimorfizm bir sırdı. Bugün de olduğu gibi yaratılışçılar, doğaüstü bir tasarımcının, hayatta kalmayı tehlikeye sokan bu vasıfları neden sadece bir cinsiyette yarattığını açıklayamıyorlardı. Doğanın çeşitliliğini en güzel şekilde açıklayan Darwin de bu yararsız özelliklerin nasıl evrildiğini anlayamamaktan dolayı kaygılıydı. Sonunda bunun açıklanması için gerekli anahtarı keşfetti: Eğer bir türün erkekleri ile dişileri arasında özellik farkları varsa, ayrıntılı davranışlar, yapılar ve süsler neredeyse sadece erkeklerle sınırlıdır. Artık bu masraflı özelliklerin nasıl evrildiğini tahmin edebilirsiniz. Seçilimin değerinin gerçek anlamda hayatta kalma olmadığını, başarılı üreme olduğunu hatırlayın. Süslü bir kuyruk ve baştan çıkarıcı bir şarkı hayatta kalmanıza yardım etmez, fakat döl bırakabilme şansınızı artırır, bu da söz konusu göz alıcı özelliklerin ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Darwin bu takasın ilk farkına varan kişidir ve eşeysel dimorfik vasıflardan sorumlu seçilim türüne eşeysel seçilim adını vermiştir. Eşeysel seçilim, basitçe, bir bireyin eş bulması olasılığını artıran seçilimdir. Yani doğal seçilimin bir alt kümesidir, fakat çalıştığı biricik yol açısından ve ürettiği uyumlu olmayan adaptasyonlardan dolayı kendine has bir bölümde anlatılması gerekir. Eşeysel olarak seçilmiş özellikler, erkeğin azalan yaşama şansını üremesinde bir artış ile dengelemekten fazlasını yapıyorsa evrim geçirir. Whydah ispinozları uzun kuyruklarıyla yırtıcılardan çok iyi kaçamazlar, fakat dişileri eş olarak uzun kuyruklu olanları tercih eder. Daha uzun boynuzlu geyikler hayatta kalmak için metabolik bir sorumlulukla savaşırlar, fakat belki de karşılaşmaları sıklıkla kazanmaları daha fazla döl bırakabilmelerini sağlar. Eşeyli seçilim iki şekilde olur. Birincisi, dev boynuzlu İrlanda elkleri örneğinde görüldüğü gibi, dişilere giden yolda erkekler arasında doğrudan rekabettir. Whydah ispinozlarının uzun kuyruğunun türemesine neden olan diğeri ise, olası erkekler arasında seçim yaparken görülen dişi titizliğidir. Erkek erkeğe rekabet (veya Darwin’in hırçın terminolojisinde “Mücadele Yasası”) anlaması en kolay olanıdır. Darwin’in söylediği gibi “neredeyse bütün hayvanların erkekleri arasında dişinin mülkiyeti için bir mücadele vardır.” Bir türün erkekleri doğrudan savaştığında, geyiğin boynuz çarpıştırması, geyik böceğinin boynuzunu saplaması, sap gözlü sineğin kafasını toslaması veya iri fil ayıbalığının kanlı savaşlarında olduğu gibi, rakiplerini defederek dişilerine kavuşurlar. Seçilim, hayatta kalma oranını düşürmeyi dengelemekten daha büyük oranda eş bulma şansını artıran bu gibi zaferleri sağlayan özellikleri destekler. Canlı renkler, süsler, çardaklar ve çiftleşme görüntüleri ise ikinci eşeysel seçilim türüyle yani eş tercihiyle şekillenir. Öyle görünüyor ki, dişilerin gözünde bütün erkekler aynı değildir. Bazı erkek özelliklerini ve davranışlarını diğerlerinden daha etkileyici bulurlar, bu sayede popülasyonda bu özellikleri üreten genler birikir. Bu senaryoda erkekler arası bir rekabet elemanı da vardır, fakat bu dolaylıdır: kazanan erkekler en yüksek sese, en parlak renklere, en cazip feromonlara, en seksi görünüşlere ve daha birçok şeye sahiptir. Erkek-erkeğe rekabetin tersine burada kazanan, dişi tarafından belirlenir. Erkekler arasında doğrudan rekabet Mücadeleyi kazanan, çok süslü olan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mudur? Eğer öyle değilse eşeysel seçilim teorisi hepten çöker. Aslında kanıtlar hem güçlü hem tutarlı bir şekilde teoriyi destekler. Mücadelelerle başlayalım. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısındaki kuzeyli fil ayıbalığı, boyutları açısından sıra dışı bir eşeysel dimorfizm gösterir. Dişiler yaklaşık 10 fit uzunluğunda ve 1500 pound ağırlığındayken erkeklerin uzunluğu neredeyse iki katıdır ve ağırlıkları da 6000 pounda kadar varabilir ki bu bir Volkswagen’den büyük ve iki katından daha ağır demektir. Bunlar poligamiktir de, yani çiftleşme dönemi boyunca erkekler birden fazla dişi ile eşleşir. Erkeklerin yaklaşık üçte biri eşleştikleri dişilerden oluşan haremlerini savunurlar (bir erkeğin 100 kadar eşi olabilir!), geri kalan erkekler ise bekârlıktan yana kara talihlerini yaşar. Çiftleşme piyangosunun kime vuracağı dişiler daha sahile çıkmadan önce erkekler arasındaki vahşi savaşla belirlenir. Bu savaşlar kocaman vücutlarını birbirine vuran büyük boğalarınki gibi kanlı olur, dişleriyle derin boyun yaraları açarlar ve en büyük erkeklerin en üste yerleştiği bir baskınlık hiyerarşisi ortaya çıkar. Dişiler vardığında baskın erkekler onları haremlerine doğru sürükler ve yaklaşan rakiplerini kovar. Verili bir yıl içerisinde çoğu bebek sadece birkaç büyük erkek tarafından yapılmış olur. Bu, erkeklerin rekabetidir; saf ve basit, ödül de üremedir. Bu çiftleşme sistemi ele alındığında eşeysel seçilimin büyük ve cani erkeklerin evrimini teşvik ettiğini görmek kolaydır: büyük erkekler genlerini yeni jenerasyona aktarabilir, küçükler yapamaz (dövüşmek zorunda olmayan dişiler, tahminen optimum üreme ağırlıklarına yakındır). Vücut büyüklüğündeki eşeysel dimorfizm, biz de dahil birçok türde erkeklerin dişilere ulaşmak için giriştiği rekabetten kaynaklanıyor olabilir. Erkek kuşlar çoğunlukla, sahip oldukları arazi üzerinde şiddetle rekabet ederler. Birçok türde, erkekler dişilerini sadece, yuva yapmak için uygun, güzel yeşillikleri olan bir toprak parçasını kontrol altında tutarak etkiler. Erkekler bu parçaya sahip olduklarında, görsel ve ses öğeleriyle veya alanlarına tecavüz eden erkeklere doğrudan saldırarak onu savunurlar. Bize zevk veren kuş şarkılarının pek çoğu aslında diğer erkeklere uzak durmalarını söyleyen tehditlerdir. Kuzey Amerika’nın kırmızı kanatlı karatavuğu genellikle açık habitatlardaki tatlı su bataklığı gibi bölgeleri savunur. Fil ayıbalıkları gibi bunlar da poligamiktir, bazı erkekler kendi bölgelerinde barınan neredeyse elli kadar dişiyle eşleşebilir. Diğer pek çok erkek ise “oltacı” diye adlandırılır ve eşleşmeden yaşarlar. Oltacılar ele geçirilmiş bölgelerdeki erkekleri oyalayıp uzak tutarak dişilerle sinsice eşleşmek için sürekli buraları işgal etmeye çalışırlar. Erkekler zamanlarının dörtte birini tetikte durup kendi bölgelerini korumaya çalışmakla geçirirler. Kırmızı kanat erkekleri doğrudan devriye gezmenin yanı sıra karmaşık şarkılar söyleyerek ve omuzlarında parlak kırmızı bir apoletle soylarına has süslerini tehdit gösterisine çevirerek savunma yaparlar (Dişiler kahverengidir, bazen küçük iz gibi bir apoletleri olur). Apoletler dişileri etkilemek için değildir, gerçekte bölgeyi ele geçirmek için düelloya gelen diğer erkekleri tehdit etmek için kullanılır. Araştırmacılar, siyaha boyayarak apoletlerini yok ettikleri erkeklerin yüzde 70 oranında bölgelerini kaybettiğini gördüler; fakat apoletleri şeffaf bir çözücü ile boyanan erkeklerin sadece yüzde 10’u kaybetmişti. Apoletler belki de zorla girenleri uzak tutmak için, o bölgede yaşandığını gösteren bir işarettir. Şarkı da önemlidir. Şarkı söyleme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş, susturulmuş erkekler de bölgelerini kaybediyordu. Kısacası karatavuklarda şarkı ve tüyler bir erkeğin daha fazla eş edinmesine yardımcı olur. Yukarıda anlatılan çalışmalarda ve diğer başka birçok çalışmada araştırmacılar, daha ayrıntılı özelliklere sahip erkeklerin dölde daha büyük bir netice elde etmesinde, eşeyli seçilimin rol oynadığını gösterdiler. Bu sonuç basit görünmektedir, fakat meraklı biyologların yüzlerce saatlik sabırlı saha çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Parıltılı bir laboratuarda DNA’nın dizi analizini yapmak daha ihtişamlı görünebilir ama bir bilim insanının seçilimin doğada nasıl işlediğini göstermesinin tek yolu sahada kirlenmekten geçer. Çiftleşme sonrası rekabet örnekleri Eşeysel seçilim sadece eşeye etkimekle bitmez: erkekler çiftleşmeden sonra da rekabete devam eder. Birçok türde dişiler kısa bir süre içerisinde birden fazla erkekle çiftleşebilir. Bir erkek bir dişiyi dölledikten sonra, aynı dişiyi diğer erkeklerin döllemesini ve babalık hakkını elinden almasını nasıl engelleyebilir? Bu çiftleşme sonrası rekabet eşeysel seçilim tarafından inşa edilmiş en merak uyandırıcı özelliklerden bazılarını ortaya çıkarmıştır. Bazen erkek çiftleşmeden sonra etrafta başıboş gezer, dişisini bu şekilde diğer taliplerden korur. Birbirine yapışmış bir çift yusufçuk görürseniz bilin ki erkek dişiyi dölledikten sonra fiziksel olarak diğer erkeklere kapatarak korumaya alıyordur. Bir Orta Amerika kırkayağı en olağanüstü şekilde eşini korumaya geçer: bir dişiyi dölledikten sonra, onu birkaç gün boyunca taşır ve bu şekilde yumurtalarına herhangi bir rakibin sahip çıkmasını engeller. Bazen bu engelleme kimyasallar yoluyla yapılır. Bazı yılanların ve kemirgenlerin menisi çiftleşmeden sonra dişinin üreme yolunu geçici olarak tıkayan kimyasallar içerir, yani diğer erkeklere karşı barikat kurar. Benim de çalıştığım sirke sineği grubunda ise erkek dişiye bir anti-afrodizyak enjekte eder, semenindeki bu kimyasal birkaç gün boyunca dişiyi yeniden çiftleşmeye isteksiz hale getirir. Erkekler babalıklarını korumak için çok çeşitli savunma silahları kullanırlar. Fakat çok daha sinsi de olabilirler, birçoğu ilk çiftleşen erkeğin spermlerinden kurtulabilecek ve yerine kendilerininkini koyabilecek hücum silahı taşır. Bunlar arasında en zekice araçlardan biri bazı kızböceklerinin “penis kepçesi”dir. Erkek önceden çiftleşmiş bir dişiyle çiftleştiğinde, penisi üzerinde arka tarafa bakan iğnelerini kullanarak daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini dışarı atar. Ancak dişi spermlerden arındırıldıktan sonra kendi spermlerinin transferine başlar. Drosophila’da (Drosophila melanogaster sirke sineğinin tür ismidir), kendi laboratuarımda erkek menisinin daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini pasifleştiren bir madde bulduk. Dişilerin eş tercihi Eşeysel seçilimin ikinci formu olan eş tercihine gelelim. Erkek-erkeğe rekabetle karşılaştırıldığında bu sürecin nasıl işlediğine dair çok daha az bilgimiz var. Çünkü boynuzların ve diğer silahların önemi, renkler, tüyler ve görünüşün öneminden çok daha açıktır. Eş tercihinin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için Darwin’i bu kadar sinirlendiren belalı tavus kuşu kuyruğuyla başlayalım. Tavus kuşundaki eş tercihi üzerine çalışmaların çoğu, İngiltere Bedfordshire’daki Whipsnade Parkı’nda serbest-değişen bir popülasyonu çalışan Marion Petrie ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Bu türün erkekleri toplu halde görünebilecekleri ve bu sayede dişiye karşılaştırma olanağı sağlayan bölgelerde, leklerde (Lek, erkek hayvanların kur yapmak ve kendisini göstermek için toplanması hali) toplanır. Bütün erkekler leklere katılmaz, ancak bir dişi kazanabilecek olanlar katılır. On tane kur yapan erkek üzerinde yapılan gözlemsel bir çalışmada erkeklerin kuyruk tüylerindeki göz beneği sayıları ve başarılı oldukları çiftleşme sayıları arasında bir bağıntı bulundu: 160 göz beneği olan en ayrıntılı erkek, bütün eşleşmelerin yüzde 36’sını topladı. Bu, dişilerin daha ayrıntılı kuyrukları tercih ettiğini tahmin ettirir, fakat kanıtlamaz. Erkeğin kur yapmasında bazı diğer yönlerinin de –örneğin görünüşündeki zindelik- dişi tarafından seçiliyor olması muhtemeldir ve bu, tüylerle bağıntılı görünmektedir. Bunu hariç tutmak gerekirse, bazı deneysel düzenlemeler yapılabilir: tavus kuşunun kuyruğundaki benek sayısını değiştirin ve bunun eş bulma yeteneğini etkileyip etkilemediğine bakın. Dikkate değer bu tip bir deney Darwin’in rakibi Alfred Russel Wallace tarafından 1869’da düzenlendi. Bu iki bilim adamı birçok konuda, özellikle de doğal seçilimde birbirini onaylamış olsa da konu eşeysel seçilime geldiğinde ayrıştılar. Erkek-erkeğe rekabet iki adam için de sorun değildi, fakat Wallace dişi tercihi olasılığını uygun görmüyordu. Yine de bu konuda açık ufuklu davrandı ve bunun nasıl deneneceğini önerirken kendi zamanının ötesine geçti: “Süslü olanın kendisi tarafından oynanması gereken bölüm çok küçüktür, hatta süslünün az da olsa üstünlüğünün genellikle eşin tercihini belirleyeceği kanıtlansa bile. Nitekim kanıtlanmadı. Yine de bu, deneye imkân veren bir sorundur ve ben de bazı Zooloji Toplulukları veya araca sahip herhangi bir insanın bu çalışmaları denemesini öneririm. Her biri dişi kuşlara erişebildiği bilinen, aynı yaşta bir düzine erkek kuş seçilmelidir, örneğin evcil kümes hayvanları, yaygın sülünler veya altın sülünler. Bunların yarısının bir veya iki kuyruk tüyü kesilmeli veya boyun tüyleri doğadaki çeşitliliği taklit eden bir fark oluşturmaya yetecek fakat kuşu biçimsizleştirmeyecek şekilde biraz kısaltılmalıdır ve sonra dişi kuşların bu eksikliği fark edip etmediği ve daha az süslü erkekleri eşit bir şekilde reddedip etmedikleri gözlemlenmeli. Bu deneyler, dikkatlice planlanır ve birkaç sezon için mantıklı bir şekilde çeşitlendirilirse, bu ilgi çekici soruya dair en değerli açıklamaları sağlayacaktır.” Aslında bir yüzyıl sonrasına kadar bu tip deneyler yapılmadı. Fakat şimdi sonuçları elimizde ve buna göre dişi tercihi yaygın. Bir deneylerinde Marion Petrie ve Tim Halliday, bir grup tavus kuşundaki her erkeğin kuyruğundan yirmi göz bebeğini kestiler ve yakalanan fakat tüyleri kesilmeyen bir kontrol grubuyla çiftleşme başarılarını karşılaştırdılar. Tabii sonraki üreme mevsiminde süsleri alınmış erkeklerin her biri kontrol erkeklerinden ortalama 2,5 daha az çiftleşme gerçekleştirebildi. Bu deney, dişilerin süsleri azaltılmamış erkekleri tercih ettiğini gösterir. Fakat ideal olan, deneyin bir de tersinden tekrarlanmasıdır: kuyrukları daha ayrıntılı hale getirin ve bunun çiftleşme başarısını artırıp artırmadığına bakın. Böyle bir deneyi tavus kuşlarında yapmak zor olsa da, İsveçli biyolog Malte Andersson tarafından Afrika’da yerel uzun kuyruklu Whydah ispinozları üzerinde denendi. Bu eşeysel dimorfik türlerde erkeklerin kuyruğu yaklaşık 20 inç (1 inç yaklaşık 2,5 cm, 20 inç = 50 cm), dişilerin ise 3 inç uzunluğundadır. Andersson uzun erkek kuyruklarının bir parçasını alıp bunları normal kuyruklara yapıştırarak aşırı derecede kısa kuyruklu (6 inç), normal “kontrol” kuyruklu (bir parça kesilmiş ve sonra geri yapıştırılmıştır) ve uzun kuyruklu (30 inç) erkekler üretti. Tahmin edileceği gibi, kısa kuyruklu erkekler normallerle karşılaştırıldığında bölgesinde barınan daha az dişiyi elde edebilmiştir. Fakat suni bir şekilde kuyrukları uzatılmış olan erkekler çiftleşmede çok büyük bir artış elde etmiş, neredeyse normal erkeklerin iki katı kadar dişiyi etkilemişlerdir. Buradan bir soru ortaya çıkar. Eğer 30 inç uzunluğunda kuyruğu olan erkekler daha fazla dişi tarafından tercih ediliyorsa, neden Whydah ispinozları ilk başta bu uzunlukta bir kuyruğa evrilmedi. Cevabı bilmiyoruz, fakat bu uzunlukta kuyruğun eş bulma yeteneğini artırmasından daha büyük oranda ömrü kısaltıyor olması muhtemeldir. Yirmi inç belki de ömrü boyunca verebileceği ortalama üreme sayısının en yüksek olduğu uzunluktur. Peki, erkek çalı tavukları yeşilliklerdeki çetin maskaralıklarından ne kazanıyor? Burada da yanıt: eş. Tavus kuşları gibi, erkek çalı tavuğu da denetlemeye çıkmış dişilere toplu halde göründükleri lekler yapar. Sadece günde 800 kere “kasılarak yürüyen” en kuvvetli erkeğin dişileri kazanabildiği gösterilmiştir; geri kalan çoğunluk ise çiftleşemeden yürümeye devam eder. Eşeysel seçilim diğer yandan çardak kuşlarının mimari başarılarını da açıklar. Türden türe değişen çardak dekorasyonlarının pek çok çeşidinin çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Örneğin saten çardak kuşları çardaklarına daha fazla mavi tüy koyduklarında daha fazla çiftleşebilir. Benekli çardak kuşlarında en büyük başarı yeşil solanum meyveleri (yabani domatesle akraba bir tür) gösterildiğinde elde edilmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden Joah Madden benekli çardak kuşlarının çardaklarından dekorasyonları çaldı ve erkeklere altmış objelik bir seçenek sundu. Tabii bunlar çardaklarını yine en çok solanum meyveleri ile dekore ettiler, bu meyveleri çardağın göze çarpan yerlerine koydular. Kuşlar üzerine eğiliyorum çünkü biyologlar eşey tercihinin en kolay bu grupta çalışılabildiğini görmüşler. Kuşlar gün içerisinde aktiftir ve gözlemlenmesi kolaydır, fakat diğer hayvanlarda eşey tercihinin çalışıldığı pek çok örnek de vardır. Dişi tungara kurbağaları en karmaşık sesleri çıkaran erkeklerle çiftleşmeyi tercih eder. Dişi lepistesler daha uzun kuyruğu ve daha renkli benekleri olan erkekleri sever. Dişi örümcekler ve balıklar genellikle daha büyük olan erkeği seçer. Malte Andersson Eşeysel Seçilim adlı kapsamlı kitabında, 186 türde 232 deneyin erkek özelliklerinin büyük bir kısmının çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğunu ve bu deneylerin büyük çoğunluğunun dişi tercihi gösterdiğini anlatmaktadır. Kısacası dişi tercihinin birçok eşeysel dimorfizmin evrimini yönlendirdiğinden şüphemiz yok. Yani Darwin haklıydı. Fakat biz iki önemli soruyu atladık: erkekler kur yapmak veya onlar için savaşmak zorundayken neden dişiler seçme işlemini yapmak zorunda kalıyor? Ve neden her zaman dişiler seçiyor? Bu sorulara yanıt verebilmek için organizmaların neden eşeyli olmayı benimsediklerini anlamamız gerekir. Neden eşeyli üreme? Eşeyin neden evrimleştiği evrimde hâlâ en muammalı sorudur. Genlerinin sadece yarısına sahip yumurta veya spermler oluşturarak eşeyli üreyen herhangi bir birey eşeysiz üreyen diğer bir bireye göre yeni jenerasyona yüzde 50 oranında genetik harcama yapar. Şu şekilde düşünelim. İnsanlarda, normal formu eşeyli üremeye yarayan, mutant formu ise dişilerin döllenme gerekmeden yumurta üretmesini sağlayan partenogenez ile üremesine yardımcı olan bir gen hayal edin (Bazı hayvanlar gerçekten bu şekilde ürer: yaprak bitleri, balık ve kertenkelelerde görülmektedir). İlk mutant kadının sadece kızları olacaktır ve bu kızlar da kendi kendilerine başka kızlar doğurabilecektir. Mutant olmayanlarda ise eşeyli üreyen kadınlar erkeklerle çiftleşecektir ve yarısı erkek yarısı dişi olan döller verecektir. Dişi havuzu sadece kız çocuğu üreten mutantlarla dolacağı için popülasyondaki kadın oranı çabucak yüzde 50’nin üzerine çıkacaktır. Sonunda bütün dişiler eşeysiz üreyen annelerden doğmuş olacaktır. Erkekler gereksiz hale gelecek ve ortadan kaybolacaktır: hiçbir mutant kadın onlarla çiftleşme ihtiyacı duymaz ve bütün dişiler sadece daha fazla dişi doğuracaklar. Partenogenez için gereken gen eşeyli üreme için gereken geni yenmiş olur. “Eşeysiz” genin kendisini, her jenerasyonda, “eşeyli” genin yaptığının iki katı kadar üreteceği teorik olarak gösterilebilir. Biyologlar bu duruma “eşeyin iki katı masrafı” derler. Sonuçta, doğal seçilim etkisinde partenogenez için olan genler çok hızlı bir şekilde yayılır ve eşeyli üremeyi eler. Fakat bu gerçekleşmedi. Dünya’daki türlerin büyük çoğunluğu eşeyli ürer ve üremenin bu türü bir milyar yıldır sürüyor. (2) Peki eşeyin masraflı olması neden partenogenezle yer değiştirmesine neden olmadı? Eşeyin, masrafından daha ağır evrimsel bir avantajı olmalı. Henüz o avantajın ne olduğunu ortaya çıkaramamış olsak da, teorilerde bir noksanlık hissedilmemektedir. Asıl anahtar, eşeyli üreme sırasında genlerin rasgele karışması ve bu sayede dölde yeni gen kombinasyonları ortaya çıkarmasıdır. Bir bireyde birçok elverişli geni bir araya getirirsek eşey, çevrenin sürekli değişen manzarasıyla baş edebilmek için evrimi hızlanmaya zorlar, parazitlerin evrimleşen savunma mekanizmalarımıza karşı durabilmek için acımasız bir şekilde evrim geçirmesi buna örnektir. Veya belki de eşey, tamamen avantajsız bir bireyde, bir araya getirmek suretiyle türdeki bütün kötü genleri yok edebilir. Bilim insanları hâlâ, eşeyi, iki kat masraflı olmasına karşın daha önemli hale getiren bir avantajı olup olmadığını sorguluyor. Eşey evrildiğinde ister istemez bunu eşeyli üreme de takip edecektir, bunun için iki şeyi daha açıklamamız gerekir. İlki; döl oluşturmak için çiftleşmek ve genlerini bir araya getirmek zorunda olan neden sadece iki cinsiyet var (neden üç veya daha fazla değil)? Ve ikincisi; neden iki eşeyin farklı sayı ve büyüklükte gametleri (erkekler pek çok küçük sperm oluşturur, dişiler ise daha az ama daha büyük yumurtalar) var? Eşey sayısına dair soru bizi oyalamaması gereken karmaşık teorik bir sorundur; fakat teorinin, iki eşeyin, üç veya daha fazla eşeyli çiftleşme sistemlerinin evrimsel olarak yerini alacağını gösterdiğini aklımızdan çıkarmayalım. İki eşey en sağlam ve kararlı stratejidir. İki eşeyin gametlerinin neden farklı sayı ve boyutlarda olduğu teorisi de aynı şekilde karmaşıktır. Bu durum muhtemelen iki eşeyin de aynı büyüklükte gametler ürettiği daha önceki eşeyli üreyen türlerden evrilmiştir. Teorisyenler doğal seçilimin, bu atasal durumun bir eşeyin (“erkek” diye adlandırdığımız) çok sayıda küçük gametler (sperm veya polen) oluşturması ve diğerinin (“dişi”) ise daha az ama büyük gametler (yumurta) oluşturması durumuna geçişini elverişli kıldığını inandırıcı bir şekilde gösterdiler. Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri Eşeysel seçilimin aşamasını belirleyen gamet boyutundaki asimetri, aynı zamanda iki eşeyin farklı çiftleşme stratejileri evrimleştirmesine de neden olmuştur. Erkekleri ele alalım. Bir erkek çok miktarda sperm üretebilir ve büyük olasılıkla çok miktarda dölün babası olur; bu etkileyebileceği dişi sayısıyla ve spermlerinin rekabet yeteneği ile sınırlıdır. Dişiler için ise durum farklıdır. Yumurtalar masraflıdır, sayıca sınırlıdır ve eğer bir dişi kısa bir süre içerisinde pek çok kez çiftleşirse bu onun döl sayısını artırmada çok az etkili olur. Bu fark çok açık bir şekilde, bir insan dişisi ile erkeğinin ebeveyni olduğu kayıtlı çocuk sayısına bakarak görülebilir. Bir kadının hayatı boyunca üretebileceği maksimum çocuk sayısını tahmin etmeye kalkarsanız muhtemelen 15 civarında dersiniz. Bir daha düşünün. Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki resmi rakam 69’dur, on sekizinci yüzyılda yaşayan bir Rus köylüsünün rekorudur. 1725 ile 1745 arasındaki 27 hamilelikten 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 adet dördüz doğmuştur (Muhtemelen fizyolojik veya genetik olarak çoklu doğuma yatkınlığı vardı). Birileri bu çalışan kadın için ağlar, fakat bu rekor bir erkek tarafından, Marokko İmparatoru Mulai İsmail (1646-1727) tarafından, kırılmıştır. İsmail Guinness’te “en az 342 kız ve 525 erkeğin babası” olarak ve “1721’de 700 erkek toruna sahip” olarak kaydedilmiştir. Bu uç örneklerde bile erkekler dişileri 10 katından fazla geçmektedir. Erkekler ve dişiler arasındaki evrimsel fark, farklı yatırımdan gelir. Erkekler için çiftleşmek ucuzdur; dişiler için masraflıdır. Erkekler için bir çiftleşme sadece az miktarda sperme mal olur, dişiler için çok daha fazlasını ifade eder: büyük, besin dolu yumurtaların üretimi ve çoğunlukla çok miktarda enerji ve zaman kaybı. Memeli türlerinin yüzde 90’dan fazlasında, bir erkeğin döle yaptığı tek yatırım spermidir, dişi ise bütün bakımı üstlenir. Dişi ve erkeklerin olası eş ve döl sayıları arasındaki bu asimetri eş seçme zamanı geldiğinde çelişen ilgilere neden olur. Erkeklerin, standardın altında bir dişi (diyelim ki zayıf veya hasta biri) seçtiklerinde kaybedecekleri şey azdır, çünkü kolaylıkla tekrar ve defalarca eşleşebilirler. Bu durumda seçilim bir erkeği gelişigüzel yapan, neredeyse her dişiyle durmaksızın eşleşmeye çalışan genlerini öne çıkarır. Dişiler farklıdır. Yumurtalarına ve döllerine çok yatırım yaptıkları için en iyi taktikleri gelişigüzel olmak değil titiz olmaktır. Dişiler sınırlı sayıda yumurtalarını dölleyecek en iyi baba olanağını seçmek için her fırsatı hesaba katmalıdır. Bu nedenle potansiyel erkekleri çok yakından incelerler. Genellikle bunun anlamı, erkeklerin dişiler için rekabet etmesi gerektiğidir. Erkekler gelişigüzel, dişiler nazlıdır. Bir erkeğin hayatı, sürekli eş için hemcinsleriyle yarışan yıkıcı bir anlaşmazlık ile geçer. Standart erkekler eşleşemezken, iyi erkekler, hem daha etkileyici hem de daha vahşi olanlar, çoğunlukla çok sayıda eşi güvenceye alacaktır (tahminen daha fazla dişi tarafından da tercih edilecektir). Diğer yandan, neredeyse her dişi sonunda bir eş bulacaktır. Her erkek onlar için rekabet ettiğinden, dişilerin eşleşme başarısının dağılımı daha dengeli olacaktır. Biyologlar bu farkı, eşleşme başarısındaki varyansın erkekler için dişiler için olduğundan daha yüksek olması gerektiğini söyleyerek açıklarlar. Peki, öyle midir? Evet, genellikle böyle bir fark görürüz. Örneğin kırmızı geyik erkekleri arasında, hayatları boyunca kaç döl bıraktıklarına dair çeşitlilik dişilerinkinin 3 kat fazlasıdır. Uyumsuzluk fil ayıbalıkları için çok daha büyüktür, çünkü bunlardaki dişilerin yarısından fazlasıyla karşılaştırılırsa, bütün erkeklerin yüzde 10’u üreme sezonları boyunca hiç döl bırakamaz. (3) Erkek ve dişilerin olası döl sayıları arasındaki fark erkek-erkeğe rekabetin ve dişi tercihinin evrimleşmesine neden olmuştur. Erkekler sınırlı sayıdaki yumurtaları döllemek için rekabet etmek zorundadır. Buna “muharebe yasası” diyoruz: erkekler arasında genlerini gelecek jenerasyonlara aktarmak için doğrudan rekabet. Bu nedenledir ki erkekler renklidir veya “beni seç, beni seç!” demenin bir yolu olan görüntüleri, çiftleşme şarkıları, çardakları vardır. Ve sonunda yine de erkeklerde uzun kuyrukların, daha vahşi görüntülerin ve daha yüksek sesli şarkıların evrimini sürükleyen dişinin tercihleridir. Anlattığım senaryo bir genellemedir ve bazı istisnalar vardır. Bazı türler monogamiktir, erkek de dişi de yavruların bakımını üstlenir. Erkekler, daha fazla eş aramak için döllerini bıraktıklarından daha fazla döle çocukların bakımına yardım ederek sahip oluyorsa, evrim monogamiyi elverişli kılar. Örneğin birçok kuşta, iki tam-zamanlı ebeveyne ihtiyaç duyulur: biri yem aramaya gittiğinde diğeri yumurtaları sıcak tutar. Fakat monogamik türler vahşi doğada tahmin edildiği kadar da çok değildir. Örneğin bütün memeli türlerinin sadece yüzde 2’si bu tür eşleşme sistemine sahiptir. ‘Yalancı’ monogami örnekleri Eşeysel dimorfizmi birçok “sosyal monogamik” türde de görürüz. Bunlarda erkekler ve dişiler çift oluşturur ve yavruları birlikte yetiştirirler. Erkekler dişiler için rekabet etmiyorsa neden parlak renkler ve süsler evrimleştirmiş olabilir? Aslında bu çelişki de eşeysel seçilim teorisini destekler. Bu durumlarda, öyle görünüyor ki, dış görünüş aldatıcıdır. Türler sosyal yönden monogamiktir, fakat gerçek monogamik değildir. Chicago’daki okul arkadaşım Stephen Pruett-Jones’un çalıştığı Avustralyalı görkemli çalıkuşu bu türlerden biridir. Bu tür ilk bakışta monogaminin kusursuz örneği zannedilir. Erkek ve dişiler bütün erişkin yaşamlarını genellikle sosyal olarak birbirine bağlı geçirirler, arazilerini birlikte korur ve yavrularına birlikte bakarlar. Yine de tüylerinde eşeysel dimorfizm gösterirler: erkekler muhteşem yanardöner mavi ve siyahlıdır, dişiler ise ölü grimsi kahve renklidir. Neden? Çünkü “zina” yaygındır. Çiftleşme zamanı geldiğinde, dişiler kendi “sosyal eşleri”nden çok diğer erkeklerle eşleşir (Bu DNA babalık testi ile kanıtlanmıştır). Erkekler de aktif bir şekilde “ekstra çift” eşleşmeler arayarak ve dişilere asılarak aynı oyunu oynarlar, fakat üreme kapasitesi açısından dişilerden çok daha farklıdırlar. Bu zina dolu eşleşmelerle birlikte eşeysel seçilim cinsiyetler arasındaki renk farklılıklarının evrimleşmesini sağlamıştır. Söz konusu çalıkuşu bu davranışı gösteren tek tür değildir. Bütün kuş türlerinin yüzde 90’ı sosyal monogamik olsa da bu türlerin dörtte üçündeki erkekler ve dişiler kendi sosyal partnerleri haricinde bireylerle de eşleşir. Eşeysel seçilim teorisi test edilebilir tahminlerde bulunur. Eğer sadece bir eşeyin parlak tüyleri, boynuzları varsa, güçlü çiftleşme görüntüleri sergiliyorsa veya dişileri cezbetmek için göz kamaştırıcı yapılar inşa ediyorsa bahse girebilirsiniz ki bunlar çiftleşmek için diğer üyelerle rekabet eden eşeylerdendir. Gösteriş veya davranışta daha az eşeysel dimorfizm gösteren türler daha monogamik olmalıdır: eğer erkekler ve dişiler çift oluşturur ve eşlerinden ayrılmazsa eşeysel bir rekabet yoktur ve tabii ki eşeysel seçilim de yoktur. Aslında biyologlar eşleşme sistemi ile eşeysel dimorfizm arasında güçlü bir bağıntı görür. Boyutta, renk veya davranıştaki olağandışı dimorfizmler cennet kuşları veya fil ayıbalıkları gibi erkeklerin dişiler için rekabet ettiği ve sadece birkaç erkeğin eşlerin çoğuna sahip olduğu türlerde görülür. Erkeklerle dişilerin benzer görüldüğü türler, örneğin kazlar, penguenler, güvercin ve papağanlar, gerçek monogamik olma eğilimindedir, yani hayvanlardaki sadakatin örneğini teşkil ederler. Sadece eşeysel seçilim düşüncesi tarafından öngörüldüğü fakat herhangi bir yaratılışçı alternatif tarafından öngörülemediği için bu bağıntı evrim teorisinin bir başka zaferidir. Evrim yoksa neden renk ile çiftleşme sistemleri arasında bir bağıntı olsun ki? Aslında bir tavus kuşu tüyü gördüğünde hasta olması gerekenler yaratılışçılardır, evrimciler değil. (4) Az da olsa bazen roller değişir Şimdiye kadar eşeysel seçilimde önüne gelenle çiftleşen eşeyi erkek, titiz olanı ise dişi olarak tanımladık. Fakat bazen, ender de olsa, tersi doğrudur. Ve bu davranışlar eşeyler arasında değiş tokuş edildiğinde dimorfizmin yönü de değişir. Bu dönüşü en cazip balıklarda, denizatında ve yakın akrabası olan yılaniğnesinde görürüz. Bazı türlerde dişilerdense erkekler hamile kalır. Bu nasıl olabilir? Dişi yumurtayı üretse bile, bir erkek onları dölledikten sonra karnında veya kuyruğundaki özelleşmiş bir kuluçka kesesine yerleştirir ve çatlayana kadar taşır. Erkekler bir seferde sadece bir kuluçka taşır ve “gebelik” dönemleri bir dişinin taze bir parti yumurta üretmesinden uzun sürer. Dolayısıyla erkekler çocuk yetiştirmeye dişilerden daha fazla yatırım yapar. Döllenmemiş yumurta taşıyan dişi sayısı erkeklerin onları kabul edebileceğinden fazla olduğu için de dişiler nadir bulunan “hamile olmayan” erkekler için rekabet etmek zorundadır. Burada, üreme stratejisindeki erkek-dişi farkı tersine dönmüştür. Ve eşeysel seçilim teorisine göre tahmin edebileceğiniz gibi, parlak renkler ve süslerle dekore edilmiş olanlar bu kez dişilerdir, erkekler ise daha sönüktür. Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan zarif üç sahil kuşu türü olan deniz çulluklarında bu durum geçerlidir. Bunlar birkaç poliandri (bir dişi ve çok erkek) çiftleşme sistemi örneğinden biridir. Erkek deniz çullukları çocuk bakımından tamamen sorumludur, yuvayı kurar ve dişi diğer erkeklerle çiftleşmek için gittiğinde kuluçkayı besler. Yani erkeğin döle yaptığı yatırım dişininkinden daha büyüktür ve dişiler çocuklarına bakacak erkekler için rekabet eder. Ve tabii ki her üç türde de dişilerin renkleri erkeklerden çok daha parlaktır. Denizatları, yılaniğneleri ve deniz çullukları genel yasaya uymayan istisnalardır. Eşeysel dimorfizmin evrimsel açıklaması doğruysa, “ters” dekorasyonlar da beklediğimiz gibidir; fakat türler özel olarak yaratılmışsa aynı sonucu bekleyemeyiz. Dişi neyi seçiyor, nasıl seçiyor? Dişilerin seçici taraf olduğu “normal” eş seçimine dönelim. Bir erkeği seçerken gerçekten ne arıyorlar? Bu soru evrim biyolojisinde ünlü bir tartışmayı canlandırmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi Alfred Russel Wallace bile dişilerin seçici olduğu konusunda şüpheliydi (ve sonuçta hatalıydı). Teorisi dişilerin yırtıcılardan saklanmaya ihtiyacı olduğu için erkeklerden daha az renkli olduğu, erkeklerin parlak renklerinin ve süslerinin ise fizyolojilerinin yan ürünü olduğuydu. Fakat erkeklerin neden saklanmak zorunda olmadığına dair hiçbir açıklama yapmadı. Darwin’in teorisi ise biraz daha iyiydi. Erkek seslerinin, renklerinin ve süslerinin dişi tercihi ile evrildiğini güçlü bir şekilde hissetmişti. Dişiler neye dayanarak seçim yapıyordu? Yanıtı şaşırtıcıydı: saf estetik. Darwin dişilerin, aslen cazip görmüyorlarsa bu özenli şarkılar veya uzun kuyruklar gibi şeyleri seçmeleri için bir neden bulamıyordu. Eşeysel seçilim konusunda çığır açan çalışması İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçilim (1871), dişi hayvanların erkeklerin türlü özellikleri karşısında nasıl “büyülendiklerini” ve nasıl “kur yapıldığını” anlatan ilginç antropomorfik açıklamalarla doludur. Wallace’ın da not ettiği gibi, hâlâ bir sorun vardı. Hayvanlar, özellikle de arı ve sinekler gibi basit olanlar, bizim gibi bir estetik duygusuna sahip miydi? Darwin bunun üzerine bahse girdi: “Avustralya’nın çardak kuşlarında olduğu gibi, kuşların parlak ve güzel objeleri takdir ettiğine dair bazı pozitif kanıtlarımız olsa da, şarkının gücünü kesinlikle takdir ediyor da olsalar, yine de birçok dişi kuşun ve memelinin, eşeysel seçilime dayandığını söylediğimiz süsleri takdir etmek gibi başarılı bir tat alma duyusuna sahip olmasının hayrete şayan olduğunu kabul ediyorum. Ve bu özellikle de sürüngenler, balık ve böcekler için çok daha hayret vericidir. Fakat aşağı canlıların aklına dair çok az şey biliyoruz.” Bütün yanıtları bilmese de bu Darwin’in doğruya Wallace’tan daha yakın olduğunu gösterir. Evet, dişiler seçim yapar ve bu seçimler eşeysel dimorfizmi açıklıyor gibi görünmektedir. Fakat dişi tercihinin basitçe estetiğe dayandırılması bir anlam ifade etmiyor. Yeni Gine cennet kuşları gibi yakın akraba türlerin erkekleri çok çeşitli tüylere ve eşleşme davranışına sahiptir. Bir türe güzel gelen şey onun en yakın akrabalarına güzel gelen şeyden çok mu farklıdır? Aslında, artık dişi tercihlerinin kendi başlarına uyumsal olduğuna dair çok kanıtımız var. Bazı erkeklerin seçilmesi dişilerin genlerini yaymasına yardım eder. Tercihler Darwin’in öne sürdüğü gibi her zaman rasgele ve doğuştan gelen tat almayla ilgili değildir, birçok durumda muhtemelen seçilimle evrimleşmiştir. Bir dişi belirli bir erkeği seçerek ne kazanır? Bunun iki yanıtı vardır. Dişi, yavru bakımı boyunca daha fazla ve sağlıklı yavrular üretmesine yardım edecek erkeği seçerek doğrudan yarar sağlayabilir. Veya diğer erkeklerden daha iyi genlere (sonraki jenerasyonda döllerine avantaj sağlayacak olan genler) sahip olan erkeği seçerek dolaylı yoldan yarar sağlayabilir. Her iki yoldan da dişi tercihlerinin evrimi doğal seçilim tarafından elverişli kılınacaktır. Doğrudan yararları ele alalım. Bir dişiye daha iyi bölgeleri sahiplenen bir erkekle çiftleşmesini söyleyen bir gen, döllerinin daha iyi beslenmesine veya daha güzel yuvalar edinmesine yardımcı olur. İyi bölgelerde yetiştirilmemiş gençlere oranla daha iyi yaşayacak ve üreyeceklerdir. Bu şu anlama gelir; genç popülasyonu kendinden önceki jenerasyonun sahip olduğundan daha yüksek oranda “tercih geni”ne sahip dişiler içerecektir. Jenerasyonlar geçtikçe ve evrim devam ettikçe her dişi sonunda tercih genine sahip olacaktır. Hatta daha iyi bölgelerin tercihini artıran başka mutasyonlar varsa bunların da frekansı artacaktır. Zamanla daha iyi bölgelere sahip erkeklerin tercih edilmesi çok daha güçlü olmaya doğru evrilecektir. Ve bu bölgeler için daha güçlü rekabet eden erkeklerin seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Dişi tercihi arazi için erkekler arası rekabetle birlikte evrimleşir. Seçici dişilere dolaylı yarar sağlayan genler de yayılacaktır. Kendisini bir hastalığa karşı diğerlerinden daha dirençli yapan gene sahip bir erkek hayal edin. Bu tür bir erkekle çiftleşen dişi hastalığa karşı daha dirençli döller üretecektir. Bu erkeği seçmek ona evrimsel bir yarar sağlar. Şimdi de bu daha sağlıklı erkekleri dişinin eş olarak belirlemesine yardımcı olan bir gen hayal edin. Eğer dişi böyle bir erkekle çiftleşirse, bu çiftleşme iki geni de (hem hastalığa karşı direnç geni hem de hastalığa karşı dayanıklıları tercih etme geni) içeren kız ve erkek çocukları meydana getirecektir. Her jenerasyonda, daha iyi üreyen ve hastalığa karşı en dirençli bireyler, aynı zamanda dişilere en dirençli erkekleri seçmesini söyleyen geni de taşıyacaktır. Bu direnç genlerinin doğal seçilimle yayılması gibi, dişi tercihi için olan genler de bunların sırtında ilerleyecektir. Bu yolla hem dişi tercihi hem de hastalığa karşı direnç bir tür içerisinde artacaktır. Bu iki senaryo da dişilerin neden bazı erkekleri tercih ettiğini açıklar, fakat parlak renkler veya özenli tüyler gibi erkeklerin belirli özelliklerini neden tercih ettiğini açıklamaz. Bu muhtemelen, belirli özellikler dişiye o erkeğin daha büyük doğrudan veya dolaylı yararlar saplayacağını söylediği için gerçekleşmektedir. Dişi tercihine dair bazı örneklere bakalım. Kuzey Amerika’nın ev ispinozu renkleri açısından eşeysel dimorfiktir: dişiler kahverengiyken erkeklerin kafasında ve göğsünde parlak renkler vardır. Erkekler bölgelerini savunmaz ama yavru bakımını üstlenir. Michigan Üniversitesi’nden Geoff Hill yerel bir tür içinde erkeklerin renklerinin açık sarıdan portakala veya parlak kırmızıya kadar değişkenlik gösterdiğini buldu. Rengin üreme başarısını etkileyip etkilemediğini görmek amacıyla saç boyası kullanarak erkekleri daha parlak veya soluk yaptı. Ve tabii ki parlak olanlar soluk renklilerden daha başarılı bir şekilde eş buldu. Ve üzerinde oynanmamış erkekler açısından, dişiler solgun renkli erkeklerin yuvasını parlak olanlarınkine oranla daha fazla terk etti. Dişi ispinozlar neden daha parlak erkekleri tercih ediyor? Hill, aynı popülasyonda parlak erkeklerin yavrularını solgunlardan daha fazla beslediğini gösterdi. Yani dişiler daha parlak erkekleri seçmekle, döllerinin daha iyi beslenmesi şeklinde doğrudan bir yarar sağlıyordu (Daha solgun erkeklerle eşleşen dişiler yavruları yeteri kadar beslenmediği için yuvalarını terk etmiş olabilir). Peki, neden daha parlak erkekler daha fazla besin getirir? Muhtemelen parlaklık genel bir sağlık belirtisi olduğu için. Erkek ispinozların kırmızı rengi, yedikleri tohumlardaki karoten maddesinden gelir – bu maddeleri kendileri üretemezler. Yani daha parlak renkliler daha iyi beslenmiştir ve muhtemelen genel anlamda daha sağlıklıdır. Dişiler parlak renkli erkekleri, renk onlara “aile ambarını en iyi stoklayacak erkek benim” dediği için bunları seçiyor gibiler. Dişilere daha parlak erkekleri seçmesinde yardımcı olan herhangi bir gen o dişilere doğrudan yarar sağlar ve böylece seçilim bu tercihi artıracaktır. Ve buradaki tercihle, tohumları parlak tüylere çevirebilen her erkek aynı zamanda avantajlı olacaktır çünkü daha fazla eşi güvenceye alacaktır. Zamanla eşeysel seçilim bir erkeğin kırmızı rengini abartacaktır. Dişiler ise solgun kalacaktır çünkü parlak olmaktan kazanacakları hiçbir şey yok; hatta yırtıcılara daha çekici gelmekten yakınabilirler. Sağlıklı ve güçlü bir erkek seçmenin başka doğrudan yararları da vardır. Erkekler, dişiye, çocuğuna veya her ikisine de aktarabilecekleri parazit veya hastalıklara sahip olabilir ve bu tip erkeklerden kaçınmak bir dişinin yararınadır. Bir erkeğin rengi, tüyleri ve davranışı hastalıklı veya zararlı olup olmadığına dair ipucu sağlayabilir: sadece sağlıklı erkekler yüksek sesle şarkı söyleyebilir, güçlü bir duruş sergileyebilir veya parlak, yakışıklı tüyler çıkartabilir. Mesela eğer bir türün erkekleri normalde parlak maviyse, soluk mavi bir erkekle çiftleşmekten kaçınmak en iyisidir. Evrim teorisi dişilerin, erkeğin iyi baba olacağını gösteren herhangi bir özelliği seçeceğini gösterir. Tek gereken bu özellik için tercihi artıran bazı genlerin olması ve o özelliğin anlatımındaki çeşitliliğin erkeğin durumu hakkında ipucu vermesidir. Gerisi kendiliğinden gelir. Çalı tavuğunda, parazit bitler erkeğin ses kesesinde kan benekleri oluşturur, bu özellik leklerde kasılarak yürürken kabarık, yarı saydam bir kese gibi durur. Ses keselerine suni yolla kan benekleri boyanmış erkekler kayda değer şekilde az eş edinebilir: bu benekler dişiye erkeğin hastalıklı ve muhtemelen kötü baba olduğuna dair tüyo verir. Seçilim sadece dişinin beneksiz keseleri tercih etmesini sağlayan genleri elverişli kılmayacaktır, aynı zamanda bu durumu belli eden erkek özelliğini sağlayanları da elverişli kılacaktır. Erkeğin ses kesesi daha da büyüyecektir ve dişinin pürüzsüz ses kesesi tercihi artacaktır. Bu, erkeklerde abartılı özelliklerin evrimine neden olabilir, örneğin saçma bir şekilde uzun olan Whydah ispinozu kuyruğu gibi. Bütün bu süreç, erkek özelliğinin daha fazla arttığında yaşamını tehlikeye düşürecek kadar abartılı hale geldiği an, yani döl üretiminin net sayısı kötü etkilendiği an sona erer. Peki, dolaylı yarar sağlayan dişi tercihlerinde durum nasıldır? Bu yararlardan en aleni olanı bir erkeğin döllerine sürekli verdiği şey, yani genleridir. Ve bir erkeğin sağlıklı olduğunu gösteren özellikler aynı zamanda genetik yönden iyi özellikler taşıdığını da gösterebilir. Daha parlak renkli, daha uzun kuyruklu veya daha yüksek sesli erkekler, rakiplerinden daha iyi yaşamalarına ve üremelerine olanak sağlayan genlere sahip olduğu için bu özellikleri gösteriyor olabilir. Bu, aynı şekilde, özenli çardaklar üretme yeteneğine sahip olan veya büyük taş yığınları oluşturabilen erkekler için de geçerli olabilir. Bir erkeğin daha iyi yaşama yeteneği veya daha fazla üreme yeteneği sağlayan genleri olduğunu gösteren pek çok özellik hayal edebilirsiniz. Evrim teorisi bu durumlarda üç tür genin frekansının birlikte artacağını söyler: bir erkeğin iyi genlere sahip olduğunu yansıtan “gösterge” özellik genleri, bir dişinin bu gösterge özellikleri tercih etmesini sağlayan genler ve son olarak varlığı gösterge sayesinde yansıtılan “iyi” genler. Bu karmaşık bir senaryodur, fakat çoğu evrim biyoloğu bunu, ayrıntılı erkek özellikleri ve davranışları için en iyi açıklama olarak görür. Fakat “iyi genler” modelinin gerçekten doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? Dişiler doğrudan mı yoksa dolaylı yararları mı arar? Bir dişi daha az güçlü veya daha az gösterişli bir erkeği geri çevirebilir, fakat bu o erkeğin zayıf genetik yapısını değil de enfeksiyon veya yetersiz beslenme gibi sadece çevresel etkilerle oluşmuş bir halsizliği gösteriyor olabilir. Bu karmaşıklıklar herhangi verili bir koşulda eşeysel seçilimin nedenlerini ortaya çıkarmayı zorlaştırır. Belki de iyi genler modelinin en başarılı sınaması Missouri Üniversitesi’nden Allison Welch ve arkadaşları tarafından gri ağaç kurbağası üzerinde yapılmıştır. Erkek kurbağalar, ABD’nin güneyinde yaz gecelerinin simgesi olan yüksek sesler çıkararak dişileri etkiler. Yakalanan kurbağalarla yapılan çalışmalar dişilerin daha uzun naralar atan erkekleri tercih ettiğini göstermiştir. Bu erkeklerin daha iyi genlere sahip olup olmadığını test etmek için araştırmacılar farklı dişilerden yumurtaları bölüp her dişinin yumurtasının bir yarısını in vitro uzun naralı erkeklerden aldıkları spermlerle, diğer yarısını ise kısa naralı erkeklerden aldıkları spermlerle döllediler. Bu çaprazlamalardan çıkan iri başlar olgunlaşıncaya kadar beklendi. Uzun naralıların dölleri iribaş halindeyken daha hızlı büyüdü ve daha iyi yaşadı, metamorfozda (iri başların kurbağaya dönüştüğü süreç) daha büyüktü ve metamorfozdan sonra da daha hızlı büyüdü… Jerry A. Coyne

