Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 40 kayıt bulundu.

Evrimleşmeyi Sağlayan Düzenekler

Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, meydana gelen mutasyonlarla, populasyondaki gen havuzuna (türün üreme yeteneğine sahip tüm bireylerinin oluşturduğu genler) yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan Krossing-Over'lar (Mayoz bölünmede gen parça değişimi) ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşünürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerinde, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanlarının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Bu çevre koşulları belirli bir süre (genellikle uzun bir süre) etkilerini sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) ahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında (bir özelliğin, bireylerde ortaya çıkış sıklığı) değişmeler ortaya çıkacaktır. Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer. Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur. (jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükenmesi) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere (gen bileşimlerine) sahip bireyler korunduğu için sayıları ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar. Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yoksunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uyum yapmanın yanısra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir. Doğal Seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir; 1.Yönlendirilmiş seçilim 2.Dengelenmiş Seçilim 3.Dallanan Seçilim Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçilim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar ingiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betularia) meydana gelmesi evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma kolleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafından görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacalarından çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellikle kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur. ''Sanayi Melanizmi''. Günümüzde alınan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Yönlendirilmiş doğal seçilime, diğer bir ismiyle ''Orthogenezis'' e en iyi örneklerden biri de atın evrimidir. birçok yan dal (cins ve tür düzeyinde) ortama daha az uyum yaptığı için ortadan kalkmış, bugünkü Equus'u yapacak kol başarılı uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok durumda, bazı yapıların gelişmesindeki yönlendirme, yararlı noktadan öteye geçebilir. Örneğin İrlanda geyiğinin boynuzları, kama dişli kaplanın üst kesici dişleri o kadar fazla büyümüştür ki, bir zaman sonra bu türlerin ortadan kalkmalarına neden olmuştur. işte, çok defa bir canlının organları arasında belirli bir oranın bulunması, bu seçilimle düzenlenir ve buna ''Allometrik İlişki'' denir. Yani organlar arasındaki oran her türde kendine özgü ölçüler içinde bulunur. Bu özellikler, daha doğrusu oranlar, sistematikte(Canlıların Sınıflandırılması) ölçü olarak alınır. Yapay Seçme ile çok kuvvetli bir yönlendirme sağlanabilir. islah edilmiş birçok hayvan ırkında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanların gereksinmeleri için yararlı özellikleri bakımından sürekli olarak seçilen bu hayvanlar, bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sütü ve eti için ıslah edilen birçok inek ve koyun türü, yumurtası için ıslah edilen birçok tavuk türü, süs hayvanı olarak ıslah edilen birçok kuş, köpek, kedi vs. türü, artık bugün doğada serbest olarak yaşayamayacak kadar değişikliğe uğramıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır. Örneğin, eskiden, kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezlemede ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kan şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusurlarla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşamasını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etkisinden büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10-15bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden bir olan ''Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmalarının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır.'' Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur. Örneğin, keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. Dengeli seçilimde, üstteki ve alttaki değerleri (aşırı özellikleri) taşıyan bireyler sürekli elendiği için, populasyon dengedeymiş gibi gözükür, Örneğin, bebeklerde kafatasının, dolayısıyla beynin ve keza vücudun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisi altındadır. Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar, doğum sırasında ananın çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler; çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler. Böylece, örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır. Keza serçelerde de kanat uzunluğu/ vücut ağırlığı oranı, belirli bir sayının altında ve üstünde olanlar yönünde seçilime uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle serçelerin belirli bir büyüklükte kalmaları sağlanır. Birçok hayvan grubu için (özellikle vücutlarının ve organlarının büyüklükleri için) bu işleyiş geçerlidir. Bu nedenle bazı hayvan gruplarının kalıtsal olarak neden büyük, bazılarının neden küçük olduğu kısmen açıklanabilir. Doğal seçilim, etkisini üç farklı şekilde gösterir: Koşullara uyum gösteren fenotipler kararlı kalır (dengelenmiş seçilim), değişik uyuma sahip olanlar arasında sadece başarılı olanlar seçilir (yönlendirilmiş seçilim); değişik uyuma sahip olanlar arasında, iki ya da daha fazla başarılı fenotip seçilir (dallanan seçilim). Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman sonra, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı gurubu oluşur (ırk--alttür--tür--vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekilde bir seçilim ''Uyumsal Açılımı'' meydana getirecektir. Dallanan seçilim, keza benzer özellikli bireylerin, çiftleşmek için birbirini tercih etmesiyle de ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini insanlarda verebiliriz. Yapısal olarak farklı birçok insan ırkı biraraya getirildiğinde, bireyler genellikle kendi ırkından olanlarla evlenmeyi tercih ederler (hatta dil, din, kültür benzerliği ve parasal bakımdan zenginlik bu seçimi daha da kuvvetlendirir.) Üreme Yeteneğine Ve Eeşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda HARDY - WEINBERG Eşitliği uygula¬namaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rastgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca bir¬kaç defa çiftleşenlerde (insan da dahil), erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (pey¬gamberdevelerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir. Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (tavuskuşunda ve cennetkuşların¬da vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Birçok canlı grubunda bu arzu farklı şekilde geliştiği için, farklı yapılar ortaya çıkmıştır. Örneğin birbirine çok yakın adalar¬da yaşayan Japon ırkı ile Ainu ırkı arasında vücut kılı yönünden büyük farklar vardır. Ainu kadınları çiftleşmek için kıllı erkekleri, buna karşın Japon kadınları kılsız erkek¬leri tercih ettikleri için, Ainu ırkı dünyanın en kıllı, Japon ırkı ise en kılsız erkeklerine sahip olmuştur. Çünkü eşeysel seçim zıt özelliklerin tercihi şeklinde olmuştur. Keza siyah ırklar kalın dudağı, beyaz ırklar ince dudağı daha çekici bulduğu için, seçilim bugünkü siyah ırkıarın kalın dudaklı, beyaz ırkıarın ise ince dudaklı olmasını sağlaya¬cak şekilde olmuştur. Bu arada eşemlerin birbirlerini karşılıklı uyarabileceği birtakım davranış şekilleri (kur, dans, gösteri vs.) gelişmiştir. Özellikle bu davranışları en iyi şekilde yapan erkekler, dişileri tarafından tercih edilir. Davranışların değişmesini sağlayacak etkili bir mutasyon, çok defa, meydana geldiği bireyin eş bulamamasına neden olacağı için, populasyondan elenir. Bu davranış şekillerine, yine genellikle ve çoğunluk erkeklerde eşeysel çiftleşmeden belirli bir süre önce, vücuttaki renklerin değişmesi, özellikle parlaklaşması (kuşları ve memelileri anımsayınız!), değişik kokuların ve fero¬menlerin salgılanması (tekelerin zaman zaman çok keskin olarak koktuğunu anımsa¬yınız!) eşlik eder. Parlak renkler ve keskin kokular dişiyi daha etkili bir şekilde uyara¬cağı için seçim bu özelliklerin kuvvetlendirilmesi yönünde olmuştur. Işte, DARWIN, dişinin erkeği, erkeğin dişiyi uyarabildiği bu özelliklerin seçimine Eşeysel Seçilim = Seksüel seleksiyon ismini verdi. Erkeklerin, erkekliklerini simgeleyen özelliklerine göre seçilimleri, onların, bu özellikleri bakımından, yaşam savaşında etkinlik kazandırmasa dahi kuvvetlenme¬sine neden olmuştur. Nitekim erkeklerin çok daha renkli olması bu nedene dayanır. Ayrıca kuşlarda kuluçkaya yatan dişiler üstten belirgin olarak görünmesin diye, çoğunluk yaşadığı ortamın rengine uyum yapmıştır. Yalnız erkekleri kuluçkaya yatan bir kuş türünde, bu durum tersinedir; bunlarda dişiler parlak renkli, erkekler toprak rengindedir. En güçlü erkeğin, dişileri dölleyebilmesini sağlamak için, evrimsel olarak bir yarışma oluşmuştur ''Erkek Kavgaları'', Bu nedenle geyiklerde, dağ keçilerinde vs.'de kuvvetli boynuz oluşumları meydana gelmiştir. Seçilim her zaman saldırgan ve kuvvetli erkekler yönünde olur. Dişiler, kavgaya katılmadığı için, boynuzları küçük kalmıştır. Çünkü büyük boynuz yönünden herhangi bir seçilim baskısı yoktur. Daha önce öğrendiğimiz gibi bir özelliğin gelişebilmesi için seçilim baskısının sürekli etki etmesi gerekir. Bu arada, güçlerine göre, erkeklerin belirli alanları etkinlikleri altına alma eğilimleri; bir territoryum davranış zincirinin oluşmasına neden olmuştur. Tüm bu eşeysel seçilim etkileri, dişiler ve erkekler arasında belirgin bir yapı ve davranış farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılaşmaya ''Eşeysel Farklılaşma = Seksüel Dimorfizm" denir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen bavuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl Meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırlır. Canlıların çok büyük bir kısmında, canlılığın mayasını oluşturan eşeysel hücre¬lerdeki DNA'nın taşınması, bireylere verilmiş bir görevdir. Tek bir üreme dönemi olan canlılarda, döllenmeden hemen sonra erkekler (birgünsineklerini hatırlayınız!), yumurta bıraktıktan ya da yavru doğurduktan sonra da dişiler ölür. Birçok üreme dönemi olan canlılarda, her iki eşemin de ömrü uzamıştır. Bu sonucu grupta, erkek¬ler, çoğunlukla döllenme sonrası yavru bakımında belirli görevler yüklenmiştir (hatta denizatlarında döllenmiş yumurtayı ortamdan özel keselerine alan erkekler hamile olur). Hemen hemen tüm canlı gruplarında ve ilkel insan topluluklarında, bireyin ya¬şı, eşeysel etkinliğinin süresine denktir. Yalnız gelişmiş insan toplumlarında, kazanıl¬mış deneyimlerin genç kuşaklara aktarılması için, yaşlılar özenle korunur; bu nedenle ömür uzunluğu, eşeysel aktiflik dönemini oldukça aşmıştır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının değişimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. Farklı üreme yeteneği, meydana getirilen gamet (genellikle yumurta) sayısı de¬ğildir; üreyebilecek olgunluğa ulaşan yayruların sayısıdır. Değişik gametlerin birleş¬mesiyle, gen bileşimi bakımından, daha iyi embriyolojik gelişim (embriyo, larva, pup vs.) yapabilen, daha başarılı uyum sağlayabilen yavruların seçimi yapılır. Bu nedenle fazla sayıda yumurta meydana getiren canlılarda, bu seçilim, çok sayıdaki zigot ara¬sından yapılacağı için, başlangıçta başarılı bir seçim olacaktır ve ayrıca fazla sayıda embriyo ya da yavru ile yaşam kavgasına gireceği için, sonuçta büyük sayılardaki yu¬murtadan, belirli bir sayıda erginleşmiş yavru ortaya çıkabilecektir. Örneğin alabalık¬larda meydana getirilen 1.000.000 yumurtadan, en fazla 20'sinin üreyebilecek yaşa ulaştığı bilinmektedir. Çok yumurta oluşturan canlılarda, yumurtanın korunmuş yer¬lere bırakılması ve embriyoya ya da yavrulara bakım gelişmemiştir (birçok balıkta, parazitte, amfibide, sürüngende vs. 'de). Bu nedenle büyük kayıplar verirler. Halbuki yumurtaya, embriyoya ve yavruya bakımın gelişmesi oranında, yumurta sayısında azalma görülür. Bu sayı, gelişmiş memelilerde bire düşmüştür. Çünkü özenli bir ba¬kımla yavruların olgunluğa ulaşma olasılığı çok yükseltilmiştir. Memelilerde ve kuş¬larda, yavru ve yumurta sayısı optimal sayıda tutulur. Fazla yumurtanın kuluçkada embriyonik olarak gelişmesi ve gelişse de yavruların ana tarafından beslenmesi zor olur. Bu nedenle yumurta sayısı sabit sınırlar içerisinde kalacak şekilde evrimsel seçi¬lim olmuştur. Bunun yanısıra bir canlının diğer yırtıcı hayvanlar tarafından sürekli yenmesi (bunlarda fazla yumurta meydana getirilir) ya da düşmanlarının az olması (bunlarda az yumurta meydana getirilir) yumurta sayısını saptayan faktörlerden biri¬dir. Yalıtımın (=İzolosayonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı devam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği ka¬zanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. Coğrafik YaIıtım (= Allopatrik YaIıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli,döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Karalar, özellikle çöller, tuz bileşimi ve derişimi farklı sular, buz setleri su hay¬vanları için; denizler, nehirler, yüksek dağlar, büyük sıcaklık farkları, buzlar, kara hayvanları için yalıtım nedenleridir. En iyi coğrafik yalıtım adalarda görülür. Çok yakın bölgelerde yaşayan bazı akraba hayvan gruplarında da bu yalıtım görülebilir. Örneğin suda yaşayan bazı türlerin çok yakın akrabaları, su kenarlarındaki yaprakların altlarında bulunan nemli yerlerde; keza iki yakın akraba populasyondan biri toprak diğeri ağaçlar üzerinde yaşayabilir (Ekolojik Yalıtım). Bu populasyonların birbirleriyle teması çok az olacağından ve her birine farklı evrimsel güçler etki edece¬ğinden, bir zaman sonra aralarında daha büyük farklılaşmalar meydana gelir. Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadoluyla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayıımıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erezyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç türü olarak giren bu hayvanların 50'de fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşulları, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Coğrafik yalıtım populasyonlar arasındaki kalıtsal yalıtımı ve üreme davranışla¬rındaki yalıtımı tam sağlayamamışsa (populasyonlar arasında kısırlık tam oluşmamış¬sa) , bir zaman sonra biraraya gelen bu populasyonlarda, aralarındaki gen akımından dolayı, tekrar bir karışma ve bir çeşit homojenleşme oluşabilir. insan ırkıarı sürekli; ama belirli ölçülerde birbirleriyle temasta bulunduğu için, aralarındaki gen akımı tü¬müyle kesilmemiş, dolayısıyla melezlenme kısırlığı oluşmamış ve böylece ayrı tür özellikleri kazanamamıştır. Bununla beraber gen akımının sınırlı olması ırk özellikleri¬nin kısmen korunmasını sağlamıştır. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür. Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır... Üreme işlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa¬mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının hem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populas¬yon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine ben¬zeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'İkiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu popu¬lasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: iki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücreIilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana gelecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akraba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farkIılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtım: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurt ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embriyonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılanmalar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps (gen alışveriş yapıları) yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.. Kalıtsal Sürüklenme Küçük populasyonlarda eşlerin seçimi ve çiftleşme, büyük ölçüde şansa daya¬nır. Böylece gen havuzlarındaki denge, doğal seçilimden ziyade, şansla meydana ge¬len olaylarla değişir. İşte küçük populasyonlarda, şansa bağlı olarak meydana gelen üreme olaylarının evrimsel gelişmelerdeki etkisi, SEWALL WRIGHT tarafmdan 'Genetik Drift = Kahtsal Sürüklenme' olarak adlandırılmıştır. Küçük populasyonlarda, ben¬zer bireyler kendi aralarında çiftleştikleri için, allel genlerden birçoğunun, doğal seçi¬limden ziyade, şansla, heterozigot(karma) halden homozigot(saf) hale geçme eğilimleri vardır. Bu arılaşma, belirli zararlı ya da yararlı özelliklerin fenotipte kendilerini göstermeleri¬ne ve bir zaman sonra da doğal seçilimle o populasyondan elenmelerine ya da korun¬malarına neden olabilir. Bu homozigotlaşma, birçok türde, uyumsal değer gösterme¬mesine karşın, birçok anormal ve anlaşılmaz yapıların nasıl kazanıldığını açıklayabilir. Genetik sürüklenme, HARDY -WEINBERG eşitliğine aykırı bir durumu (HARDY ¬WEINBERG eşitliğinde homozigotların oranı sabitti) yani, homozigot birey sayısının de¬ğişimini ifade eder. Evrimleşmede ne ölçüde önemli rol oynadığı, birçok bilim adamı arasında hala tartışmalıdır. Bununla beraber birçok bitki ve hayvan grubunun, doğa¬da, kalıtsal sürüklenme ile, yani şansa bağlı olaylarla çeşitlendiği ve geliştiği bilin¬mektedir. Öyleki, evrimsel çizgi boyunca, özel koşullara uyum yapmak için izlenen birçok yol, şansa bağlı olarak seçilmiştir. Her kademesinde çatallaşan bir yol gibi. In¬san oluşuncaya kadar, sayısız çatallanmış yoldan şansa bağlı olarak geçilmiş ve bu¬güne gelinmiştir. Koşullar tamamen aynı olsa da, başlangıçtan, hatta bir primat evre¬sinden, tekrar bugünkü insana benzer bir canlının gelişmesi, kural olarak olanaksız¬dır. Çünkü her çatallanmış kavşakta, insana götüren yolun, doğrulukla tekrar seçilmesi çok az bir olasılıkla olabilir. Bunun için çok tipik birkaç örnek verelim: a) Birçok bitki, geçmişte, gerekli olmadığı için petallerini yitirmiştir (örneğin böcekler yerine rüzgarla tozlaşmaya başladıkları için). Bir zaman sonra tekrar bö¬ceklerle tozlaşma zorunluluğunu duyunca, petallerini aynı şekilde oluşturamamış, bunun yerine, üreme zamanlarında çiçeklerine yakın yapraklarını renklendirecek özellikleri kazanmıştır (Atatürk Çiçeğinin kırmızı yapraklarımanımsayınız!). b) Birincil su hayvanları (balık gibi) oldukça etkin bir solunumu yürütebilecek solungaç sistemlerini, karmaşık bir yol izleyerek geliştirmiştir. Kara yaşamına uyum yaptıktan sonra, bir kısım canlı, tekrar suya dönmüştür (balinalar, yunuslar vs.); fa¬kat hiçbiri, embriyonik gelişimlerinde kalıntı halinde solungaç yapısını gösterdikleri halde, tekrar solungaç yapısını geliştirememiştir. Hemen hepsi yine akciğeriyle so¬lunuma devam eder. Fakat bunun yanısıra oksijeni uzun süre tutabilecek ya da depo¬layabilecek yapıları geliştirmişlerdir. Keza hiçbiri balıklardaki gibi yanlardan basılmış kuyruk yüzgecini geliştirememiş; bunun yerine üstten basık kuyruk yüzgeçlerini ge¬liştirebilmişlerdir. Evrimde bir yapının tekrar ortaya çıkma olasılığı yok denecek kadar azdır. Örneğin balıkların kuyruk yüzgeci yanlardan basılmıştır. Kara yaşamından tekrar su yaşamına dönmüş hayvanlar (şekilde yunus) ancak üstten basık kuyruk yüzgecini geliştirebilmişlerdir (Kosswig'den) Ön bacakları kürek şekline dönüşmüştür; fakat hiçbir zaman balık yüzgeçlerine benzemez. Çünkü evrimsel olarak bir kere yitirilen bir yapı¬mn tekrar kazanılması hemen hemen olanaksızdır. ya da çok küçük olasılıklarla tekrar¬lanabilir. Burada yönlendirici unsur çevre koşullarının farklılığı değil, şansa bağlı seçi¬limlerin etkisidir. Mutasyonların bir kısmı dönüşlüdür. (Geri Mutasyonlar); bununla beraber ev¬rimsel gelişmeler geriye dönük değildir (Dollo Yasası). Örneğin bir kuşun, tekrar sü¬rüngene; bir balinanın karada yaşayan atasına dönüşmesi; parazitlerin serbest yaşa¬ması; atın tekrar beş parmaklı olması olanaksızdır. Çünkü gerekli tüm geri mutasyon¬ların şansa bağlı olarak elde edilmesi, olasılık açısından hemen hemen sıfırdır. Keza aynı nedenle, körelmiş organların ve yapıların da tekrar işlev görebilecek eski halleri¬ne dönmesi olanaksızdır. Kalıtsal Sürüklenmenin işleyişi Eğer bir populasyon HARDY - WEİNBERG eşitliğini gösteremeyecek kadar küçük¬se, ya da köken aldığı populasyondan küçük gruplar halinde ayrılmışsa, şansa bağlı döllenmeler sonucu bir zaman sonra köken aldığı populasyonun yapısından belirgin olarak farklılaşır. Kalıtsal sürüklenmeyi sağlayan olayları kısaca görelim. Göç ya da Sürüklenme: Oldukça büyük olan bir populasyondan, küçük bir grup koparak ayrılırsa, bu küçük grubun ileride meydana getireceği yeni populasyo¬nun gen havuzu köken aldığı populasyonunkinden farklı olur. Çünkü bu küçük grup ayrılırken bu grubun gen havuzu, ana populasyonun gen havuzundan belirli bir fark¬lılık gösterir. Örneğin Anadolu'da yaşayan insanlarda mavi göz geni frekansının orta¬lama % 10 olduğunu varsayalım. Mavi göz geni frekansı % 30 olan bir ailenin ya da aşiretin Anadolu'dan Mısır'a göç ettiğini ve orada yıllarca kendi içerisinde çoğaldığını düşünelim. Bir zaman sonra oluşacak bu yeni populasyonda mavi göz geninin fre¬kansı % 30 olmakla ana populasyondan farklılık gösterecektir. Çünkü başlangıç gen frekansı farklıdır. Özellikle insan populasyonlarında bu sürüklenmeler çok görülür. Çünkü göç eden toplumlar uzun yıllar kendi içlerinde evlendikleri için, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimlerini koruma ve yaygınlaştırma eğilimi gösterirler. Bir zaman sonra içine göç ettikleri toplumlarla karışmaya, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimIe¬rini yitirmeye ve belirli bir derecede göç ettikleri toplumun gen bileşimini değiştirme¬ye başlarlar. Anadolu'ya büyük ve küçük birçok göçün olduğu ve bunların uzun yıllar kendi içlerinde evlendikieri bilinmektedir. Bu nedenle insan toplumuna ilişkin kalıtsal sürüklenmenin en iyi örneklerini Anadolu'da görmek mümkündür. Keza adalara göç etmiş insanlarda da bu kalıtsal sürüklenmeler çok belirgin olarak görülür. Kan grup¬ları üzerinde doğal seçilimin çok büyük etkisi olmadığından, göç eden toplulukların kan grupları incelenmekle koptukları populasyonlar tahmin edilebilir. Eğer bir populasyon sürekli olarak genişliyorsa, bir zaman sonra populasyonun kenarındaki gen bileşimleri, merkezdekilerden daha farklı olmaya başlar ve bu fark gittikçe artabilir. Birçok canlı grubu, küçük populasyonlar halinde yeni ortamları işgal ederek, ana populasyona bağımlı olmadan çoğalabilir ve yeni özellikli populasyonlar oluştu¬rabilir. Küçük populasyonların kendi içinde çiftleşmesiyle meydana gelen evrimsel değişiklikler, doğal seçilimden ziyade şansa dayanır.Bir populasyondan bir parça koptuğunda, o parça, populasyonun gen ortala¬masına etki edecek bir miktar geni de beraberinde götürmüşse, ana populasyonun gen bileşimi bir miktar bozulabilir (ana populasyon çok büyük olmamak koşuluyla). Örneğin demin verdiğimiz misalde, % 30'luk mavi gen göçü, ana populasyonun ortalamasının (% 10) bir miktardüşmesine neden olabilir. Bu nedenle, bir populas¬yondan dışa göç de HARDY - WEiNBERG eşitliğini bozabilir. Afetlerin ve Sığınmaların Etkinliği: Herhangi bir zamanda meydana gelecek bir afet, populasyonun büyük bir kısmını ortadan kaldırabilir ve arta kalan pek az bir kısmından sonunda yeniden bir toplum oluşabilir. Fakat arta kalan küçük parça, eğer önceki toplumun tam özelliğini taşımayan bir gen havuzuna sahipse, yeni meydana gelen toplumun yapısı öncekinden çok farklı olur. Özellikle yangın, fırtına, su bas¬kını, deprem, hatta savaş, bu yeni özellikleri ortaya çıkarabilir. Sığınma: Çoğunlukla kışı saklanarak geçiren canlılarda, bir sonraki yazda yine küçük populasyonların etkisi görülür. Örneğin soğuk bir kış, saklanan bireylerin büyük bir kısmını yok ederken, iyi saklanmış küçük bir grup, bu yıkımdan kurtulur ve ger havuzunu, yazın oluşacak tüm populasyona verir. Bazı böceklerde, bazı özelliklerin en azından bazı yıllarda neden yaygın olduğu bu yolla açıklanabilir. Diğer Sürüklenme Şekilleri Doğal seçilimde ve uyumda başarılı olmasa dahi bazı özelliklerin dölden döle aktarılma olasılığı vardır. Bunu sağlayan kalıtsal mekanizmalar şunlardır. Pleiotropik Sürüklenme (= Özellik Sürüklenmesi): Doğal seçilim, genelolarak tek bir genin fenotipi üzerinde değil, tüm genomun fenotipi üzerinde etkisini gösterir.(yani tek bir geni seçmekten çok o geni bulunduran DNA'yı -yani bireyi- seçer) Bu nedenle bazı özellikler uyumsal değer göstermemesine ve yarar sağla¬mamasına karşın yine de varlığını devam ettirir. Çünkü bu özellikler, bireye çok yarar sağlayan özelliklerle birlikte aynı bireyde bulunur. Yararlı özellikler seçilirken, zararı olanlar da beraberce kalıtılır. Bu tip özelliklerin sürüklenmesinde pleiotropi çok önemlidir. Bilindiği gibi bir gen birden fazla özelliği denetliyorsa, pleiotropik etki gösteriyor demektir. Özelliğin biri canlıya yarar sağlıyorsa ve canlının uyum yeteneğini artırıyorsa, sürekli seçilir, buna bağlı olarak yararsız ve uyum yeteneği olmayan özellik de kalıtılır. Örneğin kır¬mızı renkli soğan insanlar tarafından tercih edilmez ve dikilirken ayıklanır. Fakat kırmızı rengi meydana getiren gen, aynı zamanda mantarlara karşı fungusit bir madde de salgıladığı için, bulunduğu bireylere yaşamsal uyum yeteneği verir; bu nedenle, kırmızı renkli soğanlar, beyaz renkli soğanların arasında varlığını sürekli koruyabilir. Gen Sürüklenmesi (= Kalıp İlkesi): Birçok gen yakınlıklarından dolayı bera¬berce kalıtılma eğilimi gösterir. iki gen birbirine çok yakın ise, parça değişimiyle bir¬birlerinden çok zor ayrılırlar. Işte bu genlerden biri yararlı, diğeri zararlı özellik sağlar¬sa ve yararlı genin özelliği, zararlı genin özelliğinden çok daha fazla öneme sahipse, zararlı özellik meydana getiren gen de yararlı özellik meydana getiren genle birlikte sürekli kalıtılır ve korunur. Buna 'Kalıp İlkesi' denir. Prof.Dr.Ali Demirsoy Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/evrimlesmeyi-saglayan-duzenekler

