Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 38 kayıt bulundu.
Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma <b class=red>Rehberi</b>

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

  Biyoloji Laboratuvarı Çalışma <b class=red>Rehberi</b>

Biyoloji Laboratuvarı Çalışma Rehberi

Tıbbi laboratuvarlar; insan kanı, idrarı, dokusu gibi vücut materyallerinin analizlerinin yapıldığı birimlerdir.

http://www.biyologlar.com/biyoloji-laboratuvari-calisma-rehberi

Ornitoloji arazi <b class=red>rehberi</b>

Ornitoloji arazi rehberi

Arazi Rehberi, dürbün ve not defteri ile birlikte kuş gözlemcisinin ayrılmaz parçasıdır. Eğer uzman bir ornitolog değilseniz yanınızda mutlaka iyi bir Arazi Rehberi bulundurmanız gerekir. İyi bir Arazi Rehberi nasıl olmalıdır? Arazi Rehberi içinde, kendisine konu edindiği bölgenin kuş türlerine ait resim, fotoğraf, dağılım haritası, boy, kilo gibi özellikleri anlatır. Türkiye, Batı Palearktik Bölge olarak adlandırdığımız Kuzey Afrika’yı, Avrupa’nın tamamını, Asya’nın Batısını ve Ortadoğu’yu içine alan bölgede yer alır. Bir Arazi Rehberi alırken önce bu özelliğe dikkat etmeliyiz. Arazi rehberlerinde kuşların isimleri, Latince ve kitabın yayınlandığı dilde olarak yazılı olmalıdır. Kitap kaliteli fotoğraf ve resimlerle her kuş türünün çeşitlenmesini, yavru, erişkin birey, dişi ve erkekteki tüy dimorfizmini, kuşun uçuş şeklini varsa albino bireyleri ve kuşun doğal ortamını göstermelidir. Bunların dışında kuş türünün çok karakteristik bir özelliği varsa bunu fotoğraf ya da resimle göstermelidir. İyi bir Arazi Rehberi kuşun bulunduğu tehlike statüsünü, türü tehdit eden unsurları da içine alan kısa bir açıklama yapmalıdır. Arazi Rehberleri kuşları familyalar halinde (ya da fiziksel büyüklük sırasına göre) gösterir, çok iyi bir Arazi Rehberi alıp hangi familyanın hangi sayfalarda bulunduğu ve kuş familyalarının özelliklerini iyi biliyorsak yeni gördüğümüz bir kuşu teşhis etmemiz kolaylaşır. Arazi rehberlerinde ayrıca her türün dağılımını gösteren haritalar bulunur. Bu haritalar kuş türünün; -Göç Yolunu -Yerli Olduğu Bölgeyi -Kışı Geçirdiği Bölgeyi -Yazı Geçirdiği Bölgeyi -Populasyonun Tehlikede Olduğu Bölgeyi -Çok Seyrek Uğradı Bölgeyi gösterir. Bu bilgiler harita üzerinde genelde her bilgi bir renk veya şekille ifade edilmiş biçimde gösterir. Bu harita “Dağılım Haritası” olarak adlandırılır ve haritalarla ilgili bilgi kitabın en başında aşağıdaki şekilde olduğu gibi verilir. Resim-2:Bir Dağılım Haritası’nın Açıklaması Arazi rehber kitabımızı çok iyi bir şekilde ciltlemeli ve dış etkilerden korumak için özel bir çanta içerisinde saklamalıyız. Arazide Arazi Rehberimıza çok dikkat etmeliyiz. Yeni gördüğümüz bir türü hemen Arazi Rehberindan bulmaya kalkışmamalı ilk önce türün özelliklerini not defterimize not etmeli gözlem bitince ya da bir boşluk anında Arazi Rehberindan gördüğümüz kuşun hangi tür olduğuna bakmalıyız. Batı Palearktik bölgenin ve Türkiye’nin kuşlarını konu edinen en iyi birkaç Arazi Rehberi şunlardır: -Collins Bird Guide -Parey Vogelbuch -The Raptor of Europe and The Middle East -Türkiye Kuşları -İ.Kiziroğlu III.Elbise Gözlem alanına gitmeden önce, gözlem alanının bulunduğu bölge ile ilgili bilgiler edinmeliyiz. Bu bilgiler gözlememiz öncesinde ve sonrasında çok işe yarayacaktır. Gözlem bölgesi ile ilgili edindiğimiz arazi yapısı ve hava durumu bilgileri elbise seçimimizde bize yardımcı olacaktır. Hava durumu ve arazi yapısı ne olursa olsun, elbiselerimizle ilgili unutmayacağımız temel kurallar şunlardır; -Elbiselerimiz koyu renk tonlarında olmalıdır. Örneğin; koyu yeşil, kahverengi, gri gibi. Çünkü doğadaki birçok hayvan açık ve canlı renklerden ürker. Birçok kuş türünün de gözlerinin çok iyi gördüğünü düşünürsek, açık renkli kıyafetlerimizle kuşlar tarafından hemen fark ediliriz ve biz çok uzakta olsak bile ürküp kaçarlar. Bu durum bizim sağlıklı gözlem yapmamızı engelleyecektir. Ayrıca kuşların bizi fark etmemesi için doğada kamufle olmamız gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı koyu renkli kıyafetler giymeye özen göstermeliyiz. -Elbiselerimizle ilgili ikinci temel ilke ise ayakkabımızdır, seçtiğimiz ayakkabı mutlaka ayağımızı bileklerimizden sarmalı ve tabanı kalın olmalıdır. Terlik, sandalet ve bileğimizi sarmayan ayakkabılar arazi koşullarına ve gözlemin hareketliliğine göre her an ayağımızdan çıkabilir ve yaralanmalara sebep olabilirler. Bu iki temel kural dışında seçim yaparken gözlem alanımızın arazi ve hava şartlarını göz önünde bulundurmalıyız. Hava şartlarını önceden öğrendiğimiz için elbisemizi ona göre ayarlamalıyız. Hava şartları ne olursa olsun seçtiğimiz elbisenin kollarımızı ve bacaklarımızı tamamen örtmesine özen göstermeliyiz. Aksi taktirde gözlem alanında ki böceklerden hastalık kapabiliriz, otlardan ve ağaçlardan kollarımız ve bacaklarımız yaralanabilir. Seçtiğimiz kıyafetlerin bol cepli olması, not defteri ve kalemimizi koyacağımız yerlerin olması arazide bize fayda sağlar. Kayalık alanlarda ve dik yamaçlarda gözlem yapacaksak ayakkabımızın ayağımızı bileğimizden sarması, tabanının kalın ve dişli olmasına özen göstermeliyiz. Gözlemimizi sulak ve çamurlu alanlar da yapacaksak ayakkabımız bir bot olmalıdır ve ayağımızı sıkıca sarmalıdır. Yanımıza bizi yormayacak ve eşyalarımızı koyabileceğimiz küçük bir sırt çantası ile birlikte susuz kalma ihtimaline karşı su ihtiyacımızı karşılayabilecek birde matara almalıyız. Çantamız sağlam ve sırtımızı terletemeyecek şekilde olmalıdır. Sıcak ve yağmurlu havalara karşı şapka olmayı da ihmal etmemeliyiz. Fotoğraf-3: Donanımlı Bir Kuş Gözlemcisi IV.Not Defteri Arazide gözlem yaparken elde ettiğimiz verileri kaydetmemiz gerekir, bunun için iyi ve kaplı bir not defteri kullanmalıyız. Not defterimizi yeni gördüğümüz kuş türlerinin çizimini, gözlemlediğimiz türlerin kaydını yapmak ve gözlem raporlarımızı yazmak için kullanırız. V.Ölçüm ve Araştırma Malzemeleri Gözlem yaptığımız bölgede materyal toplamak ve basit ölçümler yapmak için bazı aletlere ihtiyacımız olabilir. Gerekli gördüğümüz bu malzemeleri de almalıyız. Bu malzemelerden pens ve saklama kutuları arazide çok işimize yarayabilir. VI.İlk Yardım Malzemesi Gözlem yapmak için gittiğimiz yerler çoğunlukla doğal hayatın bozulmadan korunduğu yerler olduğu için, çok küçükte olsa bazı tehlikeleri içinde barındırmaktadır. Bu tehlikeler günlük hayatta karşılaşabileceğimiz tehlikeler gibide olabilir ya da ilk defa karşılaşacağımız durumlarda olabilir. Bütün bunlar için önlemimizi önceden almalıyız. Arazide en sık karşılaşılan olaylar; -Hafif yaralanmalar, sıyrıklar -Böcek sokmaları -Eklem incinmeleri -Sıcak havalarda burun kanaması ve tansiyon düşmesi Olarak sıralayabiliriz. Önceliği bu durumlara vererek, gözleme çıkmadan bir ilk yardım çantası hazırlamalıyız. Böcek sokmalarına karşı hassasiyeti fazla olan kişiler gözleme çıkmadan önce mutlaka yanlarına gerekli ilaçlarını da almalılar. Kaynaklar Kiziroğlu, İ, Ekolojik Potpuri Parey Naturführer Plus

http://www.biyologlar.com/ornitoloji-arazi-rehberi

Sulak Alanlar - Önemi, Temel Sorunları

Sulak Alanlar - Önemi, Temel Sorunları

Sulak alanlar; Doğal veya yapay, sürekli veya mevsimsel, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu tüm su kütleleri sulak alan olarak tanımlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/sulak-alanlar-onemi-temel-sorunlari

Kuş ve Doğa Fotoğrafçılığı Çekim Rehberi

Fotoğrafik Donanım Fotoğrafa yeni başlayanlar için piyasadaki seçeneklerin fazlalığı büyük bir kaybolmuşluk ve şaşkınlık yaratabilir. Bu psikoloji içinde ve arkadaşlardan alınan duyumlarla bilinçsiz seçimler yapabiliriz. Ancak fotoğraf malzemelerinin pahalı olması yanlışlardan dönmeyi zorlaştırır. Bu yüzden seçimimizi bilinçli yapmak büyük önem taşır. Teknoloji süratle gelişmekte olduğundan, son yenilikleri içeren modelleri seçmekte yarar vardır. İyi fotoğraf çekmek için iyi bir fotoğrafçı oluncaya dek yüksek teknolojili malzemelerin sağladığı avantajlardan yararlanmak hayatı kolaylaştıracaktır. Analog Fotoğraf Makineleri Özellikle küçük boyutları, taşıma kolaylığı ve değiştirilebilir lens (objektif) sistemi yüzünden 35mm SLR kameralar (fotoğraf makineleri) doğa fotoğrafçılarının tercih sebebidir. Büyük format (6x6 cm gibi) kameralara oranla daha küçük ve hafif olan 35mm SLR kameralar kayalık alanlarda tırmanırken veya sulak alanlarda ilerlerken hareket yeteneğinizi sınırlamayacak ve sizi yormayacaktır. Diğer taraftan, çoğu zaman bu kameraların içinde bulunan sarma motorları, saniyede 4-5 kare film sararak örneğin bir kuşun kanat çırpma aşamalarını film üzerine ard arda kaydetmenize olanak sağlayacaktır. Gene bu özellik sayesinde uzaktan kumanda aygıtları kullanarak veya sehpa üzerinde (makineye el sürmeden) deklanşör kablosu ile çekim yapmak mümkün olacaktır. Fotoğrafta görülen EOS5 in sarma motoru ve ayna refleksi olağanüstü sessizdir. Kuşlar ve diğer hayvanlar sese karşı aşırı duyarlı olduklarından ilk kare çekimden sonra korkup kaçabilirler, bu açıdan kullanacağınız makinenin sessiz olması önem taşımaktadır. Otomatik netleme yapan (AF) makinalar, netleme hatalarınızı en aza indireceğinden bu tip kameraları seçmenizde fayda vardır. Dijital Fotograf Makineleri Dijital sistemleri tercih edenler için yukarıda tavsiye edilen 35 mm SLR analog kameraların eşdeğeri dijital SLR kameralardır. Dijital kameralar sizleri film ve banyo (tab) masraflarından kurtaracak, çektiğiniz fotografı anında görmenizi sağlayacak, beğenmediğiniz kareleri tekrar çekmenize olanak verecek, daha sonra bilgisayarınız başında çektiğiniz kareleri üzerinde bazı manipülasyonlar yapmanızı sağlayacaktır. Bu kameraların dezavantajı analog SLR lere oranla pahalı olmalarıdır. Ayrıca hafıza kartları da oldukça fiyatlıdır. Öte yandan mevcut AF lenslerinizi bu makinelerle de kullanabilirsiniz. Objektifler Kuş fotoğrafları için gerekli en gerekli lens uzun bir tele-objektifdir. Bu uzunluk en az 400mm olmalıdır. Bunun yanında 2x gücünde bir teleconverter (TC) lensinizin gücünü 800mm ye çıkaracaktır (400x2=800). Ancak unutulmaması gerekir ki TC ler görüntüyü yaklaştırma çarpanları oranında filme ulaşan ışığı azaltırlar. Örneğin 400mm f/2.8 bir lense 2x TC taktığınızda ışık iki durak azalır; yani artık 800 mm f/5.6 değerinde bir lensiniz var demektir. Fotoğrafta hem daha ucuz, hem de daha hafif olması nedeniyle tercih edilebilecek EF 400mm f/5.6 Canon lens görülmektedir. Bu lensler içinde bulunan yassı ultrasonik motorlar (USM) sessiz ve hızlı otomatik netleme için vazgeçilmez özelliklerdir. Canon serisi bazı lenslerde uygulanmaya başlayan titreşim engelleme sistemi (IS: Image Stabilizer) ışığın yeterli olmadığı ortamlarda iki durak değerinde avantaj sağlamakta; makinenin sallamasından doğan istenmeyen efektleri en aza indirmektedirler. IS teknolojisinin başarısına bakılırsa yakın gelecekte bu teknolojinin yaygınlaşacağını söyleyebiliriz. ***Aynı lensi dijital SLR kamerada kullanmanız halinde dijital makine içindeki çipin, 35mm film alanından küçük olması nedeniyle lensiniz 640mm (400x1.6) ye eşdeğer olacaktır. Önemli Not: Lenslerin "f" (diyafram) değeri yükseldikçe ışığın filme ulaşma süresi uzar, kuşlar genellikle sürekli olarak hareket halinde bulunduklarından, "f" değerinin yükselmesi kuş çekimleri için bir dezavantajdır. Bunun yanında böcek, kelebek ve çiçek çekimleri için 1:1 (doğal büyüklükte) çekim yapma imkanı veren 100mm makro bir lens ile manzara çekimleri için geniş açısı 24mm veya 28mm olan bir zoom lensin de çantanızda bulunması gerekmektedir. Alternatif Objektifler Konvansiyonel tele-objektiflerin ağır ve pahalı olması nedeniyle saha teleskoplarını bunlara alternatif olarak kullanmak mümkündür. Bir adaptör aracılığıyla kameranıza bağlayabileceğınız teleskop ile 800mm f/10.4 eşdeğerinde bir tele-objektif sağlamış olursunuz. Bunun yanı sıra, SLR kameralar için bağımsız objektif üreticilerinin sağladığı aynalı lensler, ucuz ve hafif olmaları nedeniyle tercih edilebilir. Bu tür lenslerde, bunların içinde bulunan toplayıcı ve yansıtıcı aynalardan kaynaklanan görüntü kayıpları ile özellikle su kenarlarında istenmeyen halkacıklar sorunu yaşanabilir, her şeye rağmen, bol ışıklı ortamlarda aynalı lenslerle iyi sonuçlar elde edebilirsiniz. Önemli Not: alternatif objektiflerin "f" değerleri yüksek ve sabittir. Filtreler Objektiflerinizi çizilmekten, tozdan, rezinden, yağdan korumak ve güneşin ultraviole ışınlarını kesmek için lenslerin çaplarına uygun UV veya skylight filtreleri devamlı üzerlerinde takılı bulundurmak gerekir. Ayrıca özellikle manzara fotoğrafı çekerken istenmeyen yansımaları ortadan kaldırmak ve arzu edilen renk ısısını elde etmek için polarize filtre vazgeçilmez bir eklentidir. Modern kameralarda ışık ölçüm (TTL) sistemlerin yanılmasını önlemek için dairesel (Circular-CPL) polarizerlerin seçilmesi lazımdır. Alternatif Dijital Fotoğraf Makineleri Fiyatları çok yüksek olan Dijital SLR makineleri yerine daha ucuz alternatif arayanlar için bu alanda kullanılabilecek en uygun dijital fotograf makinesi döner başlıklı Nikon Coolpix serisidir. Nikon Coolpix ler digiscoping olarak adlandırılan kuş fotograflama yöntemi için çok uygundur. Digiscoping yöntemi dijital bir fotograf makinesiyle bir saha teleskobunun kombinasyonundan oluşmaktadır. Bu yöntem kullanılarak örneğin 20x yakınlaştırma değeri olan bir saha teleskobuna 3x yakınlaştırma değerli bir dijital makine eklendiğinde 35 mm formatında 2800mm ye eşdeğer bir sistem kurulabilmektedir. Kamerayı sağ üstte görüldüğü gibi bir destek ünitesi yardımıyla veya bir adaptör kullanarak teleskopla birleştirmek veya kamerayı elle tutarak, okülere yaklaştırıp çekim yapmak mümkündür. Benzer şekilde dürbün-coolpix kombinasyonu da kullanılabilir. Netleme konusunda bolca egzersiz yapıldıktan sonra bu yöntemle çok başarılı fotograflar çekilebilir: Sehpa , döner başlık ve diğer sabitleyiciler Tele-objektif, teleskop veya makro lens kullanırken titreşimi önlemek ve net görüntü yakalayabilmek için sehpa kullanmak şarttır. Profesyoneller, manzara fotoğrafı çekerken dahi sehpa kullanırlar. Taşınma kolaylığı açısından hafif sehpa almayı düşünenler bunu hemen unutsunlar, zira hafif sehpalar arazide sıkça görülen rüzgarlardan hemen etkilenir, titreşimi kameraya yansıtır hatta rüzgar veya arazi eğiminden dolayı üzerindeki kıymetli teçhizatla birlikte devrilebilirler. Burada tavsiye edeceğim sehpa hafif olmayan, ayakları birbirinden bağlantısız, su ve özellikle çamurun ayak kanallarına dolmasına olanak vermeyen tiplerdir. Sehpa ayaklarının ve merkez dikitinin birbirlerinden bağımsız olarak hareket ettirilebilmesi sehpayı alçak seviyelerde kullanmaya (çiçek, böcek çekimlerinde gerekli) veya düz olmayan kayalık alanlarda, değişik açılarda farklı yükseltilere yerleştirmeye imkan verir. Öte yandan özellikle araba içinden kuşları çekmek için pencereye kelepçelenen aparatlar da büyük kolaylık sağlarlar, ancak bunlar kullanılırken titreşimi kesmek için arabanın motoru kapatılmalıdır. Bu aparatın takıldığı pencerenin üzerine bir perde geçirildiği takdirde arabalar kolaylıkla bir gözlem evine dönüştürülebilir. Diğer taraftan kullanılan sehpalar üzerinde yön değiştirmeye, ince ayar yapmaya, fotoğrafı çekilecek kuşu izlemeye yarayan bir döner başlık yerleştirmek gerekir. Bu konuda en başarılı modeller top kafalı döner başlıklardır. Flaş ve Aksesuarları Kuşları ve doğal yaşamı fotoğraflarken flaş genellikle güneş ışığına ek olarak ve yaprak-dal gölgelerini gidermek, gölgede duran objeyi aydınlatmak üzere yardımcı olarak kullanılır. Kullandığınız filmin ISO değeri yükseldikçe veya objektifte daha düşük "f" değeri kullanıldıkça flaşın etki alanı da artar. Seçeceğiniz flaş ünitelerinin, kameranız ile uyumlu olmasını öneririm, bunlar çoğu kez ön parlama ile çekim öncesi ölçüm yapma özelliğine sahip TTL flaş tipleridir. Flaş seçerken serinin en büyük GN* değerine sahip olan döner başlıklı modelleri tercih etmek yararlı olur. Kullandığınız kamera için üretilen orijinal flaşlara yardımcı olarak daha ucuz olan ve bağımsız firmalar tarafından üretilen flaşları ek olarak kullanabilirsiniz. Bu tip ek flaş üniteleri fotoselli algılayıcılar sayesinde kablo kullanmaya gerek kalmadan ana flaş ünitesi ile eşzamanlı olarak tetiklenebilirler. Diğer taraftan, tele-objektiflerle çalışırken flaş ışığının dağılmasını önleyerek huzmeyi daha uzağa iletmek için, yanda resmi görülene benzer yardımcı aparatlar kullanılabilir. Yakın çekimlerde ise makro lenslerin ağzına yerleştirilen daire şeklinde özel makro flaşların kullanımı fotoğraf kalitesini yükseltecektir. Not: GN=Guide Number= Rehber Numara flaşın gücünü belirler (ISO100 film için) örneğin 28GN bir flaş, f5.6 da 5 metreye kadar etkili olabilir 28/5=5.6 Uzaktan Kumanda ve Kızılötesi Tetikleme Aygıtları, Kablolu deklanşör Kuşlara veya diğer hayvanlara yaklaşmak kimi zaman olanaksız, kimi zaman ise sakıncalı olabilir (üreme dönemleri). Bu durumda gözden uzak uygun bir yerde konuşlanarak uzaktan kumanda ile veya kızıl ötesi tetikleme yöntemiyle çekim yapmak gereklidir. Uzaktan kumanda aygıtlarını elektronik ve mekanik olarak iki gurupta ele alabiliriz. Elektronik aygıt seçerken kamera üreticileri tarafından söz konusu makine için özel olarak üretilen modelleri kullanmak yerinde olur. Mekanik aparatlar ise uzun kablolu deklanşörler niteliğindedir ve hava basıncı ile çalışır.Bu tür aparatların etki alanları 5-15 metre arasındadır. Kimi profesyoneller, radyo frekansları çalışan ile daha uzun mesafelerde (50-100m) etkili alıcı-verici sistemleri de kullanmaktadır. Diğer taraftan fotoğraf çekerken hassas ayarların bozulmasını ve titreşimi engellemek için kablolu deklanşör kullanmak gereklidir. Aygıtları yerleştirirken kuşların etrafta bulunmadığı zamanlar tercih edilmelidir. Film Çektiğiniz fotoğrafların ticari değer ifade etmesi, bozulmadan uzun süre saklanması ve kolaylıkla arşivlenmesi açılarından pozitif (slayt-dia) film kullanmanızda yarar vardır. Filmin ISO (ışık hassasiyet) değeri yükseldikçe ışığa duyarlığı artar ancak gren seviyesi yükselip , renk tonları solgunlaşabilir (ISO 200-400) . Bu dezavantajlar yüzünden düşük grenli ve düşük ISO değerli filmler (50-100) kullanmakta fayda vardır. Ancak "f" değeri yüksek, ışığı geç geçiren (yavaş) lensler kullanırken yüksek ISO değerli filmler kullanmak kaçınılmaz gibidir. Diğer Yardımcı Malzemeler Fotoğraf Makinelerinizi boynunuzda taşımanız gerektiğinde boyuna ağırlık yüklemeyecek, geniş yüzeyli, ağırlığı yayan özel kamera kayışları kullanılmalıdır dar kayışlar, efor gerektiren etaplarda boyundaki damarlar ve ense omurları üzerindeki bası nedeniyle baş ağrısına yol açabilirler. Fotoğraf malzemelerini taşımak için konvansiyonel çantalar yerine mevcut sırt çantalarınızı kullanmanızı öneririm, objektif, kamera, vd.nin birbirine çarpmasını önlemek için yedek iç çamaşırı, t-shirt , polar şapka kullanabilir veya mevcut çantalarınız içindeki muflonlu seperatörleri bunların arasına yerleştirebilirsiniz. Piyasada sırt çantası şeklinde tasarlanmış kamera çantaları da vardır. Ancak ben içinde matara (su), güneşten koruyucu krem (kokusuz), su kenarına gidiliyorsa sivriler için sinek-kov spreyi, çakı, çakmak ve rehber kitap, not defteri ve kalem bulundurduğum çok fonksiyonlu sırt çantamı tercih ediyorum. Arıların ve diğer hayvanların dikkatini çekmemek için parfüm kullanmamanızı tavsiye ederim. Bakım Ürünleri Toz ve nem, makine ve objektiflerin düşmanıdır. Her yolculuktan sonra araç ve gereçlerinizin tozunu almak için yumuşak temizleme fırçası ve lekeleri gidermek için lens temizleme kağıtları bulundurmak gereklidir. Toz almak amacıyla satılan basınçlı hava spreylerini dikkatli kullanmak ve fotoğraf makinelerinin içine kesinlikle tutmamak gerekir, bu işlem makinenin elektronik perdesine zarar verebilir. Lens temizlemek için satılan solüsyonları mercek üzerinde yapışkan-inatçı lekeler oluşmadıkça önermiyorum, bu tip kimyasallar imalat sırasında mercekler üzerine uygulanmış bulunan kaplamalara zarar verebilir. Fotoğrafik Teknikler Bir fotoğrafı iyi bir fotoğraf yapan fotoğraf makinesi değil fotoğrafçıdır. Doğada bol pratik yaparak yeteneklerinizi geliştirmeniz gerekir. Zamanla kendi tarzınızı geliştirdiğinizi göreceksiniz. Ancak iyi bir kuş ve doğa fotoğrafçısı olmak için aynı zamnda iyi bir gözlemci olmak gerektiğini de unutmayın. Gördüğünüz kuş veya çiçek nedir, hangi türler, ne tip habitatlarda bulunur, türlerin davranış biçimleri nedir? gibi bilgileri edinmek gerekir. Kuşlar, çiçekler, mantarlar ve böceklerle ilgili çeşitli yardımcı kitaplar edinip bunları çalışmakta büyük yarar vardır. Kompozisyon Bir konuyu, fotoğraf karesine aktarmanın pek çok yolu vardır. Sizin özgün tarzınızı belirleyecek olan da konuyu, küçük bir kareye sığdırırken kullanacağınız yöntem olacaktır; başka bir deyişle kompozisyon kurma yeteneğiniz. İyi bir kompozisyonu oluşturan tüm öğeleri tarif etmek zordur, zira bunu yapmanın pek çok şekli olabilir, burada sadece kompozisyonun temel öğelerine değinmekle yetineceğim. Başarılı bir kompozisyonun içindeki tüm etmenler izleyicinin ilgisini çekecek şekilde dizilmiş olmalıdır: Işık ve gölge Işığın başarılı kullanımı, solgun renklerin hakim olduğu ortamlardan başarılı fotoğraflar çıkarabilmenizi mümkün kılabilir. Bir an siyah-beyaz fotoğrafı düşünecek olursanız ışığın gücünü daha iyi kavrayabilirsiniz. Kısaca vurgulamak gerekirse: ışığın aydınlattığı alan izleyicinin dikkatini çeken alandır. Geride kalan alanlar ise ışık düşen alanları dengeli biçimde besleyerek fotoğrafta üçüncü boyutun oluşmasına katkıda bulunurlar. Resim 1`de gördüğünüz flamingoyu içinde bulunduğu ortamdan soyutlayabilmek ve kuşun çarpıcı rengini vurgulayabilmek için -1.5 f/durak (eksi) pozlandırma uyguladım. Söz konusu işlem yapılmamış olsaydı, bu sıradan bir flamingo fotoğrafı olacaktı ve fazla ışık kuşun renklerini solgun, beyaza dönük pembe, gölgelik alanları ise uçuk gri olarak gösterecekti. Günün fotoğraf çekmek için en uygun ışığı, güneş doğduktan hemen sonra ve güneş batmadan önceki saatlerde bulunabilir. Resim 1`de görülen flamingo fotoğrafı güneş batmadan önce çekilmiştir. Geleneksel olarak güneşi arkamıza veya yanımıza alarak fotoğraf çekmek en iyi sonuç veren yöntemlerdir. Gün ışığı yeterli olmadığında veya istenmeyen gölgeler (dal ve yaprak) konunun üzerine düştüğünde bunları gidermek için yapay ışık kaynağı (flaş) kullanmak gerekir. Renkler ve ahenk Güçlü, parlak renkler izleyicinin dikkatini çeker. Örneğin kırmızı rengin insanların beyin hücrelerini uyardığı kanıtlanmıştır. Öte yandan renklerin uyumu (ahenk) ve uyumlu karışımlar (sarı-mavi) izleyiciyi olumlu etkiler. Gün ışığının dikey ve yatay gelmesi renk tonlarını etkiler. Güneş doğarken veya batarken ışınlar yatay geldiğinden ışığın ultra-viole etkisi azalır, bundan dolayı kırmızı ve sarı tonlar kuvvetlenir, abartılı çıkar. Işığın dik olarak geldiği saatlerde artan kontrastı dengelemek ve renk ısısını korumak için polarize filtre kullanılmalıdır. Açı ve derinlik Fotoğrafın çekildiği açı objelerin görünüm ve derinliğini dramatik biçimde değiştirir. Bir objeyi yukarıdan (tepeden) çekmek fotoğrafı iki boyuta indirecek (sağdaki fotograf) oysa diz çökerek veya yere yüzükoyun uzanarak yandan (yüzeyden) çekmek konuya derinlik katacak, (aşağıdaki fotoğraflar) fotoğrafa üçüncü boyutu kazandıracaktır. Öte yandan derinlikte detayın önemli olduğu manzara fotoğraflarında alan derinliğini artırmak için f/14 gibi yüksek f/durakları tercih edilmelidir. Hareketli fotoğraflar çekerken önemli olan merkez objenin netliği olduğundan f/2.8 gibi mümkün olan en düşük f/durağı tercih edilir. Nitekim düşük f/durağı tercih etmek daha süratli hız aralıklarında çekim yapmayı mümkün kılar ve objelerin hareketli olmasından doğan netlik risklerini de en aza iner. (Resim 2) Fon ve ufuk çizgisi Fotoğrafı çekilen objenin dışında arka planda veya kenarlarda neyin nasıl bulunduğuna da dikkat etmek gerekir. Fon`da veya kenarlarda objeyi perdeler şekilde duran, ilgiyi dağıtacak detayların (dallar, yapraklar, çöp vb yıgınlar gibi) bulunmamasına ve ufuk çizgisinin yatık değil (Resim 3), düz olmasına (soldaki fotograf), ayrıca fotoğraf alanını tam ortadan değil ortanın altından bölmesine özen gösterilmelidir. Fonda istenmeyen objelerin bulunmaması için temel objeye gösterilen dikkatin aynısını göstermek gerekmektedir. Kısaca konu kadar, konunuzun etraf ve arkasını gözlemlemeniz büyük önem taşır. Kadraj ve anlatım disiplini Objelerin ne kadarının fotoğraf karesi içine alındığı ve bunun karenin neresine yerleştirileceği önemlidir. Burada pek çok seçenek karşımıza çıkar, örneğin bir kuşu çekerken portre veya tüm gövde tercih edilebilir ya da kuşun yaşadığı ortamı vurgulamak için kuş biraz daha küçük tutularak içinde yaşadığı habitat hakkında fikir verilmesi sağlanabilir. Kuşun gövdesinin tamamını kapsayan bir fotoğrafta, gövdenin yatay kadrajda tercihen sağ veya sol alt köşeye (bakış yönüne göre) yerleştirilmesi anlatımı güçlendiren bir uygulamadır. Anlatım gücünü artırıp fotoğrafı değerli kılmak için objeyi sabit çekmek yerine belirgin bir davranışı sergilerken çekmekte fayda vardır. Uçarken, avını yakalarken, beslenirken, v.b. (Resim 4) Pozlandırma Temel kompozisyon kurallarına yer verdikten sonra, pozlandırma ile ilgili bilgilere geçebiliriz. Pozlandırma ile basit olarak film yüzeyine düşecek ışığın dozajının ayarlanmasını kasdediyorum. Fotoğrafı başarılı kılacak en önemli etmenlerden biri filme ulaşan ışığın uygun ölçülerde olmasıdır. Filme ulaşacak ışığı ayarlamak için elimizde iki kontrol noktası vardır, objektif odak-diyafram değerleri (Av: f-durakları: f2.8-f22 arası) ve makinenin çekim hız aralığı (Tv: 1/4000sn-30sn). Her filmin az ve çok pozlandırmaya karşı toleransı değişiktir bu durumda kullandığınız filmlerin duyarlıklarını ölçmek size düşüyor, bunu tecrübe ile bulacaksınız. Bu iki kontrol noktası arasında ters oranlı bir ilişki vardır, birinin değeri arttığında diğeri azalır; örneğin poz değeriniz f5.6 de(Av), 1/500 (Tv) ise derinliği artırmak içi diyaframı kısarak f8 e(Av) getirirseniz hız (Tv) 1/250 ye düşecektir. Hızın düşmesini engeller ve değeri (Tv) 1/500 de bırakırsanız fotoğrafınız 1 f/durağı az pozlanmış olur. Fotoğrafa yeni başlayanlar makinelerinin otomatik olarak atadığı değerlerle çalışmalıdırlar, biraz tecrübe kazandıktan sonra pozlandırma egzersizleri yapılabilir, ancak ne yaptığınızı unutmamak için poz değerlerinizi bir kenara not almakta yarar vardır. Kuşlar gibi hareketli konuları çekerken konuyu istenen netlikte dondurmak için mümkün olan en düşük f/durağı ve en yüksek hız değeri kullanılmalıdır. Fakat teleobjektiflerin f/durak değerleri düştükçe fiyatları artar. Örneğin 300mm f/5.6 bir lens 300 dolara alınabilecekken, aynı lensin f/2.8 durağına sahip olanı 3000 dolar değerinde olacaktır. Bu çarpıcı örneği verirken aynı zamanda kuş fotoğrafçılarının en önemli problemini de sanırım açıklamış oldum. Fotoğraf makineleri tarafından otomatik olarak atanan değerler ile çoğu zaman optimum pozlandırma yapılabilir ancak bazı durumlarda işe el koyup otomatik pilotu devreden çıkarmak gerekebilir. Risk içeren durumlarda (açık veya koyu renkli kuşlar çekerken) öncelikle makineyi durak (Av) belirleyici otomatik konuma getirmekte ve kuş ile aynı uzaklıkta bulunan bir ağaç gövdesinden ışık ölçümü yaparak hızı (Tv) bu değere sabitlemekte yarar vardır. Bu yapılmadığı takdirde tıpkı yandaki fotoğrafta olduğu gibi TTL metre koyu renkli fondan etkilenerek beyaz tüylerdeki detayın kaybolmasına (beyaz patlaması) yol açar. (Resim 5) Alan Derinliği Alan derinliğini objektif değerlerini (Av) değiştirerek kontrol edebiliriz. Kural basittir: f/durağı değerini artırırsanız (ör:f18) alan derinliği artar, azaltırsanız (ör: f2.8) azalır. Peki alan derinliğini artırıp, azaltmak ne işe yarıyor? Alan derinliği arttıkça vizör içinde görülen her obje mümkün olan en net biçimiyle ve detaylı olarak filme çıkacaktır, bu yüzden manzara fotoğrafları çekerken makine tarafından atanan değerler yerine f14 gibi yüksek duraklar seçmeniz gerekir. Bir çiçek resmi çekerken ise onu arkadaki istenmeyen dal ve yaprak görüntülerinden soyutlamak (alan derinliğini azaltmak) için f5.6 gibi nisbeten düşük bir durak kullanılabilir. F/duraklarını artırıp azaltırken dikkat edilmesi gereken nokta, alan derinliği arttıkça daha düşük hız aralıkları içinde veya flaş kullanarak çekim yapmamız gerektiğidir. Eğer objeniz hareketli ise veya rüzgardan dolayı sallanıyorsa alan derinliğini artırma çabalarınız başarısızlıkla sonuçlanabilir. (Resim 6) Flaş Kullanımı Işığın yetersiz olduğu durumlarda başarılı fotoğraf çekebilmek için flaşdan yararlanmak gerekir. Flaş yapay bir ışık kaynağı olduğundan objeye ve fona eşit oranda dağılmaz, örneğin objeniz sizden 10 m, fondaki yapraklar ise 20m uzakta ise, yapraklara objeye ulaşan ışığın ancak dörtte biri ulaşacak fon film üzerine iki durak daha az pozlanmış olarak çıkacaktır. Böyle bir ortamda Fonu da objeyle aynı oranda pozlamayı arzu ediyorsanız ek flaş üniteleri kullanmanız gerekecektir. Gece çekimlerinde ortaya çıkan bir başka problem olan ‘kızıl göz` ü ortadan kaldırmanın en iyi yolu uzatma kablosu kullanarak flaşı makineden farklı bir açıda konuşlandırmaktır. (Resim 7) Flaş bir taraftan güneş ışığının az olması veya olmaması nedeniyle kullanılırken, diğer taraftan da fazla olması nedeniyle ortaya çıkan istenmeyen gölgeleri ortadan kaldırmak için de kullanılır. Tamamen siyah renkli olan kuşların (sağdaki karatavuk gibi) tüyleri üzerinde detay vermek ve gözlerine ışıltı katıp gövdesinden ayırmak, ışığı arkasında bulunduran objeleri aydınlatmak için de flaş kullanılır. Gözlerdeki ışıltı fotoğrafa canlılık katan önemli bir öğedir, sırf bunu sağlamak için devamlı olarak flaş kullanmak da mümkündür. Flaş ile çalışılırken makineniz en fazla 1/60 - 1/250 hız değerlerinde çalışır. Yüksek hız aralıklarında (1/250) gün ışığı ile flaşı dengelemek kolaylaşır. Gün ışığı ile flaşı aynı anda kullanırken (dolgu flaş) doğru pozlama yapabilmek için makinenizin TTL metresinin okuduğu değerde bir değişiklik yapmazken, flaş değerini 1 durak az ışık verecek şekilde ayarlamanız gerekir. Modern flaşların üzerinde tıpkı kameranızın üzerinde olduğu gibi artı-eksi pozlama düğmesi bulunmaktadır, eski tip flaşlarda bunu sağlamak için makine değerini sabitleyip, flaşın üzerindeki ASA ayarını 100`den 200`e getirmek gereklidir. Arkasında güneş bulunan objeler için böyle bir ayarlama yapmanıza gerek yoktur. Uzaktan Kumanda Normal şartlarda yeterince yaklaşılması mümkün olmayan veya sakıncalı olan (yuvada) kuşları fotoğraflamak için uzaktan kumanda aygıtları kullanmak gerekmektedir. Bu aygıtların kuşların etrafta bulunmadığı bir zamanda yerleştirilmesi ve tecihen iyi gizlenmesi gerekir. Uzaktan kumandaya bağlanmış makine kuşun konması beklenen noktaya netledikten sonra , kuşun göremeyeceği bir yere saklanarak sabırla beklemekten başka yapacak bir şey yoktur. Fotografları çektikten sonra düzeneği kaldırırken de aynen kurarken olduğu gibi kuşların uzaklaştığı zamanı beklemek gerekir. Kuşların hangi noktalara konduğunu ve makineyi nereye koyacağınızı tespit etmek için dikkatli gözlem yapmak gereklidir. Resim 8`deki fotoğraf, kara kızılkuyruğun istinat duvarının deliği içinde yuva yaptığı belirlendikten sonra üzerinde küçük teleobjektif olan bir düzeneğin yuva ağzının üç-dört metre gerisine gizlenmesiyle çekilmiştir. Bu sistemi kullanarak büyük tele objektifleriniz olmasa da mükemmel sonuçlar alabilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/kus-ve-doga-fotografciligi-cekim-rehberi