http://www.biyologlar.com/eseyli-ureme-seks-evrimi-nasil-yonlendiriyor

Küresel ısınmanın nedenleri nelerdir.

Isınmanın nedeni %90 insan.Birleşmiş Milletler iklim konferansı bugün, iklim değişikliği konusundaki dördüncü değerlendirme raporunu açıkladı.Raporda, dünya ısısının 2100 yılına dek 1,8 ile 4 derece arasında yükseleceği kaydedildi. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın başkanı Achim Steiner'in, uzun zamandır beklenen raporunda, küresel ısınmanın, yüzde doksandan da yüksek bir olasılıkla, insan faaliyetleri yüzünden meydana geldiği sonucuna varıldı.küresel ısınmanın nedenleri Steiner, bu bulguların, artık, son 50 yılda artan sıcaklıklara neyin yol açtığı konusundaki tartışmalara bir nokta koyması gerektiğini söyledi. 2001 yılında hazırlanan son BM raporunda insan sorumluluğu yüzde 70'ler civarında saptanmıştı. Beş dakika karanlık' eylemi Raporun açıklanması öncesinde küresel ısınmayla mücadele kampanyası yürüten Fransız grupların öncülüğünde dünya çapında beş dakikalık bir elektrikleri kapama eylemi yapıldı. küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri TSİ ile 20.55-21.00 arasındaki eylemde, 20 bin ampülle aydınlatılan Eyfel Kulesi karanlığa gömüldü. Fransa'da ülke çapında yapılan eylem ardından elektrik şirketi, bu süre içinde 800 megawatt'lık bir düşüş kaydettiğini bunun da normal tüketimin yüzde 1'i olduğunu belirtti. Eyleme bazı Avrupa başkentleri de sembolik destek verdi. Roma'da en önemli iki tarihi anıt olan Kolezyum ve Capitol'ü, Madrid'de Puerta de Alcala kemerini aydınlatan ışıkları kapatıldı. Atina'da, pek çok devlet binasının ışıkları söndürüldü. Fakat, eyleme karşı çıkan bazı uzmanlar, beş dakika içinde açılıp kapanacak elektriklerin, sürekli yananlardan daha fazla enerji tüketeceğini ve santrallere aşırı yük getirerek sorunlar yaratabileceğini söylüyorlar. Raporda ne var? Çağımızın en büyük tehditlerinden biri olarak görülen iklim değişiminde "bilimin" vardığı noktayı özetleyen BM raporu, hükümetlerin politikalarını belirlerken temel alabileceği bir belge oluşturmayı amaçlıyor. Paris'te yapılan toplantılarda en çok tartışılan konulardan biri, denizlerin düzeyinde ne kadar yükselme beklendiğiydi. BM İklim Değişikliği Paneli'nin 2001'deki son raporunda denizlerin düzeyinin bu yüzyılın sonuna dek 140 santim yükseleceği tahmin edilmişti. Son derece kaygı verici bir rakamdı bu. Yeni rapordaysa "Denizler 18 ile 59 santim arasında yükselecek" deniyor. Antarktika ve Grönland'daki buzulların erimesiyle oluşacak yükselmenin de gözardı edilmemesi gerektiği vurgulanıyor. Grönland, her 40 saatte bir, 40 kilometreküp buz kaybediyor. Bu, gelişmiş bir ülkedeki 3-4 milyon nüfuslu bir kentin, örneğin Los Angeles'ın bir yıllık su kullanımına eşit. Doğal Nedenler : Güneşin Etkisi: ESA bilim adamlarından Paal Brekke; iklim bilimcilerinin uzun süredir Güneş beneklerinin 11 yıllık döngüsel hareketini ve Güneş'in yüzyıllık süreçler içinde parlaklık değişimini incelediklerini belirtmiştir. Bunun sonucunda Güneş'in manyetik alanı ve protonlar ile elektronlar biçiminde ortaya çıkan güneş rüzgarının, Güneş sisteminde kozmik ışımalara karşı bir kalkan görevinde olduğu açıklanmaktadır. Güneş'in değişken aktivitesiyle zayıflayabilen bu kalkan, kozmik ışımaları geçirmektedir. Kozmik ışımaların fazla olması bulutlanmayı arttırmakta, Güneş'ten gelen radyasyon oranını değiştirerek küresel sıcaklık artışına neden olmaktadır. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınım aynı zamanda kimyasal reaksiyonların oluştuğu (ve dolayısıyla atmosferin tamamını etkileyen) ozon tabakası üzerinde değişikliğe yol açacaktır. Dünya'nın Presizyon Hareketi: 1930 yılında Sırp bilim adamı Milutin MİLANKOVİÇ Dünya'nın Güneş çevresindeki yörüngesinin her doksanbeş bin yılda biraz daha basıklaştığını göstermiştir. Bunun dışında her kırkbir bin yılda Dünya'nın ekseninde doğrusal bir kayma ve her yirmi üç bin yılda dairesel bir sapma bulunduğunu belirtmiştir. Günümüz bilim adamlarının bir çoğu Dünya'nın bu hareketlerinden dolayı zaman zaman soğuk dönemler yaşadığını ve bu soğuk dönemler içindeyse yüz bin yıllık periyotlarda on bin yıl süreyle sıcak dönemler geçirdiğini bildirmektedir. Bu da Dünya'nın doğal ısınmasının bir nedenini oluşturmaktadır. El Nino'nun Etkisi: "Güney salınımı sıcak olayı" olararak tanımlanabilecek El Niño hareketi, 1990-1998 yıllarında tropikal doğu Pasifik Okyanusu'nda deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalden 2-5º daha yüksek olmasına neden olmuştur. Özellikle 1997 ve 1998 yıllarındaki rekor düzeyde yüzey sıcaklıklarının oluşmasında, 1997-1998 kuvvetli El Niño olaylarının etkisinin önemli olduğu kabul edilmektedir. 1998'deki çok kuvvetli El Niño bu yılın küresel rekor ısınmasına katkıda bulunan ana etmen olarak değerlendirilebilir. Yapay nedenler : Fosil Yakıtlar: Kömür, petrol ve doğalgaz dünyanın bugünkü enerji ihtiyacının yaklaşık %75'lik bölümünü sağlamaktadır. Yapılarında karbon ve hidrojen elementlerini bulunduran bu fosil yakıtlar, uzun süreçler içerisinde oluşmakta fakat çok çabuk tüketilmektedir. Dünyanın belirli bölgelerinde toplanmış bu yakıtların günümüz teknolojisiyle ¾'ünün yarısının çıkarılması imkansız; diğer yarısının ise çıkarılması teknik olarak çok pahalıdır. Bu da fosil yakıtları yenilenemeyen ve sınırlı yakıtlar sınıfına sokmaktadır. Sera gazları: Sera Gazları Oluşumu: küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Güneş'ten gelen ışınların bir bölümü ozon tabakası ve atmosferdeki gazlar tarafından soğurulur. Bir kısmı litosferden, bir kısmı ise bulutlardan geriye yansır. Yeryüzüne ulaşan ışınlar geriye dönerken atmosferdeki su buharı ve diğer gazlar tarafından tutularak Dünya'yı ısıtmakta olduğundan yüzey ve troposfer, olması gerekenden daha sıcak olur. Bu olay, Güneş ışınlarıyla ısınan ama içindeki ısıyı dışarıya bırakmayan seraları andırır; bu nedenle de doğal sera etkisi olarak adlandırılır sera etkisinin Önemi: Sera etkisi doğal olarak oluşmakta ve iklim üzerinde önemli rol oynamaktadır. Endüstri devrimi ile birlikte, özellikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, insan aktivitesi sera gazlarının miktarını her geçen yıl arttırarak yüksek oranlara ulaştırmıştır. Bu etkinin yokluğunda Dünya'nın ortalama sıcaklığının -18ºC olacağı belirtilmektedir. Ancak yaşamsal etkisi olan sera gazlarının miktarının normalin üzerine çıkması ve bu artışın sürmesi de Dünya'nın iklimsel dengelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bu doğal etkiyi arttıran karbondioksit, metan, su buharı, azotoksit ve kloroflorokarbonlar sera gazları olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi de başka bir etkendir. Sera Gazları : Karbondioksit (CO2): küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Dünya'nın ısınmasında önemli bir rolü olan CO2, Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşması sırasında bu ışınlara karşı geçirgendir. Böylece yeryüzüne çarpıp yansıdıklarında onları soğurur. CO2'in atmosferdeki kosantrasyonu 18. ve 19. yüzyıllarda 280-290 ppm arasında iken fosil yakıtların kullanılması sonucunda günümüzde yaklaşık 350 ppm'e kadar çıkmıştır. Yapılan ölçümlere göre atmosferdeki CO2 miktarı 1958'den itibaren %9 artmış ve günümüzdeki artış miktarı yıllık 1 ppm olarak hesaplanmıştır. Dünyada enerji kullanımı sürekli arttığından, kullanılmakta olan teknoloji kısa dönemde değişse bile, karbondioksit artışının durdurulması olası görülmemektedir. Sera Gazları: Metan (CH4): küresel ısınma küresel ısınma nedir küresel ısınmanın sebepleri küresel ısınmanın nedenleri küresel ısınmanın etkileri Oranı binlerce yıldan beri değişmemiş olan metan gazı, son birkaç yüzyılda iki katına çıkmış ve 1950'den beri de her yıl %1 artmıştır. Yapılan son ölçümlerde ise metan seviyesinin 1,7 ppm'e vardığı görülmüştür. Bu değişiklik CO2 seviyesindeki artışa göre az olsa da, metanın CO2'den 21 kat daha kalıcı olması nedeniyle en az CO2 kadar dünyamızı etkilemektedir. Amerika ve birçok batı ülkesinde çöplüklerin büyük yer kaplaması sorun yaratmaktadır. Organik çöplerden pek çoğu ayrışarak büyük miktarda metan salgılamakta, bu gaz da özellikle iyi havalandırması olmayan ve kontrol altında tutulmayan eski çöplüklerde patlamalara ve içten yanmalara neden olmaktadır. Daha da önemlisi atmosfere salınan metan oranı artmakta ve bunun sonucu olarak da sera etkisi tehlikeli boyutlara varmaktadır. Sera Gazları: Azotoksit ve Su Buharı: Azot ve oksijen 250ºC sıcaklıkta kimyasal reaksiyona giren azotoksitleri meydana getirir. Azotoksit, tarımsal ve endüstriyel etkinlikler ve katı atıklar ile fosil yakıtların yanması sırasında oluşur. Arabaların egzosundan da çıkmakta olan bu gaz, çevre kirlenmesine neden olmaktadır. Sera etkisine yol açan gazlardan en önemlilerinden biri de su buharıdır. Fakat troposferdeki yoğunluğunda etkili olan insan kaynakları değil iklim sistemidir. Küresel ısınmayla artan su buharı iklim değişimlerine yol açacaktır. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): CFC'ler klorin, flüorin, karbon ve çoğunlukla da hidrojenin karışımından oluşur. Bu gazların çoğunluğu 1950'lerin ürünü olup günümüzde buzdolaplarında, klimalarda, spreylerde, yangın söndürücülerde ve plastik üretiminde kullanılmaktadır. Bilimadamları bu gazların ozonu yok ederek önemli iklim ve hava değişikliklerine neden olduklarını kanıtlamışlardır. Bu gazlar; DDT, Dioksin, Cıva, Kurşun, Vinilklorid, PCB'ler, Kükürtdioksit, Sodyumnitrat ve Polimerler'dir. Sera Gazları: Kloroflorokarbonlar (CFCs): 1- DDT: 1940-1950 yılları arasında dünya çapında tarım alanlarındaki böcekleri zehirlemek için kullanılmıştır. Kimyasal adı 'diklorodifeniltrikloroetan'dır. Klorin içeren bu gazın insan dahil diğer canlılar için de öldürücü olduğu fark edildikten sonra üretimden kaldırılmıştır. 2- Dioksin: 100'ün üstünde çeşidi vardır. Bitkilerin ve böceklerin tahribatı için kullanılır. Çoğu çeşidi çok tehlikelidir; kansere ve daha birçok hastalığa neden olmaktadır. 3- Cıva: Cıvanın en önemli özelliği diğer elementler gibi çözünmemesidir. 1950-1960 yılları arasında etkisini önemli ölçüde göstermiş, Japonya'da birkaç yüz balıkçının ölümüne neden olmuştur. Bir ara kozmetik ürünlerinde kullanılmışsa da daha sonra son derece zehirli olduğu anlaşılıp vazgeçilmiştir. 4- Kurşun: Günümüzde kalemlerin içinde grafit olarak kullanılmaktadır. Vücudun içine girdiği takdirde çok zehirleyicidir; sinir sistemini çökertip beyne hasar verir. 5- Vinilklorid: PVC yani 'polyvinyl chloride' elde etmek için kullanılan bir gaz karışımıdır. Solunduğunda toksik etkilidir. 6- PCB'ler: PCB, İngilizce bir terim olan 'polychlorinated biphenyls' ten gelmektedir. Bu endüstriyel kimyasal toksik ilk olarak 1929'da kullanılmaya başlanmış ve 100'ün üstünde çeşidi olduğu tespit edilmiştir. Bunlar büyük santrallerdeki elektrik transformatörlerinin yalıtımında, birçok elektrikli ev aletlerinde aynı zamanda boya ve yapıştırıcıların esneklik kazanmasında kullanılmaktadır. Bunun yanında kansere yol açtığı bilinmektedir. 7- Sodyumnitrat: Füme edilmiş balık, et ve diğer bazı yiyecekleri korumak için kullanılan bir çeşit tuzdur. Vücuda girdiğinde kansere yol açtığı bilinmektedir. 8- Kükürtdioksit (SO2): Bu gaz sülfürün, yağın, çeşitli doğal gazların ve kömürle petrol gibi fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkar. Kükürtdioksit ve azotoksidin birbiriyle reaksiyonu sonucunda asit yağmurlarını oluşturan sülfürürik asit (H2SO4) oluşur. 9- Polimerler: Doğal ve sentetik çeşitleri bulunmaktadır. Doğal olanları protein ve nişasta içerirler. Sentetik olanlarıysa plastik ürünlerinde ve el yapımı kumaşlarda bulunup naylon, teflon, polyester, spandeks, stirofoam gibi adlar alırlar. Sera Gazları: Ozon: Ozon tabakasının incelmesi "Küresel Isınma"yı dolaylı yoldan arttırmaktadır. USNAS'ın 1979'da yayınladığı raporda, ozon tabakasında %5 - %10 arasında bir azalma olduğu gözlemlendiği öne sürülmüştür. Oysa bundan bir yıl önce Kasım 1978'de uzaya fırlatılan Nimbus-7 uydusundan alınan verilere göre toplam atmosferik ozon seviyesi 1979-1991 yılları arasında orta enlemlerde %3-%5, yukarı enlemlerde %6 ila %8 arasında azalmıştır (Gleason 1993). 1992 yılında Antartika'daki Ozon seviyesi ise 1979'daki seviyenin %50'sine inmiştir. 1950 ve 60'lı yıllardaki ozon kalınlığı da 1990'lı yıllardan sonra 1/3'üne kadar inmiştir. "The National Research Council"ın 1982 Mart raporuna göre CFC salınımı bu şekilde devam ederse 21. yy'nin sonunda stratosferdeki ozon miktarı %5 ile %10 arasında bir değerde azalacaktır. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Dünyanın sıcaklığı sanayi devriminden bu yana 0,45ºC artmıştır. Bunun esas nedeni fosil yakıtların yanması sonucu açığa çıkan CO2 ve diğer sera gazlarıdır. Artan nüfus ve büyüyen ekonominin enerji gereksinimleri de fazlalaşmaktadır. Bu gereksinimin karşılanması ise fosil yakıt tüketiminin artmasına ve atmosferdeki CO2 miktarının büyük ölçüde çoğalmasına neden olmaktadır. Sıcaklık artışının olası etkileri teoriler biçiminde incelenmektedir. Şehirlerin Isı Adası Etkisi: Güneşli ve sıcak günlerde, yoğun nüfuslu ve yüksek binaların sıklıkla görüldüğü kentsel bölgelerin çevrelerine göre daha sıcak olmaları, şehirlerin ısı adası etkisini oluşturur. Bu asfaltlanmış alanlar,bitki topluluklarının köreltilmiş olduğu bölgeler ve siyah yüzeyler "ısı adası etkisi"nin başlıca nedenleridir. Kentleşmiş alanlarda hava dolaşımının yapılaşmanın artışıyla engellenmesi ve doğal iklim ortamının bozulması yerel bir ısınmaya yol açar. Bu tür yerel ısınmalar da küresel ısınmayı arttırıcı etkidedir. Şehir planlamasında ve bina yapımında güneş ile yapı arasındaki ilişkinin iyi ayarlanması ısı adası etkisini engelleyecektir. Örnek Şehirler detroit (USA), Los Angeles (USA) ,Hong Kong (ÇİN)... Smog: Havaya salınan fazla miktardaki gazlar, atmosferdeki havayı yoğunlaştırır, gaz tabakasını kalınlaştırır. Bu yüzden gelen güneş ışınları daha fazla emilir, daha az yansıtılır ve yapay bir sera etkisi oluşur. Gazlar, özellikle büyük şehirlerde, Hava Yoğunluğu (Smog) oluşturarak etkili olmaktadır. Smog oluşumunun bulunduğu yerleşim yerlerinde yaşayan insanlarda - Akciğer ağrıları - Hırıltı - Öksürük - Baş ağrısı - Akciğer iltihapları görülür. Sera Gazlarının Bilinen ve Olası Etkileri: Kuraklık ve seller: Sera etkisi çeşitli iklim değişikliklerine yol açacaktır. Önlem alınmadığı takdirde bazı doğa olaylarının olumsuz etkileri çok büyük boyutlara ulaşacaktır. Güç üretiminde azalma: Elektrik güç santrallerinin tamamı suya ihtiyaç duymaktadır. Sıcak geçen yıllarda elektrik istemi artacak fakat su miktarının azalmasından dolayı elektrik üretimi düşecektir. Bu da devlet ve halklara ekonomik sıkıntılar yaşatacak, çeşitli sorunlara neden olacaktır. Nehir ulaşımında problemler: Sıcaklık artışına bağlı olarak nehir sularının alçalması, suyolu ticaretine engel oluşturup ulaşım giderlerini arttırmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinmanin-nedenleri-nelerdir-

