Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 18 kayıt bulundu.

Koruma Altındaki Alanlar ve Milli Parklar

Koruma Altındaki Alanlar Bilimsel ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye düşmüş veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup, sadece bilim ve eğitim amaçları ile kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarıdır. ·Hacıosman Ormanı Tabiatı Koruma Alanı (Samsun) ·Tekkoz-Kengerli Tabiatı Koruma Alanı (Hatay) ·Kasnak Meşesi Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Sütçüler Sığla Ormanı Tabiatı Koruma Alanı (Isparta) ·Sarıkum Tabiatı Koruma Alanı (Sinop) ·Beykoz-Göknarlık Tabiatı Koruma Alanı (İstanbul) ·Kavaklı Tabiatı Koruma Alanı (Karabük) ·Çİtdere Tabiatı Koruma Alanı (Karabük) ·Kökez Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Sülüklügöl Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı (Kırklareli) ·Sultansazlığı Tabiatı Koruma Alanı (Kayseri) ·Sakagölü Longozu Tabiatı Koruma Alanı (Kırklareli) ·Vakıf Çamlığı Tabiatı Koruma Alanı (Kütahya) ·Kazdağı Göknarı Tabiatı Koruma Alanı (Balıkesir) ·Akdoğan ve Rüzgarlar Ebe Çamı Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Sırtlandağ Halep Çamı Tabiatı Koruma Alanı (Muğla) ·Kale-Bolu Fındığı Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Alacadağ Tabiatı Koruma Alanı (Antalya) ·Seyfe Gölü Tabiatı Koruma Alanı (Ankara) ·Kaşalıç Tabiatı Koruma Alanı (Kütahya) ·Çığlıkara Tabiatı Koruma Alanı (Antalya) ·Gala Gölü Tabiatı Koruma Alanı (Edirne) ·Körçoban Tabiatı Koruma Alanı (K.Maraş) ·Çamburnu Tabiatı Koruma Alanı (Rize) ·Dibek Tabiatı Koruma Alanı (Antalya) ·Habibi-neccar Tabiatı Koruma Alanı (Hatay) ·Demirciönü Tabiatı Koruma Alanı (Bolu) ·Yumurtalık Tabiatı Koruma Alanı (Adana) ·Dandindre Tabiatı Koruma Alanı (Eskişehir) ·Kartal Gölü Tabiatı Koruma Alanı (Denizli) ·Akgöl(Ereğli Sazlığı) Tabiatı Koruma Alanı (Karaman) Milli Parklar Bilimsel ve estetik açıdan ulusal ve uluslararası ender bulunan tabii ve kültürel kaynak değerlerini koruma, dinlenme ve turizm alanlarına sahip alanlardır. ·Yozgat Çamlığı Milli Parkı ( Yozgat) ·Karatepe Aslantaş Milli Parkı ( Adana) ·Soğuksu Patara Milli Parkı ( Ankara) ·Kuşcenneti Milli Parkı ( Balıkesir) ·Uludağ Milli Parkı ( Bursa) ·Yedigöller Milli Parkı ( Bolu) ·Dilek Yarımadası-Menderes Deltası Milli Parkı ( Aydın) ·Spil Dağı Milli Parkı (Manisa) ·Kızıldağ Milli Parkı (Isparta) ·Termessos Milli Parkı (Antalya) ·Kovada Gölü Milli Parkı (Isparta) ·Munzur Vadisi Milli Parkı (Tunceli) ·Beydağları Sahil Milli Parkı (Antalya) ·Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı (Çanakkale) ·Köprülü Kanyon Milli Parkı (Antalya) ·Ilgaz Dağı Milli Parkı ( Kastamonu) ·Başkomutan Tarihi Milli Parkı (Afyon) ·Göreme Tarihi Milli Parkı (Nevşehir) ·Altındere Vadisi Milli Parkı (Trabzon) ·Boğazköy Alacahöyük Milli Parkı (Çorum) ·Nemrut Dağı Milli Parkı (Adıyaman) ·Beyşehir Gölü Milli Parkı (Konya) ·Kazdağı Milli Parkı (Balıkesir) ·Kaçkar Dağları Milli Parkı (Rize) ·Hatila Vadisi Milli Parkı (Artvin) ·Karagöl-Sahara Milli Parkı (Artvin) ·Altınbeşik Mağarası Milli Parkı (Antalya) ·Honaz Dağı Milli Parkı (Denizli) ·Aladağlar Milli Parkı (Niğde, Adana,Kayseri) ·Marmaris Milli Parkı (Muğla) ·Saklıkent Milli Parkı (Muğla) TABİAT PARKLARI Bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliğine sahip manzara bütünlüğü içinde halkın dinlenme ve eğlenmesine uygun tabiat parçalarıdır. ·Ölüdeniz- Kıdrak Tabiat Parkı (Muğla) ·Çorum-Çatak Tabiat Parkı (Çorum) ·Abant Gölü Tabiat Parkı (Bolu) ·Yazılı Kanyon Tabiat Parkı (Isparta) ·Uzungöl Tabiat Parkı (Trabzon) ·Kurşunlu Şelalesi Tabiat Parkı (Antalya) ·Gölcük Tabiat Parkı (Isparta) ·Bafa Gölü Tabiat Parkı (Aydın) ·Polonezköy Tabiat Parkı (İstanbul) ·Ayvalık Adaları Tabiat Parkı (Balıkesir) ·Ballıkayalar Tabiat Parkı (Kocaeli) ·Hacıosman Ormanı Tabiat Parkı (Samsun) DOĞA KORUMA DAİRE BAŞKANLIĞI PROJELERi; bu projeyide incele 209.85.229.132/search?q=cache:o1sUWsNBvx...&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

http://www.biyologlar.com/koruma-altindaki-alanlar-ve-milli-parklar

Asbestin zararları

Asbest (amyant) Isıya, sürtünme ve alkali ortama karşı dayanıklı, yüksek gerilme direncine sahip, lifsel, kolay bükülüp şekil verilebilen ve ticari önemi olan bir silikat mineralidir. Kullanım alanları: Isıtma boruları izolasyon su borusu kaplamaları seramik musluk tutturucuları kanalizasyon boruları otomobil ve motosiklet fren balatalarında vb.... Zararları: 1- Kanserojendir. 2- Akciğer zarları arasında sıvı toplanması, kireçlenme, akciğer zarı kalınlaşması ve akciğer dokusunda bağ dokusu oluşumu gibi hastalıklara yol açar.(asbestoz)(mezotelyoma) 3- Ciltte yaralara neden olur. Ülkemizin bu konudaki durumu: Rusya'nın muhalefeti nedeniyle Sözleşmenin III sayılı Listesindeki tehlikeli maddelerin arasına krizolitin dahil edilmesi sağlanamamıştır. 39 zehirli maddeyi içeren Rotterdam Sözleşmesi listesine asbestin dahil edilememiş olması, Sözleşmenin saygınlığını ve etkinliğini azaltan bir gelişme olarak görülmektedir. 10 Türkiye'de Durum Bakanlıkların bünyelerindeki yasa, yönetmelik ve tebliğlerle düzenlenmektedir. Çevre Bakanlığının 11.Temmuz.1993 tarih ve 21634 sayılı resmi gazetede yayınlanan "Zararlı Kimyasal Madde ve Ürünlerin Kontrolü Yönetmeliği" ile 01.01.1996 tarihinden itibaren krosidolit ithalatı yasaklanmıştır. 20/04/2001 tarihinde adı Tehlikeli Kimyasallar Yönetmeliği olarak değiştirilen Yönetmeliğin 37. Maddesi ile amfibol grubu asbest liflerinin çıkarılması, üretilmesi, herhangi bir ürün üretiminde ve üretim dışında herhangi bir amaçla kullanılması, satışı ve piyasaya arzı yasaklanmıştır. 38. Maddede asbestli ürünlerin etiketlenmesi ve ambalajlanması, 40. Maddede ise asbest liflerinin depolanması ile ilgili kurallar belirtilmiştir. Bu düzenlemeye uygun olarak Dış Ticaret Müsteşarlığı da Krizolit dışındaki asbest türlerini ithali yasak kimyasallar listesine alırken Krizoliti ve krizolit içeren bazı asbestli ürünleri kimyasal madde ithal belgesi kapsamında ithal edilecek kimyasallar listesine dahil etmiştir. 4857 sayılı İş Kanununa uygun olarak çıkartılan ve 26/12/2003 tarih ve 25328 sayılı Resmi gazetede yayınlanıp 15/4/2006 tarihinde yürürlüğe giren Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmeliğin uygulanması vardır. Krizotil ithalatında ve asbest içeren iplikler, dokunmuş veya örme mensucat gibi ürünlerin ithalatında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Merkezi tarafından düzenlenen Kontrol Belgesi aranmaktadır. ILO'nun 162 sayılı Asbest Sözleşmesinin benimsendiği 80'li yıllarda dünyada asbesti yalnızca İskandinav ülkeleri yasaklamışlardı. Bugün asbesti yasaklamış olan ülkelerin sayısı 40'ı aşmıştır. Asbeste maruz olmanın güvenli bir düzeyi olmadığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Asbestin yasaklandığı ülkelerde bile asbest daha yirmi yıl boyunca ölüme yol açmaya devam edecektir. Avrupa'da asbest kullanımının hızla azalması ve 2000'li yıllarda tümüyle yasaklanması dünya asbest üreticilerini ve asbest şirketlerini pazar olarak gelişmekte olan ülkelere yöneltmiştir. Ülkemiz de asbest ve işlenmiş asbest ürünleri için bir pazar olma niteliğini korumaktadır. Asbestin kanser riskini yok etmenin tek çözümü, asbest içeren tüm ürünlerin ithalinin, pazarlanmasının, üretilmesinin, işlenmesinin, kullanılmasının yasaklanmasıdır. Bu yasağa tehlikeli atık olarak asbest içeren gemilerin ülkemize getirilerek sökülmesi de dahil edilmeli, ülkemiz tesislerinde gemilerin sökümü ilgili ülkede temizlendikten sonra yapılmalıdır. Asbestten dolayı oluşan hastalıkların gözlemlendiği şehirlerimiz: 1- Diyarbakır'ın Çermik ve Çüngüş, 2- Eskişehir'in Mihalıççık, Kaymaz ve Çifteler, 3- Denizli'nin Tavas, 4- Kütahya'nın Aslanapa ve Gediz, 5- Konya'nın Ereğli, Ayrancı ve Halkapınar, 6- Sivas'ın Yıldızeli ve Şarkışla, 7- Şanlıurfa'nın Siverek 8- Elazığ'ın Maden ve Polu köyleri

http://www.biyologlar.com/asbestin-zararlari

Kadınlarda Üreme Fizyolojisi

Üreme çağına girmiş olan bir kadında ortalama olarak 28-30 günde bir tekrarlanan dönüşüme adet döngüsü veya aybaşı döngüsü adı verilir. Adet döngüsü veya aylık siklus, son adet tarihinin ilk gününden bir sonraki adet tarihinin ilk gününe kadar geçen zamanı ve bu zaman içinde kadın vücudunda gerçekleşen olayları ifade eder. Adet görmeyi tanımlamak için halk arasında değişik ifadeler kullanılmaktadır. Bunlar arasında en sık rastlanılanları "adet görmek", "aybaşı olmak", "adet olmak", "regl olmak", "menstruasyon kanaması görmek", "mens olmak", "kanama görmek", "periyod" ve "hastalanmak" ifadeleridir. Kültürel özelliklere bağlı olarak "kirlenmek" ve ingilizce "regl" kelimesine benzetilerek "renkli olmak" sözü de kullanılmaktadır. Bir adet döngüsü kadında genellikle 28 gün sürmekle birlikte 21 ile 35 gün arası normalin alt ve üst sınırlarıdır. Adet kanaması ortalama 4 gün devam eder ve 1 ile 7 gün arası normalin alt ve üst sınırları olarak kabul edilir. Adet kanaması esnasında 20 ile 80 mililitre arasında miktarda kan kaybedilir. "Menses" Latince'de "adet kanaması" anlamına gelmekle beraber yine bu dilde aynı zamanda "ay" anlamına gelen "mensis" kelimesinin çoğuludur yani "aylar" anlamına da gelmektedir. Ay ile adet döngüsü ve kanaması arasındaki en önemli benzerlik dünyanın uydusu olan Ay'ın da aynen adet döngüsü gibi kendine özgü bir döngüsü olmasıdır. Bu döngünün başından sonuna doğru ay dünyamızda farklı şekillerde görünür. Ay'ın bir döngüsü 29.5 gün sürer ve bu döngüde bir şaşma olmaz. İlk "Adet Kanaması" Çocukluk çağından ergenlik çağına geçiş döneminde, ortalama olarak 12.5 yaşında kız çocuğu ilk adet kanamasını görür. Bu "ilk kanama" henüz yumurtlama süreci devreye girmediğinden, gerçek ve düzenli aralıklarla oluşan bir adet kanaması olmaktan uzaktır. Kız çocuğunun hormon salgı mekanizmaları ve genital organları olgunlaştığında yumurtlama süreci de başlar ve oluşan adet kanamaları, adet döngüsünün bir parçası olarak düzenli hale gelir. Adet Kanaması İşlevi Nedir? Adet döngüsü esnasında beyinde, yumurtalıklarda ve rahim iç tabakasında farklı olaylar meydana gelir. Beyinden salgılanan hormonların yumurtalıklardan birini uyarmasıyla başlayan süreç, uyarılan yumurtalıktan döllenmeye hazır bir yumurta hücresinin serbestleşmesine neden olur, bu esnada rahim iç tabakası da kendini muhtemel bir gebeliğe hazırlar. Döllenme gerçekleşmediğinde serbestleşen yumurta hücresinin ömrü biter ve gebelik için hazırlanmış rahim iç tabakasının adet kanamasıyla dışarı atılmasını takiben yeni bir adet döngüsü başlar. Adet kanamasının amacı her adet döngüsünde oluşabilecek muhtemel bir gebeliğin yerleşebilmesi ve uygun şartlarda gelişebilmesi için rahim iç tabakasının "tazelenmesi" olarak değerlendirilebilir.