Görelilik ve Kara Delikler

Newton’dan farklı olarak Einstein’a göre, kütleçekim zamanı etkiler, çünkü ışığı etkiler. Eğer bir kara deliğin kenarında hareketsiz tutulan bir ışık parçacığı hayal edilirse, bu parçacık ne ilerler ne de geriler, ne enerji kaybeder ne de kazanır, yalnızca belirsiz bir şekilde askıda kalır. Böyle bir durumda, “zamanın kıpırdamadan durduğunu” ileri sürmek mümkündür. Kara delikleri ve onun niteliklerini savunan görelilikçilerin iddiası budur. Sözün kısası, kastedilen, eğer tüm hareket sona erdirilseydi, ne durum ne de konumda herhangi bir değişimin olmayacağı ve bu nedenle de kelimenin herhangi bir anlamında zaman diye bir şeyin bulunmayacağıdır. Kara deliğin kenarında varolduğu farz edilen durum budur. Ne var ki bu, daha varlığı bile kanıtlanmamış bir olgunun son derece spekülatif ve mistik bir yorumu olarak görünmektedir. Tüm maddeler sürekli bir değişim ve hareket halindedirler ve bu nedenle burada söylenen şey, eğer madde ve hareket yok edilirse, zamanın da yok olacağından başka bir şey değildir, ki bu tam bir totolojidir. Bu şunu söylemekten farksızdır; eğer madde yoksa madde yoktur, ya da eğer zaman yoksa zaman yoktur. Çünkü her iki ifade de tıpatıp aynı şeyi anlatır. Tuhaftır ama, görelilik teorisinde zamanın ve uzayın ne olduğuna dair bir tanım aramak boşunadır. Einstein şüphesiz bunu izah edilmesi zor bir şey olarak görmüştü. Ne var ki, kendi geometrisi ile klasik Öklid geometrisi arasındaki farkı izah ederken bu noktaya oldukça yaklaşmıştı. İçinde uzayın eğrilmediği bir evren hayal edilebileceğini, ama bunun bütünüyle maddeden yoksun olacağını söylemişti. Bu tastamam doğru bir yöne işaret eder. Kara delikler hakkındaki tüm yaygaralardan sonra, Einstein tarafından bu konuya hiç değinilmediğini keşfettiğinizde şaşırabilirsiniz. O, esasen çok karmaşık bir matematiğe dayalı dikkatli bir yaklaşıma bel bağlamış ve gözlem ve deneyle doğrulanabilecek öngörülerde bulunmuştu. Kara delik fiziği, açıkça saptanmış ampirik verilerin yokluğunda, son derece spekülatif bir karaktere sahiptir. Elde ettiği başarılara rağmen, genel görelilik teorisinin yanlış olma olasılığı halen vardır. Özel göreliliğin tersine, genel görelilik için gerçekleştirilen deneysel testlerin sayısı çok değildir. Bugüne dek, teori ile gözlenen olgular arasında herhangi bir ihtilâf bulunmamış olsa da, nihai bir kanıt henüz yoktur. Özel göreliliğin, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı hareket edemeyeceği şeklindeki iddiasının bile yanlış olduğu gelecekte gösterilebilir.[18] Göreliliğe alternatif teoriler de ileri sürülmüştür, meselâ Robert Dicke tarafından. Dicke’nin teorisi, ayın yörüngesinde güneşe doğru birkaç millik bir sapma öngörmüştü. Texas’taki MacDonald gözlemevi, gelişmiş lazer teknolojisini kullanmasına rağmen bu kaymanın izine rastlamadı. Ne var ki, son sözün söylendiğini kabul etmek için hiçbir sebep yoktur. Şimdiye kadar, Einstein’ın teorileri defalarca yinelenen deneylerden sağlam çıktı. Ama uç koşulları sürekli olarak derinlemesine araştırmak, eninde sonunda denklemlerin içermediği birtakım durumları ortaya çıkaracak ve bu da çığır açıcı yeni keşiflerin önünü açacaktır. Tıpkı Newton mekaniği, Maxwell elektromanyetizma teorisi ya da daha önceki herhangi bir teori gibi, Görelilik teorisi de yolun sonu olamaz. İki yüzyıl boyunca, Newton’un teorileri mutlak geçerli kabul edildi. Otoritesine karşı çıkılamazdı. Ölümünden sonra, Laplace ve diğerleri, onun teorilerini, bir saçmalık haline geldiği uç bir noktaya dek götürdüler. Eski mekanik Mutlaklardan radikal kopuş, 20. yüzyılda fiziğin daha da ilerlemesinin gerekli bir koşuluydu. Mutlaklık canavarını sonsuza kadar yok ettikleri iddiası yeni fiziğin kibirli bir övünmesiydi. Düşünce bir anda şimdiye kadar duyulmamış âlemlerde hareket etme özgürlüğüne kavuşmuştu. Baş döndürücü günlerdi bunlar! Ne yazık ki böylesi mutluluklar sonsuza dek süremez. Robert Burns’ün sözleriyle: “Ama sevinç her yanı kaplayan gelincikler gibidir: Çiçeği tutarsınız, tazeliği dökülür.” Yeni fizik birçok sorunu çözdü, ama bugün bile halen çözümsüz kalan yeni çelişkiler yaratma pahasına. İçinde bulunduğumuz yüzyılın büyük bir kısmında fizik iki görkemli teorinin hükmü altındaydı: kuantum mekaniği ve görelilik. Bu iki teorinin uyuşmazlık içinde oldukları noktası ise genellikle kavranmamıştır. Aslında bunlar birbirleriyle bağdaşmazlar. Genel görelilik teorisi kesinsizlik ilkesi diye bir şeyi hesaba katmaz. Einstein yaşamının son yıllarını bu çelişkiyi çözmeye adadı, ancak başarılı olamadı. Görelilik teorisi büyük ve devrimci bir teoriydi. Tıpkı zamanın Newton mekaniği gibi. Yine de böylesi tüm teorilerin kaderi ortodoksluğa dönüşmeleri, bir çeşit damar sertleşmesinden muztarib olmalarıdır, ta ki bilimin ilerleyişince ortaya konulan sorulara artık yanıt veremez bir duruma gelinceye kadar. Uzun bir süre boyunca teorik fizikçiler kendilerini Einstein’ın keşiflerine dayandırmaktan memnundular, tıpkı eski kuşakların Newton’a bağlılık andı içmekten hoşnut olmaları gibi. Ve yine aynı şekilde, genel görelilik teorisinden, yaratıcısının hiçbir zaman hayal bile etmediği en saçma ve en fantastik fikirleri çıkarmakla, ona gölge düşürmenin suçlusu da onlardır. Tekillikler, zamanın durduğu kara delikler, birçok evrenler, nasıl bir şey olduğuna dair hiçbir soru sormamamız gereken zamanın başlangıcından önceki zaman, vb.... Einstein’ın saçını başını yolduğunu görür gibi oluyoruz! Tüm bunların genel görelilikten kaçınılmaz olarak çıktığı varsayılıyor ve bunlar hakkında küçücük de olsa şüphe duyan birinin karşısına derhal büyük Einstein’ın otoritesi çıkartılıyor. Görelilikten önceki durumdan zerre kadar daha iyi bir durum değildir bu. O zamanlar da, mevcut ortodoksluğu savunmak adına Newton’un otoritesi aynı şekilde kullanılırdı. Aradaki tek fark, bugün bazı fizikçiler tarafından kaleme alınan upuzun yazıların yanında Laplace’ın fantastik fikirlerinin son derece aklı başında görünmesidir. Ve orijinal teorinin saçmalığa indirgenmiş bir halini sunan takipçilerinin tuhaf fantastik uçuşlarından Einstein Newton’a göre çok daha az sorumludur. Bu anlamsız ve keyfi spekülasyonlar, modern fiziğin teorik çerçevesinin kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesi gereğinin en iyi kanıtıdırlar. Buradaki sorun bir yöntem sorunudur. Herhangi bir yanıt vermemeleri sorunu değil. Sorun şu ki, doğru soruları nasıl soracaklarını bile bilmiyorlar. Bu sorun bilimsel olmaktan çok felsefi bir sorundur. Eğer her şey mümkünse, keyfi (daha doğrusu tahmini) bir teori, bir başka teori kadar iyidir. Tüm sistem artık bir çatlama noktasına dek sürüklenmiştir. Ve bu durumun üstünü örtmek için mistik bir dile başvuruyorlar, ama bu dilde bile, belirsiz ifadeler, gerçek içerikten tamamen yoksun olunduğu gerçeğinin üstünü örtemiyor. Çok açık ki bu duruma artık katlanılamaz, ve bu durum bir kısım bilimcinin, bilimin üzerine oturduğu temel kabulleri sorgulamaya başlamasına yol açmıştır. David Bohm’un kuantum mekaniği teorisini inceleyişi, Ilya Prigogine’in Termodinamiğin İkinci Yasasına getirdiği yeni yorum, Hannes Alfvén’in ortodoks büyük patlama kozmolojisine alternatif bir yaklaşım oluşturma çabaları, her şeyden önce de, kaos ve karmaşıklık teorisinin görkemli yükselişi; tüm bunlar bilimde bir mayalanmanın varlığını gösterir. Bunun kesin sonuçlarını öngörmek için çok erken olsa da, öyle görünüyor ki, bilim tarihinde bütünüyle yeni bir yaklaşımın ortaya çıkacağı en heyecan verici dönemlerden birine giriyoruz. Einstein’ın teorilerinin, bir taraftan görelilikte yaşayabilir olan her şeyi koruyan, diğer taraftan da onu düzelten ve güçlendiren yeni ve daha geniş tabanlı bir teori tarafından eninde sonunda aşılacağını varsaymak için her türlü neden var elde. Süreç içinde, uzay, zaman ve nedenselliğin doğasına ilişkin soruların daha doğru ve daha dengeli yanıtlarına kesinlikle ulaşacağız. Bu, eski mekanik fiziğe geri döneceğimiz anlamına gelmez, tıpkı elementleri birbirine dönüştürmeyi başarmamızın simyacıların fikirlerine geri dönmek anlamına gelmemiş olması gibi. Görmüş olduğumuz gibi, bilim tarihi sık sık eski tutumlara görünürde bir geri dönüş içerir, ancak nitel olarak çok daha üst bir düzeyde. Mutlak bir güvenle tek bir şey öngörebiliriz: Bugünkü kaostan nihayet yeni bir fizik ortaya çıktığında, bu fiziğin içerisinde, zaman yolculuklarına, birçok evrenlere ya da haklarında hiçbir soru sormamıza izin verilmeyen tüm evreni tek bir noktaya sıkıştıran tekilliklere yer olmayacaktır. Bu durum, Tanrının varlığını bilimsel belgelerle kanıtlayacaklar için ortaya konulan büyük para ödülünü kazanmayı maalesef çok daha zorlaştıracaktır ve bazıları buna çok da üzülebilirler, ama bu, uzun vadede bilimin ilerleyişi açısından hiç de kötü bir şey değildir! Kaynaklar: * Tersinirlik, bir önceki duruma geri dönebilirliktir. Tersinmezlik ise bir önceki duruma geri dönememezliktir. (ç.n.) [1] İncil, 14: 1. [Kitabı Mukaddes, Eyüp, Bap 14, 1-2, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 1993, s.511] [2] Aristoteles, Metaphysics, s.342 ve 1b. [Metafizik, s.497-498] [3] Hegel, Phenomenology of Mind, s.151. [Tinin Görüngübilimi, İdea Y., 1986, s.75-76] [4] Prigogine ve Stengers, Order Out of Kaos, s.89. [Kaostan Düzene, s.126] [5] Hegel, Phenomenology of Mind, s.104. [Tinin Görüngübilimi, s.45] [6] Hegel, Science of Logic (Mantık Bilimi), cilt 1, s.229. [7] Landau ve Rumer, What is Relativity?, s.36 ve 37. [İzafiyet Teorisi Nedir?, Say Y., Mayıs 1996, s.81-83 ve 83-84] [8] R. P. Feynman, Lectures on Physics, cilt 1, s.1-2. * Günberi (perihelyon): Bir gezegenin yörüngesinde güneşe en yakın olduğu nokta. (ç.n.) [9] Trotsky, The Struggle Against Fascism in Germany, s.399. [Faşizme Karşı Mücadele, Köz Y., Haziran 1977, s.417] [10] R. P. Feynman, Lectures on Physics, 5. bölüm, s.2. [11] N. Calder, Einstein’s Universe (Einstein’ın Evreni), s.22. * “Birçok evren” (multiverse): Çok (multi) ve evren (universe) sözcüklerinin kaynaştırılmasıyla türetilen bir sözcük. (ç.n.) [12] J. D. Bernal, Science in History, s.527-8. [Bilimler Tarihi, cilt 2, Sosyal Y., Ekim 1976, s.488] [13] N. Calder, Einstein’s Universe, s.13. [14] I. Asimov, New Guide to Science,s.359. [Bilim Rehberi, s.511] [15] Hegel, The Phenomenology of Mind, s.151. [Tinin Görüngübilimi, s.75] [16] K. Popper, Unended Quest (Bitmeyen Araştırma), s.96-7 ve 98. * Entropi: Termodinamiğin en başta gelen kavramlarından biri. Termodinamikte çoğunlukla düzensizliğin bir ölçüsü olarak kullanılır. Yalıtık sistemlerde, sistem ısıtıldığında ya da soğutulduğunda, sıkıştırıldığında ya da genleştirildiğinde hangi davranış tarzını göstereceğini belirlemek için kullanılır. Termodinamik, bir sistemin entropisinin asla azalamayacağını yalnızca artabileceğini ve maksimum entropi durumunun, artık daha fazla enerji dönüşümünün imkânsız olduğu bir denge durumunu ifade ettiğini kabul eder. Bu yaklaşım “evrenin ısıl ölümü” hatalı düşüncesini doğrulamak amacıyla kullanılagelmiştir. Son yıllarda, I. Prigogine, Termodinamiğin İkinci Yasasını, entropiyi farklı bir biçimde tanımlayan bir tarzda yeniden yorumlamıştır. Prigogine’e göre, entropi, genel kabul gördüğü şekliyle, daha yüksek bir düzensizlik anlamına değil, genellikle daha üst düzeyde düzenli durumlara yol açan bir tersinmez değişim süreci anlamına gelir. [17] Prigogine ve Stengers, Order Out of Kaos, s.10, 252-3 ve 277. [Kaostan Düzene, s.43, 300 ve 326]. [18] Bu öngörü beklediğimizden de daha kısa bir sürede doğrulanmış görünüyor. Bu kitap baskıya gönderilmeden hemen önce, Amerikalı bilimciler tarafından yürütülen, ışık hızından daha büyük hızla hareket edebilen fotonları gösteren bir deneyin raporları basına yansıdı. Oldukça karmaşık olan bu deney, “kuantum tünelleme” olarak bilinen kendine has bir olguya dayanıyor. Eğer doğru olduğu gösterilirse, bu durum, tüm görelilik kavramının temelden yeniden düşünülmesini gerektirecektir.

http://www.biyologlar.com/gorelilik-ve-kara-delikler

Kuş Çizim Rehberi

Kuş Çizimleri yapmak size bir kuşu görmekten veya fotografını çekmekten çok daha fazlasını öğretir. Bir kuşu renkleriyle birebir olarak kağıda döken bir gözlemci aynı zamanda bu kuşu hafızasına da kazımış demektir. Çizim konusunda yeteneğiniz olmadığını düşünebilirsiniz ancak bu tür bir varsayım sizi Kuş çizimleri yapmaktan alıkoymamalıdır, sonuç olarak bu çizimleri kimseye göstermek veya sergi açmak zorunda değilsiniz. Bir çöp adam çizebiliyorsanız çöp kuş da çizebilirsiniz ve olayı gözünüzde büyütmeden çizmeye başlarsanız, yeteneğinizin çizdikçe geliştiğini göreceksiniz, farkında olmadan bir usta olduğunuzda yüzünüzde bir gülümsemeyle bu satırları anımsayacaksınız. Kuş Taslakları çizmeye yuvarlaklar ve elipsler kullanarak başlamak en kolay yoldur, daha sonra bu yuvarlakları detaylandırmaya girişebilirsiniz. Basit perspektif kurallarını unutmamalısınız, örneğin size yakın olan göz-ayak diğerinden biraz daha büyük olmalıdır. Kuş çizimleri arazide bir kuşu tanımlamak için alelacele taslak olarak çizilir. Taslaklar çala kalem yapılan basit çizimlerdir. Taslaklarınızı yaparken kurşun kalemden yararlanabilirsiniz böylelikle yanlışlarınızı kolaylıkla silebilirsiniz. Pek çok çiziminiz bir kuşun duruşunu, uçuşunu, veya belirgin tanımlayıcı hareketini gösteren basit taslaklar halinde kalacaktır. Bol bol taslak çizmek için bu işte başarının püf noktası sayılır. Beğendiğiniz bir taslağı renklendirerek illüstre etmeyi planladığınızda ise, taslağınızı mümkün olduğunca detaylı çizmeli (yukarıdaki şekil) ve renkler konusunda ayrıntılı notlar almalısınız. Unutmamalısınız ki kuşların en belirleyici özelliği tüylerinin renkleridir. Aldığınız notları ve taslağınızı desteklemek üzere konunun fotografını da çekebilirsiniz. Tüy detaylarını çalışırken bu fotografların büyük yardımı olacaktır. Bazı özellikleri vurgulamak üzere Rehber kitaplardaki illüstrasyonlardan da yardım alabilirsiniz. İllüstrasyon yaparken ise dilediğiniz kalemi kullanabilirsiniz. İllüstrasyonu yaparken tüm gölgeler için kurşun kalem (renklendirme tamamlandıktan sonra), mavi tonları için lacivert pilot v5 ve açık mavi uni-ball signo, gaga için siyah pilot v5, turuncu, sarı (beyazı kirletmek için), yeşil (mavi içine-takviye) uni-ball signo kalemler olmak üzere 7 adet kalem kullandım, daha detaylı çalışmalar için çeşitli renk tonlarını içeren takım kalemler kullanmak gerekir. Tüy görünümünü vermek için bunlar ince uçlu kalemler olmalı ve renklendirme yan yana ince çizgiler çizerek (tarama) gerçekleştirilmelidir. Gözlere canlılık katmak için tamamı boyanmamalı ışık yansıması görünümü veren minik beyaz adacıklar bırakılmalıdır. Diğer taraftan göz-baş-gövde-kanat-kuyruk-ayak oranlarının dengeli olmasına özen gösterilmelidir. Gölgelendirme işin üçüncü boyut kazanması açısından önemlidir ve mutlaka uygulanmalıdır.

http://www.biyologlar.com/kus-cizim-rehberi

Kuş Gözlem <b class=red>Rehberi</b>

Kuş Gözlem Rehberi

I.Donanım Pekala gözleme başlamak için neler gerekiyor: Tecrübeli bir gözlemci şehir parkında yürürken sadece ötüşleri duyarak veya deniz kenarında sadece siluetlere ve uçuş düzenlerine göre kuşları hiçbir araca gereksinim duymadan tanımlayabilir ancak güvenilir kayıt tutmak için yanınızda bazı araç ve gereçler bulunması gerekir: Dürbün veya Saha Teleskobu Kuş gözlemcisinin olmazsa olmaz aracı dürbündür. Uzun yürüyüşler yaparken, kayalık alanlarda tırmanırken veya sulak alanlarda ilerlerken hareket yeteneğinizi sınırlamayacak ve sizi yormayacak hafif ancak magnifikasyon değeri yüksek bir dürbün seçmekte yarar vardır. Piyasada değişik özelliklere sahip pek çok dürbün bulunmaktadır, seçeneklerin çokluğu seçim yapmanızı zorlaştırabilir. Doğru karar vermenize yardımcı olmak üzere dürbünleri niteleyen değerleri nasıl anlamak gerektiğini bir örnekle görelim: (10x42) değerinde bir dürbünde (10x) büyütme - yakınlaşma (magnifikasyon) değeridir. 10x bir dürbünle Çıplak gözle gördüğünüzü 10 kez yakınlaşmış görmek mümkündür. Bu değer ne kadar büyürse yakınlaşma o oranda artar. İkinci değer ise (42) dürbünün ön yüzündeki lensin çapını mm cinsinden ifade eder (Resim 2). Bu değerin büyümesi dürbünün ışık toplama yeteneğini artırır ve renk ayırımlarının daha kolay yapılmasına olanak verir. Her iki değer büyüdükçe gözlenen objedeki detay artar. Öte yandan, kuşlara yaklaşılması zor olan alanlarda daha güçlü araçlar olan saha teleskopları kullanılır. Saha teleskoplarının oküler adı verilen gözün yaslandığı kısmı genellikle SLR fotograf makinelerinin objektifleri gibi değişkendir. Oküler seçerken 20-60x magnifikasyon gücünde ve zoomlama niteliği olanları tercih etmekte yarar vardır. Not Defteri İyi bir gözlemci olmanın önkoşulu iyi not tutmaktır.Tanıdığınız türleri hemen sayarak, kaç adet olduklarını yazmanız gerekir.Tanımlayamadığınız veya şüpheli bir tür gördüğünüzde yapılması gereken ilk şey hemen önemli özelliklerini yanınızda bulundurduğunuz deftere not etmektir. Daha sonra aldığınız bu arazi notlarından faydalanarak rehber kitabınızdan doğru türün hangisi olduğunu bulabilirsiniz. Kuşun büyüklüğü (serçe, sığırcık veya güvercine göre) dalda veya gövdede duruşu (dik-eğik, yan, ters v.b), gaga şekli (küt,yassı vb), kuyruk uzunluğu, tüy özellikleri (gözlerdeki sürmeler, kafadaki lekeler, kanat altı ve üstü renkler vb), bacak ve ayakları (uzun, kısa vb), sesi- ötüşü (tiz, kısık, sürekli, kesik kesik v.b), uçuşu ( kanat şekli, sürekli kanat çırpıp çırpmadığı düz bir çizgi halinde uçup uçmadığı v.b.) gibi detayları not ediniz. Bunları asla aklınızda tutmaya çalışmayınız, zira bazı kuş türleri arasındaki şaşırtıcı benzerlik kolaylıkla belleğinizden şüphe etmenize yol açacaktır. Notların yanı sıra defterinizi gördüğünüz kuşların şeklini çizmekte de kullanabilirsiniz. Çizim konusundaki yeteneğinizin çizdikçe geliştiğini göreceksiniz. Not defterinizi başından ve sonundan başlamak üzere iki yönlü- çift amaçlı kullanabilirsiniz. İlk bölümde kesin kayıtlarınızı tutar ikinci bölüme şekillerinizi çizer veya şüpheliler konusundaki notlarınızı alabilirsiniz. Not defterinizde yer vermeniz gereken diğer bilgiler şunlardır: Gözlemin Tarihi, Kuşları bulunulan bölgenin adı, yaşam alanının özellikleri, hava durumu (ısı,bulut,yağmur,rüzgar). (Resim 5) Sayaç Sürü halinde bulunan kuşları saymak için içinizden bir-iki-üç yöntemi yerine yanda fotoğrafı görülen sayaçlardan edinmeniz hem şaşırmanızı önler hem de gözleminiz herhangi bir şekilde bölünürse (ör sayım sırasında sürü arasında aniden ilginç bir tür tespit edip duraklayabilirsiniz) sizi başa dönüp tekrar sayma külfetinden kurtarır. Sayma yeteneğiniz sayım yaptıkça artar ve zamanla gördüğünüz sürüde kaç birey olduğunu tahmin edecek duruma gelebilirsiniz. (Resim 6) Not: Bu tür sayaçları dini yayın ve malzeme satan dükkanlardan zikir sayacı olarak temin edebilirsiniz. Rehber Kitap Kuşların bir bölümü birbirlerine çok benzer ve kimi zaman çok küçük detaylarla birbirlerinden ayrılırlar. Gördüğünüz kuşları doğru tanımlamak için, onların renkli illüstrasyonlarını kapsayan ve türler hakkında detaylı bilgiler içeren rehber kitaplar edinmeniz gerekir. Bu kitaplardaki illüstrasyonların dişi, erkek ve genç kuşlar arasındaki farklar ile bunların değişik mevsimlerdeki tüy formlarını göstermesine dikkat edilmelidir. Resim 7`de bu konuda iyi bir örnek görülmektedir. (Lars Jonsson- Birds of Europe with North Africa and the Middle East) Bu tür rehber kitaplarda türlerin hangi mevsimlerde hangi coğrafi bölgelerde görülebileceğine ilişkin haritaların bulunması da faydalı olur. Resim 8`deki haritada (Colin Harrison (Collins) An Atlas of the Birds of the Western Palaearctic) çöl serçesinin yazın bulunduğu alanlar turuncu, kışın görüldüğü alanlar ise mavi ile işaretlenmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki bu haritalar kesinlik ifade etmezler bu bölgeler dışında kuşlara rastlanabilir. Rehber kitaplarda kuşların boyutları ve kanat açıklıkları cm cinsinden bulunmakla birlikte şekilli ölçekler çok kullanışlıdır zira, kuşların pek çoğu aslında düşündüğünüzden veya cm cinsinden kafanızda oluşturduğunuzdan daha küçüktür. Resim 9`da rehberin (RSPB Pocket Guide) Sığırcığı tanıtan sayfasının sol üst köşesinde hemen herkesin büyüklüğünü bildiği serçe ile karşılaştırmalı bir ölçek kullanılmıştır, aynı sayfanın en altında sığırcığa benzer ve aynı yaşam ortamlarında rastlanabilecek karatavuk ve öter ardıç ile bir karşılaştırma verilmiştir; sayfada sığırcığın uçuş, duruş, toplanma ve yemlenmesi ile ilgili illüstrasyonlar da bulunmaktadır. Rehber kitaplarda aradığınız kuşlara hızla ulaşmak için Resim 10`da görüldüğü gibi ailelere göre indeksleme yapabilirsiniz.(ör.ördekler, yırtıcılar). Yardımcı Rehber Kitaplar Kuşlar hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için çeşitli yardımcı rehber kitaplar bulunmaktadır. Ses Kayıtları: Kaset ve CD`ler Bazı kuşlar sürekli yer değiştirip gizlenirler, bazen onları görebilmek için yeterli zaman ve zemin yoktur, çeşitli nedenlerle onları görmek olanaksız olabilir ancak onların ötüşlerini daha önce kaset ve CD`lerden dinleyerek hafızanıza kaydetmişseniz,kuşların kendilerini görmeseniz de ötüşleri dinleyerek orada hangi kuşun bulunduğunu bilebilirsiniz, bu yöntemle bulunduğumuz, alanda görüş alanımız dışında kalan kuşları da kayıt altına alabilirsiniz; Ancak bu kaydınızın yanına (ses-ötüşünden) şeklinde not düşmeniz gerekir. Örneğin Guguk kuşu çoğunlukla sesinden tespit edilir, diğer taraftan baykuş, ağaçkakan ve ötücü kuşlar vb aynı yöntemle belirlenebilir. Yanınızda bulunduracağınız bir alıcı ile kuşların ötüşlerini kaydedip bunları başkalarıyla paylaşabilir veya kendi arşivinizi oluşturabilirsiniz. Kıyafet Kuş gözlemeye giderken seçtiğiniz kıyafetin mevsim koşullarına uygun olmasına, rüzgar geçirmemesine, seçilen giysilerin terlemeyi azaltacak nitelikte olmasına, parlak renkler kullanılmamasına özen göstermek gerekir. Soğuk, rüzgar veya güneşe karşı şapka giymekte yarar vardır. Özellikle sulak alanlara giderken zeminin çamurlu ve ıslak olacağını unutmamalı, gerekiyorsa uzun lastik çizmeleri yanınızda bulundurmalısınız.  