Evrimin Mekanizmalari

Evrimin işleyişi Günümüz organizmaları, geçmişte yaşamış atalarından evrim süreci sonucunda türemişlerdir. Evrim, hem tüm organizmalar tarafından paylaşılan dikkat çekici benzerliklerden hem de yaşamın o inanılmaz çeşitliliğinden sorumludur. Peki bu süreç tam olarak nasıl işler? Evrim sürecinin temelinde genetik çeşitlilik yatar. Seçici kuvvetler genetik çeşitliliğe etki edip evrimin gerçekleşmesini sağlarlar. Bu bölümde evrimin mekanizmalarını incelerken şunlar üzerine yoğunlaşacağız: Türeme ve bir sonraki nesle aktarılan kalıtsal genetik farklılıklar; Değişerek türeme Evrimi, ortak bir atadan değişerek türeme olarak tanımlamıştık. Peki değişen tam olarak nedir? Evrim ancak bir popülasyonun gen sıklığında zamanla bir değişim olduğunda gerçekleşir. Bu genetik farklılıklar kalıtsaldır ve bir sonraki nesle aktarılabilir – ki bu da evrim için asıl önemli olan “uzun vadeli değişim”ler demektir. Böcek popülasyonlarındaki değişimle ilgili verilen şu iki örneği karşılaştırın. Sizce bunlardan hangisi bir evrim örneğidir? 1. Böcekler rejimde Böceklerin yiyebileceği bitkilerin az olduğu bir ya da iki yıl süren bir kuraklık dönemi düşünün. Tüm böcekler üreme ve sağkalım açısından eşit şansa sahipler. Ancak yiyecek miktarının azalması, bu nesildeki bireylerin bir önceki nesile göre biraz daha küçük olmasına yol açmış. 2. Başka bir renkten böcekler Popülasyondaki bireylerin büyük kısmında, örneğin %90'ında, parlak yeşil renk genleri bulunurken, küçük bir kısmında (%10) onları daha kahverengi yapan bir gen bulunmaktadır. Birkaç nesil sonra, durum değişir: Popülasyonda kahverengi böcekler eskiden olduklarından daha yaygınlaşıp, popülasyonun %70’ini oluşturur hale gelmişlerdir. Hangi örnekte değişerek türeme, yani gen sıklıklarındaki bir değişim anlatılıyor? Birinci örnekte, böcek popülasyonunun vücut ağırlığı, genlerin sıklığındaki değişimden dolayı değil, çevresel etkiler (besin miktarındaki azalma) nedeniyle değişmiştir. Bu yüzden birinci örnek evrim değildir. Popülasyonun vücut büyüklüğü genetik olarak belirlenmediği için, küçük vücutlu böcek nesli normal miktarda besin kaynağına sahip olduğunda normal boyutlara ulaşacak nesiller üretecektir. İkinci örnekteki renk değişimi ise açıkça evrimdir: Aynı popülasyonun iki nesli genetik olarak farklıdır. Peki ama, bu nasıl oldu? Değişim mekanizmaları olarak mutasyon, göç (gen akışı), genetik sürüklenme ve doğal seçilim; Değişimin mekanizmaları Buradaki dört sürecin her biri evrimsel değişimin temel mekanizmalarından biridir. Mutasyon Bir mutasyon, parlak yeşil genine sahip ebeveynlerin kahverengi genine sahip olan döller vermesine neden olabilir. Böyle bir durum ise, kahverengi böcek genlerinin popülasyonda daha sık rastlanır hale gelmelerine neden olacaktır. Göç Bir kahverengi böcek popülasyonundaki bazı bireyler başka bir yeşil böcek popülasyonuna katılabilir. Bu durum kahverengi böcek genlerinin yeşil böcek popülasyonunda daha sıklaşmasına neden olacaktır. Genetik sürüklenme Bir nesilde iki kahverengi böceğin, hayatta kalıp üreyebilen dört kahverengi birey oluşturduğunu düşünün. Birkaç yeşil böcekse henüz döl veremeden biri tarafından ezilerek öldürülmüş olsun. Bir sonraki nesilde, bir önceki kuşağa göre biraz daha fazla kahverengi böcek olacaktır – ama bu tümüyle rastlantısaldır. Bu şekilde bir nesilden diğerine ortaya çıkan rastlantısal değişiklikler genetik sürüklenme olarak tanımlanır. Doğal seçilim Yeşil renkli böceklerin kuşlar tarafından fark edilmesinin ve dolayısıyla yenmesinin kahverengi böceklere göre daha kolay olduğunu düşünün. Kahverengi böceklerin hayatta kalıp döl verme şansları biraz daha fazla olacaktır. Böylece, sahip oldukları kahverengi olma genlerini yavrularına aktaracak ve yeni nesilde, kahverengi böcekler bir önceki nesle göre daha yaygın olacaktır. Bu mekanizmaların hepsi genlerin bir popülasyon içindeki sıklığında değişime neden olabilir, dolayısıyla hepsi evrimsel değişimin mekanizmalarıdır. Ancak doğal seçilim ve genetik sürüklenme, popülasyonda genetik çeşitlilik olmadığı, yani popülasyondaki bazı bireyler genetik olarak diğerlerinden farklı olmadığı sürece işlemezler. Eğer böcek popülasyonundaki bireylerin tamamı (%100’ü) yeşil olsaydı, seçilim ve sürüklenmenin hiçbir etkisi olmayacaktı çünkü genetik bileşim değişemeyecekti. Öyleyse, genetik çeşitliliğin kaynakları nelerdir? Genetik çeşitliliğin önemi; Genetik çeşitlilik Evrimsel değişimi sağlayan bazı temel mekanizmalar genetik çeşitlilik olmadan çalışamaz. Genetik çeşitliliğin, ileride hakkında daha fazla şey öğreneceğimiz üç temel kaynağı vardır: 1. Mutasyonlar, DNA’da meydana gelen değişikliklerdir. Tek bir mutasyonun büyük etkileri olabilir, fakat çoğu durumda, evrimsel değişim çok sayıda mutasyonun birikimine dayanır. 2. Gen akışı, genlerin bir popülasyondan diğerine her türlü hareketidir ve evrimsel çeşitliliğin önemli bir kaynağıdır. 3. Eşey, bir popülasyona yeni gen kombinasyonları kazandırabilir. Bu genetik karılma genetik çeşitliliğin bir diğer önemli kaynağıdır. Genetik sürüklenmenin rastlantısal doğası ve genetik çeşitliliğin azalmasının etkileri; Genetik Sürüklenme Genetik sürüklenme; doğal seçilim, mutasyon ve göçle birlikte evrimin temel mekanizmalarından biridir. Her nesilde bazı bireyler, tümüyle rastlantısal olarak, geriye diğer bireylerden biraz daha fazla sayıda torun (ve elbette gen!) bırakabilirler. Bir sonraki neslin genleri “şanslı” bireylerin genleri olacaktır; ancak, bu bireyler daha sağlıklı ya da daha “iyi” bireyler olmak zorunda değildir. Bu olay, kısaca, genetik sürüklenmedir. Bu, TÜM popülasyonlarda gerçekleşen bir olaydır – talihin oyunlarından kaçış yok. Daha önceki örneklerde, bu kurgusal çizimi kullanmıştık. Genetik sürüklenme, popülasyonun genetik yapısını etkilemektedir, ancak bu durum doğal seçilimden farklı olarak tümüyle raslantısal bir biçimde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, genetik sürüklenme her ne kadar evrimsel bir mekanizma olsa da, uyarlanımların oluşmasında işlev görmez. Çeşitlilik, ayrımlı üreme ve kalıtımın, doğal seçilim yoluyla evrime nasıl yol açtığı; ve Farklı türlerin birlikte evrim yoluyla birbirlerinin evrimini nasıl etkilediği. Birlikte evrim Birlikte evrim terimi iki ya da daha fazla türün karşılıklı olarak birbirinin evrimini etkilediği durumları anlatmak için kullanılır. Örneğin, bir bitkinin morfolojisindeki evrimsel bir değişim, bu bitkiyle beslenen bir otçulun morfolojisini de etkileyebilir. Aynı şekilde, otçuldaki bu değişim de bitkinin evrimini değiştirebilir ve bu döngü böylece devam eder. Farklı türler birbirleriyle yakın ekolojik ilişkiler içinde olduğunda birlikte evrimin gerçekleşmesi olasıdır. Bu ekolojik ilişkilerin bazı örnekleri şöyledir: 1. Av/avcı ve parazit/konak 2. Rakip türler 3. Mutualist türler Bitkiler ve böcekler, birlikte evrimin klasik bir örneğini sunarlar; bu örnekler çoğu zaman mutualist bitki ve böceklerden çıkar. Birçok bitki ve bunların tozlaştırıcıları birbirlerine o kadar sıkı bağımlıdır ve ilişkileri o kadar özeldir ki, bu ikililer arasındaki uyumun birlikte evrimin bir sonucu olduğunu düşünmek için biyologların yeterli nedeni vardır. Ama konu tozlaşma olmasa bile bitkiler ve böcekler arasındaki eşsiz uyumun örneklerini görebiliriz. Orta Amerika’da yaşayan bazı akasya türlerinin yapraklarının altında, nektar salgılayan içi boş dikenler ve gözenekler vardır (bkz: sağdaki resim). Bu içi boş dikenler, nektar içen bazı karınca türlerinin yuva yaptığı tek alandır. Ancak, bu karıncalar sadece bitkiden faydalanmakla kalmazlar, aynı zamanda akasyaları otçullara karşı korurlar. Bu sistem muhtemelen birlikte evrimin bir ürünüdür: evrimleri karıncalardan etkilenmeseydi, bitkiler içi boş dikenler ya da nektar gözenekleri geliştirmezlerdi, karıncalarsa evrimleri bitkilerden etkilenmeseydi otçullara karşı savunma davranışları geliştirmezlerdi.

http://www.biyologlar.com/evrimin-mekanizmalari

Modern Taksonomist Nasıl Çalışır

Taksonomist, sadece topladığı örnekleri tanımlayan, gruplandıran, teşhis anahtarları hazırlayan, onları isimlendirip herbaryumlara yada müzelere yerleştiren kişiler değillerdir. Modern taksonomist, çok yönlü bir doğa bilimci olmalıdır. Yukarıda belirtilen çalışmalarına ek olarak türlerin ekolojisini, evrimini, genetiğini ve doğal ortamlarında davranışını bilmek durumundadır. Coğrafik alan yüzeyi içinde yayılış alanının özelliklerine bağlı olarak tür içindeki populasyonlar arasında farklılıklar olduğu gibi, populasyon içindeki bireyler arasında da farklılıklar bulunmaktadır. Başka bir deyişle populasyonlar hem kendi aralarında hem de kendi içlerinde çeşitlilik gösterirler. Bir populasyon içindeki bireylerin hepsi, birçok karakterleri bakımından birbirinin aynı değildir. Sadece morfolojik açıdan değil, fizyolojik, biyokimyasal, davranış vb. özellikleri bakımından da bireyler arasında farklılıklar bulunur. Taksonomist açısından bunun anlamı şudur: Populasyondan alınan bir örnek bu populasyonun bireylerinden sadece biridir ve büyük bir olasılıkla bu örnek aradığımız “tipik” örnek değildir. İşte bu çeşitlilik yüzündendir ki, tür altı kategorilerde yer alan birey ve grupları tanımlamaya, ölçmeye ve değerlendirmeye çalışmak, taksonomicinin önemli işlerinden biri olmuştur Modern taksonomist, populasyondaki varyasyonu (çeşitliliği) devamlı hatırında tutar. İlgi duyduğu grubun, değişik bölgelerde ve farklı habitatlarda bulunan populasyonlarından mümkün olduğu ölçüde çok örnek toplar. Mümkün olduğu ölçüde çok sayıda karakter üzerinde gözlem yapar. Bu materyali, populasyon biyolojisi ve biyoistatistik ilkeleri çerçevesinde değerlendirir. O bakımdan genç taksonomistler, taksonomiye ek olarak, genetik ve istatistik üzerinde de uzmanlaşmakta, “moleküler taksonomist” “nümerik taksonomist” gibi mesleki isimler almaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/modern-taksonomist-nasil-calisir

Bir Zamanlar Türlerin Kökeni "Türleşme" Sanılıyordu

Darwinizm'e olan ısrarlı bağlılığı ile tanınan New Scientist dergisinin 14 Haziran 2003 tarihli sayısında "Yeni Türler Nasıl Oluşur?" (How Are New Species Formed?) başlıklı bilimsel bir makale vardı. Yazarı George Turner şu önemli "itiraf"ta bulunuyordu: Çok değil yakın zaman önce, türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. İşlemin hemen her zaman popülasyonların tamamen izole olmalarıyla başladığına inanıyorduk. Genellikle popülasyonun ciddi bir "genetik darboğaz"dan geçmesinden sonra meydana geliyordu; (örneğin) hamile bir dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden ve onun yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden sonra olabileceği gibi. Bu "kurucu etki"nin güzelliği, laboratuvarda test edilebilir olmasıydı. Gerçekte, açıkçası tutmadı. Biyologların tüm çabalarına rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayılarda organizmayı yabancı ortamlara salmaları sonucunda hiçbir yeni tür oluşmadı.103 Aslında bu yeni bir itiraf değildir. Darwin'den bu yana geçen bir buçuk yüzyıl içinde, onun ileri sürdüğü gibi bir "türleşme" hiçbir zaman gözlenmemiş, "türlerin kökeni"ne tatmin edici bir açıklama getirilememiştir. Bunu açıklamak için Darwin'in nasıl bir "türleşme" öngördüğünü anlatmakta yarar vardır. Darwin'in teorisinin dayandığı "gözlem"lerin türü, hayvan popülasyonlarındaki bazı değişimlerdi. Bunların bazıları hayvan yetiştiricilerinin çalışmalarıydı. Cins köpekler, inekler veya güvercinler yetiştiren bu kişiler, popülasyon içinde belirli bir özelliği baskın olan (örneğin iyi koşan köpekleri, iyi süt veren inekleri veya "zeki" güvercinleri) seçip birbirleriyle çiftleştirerek, birkaç nesil içinde bu seçtikleri özelliklere yüksek oranlarda sahip olan popülasyonlar oluşturuyorlardı. Normal ineklerden, çok daha fazla süt veren inekler türetiyorlardı. Bu "sınırlı değişim", Darwin'e doğada daimi bir değişim olduğunu ve bunun uzun zamana yayıldığında sınırsız bir değişim (yani evrim) meydana getireceğini düşündürttü. Darwin'in aynı konudaki ikinci gözlemi ise, Galapagos Adaları'nda gördüğü farklı ispinoz türleriydi. Bu ispinozların, ana karadakilerden farklı gaga yapılarına sahip olduklarını belirlemişti. Yani aynı popülasyonun içinde uzun gagalı, kısa gagalı, kıvrık gagalı, düz gagalı ispinozlar türemişlerdi ve bunlar da kendi içlerinde çiftleştikleri için ayrı türler haline gelmişlerdi. Darwin tüm bu "değişim" olgularını biraraya getirdiğinde, doğada "sınırsız değişim" yaşandığını, yepyeni türlerin, sınıfların, takımların ortaya çıkması için sadece "uzun zaman" gerektiğini düşündü. Ancak Darwin yanılmaktaydı. Belirli bir özelliği baskın olan canlıları seçip birbirleriyle çiftleştirerek sadece kendi türlerinin daha iyisi, daha güçlüsü canlılar yetiştirilmiş olur. Yoksa bu yöntemle bir başka canlıyı oluşturmak mümkün değildir. Örneğin bu şekilde bir kediden bir at, bir ceylandan zürafa oluşturulamaz ya da bir armuttan bir erik oluşturulamaz. Karpuz her zaman karpuzdur, şeftaliler muza ya da karanfiller güllere dönüşemez. Kısacası herhangi bir türden hiçbir şartta bir başka tür meydana gelmez. Darwin'in bu konuda nasıl yanıldığını ilerleyen sayfalarda detaylıca açıklayacağız. Ama bundan önce konuyu bir örnekle açıklamak yararlı olabilir. Birisinin size şöyle bir "argüman" sunduğunu düşünün: "Ben çok iyi bir okçuyumdur. Yayımdan fırlayan ok, saatte 300 kilometre hızla ilerler. Bu sayededir ki, İstanbul'daki evimden fırlattığım oklar, 1 saat 25 dakika sonra Ankara'nın merkezine varıyor." Bu argümanı çürük ve saçma kılan nokta, okun fırlama hızının sürekli sabit olarak devam edeceğinin varsayılmasıdır. Bir ok saatte 300 kilometre hızla atılabilir, ama birkaç saniye sonra havanın sürtünmesinin ve yerçekiminin etkisiyle bu sürat hızla azalır ve ok yere düşer. İlk anda bir "ilerleme" vardır, ama bunun "sınırsız ilerleme" sağlayıp, oku Ankara'ya kadar götürecegini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Darwin de benzer bir yanılgıya düşmüştür. "Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları" Darwin doğada gözlemlediği değişimin sınırsız olduğunu varsaymıştı. Eğer inekler, köpekler veya güvercinler sadece birkaç nesilde bile değişim gösterebiliyorlarsa, yeterince uzun zaman verildiğinde herşeye dönüşebilirler, diye düşünmüştü. Ancak aradan geçen 140 yıl içindeki binlerce farklı deney, deneyim ve gözlem, bu varsayımın tamamen yanlış olduğunu ortaya çıkardı. Loren Eisley Bitkiler ve hayvanlar üzerinde 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm yetiştirme çalışmaları, türlerin doğal "çeşitlenme" süreciyle asla aşamayacakları sınırlar olduğunu göstermiştir. Bu alandaki en ünlü isimlerden biri olan Luther Burbank, türler içindeki değişimi sınırlayan görünmez bir kanunun olduğu görüşündedir: Tecrübelerimden biliyorum ki, bir buçuk ile altı santimetre arasında bir erik yetiştirebilirim. Ama itiraf edeyim ki, bir bezelye kadar küçük veya bir greyfurt kadar büyük erik elde etme çabası başarıyla sonuçlanmayacaktır… Kısacası, muhtemel sanılan gelişmelerin sınırları vardır ve bu sınırlar bir kanuna tabidir… Bu, ilk hale yani ortalama (vasat) boyuta dönme kanunudur… Geniş çaplı deneyler daha önceden gözlemle tahmin ettiğimiz sonuçları onaylayan bilimsel deliller ortaya koymuştur. Yani bitkiler ve hayvanlar sonraki nesillerde vasat boyutlarına veya yapılarına geri dönmeye eğilimlidirler… Kısacası, tüm canlıları belirli bir sınırda bulunmaya zorlayan bir çekim kuvveti vardır.104 Günümüzde halen bazı yapay genetik düzenlemelerle hayvanların ya da tarım ürünlerinin biyolojik yapılarında bazı değişiklikler yapılabilmektedir. Daha güçlü kaslı, atlar ya da daha büyük lahanalar elde edilebilmektedir. Ama Darwin'in bunlardan yola çıkarak yaptığı çıkarımların yanlış olduğu artık açıkça ortadadır. Dünyanın önde gelen antropologlarından Loren Eisley bunu şöyle açıklar: Atların veya lahanaların kalitelerini yükseltmek için yapılan üretim şekli, sonsuz bir biyolojik değişime, yani evrime giden bir yol değildir. Bu tür yapay üretimlerin evrime kanıt olarak kullanılması gerçekten tuhaf bir durumdur.105 Florida Üniversitesi'nde hayvan bilimci olan Edward S. Deevy de, doğadaki değişimin bir sınırı olduğunu şöyle belirtir: "Buğday yine buğdaydır, greyfurt değildir; domuzlara kanat takamayız, tavuklara silindir şeklinde yumurta yumurtlatamayız."106 Ernst Mayr Meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde de yine "genetik sınır" duvarına çarpılmıştır. Bu deneylerin hepsinde meyve sineği belli oranlarda değişime uğramış, ama belli sınırların ötesinde bir değişim gözlemlenememiştir. Neo-Darwinizm'in bilinen isimlerinden biri olan Ernst Mayr, meyve sineği ile yapılan iki deneyle ilgili olarak şunları aktarır: Birinci deneyde sineğin kıllarının azaltılması, ikinci deneyde ise artırılması hedeflenmişti. Ortalama 36 olan kıl sayısını 30 kuşak sonra 25'e kadar düşürmek mümkün oldu. Ama daha sonra kısırlık meydana geldi ve o seriden elde edilen sinekler nesil üretemez oldular. İkinci deneyde ise kıl sayısı 36'dan 56'ya çıkarıldı; bu defa da yine ilk deneyde olduğu gibi kısırlık baş gösterdi.107 Mayr yapılan bu deneylerden sonra şu sonucu çıkarmıştır: Belli ki seleksiyonla gerçekleştirilen zorlayıcı ıslahlar, genetik çeşitliliğin kökünü kurutmaktadır… Tek taraflı seleksiyon, genel uyumda (çevreye uyumda) bir düşüşe neden olmaktadır. Bu da, neredeyse her üretim deneyinin baş belasıdır.108 Bu konuyu ele alan en önemli kaynaklardan biri, biyoloji profesörü Lane P. Lester'ın ve moleküler biyolog Raymond G. Bohlin'in birlikte kaleme aldıkları Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaptır. Lester ve Bohlin, kitabın girişinde şöyle yazmaktadırlar: Yaşayan organizmaların popülasyonlarının, belirli bir zaman dilimi içinde anatomi, fizyoloji, genetik yapı vs. açısından değişim gösterdikleri, tartışılmayan bir gerçektir. Geriye kalan zor mesele, şu sorunun cevabıdır: Ne kadar değişim mümkündür ve bu değişimler hangi mekanizma ile oluşur? Bitki ve hayvan yetiştiricileri, canlıların değiştirilebilirliği konusunda etkileyici örnekleri biraraya getirebilirler. Ama bir yetiştirici işe köpekle başladığında sonuçta yine köpek elde etmektedir, farklı ve garip görünümlü bir köpek bile olsa bu, sonuçta köpektir. Meyve sineği meyve sineği olarak kalmakta, güller gül olarak kalmaktadır.109 Yazarlar kitaplarında bu konuyu bilimsel gözlem ve deneylere bakarak araştırırlar. Vardıkları iki temel sonuç vardır: 1) Canlıların genlerine bir dış müdahale olmadıkça, yeni genetik bilgi edinmeleri mümkün değildir. Bu nedenle, genlere bir müdahale olmadıkça, doğada asla yeni biyolojik bilgi ortaya çıkmaz. Yani yeni canlı kategorileri, yeni organlar, yeni yapılar doğmaz. Doğal yollarla sadece belirli bir tür içinde "genetik varyasyon" oluşur. Bunlar da kısa boylu, uzun boylu, az tüylü, çok tüylü köpek cinsleri ortaya çıkması gibi "sınırlı değişim"lerdir. İsterse milyarlarca yıl geçsin, bu değişimlerin yeni canlı türleri ve daha üst kategoriler (sınıflar, aileler, takımlar, filumlar) oluşturması imkansızdır. 2) Doğada canlıların genlerine dış müdahale, sadece mutasyonlar yoluyla olur. Ama mutasyonlar da, hiçbir zaman, "yapıcı" etki sağlamazlar. Yeni genetik bilgi oluşturmazlar; etkileri sadece genetik bilgiyi tahrip etmektir. Dolayısıyla; Darwin'in sandığı gibi, doğal seleksiyon yoluyla "türlerin kökeni"nin açıklanması imkansızdır. Köpekleri ne kadar "seleksiyona" tabi tutarsak tutalım hep köpek olarak kaldıklarına göre, onların geçmişte aslında balık veya bakteri olduklarını iddia etmenin hiçbir mantığı yoktur. Peki "genlere dış müdahale" seçeneği, yani mutasyonlar dikkate alınırsa? Darwinist teori 1930'lardan bu yana bu seçeneğe bel bağlamaktadır ve bu nedenle de teorinin adı neo-Darwinizm olarak değişmiştir. Ne var ki mutasyonlar da teoriyi kurtaramamaktadır. Bu önemli konuyu, ayrıca incelemek yerinde olacaktır. Galapagos'taki Değişim Nereye Kadar? Darwin'in Galapagos adalarında gördüğü farklı ispinozlar da bir varyasyon örneğidir ve diğerlerinde olduğu gibi kesinlikle evrime bir delil oluşturmazlar. Son yıllarda yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in teorisinin öngördüğü gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını ortaya koymuştur. Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak belirlediği farklı ispinoz tiplerinin çoğu, aslında birbirleri ile çiftleşebilen, yani aynı türün üyeleri olan varyasyonlardır. Bilimsel gözlemler, hemen her evrimci kaynakta anlatılan "ispinoz gagaları" örneğinin, gerçekte bir "varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim teorisine delil oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos Adaları'na "Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak" için giden ve adalardaki ispinoz türlerini uzun yıllar boyunca gözlemleyen Peter ve Rosemary Grant'in ünlü çalışmaları, adada bir "evrim" yaşanmadığını belgelemekten başka bir sonuç vermemiştir.110 Mutasyonlar Ne İşe Yarar? Genetik bilgi son derece komplekstir. Hem genlerde saklanan bilginin kendisi komplekstir, hem de bu bilgiyi kodlayan, okuyan ve buna göre üretim yapan moleküler makineler... Bu sisteme isabet edecek olan rastlantısal bir etki, yani bir kaza, hiçbir şekilde genetik bilgi artışı sağlamaz. şeklinde anlatalım. Dört kanatlı mutant meyve sineklerinin ekstra kanatları, uçuş kaslarından yoksundur; bu nedenle gelişim değil sakatlık örneğidirler. Mutasyon, bilgisayar yazılımı ile uğraşan bir programcının klavyesinin üzerine rastgele bir kitap düşmesi ve bu kitabın bazı tuşlara çarparak yazılımın içine rastgele harfler ve rakamlar eklemesi gibi bir şeydir. Böyle bir kaza nasıl bilgisayar yazılımını geliştirmez, aksine bozarsa, mutasyonlar da insanın genetik kodunu bozarlar. Lester ve Bohlin'in Natural Limits to Biological Change (Biyolojik Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında belirttikleri gibi; "mutasyonlar DNA replikasyonunun hassas mekanizmasında meydana gelen hatalardır" ve dolayısıyla "mutasyonlar, aynen genetik varyasyon ve rekombinasyon gibi kendi başlarına büyük evrimsel değişim meydana getiremezler."111 Mantıksal olarak beklenebilecek olan bu sonuç, 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm deney ve gözlemler tarafından da doğrulanmıştır. Hiçbir canlıda genetik bilgisini geliştirerek köklü bir değişim meydana getiren bir mutasyon gözlemlenmemiştir. Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, evrim teorisini kabul etmesine rağmen, mutasyonların "yalnızca kalıtsal değişkenler olduğunu, merkez noktaya bağlı olarak sağa sola hareket eden bir sarkaç pozisyonunda olduklarını, ama hiçbir zaman evrimsel etkisi olan bir sonuç olmadıklarını… sadece daha önceden var olanı bir çeşit değişime uğrattıklarını"112 söyler. Dr. Grassé evrim konusundaki problemin "bazı çağdaş biyologların mutasyonu görür görmez evrimden bahsetmeye başlamalarından kaynaklandığını" söyler. Ona göre bu kanı "gerçeklerle uyuşmaz; çünkü ne kadar çok sayıda olurlarsa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir evrim meydana getirmezler."113 Canlıların yapılarına, özelliklerine ait her türlü bilginin şifreli olarak saklı bulunduğu genler, mutasyonlar sonucunda bozulmaya uğrarlar; dolayısıyla canlıların varoluşlarında herhangi bir katkılarının olması söz konusu değildir. Mutasyonun tahrip edici, bozucu etkileri yandaki resimde açıkça görülmektedir. Türlerin mutasyonlarla yeni genetik bilgi kazanamayacakları konusunda verilebilecek en güzel örnek meyve sinekleri ile ilgilidir. Meyve sinekleri üzerinde yapılan mutasyonlar, doğadaki canlılara değişimin değil, bir dengenin hakim olduğunu göstermiştir. Meyve sineği gebelik süresi çok kısa (12 gün) olduğu için uzun yıllardır mutasyon deneylerinin gözde deneği olmuştur. Bu deneylerde sineğin mutasyon oranını 15.000 kez artırmak için röntgen ışınları kullanılmıştır. Bilim adamları meyve sineğinin doğal şartlar altında milyonlarca yılda maruz kalacağı mutasyon sayısını kısa bir süre içinde gerçekleştirerek gözlemleyebilmişlerdir. Bu kadar hızlı mutasyonlardan sonra elde edilen hiçbir yeni tür yoktur. Bilim adamları yine meyve sineğinden başka bir şey elde edememişlerdir. Meyve sineklerindeki sözde "faydalı mutasyon"lara örnek verilen klasik vaka, dört kanatlı mutantlardır. Meyve sinekleri normalde iki kanatlıdır, ancak bazı mutantların dört kanada sahip olduğu gözlemlenmiştir. Darwinist literatür bu örneği "gelişim" olarak sunar. Oysa Jonathan Wells'in Evrimin İkonları adlı kitabında detaylı olarak açıkladığı gibi, bu çok yanlış bir yorumdur. Söz konusu ekstra kanatlar uçuş kaslarından yoksundur ve dolayısıyla mutant sineklere avantaj değil dezavantaj getirmektedirler. Nitekim bu mutantların hiçbiri laboratuvar dışında yaşamamıştır.114 Tüm bunlara rağmen evrimciler nadir de olsa "faydalı mutasyonlar" yaşandığını ve bunların doğal seleksiyon tarafından seçildiğini ve böylece yeni biyolojik yapıların ortaya çıktığını ileri sürerler. Oysa burada çok önemli bir yanılgı vardır. Bir mutasyon kesinlikle "genetik bilgi artışı" meydana getirmez ve dolayısıyla evrim sağlamaz. Lester ve Bohlin bu konuyu şöyle açıklarlar: (Mutasyonlar)... zaten var olanı modifiye ederler, çoğunlukla anlamsız ve yok edici bir şekilde. Bu, faydalı mutasyonların hiçbir zaman var olmadığı anlamına gelmez; pek muhtemel olmasa da, yine de oluşabilirler. Faydalı bir mutasyon, basitçe, bu mutasyona sahip olanların, kendi soylarını daha sonraki nesillere mutasyona sahip olmayanlardan daha çok aktarmalarını sağlayandır... Ama bu mutasyonların bir organizmayı bir diğerine dönüştürmekle hiçbir ilgisi yoktur... Bu açıdan Darwin Maderia'da yaşayan kanatsız böceklere dikkat çekmiştir. Rüzgarlı bir adada yaşayan böcekler için, kanatlar kesin bir dezavantaj olabilir. Uçuşun kaybolmasına neden olan mutasyonlar ise kesinlikle yararlı olacaktır. Aynı durum görme yeteneği olmayan mağara balıkları için geçerlidir. Gözler yaralanmaya çok açıktır ve tamamen karanlık bir ortamda yaşayan canlılar, gözlerini yok ederek yaralanma ihtimallerini sıfıra indiren bir mutasyondan fayda göreceklerdir. Bu mutasyonlar etkili ve yararlı bir değişim oluştursalar da, önemli olan bir nokta vardır ki, bunlar her zaman bir kayıp meydana getirmektedirler, kazanç değil. Hiçbir zaman, daha önceden gözlere veya kanatlara sahip olmayan türlerde bunların üretildiğini gözlemlemiyoruz.115 Dolayısıyla yazarların vardıkları sonuç şudur: "Toplamda, mutasyonlar daimi bir genetik bozulma ve dejenerasyon nedeni olarak işlev görürler." Etkileri hep "genetik bilgi kaybı" olan mutasyonların, doğadaki milyonlarca farklı canlı türünün olağanüstü derecede kompleks genetik kodlarını ürettiklerine inanmak ise, klavyelerin üzerlerine düşen kitapların, milyonlarca ansiklopedi yazdığına inanmak gibidir. Yani saçmadır, akıl dışıdır. Paris Üniversitesi Tıp Fakültesinde bölüm başkanlığı yapan ve bilime katkıları nedeniyle Bronz Yıldız Madalya ve Croix de Guerre Şeref Nişanı'na layık görülen Dr. Merle d'Aubigne, bu konuda şu önemli yorumu yapar: Kişisel olarak ben, yaşam koşullarındaki değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun beynin, ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta eklem ve kasların karmaşık ve rasyonel düzenini açıklayabileceği fikrini tatmin edici bulmuyorum. Akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç olduğu fikrinden nasıl kaçınılabilir ki? 116 Kısacası mutasyonlar da Darwin'in meselesine, yani "türlerin kökeni"ne bir açıklama getirmemektedir. Avusturyalı evrimci biyolog Gerhard Müller bu çözümsüz durumu, "yeni morfolojik karakterlerin kökeni, çağdaş sentetik (neo-Darwinist) teori tarafından hala açıklanabilmiş değildir" şeklinde ifade etmektedir. Neo-Darwinizm'in öne sürülen iki mekanizmasının, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun canlıların kökenini açıklaması mümkün değildir. Çünkü doğal seleksiyon genetik bilgi üretmez; sadece var olan bilgiyi seçer. Mutasyonlar da genetik bilgi üretmez; bu bilgiyi en iyi ihtimalle etkilemez, çoğu zaman tahrip ederler. Genetik bilginin -ve dolayısıyla yaşamın- kökeninin bu bilinçsiz doğa mekanizmaları olmadığı açıktır. Bu köken, Dr. Merle d'Aubigne'nin de ifade ettiği gibi, "akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç"tür. Bu güç sonsuz akıl, ilim ve kudret sahibi Yüce Allah'tır. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır: Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en Yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 27) Darwinizm, bu gerçeği inkar etmeye çalışmış, ama başaramamış köhne bir teori olarak tarihe geçecektir. "İşte Öylesine Hikayeler"in Sonu Darwin, "türlerin kökeni"ni ele almaya çalışmasına rağmen, açıklayamadı. Türlerin kökeni Darwinizm açısından çözümsüzdür. Buraya kadar evrim teorisinin türlerin kökenini açıklama çabasının tamamen çıkmazda olduğunu inceledik. Bu çıkmaz son yıllarda evrimciler tarafından da açıklıkla itiraf edilmektedir. Evrimci biyologlar, Gilbert, Opitz ve Raff, Developmental Biology dergisinde yayınlanan 1996 tarihli bir makalelerinde, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir" diyerek durumu özetlerler.117 Ama kamuoyu bu durumdan pek haberdar edilmez. Darwinist sistem, sokaktaki insanın "türlerin kökeninin Darwinizm açısından çözümsüz kaldığını" bilmesini tercih etmez. Bunun yerine, medya ve ders kitapları gibi kanallar aracılığıyla, insanlara evrim masalları anlatılır. Bilim dünyasında "işte öylesine hikayeler" (just-so stories) denen bu masallar, evrim teorisine inanan pek çok insanın da başta gelen motivasyon kaynağıdır. Bu "işte öylesine hikayeler"in çok ünlülerinden birini özetle anlatalım. Hemen her evrimci kaynakta ufak tefek farklılıklarla rastlayabileceğiniz bu hikaye, insanın nasıl olup da "ayağa kalktığı" ile ilgilidir: İnsanların ataları olan insanımsı maymunlar, Afrika'nın ormanlarında, ağaçlarda yaşıyorlardı. İskeletleri eğikti, elleri ve ayakları ağaçları tutmaya uygundu. Sonra bir zaman Afrika'da ormanlık alanlar azaldı ve insanımsılar savanlara doğru göç ettiler. Savanlarda yüksek otların arasında etrafı görebilmek için dik durmak, yani ayağa kalkmak gerekiyordu. Böylece atalarımız ayağa kalktılar, dik yürümeye başladılar. Elleri ise boşta kaldı. Bunun sonucunda ellerini kullanmaya başladılar. Ellerini alet yapımında kullandıkça, zekaları da gelişti. Böylece insan oldular. Bu gibi hikayelere evrimci gazetelerde ve dergilerde sıkça rastlayabilirsiniz. Evrim teorisine inanan ve konu hakkında bilgisiz ya da yüzeysel bilgiye sahip muhabirler, bu hikayeleri okuyucularına sözde bilimsel birer gerçek gibi anlatmayı adeta kendilerine görev edinmişledir. Oysa giderek daha fazla bilim adamı bu hikayelerin hiçbir bilimsel değer taşımadığını kabul ve ilan etmektedir. Londra'daki İngiliz Doğa Tarihi Müzesi'nde uzun yıllar üst düzey paleontolog olarak çalışan Dr. Collin Patterson, şöyle yazmıştır: Bir formun bir diğerine nasıl dönüştüğüne dair hikayeler yazmak ve bu dönüşümün aşamalarının doğal seleksiyon tarafından nasıl seçildiğine dair nedenler bulmak kolaydır. Ama bu hikayeler bilimin bir parçası değildir, çünkü onları test etmenin hiçbir yöntemi yoktur.118 Evrimci paleontolog T. S. Kemp ise, 1999 basımı Fossils and Evolution (Fosiller ve Evrim) adlı kitabında "işte öylesine hikayeler"in bilimsel değersizliğini "kuşların evrimi" konusunda yazılmış olanlarını ele alarak şöyle açıklar: Kuşların kökeni hakkında bir senaryo, Geç Jurasik döneminde, küçük, hafif iki ayaklı dinozorlar üzerinde, gittikçe daha arboreal (ağaçlarda yaşamaya yönelik) bir adaptasyonu kayıran bir seleksiyon olduğu şeklindedir. Ağaçlarda yaşamak, onların yırtıcılardan kaçma yeteneklerini artırmış ve yeni besin kaynakları bulmalarını sağlamıştır. İlave seleksiyon baskıları sırasıyla sıçramayı, süzülmeyi ve sonuçta daldan dala ve ağaçtan ağaca güçlü şekilde uçmayı zorlamıştır. Bu ara formlar, onların yaşadıkları ekolojik koşullar ve maruz kaldıkları selektif güçler hakkındaki varsayımların hiçbiri ampirik (bulgusal) olarak test edilemez. Sonuç şudur ki bu evrimsel senaryo, eleştirel olarak ifade edersek, bir "işte öylesine hikaye"dir.119 Patterson'ın veya Kemp'in ifade ettiği husus, yani söz konusu "işte öylesine hikayeler"in test edilemeyecekleri ve dolayısıyla bilimsel bir değer taşımadıkları, meselenin bir yönüdür. İkinci ve belki de daha da önemli yönü ise, bu hikayelerin aynı zamanda gerçekleşmesi imkansız saçmalıklar oluşudur. Yani bu hikayeler bilimsel olmayışlarının ötesinde, zaten mümkün de değildirler. Bunu açıklamak için, yine insanın evrimi konusunda az önce aktardığımız "ayağa kalkan insanımsılar" hikayesini ele alalım. Bundan 150 yıl önce Jean Baptiste Lamarck, döneminin geri kalmış bilim düzeyiyle böyle bir hikaye öne sürmüştür. Oysa modern genetik göstermiştir ki, yaşam sırasında kazanılan özellik sonraki nesle aktarılmaz. Bunun üstteki hikayeyle ilgisi şudur: Hikayede, insanın sözde atalarının, yaşam sırasında kazandıkları özelliklerle evrimleştikleri varsayımı egemendir. İnsanların "otlar arasında etrafı görebilmek için ayağa kalktıkları ve elleri boşta olduğu için bunları kullandıkları ve böylece zekalarının geliştiği iddia edilmektedir. Bu, tamamen bilim ve akıldışı bir iddiadır. Böyle bir olay hiç yaşanmamıştır. Ayrıca bir canlının dik durmaya çalışarak veya el aletleri kullanarak birtakım özellikler elde etmesi mümkün değildir. Elde ettiğini kabul etsek bile (ki bu bilimsel olarak imkansızdır), bu özellikleri sonraki nesle aktarması mümkün değildir. Dolayısıyla bir maymun kendini zorlayarak iskeletini "dikleştirse" bile, bu özellik sonraki nesle geçmez ve dolayısıyla bir "evrim" gerçekleşmez. Peki nasıl olmaktadır da bir yüzyılı aşkın bir süredir çürümüş olan Lamarckist mantıklar hala topluma empoze edilmeye çalışılmaktadır? Lamarck'ın yanlış tezi bilimsel olarak çürütülmüştür ancak buna rağmen hala kitlelerin zihnine işlenmeye çalışılmaktadır. Evrimciler, bu "işte öylesine hikayeler"in, yaşanan asıl biyolojik evrim sürecinin bir özeti olduğunu söylerler. Onlara göre "ihtiyaçlar evrim doğurmaz"; ama "ihtiyaçlar doğal seleksiyonu belirli bir yönde yönlendirir, bu da o yönde sonuç veren mutasyonları seçtirir." Yani, "insanımsılar ayağa kalktı" dediklerinde, aslında "insanımsıların ayağa kalkması avantajlı olacaktı, işte tam bu dönemde onlara isabet eden bir mutasyon iskeletlerini dikleştirdi, dikleşenler de doğal seçilimle seçildi" demiş olurlar. Bir başka deyişle, "işte öylesine hikayeler"de, hikayenin mutasyonla ilgili kısmının bilimsel açıklaması tamamen göz ardı edilmektedir. Çünkü bu kısım ele alınıp incelendiğinde, ortaya bilimsellikten uzak batıl bir inanç çıkacaktır. Evrimcilerin mutasyonla ilgili "işte öylesine hikayeleri"nde bir canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, hangi durum onu daha "avantajlı" hale getiriyorsa, o ihtiyacını karşılayacak, o durumu sağlayacak bir mutasyonun mutlaka meydana geleceği varsayılmaktadır. Üstelik bugüne kadar genetik bilgiyi geliştiren tek bir mutasyon bile gözlemlenmemişken... Bu senaryoya inanmak, canlılara, her ihtiyaç duydukları şeyi sağlayan sihirli bir değneğe inanmak gibi bir şeydir. Batıl inançtır. Bu çok önemli gerçeği teşhis edenlerden biri, evrim teorisine prensipte inanmasına rağmen Darwinizm'e şiddetle karşı çıkan, Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé mutasyonlar hakkındaki garip Darwinist inancı şöyle tarif etmektedir: Mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.120 Kısacası Darwinizm hayal kurmaktır. Bilimle ilgisi yoktur. Tüm dünyaya bilimsel gerçekler gibi anlatılan "işte öylesine hikayeler"in ise, en ufak bir bilimsel dayanağı bulunmamaktadır. Tüm bu hikayelerin ortak özelliği, canlıların belirli bir ihtiyacının tanımlanması ve sonra da bu ihtiyacın mutasyonlar tarafından karşılanmış olduğunun varsayılmasıdır. Söz konusu ihtiyaç evrimciler tarafından "evrimsel baskı" olarak nitelenir. (Örneğin savanların yüksek otları arasında ayağa kalkma ihtiyacı, "evrimsel bir baskı"dır.) "Gerekli mutasyonların kullanıma hazır olduğunu varsaymak" ise, sadece Darwinizm'e körü körüne inanmakla mümkün olabilir. Böylesine körü körüne bir dogmatizme kapılmayan herkes, "işte öylesine hikayeler"in bilimle ilgisi olmayan uydurmalar olduğunu görecektir. Nitekim "işte öylesine hikayeler"in içyüzünü artık evrimci bilim adamları da yüksek sesle ifade etmeye başlamış durumdalar. Bunun yeni bir örneği, New York Times'da yayınlanan tipik bir "işte öylesine hikaye" üzerine Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Antropoloji bölümü başkanı Ian Tattersall'un yaptığı yorum oldu. New York Times'da yayınlanan haberde, "İnsanlar evrim sürecinde neden tüylerini yitirdiler?" diye soruluyor ve buna dair anlatılan çeşitli avantajlılık senaryoları aktarılıyordu. Tattersall ise şöyle diyordu: "Tüy kaybının avantajlarına dair her türden fikir mevcut, ama bunların tümü 'işte öylesine hikayeler'."121 Mutasyon ürünü olan sakat eller. Ünlü Nature dergisinin bilim editörü ve evrim konusundaki pek çok makale ve kitabın yazarı Henry Gee, bir evrimci olmasına rağmen, bir organın kökenini onun yararlarından bahsederek açıklamaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu 1999 basımı kitabında şöyle açıklıyordu: ... Burunlarımız gözlük taşımak için yapılmıştır, dolayısıyla gözlüklerimiz vardır. Evet, evrimci biyologlar herhangi bir yapıyı onun mevcut yararından söz ederek açıklamaya çalıştıklarında bu mantığı kullanmış oluyorlar. Oysa söz konusu mevcut yarar, bize o yapının nasıl evrildiği hatta o yapının evrimsel tarihinin onun şeklini ve özelliklerini etkileyip etkilemediği konusunda hiçbir şey söylemez.122 Bu açıklamalar çok önemlidir. Çünkü muhtemelen bundan sonra da başta bir kısım medya olmak üzere evrimci kaynaklarda "işte öylesine hikayeler"e rastlayabilirsiniz. Bunların hiçbir kanıtı olmayan içi boş masallar olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu hikayelerin oluşturulmasında hep aynı yöntem izlenir. Önce bir canlıya ait bir özelliğin avantajlı yönü veya yönleri tarif edilir. Sonra bu avantajın nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair bir senaryo uydurulur. Elbette bu şekilde üretilecek evrimci tezlerin pratikte bir sınırı yoktur. "Filin hortumu yerden yiyecek toplamada avantaj sağlar o halde filin hortumu yerden yiyecek toplamak için evrimleşmiştir" veya "zürafanın boynu yüksekteki dallara ulaşmasını mümkün kılar o halde zürafanın boynu yüksekteki yapraklara uzanmak için evrimleşmiştir" gibi… Bunlara inanmak, doğada canlıların her ihtiyacını karşılayan bir "sihirli evrim değneği" olduğuna inanmaktır. Yani hurafeye inanmaktır. Bu hurafenin içyüzü ise her geçen gün biraz daha ortaya çıkmaktadır. Bölüm başından bu yana incelediklerimize bakarak diyebiliriz ki; "Türlerin Kökeni"nin rastlantısal bir evrim süreci olduğu iddiası, Darwin'in 19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde yaptığı yanlış çıkarımların bir sonucudur. 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm gözlem ve deneyler, doğada yeni türler ve daha üst kategoriler üreten bir mekanizma olmadığını göstermiştir. Bilim, Darwinist yanılgıyı yıkmıştır. Ve türlerin gerçek kökeninin "bilinçli tasarım" (yani yaratılış) olduğu, tüm canlıları üstün ilim sahibi Yüce Allah'ın yarattığı gerçeği açığa çıkmıştır.