http://www.biyologlar.com/kadinlarda-ureme-fizyolojisi

Aladağlar Milli Parkı

Niğde'nin Dağları Niğde’miz; ulusal ve uluslararası boyutta tanınan ve sık ziyaret edilen Aladağlar, Bolkar Dağları, Hasan Dağı, Melendiz Dağı, Göllüdağ ve Pozantı Dağı gibi farklı dağ ekosistemlerine sahip önemli bir ilimizdir. Bu dağlarımız turistik, sportif ve bilimsel açıdan oldukça zengin kaynak değerlerine sahiptirler ve yörenin sosyo-ekonomik hayatında da vazgeçilmez bir yer edinmişlerdir. Niğde dağlarının yöre insanına sunduğu doğal kaynak değerleri elbette ki tükenmez ve bozulmaz değildir. Bu kaynakları, koruma-kullanma dengelerine kavuşturacak planlamalar yapılarak sürdürülebilir kullanım ve kalkınma sürecine sokmak kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bu husus başarıldığı zaman, en büyük kazanım Niğde insanının olacaktır. Potansiyel kaynak değerlerinin kontrollü ve rasyonel kullanımı sağlanabildiği taktirde Niğde dağları, doğa sporları ve turizmi yanında diğer bir çok eko-turizm faaliyetleri açısından da ülkemizin en önde gelen yöresi olacaktır. Aşağıda Niğde'nin dağları hakkında özet tanıtım bilgileri verilmiştir. NİĞDE’NİN GENEL JEOMORFOLOJİK GÖRÜNÜMÜ Niğde’nin genel jeomorfolojik görünümüne bakıldığında yüksek dağlık alanlar ile ovalık sahaların iç içe ve yan yana bulunduğu görülür. Niğde, yer şekilleri açısından özellikle dağlık alanları ile daha çok tanınır. İl topraklarının kuzey kesimi volkanik dağlar, merkezi, güney ve doğu kesimleri ise orojenik-tektonik sıradağlar ile çevrelenmiştir. Kuzey sektördeki volkanik dağlar batıdan doğuya doğru; Büyük Hasan Dağı (3268 m.), Küçük Hasan Dağı (2844 m.), Keçiboyduran Dağı (2727 m.), Melendiz Dağı (2963 m.), ve Göllüdağ (2172 m.) şeklinde sıralanır. Orojenik-tektonik dağlara gelince; güneydeki Niğde-İçel sınırında Bolkar Dağları (Medetsiz-3524 m.), güneydoğu ve doğudaki Niğde-Adana-Kayseri sınırında ise Aladağlar (Demirkazık-3756 m.) aynı zamanda ülkemizin de en önemli sıradağları arasında yer almaktadır. Niğde toprakları içinde bulunan diğer önemli dağlık kütle ise merkezi kesimdeki Pozantı Dağı (2703 m.)’dır. İl Merkezi’nin kurulduğu Niğde Depresyonu ile doğudaki Çamardı-Ecemiş Depresyonu arasında yükselen Pozantı Dağı, Niğde şehir merkezine bakan İtulumaz Zirvesi (2167 m.) ile daha çok tanınmaktadır. NİĞDE'NİN DAĞLARI ALADAĞLAR : Aladağlar; Orta Toros Sıradağları’nın kuzeydoğu uzantılarını oluşturmakta ve sıradağ silsilesinin en yüksek doruklarını (Demirkazık Zirvesi – 3756 m.) kapsamaktadır. Ortalama 3500 m. yüksekliğinde, KKD-GGB uzanımlı tipik bir sıradağ görünümü sunan Aladağlar, başlıca 4 yükselti grubundan oluşmaktadır. Kuzey kesimde Demirkazık grubu (3756 m.), orta kesimde Yedigöller grubu (Kızılkaya doruğu – 3725 m.), güney kesimde Kaldı grubu (3688 m.) ve güneydoğuda ise Torasan grubu (Vayvay dağı – 3565 m.) bulunmaktadır. Bu yükselti gruplarını kuzeyde Develi Ovası, kuzeydoğuda Zamantı Irmağı Vadisi, batıda Çamardı-Ecemiş Depresyonu, güneybatıda Kamışlı Boğazı, güneydoğuda ise Aladağ Çöküntü Havzası çevrelemektedir. Kuzeydeki Develi Ovası düzlüklerinden yükselmeye başlayan Aladağlar’ın güneybatıdaki Kamışlı Boğazı’na kadar olan uzunluğu yaklaşık 80 km.’yi bulmaktadır. En geniş bölümü ise batıdaki Ecemiş Çayı ile doğudaki Zamantı Irmağı arasında yaklaşık 30 km. civarındadır. Aladağlar; batıdaki Niğde İli, kuzeydeki Kayseri İli ve güneydeki Adana İli arasında, bu üç ilin idari sınırlarının kesiştiği bir konumda bulunmaktadır. Aladağlar’ın yakın çevresindeki en önemli yerleşmeler; batı kesimdeki Niğde İli Çamardı İlçe Merkezi, kuzey kesimdeki Kayseri İli Yahyalı İlçe Merkezi, güneybatı kesimdeki Adana İli Pozantı İlçe Merkezi ve güneydoğu kesimdeki Adana İli Aladağ İlçe Merkezi’dir. Yaklaşık 1024 km2’lik bir alanı kaplayan Aladağlar’ın önemli bir bölümü Niğde İli sınırları içerisinde kalmaktadır. Dağlık alana yaklaşmak için en kolay ve en çok kullanılan ulaşım yolu da Niğde İl Merkezi’nden Çamardı İlçesi’ne giden yoldur. Aladağlar’ın, Niğde ve Kayseri bölümlerini de içine alan tamamı, Akdeniz Bölgesi’nin Adana Bölümü’nde bulunmaktadır. Kuzeyde Kayseri İli’ne bağlı Yahyalı İlçe Merkezi ile batıda Niğde İli’ne bağlı Çamardı İlçe Merkezi’ni, Aladağlar’ın etekleri boyunca birleştiren doğal sınır, Akdeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasındaki bölge sınırının bir parçasıdır. Türkiye’de dağ denince akla Toroslar gelmekte, Toroslar’ın en çok tanınan bölümünü ise Aladağlar oluşturmaktadır. Aladağlar’da; Türk dağcılarının “O bizim tapınağımızdır” diye tanımladıkları Demirkazık (3756 m.) Doruğu’na, 3500 metre civarında 15’e yakın zirve eşlik etmektedir. Yılın her mevsimi eğitim ve tırmanış amaçlı gelen dağcıların eksik olmadığı Aladağlar, ülkemize gelen yabancı doğa sporcularının da mutlaka uğradığı, dünyaca üne sahip dağlarımızın başında gelmektedir. Ancak, ulusal ve uluslararası boyutta sportif ve turistik kullanımın giderek denetimsiz biçimde yoğunlaşması, Aladağlar ekosistemi üzerinde antropojen baskıları da arttırmaktadır. Ayrıca, doğal afet riskleri ve alanları belirlenip, haritalanmamış olduğu için Aladağlar’da ölümlü dağ kazaları da artış göstermektedir. Bunun yanı sıra; Niğde, Kayseri ve Adana illerinden Aladağlar’a çıkarak geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdüren önemli bir yaylacı nüfusu bulunmaktadır. Yaylacılar, Aladağlar’ın alpin çayırlarında aşırı hayvan otlatması yaparak endemik dağ çiçeklerinin neslini tehlikeye sokmaktadırlar. Yine uzun yıllar boyunca yapılan aşırı ve kaçak avcılık nedeniyle yaban hayatı üzerinde de önemli bir tahribat gerçekleşmiştir. Ayrıca, Aladağlar’ın bazı derin vadileri içinde varlığını koruyabilmiş orman kalıntıları bulunmakta, ancak özellikle Emli Vadisi’nde olduğu gibi, endemik Toros Göknarları yaygın ökse otu tehdidiyle kurumakta, böylece son orman kalıntıları da doğal yolla ortadan kalkmaktadır. Çevresel tahribatın etkilerini hissettirmeye başladığı Aladağlar’da, T.C. Orman Bakanlığı’nca koruma çalışmaları başlatılmış ve ilk olarak 1991 yılında Kayseri bölümünde kalan “Hacer Ormanı Tabiat Parkı”, ardından 1995 yılında hemen bütün Aladağlar’ı kapsayan “Aladağlar Milli Parkı” Bakanlar Kurulu Kararı ile ilan edilmiştir. Günümüzde, “Aladağlar Milli Parkı”nda planlanmış koruma uygulamalarına henüz geçilememiş olup, bunun için öncelikle Milli Parklar Kanunu kapsamında hazırlanması gereken “Uzun Vadeli Gelişme Planları”nın bitmesi beklenmektedir. Aladağlar’ın sahip olduğu turizm potansiyelinin de koruma-kullanma dengeleri oluşturulmak kaydıyla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim bu amaçla T.C. Turizm Bakanlığı, “Birinci Derecede Öncelikli Yüksek Dağlık Alanlar” kapsamında, 6 dağlık bölgeden biri olarak Toros Aladağlar’ı da değerlendirmeye almıştır. “Milli Park” ve “Turizm Bölgesi” çalışmalarının yanında; Aladağlar’ın sahip olduğu doğal kaynaklar için politik-stratejik ve arazi kullanım ilkeleri ile bunların uygulama tekniklerini kapsayan “Dağ Alanları Yönetimi (DAY) ve Planlaması” çalışmalarının da yapılması gerekmektedir. Değişik amaçlı kullanım planlamalarını kaçınılmaz çevresel öncelikler etrafında bütünleştirecek, doğaya uyumlu sürdürülebilir kullanım uygulamalarının yürütüleceği ortak bir yönetim sisteminin kurulması, DAY ve Planlaması çalışmalarının başlıca katkılarından biri olacaktır. Aladağlar’ın doğa sporları ve turizmi açısından en yoğun kullanılan ve en zengin doğal kaynak değerlerine sahip bölümü Niğde İli sınırları içerisinde kalmaktadır. Ayrıca Niğde İl Merkezi, Aladağlar’a ulaşmak isteyenlerce giriş kapısı olarak kullanılmaktadır. Bu nedenlerle; Aladağlar’ı öncelikle sahiplenmesi gereken il Niğde’dir. T.C. Niğde Valiliği, Niğde Üniversitesi, Niğde’li özel teşebbüs, yerel medya ve yöre halkı, dağlarına sahip çıkmalıdır. BOLKAR DAĞLARI : Bolkar dağları; Orta Toroslar’ın kuzeydoğu uzantısının güney sırasını oluşturmakta ve Aladağlar’dan sonra sıradağların en yüksek doruklarını (Medetsiz-3524 m) kapsamaktadır. Ortalama 3400 m. yüksekliğinde, KD-GB uzanımlı tipik bir sıradağ görünümü sunan Bolkar Dağları sistemin kuzeye uzanan parçası Aladağlar’dan Seyhan Nehri kolu Pozantı Çayı ile ayrılmaktadır. Başlıca 3 yükselti grubundan oluşmaktadır. Güneyde Yıldız Dağı (3134 m), orta kesimde Aydos Dağı (3430 m) ve doğuda Pozantı - Gavur Dağları (3114 m) bulunmaktadır. Yıldız Dağı güney-güneybatısında Karagüney Dağları (2474 m) ise Bolkar Dağları’nın güneybatıya alçalan ve ortalama yükseltisi 2000 metreyi bulan yüksek plato kesimini oluşturur. Güneyde yer alan İçel ile kuzeyde yer alan Karaman, Konya ve Niğde il sınırları Bolkar dağları su bölümü çizgisini takip etmektedir. Batıda Ayrancı (Karaman) kuzeyde Halkapınar (Ereğli) ve Ulukışla (Niğde), doğuda Pozantı (Adana) ve güneyde Çamlıyayla (İçel) en yakın yerleşim birimleridir. Bolkar Dağları’nın en yüksek kesimi (Medetsiz zirvesi-3524 m) ve en çok tanınan Göller Yöresi Niğde il sınırları içerisinde kalmaktadır. Dağlık alana giden en kolay ulaşım yolu da Niğde-Ulukışla-Darboğaz üzerinden sağlanmaktadır. Bolkar Dağları aynı zamanda Akdeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasındaki bölge sınırının bir parçası üzerinde bulunmaktadır. Aladağlar’dan sonra Toros Sıradağları’nın en çok tanınan bölümü Bolkar Dağları’dır. Yılın her mevsimi eğitim ve tırmanış amaçlı gelen dağcıların eksik olmadığı Bolkar dağları, ülkemize gelen yabancı doğa sporcularının da mutlaka uğradığı, dünyaca üne sahip dağlarımız arasındadır. Ancak, ulusal ve uluslararası boyutta sportif ve turistik kullanımın giderek denetimsiz biçimde yoğunlaşması, Bolkar dağları ekosistemi üzerinde antropojen baskıları da arttırmaktadır. Ayrıca, doğal afet riskleri ve Kış Turizmi açısından gerekli fonksiyonel alanların belirlenip, haritalanmamış olması önemli bir eksikliktir. Bunun yanı sıra; Niğde, Adana ve İçel illerinden Bolkarlar’a çıkarak geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdüren önemli bir yaylacı nüfusu da bulunmaktadır. Yaylacılar, alpin çayırlarda ve orman üst sınırına yakın alanlarda aşırı hayvan otlatması yaparak endemik dağ çiçeklerinin neslini ve orman alanlarını tehlikeye sokmaktadırlar. Yine uzun yıllar boyunca yapılan aşırı ve kaçak avcılık nedeniyle yaban hayatı üzerinde de önemli bir azalma gerçekleşmiştir. Özellikle Göller Yöresi’ndeki buzul göllerinde bulunan endemik kurbağalar ve bu alana gelen dağ keçileri büyük tehlike altındadır. Çevresel tahribatın etkilerini hissettirmeye başladığı Bolkarlar’da, çevre koruma planlamaları ve uygulamalarına henüz geçilememiştir. Bolkar Dağları’nın sahip olduğu turizm potansiyelinin ve ekolojik yapının da koruma-kullanma dengeleri oluşturulmak kaydıyla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim bu amaçla T.C. Turizm Bakanlığı, “Kış Turizm Merkezi” kapsamında Bolkar Dağları’nı da değerlendirmeye almıştır. HASAN DAĞI : Niğde-Aksaray il sınırı üzerinde bulunan Hasan Dağı volkanik ikizleri, oldukça tipik volkan konisi yapılarıyla, İç Anadolu Bölgesi’nin Erciyes Dağı’ndan (3917 m.) sonra en yüksek ikinci volkan dağı ünitesidir. Özellikle ana volkan konisini oluşturan Büyük Hasan Dağı (3268 m.); kuzeybatısındaki Aksaray Ovası, batısındaki Obruk Platosu ve güneyindeki Bor Ovası düzlüklerinden aniden yükselerek, kasvetli bir doğal abide görüntüsü sunmaktadır. Bu ana volkan konisinin doruğu tipik bir kraterden oluşmakta ve kraterin tabanında bir krater gölü bulunmaktadır. Ana koninin hemen güneydoğusundaki daha küçük boyutlu ve yükseltisi daha az olan ikiz koni ise Küçük Hasan Dağı (2844 m.) olarak anılmaktadır. Bu volkan konisinin de doruğu tipik bir krater halindedir. Oldukça taze ve karakteristik volkan şekilleriyle ülkemizin en genç volkan dağları arasında bulunan Hasan Dağı volkanik ünitesi, tarihi çağlardan bu yana daldığı uykusuna devam etmektedir. Hasan Dağı’nda, günümüzde yöre halkının geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdürmek için yayla mevsiminde çıktığı bir çok yayla bulunmaktadır. Bunların arasında en büyüğü ve en ünlüsü, Altunhisar İlçesi’ne bağlı Hasan Dağı Ulukışlası yaylasıdır. Küçük Hasan Dağı ile Keçiboyduran Dağı arasındaki dağ geçidi üzerinde bulunan bu yayla sahası, geniş düzlükleri ve otlakları, bol su kaynakları ile benzersiz bir doğal potansiyele sahiptir. 2000 Yılında birincisi yapılan yayla şenlikleri her yıl düzenli olarak yapılmaya devam etmektedir. Bu yayla şenlikleri, her yıl artan bir katılıma sahne olmakta ve Niğde’nin gelişen yayla turizmine öncülük etmektedir. Özellikle Büyük Hasan Dağı, dağcılık ve doğa sporları açısından da önemli bir potansiyele sahiptir. Gerek yerli ve gerekse yabancı doğa sporcuları yılın her mevsimi tırmanışlar gerçekleştirmektedir. Daha ziyade kış mevsiminde kış tırmanışlarına sahne olan Büyük Hasan Dağı’na, yaz mevsiminde su kaynaklarının yetersizliği nedeniyle daha seyrek tırmanış yapılmaktadır. Günümüzde herhangi bir planlı koruma uygulamasının olmadığı Hasan Dağı’nda, koruma-kullanma dengelerinin oluşturulup doğal potansiyelinin geliştirileceği projelere gereksinim vardır. MELENDİZ DAĞI : Melendiz Dağı (2963 m.); İl Merkezi’ni kuzeybatıdan çevrelemekte ve Merkez İlçe ile Çiftlik, Altunhisar, Bor ilçe sınırlarının kavuşma sahasını oluşturmaktadır. Güneydeki Niğde-Bor düzlükleri ile kuzeydeki Çiftlik (Melendiz) Ovası arasında kuş uçuşu yaklaşık 24 km.’yi bulan bir volkanik yayılışa sahiptir. Batıya doğru uzantısı olan Keçiboyduran Dağı (2727 m.) ve kuzeye doğru uzantısı olan Göllüdağ volkanik ünitesi (2172 m.) ile beraber dikkate alındığında, İç Anadolu Bölgesi’nin en geniş yayılışa sahip volkanik ünitesi olduğu söylenebilir. Melendiz Dağı kütlesi, Akdeniz üzerinden Gülek Boğazı koridoru boyunca sokulan nemli hava kütlelerini karşılamakta ve İl Merkezi ile Altunhisar, Bor, Çiftlik İlçesi civarına orografik yağışların düşmesine sebep olmaktadır. Özellikle Çiftlik ilçesi, Melendiz Dağı yükseltileri arasında bulunması nedeniyle, bu orografik yağışlardan daha çok etkilenmekte ve çevresindeki geniş ovalık alanlara göre daha yağışlı ve serin bir mikroklimaya sahip olmaktadır. Melendiz Dağı, çevredeki kırsal nüfusun yoğun yaylacılık faaliyetine sahne olmasıyla Niğde’nin sosyo-ekonomik hayatında önemli bir yer edinmiştir. Mayıs ayı sonuna kadar eriyen kar sularının beslediği yer üstü ve yer altı su kaynaklarının yanında, derin vadileri içinde oluşturulmuş baraj göletleri (Gebere, Murtaza, Azatlı vs.) ile de Niğde’nin doğal su deposu durumundadır. Benzersiz mera ekosistemine sahip Ketençimen ve Çiçeklibel gibi yaylaları, Ihlara Vadisi’nin bir benzeri olan Gebere Vadisi, Göllüdağ, Narlıgöl ve Bozköy krater gölleri, yine Göllüdağ krateri üzerindeki Hitit harabeleri ile oldukça zengin bir eko-turizm potansiyeline sahiptir. Yrd. Doç. Dr. Cengiz KAYACILAR Kaynak: erciyes.edu.tr

http://www.biyologlar.com/aladaglar-milli-parki-2

Türkiye’nin enerji kaynakları

Taşkömürü : Ülkemizin en geniş taşkömürü havzası Batı Karadeniz Bölümü’ndedir. Buradaki taşkömürü havzaları I. Jeolojik zamanda oluşmuştur. Demir – Çelik endüstrisinde enerji kaynağı olarak kullanılan taşkömürü, aynı zamanda kimya endüstrisinin de hammaddesidir. Yıllık üretim 4-5 milyon ton dolayındadır. Üretim Türkiye’nin gereksinimini karşılayamaz. Yakın ve Ortadoğu ile Akdeniz ülkeleri arasında en zengin taş kö­mürü yatakları Türkiye’nin Batı Karadeniz bölgesindedir. Buraya "Zon­guldak: Kömür Havzası" denir ki, gerçekte kömür bulunan arazi çok daha geniştir. Havza’ya "Ereğli - Zonguldak Kömür Havzası" da denir. 1829 yılında Uzun Mehmet’in topladığı kömür önekerini saraya vermesinden sonra ilk kömür Ocakları 1848 de bir şirkete verilerek işletilmeye baş­latılmış, 1865 te işletme Bahriye Nezaretine (Deniz İşleri Bakanlığına) bağlanmış, 1882 de serbest satışı yapılmaya başlanmış, daha sonra kömür havzasına yabancı şirketler de girmiştir. Etibank kurulduktan sonra 1937 ’de Fransız sermayeli Ereğli Şirketi başta olmak üzere, öteki yabancı şirketlerden işletmeler devletçe satın alınarak bu bankaya ve­rilmiş, 1940 da bütün ocaklar devletleştirilmiştir. Ereğli - Zonguldak Kömür Havzamız jeolojik oluş bakımından alp kıvrımları kuşağında bulunan nadir maden kömürü havzalarından bi­ridir. Bu kömürler Karbon devri arazisinde Kulm fasiyesli arazi üzerinde zengin bir kömürlü seri halindedir. Bu durumu ile bu kömür havzamız Avrupa havzaları soyundandır. Havzanın türlü yerleri de kömürün bu­lunduğu tabakalar farklı eğimler gösterir, kimi yerde az eğimli bu­lunurlar. Kozlu Zonguldak: ve Kilimli - Gelik bölgesinde maden kömürü arazisi uzar ve genişler ki, buraları havzanın en verimli yerleridir. Burada kömürlü Karbon devri tabakalarının batı-doğu uzunluğu 16 km., kuzey - güney genişliği 3 - 6 Km. dir. Bu alanın yüzölçümü 42 Km. ka­redir. Bunun dışında Amasra ile doğusundaki kıyı bölgesinde, daha doğuda Söğüt özü bölümünde, Azdavay ve uzak çevrelerinde, türlü de­rinliklerde kömür tabakaları bulunmaktadır. Bütün genişliği ile alındığında Kuzeybatı Anadolu Kömür Havzamızın yan ve derinlim sınırları ile tam rezervi kesinlikle bilinmemekle beraber, Ereğli-Zonguldak Havzasında kalınlıkları toplamı 70 m. kadar olan 50 ye yakın kömür tabakası bulunmaktadır. Bu bakımdan zengin sayılmakta kömürlerimizin muhtemel rezervinin i milyar tondan çok olduğu sanılmaktadır. Zonguldak kömürlerimiz türlü tarihlerde farklı miktarda çı­karılabilmiştir. 1865’e kadar yılda sadece 50 bin tonu geçmeyen çıkarma, bu tarihten sonra biraz artarak 1890 da 150, 1900 de 400, 1920 de 570 bin tonu bulmuş, 1924 de i milyon tona yaklaşmıştır. 1940 da 3 milyon tonu bulmuş, 1969 da 7,3 milyon tona yaklaşmıştır. İstatistiklerde yer­den çıkarılan kömür miktarı (tuvönan) yanında ayıklanmış ve yıkanmış kömür miktarı da her yıl için verilir. Bu ikinci rakam, birincisine göre daha küçük olur. Sözgelişi, 1967 tuvönan taş kömür çıkarılması 7,5 mil­yon tona yakın bir rakam ile gösterildiği halde, ayıklanmış, yıkanmış veya konsantre edilmiş halile bu değer 5 milyon tonla ifade edilmiştir. Öteki kömürler için de böyledir. Bu maden kömürlerimizin harcandığı başlıca yerler Karabük tesisleri (1,2 milyon ton), Çatalağzı santrali (yarım milyon ton), çeşitli sanayi dalları (I,5 milyon ton), ev yakıtları (600 bin ton) kadardır. zaman zaman bir kısım kömürlerimiz de ,ihraç edilmiştir. Üretim 1978 - 1982 arası yıllarda 5-6 milyon tondur. Linyit : Türkiye’de rezervi en zengin olan enerji kaynağıdır. Hemen her bölgemizde az çok linyit yatakları bulunmaktadır. Çoğunlukla yakacak olarak ve termik santrallerde değerlendirilir. En büyük linyit havzası Afşin-Elbistan’dadır. Yıllık net üretim 40 milyon tonu bulmaktadır. Üretim ve tüketim aynı hızla artmaktadır. Esmer kömür adıyla da anılan linyit, kalori değeri asıl maden kö­müründen (taş kömüründen) az olan bir kömürdür. Bundan ötürü, eko­nomik değeri bakımından taş kömüründen sonra gelir. Linyit kömürü ço­ğunca, Üçüncü Zamanın Neojen devri arazisinde, çok vakit yatay veya az eğimli duruşta bulunan yataklar halindedir. Linyit yatakları mem­leketimizin Neojen devri tabakaları arasında, birçok yerlerde vardır. Bun­ların bir kısmı çok zengindir. Kütühya bölgesinin Tavşanlı - Tunçbilek, Değirmisaz, Manisa’nın Soma linyitleri, Amasya’nın Çeltek linyit1eri ile Bilecik, Ege, Erzurum bölgesi linyitleri önemlidir. 1972 de Elbistan bö­lümünde 3 milyar tondan çok yedeği bulunduğu anlaşılan linyit yatakları tesbit edilmiştir. Son 30-40 yıl içinde linyit çıkarılması işleri gelişme göstermiştir. Daha 1930 da çıkarılan linyit miktarı sadece 10 bin ton iken, bu miktar 1937 de 100 bin tonu bulmuş, 1948 de 1 milyona, 1962 de 4 milyona çıkmış, 1969 da 8,5 milyon tonu geçmiştir. Bunun 2 mil­yon tona yakım özel sektörce çıkarılmıştır. Ayıklanmış ve yıkanmış du­rumu ile bu miktar 4,5 milyon tona yakındır. Sayısı 178’i bulan işletmenin 11’i kamu kesiminin, 167’si özel kesimindir. 353 milyon liralık linyit satışı olmuştur. (1982 de 167’si üretim 20 milyon ton). Linyit kömürlerimiz, memleketimizde yakıt ihtiyacını kar­şılama bakımından gittikçe artan bir önem kazanmıştır. Bugün şe­hirlerimizin kaloriferleri ve sobaları bu yakıtla ısıtılmaktadır. Or­manlarımızı yakıt odunu elde edilmesi zorunluluğundan mümkün olduğu kadar kurtarmak ve yine bir yakıt maddesi olarak köylerimizde geniş ölçüde kullanılmakta bulunan "tezek" in ana maddesini gübre halinde kullanmaya uğraşmak için, her çeşit linyit yataklarımızdan faydalanma yoluna gidilmektedir. Linyit çıkarmamız 25 milyon tonu bulursa, hemen bütün memlekette odun, yakacak olarak artık kullanılmayacaktır. Bugün orman ürünlerimizin % 70 kadarı yakacak olarak kullanılmaktadır. 1975 de kanunla kurulan "Türkiye Kömür İşletmeleri" (TKİ) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı bir devlet kuruluşudur. Kurumun amacı, Türkiye’ de taş kömürü, linyit ve turba kömür madenlerini araştırmak, bunların işletilmesini, dağıtım ve satışını sağlamaktır. TKI ne bağlı ikisi kömür üreten (Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi, Garp Linyitleri İşletmesi. Mü­essesesi), biri kömür satan (Kömür Satış ve Tevzi Müessesesi) olmak üzere üç kuruluşu ile linyit üreten 3 işletmesi (Çorum İl’inde Alpagut-Dodurga Lin­yitleri İşletmesi, orta Anadolu Linyitleri İşletmesi, Erzurum İlinde Şark Lin­yitleri İşletmesi), Afşin - Elbistan Grup Başkanlığı vardır. Afşin-Elbistan’da düşük kalorili, fakat çok bol ve zengin linyit yatakları bulunmuştur (Rezervi 3,2 milyar ton tahmin edilmiştir). Burada pek büyük bir termik santral kurulmuştur. Yılda 18 milyon ton kömür yakılacaktır. Petrol : Dünya ekonomisinin en önemli enerji kaynaklarından birincisi durumundadır. Ancak Türkiye petrol rezervleri bakımından pek zengin değildir. Türkiye’nin önemli petrol yatakları Güneydoğu Anadolu’da bulunmaktadır. Türkiye’nin yıllık üretimi 2,5-3 milyon ton dolayındadır. Üretilen petrol ülke gereksinmesinin en fazla % 20’sini karşılayabilmektedir. Bu nedenle yurtdışından alınanlar arasında petrol ilk sırada yer alır. Petrol, zamanımızın başta gelen enerji kaynaklarından biri ve mo­torlu taşıtlar için rakipsiz bir enerji maddesidir. Bugün petrol dünya ölçüsündeki türlü sorunlarla ilişkisi olmuş pek önemli bir akaryakıttır. Petrolün değeri 19. yüzyılın sonlarına doğru belirmiş, günümüze kadar durmadan artmıştı. Petroller gaz, sıvı veya katı haldeki bütün hid­rakarbüderi ihtiva eden bitümler grubuna aittir. Petrollerin bileşimi, yak­laşık olarak % 79-88 karbon, % 9-16 hidrojen ve yabancı unsur olarak bir miktar oksijen, azot ve kükürttür. Petrollerin oluşu ile ilgili çeşitli gö­rüşler varsa da, bunların organik kökenli oldukları üzerinde daha çok 00­rulmuş, petrolün pek eski bazı sığ deniz ve iç denizlerle körfezlerde oluşturdukları ileri sürülmüştür. Petrol, yer kabuğunun derinliklerinde, taşların hoşluklarını, gözeneklerini yarıklarını doldurmuştur. Türkiye’de zengin petrol yataklarının bulunduğu petrolün mevcut olduğu son 50 yıllık araştırmalarla anlaşılmıştır. 1940 ta Güneydoğu Anadoluda Raman dağı antiklinali (kemeri) üzerinde yapılan ve 1050 m. derinliğe ulaşan ilk sondaj ile pet­rol yataklarına ulaşılmış, daha sonra yine bu bölgedeki Garzan petrol ya­taklanna varılmıştır. 1954 de çıkarılan bir kanunla petrol araştırmaları hızlandırılmış, memleketimiz 9 petrol araştırma bölgesine (1969 ve­rilerine göre 11 bölge) ayrılmıştır. Bugün bu araştırmaların en yoğun ol­duğu yerler, birçok bölümleriyle Güneydoğu Anadolu (burada Siirt böl­gesi ve Gaziantep bölgesi vardır). Adana bölgesi, Sivas bölgesi, Van bölgesi, Trakya bölgesidir. Bu araştırmalarla Güneydoğu Anadolu böl­gesinde yeni petrol yatakları bulunduğu gibi (Batı raman, Magrib, Kur­talan, Şelmo, Çelikli...). Gaziantep çevresinde, Adana kuzeyindeki Bul­gur dağında da iyi kaliteli petrol bulunarak işletilmelerine girişilmiştir. Türkiye’de ham petrol 1958 de sadece 330 bin tona ulaşmış, 1969 da 3.623.000 tonu geçmiştir. İşletmesi daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplanan petroller, önceleri Batman Rafinerisinde arıtılırken, üretimin artması üzerine Batman ile Dörtyol (İskenderun Körfezi) arasında bir petrol borusu (pipe-line) döşenmiştir. 1967 de işletmeye atılan bu boru hattı 494 Km. uzunluğunda olup, boru çapı 45 cm. dir. Borunun günlük taşıma tutan 10 bin tondur. Petrol üre­timimiz gittikçe artmakta ve ileride memleketimizin her çeşit petrol ih­tiyacını karşılayabilecek şekilde gelişmeler olacağı kuvvetle umul­maktadır. Bir örnek olarak belirtelim ki, 1969 yılında 5 şirket Türkiye’de petrol sondajları yapmıştır: 1) Türkiye Petrolleri Anonim’ Ortaklığı (TPAA), 2) N. V. Turkse Shell, 3) Notm American İnternational İnc. - Aladdin Middle East Oil Ltd., 4) Trans Vorld OiI Ltd. - Aladdin Middle East Oil Ltd., 5) Ersan Petrol Sanayii A.Ş. Yıl içinde 42 sondaj kuyusu açılmış olup, 1969 da yapılan son­dajların toplamı 107 bin metreyi geçmiştir. 1969 da 280 kuyu bulunuyordu. 1969 da TP Aa. yaklaşık olarak, 1,133,522 ton, Ersan 50.824 ton, Mobil 608.377 ton, Shell 1.830.469 ton ham petrol üretmişlerdir. Hepsinin toplamı 3.632.192 tonu bulmuştur. TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) 1954 yılında özel bir yönetmelik ile kurulmuştur. Irak - Türkiye Petrol borusu Önemli bir petrol tesisi de Irak-Türkiye Petrol Borusudur. Irak’ın Kuzey Bölgesinde üretilen ham petrolün bir kısmının Türkiye üzerinden Akdenize ulaştırılmış olması için yapımına girişilen petrol hattı (Pipe - Line) 1977 de Kerkük’te açılarak pompalanmış, ertesi günü ikinci bir tören Yumurtalık Limanında yapılmış, buradan petrol tankerlerine yük­leme işi başlamıştır. Dünyanın uzun petrol hatlarından biri olan ve ya­pımına ı 968 de başlanıp, ı 976 sonunda bitirilen bu petrol boru hattı, 981 Km. olup, bunun 340 Km. si Irak’ta, 641 Km. si Türkiye’dedir. Bu büyük kuruluş hem Irak, hem de Türkiye için yararlı olmuş, yılda 35 milyon ton ham petrol akıtılacak kapasite göstermiştir. Borunun yolu bo­yunda pompa istasyonları (2 si Irak’ta 3’ü Türkiye’de), haberleşme ci­hazlan vardır. Türkiye’de petrole dayalı sanayi (Petro - Kimya Sanayi) TPAO’nun desteği ile 1965te kurulmuş kısa zamanda gelişmiş, % 55’i bu şir­kette, % 25 i T.C. Emekli Sandığına ve % 20 si Oyak’a (Ordu Yar­dımlaşma Kurumu)na ait olarak büyümüştür. (İzmit - Yarımca’ da ve İzmir - Aliağa’ da), kurulan tesisler arasında Etilen, Polietilen, Vinil Klo­rür, karbon siyahı, kolar alkollü, Dodesil Benzu Fabrikaları ve daha bir çoklan ile bunların yardımcı kuruluşları vardır. Petro Kimya (petkim) ürünleri arasında Türkiye’de yaygın olanlan plastikler, sentetik ka­uçuklar, elyaflar, deterjanlar, tarım ilaçları, boyalar, sentetik gübrelerdir. Petrole dayalı akaryakıt satış piyasalarını düzenleyen başlıca beş ku­ruluş şunlardır: Petrol Ofisi (1941 de harbin doğurduğu akaryakıt zor­luğunu ve dağıtımını düzenlemek üzere kurulmuş. sürekli bir statüye bağ­lanmıştır. Sermayesi hazineye ait olup, bini geçen istasyonu vardır, 2,2 milyon tonluk petrol ürünü pazarlar), BP petrolleri (1975 de British Petroleum grubunun beş şirketin ortaklığı ile Türkiye.deki petrol ürünlerini sat­mak için kurulmuş), Mobil oil T.A.Ş. faaliyete geçmiştir), The Sheel Com­pany of Turkey, 1934 de Shell ile Türk Petrol re Madeni Yağlar T.A.Ş., i 93 i de özel bir şirket olarak kurulmuş, i 936 da bugünkü adını almıştır. Doğalgaz : Trakya’da petrol arama amacıyla açılan kuyulardan çıkarılmaktadır. Doğalgaz alanlarından diğeri de Güneydoğu Anadolu’da Mardin-Çamurlu’dur. Üretim tüketimi karşılayamadığı için dışarıdan alınmaktadır. Jeotermal Enerji : Yerkabuğunun içinde ve daha derinlerde potansiyel enerji birikimi vardır. Bu nedenle sıcak olan subuharı sondaj yolu ile yüzeye çıkarılır ve elektrik enerjisi üretiminde kullanılır. Türkiye’nin ilk jeotermal elektrik santrali Denizli-Saraköy’de kurulmuştur. Su gücü : Tükenmez ve yenilenebilir bir enerji kaynağıdır. Türkiye su gücü bakımından yaklaşık 400 milyar kwh’lık bir potansiyele sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi akarsularının yatak eğimleri fazla olduğundan, hidroelektrik potansiyeli en yüksek olan bölgemizdir. Türkiye elektrik üretiminin % 45’lik bölümü hidroelektrik santrallerden karşılanmaktadır. GAP tamamlandıktan sonra elektrik santrallerin üretiminde su gücünün payı artış gösterecektir. Güneş Enerjisi : Türkiye Güneş enerjisinden yararlanmak için gerekli iklim koşullarına sahiptir. Akdeniz ve Ege bölgeleri ile İç ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Güneş enerjisi değerlendirilmektedir. Nükleer Enerji : Atom enerjisi adı da verilen bu enerjinin kaynakları uranyum ve toryumdur. Ancak bu kaynaklardan elektrik enerjisi üretiminde yararlanılmamaktadır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-enerji-kaynaklari