Fok (Phocidae) - Fok Türleri

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Carnivora (Etçiller) Alt takım: Caniformia (Köpeğimsiler) Üst familya: Pinnipedia (Yüzgeçayaklılar) Familya: Phocidae - Fokgiller (Gray 1821) Foklar denizde yaşamaya çok iyi uyum sağlamış, yüzgeçayaklı, memeli hayvanlardır. Ayıbalığı olarak da anılan, ama suda yaşama­larının dışında balıklarla hiçbir ilgisi olmayan bu deniz memelilerinin 31 türü vardır. Özel­likle kuzey ve güney kutup denizlerinde dağılmış olan bu türler iki ayrı familyada toplanır: Gerçek ya da kulaksız foklar (Phoci-dae familyası) ve kulaklı foklar (Otariidae familyası). Bu iki familyanın üyeleri, dışkulaklarının ve yüzgeçayaklannın yapısındaki bazı farklı­lıklar dışında birbirlerine çok benzerler. Hep­si de çok iyi yüzücü ve dalıcı hayvanlardır. Suya daldıklarında kalp atışları yavaşladığı için enerji gereksinimleri azalır; böylece akci­ğerlerine doldurdukları havayla daha uzun süre yetinerek dakikalarca suyun altında kala­bilirler. Hatta, yaklaşık 10 dakikada bir yüze­ye çıkıp soluk almak koşuluyla suyun altında uyuyabilirler. Ama, yavrulamak için kıyıya çıkmak zorunda olduklarından, öbür deniz memelileri (balina ve yunuslar) gibi bütün yaşamlarını suda geçiremezler. Fokların mekik biçimindeki gövdeleri ve yüzgece dönüşmüş olan ayakları yüzmelerine yardımcı olur. Ayrıca, türlerin çoğu soğuk denizlerde yaşadığından, derilerinin altında vücutlarını sıcak tutan bir yağ katmanı vardır. Bununla birlikte türlerden bazıları ılık deniz­lere de uyum sağlamıştır. Foklar özellikle kalamar, ahtapot, balık ve kabuklularla bes­lenen etçil hayvanlardır. Yumuşak bakışlı iri ve güzel gözleriyle köpekleri andıran bu sevim­li hayvanlar, başlan suyun üstünde yüzerlerken uzaktan insanlarla bile karıştırılabilir. Gerçek Foklar Bu 18 fok türünü kulaklı foklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başlarının iki ya­nında çıkıntılı kulakkepçelerinin, yani dışku­laklarının olmamasıdır. Bu yüzden bu grupta­ki hayvanların bir adı da kulaksız foklardır. Yüzgeçayaklannın yapısı da kulaklı fokların-kinden oldukça farklıdır. Ön üyeleri kısa olan gerçek foklar, arka üyeleri öne doğru bükülmediği için karada ancak güçlükle ve sürüne­rek yürüyebilirler. Buna karşılık, karada işe yaramayan bu arka üyeleri denizde çok usta bir yüzücü olmalarını sağlar. Boz fokun (Halichoerus grypus) erkeği yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 300 kg ağırlığındadır. Dişinin ağırlığı bunun yarısını bile bulmaz. Başları iri, geniş ve basık, burunları uzun olan boz fokların derisi genel­likle boz üstüne kara beneklidir. Nevvfoundland kıyılarında, Britanya Adaları çevresinde ve Baltık Denizi'nde üreyen bu hayvanların yeni doğmuş yavruları yün gibi yumuşacık, beyaz bir kürkle kaplıdır. Yaklaşık üç hafta sonra bu beyaz tüyler dökülür ve erişkinlerin rengini alan yavrular kendi başlarına denize dönerler. Derisi boz üstüne kara benekli olan körfez foku (Phoca vitulina) bütün kuzey yarıkürede en yaygın fok türüdür. Balık, kalamar ve kabuklularla beslenen bu hayvanlar o kadar çok balık yerler ki, bazı yörelerde balıkçılar için büyük bir sorun haline gelirler. Antarktika'da yaşayan pars fokunun (Hyd-rurga leptonyx) derisi, üzerindeki beneklerin deseniyle tıpkı bir pars (leopar) derisini andı­rır. Dişisi erkeğinden daha iridir ve uzunluğu 3,5 metreyi aşabilir. Öbür fokların yavruları ve penguenler gibi sıcakkanlı hayvanları da yediği saptanmış olan tek fok türü budur. Gene Antarktika'da yaşayan ve Güney Kutbu çevresinin en yaygın türü olan Weddell foku­nun (Leptonychotes vveddelli) derisi lekeli boz renkte, suratı da buldog köpeği gibi yassı ve basıktır. Karadeniz'de, Akdeniz'de ve Kanarya Adaları çevresinde yaşayan keşiş fokları ılı­man denizlere uyum sağlamış türlerdir. Bu gruptan olan Akdeniz foku (Monachus mo-nachus) Türkiye çevresindeki denizlerde de görülebilen tek fok türüdür. Uzunluğu 2-3 metre, derisi koyu kahverengi olan bu foklar bir zamanlar Akdeniz kıyısındaki ıssız kum­sallarda kalabalık koloniler halinde ürerlerdi. Yoğunlaşan plaj turizminin ve deniz kirliliği­nin etkisiyle sayıları iyice azaldı. Bugün Tür­kiye'nin ve öbür Akdeniz ülkelerinin kıyıla­rındaki bazı yörelerde küçük koloniler halin­de varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bütün foklar içinde en irileri, morstan bile büyük olan fil foklarıdır (Mirounga cinsi). Adını kocaman gövdesinden ve hareketli uzun burnundan alan fil fokunun erkeği 6,5 metre uzunluğunda ve yaklaşık 3 ton ağırlı­ğındadır. Denizfili de denen bu türler daha çok Antarktika çevresindeki ıssız adalarda yaşarlar. Bu hayvanların kuzey yarıküredeki alttürlerinin ise soyu tükenmek üzeredir; California açıklarındaki yerleşilmemiş adalarda kuzey fil foklarının tek tük örneklerine rast­lanır. Çizgili fok (Histriophoca fasciata) Büyük Okyanus'un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde yaşar. Erkeğinin uzunluğu 2 metreyi bile bulmayan bu fokun koyu kahverengi derisi, açık sarı renkte enli çizgilerle bezenmiştir. Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar, derisine çok değer verdikleri bu fokları avlamak için buz­daki küçük deliklerin başında bazen saatlerce beklerler. Hayvan soluk almak için başını delikten çıkardığında da mızraklayarak öldü­rürler. Kutuplarda çizgili fokun hem eti yenir, hem de derisinden kayak (Eskimo kayığı) ve giysi yapılır. Ayrıca derialtı yağlarını yemek ve lamba yağı, kas kirişlerini de iplik yerine kullanırlar. Halkalı fokun (Pusa hispida ya da Phoca hispida) boz renkli gövdesi, soluk renkli halka desenleriyle bezelidir. Yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki bu hayvan daha çok deniz kabuklularıyla beslenir. Antarktika'daki yü­zen buz kütleleri arasında yaşayan yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) da, adı­nın çağrıştırdığı gibi yengeçleri değil, küçük deniz kabuklularını yeğler. Uzunluğu 2,5 metreyi bulan bu ince yapılı fokun en sevdiğiyiyecek, sivri dişlerinin arasından süzerek topladığı kril denen küçük kabuklulardır. Balonlu fok (Cystophora cristata) da Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde ve Kuzey Buz De­nizi açıklarında yaşayan ilginç bir fok türüdür. Adını burnunun üstündeki balon gibi şişkin­likten alan bu hayvanın soyu aşırı avlanma nedeniyle tükenmek üzeredir. En çok balık yiyerek beslenen balonlu foklar, genellikle Grönland fokuyla (Pagophilus groenlandicus ya da Phoca groenlandicus) birlikte karma sürüler halinde dolaşırlar. Grönland foku da soyunun tükenmemesi için son yıllarda koru­ma altına alınmıştır. Çünkü bu hayvanların yeni doğmuş yavrularının yumuşacık beyaz postu kürk ticaretinde çok değerlidir. Bu yüzden, büyüdükçe değeri düşen bu kürk uğruna on binlerce yavru daha iki haftalık olmadan sopalarla öldürülmüştür. Sakallı fok (Erignathus barbatus), çenesindeki çalı gibi sert tüylü sakalları ve dikdörtgen biçimindeki yüzgeçayaklarıyla tanınır. Çok iyi dalıcı olan bu hayvan, midye gibi dipte yaşayan kabuklu yumuşakçalarla beslenir. Derisi ve eti için Eskimolar'ın çok avladıkları türlerden biridir. Kulaklı Foklar Gerçek foklardan ayrı bir familya oluşturan 13 fok türü küçük kulakkepçeleriyle kolayca ayırt edilir. Bunlar karada çok hareketli hayvanlardır; gerçek foklarınkinden farklı olarak öne doğru bükülebilen arka üyeleriyle karada rahatça yürür, hatta kayalara bile hızla tırmanabilirler. Denizde asıl yüzgeç görevini ise yana doğru kaymış olan ön üyeleri üstlenir. Bu grubun en tanınmış üyele­ri, beş türü olan denizaslanlarıdır.California denizaslanı (Zalophus california) nus) gösteri yapmak üzere kolayca eğitilebildiği için, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde insanların ilgiyle izledikleri foklar hep bu türdendir. Bu hayvanlar lastik gibi esnek gövdeleriyle geriye doğru bükülüp kıvrılarak karada ve denizde ilginç gösteriler yaparlar. California, Galâpagos Adaları ve Japonya'nın Büyük Okyanus kıyıları gibi doğal yaşama alanlarında temel besinleri mürekkepbalığı ve kalamardır. Ama insan eliyle bakıldıklarında balık yemeye de alışır ve kendilerine atılan balıkları havada yakalamayı öğrenirler. Cali­fornia denizaslanının erkeği 2,5 metre uzunlu­ğunda ve dişisinden çok daha iridir. Erkeğin ve dişinin asıl rengi soluk kahverengi olduğu halde, ıslandıkları zaman derileri parlak kara bir renk alır. Denizaslanlarının öbür türleri de Avustralya çevresindeki denizlerde, Büyük Okyanus'ta ve Bering Denizi'nde yaşar. Kulaklı fokların avlanmasının asıl nedeni, kürklerinin altındaki iç örtü kıllarının çok değerli olmasıdır. Kestane rengindeki bu yu­muşak kürk yalnız denizaslanlarında bulun­maz. Kulaklı kuzey fokunun (Callorhinus ursinus) 3 metre uzunluğundaki erkekleri koyu kahverengi gövdeleri ve boz renkli yeleleriyle tanınır. Dişiler erkeklerin yarısı büyüklüğünde, daha açık renkli ve yelesizdir. Bering Denizi'ndeki bazı adalarda üreyen, ama yılın en az yarısını Büyük Okyanus sularında dolaşarak geçiren bu foklar kışın güneye göç ederek California açıklarına ka­dar inerler. Üreme bölgelerine mayıs başlarında önce erkekler gelir ve her biri kendisi için kumsal­da bir üreme alanı seçer. Ağustosta üreme dönemi bitip yeniden denize açılıncaya kadar hiçbir şey yemez, su içmez ve yerlerinden ayrılmazlar. Çünkü haziranda kıyıya çıkacak olan dişilerini ve üreme alanlarını korumak için öbür erkeklerle kıyasıya dövüşmeleri gerekir. Bu yüzden, dövüşmek dışında hiçbir şeye ayıracak zamanları yoktur. Bir zamanlar Bering Denizi'nde ve Büyük Okyanus'un güneyindeki ıssız adalarda kulak­lı fokların oluşturduğu büyük koloniler vardı. Ama bu hayvanlar o kadar çok avlandı ve öldürüldü ki birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Günümüz­de fok avcılığı çok sıkı biçimde denetlenmek­te ve türlerin üreme bölgelerinde rahatsız edilmeden yavrulayabilmesi için gerekli ön­lemler alınmaktadır. Özellikleri Ölçüleri Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aitdir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri baykal gölü foku ve kıvrak fok, 110-140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır. Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar. Yüzgeçleri Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur, ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemişdir. Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerindede tırnaklari vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuşdur Iskelet ve kas yapıları Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır. Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vucutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onlarında boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler. İlerleme yöntemleri Fokgillerin denizaslanıgiller arasındaki diğer mühim bir farkları, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir pengüen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vucutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler. Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyliyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamışdır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler. Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülmüşdür. Modern bilimde ama böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanında bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Yaşam şekilleri Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar. Beslenme Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutpu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuşdur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, pengüenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, güney kutpu denizinin en başarılı avcılarından biridir. Sınıflandırma Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıkli yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae, ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmakdır. McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir): Alt familya: Monachinae Oymak: Monachini Cins: Monachus Akdeniz foku (Monachus monachus) Havaii foku (Monachus schauinslandi) Karibik foku (Monachus tropicalis) Cins; Deniz fili (Mirounga) Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris) Güney deniz fili (Mirounga leonina) Oymak: Lobodontini Cins: Ommatophoca At foku (Ommatophoca rossii) Cins: Lobodon Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) Cins: Hydrurga Leopar foku (Hydrurga leptonyx) Cins: Leptonychotes Vedel foku (Leptonychotes weddellii) Alt familya: Phocinae Cins: Cystophora Balonlu fok (Cystophora cristata) Cins: Erignathus Sakallı fok (Erignathus barbatus) Cins: Asıl foklar (Phoca) Semer foku (Phoca groenlandica) Şeritli fok (Phoca fasciata) Kıvrak fok (Phoca hispida) Hazar denizi foku (Phoca caspica) Baykal gölü foku (Phoca sibirica) Larga foku (Phoca largha) Bayağı fok (Phoca vitulina) Cins: Halichoerus Gri fok (Halichoerus grypus) 1996 da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmişdir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir, ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladiogramlar ortaya konulmuşdur. MsxLabs & TemelBritannica

http://www.biyologlar.com/fok-phocidae-fok-turleri

Kapalı iç ortamlarda maruz kalınan toksik maddeler

Üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanamaz hale getirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Daha fazla kar için her şeyin sentetiğine yönelerek doğal ürünlerden uzaklaşmak, üzerinde yaşadığımız dünyayı geleceğimizin umutları çocuklarımız için daha da yaşanmaz duruma getirmektedir. Bugün, 1940’larda olmayan/bilinmeyen, yaklaşık 80.000 sentetik kimyasal madde dünyada bulunmakta/kullanılmaktadır. Her yıl 1.500 kadar yani kimyasal madde piyasaya sürülmektedir. Bugün vücudumuzda 60 yıl önce bilinmeyen/bulunmamış yaklaşık 400-500 kimyasal madde taşıdığımız tahmin edilmektedir. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve yapımı kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabilmektedir. DDT yıllar önce yasaklanmasına karşın hala çevrede ve insan vücudunda tespit edilmektedir. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabilmektedir. Zehirli kimyasalların etkileşimi ve ortamda yoğunlaşması ile ortaya çıkan çevre kirlenmesi ile ekolojik dengenin bozulması telafisi çok zor sonuçlara yol açmaktadır. Çocuklarımız, torunlarımız ve hatta daha sonraki geleceği çok büyük tehdit altındadır. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabiliyor. Mesela DDT ve hekzoklorobenzen yıllar önce yasaklanmasına karşın hala doğada ve insan vücudunda tespit edilebiliyor. Bu toksinler her yerde bulunabiliyor; havada, badanada, panjurlarda, halıda, mobilyada, temizlik araçlarında, deterjanlarda, makyaj malzemelerinde, pişirme kaplarında, elektronik eşyalarda, giysilerde, aşılarda, gıda katkılarında, sebzelerde, meyvelerde, ette, sütte, oyuncaklarda... Bu toksinler hücre zarını hasara uğratıyorlar, serbest radikal aktivitesini arttırıyorlar, enzimleri tahrip ediyorlar, kanser yapıyorlar, bağışıklık sistemini çökertiyorlar; vitamin ve mineral eksikliklerine, doğuştan organ ve iskelet anormalliklerine, davranış, algılama, bilişsel ve motor fonksiyonlarda değişik şiddetlerde bozukluklara yol açıyorlar (Tablo 1) İşin kötüsü bu toksinler kişinin detoksifikasyon yeteneği ile ilişkili olarak çok düşük düzeylerde bile etkili olabiliyor. Yaş da önemli. Yaş ne kadar küçük ve beyin ne kadar az olgun ise zarar da o oranda artıyor. En büyük hasara anne karnındayken maruz kalınıyor. Bu toksinlerin birikici etkileri de var. Yani çok düşük dozda alınsalar bile sinsice ilerliyor ve yıllar sonra etkileri ortaya çıkıyor. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabiliyor. Bu nedenle çocuklarımız, torunlarımız ve hatta kendi geleceğimiz çok büyük tehdit altında. Tablo 1. Toksik maddelerin oluşturduğu hastalıklar Kansızlık Kanser Beyin hasarı Hormonal bozukluklar Hiperaktivite Otizm Bağışıklık yetersizliği Alerji, astım Kalp hastalıkları Felçler Kronik yorgunluk Doğumsal anomaliler Gelişme geriliği Depresyon Konsantrasyon eksikliği Karaciğer yetersizliği Sinir ve kas hastalıkları Egzama ve deri tahriş bulguları Hazımsızlık İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler aşağıdaki gruplara ayrılabilir; Dioksalat ve furan bileşikleri: PVC, endüstriyel beyazlatma ve yakma yan ürünleri Fitalat: Kozmetik malzemeler Uçucu organik kimyasallar: Ksilol, etil benzen vb. Ağır metaller: Kurşun, cıva, kadmiyum vb. PCB (Poliklor bifenil): Havuz somonları Böcek ilaçları 1. Organoklorinler: DDT, aldrin (kanser, genetik bozukluklar, nöropati) 2. Organofosfatlar 3. Karbamatlar Tarım ilaçları Tarım alanlarında her yıl İngiltere 30 bin tonun, Amerika ise 200 bin tonun üzerinde pestisit kullanılmaktadır. Organik tarım yönetmeliklerinde sadece 4 çeşit kimyasal maddenin oldukça sınırlı koşullarda kullanımına izin verilirken, konvansiyonel tarımda yaklaşık 450 farklı kimyasal ilaç kullanılmaktadır. Sözde kimyasal savaşa karşı çıkan ABD 1990 yılının Mart ve Mayıs aylarında dünya çapında 60 bin ton zehirli zirai ilaç ihraç etmiş ve en çok ilaç ithal eden ülkeler sıralamasında Türkiye altıncı sırada yer almıştır (1,2). Tabii bu kadar fazla tarım ilacı niçin kullanılıyor? diye akla gelebilir. Yeşil Devrim’in babası Profesör Norman Borlaug, yüksek verim getiren alanların tarımsal olarak geliştirilmesi üzerine çalışmaları için 1970’te Nobel Barış Ödülü almıştı. “Devrim”den kasıt, tarımda yapay gübrelerin, yabani ot ve böcek ilaçlarının ve tarım makinelerinin kullanılması sayesinde elde edilen rekor üretim artışlarıydı. Amaç çok masumdu; hızla artan dünya nüfusunun aç kalmasını engellemek. Yeşil devrimle birlikte ürün miktarında gerçekten de rekor artışlar oldu. Bunun yanı sıra, tarım makinesi, kimyasal ilaç ve girdi satan şirketler de paraya para demediler. 1970’li yıllarda başlayan “Yeşil Devrim”le birlikte önce küçük firmalar yok oldu. Çünkü fakir çiftçiler gübre ve ilaçları alamadılar. Daha sonra da büyüyen firmalar birbirlerini yutarak tekellere dönüştü. Tek tip ürün tarımsal zararlıların artmasına yol açtı. Yerli tohumlar yok olmaya ve tarımsal genetik çeşitlilik azalmaya başladı. Aşırı üretim, aşırı sulama gibi nedenlerle topraktaki besleyici maddeler azaldı, toprak yoksullaştı ve üretim düştü. Sonuçta eski verimi de almak mümkün olmadı ve çevre bu ilaçlarla zehirlendi (3). II. Dünya Savaşı'nda yüz binlerce kişi tifustan öldü. Amerikan askeri birlikleri ancak ağır temizlik koşulları altında korunuyordu. Şubat 1944'te 1 milyon 300 bin Napolili ve kent sokakları DDT tozuyla ilaçlandı. Tifüs salgını başladığı hızla yok oldu. Buna DDT mucizesi dendi! DDT özellikle kadınlarda pek çok deri hastalığının yanı sıra meme kanseri riskini artırdığı da ortaya çıkarılmıştı. 1970'lere gelindiğinde DDT Avrupa'da yasaklandı. DDT kullanımı Türkiye'de 1980'lerin sonlarına kadar yasaldı. 1954 yılında Birecik’te 600 çiftten fazla kelaynak vardı. O yıllarda çekirge salgınlarına karşı yaygın olarak DDT kullanılmış ve kelaynaklar DDT’den etkilenmişlerdir. 1962 yılında toplam kelaynak sayısı 130 çift kalmıştı ve 1973 yılına geldiğimizde, sadece 26 çift kelaynak kalmıştı. Azalış devam ediyordu: 1982 yılında sadece 17 tane kuş Afrika’dan geri dönmüştü ve 6 çift doğal ortamında üremişti. Günümüzde 83 Kelaynak olmakla beraber 13 tane de yavru bulunmaktadır. 1955-1959 yılları arasında Güneydoğuda hekzoklorobenzen ile ilaçlanmış tohumluk buğdayın ekmeğinin yenmesinden ile en az 5000 vatandaşımız etkilenmiştir. Karaciğer yetersizliği ve deride döküntülerle seyreden bu hastalığın adı porphyria cutanea tardadır. Türk porfiryası olarak da bilinmektedir. Halk arasındaki adı pembe yaradır. Bu buğday ekmeği yiyen emzikli annelerin bebeklerinin hemen hemen hepsi (500 kadar) ölmüştür. Ankara Üniversitesinin yaptığı araştırmalara göre birkaç nesil geçmesine rağmen bu bölgede yaşayan insanların vücut sıvılarında hala toksine rastlanmaktadır (4). Ot ilaçlarından (herbisid) dünyada en çok kullanılanı glifosattır. Gliofosat, geniş etkili bir ot ilacıdır (5). Çiftçiler glifosatı "ot yakıcı ilaç" olarak adlandırıyor. Özellikle gübrelemenin yapıldığı dönemlerde, otlar da coşmasın diye gübreye karıştırılarak veriliyor. Gliofosat endüstriyel tarımda özellikle soya, mısır, kanola ve pamukta kullanılıyor. Çünkü bu bitkiler, genleriyle oynandığından glifosattan etkilenmiyorlar. GDO’lu soya ilaca duyarlı değildir, ama ilacı içine alır. Bunlar bizim Biyogüvenlik Kurulu kararıyla hayvanlara yem olarak veriliyor. Dolayısıyla o soyanın yedirildiği hayvana da geçiyor, etine, yumurtasına ve sütüne de bulaşıyor. Eminim aranızda “Artık bu kadarı da fazla, eğer bir madde gerçekten böyle zararlar içeriyorsa devlet ya da devlet daireleri bunun kullanımına izin verir miydi?” ya da “Hem sonra yönetmelikler var, insan sağlığına zarar oluşturacak üst limit sınırları var…” diye isyan edenleriniz olacaktır. Ancak üzücü gerçek şu ki eğer doğru kişiye yeterince para ödüyorsanız açılmayacak kapı yok gibidir (6). Tarım ilacı kalıntıları-Doku örnekleri Adana Adli Tıp Morgu'ndan 82 vakadan alınan doku örneklerinin yüzde yüzünde (%100) tarım ilacı kalıntısı bulunmuştur (7). Kadınlardaki tarım ilacı kalıntısı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Yani kadınlar erkekler kadınlardan daha çok zehirlenmektedir. Bu zehirler kadınların doğurduğu bebeklere de geçmektedir. Gıda katkı maddeleri Günümüzde binlerce gıda ya raf ömrünü artırmak, tatlandırmak ve göze hoş görünmek amacı ile binlerce katkı maddesi ilave edilmektedir (8). Bu maddelerin bazıları güvenli olsa da birçoğunun güvenliliği kuşkuludur ya da tamamen güvensiz ve tehlikelidir (Tablo 2, 3, 4). Tablo 2. Güvenli katkı maddeleri Alginat ve propilenglkolalginat E vitamini (alfa-tokoferol) C vitamini(askorbik asit) Bata-karoten Ca ve Na propionat Kazein ve sodyum kazein Sitrik asit ve sodyum sitrit Ferröz glukonat Fumarik asit Jelatin Gliserin Guar gum Gum arabik (arap zamkı) Gum tragacanth İnvert şeker Karaya Laktik asit Lesitin Mannitol Potasyum sorbat Sodyum benzoat Sorbik asit Sorbitol Vanilya Tablo 2. Güvenliği kuşkulu katkı maddeleri Suni lezzetlendiriciler Carrageenan Mısır şurubu CMC EDTA Fosfat Fosforik asit Green number 3 Hepatil paraben Modifiye nişasta Monogliserid ve digliserid Yellow number 5 Tablo 4. Güvensiz katkı maddeleri Aspartam BHA BHT Blue number 1 Brominated vegetable oil (BVO) Citrus red number 1 Mono sodyum glutamat Propil gallat Red number 1 Red number 40 Sakkarin Na nitrit Sülfit TBHQ Yellow number 6 Kinin Niçin Çocuklar Zehirli/Tehlikeli Maddelere Özellikle Daha Hassastır? Çünkü çocuklar vücut ağırlıklarına oranla gelişmiş insanlardan daha fazla yer, içer ve nefes alır. Çocuklar önce böcek öldürücüler veya diğer kimyasal maddelerle maruz kalmış zemin veya yer döşemelerinde daha fazla zaman harcamaktadır. Çocuklar aynı zamanda daha çok el-ağız transferi yaparlar. Çocuklar 5 yaşına kadar, besinler yoluyla yaşam süreleri boyunca alacakları toksik maddelerin yarısını alırlar. Bazı toksinlerin küçük tek dozunun kritik gelişme evresinde alınması öğrenmeden üreme sorununa kadar kalıcı gelişim bozukluklarına sebep olmaktadır. Birçok toksin vücut yağlarında biyolojik olarak birikir ve anneden çocuğa emzirme ile geçebilir. Bir araştırmada göbek bağından alınan örneklerde ortalama 287 toksin saptanmıştır (9). Bu toksinlerden 180’i kansere sebep olurken, 217’si beyin ve çevresel sinir sistemi için toksik olmakta, 208’i doğumsal anomaliler yapmaktadır. Uzmanlar ‘idiopatik’ denilen (nedeni belli olmayan) yüzlerce hastalığın çoğunun bu toksinlere bağlı olduğunu ifade etmektedirler. Bir çocuk günde ortalama 61 kimyasala maruz kalmaktadır (10). Bunlardan 27 tanesi sağlığa uygun değildir. Örneğin bebek şampuanladığında çok sayıda toksine maruz bırakılmaktadır. Buradaki toksinler düşük miktarlarda olsa da zaman içinde birikerek tehlikeli düzeylere erişmektedir. Prof. Dr. Mine Yurttagil beslenme dengesizliği bulunan İzmir bölgesinde alınan 30 anne sütü örneğinde inek sütüne göre daha fazla pestisit çözeltisi saptamıştır (11). Bu nedenle özellikle bebek emziren annelere organik gıdaları önermektedir. 2003 yılında yayınlanan bir araştırmada Kahramanmaraş bölgesinde yaşayan kadınların sütlerinin üçte birinde tarım ilacı artığı saptanmıştır (12). Çok ve arkadaşları Ankara bölgesindeki kadınların sütlerinde yaptıkları 1984’den 2002’ye kadar yapılan analizlerde, azalmakla birlikte hala DDT türevleri saptamışlardır (13). (DDT 80’li yılların sonunda tamamen yasaklanmıştır). Kanada'da hamile ve hamile olmayan kadınların kan örnekleri ve bebekleri glifosat, glufosinat ve bunların yıkım ürünleri (metabolitler) olan AMPA ve 3-MMPA açısından araştırılmışlardır (14). Glifosat ve glufosinat hamile olmayan kadınların kan örneklerinde saptanmıştır. Buna karşılık 3-MMPA ve bir başka GDO teknolojisi göstergesi CryAb1 ise hem hamile olmayanlarda, hem hamilelerde ve hem de bebeklerde kalıntı olarak belirlenmiştir (15). Toksinlerden korunmanın yolları Toksinlerden korunmak için en büyük görev devlet teşkilatlarına düşmektedir. Ama her vatandaş da kendini korumak için elinden geldiğince gayret sarf etmelidir. Neler yapmalısınız? Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren ‘light’ hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin. Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Bol taze sebze ve meyve yiyin Her sebze ve meyveyi mevsiminde yiyin. Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin. Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin. Özgür dolaşan hayvanların etini, sütünü ve yumurtasını yiyin. İçtiğiniz suyun ayrıntılı analizini öğrenin. Bu özellikleri olmayan suyu tüketmeyin. Suların eskiden olduğu gibi cam damacana ve şişelerde satılması için mücadele edin. Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. UHT’li kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse mandıra sütü, yoksa günlük şişe sütü tüketin. Küflenmiş gıdaları yemeyin. Beyazlatılmış un mamüllerini tüketmeyin. Şampuan, deterjan, parlatıcılardan toksin içermeyenleri kullanın, bunların yerine doğal ve eski seçenekleri kullanın. Pencerelerinizi sık sık açın, ahşap çerçeveleri ‘pen’lerle değiştirmeyin. Evinizin duvarlarını, su bazlı boyalarla, en iyisi kireç boya ile boyayın Lavabolarınızı pompa ile açın Klorla beyazlatılmış kağıt ürünlerini (peçete, tuvalet kağıdı, çocuk bezi, mendil, süt ve meşrubat kartonu vb) kullanmayın. Çocuklarınıza flor tableti vermeyin ve eğer yutacaklarsa florlu macun kullandırtmayın. Amalgam diş dolgusu yaptırmayın. Yiyeceklerinizin büyük bir bölümünü çiğ olarak tüketin. Eğer pişirecekseniz yavaş pişirme şekillerini (buğulama, güveç vb) tercih edin. Teflon, aluminyum ve kalaysız bakır kaplar kullanmayın. Sıcak yemeklerin alüminyum folyo ve streç ile temas etmesine izin vermeyin. Kızartmalardan ve tütsülerden mümkün olduğunca kaçının. Mikrodalga fırın yerine turbo fırın kullanın. KAYNAKLAR www.soilassociation.org epa.gov/etop/forum/problem/progressrepor...rt%20-%209-16-06.pdf Gıdalar Ambalajlar Silahlar ve Açlar: Mebruke Bayram· HayyKitap, 2008 Gocmen A,Find all citations by this author (default).Orfilter your current search Peters HA, Find all citations by this author (default).Orfilter your current search, Cripps DJFind all citations by this author (default).Orfilter your current search, Morris CR. Hexachlorobenzene Episode in Turkey, Biomedical Environmental Science 1989; 2(1): p. 36-43. Pline-Srnic WA, Edmisten KL, Wicut JW et al. Effect of glyphosate on fruit retention, yield, and fiber quality of glyphosate resistant cotton. Journal of Cotton Science 2004; 8: 24-32. beslenmebulteni.com/bes/index.php?option...mid=269&limitstart=1 Daglioglu N, Gulmen MK, Akcan R, Efeoglu P, Yener F, Unal I. Determination of organochlorine pesticides residues in human adipose tissue, data from Cukurova, Turkey. Bull Environ Contam Toxicol. 2010;85(1):97-102. Mennan Aysan Kuzanlı, Nasıl Zehirleniyoruz? Nasıl Korunuruz, Dharma Yayınları, 2008 www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.bugday.org/article.php?ID=227 Erdoğrul O, Covaci A, Kurtul N, Schepens P. Levels of organohalogenated persistent pollutants in human milk from Kahramanmaraş region, Turkey. Environ Int. 2004;30(5):659-66. Cok I, Dönmez MK, Karakaya AE. Levels and trends of chlorinated pesticides in human breast milk from Ankara residents: comparison of concentrations in 1984 and 2002. Bull Environ Contam Toxicol. 2004 Mar;72(3):522-9. Benachour N, Seralini GE. Glyphosate formulations induce apoptosis and necrosis in human umblical, embryonic, and placental cells. Chemical Research in Toxicology 2009; 22: 97-105). Aris A, Leblanc S. Maternal and fetal exposure to pesticides associated to genetically modified foods in Eastern Townships of Quebec, Canada. Reproductive Toxiclogy 201 Prof. Dr. Ahmet AYDIN İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Bu makaleyi okursanız aradığınıza uşabilirsiniz. kizilcabolukgazetesi.com/Halime-Zirh/92/...TOKSIK-MADDELER.html