http://www.biyologlar.com/bir-zamanlar-turlerin-kokeni-turlesme-saniliyordu

Sıtma Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Sıtma entomolojisini bir düzen içinde incelerken, parazitlerin bulaşımında mutlaka vektörün yaşadığı doğal ekosistemin de etkisinin olduğu gözönüne alınmalıdır. Bu sistem içinde ana faktörler, parazit, vektör ve konakçıdır. Bu faktörlerin birbirileriyle kesin ilişkileri olduğu gibi, her bir faktöre ait biyolojik ve fiziksel çevrelerinde bu ilişkilerde yeri vardır. Bu bir sistemdir ve bu sistem aşağıdaki gibi basit bir form altında gösterilebilir. Bu ana faktörler kendi içlerinde de bazı alt bileşenlere ayrılabilir: Parazit Türler, soylar, döngü için sıcaklık ihtiyaçları Vektör Üreme ihtiyaçları, sıcaklık ve nem, insanlarla ilişkisi, enfeksiyonlara hassasiyeti, beslenme ve dinlenme davranışı, uçuş kapasitesi, mevsimsel dağılımı, kışlama, hayat uzunluğu, insektisitlere karşı davranışı Konakçı (insan) Sosyal durum, yerleşim merkezlerinin, su bağlantılarının ve alt yapının kalitesi, tarımsal yapı, populasyon hareketi, bağışıklık, Fiziksel çevre Sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr, yükseklik, topografya, su durumu, toprak, insektisit kullanımı Diğer biyolojik faktörler Predatörler, parazitler, patojenler, genetik Yukarıda da belirtildiği gibi, herhangi bir alanda sıtma olgusunun varlığı bu faktörlerin tümünün ideal seviyede ve koşullarda olmasına bağlıdır. Sıtma parazitlerini taşıyan vektörün belirli bir alanda olması; ancak, parazitin ortamda bulunmaması ya da bunun tam tersi sıtmanın ortaya çıkmasını engeller. Konuya bu açıdan bakıldığında, sıtma mücadele çalışmalarında, hastalığın yaygın olduğu alanlarda ve yakın çevresinde medikal ve entomolojik mücadelenin birlikte sürdürülmesinde yarar görülmektedir. Ancak, bu mücadele formlarının birbirleriyle bir koordinasyon içerisinde olması ve bilimsel temellere oturması, sıtmanın eradikasyonu açısından kesinlikle şarttır. Sivrisinekler gibi vektör canlıların, davranışlarını ve yaşam döngülerini etkileyen iki önemli faktör bulunmaktadır. Genetik ve ekolojik değişkenlikler. Benzer genetik yapıya sahip bir populas-yon içerisinde, populasyonu oluşturan bireylerin her biri, ekolojik faktörlere karşı değişik hareket edebilir. Yani, ekolojik ya da çevresel faktörler, bir bakıma, sıtma gibi hastalıkları yayan ve bulaştıran canlılar için, insan ve hayvan sağlığı düşünülecek olursa en önemli sıradadır. Sivrisineklerin, larva ve ergin evreleri birbirlerinden ayrı iki değişik çevrede geçmektedir. Öte yandan, her iki evrede kendi çevreleri içerisinde değişik ekolojik faktörlerin baskısı altında bulunmaktadırlar. Evrelerin, bulundukları çevreye adaptasyon derecesi, onların mevsimsel ve coğrafi yayılışlarını belirleyen bazı çevresel baskıların denetimi altındadır. Ekolojik faktörler arasında bazıları çok önemlidir. Örneğin, sivrisineklerin tatlı ya da tuzlu suda veya her ikisinde birden yumurtlamaları genetik faktörlere bağlı olarak kontrol edilir. Konak seçimi de genetik faktörler tarafından belirlenir ama bir konak üzerinde beslenmenin derecesi yerden yere, günden güne değişebilir. Bu sadece konağın durumuna değil, aynı zamanda meteorolojik koşullardaki değişmelere de bağlıdır. Sivrisineklerin gelişme hızı temel olarak klimatik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, sucul evre periyodu, beslenme, yumurta gelişimi gibi biyolojik olayların tümü değişik sıcaklıklara göre oluşur. Böylece, entomolojik araştırmaları ya da mücadele çalışmalarının yapıldığı aynı zaman diliminde, çevresel faktörlerinde dikkatli bir şekilde kayıt edilmesi oldukça önemlidir. Bugün artık iyi bir şekilde bilinmektedir ki, vektör canlıların mevsimsel dağılımı ve populasyonlarının mevsimsel dinamizmi tamamıyla klimatolojik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, üreme ve hayatta kalma gibi davranışlar da çevresel etkenlerin denetimi altındadır. Sivrisinek türleri, dinlenme ve saklanma amacıyla iç ortamlarda bolca bulunduklarında endofilik, aynı şekilde dış ortamda bulunduklarında ekzofilik olarak kabul edilir. Dinlenme habitatının seçimi, özellikle uygun dinlenme alanının sıcaklık ve orantılı nemi ile denetlenir. Örneğin, A. maculipennis, A. sacharovi gibi sivrisinekler kesin ekolojik koşullarla sınırlandırılmışlardır. Klimatik faktörlerin belirlenmesiyle sağlanan veriler ki bunlar sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr vb olaylar ile diğer ekolojik faktörleri kapsamaktadır, vektör populasyonlarının dinamizmleri, vektörel potan-siyellerini, dağılımlarını vb. ortaya koyar. Bu tip bilgiler sadece geniş alanlar için değil, bazı özel alanlar içinde ayrıntılı bir şekilde toplanmalıdır. Aşağıda, vektör canlıların bolluk, yoğunluk, dağılım ve üremelerini etkileyen bazı ekolojik faktörlerin etki mekanizmaları ve tanımlayıcı özellikleri kısaca açıklanmıştır: Mikro ve Makroiklim İklim, fiziksel çevrenin en önemli birleşenlerinden birisidir ve sıcaklık, orantılı nem, ışık ve rüzgâr gibi diğer önemli birleşenlerin belirleyicisi durumundadır. Günlük iklimsel değişimler olarak adlandırdığımız "hava durumu", sivrisineklerin yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik ve biyolojik faaliyetlerini belirler. İklim iki alt bölüme ayrılmıştır: 1) Makroiklim, sivrisineklerin yayılım alanının her boyutunda hüküm süren ortalama hava değişimleri, 2) Mikroiklim, makroiklim altında, sivrisinek populasyonunu oluşturan bireylerin hemen çevresinde hüküm süren değişiklikler. Makroiklim, türlerin alan içerisinde mümkün olan dağılımlarını denetlerken, mikroiklimdeki koşullar, makroiklim içerisinde türlerin lokal alanlardaki dağılımını etkiler. Örneğin, sivrisineklerin iç alanlardaki dağılımı mikroiklim ile denetlenirken, dış alanlardaki dağılımı ve barınmaları genel makroiklim ile belirlenir. İç alanları tercih eden herhangi bir türün üyeleri, dış alanları da tercih edebilir; ancak, bu durum makroiklimde olacak bir değişikliğin, türün mikroklima sınırlarına dayandığı ana kadar devam eder. Makroiklim, değişik yerlerdeki mikroiklimi kesin olarak denetler. Bu durum sivrisineklerin iç ortama ya da dış ortama hareketlerini belirler. Örneğin, bir evin iç sıcaklığı dış ortama göre 1-2°C düşük olabilir; ancak, aynı zamanda ev içindeki nem oranı dış ortama göre % 30 daha yüksektir. Günlük olarak, ev içinde (mikroiklim) sıcaklık ve nemin azalış ya da artışı, dıştaki ortamın (makroiklim) azalış ve yükselişlerini takip eder. Gece boyunca, ev içi sıcaklığı özellikle akşamın ilk saatlerinde dış ortama göre daha yüksek; ancak, güneşin doğmasından sonra daha düşük olabilmektedir. Bu durum, sivrisinek hareketlerinin bu iki ortam arasındaki sıcaklık etkileşimine göre belirlenmesini sağlar. Sıcaklık Böcekler soğukkanlı hayvanlardır ve tüm metabolik faaliyetleri çevrenin sıcaklığına göre düzenlenir. Sivrisinekler gibi major böcekler, büyük sıcaklık değişimlerinde vücut sıcaklıklarını kontrol edebilme yeteneğinde değillerdir. Böcekler düşük sıcaklıklarda yaşayabilirler; ancak, tüm metabolik faaliyetleri yavaşlar. Bunun gibi, sıcaklık 32-35°C'nin üzerine çıkarsa, benzer şekilde tüm metabolik faaliyetler bu sıcaklıklara göre modifiye olur. Sivrisineklerin gelişebilmeleri için en uygun sıcaklık aralığı 25-27°C'dir. Sivrisinek populasyonlarında, 10°C'nin altında ve 40°C'nin üzerinde çok yüksek oranda ölümler görülür. Bu ölümlerin oranı türlere göre değişir. Örneğin, A. maculipennis larvaları kritik sıcaklık değeri olan1O°C'nin altındaki tüm sıcaklıklarda su yüzeyinde inaktif olarak kalır ve yüksek oranda ölürler. Buna karşılık, A. claviger larvaları 0 °C'de, hatta buzlu suda bile yavaş bir şekilde gelişmelerini devam ettirirler. Nem Nem, sıcaklık gibi sivrisineklerin yaşam uzunluğunu ve dağılımını etkiler. Trake sistemi ile solunum yapmalarından dolayı sivrisinekler, genel olarak çevre nemine karşı çok hassastırlar. Özellikle, ormanlık alanlarda yaşayan sivrisinek türleri, kuru iklim şartlarında yaşayanlara göre nem değişimlerine karşı daha hassastırlar. Kuru mevsimlerde, ev içi sinekleri uygun neme sahip iç alanlara hareket ederken, dış alan sivrisinekleri bitki kümelerinin yakınlarında bulunurlar. Bu durum, kuru mevsimlerde mücadele çalışmalarının ve mücadele alanının planlanması için önemlidir. Gündüz ve gece boyunca, sıcaklık ve nemin ritmi, bölgesel değişiklik gösterir. Özellikle, sivrisinek yayılımı ve uçuşu ile türlerin kışlama ya da yazlaması bu ritimler arasındaki değişikliğin boyutlarına bağlıdır. Yağış Sivrisinekler için yağışın etkisi iki yönlüdür. Sürekli tekrarlanan yağışlar türlerin yumurtlamasını ve larvaların gelişimini kötü yönde etkileyebilir. Çünkü bu tip yağışlar, bir yandan ergin ölümlerine sebep olurken, diğer yandan üreme habitatlarının sürekli olarak değişmesini sağlar. Buna karşılık, uzun süren güneşli günlerden sonra yağan yağmurlar, gerek ortamın kuru havasını yumuşattığı gerekse yeni üreme habitatları oluşturduğu için olumlu etki yapabilir. Işık Işık ritmi, sivrisinek populasyonlarının hareketlerini özellikle beslenme ve dinlenme faaliyetlerini kontrol eden önemli bir ekolojik faktördür. Birçok Anopheles türü alacakaranlıkta ya da gece beslenme faaliyetini sürdürür. Bazı türler gece ve gündüz, bazı türler ise güneş battıktan sonra ilk 30 dakika içinde faaliyetlerini artırır. Ülkemizin de içinde bulunduğu ılıman kuşakta, fotoperyod (ışık ritmi), özellikle Anopheles türlerinin kışlaması üzerine oldukça etkilidir. Örneğin, sonbaharın kısa günlerinin başladığı zaman diliminde A. maculipennis kışlama faaliyetine girer. Ergin sivrisineklerin habitatları, onların ideal koşullarda dinlenme alanları, konak ve üreme habitatları bulmasıyla belirlenir. Ergin habitatlarının belirlenmesinde, yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik faktörler etkilidir. Sivrisinek populasyonlarının habitatlarının farklı bölümleri içindeki hareketi, sıcaklık, nem, konağın çekiciliği ya da üreme alanının çekiciliği gibi faktörlerle denetlenir. Bu gibi faktörlerin etkisi, sivrisineklerin fizyolojik şartlarına bağlıdır. Üreme alanlarına uçuş, bir yandan sivrisinek dişisinin tam olarak yumurtlama durumuna gelmesi (gravid dişi) yoluyla, diğer yandan ise üreme habitatının bir takım ideal ekolojik şartları içeren üreme habitatının çekiciliğiyle sitümüle edilir. Buna karşılık, ideal olmayan sıcaklık ve nem ile konakçının olmayışı, özellikle hastalık taşıyan sivrisinek türleri için dinlenme alanı ve üreme habitatı değiştirmek için önemli nedenlerdir. Sivrisineklerin yayılımıda (dispersiyon) bir takım ekolojik faktörlere bağlıdır. Bu faktörlerin eşik düzeyleri türlere göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, sıtma parazitlerini taşıyan türler 1-3 km aktif uçuş yapabildikleri gibi, bazı türler çok uzun mesafeleri kat edebilirler. Ayrıca, uzakta bulunan ergin habitatlarının ya da köylerin daha çekici olması bazı türlerin bulundukları habitatları bırakıp 10 km ya da daha fazla uçarak o bölgelere gitmesini sağlayabilir. Bir ekolojik faktör olarak rüzgâr sivrisinek uçuşunu etkileyen önemli bir olgudur. Örneğin, bazı Anopheles türleri, özellikle ülkemizde bulunmayan A. pharoensis Mısır'da çölün oldukça sert koşullarını atlatabilmek için ideal şartları buluncaya kadar 56 km uçabilmiştir (Anonymous, 1975). Sivrisineklerin genel olarak birbirini izleyen ve yaşamları boyunca yaptıkları tek tip bir hareket şekli vardır. Ergin dişiler, üreme alanlarından dinlenme alanlarına, oradan konakçıya, sonra tekrar dinlenme alanlarına ve bir kez daha üreme alanlarına doğru hareket eder. Bu döngü ergin dişilerin tüm hayatları boyunca devam eder. Sivrisinek populasyonlarının bol olduğu bir bölgede, yerleşim yerleri arasındaki uzaklık, bu canlıların hareketi için uygunsa ve yerleşim merkezlerinin çevresinde zengin üreme kaynakları bulunuyorsa, sivrisinekler tüm alanı rahatlıkla enfekte edebilirler. Mücadele çalışmaları açısından, bu tip bölgelerin genel itibariyle mücadele programı ve kapsamı içine alınmasında yarar bulunmaktadır. Eğer üreme habitatı iki köy arasında bulunuyorsa, bu köylerden birisinde bulunan sivrisinekler yumurtlamak İçin habitata gider ve yumurtlama işleminden sonra diğer köye giderek enfeksiyon oluşturabilirler. Bu durumda, mücadele çalışmalarının her iki köyde de eş zamanlı yapılması gerekmektedir. Böyle bir durum, küçük alanlar haricinde, birbirine komşu ülkelerin sınır bölgelerinde oluşursa, bu defa enfeksiyon ülkeler arası boyutlara kadar ulaşabilir. Sıtmanın yayılması da, komşu ülkeler arasındaki koordinasyonsuzluk, sosyal farklılıklar ve mücadele programlarındaki düzensizlik nedeniyledir. Sivrisinek sucul evrelerinin dağılımı ve hayatta kalma sürelerini etkileyen diğer bir ekolojik ve biyolojik faktör ise, yaşadıkları su ortamında bulunan doğal düşmanlardır. Sivrisinekler için doğal düşmanları; omurgalı ve omurgasız predatörler, virüsler, bakteriler, protozoalar, helmintler ve mantarlar olarak sınıflandırabiliriz. Doğal düşmanlarla birlikte diğer faktörler, sivrisinek populasyonlarının mevsimsel dinamizminde önemli rol oynarlar. Örneğin, teorik olarak bir sivrisinek dişisi ortalama 200 yumurta bırakır (açılan yumurtalardan 100 tanesi dişidir). Bir sivrisinek populasyonunun bir yıl içinde dört döl verdiğini düşünecek olursak, dördüncü dölün sonunda populasyonda birey sayısı 100 milyona ulaşır. Oysa, pratikte, yukarıda belirttiğimiz faktörlerin ve doğal düşmanların kombinasyonuyla, yapılan mücadele çalışmaları populasyon büyüklüğünü belli bir düzeyde tutmayı sağlar. Doğal düşmanlar arasında en etkili olanı predatör balıklardır. Doğal düşmanların etkinlik derecesi, av ile avlanan arasındaki ilişkinin derecesine bağlıdır. Örneğin, Gambusia affinis adı verilen sivrisinek balıklarının yaşam alanı da genelde sivrisinek larvalarının yaşadığı habitatlardır. Bu nedenle, bu balık türünün etkinlik derecesi diğerlerine göre yüksektir. Predatör canlıların su içindeki yaşam yerleri de aktiviteleri açısından belirleyicidir. Eğer predatör suyun alt seviyelerinde yaşıyorsa, beslenmek ve solunum yapmak amacıyla genellikle suyun üst seviyesini, hatta su yüzeyini tercih eden sivrisineklere karşı etkili olamaz. Suyun hacminin ya da habitatın büyüklüğünün de predatör aktivitesi için önemi vardır. Küçük boyutlu su birikintileri yeme-yenilme ilişkisinin olasılığını artırır. Sivrisinek larvalarına karşı doğada bulunan çok sayıda düşman organizma bulunmaktadır. Aynı zamanda, özellikle bakteriler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda bu düşmanlar, biyoinsektisit olarak endüstri koşullarında da üretilmektedir. Bu bölümde, omurgalı predatörlerden bazı balık türleri üzerine kısa açıklamalarda bulunacağız. Özellikle, su dinamizminin hızlı olmadığı, küçük ve gölgelenmiş habitatlarda, sivrisinek larvaları üzerine predatör olan omurgalı balıklarıdır. Gambusia en etkili türlerin olduğu cinstir. Bu türler, suyun üst yüzeyinden beslenen iyi birer avcıdır. Bu balık türü, birçok ülkede, özellikle sıtma eradikasyon programlarında çoklukla kullanılmaktadır. Sivrisinek larva mücadelesinde kullanılan diğer türler şöyledir : Gambusia affinis Lebistes reticulatus Tilapia mosambica Tilapia maciochei Tilapia zilin Tilapia meianopleura Cyprinus carpio Carassius juratus Xiphophorus maculaius Nothobranchius guentheri Cynolebias bellotti Cynoiebias elongatus Aphanius dispar Anabas scandens Aplocheilus panchax Genç evrelerinde predatördür. Bu balık türleri içerisinde ülkemizde en yaygın olan ve en çok kullanılan tür Gambusia affinis'tir. Yapılan araştırmalar, sivrisinek balığının çok geniş bir adaptasyon yeteneğinin olduğunu, temiz sulardan kirli sulara kadar geniş bir habitat aralığında yaşayabildiğini, sıcaklık değişimlerine çok dayanıklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak yine de, sivrisinek larva mücadelesi için belirli bir alanda bu balıkların etkili bir şekilde kullanılabilmesi için bazı faktörlerin ideal olması gerekmektedir: Etkili olabilmek için balıkların gereksinimleri • Habitat suyunun, yüzeyden beslenmeye elverişli, mümkünse küçük ve gölgelenmiş olması, • Balıkların su içerisinde rahat beslenebilecekleri bir ortamın olması, • Uygulanacak alana zedelenmeden taşınmalarının sağlanması: Bunun için uygulanacak en iyi yöntem, taşıma konteynerlerinin yarısına kadar su ile doldurulmasıdır. Ayrıca, suyun yüzey çalkantısının önlenmesi için, yüzeye yeterli miktarda tahta parçaları atılmalıdır. Eğer taşınacak mesafe uzaksa, balıkların oksijen ihtiyacı için su içine oksijen verilmeli (bir ya da iki adet şişirilmiş bisiklet lastiği su içine yerleştirilir ve hava sibopları bir miktar açılır) ve zaman zaman durularak konteyner kapağı açılmalıdır. • Konteynerlerin içindeki su mutlaka balıkların yaşadığı doğal habitat suyu olmalıdır, • Uygulanan yerlerde balık predatörlerinin olmamasına dikkat edilmelidir, • Balıkların bulundukları habitata zarar verilmesi önlenmelidir. Uygulanabilecek habitatlar • Sivrisinek balıklarının oldukça güçlü bir adaptasyon yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden, çok temiz sulardan kirlenmiş sulara kadar birçok habitatta kullanılabilir. Mücadele yapılacak alana dağıtılmadan önce, doğal koşullarda stok alanları kurulmalı ve bu alanlardaki su kalitesinin organik maddelerce zengin olmasına dikkat edilmelidir. • Sıtma mücadelesi için oluşturulmuş drenaj kanalları, • Pirinç tarlaları içinde vejetasyon açısından yoğun olmayan kanallar, • Kuyular, geleneksel su toplama kapları, havuzlar, • Göller ve göletler, • Yavaş akan akarsu ve pınarlar, • Foseptikler. Dikkat edilmesi gereken hususlar • Balıklar eğer olanak bulurlarsa içme suyu şebekesine karışabilmektedirler, • Eğer bulundukları ortamda doğal besin bulamazlarsa, yavrularını yiyebilirler, • Bazı türler bataklık ve tuzlu sulara adapte olamayabilirler, • Habitatlarda yoğun olarak bulunurlarsa etkili olabilirler, • Bazen çocuklar balıkları yakalamaya çalışabilir, • Bulundukları habitatların periyodik olarak kontrol edilmesi ve eğer balık miktarı azalmışsa stoktan eklenmesi gerekebilir, • Balıkların etkisi mevsime ve suyun kalitesine göre değişebilir, • Havuzlarda kullanılan balıklar, havuzların suyu değiştirilirken ölebilirler. Bunun için havuzların altında mutlaka 5-15 cm su kalması gerekmektedir. Aksi takdirde, kontrol çalışmalarındaki gecikme, bu tip havuzlardan tüm bölgenin sivrisineklerle enfekte olmasını sağlayacaktır. Balıkların kullanılması için uygulama basamakları • Sivrisinek üreme alanlarının haritalandırılma çalışmaları bitirilmelidir. Su özellikleri belirlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Larva yoğunluğu ve diğer doğal düşmanlar hakkında bilgi edinilmelidir, • Uygulanacak habitat için yeterli balık sayısı değerlendirilmelidir, • Balıkların mücadele alanına zamanında ve hızlı bir şekilde dağıtılması için stok alanlar kurulmalıdır, • Uygulayıcı personel ve yöre halkına eğitim verilmelidir, • Balıkların kalıcılığının sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır, • Mücadele alanına dağıtım yapılmadan önce, taşımada çıkacak aksaklıkları görmek ve bu aksaklıklara çözümler getirmek amacıyla taşıma egzersizleri yapılmalıdır. Bu egzersizler sonucun-da, eldeki taşıma olanaklarıyla kullanılacak alana getirilebilecek balık sayısı hesaplanmalıdır, • Taşıma amacıyla plastik, metal ya da tahtadan konteynerler oluşturulmalıdır. Taşınacak balıklar en az 3-4 saat öncesinden, habitat suyu ile birlikte bu kapların içlerine yerleştirilmeli ve adapte olmaları sağlanmalıdır. Su sıcaklığının 20-22 C olmasına dikkat edilmelidir. Çok sıcak günlerde suyun fazla ısınma tehlikesine karşılık, kaplar içerisine suyu ideal sıcaklıkta tutabilmek amacıyla torba içerisinde buz koyulabilir. Taşıma genel olarak, sabahın erken saatlerinde ya da akşam yapılmalıdır, • Genç balıklar yaşlı ve hamile dişilere göre çok daha fazla dayanıklıdır, • Taşıma sırasında suyun oksijenlendirilmesi asla unutulmamalıdır. Balıkların mücadele alanına dağıtımı • Zamanlama: En uygun mevsim ilkbaharın başlarıdır. Ancak, kışın da dağıtım yapılabilir. Gün içinde en uygun zaman sabahın erken saatleridir. • Her bir üreme habitatına uygulanacak sayı: Kısa zamanda etkinin görülmesi İçin 2-6 balık/m2 dozu uygulanmalıdır (kuyu, küçük su kapları vb habitatlarda 2 balık m2; pirinç tarlası, büyük havuz vb alanlarda 5-6 balık/m2 dozu kullanılmalıdır). • Geniş alanlarda uzun süreli etkinin görülebilmesi için hamile dişilerden seçilmiş 200-400 balığın hektara uygulanması gerekmektedir (200-400/ha). Bu populasyon 2-3 ay içerisinde tatminkâr bir sayıya yükselir. Doğal düşmanlarının yokluğunda, yıllar boyunca yüksek bir populasyon olarak kalabilir. • Herhangi bir etkiden dolayı uygulanan alanda balık populasyonu ortadan kalkarsa, etkinin nedeni bulunduktan sonra, aynı işlemlerin yeniden tekrarlanması gerekmektedir. • Balık uygulanmış alanlar sık sık kontrol edilmeli ve bir yandan balık populasyonunun durumu gözlenirken diğer yandan 1-2 haftada bir larva populasyonundaki düşüşler kontrol edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektor-ekolojisi-ve-iliskili-faktorler