Köpeklerde Üreme

Anatomik gelişimini tamamlamış dişi ve erkek bireylerin uygun şartlar altında çiftleşerek sağlıklı yavrular oluşturması tüm diğer türlerde olduğu gibi köpeklerde de üreme olarak tanımlanır. Birey sağlığı ve hayatiyetini çok fazla ilgilendirmese de türün devamını sağlayan temel fizyolojik faaliyet üremedir. Özellikle de insan eliyle müdahale gören köpek yetiştiriciliği alanının bir numaralı konusudur. Köpeklerde üremenin patolojisi ( bozukluk yada hastalıkları ) ve psikolojisini incelemeden önce fizyolojisi ile ilgili özellikleri ele alalım. Köpeklerde ortalama 7-10 ay arası 'puberte' ( yani cinsel erginlik ) gelişir. Ancak ırk iriliğine bağlı olarak bu süre uzayabilir. Çok iri ırklarda 18 hatta 20. aya kadar bile sarkabilir. Dişi köpeklerde puberte başladığının anlaşılması genelde ilk kanamanın fark edilmesiyle olur. Ancak ilk periyoda ait kanama bazen farkedilmeyecek kadar hafif geçebilir. 'Östrus' olarak adlandırılan bu periyod ortalama üç-dört hafta kadar sürer. Bu süreç yaygın kanının aksine yanlızca kanlı akıntıyla sınırlı değildir. Periyodun İlk haftasında vagen bölgesi giderek şişmeye ve kızarmaya başlar. Haftanın sonuna doğru sulu bir kanamanın başladığı ikinci döneme geçilir. Bu bölüm de ortalama dokuz gün sürer ve kanama azalarak kesilir. Sonrasında da yaklaşık bir hafta kadar vagen ödemli ve kızarık haldedir. Libido yani cinsel istek de özellikle bu dönemde belirginleşir. Zaten ovulasyon ( yani yumurtalıklardan dişi yumurta hücresinin salınması ) da genellikle kanamanın kesildiği bu anda olur. Yoğun kanamanın kesildiği ilk günler -yetiştiriciler için- hamileliği oluşturabilmek adına en yüksek ihtimalli olan zamanlardır. işi köpeklerde anlattığımız bu olaylar kadınlardaki regl döneminin karşılığı olarak kabul edilir. Ne var ki, insanlardan farklı olarak dişi köpeklerde yumurtlama bu esnada olur. Ve de yine insanların aksine, 'hamilelik' ancak regl esnasında gerçekleşen çiftleşmeyle şekillenebilir. Dişi bireyler için 'libido' yanlızca östrus dönemindeki birkaç gün için hissedilen bir duygudur.Onlar bu dönemde ayrıca 'feromone' adı verilen özel bir tür koku salgılarlar. Erkek bireyler bu kokuyu çok uzak mesafelerden bile kolayca alır ve cezbedici etkisine girerler. Bu sayede doğada yaşayan köpekler türlerinin devamını garanti altına almayı başarabilmişlerdir. Ancak yine aynı özellik sebebiyle şehrin ortasında dişi köpeğinizi tuvalet ihtiyacı için dışarıya çıkardığınız anda kalabalık bir erkek köpek grubuyla karşılaşabilirsiniz. Östrus ortalama altı ayda bir olmak üzere senede iki kez tekrarlanır. Ancak çok fazla faktörden etkilenen bu sürenin dört aya kadar inmesi veya on iki aya kadar uzaması mümkündür ve herhangi bir hastalık anlamı taşımayabilir. Dişi köpek için östrus dönemi, ya yaşanan bir çiftleşme ile bireyin hamile kalması ya da bu hormonal ve fizyolojik olayların sönmesi şeklinde sona erer. Devamında bir sonraki östrusa kadar geçirilen uzun bir cinsel dinlenme periyodu vardır. Dişi için tamamen aseksüel geçirilen bu döneme de 'Anöstrus' adını veriyoruz. Köpekler ilk periyodlarında çiftleşerek hamile kalabilirler. Zaten doğada da genellikle böyle olur. Ancak yetiştiricilikte bu durum pek tercih edilmez. Çünkü aslında dişi birey regl olsa da hamilelik ve doğum süreci için anatomik olarak biraz daha gelişim göstermelidir. İkinci, hatta daha iyisi üçüncü periyot beklenirse anne ve yavrular için çok daha sağlıklı bir hamilelik, doğum ve süt emzirme dönemi yaşanabilir. Hamilelik oluşması için zamanlamanın en önemli faktör olduğu söylenebilir.Erkek sperma hücreleri rahim ağzına bırakıldıktan sonra kamçı hareketiyle bütün rahimi geçerek umurta kanallarına kadar tırmanırlar.Burada beş gün kadar hayatta kalırlar.Yani yumurtlamadan beş gün öncesindeki çiftleşmenin hamilelik oluşturması mümkündür. Oluşan yavruların tek babadan yada çiftleşilen tüm babalardan döl alması mümkündür..Dişi köpek birden fazla sayıda yumurta üretir. Bunlardan herbirinin ayrı bir spermayla birleşmesinden oluşan yavruların yanı sıra, döllenmiş yumurtanın bölünmesiylede ikiz yavruların oluşması mümkündür. Doğru zamanda gerçekleşen çiftleşme sonrasında erkek birey, üreme fizyolojisinin tamamen dışında kalır. Fekondasyon yani anneye ait yumurtanın sperma tarafından tohumlanmasıyla artık anne ve yavrular için birlikte verilecek uzun bir yaşam mücadelesi süreci başlamıştır. Kayıtlara geçen en çok yavru sayısı 21 yavruyla bir labradora ait olsada köpeklerde ortalama iki ile beş arasında yavru üreten hamilelikler oluşmaktadır. Bu sayıyı etkileyen çokça faktör olsa da başlıcalarının ırk farklılıkları, beslenme ve yaş olduğu söylenebilir. Köpek türü, dünya üzerindeki varlığını çok eski çağlardan günümüze kadar taşıyabilmesini tamamen üstün üreme yeteneğine borçludur..Her türlü viral-bakterial salgınlar, yetersiz yaşam ve beslenme şartları -doğal afetler hep bu özellik sayesinde kolayca aşılabilmiştir. Hatta çok yaygın bir inanışa göre dinazorların neslinin tükenmesine sebep olan Distemper adlı bir virustur.Bir etobur virusu olan bu etken günümüzdede pek çok köpekte ölümcül hastalıklar yaratmaktadır.Ancak dinazorladakinden çok daha hızlı ve batın yavru sayısı çokluğu problemin köpek türünü tehtid eder boyuta getirmekten çok uzak kalmasını sağlamıştır. Günümüzde aynı mantığın, sokaklarda yaşayan köpeklerin, yetiştiriciler elinde üretilen saf kan ırklara göre çok daha fazla yavru doğurmasını sağladığını görmekteyiz. Köpek hamileliğinin süresi 57 gün ile 63 gün arasında kabul edilmektedir.Önce ve sonrasındaki süreler fizyolojik sınırlar dışı kabul edilip herhangi bir bozukluk varlığı araştırılmalıdır. Ortalama 60 günlük olan bu süre genellikle 20 şer günlük 3 safha olarak ele alınır..İlk 20 günlük periyotda yavrular hücresel boyutlarda olduğundan herhangi anatomik veya fizyolojik bir değişim yaratmazlar.Annenin kilosu iştahı ve davranışları tamamen aynıdır.Bu dönemde hamileliği dışardan bakarak hatta klasik yöntemlerle muayene ederek anlamak mümkün değildir. İkinci dönemde yavruların büyüme hızı artar. Özellikle bu periyodun ikinci yarısında annenin iştahında belirgin bir artış olur.Buna bağlı kilo artışıda hissedilmeye başlar.Annenin iştahındaki artışın, gelişmeye başlayan yavruların ihtiyacı olan kalsiyum fosfor gibi önemli minerallerle besin maddelerini sağlamak gibi bir biyolojik sebebi ve gerekliliği vardır.Bu yüzden artık yavaş yavaş beslemeyle ilgili bazı kurallara dikkat etmek önem kazanmaya başlar. Dönemin sonlarına doğru hareketlerdeki yavaşlama ve meme dokularında gelişen ödem dikkat çekmeye başlar.Dış görüntü çok fazla ip ucu vermesede artık el muayenesiyle gebelik teşhisi bu dönemde artık mümkün hale gelmiştir. Son yirmi günlük üçüncü dönemde iştah artışının yanısıra karın bölgesindeki şişkin, memelerdeki süt salgısı dikkat çeker hale gelmiştir. Gebeliğin sonunda ciddi derecede davranış değişimleri söz konusu olur ve kısa dönemde de doğum şekillenir.