http://www.biyologlar.com/kapali-ic-ortamlarda-maruz-kalinan-toksik-maddeler

Ekosistemler ve Biyolojik Çeşitlilik

1.Ekosistemler 2.Biyolojik Çeşitlilik 3.Çevre Sorunları ve Etkileri Okul bahçesine çıkıp gözlerimizi kapattığımızı hayal edelim.Gözlerimiz kapalıyken hangi sesleri duyuyoruz?Duyduğumuz seslerden hangilerinin doğal,hangilerinin yapay olduğunu belirleyelim.Şimdi' de bir ormanda olduğumuzu hayal edelim. Gözlerimiz kapalıyken duyduğumuz seslerin kaynaklarını söyleyelim.Bir ortamdaki doğal seslerin çeşitliliği buradaki canlı çeşitliliği hakkında bize bilgi verir mi? Neden? Aşağıda fotoğraflarını gördüğümüz yerlerdeki çevre sorunlarının sebepleri neler olabilir?Bu sorunlar o ortamdaki canlıların yaşamlarını,dolayısıyla ülkemizi ve dünyayı nasıl etkilemektedir?Çevre sorunlarının oluşumunda sizin de bir rolünüzün olduğunu düşünüyor musunuz?Neden? Yukarıdaki soru ve yönergelerden de anlaşıldığı gibi bu ünitede,çevremizde bulunan canlı ve cansız varlıklar arasındaki etkileşimlerle,ülkemizdek i ve dünyadaki çevre sorunlarını ve bu çevre sorunlarının çözüm yollarını ele alacağız. 1.Ekosistemler Anahtar Kavramlar tür habitat popülasyon ekosistem Yukarıdaki fotoğraflara hangi renkler hakimdir?Ortamın özellikleriyle bu renkler arasında bir ilişki olabilir mi?Bu ortamlarda hangi canlılar yaşamaktadır?Çölde yaşayan bir canlı, yağmur ormanında veya okyanus dibinde de yaşayabilir mi?Neden? Bir önceki sayfada okuduğumuz mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde ortaya çıkan kelimenin ne anlama geldiğini aşağıdaki etkinliği yaparak öğrenelim. Canlılar yaşam alanlarında tek başlarına bulunmazlar. Diğer canlılarla hatta cansızlarla etkileşim halindedirler.Bu etkileşimin sebepleri neler olabilir?Beslenme ve üremenin bu etkileşimde bir rolü olabilir mi? Şimdi organizmalardan hangilerini tür olarak adlandırabildiğimizi, türlerin popülasyonları nasıl oluşturduğunu,popülasyond aki türlerin yaşam alanlarını ve sadece canlıları değil,cansız faktörleri de içeren ekosistemleri birlikte inceleyelim. Aşağıda Şanlıurfa Ceylanpınar' da yaşayan bir Anadolu ceylanının fotoğrafı görülmektedir. Birbiriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip, ortak atadan gelen benzer özellikteki organizmalara tür denir. Buna göre Anadolu ceylanı, Kangal köpeği, Van kedisi, sarıçam vb. birer türdür. Peki etrafımızda gördüğümüz her canlı bir tür müdür? Katır ve Kurt köpeği için ne söyleyebiliriz? İnsanlar da bir türe ait bireyler midir? Aşağıdaki fotoğrafta ise birden fazla Anadolu ceylanı bulunmaktadır. Belli bir bölgede yaşayan, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluğa popülasyon denir. Bu fotoğraf Ceylanpınar'daki geyik popülasyonunun bireylerine aittir. Öyleyse yan yana bulunan ve fiziksel şartları birbirinden farklı olan iki göldeki sazan balıkları aynı popülasyona ait örnekler olabilir mi? Her tür hayatını kendisi için uygun olan bir ortamda sürdürür. Örneğin ceylanlar ormanda, kangurular Avusturalya 'da ikinci kefali Van gölünde kelaynaklar Birecik' de kayalıklarda yaşar. Bir canlının yaşam alanı ya da arandığı zaman bulunduğu yer habitat olarak adlandırılır. Öyleyse bizim habitatımız neresidir? Aşağıdaki fotoğrafta ise ceylanlar sık ağaçlarla kaplı bir ormanda, diğer canlılarla birlikte görülmektedir. Ceylanların yaşadığı yerde sadece canlılar mı görülüyor? Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için hava,su,toprak gibi cansız faktörlere ve güneş ışığına ihtiyacı vardır.Bu nedenle bir ortamdaki canlı ve ansız faktörler,bu çevrede hangi canlıların yaşayacağını belirler.Belli bir habitattaki hayvan ve bitki topluluğu ile bu topluluğun içinde yaşadığı çevrede oluşan,aralarında madde alışverişi olan ve büyük ölçüde kendi kendine yeten sistem ekosistem olarak adlandırılır.Buna göre göl,deniz ve ormanlar birer ekosistem midir?Neden? Yaşadığımız dünyada her şey belli bir düzen içerisindedir.Hücre içindeki moleküller,atomlardan oluşmaktadır.Hücreler dokuları,dokular,organlar ı,organlar sistemleri,bir araya gelen sistemler de organizmayı oluşturur.Peki, organizmalar bir araya geldiğinde oluşan birimlere ne ad verilir?Aşağıdaki şemada atomdan üzerinde yaşadığımız gezegene kadar uzanan akışı inceleyelim. Küçük bir uğur böceğinden kavak ağacına kadar bütün canlılar,hem birbiriyle hem de çevredeki canlılarla etkileşim içindedir.Bir ekosistemde yaşayan insanlar,hayvanlar,bitkil er mantarlar ve mikroorganizmalar o ekosistemin canlı faktörlerini oluşturur.Cansız faktörler ise hava,su,toprak,rüzgar ve güneş ışığıdır.Bir ekosistemi diğerlerinden ayıran bu faktörlerin etkisini ve farklı ekosistemleri birlikte inceleyelim. Bir ekosistemdeki canlı çeşitliliğini belirleyen cansız faktörlerin en önemlilerinden biri iklimdir. Ekosistemlerin iklimleri birbirine benzer mi?Bir bölgedeki yağış,nem,rüzgar ve sıcaklık özellikleri,oradaki bitki örtüsü ile hayvan çeşitliğini belirler.Peki,her ekosistemde aynı canlılar mı yaşar? Sıcak ve kurak iklimin hakim olduğu çöllerde yaşayan canlıların,buralarda yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayacak çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekir.Örneğin burada yaşayan bitkiler kaktüslerde olduğu gibi gövdelerin su ve besin depolar.Çöl fareleri de yiyecek bulamadıkları zaman açlıktan ölmemek için kuyruklarında yağ depolar.Yağışın,suyun ve bitki örtüsünün yeterli ölçüde bulunmadığı ortamlara çöl ekosistemi hakimdir.En büyük çöl ekosistemi Sahra çölü' dür Yeryüzün en büyük ekosistemlerinden biri de deniz ekosistemlerdir. Bu ekosistem de mikroskobik canlılardan dünyanın en büyük memeli hayvanlarına kadar pek çok canlı yaşamaktadır. Denizlerdeki tuz oranı,bitki örtüsü, suyun derinliği,sıcaklığı,ışık miktarı bu ekosistemdeki hayvan türlerinin çeşitliliğini belirler.Denizlerde fotosentez yapan canlılar ile bu canlıları yiyerek beslenen küçük canlılar bulunur.Yunus ve balina gibi hayvanlar ise besinlerini denizlerdeki diğer canlılardan karşılarlar.Ülkemizin üç tarafını çeviren denizlerde de olduğunu gibi deniz ekosistemleri birbirinden farklı özellikler gösterir.Dünyanın en büyük deniz ekosistemi Hazar Denizinde görülmektedir. Yağmur ormanları yağış ve sıcaklığının çok yüksek ve değişmez olduğu bölgelerde bulunur.Bu ormanlar doğal kaynaklardan yana çok zengindir,dünya ikliminin dengede tutulması acısından da öne taşır.Bu ekosistemler,yırtıcı kuşlardan palmiyeler,maymunlardan çalılara kadar birçok canlı türünü barındırır.Yağmur ormanlarının en büyüğü Amazon ormanlarıdır.Kent ekosistemindeki iklim şartları ve canlı çeşitliliği diğer ekosistemlerle benzerlik gösterir mi? Bu ekosistemin özellikleri burada yaşayan canlıları nasıl etkilemektedir? Canılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Besinlerini değişik kaynaklardan sağlar.Bitkiler kendi besinlerini kendileri üretirken hayvanların bazıları otla,bazıları etle,bazıları hem ot hem etle beslenir.Bu yüzden hayvanlar otla beslenenler,etle beslenenler,hem etle hem otla beslenenler olmak üzere üç guruba ayrılır.Canlılar arsındaki beslenme ilişkisini bir zincirin halkalarına benzetebiliriz.Bu zincirdeki her bir halka bir canlıyı temsil eder.Aşağıda bir besin zinciri örneği görülmektedir. Yukarıda görülen besin zincirine benzer başka besin zinciri örnekleri de verebilir miyiz? Bu besin zincirlerinin bir araya gelerek bir ağ oluşturduğunu söyleye bilir miyiz? Yandaki resmi inceleyerek canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin önemini açıklayabilirmiyiz? Her ekosistem çok sayıda farklı besin zinciri içerir ve bunlar bir araya gelerek besin ağını oluşturur. Yeryüzündeki tüm canlılar çok büyük ve karmaşık bir besin ağı içinde birbirine bağlanmıştır.Farklı beslenme biçimleri,farklı ekosistemleri birbirine bağlanmaktadır.Peki,insan ların içinde yer aldığı besin ağı örnekleri oluşturabilir miyiz? Anahtar Kavram Biyolojik çeşitlilik Yaşadığınız bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? Bölgelerine özgü bitki hayvan türlerini sayabilir misiniz? Yaşadığınız bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği,diğer bölgelerde de aynımıdır? Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması,bölgenizin doğal zenginliğinin bir göstergesi midir? Bir ekosistemin görevi canlıları barındırarak onlara nesillerini sürdürebilmeleri için uygun ortamı hazırlamaktır.İklim,topra k ve su gibi cansız faktörlerin canlılarla olan etkileşimi,ekosistemlerin çeşitliliğini ortaya çıkarmaktadır.Ekosistemle rin orman,,dağ,sazlık akarsu gibi çeşitleri vardır.Bu çeşitlilik arttıkça ekosistem içinde yer alan ve tür çeşitliliği de artmaktadır. Öyleyse çeşitlilik ne demektir? Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği o yerin hangi özellini ortaya koyar? Bu soruların cevaplarını '' Biyolojik çeşitlilik'' adlı etkinliği yaparak öğrenelim. Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerini ve çeşitlerinin sayıca zenginliği biyolojik çeşitlilik anlamına gelir.Bir ülkedeki tüm bitki ve hayvan türleri hem o ülkenin hem de dünyanın biyolojik zenginliklerinden sayılır.Ülkemizdeki farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvanlara örnek verebilir miyiz?Özellikle tarım,eczacılık,tıp,hayva ncılık,ormancılık,balıkçı lık ve sanayi alanında kullanılan türler bu açıdan önemlidir.Örneğin,hayvanc ılıkla ilgili olarak ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış sığır,koyun,keçi türleri yetiştirilmektedir.Ülkemi ze özgü olarak ormancılıkta çam ve meşe türleri; balıkçılıkta ise alabalık,kefal ve levrek bulunmaktadır.Köy ve kasaba pazarında rastlanabilen acur, taflan,çitlembik,iğde, göleviz ,ahlat,alıç,delice,idris, melengiç,hünnap,üvez,yonc a mürdümük gibi sebze ve meyveler de ülkemizin biyolojik zenginliklerindendir. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar,gezegenimizi yaşanılabilir hale getirir; sağlığımızı,çevremizi ve ekonomimizi destekler.Buna rağmen doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı ve hızlı nüfus artışı ekosistemdeki türlerin giderek yok olmasına sebep olmaktadır.Habitatların kaybolması veya zarar görmesi birçok bitki ve hayvanın neslinin tükenmesine yol açmaktadır.Öyleyse canlıların neslinin tükenmesi,biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına mı gelir?Örneğin,çevrenizde yaşayan dinozor,mao veya mamut gördünüz mü?Anadolu leoparı,Asya fili,kunduz ve aslan bunda yıllar önce ülkemizde yaşamış,ancak şu an nesli tükenmiş canlılardandır.Bunun yanı sıra ülkemizde Akdeniz foku,kelaynaklar,deniz kaplumbağaları,alageyik,b ozayı,kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerdendir.Sizde nesli tükenmiş ya da tükenme tehlikesi altında olan canlılara örnek verebilir misiniz? Çevremizde yaşayan bitki ve hayvanlar da bizler gibi birer canlıdır. Onlarda bizim gibi sevgiye ve korunmaya ihtiyaç duyar.Peki,bizler bitki ve hayvanlara olan sevgimizi nasıl gösterebiliriz? Bitki ve hayvanların korunmasına yönelik yöresel, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren organizasyonlar var mıdır? Bu organizasyonların amaçları ve çalışmaları nelerdir?Bireysel olarak veya gurup halinde katkı sağlayabileceğiniz organizasyonların çalışmalarına katılarak çevrenizdeki insanların bu konuda bilinçlendirilmelerini sağlamak ister misiniz?Bu konuda ne tür çalışmalar yapılabilir? Bitki ve hayvanlara olanlara olan sevgimiz, biyolojik çeşitliliğin korunmasında rol oynar.Biyolojik çeşitliliğin korunması,doğal kaynakların bilinçli kullanımı yoluyla Dünya'nın geleceği için uzun vadeli bir yatırım sağlar. 3. Çevre Sorunları ve Etkileri Anahtar kavramlar Çevre sorunları Küresel ısınma Asit yağmuru Sera etkisi Ülkemizde çevre için alarm veren noktalar: Beyşehir gölü: Erozyon ve sulama amaçlı kontrolsüz su alımı nedeniyle ölüyor. Akdeniz: Nesli tükenme tehlikesi altında olan foklar için yapılan çalışmalar olumlu sonuç vermiyor Hasankeyf: küçük kerkenez ve tavşancıl gibi türler sular altında kalarak yok olacak. Niğde: Aralarında nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeklerininde yer aldığı yaklaşık 110 tür su kuşunun son yaşam alanlarından Akkaya göleti, atıklarla kirletiliyor. Giresun: Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerindeki erozyon tehdidi,tüm ilçelerin atıklarını dere ve denize akıtması,fındık tarım için kullanılan kimyasal gübreler sorunların başında geliyor. Karadeniz: Atıklarla kirleniyoruz. Ticari değeri olan 26 tür balıktan sadece 6 tür kaldı.Her yıl yaklaşık 3000 yunus ölüyor. Toroslar: Dağların eteklerinden toplanıp yurt dışına gönderilen kardelen çiçeği bilinçsiz toplama yüzünden 60 yıl öncesine göre yaklaşık %90 azaldı. Torunlarımız Kavrulacak: Bilim insanına göre 2100lü yıllarda yaşayacak torunlarımız,şimdilerde bizi bunaltan sıcakları ''mumla arayacak''.Bilim insanları dünya sıcaklığının gelecekte çok daha fazla artacağını belirleyerek yaklaşık 80 yıl sonrasının ortalama sıcaklığını da hesapladı.Tahmini hesaplara göre şu anda 1,7C sıcaklığa sahip olan gezegenimizin sıcaklığı ortalama 4,9Ca kadar yükselecek. Tehdidin Boyutları:2002 yılında Avustralya"da yaşanan şiddetli kuraklığın temel sebebi küresel ısınmaydı. Kuzey Pasifik"teki somun popülasyon,bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece daha artması yüzünden büyük düşüş görüldü. Kaliforniya kıyılarında yüzlerce deniz kuşunun denizlerin ısınması yüzünden besin kıtlığı çektiği ve bunun sonucunda öldüğü görüldü.Avusturalya'daki Great Barrier sürdürülebilir olamayan balıkçılık yöntemleri ve iklim değişikliği yüzünden çok yakında yok olama tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Küre Isındıkça Grönland Eriyor: Kuzey yarım küreni en büyük buz kütlesi olan Grönland adası küresel ısınma sebebiyle eriyor.Amazon ormanları da küresel ısınmanın bir başka kurbanı olacak.Brezilya hükümetinin yaptığı araştırmalar,dünyanın akciğeri sayılan Amazon'un 2003 yılında yitirdiği ormanlık alan miktarının rekor seviyeye ulaştığını gösteriyor.Ülkemizi ve dünyamızı tehdit eden önemli çevre sorunlarıyla ilgili bir çok haberi gazete ve televizyonlardan öğreniyoruz.Geleceğimizi tehlikeye sokan bu sorunların sebeplerini ve sonuçlarını birlikte öğrenelim. Torunlarımıza Bunları mı Bırakacağız? Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır?Bu bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirir? Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? İnsanlar doğayla iç içe yaşarken zamanla teknolojiden faydalanmaya ve doğal kaynakları bilinçsizce kullanmaya başlamışlardır. Bunu sonucunda da doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunuyla karşı karşıya kalınmıştır.Hızlı nüfus artışı,bilinçsiz sanayileşme ve düzensiz şehirleşme çevre sorunlarının temel sebepleri olmuştur. Şimdi ülkemizi ve dünyayı tehdit eden bu çevre sorunlarından bazılarını inceleyelim. Hava Kirliliği Hava kirliliğini çevredeki canlılar ve cansızlar üzerinde olumsuz etkileri vardır.Evlerin ısıtılmasında kullanılan yakıtların artıkları,taşıtlar,sanayi tesisleri gibi faktörler hava kirliliğine sebep olmaktadır.Hava kirliliği denince ilk akla gelenler asit yağmurları,sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesidir.Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından biri,asit yağmurlarıdır.Fosil yakıtların yakılması sonucu atmosferde kükürt ve azot içeren gazlar birikir.Bu gazlar su buharıyla birleşince bir kimyasal tepkime oluşur.Bu tepkime sonucu sülfürik asit ve nitrik asit damlaları oluşur.Bunlar yağışlarla birlikte yeryüzüne iner.Bu şekilde yeryüzüne inen yağışlar,asit yağmurlarıdır.Peki sizce asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Asit yağmurları ağaçların.tarihi eserlerin ve yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi binaların zarar görmesine neden olur.Su ve toprakta yaşayan canlıların yaşamını tehdit eder.Canlı türlerinin yok olmasına sebep olabilir. Asit yağmurlarının zararlı etkilerini azaltmak amacıyla ısı yalıtımı yapmak,çevre dostu temiz enerji kaynaklarını kullanmak ve toplu taşıma araçlarını tercih etmek gibi önlemler alabiliriz. Hava kirliliğinin bir diğer sonucu da sera etkisidir.Güneş" ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır.Yansıyan bu ışınların bir kısmı,atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur.Atmosferdeki ( başta karbondioksit olmak üzere) sera etkisi yapan gazların miktarının artması,soğurulan ışınların da artmasına sebep olur.Sera etkisi adı verilen bu olay,atmosferin ve Dünya"nın sıcaklığını yükseltmektedir.Bu ısınmanın sonucunda küresel ısınma gerçekleşmekte ve dolaysıyla buzulların erimeye ve okyanuslardaki su seviyelerinin yükselmeye başladığı görülmekte küresel çölleşme olması beklenmektedir.Sizce bu durum hayatımızı nasıl etkiler? Hava kirliliğine sebep olan gazlar ozon tabakasının da incelmesine sebep olmaktadır.Ozon tabakasının incelmesi bitki ve hayvanlarda bazı olumsuz durumlar yaratarak biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemektedir.Tüm canlıların bağışıklık sistemini bozmaktadır. Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya"yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? Su Kirliliği Endüstriyel atıklar, evsel atıklar,tarımsal mücadele araçları,doğal ve yapay gübreler, sanayi kuruluşlarının olumsuz etkisi vb. suların kirlenmesine yol açmaktadır.Bu durum, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokmaktadır.Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliğide önem taşımaktadır.Sakarya ve Gediz nehirleri,Akşehir gölü ve Tuz gölü,İzmit ve İzmir körfezleri ile Marmara denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir.Sizce ülkemizdeki su kirliliği Dünya" yı nasıl etkilemektedir? Buna nasıl çözüm bulunabilir? Toprak Kirliliği Yirminci yüzyılın başından itibaren modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.Yerleşim alanlarından çıkan atıklar,egzoz gazları,endüstriyel atıklar,tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler toprak kirliliğine sebep olan en önemli etkenlerdir.Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? Orman Tahribi Ormanlar, doğanın ayrılamaz bir parçasıdır.Pek çok canlıya ev sahipliği yapar.Erozyon ve çölleşmeyi önler,kereste,ilaç hammaddesi ve besin gibi bir çok maddeyi sağlar.Yaşamımızda bu kadar önemli bir yere sahip olan ormanlar her yıl ülkemizde ve dünyada çeşitli sebeplerle tahrip edilmektedir.Ormanlarda yaşanan bu sorunların sebeplerini ‘"Ormanlarımızı Koruyalım"" adlı etkinliğimizde bulmaya çalışalım. Orman yangınları,ihmal,dikkatsi zlik,kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır.Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta toprak zenginliği kaybolmaktadır. Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur.Ülkemizdeki ormanların tahribi sadece ülkemizi mi etkiler?Ormanların tahribini nasıl engelleyebiliriz?Ormanlar ın kaybı hayatımızı nasıl etkiler? Çığ Çığların tarım alanlarının veriminin düşmesi ve su kaynaklarının kirlenmesi üzerindeki etkilerini hiç düşündünüz mü? Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığından çığ oluşur.Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan,dağlık eğimli arazilerde görülür.Çığlar beraberinde toprak,taş ve ağaçları da sökerek götürür.Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma,toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar.Peki çığdan korunma yolları nelerdir? Nükleer Kirlilik Nükleer silahlar nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olmaktadır.Yandaki fotoğrafta görülen nükleer patlama olayı bu durumun etkilerini ne derecede önemli boyutta olduğunu ortaya koymaktadır. 1986 yılında yaşanan Çernobil nükleer enerji santrali kazasının yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğinen canlı örneğidir.Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz bölgesinin etkilendiği tespit edilmiştir.Sizce nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler?Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Temiz Çevre, Sağlıklı Gelecek Çevreyi Korumak için Bize Düşenler · Ormanlarımızı koruyalım. · Ağaçlandırma çalışmalarına katılalım. · Geri dönüşümlü ürünleri kullanalım. · Güneş,rüzgar ve akarsu gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya çalışalım. · Enerji tüketimini azaltmak için lambaları,televizyon ve bilgisayar gibi aletleri kullanmadığımız zamanlarda kapalı tutalım. · Aşırı ve bilinçsiz avlanma konusunda çevremizdekileri uyaralım. · Doğal kaynakları bilinçli kullanalım. · Çevre eğitimine önem verelim. · Yakın yerlere giderken otomobile binmek yerine yürüyelim ya da toplu taşıma araçlarını kullanalım. · Evimizin ve iş yerimizin ısı yalıtımını yapalım. Atatürk ve Çevre Sevgisi Atatürk Orman Çiftliği Atatürk"ün doğa ve ağaç sevgisinin en belirgin örneğidir.Atatürk,1925 yılında kendi maaşından ödeyerek çiftliğin bu günkü yerini satın almıştır.Bu araziyi daha sonra devlete devretmiştir.O yıllarda bataklık ve boş bir arazi halinde olan çiftlik bugün insanların dinlenebiliceği bir yer haline gelmiştir. Atatürk, yaşadığı yılların şartları içinde çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına ışık tutan eşsiz bir önderdir.Onun kişiliğinde,bitki ve hayvan sevgisinin önemli bir yeri vardır. Anıtkabir"de dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla oluşturulan Barış Parkı,barışı seven Ata"nın çevreci kişiliğiyle bütünleşmiştir.Afet İnan,Atatürk"ün Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak Çankaya"yı seçmesinin sebebini şöyle anlatmıştır:""Atatürkün Çankaya"yı seçmesindeki etken,birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının burada bulunmasıydı.Onların rüzgarlı günlerindeki hışırtısından daima zevk duyardı."