http://www.biyologlar.com/kus-gozlem-rehberi

Haemophilus influenzae

Haemophilus influenzae küçük, gram negatif, fakültatif anaerop kokobasillerdir. Doğal hayvan konağı yoktur, yalnızca insanda hastalık yapar. Bakterinin en dışında bulunan polisakkarit yapıdaki kapsülü başlıca virülans faktörü olup organizmayı fagositozdan korur. Kapsül polisakkarit yapısına göre altı farklı serotipi (a, b, c, d, e, f) bulunmaktadır (1,2,3,4).Haemophilus influenzae menenjit, pnömoni, sepitsemi, epiglottit, septik artrit, perikardit, osteomiyelit gibi invaziv enfeksiyonların ve otitis media, sinüzit, bronşit ve konjuktivit gibi mukozal enfeksiyonların oldukça yaygın bir nedenidir. H. influenzae menenjiti neredeyse sadece 5 yaşından küçük çocuklarda meydana gelir ve bu en invaziv H. influenza hastalığına b tipi kapsüle sahip olan kökenler (Hib olarak kısaltılır) neden olurlar. Genel olarak invaziv hastalıktan sorumlu kökenlerin çoğunluğu da (%95) tip b kapsüle sahiptir ve olguların %85‟i beş yaş altı çocuklar olup 6-12 aylık bebeklerde risk en yüksek düzeydedir (5).Bakteriyel menenjitler dünya genelinde halen en önemli enfeksiyöz hastalıklardır. En sık rastlanan üç meningeal patojen olan Neisseria meningitidis, Haemophilus influenzae ve Streptococcus pneumoniae vakaların %80'den fazlasını oluşturur.Erken ve özgül tanı hasta yönetiminde ve hastalığın kontrolünde önemlidir. DSÖ bu bakteriyel patojenlerin neden olduğu menenjitlerin ya da invaziv hastalıkların dünya genelinde azaltılması ile ilgili yaygın program yürütmektedir (3,4).Ülkemizde de bu üç patojenin invaziv hastalıkları bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer almaktadır (6,7).Bazı klinik özellikleri ile olası etiyoloji akla getirilebilirse de bu hastalıkların kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayanır. “Tanı stratejisi”ni ise laboratuvara gelen klinik örneklerden bu üç patojen dahil bütün olası bakterilerin yakalanabileceğiortak bir tanı akış şemasının izlenmesi oluşturur (3,8).Hastalığın seyri ölümcül olabileceğinden bakteriyel menenjit etkenlerinin tanısı ve daha özel olarak da Hib invaziv enfeksiyonlarının tanısı klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının önemli tanı fonksiyonlarından biridir. Bu nedenlerle bu UMS belgesinde, Hib invaziv enfeksiyonlarının tanısı için izlenecek akış şeması ile başta kültürlerden izolasyonu olmak üzere, doğru ve güvenilir tanı için geçerli prosedürlerin verilmesi hedeflenmiştir. Kaynaklar: 1- Kilian M. Haemophilus. In: Murray PR, Baron EJ, Jorgensen JH, Landry ML, Pfaller MA (ed.). Manual of Clinical Microbiology, 9th ed. ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 636–648.2- Budak F. Yayılmacı Haemophilus influenzae hastalıklarının mekanizması. Flora. 2013;18(1):4- 10.3- Perilla MJ, Ajello G, Bopp C et al. Manual for the laboratory identification and antimicrobial susceptibility testing of bacterial pathogens of public health importance in the developing world. Haemophilus influenzae, Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae, Salmonella serotype Typhi, Shigella, and Vibrio cholera. Centers for Disease Control and Prevention (CDC) and World Health Organization (WHO), 2003.4- Popovic T, Ajello G, Facklam R. Laboratory manual for the diagnosis of meningitis caused by Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae and Haemophilus influenzae. WHO/CDS/CSR/EDC/99.7; 19995- Ödek ve ark. Haemophilus influenzae tip b AĢılaması Yapılan Ġki Çocukta Ġnvaziv Haemophilus influenzae Enfeksiyonları. Çocuk Enf Derg 2010; 4: 76-8.6- Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde DeğiĢiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son eriĢim tarihi: 06.01.2014).7- BulaĢıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı, Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son eriĢim tarihi: 18.12.2013)8- CDC. Laboratory Methods for the Diagnosis of Meningitis Caused by Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae, and Haemophilus influenzae. 2nd edition. CDC and WHO, 2011. http://www.cdc.gov/meningitis/lab-manual/ (son eriĢim tarihi 25.12.2013).

http://www.biyologlar.com/haemophilus-influenzae

Bordetella pertussis ( Boğmaca etkeni)

Boğmaca, Bordetella pertussis‟in etken olduğu akut, bulaşıcı bir solunum sistemi enfeksiyonudur. Boğmaca ülkemizde bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer alır ve aşı ile önlenebilir bir hastalık olarak özel program yürütülmektedir (1,2,3,4).Tanı mikrobiyolojik incelemeye dayanır. Hem hasta yönetimi hem de süre giden bağışıklama programlarının etkinliğinin analizi bakımından vakalara kesin tanı konulabilmesi önem taşımaktadır. Kesin tanı Bordetella spp‟nin kültürden izole edilmesi ile konur. Ayrıca PCR, DFA ve serolojik yöntemlerden de yararlanılabilir. B. pertussis klasik mikrobiyoloji eğitiminin iyi bilinen mikroorganizmalarından biri olmasına rağmen ülkemizde az sayıda klinik laboratuvarın B. pertussis tanısı koyabiliyor olması dikkat çekicidir. 2012 yılında ülke genelinde laboratuvar kapasitesinin mevcut durumunun değerlendirildiği bir çalışmanın sonuçlarına göre, çalışmaya katılan 510 klinik mikrobiyoloji laboratuvarının sadece %2.1‟i boğmaca tanısı koyabilmektedir (5).Tanının sahada yaygın bir eğilimle klinikte karakteristik öykü ve fizik muayene bulgularına dayalı konuyor olması laboratuvar tanı kapasitesini sınırlayan faktörlerden biri gibi gözükmektedir. Çünkü çoğu laboratuvar boğmaca tanısı için gereken kaynağı (iş gücü, maddi vb.) yetersiz örnek akışı olasılığı yüzünden verimli kullanamayacağını varsayarak ayırmamaktadır.Ancak etkili bir eliminasyon ya da kontrol programı için laboratuvara dayalı tanı esastır. Program çerçevesinde, hekimlerin şüpheli vakaları laboratuvara yönlendirme konusunda giderek daha duyarlı hale gelecekleri düşünülürse, uygun bir laboratuvar tanı rehberinin el altında olması da ülke genelinde tanının yaygınlaşmasını teşvik edecek bir araç olarak önemli görünmektedir. Bu nedenlerle bu UMS belgesinde klinik laboratuvarlara, boğmacanın tanısında yöntemlerin seçimi, tanıdaki yerleri ve doğru uygulanmaları için bir Rehber sunulması hedeflenmiştir.Boğmaca, Bordetella pertussis‟in neden olduğu her yaş grubundaki duyarlı bireyleri etkileyebilen, özellikle bebeklik döneminde ağır seyreden, akut bulaşıcı bir solunum sistemi enfeksiyonudur (6). Dünyada her yıl 20 milyon boğmaca vakasının gözlendiği ve çoğu küçük çocuklar olmak üzere yaklaşık 200.000 ölüme neden olduğu bilinmektedir (7). Görülme sıklığı, aşı ve antibiyotik öncesi dönemlere göre azalmış olsa da boğmaca halen tüm dünyada endemik olarak gözlenmekte ve her 3-5 yılda bir epidemilere yol açmaktadır (6,8).Aşının koruyuculuğunun zamanla azalması nedeniyle ergenlik çağından itibaren erişkin popülasyondaki duyarlılığın arttığı, anneden bebeğe geçen koruyucu antikorların bebeği ilk aşı dozu uygulanana kadar yeterince koruyamayabileceği bilinmektedir. Duyarlı yaş gruplarındaki bu epidemiyolojik kaymanın yanı sıra son yıllarda hastalıkla ilgili farkındalığın artışı, tanıda gelişmiş tekniklerin uygulanması, suşların biyoevrimi ile yeni B. pertussis kökenlerinin ortaya çıkması, insidansdaki artışın önemli nedenleri arasında gösterilmektedir ( 8,9,10). Öte yandan boğmaca insidansının belirlenmesinde bazı güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bunlar; hastalığın farklı gruplarda farklı görülüşü (ergen/erişkinlerde asemptomatik veya ılımlı enfeksiyon gözlenirken yeni doğan ve bebeklerde yaşamı tehdit eden ciddi enfeksiyon oluşabilmesi), karma enfeksiyonlar nedeniyle yanlış tanı konması, hastalıktan şüphelenme indeksinin düşük oluşu ve bazı bölgelerde laboratuvar tanı kapasitesinin yetersizliğidir (11,12,13).Boğmaca bildirimi zorunlu bir hastalıktır (2,3). Sağlık Bakanlığı, Genişletilmiş Bağışıklama Programı kapsamında boğmaca hastalığının kontrolüne yönelik çalışmalar yürütmektedir (4). Öte yandan, ülkemizde oldukça az sayıda laboratuvar boğmaca kültürü yapma yeteneğine sahiptir. Çünkü uzun bir dönem boyunca boğmaca tanısında klinik bulgular yeterli kabul edilmiş, laboratuvara başvurulmamıştır. B.pertussis için tanı kapasitesi de bu durumdan olumsuz yönde etkilenmiştir. Son yıllarda yenilenen bulaşıcı hastalıklar bildirim sistemi bulaşıcı hastalıkların tanısında laboratuvarlara önemli bir rol vermektedir. Zira, aşılama etkinliğini, yüksek riskli bölgeleri ve salgınları öngörmek ancak iyi işleyen bir laboratuvara dayalı sürveyanstan elde edilen veriler ile mümkündür.Boğmacanın etkeni olan B. pertussis, yalnızca insanlar için patojenik olan, küçük, aerobik, zor üreyen, hareketsiz, gram negatif kokobasil yapısında bir bakteridir. B. pertussis, izolasyonu için özel besiyerlerine ihtiyaç duyar, karbonhidratları fermente etmez, aminoasitleri okside eder. Bakterinin en önemli virulans faktörleri arasında adhezinleri ve toksinleri yer alır. Adhezin olarak filamentöz hemaglütinin (FHA), Fim 2, Fim 3, pertaktin ve trakeal kolonizasyon faktörü; toksin olarak da pertussis toksin (PT), adenilat siklaz hemolizini ve sitotrakeal toksin son derece önemlidir. Bunlar; başlıca klinik belirti ve bulgular ile immün yanıttan sorumludurlar (6,14,15,16).Boğmaca hastalığının rutin laboratuvar bulguları özgül olmasa da bazı özellikler gösterir. Geç kataral ve erken paroksismal dönemlerde hematolojik bulgular tipik olabilir. Mutlak lenfositozun gözlendiği bu tabloda toplam beyaz küre sayısı 100.000/mm3‟e ulaşabilir. Öksürük şiddeti ile beyaz küre sayısı paralellik arz eder. Periferik yaymada lenfositler normal büyüklüktedirler ve bu özellikleri ile büyük atipik lenfositlerin gözlendiği viral enfeksiyonlardan ayırt edilirler. Hastalık süresince hiperinsülinemi ve epinefrine azalmış bir glisemik cevap vardır. Bu bulgular klinik belirtilerle beraber boğmacayı güçlü bir şekilde düşündürse de boğmacanın kesin tanısı mikrobiyolojik inceleme ile konabilir.Kaynaklar1 Boğmaca Saha Rehberi. Sağlık Bakanlığı, Ankara-2003.2 Bulaşıcı Hastalıkların İhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004.http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (erişim tarihi: 06.01.2014).3 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014).4 Genişletilmiş Bağışıklama Programı Genelgesi. http://www.saglik.gov.tr/TR/belge/1-8187/genisletilmis-bagisiklama-programi-genelgesi-2009.html (son erişim tarihi 06.01.2014).5 T.C. Sağlık Bakanlığı (Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi TR0802.16-01 Avrupa Birliği ve Dünya Bankası desteği ile) (Akbaş E, Pr Danışmanı). Türkiye‟de Bulaşıcı Hastalıkların Tanısında Mikrobiyoloji Laboratuvar Kapasitesi Mevcut Durum Değerlendirmesi: Anket - LabKap2012. XXXV. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, Kuşadası, 4 Kasım 2012.6 Mattoo S, Cherry JD. Molecular pathogenesis, epidemiology, and clinical manifestations of respiratory infections due to Bordetella pertussis and other Bordetella subspecies. Clin Microbiol Rev 2005;18:326–382.7 Pertussis vaccines: WHO position paper. Weekly Epidemiological Record 2010;85:385–400. http://www.who.int/wer/2010/wer8540.pdf8 Cherry JD. Epidemic Pertussis in 2012-Resurgence of a Vaccine-Preventable Disease. New England J Medicine 2012;30:785-787.9 EUVAC-NET Report of the 7th Annual Meeting. 25-26 January 2010. Athens, Greece.10 Cherry JD. The present and future control of pertussis. Clin Infect Dis 2010;51:663-667.11 Cherry JD. Pertussis: Challenges today and for the future. PLOS Pathogens 2013;9(7):1-3.12 Carlsson RM et al. Control of pertussis-lessons learnt from a 10-year surveillance programme in Sweden. Vaccine 2009;(27):5709-5718.13 Bamberger ES, Srugo I. What is new in pertussis? Eur J Pediatr 2008;167:133-139.14 WHO. Laboratory manual for the diagnosis of whooping cough caused by Bordetella pertussis/ Bordetella parapertussis. Immunisation, Vaccine and Biologicals. WHO/IVB/ 04.14, 2004.15 Wirsing von König CH, Riffelmann M, Coenye T. Bordetella and related genera. In: Versalovic J (ed. in chief). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p.739-750.16 CDC. Pertussis. Epidemiology and Prevention of Vaccine-Preventable Diseases. The Pink Book: Course Textbook - 12th Edition Second Printing, 2012. http://www.cdc.gov/vaccines/pubs/pinkbook/pert.html (son erişim tarihi: 06.01.2014)

http://www.biyologlar.com/bordetella-pertussis-bogmaca-etkeni

Corynebacterium türleri ve Difteri

Difteri, başta tonsiller, farinks, larinks ve burun olmak üzere deri, konjonktivalar ile genital bölgede yerleşim gösterebilen akut bakteriyel bir hastalıktır. Hastalık aerob, gram pozitif bakteri Corynebacterium diphtheriae’nin toksijenik gravis, mitis veya intermedius biyotiplerinden biri ile ortaya çıkabilir. Diğer bazı Corynebacterium türlerinin de (C. ulcerans, C. pseudotuberculosis) toksin üretebildiği ve difteri kliniğinden sorumlu olabileceği bilinmektedir (1).Difteri ülkemizde bildirimi zorunlu bir hastalıktır ve kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayanır (2,3). Laboratuvar tanısında kültür ‗altın standart‘tır (1,4). Hastalığın son yıllarda hemen hiç görülmemesine de bağlı olarak laboratuvarların difteri tanı kapasitesi önemli ölçüde düşmüş görünmektedir. Ülkemizde klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının çok azı (%2.1) difteri tanısı için geçerli teknikleri kullanarak ilgili inceleme yapabilmektedir (5). Dolayısı ile uygun bir prosedürün el altında olması tanının yaygınlaşmasını teşvik edecek bir araç olarak önemli görünmektedir. Bu belge, difteri hastalığının kesin tanısı için geçerli yöntemlere ait prosedürleri kapsamaktadır. Belgenin amacı ise; gerek hasta yönetiminde gerekse bildirime esas doğru ve güvenilir sonuçların elde edilebilmesi için uygun yöntemlerin seçimi ve doğru uygulamalar için kaynak oluşturmaktır.Hipokrat zamanından beri bilinen, belki de insanlık tarihi kadar eski bir hastalık olan difteri başta tonsiller, farinks, larinks ve burun olmak üzere üst solunum yolları, deri ve bazen de konjonktivalar ile genital bölgede yerleşim gösterebilen akut bakteriyel bir enfeksiyondur. Difteri halen dünyanın hemen her yerinde görülebilen bir hastalıktır, ancak rutin bağışıklamanın başlamasını takiben pek çok bölgede hastalığın görülme sıklığında belirgin azalma olmuştur. Difteri, 1980‘lerin sonlarında tarihe karıştığı varsayılan ve gerek klinik özellikleri gerekse laboratuvar tanısı unutulmaya yüz tutmuşbir hastalık olarak değerlendirilmekte idi. Ancak Rusya başta olmak üzere eski Sovyetler Birliğinden ayrılan devletlerde 1990‘ların başında ortaya çıkan epidemi ile tekrar gündeme gelmiştir (1,4,3).DSÖ Avrupa Bölgesi‘nde 2000 yılına kadar yerli difteri vakalarının eliminasyonunu hedeflemesine rağmen bugün gelinen noktada, Litvanya, Ukrayna ve Rusya Federasyonu başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde halen difteri vakaları gözlenmektedir. Eliminasyon hedeflerine ulaşılamamasının en önemli nedeni aşılama ile kazanılan bağışıklığın zaman içinde azalması gibi gözükmektedir (6). Toplum aşılanmışolduğunda bile asemptomatik taşıyıcılık durumu olabilmekte, böyle taşıyıcılar patojenin duyarlı bireylere geçişinde önemli rol oynamaktadır (1,4,3). Öte yandan hayvan kökenli toksijenik izolatların da insanlarda difteri tablosuna neden olduğunun gözlenmesi difteri epidemiyolojisine ve sorunun ele alınmasına yeni bir boyut getirmiştir (7).Difteri bildirimi zorunlu bir hastalıktır (2,3). Ülkemizde difteri hastalığının kontrolüne yönelik çalışmalar Sağlık Bakanlığının Genişletilmiş Bağışıklama Programı kapsamında gerçekleştirilmektedir (8).Corynebacterium türleri, sporsuz, kapsülsüz, hareketsiz, metakromatik granül oluşumuyla karakterize, düzensiz boyanma özelliğine sahip, gram pozitif pleomorfik çomak yapısında bakterilerdir (9). Toksin üretme yeteneğine sahip olan türler, insanlarda ve hayvanlarda hastalık yapar. C. diphtheriae’nin gravis, mitis veya intermedius biyotipleri ile C. ulcerans ve C. pseudotuberculosis bu potansiyele sahip mikroorganizmalardır (7).C. diphtheriae, C. ulcerans ve C. pseudotuberculosis türlerinin karakteristik özellikleri sistinaz aktiviteleri pozitif iken pirazinamidaz akivitelerinin negatif olmasıdır. Koloni görünümleri ve başlıca üre hidrolizi, nitrat redüksiyonu ve karbonhidrat fermentasyon yetenekleri temel alınarak tanımlanırlar (7).C.diphtheriae‘nin majör virülans faktörü, ekstrasellüler bir protein olan ve difteri toksini olarak da adlandırılan potent bir toksindir. Bu toksin, protein sentezini inhibe ederek hücre ölümüne neden olur. Tek bir toksin molekülünün duyarlı bir hücrede birkaç saat içinde protein sentezini durdurabildiği, 0.1 μg/kg kadar küçük dozlarda bile duyarlı bir canlıyı öldürebileceği bilinmektedir (9).Difteri C. diphtheriae, C. ulcerans ve C. pseudotuberculosis’in toksijenik kökenleri ile meydana gelen bir hastalıktır (1). C. diphtheriae’nin kişiden kişiye bulaşı yakın temas ile olur. Bulaşta solunum sekresyonları ya da deri lezyonları ile doğrudan temas söz konusudur. Deri lezyonlarının özellikle sıcak iklimli ülkelerde hastalığın yayılmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir (1).C. ulcerans ve C. pseudotuberculosis’in ise evcil veya çiftlik hayvanları ile temas ve çiğ süt tüketimi gibi yollarla yayılabileceği akılda tutulmalıdır. Bugüne kadar C.ulcerans ve C.pseudotuberculosis için insandan insana bulaşbildirilmemiştir (1).Klinik olarak hastalığı anatomik lokalizasyonuna göre sınıflandırmak kolaylık sağlar. Buna göre difteri şu formlarda görülebilir: (a) solunum sistemi yerleşimli; tonsiller difteri, farinks difterisi, larinks difterisi veya laringo-trakeal difteri, burun (nazal) difterisi, ve (b) solunum sistemi dışı yerleşimli; deri/kulak difterisi, konjonktival difteri, genital lezyonlar (1,4,3).Difteride inkübasyon periyodu genellikle 2-5 gündür, ancak bazen daha uzun olabilir. Solunum yolu difterisinde klinik tablo, membranöz farenjit ve düşük ateş ile başlar. Difteri için tipik olan, psödomembran olarak ta tanımlanan gri veya beyaz, düz, kalın, fibrinöz ve kuvvetlice mukozaya yapışmışhalde bir membran bulunabilir. Membran; bir tonsil üzerinde küçücük bir leke kadar olabileceği gibi, her iki tonsili, uvulayı, yumuşak damağı ve faringeal duvarı tümü ile kaplayan büyüklükte de olabilir. Büyümüşve hassas servikal lenf nodları ile birlikte orta şiddette bir boğaz ağrısı olur; ağır olgularda ise boyunda anlamlı derecede şişlik ve ödem gelişir. Larinks difterisi ise giderek artan ses kısıklığı ve solunum güçlüğü ile karakterizedir. Burun difterisinin başlangıcı soğuk algınlığı gibidir. Tek veya çift taraflı nazal akıntı olur. Başlangıçta seröz olan burun akıntısı daha sonra serözanjinöz hale gelir. Nazal septumda beyaz membran oluşabilir (1,2,3).Difterinin geç etkileri 2-6 hafta sonra ortaya çıkar. Bunlar; kranial ve periferal sinir tutulumları ve miyokardit şeklinde olup genellikle şiddetlidir. Difteri hastalığında vaka-ölüm oranları son 50 yılda çok az değişmiştir ve %5-10‘dur (9).Günümüzde karakteristik difteri vakaları yerine ılımlı difteri vakalarının olabileceği hatırlanmalıdır. Özellikle aşılı bireylerde streptokok farenjitine benzer klinik tablo oluşturan, klasik psödomembranın gözlenmediği difteri vakaları gözden kaçabilmektedir. Endemik bölgeye seyahat, evcil veya çiftlik hayvanları ile temas, çiğ süt tüketimine ait öykü de hastalığın akla getirilmesinde yararlı olabilir (1).Kaynaklar:1 Burkovski A. Diphtheria and its etiological agents. In: Burkovski A (ed). Corynebacterium diphtheriae and Related Toxigenic Species. Springer, ISBN 978-94-007-7624-1, e-book.2 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014).3 Difteri Saha Rehberi. Sağlık Bakanlığı, Ankara-2003.4 Begg N. Diphtheria: Manual for the management and control of diphtheria in the European region. Expanded Programme on Immunization in the European Region of WHO, Copenhagen. 1994.5 T.C. Sağlık Bakanlığı (Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi TR0802.16-01 Avrupa Birliği ve Dünya Bankası desteği ile) (AkbaşE, Pr Danışmanı). Türkiye‘de Bulaşıcı Hastalıkların Tanısında Mikrobiyoloji Laboratuvar Kapasitesi Mevcut Durum Değerlendirmesi: Anket - LabKap2012. XXXV. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, Kuşadası, 4 Kasım 2012.6 First annual meeting of the European Diphtheria Surveillance, Stockholm, 17 March 2011.7 Guaraldi ALM, Junior RH, Azevedo VCA. Chapter 2. Corynebacterium diphtheriae, Corynebacterium ulcerans, Corynebacterium pseudotuberculosis-General Aspects. In: Burkovski A (ed). Corynebacterium diphtheriae and Related Toxigenic Species. Springer, ISBN 978-94- 007-7624-1, e-book.8 GenişletilmişBağışıklama Programı Genelgesi. http://www.saglik.gov.tr/TR/belge/1- 8187/genisletilmis-bagisiklama-programi-genelgesi-2009.html (son erişim tarihi 06.01.2014).9 Funke G, Bernard KA. Coryneform Gram-positive rods. In: Versalovic J, Carrol KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry mL, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 413-442.