http://www.biyologlar.com/kopeklerde-ureme

Türkiye'nin Doğal Bitki Örtüsü

Türkiye ana çizgileri ile iklim özelliklerine bağlı olmak üzere çevresine nazaran çok değişik bir doğal bitki örtüsüne sahiptir. Toprak ve reliyef şartları yanında insan faktörünün de etkisiyle ülkemiz doğal bitki örtüsü farklı coğrafi bölgelerimizde farklı özellikler içinde farklı biçimde karşımıza çıkar. Ülkemizdeki doğal bitki örtüsünün bugünkü görünümü alması dördüncü zamanda nemli ve kurak devrelerin birbirini takip ettiği süre içinde olmuştur. Ancak yeryüzünün en eski yerleşim alanlarından biri olan Anadolu yarımadasında doğal bitki örtüsü özellikle ormanlar yakacak, kereste, tarım alanı açma, otlak olarak kullanılma gibi nedenler ile yüzyıllar içinde tahrip edilmiş ve de yer yer ortadan kaldırılmıştır. Buna göre kuzey kıyılarımız boyunca her mevsimi yağışlı Karadeniz ikliminin etkisi altında bulunan yerlerde nemcil, gür bir doğal bitki örtüsüyle karşılaşılır. Ayrıca İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin alçak alanlarında farklı iklim, toprak ve reliyef koşulları altında genelde step formasyonu dikkati çekerken yüksek kesimlerde orman sınırının üzerinde kalan sahalarda bu defa Alpin çayırlar görülür. İşte bütün bunlardan sonra ülkemizdeki doğal bitki örtüsünü orman formasyonu, maki, garik formasyonu, step formasyonu, Alpin çayırlar, tuzcul kıyı bitkileri olmak üzere beş grupta inceleyebiliriz. Orman Alanları Ağaç topluluklarının geniş sahalar halinde yayıldığı alanlar orman formasyonunu meydana getirir. Ağaç toplulukları diğer bir değişle ormanlarımız Kuzey Anadolu dağlarının Kuzeye bakan yamaçlarında deniz seviyesinden 1200 m. kadar olan kesimde yapraklı ağaçlardan (kayın, gürgen, ıhlamur, akçaağaç, meşe, kestane, kızılağaç, karaağaç) meydana gelmiş nemli ormanlar yanında ülkemizin diğer bölgelerinde dikkati çeken kuru ormanlar olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Ayrıca ülkemizdeki ormanlarımızı koru, bozuk koru, baltalık, bozuk baltalık olmak üzere de ayırabiliriz. Ülkemiz ormanlık alanları 20 milyon hektar kadardır. Bu değer bütün ülke yüzölçümünün &'sıdır. Orman alanlarımızın %21'i iyi koru ormanı, %27'si bozuk koru, %15'i baltalık, %37'si bozuk baltalık fundalık karışımıdır. Ülkemizdeki ormanlık alanları coğrafi bölgelerimize göre Karadeniz Bölgesi ormanları, Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" ormanları, Akdeniz Bölgesi ormanları, İç ve Doğu Anadolu ormanları olmak üzere dört grup halinde toplayabiliriz. Karadeniz Bölgesi Ormanları Bol yağış alan bu bölgemiz kıyılarında orman alanları özellikle deniz seviyesinden başlayıp 2000 m. yüksekliklere kadar olan alanlarda Doğuda Batı kesimden daha gür bir şekilde olmak üzere yer yer daralan yer yerde genişleyen bir şerit halinde aşağı seviyelerde bazı maki elemanlarını da (Sandal, Kocayemiş, Menengiç, Akçakesme) içine alacak şekilde devam eder. Sonra ise Kuzey yamaçları boyunca 200 m başlıyan kayın, kestane, ıhlamur, gürgen, meşe, akçaağaç, kızılağaç gibi yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ve 1200 m. ye kadar devam eden bir kuşak ile karşılaşılır. Burası aynı zamanda yapraklı koru ormanları olarak bilinen sahadır. Karadeniz Bölgesi'ndeki orman alanları 1200 m. den sonra Batı, Orta ve Doğu kesimde değişik bir görüntü verir. Buna göre Batı ve Orta kesimde kıyıda karaçam ve göknarlar yoğunlukta olurken doğuda göknar, sarıçam ve ladinler yoğunluk kazanır. Karadeniz dağlarının Güney yamaçlarında ve ikinci sıralar üzerinde aşağı seviyelerde kuru ormanlar hakimdir. Burada aşağı seviyelerde çeşitli meşe türleri yoğunlukta olurken üst seviyelerde 600-800 m.'den 1000 m.'ye kadar olan kesimlerde yapraklarını dökenler (kayın, gürgen, kızılağaç, kırağaç, ıhlamur) üst seviyelerde ise sarıçam, karaçam, ardıç ve göknarlar yer alır. Kuzey Anadolu dağlarında orman üst sınırı 2000 m. civarındadır. Bu yükseltiden sonra ağaçlar ortadan kalkar. Sahada Alpin çayırlar başlar. Türkiye genelinde Karadeniz ormanları %32 bir değer gösterir ki bu da bütün orman alanlarımızın üçte biridir. Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" Ormanları Bu sahadaki ormanlık alanlar Marmara Bölgesinin Kocaeli, Samanlı dağları, Bursa, Biga Korudağı ve Istranca yörelerinde dikkati çeker. Özelliklede kuzey yamaçlarda yaygındır. Bu bakımdan Uludağ, ağaççık katı, yapraklı ormanlar katı, iğne yapraklılar ve Alpin çayır katı olmak üzere bir kademeli yapı gösterir. Batı bölgesi ormanlık alanları ülkemiz ormanlık sahalarının %38'ini kaplar. Buradaki belli başlı türler ise meşe, kayın, kestane, gürgen, göknar, karaçam, kızılçamdır. Marmara bölgesinde Uludağ'da ormanın üst sınırı 2100'dir, bu yükseltiden sonra tek tük ortaya çıkan cüce ardıçlardan sonra Alpin çayırlar başlar. Bu saha dışında Samanlı dağlarında 350-400 metrelerden sonra, Istrancalarda, Koru dağında ve Edremit kuzeyinde Kazdağ ile çevresinde ormanlık alanlara rastlanır. Bu kesimlerde kuzey yamaçlar nemli ormanları oluştururken güney yamaçlar kuru ormanlardır. Kazdağ ve çevresi kayın ile karaçam ormanları yanında 1200'den sonra dikkati çeken Kazdağ Göknarı ile ünlüdür. Kurakçıl orman özelliği gösteren Ege Bölgesi orman alanları ise genelde Horst sahaları üzerinde yer alır. Meşe ve ardıç türleri yanında kızıl çamlar buradaki başlıca türlerdir. Aydın dağları, Bozdağlar, Manisa ve Samsun dağı bu bakımdan gelişmiş kütlelerdir. Bu kütleler dışında Kozak kütlesi, Beşparmak ile Madranbaba dağları fıstık çamlarının yoğunluk kazandığı dağlardır. Ayrıca güney kesimde Datça yarımadasının doğusu Marmaris, Köyceğiz çevresinde alçak kesimlerde görülen Sığla günlük ağaçlarının teşkil ettiği ormanlar relikt bir topluluk olarak karşımıza çıkarlar. Ege bölgesindeki yüksek alanlarda ormanın üst sınırı 2100 m. bulur. Akdeniz Bölgesi Ormanları Bu bölgemizdeki ormanlar Dalaman çayı vadisinin doğu kesiminden başlayıp İskenderun Körfezi'nin doğusuna kadar devam eden Toros ve Amanus dağları üzerinde yer alır. Buradaki ormanlar genelde 700-800 m. yükseltiye kadar çıkan maki formasyonunun üzerinden başlar ve 2100 m.'ye kadar olan yükseltide devam ederler. Alt seviyelerde kızılçam ve çeşitli meşe türleri hakim olurken üst seviyeler 1200-2100 m. arası sedir, göknar ve ardıçlardan oluşur. Özellikle Lübnan sediri, Toros göknarı başlıca türlerdir. Bu bölgemizdeki orman alanları ülkemiz ormanlarının %20'sini kaplarlar. Akdeniz kıyıları boyunca uzanan ormanlarımızın %80'ni koru ormanı olurken %20 baltalık şeklindedir. İç Bölgelerimizin Orman Alanları İç bölgelerimiz orman alanları bakımından fakir bölgelerimizdir. İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki toplam orman alanı tüm Türkiye ormanları içinde ancak %10 gibi bir değere sahiptir. Bunda başlıca neden ise klimatik şartlardaki elverişsizlik ve yüzyıllar boyunca süregelen tahriptir. Özellikle yağışlardaki yetersizlik uzun süren kurak devreler ağaçlanmayı önler. İç Anadoludaki orman alanları volkanik yapı gösteren yüksek dağlar (Melendiz, Erciyes, Hasandağ) ile Yozgat Sivas arasındaki Akdağ yamaçlarında meşe toplulukları ardıç ve karaçam kümeleri halinde dikkati çeker. Doğu Anadolu'da ise ormanlık alanların hakim türü meşelerdir. Plato ve yüksek dağlar üzerinde parçalar halinde kuru orman karakterinde bulunurlar. Özellikle Güneydoğu Toroslar'da Mazı dağı, Kulp dağı ile Tunceli, Bingöl çevrelerinde yoğunluk kazanan bu ormanlar 850 m.'den başlayıp 2400-2600 m.'ye kadar çıkarlar. Doğu Anadolu Bölgesi'nde (Kuzeydoğuda Yalnızçam dağlarında, Sarıkamış çevresinde) ülkemizdeki orman sınırının en yüksek olduğu noktaya (2800 m.) ulaşılır, burada Sarıçam korulukları dikkat çeker. Maki ve Garig Formasyonu Genelde Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde ve orman tahribinin yoğun olduğu sahalarda ince gövdeli, sert, bazen kenarları dikensi, cilalı daimi yeşil yapraklı 3-4 m. boyları olan çalı görünüşlü ya da ağaççık şeklindeki bitki toplulukları maki formasyonu olarak adlandırılır. Bu formasyonu ülkemizde en yaygın olarak Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgelerimizde görürüz. Bu bölgelerimizde deniz seviyesinden başlayıp yer yer 600 m.'ye kadar olan sahalarda Maki formasyonu yoğun bir şekilde karşımıza çıkar. Bu formasyonun başlıca türleri Kocayemiş, Sandal, Funda, Mersin, Menengiç, Keçiboynuzu, Pırnal Meşesi, Defne, Akçakesme, Erguvan, Katran ardıçı, Katırtırnağı, Zakkum, Laden, Tesbihtir. Bu türler gerçek Akdeniz ikliminden uzaklaştıkça çeşit bakımından azalmaları yanında karakter bakımındanda değişikliklere (Karadeniz Bölgesinde kışın yapraklarını döken Kızılcık, Geyikdikeni, Böğürtlen, Yabani erik, Yabani elma, Üvez, v.s.) uğrarlar. Garik formasyonunun ise Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda ancak toprak şartlarının daha elverişsiz eğimlerin daha fazla ve yağışların daha az olduğu kesimlerde ayrıca makilerin tahrip olduğu sahalarda karşımıza çıkar. Bunlar son derece kurakçıl bitki topluluklarıdır. Başlıca türleri kermez meşesi, akçakesme, kekik, adaçayı, laden, katran ardıçı ve gevendir. Step Formasyonu Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Ot cinsi bitkilerden meydana gelen stepler, diğer bir değişle bozkırlar ülkemiz bütününde çok geniş alanlar kaplar. Bu sahaların bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahası olarak karşımıza çıkar. Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer. Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklı olarak karşımıza çıkarlar. Gerçek step alanları dışında ormanların tahribi ile ortaya çıkan step sahaları ise çok daha geniş sahalar kaplar. Bu bakımdan Doğu Anadolu platoları geniş ot formasyonu sahası olarak karşımıza çıkar. Buralarda görülen türler genelde yılın en yağışlı devresinde hızlı bir gelişme gösterir. Daha sonra ise vejetatif hayatını son derece yavaşlatır. Step formasyonunda yer alan bitkilerin bir kısmı kısa yaşamlı olurken bir kısmıda yaşamını yıl boyunca devam ettirir. Buradaki türler daha ziyade soğanlı, yumrulu, dikenli ve kokuludurlar. Başlıcaları ise geven, yavşan otu, yumak otu, üzerlik otu, deve dikeni, sütleğen, kekiktir. Alpin Çayırlar Genellikle dağların yüksek kesimlerinde orman örtüsünün üst sınırından sonra ortaya çıkan ot örtüsü alanı Alpin çayırlar olarak bilinir. Ülkemizde Alpin çayırlar dağların 2100 m. den sonraki kesimlerde görülmeye başlar. İlkbahar ve yaz mevsimlerinde karların erimesi ile ortaya çıkan bu çayırlar rengarenk açan çiçekleri yanında yer yer de 1 m.'yi bulan uzun boyları ile dikkat çekerler. Kuzeyde yer alan Karadeniz Dağları ile Torosların yüksek seviyeleri yanında Kars-Ardahan yaylasının bulunduğu alan ülkemizde Alpin çayırlarının en belirgin görüldüğü sahalardır. Sıcaklık derecesinin ağaç yetişmesine imkan vermediği bu alanlar genelde yılın büyük kesiminde karla örtülü olurken yaz mevsiminde bulutsuz açık atmosferi yanında elverişli sıcaklık koşulları ile çayırların gelişme alanıdır. Bu sahalar ayrıca ülkemizde büyükbaş hayvancılık ekonomisinin yürütüldüğü önemli sahalardır. Kıyı Bitkileri Üç yanı denizlerle çevrili olan ülkemizin 8000 km.'yi bulan kıyılarında yer yer görülen kumsal, plaj sahaları ve deltalar üzerinde çeşitli kıyı bitkileri ile karşılaşılır. Uzun kumul setleri ve onların gerisindeki art kıyı setleri arasında tuzlu bataklıklar ile delta alanlarında kumcul ve tuzcul kıyı bitkileri içinde en önemli türler olarak çeşitli saz ve kamış türleri yanında Ilgın, Hayıt, Zakkum ve Karaçalıyı sayabiliriz. Kaynak: aof.edu.tr ORMANLAR Ülkemizin yaklaşık % 27,64'ü ormanlarla kaplı olup bu ormanların büyük çoğunluğu kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Türkiye’de ormanların dağılışında en fazla yağış miktarı etkilidir. Yağışların fazla olduğu kıyı bölgeler orman bakımından da zengindir. Doğu Karadeniz kıyıları hariç tahrip edilen ormanların kendini yenilemesi yurdumuzun bir çok yerinde zordur. Ormanlar, ağaçların oluşturduğu topluluğa denir. Ağaçlar yapraklarının özelliğine göre iğne ve geniş yapraklı diye iki gruba ayrılır. Sıcaklığın fazla olduğu yerlerde geniş yapraklı ormanlar, sıcaklığın azaldığı yerlerde ise iğne yapraklı ormanlar yer alır. Ormanların gelişmesini sınırlayan iklim olayları sıcaklık ve yağıştır. Orman üst sınırını sıcaklık belirler. Bu sınır ormanların ortadan kalktığı ve ağaçların azaldığı yerlerdir. Orman alt sınırını ise yağış belirler.Ülkemizde orman üst sınırının en fazla olduğu yerler Doğu Anadolu Bölgesi’ndedir. Burada orman üst sınırı 2800 m dir. İç Anadolu’da 2500 m, Akdeniz Bölgesi’nde 2100 m ve Karadeniz Bölgesi’nde 2000 m’dir. İĞNE YAPRAKLI AĞAÇLAR KIZILÇAM Kızılçam, ışığı seven hızlı büyüyen bir çam türüdür. Dünyadaki en geniş yayılışı Türkiye'dedir. Esas olarak Akdeniz ve Ege Bölgelerinde geniş ormanlar oluştururlar. FISTIK ÇAMI Tipik bir Akdeniz ağacı olan fıstıkçamı, özellikle Batı ve Güney Anadolu'da ormanlar kurar. Tohumları oldukça büyüktür.Halk arasında "çam fıstığı" diye adlandırılan tohumları Batı Anadolu yöresindeki köylüler için önemli bir gelir kaynağıdır. SARIÇAM Sarıçam, Kuzey Anadolu'nun yüksek dağlık kesimlerinde saf yada karışık ormanlar kurmakla birlikte, küçük adacıklar halinde iç ve güney bölgelerimize kadar ulaşır. Narin gövdeli, sivri tepeli ve ince dallı bir ağaçtır. Yetişkin bireylerinin boyu 40 metreyi aşar. KARAÇAM İç bölgelerimiz ile bütün kıyı bölgelerimizin dağlık kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kurar. ARDIÇ Sürüngen çalılardan büyük ağaçlara kadar çok çeşitli türleri olan ardıç, hemen hemen bütün bölgelerimizin yüksek dağlık kesimlerinde doğal yayılış gösterir. SEDİR Batı, Orta Toroslar’da doğal olarak bulunur. Toros Sediri’nin dünya üzerindeki en geniş doğal ormanları Türkiye'dedir. GÖKNAR(KÖKNAR) 40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Dünya üzerindeki 40 türünden dördü; Doğu Karadeniz göknarı , Batı Karadeniz göknarı , Kazdağı göknarı ,Toros göknarı ülkemizde doğal yayılış alanı gösterir. LADİN Kuzey yarıkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösterir.Ülkemizde Doğu Karadeniz dağlarının denize bakan yüksek kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kuran türü Doğu ladinidir. SERVİ Fıstık çamı ile birlikte Akdeniz'in doğal peyzajını karakterize eder. Türkülere konu olmuş inceliği, uzun boyu (30-35 m) ve koyu yeşil yaprak dokusu ile uzaklardan dikkati çeker. GENİŞ YAPRAKLI AĞAÇLAR MEŞE Ülkemizin hemen her bölgesinde türlerine bağlı olarak yayılış gösterir. 25 m boya ve 2 m çapa erişebilen geniş tepeli ağaçlardan 3-5 m boya sahip çalılara kadar değişen türleri vardır. KAYIN Daha çok kuzey bölgelerimizde doğal yayılış göstermekle birlikte kayın ağacı güneydeki Nur dağlarında da yayılış gösterir. Saf yada göknar, ladin, çam ve meşelerle karışık geniş ormanlar kurar. GÜRGEN Trakya, Ege, Marmara Bölgesi, Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yayılış gösterir. Genellikle kuzey ve güney kıyı bölgelerimizin karışık ormanlarında bulunur. KIZILAĞAÇ Trakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösterir. AKÇAAĞAÇ Adını, açık renkli odunundan alır. Kanatlı meyveleri kelebeğe benzediği için bazı bölgelerde "kelebek ağaçları" olarak da anılmaktadır. KESTANE Kuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi'nde yayılış gösterir. Çiçekleri önemli bir bal kaynağı olan kestanenin meyvesi de ekonomik değere sahiptir. DİŞBUDAK Doğu ve Batı Karadeniz Bölümleri ile Marmara ve Ege Bölgesi'nde yayılış gösterir. IHLAMUR Kuzey Anadolu Dağlarının denize bakan yamaçlarında 1000 metre yüksekliğe kadar yetişebilmektedir.Çok geç açan çiçekleri (Haziran-Temmuz) kurutularak çay gibi içilir. ÇINAR Orman bölgelerindeki dere içlerinde ve akarsu yataklarında doğal olarak yetişir. KAVAK Türkiye'nin hemen her bölgesinde yayılış gösterir. Doğal yayılış gösteren türleri; Karakavak , Akkavak ,Titrek kavak , Fırat kavağıdır . B.MAKİ Maki; Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde, kızılçam ve meşe ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çıkan, bodur ağaç ve çalılardan oluşan bitki örtüsüdür. Genellikle 1-3 m boyundadır. Makiyi oluşturan bitkilerin yaprakları kalın, sert, cilalı veya keçe gibi tüylüdür.Makiyi oluşturan başlıca bitkiler; Yabani zeytin, mersin, keçiboynuzu, kermez meşesi, sandal, kocayemiş, defne, sakız, menengiç, zakkum, tesbih ağacı ve akçakesmedir.Makiler; Marmara kıyılarında 300-400 m, Ege kıyılarında 500-600m, Akdeniz kıyılarında 700-800m yükseltiye kadar çıkabilmektedir. Makilerin çıkabildiği üst sınırın bölgelere göre değişiklik göstermesinin nedeni, sıcaklığın enleme göre değişmesidir.Akdeniz ve Ege kıyılarında makilerin tahrip edildiği, toprağın inceldiği alanlarda dikenli çalılardan oluşan bitki toplulukları görülür. Garig adı verilen bu bitkilerin başlıcaları; lavanta çiçeği, diken çalısı, süpürge çalısı, laden, yasemin ve fundadır.Karadeniz kıyılarında da ormanların tahrip edildiği yerlerde çalılara rastlanır. Bunlara “yalancı maki (psödomaki) ” denir. BOZKIR Kurak ve yarı kurak bölgelerde, ilkbahar yağışlarıyla yeşeren ve yaz kuraklığının etkisiyle sararan ot topluluklarıdır. Bozkırlarda görülen yaygın ot türleri; geven, çoban yastığı, üzerlik, çakır dikeni, yavşan otu, gelincik, sığır kuyruğu, kılıçotu, çayır üçgülü, peygamber çiçeğidir.Ülkemizin önemli bir bölümünde bozkırlar yer almaktadır. Fakat bu alanların hepsi doğal bozkır değildir. İç kesimlerde insanlar tarafından ormanların tahrip edilmesiyle oluşan bozkır alanları da vardır. Bunlara antropojen bozkır adı verilir. ÇAYIR İlkbaharda yeşerip yaz boyu yeşil kalan, bozkırlardan daha gür ot toplulukları çayır, dağ çayırı veya alpin çayır olarak adlandırılır.Bunlar, Erzurum-Kars çevresindeki yüksek plato alanlarında, Kuzey Anadolu Dağlarında, Toroslar’da ve ülkemizin doğusunda yer alan yüksek dağlarda görülmektedir.Dağ çayırlarını oluşturan başlıca ot türleri; geven, yumak, tarla sarmaşığı, düğün çiçeği, sarı çiçekli orman gülü, mine, kar çiçekleri, kardelen, taşkıran, yıldız ve çayırdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-dogal-bitki-ortusu

Step Formasyonu

Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Ot cinsi bitkilerden meydana gelen stepler, diğer bir değişle bozkırlar ülkemiz bütününde çok geniş alanlar kaplar. Bu sahaların bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahası olarak karşımıza çıkar. Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer. Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklı olarak karşımıza çıkarlar. Gerçek step alanları dışında ormanların tahribi ile ortaya çıkan step sahaları ise çok daha geniş sahalar kaplar. Bu bakımdan Doğu Anadolu platoları geniş ot formasyonu sahası olarak karşımıza çıkar. Buralarda görülen türler genelde yılın en yağışlı devresinde hızlı bir gelişme gösterir. Daha sonra ise vejetatif hayatını son derece yavaşlatır. Step formasyonunda yer alan bitkilerin bir kısmı kısa yaşamlı olurken bir kısmıda yaşamını yıl boyunca devam ettirir. Buradaki türler daha ziyade soğanlı, yumrulu, dikenli ve kokuludurlar. Başlıcaları ise geven, yavşan otu, yumak otu, üzerlik otu, deve dikeni, sütleğen, kekiktir.