http://www.biyologlar.com/ekosistemler-ve-biyolojik-cesitlilik

TEMA Vakfı 2016’da da umut yeşertecek

TEMA Vakfı 2016’da da umut yeşertecek

Gönüllülük odaklı bir halk hareketi olan TEMA Vakfı'nın her yıl düzenlediği Saha Koordinasyon Toplantısı İstanbul’da yapıldı. “Bu Topraklarda Umut Yeşertiyoruz” sloganı altında 20-23 Ağustos tarihleri arasında İstanbul’da buluşan 52 ilden 275 TEMA gönüllüsü, TEMA Vakfı Yönetim Kurulu üyeleri ve çalışanları geçen yıl (2014-2015) yapılan etkinlikleri değerlendirerek gelecek yılın (2016) planlarını belirledi.Toprak Dede ve Yaprak Dede’den moral desteğiTEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanı ve Yaprak Dede A. Nihat Gökyiğit toplantıya ilk gününde katılarak, Kurucu Onursal Başkan ve Toprak Dede Hayrettin Karaca ise ikinci gün yapılan internet bağlantısı ile Türkiye'nin dört bir yanından gelen il, ilçe temsilcileri ve gönüllülerle buluştu. Ataç: Gücümüzü gönüllülerimizden alıyoruzAçılış konuşmasını yapan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, TEMA Vakfı'nın gücünü gönüllülerinden alan bir sivil toplum örgütü olduğunu hatırlatarak sözlerine başladı. Türkiye'de faaliyetlere gönüllü katılım seviyesinin düşük olduğuna dikkat çeken Ataç, "Buna rağmen geçtiğimiz yıl gönüllülerimizin katılımlarıyla yıllık bazda Vakfımızın gönüllü kazanımı rekorunu kırdık" dedi. Konuşmasında 2014 – 2015 faaliyet yılında hayata geçirilen projeler hakkında bilgiler aktaran Ataç, Vakfın gelecek yılki genel hedeflerini gönüllülerle paylaştı. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda gönüllülerin desteğinin çok önemli olduğunu belirten Ataç, tüm gönüllülere katkıları için teşekkür etti.Yeni katılan gönüllülere teşekkürTEMA Vakfı temsilci ve gönüllü sorumlularının doğa koruma mücadelesinde kapasitelerinin gelişimine yönelik bilgiler verilen Saha Koordinasyon Toplantısı'nda yeni katılan gönüllülere özel tanışma töreni düzenlendi. Toplantıda belgesel gösterimi, proje panayırı, yılın fotoğrafı oylaması ve tekne gezisi ile gönüllülerin motivasyonu güçlendirildi.Prof. Dr. Acar Baltaş değerlerle yaşamayı anlattıProf. Dr. Acar Baltaş’ın "Değerlerle Yaşamak" başlıklı sunumu ise toplantıya katılanların büyük ilgisini çekti. Değerlerin hayattaki önemine değinen Prof. Dr. Baltaş, ortak değerlerin  bir kurum için de sürdürülebilir güvenilirlik ve itibar sağladığını anlattı.Türkiye Çöl Olmasın                                                                                                                     TEMA Vakfı http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/tema-vakfi-2016da-da-umut-yesertecek

Kuzey Kutbu’ndaki buzullar neden bu kadar önemli

Kuzey Kutbu’ndaki buzullar neden bu kadar önemli

Arctic Sunrise gemimiz şu anda deniz buzu ölçümleri için Kuzey’e doğru yol alıyor. Gemide iki bilim insanı var.

http://www.biyologlar.com/kuzey-kutbundaki-buzullar-neden-bu-kadar-onemli

Kuzey Kutbu’ndaki buzullar neden bu kadar önemli

Kuzey Kutbu’ndaki buzullar neden bu kadar önemli

Arctic Sunrise gemimiz şu anda deniz buzu ölçümleri için Kuzey’e doğru yol alıyor. Gemide iki bilim insanı var.

http://www.biyologlar.com/kuzey-kutbundaki-buzullar-neden-bu-kadar-onemli-1


Kuzey Kutbu için 15 bin kişi pedal çevirdi

Kuzey Kutbu için 15 bin kişi pedal çevirdi

Bu Pazar muhteşemdi! Çünkü dünyanın 36 ülkesinde 106 kentte yaklaşık yaklaşık 15.000 kişi Kuzey Kutbu için pedala bastı.

http://www.biyologlar.com/kuzey-kutbu-icin-15-bin-kisi-pedal-cevirdi

Türkiye’nin %83’ü zeytin tasarısına karşı

Türkiye’nin %83’ü zeytin tasarısına karşı

Türkiye çapında yaptırdığımız araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’nin %83’ü, zeytinlik alanlarda sanayi tesisi kurumasını istemiyor. Araştırmanın en çarpıcı verilerinden birisi de, yeni zeytin yasasını destekleyenlerin sadece %18'de kalması.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-83u-zeytin-tasarisina-karsi

Göç Büyülüyor, Ancak Kuşların Yaşadıkları Alanlar Tehlike Altında

Göç Büyülüyor, Ancak Kuşların Yaşadıkları Alanlar Tehlike Altında

Dünya Kuş Gözlem Günü, Dünya Kuşları Koruma Kurumu (BirdLife International) öncülüğünde her yıl dünyada yüzlerce ülkede Ekim ayının ilk hafta sonunda gerçekleştirilen etkinliklerle kutlanan bir organizasyondur. Doğadaki kuşların güzelliklerini ve büyüsünü insanlara keşfetme imkânı sunan mükemmel bir fırsattır. 2012 yılı Dünya Kuş Gözlem Günü “Göçün Büyüsü” temasıyla kutlandı. Her yıl milyarlarca kuş beslemek, üremek ve nesillerini devam ettirmek için düzenli olarak göç ediyorlar. Binlerce kilometrelik yolları özgürce uçarak nesillerini devam ettirmek için mücadele veriyorlar. Dünya Kuş Gözlem Günü, Avrupa’da 18 yıldır, Türkiye'de ise 2004 yılından bu yana, Ekim ayının ilk hafta sonu Dünya Kuşları Koruma Kurumu'nun ortağı olan sivil toplum kuruluşları ve kuş gözlemciler tarafından çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. 2006 yılından bu yana KuzeyDoğa Derneği, Kars Kafkas Üniversitesi’yle beraber Dünya Kuş Gözlem Günü’nü Kars, Iğdır ve Ardahan’daki kuş gözlem ve halkalama faaliyetleriyle kutluyor. Her yıl Kars Kuyucuk Gölü, etkinliklerde en çok kuş sayılan yer olarak rekor kırıyor. KuzeyDoğa Derneği ve Kafkas Üniversitesi Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi, 2012 Dünya Kuş Gözlem Günü faaliyetlerinde tekrar Türkiye rekorlarını kırdı. KuzeyDoğa ve Kafkas Üniversitesi uzmanları 78 türden 17.741 kuşu Kars Kuyucuk Gölü’nde ve Iğdır Tuzluca Yukarı Çıyrıklı köyü Aras nehri kenarında saydı. Dünya Kuş Gözlem Günü etkinliklerinde en çok kuş 41 türden 16.469 kuşla Kars Kuyucuk Gölü’nde sayılırken, Türkiye’de en çok kuş türünün görüldüğü alan ise 52 türle, Iğdır Tuzluca Yukarı Çıyrıklı köyü Aras nehri sulak alanı oldu. Aras Kuş Halkalama ve Eğitim Merkezi’ndeki Kuş Gözlem Günü etkinliğini Kafkas Üniversitesi Doktora Öğrencisi ve KuzeyDoğa Derneği Halkama uzmanı Sedat İnak sorumluluğunda, Berkan Demir, Michael Hansen, Kayahan Ağırkaya’nın katılımı ile gerçekleşirken, Kuyucuk gölünde kuş sayımını Bilgenur Baloğlu, Ken Burton, Gabriel Cozzi ve Mustafa Özer yaptı. Utah Üniversitesi öğretim üyesi ve KuzeyDoğa Derneği başkanı Doç. Dr. Çağan Hakkı Şekercioğlu, Dünya Kuş Gözlem Günü ile ilgili olarak şunları söyledi: En çok sayılan 3 kuş türü, Kuyucuk Gölü’nde 8050 sakarmeke, 3500 angıt ve 1750 kaşıkgaga iken Aras Kuş Halkalama ve Eğitim Merkezinde ise 700 sığırcık, 63 küçük karga ve 49 tarla çintesi en fazla sayılan kuşlar oldu. Kafkas Üniversitesi, Kars ve Iğdır İl Çevre ve Orman müdürlüklerinin destek verdiği kutlamalarda, KuzeyDoğa Derneği gönüllülerine yönelik sulakalan restorasyonu, kuş halkalama ve kuş sayım teknikleri ile ilgili eğitimler de gerçekleştirildi. Her sene Dünya Kuş Gözlem Günü’nde Türkiye’de en çok kuş türünün siyildiği Kars Kuyucuk Gölü’nde daha önceki yıllara göre daha az kuş sayıldı. Normalde bu zamanlarda golde 30,000 civarında kuş olur ve 40.000’i geçtiği de oldu. Yani normal şayilerin yaklaşık yarısı gözlendi. 227 kuş türu kaydettiğimiz Kuyucuk Golü, su an son 10 yılın en düşük seviyesinde ve golün su kaybı, kuş sayesini da etkilemiş. Bundan endişeliyiz. Kars valiliğinin desteğiyle golde yaptığımız Türkiye’nin ilk kuş üreme adaşı anakarayla birleşmiş ve üzerindeki bitkileri, fidanları ve kuş yuvalarını inekler yok etmiş. %96 bitki kaybı var ve gecen seneki 179 kuş yuva yerinden geriye bir tane kalmış. Doğu Anadolu’nun tek Ramsar alanı ve Avrupa Seçkin Turizm Cenneti olan Kuyucuk Golü, taban suyunun pompalarla çekilmesi ve kaynak suyunun çevre köylerde kullanılmasından dolay yeterince su almıyor. Gole Kars Çayı’ndan su aktarmak ise mümkün değil çünkü Kars’tan gecen Kars Çayı’na kanalizasyon ve atıklar karışıyor. Bu suyu Kuyucuk Gölü’ne vermek, golü oldurur. Tek çare Kuyucuk Golü havzasındaki doğal su kaynaklarının aşırı tüketiminin durdurulması. Dünya Kuş Gözlem Günü’nde Türkiye’de en çok kuş türünün görüldüğü alan olan Aras nehri sulak alanı ise, tamimiyle yok olmak üzere. Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı sulak alanında tespit edilen 240 kuş türü, Türkiye kuş türlerinin yarısından fazla. 200 kat daha büyük olan Van Gölü’nde bile 212 kuş türü tespit edilmiş. Ama Doğu Anadolu’nun en zengin sulak alanlarından olan Aras Nehri Yukarı Çıyrıklı sulak alanı korunmuyor ve Tuzluca barajının altında kalma tehlikesi yaşıyor. Orman ve Su İşleri Bakanımız (Veysel Eroğlu) ve Iğdır milletvekili Sinan Oğan, 5 Haziran Dünya Çevre Günü'nde TBMM’de buranın korunacağı sözünü verdiler. Fakat proje devam ediyor. KuzeyDoğa Derneği bu alandaki Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde, 2006 yılından 2012 yılı başına kadar 164 türden yaklaşık 40,000 kuş halkaladı. Ülkemizde bulunan toplam 468 kuş türünün üçte birinden fazlası Aras vadisinde halkalanmış oldu. Bu da Aras nehri vadisi sulak alanının Türkiye’de kuşlar açısından ne kadar zengin ve Serhat şehrimiz Iğdır’ın kuş çeşitliliği açısından en önemli illerimizden biri olduğunu gösteriyor. Aras vadisinin sadece göç mevsiminde değil, kış aylarında da Doğu Anadolu’daki kuşlar için doğal bir sığınak olduğunu öğrendik. 30 Ağustos 2012’de Türkiye'de ilk kez, Afrika-Hindistan kökenli 'şikra' adlı ufak atmaca türünü halkalayarak kayıtlara geçirdik. Türkiye'nin 469. kuş türü oldu. 2006 yılından bu yana Aras İstasyonu’nda halkalanan kuşlar, şimdiye kadar Güney Kıbrıs, Macaristan, Ukrayna ve Zambiya’da bizim gibi başka kuş araştırmacılarının ağlarına yakalandı. Aynı şekilde, İsrail, Rusya ve Güney Afrika’da halkalanan kuşlar ise merkezimizde yeniden yakalandı. Merkezde halkalanan kuşların 3 kıtadaki ülkelerden geri bildiriminin gelmiş olması, 6 yıldır çalıştığımız bölge olan Aras vadisinin kuşlar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.   Bu büyük önemine, kuş türü zenginliğine ve KuzeyDoğa Derneği’nin hazırladığı rapor ve başvurulara rağmen, Aras istasyonun yer aldığı 10 kilometrekarelik Aras Nehri sulak alanının herhangi bir koruma statüsü bulunmuyor ve hatta resmi olarak sulakalan olarak bile kabul edilmiyor. Öte yandan Aras nehri üzerine kurulan barajlar, nehir yatağından alınan kum ve çakıllarla vadinin ekosistemi her geçen gün daha da bozuluyor. Şimdi de tüm bu alan Tuzluca Barajı’nın suları altında yok olmak üzere ve bu baraj, göç eden kuşların çok önemli bir vahasını yok edecek. Bu vadiden göç eden ve kışın Kars, Ardahan, Erzurum ve Van platolarında şiddetli kışlar geçerken bu vadiyi adeta doğal bir sığınak olarak kullanan milyonlarca kuşu kurtarmak istiyorsak bir an önce vadiyi korunan alan ilan etmeli ve bu kuşların kullandığı yaşam alanlarını korumalıyız. Aksi takdirde diğer kaybedilen pek çok alanımız gibi Aras vadisi, dolayısıyla da kuşlar yok olacak. Bu nedenle ulusal sulakalan komisyonumuzun bir an önce bu alanın koruma sınırlarını çizip alana bir koruma statüsü vermesi gerektiğini buradan dile getiriyorum”. http://www.kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/goc-buyuluyor-ancak-kuslarin-yasadiklari-alanlar-tehlike-altinda

Dev İpek Böceği Güveleri

Dev İpek Böceği Güveleri

Saturniidae familyası, dünyadaki en büyük ye en gösterişli güvelerden bazılarını barındırır. Ayrıca uzun arka kanat kuyruklarıyla donatılmış, en güzel renkli güvelerdendir.Yaygın Adı: Dev İpekböceği Güveleri (kral güvesi, imparator güvesi)Familya: Saturniidae Takım: LepidopteraTür Sayısı: Yaklaşık 1,100 (69′u A.B.D.’de) Kanat Açıklığı: Yaklaşık 3-36 cm arası. Fiziksel Özellikleri: Renkleri değişken, genelde parlak ve etkileyici; ön kanatları nispeten uzun, dar ve uca doğru incelen bir yapıda; arka kanatlarda benekler ve kuyruklar; dinlenme sırasında kanatlarını kenarlara uzatır; frenulum yok; kafa küçük; vücut yoğun kıllı; hortum kısa veya hiç yok; dişilerde duyargalar basit pektinat yapıdayken erkeklerde daha geniş ve yoğun pektinat yapıda; duyma organı yok; tırtıl sümüksü, tüylü ve batan dikenli yapıdadır.Alışkanlıkları: Yetişkinleri gece yaşar; çok azı gün içinde veya alaca karanlıkta aktiftir; gece yaşayan türler ışıktan kolayca etkilenirler; tırtılları belirgin gruplar halinde dururlar. Yaşam Çizgisi: Dişiler çok uzaklardaki erkelerin geniş ve tüysü duyargalarıyla algılayabilecekleri feromonlar salgılar; bazı türler görerek kur yapmak için gündüzü seçerler; türe bağlı olarak tek tek ya küçük gruplar ya da çok geniş yığınlar halinde yumurtlar.Beslenme Tarzı: Yetişkinler beslenmez; tırtıllar esasen ağaçlar olmak üzere çok çeşitli yapraklarla beslenir.Yaşam Alanı: En yaygın olarak ormanlarda ayrıca bahçe, şehir arazileri, dağlık bölgeler ve açık alanlarda.Attacus edwardsi, dünyadaki en büyük güve- az sayıdaki atlas güvelerinden biridir. Atlas güveleri Asya’dan gelir fakat koleksiyonerlerin ilgisinden dolayı tükenme tehdidi altına girebilir. Kanat genişliği 30 cm’e kadar çıkabilir. Saturniidae familyasının oldukça çekici ve çeşitli güveleri, yoğun olarak Asya’da bulunan Bombycidae familyasının gerçek ipekböceği güveleriyle karıştırılmamalıdır.Yetişkin saturniidler aşırı tüylü ve kafalarına oranla daha büyük olan vücutlarıyla ayırt edilebilirdir. Birçok türde özellikle tropik bölgelerde, arka kanatlar önemli uzunluklara ulaşan kuyruklarla donatılmıştır. Saturniidae tropikal bölgelerde rastlanan bazı muazzam türleri dikkate değerdir. Atlas güvelerinin Asya ve Avrupa’da rastlanan dişileri, Attacus atlas, 30 cm’e varan kanat açıklığına ulaşabilir. Avustralya ve Yeni Gine’nin tropikal yağmur ormanlarının ücra köşelerinde, Herkül güvesinin “Coscinocera hercules”, kanat açıklığının 36 cm’e ulaştığı söylenir. Avrupa’da ise Avrupa’nın en geniş kanat açıklığına sahip güvesi unvanı 13 cm ile tavus kuşu güvesine, Saturnia pyri, aittir. Kuzey Amerika’da rekor 15 cm kanat açıklığı ile Hyalophora cecropia, cecropia güvesinindir. Saturniid yumurtaları genelde geniş, düz ve son derece pürüzsüzdür. Tek başlarına, iki ve üçerli veyahut kolonyal tırtıllarda büyük kitleler halinde bırakılabilirler. Kitlesel olarak bırakma Kuzey Amerika bölgesindeki koyun güvesi, Hemileuca eglanterina, gibi türlerde gözlenir ve özellikle iç ve Güney Amerika Dirphia’ları gibi tropikal cinslerde yaygındır.  Birçok saturniid türüne özgü vücut ve bacakların yoğun “kürklü” yapısı Peru’nun yağmur ormanlarındaki yapraklarda bulunan Dirphia türlerinde oldukça belirgindir.Saturniid tırtılları esasen çok çeşitli familyalardan ağaçların yapraklarıyla beslenirler. Saturniid tırtıllarının büyük kısmı toprağın içinde sığ bir hücreye gömülü, çıplak pupa oluşturuyorsa da diğerleri pupa evresini zengin ipek kozası içinde yapraklara veya tırtılın batıcı tüylerine katılarak geçirir.Ağaç dallarında topu halde pupa evresini geçiren bazı türler etraflarını adeta rahatsız edici dikenlerden oluşan bir savunma “bulut”uyla doldurur. Ilık bölgelerde koza, kış boyunca yiyecek bitkiye maruz kalarak duran sert bir kapsül olsa da sonbaharda düşebilir. Geniş, taraksı bir duyargaya sahip olan bu ay güvesi Actias luna, Tennessee Büyük Smoky Dağiarı’nda bir ormanda bir yaprağa tünemiştir, bu da açıkça onun bir erkek olduğunu gösterir. Kaynakça: BBC Vahşi Doğa Ken Preston-Mafhamhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dev-ipek-bocegi-guveleri

T-Rex’den daha hızlı koşabilir misin?

T-Rex’den daha hızlı koşabilir misin?

Bu zalim kertenkele tam olarak ne kadar hızlıydı? Biyomekanik uzmanları bir hayli hızlı olduğunu düşünmekte olsa da onlar tahmin ettiğiniz kadar da hızlı değil. Araştırmacılar dinazorların, özellikle T-rex’in hızı konusunda uzun yıllardır tartışmakta. 19. Yüzyılın sonlarına doğru yapılan dinazor canlandırmaları dinazorların oldukça hızlı olduğunu yansıtsa da 20. Yüzyılın ortalarına doğru bu düşünce değişti. T-rex gibi büyük, iki ayaklı teropotlar genellikle dimdik duran, arkalarında yavaşça kuyruklarını sürükleyen hantal hareketlere sahip olarak gösterildi. Ancak, geçtiğimiz yıllarda hareket etme yetenekleri yeniden gözden geçirildi. Bazı araştırmalardaki  “hızlı koşan” T-rex hipotezine göre bu kertenkeleler saatte 72 km'yi aşan hızlara ulaşabiliyor. Bir yandan da son yılllardaki incelemeler T-rex’in ne çok yavaş ne de aşırı hızlı olduğunu göstermekte. John R. Hutcinson’a göre T-rex saatte 24-32 km hızla koşabilir. (Bilginize: Dünya rekoruna sahip olan Usain Bolt saatte 45 km varan bir hızla koşmakta ve bu hızını sadece kısa bir mesafede sürdürebilmektedir.) Peki ya diğer teropotlar? T-rex ve diğer teropotların hızıyla ilgili en önemli araştırmalardan biri Manchester Üniversitesi paleontologlarından William Sellers ve Phillip Manning tarafından 2007 yılında yapılmıştı. Araştırma, GaitSym adında bir bilgisayar programı ile yapıldığından dolayı diğer araştırmalardan farklılık gösterir. Beş farklı dinozorun en yüksek hızları hesaplanmıştı: Compsognathus, Velociraptor, Dilophosaurus, Allosaurus ve T. Rex (hepsi etçil ve iki ayaklıdır.) Bu ikili, dinozorların hareketlilik anatomilerini ve kas-iskelet özelliklerini yeniden yapılandırmak için bilinen fosil örneklerinden yararlandılar. Bu örnekler sayesinde GaitSym programında her dinozora ait kas aktivasyon kombinasyonları yapıldı. Örnekleri duraksatan kombinasyonlardan vazgeçilirken, en az metre koşan dinazorlara ait dürtüler daha detaylı incelendi. Sonuç olarak, Sellers ve Manning en hızlı olarak bilinen türlerden insanların, koşucu devekuşlarının ve devekuşlarının koşma hızını GaitSym cihazının doğruluğunu kanıtlamak için belirledi. Proceedings of the Royal Society B’de ortaya çıkan sonuçlar aşağıdaki gibidir: Yukarıdaki tabloda T-rex’in saniyede 8.0 metre hıza ulaşabildiği görülmektedir. Dromaius, Struthio ve Homo sırasıyla koşucu deve kuşu, deve kuşu ve insanla örtüşmektedir. Bu sayılar üç türün bilgileriyle örtüşmüş, GaitSym modelinin doğruluğunu göstermeye yardımcı olmuştur. İki ayaklı bir theropod ne kadar küçükse, o kadar hızlı koşar. T-rex’in bir insandan daha fazla olarak saatte yaklaşık 44 km hızla koştuğu düşünülürse, yakalanma riskinizin oldukça fazla olduğu söylenebilir!   Kaynak: http://io9.com/could-you-outrun-a-tyrannosaurus-rex-470867213 http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/t-rexden-daha-hizli-kosabilir-misin

Sosyal Medyanın Fenomen Hayvanı; Bal Porsuğu

Sosyal Medyanın Fenomen Hayvanı; Bal Porsuğu

Bal porsuğu, sansargiller ailesinin kuşkusuz en yırtıcı olanıdır. Bal porsukları hayvanlar aleminde cesaretleriyle, inatçılıklarıyla ve zorlu yaşam koşullarına dayanıklılıklarıyla ün salmışlardır. Afrika’nın yırtıcı hayvanları içerisinde, kayda değer bir topluluk tarafından ”Dünyanın en yırtıcı ve tehlikeli” hayvanı olarak sayılması, bu ünvanı fazlasıyla hak ettiklerini göstermektedir.Yetişkin bir erkek porsuk yaklaşık olarak 10 kilo civarındadır ve günde 1 kilodan fazla yiyecek tüketmektedir;Dişiler ise erişkenliklerinde 6 kiloya ulaşırlar ve bu vücudu ayakta tutmak için günlük 1 kiloya yakın yiyecek tüketirler. Yavru porsuklara bakma ve besleme görevini dişi porsuklar üstlenmiştir. Erkek porsuklar dişiler ile yalnızca çiftleşme esnasında bir araya gelir ve çiftleşmeden sonra yeniden kendi yalnız dünyalarına çekilirler. Bununla birlikte, dişi porsuklar hemen hemen erkekler kadar av konusunda başarılıdır. Bunda kuşkusuz dişilerin, yavru porsuklara bakma yükümlülüğü en büyük rolü oynamaktadır.Dişiler, bir seferde yalnızca bir tane yavru dünyaya getirebiliyor.Şimdi asıl konumuza dönmek gerekirse, “Neden bal porsukları internetin fenomeni haline geldi?” ve onların sosyal medyada insanlar tarafından bu kadar paylaşımlarının yapılması, onların hangi özellik veya özelliklerinden kaynaklanıyor?Her şeyden önce şunu söyleyebiliriz ki; bal porsukları isminin ve görünümünün aksine son derece saldırgan ve cesurdur. İnsanı bile zehiriyle öldürebilen kobra ve engerek yılanlarına bir an düşünmeden saldıran ve çoğunlukla onları kendine yem yapan aslan, leopar, zebra gibi kendisinden 10 veya 15 katı hayvanlara kafa tutan, yeri geldiğinde bu hayvanların avlarına ortak olma cesaretini gösteren, ayı ile korkusuzca savaşan, 1 metre boyundaki timsahı yiyen, 2 – 3 metre boylarındaki zehirli kobra ve şişen engerek yılanlarının sokmalarına rağmen, bayılıp yeniden ayağa kalkan ve bunları afiyetle yiyen bir hayvandır. Bütün bunlar, onun bu saygıyı fazlasıyla hak ettiğini göstermektedir.Bal porsuklarıyla ilgili aydınlığa kavuşturulmamış en önemli sır; “nasıl oluyor da bal porsuğu, doğadaki bütün hayvanların zehrini kendi bünyesinde absorbe edebiliyor?”Uzmanlar uzun araştırmalara rağmen bu fızyolojik mucizeye bir açıklama getirememişlerdir. Kesin olan tek şey bal porsuklarının bu toksik zehirlerin etkileme gücüne karşı direnç sağlayan panzehiri, bağışık sistemleri sağlar. Bu panzehir, gerek bal porsukları arı kovanına pervasızca kafalarını soktukları zaman, kendisini sokan arılardan aldığı zehirlere, gerekse kobra ile mücadelesinde ısırıklar vasıtasıyla aldığı zehirlere ve daha bir çok hayvan türünün enfekte ettiği zehirlere karşı farklı farklı panzehirleri vardır. Bal porsuğunun en sevdiği yiyecek her ne kadar arı balı olsa da bal porsukları önlerine gelen her şeyi yemeğe çalışırlar. Yeri gelir aslana saldırır, yeri gelir kurda, yeri gelir leopara… Kısacası korku hormonu yoktur bal porsuklarının. Nitekim 2004 yılında Guinness rekorlar kitabına adını ”Dünyanın en korkusuz hayvanı” olarak yazdırarak bunu bir nevi tescil ettirmiştir. Bal porsukları yine de yenilmez değildirler, aslan ve leoparlara yem olurlar ama bal porsukları kesinlikle kolay kolay teslim olmazlar, aslan ve kaplanları perişan ederler. O yüzden bu yırtıcılar bal porsukları yerine kendilerine daha az enerjiye mal olacak hayvanları seçerler. Bal porsuklarının ise sağı solu belli olmaz, kendisini kızdıran bir kaplan bile olsa düşünmeden saldırır.Yazar: Ihsan Taskinhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/sosyal-medyanin-fenomen-hayvani-bal-porsugu

Delikliler (Foraminifera )

Delikliler (Foraminifera), protistler (Protista) âleminin ameboid harekete sahip canlılar içeren bir şubesidir. Çoğunlukla denizde, birkaç türü tatlısularda yaşayan kabuklu canlılardır. Dallanan ve yer yer birbirleri ile birleşen ince uzun yalancı ayakları ile diğer kökbacaklılardan ayrılırlar. İlkel gruplarda kabuklar; jelatin gibi bir salgı maddesi içine gömülmüş olan kum taneleri, sünger spikülleri ya da bunlar gibi yabancı cisimlerden oluşur. Gelişmiş gruplarda ise; kabuk kalsiyum karbonattan oluşur. Bazılarında kabuğun dışarı açılan büyük bir deliği vardır. Yalancı ayaklar bu delikten dışarı çıkar. Tek delikli kabuklulara İmperforat denir. Çoğunda büyük delikle birlikte birçok küçük delik de vardır. Bu kabuklulara ise; Perforat denir. Kabukluların deniz diplerinde birikmesi, değişik jeolojik zamanlaraki tebeşir ve kalker oluşumlarını sağlamıştır. Yalancı ayak olarak retikülopodlar görülür. Bunlar kabuktaki delikten dışarı çıkarak, besin yakalamada yardımcı olurlar. Besin olarak, algler, diyatomlar, bazı protistler ve kopepotlarla beslenirler. Çoğalmaları, çoğa bölünme ve döl değişimi ile olur. Fosiller iyi korunmuştur ve denizlerdeki çökeltilerin oluşumuna önemli katkısı vardır. Petrolün toplanması için ana kayaçları delikliler oluştururlar. Türkiye’de bulunan 150 milimetre boyutunda dünyanın en büyük Foraminifera fosili Guinnes Rekorlar Kitabına girmiştir.

http://www.biyologlar.com/delikliler-foraminifera-

Genetik Testler Tükürük Testiyle de Yapılabiliyor

Genetik Testler Tükürük Testiyle de Yapılabiliyor

Tükürük testi; genetik testlerdendir.Son yıllarda sağlığa yapılan harcama, rekorları kırmıştır. Sağlığa yapılan aşırı yatırımları azaltmak amacıyla; genetik testlerin artırılıp, hastalıkların önceden tespit edilmesi amaçlanmaktadır.Bu sayede; kişilerin hastalıkları önceden tespit edilir. Ona göre erken tedavi uygulanır ve sağlık yatırımları azaltır.Bir insandaki gen sayısı 25 bindir. Bu genlerden 40-100 tanesi sağlıklı, hastalık yapabilen genlerdir. Tükürük testiyle yapılan gen taraması neticesinde; bu genler kontrol altına alınabilecektir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/genetik-testler-tukuruk-testiyle-de-yapilabiliyor

MAVİ BEBEK SENDROMU NEDİR ?