Evrim bir kuram mı, olgu mu, yoksa bir yasa mıdır?

Evrimin bir kuram1 mı yoksa bir olgu mu olduğu biyolojik literatürde sıkça rastlanan zor bir sorudur. Bunun nedeni "evrim" deyiminin iki ayrı anlamda kullanılabilmesidir. Birinci kullanım, "evrim olgusu", canlıların popülasyonlarında zamanla görülen ve olmuş olduğu belirgin "gözlemlenebilir" değişiklikler şeklinde yorumlanır. İkinci kullanım, "evrim kuramı", bu değişikliklerin hangi nedenlerle olageldiğinin günümüzdeki bilimsel açıklaması olan "çağdaş evrimsel sentez"e karşılık gelir. Evrim deyimi kendi başına kullanıldığında, altında yatan olguların ve bu olguları açıklayan kuramın birleşimine karşılık gelir. Ancak sıklıkla, bu iki anlamın birine ya da diğerine karşılık gelebilir. Olgu: "Olgu" deyimi, bilim adamları tarafından, deneysel verilere ya da nesnel ve doğrulanabilir gözlemlere işaret etmek için sıklıkla kullanılır. "Olgu" deyimi buna ek olarak daha geniş biçimiyle, lehine karşı gelinemez delillerin bulunduğu hipotezleri kastetmek için de kullanılır. Kuram: Bilimsel kuram, yapılan gözlemleri açıklayan ve sınanabilir tahminlerde bulunmayı sağlayan, çok sağlam desteklere dayalı birbiriyle bağlantılı açıklamaların bir yapısıdır. Bilimsel kuramlar gözlemlenebilir verilerin uyduğu tutarlı yapıları tanımlarlar. "Kuramın" bilimsel tanımı, günlük konuşma diline ait anlamından farklıdır. Günlük konuşma dilinde "kuram"1, olgulara dayalı olması gerekmeyen veya sınanabilir tahminlerde bulunmayan bir varsayım, bir fikir ya da bir spekülasyon anlamına gelebilir. Bilimde ise "kuramın" anlamı daha kısıtlayıcı ve kesindir: bilime göre kuram, gözlemlenen olgulara dayalı olmalı ve sınanabilir tahminler yapmalıdır. Öte yandan "bilimsel yasa" aynı şartlarda aynı sonucu veren bir ilişkinin kesin olan sözlü ve matematiksel ifadesidir. Ancak bir çok bilim adamı tarafından uzun bir süre boyunca yapılan çok sayıda deneyin doğrulamasının ardından bir hipotez bilimsel bir yasaya dönüşebilir. Biyolojik bilimler de bilimsel yasalara sahiptir, örneğin Mendelci kalıtım ve genetik bilimindeki Hardy-Weinberg prensibi gibi. Notlar 1. "Kuram" ve "Teori" eş anlamlıdır. Kaynaklar en.wikipedia.org/wiki/Evolution_as_theory_and_fact en.wikipedia.org/wiki/Scientific_law"]ht.../wiki/Scientific_law

http://www.biyologlar.com/evrim-bir-kuram-mi-olgu-mu-yoksa-bir-yasa-midir

Mikro Evolüsyon ve Yeni Türlerin Teşekkülü

1- Mikro evolüsyon Popülasyonlarda tabii seleksiyonla hasıl olduğu kabul edilen mikro evolüsyonlar, yani küçük değişiklikler, “külli bir evolüsyonun göstergesi” olarak ele alınırlar. Serçelerdeki mortalite, kelebeklerde endüstri melenizmi, bakteri ve böceklerin bazı ilaçlara dayanıklılığı bu misallerden ba­zılarıdır. 1.1- Serçelerde Mortalite Ekstrem tabiat şartlarının canlılar üzerindeki etkisini tespit etmek maksadıyla 1898 yılında serçeler üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Şid­detli kış şartlarından donmuş 136 serçe laboratuvara getirilmiş. Bun­lardan 72’si canlanmış, 64’ü ölmüştür. 136 serçenin toplam boyları, gaga, baş, humerus, femur, baş genişliği, göğüs kemiği, omurga uzunluğu öl­çülüp tartılmıştır. İnceleme, hayatta kalan kuşlardaki değerlerin or­talamaya daha yakın olduğunu, ölenlerde ise bundan fazla saptığını gös­termiştir. Bu şekilde ekstrem ölçülere sahip serçelerin ölmesi, stabilize edici seleksiyona misal olarak verilir. 1.2- Kelebeklerde Endüstri Melenizmi Kelebeklerde endsütri melenizmi Şekil 1. Çevre kirliliği, koyu renkli formların artmasını sağlar. Avrupa ve özellikle İngiltere’de endüstri sahalarında 1850’li yıllarda görülen kelebek popülasyonlarındaki renk de­ğişikliği, “gözlenebilen ev­rime en iyi örnek” olarak kabul edilir1. Endüstri melenizmi (endüstri etkilerinden dolayı hasıl olan renk değişiklikleri)’ne misal olarak güve (Biston be­tu­la­ria) ele alınır. Beyaz olan bu formun üyesi, siyah nokta ve şeritlerle kaplıdır. Melanik veya koyu renkli olanları ise B. car­bo­naria formudur. Endüstri inkılabının, yani hava kirliliğinin ortaya çıkmasından önce, 1850’li yıllarda, İn­giltere’deki ağaç gövdeleri parlak renkliydi. Gündüzleri bu ağaçların gövdeleri üzerine güve bırakıldı. Normal veya açık renkli varyeteler böyle bir zemin üzerinde göze batmıyordu. Hâlbuki renkliler, kuşlar tarafından daha kolay görülmekteydi (Şekil 1). Ne­ticede bu renkli varyeteyi kuşlar daha büyük bir oranda toplayarak, böyle yüzeylerde bu varyetenin azalmasına sebep oldular. Ağaçların gövdesi, hava kirliliğinden dolayı gittikçe karardı ve nihayet 1895’te Manc­hester’ın yakın çevresinde yüzde 95 nispetinde renkli varyete (B. carbonaria) görüldü. Bu değişme, renkli formun siyahlaşmış ağaçların yüzeyinde fazla göze çarpmamasından kaynaklanıyordu. Beyaz renkli varyete ise, bu zeminde kolayca görülüyordu. Aslında bu yeni bir olay değildi. Bu­rada hava kirliliğinin meydana getirdiği değişme, daha önce fazla mik­tarda mevcut beyaz formun tabii düşmanlar tarafından görülme şansını artırdı. Neticede bu formda bir azalma, renkli olanlarda ise artma mey­dana geldi. Burada dikkati çeken husus, sözü edilen güvelerde, evrimle il­gili hiçbir değişmenin meydana gelmediğidir. Bu güveler aynı şekil ve yapılarıyla günümüzde mevcuttur2. 1.3- Bakterilerin Antibiyotiklere Dayanıklılığı Bazı mikroorganizmalarda antibiyotiklere karşı dayanıklılık mey­dana gelmesi sebebiyle, antibiyotiklerin etki derecesi büyük ölçüde azal­mıştır. Dayanıklı mikroorganizmalar labo­ra­tuvar kültürlerinde elde edi­lebilir. Litresinde 25 miligram Streptomisin bulunan besin ortamında Escherichia coli’nin gelişmesi durur. Bununla beraber, böyle bir besin ortamına milyonlarca bakteri ilave edilerek yetiştirilecek olursa, bun­lardan biri veya birkaçı yaşayıp çoğalmaya devam eder ve daha yüksek dozlardaki Streptomisine dahi dayanıklılık gösterir. Dene­ree’e göre E. coli’de Streptomisine dayanmayı sağlayan mu­tas­yon oranı on milyonda birdir. Bu­rada mutasyon, ortamda Streptomisi­nin bulunmasıyla teşvik edil­memiştir. Streptomisin burada ancak bir seçme unsurudur. 1.4- Böceklerin Bazı İlaçlara Dayanıklılığı Böcek öldürücü ilaçlardan birisi de DDT (Dichloro-Diphenyl­ Trichlorethone)’dir. Bu ilaç, çok çeşitli türden böcekleri, küçük dozlar hâlinde verildiği hâlde öldürebilmektedir. 1950’li yıllarda kara sineğe (Musca domestica) karşı DDT kullanıldı. Başlangıçta bunların yüzde 90’ının öldüğü tespit edildi. Geriye kalan canlılar üretilince üçüncü kuşakta DDT’­ye dayanıklı fertler elde edildi. Kara sinekten başka, birçok siv­risinek türü, hamam böcekleri, insan bitleri ve tahtakurularının DDT’ye dayanıklı olduğu bilinmektedir. DDT’ye dayanıklı olma, bak­terilerin Streptomisine karşı dayanıklılıklarına benzer bir şekilde, tek gen mutasyonu tarafından hasıl edilmiş olabilir. Ya da normal olarak popülasyonda bulunan çeşitli genlerin kombinasyonuyla ortaya çıkabilir. Hasıl olan dayanıklı tipler, az veya çok duyarlı genotiplerin bir karışımından ibarettir. Dolayısıyla, ilaçlara dayanma derecesi, kuşaktan ku­şağa büyük ölçüde değişebilir. Böcek veya sineklerin ilaca dayanması, ilaç dozuyla doğru orantılıdır. Burada doz miktarını tayin edecek olan, o organizmanın sahip olduğu tolerans derecesidir. Bu tolerans sınırı da o canlının genetik potansiyeline bağlıdır. Normalde bu gen potansiyelinin tayin ettiği sınır, mutasyon ve genetik kombinasyonlarla belli oranda ge­nişleyebilir. Ancak verilen ilaç dozlarında bu sınır da aşılacak olursa, o canlı türünün bütün fertleri ortadan kalkacaktır. Burada dikkati çeken bir başka husus da, herhangi bir ilaca maruz kalan bir organizmada hasıl olacak değişikliğin o canlının temel yapıları ve gen potansiyel sınırları içinde kalmış olmasıdır. 1.5- Suni Seleksiyon Suni seleksiyon ve yetiştirme vasıtasıyla ıslah edilmiş bitki ve hayvanlar, bazıları tarafından evrime delil olarak ileri sürülür. Suni seleksiyonun mekanizması, hiçbir değişmenin mümkün ol­madığı bir sınıra hızlı bir şekilde ulaşmayı sağlamaktır. Meselâ şeker pan­carının şeker muhtevasını artırmak üzere Fransa’da 1800 yıllarında de­nemelere başlandı ve yüzde 6 civarında bir verim sağlandı. 1878’de bu verim yüzde 17’ye çıkartıldı. Ancak bundan sonraki seleksiyonla şeker miktarı oranında bir artış sağlanamadı. Suni seleksiyon ve yetiştirmeyle meyve sineklerindeki göğüs kıllarının sayısını azaltma denendi. Yirminci nesle kadar, her nesilde ortalama kıl sayısı gittikçe azaldı. Yirminci nesilden sonra ortalama kıl sayısı sabit kaldı. Sınıra ulaşıldığından artık selek­siyonun bir etkisi olmuyordu3. Benzer denemeler, daha çok yumurta elde etmek için tavuklarda, daha fazla süt üretmek için ineklerde ve daha bol protein ihtiva etmesi için tahıllar üzerinde yapılmaktadır. Bütün bu ıslah çalışmalarında elde edilen belirli melezlerin hayat süreleri kısadır. Yani bunların dayanık­lılığı azdır. Islah edilmiş bitki ve hayvanlar, orijinalleri veya yabani tip­leriyle rekabet edemezler4. Bu deneyler, mümkün olan en kısa zamanda maksimum değişme (varyasyon)’nin, insan müdahalesiyle bile ula­şılabilen farklılığın son derece sınırlı olduğunu gösterir2. 2- Yeni Türlerin Teşekkülü ve İzolasyon Genel manasıyla, belirli bir genetik potansiyele sahip olan ve kendi aralarında üreyerek verimli döller hasıl edebilen fertlerin teşkil ettiği popülasyona “tür” adı verilir. Türün tarifi böyle olmakla beraber, bi­yologların kendi aralarında da ortak bir tür tanımı mevcut değildir. Tür­lerin meydana gelişi ve “tür” kavramı konusunda birbirinden ayrı beş görüş vardır. Her bir görüşün de kuvvetli savunucuları bulunmaktadır. Hatta bazen birbirine yakın özelliklerin tür karakteri olarak alınması, me­lezlemeler sonucunda ortak hususiyetlere sahip fertler hasıl etmektedir. Bu yapıdaki organizmaların farklı araştırıcılar tarafından değişik tür veya tür altı birimlere dâhil edildiği, özellikle sistematik botanik sahasında sıkça görülen bir husustur. Hayvanlar âleminde de, izolasyondan dolayı birbirinden ayrı kalan aynı türün fertleri, kendi içinde gen rekombi­­nas­yon­larıyla kısmen değişik formlar hâline gelmekte, bunlar da “yeni tür veya ırk” olarak adlandırılabilmektedir. Ekolojik, fiz­yolojik, coğrafik vs. gibi engellerden dolayı çiftleşebilen gruplar arasında, çiftleşme imkânının ortadan kalkması ve grupların karakter bakımından birbirlerinden uzaklaşması olayına “izo­lasyon” denir. Canlı toplulukları arasında melezleşmeyi önleyen her çeşit mekanizmaya da “izolasyon mekanizması” adı verilir. Bu mekanizmalar birkaç grup altında toplanabilir. 2.1- Coğrafik veya Uzaklık İzolasyonu Birbirinden çok uzak yerlerde yaşayan ve coğrafik bakımdan ara­larında engeller olan popülasyonların erkek ve dişileri bir araya ge­lemedikleri için her bir grup, ayrı bir bölgede kendi içinde üreyerek fark­lılaşabilir. 2.2- Ekolojik İzolasyon Aynı coğrafik bölgede, fakat değişik ortamlarda yaşayan or­ganizmalar arasında gen alış verişi genellikle olmaz. Meselâ Drosophila melanogaster insanların yakınında, D. quinaria ormanın rutubetli yer­lerinde ve D. palusturic bataklıklarda çürüyen maddeler üzerinde bu­lunur. Bunlar geliştikleri ortamın dışına nakledilirlerse ölürler. Bitki türlerinden bazıları da çok sınırlı ekolojik engellerle bir­birlerinden izole olmuşlardır. Bu sebepten herhangi bir şekilde ortaya çıkan ekolojik izolasyon sebebiyle popülasyonlar arasında çiftleşme olsa bile hibritlerin yaşama şansı azdır. 2.3- Mevsimlere Bağlı İzolasyon Bazı böcek fertlerinin erginliğe ulaşması değişik zamanlardadır. O yüzden bunların arasında bir melezleşme görülmez. Meselâ Melitaea ne­umoegeni kelebeği mart ayında, Melitaea wrightii kelebeği ise nisan-haziran aylarında uçtuğu için aralarında melezleşmeler olmaz. 2.4- Seksüel İzolasyon Erkek ve dişi fertlerin birbirlerini tanımalarında ve birbirleriyle eşleşmelerinde rol oynayan her çeşit mekanizma bu gruba dâhil edilir. Bunlar: 2.4.1- Kimyevi seksüel izolasyon mekanizmaları Kelebeklerin dişi fertleri, zaman zaman koku neşreder. Bu koku her türde ayrıdır. Bir kafes içine konulmuş, başka başka türlerden bir erkek ve bir dişi kelebek çiftleşemez. Fakat kafesin yanına, kafesteki er­keğin dişisi getirilirse, onun çıkardığı koku erkek kelebeği uyartır. Bu sa­yede iki ayrı tür arasında bir çaprazlama olur. 2.4.2- Görmeye bağlı izolasyon Özellikle kuşlarda ve memeli hayvanlarda görme organı eşlerin bir­birini tanımasında önemli rol oynar. Yurdumuzda yaşayan iki ateş bö­ceğinden biri uzun, diğeri kısa ışık çıkarır. Bir yerdeki erkek böcek, di­şisinin çıkardığı ışını fark ederek onu bulur. Kısrak ile merkebin melezleştirilmesinde gözlerin bağlanması, çaprazlaşmayı ko­laylaştırır. 2.4.3- Sese bağlı izolasyon Çekirgeler ve sivrisinekler gibi hayvanların farklı türleri, çıkardıkları seslerle birbirlerini tanımaktadırlar. 2.4.4- Davranışa bağlı izolasyon Bazı hayvanlar çiftleşmeden önce dans hareketleri yaparlar. Özellikle erkeklerin yaptığı bu hareketler, türler arasında farklıdır ve dişi bu hareketlere göre davranır. Bazı hayvanlarda dokunma, yuva yapma ve yu­vaya davet bakımından türler arasında farklılıklar vardır. 2.5- Gametik İzolasyon Üreme hücrelerinin birleşebilmeleri bazı etkilere bağlıdır. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin her ikisi de birtakım salgılar çıkarırlar. Bu sal­gılar arasında hassas bir denge vardır. Böylece bir yumurta hücresi ile bir sperma tozunun döllenmesi sağlanır. Gerek üreme hücrelerinin ge­rekse uterustaki salgıların türler arasında değişiklik gösterdiği, dolayısıyla farklı türlere ait yumurta hücrelerinin döllenmediği bilinmektedir. 2.6- Melezlerin Yaşamayışı Türler arası melezler umumiyetle ergin fert hâline gelemez, ge­lişmenin bir devresinde ölür. Meselâ Drosophila simulans erkeği, D. melanogaster’in dişisiyle çaprazlanırsa, erkek yavrular gelişmeden ölür­ler. Dişiler de kısırdır. Bazı tür çaprazlamalarının melezleri büyür, fakat döllenebilecek yumurta veya dölleyebilecek sperm hasıl edemezler. Yani kısırdırlar. Katır buna misal teşkil eder. Prof.Dr. Adem Tatlı Kaynaklar: 1. Burton, M. and Burton, R eds. The In­ternational Wildlife Encyclopedi. Marshall Ca. Corp.New York. 1970, p.2706. 2. Gish, D.T. Evolution: The Fossils Say No! 1981. Terc. Â. Tatlı, Fosiller ve Evrim. Cihan Yayınları, İs­tanbul. 1984. 3. Tinkle,W.J. Heredity. Thomas Press.Houston. 1967, s.55. 4. Falconer, D.S. Introduction to Quantitative Ge­netics. Ronald Press. 1960, p.186

http://www.biyologlar.com/mikro-evolusyon-ve-yeni-turlerin-tesekkulu

Darwin ve Moleküler Evrim

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin'in deyimiyle "varolma mücadelesi"nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin'in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel'in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan "karışımsal kalıtım" düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi. Ancak, "Türlerin Kökeni"nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel'in makalesinden bir yıl sonra), 1867'de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin "kırmızı" özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming'in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu. Darwin, Jenkin'in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve "pangenesis" adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan "Lamarkizm"le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, "edinilmiş özelliklerin kalıtımı"nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck'ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin'in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen "gemül"ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, "boyun uzunluğu" gemüllerinin sürekli "daha uzun boyun" sinyalleri göndermesine neden olacaktı. Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin'in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane 'yanlış renkte' yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin'in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin'se. Galton'un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin'in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı. Talihsiz Darwin! Mendel'in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin'i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra "gen" adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel'in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin'in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu. Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin'in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin'in öncelikli olarak bir 'deneyci' (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr'ın da yazdığı gibi, "Darwin, genetik çeşitliliği bir 'kara kutu' gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu." (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991) Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin'in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA'nın sarmal yapısını. "Türlerin Kökeni"nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin'in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, "Genom projesi Darwin'in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi" yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde. Yakın zamanda "Türlerin Kökeni"ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin'in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: "Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin'in ¤¤¤i. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor." (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999) Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin'in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, "Türlerin Kökeni"nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de "kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru".Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli? Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de "benzeştiren evrim"dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir. Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede 'köpek'liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış. Darwin'in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz? DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz? Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, "evet". Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, "geviş getirenler" olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, "lizozim" adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor. Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya'da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş. Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan "hoatzin" adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz. Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide 'y' aminoasidi yerine 't' geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin "bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor" şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y --> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil. Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz. Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı'nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi'nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan'da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar'ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik. Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu. Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir. Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı. Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m'de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim. Moleküller ve biz: Darwin'in insan evriminde bilmedikleri DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz. Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında "mitokondriyel Havva" olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika'da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı. Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya'daki iki adada, Borneo ve Sumatra'da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor. 30.000 yıllık bir iskeletin DNA'sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA'sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA'larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor. İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi. Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika'da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul'da görülebilir. Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika'yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların- yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir. İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin "işaretleri" olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA'dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu "Y" kromozomu olduğu için. tanımı gereği "Y" kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani "Y" kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor. İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa "Y" kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika'da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor. Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor. Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender'in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han'in Orta Asya'da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların "atakonumu" (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A'dan B'ye, sonra da C'ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler. Darwin'e dönüş: "Darwin'in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru" Darwin'in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin'in kur..... ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin'in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor. Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin'in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kur..... gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, "Türlerin Kökeni"ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi. Darwin'in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