http://www.biyologlar.com/step-formasyonu

Türkiye’deki Başlıca Ekosistemler

Çok genel hatları ile Türkiye’de bulunan başlıca ekosistemler; ormanlar, otlaklar (çayır ve meralar), sulakalanlar, kıyılar ve denizler, dağlar olarak beş başlık altında incelenebilir. Ancak hemen fark edileceği gibi bu ana başlıklar birkaç tane alt başlık içermektedir. Örneğin otlak ekosistemleri, kıyı bölgelerindeki nemli çayırlardan başlayarak, yayla olarak bildiğimiz yüksek dağ çayırlarına (alpin kuşak çayırları) varıncaya kadar her yükseltideki çayırları anlattığı gibi, yine aynı yükseltilerde bulunmakla birlikte, sadece ilkbaharda yeşeren ve “bozkır-step” olarak da adlandırılan meraların tuzcul (çorak) ve kıraç tiplerini de kapsamaktadır. Çayırla mera arasında temel farkı yağış rejimi dikte ettirmektedir. Yağışın düzenli dağıldığı yerlerde otlaklar soğuk olmadığı sürece gür ve yeşildir; buralar “çayır” olarak bilinir. Bahar ve kış yağışlarının baskın olduğu yerlerde ise otlaklar sadece ilkbahar ve yaz aylarında yeşildir ve göreceli olarak daha seyrek bir örtüye sahiptir. Orman, sulakalan, kıyı ve deniz ile dağ ekosistemleri de kendi içlerinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Orman Ekosistemleri: Ağaçların hakim bitki örtüsü olduğu ekosistemlerdir. Ağaçların egemen olduğu bu ekosistem içinde ağaççıklar, çalılar, otsu bitkiler ile mantar ve likenler de bulunmaktadır. Bu bitki örtüsü içinde çeşitli türden etçil ve otçul memeli hayvanlar, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar, böcekler ve diğer eklembacaklılar, solucanlar, mikroorganizmalar yaşamakta, ekosistemdeki göl ve akarsularda da baita balıklar olmak üzere sucul canlılar bulunmaktadır. Diş Budak Ormanı - Sinop Sarıkum Ormanlar, bulundukları coğrafi bölge, yükseklik ve bakıya göre değişik ağaç türlerinin meydana getirdiği farklı tiplerden oluşmaktadır. Bununla birlikte orman ekosistemleri yapısal olarak, kayın, gürgen, meşe, dişbudak, karaağaç, akçaağaç, kızılağaç, sığla, kavak, söğüt, çınar, üvez, kestane, kayacık, fındık, ıhlamur, yemişen, ahlat, kiraz, mahlep gibi geniş yapraklı (yaprak döken) ağaçlarla, çam, ladin, göknar, ardıç, servi, mazı, porsuk, sedir gibi iğne yapraklı (ibreli – her dem yeşil) ağaçlardan oluşmakta ve yer yer, geniş yapraklılarla iğne yapraklıların karışımlarına rastlanmaktadır. Sayılanlara ek olarak, yasal orman tanımına girmese de botanikçiler tarafından bodur ağaç ve ağaççıklardan meydana gelen bir orman olarak tanımlanan maki bitki örtüsü de bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen yapısal değişikliğin oluşmasında otlaklarda olduğu gibi yağış rejimleri ve yükseklik etken olmaktadır. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tanımına göre genel olarak dünyada dört orman tipi bulunmaktadır; bunlar: tayga veya iğne yapraklı ormanlar, ılıman kuşak geniş yapraklı ormanlar, ılıman kuşak yağmur ormanları ve tropikal yağmur ormanlarıdır. Kuşkusuz genel nitelikleri ile tanımlanan bu ormanlardan daha farklı nitelikte ve daha az yaygın olan orman tipleri de mevcuttur. Geniş Yapraklı Orman Ekosistemleri: Yağışların yıl içinde düzenli dağılış gösterdiği ılıman bölgeler geniş yapraklı ağaç türlerinin hakim olduğu yerlerdir. Tahmin edileceği gibi bu tip ormanlar çoğunlukla kıyı bölgelerimizde, özellikle de Karadeniz ve Marmara bölgelerimizin kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Bilindiği gibi geniş yapraklı ağaçların suya ihtiyacı çok yüksektir. Özellikle sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde bu ekosistemlerde kuraklık yaşanmaması gerekmektedir. Karadeniz’de kızılağaç, Akdeniz’de sığla ağacı yüksek taban suyuna ihtiyaç duyan türlerdir. Trakya’da İğneada yakınlarında, Sinop’ta Sarıkum Tabiatı Koruma Alanında, Sakarya ve Kızılırmak deltalarında alüviyal karakterli subasar ormanlar yer almaktadır. Sonbaharda yaprakları sararan ve dökülen bu ağaçlardan oluşan ormanlarda görkemli bir renk zenginliği yaşanır. Geniş yapraklı orman ekosistemlerinin iklim üzerindeki etkisi çok belirgindir. Sıcak yaz aylarında 50 kilometre uzağındaki alanlara bile ılımanlaştırıcı etki yaparlar. Geniş yapraklı orman ekosistemleri içinde Türkiye’de “ılıman kuşak yağmur ormanları” da bulunmaktadır. Ancak bu çok bilinen “tropikal yağmur ormanları” değil, dünya üzerinde çok sınırlı yayılış gösteren “ılıman kuşak yağmur ormanları”dır. Bu ormanlar Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize ve Artvin illerimizin kıyı bölgelerinde yayılış göstermektedir. Eskiden dokuz yüz bin hektarlık bir alan kaplarken günümüzde ormanların çay bahçeleri haline getirilmeleri nedeniyle, bu miktar yüz seksen bin hektara gerilemiştir. Geniş yapraklı ağaç türlerinden oluşan orman ekosistemleri esas olarak kıyı bölgelerimizde görülmekle birlikte iç bölgelerde bulunmaktadır. Meşe, ahlat, yemişen, titrek, kavak gibi kuraklığa dayanıklı türlere Anadolu’nun, iç kesimlerinde hemen her yerde rastlanmaktadır. Doğuda bu türlere huş ağacı da katılır. İç kesimlerde görülen bu geniş yapraklı ağaç türleri kendi başlarına topluluklar oluşturdukları gibi ardıç gibi çam gibi iğne yapraklı türlerle karışık olarak da bulunurlar. Kışı uzun ve sert geçen coğrafyalarda yer aldıkları için çok tahrip görmüşler ve bu nedenler yok denecek kadar azalmışlardır. İğne Yapraklı Orman Ekosistemleri: İğne yapraklı ağaçlar, adlarından da anlaşıldığı gibi, yüzeyi çok küçük olan yapraklara sahiptirler. Bu özellik onların terleme ile su kayıplarını azaltmalarını ve böylelikle kuraklığa dirençli olmalarını sağlarken yaprakların üzerindeki reçine bu özelliği daha da artırmaktadır. Yaprakların küçük ve reçineli oluşu aynı zamanda soğuğa karşı direnci de artırdığı için kışın yapraklarını dökmezler. İğne yapraklı bir ormanda kış İğne yapraklı ormanlar Türkiye’de geniş bir yayılım gösterirler. Özellikle Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarındaki kayın ormanları dışındaki ormanları çoğu iğne yapraklı ağaçlardan meydana gelmiştir. Kızılçam, Akdeniz’in olduğu gibi, Ege’nin de kıyı bölgelerinde yaygın bir türdür. Kıyı bölgelerde 800 metre yüksekliklere kadar yayılış gösteren kızılçam ormanları, Doğu Akdeniz’in kıyı alanlarında yerini bazı lokalitelerde Halep çamına bırakmaktadır. Kızılçam ormanları ülkemizde orman yangınlarının en sık görüldüğü alanlardır. Daha yukarı seviyelerde karaçam, Toros göknarı, ardıç türleri ve Batı Akdeniz’de sedir ormanları yayılış gösterir. Antalya’da köprülü Kanyon Milli Parkında Akdeniz havzasındaki en geniş doğal servi ormanları bulunmaktadır. Deniz kıyısı bölgelerden iç bölgelere geçilirken yağışların etkisini azalttığı alanlardaki orman örtüsü genellikle iğne yapraklı ağaç türlerinden oluşur. Karaçam ve sarıçam en yaygın türlerdir. Karaçam 600 – 1200 metreler arasında sarıçam ise daha yıkarı seviyelerden orman örtüsünün bitip alpin kuşağın başladığı yüksekliklere kadar çıkarlar ki bu rakım bölgelere göre, 1900-2300 metreler arasında değişmektedir. Göknar, ladin, sedir, servi, porsuk gibi iğne yapraklı ağaç türleri, genel olarak, yağışın bolca olduğu ancak yüksekliğin 800 metreyi geçtiği yerlerde bulunurlar ve uygun koşullarda ağaç sınırının üst seviyelerine kadar çıkabilirler. Halep Çamlığı Yumurtalık Lagünleri, Adana Orman ekosistemlerinde çeşitli yabani hayvanlar yaşamaktadır. Geyik, karaca, alageyik gibi büyük memeli hayvanlar tamamıyla bu ekosisteme bağlı canlılardır. Ayı, ormanlarda yaşamakla birlikte orman içi çevresindeki açıklıklar, kayalıklar ve dağlık arazide de görülür. Yabandomuzları keza esas olarak orman hayvanı olmakla birlikte orman yakınlarındaki otlaklar, tarlalar ve sazlıklarda da bulunmaktadır. Vaşak, karakulak gibi kediler de orman ve çevresinde yaşarlar. Ağaç sansarı, yabankedisi ve sincap orman ve yakın çevresini tercih eder. Kurt, çakal, tilki gibi hayvanlar orman ve otlaklarla birlikte sulakalanların çevrelerinde avlanırlar. Orman fareleri ve köstebekler oldukça yaygın türlerdir. Kuş türleri açısından zenginlik gösteren orman ekosistemleri özellikle ötücü kuşlar için iyi bir yaşama ortamadır. İspinoz, florya, iskete, kirazkuşu, çıvgın, baştankara, sıvacı kuşu, ağaçtırmaşığı, narbülbülü (kızılgerdan), derekuşu gibi ötücüler, tahtalı güvercin, ağaçkakan, baykuşlar ve atmacalar, ormanları tercih eden türlerdir. Ormanlarda yılan, kertenkele, kaplumbağa ve benzeri sürüngenler bulunmakla birlikte tür sayısı ve miktarı açısından zengin değildir. Kurbağa ve semenderler bu ekosistemde görülmekle beraber yaygın değildir. Orman içi akarsularda çoğunlukla, sazangiller ve alabalıklar yaşamaktadır. Orman içi ve etrafındaki otlak ve çalılıklarda zengin böcek faunasına rastlanmaktadır. Küçük yeşil ağaçkakan Picus canus Yurdumuzda orman ekosistemlerinin en yaygın bulunduğu bölge Karadeniz, en az bulunduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu’dur. Otlak Ekosistemleri: Otlaklar ömürleri bir veya birkaç yıl olan, otsu gövdeye sahip, bitkilerin sahip olduğu ekosistemlerdir. Ancak orman ekosistemleri içinde otlakların bulunduğu gibi, otlak ekosistemleri içinde de yer yer ağaç, ağaççık ve çalılıklar bulunabilir. Otlaklar, Türkiye’de en geniş yer kaplayan ekosistemlerdir. Çoğunlukla ormanların tahribi sonucu onların yerini almışlardır. Bu nedenle antropojen (sonradan oluşan) karakterdedirler. Orijinal otlak ekosistemleri ise ülkemizde daha çok İç Anadolu’da bulunmaktadır. Günümüzün tarım, kent ve sanayi sahalarının büyük kısmı önceleri otlak ekosistemine dahil olan alanlar üzerine kurulmuşlardır. Bir bozkır bitkisi korunga Onobrychis sativa Otlaklar da ormanlar gibi değişik yapı göstermektedirler. Otların gür ve kış mevsimi dışında hep yeşil kaldığı yerler “çayır” adını alır. Çayırlar kıyı bölgelerinde düzenli yağışlarla, diğer yerlerde yağışla birlikte taban suyunun yüksek olmasıyla meydana gelir. Ormanlar içindeki açıklıklar da genellikle çayır örtüsü kaplıdır. Buğdaygil türlerinin çoğunlukta olduğu genç çayırlara “çimen” adı verilir. Genellikle düz ya da az meyilli ve toprağın derin olduğu yerlerde yetişirler. Kıyılardan yüksek dağlara kadar her seviyede görülürler. Otlak ekosisteminin yaygın şekli ise sadece ilkbahar ve yaz mevsimi başlarında yeşil kalan diğer mevsimlerde sararan otların hakim olduğu bozkırlardır. Buralar için “mera” ve “step” isimleri de kullanılmaktadır. Toprak derinliği oldukça sığdır. Çayırlara göre bitki örtüsü daha seyrektir. Ancak tür çeşitliliği yüksektir. Türkiye’de görülen ekosistemler içinde tür çeşitliliğinin en yüksek olduğu alanlar bozkırlardır. Bu çeşitlilik bitki türleri için olduğu kadar hayvan türleri için de geçerlidir. Bozkırlar bulundukları yerin ekolojik yapısına göre farklı tipler gösterirler. Bunlardan başta Tuz gölü olmak üzere, tuzlu ve alkali sulakalanlar çevresindeki çorak bozkırlar, ülkemizin doğal bitki örtüsü içinde farklı yeri olan ve bilimsel açıdan önem taşıyan alanlardır. Orman kuşağına bitişik ya da yakın olan bozkırlarda bitki örtüsü daha gürdür ve daha uzun süre yeşil kalırlar. Bozkırların zengin bitki örtüsü içinde tür bakımından kalabalık gruplar, bileşik çiçekler (papatyagiller), baklagiller, buğdaygiller, sığırkuyrukları, turpgiller ve ballıbabagillerdir. Anadolu bozkırlarının en yaygın türlerinden olan geven (baklagiller) dört yüzü aşkın türü ile bu cinsin dünyadaki en zengin gruplarından birini oluşturur. Sulakalan Ekosistemleri: Sulakalan tanımının en kapsamlısı Ramsar sözleşmesinde yer almaktadır. Buna göre “doğal ya da yapay, geçici veya sürekli, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde 6 metreyi geçmeyen bütün sular, sazlıklar, bataklıklar ve turbiyerler” sulakalan olarak ifade edilmektedir. Yukarıdaki tanım çerçevesinde sulakalanlara ülkemizden örnekler verecek olursak, Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Van Gölü, Köyceğiz Gölü ve Dalyan lagünü, Sultansazlığı, Ereğli sazlıkları, Yeniçağ gölü ve turbiyerleri, Kızılırmak deltasındaki lagünler, ırmak ve delta kıyılarının 6 metreye kadar olan derinlikleri, Hirfanlı barajı gölü ve benzerleri ile tanıma uyan diğer yerler, sulakalan ekosistemleridir. Hemen fark edileceği gibi, suların tatlı, tuzlu veye acı olması ekosistemin yapısını değiştirmektedir. Tuzluluk ve alkalilik yaşamı kısıtlayan etkenlerdir. Bu nedenle suları tatlı olan ekosistemlerin üretimleri daha yüksektir. Nallıhan, Ankara Sulakalan ekosistemleri dünya üzerinde değeri en geç anlaşılan yerler olmuşlardır. Bir yandan sivrisinek ve sıtma yüzünden her yerde yok edilmeye çalışılırlarken, diğer yandan arazi kazanmak için de kurutulmuşlardır. Sulakalanları kurutma teknikleri 19.yüzyıl sonlarında Hollanda’da geliştirilmiş, İngiltere’de de uygulandıktan sonra bütün dünyaya yayılmıştır. Drenaj işlerinde kullanılan motorlu araçların da gelişmesi ile özellikle yirminci yüzyılın ortalarında, bütün dünyada sulak alanlar elden geldiğince kurutulmuşlardır. Sulakalanların değeri özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında bilim insanları ve kuş gözlemciler tarafından anlaşılmış, daha sonra yapılan bilimsel çalışmalar bu ekosistemlerin yüksek üretim değerlerini açıkça ortaya koymuştur. Küresel ölçekte yapılan bilimsel araştırmalar sayesinde sulakalanların bir ekosistem olarak tropikal yağmur ormanları kadar yüksek üretim değerine sahip oldukları, bu üretimin gerçekleştirilmesi için kullanılan enerji miktarının tropikal yağmur ormanlarından bile fazla olduğu ve bu nedenle de iklim üzerinde büyük bir ılımanlaştırıcı etkileri olduğu anlaşılmıştır. Su rejimleri üzerindeki olumlu etkileri, rekreasyonel ve sportif değerleri, hayvancılık ve balıkçılık gibi ekonomik potansiyelleri de dikkate alındığında, bu ekosistemlerin bırakınız kurutulmalarını, tam aksine, titizlikle korunması gereken alanlar olduğu kanısına varılmıştır. Kitabın birinci bölümünde belirtildiği gibi, sulakalan ekolojisi hakkında 1967 yılında, Ankara’da yapılan uluslararası teknik toplantıda, sulakalanların küresel ölçekte korunmaları amacıyla bir sözleşme hazırlanması kararlaştırılmış ve yapılan hazırlık toplantılarının ardından 1971 yılında, İran’ın Ramsar kentinde, kentin adı ile de anılan, “Özellikle Sukuşları Habitatı olarak, Uluslar arası Öneme Sahip Sulakalanlar Hakkında Sözleşme” imzalanmıştır. Türkiye bu sözleşmeyi geç (1994) onayladığı gibi uygulamada da yetersiz kalmıştır. Ramsar sözleşmesinin açık adından da anlaşılacağı gibi sulakalan ekosistemleri kuşların çok rağbet ettikleri alanlardır. Bunun birkaç nedeni vardır. Her şeyden önce sulakalanlarda kuşlar karınlarını doyurabilmektedirler. “Kuş kadar” yiyen yaratıkların karınlarının doymasının önemli olmadığı düşünülebilir. Oysa sanıldığının aksine, kuşlar az yiyen değil çok yiyen, obur yaratıklardır. Biz insanlar “kuş kadar” yiyecek olsak dünyamızın gıda stokları kısa zamanda tükenebilir. Bir serçe ya da o büyüklükte bir kuş, günde vücut ağırlığının %90’nından fazla gıda tüketir. Bizler için bu oran %2-4 kadardır. Sulakalanların kuşların karınlarını doyurabilmesi, yukarıda belirtildiği gibi, ekosistemin çok yüksek olan üretim gücünden kaynaklanmaktadır. Eğirdir Gölü Sulakalanlar açık ve ferah yerlerdir. İri cüsseli kuşlar bile buralara rahatça konup havalanabilir. Özellikle açık su yüzeylerinde yaklaşan tehlikeleri uzaktan görebildiklerinden kendilerini güvende hissederler. Sulakalanlardaki sazlıklar ve ağaçlıklar konmaya, tünemeye elverişli oldukları gibi, yuva kurmak için de uygun ortamlardır. Sulakalanlar kuşları olduğu kayılar kadar başka canlı türlerini de barındırmaktadırlar. Çevrelerindeki sulak çayırlar küme hayvanları ile küçük ve büyükbaş hayvan yetiştirilmesine uygundur. Suları tatlı olanlarda balık, ıstakoz ve benzeri su ürünleri üretimi yapılmaktadır. Yakın çevreleri alüviyal topraklı olduğundan tarım alanı olarak değerlidir. Kıyılarındaki saz, hasır, kındıra, kofa gibi bitkilerin satışından gelir elde edilmektedir. Yukarıda adı geçen bitkilerle beraber su mercimekleri, sinir otları, nilüferler, lilpar çiçekleri, düğün çiçekleri, gül soğanları, nergisler, tatlısu fındıkları ve arpacanlar sulakalanların başlıca otsu bitkileridir. Ilgın, zakkum, hayıt gibi çalı formları, söğüt, kavak, kızılağaç, dişbudak gibi ağaçlar da sulakalan florası elemanlarıdır. Muğla ilimizin kıyı ilçelerinde görülen sığla ağaçları da, keza sulakalan ekosistemlerinde yetişmektedir. Kıyılar ve Deniz Ekosistemleri: Kıyılar, sucul ekosistemlerle karasal ekosistemlerin birleştiği alanlardır. Tahmin edileceği gibi iki ekosistemden de etkiler taşırlar. Bununla birlikte, kıyıların ayrı bir ekosistem olarak değerlendirilmesi daha doğrudur, çünkü kıyılar karasal ve sucul ekosistemlerden ayrı özelliklere sahiptir. Gerek flora, gerekse fauna türlerinde kıyıları stratejik alanlar olarak seçen türler vardır. Özellikle sulakalanlarda bulunan türlerden bazıları kıyılarda yaşamaya uyum sağlamıştır. Örneğin sazlar öncelikle kıyıları tercih ederler ve buralardan yola çıkarak geniş alanlara yayılırlar. Keza söğütler, kavaklar, ılgınlar, zakkumlar, süsenler, lilparlar, su boylarını severler. Daha yalın bir anlatımla bunlar kıyıları tercih eden türlerdir. Hatta iç bölgelerimizde akarsu boylarınca söğüt ve kavakların oluşturduğu ağaç dizilerine botanik dilinde “galeri ormanları” adı da verilmektedir. Tabii kıyılarda görülen türler sadece bitkiler değildir. Susamurları, kurbağalar, su yılanları, sukaplumbağaları, başta kıyı kuşları olmak üzere sukuşları, yengeçler, midyeler tatlı sulu göllerle, akarsu kıyılarında yaşayan canlılardır. Balıklar da beslenmek için kıyılara gelmektedir. Yumurtalık Lagünleri, Adana Tatlı su ekosistemlerinin kıyıları ile suları tuzlu ve sodalı olan ekosistemlerin kıyıları birbirlerinden farklı bitki ve hayvan türleri barındırırlar. Suları tuzlu olan ekosistemler karasal bitkilerin gelişmesi açısından da kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmasına karşılık bu ortama uyum sağlamış olan çok sayıda bitki ve hayvan türünü barındırır. Türkiye’de tuzlu göller ile deniz kıyılarındaki lagünlerin çevrelerinde, tuzluluğa uyum sağlamış, tuzcul (halofit) bitkiler yetişmektedir. Çorak (tuzlu) topraklarda yetişen bu bitkilerin önemli bir kısmı yurdumuz için endemiktir. Endemiklerin çoğu İç Anadolu’nun merkezinde yer alan Tuz gölü kıyıları ve yakın çevresinde bulunmaktadır. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölünün sodalı olan suları nedeniyle kıyılarında tuzcul bitkiler görülmektedir. Dişi yeşilbaş ördek Denizlerin, okyanusların yaşam açısından ne denli zengin oldukları bilinmekle beraber her yeni araştırma bu zenginliğin boyutlarını daha ne biçimde ortaya koymaktadır. Deniz ve okyanuslarda da yaşamın en zengin olduğu yerler yine kıyı bölgeleridir. Bu durumun nedenleri şöyle sıralanabilir: Karayla yakın temas sonucu eriyen besleyici maddeler besin zincirinin başından itibaren sisteme katılmakta, bitkisel planktonlardan deniz memelilerine kadar birçok canlı türünün beslenmesine olanak tanımaktadır. Akarsular denizlere büyük ölçüde, organik ve inorganik besleyici madde taşımaktadırlar. Özellikle büyük akarsular deniz ve okyanus yaşamlarına büyük katkı sağlamaktadır. Bunlar, Amazon, Ganj, Nil, Nijer, Volga, Tuna, Fırat ve benzeri akarsulardır. Akarsular üzerine yapılan barajlar madde taşınmasını engellediği için bu özelliklerini kısmen yitirmelerine sebep olmaktadır. Örneğin Nil nehri üzerine Assuvan barajının yapılmasından sonra Doğu Akdeniz’deki sardalye balık popülasyonları yok olma noktasına gelmiştir. Akarsular, denizlere döküldükleri noktalarda sığlaşmaya da neden oldukları için özellikle delta ve haliç bölgelerinde suların daha ılık olmasına yol açmakta, bu da canlı formlarınca olumlu algılanmaktadır. Güneş ışıklarının 200 metre derinliğe kadar olan yerlerde daha etkili olduğu anımsanırsa, kıyı zonlarının üretkenliği daha iyi anlaşılır. Kıyılar, dalga hareketinin sonlandığı çizgilerdir ve kırılma noktalarında köpükler oluşur. Bu durum suya karışan oksijen miktarını artırarak denizdeki yaşamı daha da zenginleştirir. Deniz ve okyanuslarda yaşamın gelişmesinde çeşitli özellikler ve etkenler rol oynamaktadır. Derinlik, tuzluluk, coğrafi konum, akıntılar, iklim özellikleri, ışıklanma süresi, sıcaklık, deniz altındaki jeolojik yapı, erimiş oksijen miktarı ve benzerleri deniz ve okyanusların farklılaşmasına yol açmaktadır. Okyanuslarda uygun koşulların bulunduğu bir yerde oluşan birincil besinler, akıntılarla yüzlerce, hatta binlerce kilometre taşınabilmekte ve bun nedenle şiddetli soğuklar, akarsu girdilerinin azlığı, yetersiz ışık koşulları gibi kısıtlayıcı etkenlere karşın zengin bir yaşam tablosu sergilenebilmektedir. Ekvator kuşağının ılık ve bol esintili suları, akıntılarla kuzey yarımkürenin kutup bölgelerine taşınırken, besin zincirindeki ilerlemeler, Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzey Asya denizlerinde balık bolluğu ile sonuçlanmakta ve bu bolluktan foklar, yunuslar, balinalar, kıyı ve deniz kuşları nemalanmaktadır. İnsanlar, balıkçı gemileri ile büyük ölçüde balık yakalamakta, kısıtlanmış olmakla birlikte balina ve fok avı da yapmaktadırlar. Amasra, Çakraz Dağ Ekosistemleri: Yüksek dağ çayır çiçeklerinden anemongillerden Anemona blenda Türkiye dünyanın sayılı dağlık ülkelerinden biridir. 5.000 metreyi geçen bir; 4.000 metreyi geçen üç; 3.000 metreyi geçen yüz yirmi dokuz zirve bulunmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde 3.000 metreyi geçen yükseklik bulunmadığı anımsanırsa, yukarıda verilen sayısal değerlerin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Çeşitli versiyonları bulunmakla birlikte “ çevresine göre 500 metreden fazla yükseklik oluşturan jeomorfolojik yapılara dağ denir” tanımı oldukça geniş şekilde kabul görmektedir. Ülkenin genel yapısı ve belirli yüksekliklerdeki bitki örtüsü de gözetildiğinde 2.000 metre ve yukarısında, dağ tanımına uyan yükseltileri, dağ ekosistemleri içinde değerlendirmek doğru olur. 2.000 metre ülkenin çoğu yerinde ormanların ve ağaçların üst sınır olarak görülür. Ormanların üst sınırı bazı yerlerde 1.900 metrelerde kalırken bazı yerlerde 2.300 metrelere kadar çıkmakta, bazı istisnalarda 2.700 metrelere kadar yükselmektedir. İnsan eliyle yetiştirilen ağaçlar, Doğu Anadolu’da bazı noktalarda 2.400 metrede görülmektedir. Dağ ekosistemleri, Türkiye’de rastlanan ekosistemler içerisinde, yaşam koşulları açısından en çetin olanıdır. Isı daha alçak rakımlı yerlere göre daha düşüktür. Nispi rutubet de az olduğu için gece ve gündüz arasındaki ısı farkı çok büyüktür. Temmuz ve ağustos ayları dışında, 2.000 metre ve üstü rakımlarda gece en düşük sıcaklık 0 derece veya daha düşük olmaktadır. Gece ayazlarının şiddetli olduğu dağlarda kar örtüsü uzun sürmektedir. Bu durum, bitki gelişimini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu seviyelerde bazen tek tek ardıç ağaçları görülebilmekte, genellikle boylanmayan, çalı formundaki bitkilerle geven gibi, bir ya da birkaç yıllık otsu bitkiler yer almaktadır. Bitkilerin bir kısmı soğuk ve rüzgârdan kendilerini koruyacak şekilde yastık biçiminde ve tüylü yapılara sahipken bazıları da sanki o çetin koşullarda yaşadıklarını yalanlarcasına narin ve zarif yapıdadır. Genellikle toprak örtüsü de az ve sığ olduğu için bitki örtüsü zayıf ve parçalıdır. Toprak örtüsünün derinleşmesine imkân sağlayan çukurluklar ve düzlüklerde dağ çayırlarına rastlanır. Özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz yaylaları Toros yaylalarına göre daha derin toprak yapısına ve buna bağlı olarak da daha sık bitki örtüsüne sahiptir. Kaçkarlar Dağ ekosistemlerinde kısıtlı bitki örtüsüne dayalı olarak daha az sayıda fauna türleri bulunur. Bunlar, bitkilerde olduğu gibi, çetin dağ koşullarına uyum sağlayabilmiş türlerdir. Kuşlardan urkeklik, dağ horozu (huş tavuğu), dağ kuyruksallayanı, dağ bülbülleri, kar serçesi, oklağı toygarı (boğmaklı toygar), alamecek, dağ kargaları, kuzgun, sakallı akbaba ve bazı kartal türleri sayılabilir. Memeli hayvanlardan, yabankeçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, tarla sincabı, dağ faresi, kaya sinsarı gibi türler dağ ekosistemlerinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Dağlar sürüngenler ve iki yaşamlılar için hiç uygun yerler olmamakla birlikte bazı engerek türleri, semender ve kurbağalara rastlanmaktadır. Dağlık bölgelerdeki akarsular genellikle alabalıkları ile ünlüdür. Dağ ekosistemlerinde yaşayan omurgasız hayvan türleri göreceli olarak, omurgalılara göre daha zengindir. Bu organizmalar uzun süren soğuk dönemleri kuytu yerlerde kış uykusunda geçirmektedir. Günümüzde dünyamızın çevre kirlenmesinden payını almamış yeri kalmamış olmakla beraber dağ ekosistemleri kirlenmeden en az etkilenen yerler olmuşlardır. Buralardaki kirlenmeler atmosferdeki küresel kirlenmelerin yağışlarla bu ekosistemleri de etkilemeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dağ ekosistemlerinde görülen diğer bir kirlenme de dağcıların tırmanış yaptıkları ünlü zirvelerin çıkış güzergâhları üzerinde bulunan kamplarda bıraktıkları çöplerden kaynaklanmaktadır. Source: Tansu Gürpınar Doğu Korumacının El Kitabı Türkiye'deki Başlıca Ekosistemler