http://www.biyologlar.com/corynebacterium-turleri-ve-difteri

Neisseria meningitidis  ve Bakteriyel menenjitler

Neisseria meningitidis ve Bakteriyel menenjitler

Bakteriyel menenjitler dünya genelinde - özellikle küçük çocuklarda, beyin hasarı, sekeller ve ölümle sonuçlanabilen ciddi tablolara yol açtıklarından dolayı- halen en önemli enfeksiyöz hastalıklardır. En sık rastlanan üç meningeal patojen olan Neisseria meningitidis, Haemophilus influenzae ve Streptococcus pneumoniae vakaların %80'den fazlasını oluştururlar. Erken ve özgül tanı hasta yönetiminde ve hastalığın kontrolü ile ilgili önlemlerin alınmasında önemlidir. DSÖ bu bakteriyel patojenlerin neden olduğu menenjitlerin ya da invaziv hastalıkların dünya genelinde azaltılması ile ilgili yaygın program yürütmektedir (1,2). Ülkemizde de bu üç patojenin neden olduğu menenjitler ve diğer invaziv hastalıklar bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer almaktadır (3,4).Bazı klinik özellikleri ile olası etiyoloji akla getirilebilirse de tanı genel olarak klinik bulgular temelinde konulamadığı için bu hastalıkların kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayanmaktadır. “Tanı stratejisi”ni ise laboratuvara gelen klinik örneklerden bu üç patojenin saptanması öncelikli olmak üzere bütün olası bakteriyel etkenlerin yakalanabileceği ortak bir tanı akış şemasının izlenmesioluşturur (1). Laboratuvar tanısında genellikle direkt mikroskopi, hızlı antijen saptama, kültür ve moleküler tekniklerden yararlanılır. Kesin tanı kültür ile ya da bazı durumlarda antijen saptama yöntemleriyle konabilmektedir.Neisseria meningitidis fırsatçı patojendir ve nazofarinkste hastalık tablosu oluşturmadan bulunabilir. Ancak kan akımı enfeksiyonu yapıp kan beyin bariyerini geçtikten sonra çoğunlukla menenjit tablosu oluşturur. N.meningitidis menenjit ve meningokoksemi dışında nadir de olsa pnömoni, artrit, supraglottit ve üretrit gibi klinik tablolar da oluşturabilmektedir. Özellikle endemik bölgelereseyahat edenler, askeri birlikler, kreşler ve bakımevlerinde bulunan duyarlı kişiler risk altındadır.Hastalığın seyri ölümcül olabileceğinden bakteriyel menenjit etkenlerinin tanısı klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının en önemli tanı fonksiyonlarından biridir. Kesin tanı epidemiyolojik incelemelere de yön vereceği için ayrıca önemlidir.Bu nedenlerle bu UMS belgesinde, anılan etkenlerden N. meningitidis‟in tanısı için izlenecek akış şeması ile başta kültürlerden izolasyonu olmak üzere, doğru ve güvenilir tanı için geçerli prosedürlerin verilmesi hedeflenmiştir.Neisseria cinsi bakteriler, Neisseriaceae ailesi üyesi olan, genellikle çiftler şeklinde bulunan 0.6x0.8 μm boyutlarında gram negatif diplokoklardır. Aynı ailenin üyesi olan Kingella, Eikenella, Simonsiella ve Alysiella cinsleri ile beraber sınıflandırılırlar (5).Neisserialar zor üreyen bakteriler olduklarından, laboratuvarda elde edilebilmeleri için uygun besiyeri ve üreme ortamının sağlanması gerekmektedir. Optimal 35- 37°C sıcaklık ve %5-10 CO2‟li ortamda ürerler. Uygun besiyerinde saydam, pigmentsiz, hemoliz yapmayan 1-5 mm çapında koloniler oluştururlar. Kapsül varsa düz olmaktan ziyade mukoiddirler. Otoliz olduğundan eskimiş kültürlerinin şekil ve büyüklüklerinde değişiklikler görülebilmektedir (6).N. meningitidis polisakkarti kapsülün kimyasal yapısına göre seroaglütinasyon ile A, B, C, D, X, Y, Z; E, W-135, H, I, K ve L olmak üzere 13 farklı serogruba ayrılmaktadır. Grup A ve C polisakkaritleri insanlarda immünojeniktir ve yapılan aşı çalışmaları bunu göstermektedir. Ancak grup B polisakkaritinin pürifiye edilmiş olmasına rağmen insanlarda yeterli immünojenik reaksiyon oluşturmadığı anlaşılmıştır ve henüz grup B için aşı üretilememiştir (6).Meningokokların dış membran yapısı diğer gram negatif bakterilerin yapısına benzemektedir. Patogenez ve immünobiyolojiden sorumlu birçok somatik antijen içermektedir. Ana antijenler gram negatif bakteri lipopolisakkariti analoğu olan LOS‟ler ve dış membran proteinleridir (6).Neisseria meningitidis, menenjitin en önemli etkenlerinden biridir ve aynı zamanda meningokoksemi ve değişik oranlarda pnömoni, artrit, supraglottitis ve üretrit gibi klinik tablolara neden olabilmektedir (7). Meningokoklar, geniş çaplı epidemilere yol açabilme potansiyeli nedeniyle ile diğer bakteriyel menenjit etkenlerinden farlılık göstermektedir. Bu nedenle meningokokların yol açtığı menenjit tablosu, epidemik menenjit olarak da adlandırılmaktadır.Hastalığın tarihçesine bakıldığında epidemik serebrospinal ateşin (meningokokal menenjit) ilk kez Cenova‟da 1805 yılında Vieusseaux tarafından tanımlandığı görülür (8). 1887 yılında Weichselbaum bakteriyi BOS‟dan izole etmiş ve organizma ile epidemik menenjit arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Serogruplar ilk kez 1909 yılında Dopter tarafından tanımlanmıştır. 1928, 1930 ve 1941 yıllarında önemli yerel ve uluslararası salgınlar gözlenmiştir (6).Afrika, Yeni Zelanda ve Singapur‟daki epidemiler bu hastalığın halen tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olduğunu göstermektedir. Vakaların büyük bir bölümünü çocuklar oluşturmaktadır. 1939 ile 1962 yılları arasında dünyada yaklaşık 100.000‟i ölümle sonuçlanan 600.000 meningokokkal hastalık vakası bildirilmiştir. Salgınlar özellikle toplu yaşamın olduğu askeri kamplar, çocuk bakım merkezleri, okullarda ve üniversitelerde gelişmiştir (6).Dünyada bölgesel olarak serogrup dağılımı değerlendirildiğinde Güney Amerika kıtasında C (%57), Amerika‟da C (%31), Kanada‟da B (%54), Avrupa‟da B (%76), Avustralya‟da B (%84), Yeni Zelanda‟da B (%83), Tayvan‟da B (%52) ve Afrika‟da A (%91) en sık izole edilen serogruplardir. Serogrup W-135 Afrika‟dan %8, Amerika‟dan %12 oranında bildirilmiştir (9).Afrika kıtasında yer alan ve menenjit kuşağı olarak bilinen ülkelerden Hac görevi nedeniyle çok sayıda kişi Mekke ve Medine‟ye gitmektedir. Ülkemizden de Hac nedeniyle bu bölgeye yılda ortalama 150 000 kişinin gittiği göz önüne alındığında Hac ziyaretinin etken bakteri ile karşılaşma olasılığı bakımından risk faktörleri arasında olduğu söylenebilir. Nitekim Hacca giden kişilerde 2000-2001 yıllarında N.meningitidis W-135 ile uluslararası düzeyde bir epidemi meydana gelmiştir. Bu salgınlarda Hac klonu olarak bilinen N. meningitidis serogrup W-135‟un sekans tip (ST)-11 klonunun baskın olduğu tespit edilmiştir (10). Aynı klon daha sonrakidönemlerde de dünyanın çeşitli ülkelerinde menenjitli hastalardan izole edilmiştir(11). 2000 yılında ortaya çıkan salgında Hac ziyaretinden dönen kişiler ve onlar ile yakın temasta bulunan 10 ülkeden 400 kişide N. meningitidis W-135 izole edilmiştir. 2001 yılında ise bu oran nispeten azalmış ve 200‟e düşmüştür (11,12)N. meningitidis serogrup W-135 tüm dünyada olduğu gibi Türkiye‟de de menenjit ve kan akımı enfeksiyonlarına neden olmaktadır. Hac klonu olarak da bilinen serogrup W-135 ST-11 klonu 2004 yılında iki menenjitli ve iki taşıyıcı askerden (13), 2006 yılında iki taşıyıcı askerden (14), 2007-2008 yılında ise bir menenjitli vaka ile bir taşıyıcı kişiden izole edilmiştir (15).Türkiye‟de ayrıca W-135‟in ST-2754 klonu ile de enfeksiyon bildirilmiştir; 2003 yılında menenjitli bir hastadan ilk kez izole edildikten sonra 2004 yılında menenjitli bir hastadan (13), 2006 yılında menenjitli hasta ve bir taşıyıcıdan (14), 2007-2008 yılında bir menenjitli hasta ve iki taşıyıcıdan izole edilmiştir (16).Türkiye‟de hakim serogrupları belirlemek için yapılan çalışma sonuçları birbirlerinden farklılık göstermektedir. 1996 yılında 120 kişi ile yapılan çalışmada serogrup B (%47.5) (15), 1997 yılında yapılan çalışmada serogrup C (%27.8) (17) ve 2005‟de ise serogrup Y/W-135 (%37.5) en sık izole edilen serogruplar olarak bildirilmiştir.Ülkemizde B ve W-135 ile ilişkili hastalık tabloları sık olarak görülmekte olup A ve Y nadirdir (18). Son dönemde serogrup X sekans tip 767 ile ilişkili bir vaka ve taşıyıcılık bildirilmiştir (19).Çalışmalarda N. meningitidis‟in ABD‟de ikinci sıklıkla toplum kaynaklı menenjitlere neden olduğu gösterilmiştir. ABD‟de menenjitlere bağlı mortalite oranı %13‟tür (6).N. meningitidis insanlarda çeşitli klinik tablolara neden olabilir. Eğer menenjit şiddetli değilse hastada ateş ve genel enfeksiyon bulguları vardır. Çok küçük çocuklarda sadece ateş, kusma gibi özgül olmayan belirtiler olabilmektedir. Eklem bulguları ve peteşial döküntüler genel olarak meningokokal enfeksiyonlarda oluşmaktadır. Birkaç saatlik ateş ve halsizlik sonunda şiddetli baş ağrısı, sert boyun, kusma, parlak ışığa karşı hassasiyet gibi tipik menenjit semptomları ortaya çıkmaktadır (18). Bu hastalarda işitme hasarı ve artrit sık olarak bildirilirken nörolojik sekel sıklığı düşüktür.Meningokok sağlıklı bireylerde 12 saatten daha az bir zamanda hayatı tehdit eden sepsis tablosuna neden olabilmektedir. Yaklaşık olarak menenjitli hastaların %30‟unda fulminant sepsis tablosu oluşmaktadır (7). Hastalığın tipik bir klinik belirtisi birden fazla organı da içeren küçük damarların trombozudur. Gövde ve alt ektremitelerde sık görülen küçük peteşiyal deri lezyonları birleşerek büyük hemorajik lezyonları oluşturabilmektedir. İlerleyen dönemlerde şok ile seyreden şiddetli yaygın damar içi pıhtılaşma özellikle genç hastalarda çift taraflı adrenal bez harabiyetine (Waterhouse Friderichsen sendromu) neden olabilmektedir (6,20)N. meningitidis ek olarak pnömoni, artrit, supraglottitis ve üretrit gibi klinik tablolar oluşturabilmektedir. Meningokokkal pnömoni 80 yıldan daha uzun bir zamandan beri bilinmektedir. Fakat sepsis ile birlikte nadir olarak görülmektedir (21). Supraglottit meningokokun nadir klinik görünümüdür (22). Meningokoklar üretrit etkeni olarak üretradan da izole edilmişlerdir ve etkenin oral seks ile kazanıldığı düşünülmektedir. Organizma homoseksüel erkeklerde orofarinks örneklerinden %93, rektal sürüntülerden %6 ve üretradan %1 oranında izole edilmiştir (23).Menenjit şüphesinde tanıda ilk seçenek BOS‟un incelenmesidir. Bakteriyel menenjitli olgularda BOS‟un incelenmesine dayalı tipik BOS bulguları Tablo 1‟de özetlenmiştir (24).Meningokokkal hastalık şiddetli seyredebilen “acil” bir klinik durumdur. Menenjit şüpheli bir hastadan BOS örneği de klinik laboratuvarlar için “acil” örnek olarak tanımlanmaktadır. Örneğin bir an önce işleme alınması, etiyolojik ajanı saptamak üzere özgül mikrobiyolojik tanı sürecinin bir an önce başlatılması kuraldır (25).Meningokokkal hastalık şüphesinde, BOS ve kan öncelikle seçilecek örneklerdir. Varsa, peteşiyal döküntülerden kazıntı veya aspirat örnekleri de tanıda çok değerlidir. Gerekirse lokalize enfeksiyonların tanısı için eklem sıvısı ve biyopsi örnekleri de incelenebilir. Mikroorganizma her ne kadar nazofarinkse yerleşip buradan yayılabiliyorsa da menenjit vakalarının tanısında nazofarinks veya orofarinks örnekleri kullanılmaz.BOS‟un Gram boyalı yaymalarının incelenmesi bakteriyel menenjitli hastaların %60-90‟ında organizmanın hızlı ve doğru bir şekilde tanımlanmasına izin verir ve yaklaşık %100 bir özgüllüğe sahiptir (24). Gram boyamanın duyarlılığı (organizmanın saptanması olasılığı) BOS‟taki bakteri yoğunluğu ile yakından ilişkilidir; eğer mililitrede 103 veya daha az bakteri mevcut ise Gram yaymaların ancak %25 kadarı pozitif bulunabilirken, bakteri yoğunluğu 105 ve daha fazla olduğunda pozitif sonuç elde edilen vakaların oranı %97‟ye kadar yükselmektedir (Tablo 1).Gram boyamanın klinik yararlılığı aynı zamanda bakteriyel patojene de bağlıdır: S.pneumoniae'nin neden olduğu menenjit vakalarının %90‟ında, H. influenzae vakalarının %86‟sında, N. meningitidis vakalarının %75‟inde, gram negatif basillerin neden olduğu vakaların ise %50‟sinde BOS‟un Gram yaymasında bakteriler gözlenirken bu oran L. monocytogenes menenjitli vakaların %50‟den azında pozitiftir (24). Eğer antimikrobiyal tedavi başlanmış ise bakterinin Gram yaymasında görülme olasılığı da kültürden izolasyon oranı da hızla düşmektedir.Özetle, meningokok menenjiti şüphesinde BOS‟un Gram yayması mutlaka incelenmelidir. Döküntü ile seyreden hastalıkta peteşiyal örneklerden yaymalar da Gram boyası ile boyanmalıdır. Ayrıca ve eğer mümkünse, bir BOS yayması da Loeffler‟in metilen mavisi ile boyanmalıdır. Özellikle H.influenzae gibi naif ve Gram boya ile zayıf boyanabilen bakteriler BOS‟un sıvısal ve hücresel matriksi içinde kolay ayırt edilemeyeceği için gözden kaçabilmektedirler. Metilen mavisi bu olasılığı bertaraf etmek için iyi bir alternatiftir. Fagositlerin içinde ve/veya dışında gram negatif diplokokların görülmesi tanıyı güçlü bir şekilde destekler.İnflamatuvar hücrelerin varlığı tanısal değere sahip olduğundan (ör., fulminan, hızlı fatal hastalıkta; çok sayıda organizma ve az sayıda inflamatuvar hücre mevcuttur) klinisyene Gram boyamanın sonucunun yanında inflamatuvar hücrelerin nicelliği hakkında da bilgi verilmelidir.BOS, serum ve idrarda meningokokların kapsüler polisakkaritlerinin saptanması temeline dayanan direkt testler mevcuttur. Fakat bu testlerin duyarlılık problemleri yeterince çözülmemiştir. Gram boyama ile karşılaştırıldıklarında klinik yararlılıkları tartışmalıdır. Bu testler uygulanıyor olsa bile mikroskopik incelemenin yerine konamayacağı, örneklerden mikroskopik incelemenin de yapılması gerektiği vurgulanmaktadır (20).Bakteriyel menenjit şüphesinde patojen ajanın izolasyonu için öncelikle BOS (ve invaziv enfeksiyon şüphesi de varsa kan) örneklerinin kültürleri yapılır.Kültürler için seçilecek besiyerleri potansiyel mikroorganizmaların en büyük kısmının (mümkünse hepsinin) izolasyonunu sağlamayı hedeflemelidir. Bir diğer ifade ile başlangıçta etkenin ne olduğu bilinmediğine göre, öyle bir besiyeri kombinasyonu kullanılmalıdır ki başta olguların %80‟inden sorumlu üçlü (N.meningitidis, H. influenzae ve S.pneumoniae) rahatlıkla izole edilebildiği gibi diğer bakteriyel patojenlerin çoğu da yakalanabilsin (1).Bu temel strateji ile hareket edildiğinde başlıca şu hususların dikkate alınması gerekir. Öncelikle BOS‟da bulunan organizma yoğunluğu çok düşük olabileceği için örneğin -eğer örnek yeterli miktarda ise- konsantre edildikten sonra ekilmesi önerilir (1).N. meningitidis güç üreyen bir bakteridir ve en iyi kanlı veya çikolata agar gibi zengin besiyerlerinde ve CO2‟li ortamda ürer. H. influenzae daha zor bir bakteridir ve üremek için ortamda hemin (X faktör) ve nikotinamid adenin dinükleotid (NAD, V faktör) bulunması gerekir. Standart besiyeri at kanı ile hazırlanmış çikolata agardır ve bakteri için bu faktörleri temin eder. Eğer ticari olarak temin edilebilen IsoVitaleX, Supplement B veya Vitox gibi maddeler de eklenebilirse besiyeri H.influenza izolasyonu için ideal hale gelir. S. pneumoniae ise hem kanlı agarda hem de çikolata agarda rahat üreyebilen bir bakteridir. Özetle, kanlı ve çikolata agar birlikte kullanıldığında bakteriyel menenjit patojenlerinin yakalanması için asgari en iyi besiyeri kombinasyonu kullanılmış olur (1).N. meningitidis tanısında kültür „altın standart‟tır. BOS ve benzeri steril vücut sıvıları çikolata agar ve koyun kanlı agara ekilir ve 35°C‟de %5–7 CO2‟li ortamda (CO2 inkübatörü, mumlu jar) inkübe edilir. Plaklar 24, 48. ve 72. saatlerde üreme varlığı bakımından incelenir ve eğer şüpheli koloniler varsa tanımlama için kan ve çikolata agara pasajlar yapılarak sonraki tanımlama basamaklarına geçilir (20).N. meningitidis enfeksiyonu dolaşım sisteminin invazyonu ile de seyredebildiği için hastalardan kan kültürü tanıda diğer önemli seçenektir. Ancak, besiyerlerinde bulunan antikoagülan SPS (sodyum polyanetol sulfonat) Neisseria‟ların üremesini engelleyebileceğinden dolayı meningokokkal enfeksiyon şüphesinde kan kültürü yapılacaksa besiyerine steril jelatin (son konsantrasyon %1 olacak şekilde) eklenerek ya da kan örneğinin lizis-santrifügasyonu ile nötürlenmesi gerektiği akılda tutulmalıdır. Kan kültürü şişeleri de aynı inkübasyon şartlarında inkübe edilirler ve üreme sinyalini takiben çikolata agar ve koyun kanlı agara pasajlanarak takip edilirler.N. meningitidis kolonileri gonokok kolonileri ile karşılaştırıldığında daha büyüktür ve genellikle 18–24 saatlik inkübasyon sonrası 1 mm‟lik çapa ulaşırlar. Koloniler alçak ve konvekstir, düz, nemli kenarları ve parlak yüzeyleri vardır. Koyun kanlı agarda, koloni görünümleri genellikle gri iken, kalın kapsüllü kökenler mukoid görünümde olabilirler. Kolonilerin ürediği bölgede yoğun üremeye bağlı olarak gri-yeşil bir renk oluşumu görülür. Taze kültürlerin görünümü düzgün olmasına rağmen, eski kültürler otolizden dolayı yapışkandırlar.N. meningitidis‟in şüpheli kolonilerden tanımlanmasında asit üretimi testi veya kromojenik enzim substrat testleri kullanılmaktadır. N. meningitidis glikoz ve maltoza etki ederken, sukroz, früktoz veya laktoza etki etmez.Serogruplandırma için lam aglütinasyon testi kullanılmaktadır. N. meningitidis izolatları, OMP ve LOS antijenleri temel alınarak serotiplendirilebilir ve altserotiplendirilebilir. Meningokok izolatları, sınıf 2 ve 3 dış membran proteini veya Por B antijenleri temel alınarak 20 serotipe, sınıf 1 dış membran proteini antijenleri (PorA) temel alınarak 10 serosubtipe ve LOS antijenleri temel alınarak 13 immunotipe ayrılabilmektedir (20).Nazofaringeal sürüntü örneklerinin klinik vakaların tanısında değeri yoktur. Eğer epidemiyolojik amaçlar için taşıyıcılık araştırması yapılacaksa nazofarinks sürüntü örneklerinin kültürleri yapılabilir. Böyle örneklerin kültürleri için florada bulunan bakterileri baskılayacak uygun antibiyotikleri içeren besiyerleri kullanılır (20).Mikroskopi ve antijen saptama testleri genel olarak duyarlılıkları düşük yöntemlerdir. Örnek alınmadan önce çoğu hastaya antibiyotik başlandığı için mikroskopi ve kültürün başarısı hayli azalmaktadır. Bu yüzden son yıllarda PCR gibi DNA temelli tanı yöntemlerinin önemi artmıştır. PCR ile örnekteki organizma canlı olmasa bile DNA‟sı tespit edilebilmektedir. Öte yandan henüz meningokok nükleik asitlerinin klinik örneklerde saptanmasına yönelik standardizasyonu tamamlanmış ve klinik laboratuvarlarda rutin uygulanabilen bir yöntem mevcut değildir. Bazı real-time PCR uygulamaları vardır (20,26). Kaynaklar: 1 Perilla MJ, Ajello G, Bopp C et al. Manual for the laboratory identification and antimicrobial susceptibility testing of bacterial pathogens of public health importance in the developing world. Haemophilus influenzae, Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae, Salmonella serotype Typhi, Shigella, and Vibrio cholera. Centers for Disease Control and Prevention (CDC) and World Health Organization (WHO), 2003.2 Popovic T, Ajello G, Facklam R. Laboratory manual for the diagnosis of meningitis caused by Neisseria meningitidis, Streptococcus pneumoniae and Haemophilus influenzae. WHO/CDS/CSR/EDC/99.7, 1999.3 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014).4 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)5 Brooks Gf, Carroll KC, Butel J, Morse S, Mietzner T. The Neisseriae. In: Jawetz E, Melnick JL, Adelberg EA (eds). Medical Microbiology. 25th ed. McGraw-Hill Medical, New York. 2010.6 Apicella MA. Neisseria meningitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (ed.). Mandell, Douglas, and Bennett’s Principles and Practice of Infectious Diseases. 7th Edition. Elsevier, Philadelphia. 2010, p. 2737-2752.7 Harvey RA, Champe PC, Fisher BD. Neisseriae. In: Lippincott's Illustrated Reviews: Microbiology. 2nd ed., Lippincott Williams & Wilkins, Philadelphia. 2007, p.101-109.8 Janda W, Gaydos C. Neisseria. In: Murray PR, Baron EJ, Jorgensen JH(eds). Manual of Clinical Microbiology. 9th ed., ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 601-6209 Halperin SA, Bettinger JA, Greenwood B, et al. The changing and dynamic epidemiology of meningococcal disease. Vaccine 2012;30 (Suppl 2):B26-36.10 Caugant DA, Nicolas P. Molecular surveillance of meningococcal meningitis in Africa. Vaccine 2007; 3: 8-11.11 Mayer LW, Reeves MW, Al-Hamdan N, et al. Outbreak of W135 meningococcal disease in 2000: not emergence of a new W135 strain but clonal expansion within the electophoretic type-37 complex. J Infect Dis 2002;185:1596-1605.12 World Health Organization. Meningococcal disease, serogroup W135 (update). Wkly Epidemiol Rec 2001;76:213-214.13 Kilic A, Urwin R, Li H, Saracli MA, Stratton CW, Tang YW. Clonal spread of serogroup W135 meningococcal disease in Turkey. J Clin Microbiol 2006; 44: 222-224.14 Kilic A, Jolley KA, Gul HC, et al. Genetic and antigenic characterization of Neisseria meningitidis strains isolated from Turkish recruits in 2006. Intern Med 2008;47:1949-1950.15 Ercis S, Köseoğlu Ö, Salmanzadeh-Ahrabi S, Ercis M, Akın L, Hasçelik G. Ankara ili Çankaya ilçesi okullarındaki sağlıklı çocuklarda nazofaringeal Neisseria meningitidis taşıyıcılık prevalansı, serogrup dağılımı ve antibiyotik direnci. Mikrobiyol Bul 2005;39(4):411-20.16 Kılıç A, Jolley KA, Beşirbellioğlu B, Koçak N, Bedir O, Eyigün CP, Başustaoğlu AC. Bir askeri hastanede fatal menenjit etkeni olarak izole edilen Neisseria meningitidis serogrup W-135 suşlarının genotipik özellikleri. Mikrobiyol Bul 2009; 43: 515-517.17 Punar M, Çağatay AA, Özsüt H, Eraksoy H, Çalangu S, Dilmener M. Ġstanbulda bir ilkokulda asemptomatik Neisseria meningitidis taşıyıcılığı. Klimik Derg 2001;14(1):17-18.18 Dinleyici EÇ. Yeni meningokok aşıları. ANKEM Derg 2012;26(Ek 2):50-60.19 Kilic A, Bedir O, Basustaoglu AC, et al. Neisseria meningitidis serogroup X sequence type 767 in Turkey. J Clin Microbiol 2010;48(11):4340-1.20 Elias J, Frosch M, Vogel U. Neisseria. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 559-57321 Marrazzo JM, Handsfield HH, Sparling PF. Neisseria gonorrhoeae. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (ed). Principles and Practice of Infectious Diseases. 7th ed., Elsevier, Philadelphia. 2010, p. 2753-277022 Schwam E, Cox J. Fulminant meningococcal supraglottitis: An emerging infectious syndrome? Emerg Infect Dis 1999;5:464-467.23 Salet IE, Frasch CE. Seroepidemiologic aspects of Neisseria meningitidis in homosexual men. Can Med Assoc J 1982;126:38-41.24 Tunkel AR, Scheld WM. Acute meningitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (Eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 6th ed. Churchill Livingstone, Chapter 80; 200525 York MK. Cerebrospinal Fluid Cultures. In: Garcia LS (ed. in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 2nd ed. update, ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 3.7.1 - 3.7.726 CDC. Chapter 10: PCR for detection and characterization of bacterial meningitis pathogens: Neisseria meningitidis, Haemophilus influenzae, and Streptococcus pneumoniae. Second edition, CDC and WHO. 2011. http://www.cdc.gov/meningitis/lab-manual/chpt10-pcr.html (son erişimtarihi 06.01.2014).

http://www.biyologlar.com/neisseria-meningitidis-ve-bakteriyel-menenjitler

Sepsis için Eğitim Seferberliği

Sepsis için Eğitim Seferberliği Sağlık Bakanlığı ve Türk Yoğun Bakım Derneği harekete geçt.; 4 etaptan oluşacak Sepsis Tanı eğitimlerinin ilk etabı 11 ilde eşzamanlı olarak başlıyor. Hedef: Erken tanı ile erken tedavi Türk Yoğun Bakım Derneği’nin Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle gerçekleştirdiği ‘Sepsis Farkındalık Eğitimleri’ ile 25 bin sağlık personeline ulaşıldığını belirten Dernek Başkanı Prof. Dr. Necmettin Ünal; “Derneğimiz bu faaliyetleri 2015 – 2016 eğitim yılı boyunca sürdürecektir. “Sepsis Tanı Eğitimleri” ile Sepsis tanısında Avrupa Yoğun Bakım kongresinde de deklare edilecek olan bilgi güncellenmesinin tüm hekimlerce bilinmesi ve vaka kayıtlarının buna göre yapılması hem hasta kayıplarını azaltmak hem de Sağlık Bakanlığı bünyesinde geçerli ve doğru istatistiki verilerin yer alması açısından oldukça önemlidir” dedi.  Kamu Hastaneleri Kurumu’nun organizasyonu ve Türk Yoğun Bakım Derneği’nin eğitmen desteği ile 14 Eylül 2015 tarihinde 11 ilde eşzamanlı düzenlenecek program, toplam 24 hastanenin hekimlerini kapsayacak. Türkiye genelinde tekrarlayan etaplar şeklinde gerçekleştirilecek eğitim programında amaç, 2014 yılında verilen ‘Sepsis Farkındalık Eğitimler’ni bir üst seviyeye çıkartarak ‘Sepsis Tanı Rehberi’ni Türkiye genelinde tüm hekimlere aktarmak olacak.   Hastaların erken tanı ile tedaviye başlanmasını sağlayacak alt yapıyı oluşturmayı hedefleyen eğitimler için Türk Yoğun Bakım Derneği, özel ve üniversite hastaneleri içinde girişimlere başladı.  “Sepsis Tanı Eğitimleri” – İlk etpat Eğitim verilecek il ve kurumlar; Marmara Üniversitesi Pendik EAH, Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Bakırköy Dr. Sadi Konuk EAH, Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Bursa Şevket Yılmaz Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Trabzon Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde aralarında bulunduğu çok sayıda hastanede eğitim verilecek.   http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/sepsis-icin-egitim-seferberligi

Biyolojik Çeşitlilik ve Ormancılık

Ormanlar yeryüzündeki biyolojik çeşitliliğin %65’e yakınını barındırırlar. Türkiye, sahip olduğu doğal orman yapısı ve tür çeşitliliğiyle, Dünya’nın 34 sıcak noktasından[1] üçüne sahiptir. Dünya’da ve Türkiye’de orman ekosistemlerini korumanın en yaygın yöntemi yasal bir korunma statüsü altında doğa koruma alanları oluşturmaktır. Ancak bu yolla korunabilen orman alanları var olan alanların %5’ine ancak ulaşmaktadır. Orman biyolojik çeşitliliğin uzun vadede gerçekçi bir şekilde korunabilmesi için, işletilmekte olan orman alanlarının da koruma ve sürdürülebilirliği öne çıkaran bir bakışla planlanması ve işletmeciliğin de buna uygun olarak yapılması gereklidir. Biyolojik Çeşitliliğin Ormancılığa Entegrasyonu Projesi, Türkiye ormanlarının %95’ini oluşturan işletme ormanlarının planlanmasına biyolojik çeşitliliğin de etkin bir şekilde dahil edilmesi için ekonomik, yaygınlaştırılabilir ve uygulanabilir bir çözüme yönelik araçlar geliştirmektedir. OGM’nin 2004 yılından bu yana uygulamaya koyduğu fonksiyonel planlama anlayışına uygun olarak, biyolojik çeşitlilik açısından önemli alanların tespiti ve buradaki orman işletmeciliğinin korumayı gözetir şekilde yapılmasını sağlamak amaçlanmaktadır. Bu amaca yönelik olarak, proje kapsamında planlamacılara ve uygulamacılara yönelik olarak birer rehber üretilmektedir. Planlamacılara yönelik olarak OGM ile işbirliği içerisinde “Biyolojik Çeşitliliğin Amenajman Planlarına Entegrasyonu Rehberi” hazırlanmaktadır. Bu rehberde, OGM’nin planlama birimleri olan İşletme Müdürlükleri ölçeğinde öncelikli hedef biyoçeşitlilik unsurlarının hangileri olduğu ve bunlara yönelik yapılacak arazi envanter çalışmalarının nasıl yapılacağı açıklanmaktadır. Envanter sonuçları kullanılarak hedef biyoçeşitlilik unsurlarının dağılımının haritalanması ve koruma öncelikli uygulama zonlarının belirlenmesi anlatılmaktadır. Bu çıktıların orman amenajman ekipleri tarafından nasıl plan kararlarına dönüştürüleceği ve amenajman planlarının hangi bölümlerinde ne şekilde yer alacağı konuları da rehberde yer almaktadır. Proje kapsamında üretilen ikinci rehber olan “Biyolojik Çeşitliliğin Ormancılık Uygulamalarına Entegrasyonu Rehberi”nde ise, hedef biyoçeşitlilik unsurlarına yönelik tanıtıcı teknik sayfalar, unsurlara yönelik ormancılık uygulamaları ve ilkeleri yer almaktadır. Türkiye’de bulunan 210’un üzerindeki Orman İşletme Müdürlükleri’nin, 10-20 yıllık periyotları kapsayan amenajman planlarının yenilenmesi sırasında planlamacılar, işletmeciler ve uygulamacılar tarafından kullanılacak olan bu rehberler, orman biyolojik çeşitliliğimizin öncelikli unsurlarının yaygın bir şekilde korunması için önemli bir başlangıç olacaklardır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-ve-ormancilik

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Peru’daki İklim Zirvesinde İlk Somut Adım

Eskiden kadınlar her evde bulunan iki-üç malzemeyle bütün evin temizliğinin altından kalkardı. Derken hepsi farklı amaçlara hizmet eden deterjanlar çıktı, mertlik bozuldu. Şimdi tuvalet için ayrı, mutfak tezgahı için ayrı, yerler için ayrı, camlar için ayrı, makinalar için ayrı ürünler alarak birkaç dakikada, bütün sevimsiz temizlik işlerinin üstesinden gelebileceğimizi bilmek rahatlatıcı. Ama bu rahatlık için ağır bir bedel ödüyoruz. Kullandığımız ürünlerin içindeki kimyasallar hem astım, migren, alerji gibi pek çok rahatsızlığı tetikleyerek sağlığımızı bozuyor hem de su, toprak ve havayı kirleterek doğaya geri dönüşsüz zararlar veriyor.Piyasadaki temizlik ürünlerinin içindeki bazı maddeler:Sürfaktanlar: Yüzey etkin (aktif) madde olarak da biliniyor. Yağ çözüyor, köpürme sağlıyorlar. Petrol tabanlı oldukları için sürdürülebilir değiller. Doğada zor parçalanıyor; çözünene kadar bazı sualtı canlılarını zehirliyorlar. Deride kuruluğa ve alerjik tepkilere neden olabiliyorlar.Fosfat: Kireçli suyu yumuşatıyor, deterjanların temizleme gücünü artırıyor. Su yollarına karıştığında bazı organizmaların çoğalmasına ve sudaki oksijenin tükenmesine dolayısıyla bazı türlerin yok olmasına yol açıyor.Parfüm: Sayısı 3000'in üzerindeki sentetik koku maddelerinden bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturuluyor. Ticari sır olduğu için içindeki maddelerin etiketlerde listelenmesi zorunlu değil. Yüksek miktarda ftalat içerebiliyor (ftalatlar, hormon sistemini bozuyor). Alerji, baş ağrısı ve baş dönmesine yol açabiliyorlar, solunum yollarını tahriş edebiliyor. Bunların dışında çeşitli renklendiriciler, ağartıcılar, koruyucular doğa için olduğu kadar insan sağlığı için de zararlı. Bunların bazıları çözünürken veya başka maddelerle birleştiğinde, kansere neden olan yeni maddelere dönüşüyor.Bu kirletici deterjanların yerine, birkaç basit malzemeyle evde yapabileceğimiz çok kolay ve güvenli tarifler var. Teknik olarak "deterjan" değiller ama aynı işe yarıyorlar. İşte birkaç tanesi...Ev Yapımı Çamaşır Tozu*1 bardak rendelenmiş parfümsüz, bitkisel sabun*1 bardak çamaşır sodası*1 bardak karbonat*1/2 bardak boraks (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ(isteğe bağlı)Bunların hepsini bir yerde karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Çamaşır makinanızda her zaman kullandığınız ölçüde kullanın. Çamaşır yumuşatıcısı gözüne de her yıkamada, yarım bardak elma sirkesi koyun.Ev Yapımı Bulaşık Makinası Tozu*1 bardak boraks*1 bardak çamaşır sodası*1/4 bardak sofra tuzu*1/4 bardak limon tuzu (kristal olanı toz hale getirmek gerekli)*20-25 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kaba alın. Her yıkamada 1-1,5 çorba kaşığı kadar kullanın. Makinenin parlatıcı gözünü elma sirkesiyle doldurmayı ihmal etmeyin.Ev Yapımı Elde Bulaşık Yıkama Sıvısı*1 kalıp rendelenmiş zeytinyağı sabunu (veya beyaz sabun)*Birkaç bardak su (sabunu kaplayacak kadar)*6 tatlı kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*30 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Sabunu bir tencerede karıştırarak ve gerektiğinde su ekleyerek eritin. Jel kıvamına gelince ateşi söndürün. Biraz soğuyunca gliserini ve uçucu yağı ekleyin. Karışımı pompalı bir şişeye alın.Ev Yapımı Krem Temizleyici*1 bardak karbonat*2 çorba kaşığı (tercihen kokusuz) arap sabunu*1 çorba kaşığı gliserin (isteğe bağlı)*10-15 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bütün malzemeleri karıştırıp kapaklı bir kavanoza alın. Ocak, evye, küvet temizlerken içinden bir kaşık alıp yüzeyi fırçayla veya bulaşık süngeriyle ovun, durulayın.Ev Yapımı Çok Amaçlı Yüzey Temizleyici*1/2 bardak sirke veya limon suyu*2 bardak su*5-10 damla uçucu yağ (isteğe bağlı)Bunların hepsini bir sprey şişesinde karıştırın. Cam, ayna, mutfak tezgahı veya yer seramiklerini temizlerken püskürtün, temiz bir bezle kurulayın. Durulanması gerekmez. Sirke oranını arttırarak tuvalet temizleyici olarak da kullanılabilir. Mermer veya asit sevmeyen yüzeylerde kullanmayın. Lavanta, çay ağacı, gül, adaçayı, kekik, portakal, limon otu, karanfil, okaliptus, tarçın, biberiye yağları antiseptik ve antifungaldir, yani mikrop ve mantar tutmazlar. Ev yapımı temizlik ürünlerinde dezenfektan, küf giderici, aroma ve koruyucu olarak kullanılabilirler.Ekolojik temizlik için gereken malzemeleri marketlerde, % 100 Ekolojik Pazarlarda (www.ekolojikpazar.org), marketlerde, aktarlarda, eczanelerde, kimya malzemeleri satan dükkanlarda bulabilir ya da internetten sipariş edebilirsiniz.Mercan Uluengin (www.zehirsizev.com)*Bu yazı Buğday Ekolojik Yaşam Rehberi 2013 KIŞ sayısında yayınlanmıştır.http://www.bugday.org

http://www.biyologlar.com/perudaki-iklim-zirvesinde-ilk-somut-adim

Genetiğin Dünya da ve Türkiye de Tarihsel Gelişimi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. "Gen" terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel'in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin'in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin'in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA'nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon's chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX'i dişi XY'i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster'de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus'larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith'in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour'da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948'lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950'de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 'de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli'de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington's hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel'in Deneyleri Gregor Mendel (1866), "Experiments on Plant Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), "The Law of Segregation of Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), "Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation," Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) "Remarks on Variation in Animals and Plants," Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel's Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity," New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), "The Genotype Conception of Heredity," The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), "The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics" in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) "Race Mixture and Physical Disharmonies," Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) "Sex Limited Inheritance in Drosophila," Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) "Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila," Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays," Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), "A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster," Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) "Artificial Transmutation of the Gene," Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) "The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat," Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) "A Pure Line Method of Corn Breeding," Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) "The Inheritance of Sickle Cell Anemia," Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) "The Genetic Analysis of Familial Traits," Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) "Evolution in Mendelian Populations," Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) "The Cost of Natural Selection," Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) "The effect of an early lethal (t*) in the house mouse," Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) "Genetic Assimilation," reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), "Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora," Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) "The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of "Inducibility" in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli," Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. "Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations," Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) "Fine Structure of a Region of Bacteriophage," Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) "Controlling Elements and the Gene," Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), "Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.," Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), "A Structure for Deoxyribonucleic Acid," Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) "The Replication of DNA," Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) "RNA Codewords and Protein Synthesis," Science 145: 1399-1407. Türkiye'de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye'de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa' da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa'da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri Kaynak: Elmer-Dewitt, Philip. "Cloning: Where Do We Draw the Line?" Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993. Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers. Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press. Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunya-da-ve-turkiye-de-tarihsel-gelisimi

Genetiğin Dünyada ve Türkiyedeki Tarihi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel’in Deneyleri Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407. Türkiye’de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensipleri

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunyada-ve-turkiyedeki-tarihi

Paris İklim Zirvesine bir bakış!