Doğuştan gelen bir kalp bozukluğudur. Sağ ve sol karıncıkları ayıran zarda bir açıklık vardır; ayrıca akciğerlere giden damarlarda daralma olmuştur. Bu sebeplerden ötürü akciğerlere pompalanan kanın bir kısmı sol kalbe geçer. Dolayısıyla küçük kan dolaşımı tam manası ile gerçekleşemez. * Belirtileri: - Bebek fazla hareket ettiği zaman morarır. - El parmaklarının uçları şişer ve yuvarlaklaşır. - Bebek en ufak bir harekette çabuk yorulur ve zor nefes aldığı görülür. - Çocuk büyüdükçe solunum güçlüğü artar. Çömeldiği zaman daha rahat nefes aldığını keşfeden çocuk, sık sık bu pozisyona gelir. * Tedavi: - Ameliyattan başka çare yoktur. - Günümüzde bu ameliyat başarı ile gerçekleştirildiğinden, fazla beklemeden onu usta bir operatörün ellerine teslim edebilirsiniz.   Siyanotik doğumsal kalp hastalıkları arasında mavi hastalık olarak tanımlanan Fallot tetralojisi ilk kez 1671’de Stensen tarafından tanımlanmış ancak 200 yıl sonra 1880’de Fallot tarafından dört ana bulgusu kesin olarak tarif edilmiştir. O tarihten itibaren de hastalık Fallot tetralojisi adı ile anılmaya devam etmiştir. Fallot tetralojisi siyanotik konjenital kalp hastalıkları arasında en sık görünenidir. Klasik olarak dört ana bulgusu vardır. 1. Pulmoner Stenoz 2. VSD 3. Sağ Ventrikül Hipertrofisi 4. Aorta Dekstropozisyonu Bu klasik tanımlamaya rağmen hastalığın VSD + PS’den VSD + Pulmoner Atreziye kadar değişen bir spektrum göstermesi bu klasik bulgularında tartışılmasına neden olmuştur. Örneğin sağ ventrikül hipertrofisinin pulmoner darlığa ikincil olmasına, aorta dekstropozisyonunun da VSD lokalizasyonuna bağlı olması gibi tartışmalar süre gelmektedir. Bütün bunlara rağmen Fallot tetralojisinde klasik olarak bilinen bulguları tek tek inceleyecek olursak: 1. VSD: Genellikle büyük ve tektir, nadiren fazla olabilir. Membranöz septuma yerleşmiştir. Aorta halkası ile devam eder, aortanın arka kapağının önünde yer alır. Sağ ventrikülden bakıldığı zaman kristanın arkasında ve krista ile triküspid ön yaprakları arasında görülür. Ventrikül septum defektlerinin 2/3’ü arka tarafta bir kas bandı ve fibröz bir doku ile sınırlanmıştır. Bu muhtemelen embriyoner septum artığı olabilir. 2. PULMONER STENOZ: Sağ ventrikül kas yapısındaki bir bozukluk sonucunda sağ ventrikül çıkımının değişik derecelerde daralmasıdır. İnfindibuler stenoz üç ayrı yerde olabilir. A ) Ostium infindibulumda: Pulmoner halka ve kapaklar genellikle normaldir, %10’unda valvuler PS olabilir. En sık görülen tipi budur. (%40) 3. odacık teşekkül eder. B ) Yüksek infindibuler stenoz; 3. odacık küçüktür, beraberinde sıklıkla valvül stenozu vardır, %30 olgu bu tiptedir. C ) Diffüz hipoplazi; sağ ventrikül çıkımı tümüyle hipoplaziktir. Valv halkası da küçüktür. Pulmoner darlığın en ağır şekli pulmoner atrezidir. Bunda ringi örten bir diyafragma vardır, veya ventrikül kasında kalınlaşma görülür. Pulmoner kapak biküspid olabilir. Mc Myn’a göre bu oran %70’e kadar çıkar. Bazen de pulmoner kapak yokluğu olabilir. Bu %3 gibi düşük bir oran gösterir. Periferik PA dallarında stenoz %11-23 oranında görülebilir. Daha az olarak da PA dallarından birinin yokluğu görülebilir. 3. SAĞ VENTRİKÜL HİPERTROFİSİ: Bu genellikle pulmoner darlığın bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Sol ventrikül genellikle normal büyüklük ve yapıdadır. Ancak relatif olarak küçük görülür. Gerçek küçük sol ventrikül nadirdir. Mevcut olduğu zaman bu hastalar cerrahiden fazla yararlanmazlar ve postoperatif dönemde myokardi iskemisi ile kaybedilirler. 4. AORTA DEKSTROPOZİSYONU: Bu bulgunun van Praaglar tarafından yapılan tanımı çoğunluk tarafından kabul edilmektedir. Buna göre, mitral aortik fibröz devamlılık bozulmamıştır. Aort kökü, nonkoroner kapakçık hastanın sağına ve daha önüne gelecek şekilde rotasyon yapmıştır. VSD’nin lokalizasyonu da dekstropozisyonu belirginleşmiştir. Aort kökünün saat yönünde dönüşü nedeniyle koroner arterlerin çıkış deliklerinin yer değiştirmesi dışında bir çok dallanma anomalileri de görülebilir. Ağır dekstropozisyonlarda ana damarın sağ ventrikül çıkımını çaprazlaması görülebilir. Bunların cerrahiden önce bilinmesi yararlıdır. ETYOLOJİ: Bir çok doğumsal kalp hastalığında olduğu gibi Fallot Tetralojisinde de kardiyak gelişmedeki değişikliğin nedeni bilinmemektedir. SIKLIĞI: Doğumsal kalp hastalıkları arasında sıklığı beşinci sırada olup % 10 civarında görülür. Siyanotik doğumsal kalp hastalıklarının ise % 70’ini oluşturur. KLİNİK BULGULAR: 1. Siyanoz: Hayatın ilk altı ayında ortaya çıkar ve yaygın bir siyanozdur. En erken doğumdan iki hafta sonra görüldüğü bildirilmiştir. Soğuk, egzersiz ve ağlama siyanozu arttırır. Bu hastalarda parmaklarda çomaklaşma vardır. 1-2 yaşında ortaya çıkar. Hafif şekillerini tanımak güç olabilir. Önce tırnak kökü ile tırnağın deriye birleştiği yerde açı kaybolur. Burası konveks bir hal alır. Nedeni tam bilinmemektedir. Bu kısımda kapillerler genişlemiş, osteoartropati gelişmiştir. 2. Dispne: Dispne başlangıçta ağlama ve beslenme sırasında görülür. Paroksismal dispne ve ağır siyanoz nöbetlerine “siyanotik nöbetler” veya “spell” ler adı verilir. Bazen de hiçbir neden yokken aniden başlayabilir. Nöbetler 18. aydan sonra genellikle azalır. Bu azalma kollateral dolaşımın artmasına bağlı olabilir. Bu nöbetler sırasında hastaların siyanozu artar, şuuru bulanır, bayılabilir, konvülsiyon geçirebilir, hatta paralizileri olabilir. Ağlaması hafiftir. Prekordiyal ağrısı varmış gibi göğsünü tırmalar. Nöbet birkaç dakika veya birkaç saat sürebilir, nadiren fatal olabilir. Nöbetlerin etyolojisi henüz tam açıklık kazanmamıştır. Forio ve Lithmann sağ ventrikül çıkımındaki kas kitlesinin kasılmasına bağlı olarak, akciğere giden kanın azaldığını ileri sürmüşlerdir. Gerçekten nöbetler sırasında akciğere giden kan akımının azaldığını gösteren önemli bulgular vardır. Örneğin; nöbet sırasındaki sistolik üfürümün, oksijen saturasyonunun ve telede pulmoner vaskülaritenin azalması. EKG’de P voltajında artma ve ST depresyonu bulunur. Bu kasılmanın hangi faktörün etkisiyle başladığına gelince ortak bir açıklama bulmak oldukça zordur. Ancak değişik etkilerle NA salgılandığı ve noradrenalinin kalbin kontraktilitesini arttırarak bu kasılmaya neden olabileceği ileri sürülmüştür. Diğer bir görüş de hiperpneye neden olan herhangi bir olayın speli başlatabileceğidir. Hiperpne kalp debisini ve oksijen saturasyonunu daha da düşürür. Düşük oksijen basıncı, pH ve yüksek karbondioksit basıncı beraberce solunum merkezini uyararak daha fazla hiperpneye neden olur. Hiperpne venöz dönüşü ve dolayısıyla sağdan sola şantı arttırır. Bu zincir kırılmazsa kısır döngü halini alır. Ancak solunum sisteminin depresyonu zinciri kırabilir. 3. Çömelme: Çömelme yada buna eşdeğer olan duruş şekilleri FT’de sık görülür. Hatta bazı yazarlara göre FT’ye özgüdür. Böyle düşünmelerinin nedeni intakt VSD’li pulmoner atrezide, trilojide ve tek ventrikül gibi diğer bazı siyanotik doğumsal kalp hastalıklarında görülmemesidir. FT’de VSD’nin aorta ile olan ilişkisi nedeniyle çömelme yararlı olabilmektedir. Çömelme ile periferik vasküler rezistans arttığı için kalp debisi ve kan basıncı artar ve O2 satürasyonunda yükselme görülür. Yani hasta çömelmekle senkobu önler; alt ekstremitelerdeki düşük O2 saturasyonlu kanın kalbe dönmesi önlenir. Böylece arteriyel O2 saturasyonu yükselir ve hayati önemi yüksek merkezlerin beslenmesi sağlanmış olur. 4. Gelişme Geriliği: FT’li bebekler genellikle yavaş bir büyüme ve gelişme gösterir. Bunların 2/3’ü 16 persentilin altındadır. Bunlarda göğüs deformiteleri ve skolyoz olabilir. Mental gelişmede serebral hipoksi nedeniyle geridir. 5. Kardiyovasküler sistem bulguları: a) Kalp tepe atımı genellikle normal yerindedir ve normoaktiftir. b) Thrill, üfürümün şiddetine bağlı olarak olabilir veya olmayabilir. c) İkinci sesin şiddeti normal veya hafif olarak duyulabilir. İkinci sesin tek ve şiddetli duyulduğu durumlarda bunun aortaya ait olduğu fonokardiyogramda görülmüştür. d) Üfürüm, sternumun sol kenarında en iyi duyulan orta şiddette sistolojik ejeksiyon üfürümüdür. Bu üfürüm infindibuler stenoza aittir. Üfürüm duyulmaması pulmoner atrezi lehinedir. Eğer ilave pulmoner kapak yokluğu varsa erken diastolik üfürüm, PDA varsa sol klavikula altında devamlı üfürüm duyulur. Eğer devamlı üfürüm yaygın ve yumuşak vasıflı bir üfürüm şeklinde ise bu bronşial arterlerdeki dolaşımdan olabilir. e) Fallot tetralojisinde kalp yetmezliği normal şartlarda görülmez. Ancak beraberinde başka bir anomali veya hastalık varsa görülebilir. (anemi, infektif endokardit, sistemik hipertansiyon, subendokardiyal fibrozis, ilave anomaliler, PA kapak veya pulmoner arter dal yokluğu gibi). LABORATUVAR BULGULARI 1. Radyolojik Bulgular: Telekardiyogramda kalbin transvers kesitteki büyüklüğü normaldir. Apeks ucu havaya kalkıktır. Üç yönlü telede sağ ventrikül hipertrofisi görülür. PA segmenti çöküktür. Bu bulgular kalbe özel bir görünüm verir. Bu görünüm tahta pabuca benzediğinden “Coeure en” denmektedir. Aorta arkusu %30 vakada sağdan inebilir. Akciğer damarlanması azalmıştır. Büyükçe hastalarda kollateral dolaşım artmasına bağlı hiler dolgunluk görülebilir. Kosta çentiklenmesi, sol PA yokluğu olanlarda veya şant ameliyatı olanlarda görülebilir. 2. EKG Bulguları: Fallot teorisi için spesifik bir bulgu yoktur. Ancak görülen bulgular şunlardır. QRS aksı (+120) ile (+210) arasında değişen bir sağa sapma gösterir. Nadiren B tipi WPW ile birlikte olan tetralojilerde sol aks sapması görülebilir ve bu tanıda zorluğa neden olabilir. P dalgasında sağ atrial dilatasyon gösterecek değişiklikler yaşla artmak üzere 1/5, 1/3 oranlarında görülebilir. Frontal plan vektörü genellikle saat yönünde rotasyon gösterir. 3. EKO Bulguları: Ekokardiyografi Fallot tetralojisinde değerli bilgiler vermektedir. Aortanın septum üzerine ata biner tarzda oturduğu görülebilir, aorta genişlemiştir. Septal aortik devamlılık bozulmuş, mitral aortik devamlılık normaldir. Sağ ventrikül çıkımı ve sol atrium daralmıştır. Ağır hipoplazi ve darlılarda kapakta sistol ve diastol süresince devam eden flatter görülebilir. 4. Kan Tablosu: Hastalarda polisitemi vardır. Eğer Hb %10-13 gr/dl arasında ise relatif bir anemiden söz edilir. Anemik çocuklar gelişemez ve sık bayılma nöbetleri geçirirler. Demir tedavisi ile Hb düzelince tablo düzelir. Ancak hematokrit %70’in üzerine çıkınca semptomlar yeniden başlar. Çünkü kanın viskozitesi artar. Bunlarda kırmızı küre volümü artmış, plazma volümü azalmıştır. İntravasküler trombozis ile kanama arasında çok ince bir denge vardır. Pek çok hemostatik bozukluk görülmekle birlikte, en önemlisi trombosit fonksiyon bozukluğudur. Ayrıca hafif bir intravasküler koagülasyon da söz konusudur. Bu özelliklerin bilinmesi cerrahi girişim planlanan vakalar için önemli olabilir. 5. Kateterizasyon Bulguları: Hastalığın kesin tanısı kalp kateterizasyonu ile konur. Sağ ventrikül basıncı şekil ve yükseklik olarak sola eşittir. Ancak nadiren VSD çok küçükse daha yüksekte olabilir. PA basıncı düşüktür. PA’den sağ ventriküle geri çekilerek alınan basınç eğrisi darlığın valvuler veya infindibuler oluşuna göre değişiklik gösterir. Sağ atrium basıncı çocuklarda normaldir, yaş ilerledikçe yükselir. Arteriel O2 saturasyonu düşüktür, egzersiz sırasında daha da düşme gösterir, pH ve pCO2 normaldir, ancak siyanotik spell sırasında pH düşer. Anjiokardiyografi genellikle sağ ventriküle kontrast madde verilerek çeşitli pozisyonlarda yapılabilir. Anjiografide dikkat edilecek özellikler şunlardır: a- Pulmoner darlığın yeri, derecesi, pulmoner halkanın, ana PA ve dallarının durumu b- VSD’nin büyüklüğü, yeri ve sayısı, septum olup olamadığı c- PA ile aortanın ilişkisi, çıkış yerleri ve seyirleri d- Mitral aortik devamlılık var mı? Koroner arterlerin çıkış yerleri ve seyirleri e- Sol atrium ve sol ventrikülün büyüklüğü AYIRICI TANI Hastalığın ayırıcı tanısı yenidoğan dönemi ve çocukluk dönemi olarak ikiye ayrılabilir. Yenidoğan döneminde: Siyanoz iki haftadan önce çıkmaz. Siyanozun erken çıkması çok ağır PS veya pulmoner atrezinin lehinedir ve prognozu iyi değildir. Siyanoz nedeniyle bu devrede karışabilecek doğumsal kalp hastalıkları şunlardır: 1. Transpozisyon 2. Akciğer vaskülaritesini azaltan doğumsal kalp hastalıkları ( Triküspid atrezisi, Ebstein anomalisi VSD’siz pulmoner atrezi, Aspleni sendromu vs.) Daha Büyük Yaşlarda Ayırıcı Tanı: 1. Triloji, 2. Pentaloji, 3. Çift bölmeli sağ ventrikül, 4. Sağ ventrikül rabdomyoması, 5. Kompleks doğumsal kalp hastalıkları, 6. Çift çıkımlı sağ ventrikül, 7. Transpozisyon + PS, 8. Tek ventrikül + PS PROGNOZ: İlk iki yaş siyanotik nöbetler nedeniyle sıkıntılıdır. Hastalar genellikle ilk iki yıldan sonra anoksiye adapte olur ve aktivitelerini ona göre ayarlarlar. Ancak puberteden itibaren gerileme başlar ve 20 yaşlarında kaybedilirler. Ortalama yaşam süreleri 12 yıldır. Cerrahi girişimler bu süreyi oldukça uzatmıştır. KOMPLİKASYONLAR: 1. Serebrovasküler olaylar %4 oranında görülür. Sinus kavernozus trombüsü, arteriyel emboli ve trombüslerdir. Ancak tetralojili çocuklarda hemipleji ve paraplejilerin daha çok düşük hematokritlerle görülmesi, bu lezyonların tromboemboliden çok, anemiye bağlı hipoksiden geliştiği izlenimini vermektedir. 2. Beyin Apsesi hayatın ilk iki yılında son derecede nadirdir. Çocukluk çağı serebral apselerinin 1/3’ünü FT’li çocuklar oluşturmaktadır. Olay anoksi nedeniyle beyinde meydana gelmiş bir enfarkt üzerine bakterilerin yerleşmesi ile olmaktadır. Baş ağrısı, letarji, ateş ilk semptomlardandır. Bu tür komplikasyon geçirenlerde erken dönemde düzeltici cerrahi girişimuygulanmaktadır. Apsede mortalite % 60’dır. 3. Enjektif endokarditli çocuklardaki doğumsal kalp hastalıkları sınıflandırıldığında %24 ile TOF başta gelmektedir. En sık görülen mikroorganizma Streptekokus viridans, daha sonra stafilokoklardır. Bu komplikasyonun mortalitesi güçlü antibiyotiklerle azalmış olmasına rağmen yine de %21’dir. 4. Konjestif kalp yetmezliği daha önce belirtilen nedenlere bağlı olarak görülebilir. 5. Kanama eğilimi trombositopeni, fibrinojen ve protrombin yapımında azalma, pıhtı retraksiyonunda azalma gibi nedenlerle görülebilir. 6. Tbc %2 oranında görülebilir. 7. Feokromasitoma ameliyat sırasında önemli olabilir. TEDAVİ: 1. Genel tedavi prensipleri 2. Tıbbi Tedavi Siyanotik nöbetlerin tedavisi Komplikasyonların tedavisi 3. Cerrahi Tedavi Genel tedavi prensipleri: İyi beslenme, yeterli demir alımı, su dengesinin ayarlanması, uygun postürlerin öğretilmesi, diş bakımı gibi hijyenik bilgilere dikkat edilmesi, fokal enfeksiyon odakları varsa tedavisidir. Tıbbi Tedavi: a. Siyanotik Nöbetlerin Tedavisi: Oksijen verilmesi gereklidir. Esas problem pulmoner kan akımının azalması olduğu için çok yararlı olmayabilir, ama yine de verilir. Uygun pozisyon sağlanır. Bebek yüzükoyun, diz dirsek pozisyonunda yatırılır, sıkan elbise varsa çıkartılır. Sıvı takılarak hem sıvı dengesi düzeltilir, hem de gerekli ilaçların verilebilmesi için bir damar açıklığı sağlanır. Arteriyel pO2 40 mmHg’nın altına indiği zaman metabolik asidoz gelişeceğinden bunun hızla düzeltilmesi gerekir. Bu düzeltme I.V NaHCO3 ile yapılır. pH düzelince atak hızla düzelir. 0,1 mg/kg dozda morphin subkutan olarak verilir. Betablokörler I.V olarak 0,1 mg/kg veya nöbetleri önlemek amacıyla 1 mg/kg oral verilebilir. b. Komplikasyonların tedavisi: Serebral embolik hadiselerde dikkat edilmesi gereken husus hastanın dehidratasyona girmesini önlemek, hematokriti %55-65 civarında tutmaktır. Bazı merkezlerde heparin ve venaseksiyon tavsiye edilmektedir. Bakteriyel endokardit varsa uygun antibiyotikler verilir. Kanamalarda taze plazma verilebilir. Cerrahi Tedavi: a. Yardımcı (palyatif) ameliyatlar: Bunlarda genel olarak amaç akciğere giden kan miktarını arttırmak ve akciğer vasküler yatağı geliştirmektedir. 1. Blalock-Taussing Şantı: Subklavyan arter ile PA dallarından birini ağızlaştırmakla olur. Genellikle arkus aortanın tersi yöndeki PA dalı tercih edilir. 2. Potts ameliyatı: Dessendan aorta ile sol PA arasında şant yapılır. 3. Watersion ameliyatı: Asendan aorta ile sağ PA arasında şant yapılır. son iki teknik küçük bebeklerde tercih edilir. b. Tam düzeltme ameliyatı: VSD’nin prostetik bir yama ile tamiri ve infindibulumun rezeksiyonu pulmoner darlığın giderilmesi tam düzeltme ameliyatının esasını oluşturur. Ameliyat sırasında dolaşım kardiyopulmoner bypass denilen bir teknikle sağlanır. Çok küçük bebeklerde hipotermi de uygulanır. Tam düzeltme girişiminin en iyi tedavi yolu olduğu kuşkusuzdur. Ancak uygulama zamanı ve palyatif tedaviyi takiben mi yoksa direkt olarak mı yapılması gerektiği tartışmalıdır. Düzeltme ameliyatı PA görülmeyen olgular hariç bütün FT’de endikedir. Ancak ameliyat mortalitesi küçük yaşlarda daha fazla olduğundan çoğu cerrahlar 5 yaş civarını tercih etmektedirler. Ameliyat ne kadar küçük yaşta yapılırsa mental ve motor gelişmenin o kadar iyi olacağını savunanlar olmakla beraber, cerrahi girişim süt çocukluğu döneminde ancak anemi olmaksızın sık siyanotik nöbet geçiren ve betablokörlerin kontrendike ve etkisiz olduğu durumlarda, hematokrit değeri çok yüksekse önerilmekte ve genellikle önce şant ameliyetı yapılıp, eğer bu çalışmazsa tam düzeltmeye gidilmektedir. Görüldüğü gibi tam düzeltme ameliyatının zamanlanması ve endikasyonu girişimi uygulayacak ekibin teknik imkanlarına ve mortalite oranına göre ayarlanmaktadır. Küçük bebeklerde semptomlar tıbbi tedavi ile giderilmediği taktirde önce şant ameliyatı önerilmekte veya yeterli PA’leri varsa ve sol ventrikül kapasitesi total düzeltmeyi kaldırabilecek büyüklükte ise total düzeltme yapılmaktadır. Ameliyat mortalitesi %10-%15 arasındadır. Bazı merkezler bunu %2-5’e indirmişlerdir. Ameliyatı takiben hastanın rengi açılır, egzersiz toleransı artar. Hb ve Htc seviyesi ve arteriyel O2 saturasyonu normale döner. Ayrıca psikolojik ve mental durum giderek düzelme gösterir. Komplikasyonlar: 1. Erken postoperatif devrede Kanama A.V Tam Blok Pulmoner ödem ( diüretikler, steroidler verilir, respiratör uygulanır.) Düşük kalp debisi (ventrikülotomi veya aort klemp süresi ile ilgili iskemiye bağlıdır. Tedavide sempatomimetikler ve dijital preparatları uygulanır. 2. Geç postoperatif devrede: Postoperikardiyektomi sendromu Kalp yetmezliği (Rezidüel VSD; Triküspid fonksiyon bozukluğu) İletim bozuklukları (sağ dal bloku, sağ dal bloku + sol anterior hemiblok) Hemodinamik bozukluklar (Rezidüel PS, pulmoner kapak yetmezliği, rezidüel VSD ve soldan sağa şant, sağ ventrikül çıkımında anevrizma) Hastaların fizik performansı normal değerlerde olmakla beraber hayat boyu izlenmeleri gerekmektedir. KAYNAK: butundoktorlar.com

http://www.biyologlar.com/mavi-bebek-sendromu-nedir-

Piregiller (Pulicidae) Anatomisi,Morfolojisi,Biyoloji​si

Alem : Animalia (Hayvanlar) Şube : Arthropoda(Eklem bacaklılar) Alt şube: Hexapoda Sınıf : Insecta Alt sınıf: Pterygota İnfra sınıf: Neoptera Üst takım: Endopterygota Takım : Siphonaptera Latreille, 1825 Ctenocephalides, Hoplopsyllus, Pulex ve Xenopsylla PİRE; Familyası: Piregiller (Pulicidae). Yaşadığı yerler: Yetişkinleri insan, kuş ve memeli hayvanların derileri üzerinde. Kurtçukları konak üstünde veya döşeme çatlakları arasında. Özellikleri: Yandan basık vücutlu, ufak yapılı, kanatsız böcekler. Boyları 1-5 mm kadardır. Arka bacakları uzundur. İyi sıçrarlar. Kan emerek beslenir ve birçok hastalık mikroplarını bulaştırırlar. Ömrü: 1 yıl kadar. Çeşitleri: Binden fazla türü vardır. İnsan piresi, kedi piresi, köpek piresi, sıçan piresi, kuzu piresi, kuş piresi meşhurlarıdır. Pireler (Siphonaptera) takımına bağlı, insan, kuş ve bâzı memeli hayvanların kanını emerek beslenen kanatsız, sıçrayıcı küçük asalak böceklerin genel adı. Tıknaz ve yandan basık vücutları gri-kahverengidir. Delip emici ağızları ile insan, memeli hayvan ve kuşlardan kan emerek beslenen dış parazitlerdir. Bu arada vebâ gibi birçok hastalık mikroplarını da bulaştırırlar. Geriye yatık tüyleri ve yassı vücutları ile saç ve kıllar arasında rahatça kayarlar. Üstün sıçrama kâbiliyetleriyle rahatça kaçar ve yol alırlar. Arka uzun bacakları ve vücutlarında enerji kaynağı olarak depoladıkları “resilin” adlı madde sâyesinde aralıksız birkaç saat sıçrayabilirler. Aç ve birarada bulunduklarında bu sıçrama daha fazla olur. Fâre piresi yalnız olmadığı takdirde saatte 600 defâ olmak üzere aralıksız 72 saat (üç gün) sıçrayabilir. Sıcak günlerde saatte 1000 defâ sıçradıkları görülmüştür. Pirelerde göğüs çıkıntısının küçük oluşu ve arkaya doğru bacaklarının uzunluğunun artışı, sıçrama kâbiliyetlerini arttırır. Türlere göre ortabacakların da sıçramaya yardımcı oldukları tetkikler sonucunda anlaşılmıştır. Pire sıçrayacağı zaman bacaklarını toplayarak çömelir, vücûdunu büzer ve başını aşağı doğru indirir. 1-2 mm uzunluğundaki fare piresi 90 mm yüksekliğe ve 180 mm uzağa rahatça sıçrar. Kedi ve insan pireleriyse 33 cm yükseğe sıçrayabilir. Pireler, hayvanlar âleminde yüksek atlama rekortmenleridir. Pire, boyunun 300 misli yüksekliğe sıçrayabilir. İnsanoğlu da pire gibi sıçrayabilseydi, bir sıçrayışta Eyfel Kulesini aşardı. Pirelerde petek göz bulunmaz.Çoğunun kafalarının bir tarafında tek bir osel (nokta) göz mevcuttur. Bâzılarında nâdiren iki göz vardır. Bir kısmının gözleri olmayıp tamâmen kördür. Antenleri çok kısadır ve baş içindeki oyuklara yerleşmiştir. Her cinsi kan emer. Çok değişik şartlara kendilerini uydurabilirler. Çöl ve kutuplarda yaşayabilir, dokuz ay kar ve buzlar altında donmuş hâlde kalabilirler. Pireler gececi hayvanlardır. Gündüz gizlenir, gece aktifleşirler. Dişi pireler, yumurtalarını yere veya konak hayvanda bırakırlar. Yumurtalar kurudur ve hayvan hareket hâlindeyken yere düşerler. 10 gün kadar sonra ayaksız, kurtçuğa benzer larvalar çıkar. Boyları 5 mm kadardır. Tuzlu ve organik maddelerin bol olduğu yerde gelişirler. Kan emmezler. 11 gün sonra etrafına ipek bir koza örerek pupalaşırlar. 2-3 hafta içinde erginleşerek, kozalardan yetişkin pireler çıkar. Dıştan uyarıcı bir etki gelmedikçe, gelişmiş bir pire kozada durabilir. Etki olarak, kozayı sallayabilecek bir hava titreşimi bile kâfidir. Bu durum, boş bir bina doldurulduğunda pirelerin birden bire artmasının sebebini ortaya koyar. Bâzı türler bir yıldan fazla yaşayabilir. 1000’den fazla türleri vardır. En önemli pire çeşitleri içinde insan piresi (Pulex irritans), kedi piresi(Ctenocephalides felis), köpek piresi (C. canis), birçok kuş ve sıçan pireleridir. Bunların içinde en tehlikelisi sıçan piresidir. Bu, önce bir sıçanı ısırır, sonra da başka bir konağı ısırarak vebâ mikroplarını bulaştırır. İnsan piresinin erkekleri 2-2,5 mm, dişisi 4 mm boyundadır. İnsan kanından başka köpek ve kedi kanı da emebilir. İnsanda devamlı kalmaz. Gündüz şuraya buraya gizlenir, gece çıkar. Pire ve bunların taşıdığı mikroplardan korunmak için en etkili tedbir; temizlik ve güneş ışığıdır. Pireler ışıktan kaçar, sıcağı severler, Kum piresinin döllenmiş dişisi insan ve memeli hayvanların ayak tırnaklarının dibini oyarak deri altına yerleşir. Bezelye iriliğinde şişkinlikler yapar. 12 gün sonra yuvasını kendisi terk eder. Apsenin içinde ölünce veya çıkarılmaya çalışılırken parçalandığında kangrene ve kemik nekrozuna sebep olabilir. Anavatanı Brezilya olduğundan Amerika Piresi olarak da bilinir. Afrika gibi tropik bölgelerde bol rastlanır.