http://www.biyologlar.com/darwin-ve-molekuler-evrim

EVRİMİN MEYDANA GELMESİNDE ROLÜ OLAN FAKTÖRLER

1- Ortam Koşulları Canlılar, yer ve onu çevreleyen atmosferin “biyosfer” olarak tanımlanan dar bir kalınlığında yaşarlar. Toprakta tüm canlılık, ağaç köklerinin ulaşabildiği derinliğe kadar uzanır. Biyosfer içinde yaşam, belli başlı deniz, tatlı su, ve kara ortamlarında yer almaktadır. Hava, kaldırma kuvvetinin zayıflığı nedeniyle sürekli kullanılan bir yaşam ortamı olmamıştır. Bu ortamlar içinde, canlılığın gelişmesi için en uygun olanın, deniz ortamı olduğu düşünülmektedir. Denizler, yeterli kaldırma kuvveti ile canlılara sağladığı kolaylık yanında; ozmotik basınç farkından doğan olumsuzluğun tatlı suya göre daha az olduğu; sıcaklık, ışık ve elementlerin dağılımı gibi fiziksel ve kimyasal koşulların, kara ortamına göre tekdüze (homojen) olduğu bir ortamdır. Kara ortamı, fiziksel ve kimyasal koşullar bakımından yıllık, mevsimlik, günlük ve saatlik değişiklikler gösteren bir ortamdır. Kara ortamında, zamansal ve coğrafik boyutlarda karşılaşılan farklı koşullar (heterojenite) nedeniyle ortaya çıkan ekosistem (= Yerin bir bölgesinde canlı ve cansız varlıkların birlikte oluşturdukları ekolojik birlik) çeşitliliği, tatlı su ve deniz ortamlarına göre çok daha fazladır. Kara ortamına uymuş (adaptasyon) canlıların tür sayısının su ortamına uymuş canlılardan fazla olmasının başlıca nedeni, karasal ekosistemlerin çeşitliliğinin fazla oluşudur. Yaşam ortamlarında, basınç, sıcaklık, ışık, nem, O2, CO2, tuzluluk derecesi, H konsantrasyonu, besinsel elementler, organik ve toksik maddeler bilinen belli başlı çevresel değişkenlerdir. Tür (=Morfolojik olarak yeterli ölçüde biribirlerine benzeyen ve kendilerine benzer yavrular meydana getiren canlılar) düzeyinde ve hatta bireysel olarak her canlı için, bu değişkenlerin bulunabileceği en düşük (minimum); en yüksek (maksimum) ve en uygun (optimum) değerleri vardır. Canlılar için bulundukları ortam koşullarında meydana gelen değişiklikler yaşamsal öneme sahiptir. Örneğin, tam başkalaşım (holometaboli) geçirerek erginleşen ve sonunda bir kelebek olan Şpek Böceği (Bombyx mori) nin gelişimi, bütünüyle çevresel koşulların kontrolu altındadır. Yumurtalar, Dut Ağacının yapraklanmasına sebep olan çevresel koşullara (özellikle sıcaklığa) bağlı olarak açılarak kurtcuk (larva)lar meydana gelirler. Kurtcuklar beslenme konusunda Dut yapraklarına öylesine bağımlıdırlar ki, bulamadıkları durumda başka bitkilerin yaprakları üzerinde beslenemediklerinden ölürler (monofag canlı). Çünkü, Dut yaprağının kimyasal kompozisyonu, Şpek Böceği kurtcuklarının bu yaprakları ısırması, hatta yutması için özel bileşikler içermektedir. Canlılar, bir ekosistem içinde rastgele bulunmak yerine, Şpek Böceği-Dut Ağacı örneğinde olduğu gibi, bir ilişkiye dayalı olarak bir arada bulunurlar. Ekosistem içinde, aralarında kurdukları karşılıklı ilişkilere dayalı olarak bir arada bulunan populasyon (=Belli bir bölgede yaşayan aynı türden canlılar) ların meydana getirdiği topluluk (community), adeta bir canlı gibi değişen çevresel koşullara uymaya çalışır. Bunu yaparken, bazı populasyonlarını kaybedebileceği gibi çevresel koşulların yeni kompozisyonuna uyum sağlayan yeni populasyonları da üretebilir. Hatta, bir türe ait eski ve yeni populasyonlar arasındaki fark tür düzeyinde olabilir. Bu ortam şartlarının neden olduğu bir türleşme ya da evrimleşmedir. 2- Eşeyli Üreme Eşeysiz üreme canlılar arasında görülen ilkel bir üreme şeklidir. Eşeysiz üremenin bilinen 3 şekli, spor oluşturma (bazı bakteriler ve mantarlarda), tomurcuklanma ( örneğin Chlorohydra viridissima da) ve ikiye bölünme ( örneğin Amip gibi) dir. Bu şekilde üreyen canlılar, genotipik olarak kendilerini kopyalarlar ve populasyonu meydana getiren fertler, kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Tomurcuklanma ve spor oluşturma şekillerinde canlının bir bölümü veya oluşturduğu sporlar sonraki dölü meydana getirdiği halde; ikiye bölünerek üreme şeklinde canlının tamamı bölünmeye uğradığı için, bu çoğalma şeklinin eşeysiz üremenin en ilkel şekli olduğu düşünülmektedir. Ancak, konumuz açısından önemli olan, eşeysiz çoğalmanın bütün örneklerinde meydana gelen fertlerin genotipik olarak aynı özelliklere sahip olmasıdır. Buna karşın, eşeyli üreme genotipik olarak farklı kompozisyona sahip olan fertler arasında (erkek ve dişi) gen alış-verişini sağlayan bir çoğalma şeklidir. Bu çerçevede, erkek ve dişi fertler tarafından meydana getirilen ve her biri farklı dizilişte ve haploid sayıda (bir organizmayı oluşturan somatik hücrelerin sahip oldukları kromozom sayısı “2n” nın yarısı olan “n” sayıda) kromozoma sahip olan eşey hücreleri (sırasıyla sperm ve yumurta) birleşerek yavru hücre (zigot = iki gametin birleşmesinden meydana gelen, “2n” kromozoma sahip diploid hücre) yi meydana getirirler. Burada evrim açısından önemli olan, farklı genetik kompozisyona sahip olan fertlerin meydana getirdikleri ve bu kompozisyonun yarısına sahip olan eşey hücrelerinin birleşmesinden yeni ve orijinal bir genotipin meydana gelmesidir. Örnekle açıklamak gerekirse, diploid kromozom sayısı 6 olan bir canlının kromozomlarından 3 ü babadan, 3 ü anneden gelmektedir. Dolayısıyla bu canlı 23 = 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet meydana getirebilmektedir. Zigotun meydana gelebilmesi için gerekli olan karşı cins de 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet oluşturabilmektedir. Böylece, erkek ve dişi gametlerin birleşmesi durumunda, meydana gelebilecek farklı kromozom kombinasyonuna sahip fertlerin sayısı 8 X 8 = 64 dür. Bu canlının insan (2n = 46) olduğu düşünülürse, erkek ve dişilerde farklı kromozom kompozisyonundaki gametlerin sayısı 223 olduğundan bu gametlerin birleşmesiyle meydana gelebilecek farklı kromozom kompozisyonunda fert sayısı 223 X 223 = 246  70 tirilyondur. Bu örnek, aynı zamanda tek yumurta ikizleri dışında, kardeşlerin neden biribirlerine benzemediklerini açıklar. Eşeyli çoğalmada canlılar gen alış-verişini, sperm ve yumurta hücrelerinin oluşumu sırasında geçirdikleri mayoz bölünmesi (redüksiyon bölünmesi) nin "diploten / profaz" evresinde karşılıklı gelen ana ve babaya ait kromozomlar arasındaki parça değişimi (crossing-over) ile sağlarlar. Böylece, erkek ve dişi eşeylerin gonad hücreleri arka arkaya geçirdikleri bir mayoz ve bir mitoz bölünmesi sonunda 4 spermatozoon ve l yumurta hücresi meydana getirirler Her canlı, üyesi olduğu tür için özel olan sayıda kromozoma sahiptir. Örneğin insanda bu sayı 46 dır. Mayoz bölünmesi, eşey hücrelerinin kromozom sayılarını yarıya indirerek, bunların birleşmesinden meydana gelen döllenmiş yumurta (zigot) da kromozom sayısının tür için karakteristik olan sayıda kalmasını sağlayan bir bölünmedir. Bu özelliği ile mayoz bölünme, örneğin insanda kromozom sayısının ardışık her dölde 46, 92, 184,... şeklinde artmasını önlemektedir. Mayoz bölünmenin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılamayan dört evresinden ilki olan Profaz evresinde sırasıyla, kromozomlar iplik şeklinde görünür hale gelirler (Leptoten); anne ve babadan gelen homolog kromozomlar fermuar kapanması gibi, bir ucdan başlayarak boydan boya karşılıklı gelirler (Zigoten); "sinapsis" olarak tanımlanan bu işlem sonunda "bivalent" adı verilen kromozom çiftleri oluşur. Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşırken kromatidlerine ayrılırlar (Pakiten). Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşma sırasında biribirleri üzerine öylesine burulup bükülürler ki, homolog kromozomların kromatidleri arasında kesişmeler meydana gelir (Diploten). Kesişme noktaları (chiasma) nda meydana gelen kopmalara bağlı olarak, homolog kromozomların kardeş olmayan kromatidleri arasında genlerin karşılıklı olarak değiştirilmesiyle anne ve babadan gelen kalıtım materyali karışmış olur (crossing-over). Böylece, anne ve babanın sahip oldukları karakter çeşitliliği içinden farklı gen kompozisyona sahip yeni gametler; ya da çevresel koşullara karşı alternatif zigot oluşturacak farklı gametler meydana gelmiş olur (Diakinez). Çekirdek zarının yok olmaya başlamasıyla mayoz profazı sona ermiş olur. Metafazda, sentromerler hücrenin iki ayrı kutbunda yerlerini alırlar. Sentromerler arasında iğ iplikleri oluşur. Bivalentler iğ iplikleri üzerinde, sentromerleri ekvatoryal düzleme eşit uzaklıkta olacak şekilde dizildikten sonra, kromozomlar fermuar şeklinde biribirlerinden ayrılmaya başlarken kesişme noktaları uçlara kayar (terminalizasyon). Anafazda, homolog kromozom çiftleri biribirlerinden tamamen ayrılarak karşılıklı kutuplarda toplanırlar. Telofazda, Şğ iplikleri yok olurken bivalentlerin yarımları etrafında çekirdek zarları oluşmaya başlar. Mayoz bölünmede yukarıdaki şekilde tanımlanan evrelerin süreleri farklıdır. Bundan sonra, anne ve babanın kromozom sayısının yarısına (insanda n=23) sahip olan 2 erkek ve 1 dişi eşey hücresi, yukarıda da belirtildiği gibi, geçirdikleri mitoza benzeyen ikinci bir bölünmeyle 4 spermatozoon ve 1 yumurta hücresi meydana getirirler. Bu şekilde oluşan her gamet ve onların birleşmesinden meydana gelen her fert, ortam koşullarına uyma açısından ait olduğu türün yeni bir şansıdır. Buna karşın eşeysiz üremeyle çoğalan bir populasyon değişen ortam koşullarına uyma konusunda, farklı genotipe sahip bireyleri bulunmadığından yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nitekim, tür sayıları karşılaştırılırsa, eşeyli çoğalan türlerin sayısı, daha yakın bir geçmişe sahip olmalarına rağmen eşeysiz çoğalan türlerin sayısından daha fazladır. Örneğin, herhangi bir kelebek populasyonu laboratuvar koşullarında yetiştirilmek istenirse, bireyler laboratuvarda yetiştirme kafesleri içinde kendi aralarında döllenmek zorunda kalacaklarından, bir süre sonra populasyon içinde heterozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin farklı yönde etkiye sahip olması) fertlerin sayısı azalacak ve populasyon küçülecektir. Bunu önlemek için, başka laboratuvarlardan getirilen fertlerin populasyona karıştırılması gerekecektir. Nitekim, heterozigot fertlerden oluşan populasyonların bulundukları ortamdaki büyüme yeteneklerinin homozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin aynı yönde etkiye sahip olması) fertlerden oluşan populasyonlardan fazla olduğu bilinmektedir. Şnsan populasyonlarında da yaşanan buna benzer olaylar vardır. Ekonomik veya kültürel gerekçelerle kendi içinde kız alıp-veren bir populasyonda görülen küçülme veya zayıflığın nedeni, populasyon içinde homozigotluğun artmasına karşın, heterozigotluğun azalmasıdır. 3- Bireysel Değişiklikler (Varyasyon) Türler arasındaki farklar dışında, aynı tür içinde veya aynı ana ve babadan meydana gelmiş fertler arasında çeşitli karakterler (morfolojik, fizyolojik ve karşı eylem) bakımından görülen farklara bireysel değişiklik (varyasyon) denir. Aynı türden bireylerin, saç, deri ve göz renginde olduğu kadar boy uzunluğu ve şişmanlık, hatta zorluklara karşı dayanma gücü gibi karakterleri arasındaki farklar; tek yumurta ikizleri arasında en az olmak üzere, karşılaştırılan örnekler arasındaki akrabalık derecesinin azalmasıyla ters orantılı olarak artar. Yapılan çalışmalar, bu karakterlerde meydana gelen değişikliklere, canlıyı oluşturan tüm karakterleri kontrol eden ve dölden döle aktarılmasını sağlayan kalıtsal nitelikli iç faktörler(genotip) ile canlının içinde yaşadığı ve fiziksel, kimyasal, biyolojik özellikleri bulunan dış faktörler (çevresel) in neden olduğunu göstermiştir. Ana çizgileriyle nasıl işlediği aşağıda anlatılan, bu iç ve dış faktörlerin birlikte etkisi altında meydana gelen canlıya fenotip denir. A- Genotipik değişiklikler (Mutasyonlar) Bir populasyonun herhangi bir dölünde görülen değişikliğin sonraki döllerde de görülmesine kalıtsal (genotipik) değişiklik, bu değişikliği meydana getiren kromozomlardaki yapısal ve sayısal değişikliklere de Mutasyon denir. Mutasyonlar organizmanın eşey hücrelerinde veya somatik hücrelerinde meydana gelebilir. Eşeyli çoğalan canlılarda, eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonların kalıtsal niteliği olmasına karşın, somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonların ilgili hücre, doku veya organizmada meydana getirdiği değişiklikler (kanserleşme gibi) dışında kalıtsal bir etkisi bulunmamaktadır. Örneğin, siyah gözlü bir Sirke Sineği (Drosophila sp.) populasyonunda nadiren 1-2 tane kırmızı gözlü sinek ortaya çıkabilir. Bunların kendi aralarında çaprazlanmasıyla, populasyon içinde kırmızı gözlü fertlerin sayısı artar. Hatta, nesiller sonra populasyon tamamen kırmızı gözlü bireylerden oluşabilir. Böylece, bu populasyonun tamamı kalıtsal bir değişikliğe uğramıştır. Bir kural olmamakla birlikte kalıtsal değişiklikler derecelenme göstermezler. Örneğin, siyah ve kırmızı gözlü sinekler arasında kahverengi gözlü fertlere rastlanmaz. Ancak, ortaya çıkması çok sayıdaki genin işleyişine bağlı olan karakterlerde derecelenme görülebilmektedir. Genlerin mutasyona uğrama dereceleri farklıdır. Örneğin, Drosophila sp. de göz renginde değişikliğe neden olan mutasyon kolay meydana gelmesine ve sık görülmesine karşın, metabolik işlemleri kontrol eden genlerde mutasyon ender olarak meydana gelmektedir. Canlılar arasında mutasyona uğrama sıklığı bakımından da fark bulunmaktadır. Bu oran, bakterilerde 1.10-7; Meyve Sineğinde 1.10-5 hücre ve insanda 1.10-4 hücre düzeyindedir. Mutasyonlar, crossing-over dışında, kromozomlarda oluşan sayısal ve yapısal değişiklikler ile genlerin moleküler yapısında meydana gelen değişiklikleri kapsar. Bunlardan, kromozomların gen sırasında meydana gelen yapısal değişiklikler ve genlerdeki moleküler değişikliklerin mutasyon etkisinin, kromozom sayısında meydana gelen değişikliklere oranla yüksek olduğu, gen fizyolojisi alanında yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. a) Defisiyens ve Delesyon: Kromozomdan parça eksilmesi durumunda yapılan adlandırmadır. Kromozomun ucundan parça eksilmesi “Defisiyens”, uçlar arasında bir bölgeden parça eksilmesi “Delesyon” olarak adlandırılmaktadır. Şekil 2a da kromozomda meydana gelen iki kırılma sonunda kırıklar arasındaki parçanın kaybına neden olan mutasyon (delesyon) görülmektedir. b) Duplikasyon: Homolog kromozomlar arasında parça değişmesi sonunda, kromozomlardan birinde bir bölümün tekrarlanmasıdır. Şekil 2a da homolog Kromozomlardan birinde oluşan iki kırıkdan sonra ortaya çıkan asentrik parçanın, homolog kromozomların diğerinde oluşan bir kırığa yerleşmesi sonunda mutasyona uğramış, eksik ve tekrarlı parçalara sahip yeni homolog kromozom çifti görülmektedir. c) Şnversiyon: Kromozomdan kopan bir parçanın 1800 dönerek eski yerine ters olarak yerleşmesidir. yapışan parçanın sentromerli olması durumunda “perisentrik inversiyon”; sentromersiz olması durumunda “parasentrik inversiyon” olarak tanımlanır. d) Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında, kromozom parçalarının tek yönlü (basit) veya çift yönlü (resiprokal) olarak yer değiştirmesidir. Herhangi bir canlıda, bir karakterin genotipik özelliklerini belirleyen nükleotid grubu “gen” olarak isimlendirilmektedir. Bu tanıma göre, bir canlıya ait herhangi bir karakter çok sayıda nükleotid‟in kontrolu altında meydana gelmektedir. Dolayısıyla, bir geni meydana getiren nükleotid‟lerden birine ait baz‟da (adenin, guanin, timin veya sitozin) meydana gelen herhangi bir kimyasal değişiklik gen mutasyonu olarak adlandırılmaktadır (Şekil 2b). Bu şekildeki bir değişikliğe, radyomimetik madde veya mutagen olarak isimlendirilen; X ,  ve ultraviyole ışınları gibi değişik dalga boyunda radyasyonlar veya hardal gazı ve kolşisin gibi kimyasallar sebep olmaktadır. Gen mutasyonuyla, genellikle baskın (dominant) genler çekinik (resesif) gen haline gelirler ve canlı için çoğu kez zararlı olurlar. Zararlı gene sahip olan fert, var olan koşullar içinde çoğalamadan ölür ve söz konusu gen, populasyonun gen havuzunu terkeder. Bir başka durumda, mutant gen var olan çevresel koşullara karşı etkisiz (nötr) kalmasına rağmen, zamanla değişen ortam koşullarında fenotipe bir avantaj sağlayabilir ve doğal seçimle bu genin populasyonun gen havuzu içindeki sıklığı artar. B- Fenotipik değişiklikler (Modifikasyonlar) Herhangi bir karakter için kalıtsal olarak biribirinin aynı olan canlılarda ortam etkisine bağlı olarak meydana gelen değişiklikler fenotipe özgü olduklarından “fenotipik değişiklik” veya “modifikasyon” olarak adlandırılır. Kalıtsal bir temele dayanmadığı için evrim üzerine bir etkisi bulunmamasına rağmen bir değişiklik (varyasyon) olması nedeniyle, genotipik değişikliklerden farkının belirtilmesi için üzerinde durulacaktır. Bilindiği gibi, tek yumurta ikizleri kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Şkizler bebeklik döneminde anneleri tarafından bile zor ayırd edilmelerine rağmen, ilerleyen yaşlarıyla birlikte elde ettikleri fırsatlar ve bulundukları ortamların farklılığına bağlı olarak, morfolojik ve psikolojik özellikleri bakımından ayırd edilmeye başlarlar. Şleri yaşlarda ekonomik, sosyal, kültürel ve morfolojik özellikleri bakımından biribirinden farklı iki ayrı fenotip meydana gelir. Bir arı kovanında hepsi dişi olmakla birlikte kraliçe ve işçiler arasındaki fark da çevresel koşullara bağlı olarak meydana gelmektedir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar, döllenmiş yumurtalardan kraliçe veya işçi arılar meydana gelmektedir. Döllenmiş yumurtalardan çıkacak bireylerin kraliçe ya da işçi olmaları yumurtaların bırakıldıkları petek gözünün niteliklerine bağlıdır. Sıradan gözlere bırakılan yumurtalardan işçi arılar meydana gelirken; Niteliği diğerlerinden farklı olan ve işçi arılar tarafından farklı bir ihtimam gösterilen petek gözüne bırakılan yumurtadan kraliçe meydana gelir. Bu örnekte, bireyler arasında kalıtsal farklılık bulunmamasına rağmen, beslenme şekline (çevresel koşullar) bağlı olarak arılar arasında bir kast farkı meydana gelmiştir. Fenotipik değişiklikler derecelenme de gösterebilirler. Örneğin, kendi çiçek tozu ile döllenen bir Fasulye bitkisinde, aynı bakla içindeki dane (tohum) ler büyüklüklerini belirleyen genotipleri bakımından aynıdır. Ancak, her dane gelişmesi için gerekli olan hacim, su, besin ve ışık miktarı gibi çevresel faktörlere farklı derecelerde sahip olduklarından büyüklükleri farklı olmaktadır. Burada önemli olan, bir bakla içindeki danelerin en büyüğü ve en küçüğü arasında daha küçük, daha büyük gibi ara dereceler göstermeleridir. Bir canlıda, erken gelişim evrelerinde çevresel bir etkiye bağlı olarak meydana gelen ve kalıtsal değişikliklere benzeyen fakat, dölden döle geçmeyen değişikliklere “fenokopi” denir. Örneğin, uterusda, embriyonik gelişimin radyasyona daha duyarlı olduğu evrelerde iyonizan radyasyona maruz kalan memeli embriyolarında sonradan görülen anormallikler; bireyin yaşaması ve verimliliği (fertilitesine) üzerinde etkili değil ise, bu anormalliklerin yavrulara taşınmadığı görülür. Yani, etki kalıtsal (genotipik) değil fenotipiktir. Tarım, hayvancılık ve insan sağlığı amacıyla zararlı böceklere karşı yürütülen mücadele yöntemlerinden biri de “radyasyonla kısırlaştırılmış fertlerin salıverilmesi” yöntemidir. Bir Pamuk zararlısı olan Spodoptera littoralis kelebeğinin kısırlık dozunun araştırılmasında; 40 Gy  radyasyonuna (60Co) maruz bırakılan yumurta, larva ve pupalar erginleştikten sonra bireyler arasında nadiren de olsa görülen kanat büküklüğü anormalliğinin kelebeklerin daha sonraki döllerine taşınmadığı, yani radyasyona bağlı olarak meydana gelen değişikliğin fenokopi kapsamında olduğu görülmüştür. 4- Doğal ayıklanma Genotipik olarak biribirinin aynı olan tek yumurta ikizleri dışında, eşeyli çoğalan tüm canlılar biribirlerinden farklıdır. Aralarında, besin, yaşama alanı, barınak ve eş bulma gibi gereksinimler için bir rekabet vardır. Rekabete, parazit ve yırtıcıların baskısına karşı avantaj sağlayan genotipik özelliklere sahip organizmaların hayatta kalmalarına ve kendilerinden sonraki nesilleri meydana getirmek üzere çoğalmalarına karşın; benzer özelliklere sahip olmayanların ölmesine veya üreyememesine sebep olarak, populasyonun gen kompozizyonunun zaman içinde, gereksinimlere uygun olarak değişmesine neden olan biyolojik işlem “doğal ayıklanma” olarak tanımlanabilir. Doğa, koşullarına uygun olan değişiklikleri koruma, elverişsiz olan değişiklikleri uzaklaştırma eğilimindedir. Doğal ayıklanma, Darwin‟in teorisinde yer verdiği, evrime yol açan başlıca mekanizmadır. Doğal ayıklanma sonunda hayatta kalanların üreme (özellikle eşeyli üreme) üzerindeki baskısıyla, populasyona avantaj sağlayan değişiklikler (mutasyonlar); gelecek döllere geçer ve populasyonun gen havuzunda zaman içinde birikerek sonunda populasyonun değişmesine yol açarlar. Bu evrimsel bir değişmedir. Doğal ayıklanma olayını anlatabilmek için, bu konuda klasikleşmiş bir örneği kullanmak yararlı olacaktır. Endüstrileşmeye bağlı olarak gece kelebeklerinde meydana gelen renk değişikliğini izlediği bir çalışmasında Kettlewell, 1848 yılında önemli derecede endüstrileşmiş bir şehir olan Manchester de normal olarak açık renkli, benekli kelebeklerden oluşan Biston betularia populasyonu içinde 1 adet siyah renkli mutant kelebek buldu. Aynı populasyon üzerinde 1895 yılında yaptığı gözlemde ise kelebeklerin %99 unun siyah renkli olduğunu gördü. Aradan geçen zaman içinde, mutant form populasyon içinde normal formun yerini almıştı. Normalde açık renkli olan kelebeklerin, sanayiden kaynaklanan kurumla kararmış olan ağaç kabukları üzerinde avcı kuşlar tarafından kolayca farkedilerek avlanmalarına karşın, koyu renkli kelebekler ortama uyduklarından sağ kalabilmişlerdir. Kettlewell, mutant genin tekrar sayısındaki artışa doğal seçimin sebep olduğunu göstermek için, 1957 yılında, etiketlediği koyu ve açık renkli B. betularia bireylerini Manchester de kuşların bol bulunduğu bir alana ve Dorset'deki bir ormana salıverdi. Bir süre sonra, yakalanan etiketli bireylerden siyah renklilerin Manchester de; normal renklilerin Dorset de yaşayabildiklerini belirledi. Buna göre, kuvvetli bir olasılıkla B. betularia nın siyah mutantları 1848 yılından önce de meydana geliyordu, fakat hava kirliliği olmadığından, açık renkli likenlerle örtülü ağaçlar üzerinde koyu renkli mutantlar avcı kuşlar tarafından kolayca farkedildiklerinden, populasyon içindeki koyu renk geni avcı kuşların baskısı altında bulunuyordu. Ancak, sanayi devriminden sonra likenlerin yok olmasıyla, koyu renkli ağaç kabuğu üzerinde görünür hale gelen açık renkli kelebekler avcı kuşlar tarafından avlandıklarından bu kez populasyon içindeki açık renk geni avcıların baskısı altında kalmıştır Doğal ayıklanma, bir dölden sonrakine geçen genlerin tekrar sayısında meydana getirdiği değişiklikle, belli genlerin farklı derecede dölden döle geçmesine yardım ederek türleşmeyi sağlar. Böylece, süregelen çevresel koşullar içinde en etkili gen birliklerinin oluşmasına yardım eder ve fenotipde çevresel uyumla ilgili değişiklikleri meydana getirir. Populasyon içinde, aile dışı (genotipik olarak uzak) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (outbreeding) bağlı olarak heterozigotluk; aile içi (genotipik olarak yakın) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (inbreeding) bağlı olarak homozigotluk gelişir. Bilindiği gibi, homozigotluk fenotipde çekinik genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve populasyon içinde genotipik çeşitliliği azaltan; heterozigotluk ise bunun tersine, fenotipde çekinik ve dominant genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve çevresel koşullara karşı daha dayanıklı bir populasyon meydana getirmek üzere genotipik çeşitliliği artıran bir olgudur. Çevresel koşullar, doğal seçim mekanizmasıyla populasyonu isteği doğrultusunda değişmeye zorlar. Populasyonun gen havuzu içinde çevresel koşullar için elverişli genotipler doğal seçimle belirlenir ve gen havuzunda tutulur. Bu işlem sürecinde, çevresel koşullara rağmen populasyonda Resim 1. Biston betularia nın açık ve koyu renkli fertleri solda likenle kaplı bir ağaç gövdesi, sağda yalın ağaç kabuğu üzerinde. zayıflığa neden olan genler populasyonun gen havuzundan uzaklaşır. Yani, doğal seçim sonunda genotipik çeşitliliğin bir bölümü kaybedilir. Bu arada, çevresel koşullara karşı populasyonu avantajlı veya dezavantajlı kılmayan genler (nötr genler), genellikle gen havuzundaki varlıklarını sürdürürler. Çevresel koşullar değişmediği sürece populasyon için bir sorun yoktur. Ancak, bir değişme söz konusu olduğunda, populasyonun hayatta kalabilmesi sahip olduğu alternatif genlerin fazlalığına bağlıdır. O zamana kadar çekinik veya nötr durumda kalmış olan genlerin sayısı, populasyonun yeni koşullara uyma konusunda sahip olduğu yaşamsal alternatiflerdir. Doğada kendiliğinden meydana gelen ve çevre koşullarına daha iyi uyum sağlayan fertlerin seçiminden başka, yarış atları ve daha verimli bitkiler elde etmek gibi ekonomik amaçlara yönelik olarak insan eliyle yürütülen “yapay seçim” çalışmaları da bulunmaktadır. Bilimsel deneylerde kullanılmak üzere istenen niteliklere sahip yavruların kendi aralarında ve ana-babalarıyla çiftleştirilmesiyle, istenen özellikleri verecek genler bakımından homozigot fertler elde edilir. Yapay seçimin en ileri ürünü “arı döl” (inbred ırk) dür. Kendileşme sonunda oluşan homozigotluk, genellikle bulunduğu canlının yaşama yeteneğini azaltmaktadır. Bu şekilde elde edilen populasyonun fertleri dayanıksızdırlar ve özenli bakıma muhtaçtırlar. Doğal seçime benzer sonuçlar veren, fakat oluşumu farklı olan bir başka olay "genetik sürüklenme" (genetik drift) dir. Genellikle küçük ve ayrı kalmış populasyonlar için önemli olan bu olay, gen tekrar sayılarının doğal seçim yerine tesadüfe bağlı olarak değişmesidir. Doğal seçim bakımından bireye avantaj sağlamayan ve kan gruplarını veren genlerin populasyon içindeki tekrar sayıları üzerinde, genetik sürüklenmenin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, koyu renkli kurbağalardan oluşan bir populasyon içinde ortaya çıkan açık renkli iki kurbağa, karayolunu geçerken kaza sonucu ezilip ölseler ve bu kurbağalar evvelce ürememiş olsalar, populasyonun, bu kurbağaların sahip oldukları açık renk genini kaybetmesi tamamen tesadüfe bağlı olarak meydana gelmiştir ve doğal seçimle bir ilgisi yoktur. Ancak, bir populasyonda oluşan herhangi bir değişiklik, doğal seçim ve genetik sürüklenmenin ortak etkisi altında meydana gelmektedir. 