Paris İklim Zirvesine bir bakış!

Parçası olduğumuz İklim Yayıncıları Ağı (Climate Publishers Network) kapsamında ve The Guardian Keep it in the Ground kampanyası dahilinde Adam Vaughan tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı VoxEurop‘dan Şehnaz Tahir‘in çevirisiyle suınuyoruz.Fotoğraf: Ian Langsdon/EPA Zirvenin konusu ne?2020 sonrasında karbon salımlarının azaltılması ile ilgili yeni bir küresel anlaşmaya varılması ve yoksul ülkelerin iklim değişikliğiyle başa çıkmasına yardımcı olacak finansman konusunda görüş birliği oluşturulması. Zirve ne zaman ve nerede gerçekleşiyor?Paris’in kuzeydoğu banliyösü Le Bourget’de, 30 Kasımdan 11 Aralık’a kadar.Kimler gidiyor?195 ülke katılıyor, ayrıca ABD Başkanı Barack Obama, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Birleşik Krallık’tan David Cameron’un da dahil olduğu 138 liderin de katılımı bekleniyor. Devlet başkanları ancak zirvenin başlangıcında Paris’te bulunacaklar.Zirve benim yaşamımı değiştirecek mi?Evet – ancak hemen değil. Hükümetlerin ve şirketlerin Paris’te varılacak anlaşma nedeniyle alacakları uzun dönemli kararlar kullandığınız enerjiyi üreten santrallerden yediğiniz gıdaya, gelecekte yaşanabilecek aşırı iklim olayları nedeniyle evinizin sel baskınına uğraması ya da hasar görmesi olasılığına kadar herşeyi etkileyecektir.İklim üzerine zaten anlaşmaya varılmamış mıydı?Dünyanın hukuki yönden bağlayıcı tek uluslararası iklim antlaşması olan Kyoto Protokolü başlangıçta yalnızca gelişmiş ülkeleri kapsamaktaydı, bugün ise yalnızca AB, Avustralya ve 2020 yılına kadar salımlarını azaltmak zorunda olan diğer bir avuç ülkeyi kapsıyor. Ayrıca zengin-yoksul, bir sürü ülkenin 2020 yılına kadar salımlarında gerçekleştirecekleri azaltımları kapsayan ayrı, bağlayıcı olmayan bir bildirge var.Terör saldırılarının etkisi ne oldu?Fransa makamları zirvenin gerçekleşeceğini ancak güvenlik önlemlerinin sıkılaşacağını bildirdiler. Bazı gözlemciler saldırılar nedeniyle daha fazla acil eylem ve dayanışma arzusunun ortaya çıkabileceğini söylüyor. Paris’te düzenlenmesi planlanan büyük yürüyüş gibi bazı yan etkinlikler ise iptal edildi.Anlaşma çıkma olasılığı ne?Yüksek ama temkinli olmakta yarar var. Çin’in baş müzakerecisi ve geçen yıl Lima’da gerçekleşen zirvenin başkanı bir anlaşmaya varmak için gerekli siyasi iradenin nihayet mevcut olduğunu söyleyenlerden.Öyleyse …?Olası birçok pürüz var. Fransa’nın en önde gelen iklim savunucusu Laurence Tubiana yoksul ülkelere finansman sağlanması konusunun işin en zor kısmı olacağını düşünüyor. ABD ve AB de çıkacak anlaşmanın ne kadarının hukuki açıdan bağlayıcı olması gerektiği konusunda farklı görüşlere sahip.Farklı ülkelerin konumu ne?Dünyanın en büyük iki emisyon kaynağı Çin ve ABD, Paris’te bir anlaşmaya varılması fikrini destekliyor – bu da 2009’da Çin’in oyun bozanlık ettiği bir önceki büyük iklim zirvesinden farklı bir durum. Üçüncü büyük emisyon kaynağı olan Hindistan ise biraz daha ikircikli bir rol üstlenebilir; Hindistan son G20 toplantısında gelecekte ülkelerin emisyon taahhütlerini gözden geçirecek bir mekanizmanın oluşturulması ile ilgili kaygıları olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.Bugüne kadar gelinen nokta nedir?Dünyanın toplam salımlarının %97’sini temsil eden 170’ten fazla ülke BM’ye iklim konusundaki taahhütlerini sundular. Ancak yapılan analizler bu taahhütlerin hala dünyanın 2.7-3.3C ısınmasına neden olacağını gösteriyor. Bu sıcaklık dünya liderlerinin sıcaklık artışını sınırlandırmak üzere anlaşmaya vardığı 2C’nin çok üzerinde, bu nedenle birçok ülke bu taahhütlerin beş yılda bir gözden geçirilmesini içeren bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor.Zirvenin kendisi büyük bir karbon ayak izin bırakmayacak mı?BM’e göre konferans 21.000 ton CO2 eşdeğeri karbon ayak izi bırakacak, bu da aşağı yukarı Estonya’nın yıllık salımlarına eşit. Organizatörler salımları telafi edecek.Paris öncesi süreçle ilgili daha fazla bilgi nerede bulabilirim?Kapsamlı rehberimizde yirmi yıldır devam eden iklim müzakerelerinin bizi bu noktaya nasıl getirdiğine ilişkin bilgi bulabilirsiniz.Yazı:  Adam VaughanÇeviri: Şehnaz TahirThe Guardian / Keep it in the Ground izniyle(Yeşil Gazete, The Guardian/Keep it in the Ground, Climate Publishers Network) https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/paris-iklim-zirvesine-bir-bakis

Akdeniz foku(Monachus monachus) Tür Koruma Çalıştayı Düzenlendi..

Akdeniz foku(Monachus monachus) Tür Koruma Çalıştayı Düzenlendi..

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün desteğiyle Orman ve Su İşleri Bakanlığı (Doğa Koruma ve Milli Parklar) VII. Bölge Müdürlüğü Mersin Şube Müdürlüğünce 14 Şubat 2013 tarihinde Saat: 09:30’da Doğa Koruma ve Milli Parklar Mersin Şube Müdürlüğü İdari binasında Akdeniz Foku(Monachus monachus) Tür Koruma Eylem Planı Çalıştayı gerçekleştirilmiştir.Sözkonusu Çalıştaya VII Bölge Sn. Müdür Etem Boz , Mersin Orman Bölge Müdürü Sn.Abdurrahman Acer , Meteoroloji VI. (Adana)  Bölge Müdürü Sn. Ahmet Kocaman, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Tür Koruma Şube Müdürü Sayın Fehmi Şahin ve Mersin ili, Kurum, Kuruluş, Belediyeler, Üniversiteler, Dernekler, Kooperatifler, STK’lar ın yanı sıra diğer illerden de katılım sağlanmıştır.Akdeniz foku(Monachus monachus)  Tür Koruma Çalıştayını; Orman ve Su İşleri Bakanlığı (Doğa Koruma ve Milli Parklar) VII. Bölge Müdürü Sayın Etem BOZ açılış konuşmasında   “Dünyadaki nüfusunun yaklaşık 450–500 olduğu tahmin edilen Akdeniz Foku, bugün sadece Yunanistan, Türkiye, Moritanya ve Madeira Adaları'nda yaşamaktadır. Bir insan ömrü süresinde yok olma sınırına gelen ve doğal düşmanı olmayan bu nadir tür, tamamen plansız ve aşırı insan faaliyetleri yüzünden gittikçe azalmaktadır. Ülkemizde kıyı sahillerinde 100, Mersin İli kıyılarımızda ise yaklaşık 40-50 kadar Akdeniz foku barınmakta ve bu kıyılarımızı üreme, beslenme ve gezinme ortamı olarak kullanmaktadır. Dünyada yaşayan 450-500 kadar Akdeniz foku olduğu göz önünde bulundurulduğunda, kıyılarımız içerisinde barınan ve bu kıyıları kullanan Akdeniz fokunun sayısı oldukça önemli olduğu görülmektedir.Bu nedenle; uluslararası ve ulusal düzeyde koruma altına alınan Akdeniz fokunun devamlılığı açısından tüm katılımcılarca gerekli desteğin sağlanması ve işbirliği içerisinde çalışılması önemli olacağını belirterek bu projede emeği geçen başta bütün Akademisyenlere, Mersin Şube Müdürü Halil Korkmaz ve ekibine ve programa katılan bütün kurum ve kuruluşlara teşekkürlerini iletti. Mersin Orman Bölge Müdürü Sayın Abdurrahman Acar; Denizlerimizin, Ormanlarımızın ve yaban hayatının korunması açısından Akdeniz fokunun önemini anlattı,  burada ifade edilecek değerli bilgilerin ve alınması muhtemel kararların başta Mersin ili olmak üzere diğer illerimizde de Akdeniz fokunun korunması için girişimlerin bulunulmasının önemini belirtti.Akdeniz Foku Tür Koruma Eylem Planı Projesi Proje Ekibinde görevli Prof. Dr. Ali Erdoğan’ nın Mersin ili Akdeniz foku Tür Koruma Eylem Planı hazırlanması sürecinde veri toplama çalışmalarının nasıl sağlandığı, hangi literatür bilgilerden faydalandığı ve hangi kurumlarla işbirliği içerisinde olunduğu ile ilgili temel bilgiler verdi, Eylem Planı Projesi Proje Ekibinde görevli Yrd. Doç. Dr. Mustafa Yavuz; Akdeniz fokunun morfolojisi, ekolojisi, etolojisi ve biyolojisi konusunda bilgilendirme yapıldı, dişi bir fok ile erkek bir fokun nasıl ayırt edilebileceği arasındaki farkların ne olduğu ifade etti.Proje Ekibinde görevli Doç. Dr. Mehmet Gökoğlu; Akdeniz fokunun yaşam alanlarını, bu habitatların üzerindeki baskılar dile getirildi, çalışmalarda dalğıç olarak birçok mağaraya girdiğini bu sahillerin ve mağaraların Akdeniz foku açısından eşsiz bir yer olduğu, Mersin ili kıyılarının akdeniz fokunun yavrulama, yuvalama ve beslenmesi için çok güzel habitatları barındırdığı ifade etti.Eylem Planı Projesi Proje Ekibinde görevli Orman Yüksek Mühendisi Mustafa Süleyman Kaçar; Akdeniz fokunun Tür Koruma Eylem Planı ve plan içerisindeki öncelikli yapılması gerekli faaliyetlerle ilgili bilgiler verildi, türün habitatları korunmadan ve paydaşların katılımı sağlanmadan hedefe varılması mümkün olmadığı eylem planının en kısa sürede uygulanmasının önem arz ettiği ifade etti.Çalıştay programına ODTU Deniz Bilimleri Enstitüsünce Doç. Dr. Ali Cemal Gücü’ nün Kuzeydoğu Akdeniz’in Foklarının Türkiye’deki ve Mersin İlindeki yaşam alanları, fokları tehdit eden faktörler ve fokun neslinin devamlılığı açısından yapılması gerekli faaliyetler anlatıldı.SAD-AFAG Kurucu Üyesi Cem Orkun Kıraç’ın yaptığı Akdeniz Fokunun Türkiye’deki Durumu, Tehditler ve Korunması konulu sunusu ile bilgi verilerek, Ulusal düzeyde hazırlanan Akdeniz fokunun Korunması Ulusal Eylem Planı Taslağı ve Mersin İli Akdeniz Foku Tür Koruma Eylem Planının uygulanmasında entegre olarak uygulanmasının daha doğru olacağı ve bu sayede tüm Türkiye’deki Akdeniz foklarının korunması için somut adımların atılması gerektiği ifade edilmiştir.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Tür Koruma Şube Müdürü Sayın Fehmi Şahin; Akdeniz fokunun uluslar arası ve ulusal düzeyde korunan bir tür olması ve en kısa sürede bu türün korunması için adım atılacağı, bu kapsamda oluşturulan Tür Koruma Eylem Planının uygulanması açısından Tür Koruma Şube Müdürlüğünce bütün desteğin sağlanacağı belirtilerek, bu projeye katkı sağlayan herkese teşekkür etti.Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü Tür Koruma Şube Müdürlüğü Uzmanı Sayın Aybars Atıparmak; Mersin Şube Müdürlüğünce oluşturulması sağlanan Akdeniz foku Tür Koruma Eylem Planının uygulanma aşamasında rehber olacağı, bu planın bir ilk adım olduğu ve bu rehberin ulusal düzeyde oluşturulabilecek eylem planlarının inşasının bu plan üzerinde yapılacağı veya ileriki zamanlarda revize edilerek akdeniz foklarının korunmasında daha büyük adımların atılacağını ifade etti.VII. Bölge Müdürlüğü Mersin Şube Müdürü Halil Korkmaz; Akdeniz foku Türünün korunması amaçlı oluşturulan Tür Koruma Eylem Planında çalıştaya katılan bütün kurum kuruluş, dernek, stk vb, katılımcılara teşekkür etti.Çalıştay sonrası Bölge Müdürümüz Etem Boz başkanlığında Bölge Müdürlüğümüz bünyesinde çalışan Şube Müdürleri ve Çalıştaya katılan Şube Müdürleri ve Mühendislerle değerlendirme toplantısı gerçekleştirildi.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/akdeniz-fokumonachus-monachus-tur-koruma-calistayi-duzenlendi-

16 Nisan Biyologlar Günü

16 Nisan Biyologlar Günü

Türkiye Biyologlar Derneği Genel Başkanı Biyolog Doç. Dr.Alev Haliki Uztan ve Biyologlar Dayanışma Derneği Başkanı Biyolog Tarık Batuhan yaptıkları yazılı açıklamada; "16 Nisan tarihi her yıl ülkemizde Biyologlar Günü olarak kutlanmaktadır. Biyoloji yaşamın ilk ortaya çıkışından itibaren nasıl geliştiğini, mevcut çeşitliliğin dünyadaki yayılışını, çeşitliliğe etki eden faktörleri, canlılık olaylarını yapı ve işleyişe dayalı olarak inceler ve gelecekteki durumuna ilişkin tahminlerde bulunan bir bilim dalıdır. 16 Nisan tarihi her yıl ülkemizde Biyologlar Günü olarak kutlanmaktadır. Biyoloji yaşamın ilk ortaya çıkışından itibaren nasıl geliştiğini, mevcut çeşitliliğin dünyadaki yayılışını, çeşitliliğe etki eden faktörleri, canlılık olaylarını yapı ve işleyişe dayalı olarak inceler ve gelecekteki durumuna ilişkin tahminlerde bulunan bir bilim dalıdır. Biyoloji alanında sağlık sektöründen çevre ve tarım sektörüne kadar çok geniş bir alanda araştırma ve uygulama yapılmaktadır. Sağlık sektöründeki klonlama ve kök hücre teknoloji gibi birçok kritik konuda Biyologların imzası bulunmaktadır. Çeşitli hastalıklara karşı geliştirilen aşılar, bulunan antibiyotikler halen hayat kurtarmaya devam etmektedir. Günümüzde her türlü ilaç, kimyasal ve antibiyotik biyolojik yolla hızla ve düşük maliyetle üretilebilmektedir. Alanda genellikle yaşamı tehdit eden gıda darboğazının aşılması, çölleşmenin engellenmesi, biyolojik çeşitliliğin etkin korunması, sağlıklı gıdaların temini ve çeşitli hastalıkların önlenmesi konularında kullanılabilecek temel bilim araştırmaları ve bu araştırmalara ışık tutacak biyoçeşitlilik çalışmaları yapılmaktadır. Çağımızda giderek daha fazla önem kazanan Biyoteknoloji, Nanobiyoteknoloji, Biyogüvenlik, Çevre ve Biyoçeşitliliğin Korunması, Vektörel hastalıklarla mücadele, Biyogaz - Biyodizel- Biyorafineriler, Genom Projeleri, Biyoinformatik ve Biyoturizm gibi yeni alanlar da temelde çoğunlukla biyoloji bilimine dayanmaktadır. Bu çalışmalarla toplumların sosyoekonomik ve ekonomik kalkınmasına temel katkı sağlanmaktadır. Hiç şüphe yoktur ki ülkemizin stratejik konumu; korumamız ve sahiplenmemiz gereken biyolojik zenginliklerimiz; gelecekte dünyayı tehdit edecek susuzluk, çevre kirliliği ve küresel ısınmaya bağlı giderek artan EKOLOJİK sorunlar; keza yakın ve uzak geleceğimizde ulusal çıkarlarımızın korunması açısından BİYOLOJİNİN kapsamı ve önemi her geçen gün inanılmaz bir hızla artmaktadır Dünyada başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere gelişmiş bütün ülkelerde Ziraat Mühendisi araziye Biyologla çıkar; bitki kimyası araştırmaları yapan bir Eczacı mutlaka bir biyolog (Botanikçi) ile çalışır; Tıp fakülteleri ve hastanelerde Viroloji, Bakteriyoloji, Mikoloji, Hematoloji, Parazitoloji, Sitoloji, Embriyoloji, Histoloji, Klinik Mikrobiyoloji, Üreme Fizyolojisi, Halk Sağlığı laboratuvarlarında Ar-Ge elemanı olarak en önemli Ar-Ge uzmanıdır, laboratuar teknikerliği yapmaz. ABD’de tıp eğitiminin ön koşulu 3-4 yıl biyolojik bilimler eğitimnden geçer. Bu ülkelerde bir biyolog’un görev aldığı alanlar aşağıda sıralanmıştır:• Fosil ve canlı tüm organizmaların incelenmesi, tanımlanması ve sınıflandırılması konularında çalışmalar yapar,• Bütün yönleriyle çevre, biyolojik çeşitlilik, doğa koruma, toprak yönetimi ve çevresel etki değerlendirmesi gibi ilgili tüm ekolojik çalışmaları yapar,• Çevre kirliği, çevre planlaması ve doğal kaynakların korunması ve yönetimi ile ilgili tüm alanlarda çalışmalarını yürütür ve yönetir,• Tarımsal ve kentsel ekolojik planlama çalışmaları yapar,• Su, toprak, hava ve gıdanın biyolojik ve biyokimyasal analiz çalışmalarını yapar ve raporlar,• Korunan tüm alanların yönetimi, hayvanat bahçeleri ve botanik bahçeleri ile doğa tarihi müzeleri gibi biyolojik faaliyetlerde bulunan diğer kurum ve kuruluşların yapılandırılması ve yönetiminde çalışmalarda bulunur,• Biyolojik ve biyosidal tüm materyallerin üretim, kalite kontrol, analiz ve denetlenmesinde görev alır,• Hastalık yapıcı biyolojik etmenlerin tanımlanması ve kontrolüne ilişkin tüm süreçlerde görev alır,• Endüstriyel uygulamalarda biyolojik tekniklerin geliştirilmesi, uygulanması ve yönetimini yapar,• İnsan, hayvan, bitki ve mikrobiyal genetik çalışmaları yapar,• Sağlık birimlerinde insan biyolojisi ile ilgili Ar-Ge çalışmaları yapar,• Temel alan bilgisi ile ilgili eğitim ve öğretim çalışmalarına katılır, • Kamu ve özel sektör ile üniversiteler ve bağlı birimlerde uygulamalı ve temel biyoloji alanlarında bilimsel araştırmalar yapar,• Çalışma alanlarıyla ilgili uzmanlık ve danışmanlık yapar.• Uzmanlık alanlarıyla ilgili bilirkişilik yapar,• Müzelerde ve turizm firmalarında biyoturizm rehberi olarak görev alır. Tarihi öneme sahip arkeolojik buluntular ve binalarda koruma amaçlı araştırmalar / çalışmalar yapar• Biyoloji alanında bilimsel kanaat ve profesyonel uzmanlık yetenekleri gerektiren ve yukarıda belirtilmeyen diğer bütün faaliyetlerin yürütülmesinde görevlendirilir. Ülkemizde Bakanlıklarda yapılan toplantılara zaman zaman ilgili alanda yetkin akademisyenler çağırılmakla beraber bu durum geçici bir çözüm olmaktan öteye gidememektedir. AB ülkelerinde en önemli 5 meslekten biri Biyolog olarak ifade edilmekte; İngiltere’de her Bakanın danışmanları arasında mutlaka bir Biyolog yer almakta; Portekiz’de, İspanya’da ilgili bakanlıklara atamalarda öncelik Biyologlara verilmektedir. Biyologlar mutlaka Bakanlıkların Ar-Ge kurumlarında da görev almalıdırlar. Örneğin Almanya’da Meteoroloji Merkezlerinde iklim bilimcilerle Biyologlar özellikle Hidrobiyologlar birlikte çalışmaktadır. ABD’de hekim olabilmek için önce mutlaka 3-4 yıl biyoloji okumak gerekmektedir; Federal Soruşturma Bürosu=FBI’da kriminal laboratuarlarında çalışanların %80’i biyolog kökenlidir) Gelişmiş ve gelişimini temel fen bilimlerine (Biyoloji, Fizik, Kimya, Matematik) verdiği önemle taçlandırmış ülkelerde ve gelecekte ülkemizde de aynı değeri göreceğimiz umuduyla Biyoloji bölüm başkanları ve akademisyenler tarafından yapılan ve önerilen Biyolog meslek tanımı şöyledir: Biyolog: Üniversitelerin lisans eğitimi veren fen/fen-edebiyat fakültelerinin biyoloji, moleküler biyoloji ve genetik bölümlerinden mezun olan; tüm canlıların, birbirleri ve çevreleri ile olan etkileşimlerini, bilimsel yöntemlerle inceleyen, bu yöntemler sonucunda elde ettiği verileri sağlık, çevre, tarım, orman, gıda, endüstri, turizm, biyoteknoloji, kriminoloji, nanobiyoteknoloji, eğitim, doğal kaynak yönetimi ve ekolojik planlama vb. alanlarda uygulayan ve uygulatan, araştıran, inceleyen, analiz eden, üreten ve kontrol eden, denetleyen, bu sonuçları rapor haline getiren meslek mensubudur. Bu tanımdan yola çıkarak halen Sağlık Hizmetleri Sınıfında olmasına rağmen (ki diğer tüm Fen/Fen-Edebiyat fakülteleri mezunları gibi istihdam edilmesi gereken sınıf Teknik Hizmetler Sınıfıdır) “Sağlıkta Dönüşüm Yasasında” adı geçmediği gibi teknik lise veya 2 yıllık meslek yüksek okulu mezunları ile aynı kategoride istihdam edilmektedir. Oysa gelişmiş ülkelerde gereksinimler ve öz kaynaklar göz önünde bulundurularak yapılan planlamalarda, uluslararası düzeyde saygın ve gelişime açık düzenlemelerde de açıkça görülmektedir ki BİYOLOGLAR aşağıda adı geçen bakanlıklarda ve ilgili kurum ve kuruluşlarda keza özel sektörde yaptığı işe kendi imzasını koyarak raporlayan saygın bir meslek olarak gerçek yerini almalıdır.• Adalet Bakanlığı • Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı • Çevre ve Şehircilik Bakanlığı • Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı • Gümrük ve Ticaret Bakanlığı • Kültür ve Turizm Bakanlığı • Milli Eğitim Bakanlığı • Orman ve Su İşleri Bakanlığı • Sağlık Bakanlığı • Bilim, Sanayi ve Teknoloji BakanlığıBu bakanlıklara bağlı kurum ve kuruluşlarda araştırmacı, bilirkişi, müfettiş, teknik eleman ve danışman olarak gözlem, inceleme, araştırma, teşhis ve tespit, yaparak rapor düzenler, onaylar ve sorumluluk yüklenmelidirler. Yine son derece şaşılacak bir durum Fen Fakülteleri ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin tüm bölümleri kendi mezunlarını kadro ve unvanlarıyla istihdam edebilirken sadece Biyoloji bölümlerinin mezunlarını Biyolog kadrosunda istihdam edemez hale gelmeleridir.  Özlük haklarının ivedilikle hak ettikleri şekilde düzenlenmesi ve mesleklerine gereken önemin verildiğini görmek; mesleğini severek yapan akademisyenler ve BİYOLOGLAR, evlatlarını büyük zorluklarla okutan ve geleceğinin tüm sınırlarıyla belirlendiğinden emin olmak isteyen AİLELER ve üniversitelerimizde Biyoloji Bölümlerinde isteyerek okuyacak ÖĞRENCİLER için son derece önemli bir hale gelmiştir.  Son dönemde Biyologlar Odası ile ilgili yasa taslağı çalışmaları da her iki derneğin ortak çalışmaları ve katkısıyla hazırlanmış olup, tamamlanmak üzeredir. Biyologların kırgınlığının ve küskünlüğünün, istikbal kaygılarının ivedilikle giderilmesi dileklerimizle tüm meslektaşlarımızın Biyologlar Gününü kutluyoruz.

http://www.biyologlar.com/16-nisan-biyologlar-gunu-1

Bolivya’da 80 Milyon Yıllık Devasa Dinozor Ayak İzleri Bulundu

Bolivya’da 80 Milyon Yıllık Devasa Dinozor Ayak İzleri Bulundu

Güney Amerika’dak Bolivya’da 80 milyon yıllık, yaklaşık 1.2 metre boyunda dinozor ayak izleri bulundu. Büyük ihtimalle et yiyen bir yırtıcı dinozor türü olan abelisaurus’a ait olan izler bilinen en büyük dinozor ayak izlerinden oldu.

http://www.biyologlar.com/bolivyada-80-milyon-yillik-devasa-dinozor-ayak-izleri-bulundu

Dünya Ekonomik Forumu’nda yenilenebilir enerji çağrısı

Dünya Ekonomik Forumu’nda yenilenebilir enerji çağrısı

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı kurumsal yatırımcı rehberi, yenilenebilir enerji kaynaklarının birçok ülkede şebeke paritesini çoktan yakaladığını ve 2020’ye kadar tüm dünyada kömür ve doğal gazdan daha ucuz olacağını ortaya koydu.

http://www.biyologlar.com/dunya-ekonomik-forumunda-yenilenebilir-enerji-cagrisi

Biyologların Meslek <b class=red>Rehberi</b>

Biyologların Meslek Rehberi

“Değerli Biyologlar mesleğinizi seviniz ve mesleğiniz için mücadele ediniz. Biyologlar olarak sorunlarımızı, ancak dernekle birlikte çözebiliriz.”

http://www.biyologlar.com/biyologlarin-meslek-rehberi

Yeterli ve Dengeli Beslenme

Yeterli ve Dengeli Beslenme

Beslenme; açlık duygusunu bastırmak, karın doyurmak ya da canının çektiği şeyleri yemek içmek değildir.

http://www.biyologlar.com/yeterli-ve-dengeli-beslenme

CRISPR-Cas9, İlk Defa Bir Archaeal Türünü Değiştirmede Başarıyla Kullandı

CRISPR-Cas9, İlk Defa Bir Archaeal Türünü Değiştirmede Başarıyla Kullandı

Mikrobiyoloji Profesörü G. William Arends Illinois Üniversitesi'nden Bill Metcalf ve Doktora sonarsı araştırmacı Dipti Nayak'da tarafından yapılan yeni bir araştırmada:

http://www.biyologlar.com/crispr-cas9-ilk-defa-bir-archaeal-turunu-degistirmede-basariyla-kullandi