http://www.biyologlar.com/piregiller-pulicidae-anatomisimorfolojisibiyolojisi

Pirelerin Yaşam Siklusu

Pirelerin Yaşam Siklusu

Pireler, kan emici böcekler ta­kımı. (Bunlar yandan basık gövdeli, ka­natsız, küçük böceklerdir 0,8-6 mm; omurgalılarla kuşlarda dış asalak olarak bu­lunur. Kurtçukları uzunca ve ayaksızdır. Sirke’leri ipeğimsi bir kundak içinde ve hareketsizdir. Veba, tularemi ve sıçan ti­füsü gibi hastalıkların bulaşmasına sebep olabilir. Pireler birçok familyaya ayrılır: kuşlarda ve memelilerde asalak yaşayan ceratophyllidae; yarasalarda asalak yaşa­yan ischnopsyllidae; etçillerde asalak ya­şayan vermipsyllidae; dermatophyllidae; in­sanlarda ve evcil hayvanlarda asalak yaşa­yan pulicidae. Yaşadığı yerler: Yetişkinleri insan, kuş ve memeli hayvanların derileri üzerinde. Kurtçukları konak üstünde veya döşeme çatlakları arasında. Özellikleri: Yandan basık vücutlu, ufak yapılı, kanatsız böcekler. Boyları 1-5 mm kadardır. Arka bacakları uzundur. İyi sıçrarlar. Kan emerek beslenir ve birçok hastalık mikroplarını bulaştırırlar. Ömrü: 1 yıl kadar. Çeşitleri: Binden fazla türü vardır. İnsan piresi, kedi piresi, köpek piresi, sıçan piresi, kuzu piresi, kuş piresi ünlüleridir. Pireler (Siphonaptera) takımına bağlı, insan, kuş ve bazı memeli hayvanların kanını emerek beslenen kanatsız, sıçrayıcı küçük asalak böceklerin genel adı. Tıknaz ve yandan basık vücutları gri-kahverengidir. Delip emici ağızları ile insan, memeli hayvan ve kuşlardan kan emerek beslenen dış parazitlerdir. Bu arada veba gibi birçok hastalık mikroplarını da bulaştırırlar. Geriye yatık tüyleri ve yassı vücutları ile saç ve kıllar arasında rahatça kayarlar. Üstün sıçrama kabiliyetleriyle rahatça kaçar ve yol alırlar. Arka uzun bacakları ve vücutlarında enerji kaynağı olarak depoladıkları “resilin” adlı madde sayesinde aralıksız birkaç saat sıçrayabilirler. Aç ve bir arada bulunduklarında bu sıçrama daha fazla olur. Fare piresi yalnız olmadığı takdirde saatte 600 defa olmak üzere aralıksız 72 saat (üç gün) sıçrayabilir. Sıcak günlerde saatte 1000 defa sıçradıkları görülmüştür. Pirelerde göğüs çıkıntısının küçük oluşu ve arkaya doğru bacaklarının uzunluğunun artışı, sıçrama kabiliyetlerini arttırır. Türlere göre orta bacakların da sıçramaya yardımcı oldukları tetkikler sonucunda anlaşılmıştır. Pire sıçrayacağı zaman bacaklarını toplayarak çömelir, vücudunu büzer ve başını aşağı doğru indirir. 1-2 mm uzunluğundaki fare piresi 90 mm yüksekliğe ve 180 mm uzağa rahatça sıçrar. Kedi ve insan pireleriyse 33 cm yükseğe sıçrayabilir. Pireler, hayvanlar aleminde yüksek atlama rekortmenleridir. Pire, boyunun 300 misli yüksekliğe sıçrayabilir. İnsanoğlu da pire gibi sıçrayabilseydi, bir sıçrayışta Eyfel Kulesini aşardı.Pirelerde petek göz bulunmaz. Çoğunun kafalarının bir tarafında tek bir osel (nokta) göz mevcuttur. Bazılarında nadiren iki göz vardır. Bir kısmının gözleri olmayıp tamamen kördür. Antenleri çok kısadır ve baş içindeki oyuklara yerleşmiştir. Her cinsi kan emer. Çok değişik şartlara kendilerini uydurabilirler. Çöl ve kutuplarda yaşayabilir, dokuz ay kar ve buzlar altında donmuş halde kalabilirler. Pireler gececi hayvanlardır. Gündüz gizlenir, gece aktifleşirler. Dişi pireler, yumurtalarını yere veya konak hayvanda bırakırlar. Yumurtalar kurudur ve hayvan hareket halindeyken yere düşerler. 10 gün kadar sonra ayaksız, kurtçuğa benzer larvalar çıkar. Boyları 5 mm kadardır. Tuzlu ve organik maddelerin bol olduğu yerde gelişirler. Kan emmezler. 11 gün sonra etrafına ipek bir koza örerek pupalaşırlar. 2-3 hafta içinde erginleşerek, kozalardan yetişkin pireler çıkar. Dıştan uyarıcı bir etki gelmedikçe, gelişmiş bir pire kozada durabilir. Etki olarak, kozayı sallayabilecek bir hava titreşimi bile kafidir. Bu durum, boş bir bina doldurulduğunda pirelerin birden bire artmasının sebebini ortaya koyar. Bazı türler bir yıldan fazla yaşayabilir. 1000'den fazla türleri vardır. En önemli pire çeşitleri içinde insan piresi (Pulex irritans), kedi piresi(Ctenocephalides felis), köpek piresi (C. canis), birçok kuş ve sıçan pireleridir. Bunların içinde en tehlikelisi sıçan piresidir. Bu, önce bir sıçanı ısırır, sonra da başka bir konağı ısırarak veba mikroplarını bulaştırır. İnsan piresinin erkekleri 2-2,5 mm, dişisi 4 mm boyundadır. İnsan kanından başka köpek ve kedi kanı da emebilir. İnsanda devamlı kalmaz. Gündüz şuraya buraya gizlenir, gece çıkar. Pire ve bunların taşıdığı mikroplardan korunmak için en etkili tedbir; temizlik ve güneş ışığıdır. Pireler ışıktan kaçar, sıcağı severler, Kum piresinin döllenmiş dişisi insan ve memeli hayvanların ayak tırnaklarının dibini oyarak deri altına yerleşir. Bezelye iriliğinde şişkinlikler yapar. 12 gün sonra yuvasını kendisi terk eder. Apsenin içinde ölünce veya çıkarılmaya çalışılırken parçalandığında kangrene ve kemik nekrozuna sebep olabilir. Anavatanı Brezilya olduğundan Amerika Piresi olarak da bilinir. Afrika gibi tropik bölgelerde bol rastlanır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi PİRE YAŞAM SİKLUSU Pirelerin yaşam siklusu 4 evreden oluşur : Yumurta – Larva – Pupa – Ergin pire. Dişi pireler konakçı hayvan üzerinde yumurtladıktan bir süre sonra yumurtalar yere düşer ve özellikle rutubetli ve karanlık ortamlarda (halı, koltuk altları, pet'lerin bulunduğu ortamlar gibi) bulunurlar. Bunlar 2-5 gün içerisinde larva formuna dönüşür ve larvaların temel besin kaynağı olan pire dışkıları ve deri döküntüleri ile beslenirler. Bundan sonraki dönem dış etkenlere karşı çok dayanıklı olan, hiçbir kimyasal maddenin etki etmediği pupa dönemidir. Pireler bu dönemde uygun uyarımı (sıcaklık, ışık, nem gibi etkenler) bulduklarında ergin forma dönüşürler ve kendilerine uygun bir konakçı ararlar. Yani pireler sadece ergin dönemlerini pet'lerin üzerinde, yumurta, larva ve pupa dönemlerini ise pet'inizin evinizde kullandığı bütün yaşam alanında geçirirler DIŞ PARAZİTLERE KARŞI İLAÇ KULLANILMASINA RAĞMEN EVCİL DOSTLARIMIZDA HALA PİRE GÖRÜLMESİNİN NEDENLERİ :1 –Pupa döneminden çıkan yeni pireler Bu tür ilaçlar nasıl etki ediyordu ? Hatırlayalım : Pet'lere uygulanan antiparaziter ilaçların çoğu kontakt (temas) yolla etki eder. Kontakt yolla, ilaç uygulandıktan sonra, pireler pet'lerin üzerine gelebilir fakat kan emmeye fırsat bulamadan ölürler. FRONTLINE SPREY ve SPOT-ON formları 8 ila 24 saat içerisinde pet'lerin üzerine gelen pirelerin 100'ünü öldürür. Antiparaziter ilaçların çoğu pirelerin sadece ergin dönemine etkiledikleri için yumurta, larva ve pupa dönemlerine bu ilaçlama etkili olamaz. Böylece pire yaşam siklusu kırılmamış olur ve yeni ergin pireler oluşmaya devam eder. Oysa, içerisindeki Fipronil ile ergin pirelere ve S-Methopiren ile pire yumurta ve larvalarına etki eden FRONTLINE COMBO SPOT-ON , pire yaşam siklusunu kırarak yeni ergin pirelerin oluşmasını engeller. Yine hatırlayalım, pirelerin pupa formu kötü çevre şartlarına ve kimyasal maddelere karşı çok dayanıklıdır. Bunlar 6-12 ay canlı kalabilirler. Bu pupalardan yeni ergin pireler oluşur ve böylece kendilerine uygun konak aramaya devam ederler. İşte bu nedenle pet'inizde hala pire görebilirsiniz. 2 –Pire ekolojisindeki anahtar faktörler Pet'lerin üzerindeki ergin pireler, buzdağının görünen kısmı gibidir, asıl tehlike görünmeyen bölümüdür. Her 100 pirenin 5'i ergin pire formundadır. 95 pire hala ergin olmayan yumurta, larva, pupa dönemlerinde gelişmeye devam etmektedir. Pet'lerin üzerinde sadece %1 ila %5 arasında yetişkin pire populasyonu bulunmaktadır. Ergin olmayan dönem ise;- Pet'lerin yaşadığı tüm alanlarda bulunurlar - Fark edilmesi zordur.- Pupa formları doğada 6 aydan fazla yaşayabilirler. Bir alandaki pire populasyonunu yok etmek çok uzun zaman alır (pirelerin çoğalması ve pupa kontaminasyonuna bağlı olarak).- Dişi bir pire yaşam süresince 2 000 'den fazla yumurta yumurtlayabilir. Üzerinde 15 pire olan bir köpek (5 erkek & 10 dişi pire) Bir dişi pire 2 haftalık bir süre boyunca günde 20 yumurta yumurtlar 2800 yumurta yere düşer 1400 larva 700 pupa pupalar erişkin hale geçmek için 4 ila 12 ay arası bir süre bekleyebilirler Pet üzerinde pire miktarı % olarak az olmasına rağmen, pet'inize verdiği zararlar ve yeni pirelerin oluşumu nedeniyle hem ergin pirelere hem de gelişmekte olan pirelere karşı tedbir alınmalıdır. 3 –Dış kaynaklı pirelerin oluşturduğu tekrarlayan pire bulaşmaları Tekrarlı enfestasyonlar pet'ler için normal bir durumdur. Dış kaynaklı pireler muhtemelen aşağıdaki sebeplerden oluşabilir:- Pet'inizle birlikte yürüdüğünüz parklar - Arabalar- Sokak hayvanlarının bulunduğu bahçeler- Tanıdıklarınızın evleri 4 –Küresel ısınmaya dayalı Avrupa ve Türkiye'de ısı ve nem son 10 yılın en yüksek düzeyine ulaştı.Kış ayının ve hava sıcaklığının 0'ın altına düşen günlerin azalması da pire populasyonunun artmasında etkilidir

http://www.biyologlar.com/pirelerin-yasam-siklusu

Son 5 Yılda Yaklaşık 110 Milyon Fidan Bedelsiz Dağıtıldı

Son 5 Yılda Yaklaşık 110 Milyon Fidan Bedelsiz Dağıtıldı

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü yeni bir rekora imza atarak 2012’de 470 milyon fidan üretti. Son 5 yılda üretilen fidanların yaklaşık 110 milyonu ise bedelsiz olarak dağıtıldı.Orman Genel Müdürlüğü, Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Kanunu ve "Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberliği" çerçevesinde, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü çalışması yapan kamu kurum ve kuruluşları, dernek ve vakıflara 2008-2012 yılları arasını kapsayan 5 yıllık dönemde yaklaşık 110 milyon fidanı bedelsiz olarak dağıttı. Bedelsiz olarak verilen fidanlar bu kurumlar tarafından ağaçlandırma, erozyon kontrolü ve çevrenin yeşillendirilmesi maksadı ile toprakla buluşturuldu.Fidan Üretimi 6 Kat Arttı1992-2002 arasında ortalama yıllık 75 milyon fidan üretimi gerçekleşirken bu rakam 2012’de 6 kat artırılarak 470 milyona çıkarıldı. Milli Ağaçlandırma Seferberliği’nin uygulandığı ve 2 milyon 420 bin hektar alanın ağaçlandırıldığı 2008-2012 arasını kapsayan 5 yıllık dönemde ise 2 milyardan fazla fidan üretimi gerçekleştirildi.Hastane, Okul ve İbadethane Bahçeleri AğaçlandırılıyorMilli Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokolle uygulamaya konulan “Okullar Hayat Olsun Projesi” ile bugüne kadar 25 bin 593 okul bahçesi ağaçlandırıldı. Ağaçlandırılan okul bahçelerine toplam 5 milyon 142 bin fidan dikildi. Hastane Sağlık ocağı, ibadethane ve mezarlıkların ağaçlandırılması içinde çalışma başlatan Orman ve Su İşleri Bakanlığı bu çerçevede bin 94 sağlık ocağı ve hastane bahçesi ile 9 bin 777 ibadethane ve mezarlığın ağaçlandırılmasını sağladı.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/son-5-yilda-yaklasik-110-milyon-fidan-bedelsiz-dagitildi

5,4 metrelik kağıt balığı bulundu

5,4 metrelik kağıt balığı bulundu

Deniz bilimleri eğitmeni Jasmine Santana tabiri yerindeyse hayatta başa bir kez gelebilecek bir şeye tanık oldu: Catalina adası civarında 5,4 metre uzunluğunda, yaklaşık 90 kilogram ağırlığında bir Kağıt Balığı (ing. oarfish, lat. Regalecidae) buldu. ABD’nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Catalina adası Deniz Bilimleri Enstitüsü’nde (CIMI) eğitmen olarak çalışan Santana, şnorkelle dalış yaptığı esnada, pek bilinmeyen bir türü keşfetti ve etrafında daha büyük başka bir deniz canlısı olmadığına emin olduktan sonra onu kuyruğundan çekerek kıyıya ulaştırmaya çalıştı. Doğal nedenlerle ölmüş olan bu balık çok büyük olduğu için yaklaşık on beş kişilik bir ekibin kıyıya taşıması gerekti. Aynı enstitüde çalışan Mark Johnson, 32 yıllık çalışma hayatı boyunca bu denli büyük bir deniz canlısı görmediğini vurguladı.Bu balık tropikal, subtropikal ve ılıman iklim kuşaklarında dağılım gösteriyor ve doğal yaşam alanları da okyanus suları (Roberts, 2012). CIMI verilerine göre ve Guinness rekorlarında da yer aldığı üzere bilinen en uzun kemikli balık olup, yaklaşık 200 ila 900 metrede yaşadıkları için, eğer ki açık ve derin denizde petrol ya da gaz arayan ya da okyanus derinliklerinde hidrokarbon bileşikleri ile ilgili araştırma yapan bir grubun içinde değilseniz onlarla karşılaşmanız pek olası değil. Okyanusta gözlemlemek güç olduğu ve sığ sularda yaşama şansları azaldığı için ne yazık ki, kıyıya vurmuş olan ve bir şekilde zarar görmüş ya da ölmüş kağıt balığı bireyleri sayesinde türe dair bilgi edinmek mümkün. Sağlıklı bireylerle ilgili az sayıdaki gözlemler ise şimdiye kadar Bahamalar’a yakın adalarda (Bird, 1996) ve Akdeniz’de (Antoine vd., 2006) dalgıçlardan ya da deniz biyolojisi alanında yaygın kullanılan uzaktan kumandalı araçlardan (ROV) gelmiş durumda. Tespit edilen maksimum uzunlukları sekiz metre olsa da, literatüre bakıldığında tahminler 15 metreye kadar yükseliyor. Fotoğraflar: (a) Kağıt Balığı’nın (lat. Regaleus glesne) 2008’de Thunder Horse adındaki petrol kulesinde çekilmiş fotoğrafı. (b) 2008’de gözlenen tür, 132 cm çapındaki büyük boru referans noktası olarak düşünülebilir. (c) 2008 yılında çekilen bir videodan kesit görüntü. (d) 2009’da petrol kulesinin altında gözlenen tür. (e) 2011’de Missisippi Kanyonu’ndaki petrol kuyusunda gözlenen tür. Sırt yüzgecine dikkat ediniz (Benfield, vd., 2013).Geçtiğimiz yaz Meksika körfezinde doğal yaşam alanlarında ROV ile gözlemlenen bu türün sıradışı sırt yüzgeci, araştırmacıların onu önce deniz derinliklerine indirilmiş bir petrol delme borusu olduğunu sanmalarına sebep olmuş. Görüntüyü biraz yaklaştırdıklarında ise bir boru değil, balık olduğunu anlamışlar. Profesör Benfield’e göre esas ilginç olan ise balığın yüzme davranışı, öyle ki sırt yüzgecini dalgalara uyumlu bir şekilde inişli çıkışlı kullanarak kendini hızlı bir şekilde ileri itebiliyor (Benfield, vd., 2013). Henüz bulunmuş olan Kağıt Balığı’na dönecek olursak, şimdilik UC Santa Barbara’daki uzmana CIMI yetkilileri tarafından gönderilen doku örnekleri ve kamera görüntüleri ile kendisine ait tür bilgilerinin aydınlatılması bekleniyor. Kaynakça:1- Roberts, T. R. (2012). Systematics, biology, and distribution of the species of the oceanic oarfish genus Regalecus (Teleostei, Lampridiformes, Regalecidae). M´emoires du Mus´eum national d’Histoire naturelle 202, 1–266.2- Bird, J. (1996). Sea Stories: Encounter with an Oarfish.3- Antoine, D., Chami, M., Claustre, H., d’Ortenzio, F., Morel, A., B´ecu, G., Gentili, B., Louis, F., Ras, J., Roussier, E., Scott, A. J., Tailliez, D., Hooker, S. B., Guevel, P., Dest´e, J. -F., Dempsey C. & Adams, D. (2006). BOUSSOLE: a joint CNRS-INSU, ESA, CNES, and NASA ocean color calibration and validation activity. NASA Technical Memorandum, NASA/TM–2006–214147.4- Benfield, M.C., Cook, S., Sharuga, S., Valentine, M.M. (2013). Five in situ observations of live oarfish Regalecus glesne (Regalecidae) by remotely operated vehicles in the oceanic waters of the northern Gulf of Mexico. Journal of Fish Biology. 83 (1), 28–38.5- http://www.ocregister.com/articles/fish-531257-oarfish-water.html

http://www.biyologlar.com/54-metrelik-kagit-baligi-bulundu

Kağıt Balığı Nedir?

Kağıt Balığı Nedir?

Yaygın Adı: Kâğıt balığıFamilya: RegalecidaeAlt Familya: LampridiformesTür Sayısı: 2 cins içinde 4 türBoyutları: 5,5 cm’den en az 11-17 m’ye kadarFiziksel Özellikleri: Uzun, kurdele benzeri vücutlu kesik başlı, büyük açılabilir ağızlı bir canlıdır. Ağzında dişi olmayan bu balığın gözleri görece küçüktür. Son derece uzun, gözün üstünden kuyruğa uzanan sırt yüzgeci tabanı vardır. Ön kılçıklar uzanıp küçük kapaklarla biter ve kuyruğunun da uzayan kılçıkları vardır. Anal ve yağ yüzgeçleri yoktur. Pelvik yüzgeçler uzun, kürek benzeri yapıyla uzanıp ucunda kapaklarla biter.Yaşam Çizgisi: Davranış şekli bilinmiyor. Üreme, yılın ikinci yarısında gerçekleşir ve yüzeye yakın yerlerde, sırt yüzgecinin önünde çok uzun kılçıklar olan larvalar bulunur. Beslenme Tarzı: Çoğunlukla özgür yaşayan, küçük omurgasızlar, özellikle euphasiidler (parlak, karides benzeri kabuklular); ayrıca kalamar ve küçük balıklarla beslenir.Yaşam Alanı: En az 1.000 m derinlikte açık okyanusta ayrıca görece daha alçak derinliklerde ama açık sularda bulunabilir, örnekler nadiren karaya vurur.Yeryüzünde Dağılımı: Tüm okyanuslarda yaşarlar. Bir türü Akdeniz’e kadar uzanır.Yaygın olarak en az 11 m uzunluğa ulaşabilen kâğıt balığı (Regalecus glesne), dünyadaki en uzun balıktır. Bilimsel olarak teyit edilmiş olmasa da, uzunluğunun iki katına, neredeyse 17 m’;ye kadar büyüyebilir.Kâğıt balığı, uzunluğuna göre pek ağır bir balık değildir. büyük örneklerin ağırlığı 272 kg’a kadar çıkabilir. Bu ağır gibi gelebilir ama 7,6-11 m uzunluktaki bir balık için ağır değildir.Olmayan AkrabalarKâğıt balığının kendi cinsi içinde iki yakın akrabası vardır: Regalecus russelii ve R.kinoi. Meksika’da yakalanmıştır ve 2.000 yılına kadar bilim adamları R.russelii ile aynı tür olduğunu düşünmüştür. Aslında, R.kinoi o kadar az tanınmaktadır ki boyutu ve biyolojisi hakkında hiçbir ayrıntı yoktur. İlginç biçimde, yakın akrabası olan, Indo-Pasifik R.russelii, 5,5 cm uzunluğa kadar ulaşır ve rekor kıran kâğıt balığından çok daha küçüktür.Familyanın diğer tek üyesi “streamerfish” ( Agrostichthys parkerı)’dir. Güneydoğu Atlantik, doğu Hint ve güneybatı Büyük okyanuslarında bulunmaktadır; en az 3 m uzunluğa kadar büyür ve 400 ışından oluşan gül renkli sırt yüzgeci ve gümüş rengi bir vücudu vardır. Bu bilgi yalnızca yedi örneğe dayandığı için, bu türle ilgili bilgimizde çok büyük boşluklar vardır.Pelvik KüreklerKâğıt balığı kürede değil, çok uzun bir kurdeleye benzer ve hemen önünde, gözlerinin üstünde, çok uzun bir sırt yüzgeci kılçığı öbeği vardır. Arkasında da kuyruk yüzgeci kılçıklarından oluşan başka bir öbek bulunur. Uzun sırt yüzgeç kılıçlarının ucunda, küreğe benzeyen deri kapakları vardır. Ama çok uzun, tek pelvik yüzgeç kılçığının ucundaki kapak küreğe daha çok benzer ve yalnızca Regalecus glesne’ye değil, tüm familyaya verilen genel adın nedeni de budur.Kürek benzetmesi, balığın vücudunu ve yüzgeçlerini suda konumlandırma biçiminden gelir. Pelvik yüzgeçler balığın önünde tutulur ve uçlarındaki hassas kapaklar suda yiyecek olduğunun uyarısını önceden verir. Bu da kâğıt balığının nefesini ayarlama, olağanüstü uzun ağzını kurbana yutmak için uzatma şansı verir.Ringa Kralını Yeniden OluşturmakKâğıt balığı adının yanı sıra, “Regalecus glesne” ringa kralı olarak da bilinir. Bu ad, kâğıt balığı zarar görürse ringaların kaybolacağına inanan eski Norveçliler tarafından kullanılmıştır. Kâğıt balığının da organ büyütme gücüne sahip olduğu rivayet edilmektedir; bunların bazıları doğru olabilir ama bazılarının olasılığı daha düşüktür. Örneğin; yakalanan bir çok kâğıt balığının kuyruğu kopuktur. Bu o kadar sık olur ki kuyruk harcanabilir ve balık bir tane daha üretebilir. Bazı kayıtlar ayrıca kâğıt balığının vücudunun yarısını kaybedip, yaşamsal iç organlar zarar görmedikçe kaybolan kısmı yeniden büyütebildiğini gösterir.Deniz Yılanı MasallarıEski balıkçılar sık sık dev, korkunç deniz yılanlarını anlatırdı. Çizimler ve asitle oyulmuş resimler bu canavarların gemilere saldırdığını gösterir. Böyle yaratıklar var mıydı veya var mı? Ya da bu canavarlar yalnızca saldırgan olmayan, rekor kitaplarında geçen sıra dışı bir balığın büyütülmüş örnekleri olması daha mı mantıklı? Kaynakça: BBC – John DAWESYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kagit-baligi-nedir

Uzun Burunlu Zargana Nasıl Bir Canlıdır?

Uzun Burunlu Zargana Nasıl Bir Canlıdır?

Yaygın Adı: Uzun Burunlu Zargana  Bilimsel Adı: Lepisosteus osseus Familya: Lepisostedidae Takım: Semionot iformes Boyutları: 1,8 metreye kadar uzar. Fiziksel Özellikleri: İnce gövdelidir. Dar uzun somaklı (somağı diğer tüm zarganalardan baş ve gövdesi daha uzun) pulları ganoiddir. Kısaltılmış heteroserk  kuyrukludur. Yaşam Çizgisi: Yaşadığı yere bağlı olarak mart ayından ağustos ayına kadar bir dişi birkaç erkekle birlikte aynı yere 27000-77000 yumurta bırakabilir; yumurtalar, 6-9 gün sonra çatlar ve yavrular çıkarak içlerindeki öz besinleri bitinceye kadar bitkilere yapışırlar. Erkekler 3-4 yılda erginleşir. Dişilerin erginleşmesi, 6 yıl sürebilir.   Beslenme Tarzı: Yırtıcıdırlar. Başlıca balıklar ve kabuklular ile beslenir. Yaşam Alanı: Göller, nehirler ve durgun sular dâhil olmak üzere temiz, sakin, berrak veya yavaş akan sularda, sıklıkla suya batmış dallar ve bitkilere yakın yerlerde bulunur. Sahil bölgelerinde az tuzlu sularda bulunurlar. Yeryüzünde Dağılımı: Kanadanın Quebec şehrinden güneye orta Florida’ya ve Delaware’den batıya doğru Meksika’ya aynı zamanda Superior gölü hariç diğer tüm büyük göllerde dağılım gösterirler. İnce yapılı; uzun burunlu zargananın olağandışı uzun somağı, narin ve hassas bir cihaz gibi görünür. Fakat somağı sert ve çok etkili bir avlanma aracıdır. Uzun burunlu zargana, türünün en yaygın olanıdır. Kanada’nın Quebec şehrinden güneye Orta Florida’ya ve oradan batıya doğru Teksas ve Meksika’ya kadar uzanan bölgelerde yaşar. Aynı zamanda Superior Gölü hariç diğer tüm Büyük Göller ile Delawareden Floridaya kadar uzanan bölgelerde yamaç sularını Atlas Okyanusu’na boşaltan drenaj kanallarında bulunur. Yaşadığı yerlerin sahil kesimlerinde hem tatlı sularda hem de hafif tuzlu sularda yaşayabilir. Her nedense, tercih ettikleri yaşam alanları, göller, durgun sular veya yavaş akan havuzlar, su birikintileri ile orta boy ve büyük nehirlerde yaşamaktır. Çok İsimli BalıkBirçok balık, yıllar içinde farklı bilimsel isimlerle tanınmıştır fakat bu konuda rekoru elinde tutan uzun burunlu zargana balıklarıdır. Lepisosteus osseus ismi, bu balığa 1758 yılında verilmiş olmasına rağmen, o tarihten beri 38 kadar başka bilimsel isim ile anılmıştır. O isimlerden birisi olan Esox osseus, özellikle ilginçtir çünkü bu isim kuzey turna balıkları (Esox licius) gibi turna balıklarına verilmiş jenerik bir isimdir. Bu isim, onlara ikisinin de pusu kurarak avlanma tekniğini kullanan ve kendilerini yırtıcılığa adamış balıklar olmaları nedeniyle uygun görülmüş olsa gerek. Saklandıkları yerde, genellikle uygun bir kurbanın kendi menzillerinin içine girmelerini bekler ve sonra şaşkınlıktan insanı hayrete düşürecek bir çabuklukla adeta yıldırım hızıyla ileriye atılırlar. Uzun burunlu zarganaların ince uzun ve zarif çenelerine dizilmiş keskin dişleri, kurbanlarına hiç kaçma şansı bırakmayacak bir biçimde sıkıca kavrar ve aynı anda birkaç işi bir arada yapma becerilerini güçlükle de olsa sürdürerek, avlarını önce kafasından başlamak üzere bütün olarak yutarlar. Bu türlere geçmişte verilen diğer bir isim ise, gavyallar familyasından Ganj Nehri timsahı olarak bilinen uzun somaklı Asya timsahı ile uzun burunlu zargana balıkları arasındaki benzerlikleri yansıtan Lapisosteus gaviel olmuştur. Onun akrabalarına verilen isim ise, timsah zarganaları olarak bilinir. Gruplar Halinde YumurtlamaUzun burunlu zarganalar, nehirlerin üst kısımlarına doğru yumurtlama göçlerine ilkbaharın ilk günlerinde başlarlar. Gerçek yumurtlama, mart ayı kadar erken olabilmesine rağmen, üreme yaz boyunca ağustos ayına kadar sürer. Bazı raporlara göre, bir tek dişi, birçok erkek balığı birlikte grup olarak yumurtlamak amacıyla cezbederek etrafına toplayabilir.Diğer raporlar da grup olarak yumurtlamaya işaret etmekte fakat cinsiyet yönünden bir ayrıma gitmemektedir. Gruplar, her iki cinsten birkaç balıktan oluşabilir.  Kaynakça: BBC John Dawes Yazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/uzun-burunlu-zargana-nasil-bir-canlidir

Avrupa’da Yılan Balıkları yeniden çoğalıyor mu?

Avrupa’da Yılan Balıkları yeniden çoğalıyor mu?

Çevrecilere göre yok olma tehlikesi altındaki bu türün azalışı durdu ve belki de tersine döndü. Yılan Balıklarının, üç yıl üst üste rekor sayıda yakalanması, çevrecilerin yaşayan yılan balıklarının sayısının azalışının değiştiğini düşünmesine neden oldu.Avrupalı Yılan Balıkları son 40 yılda büyük bir çöküş yaşadılar ve kritik derecede tehlike altında olarak sınıflandırılmışlardı. Ancak şimdiki işaretlere göre bu yok oluş durdu ve belki de terse döndü.Birleşik Krallık'ın çoğu yerinde Noel'den beri oluşan büyük fırtınalar sebebiyle meydana gelen sel, nedeniyle barajlar dahil bariyerleri asan suların Yılan Balıklarına faydalı olabileceğini, aksi takdirde Yılan Balıklarının yolculuklarını gerçekleştiremeyeceklerini gösteriyor. Fransa'da Yılan Balığı sanayisinin Birleşik Krallık'taki sayıya yaklaşması ve son bir kaç hafta içindeki avların tüm beklentileri aşması, Yılan Balıklarının Atlantik'ten geldiğinin güçlü bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Fransa'da Yılan Balıklarının bulunduğu üç ana nehirde üçünde kota aşıldı ve tahminlere göre bu rekor sayılar Birleşik Krallık'a da ulaşacaklar. 2013 yılında Yılan Balığı sayısı – Atlantiği geçtikten sonra Avrupa sahillerine ulaşan juvenil formu – Severn'e ve diger Birlesik Krallik nehirlerine ulaşirken son yirmi yılın en iyi seviyesindeydi ve şimdi 2014 daha da umut verici. Sürdürülebilir Yılan Balığı Grubu'nun başkanı Andrew Kerr'in söylediklerine göre Yılan Balıkları'nın Avrupa sahiline ulaşabilen sayısının azaldığını gösteren işaretler en alt düzeye inmiş olabilir. 2012 yılının 3 ayıyla karşılaştırdığınızda Güney-Batı Fransa'da Adour Nehrinin kotalarına ulaşması Kasım'da başlayan sezonda 11 günde başarıldı. Gironde sezonu 15 Kasım'da açıldı ve 2012 yılın 6 haftasıyla ve 2011 yılın 3 ayıyla karşılaştığınızda 3.7 ton kota 8 gün içinde dolduruldu.Daha büyük kotası olan Loire'deki balık sayısının üçüncü kez yüksek miktarda olacağı umuluyordu ancak balıkçılar pazar fiyatlarının çökmesi yüzünden sezonu geciktirmeye karar verdiler. Ancak, daha kuzeyde olan Arzal Deltasi, bir kaç gün içinde yarım tonlu kotasını doldurulmuş durumda. Raporlar, Yılan balıklarının da büyük bölümünü oluşturduğu yasadışı balık avcılığı Fransa'da birçok bölgeye yayıldığını gösteriyor. Fransız yetkililer gece görüş sistemleri ve helikopterler kullanarak yasadışı balık avını ve Yılan Balığı ticaretini engellemeye çalışıyorlar. İngiltere'de juvenil Yılan Balıkları'nın büyük sayıda daha erken gelmesinin stok sayısının rekor seviyede olacağı anlamına geliyor. Geçen sene her zamankiden daha fazla, 1 milyondan daha fazla genç Yılan Balığı Birleşik Krallık sularına bırakıldı. Juvenil Yılan Balıklarının yaklaşık dörtte üçü neredeyse akıntıya karşı serbest bırakıldı. Kalan çeyrek serbest bırakılmadan önce daha fazla büyüyene kadar tutsak kaldı.Son haftalarda çeşitli yerlerde – Blagdon gölü, Mendips, Shropshire'de Thames Nehri ve Wales'te Llangorse gölü dahil – büyük çaplı serbest bırakılmalar olmuştur. Çeviri: Noemi TAPAİ TTKD Erasmus Stajyeri  Kaynak: http://www.theguardian.com/environment/2014/jan/14/european-eels-record-third-year  http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/avrupada-yilan-baliklari-yeniden-cogaliyor-mu