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-baslica-ekosistemler

TÜRKİYE’NİN KULLANDIĞI ENERJİ ÇEŞİTLERİ

Taşkömürü TÜBİTAK’ın yaptığı araştırmaya göre Türkiye’nin taşkömürü toplam rezervi 1127 milyon ton. 1998 yılında taş kömür üretimi 2.1 milyon ton olarak gerçekleşti. İhtiyaç duyulan taşkömürü giderek artan miktarlarda ithal ediliyor. 1998 yılı ithalatı 10 milyon ton dolayında bulunuyor. Önümüzdeki yıllarda yerli üretimde bir miktar artış öngörülmekle birlikte hızla büyüyen demir çelik sanayiine paralel olarak taşkömürü ithalatının giderek artması, 2020 yılında 148 milyon ton seviyesine çıkması öngörülüyor. Petrol ve doğalgaz Petrol, Türkiye’nin enerji ithalatında en önemli yeri tutan ve önümüzdeki yıllarda da bu önemini koruması beklenen enerji kaynağı olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de 43.7 milyon ton üretilebilir petrol mevcut olup, ilave rezerv olmaması halinde yaklaşık 13 yıl üretim yapabilecek kapasite mevcut. Doğalgazda ise Türkiye’nin 1998 yılı üretimi 565 milyon metreküp olarak gerçekleşti. Yerli üretimin yetersiz olması nedeniyle 1987 yılından itibaren Rusya Federasyonundan doğalgaz ithal ediliyor. Ayrıca Marmara Ereğli’sinde yapılan LNG terminali Ağustos 1995 tarihinde işletmeye alındı. 1997 yılında Cezayir’den 3 milyar metreküp LNG ithalatı yapıldı. Hidrolik enerji Bugün işletmede 10 bin 306 MW kurulu güç bulunuyor. 1998 yılı sonu itibariyle 125 milyar kwh/yıl olan hidrolik potansiyelin halihazırda mevcut santrallerle yüzde 30’u değerlendirilmiş olup, 1998 yılında hidrolik enerji üretimi 42.2 milyar kwh olarak gerçekleşti. İnşa halindeki tüm hidrolik santrallerinin devreye girmesi ile Türkiye’nin ekonomik potansiyelinin yaklaşık yüzde 38’i değerlendirilmiş olacak. 2020 yılı itibariyle, ekonomik hidroelektrik potansiyel kurulu güç olarak yüzde 84.6 ve ortalama üretim olarak yüzde 83.3’ü değerlendirilebilecek. Biyokütle Biyokütle kaynakları olan odun, bitki artıkları, tezek Türkiye’de uzun yıllardan beri kırsal bölgelerdeki konutlarda ısıtma ve yemek pişirme amaçlı olarak tüketiliyor. Bu kaynaklar toplam olarak halen ülkenin birincil enerji tüketiminin yüzde 10’unu ve konutlardaki enerji tüketiminin yüzde 40’ını oluşturuyor. Biyokütle nin sanayileşmiş ülkelerdeki birincil enerji tüketimindeki payı yüzde 3’ün altında ise de, bazı ülkeler biyokütle enerji kaynağını önemli ölçüde kullanıyor. Örneğin Finlandiya yüzde 15, İsveç yüzde 9, Amerika yüzde 4 oranında biyokütleden üretilen enerjiden faydalanıyor. Elektrik enerjisi Bugün 21 bin 889 mw (103 milyar kwh) olan kurulu gücün 2020 yılında 109 bin mw (547 milyar kwh ) seviyesine yükselmesi öngörülüyor. Jeotermal enerji Türkiye, jeotermal enerji yönünden şanslı ülkeler arasında. Sıcaklığı 100°C’ye varan 600’den fazla sıcak su kaynağının varlığı Türkiye için önemli bir jeotermal enerji potansiyeli. Türkiye’nin ilk jeotermal santralı 1984 yılında, TEK tarafından Denizli-Kızıldere’ de kuruldu. 20 mw gücündeki bu santral üretim kuyularındaki CaCO3 kabuklaşma problemine rağmen kurulduğu yıldan bu yana elektrik üretimine dev bir destek vermiştir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-kullandigi-enerji-cesitleri

Glikoproteinler ve Biyomedikal Önemi

Glikoproteinlerin saptanma, saflaştırma ve yapısal analizi için kullanılan yöntemler Proteinler ve enzimleri saflaştırmak için kullanılan klasik yöntemler glikoproteinler için de kullanılabilir. Glikoproteinlerin izolasyonu ve karakterizasyonu için bir çok kromatografik/elektroforetik yöntem geliştirilmiştir. Afinite kromatografisi tek basamaklı yöntem olarak veya genel kromatografik/elektroforetik yöntemler ile birleştirilerek kullanılabilir. Bu şekilde a1-asit glikoprotein, immünglobulinler, seruloplazmin, eritropoetin gibi biyolojik önemi olan glikoproteinler saflaştırılabilir. Glikoprotein kromatografi kullanılarak saflaştırıldıktan sonra kütle spektrofotometresi ve NMR spektrofotometresi ile glikan zincirlerinin yapısı belirlenebilir. Öte yandan yaklaşık bütün glikoproteinler glikan grupları ile polimorfizm gösterirler. Bu özellik çok sı görülür ve rekombinant DNA glikoproteinlerindeki kadar doðal olarak gözlenmiştir. Son zamanlarda gelişmiş elektromigrasyon yöntemi (yüksek performanslı kapiller elektroforez) ve kromatografik/ elektroforetik yöntemler (iki boyutlu poliakrilamid jel elektroforezi, atışlı amperometrik belirlemeli yüksek pH anyon deðişim kromatografisi) gibi teknikler glikoproteinlerin mikroheterojenitesinin kalitatif ve kantitatif belirlenmesinde kullanılmaktadır (5). Doğda bulunan 200 monosakkaritten sadece 8 tanesi glikoproteinlerin oligosakkarit zincirlerinde bulunur (Tablo 2) N-Asetil Nöraminik asit (NeuAc) oligosakkarit zincirlerinin ucunda Galaktoz veya N-Asetilgalaktozamine bağlı olarak bulunur. Listedeki diğer şekerler daha iç konumda yer alır. Glikoproteinlerde çoðunlukla sülfat bulunur. Gal, GalNAc veya GlcNAc’ye bağlı haldedir (4). Lektinler Hücreler veya hücre ve substrat arasındaki etkileşimler, spesifik reseptörleri ve onların ligandları ile ilgilidir. Son yıllarda tanımlanan hücre yüzey reseptörleri arasında karbonhidrat baðlayıcı proteinler olan lektinler üzerinde olağanüstü bir ilgi yoðunlaşmıştır. Lektinler hücreleri aglütine veya glikokonjugatları presipite eden karbonhidrat bağlayıcı proteinlerdir. Bir grup lektinin kendileri glikoproteindir. şekerler ile reaksiyona giren Ig’ler lektin olarak kabul edilmez. Lektinler en az iki tane şeker bağlayıcı nokta içerir. Tek şeker baðlayıcı nokta içeren proteinler hücreleri aglütine veya glikokonjugatları presipite edemezler. Bir lektinin spesifitesi aglütinasyon veya presipitasyon yaptırıcı özelliðini en fazla inhibe eden şeker ile tanımlanır. Enzimler, toksinler ve taşıyıcı proteinler çok sayıda şeker bağlayıcı nokta içermeleri halinde lektinler olarak sınıflandırılabilir (6). Günümüzde yapılan çalışmaların çoğu inflamasyon ve kanser metastazı gibi patolojilerde görülen hücreler arası etkileşimlerde çeşitli hayvan lektinlerinin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Glikolipidler, glikoproteinler ve proteoglikanlar ın hayvan hücrelerinin yüzeyindeki lektinler ile etkileştiği gösterilmiştir (Tablo 3). Hayvan lektinleri, çeşitli biyolojik işlemlerde önemli rol oynayan proteinler olarak tanımlanır. Bu biyolojik işlemler arasında lektinlerin glikokonjugatlara ve selektinler, sialoadhezinler (CD 22, CD 33), natural killer reseptörler (NKR-P1, CD69 ve CD94/NKG2), hiyalüronat reseptörler (CD44, RHAMM, ICAM-1), B-hücre antijeni (CD23, CD72) gibi lektin benzeri reseptörlere bağlanması sayılabilir. Ayrıca lektinlerin mannoz, mannoz 6-fosfat veya asiyaloglikoprotein için iyi bilinen reseptörlere bağlanarak bilginin hücre dışından hücre içine iletilmesinde aracılık edebileceği öne sürülmüştür (7, 8). Selektinler, plazma membranında bulunan, hücre hücre etkileşimine aracılık eden bir grup lektindir. Enfeksiyon veya inflamasyon bölgelerinde immün hücrelerin (T lenfositler) kapiller duvar aracılığı ile kandan dokuya hareketinde rol oynarlar. Bir enfeksiyon bölgesinde, kapiller endotel hücrelerinin yüzeyinde bulunan Pselektin, dolaşan T lenfositlerin glikoproteinlerinin spesifik oligosakkaritleri ile etkileşir. Bu etkileşim T hücreler kapiller endotel hücrelerin yüzeyine yapıştığı için yavaşlar. ıkinci bir etkileşim, plazma membranının T hücrelerindeki integrin molekülleri ve endotel hücre yüzeyindeki bir yapışma proteini arasındadır. T hücreler kapiller duvar aracılığı ile enfekte dokuların içine doğru hareket eder ve immün cevabı başlatır. Diğer iki selektin de bu işleme katılır: Endotel hücre yüzeyindeki E-selektin ve T hücre yüzeyinde bulunan ve diğer hücredeki aynı kökenli oligosakkaritlere bağlanan L-selektin (8, 9). Bazı mikrobiyolojik patojenler, konakçıya bakteriyel yapışmaya veya toksinlerin hücre içine girişine aracılık eden lektinlere sahiptir. Çoğu gastrik ülserden, bakterilerin sorumlu olduğuna inanılmaktadır. Helikobakter pylori, bakteriyel membran lektinleri ve gastrik epitel hücrelerinin membran glikoproteinlerinin spesifik oligosakkaritleri arasındaki etkileşimlerle midenin iç yüzeyine yapışır. H. pylori tarafından tanınan bağlama bölgeleri arasında Leboligosakkariti (O kan grubu belirleyicisinin bir kısmı) yer alır bu gözlem, O kan grubuna sahip insanlarda gastrik ülser insidansının A ve B kan grubundakilerden çok daha fazla olduğunu açıklamaya yardım eder. Kimyasal olarak sentezlenen Leb oligosakkaritinin analogları bu tip ülserlerin tedavisinde yararlıdır. Oral yoldan verildiğinde bakteriyel lektinin bağlanma bölgeleri için gastrik glikoproteinler ile yarışarak bakteriyel yapışmayı önlerler (10). Vibrio cholerae tarafından oluşturulan kolera toksin molekülü, bağırsaktan su emiliminden sorumlu olan intestinal hücrelere girdikten sonra diyareyi başlatır. ıntestinal epitel hücrelerinin yüzeyindeki bir membran fosfolipidi olan gangliosid GM1’in oligosakkariti aracılığı ile hedef hücresini etkiler (8). Glikoproteinlerin sınıflandırılması Polipeptid zincirleri ile oligosakkaritler arasındaki bağa göre sınıflandırılır (1): · O-glikozid bağlı (O-Bağlı) · N-glikozid bağlı (N-bağlı) A. N-bağlı oligosakkaritler plazma ve membran proteinlerinde bulunur. Asparagin’in amid azotu ile N-asetilglukozamin arasında bir glikozilamin bağı içerir: GlcNac- Asn. B. Polipeptidin OH yan zinciri (serin veya treonin) Nasetilgalaktozamin arasındaki O-glikozid bağı (O-Bağlı) GalNac-Ser(şr). Bir çok membran proteini ve müköz sekresyonlardaki proteinler (müsinler) O-glikozid bağlı oligosakkaritleri içerirler (11). C. Kollajende bir glukozil-galaktoz disakkariti hidroksilizinin OH grubu ile bağlanabilir. Hidroksilizin kollajende bulunan olağan olmayan bir amino asittir. Kollajen hücrede prokollajen olarak adlandırılan bir prekürsörden sentezlenir. Prokollajenler N-bağlı glikoproteinlerdir. Ancak proteinin olgunlaşması sırasında N-bağlı oligosakkaritleri içeren peptid parçaları çıkarılır. Kollajende sadece O-bağlı oligosakkaritler kalır. Tendonlar gibi fibröz yapılarda daha az glikozile kollajenler bulunur. Bazal membran gibi ağsı yapılarda yüksek derecede glikozile kollajenler bulunur (11). D. Bir çok plazma proteininde bulunan son zamanlarda keşfedilmiş bir yapıda proteindeki serin kalıntılarına Oglikosid bağı ile bağlı tek bir GlcNac bulunur (11). N- bağlı oligosakkaritler Bütün N- bağlı oligosakkaritlerde 3 mannoz birimi ve 2 GlcNAc kalıntısı içeren çekirdek bir yapı bulunur. Bu çekirdek yapının ötesinde glikoproteinler birbirinden çok farklı yapılar içerir (şekil 2). Bütün N bağlı oligosakkaritler başlangıçta mannozca zengin yapılar şeklinde oluşur daha sonra farklı tipte kompleks oligosakkaritlere değişir. Mannozca zengin oligosakkaritler sınırlı sayıda hayvan glikoproteininde bulunur. Daha çok düşük ökaryotlarda ve viral zarf glikoproteinlerinde yer alır (1, 4). Kompleks oligosakkaritler hayvan glikoproteinlerinde bulunur. Kompleks oligosakkaritler, mannozca zengin oligosakkaritler ile aynı çekirdek yapıya sahiptir. Ancak terminal trisakkarit sırası çekirdek mannoz yapıya bağlanmış sialik asit-galaktoz-GlcNac şeklindedir. Fukoz çekirdek-te veya kompleks oligosakkaritlerde sialik asitin yerinde bulunabilir. Bir glikoprotein aynı veya farklı yapılarda biden fazla N bağlı oligosakkarit içerebilir. Genellikle kompleks oligosakkaritler amino terminaline yakın, mannozca zengin tip oligosakkaritler karboksi terminaline yakın yerleşmiştir. 100’den fazla farklı kompleks tip oligosakkarit belirlenmiştir. Bu da kimyasal işaretleme ve tanıma olaylarında karbonhidratların farklılığını gösterir (8). O-bağlı oligosakkaritler Müsinlerde bulunur. Sialik asit (N asetil nöraminik asit), galaktoz ve GalNac (bazen GlcNac ve fukoz) içeren kısa, dallanmış yapılardır. Tükürükte bulunan müsin çok sayıda serin ve treonin kalıntıları içerir. Bunlar sialik asitgalaktoz-GalNac trisakkariti ile glikozile olmuştur. O-bağlı oligosakkaritler sialik asitin varlığından dolayı negatif yüklüdür. Kümelendiklerinde veya yakınlaştıklarında birbirini iterek proteinin katlanmasını önlerler. Müsinler epitel hücrelerinin yüzeyinde koruyucu bir bariyer oluşturur, yüzeyler arasında kayganlığı sağlar ve GıS’de yiyeceklerin hareketi gibi transport olaylarını kolaylaştırır (1, 4). Glikoproteinlerin genel yapısı Bir glikoprotein tek bir N-bağlı oligosakkarit yapısı içerebileceği gibi birden fazla tipte oligosakkarit de içerebilir. N-bağlı oligosakkaritler aynı yapıda veya farklı yapılarda olabilir ya da aynı zamanda O-bağlı oligosakkaritler de bulunabilir. Oligosakkarit zincirlerinin sayısı çok değişkendir, proteine ve fonksiyonuna bağlıdır (8). Örneğin LDL reseptörü düz kas hücrelerinin ve fibroblastlar ın plazma membranında bulunur. ıki tane N-bağlı (iki antenli) kompleks zincir içerir. Membrana yakın bölgelerde O-bağlı oligosakkarit kümeleri de vardır (1). Oligosakkaritlerin Biyosentezi N-bağlı oligosakkaritler N-bağlı oligosakkarit zincirlerinin bir araya gelmesi ER’da başlar. ER’un integral lipidi olan dolikol-P (Dol-P)’a GlcNac, mannoz ve glikoz tek tek eklenir, Glc3Man9GlcNac2 oluşur ve proteine transfer edilir. N bağlı oligosakkaritler için glikozilasyon kotranslasyoneldir, peptid zinciri membrana bağlı ribozom üzerinde sentezlendiği sırada oluşur. ılk GlcNac P’a eklendiğinde çekirdek yapı dolikol pirofosfat-GlcNac (Dol-PP-GlcNac) oluşur. Kalan GlcNac 5 mannoz diğer şeker nükleotidlerinden transfer edilir ( UDP-GlcNac ve GDP-Man). Diğer 4 mannoz ve 3 glukoz lipit prekürsörlerden gelir ( Dol-P-mannoz ve Dol-P-glukoz). şekerler, Dol-P taşıyıcısına glikozil transferaz enzimleri ile transfer edilir (11). Tamamlanan oligosakkarit Dol-PP türevinden proteinde bulunan Asn-X-Ser (şr) dizisindeki asparagin’e transfer edilir. Oligosakkarit sentezinde glikozların fonksiyonu, lipidden proteine oligosakkarit transferini hızlandırmaktır. Oligosakkaril transferaz 3 glukoz birimi içeren oligoskkaritleri transfer eder. Glukoz birimleri protein katlanmas ının hızlandırılmasında önemlidir (12). Oligosakkarit Zincirinin ışlemlenmesi Oligosakkarit zinciri proteine transfer edildiği sırada çeşitli glikozidazlar protein-oligosakkarit bağı üzerinde etkili olur. Glukozidaz I ve II ile uçtaki glikozlar koparılır (ER’da). Mannozidazlar mannozları uzaklaştırır. (Golgi’de) GlcNAc transferaz tarafından mannoz kalıntılarından birine GlcN-Ac eklenir. Mannozidaz II tarafından mannoz kalınt ıları 3’e indirilir, 2 GlcNAc ve 3 mannoz oluşur ve bu çekirdek oligosakkarit uzatılarak kompleks oligosakkaritler oluşturulur. Uzatma reaksiyonları GlcNAc, galaktoz, sialik asit ve fukoz’un eklenmesi ile gerçekleştirilir. Glukoz kalıntıları uzaklaştırıldığında ve protein doğru konformasyonda katlandığında bir ve daha fazla Man9GlcNAc2 oligosakkariti içeren glikoprotein ER’dan Golgi’ye taşınır (4). O-Bağlı Oligosakkaritlerin Sentezi şeker nükleotidlerden şekerlerin basamak basamak eklenmesi ile Golgi’de gerçekleşir. Lipit taşıyıcılar olaya katılmaz 1. UDP-GalNAc’den GalNAc proteindeki serin ve treonin kalıntılarına transfer edilir. Katalizleyen enzim GalNAc transferazdır. 2. GalNAc-serin-(protein) galaktoz ve sialik asit için bir alıcı olarak görev yapar. Galaktoz ve sialik asit şeker nükleotidlerinden Golgi galaktozil ve sialil transferazlar ile transfer edilir ve müsindeki son trisakkarit dizisi oluşur. 3. Diğer Golgi glikozil transferazlar proteoglikan ve kollajen üzerindeki oligosakkarit biyosentez basamaklarında yer alır. 100’den fazla glikozil transferaz bir hücredeki glikokonjugat biyosentezinde görevlidir (13). Glikoproteinlerin Oligosakkarit Zincirlerinin Fonksiyonları N-bağlı oligosakkaritler En önemli görevleri protein katlanması sırasındadır. ER’daki şaperon adı verilen proteinler yeni sentezlenen membran proteinlerinin doğru konformasyonda katlan malarına yardım eder. iki şaperon (calreticulin ve calnexin) yapılarında kalan tek bir glikoza sahip mannozca zengin oligosakkaritleri tanıyarak katlanmamış glikoproteine bağlanır. Bu iki şaperon lektinler gibi karbonhidrat bağlayıcı proteinler sınıfındandır. Spesifik karbonhidrat yapıları için bir tanıma ve bağlama bölgelerine sahip proteinlerdir. Katlanma hızı şaperonlarla arttırılır. Yanlış katlanmış ya da katlanmamış proteinler Golgi’ye normal bir şekilde transfer edilemez ve ER’da parçalanır (12). Mannozca zengin oligosakkaritler bazı proteinleri hücredeki spesifik bölgelere hedefler Lizozomlar bir çok hücre bileşeninin hidrolizini ve dönüşümünü gerçekleştirir; proteazlar, lipazlar, glukozidazlar gibi bir çok parçalayıcı hidrolitik enzimler içerir. Lizozomal enzimlerin çoğu N-bağlı glikoprotein yapısındadır (8). Man-6P lizozomal enzimlerin lizozoma yönlendirilmesinde bir işaret olarak kullanılır. Golgi’de Man-6P reseptörü enzimi tanır, bağlar ve lizozomlara yönlendirir. Man-6P reseptörü hücre yüzeyinde de vardır, bu sinyali içeren ekstraselüler enzimler de endositozla alınır ve lizozomlara transfer edilir (13). Glikoproteinlerin oligosakkarit zincirleri proteinlerin çözünürlüğünü ve stabilitesini arttırır Çözünürlük oligosakkarit zincirleriyle arttırıldığı için hücre dışına salgılanan bir çok protein ( plazma proteinleri, maya ve mantarlardan salgılanan parçalayıcı enzimler) glikoprotein yapısındadır. Bu enzimler ısıya, deterjanlara, asitlere ve bazlara çok dayanıklıdır. Karbonhidrat grupların enzimatik olarak ayrılması stabiliteyi büyük ölçüde azaltır(4). Tunikamisin gibi glikozilasyon inhibitörlerinin (Dol-PP-GlcAc sentezini inhibe eder) varlığında sentezlenen glikoproteinler yanlış katlanma ve işlemlenme ya da çözünürlüğünün azalması nedeniyle ER’da çöker (12). Hem N hem de O-bağlı oligosakkarit yapıları tanıma işleminde yer alır N-bağlı glikoproteinler hayvan hücrelerinin yüzeyinde bulunur ve hücre-hücre etkileşimlerinde önemli rol oynar (4). Bir hücre, hücre yüzeyinde tamamlayıcı hücrenin yüzeyindeki spesifik karbonhidratları bağlayan spesifik lektin gibi tanıyıcı bir protein içerebilir. Bu etkileşim fertilizasyon, inflamasyon gelişimi ve farklılaşmasında anahtarbir faktördür (4). Fertilizasyon: Sperm, oositin plazma membranına ulaşmak için oositi saran kalın, saydam ve hücresel olmayan bir zarf olan zona pellusida’yı (ZP) aşmak zorundadır. ZP, ZP 1-3 olarak gösterilen üç tane glikoprotein içerir. Bunlardan özellikle ilginç olanı sperm için bir resept ör olarak görev yapan ve O-bağlı glikoprotein olan ZP3’dür. Sperm yüzeyinde yer alan ve galaktosil transferaz olan bir protein ZP3’ün oligosakkarit zincirleri ile etkileşir; proteazlar, hiyalüronidazlar ve sperm akrozomundaki diğer maddeler ortama salınır ve bu enzimler spermin ZP’yı aşmasına ve oositin plazma zarına ulaşmasına yardım eder. ZP glikoproteinleri ile ilgili yapılan çalışmalar, fertilitenin düzenlenmesinde immünokontraseptif yöntemlerin planlanması için yararlı bir bakış açısı sağlamaktadır (14). ınflamasyon: Vasküler endotel hücrelerinin hasarı sonucu oluşan inflamatuar yanıt ile hasarlı dokudan sitokinler salınır ve lökositleri çeker. Bu lökositlerin kan dolaşımından çıkması ve hasarlı dokuya ulaşması gereklidir. Bunu yapabilirler çünkü sialil Lewis - X antijen (membran glikolipid veya glikoproteinin bir bileşeni) olarak bilinen bir tetrasakkarite sahiptirler. Sialil Lewis-X antijen, endotel hücrelerinin yüzeyinde bulunan ve E-selektin olarak adlandırılan bir lektin tarafından tanınır. Selektin ve sialil Lewis-X antijen arasındaki etkileşim sonucunda lökositler damar duvarına yapışır. Lökositlerin damar duvar ına yapışması enfeksiyonlarla mücadelede önemlidir, tehlikeli ve hayatı tehdit edici olabilir. Miyokard infarkt üsünde (MI) de lökositler arterleri tıkayabilir ve iskemiye yol açar. Bu etkileşimin önemi nedeni ile sialil Lewis-X antijen yapısını taklit eden glikomimetikler olarak bilinen yeni maddeler araştırılmaktadır. MI geçiren hastalara bu ilaçların verilmesi ile selektin bölgeleri bloke edilir, lökositlerin damar duvarına bağlanması inhibe edilir ve iskemi olasılığı azaltılır (1,15). Glikoprotein sentezindeki anomaliler Karbonhidrattan fakir glikoprotein sendromları(CDGSs) yeni tanımlanan, nadir görülen genetik hastalıklardandır. Bütün hastalarda multisistem patolojiler görülür ve özellikle sinir sistemi ciddi bir şekilde tutulur. Sekretuar glikoproteinler, lizozomal enzimler ve membran glikoproteinlerinin karbonhidratlarındaki eksiklik ile karakterize dört farklı hastalık belirlenmişti. Tanı serum transferrin elektroforezi ile konur. CDGS’de transferrin az miktarda sialik asit içerir ve daha yavaş göçer. Bu hastalık grubundaki temel defekt N-bağlı oligosakkaritlerin sentezinde veya işlemlenmesinde görülebilir. GlcNAc ve mannozidaz II’deki defektler belirlenmiştir (16, 17). Glukozidaz inhibitörleri : Bir çok bitki alkaloidi glukozidaz inhibitörüdür ve enzimlerin budanmasını inhibe ederler. Castanospermin glukozidaz I ve II’ yi inhibe eder; Glc3Man9GlcNac2-protein’den glukoz ayrılmasını bloke eder. AIDS virüs zarf proteinleri gibi bir çok proteinler calnexin gibi şaperon proteinleri ile etkileşerek katlanmaya yardım ederler. Calnexin tek glukoz kalıntısı kalana dek budanan glikoprotein oligosakkaritlerine bağlanır. Castanospermin ile glukozun çıkarılması inhibe edilirse protein doğru olarak katlanamaz. Diğer bitki alkaloidleri kompleks oligosakkarit sentezi için gereken mannozidazları inhibe eder. Swainsonine mannozidaz II’ yi inhibe eder ve sadece parsiyel kompleks zincir içeren oligosakkaritler oluşur (18). I-hücre hastalığı (mukolipidosis II) ve pseudo-Hurler polidistrofi (mukolipidosis III) nadir görülen herediter hastalıklardandır. Lizozomal enzimlerin lizozomlara hedeflenmesindeki eksikliğe bağlıdır. GlcNAc-1-P transferaz lizozomal enzimlerde hedefleyici sinyal (N-bağlı oligosakkaritler üzerindeki Man-6-P kalıntıları) bulunmaz ve hücrelerden salgılandıktan sonra lizozomlara gidemezler. Bu hastalardaki fibroblastlarda koyu inklüzyon cisimleri bulunur (I-cell). Lizozomlar sindirilemeyen maddelerle dolar ve bebeklikte ölüme yol açar (19). Glikoptein yıkımındaki anomaliler Glikoproteinlerin oligosakkaritleri lizozomlarda zincirlerdeki spesifik terminal şeker kalıntılarını uzaklaştıran exoglukozidazlar (endo-b-D-Nac-glikozaminidaz ve aspartil glikozaminidaz) tarafından yıkılır. Bu enzimlerin her biri için lizozomal enzim defektleri söz konusudur. Bu durumda dokularda ve idrarda hidrolize edilmemiş karbonhidrat parçaları birikir (20, 21). KAYNAKLAR 1. Elbein A. Complex Carbohydrates: Glycoproteins. In : Crowe L ed. Medical Biochemistry Bynes. Dominiczak Basildon, England: Mosby Publishing. 1999: 308-17. 2. Gahmberg CG, Tolvanen M. Why mammalian cell surface proteins are glycoproteins. Trends Biochem Sci 1996; 21: 308-11. 3. Biological roles of oligosaccharides: All of şe şeories are correct. Glycobiology 1993; 3: 97-130. 4. Kobata A. Structures and functions of şe sugar chains of glycoproteins. Eur. J. Biochem 1992; 209: 483-501. 5. Kishino S, Miyazaki K. Separation meşods for glycoprotein analysis and preparation. J Chromatogr B Biomed Sci Appl 1997; 699:371-81. 6. Hong M, Cassely A, Mechref Y, Novotny MV. Sugar-lectin interactions investigated şrough affinity capillary electrophoresis. J Chromatogr B Biomed Sci Appl. 2001; 752(2):207-16. 7. Herbert E. Endogenous lectins as cell surface transducers. Biosci Rep 2000; 20(4): 213-37. 8. Nelson DL, Michael MC. Carbohydrates and Glycobiology. In: Ryan M ed. Lehninger Principles of Biochemistry. United States of America: Wort Publishers. 2000: 293-324. 9. McEver RP, Moore KL, Cummings RD. Leucocyte trafficking mediated by selectin-carbohydrate interactions. J. Biol. Chem 1995; 270: 11, 025-11, 028. 10.Boren T, Normark S, Falk P. Helicobacter pylori: Molecular basis for host recognition and bacterial adherence. Trends. Microbial 1994; 2: 221-28. 11.Lennarz WJ: şe Biochemistry of Glycoproteins and Proteoglycans. Plenum Press, 1980. 12.Opdenakker G, Rudd P, Ponting C, Dweek R. Concepts and principles glycobiology. FASEB J. 1993; 7: 1330-7. 13.Meynial-Salles I, Combes D. In vitro glycosylation of proteins : an enzymatic approach. J Biotechnol 1996; 46: 1-14. 14.Hedrick JL. Comparative structural and antigenic properties of zona pellucida glycoproteins. J Reprod Fertill Suppl 1996; 50: 9-17. 15.Hoke D, Mebius RE, Dybdal N, Dowbenko D, Gribling P, Kyle C, Baumhueter S, Watson SR. Selective modulation of şe expression of L-selectin ligands by an immune response. Curr Biol, 1995; (6):670-8. 16.Parodi AJ. Reglucosylation of glycoproteins and quality control of glycoprotein folding in şe endoplasmic reticulum of yeast cells. Bim Biophys Acta 1999; 1426: 287-95. 17.Krasnewich D, Gahl WA. Carbonhydrate-deficient glycoprotein syndrome. Adv Pediatr 1997 ; 44 : 109-40. 18.Kaushal GP ; Elbein AD. Glycosidase inhibitors in study of glycoconjugates. Department of Biochemistry and Molecular Biology, University of Arkansas for Medical Sciences, Little Rock 72205. Meşods Enzymol. 1994; 230 :316-29. 19.Glickman JN, Morton PA, Slot JW, Kornfeld S, Geuze HJ. şe biogenesis of şe MHC class II compartment in human I-cell disease B lymphoblasts. J Cell Biol. 1996; 132(5):769-85. 20.Schachter H, Jeaken J. Carbonhydrate-deficient glycoprotein syndrome type II. Biochim Biophys Acta 1999 ; 1455(2-3) : 179-92. 21.Freeze HH. Disorders in protein glycosylation and potential şera Yrd.Doç.Dr., Abant İzzet Baysal Üniversitesi Düzce Tıp Fakültesi Biyokimya ve Klinik Biyokimya AD, DÜZCE Özlem YAVUZ