Campylobacter enfeksiyonları

Campylobacter jejuni ve Campylobacter coli akut bakteriyel gastroenteritlerin önde gelen nedenleri arasındadır. Daha az sıklıkla olmakla beraber diğer bazı Campylobacter türleri de akut gastroenteritlere neden olabilmektedir. Klinik bulgular özgül olmadığından tanı yalnızca laboratuvar incelemesiyle konabilir.Kampilobakteriyoz dünya genelinde yaygın bir zoonozdur. Bugün C. jejuni/coli dünyanın pek çok yerinde Salmonella spp ve Shigella spp kadar sık izole edilen enterik patojenler olarak dikkati çekmektedir. Enfeksiyonun yayılmasından kontamine gıdalar ve su sorumludur. Evcil veya vahşi hayvanlar ve kuşlar doğada sularda bulunan Campylobacter organizmalarının en önemli kaynaklarıdır. Diğer enterik patojenler gibi C. jejuni için de ayrıca fekal-oral yol ve kişiden kişiye bulaş bildirilmiştir (1).Campylobacter spp gıda (ve bazen su) kaynaklı kitlesel salgınlar yapabildiğinden, halk sağlığı önemine sahip patojenlerdir ve ülkemizde laboratuvardan bildirimi zorunludur (2,3). Ancak ülkemizde klinik laboratuvarların çok azı bu etkenin tanısı ile ilgili inceleme yapabilmektedir. 2012 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından ulusal mikrobiyoloji laboratuvar kapasitesinin mevcut durumunun incelendiği bir çalışmanın sonuçlarına göre klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarının (n=530) sadece %3.2‟sinin Campylobacter spp izolasyonu yapabildikleri gözlenmiştir (4).Vakaların önemli bir kısmının hatta salgınlarının bu nedenle tanı alamadığı düşünülürse, uygun bir prosedürün el altında olması tanının yaygınlaşmasını da teşvik edecek bir araç olarak önemli görünmektedir. Nitekim bu UMS belgesinin amacı klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarına akut gastroenterit tanısında bakteriyel etkenler tanı paneli içinde Campylobacter türlerinin tanısının da konulabilmesi için geçerli tanı yöntemlerine dair yardımcı bir rehber sunmaktır.Campylobacter türlerinin neden olduğu akut gastroenteritler dünyanın pek çok bölgesinde Salmonella spp ve Shigella spp ile birlikte ilk üç sırada yer almaktadır. Epidemiyolojik araştırmalar Afrika ve Asya‟da insidansın %19 ila %38 arasında olabildiğini, özellikle çocuklarda asemptomatik taşıyıcılık oranlarının da %9 ila %40 arasında olabildiğini göstermektedir (1,5).Laboratuvar tanısının yeterince yaygın olmayışı ve bağlı olarak bildirimlerin yetersizliği nedeniyle ülkemizde C. jejuni /coli enfeksiyonlarının yaygınlığına dair bilgilerimiz yapılan genellikle küçük ölçekli araştırmalarda elde edilen bulgularla sınırlıdır. Buna göre görülüş sıklığının %0.63 ila %16.4 arasında değişebildiği ve bazı serilerde Salmonella ve Shigella türlerinden daha sık izole edildiği dikkati çekmektedir (6,7,8,9,10).C. jejuni /coli gastrointestinal sistemin önemli invaziv patojenleridir. Diğer bir invaziv etken olan Escherichia coli O157:H7 enfeksiyonunda da hemolitik üremik sendroma (HÜS) görülebilmesi nedeniyle, etkenin tanımlanması hem hasta yönetimi hem de enfeksiyonun kaynağına yönelik incelemeler ve kontrol önlemleri açısından önem taşımaktadır (11).Gastrointestinal sistemden sıklıkla C. jejuni, C. coli, C. lari, C. helveticus ve C. upsaliensis izole edilirken, barsak dışı (yara, abse vb.) enfeksiyonlarda C.fetus subsp. fetus, ve daha az sıklıkla C. jejuni, C. coli, C. upsaliensis, C. sputorum etken olarak saptanabilmektedir. C. curvus, C. rectus ve C. gracilis de periodontal hastalık ile ilişkili bulunmuştur (11,12).Gastrointestinal sistemin Campylobacter enfeksiyonlarının %90‟ından fazlasında, dışkı kültürlerinde C. jejuni tanımlanır. Ayrıca ishalli olgularda daha az sıklıkla C.coli ve C. fetus subsp. fetus izole de edilir. C. jejuni gastroenteriti kendi kendini sınırlayan bir enfeksiyon olmasına rağmen bazen gençlerde ve immün düşkün hastalarda ciddi seyredebilir. Diğer türler, tanımlanma ve izolasyon zorluğu nedeniyle birçok laboratuvarda çalışılamamaktadır (11,13).İnsanlarda hastalığın kaynağının en fazla kontamine kümes hayvanı etleri olduğu kabul edilmektedir. Bulaş enfekte tavuk etlerinin iyi pişirilmeden yenmesi, çapraz bulaşa açık mutfak tezgahlarında hazırlanan taze gıdalar, bazen de iyi pastörize edilmemiş süt yoluyla olmaktadır. Kedi ve köpek gibi ev hayvanları da taşıyıcı olabilirler. Enfeksiyonlarına özellikle erken ilkbahar ve sonbahar aylarında (kanatlıların da en fazla enfekte oldukları aylara paralel) rastlanır.Campylobacter cinsi bakteriler son zamanlarda geliştirilen genetik teknikler ile 16S rRNA yönünden 3 ayrı cinse ayrılmıştır. Campylobacter, Helicobacter ve Arcobacter olarak isimlendirilen bakteriler mikroaerofilden anaerobiğe değişen özellikler gösterirler. Campylobacter türleri kıvrık, helezonik sarmallı, gram negatif bakterilerdir. Hastalık yelpazesi “iyi bilinen” (C.jejuni ve ishal ilişkisi gibi) ya da “tartışmalı” olanlar yanında (Arcobacterium türleri gibi insanda hastalık yaptığı tam bilinmeyen suşlar), sorun olarak “yeni tanımlanmış türler”e kadar geniştir (C.upsaliensis ve Helicobacter rappini gibi). Sıcaklık, inkübasyon atmosferi gibi üreme özellikleri nedeniyle bu cins içinde yalnızca en iyi bilinen birkaç tür klinik laboratuvarlarda araştırılır (11,15).Campylobacter spp, mikroaerofilik (%5-10 CO2 gereksinimi) ve termofiliktir (42°C ile 37°C‟de ürerken 25°C‟de ürememe özelliği).İnsanda patojen kabul edilen Campylobacter türleri termofilik Campylobacter‟ler olarak isimlendirilmektedir. Campylobacter cinsi içindeki tüm türler 37°C‟de üreyebilir. Patojen termofilik türler ise 42°C‟de daha iyi üreme gösterir. Termofilik olmaları, primer enfeksiyon kaynağı kabul edilen kuşların gastrointestinal sistemlerine uyum göstermelerini sağlar (14).Seçici besiyerlerinde kreme kaçan gri ya da gri/beyaz, nemli koloniler oluştururlar; hareketli ve oksidaz pozitiftir (15).Campylobacter türlerinin üreyebilmesi için düşük oksijen ve yüksek karbondioksit konsantrasyonu gerekmektedir. Isı düştüğünde, ortamdaki besin miktarı azaldığında hızla, kültürde üretilemeyen ancak canlı ortamda enfeksiyon oluşturabilen formlara dönüştükleri, bu sayede besinler üzerindeki ve doğadaki varlıklarını sürdürebildikleri bilinmektedir (14). Kaynaklar: 1 Franco DA, Williams CE. Campylobacter jejuni. In: Hui YH, Pierson MD, Gorham JR (Eds). Foodborne Disease Handbook, Volume 1: Bacterial Pathogens. 2nd Ed., Marcel Dekker, Inc. New York. 2001, p. 83-992 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)3 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)4 T.C. Sağlık Bakanlığı (Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi TR0802.16-01 Avrupa Birliği ve Dünya Bankası desteği ile) (Akbaş E, Pr Danışmanı). Türkiye‟de Bulaşıcı Hastalıkların Tanısında Mikrobiyoloji Laboratuvar Kapasitesi Mevcut Durum Değerlendirmesi: Anket - LabKap2012. XXXV. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, Kuşadası, 4 Kasım 2012.5 Vandepitte J, Verhaegen J, Engbaek K, Rohner P, Piot P, Heuck CC. Basic Laboratory Proceduresin Clinical Bacteriology. 2nd ed., WHO, Geneva, Switzerland. 2003.6 Kizirgil A, Karakoç S. Çocukluk yaş grubu akut gastroenteritlerinde etiyolojik ajanların belirlenmesi. Nobel Med 2012;8(3):60-657 Özkan A. Çocukluk çağı akut gastroenterit olgularında etiyolojik ajanların belirlenmesi. Uzmanlık Tezi. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Adana. 2005. http://library.cu.edu.tr/tezler/5425.pdf (son erişim tarihi: 24.03.2014)8 Kanan B, Akşit F. Akut gastroenteritli olgularda Campylobacter sıklığının araştırılması. İnfek Derg 2003;17(1):11-14.9 Yazıcı V, Gültekin B, Aydın N, Aral YZ, Aydoğdu A, Karaoğlu AÖ. Akut gastroenteritli olgularındı İkı örneklerinde bazı bakteri ve virüslerin araştırılması. ANKEM Derg 2009;23(2):59-6510 Zarakolu P, Akbaş E, Levent B ve ark. Ġshalli çocuk hastalardan izole edilen bakteriyel patojenlerin dağılımı. Flora 1999;4:190-4.11 Jerris RC, Fields PI, Nicholson MA. Fecal culture for Campylobacter and related organisms. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 2nd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 3.8.2.1 – 3.8.2.16.12 UK Standards for Microbiology Investigations. Identification of Campylobacter species. Bacteriology – Identification, ID 23, Issue no: 2.1, Issue date: 21.10.11. http://www.hpa.org.uk/SMI (son erişim tarihi: 24.12.2013)13 York MK, Rodrigues-Wong P. Fecal culture for aerobic pathogens of gastroenteritis. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 2nd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 3.8.1.1 – 3.8.1.2114 Darka Ö, Yılmaz YÖ. Tavuk eti ve campylobacteriosis. Hacettepe Tıp Dergisi 2004;35:100-10215 Fitzgerald C and Nachamkin I. Campylobacter and Arcobacter In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C 2011, p. 885-899Ulusal Mikrobiyoloji Standartları 01.01.2015 / Sürüm: 1.1 / B-MT-10 / Mikrobiyolojik Tanımlama / Bakteriyoloji

http://www.biyologlar.com/campylobacter-enfeksiyonlari

Vibrio cholerae özellikleri

Kolera Vibrio cholerae‟nin neden olduğu, başlıca kontamine sularla yayılan akut ishalli bir hastalıktır. Kolayca önlenebilir. Öte yandan tedavisiz olgularda hayatı tehdit edicidir. Ülkemizde son yıllar boyunca görülmemektedir. Buna karşın başta Afrika, Güneydoğu Asya ve Haiti‟de olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde görülmeye devam etmektedir ve özellikle 2005 yılından bu yana giderek küresel bir artış eğiliminde olduğu belirtilmektedir (1). Dünya genelinde her yıl 3-5 milyon vaka ve 100.000‟den fazla ölüm olduğu tahmin edilmektedir.Kolera ülkemizde bildirimi zorunlu bir hastalıktır (2,3). Salgın dönemlerinde, salgın tanısı konduktan sonra vakalara klinik bulgular temelinde tanı konabilirse de özellikle salgın dışı dönemlerde (olası sporadik vakalar; ör., seyahat ilişkili vb.) koleranın kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayanır. Ülkemizde salgınların daha sıkça görüldüğü yıllarda klinik mikrobiyoloji laboratuvarları kolera tanısında ciddi tecrübe kazanmışlardır. Genel olarak enterik patojenleri tanımlayabilen laboratuvarların V. cholerae‟nin izolasyonuna ve tanımlanmasına yatkın oldukları da ileri sürülebilir. Bununla birlikte uzunca bir aradan sonra ortaya çıkabilecek bir tek vaka veya bir salgının başlangıcında „ilk vaka‟ tanısını koymak laboratuvara önemli sorumluluk yüklemektedir ve belirli bir “hazırlıklılık” yaklaşımını gerektirmektedir.Bu UMS belgesi, koleranın kesin tanısı için geçerli yöntemlere dair prosedürleri kapsamaktadır. Belgenin amacı ise olası bir vakanın tanısında izlenecek adımlar, yöntemlerin seçimi ve sorumluluklar hakkında bilgi vermektedir.Vibrio cholerae epidemik ve pandemik koleranın etkenidir. Kolera V. cholerae‟nın toksijenik O1ve O139 serogrupları tarafından oluşturulan; belirtisiz bir enfeksiyondan ağır diyare, kusma, ileri derecede sıvı kaybı ile şok ve ölüme kadar değişen klinik tablolar gösterebilen bir enfeksiyondur. O1 serogrubu Klasik ve El-Tor olmak üzere iki biyotipe ayrılmaktadır (4,5,6).Dünyada bugüne kadar sekiz pandemi meydana gelmiştir ve son ikisi halen devam etmektedir. Ġlk altı pandemide etken V.cholerae O1‟in klasik biyotipidir. Yedinci pandemi Endonezyalı bir hacıdan Mısır‟ın El-Tor kasabasında izole edilmiş ve adını da buradan almıştır. Son yıllara kadar O1 serogruplarının epidemik koleraya neden olan tek tip olduğu bilinmekteydi. O139‟a bağlı ilk salgın 1992 yılında Madras‟tan (Hindistan) başlayarak yayılmış ve klinik olarak O1‟den ayırt edilmeyen epidemik kolera vakaları görülmeye başlamıştır. Etkilenen grup başlıca erişkinler olup El-Tor‟a göre daha hızlı seyretmiştir ve sekizinci pandeminin etkeni olarak belirtilmiştir (7,8,9). Koleranın küresel yayılımını etkileyen faktörler tam olarak bilinmemektedir, bu yüzden yeni bir salgının nerede ve ne zaman çıkacağını tahmin etmek olanaksızdır.Vibrionaceae ailesinde yer alan Vibrio cinsi içinde en az 34 tür tanımlanmıştır. Bunlardan sadece 12‟si insanlar için patojen olup diğerleri çevresel izolatlardır ve deniz Vibrio‟ları olarak adlandırılır (7,9,10).V. cholerae aerob, fermentatif, oksidaz pozitif, polar flajellaları ile oldukça hareketli, gram negatif, kıvrık, virgüle benzeyen basillerdir. Hücre duvarının O somatik antijen yapısındaki farklılıklara göre 150‟nin üstünde farklı serogruba ayrılırlar. Sadece toksijenik serogrup O1 ve O139 epidemik koleraya neden olur. Diğer serogruplar (nontoksijenik O1/O139 serogrupları) genellikle sporadik özellikteki ishal olgularından sorumludur, koleraya neden olmazlar (7,9).V. cholerae O1 serogrubu Inaba, Ogawa ve Hikojima olmak üzere üç serotipe ayrılmaktadır. O139‟da serotip bulunmamaktadır (4,5,6).V. cholerae’nın doğal ortamı sulardır. Bakteri sularda alglere, su kabuklularına, zooplanktonlara yapışarak yaşamaktadır (5,7,8).V. cholerae’nın dış etkilere karşı direnci azdır. 55oC‟de 10-15 dakikada, 100°C‟de ise 1-2 dakikada ölür. Kuruluğa, güneş ışığına, asitlere duyarlıdır. Mide asiditesi, vibrioları kısa sürede inaktive eder ve bu durum birçok bireyi koleraya yakalanmaktan kurtarır. Çeşitli eşya ve besinler üzerinde birkaç saat ile birkaç gün arasında canlı kalabilirler (6)Enfeksiyonun tek kaynağı insandır. Yayılım fekal-oral yol ile olmaktadır. Kaynak hemen her zaman insan fekal atıkları ile kontamine olmuş sulardır. Kontamine sularla bulaşmış gıdalar da (sebzeler, yeşillikler vb) kaynak olabilir. Güvenli kanalizasyon sisteminin olmadığı yerleşimlerde içme sularının enfekte bireylerin dışkısı ile kirlenmesi sonucu hastalık hızla yayılabilir (1,4,5,6).Şiddetli vakalardan ziyade asemptomatik kişiler hastalığın yayılımında daha önemlidirler. Böyle vakalar, epidemiler arasındaki dönemde etkenin canlılığını sürdürme işlevi görürler. Pratik olarak hastalığın kişiden kişiye doğrudan bulaşmadığı kabul edilir. Enfektif dozu 1011 organizmadır (1,4,5,6).Tanı, özellikle salgın dışı zamanlarda laboratuvar incelemesinde dayanır. Etkenin kültürden izolasyonu ve tanımlanması tanıda „altın standart‟tır. V. cholerae kültürü en kolay olan bakterilerden biridir. Primer kültür besiyerleri olarak koyun kanlı agar ve TCBS agar (veya eşdeğeri bir besiyeri) kullanılır (10,11). Taze dışkı örneklerinin direkt mikroskopik incelemesine, özellikle salgınlarda hızlı bir ön tanı için başvurulabilir. Mikroskopta inceleme alanında çok hızla hareket eden, alanı hızla terk eden bakterilerin gözlenmesi ve O1 veya O139 antiserum ile hareketin immobilizasyonu ön tanı koymaya yardımcı olabilir (10).Kaynaklar1 CDC. Cholera - Vibrio cholerae infection. http://www.cdc.gov/cholera/general/index.html (son erişim tarihi: 28.03.2014)2 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)3 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı, Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)4 Keddy KH, Sooka A, Parsons MB, et al. Diagnosis of Vibrio cholerae O1 Infection in Africa. J Infect Dis 2013;208 (Suppl 1):23-315 Harris JB, LaRocque RC, Qadri F et al. Cholera. Lancet 2012;379(9835):2466–24766 Wells J. Salmonella serotype Typhi, Shigella, and Vibrio cholerae. In: Perilla MJ (ed). Manual for the Laboratory Identification and Antimicrobial Susceptibility Testing of Bacterial Pathogens of Public Health Importance in the Developing World. CDC National Center for Infectious Diseases and World Health Organization Department of Communicable Disease Surveillance andResponse. WHO. 2003, p. 102-162.7 Curved Gram-negative Bacilli and Oxidase-Positive Fermenters: Campylobacteraceae and Vibrionaceae. In: Winn WC, Allen SD, Janda WM, Koneman EW, Procop GW, Schreckenberger PC, Woods GL (eds). Koneman’s Color Atlas and Textbook of Diagnostic Microbiology. 6th ed., Lippincott Williams & Wilkins. 2007, p. 392-428.8 Akgün Y. Vibrio cholerae ve diğer Vibrio türleri In: Topçu AW, Söyletir G, Doğanay M (eds) İnfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyolojisi Nobel Tıp Kitabevleri. 2008, s. 2201-22119 WHO. Global Task Force on Cholera Control: Prevention and control of cholera outbreaks: WHO policy and recommendations.http://www.who.int/cholera/technical/prevention/control/en/index.html (son erişim tarihi: 28.01.2014)10 Abbott SL, Janda JM, Johnson JA, Farmer III JJ. Vibrio and Related Organisms. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 666-676 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-12 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/vibrio-cholerae-ozellikleri

Yersinia enfeksiyonu - Yersinia enterocolitica ve Yersinia pseudotuberculosis

Yersinia enfeksiyonu, psödoapendiküler sendromdan septisemi, farenjit, artrit ve osteomiyelit gibi eklem ve kemik enfeksiyonlarına kadar değişen farklı klinik formlara neden olmaktadır. Yersinia enterocolitica diğer üç tür içinde insanlarda en fazla ve en değişken enfeksiyona neden olan türdür. Yersinia spp ülkemizde laboratuvardan bildirimi zorunlu etkenlerdir (1,2). Yersinia enfeksiyonlarının tanısı bakterinin kültürden izolasyonuna dayanır; kesin tanı için özellikle dışkıdan elde edilen izolatların biyotip ve serotipinin de tayini gerekmektedir. Enterobacteriaceae üyesi olmaları nedeniyle, akut ishal tanısı için dışkı kültürleri Yersina spp‟nin izolasyonu ve tanımlanmasına da imkan sağlar. Ancak bu bakterilerin daha özel şartlara gereksinim duyabildiği ve izolasyon şansını artmak için klinik laboratuvarlarca yeri geldiğinde uygulanabilmesi önem kazanır. Bu nedenle bu UMS belgesinde Yersinia enfeksiyonlarının tanıda geçerli teknikler ile doğru ve güvenilir bir şekilde tanımlanmasına yardımcı bir Rehber verilmesi hedeflenmiştir.Yersinia enterocolitica ve Yersinia pseudotuberculosis‟e bağlı enfeksiyonlar insanlarda barsak ve barsak dışı enfeksiyonlara neden olmaktadırlar. Bu bakterilere bağlı en sık görülen enfeksiyonlar enterokolit, mezenter adenit, terminal ileit, septisemi ve ayrıca reaktif artrit gibi otoimmün hastalıklardır. Yersinia‟ların neden olduğu gastrointestinal enfeksiyonlar kontamine gıda ve suların fekal-oral yoldan bulaşması, kontamine hayvanlara veya karkaslarına direkt el-ağız yoluyla maruz kalınması ya da nadiren kontamine kan transfüzyonu ile bulaşmaktadır. Y. enterocolitica ve Y. pseudotuberculosis yaşlılar, immün sistemi baskılanmış kişiler ve altta yatan metabolik hastalığı olanlarda septisemiye neden olabilmektedir (3,4). Enterokolite neden olan Yersinia türleri izole edildiği takdirde bildirilmeleri önem arz etmektedir.Yersinia türleri Enterobacteriaceae ailesinde bulunan pleomorfik gram negatif basillerdir. Yersinia‟lar 11 tür içerirler. Y. pestis dışında, insanlarda en sık enfeksiyon yapan türler Y.enterocolitica ve Y. pseudotuberculosis‟dir. Y. enterocolitica‟nın 60 serotipi ve 6 biyotipi tanımlanmıştır. En sık O:3,O:5, O:8 ve O:9 serotipleri hastalıkta izole edilirken, biyotipler içinde en sık görülenler ise biyotip 2,3 ve 4‟tür. Y. pseudotuberculosis somatik antijenlerine göre 6 serotipe (I-VI) ve 4 alt tipe ayrılmaktadır. O grup 1 insanlarda enfeksiyonların %80‟inden sorumludur.Yersinia türleri fakültatif anaerob, oksidaz negatif, laktoz negatif, üreaz pozitiftir. Bu türler 37°C‟de hareketsiz, 25°C‟de hareketlidirler. Her iki tür de beyin kalp infüzyon, MacConkey agar (MAC) ve SS agarda, oda sıcaklığında ve 37°C‟de, fosfat tamponlu tuzlu suda ise +4°C‟de üreyebilmektedir. Ekilen besiyerlerinde koloniler genellikle 48 saat inkübasyon sonucunda ayırt edilebilir hale gelirler (4).Y. enterocolitica tüm dünyada yaygın olup kaynak kontamine su, yiyecekler, vahşi ve evcil hayvanlardır. En sık kuzey Avrupa ülkelerinde ve Kanada‟da izole edilmekte, Güney Amerika, Afrika, Asya ülkelerinden de bildirilmektedir.Y. enterocolitica ile enfeksiyon, kişinin yaşına bağlı olarak farklı semptomlara neden olabilir (3). Çocuklarda enterokolit tablosu daha sık görülmekte, bu formun özellikle 1-4 yaşı etkilediği gözlenmektedir. Mezenter adenit ve terminal ileit tablosu ise daha çok ileri yaş çocukları ve genç erişkinleri etkilemektedir.Y. enterocolitica en sık kontamine yiyecek ve suların alınmasıyla fekal-oral yolla, daha az sıklıkla ise enfekte hayvan ve insandan direkt temas ile bulaşmaktadır. Domuz, kemirici, tavşan, koyun, deve, at, köpek ve kediler Y. enterocolitica’nın zoonotik kaynakları arasındadır. Enfeksiyon insanlara köpek, kedi veya onların dışkıları ile temas sonucu bulaşabilir. Y. enterocolitica patojenik serotiplerinin taşıyıcılığı en sık domuzlarda görülmektedir; bu nedenle bazı özel çiğ veya az pişmiş domuz eti ürünlerinin tüketimi gastroenterit için başlıca risk faktörüdür. Buzdolabında +4°C‟de saklanan etlerin enfeksiyon için iyi bir kaynak olduğu düşünülmektedir (4,5). Y. enterocolitica ile ilişkili kronik taşıyıcılık bildirilmemiştir. Türkiye‟de bu konuda yapılan çalışmalar sınırlıdır. Kontamine süt ve dondurmaya bağlı epidemiler bildirilmiştir.Y. enterocolitica ile ilgili olarak dikkat edilmesi gereken bir durum da kan transfüzyonu reaksiyonları ile ilgilidir. Bakterinin soğukta üreyebilme özelliği, kan ve ürünlerinin soğukta depolanması sırasında bakterinin üremesine olanak sağlamaktadır. Bu nedenle, kan kullanımı sonrasında oluşan reaksiyonlarda bu bakteriye bağlı bakteriyemi veya endotoksemi oluşabileceği akla getirilmelidir.İmmün sistemi baskılanmış kişilerde Y. enterocolitica’ya bağlı septisemi ve lokalize metastatik enfeksiyonlar görülmektedir. ġeker hastalığı, malignensi, immünsüpresif tedavi, kronik karaciğer hastalığı, alkolizm, malnütrisyon, ileri yaş, hemolitik anemiye bağlı yüksek doz demir kullanımı bu enfeksiyonlar için en önemli risk faktörleridir (5).Y. pseudotuberculosis‟e bağlı enfeksiyonlar daha nadir görülmektedir. Bu bakteri de doğada yaygın olarak bulunmakta, kemiriciler, tavşan, deve, çiftlik hayvanlarından, vahşi ve evcil kuşlardan izole edilmektedir. Kontamine yiyecek ve suların alınması ve enfekte hayvanlarla direk temas sonucu bulaşmaktadır. Enfeksiyonları daha çok Avrupa‟da 5-14 yaş grubu kişilerden bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlara oranla 3 kere daha fazla rastlanmaktadır. Hastalık daha çok kış aylarında saptanmaktadır (5). Y. enterocolitica ve Y. pseudotuberculosis‟e bağlı enfeksiyonlarda rutin laboratuvar testleri özgül değildir. Lökosit sayısı normal veya hafif yüksek olabilir.Tanı bakterinin kültürden izolasyonuna dayanır. Bu türler dışkıdan ve klinik forma göre mezenterik lenf nodları, faringeal eksuda, kan ve diğer steril vücut sıvıları ile apseden izole edilebilmektedir. Y. enterocolitica ve Y. pseudotuberculosis‟i üretmek için seçici CIN agar ve soğukta zenginleştirme yöntemleri kullanılır. Kültürde üreyen kolonilerden biyokimyasal özelliklerine göre ayırıma gidilmekte, kesin tanı referans laboratuvarlarında biyotiplendime ve serotiplendirme ile konmaktadır (4,6).KAYNAKLAR: 1 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)2 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı, Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)3 CDC. Yersinia. http://www.cdc.gov/nczved/divisions/dfbmd/diseases/yersinia/ (son erişim tarihi: 18.12.2013)4 Schriefer ME, Petersen JM. Yersinia. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 627-638.5 Dennis DT, Mead PS. Yersinia species, including Plague. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin RD (eds). Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and Practice of Infectious Diseases. 7 ed., Churchill Livingstone Elsevier, Philadelphia. 2010, p. 2943-2953 6 UK Standards for Microbiology Investigations. Identification of Yersinia species. Bacteriology – Identification, ID 19, Issue no: 2.1, Issue date: 21.10.11. http://www.hpa.org.uk/SMI (son erişim tarihi: 24.12.2013) Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-06 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/yersinia-enfeksiyonu-yersinia-enterocolitica-ve-yersinia-pseudotuberculosis

Listeria monocytogenes enfeksiyonu

Listeriyoz Listeria monocytogenes türü bakterilerin neden olduğu klinik tabloların genel adıdır. Bu klinik tablolar gastroenteritten sepsis, menenjit, rombensefalit ve perinatal hastalıklar gibi ciddi invaziv enfeksiyonlara kadar değişiklik gösterir. Öncelikle yaşlılar, hamile kadınlar, yenidoğanlar ve bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler etkilenir. Gebelerde düşüklere yol açarken in-utero (transplasental) ya da enfekte doğum kanalından geçiş sırasında anneden bebeğe bulaşarak yenidoğanda yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara sebep olabilir. Nadir de olsa bu risk faktörleri olmayan kişilerde de enfeksiyon görülebilir (1,2).L. monocytogenes ülkemizde laboratuvardan bildirimi zorunlu bir etkendir (3,4). Kesin tanısı mikrobiyolojik inceleme ile konur. Dışkıdan izolasyonu özellik arz ettiği için güç olmakla birlikte steril vücut bölgelerinden izolasyonu klinik laboratuvarlarda kolay gerçekleştirilebilir. Böyle vakaların da gıda kaynaklı bir salgınla ilişkili olma olasılıkları vardır ve bildirilmelidirler. Bu UMS belgesinde L.monocytogenes enfeksiyonlarının, geçerli teknikler ile doğru ve güvenilir bir şekilde tanımlanmasına yardımcı bir Rehber verilmesi hedeflenmiştir.Listeria monocytogenes listeriyoz hastalığının etkenidir. Akut gastroenteritten sepsis, menenjit, rombensefalit, perinatal hastalıklar ve düşük gibi ciddi invaziv enfeksiyonlara kadar değişik klinik tablolara neden olabilmektedir (1,2).L. monocytogenes doğada yaygın olarak bulunur. En önemli bulaş yolu kontamine yiyeceklerin tüketilmesidir.Bulaşta rol oynayan gıdalar başlıca çiğ kırmızı et, balık, çiğ sebzeler ile pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleridir. L. monocytogenes işlenmiş gıdalarda da bulunabilir. Bakteri, asit ve tuz eklenmesi gibi gıda işlemlerinden sonra canlılığını koruyabilme yeteneği ile özellikle gıda kaynaklı enfeksiyonlara yol açmaktadır. Bunun yanı sıra birçok patojen bakterinin tersine, L. monocytogenes‟in düşük sıcaklıklarda çoğalabilme özelliği vardır ki bu özellik buzdolabında saklanan yiyeceklerde bile bakterinin üreyebilmesini sağlar (1,2,5,6)Nadiren de olsa enfekte hayvanlardan direkt temas yoluyla insanlara bulaş olabilir. Vertikal geçişle anneden bebeğe bulaş da görülebilir. Anneden bebeğe inutero (transplasental) ya da enfekte doğum kanalından geçiş sırasında L. monocytogenes bulaşı yenidoğan enfeksiyonlarına neden olabilir (5,6).Listerialar sporsuz, fakültatif anaerob, katalaz pozitif, oksidaz negatif, gram pozitif çomak bakterilerdir. Listeria cinsinde L. monocytogenes, L. grayi, L.innocua, L. ivanovii, L. seeligeri, L. welshimeri ve L. marthii olmak üzere 7 tür bulunmaktadır (1). Ġnsanda patojen tek tür L. monocytogenes‟dir.Listeria türleri çevrede yaygın olarak bulunur. Evcil ve vahşi hayvanların yanı sıra taşıyıcı insanların dışkısından izole edilebilir. Hayvanlar hastalık belirtisi göstermeden bakteriyi taşıyabildiklerinden dışkı, süt ve uterus salgılarıyla mikroorganizmanın dışarı atılmasına yol açarlar. Bunun sonucunda et ve süt ürünleri gibi hayvansal gıdalar kontamine olabilir (1,2).L. monocytogenes soğuk, kuruluk gibi olumsuz çevre koşullarına dayanıklıdır. Geniş bir ısı aralığında (1°C ile 45oC arasındaki sıcaklıklarda) üreyebilir ve buzdolabında kontamine olmuş yiyeceklerde çoğalabilir; 3.6‟dan 9.5‟e kadar değişen pH aralığında canlılığını koruyabilir. Bunun yanı sıra %20 oranında sodyum klorür varlığında canlılığını sürdürebilme özelliğine sahiptir (1,2).Yiyeceklerde bulunan L. monocytogenes genellikle pişirme ve pastörizasyon ile yok edilebilir (1,2). Listeria spp 0.4-2 μm boyunda, 0.5 μm eninde oldukça küçük, genç kültürlerinde düz veya hafif kıvrık, uçları yuvarlak, bazen bir ya da iki uçlarında şişlikler gösteren, yan yana veya uç uca ikişerli, bazen kısa zincirler oluşturan gram pozitif basillerdir. Kaynaklar: 1 Wellinghausen N. Listeria and Erysipelothrix. In: Versalovic J (editor in chief). Manual of Clinical Microbiogy.10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 403-412.2 Farber JM(1), Peterkin PI. Listeria monocytogenes, a food-borne pathogen. Microbiol Rev 1991;55(3):476-511.3 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)4 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı, Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)5 Mateus T, Silva J, Maia RL, Teixeira P. Listeriosis during Pregnancy: A Public Health Concern. ISRN Obstet Gynecol 2013;2013:851712.6 Lorber B. Listeria monocytogenes. In: Mandell GL, Bennett JE & Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 7th ed. Elsevier, Philadelphia. 2010, p.2707-2714 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Sayfa 21 / 24 Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-14 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/listeria-monocytogenes-enfeksiyonu

Clostridium botulinum - Botulismus Enfeksiyonu

Clostridium botulinum tarafından salgılanan nörotoksinlerin (BoTN) neden olduğu botulismus ağır seyirli bir hastalıktır. Çoğunlukla hastanın öyküsü ve klinik bulgularına göre ön tanısı konabilir. Hastadan alınan serum, dışkı, kusmuk veya mide içeriğinden ya da hastanın yemiş olduğu şüpheli gıdadan BoTN‟in gösterilmesi veya dışkıdan C. botulinum‟un izole edilmesi tanıyı doğrular.Botulinum nörotoksini çok kuvvetli toksik etkiye sahiptir. Biyolojik silah olarak kullanılma potansiyeli nedeniyle BoNT biyoterör ajanları arasında yer alır. Botulismus vakaları ise, biyolojik terör olasılığının dışlanmasını gerektirdiğinden, aynı zamanda halk sağlığı acili olarak kabul edilirler (1,2).Botilismus ülkemizde bildirimi zorunlu bir hastalıktır (3,4). Tanıda kullanılabilecek teknikler rutin mikrobiyoloji laboratuvarlarının tanı kapsamına girmediği için örneklerin mikrobiyolojik incelemesi sadece referans merkezlerinde yapılmaktadır. Şüpheli durumlarda bir klinik laboratuvar büyük olasılıkla yatan hastadan örneklerin alınması ve Referans laboratuvara gönderilmesinde rol oynayacaktır. Bu nedenle bu UMS belgesinde de, botulismus şüphesi bulunan olgularda tanı amacıyla uygun örneklerin seçilmesi, yeterli miktarda alınması ve doğru biçimde paketlenmesi için gerekli bilgilerin verilmesi amaçlanmıştır.Botulismus, Clostridium botulinum, nadiren Clostridium baratii ve Clostridium butyricum türlerinin salgıladığı nörotoksinlerin neden olduğu, seyrek görülen, ancak ciddi seyirli nöroparalitik bir hastalıktır (2).C. botulinum spor oluşturan zorunlu anaerob bir bakteridir. Sporlar doğada yaygın olarak bulunur. Uygun anaerob koşulların oluşması durumunda sporlar germinasyona uğrayıp çoğalır, bu esnada BoNT salgılanır. Son derece yüksek toksik etkiye sahip olan BoNT, ağır zehirlenmelere hatta ölüme neden olabilir (1,2,5).Botulismusun beş tipi tanımlanmıştır. En fazla görülen formu gıda-kaynaklı botulismustur; içinde daha önce toksin oluşmuş besinlerin, çoğunlukla ev yapımı sebze veya et konservelerinin yenilmesiyle gerçekleşir. Daha az sıklıkla infant botulismusu görülür, besinlerle ağızdan alınmış sporların bağırsakta kolonizasyonu sonrası gelişir. Lezyonların C. botulinum ile kolonize olmasının ardından yara botulismusu oluşabilir. Bu klinik tabloların dışında, çocuk veya erişkinlerde intestinal kolonizasyon sonucu meydana gelen botulismus olguları bilinmektedir. Tedavi amaçlı uygulamalara veya laboratuvar kazası ile toksin enjeksiyonlarına bağlı gelişen botulismus olguları bildirilmiştir (6). Biyolojik terör amaçları için BoNT‟nin kullanılma olasılığı önemli bir kaygı nedenidir (2,5).C. botulinum, gram pozitif, hareketli, subterminal oval spor yapabilen zorunlu anaerob, iri bir basildir. ġeffaf, düzgün olmayan koloniler oluşturur. At kanlı agarda hemoliz yapar, belirgin koloniler yerine, besiyerinin yüzeyine bir film tabakası şeklinde yayılım gösterir (2,7).Fenotipik ve genotipik özelliklerine göre C. botulinum, grup I, II, III ve IV olmak üzere dört farklı grupta incelenir. Bu gruplarda yer alan C. botulinum suşları, serolojik yönden farklılık gösteren yedi (Toksin A-G) nörotoksin salgılar. Farklı tipler bazı konaklara özgüllük gösterir, Tip A, B, E ve F toksinleri insanda, C ve D tipleri ise hayvan ve kuşlarda hastalık oluşturur. Arjantin'de topraktan izole edilen G tipinin insan veya hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir bildirim (salgın veya olgu) yoktur (1,2,8).Botulismusun tüm klinik formlarında toksinler aynı şekilde etki gösterir. Toksinler periferal bölgeden (bağırsak, yara, akciğer) kan dolaşımına geçer; motor nöronlarda kas-sinir bağlantılarına ulaşır ve presinaptik membrana bağlanarak asetilkolinin salgılanmasını engeller, kas kasılması gerçekleşemez. Bunun sonucunda gevşek (flask) paralizi gelişir (1).Nörotoksin 19 aminoasitten oluşan, 1.5×104 dalton ağırlığında bir proteindir. Son derece toksik olan maddenin 0.1 ila 1μg‟ı bir insanın ölmesi için yeterlidir. Toksinler ısıya duyarlıdır, kaynatılmakla yapısı ve aktivitesi bozulur. Polivalan antitoksinlerinin koruyucu etkisi bulunmaktadır (1,5). Botulismus bulaşıcı değildir. Kaynaklar 1 Capek P, Dickerson TJ. Sensing the deadliest toxin: technologies for botulinum neurotoxin detection. Toxins (Basel) 2010;2 (1):24-53.2 Botulism in United States, 1899-1996: Handbook for Epidemiologists, Clinicians & Laboratory Workers. CDC. 1998. www.cdc.gov/ncidod/dbmd/diseaseinfo/files/botulism_manual.htm (son erişim tarihi: 16.12.2013)3 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)4 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)5 Lindstrom M, Korkeala H. Laboratory diagnostics of botulism. Clin Microbiol Rev 2006;19(2): 298–314.6 Botulism. http://www.cfsph.iastate.edu/Factsheets/pdfs/botulism.pdf (son erişim tarihi: 31.03.2014)7 Specimen collection and anaerobic culture techniques. In: Jausimies-Somer HR, Summanen P, Citron DM, Baron EJ, Wexler HM, Finegold SM, Wadsworth KTL, eds. Anaerobic Bacteriology Manual. 6th ed. Star Publishing. Belmont, CA. 2002.8 Solomon H. Lilly T. FDA Bacteriological Analytical Manual. Chapter 17, Clostridium botulinum. 2001. http://www.fda.gov/Food/FoodScienceResearch/LaboratoryMethods/ucm070879.htm (son erişim tarihi: 16.12.2013) Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-15 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/clostridium-botulinum-botulismus-enfeksiyonu