Deniz Laleleri (CRİNOİD) Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Deniz Laleleri (CRİNOİD) Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Crinoids, ekinodermlerin sınıfı Crinoidea'yı oluşturan deniz canlılarıdır (Phylum; Echinodermata). (Fotoğraf: Jung Hsuan/Shutterstock)

http://www.biyologlar.com/deniz-laleleri-crinoid-hakkinda-ayrintili-bilgi

2012’de Hatıra Ormanı <b class=red>Rekor</b>u Kırıldı

2012’de Hatıra Ormanı Rekoru Kırıldı

Hatıra Ormanı Geleneği Doğdu, 152 Bin Kişi ve Kurumun 20 Milyona Yakın Dikili Ağacı Oldu. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan hatıra ormanları ile Türkiye’de yeni bir gelenek doğdu. Vatandaşlar ve kuruluşlar, adını ölümsüzleştirmek istedikleri kişi ve kurumlar adına ağaç dikerek hatıra ormanı kuruyor.   Hatıra ormanında ağacı olan kişi ve kuruluş sayısı 152 bin 697’e, dikilen ağaç sayısı da 19 milyon 577 bine ulaştı. 2012’de 22 bin 550 dekar alanda hatıra ormanı kurularak bir rekora imza atıldı.    Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından bugüne kadar 2 bin 77 hatıra ormanı oluşturuldu. Yaklaşık 177 bin dekar alanda tesis edilen bu ormanlarda 19 milyon 577 bin fidan dikildi. 152 bin 697 kişi ve kuruluşun katıldığı bu çalışmalara ise yaklaşık 14 milyon TL kaynak aktarımı yapıldı.   2012’de 22 bin 550 Dekar Alanla Rekor Kırıldı   Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun da üzerinde hassasiyetle durduğu hatıra ormanlarının oluşturulması konusunda 2012’de yeni bir rekora imza atılarak 22 bin 550 dekar alanda çalışma yapıldı. Hatıra ormanlarının oluşturulduğu bu alanlarda ise 1 milyon 371 bin fidan toprakla buluşturuldu.   126 hatıra ormanının tesis edildiği 2012 yılındaki çalışmalara 9 bin 306 kişi ve kuruluş katıldı. Yine yapılan bağışlarda da rekor kırılarak 4 milyon 180 bin TL’ye ulaşıldı.   Hatıra Ormanı Kuruluşu Hatıra ormanı çalışmaları dört farklı şekilde şöyle yürütülüyor: 1)Bedelli Tesis Edilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; belirlenen fidan bedelinin, talepte bulunan gerçek veya tüzel kişiler tarafından yatırılması şartıyla oluşturuluyor. Fidanların dikimi, bakımı ve korumasına ait iş ve işlemlerin tamamı Orman Genel Müdürlüğü tarafından üstleniliyor. 2)Bedelli İsimlendirilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; en fazla 15 yaşına kadar olan ağaçlandırma ve erozyon kontrolü sahaları, belirlenen hektar bedeli ile gerçek ve tüzel kişiler adına isimlendiriliyor. 3)Bedel Yatırmadan Gerçek ve Tüzel Kişiler Tarafından Tesis Edilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; gerçek veya tüzel kişiliklerce bedel yatırmadan, projelendirilmiş sahalarında, projesinde belirtilen tesis ve bakıma ait iş ve işlemlerin tamamı kendisi tarafından yapılıyor. 4)Bedelsiz İsimlendirilen Hatıra Ormanı Ağaçlandırmaları; ülke ve ülke ormancılığına yararlı hizmetleri geçen devlet adamlarıyla, hayatını kaybetmiş ormancılar veya meslek dışından kişilerin hatıralarını yaşatmak, önemli olayları, günleri ve diğer devletlerin veya devlet adamlarının dostluklarını belgelendirmek için oluşturuluyor. Bedelsiz isimlendirilen hatıra ormanı ağaçlandırmalarında, isimlendirilecek sahanın yaş sınırı bulunmuyor. İsim Vermek İçin 2 Bin Fidan Gerekiyor.   Bedelli tesis edilen hatıra ormanı ağaçlandırmalarında, fidan sayısı ve hektar olarak büyüklük üst sınırı bulunmuyor. Ancak, bağışçılar adına sahaya tanıtım levhası dikilebilmesi için sahaya en az 2 bin fidan dikilmesi gerekiyor.    Yol kenarı boyunca yapılacak hatıra ağaçlandırma çalışmalarında, karayolu hatıra ağaçlandırma levhasının dikilebilmesi için sahaya dikilecek fidan sayısının 3 bin ve her bir fidan bedelinin 15 TL olması şartı bulunuyor.   Topluma Yararlı STK’lara Bedelsiz Hatıra Ormanı   Hatıra ormanları çalışmaları kapsamında son yapılan düzenlemeyle de, Orman Genel Müdürlüğü, toplum yararına çalışan sivil toplum kuruluşlarına bedelsiz hatıra ormanı kuracak.    Yeni düzenlemeye göre; görevleri toplumda bilinç oluşturmak, örnek uygulamalar yapmak olan ve ülke genelinde teşkilatlanmış sivil toplum kuruluşları ile tüzel kişiliklere, vatandaşlara ağaç ve orman sevgisini aşılamak, fidan dikme alışkanlığı kazandırmak ve ormancılığın tanıtımına katkı sağlamak için talepleri halinde uygun görülen alanlarda bedelsiz olarak hatıra ormanı kurulacak. Yansa Bile Tekrar Kuruluyor Hatıra ormanı ağaçlandırmalarına verilen isimler değiştirilemiyor ve bu sahalarda gerçek ve tüzel kişilerin isim hakkı saklı bulunduruluyor. Oluşturulan veya isimlendirilen hatıra ormanlarının gençleştirilmesi, yanması veya diğer sebeplerle kaldırılması halinde, bu alanlar yeniden ağaçlandırılarak aynı isimler veriliyor. Kaynak : Orman ve Su İşleri Bakanlığı

http://www.biyologlar.com/2012de-hatira-ormani-rekoru-kirildi

Kirli Su Savaşları ve Özelleştirme

Kirli Su Savaşları ve Özelleştirme

Son günlerde ortaya çıkan şişelenmiş sularda ki kirlilik açıklamaları gündem olmaya devam ediyor. 5 firma bu kapsamda teşhir edildi. Peki diğerleri teşhir edilecek mi? Belki, ama bazıları korunmak zorunda. Halk arasında sıkça kullanılan ve hepimizin bildiği bir deyim vardır “düğün değil dernek değil eniştem beni niye öptü”. Durup dururken sağlık bakanlığının bu yaptığı inceleme ve açıklamalar gerçekten halk sağlığı için mi yapılıyor.“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” deyimini de Hükümetin ve bakanlığının bu güne kadar ki politika ve uygulamaları bakımından hatırlamamız gerekiyor. Halkın hastanelerini özelleştirip sermayenin eline teslim etmeyi amaçlayan, SGK’yı yok ederek özel sigorta şirketlerine alan açmaya çalışan, işçilerin kıdem tazminatlarına el koymaya çalışan, çocuk işçiliğin önünü açan, kiralık işçilik sürecini başlatan. Dilovası’nda yaşanan halk sağlığı ve çevre katliamı karşısında Sevgili hocamız Onur Hamzaoğlu’nu linç etmeye girişen. Roboski’de kendi halkına bombalar yağdıran anlayışın, halkın sağlığını düşündüğü için bu açıklamaları yaptığını düşünebilir miyiz? Şişelenmiş su “piyasasının” nasıl oluşturulduğuna bakarak bu soruya cevap bulmaya ve asıl amaçladıklarını görmeye çalışalım. Geçmiş yıllarda hepimiz hatırlarız suların günler boyu kesik olduğu ve aktığında da çeşmelerden çamurlu suların geldiği dönemi. Belediye, halkın sağlıklı suya erişimini sağlamak yerine su havzalarımızı yerleşime ve sanayiye açarak su kaynaklarımızın kirlenmesine ve yok olmasına neden olmuştur. Hala da bu uygulamalar hızla devam ediyor. Çekmece gölleri çevresinde ki koruma bantları kaldırıldı, Alibeyköy barajı çevresine sanayinin yerleşmesine göz yumuldu ve en son Terkos gölü başbakanın “çılgın” projelerine kurban ediliyor. Bunlar yapılırken Istranca dağlarının suları ve melen çayının suyu çalınarak İstanbul’a taşınıyor. Bir dönem çeşmelerimizden akan sular kirliyken hatta hiç akmazken İstanbul’un her yerinde ayrık otu gibi su istasyonları ortaya çıkmıştı. Artık içme ve kullanma sularımızı bu istasyonlar aracılığıyla karşılıyorduk. Sonrasında belediye ve sağlık bakanlığı yine sahneye çıkıp bu suların sağlıksız olduğu gerekçeleri ile kapatılmasını sağladılar. Ardından damacana sularla tanıştık ve hala içme suyu ihtiyacımızı şişelenmiş sularla karşılıyoruz. Şimdi de bu sular hakkında söylenenler karşısında şaşkınız. Neden 5 firma açıklandı ve neden bazı firmalar bu yolla güçlendirilip aklanıyor. Buna Bursa ve İstanbul’da yaşanılan son süreçleri görerek ancak cevap bulabiliriz. Türkiye’nin 500 büyük firması içine girmiş olan Erikli suyun böyle bir teşhirde adının geçmeyeceğine emin olun. Bu firmanın büyüme sürecine bir göz atalım. Bu firma Bursa’da kurulmuş olan ve Uludağ’ın sularını yasaların yarattığı olanaklarla doğadan çalan ve yer altı sularını da takviyeliyerek gün geçtikçe büyümeye devam eden bir firma. Erikli Su 2006 yılında %60 hissesini Nestle Su’ya sattı. Nestle Su ise 2002 yılında Konukoğlu gurubu ile ortaklık kurup Nestle Pure Life markalı suyu çıkarmaktadır. Bu evlilikler, yaşadığımız tekelci sürecin açık bir göstergesi. Konukoğlu gurubu geçtiğimiz yıllarda Karadeniz’de bir HES inşa etti. Bu HES’in açılışını başbakan ve Abdulkadir Konukoğlu birlikte yaptılar. Açılış konuşmasında başbakan HES’lere olan tepkiyi de düşünerek şöyle bir cümle kurdu ”çantacılar artık çok oluyor bu çantacıların ümüğünü sıkacağız ve bu işleri yapması gerekenlere bırakacağız” diyerek bize suyun tekelere teslim edileceği işaretini verdi. Konukoğlu ise konuşmasında “nehirleri evlere taşıyacağız” demişti. Dünya su tekellerinden biri olan Nestle’nin Konukoğlu gurubuyla yaptığı ortaklık, Türkiye’de suyun artık büyük tekellerin hedefi olacağını ve hızla metalaşacağını bize gösteriyor. İSKİ ve BUSKİ’DE NELER OLUYOR Bursa sular idaresi (BUSKİ) 2002 yılında özelleştirilmesi için dönemin belediyesi tarafından girişimler başlatıldı. Bu girişim şuan da ki belediye tarafından da devam ettiriliyor. Su yapı Müh.ve Müşavirlik firması ile yapılan sözleşme ve Avrupa Yatırım Bankası kredilendirilmesi ile “Atık su Projesi-Proje yönetim müşavirliği anlaşması yapıldı. Verilecek olan hizmetin maddelerinden biri aynen şöyle “ İşletmenin özelleştirilmesi sürecinde BUSKİ’ye destek sağlanması” Yine geçtiğimiz günlerde Bursa’da yer alan billboardlar da Bursa Büyükşehir Belediyesinin hazırladığı“Bursa’da su çeşmeden içilir” afişleri yer alıyordu. Aynı zamanda tüm Türkiye’ye Uludağ’ın çalınan sularının pazarlandığı Bursa, belediye suyunun en pahalı olduğu kent olma rekorunu elinde bulunduruyor. Yaptıkları açıklamalar ve uygulamaları neyi amaçladıklarını gözler önüne seriyor. İstanbul belediye başkanı yaptığı açıklamada İSKİ’nin stratejik bir kurum olduğunu ve özelleştirmeyi düşünmediklerini söylüyor. Ardından İstanbul çeşme sularının şişelenmiş sulardan daha temiz olduğu vurgusunu yapıyor. İnanacak mıyız? Ya da neye inanacağız! Hangi stratejiden söz ediyor başkan. Suyun ticarileşemeyeceğinden mi? Yoksa iyi kar ediyor olmasından mı? Ne stratejik kurumlar satıldı ve satılmaya devam ediyor sayın başkan sen ayda mı yaşıyorsun. İDO size göre stratejik değimliydi.  Yani fazla kar getirmiyor muydu? Tabii ki en karlı kuruluşunuz olmasına rağmen 3 kuruşa bir sermaye gurubuna satmakta beis duymadınız. Bizler bu güne kadar yapılan özelleştirmelerin tamamında “karlı” kamu yatırımlarının sermaye eline teslim edildiğini hep gördük. Yakın süreçte Buski, İski vb. kurumların su tekellerine peşkeş çekilmek istendiği günleri göreceğiz. Şişelenmiş suların kirli olduğu açıklamalarının iki nedeni var. Birincisi şişelenmiş suyun bazı tekellerin elinde toplanmasını sağlamak. İkincisi ise “çeşme sularımız daha temiz, sularımızı çeşmelerden içelim” yaklaşımında da özelleştirme hazırlıkları olduğu açıkça görülebiliyor. Yaşanılanlar suyun ticarileşerek tekellerin eline verilmesi politikalarından gayrı hiçbir şey değildir. Dünya üzerinde su kıtlığı bazı bölgelerde can almaya devam ediyor. Buzullar hızla erirken iklim değişiklikleri yaşanıyor. Tüm bunlar olurken ülkemizde ise su kaynaklarımız kirleniyor, yeraltı suları hızla yok oluyor kalan temiz sularımız ise sermayenin eline teslim ediliyor. Peki, bizim muradımız ne olmalı! Başlıkta şişelenmiş suların hepsinin kirli olduğu vurgusu yapmıştık. Çalınmış ve doğadan koparılmış, birçok canlı türün yok olmasına neden olan ve doğayı, yaşamımızı metalaştıran bu yaşanılanlar karşısında şişelenmiş su nasıl temiz olabilir! Yusuf Gürsucu http://www.dogader.org

http://www.biyologlar.com/kirli-su-savaslari-ve-ozellestirme

Erozyon Kontrol Çalışmalarında Büyük Mesafe Alındı

Erozyon Kontrol Çalışmalarında Büyük Mesafe Alındı

Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, erozyon kontrol çalışmalarında 2011 yılında ulaşılan 65 bin hektarlık ülke tarihi rekorunun 2012 yılında 70 bin hektar ile kırılacağını bildirdi.Prof. Dr. Eroğlu, bugüne kadar yaklaşık 1 milyon hektar alanda erozyon kontrol çalışması yapıldığını, bunun yüzde 50’sinin 2003-2011 yılları arasında gerçekleştirildiğini belirtti. 2011 yılında 65 bin hektar alanda erozyon kontrol çalışması yapılarak, ülke tarihinin en yüksek rakamına ulaşıldığını kaydeden Prof. Dr. Eroğlu, 2012 yılında 70 bin hektar ile bu rekorun da kırılacağını söyledi.Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin neticesi olarak gerçekleşen mevsimlik ve yıllık yağış toplamlarında nispi değişkenlik ve artışların görüleceğini vurgulayan Prof. Dr. Eroğlu, bu yağışların neticesinde oluşacak sel ve taşkınları önlemek için sele sebep olan havzaları belirlediklerini söyledi. Sel havzalarının bütün olarak ele alınarak, tedbirler alındığını ve erozyon kontrol çalışmaları yapıldığını belirten Prof. Dr. Eroğlu, “Bu çalışmalarla yüzey akışları yavaşlamakta, akışa geçen yağış alt havzaya daha geç ulaşmakta ve aynı zamanda toprak erozyonunu da önlemektedir” dedi.Doğu Anadolu Bölgesindeki Meralar KurtarılıyorDoğu Anadolu Bölgesinin mera alanları bakımından çok zengin bir bölge olduğunu söyleyen Prof. Dr. Eroğlu, vasfı bozulmuş, erozyona maruz mera alanlarının ani yağışlar neticesinde yüzey akışlarını yavaşlatamadığını bunun neticesinde havzanın alt kısımlarında bulunan yerleşim yerlerinin sel ve taşkınlara maruz kaldığını, aynı zamanda meraların zarar gördüğünü ifade etti.Sel ve taşkınları önlemek için dere ıslahlarının yanı sıra mera vasfını değiştirmeden azami yağışlar dikkate alınarak yamaçlarda 10-20 m aralıklarla, 150 cm genişliğinde teraslama yaptıklarını ifade eden Prof. Dr. Eroğlu, “Şiddetli yağışlar bu teraslarda tutularak, toprağın taşınması engellenmekte ve sel zararları önemli derecede azaltılmaktadır” dedi.Teraslama yapılan mera alanlarının 2 yıl korunduktan sonra tekrar otlatmaya açıldığını ve bu alanlardaki ot veriminin çok yüksek olduğunun görüldüğünü vurgulayan Prof. Dr. Eroğlu, böylece hayvancılığa da katkı sağlandığını belirtti.Ağrı, Iğdır ve Van’da Yoğun ÇalışmaMera bakımından zengin olan ve geçtiğimiz yıllarda yaşanan taşkınlar neticesinde can ve mal kayıplarının yaşandığı Ağrı, Iğdır ve Van illerinde çalışmaların hızla devam ettiğini kaydeden Prof. Dr. Eroğlu, “Özellikle sonbahar mevsiminin gelmesiyle fidan dikme çalışmalarını hızlandırmış bulunmaktayız. Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde su taşıyan derelerin üst havzalarında, 20 bin dekar alanda ağaçlandırma ve teraslama çalışmaları bitme safhasına gelmiştir. Sonbaharda dikilecek 500 bin adet fidanla çalışmalar tamamlanacaktır. Bu proje için yaklaşık 2 milyon TL harcanmıştır. Iğdır’da 15 bin dekar alanda, Van’da da 10 bin 800 dekar alanda erozyon kontrolü ve teraslama çalışmaları yapılmaktadır” bilgisini verdi.Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, sel ve taşkınlarla mücadele için DSİ’nin dere ıslahları, taşkın koruma ve rüsubat tesisleri yaptığını, bu şekilde son 9 yılda 640 derenin ıslah edildiğini belirtti. Buna paralel olarak Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü ile Orman Genel Müdürlüğü tarafından üst havzalarda ağaçlandırma, erozyon kontrolü ve teraslama çalışmaları yapıldığını anlatan Prof. Dr. Eroğlu, akışa geçen yağışın daha geç sürede alt havzalara ulaşmasının sağlandığını kaydederek, “Sel ve taşkınlarla mücadele çalışmalarımız artan bir hızla devam edecek” diye konuştu. http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/erozyon-kontrol-calismalarinda-buyuk-mesafe-alindi

18. İklim Müzakereleri Doha'da Başladı

18. İklim Müzakereleri Doha'da Başladı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 18. Taraflar Konferansı bugün Katar’ın başkenti Doha’da başladı. 18. İklim Müzakereleri Doha'da Başladı Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Pınar Aksoğan, görüşmelerden beklentileri ve Türkiye’nin durumunu değerlendirdi: “Son beş yılda dünya çapında kömür kullanımının artması sonucu iklim değişikliğine neden olan karbon salımları üçte iki oranında arttı ve salımlar rekor düzeye ulaştı. Geçtiğimiz haftalarda Dünya Bankası, Dünya Kaynakları Enstitüsü ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı), iklim değişikliğinin önüne geçilmezse dünyada yaşanabilecek felaketler konusunda uyardı. Tüm bunlar artık hükümetler için bir ‘uyan’ çağrısı olmalı. Bu yıl ABD, Çin, Hindistan, Afrika ve Avrupa dahil dünyanın pek çok yerinde görülen aşırı seller, kasırgalar ve kuraklık nedeniyle pek çok insanın hayatını kaybetmesi, iklim değişikliğinin artık uzak bir tehdit değil, içinde yaşamakta olduğumuz bir gerçek olduğunu ortaya koydu. Seragazı salımları konusunda yasal bağlayıcılığı olan tek anlaşma olan Kyoto Protokolü’nün geleceği şu an Doha’da tehlike altında. Kyoto Protokolü’nün ilk dönemi bu yılın sonunda sona eriyor. Son yayınlanan küresel raporlar da gösteriyor ki eğer bağlayıcı ve hırslı bir ikinci yükümlülük dönemi olmazsa 4 derecelik ısınma kaçınılmaz olacak.”Türkiye’nin durumu ve üzerine düşenler “Türkiye de 1990-2010 yılları arasında sera gazı salımlarını  %115 artırdı. Türkiye, söz konusu dönemde sera gazı salımlarını en fazla arttıran ülke oldu. Buna rağmen halen 49 yeni kömürlü termik santral planıyla dünyanın en büyük 4. Kömür tehdidi. Uluslararası müzakerelerde Türkiye ön plana çıkmıyor. Türkiye’nin müzakerelerdeki tutumuna bakıldığında, sera gazı salımlarında acilen mutlak azaltım hedefi alarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerektiği görülüyor. Türkiye, büyüyen ekonomisi ile sahip olduğu gücün beraberinde getirdiği sorumluluğun farkına varıp çözüme bir an önce ortak olmalı. Bu ortaklığın ön koşulu enerji politikalarını değiştirmekten, fosil yakıt yerine güneş, rüzgar ve jeotermal gibi temiz enerji kaynaklarını kullanmaya başlamaktan geçiyor. Geçtiğimiz yıl Durban’daki iklim görüşmelerinde hükümetler 2015’te yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma imzalamak ve 2020’ye kadar salımları azaltmak konusunda anlaştılar. Doha'da 2015 anlaşması içi gerçek bir ilerleme kaydedilmemesi durumunda tehlikeli bir iklim geleceği bizi bekliyor.”Daha fazla bilgi için: Pınar Aksoğan, Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu, 0 530 291 01 30 paksogan@greenpeace.org Gülçin Şahin, Greenpeace Akdeniz İletişim Sorumlusu, 0 530 963 10 91 gulcin.sahin@greenpeace.org http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/18-iklim-muzakereleri-dohada-basladi

Yeni güneş enerjili uçak dünya turunda

Yeni güneş enerjili uçak dünya turunda

Güneş enerjili uçak geçen haftaki başarılı uçuş denemesiyle gelecek sene dünya çevresinde yapacağı yolculuk hedefinin önündeki önemli bir engeli aştı. Alman test pilotu Markus Scherdel'in söylediğine göre Solar Impulse 2, 2 saat 15 dakika süren kesintisiz bir uçuş gerçekleştirdi. Bu süre ekibin önceden tasarladığından yarım saat daha uzundu. İsviçre'nin merkezinde Payerne hava üssünde bir basın toplantısında konuşan Scherdel "Her şey beklediğimiz gibi çalıştı," dedi. "Elbette daha fazla deneme yapmalıyız, ancak bu iyi bir başlangıç ve uçağı bir dahaki sefer uçurmak için sabırsızlanıyorum." Solar Impulse 2 karbon fiberden yapılmış, 2,3 ton ağırlığında ve 17,5 beygirgücü sağlayan elektrik motorlarına sahip. Uçağın enerji kaynağını 17.248 güneş enerji hücresi oluşturuyor. Bunlar uçağın 72 metrelik kanat açıklığı boyunca yerleştirilmiş. Bu uçak Solar Impulse'ın devamı niteliğinde. Solar Impulse 2010 yılında 26 saatlik bir uçuş tamamlayarak rekor kırmıştı. Bu şekilde gündüzleri, gece için havada kalmasına yetecek kadar güneş enerjisi lityum pillerinde depolayabileceğini kanıtlamıştı. Solar Impulse 2'nin atası olan bu uçak, geçen yıl Avrupa göklerinde denenmiş, Akdeniz'i geçerek Fas'a ulaşmış ve oradan da ABD'ye geçmişti. Bunların hepsini tek damla fosil yakıt olmadan başarmıştı. Solar Impulse 2'nin hedefi ise 120 saatten uzun bir süreyi durmadan havada yol alarak geçirmek. Beş gün ve beş gece sürecek bu yolculukta Pasifik ve Atlantik okyanuslarını geçerek küresel hedefini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşacak. Solar Impulse 2, 2015'in Mart ayında doğuya olan yolculuğuna, Orta Doğu'nun az bulutlu göklerinden yararlanmak için Basra Körfezi'nden başlayacak başlayacak. Kaynak: news.discovery.com/tech http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/yeni-gunes-enerjili-ucak-dunya-turunda

Kuyucuk Gölü’nde Türkiye’nin Doğa Koruma Amaçlı İlk Adasını Yaptık

Kuyucuk Gölü’nde Türkiye’nin Doğa Koruma Amaçlı İlk Adasını Yaptık

Doğu Anadolu'nun ilk Ramsar alanı adayı Kars Kuyucuk Gölü Kuş Cenneti’ni ikiye bölen eski toprak yol, kuşların emniyetle üreyebileceği bir adaya dönüştürülerek, çevre korumada bir Türkiye ilki gerçekleştirildi. Kars Valisi Mehmet Ufuk Erden’in desteğiyle iki ay gibi rekor bir sürede tamamlanan 200 metre uzunluğundaki ada, Türkiye’de doğa koruma amacıyla yaratılan ilk ada olarak tarihe geçti. Denizi bile olmayan Kars’da yapılan ve İstanbul Galatasaray Adası’ndan daha büyük olan bu adanın, Doğu Anadolu’daki ilk insan yapımı ada olduğu tahmin ediliyor. Eski Kars-Akyaka yolunun ikiye böldüğü dünyaca Önemli Doğa Alanı Kuyucuk Golü’nün kuzey ve güneyinin tekrar birleşmesi de, göldeki doğal su döngüsünü geri getirdi. İstanbul’a yapay ada yapılması halen tartışılırken ve Dubai’deki The World (Dünya) yapay ada projesi ekonomik krizden dolayı durmuşken, Kars’da çok az masrafla ve sadece iki ayda tamamlanan Türkiye’nin doğa koruma amacıyla yapılan ilk adasının, bölgedeki turizmi de arttıracağı düşünülüyor.Adanın açılışı, Kafkas Üniversitesi’nin ev sahipliğiyle Doğu Anadolu’da ilk kez gerçekleştirilen ve Türkiye’nin her köşesinden doğaseverlerin katıldığı 11. Türkiye Kuş Konferansı’nda yapıldı. Konferansın büyük sürprizi olan ada, Türkiye’nin kuş severlerini çok mutlu etti. Adanın açılışına, Arpaçay ve Akyaka kaymakamları, Kars İli Çevre ve Orman Müdürü, Kars Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü, KuzeyDoğa Derneği ekibi, Kuyucuk köyü muhtarı, konferans katılımcıları, yerel halk ve basın katıldı. Yaklaşık 110 kişiden oluşan gruba Kuyucuk köyü haklı göl kenarında muhteşem bir köy kahvaltısı hazırladı. KuzeyDoğa Derneği çalışmalarına gönüllü olarak Kenya’dan katılan James Kuria Ndungu da törene uluslararası bir boyut kattı.KuzeyDoğa Derneği'nin Kafkas Üniversitesi ve Kars İli Çevre ve Orman Müdürlüğü ile beraber yürüttüğü Kars-Iğdır Doğal Zenginlik projesi kapsamında, Kars Valiliği, Kars Belediyesi, Arpaçay ve Akyaka Kaymakamlıkları, Kuyucuk, Duraklı ve Carcıoğlu köylerinin desteğiyle 2004'ten beri yürüttüğü çalışmaların sonucu olarak Kuyucuk Gölü'nün koruma sınırları 2008’de belirlenmişti.Kars İli Çevre ve Orman Müdürlüğü ve KuzeyDoğa Derneği, 2008 ilkbaharında Çevre ve Orman Bakanlığı Sulak Alanlar Şubesi'ne başvuruda bulunmuştu. Sulak Alan Komisyonu, Kars'taki ilgili kurumlarla beraber Kuyucuk Gölü koruma ve Ramsar sınırlarını 8 Ekim 2008’de çizdi. Bu çalışmada tampon bölge, sulak alan sınırı, ekolojik etkilenme bölgesi ve mutlak koruma bölgesi olmak üzere sınırlar belirlendi ve gölü keserek ekolojisini bozan eski yolun kaldırılmasına da karar verildi. KuzeyDoğa Derneği, hem daha az masraf ve zaman gerektireceğinden, hem de kuşların taciz edilmeden üreyebilecekleri bir sığınak oluşturacağından dolayı, bu yolun bir kısmının kaldırılarak kalan 200 metrenin bir adaya dönüştürülmesini önerdi.12 Mart 2009’da Kars Valiliği, Arpaçay Kaymakamlığı, KuzeyDoğa Derneği, Kafkas Üniversitesi, Kars İli Cevre ve Orman Müdürlüğü, Kars İl Özel İdaresi, DSİ ve çevre köylerden gelen temsilcilerle yapılan bir toplantıdan sonra, Kars valisi Mehmet Ufuk Erden, Kuyucuk Golü’nün içinden gecen eski yolun, ekolojik prensiplere uygun olarak kuşlara sığınak olacak bir ada haline getirilmesi direktifini verdi. 19 Mart’da başlayan ada yapım çalışmaları, KuzeyDoğa Derneği ekibi, Kaliforniya Eyalet Üniversitesi sulak alan restorasyon profesörü Dr. Sean Anderson ve Stanford Üniversitesi ekoluğu Dr. Çağan Şekercioğlu’nun gözetiminde, bilimsel kuş üreme adası yapım metodolojisi takip edilerek gerçekleştirildi. Kars Valiliği, Arpaçay Kaymakamlığı, Kars İl Özel İdaresi ve DSİ’nin sağladığı araçlarla büyük bir hızla ilerleyen ada, 17 Mayıs 2009’da tamamlandı.Adanın yapımı için yolun iki tarafından 50’şer metre kepçelerle alındı ve geride kalan 200 metrelik kısmın güneyine eklenerek adanın alanı genişletildi. Bu sayede daha da fazla kuşun üreyebileceği adanın kuzey kıyısına, Kars İli Çevre ve Orman Müdürlüğü tarafından bölgenin ekosistemine uygun ağaçlar dikildi. Farklı kuş türlerini barındırması için, adanın güney kısmı suya kademeli olarak alçaltıldı. Karabatak ve balıkçılların üreyebilmesi için yuva platformları da dikilmesi planlanan ada, insan, evcil hayvan ve tilkilerin giremeyeceği, yüzlerce kuşun emniyet içinde üreyebileceği bir sığınak haline geldi.http://www.kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/kuyucuk-golunde-turkiyenin-doga-koruma-amacli-ilk-adasini-yaptik

Dünyanın en uzun böceği Çin’de keşfedildi

Dünyanın en uzun böceği Çin’de keşfedildi

2014 yılında Çin’in güneyindeki Guangxi Zhuang Özerk Bölgesi’ ne Batı Çin Böcek Müzesi (West Cine Insect Museum,

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-uzun-bocegi-cinde-kesfedildi

Neden Meyve Sinekleri Dev Spermler Üretiyorlar?

Neden Meyve Sinekleri Dev Spermler Üretiyorlar?

Hayvanlar aleminde, sperm genellikle yumurtadan oldukça küçüktür; bu sebeple erkekler çok sayıda sperm üretirler. Fazla sayıda üretilen küçük sperm, başarılı üreme ihtimalini artırabilir.

http://www.biyologlar.com/neden-meyve-sinekleri-dev-spermler-uretiyorlar

Uçamayan Kuş Türleri

Uçamayan Kuş Türleri

Kuş denildiğinde ilk aklınıza gelen nedir? Uçmak, doğru! Ancak doğa ana kurallarına istisnalar yaratarak bizi şaşırtmayı hiç bir zaman bırakmaz.

http://www.biyologlar.com/ucamayan-kus-turleri

Evrendeki En Yaşlı Oksijen

Evrendeki En Yaşlı Oksijen

Evrendeki en eski galaksilerden birinin, şimdi bir de tespit edilmiş en yaşlı (erken evrene ait) oksijen atomlarına ev sahipliği yapmakta olduğunu öğrendik.

http://www.biyologlar.com/evrendeki-en-yasli-oksijen

Vitamin Ölçümü Cebe Girdi

Vitamin Ölçümü Cebe Girdi

Herkesin farklı beslenme alışkanlıklarından doğan kişiye özel vitamin ihtiyaçlarının ayrıntılı bir analizi sunan Newita Vitastiq, ayrıca veri tabanında yer alan tüm vitaminlerle ilgili bilimsel verileri kişiye özel bir analiz ile sunuyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerinde satış rekorları kıran Vitastiq, sağlık sektöründe yarattığı devrim ile kullanıcılarına vitamin ve mineral değerlerini diledikleri zaman, diledikleri yerde öğrenme ve beslenme alışkanlıklarını takip etme şansı veriyor. Ofiste, okulda hatta yolda bile kullanılabilen, tüm akıllı cep telefonları ve tabletlerle uyumlu olan Newita Vitastiq ile birkaç dakika içerisinde 30 adet vitamin ve mineralin ayrıntılı bir ölçümüne ulaşmak mümkün. http://www.medical-tribune.com.tr/node/5069

http://www.biyologlar.com/vitamin-olcumu-cebe-girdi


Bolivya’da 80 Milyon Yıllık Devasa Dinozor Ayak İzleri Bulundu

Bolivya’da 80 Milyon Yıllık Devasa Dinozor Ayak İzleri Bulundu

Güney Amerika’dak Bolivya’da 80 milyon yıllık, yaklaşık 1.2 metre boyunda dinozor ayak izleri bulundu. Büyük ihtimalle et yiyen bir yırtıcı dinozor türü olan abelisaurus’a ait olan izler bilinen en büyük dinozor ayak izlerinden oldu.

http://www.biyologlar.com/bolivyada-80-milyon-yillik-devasa-dinozor-ayak-izleri-bulundu

Marakeş, İklim Zirvesi Notları 1

Marakeş, İklim Zirvesi Notları 1

Ağustos ayında Rainbow Warrior'la başladığımız Akdeniz turumuzun son durağında Fas'tayız.

http://www.biyologlar.com/marakes-iklim-zirvesi-notlari-1

Tetik

Tetik

Ormanda kayboldunuz, saatlerdir aç ve susuz bir şekilde dolanıyorsuz.

http://www.biyologlar.com/tetik

Sinek Kuşu

Sinek Kuşu

Arka bahçede uçan bir dişi sinek kuşu (Türü: Anne’s Hummingbird).

http://www.biyologlar.com/sinek-kusu-2

Dünyadaki en uzun süreli uçuş

Dünyadaki en uzun süreli uçuş

Yeni bir araştırmanın sonuçlarına göre, 10 ay sürede havada kalan ebabiller en uzun süre uçan kuş rekoruna sahip.

http://www.biyologlar.com/dunyadaki-en-uzun-sureli-ucus

Tardigradlar daha da tuhaflaştı: Su ayıları tüm hayvanlara en yabancı DNA’ya sahip!

Tardigradlar daha da tuhaflaştı: Su ayıları tüm hayvanlara en yabancı DNA’ya sahip!

Su ayıları olarak da bilinen tardigradlar, muhtemelen yeryüzünde yaşayan en tuhaf canlılar. Yaklaşık 1 mm uzunluğundaki bu mikroskobik canlılar aynı zamanda uzay koşullarında canlılıklarını sürdürebilen tek hayvan olmalarıyla biliniyor.

http://www.biyologlar.com/tardigradlar-daha-da-tuhaflasti-su-ayilari-tum-hayvanlara-en-yabanci-dnaya-sahip

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0