http://www.biyologlar.com/glikoproteinler-ve-biyomedikal-onemi

Regl

Rahim iç katmanının (endometrium) her ay kanama şeklinde dökülmesi demek olan ve belirli yaş sınırları içerisindeki kadınlarda görülen bir olaydır. Fiil olarak genellikle "adet görmek" şeklinde kullanılır.

http://www.biyologlar.com/regl

2015’in çevre açısından en iyi ve en kötü olayları

2015’in çevre açısından en iyi ve en kötü olayları

En kötüler Kuito Petrol TankeriRadyoaktif atık yüklü olduğu iddiasıyla gündeme gelen Fpso Kuito isimli petrol tankeri, söküm yapılmak üzere İzmir’deki Aliağa Gemi Geri Dönüşüm Bölgesi'ne getirildi. Yetkili kurumlarca yapılan ölçümler sonucunda, 'Zararlı bir bulguya rastlanmadığı' raporu verildi. Bu rapor üzerine gemi karaya oturtuldu ve parçalanıp hurda haline getirildi.Sel felaketleriBaşta Hopa olmak üzere, Türkiye’nin birçok bölgesinde çok ciddi sel felaketi yaşandı. Bu felaketler, maddi kayıpların yanında can kayıplarına da neden oldu. Artvin başta olmak üzere, İstanbul, Ankara, Sakarya, Çorum, Antalya, Samsun sel felaketleri açısından öne çıkan illerdi. Özellikle can ve mal kayıplarına yol açan Artvin-Hopa’daki sel felaketi bölgenin coğrafi özellikleri ve doğa tahribatları göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Karadeniz Bölgesi, yağışların oluşum şekli, topografik yapısı, bitki örtüsü gibi doğal özellikleri itibariyle sel, heyelan, erozyon açısından hassas bir bölge. Bölgenin doğal özelliklerini göz ardı edilerek hayata geçirilen yapılar, HES’ler, yol çalışmaları bu hassasiyeti felakete çeviriyor. İklim değişikliği ile birlikte ani ve şiddetli hava olaylarının daha sık yaşanmasının beklendiği de düşünülecek olursa, bu felaketlerin tekrarlanması kaçınılmaz. Dolayısıyla, ekosistem temelli, havza ölçeğinde planlama ile bölgedeki uygulamalar hayata geçirilmeli.Yeşil Yol sadece biyolojik çeşitliliği değil, Karadeniz kültürünü de tehdit ediyorYeşil Yol ile Samsun’dan Hopa’ya kadar Karadeniz yaylalarının yüksek rakımdan, denize paralel bir şekilde birbirine bağlanması planlanıyor. Bu yüksek dağ ekosistemlerinin yer aldığı bir güzergah. Bu güzergahtan geçecek bir yol, nadir ve tehlike altında olan türlerin yaşam alanlarının tahrip olmasına neden olacak.Doğu Karadeniz Bölgesi, biyolojik çeşitlilik açısından dünyadaki önemli 34 sıcak noktadan biri olan Kafkasya Ekolojik Bölgesi'nin Anadolu’daki uzantısı. Bu yüzden bölge, önemli düzeyde biyolojik çeşitliliğe sahip, endemizm oranı yüksek bir bölge. Bölgenin neredeyse tamamında çok sayıda endemik bitki, kuş, memeli, sürüngen, kelebek ve böcek türü yaşıyor.Yeşil Yol gerçekleştiği takdirde Karadeniz dağları, ormanları, meraları, su varlıkları, flora ve faunasının geri dönüşü olmayacak bir şekilde zarar görmesi söz konusu. Ayrıca, Doğu Karadeniz yaylalarına doğu-batı yönünde sahile hiç inmeden yeni bir yolun yapılmasıyla bütün yaylaların kolaylıkla erişilebilir hale gelmesi yapılaşma ve kitle turizmine yol açacağından bölgenin kültürel değerleri de tehdit altında.Artvin Cerattepe: Türkiye’nin en büyük çevre davası24 yıldan bu yana Artvin’i yaşanmaz hale getirme tehdidi altına sokan maden faaliyetlerine karşı Temmuz ayında Türkiye’nin en geniş katılımlı çevre davası açıldı.2013 yılında maden şirketinin almış olduğu ÇED olumlu kararı, Rize İdare Mahkemesi  tarafından eksiklikler gerekçe gösterilerek iptal edilmişti. Bunun üzerine şirket bir genelgeye dayanarak, iptal edilen ÇED raporu yerine eksiklikleri ortadan kaldırdığını öne süren yeni bir rapor hazırlattı. Yeni raporunu doğrudan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunan şirket, böylece ÇED olumlu kararı aldı. Bu kararla birlikte, Rize İdare Mahkemesi’nin iptal kararı etkisiz hale gelirken, ÇED olumlu kararı da herhangi bir hukuki merci tarafından denetlenmeden doğrudan bakanlıktan onay almış oldu. Dava dosyasında eksikliği tamamlandığı öne sürülen şirket raporunun yargı denetiminden geçmesini ve yargının bu denetimi yapabilmesini sağlamak için de bir kez daha hukuki süreç başlatılmış oldu.Türkiye’nin “kömür karası” yılı2012’nin “Kömür Yılı” ilan edilmesi ile Türkiye’de 80’e yakın kömür santralinin yapılması, Konya Kapalı Havzası, Trakya gibi önemli tarımsal bölgelerin linyit madenlerine dönüştürülmesi planlanıyor. Somut bir örnek olarak Konya-Karaman’ı ele alırsak; Konya Kapalı Havzası içinde 20.000 hektarlık bir alanının kömür ocağına dönüştürülmesi planlanıyor. 20.000 hektarlık alanda yani İstanbul’da tarihi yarımadanın yüzölçümünün on katından fazla bir alanda, toprak, su yok edilecek. Sadece Konya-Karaman ovalarında 20.000 hektar tarım alanında üst toprak sıyrılıp yok olacak. Bununla birlikte 20.000 hektarlık alandan çıkacak hafriyatın başka bir tarım alanı üzerine dökülmesiyle hektarlarca tarım alanının yok edilmesi planlanıyor. Bu durum, bölgedeki topraklarda üretim yaparak geçimlerini sağlayan 5.000’den fazla insanın elinden topraklarının alınması, yerinden olması, geçim kaynağını kaybetmesi anlamına geliyor. Diğer önemli bir konu da su; Konya Kapalı Havzası’nda yer altı suları hem tarım hem de içme suyu olarak kullanılıyor ve havzadaki 4 ilin ihtiyacını karşılıyor. Kömüre ulaşmak için alanın susuzlaştırılması yani yer altı suyunun boşaltılması gerekiyor.İklim ve enerji politikalarının merkezindeki kömür tartışmalarını yalnızca bir enerji meselesi olarak görmemeliyiz, su ve toprağın iklim değişikliğinin etkileriyle gittikçe daha fazla tehdit edildiğinin farkında olarak kömürü, toprak hakkı, su hakkı ve gıda hakkı meselesi olarak da ele almalıyız.Türkiye’nin yarısı çölleşme riskiyle karşı karşıyaOrman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından önemli bir çalışma yapıldı. Türkiye’de ilk defa çölleşme kriter ve göstergeleri belirlenerek ulusal ölçekte çölleşmeye duyarlı alanlar tespit edildi ve Türkiye’nin risk haritası çıkarıldı. Çölleşme Risk Haritası’na göre Türkiye’nin yaklaşık yüzde 47’si orta ve üzeri çok yüksek risk grubunda yer alıyor. Çölleşmenin görüldüğü Konya-Karapınar,Iğdır-Aralık ve Urfa-Ceylanpınar çok yüksek risk taşıyan bölgeler olarak görülürken; Tuz Gölü havzası, Ereğli-Karaman bölgesi, Urfa-Ceylanpınar-Mardin-Batman hattı, Eskişehir çevresi ise orta ve yüksek risk grubunu oluşturuyor.Çok yüksek risk taşıyan bölgelerden biri olan Konya-Karapınar bölgesinde planlanan linyit madeni ve termik santral projelerinin de hayata geçirilmesi, bölgenin su varlıklarına yönelik çok ciddi bir tehdit.Türkiye'nin Longozları tehlike altındaKırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada, lagünler, tatlı ve tuzlu su gölleri, alüvyal subasar ormanlar, çayırlar, kıyı kumulları ve sığ deniz kıyılarından oluşan farklı habitatları ile çok zengin biyolojik çeşitliliğe sahip bir bölge. Ancak, bölgede yapılması planlanan liman, mevsimsel subasar ormanları, bataklıkları, tatlı su gölleri ve kıyı kumullarını bir arada bulunduran ender ekosistemlerden biri olan İğneada bölgesini tehdit ediyor. Bir başka benzer tehdit de Sakarya Acarlar Longozu için geçerli. Sakarya’nın Karasu ilçesinde 5 köyü kapsayan, tarım ve orman alanlarının da içinde bulunduğu 222 hektar büyüklüğündeki arazi Nisan 2015’te Bakanlar Kurulu kararıyla Otomotiv İhtisas Endüstri Bölgesi ilan edildi. Endüstri Bölgesi olarak ilan edilen alan da Acarlar Longozu yakınında, kumulların da bulunduğu hassas bir bölgede.En iyilerHevsel Bahçeleri Dünya Mirası ListesindeHevsel Bahçeleri, Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli arazileri içeriyor. Almanya'nın Bonn kentinde düzenlenen UNESCO 39'uncu Dünya Miras Komitesi Toplantısı'nda, Diyarbakır Surları ile Hevsel Bahçeleri 'Dünya Kültür Mirası' olarak tescillendi. Diyarbakır'ın simgesi olan, üzerindeki yazıtlar, kitabeler ve kabartma figürlerle bir açık hava müzesini andıran 5 bin 700 metre uzunluğunda, 12 metre yüksekliğindeki tarihi surlar ile özgün işlevini binlerce yıldır koruyan 700 hektarlık alanı kapsayan Hevsel Bahçeleri hem doğal hem de kültürel açıdan korunması gereken alanlar.Çeşme damla sakızını koruyacakTEMA Vakfı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Falım, sakız ağaçlarını korumak için Türkiye’deki ilk gen koruma sahasını kurdu. UNESCO’nun somut olmayan kültür mirası listesine giren damla sakızının Türkiye topraklarında devamlılığını sağlamak üzere yürütülen İzmir Çeşme’deki Sakız Ağacı Klon Parkı Tesisi projesi başarıya ulaştı. TEMA Vakfı’nın Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın iş birliği ve Falım’ın sponsorluğunda yürüttüğü damla sakızı ağaçlarını gelecek nesillere aktaracak Sakız Ağacı Klon Parkı projesinde 117 klona ait 1000’e yakın fidan yetiştirildi. Böylece, dünyada yalnızca Türkiye’de Çeşme’de ve Yunanistan’da Sakız Adası’nda yetişen damla sakızının Türkiye topraklarında gelecek nesillere aktarılması güven altına alındı. Aynı zamanda, bu çalışma ile bir ilke de imza atıldı. Sakız Ağacı Klon Parkı’yla, Türkiye’de tehlike altında bir türü korumak için ilk kez bir sivil toplum kuruluşu, özel sektör ve kamu iş birliğiyle bir gen koruma sahası kuruldu.Yerelde kazanılan çevre mücadeleleri umut vermeye devam ettiRize Senoz Vadisi Çataldere Köyü’nde yapılmak istenen HES Projesi için iptal kararı verildi. 2006 yılında söz konusu proje için “ÇED gerekli değildir” kararının verilmesi ile yerelde başlatılan mücadele, uzun uğraşlar ve çabalar sonucunda yaşamdan yana sonuçlandı. Bunun yanında Antalya’da Ekizce Yaylası’ndaki mermer ocağı,  Bursa DOSAB Termik Santrali için onaylanan ÇED raporunun iptali, Aliağa-Foça’daki termik santralin ormanlık alanı ve köyler arasındaki kül deposu için açılan davalarda mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Adana Pozantı’daki açık ocak işletmeli altın madenlerinin ÇED raporları reddedildi. Doğa Akdeniz’de yıllardır süren mücadele sonucunda İskenderun Körfezi’ndeki 4 termik santral için lisans başvurusu reddedildi. Uluslararası, ulusal ve yerel sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü çalışmalar sonucunda Fransız enerji şirketi, Fransız Hükümeti’nin kararıyla Adana’daki Ada Termik Santrali de dahil tüm kömürlü termik santral planlarından vazgeçtiğini açıkladı.Karaman kömür madeninde ÇED iptal kararı2012 yılının Kömür Yılının ilanı ve buna paralel olarak Türkiye’deki linyit rezervlerinin değerlendirilmesinin gündeme gelmesiyle beraber Konya Karapınar-Karaman Akçaşehir’deki linyitlerin çıkarılması için ruhsat ve ÇED süreçleri başlamıştı. 2013 yılında kömür yatırımının bölgeye olumsuz etkilerine dair hazırladığı raporu kamuoyuyla paylaşan TEMA Vakfı, yerelde savunuculuk çalışmalarına devam ediyor. Toplam 20.000 hektarlık bir arazinin maden ocağına dönüşmesinin planlandığı alanda geçtiğimiz sene 5.900 hektarlık ilk ruhsat alanı için 2014 yılında sonlanan ÇED sürecini takiben TEMA Vakfı, diğer sivil toplum örgütleri ve yöre halkı ‘ÇED olumlu’ kararının iptali için dava açtı. Mahkeme, ÇED olumlu kararının iptaline karar verdi.İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı - COP2130 Kasım - 12 Aralık arasında Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı (COP21) düzenlendi. Konferansın sonunda, uzun süredir beklenen ve yeni bir iklim rejiminin temellerini oluşturacak olan Paris Anlaşması çıktı. Anlaşmanın en önemli çıktısı sivil toplum örgütlerinin ve gelişmekte olan ülke gruplarının uzun zamandır mücadelesini verdiği iklim değişikliğine bağlı ortalama sıcaklık artışlarının 1,5 derece ile sınırlandırılması hedefi oldu. Bunun gerçekleştirilmesi için orta vadede küresel ekonominin tamamen karbonsuzlaştırılması, yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçiş gibi dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekiyor. Artık fosil yakıtların geride bırakıldığı ve medeni olmanın yeni ölçütünün yüzde 100 yenilenebilir enerjiye dayalı ve karbonsuzlaştırılmış ekonomiye dönüşmek olduğu bir çağa giriyoruz. Türkiye de bu yeniçağa hızla ayak uydurmalı ve öncelikli olarak planladığı 80’e yakın yeni kömürlü termik santralden vazgeçmeli.Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Konferansı -  COP12Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Konferansı Ekim ayında Ankara'da gerçekleştirildi. Konferansın sonunda, 2030 yılına kadar Arazi Bozunumu Dengelenmesinin kabulüne karar verildi. Bu karar çok önemli bir kazanım olmakla birlikte, Arazi Bozunumu Dengelenmesinin (LDN- Land Degradation Neutrality) henüz tanımı ve kapsamının tam oturmadığı düşünülüyor ve uygulanması birçok açıdan dikkat gerektiriyor. Bu belirsizliklerin devletlere ve kurumlara doğayı bozma hakkı tanımayacak şekilde ortadan kaldırılması gerekiyor.Umut Yeşertiyoruz                                                                                                                        TEMA Vakfı http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/2015in-cevre-acisindan-en-iyi-ve-en-kotu-olaylari