5- Uyum (Adaptasyon) Yerin biyosfer kalınlığı içinde, canlıların morfolojik ve fizyolojik bakımdan uyabilecekleri çok çeşitli ortamlar bulunmaktadır. Bir populasyon, bir organizma veya genel olarak bir canlı organizasyonun içinde bulunduğu koşullara uygun olarak değişmesi “uyum” olarak tanımlanır. Uyum, bir ölçüde ferdi yeteneğe bağlı olarak ve bir ölçüde de genetik bakımdan heterojen olan populasyonlarda, B. betularia örneğinde olduğu gibi, doğal seleksiyona bağlı olarak meydana gelmektedir. Bir populasyonun fertleri, bulundukları ortamın koşullarında meydana gelen değişiklik sonunda, özel koşullara sahip olan farklı ekosistem ya da biyomlara göç edebilirler. Göç eden populasyonlar, sahip oldukları gen havuzu içindeki çeşitliliğe bağlı olarak, meydana getirdikleri çeşitli gen kompozisyonlarına sahip bireyler arasından yeni koşullara uygun genotiplerle bulundukları ortama uyarlar. Bu şekilde farklı ortam koşulları için meydana gelen genotipik uyumlar, canlılarda büyük bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başlangıçda aynı türe ait olan fertlerin dağılarak farklı ortamlarda, farklı ekolojik koşullara uymuş “ekotip” ler meydana getirmesine neden olan evrimsel değişme “adaptif radyasyon” olarak tanımlanır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri, genellikle kendileşme yerine eşeysel yolla çoğalırlar. Ayrı eşeyli bir türün farklı populasyonlarına ait fertleri arasında gerçekleşen çiftleşmeler populasyonların gen havuzu içindeki gen çeşitliliğini artırmaktadır. Bir populasyonun gen havuzunda sahip olduğu gen çeşitliliği ne kadar fazla ise, değişen ortam koşullarına dayanabilen fertler üretme ve dolayısıyla populasyonun varlığını sürdürebilme şansı o kadar fazladır. Canlılar arasında genotipik uyumun çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Örneğin, Şsveç‟in kuzeyindeki dağlık bölgelerden getirilen Solidago virgaurea bitkisinin, güneydeki deneme bahçelerine ekildikten sonra da, buradaki türdeşlerine göre boylarının kısa kalması ve erken çiçek açması bir genotipik uyumdur. Kuzeyde yazlar kısa olduğundan, bitkinin soyunu devam ettirebilmesi için çiçeklenme, tohum tutma ve tohumlarının olgunlaşması süratli olmak zorundadır. Bitki başardığı genotipik uyumla bu koşullara dayanabilmiştir. Ancak söz konusu uyum genotipik olduğundan, kuzeyde kazandığı özelliklerini yaz mevsimi uzun süren güneydeki tarlalarda değiştirmemiştir. Afrika‟da yaşaşan yerli insanların derilerinin koyu renkli olması da genotipik bir uyum örneğidir. Bu insanların derilerinde yaygın olarak bulunan melanin pigmenti, derinin daha alt tabakalarında bulunan hassas hücreleri kuvvetli güneş ışınlarının zararlı etkisinden korur. Ancak bu örnekteki uyum da genotipik olduğundan, Afrika yerlilerinin daha az güneşli kuzey ülkelerine gitmesi onların deri renginde bir değişikliğe neden olmaz. Böcekler, canlılar aleminde tür çeşitliliği en fazla olan sınıftır. Böylesine zengin tür çeşitliliğine sahip oluşları, çok çeşitli ortam koşullarına uymak zorunda kalmış ve bunu başarmış olmaları ile açıklanabilir. Diğer nedenler, yaşam süreleri kısa olduğu için birim zaman diliminde çok sayıda döl vermeleri ve her defasında çok sayıda yavru meydana getirebilmeleridir. Bilinen canlı türlerinin yarıdan fazlasını kapsayan (yaklaşık 750 000 tür) böcekler sınıfında, 3 çift yürüme bacağına sahip olmaları, her bacağın 5 segmentten (koksa, trohanter, femur, tibia, tarsus) yapılmış olması gibi ortak özellikler yanında; türler arasında, yaşadıkları ortamın gereklerine ve beslenme şekillerine göre önemli farklar da vardır. Örneğin, bal arısı (Apis mellifica) nın son ayak segmentinde pürüzlü yüzeylerde tutunabilmesi için kitin bir çengel, düz yüzeylerde tutunabilmesi için çengelin hemen arkasında “arolium” denen bir yapışma tabanı bulunur. Buna karşın, dana burnunda (Gryllotalpha gryllotalpha) ön bacaklar kazmaya uygun şekle dönmüştür. Böceklerin ağız parçaları esas olarak, 1 çift mandibul, 1 çift maksil ve labiumdan ibarettir. Ancak, çeşitli gruplarda beslenme şekillerine uygun olarak, örneğin hamam böceğinde (Periplaneta americana) çiğneyici, bal arısında (Apis mellifica) yalayıcı – emici, kelebeklerde (Lepidoptera takımı) emici ve sivri sineklerde (Culex pipiens) sokucu – emici işlevi yerine getirecek şekilde değişmiştir (Şekil 3). Aralarındaki işlevsel farka rağmen bu organların embriyonik gelişimleri arasında görülen benzerlik “homologi tarzı benzerlik” tanımlanmaktadır. Bu karşılaştırma yöntemi, “analogi tarzı benzerlikler” ile birlikte “Evrimin Kanıtları – Morfolojiden sağlanan kanıtlar” başlığı altında tartışılacaktır. Uyum, bazı canlılarda bir korunma mekanizması olarak gelişmiştir. Ağaç kurbağası (Hyla spp.) yeşil rengi ile ağaçlar üzerinde, tarla kuşları kanat ve kuyruk desenleriyle bulundukları zemin üzerinde, pisi balığı değişik zeminlere uygun olarak rengini değiştirerek, gece kelebekleri kanat desenleriyle gündüz üzerine kondukları ağaçlar üzerinde, avcıları tarafından farkedilemezler. Özellikle böcekler arasında görülen ve “mimikri” olarak adlandırılan korunma amaçlı bir başka uyum şeklinde, canlılar renk, şekil ve hareketleriyle kendilerini zehirli hayvanlara benzeterek, yırtıcı hayvanları, özellikle kuşları korkutarak korunmaya çalışırlar. 6- Ayrı kalma (izolasyon) mekanizmaları Belli bir coğrafik bölgeyi kullanan aynı türden canlılara “populasyon” adı verilir. Aşağıda anlatılan doğal engeller nedeniyle, bir populasyonu meydana getiren bireyler kendi aralarında çiftleşerek, fertil bireyler meydana getirme olanağını kaybedebilirler. Böylece, söz konusu engel öncesinde, aynı gen havuzunu kullanan populasyon yerine; engel sonrasında farklı gen havuzlarına sahip birden fazla populasyon meydana gelebilir. Sonuçda, biribirinden ayrı kalan populasyonlar, içinde bulundukları koşullara uygun şekilde değişerek kendi gen havuzlarını oluştururlar. Bu gen havuzu, engel öncesindeki gen havuzunun ve/veya engelden sonra meydana gelen diğer populasyonların gen havuzunun kompozisyonlarından farklı olabilir. Alt tür, ırk veya ekotip olarak tanımlanan ilk farklılıklar; populasyonların gen havuzu kompozisyonlarının giderek farklılaşması sonunda, kendi aralarında çaprazlanamayan yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. a) Coğrafik ayrı kalma Başlangıçda aynı populasyona ait olan bireylerin; yüksek sıradağ, nehir, biribiriyle ilişkisini kaybetmiş göller ve denizlerle ayrılmış kara parçaları gibi engellerle, farklı ortamları kullanan populasyonlara bölünmeleri Örneğin, Şsviçre, Şskandinavya ve Şngiltere göllerinde, tatlı su balıklarından Salvelinus genusunun farklı tür ve ırklarına rastlanması; başlangıçda aynı türe ait olan bireylerin coğrafik bir engele bağlı olarak biribirlerinden ayrı kalarak gen alış verişinde bulunamamaları ve farklı ortamlarda hayatta kalmak için değişerek farklı populasyonları, giderek farklı ırkları ve farklı türleri meydana getirdikleri şeklinde açıklanmaktadır. Orta Anadoluda dişli sazan olarak bilinen Cyprinodontidae familyasından Aphanius anatolias Leidonfrost, 1921 (Kosswigichthys asquamatus Sözer, 1942) türünün, Gölcük Gölü (Isparta), Burdur Gölü (Burdur), Acı Göl (Afyon) ve Hazar Gölünde (Elazığ) bulunduğu bilinirken bu cins içinde Aphanius burduricus Akşıray, 1948 olarak tanımlanan türün endemik olarak Burdur Gölünde bulunduğu bilinmektedir. Bu türün, yukarıdaki örnekde olduğu gibi bir taraftan bulunduğu ortamın koşullarına uyarken, diğer taraftan ana populasyon ile gen alış verişinin son bulması sonucunda giderek farklılaştığı düşünülmektedir. Güney Amerikada Ekvador kıyılarından 600 mil uzakta bulunan Galapagos adalarında yaşayan Fringillidae familyasından Geospiza türlerinin Güney Amerika ana karasında yaşayanlardan farklı olmasını Darwin; volkanik olan bu adaların ana karadan uzakta meydana gelmiş olmasına rağmen bu adalara ulaşan Geospiza türünün ana kara ile arasında gen alış verişinin son bulması ve adalarda yaşayan Geospiza türlerinin, bulundukları koşullara uygun gen çeşitliliğine sahip populasyonlar meydana getirmesi sonunda, giderek farklılaşan populasyonların farklı türlere dönüştüklerini savunmuştur. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşmeye bir başka örnek Limantria dispar kelebeğinde görülmektedir. Yaprağını döken ağaçların, özellikle meşe ağacının zararlısı olan L. dispar Avrupanın batısından Japonyaya kadar geniş bir alanda dağılmıştır. Bu türün biribirine yakın olan populasyonları (örneğin, Anadolu ne Şran yarımadası populasyonları) kendi aralarında fertil yavrular meydana getirirlerken, Avrupa ve Japon adalarında yaşayan populasyonların kendi aralarında çiftleşemedikleri ve bazı morfolojik farklarla biribirlerinden ayrıldıkları bildirilmektedir. Bu durum, gen alış verişini engelleyecek şekildeki bir coğrafik uzaklığın türleşmeye neden olabileceğini göstermektedir. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşme “allopatrik” türleşme olarak da adlandırılmaktadır. Benzer bir ayrı kalma şekli, Avrupa ve Asyada yaygın olarak bulunan Parus major adlı kuş türünde görülmüştür. Bu türün doğuya yayılan iki kolundan biri Himalaya dağlarının kuzeyinden, diğeri güneyinden geçerek Çin‟e ulaşmıştır. Şki göç yolu üzerindeki kuşlar arasında çiftleşmenin başarılamaması, aralarında çiftleşme açısından bazı engellerin meydana geldiğini göstermektedir. b) Ekolojik ayrı kalma Aynı coğrafik bölge içinde farklı ortam koşullarına uymuş olan populasyonlar arasında ekolojik nedenlerle ayrı kalma söz konusu olabilmektedir. Coğrafik ayrı kalmada olduğu gibi, ekolojik ayrı kalmada da, populasyonlar bulundukları ortamların farklı oluşu nedeniyle bir araya gelemezler ve gen alış verişinde bulunamazlar. Örneğin, Afrika da yaşayan Anopheles cinsi sivrisineklerden A. melas türü yumurtalarını tuzlu sulara bırakırken, A. gambiae tatlı su birikintilerine bırakmaktadır. Kuzey Amerikada yaşayan Peromyscus cinsi sıçanlardan P. maniculatus bairdii nin göl kenarındaki kumluklarda, P. maniculatus gracilis in ormanlarda yaşadığı bildirilmektedir. Aynı coğrafik bölge içinde farklı habitatlara uymuş canlılara bir başka örnek, Drosophila cinsidir. D. quinaria orman içi nemli alanlardaki meyvalar üzerinde; D. palustris bataklıklarda çürüyen bitkiler üzerinde; D. transversa ise yıllık bitkilerin bulunduğu kuru alanlarda mantarlar üzerinde beslenirler. Bu örneklerde adı geçen tür ve alt türlerin “adaptif radyasyon” sonunda; yumurta bırakma, yaşam alanı seçme ve beslenme gibi konularda yaptıkları tercihlerle, belli ekolojik nişlere uyum sağladıkları ve aralarında buna bağlı olarak gen alış verişi kesildiğinden ayrı kaldıkları ileri sürülmektedir. “Simpatrik” türleşme olarak da bilinen bu ekolojik ayrı kalma şekli ile ilgili olarak; Bursa, Uludağda yaşayan Kınkanatlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, dağın farklı yüksekliklerinde Carabus cinsinin farklı alt türlerine rastlandığı bildirilmiştir. Türleşme olasılığı bulunan bu alt türlerin meydana geliş nedeni, yüksekliğe bağlı olarak değişen çevresel koşullardır veya farklı alt türlere ait canlıların, bulundukları yüksekliğe ve bununla değişen çevre sıcaklığına bağlı olarak üreme dönemlerinin farklı zamanlarda olması ve bu nedenle aralarında gen alış verişinin kesilmiş olamasıdır. c) Cinsel ayrı kalma Pek çok türün erkek ve dişi eşeyleri arasında, birleşme öncesinde gerçekleştirdikleri davet ve beğeni davranışları vardır. Biribirinden ayrılma sürecindeki populasyonlar, aynı zaman ve yerde bulunmalarına rağmen, birleşme yönündeki istek ve kabullerini doğru değerlendiremedikleri için birleşemezler. Duyu organlarıyla algılanan bu durum “cinsel ayrı kalma” olarak isimlendirilir. Örneğin, Şpek böceği Bombtx mori nin dişileri tarafından abdomenindeki salgı bezlerinden salgılanan feromon, ancak bu türün erkekleri tarafından antenlerindeki koku alma organlarıyla tanınır ve birbirinden uzakta olan erkeğin dişiyi bulmasını sağlar. Hatta, farklı türün dişilerine sürülen bu feromonla, Bombyx mori erkeklerini farklı türden bir dişiyle birleşme konusunda kandırmanın mümkün olduğu bilinmektedir. Feromonların güçlü etkisinden tarımsal mücadelede de yararlanılmakta ve bir zararlı böceğe ait bireyler türe özgü feromonların kullanıldığı koku tuzaklarıyla toplanmakta ve zararlı populasyonun üremesi kontrol altına alınabilmektedir. Görmeye bağlı olarak, bazı türlerde karşı cinsin görünüşü ve karşı cins tarafından algılanan davranışları birleşmenin gerçekleşebilmesi için gereklidir. Örneğin, Equus caballarus (kısrak) ile Equus asinus somaliensis (eşek) arasında normal koşullarda güçlükle gerçekleşen birleşme, gözlerin bağlanması durumunda kolaylaşmaktadır. Kadife kelebeği olarak bilinen Eumenis semele nin erkekleri, cinsel isteklerini göstermek için, önlerinden geçen türdeş dişileri izlediği gibi, başka böcekleri ve yere düşen yaprakları bile izlerler. Bu davranışın bir cinsel davet olduğunu ancak türdeşi bir dişi algılayabilir ve birleşmek için yere konar. Cinsel ayrı kalma ve bundan sonra anlatılacak olan ayrı kalma şekilleri, morfoloyik yapıları biribirine benzeyen türlere ait fertlerin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları nedeniyle bir çeşit davranış kompleksine dönüşebilir. Onlarca yıl eskiye ait bir bilgi olarak, Şznik ve Küçükçekmece gölleri ile Kağıthanede yaşadığı bildirilen üç dikenli balık, Gasterosteus aculeatus erkeği, üreme mevsimleri olan Nisan ve Haziran ayları arasında, bitki kök ve liflerini, böbrekleri tarafından salgılanan yapışkan iplikle tutturarak meydana getirdiği ceviz veya yumruk büyüklüğündeki yuvayı su dibine veya bitkiler arasına kurar. Bu dönemde erkeğin dorsali mavi-yeşil, abdomen ve operkulumu kiraz kırmızısı rengindedir. Bu görünümdeki erkeğin kurduğu yuvaya dişi tarafından 80-100 yumurta bırakılır ve yumurtalar erkek tarafından korunur. Bu örnekte olduğu gibi, dişinin yumurta bırakması için erkekten beklenenler, adeta bir görünüş ve davranışlar kompozisyonudur. Kuşlarda ve böceklerde görülen ileri derecede renklenme ve kuşlarda görülen çok çeşitli ötme şekillerinin, birer ayrı kalma mekanizması olarak geliştiği düşünülmektedir. Örneğin, Danaburnunun farklı alt türlerinden Nemobius fasciatus fasciatus, N. f. socius ve N. f. linnulus erkek ve dişilerinin kendi alt türlerine ait sesleri tanıyarak uyarıldıkları bildirilmiştir. Türleşme sonunda cinsel ayrı kalmaya neden olan mekanizmalar, daha belirginleşir ve küçük bir ayrıntıda yapılacak yanlışlık karşı cins tarafından farklı şekilde değerlendirilir ve ferdin hayatına mal olabilir. Örümceklerde birleşme öncesi davranışlar arasında, erkek örümceğin dişi önünde yaptığı dans hareketleri önemli bir yer tutar. Türe özgü olan dans veya benzeri hareketlerde yapılan yanlışlık erkeğin ölümüne neden olabilmektedir. d) Mekanik ayrı kalma Hayvanlar aleminde tür sayısı en fazla olan canlılar böceklerdir ve biyosferin hemen her yerinde bulunurlar. Bu yaygınlık ve çeşitlilik aynı zaman ve yerde birden fazla tür ve alt türün bulunmasına neden olur. Buna bağlı olarak, ayrı kalma mekanizmaları ve özellikle mekanik ayrı kalmanın böcekler arasında çok geliştiği düşünülmektedir. Hatta, aynı türe ait erkek ve dişilerin dış genital organlarının bir anahtar-kilit uyumu sergilediği görülmektedir. Bu anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, mekanik ayrı kalma; biribirine yakın türler ve hatta aynı cinsin türleri arasında, dış ve/veya iç genital organlar arasındaki fark nedeniyle, verimli bir birleşmenin gerçekleşemeyişini tanımlar. e) Gametik ayrı kalma İç ve dış döllenme yapan hayvanlarda, spermatozoonlar karşı eşeyin genital organlarına veya ortama bırakıldıktan sonra; sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesine herhangi bir şekilde engel olan mekanizmalar “gametik ayrı kalma” olarak adlandırılmaktadır. Gametler düzeyinde; Yumurta hücresi tarafından salınan ve “ginogamon” adı verilen kimyasal madde, kendi türünden bireylere ait spermatozoonları uyararak kendine çeker, yabancı bir türe ait spermatozoonları ise aglutine eder. Spermatozoonlar tarafından salınan ve “androgamon” adı verilen kimyasal madde ise, yumurta hücresi tarafından salınan ve yabancı spermatozoonları aglutine eden ginogamonların bu etkisini durdurmaya çalışır. Ayrıca, yumurtayı dölleyebilmek için yumurta zarını eritir. Görüldüğü gibi gamonların etkileri türe özeldir. Ancak, olgunlaşmamış yumurta ve spermlere ait gamonların aynı kalitede olmadıkları bilinmektedir. Fizyolojik olarak, dişi genital organların durumu spermatozoonların hareketi, canlı kalabilme ve yumurtaya ulaşma gibi özellikleri üzerinde etkilidir. Örneğin, spermlerin hareketi üzerinde etkili olan vajina ve uterus ortamının pH ve ozmolarite değerleri türe özgü değişiklikler gösterebilmektedir. Bağışıklık bakımından, genel olarak, bir organizmaya giren yabancı madde organizma tarafından red edilir veya zararsız hale getirilir. Bu yabancı madde, elimize batan bir kıymık gibi çevresinde oluşturulan iltahapla dışarı atılır veya midyenin içine giren kum tanesinin etrafını sedefle sarması gibi zararsız hale getirir. Benzer şekilde, yabancı bir türe ait olan spermatozoonlar dişinin genital organı için yabancı bir maddedir ve yabancılığın derecesine göre dişi genital sisteminin koruma mekanizması uyarılabilir. Örneğin, Drosophila türleri arasında yapılan çaprazlamada, yabancı spermatozoonların uterusda şişmeye neden olarak yumurtalara ulaşamadıkları görülmüştür. Gen alış verişi sona ermiş olan populasyonlar arasında görülen bu ayrı kalma mekanizmaları aslında, türlerin biribirleriyle karışmasını önleyen mekanizmalardır. Buraya kadar anlatılan ayrı kalma mekanizmalarına rağmen, farklı türlere ait spermatozoon ve yumurta hücrelerinin birleşerek zigotun meydana geldiği durumlarda; türlerin karışmalarını önlemek üzere “melezlerin erken ölümü” ve “melezlerin kısır oluşu” gibi iki mekanizma daha bulunmaktadır. f) Melezlerin erken ölümü Zigotu meydana getiren türler arasındaki akrabalık derecesi ile zigotun erken ölümü arasında ters bir ilişki bulunmaktadır. Tür veya alt tür düzeyinde yakın olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü geç evrelerde; Takım veya aile düzeyinde farklı olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü erken evrelerde görülmektedir. Örneğin, Triton polmatus dişisi ile T. cristatus erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen melezler fertil hale gelmeden ölmelerine karşın; Echinodermata ve Mollusca gibi uzak gruplara ait canlılar arasında yapılan çaprazlama sonucunda meydana gelen zigotun, ilk segmentasyon bölünmesinde babadan ve anneden gelen kromozomlarını kaybettikleri bildirilmektedir. Bazı çaprazlamalardan meydana gelen melezler arasında sadece erkek veya dişi bireylerin yaşadıkları görülmüştür. Örneğin, Drosophila melanogaster dişisi ile D. simulans erkeği arasında yapılan çaprazlamadan kısır dişiler meydana gelmekte, erkekler ölmektedir. Bu, nadir olmayan ve gen akışını azaltan bir olay olması bakımından ayrı kalmaya hizmet eden önemli bir mekanizmadır. g) Melezlerin kısır oluşu Farklı türler ve biribirinden ayrı kalarak farklılaşmış populasyonlar arasında görülen bir diğer ayrı kalma mekanizması, meydana gelen melezlerin kısır olması şeklindedir. Melez, kural olarak, genotipleri biribirinin aynı olmayan ana babanın birleşmesinden meydana gelen yavrulara verilen isimdir. Geniş manada ve bu tanıma göre, homozigot olan populasyonlar dışında kalan bütün canlılar melezdir. Ancak bu başlık altında konu edilen, bir türün farklı iki alt türüne veya iki türe ait organizmalar arasında meydana gelen yavrulardır. Bu konuda en çok bilinen örnek, Equus caballarus dişisi (kısrak) ile eşek, Equus asinus somaliensis erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “katır” ile, Equus caballarus erkeği (aygır) ile Equus asinus somaliensis dişisi arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “bardo” dur. Katır nadiren fertil olmakla birlikte, katır ve bardo kendi aralarında kısırdırlar. Genel olarak kısırlığın nedeni çok çeşitli olmakla birlikte, genital organların (testis ve yumurtalık) körelmiş olması veya mayozda karşılıklı gelen homolog kromozomların, aralarındaki benzemezliğe bağlı olarak eşleşememesi başlıca kısırlık nedenleridir. Eşleşememeye neden olan benzemezlik, katırın gonatlarında I. Mayoz bölünmenin zigoten evresinde allel genlerin farklı kromozomlarda yer almalarından kaynaklanmaktadır. Fertil melez oluşumu balıklar arasında da görülen bir olaydır. Genellikle yapay veya koşulları bozulmuş ortamlarda ve ebeveyn türlerin çok yakın akraba olduğu durumlarda; yani adaptif radyasyon sonunda ortaya çıkan ekotipler veya ayrı kalma mekanizmaları gelişmekte ve henüz tamamlanmamış olan yakın akraba populasyonlar arasında meydana gelmektedir. Bir ölçüye kadar biribirlerinden ayrı kalmış populasyonlar arasında meydana gelen melezler; sağlıksız oluşları ve kendi aralarında veya ebeveynleriyle birleştirilmeleri sonunda elde edilen yavru veriminin melez olmayanlardan az olması nedeniyle populasyondan elenirler. Laboratuvar koşullarında meydana getirilen canlı melezler, doğal olarak asla meydana gelmezler.