Chlamydia trachomatis Enfeksiyonları

Chlamydia trachomatis tanımlanmış 18 serovarı ile hayli çeşitli klinik tablolara neden olabilen bir patojendir. Hem neden olduğu CYBE‟ler hem de trahom ülkemizde bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer alır (1,2). Trahom, sıklıkla körlükle sonuçlanabilen bir hastalık olmakla birlikte ülkemizde artık neredeyse görülmemektedir. C. trachomatis‟in neden olduğu üretrit, epididimit, servisit, akut salpenjit gibi enfeksiyonlarının ise bakteriyel CYBE‟ler arasında ilk sırada olduğu tahmin edilmektedir. Kadınlarda PIH ve infertilitenin de önde gelen nedenleri arasındadır (3,4). Asemptomatik taşıyıcılığının yaygınlığı sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Kesin tanı ancak mikrobiyolojik inceleme ile mümkündür. Ancak -yalnızca ülkemizde değil, dünya genelinde de- tanıda ciddi bir yetersizlik vardır. C. trachomatis‟e bağlı CYBE‟lerin kontrolü ile ilgili çabalarda tanının daha fazla laboratuvarda konulabilir hale gelmesi, bu yüzden, önemli hedeflerden biridir (3).Chlamydia türleri zorunlu hücre içi parazitidirler. Çoğaltılmaları için, virüslerde olduğu gibi, ancak özel şartlara sahip laboratuvarlarda uygulanabilen hücre kültürü tekniklerinin kullanılması gerekir. Ancak günümüzde organizmanın antijenlerinin ya da nükleik asitlerinin gösterilmesine dayalı teknikler mevcuttur ve bu tekniklerin yaygınlaşması hedeflenebilir.Bu UMS belgesinde laboratuvarda C. trachomatis enfeksiyonlarının doğru ve güvenilir tanısı için güncel ve geçerli yaklaşım ve prosedürlerin verilmesi hedeflenmiştir.Chlamydiaceae ailesi içerisinde bugün için bilinen en yaygın insan patojenleri; Chlamydia trachomatis, Chlamydia pneumoniae ve Chlamydia psittaci‟dir.Klamidyalar, RNA ve DNA içeren zorunlu hücre içi bakterileridir. Hücre duvarı yapıları gram negatif bakterilere benzer, ancak lipopolisakkarit tabaka göreceli olarak düşük endotoksik aktiviteye sahiptir. Klamidyal majör dış membran proteini (MOMP), organizma dış membranının en önemli yapısal bileşenidir ve ompA geni tarafından kodlanır (5,7).Klamidyalar ikiye bölünerek ancak diğer bakterilerden farklı bir şekilde çoğalırlar. Küresel şekilli elementer cisim (EB), organizmanın ökaryotik hücreleri enfekte eden şeklidir ve hücre dışı ortamda çok kısa süre yaşayabilirler.Konak hücre içerisine giren EB‟ler metabolik olarak aktif retiküler cisime (RB) dönüşürler. RB‟ler vakuollerin içerisinde ikiye bölünerek çoğalmaya başlarlar ve sonunda karakteristik intrasitoplazmik inklüzyonları oluştururlar. Klamidyal döngünün son basamağında RB‟ler yeniden organize olarak EB‟lere dönüşür ve yüzlerce EB hücre dışına salınır; tüm döngü 48-72 saat sürer (6,7).C. trachomatis‟in laboratuvar tanısı için alınılacak örnek(ler)e, klinik tablo ve kullanılacak laboratuvar tekniğine göre karar verilir. C. trachomatis genital sistem enfeksiyonlarının tanısı için kadınlarda endoserviksten ve erkeklerde üretradan örnek alınır. C. trachomatis‟in NAAT ile tanısı için en iyi seçenek(ler) ise erkek hastada ilk akım idrarı ve kadın hastada vajen sürüntü örnekleridir. Duyarlılık ve özgüllük, serviks ve üretradan invaziv yöntemler ile alınan örnekler ile aynıdır. Ġlk akım idrarı ve vajen sürüntü örnekleri için kültür ve NAAT dışındaki teknikler (DFA, EIA ve NAH gibi) önerilmemektedir (7,8).Üst genital sistem enfeksiyonlarının laboratuvar tanısı için; fallop tüplerinden aspirasyon sıvısı ve endometriyal örnekler kullanılabilir. Trahom, inklüzyon konjonktiviti ve yeni doğan konjonktiviti için konjonktivadan örnek alınmalıdır. Yeni doğan pnömonisi için uygun örnek(ler); nazofarinks ve derin solunum yolu örnekleridir. Homoseksüel erkek hastaların tarama programlarında NAAT testleri için rektal ve faringeal örnekler önerilmektedir. LGV vakalarında; ülser sürüntüsü, bubo sıvısının aspirasyonu, rektal veya üretral eküvyonlar toplanabilir.C. trachomatis enfeksiyonlarının laboratuvar tanısında hücre kültürü yöntemi yüksek özgüllüğe sahip bir testtir ve „altın standart‟ olarak tanımlanır. Ancak, duyarlılığı görece düşük ve teknik olarak zor ve zaman alıcı bir yöntemdir. Örnek toplama, transport ve saklama süreçleri özel koşulları gerektirir. Günümüzde C.trachomatis enfeksiyonlarının laboratuvar tanısında kültür dışı pek çok yöntem geliştirilmiş ve başarıyla uygulanmaktadır. Bununla birlikte, antibiyotik duyarlılık testlerinin gerektiği durumlarda ve özgüllüğü sebebiyle cinsel istismar vakalarında / adli olgularda hücre kültürü önerilmektedir (6,7).NAAT‟ler genital C. trachomatis enfeksiyonlarının tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip ve rutin uygulanan laboratuvar testleridir. NAAT testlerinin hastanın kendisi veya klinisyen tarafından alınan vajen sürüntüsü veya idrar örneklerine uygulanabilmesi bu testlere büyük avantaj sağlamaktadır. İnvaziv olmayan yöntem(ler) ile alınan örneklerde tanı imkanı sağlaması; belirtisiz bireylerin tarama programlarının yürütülmesini ve temaslı kişilerin örnek vermeyi kabulünü kolaylaştırmaktadır. ġüpheli cinsel istismar vakalarında idrarbörneklerine NAAT uygulaması ikinci bir doğrulama testi ile birlikte önerilmektedir.NAH testleri; endoservikal ve üretral sürüntü örnekleri için NAAT yapılamadığı veya ekonomik olmadığı durumlarda önerilmektedir. Genel olarak antijen saptama testleri ve kültürden daha duyarlı yöntemlerdir (5,7).Antijene özgül monoklonal antikorların kullanıma girmesi ile DFA ve EIA gibi antijen saptama tekniklerinin özgüllükleri artmıştır. DFA kısa sürede sonuç alınan, örnek sayısı az laboratuvarların tercih ettiği, ancak deneyimli personel tarafından uygulanması gereken testlerdir. NAAT testlerinin yapılamadığı veya ekonomik olmadığı durumlarda endoservikal ve üretral sürüntü örnekleri için kullanılabilir. C.trachomatis‟e rektal ve faringeal maruziyeti olan bireyler ve konjonktival örnekler için anti-MOMP DFA kitleri önerilebilir (5,7).Öte yandan, NAAT‟a kıyasla nispeten düşük duyarlılıkları nedeniyle EIA, DFA ve NAH tabanlı testlerin kullanımından giderek vazgeçilmektedir (7).Tekrarlanan tedavi başarısızlığı durumlarda, örnekler referans laboratuvara iletilmeli, kültürden izolasyon denenmelidir (7).Serolojik testler (kompleman fiksasyon, mikroimmün floresan, antikor EIA vb.) C.trachomatis‟in neden olduğu üretrit ve servisit gibi alt genital sistem enfeksiyonlarının tanısında ve asemptomatik bireylerde tarama amacıyla önerilen testler değildir. Çünkü bu yüzeysel enfeksiyonlar saptanabilir bir antikor yanıtı geliştiremezler (5,7). Serolojik testler, LGV şüpheli vakalarda, perihepatit olasılığında ve yenidoğan pnömonisinin tanısında önerilebilir.Chlamydia‟lar için antibiyotik duyarlılık testleri standardize edilememiştir ve invitro direnç ile hasta cevabı arasında uyumsuzluk vardır. Bu nedenle yalnızca bazı araştırma laboratuvarlarında uygulanmaktadır (7). Antibiyotik duyarlılık testi, artan konsantrasyonlarda antibiyotik içeren bir dizi besiyerinin kullanıldığı hücre serilerine mikroorganizmanın inokülasyonu ile yapılır. 48 saatlik inkübasyon sonrasında hücreler FITC ile işaretli anti-klamidyal antikor ile boyanır ve inklüzyon formasyonunu inhibe eden en düşük konsantrasyon minimal inhibitör konsantrasyon olarak rapor edilir. Kaynaklar 1 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)2 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)3 WHO. Sexually transmitted infections (STIs). Fact sheet No: 110. Updated Nov 2013. http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs110/en/ (son erişim tarihi: 16.01.2014)4 Infertility Prevention Campaign. Summary of a Review of the Literature: Programs to Promote Chlamydia Screening. Prepared for CDC. Academy for Educational Develop. 2007. http://www.cdc.gov/std/HealthComm/ChlamydiaLitReview2008.pdf (son erişim tarihi: 16.01.2014)5 Winn WJ, Allen SD, Janda WM, Koneman EW, Procop GW, Schreckenberger PC, Woods GL (eds). Diagnosis of infections caused by viruses, Chlamydia, Rickettsia, and related organisms. Chapter 23. In: Koneman’s Color Atlas and Textbook of Diagnostic Microbiology. 6th ed., Lippincott Williams and Wilkins. Philadelphia PA. 2006, p.1403-66 Clarke L. Viruses and Chlamydiae: Isolation of Chlamydia spp in cell culture. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 3th ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p.10.67 Gaydos C, Essic A. Chlamydiaceae. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 986-10008 Leber AL, Exner M. Molecular diagnostics: Molecular methods for direct detection of microorganisms in clinical specimens. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Prosedures Handbook. 3th ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p.12.2 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-16 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/chlamydia-trachomatis-enfeksiyonlari

Sifilizin - Treponema pallidum enfeksiyonu

Sifiliz, sadece insanda patojen olan Treponema pallidum subsp. pallidum‟un etken olduğu sistemik bir hastalıktır. Başlıca cinsel yolla bulaşır. Ayrıca anneden bebeğe ya da kan transfüzyonu ile de bulaşabilir. Tedavi edilmediği durumlarda ileri evreleri söz konusudur (1). Sifiliz, cinsel yolla bulaşması nedeniyle halk sağlığını yakından ilgilendirmektedir. Enfeksiyöz evrelerde olguların erken tanısı ve tedavisi ile hastalığın yayılması azaltılabildiği için kontrol programlarında laboratuvar tanısı önem kazanmaktadır. Hastalığın mikrobiyolojik tanısında etkenin mikroskopik olarak gösterilmesi mümkün olmakla birlikte, tanıda sıklıkla serolojik testler kullanılır. Serolojik testler tarama, klinik tanı ve doğrulama veya tedaviye yanıtı değerlendirmek amacıyla kullanılabilirler. Serolojik tanıda esas olan nontreponemal testlerle yapılan tarama ve ardından sonucun treponemal testlerle doğrulanmasıdır (1,2). Sifiliz tanısında serolojik yöntemler, özellikle nontreponemal testler, klinik laboratuvarlarda en yaygın çalışılan testler arasındadır. Nitekim ülkemiz genelinde rutin mikrobiyoloji laboratuvar kapasitesinin mevcut durumunun incelendiği bir çalışmanın sonuçları da laboratuvarların (n=510) %62.1‟inde nontreponemal testlerin çalışıldığını, buna karşın treponemal testlerin laboratuvarların %15.1‟inde yapıldığını göstermiştir. Karanlık alan incelemesinin ise, ankete katılanlar arasında sadece bir laboratuvarda yapıldığı dikkati çekmektedir (3). Sifiliz ülkemizde bildirimi zorunlu bir hastalıktır (4,5). Bu UMS belgesinde, sifiliz tanısında asgari laboratuvar gerekleri ve sorumluluklar ile doğru ve güvenilir tanının prensip ve tekniklerine dair bir rehber verilmesi hedeflenmiştir. Sifiliz hastalığının son 30 yılda tüm dünyada insidansında artış olmuş ve 2000‟li yıllarda halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmiştir (1). Gelişmekte olan ülkelerde hemen her zaman yüksek insidansa sahip olmuştur. Gelişmiş ülkelerde sorun daha çok düşük sosyoekonomik çevrelerde, cinsel aktif gençler ve genç yetişkinler arasında belirginleşmektedir. Gelişmiş ülkelerde ayrıca homoseksüel (özellikle HIV+ olan) erkeklerde insidansın arttığı belirtilmektedir (1,2). Cinsel yolla bulaşan diğer enfeksiyonlar için de geçerli olduğu gibi; sifilizin toplumda yayılma eğilimi HIV‟in yayılma eğiliminin bir göstergesi olarak kabul edilebilir (2). Konjenital vakalara yol açması ve latent seyri, hastalığın sürveyansı için diğer önemli gerekçelerdir. Enfeksiyöz evredeki kişilerin erken tanısı ve tedavisi ile hastalığın yayılması, konjenital sifiliz ve geç dönem komplikasyonların morbiditesi azaltılabilir (1,2). Bu nedenle kontrol programlarında laboratuvar tanısı önem kazanmaktadır. Treponema cinsi içinde insan patojeni olan 4 tür T. pallidium subsp. pallidum (sifiliz etkeni), T. pallidium subsp. pertenue (yaws etkeni), T. pallidium subsp. endemicum (endemik sifiliz etkeni) ve T. carateum (pinta etkeni) mevcuttur. Bu türler morfolojik ve antijenik olarak benzer oldukları için bulaşma yolları dahil epidemiyolojik ve klinik özellikler esas alınarak ayırt edilirler. T. pallidium subsp. pallidum 0.1-0.5 x  5-20 μm boyutlarında bir spirokettir. Işık mikroskopu ile görülemez, Gram boyası ile boyanmaz. Kültürde üretilemez (6). Sifilizde immün yanıt dış membran lipoproteinleri tarafından uyarılır. T. pallidum konakta bağlandığı lipit hücreleri in-vivo immünojen haline dönüştürür. Ġmmün yanıt özgül olan ve olmayan antikorların oluşumuyla gelişir. Özgül antitreponemal IgM yanıtı 2. hafta, IgG yanıtı ise 4. haftanın sonunda oluşur (6). İmmün yanıt HIV enfeksiyonundan ve tedaviden etkilenir (gecikebilir, azalabilir, artabilir). Özgül olmayan antikor yanıtı ve IgM düzeyi etkin tedavi sonrası düşer. Özgül IgG yanıtı hayat boyu sürer (2,6). Semptomların geliştiği dönemde antikor yanıtı mevcuttur. Primer evrede şankr oluşumundan 1-4 hafta sonra serum antikorlarının gelişmesi beklenir. Sekonder evre ve enfeksiyöz kabul edilen erken latent evrede (ilk 1 yıl) tüm serolojik testler reaktiftir. Geç latent dönemde ise nontreponemal testlerin düzeyi düşmeye başlar. Geç dönem sifilizi olan hastaların %30 kadarında nontreponemaltestler negatif, treponemal testler pozitiftir (2). Genital ülser veya sekonder sifiliz evresi döküntülü lezyonlarından karanlık alan mikroskopisinde veya DFA ile mikroorganizmanın görülmesi mümkündür. Ancak tanıda sıklıkla serolojik testler kullanılır. Serolojik testler tarama, klinik tanı ve doğrulama veya tedaviye yanıtı değerlendirmek amacıyla kullanılabilirler. Serolojik tanıda esas olan nontreponemal testlerle yapılan tarama ve ardından sonucun treponemal testlerle doğrulanmasıdır (8,9,10). Sifiliz serolojik testlerinin kullanım endikasyonları şöyle sıralanabilir (1,2,11): - Asemptomatik bireylerde (ör., gebeler)- Cinsel yolla bulaşan enfeksiyon riski olan bireylerde- Kan, organ/doku donörlerinde- HIV ile enfekte kişilerde- Genital ülser varlığında- Kronik nörolojik hastalık varlığında- Nontreponemal tarama testlerinde reaktif sonuç alındığında- Enfeksiyonun aşamasını ve tedaviye yanıtı takip amacıyla. Nörosifilizde BOS bulguları; total proteinde artış (50 mg/dL), mononükleer hücreartışı (>5 hücre/mL), VDRL pozitifliği olarak  beklenir. VDRL pozitifliği oldukça özgüldür, negatifliği ise nörosifilizden uzaklaştırmamaktadır. Serum VDRL pozitifliği ile birliktelik beklenir. BOS FTA-ABS pozitifliği oldukça duyarlı ancak özgüllüğü düşüktür (8). Konjenital sifiliz için, seropozitif anneden doğan bebek, anne son 4 haftada tedavi almamışsa değerlendirilmelidir. Bebeğin serumunda nontreponemal antikor titresi annenin 4 katı kadardır. Özgül IgM varlığı tanıda yardımcıdır. Bebeğin serumunda IgG varlığı 12. aya dek sürmektedir (8,12). Kaynaklar: 1 Tramont EC. Treponema pallidum (Syphilis). In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases, 7th ed., Churchill Livingstone Elsevier, Philadelphia. 2010.2 Centers for Disease Control and Prevention. Sexually transmitted diseases treatment guidelines. MMWR 2010;59 (RR-12):26-40.3 T.C. Sağlık Bakanlığı (Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi TR0802.16-01 Avrupa Birliği ve Dünya Bankası desteği ile) (Akbaş E, Pr Danışmanı). Türkiye‟de Bulaşıcı Hastalıkların Tanısında Mikrobiyoloji Laboratuvar Kapasitesi Mevcut Durum Değerlendirmesi: Anket - LabKap2012. XXXV. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, Kuşadası, 4 Kasım 2012.4 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)5 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)6 Radolf JD, Pillay A, Cox DL. Treponema and Brachyspira, human host-associated spirochetes. In: Versalovic J, Carroll KC, Funke G, Jorgensen JH, Landry ML, Warnock DW (eds). Manual of Clinical Microbiology, 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 941-963.7 Zanto SN. Changing algorithms in syphilis laboratory diagnosis. Clinical Microbiology Newsletter 2010;32(8):59-64.8 Pope V. Laboratory diagnosis of syphilis, introduction. In: Garcia LS, Isenberg D (eds). Clinical Microbiology Procedures Handbook, 3rd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 11.5.1.1 - 49 Tucker JD, Bu Jin, Brown LB et al. Accelerating worldwide syphilis screening through rapid testing: a systematic review. The Lancet Infect Dis 2010:10:381-38610 Pope V. Laboratory diagnosis of syphilis, direct fluorescent-antibody test for Treponema pallidum. In: Garcia LS, Isenberg D (eds). Clinical Microbiology Procedures Handbook, 3rd ed., ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 11.5.2.1 - 211 Hicks CB. Diagnostic testing for syphilis. UpToDate, Nisan 2012. www.uptodate.com/contents/diagnostic-testing-for-syphilis (son erişim tarihi: 20.12.2013)12 Herremans T, Kortbeek L, Notermans DW. A review of diagnostic tests for congenital syphilis in newborns. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 2010;29:495-501 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-18 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/sifilizin-treponema-pallidum-enfeksiyonu

Bruselloz - Brucella spp

Bruselloz, enfekte hayvanların dokularına temas veya ürünlerinin tüketilmesi ile bulaşan ve dünya üzerinde bilinen en yaygın zoonozdur (1). Hastalık bir insan ve hayvan sağlığı sorunu olmasının yanı sıra sosyoekonomik kayıplara da yol açan ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Gelişmiş ülkelerde hayvan brusellozunun kontrol altına alınmasının da bir sonucu olarak görülme sıklığı önemli ölçüde azalmıştır. Ülkemiz ise bruselloz için halen endemik bir bölgedir.Etken Brucella spp, kontamine aerosoller ile kolay yayılabilmesi ve enfeksiyöz dozun çok küçük olması nedeniyle biyoterör ajanları arasında da sınıflanmaktadır. Aynı özellikleri yüzünden laboratuvar kaynaklı enfeksiyonlar ile en yüksek sıklıkta ilişkili organizmalardan biridir. Bu nedenle bruselloz tanısında kültüre dayalı işlemler dünyada giderek BGD3 laboratuvarlarla sınırlanmıştır (2,3).Bruselloz ülkemizde bildirimi zorunlu bir hastalıktır (4,5). Ancak bildirimlerin önemli ölçüde beklenen vaka sayılarının altında olduğu tahmin edilmektedir. Hastalığın kesin tanısı mikrobiyolojik incelemeye dayandığı için etkili bir sürveyans laboratuvar tanısının doğruluğu, güvenilirliği kadar yeterince yaygın olması ile de yakından ilişkili görünmektedir (1,6,7).Nitekim ülkemiz genelinde klinik mikrobiyoloji laboratuvar kapasitesinin mevcut durumunun değerlendirildiği bir çalışmanın sonuçlarına göre bruselloz en yaygın incelenen hastalıklardan biridir (8). Ġncelenen 510 laboratuvarın %71.7‟si bruselloz tanısı için en az bir yöntem kullanmakta ve yılda toplam 1 milyonun üzerinde örneği test etmektedirler. Laboratuvarların yarıdan fazlasında STA testi, yaklaşık dörtte birinde de Brucella kültürü yapılabilmektedir. Ancak STA veya kültür yapabilen laboratuvarların %15-20‟sinde tanının geçerli prosedürlere dayanmadığı dikkati çekmektedir (8). Vakaların bir kısmına bu nedenle hatalı tanı konduğu varsayılırsa hem hasta yönetiminin hem de enfeksiyon kontrolüne yönelik çabaların olumsuz yönde etkileneceği tahmin edilebilir.Brucella türleri küçük (0.5–0.7 × 0.6–1.5 μm), hareketsiz, kapsülsüz, kültürlerde yavaş üreyen, zorunlu aerob, karbonhidratları fermente etmeyen, oksidaz ve üreaz pozitif, kokobasil formunda gram negatif bakterilerdir. Brucella spp retiküloendotelyal sistemin fakültatif hücre içi parazitidir. Çeşitli besiyerlerinde üreyebilirler ve 24-48 saat içinde çoğunlukla düz, küçük koloniler meydana getirirler. Bazı pürtüklü koloni oluşturan varyantlar da mevcuttur (1,2,6,7).Bruselloz, Latin Amerika, Afrika, Akdeniz bölgesi, Orta Doğu, Batı Asya‟da endemik düzeyde olmak üzere dünyada yaygın görülen bir enfeksiyondur.Aslen bir zoonozdur ve insan enfeksiyonlarına çoğunlukla 4 tür sebep olmaktadır; bu dört türden B. abortus sığır ve bizonlarda, B. melitensis koyun ve keçilerde, B.suis domuz, karibu ve ren geyiklerinde, B. canis ise köpek, tilki ve çakallarda hastalık etkenidir (2). B. abortus geniş bir coğrafik yayılım göstermesine rağmen, B. melitensis insanda en çok hastalığa neden olan türdür. İnsanda B. canis enfeksiyonu oldukça nadirdir (1,2,6,7,9).İnsanlar başlıca pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimi ya da mesleki nedenlerle -kan, plasenta, atılmış fetus, uterin sekresyonlar gibi- enfekte hayvan dokularına direk temas (veteriner, çiftçi, kasap vb.) veya kontamine aerosollerin inhalasyonu sonucu enfekte olurlar (1). Nitekim vakaların en büyük kısmı iki hasta popülasyonuna toplanmıştır: birincisini Brucella spp ile kontamine pastörize edilmemiş veya pişirilmemiş süt ve süt ürünlerini tüketen bireyler, diğer grubu da mesleği gereği hayvanlarla uğraşan ve enfekte hayvanlara temas eden kişiler oluşturmaktadır.Aerosol haldeki Brucellaların biyolojik suç veya terör amaçlarıyla salınıma en uygun ve en büyük olasılıkla kullanılabilecek form olduğu tahmin edilmektedir. Silah haline getirilmiş ilk biyolojik ajan, 1954 yılında ABD tarafından biyolojiksavaş programı kapsamında, B.suis olmuştur (2). Brucella türlerini potansiyel biyoterör ajanı yapan diğer önemli neden enfektif dozunun çok düşük olmasıdır ki aynı nedenle organizma klinik mikrobiyoloji laboratuvarları için de ciddi bir tehlike kaynağıdır. Nitekim, Brucella türleri Risk grubu 3 organizma olarak sınıflanmıştır. Şüpheli klinik örneklerden Brucella kültürlerinin asgari BGD2 standartlarını karşılayan mikrobiyoloji laboratuvarlarında ve mutlaka bir sınıf-IIA biyogüvenlik kabini içinde yapılmasının zorunlu olduğu anlamında yorumlanmalıdır (6,7,9). Brusellozun tanısı başlıca mikroorganizmanın klinik örneklerden izolasyonuna veya serolojik yöntemlerle antikor yanıtının gösterilmesine dayanmaktadır.Bakteri başta kan ve kemik iliği kültürleri olmak üzere çeşitli klinik örneklerin kültürlerinden izole edilebilir. Kültür altın standarttır ve izolasyon gerçekleştiğinde kesin tanı koydurur. Ancak kültürlerin duyarlılığı, örneğin alındığı evre (akut ya da kronik hastalık), kullanılan besiyeri sistemi (otomatik ya da konvansiyonel kan kültürü sistemi vb.), örnek almadan önce antibiyotik başlanmış olup olmadığı gibi çeşitli faktörlerden etkilenir (7). Kültür sonucu üreme olmaması tanıyı dışlamaz. Özellikle kan kültürlerinde izolasyon 6 haftaya kadar gecikebilmektedir. Akut dönemde kültürlerden izolasyon oranı %40 ila %90 arasında iken kronik ya da fokal enfeksiyonda, komplike vakalarda bu oran %5-20 kadar düşüktür. Kemik iliğinden izolasyon oranı kan kültürlerine nazaran %15-20 daha yüksek olabilir. Yine otomatize kan kültürü sistemlerinden izolasyon oranları konvansiyonel bifazik Ruiz-Castaneda şişelerinden daha yüksektir. Lizis-santrifügasyonun da konvansiyonel şişelerden yüksek oranda izolasyona imkan sağladığı gösterilmiştir ve otomatize sisteme sahip olmayan laboratuvarlara önerilmektedir (7,9,10).Kültürün bu dezavantajları nedeniyle serolojik tanı önem kazanmaktadır ve brusellozun tanısı yaygın bir şekilde serolojiye dayanmaktadır. Seroloji sonuçları ideal olarak Brucella spp enfeksiyonunu takiben gelişen antikor yanıtının evrimi bağlamında yorumlanır. Önce IgM ortaya çıkar ve bunu 10-14. günlerde IgG‟nin yükselişi takip eder. Tedavinin etkinliğini de antikor düzeyleri üzerinden izlemek mümkündür: iyileşme ile titrelerin giderek azaldığı görülür. Eğer titrelerde ısrarlı bir kalıcılık varsa bu klinisyen için fokal komplikasyon, kronik enfeksiyon veya relaps bakımından uyarıcı bir durumdur. Ancak %20‟ye varan oranlarda başarı ile tedavi edilmiş veya asemptomatik bireylerde de antibiyotik titreleri yüksek kalabilmektedir (7).Mevcut serolojik testler ile vakaların %95‟ten fazlasına kesin bir tanı konulması mümkündür, ancak testlerin uygun kombinasyonlar halinde kullanılması gerekir. Bu kombinasyonlar basitçe, aglütinan antikorları (total IgM, IgG ve IgA) saptayan bir test (Rose Bengal ve STA; Brucella tam hücre antijeni) ile genellikle geç evrede gelişen non-aglütinan antikorları saptayan bir testin (Coombs–IgG veya ELISA; Brucella sonik ekstraktları, lipopolisakkarit veya protein antijenleri) kullanılması şeklinde özetlenebilir (7,10,11). B. canis ve B. ovis pürtüklü koloniformunda bulundukları ve diğer Brucella spp ile çapraz reaksiyona giren antijenleri paylaşmadıkları için neden oldukları enfeksiyonların tanısı majör dış membran proteinlerine karşı antikorların saptanmasını gerektirir (7).Yakın zamanlarda 18-24 saate sonuç veren, hızlı ve kolay uygulanabilir bir "immunocapture" aglütinasyon testi uygulamaya girmiş olup, Coombs testi ile karşılaştırılabilir duyarlılıktadır. Endemik bölgelerde veya salgınlarda sahada yaygın (tarama amaçlı) kullanım için bir immünokromatografik „dipstick test" de geliştirilmiştir. Bu test, basit, hızlı, kullanımı ve yorumlanması kolay ve yüksekbir duyarlılığa (>%90) sahiptir (7). Brusellozun tanısında moleküler yöntemler de başarıyla kullanılmaktadır (12). Kaynaklar: 1 Food and Agriculture Organization of the United Nations, World Organization for Animal Health, and World Health Organization. Brucellosis in human and animals. Geneva: World Health Organization; 2006. WHO/CDS/EPR/2006.72 Robinson BD, Shah S, Jocabson R, Luper D. Brucella. Bioterrorism. In: Garcia LS, Isenberg HD (eds). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 2nd ed update, ASM Press, Washington D.C. 2010, p. 16.6.13 Brucella. Sentinel Level Clinical Laboratory Guidelines for Suspected Agents of Bioterrorism and Emerging Infectious Diseases. American Society for Microbiology (ASM). http://www.asm.org/images/PSAB/BrucellaJuly242013.pdf. (son erişim tarihi: 12. 12.2013)4 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)5 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı 2004, Ankara. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveL abReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)6 Kılıç S. Bruselloz: Mikrobiyolojik Tanı. Türkiye Klinikleri J Infect Dis Special Topics 2012;5(1):46-667 Lindoquist D, Chu MC, Probert WS. Francisella and Brucella. In: Murray PR, Baron EJ, Jorgensen JH, Landry ML, Pfaller MA (eds). Manual of Clinical Microbiology. 9th ed. ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 815-3.8 T.C. Sağlık Bakanlığı (Bulaşıcı Hastalıkların Sürveyansı ve Kontrolü Projesi TR0802.16-01 Avrupa Birliği ve Dünya Bankası desteği ile) (Akbaş E, Pr Danışmanı). Türkiye‟de Bulaşıcı Hastalıkların Tanısında Mikrobiyoloji Laboratuvar Kapasitesi Mevcut Durum Değerlendirmesi: Anket - LabKap2012. XXXV. Türk Mikrobiyoloji Kongresi, Kuşadası, 4 Kasım 2012.9 Shapiro DS, Wong JD. Brucella. In: Murray PA, Baron EJ, Pfaller MA, Tenover FC, Yolken RH (eds). Manual of Clinical Microbiology, 7th ed. ASM Press, Washington, D.C. 1999, p.625-31.10 Araj GF. Update on laboratory diagnosis of human brucellosis. Int J Antimicrob Agents 2010;36:S12-7.11 Nielsen K, Yu WL. Serological diagnosis of brucellosis. Prilozi 2010;1:65-89.12 Al Dahouk S, Nöckler K. Implications of laboratory diagnosis on brucellosis therapy. Expert Rev Anti Infect Ther 2011;9(7):833-45.Ulusal Mikrobiyoloji Standartları Bakteriyoloji / Mikrobiyolojik Tanımlama / B-MT-19 / Sürüm: 1.1 / 01.01.2015