Treg fonksiyonunun geri çevrilmesi kansere karşı bağışıklığı arttırıyor!

Treg fonksiyonunun geri çevrilmesi kansere karşı bağışıklığı arttırıyor!

Önemli bağışıklık hücrelerinin fonksiyonunun dikkatlice ayarlanması durumunda tamamen yeni tipte kanser immünoterapisi teknikleri geliştirilebileceği açıklandı. Nature Medicine’da yayımlanan çalışmaya göre, bunun yapılabilmesi için istenmeyen otoimmün yanıtları tetiklemeden tümörleri küçültmek gerekiyordu. Yeni araştırma hayvanlarda oldukça iyi sonuçlar verdi.Çalışmanın verileri hakkında bilgi veren Hospital of Philadelphia İmmünoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Wayne W. Hancock, “Bu preklinik çalışma, sözde T-düzenleyici (Treg) hücrelerin özel, immünosupresif alt kümesinin fonksiyonunu bir ilaç kullanarak düzenlemenin güvenli bir şekilde tümör büyümesini kontrol ettiği prensibinin kanıtını göstermektedir. Çalışmamız gerçekten potansiyeli büyük, yeni bir kanser immünoterapisi konusunda önemli bir kapı aralıyor. İmmünolojide temel bir paradoks vardır: immün sistem neden kanseri ilk yerinde önlemiyor? Bunun yanıtı karışıktır, fakat immün sistemin elementleri arasında rol oynayan hassas bir denge söz konusudur. Bağışıklık bizi hastalıklara karşı korurken, aşırı derecede agresif immün yanıt tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Hatta yaşamı tehdit edici, vücudun kendi kendine saldırdığı, otoimmün reaksiyonları tetikleyebilir” dedi.Bu çalışmada, Hancock kısaca Foxp3+ Tregler adı verilen immün hücre alt tipi üzerine odaklandı. Treg’lerin otoimmüniteyi sınırlandırdığının bilindiğini dile getiren Prof. Dr. Hancock, şu bilgileri verdi: “Fakat bunlar sıklıkla tümörlere karşı immün yanıtı engeller. Otoimmün reaksiyonlara izin vermeden antitümör aktiviteye izin veren bir yolda Treg fonksiyonunu azaltmak için bir yola ihtiyacımız var.”Prof. Dr. Hancock’un grubu p300 enzimini inhibe etmenin başka bir proteinin, Treg’lerin biyolojisini kontrol altına almada önemli bir rol oynayan, Foxp3’ün, fonksiyonlarını etkileyebileceğini gösterdi. Araştırmacılar farelerde p300’ü açığa çıkaran geni silerek, güvenli bir şekilde Treg fonksiyonunu azalttılar ve tümör büyümesini kısıtladılar. Dikkati çekecek bir şekilde, farelerde p300 ve Treg’ler üzerinde aynı etkilere normal farelerde p300’ü inhibe eden bir ilaç kullanarak da ayrıca ulaştılar.Prof. Dr. Hancock, immünoterapide p300’ü hedef alan daha ileri araştırmalara devam edecek. Hancock, preklinik bulguların klinik uygulamaya dönüştürmek için cesaret veren potansiyel sunduğunu söyledi ve ilaç firmalarının bu yaklaşımı muhtemel bir kanser tedavisi olarak araştırmaya olan ilgilerini ifade ettiklerini ekledi.Treg fonksiyonunu aşağı düzenleyen, antitümör çalışması, Prof. Dr. Hancock’un Treg araştırmasında madalyonun diğer yüzüdür. 2007’deki bir hayvan çalışmasında, ayrıca Nature Medicine’da, vücudun organ naklini daha iyi tolere edebilmesine izin vermek için immün yanıtı baskılamak amacıyla Treg fonksiyonunu artırdı. Mevcut çalışmada, Treg faaliyetini azaltarak bağışıklık sisteminin istenmeyen bir ziyaretçiye – bir tümöre – saldırmasına izin verdi. Her iki durumda da, fakat farklı yönlerde, epigenetik sürece– temel proteinleri değiştirmek için asetil gruplar adı verilen kimyasallar grubu – güvendi. Bunun immün fonksiyonun yin ve yangı olduğunu ekledi.Kaynak: Inhibition of p300 impairs Foxp3 T regulatory cell function and promotes antitumor immunity. Y. Liu, L. Wang, J. Predina, R. Han, U. Beier, L.Wang, V. Kapoor, T. Bhatti, T. Akimova, S. Singhal, P. Brindle, P. Cole, S. Albelda, W. Hancock. Nature Medicine, 2013; DOI: 10.1038/nm.3286Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:http://www.nature.com/nm/journal/v19/n9/full/nm.3286.htmlAbstracttreg-balance2Forkhead box P3 (Foxp3)+ T regulatory (Treg) cells maintain immune homeostasis and limit autoimmunity but can also curtail host immune responses to various types of tumors1, 2. Foxp3+ Treg cells are therefore considered promising targets to enhance antitumor immunity, and approaches for their therapeutic modulation are being developed. However, although studies showing that experimentally depleting Foxp3+ Treg cells can enhance antitumor responses provide proof of principle, these studies lack clear translational potential and have various shortcomings. Histone/protein acetyltransferases (HATs) promote chromatin accessibility, gene transcription and the function of multiple transcription factors and nonhistone proteins3, 4. We now report that conditional deletion or pharmacologic inhibition of one HAT, p300 (also known as Ep300 or KAT3B), in Foxp3+ Treg cells increased T cell receptor–induced apoptosis in Treg cells, impaired Treg cell suppressive function and peripheral Treg cell induction, and limited tumor growth in immunocompetent but not in immunodeficient mice. Our data thereby demonstrate that p300 is important for Foxp3+ Treg cell function and homeostasis in vivo and in vitro, and identify mechanisms by which appropriate small-molecule inhibitors can diminish Treg cell function without overtly impairing T effector cell responses or inducing autoimmunity. Collectively, these data suggest a new approach for cancer immunotherapy.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/treg-fonksiyonunun-geri-cevrilmesi-kansere-karsi-bagisikligi-arttiriyor

Ya Kadın Vücudunun <b class=red>Regl</b> Olmaya İhtiyacı Yoksa?

Ya Kadın Vücudunun Regl Olmaya İhtiyacı Yoksa?

Birçok kadın için adet döneminin es geçilmesi, piyasada bulunan çeşitli doğum kontrol yöntemlerinin pek bir sevilen yan etkisidir.

http://www.biyologlar.com/ya-kadin-vucudunun-regl-olmaya-ihtiyaci-yoksa

Apoptoz Nedir ? Hücreler neden apoptoz geçirir ? Apoptoa Aşamaları Nelerdir ?

Apoptoz Nedir ? Hücreler neden apoptoz geçirir ? Apoptoa Aşamaları Nelerdir ?

APOPTOZ NEDİR? Apoptoz veya programlanmış hücre ölümü, vücutta doğal olarak meydana gelen bir süreçtir. Ve bu süreçlerin düzenlenmesinde önemli rol oynar. Bu tip hücre ölümü DNA’nın bir ya da daha fazla nükleozom parçalarına ayrılması, kromatin yoğunlaşması ve çekirdek parçalanması gibi özel şekilsel değişikliklerle karakterizedir. Normal şartlarda apoptoz, vücudun her bir parçasının içerik ve büyüklüğünün fizyolojik gereksinimlerin belirlediği sınırlar içinde kalmasını sağlar. Apoptozun başlanması ve baskılanması karmaşık bir düzenleyici sinyal ağı tarafından kontrol edilir. HÜCRELER NEDEN APOPTOZ GEÇİRİR? Hücrelerin kendilerini imha etmesini gerektirecek birkaç örnek vardır. Örneğin; reglin doğal sürecide dahil dokunun uterustan temizlenmesi gerekir. APOPTOZ GEÇİREN HÜCRELERDEKİ BİYOKİMYASAL DEĞİŞİKLİKLER Kromatin değişikliklerinin başlamasından kısa süre önce, hücresel aktivitelerde ve sinyal iletiminde yaygın olarak kullanılan kalsiyumun sitoplazma içi miktarında hafif artma görülür. Bu artış bazı sessiz enzimleri aktive ederek bazı yapısal değişikliklere yol açar. Kalsiyuma bağlı endonükleaz ve transglutaminaz sessiz enzimler arasındadır. Bazı hücrelerde ise, apoptozun geç döneminde kalsiyum artışı olması kalsiyumun apoptozun değişik dönemlerinde farklı roller üstlenebildiğini düşündürmektedir. Çekirdek değişikliklerine endojen kalsiyum magnezyum bağımlı nükleazların aktivasyonu neden olur. Bu nükleazlar bazı hücrelerde sürekli olarak bulunurken bazılarında apoptozdan önce görülür. Nükleozomlar arasında   kromatini bölerler ve apoptotik hücre DNA’sı hepsinin uzunluğu 180-200 çifti ve katları olan parçalara ayrılır. Bu parçalar agaroz elektroforezde apoptoza özgü merdiven görünümü oluştururlar. Apoptozun belirgin yapısal özelliği olan sitoplazmik yoğunlaşmanın mekanizması bilinmemektedir. Bunun sonucunda önce hücre yüzeyinde çıkıntılar, sonra hücre içeriğini ayıran apoptotik cisimler oluşur. APOPTOZ SIRASINDA NE OLUR? Apoptoz uyarısı olan hücre bir hazırlık döneminden geçer. Geriye dönüşümlü olan bu dönemde hücrelerin sitoplazmasında bazı genlerin uyardığı m-RNA ve protein yapımı olduğu görülür. Protein yapımını önleyen ajanlar apoptozisi önlemektedir. Apoptozis sırasında değişmez şekilde ortaya öıkan metabolik bir olay dizisi bulunmaz. Aktif RNA ve protein sentezine duyulan gereksinim hücre tipine ve apoptotik uyarının türüne bağlıdır. Bu durum hemen bütün hücrelerde fizyolojik hücre ölümünü baskılayan ya da başlatan düzenleyici proteinlerin bulunması ile açıklanabilir. Belli bir hücre tipinde baskılayıcıların ve başlatıcıların göreceli yıkım hızları apoptozu başlatan veya durduran RNA ve prtein sentezinin durup durmayacağını belirler. Sonuç olarak, hücre boyutu azalma geçirir. Hücresel bileşenler ve organeller yıkılır ve yoğunlaşır. Kabarcık şekilli toplar denilen şekiller hücrenin yüzeyindedir. Hücre daha küçük parçalara ayrılır. Bu parçalar hücrede bulunur. Apoptotik cisimcikler tarafından parçalanır ve fagosite edilir. APOPTOZUN AŞAMALARI Apoptoz hücrenin kendini yok etmek için bir takım metabolik ve fizyolojik işlemleri devreye soktuğu bir olaydır. Apoptoz uyarısı alan hücre bulunduğu ortamdan uzaklaşır, komşu hücrelerle bağlantısını koparır ve büzüşür, kromatini yoğunlaşır piknotik bir görünüm alır. DNA’sı nükleozomlarından kesilir jel elektroforezinde tipik merdiven bant görünümü alır . ancak hücre organelleri yapısal bütünlükleri korur. Hücre zarı yapısında bulunan fosfotidil serin hücre zarının iç halinde kopar, apoptotik cisimcikler ayrılır. Apoptotik cisimcikler maktofaj tarafından tanınır ve fagosite edilir, ancak enflamasyon görülmez. APOPTOZ VE KANSER Hücrelerin normal apoptotik süreçten kaçmalarını sağlayan bir özellik kazanmaları hemen bütün kanser hücrelerinde gözlenen bir özelliktir. Tümör hücreleri veya antiapoptotik proteinlerin aşırı yapımıyla ya da proapoptotik proteinlerin yapımlarının ya da etkilerinin azalmasıyla apoptoza dirençli bir nitelik kazanırlar. Örneğin, foliküler B hücreli lenfomada kromozomal bir yer değiştirme sonucu Bcl-2 proteinin yapımı artmaktadır. P53 yoluyla başlatılan apoptoz yolundaki proteinlerin yapımları ya da işlevlerindeki bozuklukların insanlardaki kanserlerin nerdeyse yarısında etkili olduğu gösterilmiştir. 7 Apaf-1’in metastatik melanom hücrelerinde yapının olmadığı gösterilmiştir. Bazı kanser türlerinde ölüm reseptörlerinden biri olan CD95’in yapımının azaldığı bulunmuştur. Kanserleşme ve apoptoz düzenlenmesinin bozulması arasındaki ilişki kemoterapötiklere ya da radyasyona direnç oluşturarak da klinik tıbbı ilgilendiren sonuçlara yol açabilmektedir. AIDS, Alzheimer , Parkinson, insüline bağlı tip diyabet, hepatit C ve miyokard enfarktüsü gibi hastalıklarda apoptoz hızlanırken, otoimmün hastalıklar ve kanserlerde apoptoz yavaşlar. APOPTOZ ÖNLEYİCİLERİ Apoptotik olayı dengede tutan çok değişik apoptoz baskılayıcıları belirlenmiştir. Baslılayıcılarım bir kısmı normalde genomda bulunan genlerdir. Büyüme faktörleri apoptozu önleyici işlev görmektedir. Bir diğer grup viral kaynaklıdır. Virüs enfeksiyonların hücrede apoptoza neden olur. Bu viral hücresel proteinin apoptoz sırasında kaspazlar tarafından parçalandığı gösterilniştir. Çekirdek larninlerinin parçalanmasının çekirdek büzülmesi ve tomurcuklanmaya, hücre iskelet proteinlerinin parçalanmasının tüm hücre şeklinin kaybına neden olduğu, PAK2’nn kazpaz tarafından parçalanmasının apoptotik hücrede aktif kabarcık oluşturduğu gösterilmiştir. Kaynaklar: http://www.klinikgelisim.org.tr/kg22_3/4.pdf http://www.journalagent.com/terh/pdfs/TERH_14_1_1_20.pdf http://cu.dergipark.gov.tr/download/article-file/25371 http://www.iiste.org/Journals/index.php/JSTR/article/viewFile/27984/28728 Derleyen: Merve Erman

http://www.biyologlar.com/apoptoz-nedir-hucreler-neden-apoptoz-gecirir-apoptoa-asamalari-nelerdir-

Türkiyenin Tatlı Su Balıkları

Türkiyenin Tatlı Su Balıkları

Fotoğraf temsilidir. Tatlı su balıkları bakımından zengin olan ülkemizde, tatlısu göllerinin olduğu bölgelerde balıkçılık ve turizm gelişmiştir. Türkiye’de 40’nın üzerinde tatlısu balığı türü mevcuttur. Bunların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-tatli-su-baliklari

Türkiye İç sularında Yayılış Gösteren Endemik İç su Balıkları

Petromyzontidae Lampetra lanceolata Kux and Steiner,1972 Salmonidae Salmo platycephalus Behnke,1968 Salmo trutta abanticus (Tortonese,1954) Clupeidae Clupeonella abrau muhlisi Neu,1934 Cyprinidae Acanthobrama mirabilis Ladiges,1960 Alburnus akili Battalgil,1942 Alburnus baliki Boutskaya,Küçük and Ünlü,2000 Alburnus escherichii Steindachner,1897 Alburnus heckeli Battalgil,1944 Alburnus nasreddini Battalgil,1944 Alburnus sellal adanensis Battalgazi 1944 Alburnus tarichi (Pallas,1811) Alburnus tımarensis Kuru,1980 Barbus plebejus pergamonensis, Karaman,1971 Barbus tauricus escherichi Steindachner,1897 Capoeta antalyensis (Battalgil,1944) Capoeta capoeta angorae (Hanko,1924) (*) Capoeta capoeta bergamae Karaman,1969 Capoeta capoeta sieboldi (Steindachner ,1864) Capoeta capoeta kosswigi Karaman,1969 Capoeta pestai (Peıtschmann,1933) LR/nt Chondrostoma beysehirense Boutskaya,1997 C.holmwoodii holmwoodii (Boulenger,1896) C. holmwoodii meandrense Elvira,1987 Chondrostoma nasus angorae Elvira,1987 Gobio gobio gymnostethus Ladiges,1960 Gobio gobio insuyanus Ladiges,1960 Gobio gobio intermedius Battalgil,1942 Gobio gobio microlepidotus Battalgil,1942 Gobio hettitorum Ladiges,1960 Hemigrammocapoeta kemali (Hanko,1924) Ladigesocypris ghigii mermere (Ladiges,1960) Petroleuciscus kurui (Boutskaya,1995) Leusiscus lepidus anatolicus Boutskaya,1997 Petroleuciscus smyrnaeus Boulenger,1896 Pseudophoxinus anatolicus (Hanko,1924) Pseudophoxinus antalyae Boutskaya,1992 Pseudophoxinus battalgili Boutskaya,1997 Pseudophoxinus crassus (Ladiges,1960) Pseudophoxinus egridiri (Karaman,1972) Pseudophoxinus fahirae (Ladiges,1960) Pseudophoxinus handlirschi (Pıetschmann,1933) Pseudophoxinus meandri (Ladiges,1960) Pseudophoxinus meandricus (Ladiges,1960) S.erytrophthalmus elmaliensis Boutskaya,1997 Cobitidae Cobitis (Beysheria) bilseli Battalgil,1942 Cobitis elazigensis Coad and Sarieyyüpoğlu,1988 Cobitis fahirae Erk’Akan et al., 1998 Cobitis kellei Erk’Akan et al., 1998 Cobitis vardarensis kurui Erk’Akan et al., 1998 Cobitis phyrigica Battalgil,1944 Cobitis puctitulata Erk’Akan et al., 1998 Cobitis simplicispina Hanko,1925 Cobitis (Bicanestrinia ) turcica Hanko,1925 Cobitis splendes Erk’Akan et al., 1998 Balitoridae Orthrias angorae angorae (Steindahner,1897) O. angorae araxensis Banerscu and Nalbant,1978 O. angorae eregliensis Banerscu and Nalbant,1978 O. brandti samantica Banerscu and Nalbant,1978 O. brandti simavica Balık and Banerscu ,1978 Noemacheilus lenli Hanko,1924 Cyprinodontidae Aphanius anatoliae anatoliae (Leindenfrost,1912) A. anatoliae splendes (Kosswig ve Sözer, 1945) Aphanius anatoliae sureyanus (Neu,1937) Aphanius anatoliae trasgrediens (Ermin,1946) Aphanius asqumatus (Sözer,1942) Aphanius danfordii (Boulerger,1890) Aphanius willwocki Hrbek and Wildekamp,2003 Gobiidae Knipowitschia mermere Ahnelt,1995 Knipowitschia ephesi Ahnelt,1995

http://www.biyologlar.com/turkiye-ic-sularinda-yayilis-gosteren-endemik-ic-su-baliklari

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0