http://www.biyologlar.com/evrimin-meydana-gelmesinde-rolu-olan-faktorler

MİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-Izmir Mollusca filumunun Bivalvia klasisi içinde yer alan Mytilidae familyası geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu familyanın en önemli türleri ise Mytilus galloprovincialis (kara midye veya Akdeniz midyesi) ve Mytilus edulis (mavi midye veya Avrupa midyesi), Modiolus barbatus (at midyesi) ve Perna sp., (Afrika midyesi)’dir. Ülkemiz sularında ise Mytilidae familyasının ekonomik olarak değerlendirilen yukarıdaki türlerden Mytilus galloprovincialis ve Modiolus barbatus olmak üzere 2 türü bulunmaktadır. Mytilus galloprovincialis İzmir’den Karadeniz sularına kadar toplanırken, Modiolus barbatus avcılığı en fazla Ayvalık ve civarından yapılmaktadır. Toplanan midyelerin bir kısmı taze veya işlenmiş olarak yurtiçinde değerlendirilirken önemli bir kısmı yurtdışına pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993; Alpbaz, 1997). 2-MİDYELERİN MORFOLOJİSİ VE BİYOLOJİSİ Mytilid kabukları mikro yapıya sahiptirler. Ilıman bölgelerde kabuk 2 veya 3 tabakalı argonit ve kalsitten oluşurken diğer bölgelerdeki kabuklar 2 tabaka argonit ve sedef tabakasına sahiptirler(Gosling, 1992). Genel olarak M. galloprovincialis’in kabukları ön(anteriör), arka(posteriör), ventral ve dorsal kenar olmak üzere dört kısıma ayrılabilir. Ön kenar çok kısa olup kabuklar burada birbirlerine bağlıdır. Ventral kenar bysus ipliklerinin çıktığı kenardır. Önden arkaya kadar düz bir yapıdadır. Ventralin tam tersi kenar ise dorsal kenarı oluşturur. Kavisli olması dikkat çekicidir. Posterior kenar ise midye kabuklarının açıldığı uç kısma denilmektedir. Anteriör-dorsal kenarda kabukların birbirine bağlı durmasını sağlayan boynuza benzeyen ligament yer alır. Ligament iki kabuk arasında düz bir oluk içersindedir. Ligament kabukların kapama kaslarının kapama kuvetlerinin tersi yönde bir kuvvete sahiptir. Ölen midyede kaslar kapama kuvvetini kaybettiklerinden ligamentin aksi yöndeki elastikiyetinden dolayı kabuklar açık kalır. Kabukların üzerinde umbodan itibaren küçük eliptik daireler şeklinde başlayan ve kenara paralel olarak devam eden büyüme çizgileri vardır. Midye uygun olmayan ekolojik şartlara maruz kaldığında büyüme çizgilerinde anormal bir sıklaşma, yukarı doğru kabarma veya aşağıya doğru çökme görülür. Midyelerin sağ kabukları sol kabuklarından 1mm kadar daha yüksektir (Uysal, 1970). Kabuğun ventralinde bysus yarığı vardır. Bu yarık periostrakum kıvrımlariyle örtülüdür. Hayvanın ventralinde bulunan periostrakum kıvrımları, kabuklar kapandığında yastık görevi görürler. Kabuklar kapandığında bysus ipliklerinin çıktığı bu alandan içeri su veya istenmeyen maddenin girmesini engellerler. Kabuklara içten bakıldığında kolayca fark edilebilen iki renk görülür. Orta kısım beyazımsı sedef parlaklığındadır. Kenarlara doğru renk koyu mavi olur. Bu iki kısım birbirinden manto çizgisi ile ayrılırlar. Manto kabuk üzerinde belirgin bir iz bırakır. Kabuklar kapama kası kesilerek açıldığında manto boşluğunda şu kısımlar göze çarpar: Kabuk içersine yerleşmiş ve buraya sıkıca bağlanmış manto lobları; anteriörde kabukların kenetlendiği gaga şeklindeki dişli kısmın hemen alt tarafında ligament ekseni üzerinde, ince yarık şeklinde bir ağız; ağız etrafında altta ve üstte birer çift olmak üzere 4 adet ağız kolu(palial palp) bulunur. Bunların birbirine bakan kısımları oluklu olup, üzerleri kirpikli epitel hücreleri ile örtülüdür. Ağızdan sonra özafagus ve ortaya yakın yerde ligament ekseni üzerinde, dil şeklinde koyu kahverengi kızılımsı renkte bir ayak ve ayağı öne, arkaya bağlayan kaslar görülür. Ayağın hemen arka tarafında bysus iplikleri, bunların çıktıkları ve bissogen bezlerinin bulunduğu bir şişkinlik yer almaktadır. Bu şişkinliği tabiben, genital kanalların bol olarak bulunduğu mesosoma, ayağın önüne ve arkasına doğru uzanan “V” şeklinde kaslar, özafagusun iki tarafında ve kasların üzerinde, serebral ganglionlar, anteriör kasların altında ve mide etrafında koyu kahverengi karaciğer bezleri bulunur. Bunların üzerinde vücudun iki tarafında labial palplerden posteriör kapama kasına kadar, bir çift bojanus organı uzanmaktadır. Bojanus organlarının dış kenarları boyunca, kenar bantları ile vücut duvarına tesbit edilmiş, uçları serbest birçok flamentten oluşan kitap yaprağı şeklinde iki çift solungaç, longitüdinal olarak ağızın dış kenarından posteriör kapama kasına kadar uzanır. Solungaç bantları ile posteriör kapama kası arasında üreme, boşaltım ve anüs açıklıkları, dorsalde ligamentin bittiği yerden posteriöre doğru uzanan perikard boşluğu ve bu boşlukta kalp bulunur (Uysal, 1970; Seed, 1976; Gosling, 1992). Midyeler 2-100µm boyutlarında olan organik ve inorganik her türlü partikülü süzerek beslenirler. Ortalama 7-8cm boyundaki bir midye saatte 10-15lt suyu süzme özelliğine sahiptir. Midyelerin filtrasyon hızı üzerine; -midye büyüklüğü, -partikül büyüklüğü, -partikül yoğunluğu, -partikül türü, -su sıcaklığı, -su akıntısı etkilidir(Bayne ve ark., 1976). Midyelerde beslenme az olduğunda büyüme yavaşlar veya durur. Et verimi düşer ve gonadlarda olgunlaşma tam olmaz, alınan döller dayanıksız ve küçük olur. Sıcaklığın 8-10oC civarında olduğu kış aylarında ise midyeler, partikül organik madde içerisinde yer alan ve canlı organizma olmayan kısmı ek besin olarak kullanmaktadırlar(Stirling ve Okumuş, 1995). Kabuklu su canlılarında büyümeyi sıcaklık ve besin durumu etkilemektedir(Seed, 1976; Langdon ve Newell, 1990). 3-ÜREME BİYOLOJİSİ Midyelerde çoğalma sistemi bütün vücuda yayılmış kanallar ve kanalcıklardan meydana gelir. Kanalcıkların uçları bağ dokuda ve genital organlarda son bulur. Bu kanal ve kanalcıklardan meydana gelen sistem, manto loblarının her tarafındaki bağ dokusu içersine yayılmış durumdadır. Üreme zamanlarında, genital organların bulunduğu manto dokusu tamamen cinsiyet hücreleri ile doludur. Bunlar mesosomada, perikardial boşluğun hemen altında, vücudun yan duvarlarında, karaciğerin hemen üzerindeki dokularda yayılırlar. Genel olarak üreme sistemi solungaçlar, kaslar ve ayak hariç vücudun her tarafına yayılmıştır. Mantonun anteriöründe yani karaciğerin üstünde , lateralde ve mesosomada mevcut kanallardan gelen kanalların birleşmesi ile oluşan genital kanal, mantonun iç yüzeyine , buradan arkaya döner; vücudun diğer tarfından gelen diğer kanal ile birlikte bir kanal halinde ventral kanalda solungaçların kenarına paralel olarak uzanır ve posteriör kapama kasının hemen yanından dışarı açılır. Burası canlının çoğalma organı açıklığıdır ve kontrolü altında açılıp kapanır(Seed ve Suchanek, 1992). Bütün mantoya yayılan genital organlarda ve vbağ dokusunda üreme mevsimlerinde , yoğun olarak cinsiyet hücreleri görülebilmektedir. İzmir Körfezi’nde midyeler Eylülden Mayıs-Hazirana kadar döl verebilmektedirler. Fakat en yoğun döl verimi Eylül-Ekim ve Mart-Nisan aylarında olmaktadır. Midyeler döllerini bıraktıktan sonra 1 ay içinde kendini tekrar toplayarak yeni döl üretmektedir. Midyeler ayrı eşeyli olup, olgun erkeklerde gonadlar krem-beyaz, dişilerde ise portakal sarısı tonlarındadır. Kabuklar kapalı iken cinsiyet ayrımı yapılamaz. Ancak midye kabuğunu su içinde hafif açtığında renklenme fark edilebilirse cinsiyetleri hakkında konuşulabilir. Yumurta bırakma süresi ve miktarı bulundukları ortamdaki besin türlerine ve bolluğuna, tuzluluk ve su sıcaklığına bağlı olarak değişmektedir. 3.1. Midyelerde Gonad Gelişim Safhaları Midyelerde gonad olgunlaşma süreci 4 aşamada tamamlanır: Dinlenme Safhası: Canlı bu safhada, seksüel dinlenme safhasındadır. Bağ dokusu iyi gelişmiştir. Manto fildişi rengindedir. Manto dokularında foliküller yoktur. Safha 1-Bu safhada, genital kanalların epitelial tabakalarından cinsiyet hücreleri meydana gelmeye ve foliküllerde gametogenez görülmeye başlar. Foliküller hızla artarak monto dokusunu kaplar. Erkekte çoğalma kanalcıklarında spermatidler, dişide germinal epitelyumdan tomurcuklanma ile meydana gelen oositler bulunur. Bu safhada, foliküllerin gelişme derecesine ve bağ dokusundaki glikojen miktarına göre, biraz değişiklik göstermesine rağmen manto rengi dişilerde kırmızı kahverengi veya portakal renginde, erkeklerin ise açık portakal sarısıdır. Safha 2-İyi gelişmiş foliküllerde olgun olmayan sperm ve yumurtalar bulunur. Foliküllerde yağ hücreleri görülür ve glikojen miktarı artar. Erkeğin mantosu kahverengi toprak renginde ve çok fazla foliküllerle kaplıdır. Dişinin mantoso portakal kırmızı tonlarında olup, bunun üzerinde kayısı renginde ovaryumlar tesbit edilir. Erkeğin mantosu dişininkinden daha düzgünce bir görünüştedir. Safha 3-Bu safhada midye olgundur. Mantonun bağ dokusu hemen hemen foliküllerle kaplıdır. Manto şişkincedir. Manto dişilerde portakal veya kırmızımsı, erkeklerde ise süt beyaz veya kirli beyazdır. Safha 4-Midyeler bütün cinsiyet hücrelerini dökmeye başlarlar. Bu esnada manto incelir ve şeffaflaşır. Üreme hücrelerini dökme aralıklı bir şekilde devam ederse, bu esnada erkeklerin mantosu beyazımsı, dişilerinki ise kırmızımsı olur. Üreme mevsiminde boşalan genital organlar, tekrar cinsiyet hücreleri ile doldurulur. Üreme hücrelerinin tekrar olgunlaşması ekolojik şartlara bağlı olarak, bir ayı geçmemek üzere değişir. Yaz aylarında folikül teşekkülü durur. Canlı bu dönemde seksüel dinlenme aşamasındadır. Midyeler ayrı eşeyli olmakla beraber çok nadir olarak hermafroditlik görülür (Lubet, 1959; Sugiura, 1962). Manto içersindeki dokularda gelişen sperm ve yumurtalar olgunlaşınca genital kanallardaki siller vasıtası ile dışarı atılırlar. Bu hücrelerin dışarı atılmasında bazı uyarılar etkili olmaktadır. Erkeler spermlerini ince uzun ip şeklinde su içine fışkırtarak 3-5cm mesafeye yayarlar. Sperm salımından sonra midye etrafındaki suyun rengi sütümsü bir renk alır. Dişiler de yumurtalarını üreme organı açıklığından ince uzun paketler halinde 2-3cm mesafeye yayarlar. Paketler halinde suya bıakılan yumurtalar kürevi bir şekil aldıktan sonra, birbirlerinden ayrılarak pembe veya kırmızı bir renkte zeminde birikirler. Üreme hücrelerinin bırakılması bazen devamlı olarak 2-3 saat ve bazen de aralıklı olarak 2-3 gün devam edebilir. Eğer cinsiyet hücrelerinin hepsi bırakılmaz içeride kalırsa, hücreler dejenere olur ve vücut taraından absorbe edilir(Field, 1922). Dalgalar ve su hareketleri suya bırakılan yumurta ve spermlerin yayılıp birbirine karışmasına ve döllenmenin olmasına neden olur. Ortalam bir dişi 5-12milyon arası yumurta üretebilir. Olgun yumurtalar alesital tipte, soluk kahverengi, küre şeklinde ve 60-70µm çapındadır. Yumurtaların ortasında kısmında nukleus, nucleus etrasında da yumurta granülleri yer alır. Spermler toplu iğne şeklinde olup, baş, boyun ve kuyruk bölgelerinden oluşur. Sperm 3.5-5µm’dur. Spermlere hareket sağlyan kuyrukları ise 40-60µm arasında değişen uzunluklara sahiptir. 3.2 Midyelerden Döl Alım Yöntemleri Doğal şartlar altında gonadları olgunlaşmış midyeler uygun şartlarda(sıcaklık, tuzluluk gibi) döllerini suya bırakırlar. Eğer gonadları dolu midyelerin dölleri bir seferde alınmak isteniyorsa bazı uyarı yöntemler(şoklar) uygulanarak midyenin döllerini suya bırakması sağlanır. Midyelerin ortam sıcaklığından 8-10°C düşük ve yüksek sıcaklıktaki sularda 1-2dk. bekletilmesiyle termik şok, bulundukları suya düşük voltta elektrik verilmesiyle elektrik şoku, addüktör kasının bir iğne ile uyarılması ile mekanik şok ve manto boşluğuna KCl solusyonu verilmesi ile kimyasal şok yapılmış olur. Şok yöntemler ile elde edilen fazla sperm solusyonu anaç tanklarına bırakıldığında uyarılmamış dişilerin döllerini bıraktıkları görülür. 3.3Yumurtaların İnkübasyonu ve Larva Özelikleri 20°C’de ilk bölünme döllenmeden yaklaşık 45 dak. sonra olur. Döllenmeden 24 saat sonra silli trakofora safhasına ulaşılır. Bu safhada büyüme ve hareket çok hızlı olup, larva sillerini kullanarak hareket eder. 30 saat sonra, trakofora larvasında sindirim sistemi ve dorsal bölgenin posteriör tarafında, kabuk bezinin faliyeti sonucunda kalınlaşan bir kabuk görülür. BU kabuk hızlı bir şekilde gelişerek önce tek, daha sonra sağ ve sol tarafta olmak üzere iki kabuk haline gelir. Önceleri küçük olan kabuklar döllenmeden 40 saat sonra tüm vücudu kaplar. 48 saat sonra kabuklar tamamen vücudu örterek, boyu 95 µm, eni 70µm ve kalınlığı 70µm “veliger” larva safhasına ulaşılır. Bu safhada bir velum üzerinde uzun bir kamçı ve bunun etrafında siller görülmektedir. Bir tehlike anında velum kabuk içine çekilerek kabuklar kapama kasları ile sıkıca kapatılır(Bayne ve ark., 1976). Midye larvaları yaklaşık olarak 2-4 hafta planktonik bir yaşam sürerek su sütununda aktif olarak yüzer ve beslenirler. Larva 140-150µm boya ulaştığında kabukların bağlandıkları noktada yuvarlanmış umbo görülür. Bu değişim ile larva, düz menteşeli durumdan umbo safhasına geçer. Larva 210-230µm boya ulaştığında umbo yavaş yavaş menteşeden yayılır ve küçük bir tomurcuk halini alır. Kabuk boyu 220-230µm’ye ulaştığında larvada bazı yapılar gelişmeye başlar. Göz noktası gelişir ve larva 245µm’ye ulaştığında kaybolur. Larva 195-210µm iken ayak oluşur ve 215-240µm boya ulaşan larvalarda ise ayak aktif hale gelir. Yaklaşık 260µm’ye ulaşan larvalar pediveliger denir ve bu aşamada metamorfoz geçirmeye hazırdırlar. Bununla beraber uygun bir substrat olmadığı taktirde metamorfoz 10°C’de 40 günün üzerinde 20°C’de 2 gün ertelenebilir. Metamorfozun gecikmesi durumunda büyüme çok azalır ve velum kısmen dejenere olur. Larva beslenemez ve yüzme bozulur. Ölüm oranı artar(Dare, 1976). 3.4 Larval Gelişim Midye larvaları 15–30 gün içinde metamorfoz aşamasına ulaşır ve yerleşmeye başlarlar. Larval yaşam süresi yeterli ve uygun besine, sıcaklığa, tuzluğa ve diğer değişkenlere bağlıdır. 3 haftalık bir larval dönem sonunda larva ağırlığı 0.1µg’dan 1.0µg’a ulaşır. Larva günlük olarak ağırlığının %30-60’ı kadar besine gereksinim duyar. Larva ölümleri su ortamında var olabilecek predatör organizmalardan kaynaklanabileceği gibi su kalitesindeki ekstrem değişikliklerden de kaynaklanmaktadır. Birçok vertebrate ve invertebrate bu hareketli larvaları besin olarak tüketebilmektedir. Bivalv larvalarının bulunduğu bir stoğun %3’nün poliket (Neptys ciliata) larvaları tarafından günlük besin olarak kullanılabilmektedir. Diğer ölümler ise aynı türün veya diğer suyu süzerek beslenen türlerin ergin bireyleri tarafından da bu larvalar filtre edilebilmektedirler. 3.4.1Büyümeye sıcaklığın etkisi Midye larvalarında kabuk boyuna göre büyüme eğrisi bazı verilerde linear olmasına karsın genelde sigmoidal şekildedir.Midye larvaları 5°C’de büyüme durur. Sıcaklık 10-16 arasında büyüme oranı artar ve yüksek sıcaklıklarda ise büyüme yavaşlar veya bazı populasyonlarda durur. Bu sıcaklık aralıkları populasyonların bulundukları bölgeye göre az değişiklikler gösterir. 3.4.2 Büyümeye tuzluluğun etkisi Bazı midye populasyonlarında büyüme ‰19’da durur, ‰30-32’de ise normal büyüme gösterirken, bazı pulasyonlarda ise ‰14 tuzlulukta bile büyümenin olduğu tespit edilmiştir. Midye larvalarının büyümesi üzerinde tuzluluk ve sıcaklık birbirleri ile ilişkili ve larvalar üzerinde etkili parametrelerdendir. Optimum larval büyüme 20°C’de ve ‰25-30 tuzlulukta olur. Büyüme sıcaklık 25°C‘ye çıktığında ve 10°C’nin altına düştüğünde, tuzlulkise ‰40 gibi yüksek veya çok düşük olduğunda azalmaya başlar. Midye larvalarının Büyüme istekleri dar tuzlukluk ve sıcaklık aralığındadır. Bu hayatta kalmaları için duydukları istekten daha dardır. 3.4.3 Larval Beslenme Midye larvaları süzebilecekleri büyüklükte olan her partikülü filtre edebilmektedirler. Kültür şartlarında bu süzülen maddelerin değerlendirilmesi ve değerlendirilenlerin de besinsel kalitelerinin iyi olması istenir. Larva besini olarak kullanılabilecek birçok alg hücresi üzerinde araştırmalar yapılarak bunlardan hangilerinin uygun besin olduğu tespit edilmiştir. Chlorella sp. hücre duvarının kalın olması ve metabolik artıklarının bivalve larvaları için toksik olması nedeni ile kabuklu larvalarının beslenmesinde tercih edilen bir fitoplankton türü değildir. Daha çok hücre duvarı olmayan flagellalı hücre türleri besin olarak tercih edilmektedir. Verilecek besin miktarı kültür sıcaklığına, larva sayısına ve alg kültür yaşına bağlı olarak değişir. Tek tür ile besleme yapmaktan ziyade karışık türler ile yapılacak besleme ile larvalar daha hızlı bir büyüme gösterirler. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri, Phaedactylum tricornutum, Dunaliella tertiolecta, Tetraselmis suecica, Chaetoceros calcitrans larva beslemede kullanılan başlıca fitoplankton türlerindendir(Bayne ve ark., 1976). 3.4.4 Metamorfoz ve Substrat Seçimi Pediveliger larvalar zemine iner ve ayağı ile sürünerek uygun yer arar. Midye kültür halatları gibi uygun bir substrat bulduğunda, pediveliger larvalarda yerleşme işlemi başlar. Bunun için bysal bez salgılarıyla kendini substrata yapışır. Bu işleme yerleşme adı verilir. Bu onun sesil hayata geçişinin başlangıcıdır. Midye kendini bysus iplikleri ile yapıştırdığında velum tamamen kaybolur ve suda yüzme aktivitesi sona erer. Midye larvaları filamentli yapıları yapışmak için tercih ederler. Düz, ürüzsüz bir zeminden çok pütürlü ve üzerinde fouling organizmaların tutunduğu yüzeyleri tercih ederler. Bu tercihlerinde kimyasall cezbedilicilikten çok, morfolojik cezbedici özelliği söz konusudur(Dare, 1976). 4-MİDYE YETŞTİRME TEKNİKLERİ Midyelerin üreme döneminin uzun olması nedeni ile doğal ortamdan yavru bireyler uygun sistemler ile kolaylıkla temin edilebilmektedir. Laboratuvar şartları altında başarılı bir şekilde yumurtlatılıp larva yetiştiriciliği yapılabilmesine karşın larva kültürü üreticilere ek bir maliyet getirmektedir. Bu sebeple tam kontrollü yumurtadan pazara yetiştiricilikten ziyade yarı kontrollu olarak yavru aşamadan pazara kadar kültür uygulamaları yapılmaktadır. Yumurta ve larva çalışmaları daha çok biyolojik, fizyolojik ve genetik çalışmalar için yapılmaktadır. Bir diğer yumurta ve larva üretim nedeni ise deniz balıkları ve krustase larvalarına zooplankton olarak ek beslemede kullanılmak amacıyla üretilmektedir. 4.1 Yavru Toplama Midye üreticileri için yavru toplama işlemi kültür içim önemli bir bölümü oluşturur. Yetiştiriciler ihtiyaç duydukları yavruları kendileri toplayabilecekleri gibi sadece bu iş ile uğraşan kişilerden de satın alarak yavru ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Genellikle larva biyolojisinden yararlanarak pelajik-planktonik yaşamdan sesil yaşama geçerken midye stoklarının olduğu bölgelere midye larvalarının yapışmaları için cezbeden kollektörler bırakılır(Dare, 1976). Bu kollektörlere tutunan genç bireyler kültür alanlarına taşınarak uygun kültür sisteminde büyümeye alınırlar. Doğal ortamdan kollektörler vasıtası ile yavru midyelerin toplanmasında aşağıdaki konulara dikkat edilir: -Midye yataklarının olduğu bir bölge olmalıdır -Midyelerin üreme döneminde kollektörler denize bırakılmalıdır. -Fouling organizmaların az olduğu veya tutunmalarının az olacağı dönemde kollektörler denize bırakılmalıdır. Bu alanlara kollektörler bırakılmadan önce ön çalışmalar yapılmalı ve midyelerin ürediği fakat fouling organizmaların az olduğu zaman seçilmelidir. Eger fazla olursa midye yerine bu organizların toplanması gerçekleştirilmiş olur. -Yavruların tutunmak için tercih edecekleri kollektörler seçilmelidir. -Düz olmayan, pürüzlü ve filamentli yapılar kollektör olarak kullanılmalıdır. 4.1.1 Kollektörler ve Özellikleri Günümüzde midye yavrularının toplanması için kullanılan birçok kollektör materyali vardır. Bunlar doğal materyaller (bitki liflerinden hazırlanan halatlar, Manila halatları) ile sentetik (polypropilen ) halat ve sentetik (polyetilen) ağlardır. Kuzey Amerika’da denize sarkıtılan polipropilen halatlar ile denize bir perde gibi bırakılan farklı göz açıklığındakı polietilen ağlar kullanılmaktadır. Günümüzde en fazla kullanılan ve en iyi sonucu veren materyall hindistan cevizi liflerinden hazırlanan halatlardır. Bu halatlar filamentli yapısı nedeni ile midye yavru toplamada etkili sonuçlar vermektedir. Yavru toplamak için kazıklar kullanıldığında, bunların üzerinde balanusların ve kırmızı alglerin yapışmasını beklemek gerekmektedir. Midye spatları bu yapıların üzerine ağaç materyale oranla daha fazla tutunmaktadır. Kollektörlerin denize bırakılma zamanı kadar, denizdeki konumları da önemlidir. Halatlar denize dik durumdan ziyade deniz yüzeyine paralel olacak şekilde bırakılırlar. Kollektörlerin denize bırakılma derinliği de önemlidir. Midye yavruları su yüzeyine yakın yüzeylere yoğun miktarlarda tutunurlar. 3 m derinliğe bırakılan bir polipropilen halatın 1cm2’lik yüzey alanına tutuna yavru midye(spat) sayısı 100 iken 10 m derinliğe bırakılan halat üzerine tutunan spat sayısı 10’a düşmektedir. Bu sayı farklı bölgelerde değişebilir. Fakat derinliğe bağlı olarak midye spatlarının tutunma oranı azalır. İspanya’da Fuentes ve Molares (1994)‘de yaptıkları bir çalışmada 9 metreden 11.2 spat/4cm2, 5 metreden 29.1 spat/4cm2 ve 1 metreden ise 35.3 spat/4cm2 elde etmişlerdir. Eğer kollektör olarak ağlar kulanılıyorsa bu ağların göz açıklıkları önemlidir. 22mm göz açıklığındaki bir ağa tutunacak spat sayısıs 13mm göz açıklığındaki bir ağa göre çok daha az olacaktır. Bu şekilde tutunmanın fazla olduğu alanlarda spat toplama kontrol altına alınabilkir. Ayrıca Büyük gözlü ağlarda daha az midye tutuduğundan midyelerin büyümesi için daha geniş bir alan sağlar. Halatların uzunluğu ve çapları ülkeler ve spat toplayan üreticilere göre bazı farklılıklar gösterebilir. Maine’de13mm çapında ve Manila halatları kullanılırken, 16mm çapında ve 8m uzunluğunda polipropilen halatlar kollektör olarak kullanılmaktadır. Her üretici kendi şartlarında en iyi sonucu veren kollektörü tercih etmelidir. Bir bölgede ve ya ülkede başarılı bir şekilde kullanılan materyal aynı sonucu başka bir yerde göstermeyebilir. Diğer bir yavru toplama yöntemi ise dreçler ile midye yavrularının bol olduğu alanlarda avlanmasıdır. Pazara sunulmak üzere yapılan midye hasatları esnasında da var olan küçük bireyler ayrılarak tekrar büyümeleri için yetiştirme alanlarına bırakılmaktadırlar. İspanya’da kıyılardan midye yavruları elle toplanmaktadır. Yavru midyelerin yoğun olduğu alanlardan toplanan midyelerin zaman kaybetmeden kültür alanlarına taşınması gerekmektedir. Böylece midyeler daha az strese maruz kalırken büyüme ve yaşama oranları da yüksek olur. 4.2 Kültür Yöntemleri Avrupa’da midye kültürünün 700 yıl önce Fransa’dan ağaç kütükler ile yüklenen geminin 1235 yılında kaza yapması sonucu başladığı bilinmektedir(Mason, 1971). Gemiden kurtulan Patrick Walton adlı bir gemici üzerine ağ koyarak ağaç kütüklerini deniz kuşlarını yakalamak için kullanmıştır. Bu işlem için tam başarılı olamamıştır. Fakat bu esnada bu kütüklere fazla miktarda midyelerin turtunduğunu gözlemiştir. Böylece bu kazıkları midye toplamada ve büyütmede kullanarak besinini temin etmiştir. Küçük nbir değişiklik ile Waltson sistemi günümüzde kazık kültür sistemine dönüşmüştür. Bu sistem halen Fransa’nın batı kıyılarınsda kullanılan en etkili sistemdir. 13.yy’dan sonra Avrupa’da birçok midye kültür yöntemi geliştirilmiştir. Genel olarak 4 temel kültür yöntemi vardır. Bu yöntemlerin etkinliği ülkere göre değişiklik göstermektedir. Son yarım yüzyılda bu kültür yöntemlerine 1 yeni yöntem ilave olmuştur. Bu yüzen halatlarda yapılan midye kültürüdür. Kültür yöntemlerini genel olarak zeminde ve zeminden uzakta olmak üzere ikiye ayırabiliriz: 1- Zeminde -Dip Kültürü 2- Zeminden uzak -Kazık veya kütüklerde kültür -Raf kültürü -Sallarda kültür -Halatlarda kültür olarak sınıflamak mümkündür(Mason, 1971). 4.2.1 Kültür Alanının Seçimi Midye kültürüne başlamada önce yetiştiriciliği yapılacağı alanın dikkatle seçilmesi gerekmektedir. Kültür alanının midyelerin hızlı büyüyüp gelişmesine izin verecek sıcaklık, tuzluluk değerlerine,belli bir su akıntısına, yeterli ve uygun besin miktarına sahip olmalıdır. Toksik planton patlamaları ile evsel ve endüstriyel girdiler olmamalıdır. Uygulanak üretim sistemi arazi şartlarına uygun olmalı ve sistem deniz ulaşımı üzerinde kurulmamalıdır. 4.2.1.1 Dip Kültürü Bu yöntemde genel prensip midye yavrularının çok bol olan yerlerden toplanıp daha hızlı büyüyüp, daha fazla et dolgunluğuna sahip olacağı alanlara seyrek olarak bırakılmasına dayanır. 8-13mm büyüklüğündeki 1 yıllık olan midye yavruları doğal midye yataklarından dreçler yardımı ile toplanırlar. Taze olarak tüketime sunulacak olan güçlü addüktör kasına sahip kalın kabuklu midyeler gel-git etkisindeki deniz alanına bırakılırken ince kabuklu olup işlenecek midye yavruları 3-6m derinliğindeki kültür alanlarına tasınırlar. Bu midyeler bu alanlarda 18-24 ayda 7cm olan pazar boyuna ulaşırlar. Bazı Hollanda’lı üreticiler %30-40et verimi elde edebilmek için midyeleri 2.5-3 yıl sonra hasat etmektedirler. Bazı zeminler çamurlu yapıya sahip olabilir. Bu durumda midyelerin hasatı yine dreçler yardımı ile olur. Bu midyeler beslenmeleri esnasında bünyelerine bu çamur materyalinden de alırlar. Bu durumdaki midyeler pazara sunulmadan once taşlı veya çakıllı bir zemine yerleştirilerek var olan çamur birikintisinin temizlenmesi sağlanır(Hurlburt ve Hurlburt, 1980). Bu yöntem yaklaşık 150 yıldır Hollanda’da başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Ortalama midye yataklarından 5.5kg/m2 verimle 22ton/dönüm/yıl midye hasatı yapmaktadırlar. 4.2.1.2 Kazık veya Kütüklerde Kültür Fransa’nın Atlantik, Britany ve Normandy’nin kuzey kıyılarında yaygın olarak kullanılan bir kültür yöntemidir. Bu kıyılar rüzgarlara karşı korumasızdır. Gel-git çok fazla olduğu için su sıcaklığı 4-21°C arasında tuzluluğu ise ‰29-34 arasında sezona bağlı olarak değişmektedir. Bu aşırı gel-git’in yetiştiriciler açısından dezavantajı olduğu gibi avantajları da vardır. Sular çekildiğinde üreticiler midye kazıklarında çalışmalarını yaparlar(Goulletquer ve ark., 1994). Meşe ağacı en iyi kazık materyalidir. Genellikle 20cm çapında 3m uzunluğunda kazıklar kullanılmaktadır. Bu kazıklar deniz tabanına 1.5-2m dışarıda kalacak şekilde çakılırlar. Kazıkların alttan30cm’lik kısmına deniz yıldızlarının, yengeçlerinve diğer predatör organizmaların tırmanmasını engellemek için pürüzsüz plastik sarılır. Kazıklar 1m aralıklar ile dikilir ve her kazık sırası arasında 3m mesafe bırakılır. Bu aralıklar bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bu kazık sıraları arasında sular çekildiği zaman at arabaları, traktörler, bisikletler ile gidilerek çalışmalar yapılır. Gel-git’in az olduğu bölgelerde ise ulaşım aracı olarak tekneler kullanılır. Kazıkların kültür alanı üstte kalan 1.5m’lik kısımdır. Walton’un gelmiş olduğu Aiguillon körfezi’nde 2.5 milyon kazık (Her sırada 50 kazığın kullanıldığı ve 50 000’den fazla sıranın olduğu) kullanılır. Toplam olarak Fransa kıyıları boyunca 1100km’lik bir alanda kazık kültürü yapılmaktadır(Bardach ve ark., 1972). Gel-git’in az olduğu alanlarda yavru midyeleri toplamak amacıyle doğal midye yataklarının olduğu yerlere halatlar(kollektörler) bırakılır. Birkaç hafta içinde midye yavruları bu halatlara yapışır. Yavru midyelerin tutunduğu bu halatlat kazıkların bulunduğu alanlara taşınır. Gel-git’in fazla olduğu bölgelerde ise yüksek su akıntısı (hareketi)olduğu için midye yavrularının tutunmasını engeller. Bu nedenle bu bölgelere yavru midyelerin tutunduğu halşatların taşınması çok önemlidir. Spatların tutunmuş olduğu kollektörler kazıklar üzerine tek tek sarılır. Bu sarma işlemi esnasında halat kazık üzerine bir çivi yardımı ile sabitlenir. Daha sonra “S” ve “Z” şeklinde sarılırlar. Bu midyeler çok kısa bir süre içinde büyüyerek kazığın tamanını kaplarlar. Başlangıçta kollektör üzerinde tutunmuş midye sayısı çok olduğu için büyüyen midyeler sıkışır. Midyelerin hızlı büyümeye devam edebilmeleri için kazıklardaki midlere kazınarak toplanır. Bu amaçla mekanik alatlerden yayalanıldığı gibi sular yükseldiğinde tekne ile kazıların yanına gidip kepçe benzeri bir kenarı bıçaklı bir aparat ile elle da toplanabilir. Bu işlem zaman alıcı ve işçiliği fazla olduğu için ekonomik durumu iyi olan üreticiler mekanik olarak çalışan aletlerden yararlanır. Bunlar alt kısmı açılabilir sert plastik ile kapatılıp açılabilen iki kapaktan oluşan bir büyük silindir tüptür. Tekneden elektronik olarak kontrol edilir. Alt kapaklar kapatılır. Bir vinç yardımı ile silindir kaldırılıp tekneden kazığı tamamen içine alacak şekilde geçirilir. Alt kapaklar yine tekneden kontrol edilerek sıkıca kapatılır. Vinç yardımı ile yukarı çekilirken midyelerde sıyrılarak bu silindir. İçine dolar. Tekneye alınan silindir içindeki midyeleri tanklara boşaltılır. Bu alet aynı zamanda midyelerin hasatında da kullanılmaktadır. Kazıklardan toplanan mnidye yavruları 15cm çapındaki ve 2m uzunluğundaki plastik ağdan hazırlanmış Bu esneyebilen silindirler tekrar aynı şekilde kazıkların üzerine sarılırlar. Bu işlemden sonra 6-7cm olan Pazar boyuna midyelerin ulaşması 12-18 ayı alır. Bu midyeler 20 kg’lık torbalar içinde pazarlanırlar. Midye kültür alanları Fransız hükümeti tarafından toksik organizmaların açısından takip edilir. Böyle bir tehlike görüldüğünde ise midye hasatı tehlike geçene kadar durdurulur. Midye kültür alanları hükümetten kiralanır ve çoğu aile işletmesidir. Birkaç büyük çiftlik dışında(75 000 kazık ile çalışan) genellikle 15 000-20 000 kazık ile üretimi gerçekleştiriler. Bir kazıktan 9,1-11,3kg/yıl canlı midye ve ya 4,5kg/yıl et hasatı yapılabilmektedir. Bir dönüm alandan bir yıl içinde 5 ton canlı midye veya 1 800 ton et üretimi yapılabilmektedir. Fransa’da midyeler taze tüketilir. Üretimin büyük bir kısmı iç tüketimi karşılamak için yapılır. Talebin fazla olduğu yıllarda ise komşu ülkelerden midye ithal ederler. 4.2.2 Sal Kültürü İspanya’nın Kuzeybatı Atlantik kıyılarında 5 körfez vardır. Bu körfezlerin kıyıları denize dik ve sarptır. Bunların toplam uzunluğu 24km genişliği ise 3-10km olup ortalama 30m(max.60m) derinliğe sahiptirler. Körfezlerin ağız kısımları adalar tarafından okyanus fırtınalarına ve dalgalarına karşı korunmaktadır. Yıllık yüzey su sıcaklığı 9-21°C ve tuzluluğu ise ‰35 ‘dir. Bu alanda Sal kültürü 30 yıldan beri uygulanmaktadır.(Figueras, 1989; Figueras, 1990; Fuentes ve Molares, 1994) Midye kültüründe kullanılan sallar oldukça basit malzelerden yapılmaktadır. İlk kullanılan malzemeler eski tekne gövdeleriydi. Daha sonraları sallar 4-6 köşeli duba ve ya yüzdürülen metal aksamdan yapılmaya başlamıştır. Günümüzde en yaygın kullanılan malzeme ise strafor ve fiberglas materyaldir. Ahşap salların ana bedeni oluşturan çerçeve 5cm2’lik yüzey alanına sahip okalüptüs ağacından hazırlanan krişlerden hazırlanmaktadır. Herbir kriş 45-50cm aralıklar ile ana bedene sıkıca bağlanmaktadır. Bu salların büyüklükleri değişmekle beraber ortalama 23m x 23m olacak şekilde hazırlanır ve bu sala 700 halat asılabilir. Ana beden yüzdürücüler ile alttan desteklenerek batması engellenir. Sallar her iki ucundan beton ağırlıklar ile deniz dibine yaklaşık 20 tonluk beton ağırlıklar ile sabitlenir. Böylece salın bir alanda sabit kalması sağlanmış olur. Sallara asılan halatları uzunluğu 9m’dir. Bu halların uzunluğu deniz tabanına değmeyecek şekilde ayarlanır. Böylece midyeler deniz yıldızlarının, yengeçlerin ve diğer dipte yaşayan predatör organizmaların zarar vermesi engellenmiş olur. Sonbaharda sahil boyunca taşlara tutunmuş olan yavru midyeler toplanır ve suda birkaç çinde eriyebilen rayon fileleri içerisine bir halat ile yerleşririlirler. Fileler sallardan sarkırılırlar. File eriyene kadar midyeler file içindeki halata bysus iplikleri ile tutunurlar.Bu midyeler bir yıl içinde 8-10cm boya ulaşırlar. İlkbaharda ise sallardan boş halat kollektörler sarkıtılarak yeni midye yavruları toplanmaktadır(Bardach ve ark.,1972). Midyeler halatlara tutunduktan sonra pazar boyuna ulaşması 18 ayı alır. İspanya bu şekilde sallarda yetiştirlen midyeler hızlı büyümeleri ve et oranlarının yüksek olması nedeni ile dünyaca bilinen en kaliteli midyelerdir. Midyelerin et verimi %35-50 arasında değişir. Kültür esnasında midyelerin birkaç kez seyreltilmesi gerekmektedir. Böylece hem midyelerin büyüme hızları düşmemekte hem de halatların aşırı ağırlıktan dolayı kopması engellenmiş olmaktadır. Bu işlem ile bir halat 2-3 halata bölünebilmektedir. Bu halatlar 13mm naylon veya 25mm esparto bitkisinden hazırlanmaktadır. Halatların her 40-50cm’sine 30cm boyunda ve 20mm kalınlığında tahta çubuklar yerleştirilerek halat üzerinde büyüdükçe ağırlaşan midye kümelerinin aşağıya kaymasını engellemektir. 9m uzunluğundaki bir halat 113kg /yıl midye üretir. 700 halatlı bir ise 80 ton kabuklu midye üretir. Bu da 41 ton midye eti demektir. Yoğun olarak midye üretiminin yapıldığı alanın 1 dönümünde ise 90 800kg midye eti yıllık olarak üretilebilmektedir. İspanyol midye üreticileri diğer canlıların kültürü ile uğraşan üreticilere göre midyelerin doğal ortamdan yararlanarak büyümesi, herhangibir ek masrafı ve yapay besleme sorunun olmaması nedeni ile 200 kat daha karlıdırlar. Bu halatların hasatı vinçli tekneler ile yapılır. Halatlar vinç ile kaldırılır teknede bulunan bir metal sepet içine Sal bağlantıları kesiler yerleştirilir. Hasat edilen midyeler İspanya içi veya dışına satılmadan önce kanunlarına göre mutlaka 24 saat depurasyon işlemine tabii tutulmalıdır. Bu basit depurasyon işleminde midyeler tanlara alınır. Hafif klor solusyonu içeren sürekli deniz suyuna 48 ssat maruz bırakılırlar. Böylece midyeler bünyelerinde bulunabilecek istenmeyen maddeleri bu ytemiz akışkanlı suya bırakarak etleri temizlenmiş olacaktır. Bu işlemden sonra midyeler bu klorlu sudan çıkarılır ve süzülür, 3 saat sularının akması beklenir ve 15 kg’lık fileler içerisinde soğutmanın olmadığı kapalı bir araç içinde 3 gün gibi uzun süre dayanabilirler. İspanya’da deniz alanı ve sallar hükümetten kiralanmaktadır. Bir aile ortalama büyüklükteki 2-4 midye salını rahatlıkla idare edebilmektedir. Büyük şirketler ise 20-30 Sal ile çalışmaktadır. İspanya üretiminin %95’i Galiçya körfezlerinden yapılmaktadır. Üretimin %25’ Fransa ve Italya’ya satılmaktadır. 4.2.3 Halatlarda Kültür Bu sistem deniz yüzeyine horizontal serilen ana halat bedeninden ve bunların yüzdürücülerinden oluşur. Bu ana bedene vertikal olarak hem kollektör amaçlı halatlar asılabileceği gibi hem de midyelerin bu halatlarda büyümesi sağlanabilmektedir. Horizontal olan ana bedeb 60m uzunluğunda olup 6m aralıklar ile 200lt’lik plak bidonlar ile yüzdürülmektedir. Bu ana beden tek olarak hazırlanabileceği gibi aralarındaki mesafe 1m olacak şekilde bir çift olarak da hazırlanabilmektedir. Bu anabedenler arası mesafe 3m olur. Vertikal halatlat ise 50cm aralıklar ile bağlanır ve uzunlukları 6,5m’dir. Bu halatların uzunluğu , aralarındaki mesafeler yine üreticilere göre değişiklikler göstermektedir(Figueras, 1989). Bu sistemlerde yavru toplama doğrudan sisteme asılan halat kollektörler ile yapılmaktadır. İlkbaharda halatlara tutunan midyeler 14-16 ay sonra 6-7cm boya ulaşırlar. Fazla tutunmuş midye yoksa bu midyelerde seyreltme işlemi yapılmaz. Bu sistemin en önemli avantajı ağır kış şartlatına karşı dayanıklı olmasıdır. Gelgit’in 1m gibi az olduğu yerlerde uygulannan bu istemde operasyon da vinçli tekneler ile yapılmaktadır. Kış şartlarının çok ağır geçtiği ülkelerde su yüzeyi buz tutmaktadır. Bu durumda ne midyeler ne de sistem hiçbir zarar görmez. Kışı ağır geçen İsveç’de yılda 1 dönümden 13 600-15 900kg midye eti elde edilebilmektedir. Kültür sitemleri ülkeler göre faklılıklar gösterebilir (Tablo 1). Bir ülkenin kullandığı sistemin tamamen aynısını yapmaktansa, kültürü yapılacak alanın şartlarına uygun sistem bazı modofikasyonlar ile kullanılabilir. Kültür alanında böyle bir sistemin küçük br modeli hazırlanarak midyelerin tutunma veya büyüme oranları ile sistemin dayanıklılığı test edilmelidir(Hickman, 1992). Kültür yöntemleri içerisinde bugün en fazla tercih edilen ve kullanılan sal ve halat kültürleridir. Aynı bölgede dipte yapılan kültüre göre sallarda veya halatlarda yapılan kültürün %50 daha fazla verim verdiği bilinmektedir. Bu sistemler ile deniz alanından maksimum bir verim alınırken zeminde var olan predatör canlılardan da midyeler korunmuş olmaktadır. Sal ve halat kültürlerinde ise foling organizmalar ile predatör balıklar problemi vardır. Foulingin fazla olduğu dönemlerde midye fileleri veya halatları sık sık kontrol edilmelidir. Eğer fazla miktarda fouling organizma midyeler üzerine yapışırsa onların su ile olan temaslarını engelleyecektir. Bu durumdaki midyelerde su alış verişi azalacağından sudan hem besinini hem de oksijenini sağlayamayan midyeler kısa bir süre sonra öleceklerdir. Bu organizmalar ile halatlara veya sallara binen yük artacak ve sistem batma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Predatör organizmaların başında balıklar, yengeçler, deniz yıldızları ve deniz kuşları gelmektedir. Midyeleri besin olarak kullanarak zarar vermektedirler(Fuentes ve ark., 1994; Lök ve Köse, 1999). Entegre Kültür Uygulamaları Suyu süzerek beslenen midye gibi kabuklu su canlıları son yıllarda deniz balıkları kültür alanlarında birlikte kültür uygulamaları artmıştır. Bu sistemde ağ kafeslerden belli mesafeye(20-50m) yerleştirilen halat veya sal kültür sistemlerinde midye veya istiridye kültürleri yapılmaktadır. Balık besleme esnasında suda çözünenen yemler kabuklular tarafından değerlendirildiği gibi, yemlerin çözünmesi ile suya karışan azotlu bileşikler ile beslenerek çoğalan fitoplankton hücreleri de kullanılmaktadır. Böylece ağ kafeslerinin bulunduğu bölge kabuklular tarafından filtre edilip temizlenirken, yeni bir ürünün üretimi hiçbir yemleme yapmadan söz konusu olmaktadır (Hindioğlu, 1998) 5-Sonuç Kabuklu su ürünleri içerisinde ülkemizde en iyi bilinen tür midye olmasına karşın henüz bilinçli bir yetiştiricilik çalışması başlamamıştır. Bilimsel araştırmalar yanında ağ kafes üreticileri yüzdürücülere bol miktarda tutunan midyeleri basit sistemlerde kültür çalışmalarını denemeye başlamışlardır. Gelecekte ağ kafeslerde balık yetiştiriciliği ile birlikte kültür uygulamalarının başlaması ile hem çevre hem de kabuklu su ürünleri üretimi açısından yararlı olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E. Ü. Su Ür. Fak. Yay. 26-82. Alpbaz, A.G., 1997. Dünyada ve Türkiye’de su ürünleri yetiştiriciliğinin dünü, bugünü ve geleceği. Akdeniz Balıkçılık Kongresi. E.Ü.Su.Ür. Fak.Yay. 5-15. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Culture of mussels. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms . pp. 760-776. Bayne, B.L., Widdows, J., Thompson, R.J., 1976. Physiology: I. In: Bayne, B.L.(ed.). marine mussels: their ecology and physiology. Cambridge University Press. pp. 122-159. Dare, P. J., 1976. Settlement, growth and production of the mussel, Mytilus edulis L., in Morecambe Bay, England. Fish. Invest. (Ser.2), 28: 1. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Figueras, A. J., 1989. Mussel culture in Spain and France. World Aquaculture, 20(4): 8-17. Figueras, A., 1990. Mussel culture in Spain. Mar. Behav. Physiol., 16: 177-207. Fuentes, J., Reyero, I., Zapata, C., Alvarez, G., 1992. Influence of stock and culture site on growth rate and mortality of mussels (Mytilus galloprovincialis Lmk.) in Galicia, Spain. Aquaculture, 131-142. Fuentes, J., Molares, J., 1994. Settlement of the mussel Mytilus galloprovincialis on collectors suspended from rafts in the Ria de Arousa /NW pf Spain): annual pattern and spatial variability. Aquaculture,122: 55-62. Gosling, E.M., 1992. Systematics and geographic distribution of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 1-17. Goulletquer, P. T., Joly, J. P., LeGagneur, E., Ruelle, F.,1994. Mussel (Mytilus edulis) culture along the Normandy coastline (France) : Stock assessment and growth monitoring. ICES Statutory Meeting , Shellfish Committee, K: 10, p. 11. Hickman, R.W.,1992. Mussel cultivation. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp.465-510. Hindioğlu, A. 1998. Deniz balıkları yetiştiriciliği ile kabuklu kültürünün entegrasyonu. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı, Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı, 22-25 Eylül 1998 ODTÜ Ankara s. 261-271 Hurlburt, C.G., Hurlburt, S.W., 1980. European mussel culture technology and its adaptability to North American waters. In: Lutz, R.A.(ed). Mussel culture and harvest: A North American perspective. Developments in aquaculture and fisheries science, 7. Elsevier scientific publishing company,New York pp.69-98 Langdon, C. J., Newell, R. I. E., 1990. Utilization of detritus and bacteria as food sources by two bivalve suspension feeders, the oyster Crassostrea virginica and the mussel Geukensia. Mar. Ecol. Prog. Ser. 58: 299-310. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Lubet, P. E., 1959. Reserches sur le cycle sexuel et L’emission des Gametes Chez les Pectinides et les Mytilides. Rev. Trav. Ist. Pm. 23(4), pp. 396-545, Paris. Mason, J. 1971. Mussel cultivation. Underwater Journal 3: 52-59. Seed, R., 1976. Ecology. In: Bayne, B. L.(ed), Marine mussels: their ecology and physiology, Cambridge University Press, pp: 13-65. Seed, R., Suchanek, T.H., 1992. Population and community ecology of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 87-157. Stirling,H.P. ve Okumus, I., 1995. Growth and production of mussels (Mytilus edulis L.) suspended at salmon cages and shellfish farms in two Scottish sea lochs. Aquaculture, 134: 193-210. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole, 123: 203-206. Uysal, H., 1970. Türkiye sahillerinde bulunan midyeler “Mytilus galloprovincialis Lamarck” üzerinde biyolojik ve ekolojik araştırmalar. E.Ü. Fen Fak., İlmi Raporlar Serisi , No.79, 79p.