http://www.biyologlar.com/bruselloz-brucella-spp

Şarbon - Bacillus anthracis Enfeksiyonu

Şarbon, Bacillus anthracis bakterisinin neden olduğu zoonotik bir enfeksiyondur. Esasen koyun, keçi, sığır gibi ot yiyen hayvanların hastalığıdır. İnsanlara genel olarak direkt temas ile nadiren de enfekte etlerin yenmesi ve sporların solunması ile bulaşabilir. Bulaş yolu hastalığın formlarını da belirler ve şarbon kutanöz, intestinal ya da akciğer (solunumsal) olmak üzere üç klinik formda ortaya çıkabilir. Solunumsal şarbon başlıca mesleki bir hastalık olmakla birlikte biyolojik terör tehdidi ile de ilişkili olabileceği için ayrıca önem kazanmıştır (1).B. anthracis kolay üretilebilir bir organizma olması ve sporlarının solunum yolu ile yayılma potansiyeli nedeniyle biyotehdit ajanları arasında tanımlanmıştır (1). Ülkemizde de şarbon bildirimi zorunlu hastalıklar arasında yer almaktadır (2,3). Dünyada genellikle referans ya da yetkilendirilmiş laboratuvarlarda çalışılmasına izin verilen B. anthracis laboratuvar çalışanları için de yüksek riskli bir patojendir.İncelemelerin ideal olarak Referans laboratuvarlarda yapılması gerekir. Öte yandan B. anthracis rutin tanı olanakları içinde kültürlerden izole edilebilen bir organizmadır ve -sıklıkla kutanöz- şarbon şüpheli örnekler klinik mikrobiyoloji laboratuvarlarına gelir.B. anthracis gram pozitif, kalın, çomak şeklinde, sporlu ve kapsüllü bir bakteridir. Aerob veya fakültatif aerob özellikte ve hareketsizdir. Boyutları 1-2 x 3-8 μm arasındadır (1). Basilin köşeli bir yapısı vardır. Sporlanma aerob koşullarda olur. Sporlar yuvarlak veya oval yapıda olup fiziksel ve kimyasal etkenlere karşı çok dirençlidirler. Sporların doğada 50-60 yıl süreyle canlı ve bulaşıcı kaldığı bilinmektedir (1,4,5,6). Vejetatif formlar dezenfektanlara ve ısıya dirençsizdir. 55-58°C‟de 10-15 dakikada ölür. Buna karşın spor formu fiziksel ve kimyasal etkenlere karşı çok dirençlidir. Otoklavda nemli sıcaklıkta 121°C‟de 15 dakikada ve kuru sıcaklıkta 160°C‟de 60 dakikada inaktif hale gelir. %0.1‟lik cıva klorid 5 dakikada ve %10‟luk formol 15 dakikada sporları öldürür (1,4,6). B. anthracis özgül gama fajı ile diğer basillerden ayırt edilebilir (1,7).B. anthracis‟in pXO1 ve pXO2 adlı iki plazmidi vardır; pXO1 plazmidi koruyucu antijen, letal (öldürücü) faktör ve ödem faktörünü kodlamaktadır; pXO2 ise kapsül oluşumunu sağlayan gen dizilerini taşır (1,8). Bakteri bu plazmidlerden birini ya da her ikisini kaybederse avirulan hale gelir, hastalık yapma yeteneğini kaybeder (1).Şarbon, B.anthracis‟in etken olduğu ve sıklıkla otçul hayvanlarda görülen bir enfeksiyondur. Ġnsanlarda, etkenin bulaş yoluna göre kutanöz, gastrointestinal ve solunumsal şarbon olmak üzere 3 formu vardır (1,5).1 - Kutanöz şarbon en sık görülen formdur; bütün şarbon olgularının %95 kadarını oluşturur ve sıklıkla hayvan yünleri, derileri ve postları ile uğraşanlarda görülür. Uygun tedavi verildiği sürece, nadiren ölümcüldür.2 - Gastrointestinal şarbon, kontamine etlerin tam pişirilmeden tüketilmesini takip eden 1-7. günler arasında görülür ve mortalitesi yüksektir.3 - Solunumsal (akciğer) şarbon ise, B. anthracis sporlarının solunum yoluyla alınması sonucu oluşur. Erken prodromal dönemde tedavi edilebilir olmasına rağmen, semptomların başlamasından itibaren 48 saat içinde uygun antimikrobiyal tedavi başlanmazsa mortalitesi çok yüksektir (1).İnsandan insana bulaş olduğu teyit edilmemiştir (1,5).Gelişmiş endüstriyel ülkelerde şarbon -özellikle hayvansal ürünlerle ilgili sıkı ithalat düzenlemelerinin de bir sonucu olarak- hiç görülmeyen veya nadir görülen bir hastalıktır. Buna karşın insan şarbonu birçok ülkede ciddi bir halk sağlığı problemidir; özellikle ekonomisinde hayvancılığın önemli yer tuttuğu gelişmekte olan bölgelerde şarbon görülmeye devam etmektedir. Bu bölgelerden biri de Türkiye‟dir. Her yıl dünya genelinde kaydedilen vakaların çoğunluğu Türkiye, Pakistan, İran ve Sudan'dan bildirilmektedir. Bir diğer ifade ile Ortadoğu, Asya ve Afrika‟nın bazı bölgelerinde şarbon hiperendemik; Avrupa‟nın güneyinde, Afrika, Avustralya, Asya ile Kuzey ve Güney Amerika‟nın önemli bir kısmında ise endemiktir (6,7). (ġarbonun dünyadaki dağılımına dair harita için: http://www.vetmed.lsu.edu/whocc/mp_world.htm ).B. anthracis‟in biyoterör ajanı olarak tarihi yüzyıllar kadar eskilere dayanır (7). Soğuk savaş yıllarında da pek çok ülkenin B. anthracis‟i biyolojik silah olarak geliştirdiği bilinmektedir. Ancak en sarsıcı gelişme, yakın geçmişte 2001 yılında ABD‟de yaşanan biyoterör saldırısıdır. Mektup zarfları içinde taşınan toz halinde sporların inhalasyonu sonucu 22 kişide akciğer şarbonu geliştiği ve %45 ölümle sonuçlandığı rapor edilmiştir (6,7,8). Bu olay pek çok yönü ile şarbonun ele alınmasına vesile olmuştur ve dikkatleri özellikle laboratuvar tanısının ve kolay elde edilebilirliğinin önemine de yönlendirmiştir. Bu nedenle DSÖ -kasıtlı salınım olasılığı da dahil epidemik hazırlıklılık için- her ülkenin şarbon tanısında yeterli bir kapasiteye sahip olmasını hedef olarak göstermektedir. Bu çerçevede ülkeler değişik laboratuvar seviyelerinde; (i) klinik örneklerden B. anthracis‟in izolasyonu ve doğrulaması ve (ii) B. anthracis için diğer destekleyici laboratuvar testleri (kan ve doku örneklerinin yaymalarında M‟Fadyean (polikrom metilen mavisi) boyama, immünohistokimyasal boyama, klinik örneklerde PCR ile B. anthracis DNA‟sının gösterilmesi vb.) yapılabiliyor olmalıdır (1).ABD‟de mevcut bildirim sistemine göre tek bir pulmoner şarbon vakasının görülmesi halinde bile sağlık personelinin biyoterörizm olasılığını düşünmesi ve harekete geçmesi yönünde uyarı vardır (7,9,10,11). Bu duyarlılık ülkenin epidemiyolojik verilerine göre 2001 yılından önceki 100 yıl boyunca sadece 18 pulmoner şarbon vakasının görülmüş olması ile de ilişkili görünmektedir. Şarbonun tanısı başlıca etkenin kültürlerden izolasyonuna dayanır. B. anthracis sıvı ve katı kültürlerde kolaylıkla ürer. Ayrıca mikroskopi, moleküler tanı ve seroloji de destekleyici tanı araçları olarak önem arz eder (6,7,8,9).Kaynaklar1 Anthrax in humans and animals. WHO Guidelines of Anthrax 2008, p.115-137. http://whqlibdoc.who.int/publications/2008/9789241547536_eng.pdf (son erişim tarihi:12.12. 2013)2 Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son erişim tarihi: 06.01.2014)3 Bulaşıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı 2004, Ankara. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son erişim tarihi: 18.12.2013)4 WHO Manual for Laboratory Diagnosis of Anthrax. World Health Organization Regional Office for South-East Asia New Delhi, 2003. http://209.61.208.233/LinkFiles/Reports_anthrax.pdf (son erişim tarihi: 06.02.2014)5 Keck G. Bioterrorism: Bacillus anthracis. In: Garcia LS (ed. in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 2nd ed update, ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 16.4.1-16.4.86 Sharp SE, Loeffelholz M. Biothreat agents. In: Versalovic J (ed. in chief). Manual of Clinical Microbiology, 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 174-1877 Anthrax (Bacillus anthracis). Sentinel level clinical laboratory guidelines for suspected agents of bioterrorism and emerging infectious diseases. American Society for Microbiology (ASM). http://www.asm.org/images/PSAB/Anthrax_July23_2013.pdf. (son erişim tarihi: 12.12.2013)8 Logan NA, Hoffmaster AR, Shadomy SV, Stauffer KE. Bacillus and other aerobic endosporeforming bacteria. In: Versalovic J (ed. in chief). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 381-4039 Weyant RS, Ezzell JW, Popovic T, Lindsay KQ, Morse SA. Basic laboratory protocols for the presumptive identification of Bacillus anthracis. In: Bioterrorism Preparedness and Response. 1999 Ulusal Mikrobiyoloji Standartları 01.01.2015 / Sürüm: 1.1 / B-MT-20 / Mikrobiyolojik Tanımlama / Bakteriyoloji

http://www.biyologlar.com/sarbon-bacillus-anthracis-enfeksiyonu

Tularemi - Francisella tularensis

Tularemi, Francisella tularensis‟in neden olduğu vahşi-doğa kaynaklı zoonotik bir enfeksiyondur. Enfeksiyöz dozun çok düşük olabilmesi (<10 organizma) ve enfeksiyöz aerosollerle (solunum yoluyla) alınabilmesi F. tularensis‟i halk sağlığı ve güvenliği açısından riskli bir patojen haline getirmektedir. Nitekim, F.tularensis bu özellikleri dolayısı ile Risk grubu 3 mikroorganizma olarak sınıflandırılmış ve biyotehdit ajanları arasında tanımlanmıştır (1,2,3). Bilhassa kültürlerden izolasyon özel laboratuvar şartları gerektirmektedir ve dünyada genellikle referans laboratuvarlarda çalışılmasına izin verilen yüksek riskli bir organizmadır. Ülkemizde de bildirim sisteminde “ihbarı zorunlu hastalıklar” arasında yer almaktadır (4,5).Anlaşılacağı üzere, tularemi tanısı klinik mikrobiyolojinin rutin tanı faaliyetleri kapsamına girmemektedir. ġüpheli durumlarda bir klinik laboratuvar büyük olasılıkla yatan hastadan örneklerin alınması ve Referans laboratuvara gönderilmesinde rol oynayacaktır. Ancak klinik laboratuvarlar tularemi ön-tanısı almadan gelmiş örneklerde bazen farkına varmadan mikroorganizmayı izole edebilirler ve ciddi bir risk doğabilir. Serolojik ve/veya moleküler tanı ise klinik laboratuvarlar düzeyinde konabilir.Tularemi bir zoonotik enfeksiyondur. Ateş, lenf nodlarının tutulumu ve toksik bir tablo ile karakterizedir. Hastalığın nedeni olan Francisella tularensis küçük (0.2- 0.5 x 0.7-1.0 μm boyutlarında), pleomorfik, hareketsiz, zorunlu aerob, fakültatif hücre içi, gram negatif bir bakteridir. Toksin üretmeyen ve ince lipopolisakkarid yapıda bir kapsülü bulunan bakteri dış ortam şartlarına fazla dayanıklı değildir (6). Doğadaki rezervuarları tavşanlar, su-sıçanları ve tarla fareleridir. Doğal odaklarda periyodik salgınlar (epizootikler) gerçekleşir. Tularemi, ülseroglandüler, glandüler, oküloglandüler, orofaringeal, respiratuvar ve tifoid olmak üzere altı klinik formda seyredebilir (7,8). Etkenin vücuda giriş yolu ile tularemide gözlenen klinik formlar arasında bir ilişki vardır. Orofaringeal formda kontamine su veya yiyecek alımı; oküloglandüler formda kontamine el ile göze temas veya aerosoller; ülseroglandüler ve glandüler formlarda kene, sinek gibi vektörler, enfekte hayvan ya da dokuları ile temas (avcılar); ve respiratuvar formda ise laboratuvar ortamında aerosol maruziyeti veya dışarıda kontamine toz, saman inhalasyonu (tahıl veya yem ürünlerini işleme) ile bulaş rol oynamaktadır. Tifoidal (sistemik) formda vücuda giriş yolu tam bilinmemektedir (1,3,5,6). Ġnsandan insana geçiş bildirilmemiştir (1). Tulareminin klinik bulguları F.tularensis‟in virulansına, giriş yoluna, alınan bakteri miktarına ve kişinin bağışık yanıtına bağlı olarak değişmektedir Asemptomatik bir seyirden sepsise kadar değişebilen klinik tablolar görülebilmektedir (1,6).Kuluçka süresi 1-21 gün arasında (ortalama 3-5 gün) olabilir. Hastalık aniden başlar, üşüme ile ateş 38-40°C‟ye çıkar. Halsizlik, baş ağrısı, kas ağrısı, iştahsızlık, boğaz ağrısı (farenjit), öksürük ve göğüs ağrısı eşlik eder. Daha nadir olarak bulantı, kusma görülebilir. Semptomlar özgül değildir. Etkenin giriş bölgesinde bir ülser olabilir. Ateş genellikle 2-4 gün sürer, tedavi edilmeyen olgularda semptomlar günlerce (30 günden fazla) devam edebilir. Tulareminin başlangıç formlarından herhangi biri bakteremik yayılımla pnömoniye veya daha nadir olarak sepsise ya da menenjite ilerleyebilir. Olguların yaklaşık yarısında rölatif bradikardi görülür (1,6,7,9).F. tularensis aerosolize formda yüksek düzeyde enfeksiyözdür. Solunum yolu ile enfeksiyöz dozu 10-50 organizma kadar düşük olabilmektedir. Tarih boyunca bir biyolojik silah olarak kullanımı yolunda pek çok girişim olmuştur. 2. Dünya  Savaşında Japonlar biyolojik silah olarak F.tularensis‟in kullanımı üzerine araştırma yürütmüşlerdir. Amerika Birleşik Devletleri de 1950‟ler ve 60‟lardaaerosol olarak salınabilen F.tularensis silahları üretmişler; 1973‟de bu silahları imha etmişlerdir. Sovyetler Birliği ise sadece F.tularensis‟i değil, aynı zamanda antibiyotik-dirençli suşlarını biyolojik silah olarak üretmişler (2,3). 1969 yılında DSÖ‟nün yürüttüğü bir tahmin çalışmasına göre, 50 kg‟lık F.tularensis ürününün, gelişmiş bir ülkede bir metropolün üzerine aerosol olarak salınması halinde 250.000 kişinin hastalanmasına ve 19.000 kişinin ölümüne neden olacağı hesaplanmıştır. Böyle bir olayda vakaların en çok pnömonik formda olacağı ve tedavisiz olgularda ölüm oranlarının %30-50 olacağı düşünülmektedir (2,3,7).Enfeksiyöz dozunun çok düşük (<10 bakteri) olabilmesi ve aerosol yayılma potansiyeli nedeniyle F. tularensis laboratuvar kaynaklı enfeksiyonların da en sık görülen nedenleri arasındadır (9,10,11).F. tularensis Kuzey Yarımkürede yaygın bir mikroorganizmadır ve yakın dönemde pek çok ülkede, en önemlileri de Norveç‟te ve Türkiye‟de kaydedilmiş olan tularemi salgınlarından sorumludur (9,12,13,14,15).Tularemi gerçekte bir kırsal bölge hastalığıdır ve geçmişte de büyük epidemiler yapmıştır. Ülkemizde başta Marmara, Batı Karadeniz, Ġç Anadolu Bölgesi olmak üzere tüm coğrafik bölgelerden salgın veya sporadik olgular şeklinde bildirilmektedir (13,14,16).Hastalığın kesin tanısı laboratuvar incelemesine dayanır. Bakterinin kültürlerden izolasyonu veya serolojik incelemede çift serum örneğinde serokonversiyonun ya da özgül antikor titrelerinin dört kat arttığının gösterilmesi tanı koydurucudur. Hastalığın görece nadir olması nedeniyle PCR‟ın tanıdaki rolüne dair henüz yeterince veri toplanmış değildir. Ülseroglandüler form örneklerinde geleneksel PCR‟a dayalı başarılı tanı uygulamaları vardır. Yakınlarda çeşitli klinik örneklerde gerçek-zamanlı PCR tekniği ile uygulamalar da yayınlanmıştır. Ancak, PCR‟a dayalı teknikler henüz F. tularensis‟i F.novicida‟dan ayırt edememektedir (6). Kaynak: 1 WHO Guidelines on tularemia. World Health Organization. WHO /CDS/EPR/2007.72 Christopher GW, Cieslak TJ, Pavlin JA, Eitzen EA. Biological Warfare: A Historical Perspective. JAMA 1997;278:412-4173 McLendon MK, Apicella MA, Allen LAH. Francisella tularensis: taxonomy, genetics, and immunopathogenesis of a potential agent of biowarfare. Annu Rev Microbiol 2006;60:167-85.4 BulaĢıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı 2004, Ankara. http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son eriĢim tarihi: 18.12.2013)5 Tularemi Hastalığının Kontrolü için Saha Rehberi. T.C. Sağlık Bakanlığı 2011, Ankara6 Petersen JM, Schriefer ME, Araj GF. Francisella and Brucella. In: Versalovic J (editor in chief). Manual of Clinical Microbiology. 10th ed., ASM Press, Washington D.C. 2011, p. 751-7697 Sjostedt A. Tularemia: History, epidemiology, pathogen physiology, and clinical manifestations. Ann N Y Acad Sci 2007;1105:1-298 Hornick RB. Tularemia. In: Alfred SE, Philip SB (eds). Bacterial Infections of Humans Epidemiology and Control. Plenum Publishing Co. New York. 1991, p. 787-802.9 Francisella tularensis. Sentinel level clinical laboratory guidelines for suspected agents of bioterrorism and emerging infectious diseases. American Society for Microbiology (ASM). Third revision, July 2013. http://www.asm.org/index.php/guidelines/sentinel-guidelines (son eriĢimtarihi: 18.12.2013)10 Luper D. Tularemia. Bioterrorism. In: Garcia LS. (ed in chief). Clinical Microbiology Procedures Handbook. 2nd ed. update, ASM Press, Washington D.C. 2007, p. 16.8.1-311 Shapiro D, Schwartz DR. Exposure of laboratory workers to F.tularensis despite a bioterrorism procedure. J Clin Microbiol 2002;40:2278–8112 Larssen KW, Afset JE, Heier BT, Krogh T, Handeland K, Vikøren T, Bergh K. Outbreak of tularemia in central Norway, January to March 2011. Euro Surveill 2011;16(13). pii: 19828.13 Dikici N, Ural O, Sümer S, Oztürk K, Albayrak Yiğit O, Katlanır E, KeleĢ B. Konya bölgesinde tularemi. Mikrobiyol Bul 2012; 46(2):225-35.14 Ulu-Kilic A, Gulen G, Sezen F, Kilic S, Sencan I. Tularemia in central Anatolia. Infection 2013;41(2):391-9.15 SimĢek H, Taner M, Karadenizli A, Ertek M, Vahaboğlu H. Identification of Francisella tularensis by both culture and real-time TaqMan PCR methods from environmental water specimens in outbreak areas where tularemia cases were not previously reported. Eur J Clin Microbiol Infect Dis. 2012. Mar 3. http://www.springerlink.com/content/n63702g3w7667536/fulltext.pdf.16 Gürcan ġ, Eskiocak M, Varol G, Uzun C, Tatman-Otkun M, ġakru N, Karadenizli A, Karagöl Ç, Otkun M. Tularemia re-emerging in European Part of Turkey after 60 years. Jpn J Infect Dis 2006;59:391-3. http://www.nih.go.jp/JJID/59/391.html Ulusal Mikrobiyoloji Standartları 01.01.2015 / Sürüm: 1.1 / B-MT-21 / Mikrobiyolojik Tanımlama / Bakteriyoloji

http://www.biyologlar.com/tularemi-francisella-tularensis

Veba - Yersinia Pestis

Veba, Yersinia pestis‟in oluşturduğu, bubonik veba (hıyarcık vebası), pnömoni (akciğer vebası), sepsis, menenjit gibi akut ve fatal seyirli tablolarla ortaya çıkabilen zoonotik bir enfeksiyondur. Ana rezervuarları sıçan, sincap, bayır sıçanları, yabani tavşanlar ile bu hayvanlardaki bit, pire gibi ektoparazitlerdir.Y. pestis yüksek enfeksiyöz potansiyeli nedeniyle biyotehdit ajanları arasında tanımlanır ve enfeksiyonlarının uluslararası bildirimi zorunludur (1). Dünya genelinde genellikle referans ya da yetkilendirilmiş laboratuvarlarda çalışılmasına izin verilen yüksek riskli bir organizmadır. Ülkemizde de bildirim sisteminde “ihbarı zorunlu hastalıklar” arasında sınıflandırılmıştır (2,3).Bu özellikleri nedeniyle veba tanısı klinik mikrobiyolojinin rutin tanı kapsamına girmemektedir. ġüpheli durumlarda bir klinik laboratuvar büyük olasılıkla yatan hastadan örneklerin alınması ve Referans laboratuvara gönderilmesinde rol oynayacaktır. Ancak düşük de olsa vebadan şüphelenilmeksizin örneklerin klinik laboratuvara gelmiş olması ve bir Enterobacteriaceae üyesi olan organizmanın rutin kültürlerden izole edilmesi olasılığı vardır.Veba dünyada bilinen en eski ve en tehlikeli zoonozlardan birisidir. Kaynağı vahşi doğada yaşayan kemiricilerdir (1,4). Güney Amerika ve Kuzey Amerika‟nın batı bölgeleri, Orta Doğu ve Güney Afrika, Kuzey Afrika ile Hazar denizini çevreleyen bölgelerde vahşi kemiricilerde varlığını sürdürmekte; enzootik alanlarda evcil kemiricilerle karşılaşma riski ve halk sağlığı tehdidi devam etmektedir. 1990‟lara kadar dünyanın pek çok yerinde kentsel alanlarda kontrol altına alınmışken bazı Afrika kentlerinde yeniden görülmeye başlaması dikkatle izlenmektedir. Çin, Hindistan, bazı diğer Orta ve Güneydoğu Asya ülkelerinde ise veba halen endemik bir enfeksiyondur ve sıklıkla epidemi potansiyeli taşır.Veba uluslararası bildirimi zorunlu enfeksiyonlar arasındadır.Y.pestis, Enterobacteriaceae ailesi içinde yer alan gram negatif, hareketsiz, fakültatif anaerop, sporsuz, 1.5×0.7 μm boyutunda, kısa, oval kokobasil morfolojisinde bir bakteridir (1,4,5). Spor oluşturmadığı için dış ortam koşullarına çok dayanıklı değildir. Güneş ışığına ve ısıya karşı oldukça duyarlı olduğu için konak dışında uzun süre varlığını devam ettiremez (1). Ancak su, nemli toprak ve hububat içerisinde haftalarca canlı kalabilir. Donma noktasına yakın sıcaklıklarda aylarca hatta yıllarca canlılığını sürdürebilir. Kurumuş balgam, pire dışkısı ve ölü vücudunda da bir süre canlılığını devam ettirebilir. Isı etkisi ile (55°C‟de) 15 dakikada ve kimyasal dezenfektanlardan %0.5 fenolde 10-15 dakika ölür (1,6,7).Y.pestis genellikle fare piresi (Xenopsylla cheopis) ısırığı ile insanlara bulaşırsa da, enfekte doku ile direkt temas veya akciğer tutulumu olan insan veya hayvanların solunum yollarından yayılan aerosoller ile de bulaşabilir (4,8). Deve piresi, bit, kene, mite ve kan emen diğer ektoparazitler de bakterinin insanlara yayılmasında rol oynayabilirler (1,6). Enfeksiyon insandan insana nadir olarak insan pireleriyle de bulaşabilir; bu döngüye şehir vebası adı verilir (1,4).Etkenin konağa giriş yoluna göre hastalık bubonik veba, veba sepsisi ve akciğer vebası olmak üzere üç ana klinik formda ortaya çıkabilir. Bu formların dışında, daha nadir olarak menenjit, farenjit veya deri bulguları ile seyreden klinik formlar da görülebilir.Bubonik veba enfekte pire ısırığı veya ciltteki hasarlı bölgelerin enfekte hayvanların doku ve vücut sıvıları ile teması sonucu meydana gelir. En sıkrastlanan (%75) klinik tablodur. Ġki ile on gün arasındaki kuluçka süresini takiben ateş, titreme, baş ağrısı, eklem ağrısı, miyalji, halsizlik, bir veya birden fazla bölgede lenf bezlerinde büyüme (bubonlar) ve ağrı gibi semptomlar ortaya çıkar. Bunlara bulantı, kusma, karın ağrısı sıklıkla eşlik eder (4,5,6). Bubonlar ısırık bölgesine (ya da bakterinin vücuda girdiği yere) en yakın lenf bezlerinde organizmanın çoğalmasının bir sonucudur; palpasyon ile tipik -ve tularemik bubonlardan farklı- olarak sabittir; etkilenmiş lenf nodlarının ayrı ayır tespit edilemez olması ile tanımlanabilir. Ayrıca bubon üzerindeki deride yerel olarak sıcaklık artışı ve eritem olabilir. Uygun antibiyotik tedavisi başlanmaz ise bubonlardan sistemik yayılım gerçekleşebilir. Örneğin, veba menenjiti bubonik vebanın yetersiz tedavi edilmesine bağlı bir komplikasyon olarak gelişir (4,6,8).Akciğer vebası, doğrudan enfeksiyöz damlacıkların solunması ile (primer) ya da bubonik veba sırasında bakterilerin hematojen yoldan akciğere yayılması ile (sekonder) gelişebilir. Akciğer vebasında, birkaç saat ile 1-2 gün arasında değişen bir kuluçka süresini takiben yüksek ateş, baş ağrısı, miyalji, güçsüzlük ve akciğer belirtileri (göğüs ağrısı, prodüktif bir öksürük, takipne, dispne, hipotansiyon ve solunum güçlüğü) gelişir (4,6). Plevral göğüs ağrısı, kanlı balgam çıkarma, pulmoner ödem, subkutan amfizem gelişebilir. Hastaların çoğunda ajitasyon, agresif davranışlar gibi mental durum değişiklikleri görülebilir. Akciğer vebası hastalığın en ciddi formudur ve aynı zamanda enfeksiyöz solunum yolu damlacıklarıyla insandan insana bulaşabilen formdur (4,6,8). Erken tedaviyle bile ölüm oranı yaklaşık %10-20‟dir, tedavi verilmezse ölüm oranı %90‟a kadar çıkabilmektedir.Septisemik veba tedavi edilmemiş bubonik veya akciğer vebasının bir komplikasyonu olarak gelişebilir. Belirgin lenfadenopati olmayabilir. Tedavi edilmezse %100 fataldir (1,4).Veba klinik özellikleri bakımından tularemi ile büyük benzerlik gösterir ve bazen sadece epidemiyolojik risk faktörleri temelinde ayrım mümkün olabilir. Ancak önemli bir fark olarak, akciğer vebasında seyir tularemiye nazaran daha fulminandır.Şüpheli vakalarda endemik bölgede yaşama veya endemik bölgeye seyahat öyküsü ön tanıyı güçlendiren önemli bir bilgidir.Kaynak1 WHO. Plaque manual. Epidemiology, Distribution, Surveillance and Control. 3rd ed. WHO. 19982 BulaĢıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde DeğiĢiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. Resmi Gazete; 02.04.2011 – 27893. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2011/04/20110402-3.htm (son eriĢim tarihi: 06.01.2014)3 BulaĢıcı Hastalıkların Ġhbarı ve Bildirim Sistemi, Standart Tanı, Sürveyans ve Laboratuvar Rehberi, Sağlık Bakanlığı Ankara. 2004.http://www.shsm.gov.tr/public/documents/legislation/bhkp/asi/bhibs/BulHastBilSistStanSurveLabReh.pdf (son eriĢim tarihi: 18.12.2013)4 Perry RD, Fetherston JD. Yersinia pestis - etiologic agent of plague. Clin Microbiol Rev 1997;10(1):35-665 Titball RW, Hill J, Lawton DG, Brown KA. Yersinia pestis and plague. Biochem Soc Trans 2003;31 (Pt 1):104-76 Rollins SE, Rollins SM, Ryan ET. Yersinia pestis and the plague. Am J Clin Pathol 2003;119(Suppl):78-857 Plaque (Yersinia pestis). Sentinel Level Clinical Laboratory Guidelines For Suspected Agents Of Bioterrorism and Emerging Infectious Diseases. American Society for Microbiology (ASM) http://www.asm.org/images/PSAB/Plague_July_23_2013.pdf (son eriĢim tarihi:12.12.20 13)8 Inglesby TV, Dennis DT, Henderson DA, et al. Plague as a biological weapon: medical and public health management. Working Group on Civilian Biodefense. JAMA 2000;283:2281-2290Ulusal Mikrobiyoloji Standartları 01.01.2015 / Sürüm: 1.1 / B-MT-21 / Mikrobiyolojik Tanımlama / Bakteriyoloji

http://www.biyologlar.com/veba-yersinia-pestis

Kuru buz nedir

Kuru buz, karbondioksitin (CO2) katı halidir. renksiz, tatsız ve kokusuzdur; –79 °C sıcaklığa sahiptir. sıvı CO2’den elde edilir, yüksek basınç altında saklanabilir. kuru buz mühürlü taşıyıcı kutularla satılır. kutu açıldıktan sonra, kalıplar 4-7 gün içinde tüketilmelidir. ortam ısısı ile teması halinde sıvı faza geçmeden buharlaşır (süblimleşme). kuru buz, tamamen buharlaşana kadar geçen süre boyunca (5 gün) materyalin donmuş olarak korunması için efektif ortam sağlar. kuru buzda taşınması gereken enfeksiyöz materyalin nasıl paketleneceğine dair yeterli bilgi için ilgili rehbere bakılmalıdır (UMS, GEN-ÖY-01 Enfeksiyöz Maddelerin Taşınması Rehberi)

http://www.biyologlar.com/kuru-buz-nedir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0