http://www.biyologlar.com/midye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Allopatrik türleşme nedir

Allopatrik türleşme (Eski Yunanca: "allos": diğer + "patrida": vatan, yurt) veya coğrafi türleşme (ayrıyurtlu türleşme); aynı türün biyolojik popülasyonu, dağ oluşumu gibi coğrafi veya göç gibi sosyal değişimlere bağlı olarak yalıtıldığında meydana gelen evrilmedir. Türleşmede ve yeni türlerin ortaya çıkmasında oldukça önemli bir faktördür. Yalıtılan popülasyon genotipik ve/veya fenotipik başkalaşım geçirir. Farklı seçilimsel baskılara, genetik sürüklenmeye ve mutasyonlara maruz kalırlar. Ayrı kalan popülasyonlar, zaman içerisinde tamamen farklı karakteristiklere evrimleşebilirler. Coğrafi engeller, yani yalıtım, zaman içerisinde ortadan kalktığı takdirde; gruplar farklı türler meydana getirmişse, iki popülasyonun üyeleri birbirleriyle eşleşmeyi başaramayabilirler. Charles Darwin'in isponozlarında gözlediği gibi adaptif radyasyon, ada popülasyonlarındaki allopatrik türleşmenin bir örneğidir.

http://www.biyologlar.com/allopatrik-turlesme-nedir

Arthropoda (eklembacaklılar)

Bugün; dünyada bilinen hayvan türlerinin yaklaşık 2/3'ni Arthropoda (eklembacaklılar) şubesi oluşturmaktadır. Artropodlar, dünyada yaşayan hayvanlar içinde tür bakımından olduğu gibi, birey sayısı bakımından da en zengin grubu oluşturur. Ayrıca, hayvanlar aleminde en fazla tür çeşitliliğine sahip böcekler (Classis: Insecta) de bu grupta yer almaktadır. Eklembacaklılar şubesinde yer alan Arachnida sınıfı, geniş bir spektruma sahip olup Örümcek (Araneae), Akrep (Scorpionida), Kamçılı akrep (Uropygi), Silindir örümcek (Solifugae), Kamçılı örümcek (Amblypygi), Ot biçen (Opilionida), Akar (Acarina), Yalancı akrep (Pseudoscorpionida), Kırbaçlı örümcek (Palpigradi), Kamçılı akrep (Uropygi), Kırbaçlı akrep (Schzomida) ve Ricinulei gibi çok sayıda farklı grupların birleşmesiyle oluşur ve Araknitler (Classis: Arachnida) olarak adlandırılırlar. Örümcekler her türlü habitat ve ekosistemde yaşayabilmektedir. Dünya üzerinde çok geniş bir yayılış alanına sahip olan örümcekler, kutuplardan kıta içlerine, deniz yüzeyinden 5000 m’ye ulaşan yükseltilere kadar yayılabilmektedir. Bunların çoğu karada, pek azı kıyılarda ya da tatlı suların yüzeyinde ve içinde yaşarlar. Genellikle bahçelerde, duvar üzerinde, saçak altında ağ gererek yaşayan hayvanlardır. Günümüzde örümcekler, karasal ekosistemlerde yaşayan başta böcekler olmak üzere birçok artropodların etkili predatörü olarak tanımlanmaktadır. MORFOLOJİ Prosoma ve opistosoma olarak iki kısma ayrılan vücut; pedisel denilen yapı ile birbirine bağlanmıştır. Prosoma bölgesinde yer alan ilk çift ekstremite keliserler olup bunların bağlandığı kısımda bir çift zehir bezi yer alır. Bezlere bağlı zehir kanalı keliserlerden, bunların ucunda bulunan ve sokma iğnesi olarak kullanılan kıskaçlara açılır. Zehir avın felç edilerek daha kolay yenmesini sağlar. İkinci ekstremiteler altı parçalı pedipalplerdir. Bunlardan sonra 7 parçalı dört çift yürüme bacakları yer alır. Bu segmentler kaideden uca doğru koksa, trohanter, femur, patella, tibia, metatarsus ve tarsus yer alır. Başın ön kısmında genellikle 8 (bazen 6) adet göz, iki veya 3 sıraya dizilmiş olabilir. Opistosoma farklı büyüklüklerde olmasına rağmen sistematikte önemli bir kriter sayılmaz. Dorsal kısımda kalp ya da yaprak şeklinde “folium” yer alır. Opistosomanın arka ucunda anüs, hemen altında ise üç çift ağ memeleri yer alır. Memelerden farklı yapılardan ağ çıkar ve bu değişiklik familyalara göre farklılık gösterir. Opistosomanın ventralinde, ön orta kısımda genital delik yer alır. Bundan başka solunum açıklığı olan boru trake stigmaları da örü memeciklerinin ön orta bölgesinde yer almıştır. Fenoloji Yumurtadan çıkan bir örümcek yavrusu, birkaç gün dişi örümcek tarafından bakıldıktan sonra yuvadan ayrılır ve belirli bir yere ağını kurduktan sonra burada yaşar. Bu da örümceklerin ergin hale geçmeden ağ örebilme kabiliyetinde olduğunu göstermektedir. Örümcekler ayrı eşeylidir. Erkeklerde opistosomanın her iki tarafında uzanan tüp şeklinde bir çift testis bulunur. Bu testisler epigastik çöküntünün arkasında tek bir eşeysel delikle dışarıya açılır. Erkeklerde kavuşma organı pedipalpuslardır. Dişi üreme sisteminde ise ovaryumlar, opistosomanın karın tarafından arkaya uzamış iki torba şeklindedir. Örümceklerde eşeysel dimorfizim görülür. Genellikle erkek dişiden küçüktür. Çiftleşme meydana gelmeden önce bir çok davranış gösteren türlerde kimyasal algılama ve dokunma organları iyi gelişmiştir. Cezbetme amacıyla salgılanan bu maddelere feromon denir. Bir defada 300-3000 yumurta bırakabilirler. Yumurtalar kokon içerisinde bazılarında anneye bağlı olarak taşınır. Yavrular ilk deri değiştirmeye kadar kokon içerisinde kalır. Yavrular kokondan çıktıktan sonra erginlere benzerler ve dolayısıyla larva devresi görülmez. Bir yavru örümcek ergin oluncaya kadar 6-8 kez gömlek değiştirir. Örümcekler yılın belli periyotlarında erginleşirler. Bu durum genellikle ilkbahar aylarında başlayıp sonbahara kadar sürmektedir. Bazı türler ise tüm yıl boyunca erginleşebilmektedir. Genel olarak Mayıs ve Haziran aylarında erginleşirler. Örümceklerde ömür uzunluğu 1-2 hatta 10 yıl sürebilmektedir. Uzun yaşayan örümcekler daha çok tropikal alanlarda yayılış göstermektedir. Genital yapı Örümcekler gelişme durumlarına göre Orthognatha ve Labidognatha olmak üzere iki alttakıma ayrılırlar. Orthognatlar ilkel yapılı olup tropikal ve çöl ekosistemlerinde yaşarlar. Gelişmiş örümceklerin içinde yer aldığı Labidognat örümcekler ise genital organlarının kompleks olup olmamasına göre Haplojin ve Entelejin örümcekler olarak iki gruba ayrılır. Genellikle altı gözlü olan Hoplojinlerde basit bir palp ve epijin bulunurken Entelejin örümceklerde ise palp ve epijin, ekstra kitinsi yapılar ile daha kompleks bir durum oluşturup tam bir kilit-anahtar özelliği kazanır. Erkek ve dişilerde opistosomanın ön orta kısmında akciğerlerin hemen gerisinde enine uzanan genital bir delik vardır. Erkek örümceklerde pedipalpler ampül şeklinde çiftleşme organı olarak görev yapar. Ayrıca femur, patella veya tibia ile pedipalpuslar uç kısmından öne doğru “apofiz” adı verilen kalınlık ve uzunluğu değişen bir uzantı yaparlar. FİZYOLOJİ Beslenme ve Sindirim Çoğu polifag olan örümceklerin besinini, diğer hayvanların ve özellikle böceklerin vücudundan emilen özsuları oluşturmaktadır. Sindirim sistemi ağızla başlar, bunu kısa bir farinks izler. Daha sonra emici mide ve orta barsak (gerçek mide) gelir. Orta barsakta keseler halinde kör barsaklar yer almaktadır. İnce barsak, opistosoma bölgesinde birkaç küçük kanalla karaciğere birleştiği yerde genişler ve sonra ince, düz bir boru halinde devam eder. Arka uca yakın bir yerde yeniden genişleyerek bir kese oluşturur ve anüsle dışarı açılır. Barsak opistosoma bölgesinde büyük sindirim bezleri ve karaciğerle sarılır. Solunum Solunum trakelerle ve kitap akciğerlerle yapılır. Kitap akciğerler genellikle iki kese halinde olup her birinde 15-20 tane yaprak şeklinde ve üzerinde ince damarlar bulunan lameller vardır. Dışarıya açılan deliklerden hava girer ve bu yolla kan temizlenir. Ayrıca trakeler de bulunabilmesine rağmen, böceklerde olduğu gibi vücudun bütün kısımlarında dallanma göstermezler. Özellikle opistosomaya yayılmışlardır. Sinir Sinir sistemi baş bölgesinde bulunan bir beyin (iki loblu bir ganglion) ile göğüs bölgesinde bulunan bir ganglion kümesi (subözefagial ganglion) ve bunlardan çıkan sinirlerden oluşmaktadır. Pedipalpuslarda ve yürüme bacakları üzerinde duygu kılları bulunmasına rağmen başlıca duyu organları gözler olarak kabul edilir. Genellikle büyüklükleri ve duruş biçimleri türden türe göre değişen sekiz tane göz bulunur. Örümcekler, objeleri ancak 10-15 cm uzaklıktan net olarak görebilirler. Dolaşım Dolaşım sistemi, opistosomanın dorsal bölgesinde üç veya dört ostiumlu kalp ile, atar ve toplar damarlar, bir seri vücut boşluğu veya sinüslerden oluşmuştur. Kalp, kastan yapılmış kontraktil bir tüp biçiminde olup perikardium denilen bir kılıf içinde bulunur. Kalpten perikardium boşluğuna ostium adı verilen üç veya dört çift delik açılır. Kalpten arkaya doğru bir atardamar uzanır, öne doğru bir aort açılır. Aorta kollara ayrılarak prosomadaki doku ve organlara gider. Renksiz olan örümcek kanında amoeboid hücreler bulunmaktadır. Vücut boşluklarını dolaşan kan, kitapsı akciğerlere giderek temizlenir; buradan toplar damarlarla perikardiuma gelir ve en sonunda ostiumlardan geçerek tekrar kalbe döner. Boşaltım Boşaltım organı olarak, ince barsağa açılan malpighi tüpleri ile dördüncü yürüme bacağının kaidesinden dışarı açılan iki koksal bez bulunur. Koksal bezlerin bazen köreldikleri görülmüştür. Bu nedenle bunların açıklıklarını bulmak oldukça güçtür. Koksal bezler, tatlı su istakozunda bulunan anten bezleri ile homolog organlardır. Bunlar annelidlerin nefridyumlarına benzeseler de nefrostomları ve kanalları içinde kirpik yoktur. GENEL ÖZELLİKLER Kamuflaj, Taklit ve Mimikri Örümceklerin değişen çevre koşullarına karşı yaptıkları adaptasyonlarından (uyma) daha etkili olan ve onları düşmanlarına karşı koruyan başka adaptasyonları da vardır. Bu koruyucu hareketler, basit kamuflaj renklerini kullanmaktan, taklit içeren kompleks davranışlara kadar uzanmaktadır. Çoğu örümcekler ölü (donuk) renge sahip olup çevrelerinde fazla dikkat çekmezler. Aksine çok belirgin yeşil renklerde olan Micrommata virescens veya Araniella cucurbitina türleri, yaprak üzerinde yaşadıkları için, bunları doğal ortamlarında seçebilmek oldukça zordur. Örümcekler yere düştüğünde çoğu kez bacaklarını vücuduna doğru çeker ve Katalepsi denen “ölüyü oynama” davranışını sergiler. Aynı zamanda, düşmandan korunma amaçlı olarak yapılan bu davranış; sadece örümceklerin taklit etmeleriyle değil böceklerin de örümcekleri taklit etmeleri yönüyle oldukça ilginçtir. Örneğin; bazı meyve sinekleri (Rhagoletis, Zonosemata) kanatlarında bazı zıplayan örümceklerin (Salticid, Phidippus) bacaklarını andıran belirgin koyu çizgiler taşırlar. Dolayısıyla kanatlarını kaldırıp indirdiklerinde hareket eden bir örümcek izlenimi verirler. Kışlama Örümcek faunasının %85’i kışı toprakta özellikle de soğuğa karşı iyi bir yalıtkan olan yaprak döküntüsünün içinde geçirir. Bu süre boyunca örümceklerin çoğunda, bacaklar vücuda sarılmış ve görünen vücut yüzeyi minimuma düşmüş durumdadır. Yaprak döküntülerinin altındaki mikrohabitat örümceği sadece aşırı sıcaklık değişimlerinden değil aynı zamanda kuraklıktan da korur. Ilıman bölgelerdeki “kışın-aktif” örümcekler, özellikle soğuğa karşı dirençli olmasalar da, diğer örümceklere nazaran çok düşük sıcaklıklarda daha aktiftirler. -4°C’nin altında diğer örümcekler gibi sabit dururlar ve -7°C’nin altında ölürler. Kışı pasif şekilde atlatan örümcekler soğuğa karşı daha dirençlidirler. Çoğu bahçe örümceği (Araneus sp.) korumasız yerlerde bile-20°C’ye dayanabilir. Örümceklerin bu soğuğa, nasıl dayanabildikleri ise henüz net olarak açıklanamamıştır. Fakat örümcek hemolenfinde antifiriz görevi gören gliserol varlığı ve oranının kış aylarında, yaza göre çok daha yüksek olması bu konuyu aydınlatmada bir giriş noktası oluşturmaktadır. Ancak bu konuda da bazı çıkmazlar dikkat çekmektedir. Adaptasyon Örümcekler soğuk, nemlilik, su baskını ve yiyecek sıkıntısı gibi olumsuz durumlara karşı çeşitli adaptasyonlar geliştirmişlerdir. Kışı aktif olarak geçiren örümcekler üzerine günümüzde kış ekolojisi ve bu hayvanların soğuğa karşı dirençleri araştırılmaktadır. Örümcekler uygun mikrohabitatlara sığınarak soğuğa karşı dirençlerini artırırlar. Metabolik oranlarını düşürür ve hazırlanırlar. Zehir ve Özellikleri Bütün örümceklerde bulunan zehir bezleri keliser içlerinde yer alır ve uçtaki kanca ile ava enjekte edilir. Zehirleri neurotoksik etkide olup solunum organlarında felçlere yol açar. Ölüm olayları genellikle çocuklarda ve solunum yetmezliğinde meydana gelir. Ilıman bölgede yayılış gösteren örümcekler az zehirli olup, insan için öldürücü bir etkiye sahip değildir. Ancak tropikal bölgelerde yaşayanlar çok zehirli olup insan için ciddi tehlikelere yol açabilir. İnsanlar için öldürücü etkiye sahip olan örümcekler çoğunlukla Araneidae, Agelenidae, Argiopidae, Clubionidae, Eresidae, Loxoscelidae, Lycosidae, Theridiidae familyalarına bağlı türlerdir. Tarantulalar büyük örümcekler olmalarına rağmen genel olarak düşünüldüğünden daha az tehlikelidirler. ZEHİRLENMELER Yeterli miktarda alındığında, vucudun kimyasal ve fizyolojik düzenine etki ederek, sonuçta ölüme yol açan maddelere toksin yada zehir denilir. Yeteri miktarda verildiğinde, zehir gibi davranabilecek bir kimyasal maddenin dokularda yol açtığı hasarın klinik belirtilerine de zehirlenme denilir. Zehirin etkisi dozuna ve alınış şekline bağlı olarak değişebilir. Zehirlenmede, zehirli maddenin molekül ağırlığı, proteinlere bağlanabilme gibi özellikleri ve de etkili olacakları yapıların özellikleri önemlidir. Zehirler, öncelikle merkezi sinir sistemine etki ederler. Bu etkiye bağlı olarak, zehirli maddenin özelliğine göre vucudun diğer sistemlerini bloke edebilirler. Akut zehirlenmelerde, irritabilite artışı, titreme, hallusinasyon ve koma görülebilir. Kronik zehirlenmede, organlarda duyu kayıpları gibi sinir sistemi üzerinde çeşitli bozukluklar ortaya çıkabilir. Zehirlenmeler üç yolla gerçekleşebilir: 1. Ağız yolu ile; Gıda zehirlenmeleri, ilaçlarla olan zehirlenmeler, kimyasa maddeler ile zehirlenmeler, alkol zehirlenmeleri. 2. Solunum yolu ile; Karbonmonoksit ve diğer zehirli gazlar ile olan zehirlenmeler. 3. Deri yolu ile; Zehirli gazların teması ile olan zehirlenmeler, böcek öldürücü ilaçların neden olduğu zehirlenmeler, yılan, akrep, örümcek ve diğer zehirli hayvanların sokmasıyla meydana gelen zehirlenmeler. Akut zehirlenmelerin ilk yardım ve tedavisinde, zehirlenen kişinin, zehiri ne zaman, ne miktarda ve ne şekilde alındığının bilinmesi hayati öneme sahiptir. Örümcek Sokması Örümcek türlerinde, keliserlerinin kaide kısmında büyük zehir bezleri bulunur. Bu sebeble bilinen 20.000 örümcek türünün hemen hemen hepsi zehirlidir. Bu bezler bir kanalla keliserlerin son segmentinden dışarı açılır. Hayvan, avını ısırdığında uç segment ava batar ve zehrini ava boşaltır. Zehrin ava akıtılmasında bezlerin çevresindeki kaslar etkilidirler. Çok az örümcek türü insan için tehlike oluşturur. Çünkü, etkili zehirlere sahip olan türlerin birçoğunun zehir dişleri insan derisine etki edemeyecek kadar kısa ve kırılgandır. Fakat çocuklar için ölümcül olabilirler. G.Amerika’da yaşayan Phoneutria cinsi örümcekler bilinen en güçlü nörotik zehire sahiptir ve insanlar için büyük tehlike oluşturular. Kara dul olarak bilinen Lactrodectus cinsine ait örümcekler de kas sinir iletimini bloke eden peptid yapıdaki zehirleriyle bir diğer zehirli grubu oluştururlar. Kahverengi örümcekler olarak adlandırılan Loxoceles cinsi örümcekler ve Argyronetidae familyasına ait su örümcekleride oldukca zehirli diğer türlerdir. Örümcek zehirlerinin hemen hemen hepsi nörotoksiktir. Bu zehirler sinir sistemine etki eder ve bağlantılı olarak kas kasılmaları ortaya çıkar ve sonuçta ölüm meydana gelebilir. Genel kanının aksine, küçük örümcekler büyük örümceklere göre daha güçlü zehirlere sahiptirler. Tarantulalar sanıldıkları kadar zehirli türler değildirler. Belirtiler Sokulan yerde şiddetli bir ağrı, yanma, şişme, kızarıklık ve karıncalanma meydana gelir. Sokulan bülgede iki adet diş izi görülebilir. Zehirlenen bireyin karın, göğüs, omuz ve sırt kısmında şiddetli kramplar meydana gelir. Görülebilecek diğer semptomlar, baş ağrısı, baş dönmesi, kaşıntı, titreme, göz kapağında şişme, bulantı ve kusma, özellikle ayaklarda uyuşmalardır. Örümcek sokmalarında, özellikle çocuklarda solunum yetmezliği sebebiyle ölümler meydana gelebilir. Ortaya çıkabilecek diğer bir önemli sorunda kangrendir. İlk Yardım Öncelikle ısrılan bölgenin hemen yukarısı, bir ip yada bezle, dolaşımı yavaşlatmak amacıyla sıkılır. Isırılan bölge su ve sabunla iyice yıkanmalıdır. Daha sonra bölgeye beze sarılı buz parçaları veya ıslatılmış bir bezle soğuk uygulanır. Özellikle çocuklarda enfeksiyonu önlemek amacıyla ısırılan kısma antibiyotik krem sürülülür. Aynı amaçla amonyak veya permanganat, karbonat eriği yada sirke kullanılabilir. Acıyı azalmak amcıyla asetominofen verilebilir. Daha sonra hasta, zehrin etkisine bağlı olarak gerekebilecek daha ileri tadaviler için acilen bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir. Ağ Tüm örümcekler, türler arası farklılıkları yansıtacak şekillerde ipliğimsi ağ üretebilme yeteneğine sahiptirler. Bu nedenle sınıflandırmada kullanılan önemli bir kriterdir. Örümcekler ağlarını iki dal arasına, dal ile yapraklar arasına, çalı aralarına, yerdeki otsu bitki aralarına, toprak keseklerine, taş altlarına, evlerde duvarlara, bodrum katlarına örerler. Çok çeşitli şekillere sahip olan ağlar genellikle tekerlek gibi iç bükey çadır, dış bükey çadır, huni, düzensiz ve sık balıkçı ağlarını andırırlar. Örümceklerde ağlar, bir yayılma aracı olarak da kullanılır. Örümceklerin ürettikleri ipek, fibrion denilen yapısal bir proteindir. Opistosomanın son kısmında bulunan ağ memelerinden sıvı halde çıkan ipek hava ile temas edince yapışkan iplikçiklere dönüşür. Bu nedenle, havada uçan ufak bir böcek ağa dokunur dokunmaz yapışır. Kur yapma Örümcekler birbirleriyle iletişim kurmaları için çeşitli yollar geliştirmişlerdir. Kur yaparken, mekanik, kimyasal veya görsel işaretler önemli rol oynamaktadır. Özellikle ağ kenarından geçen titreşimler gibi çeşitli mekanik sinyalleri sezen, algılayan reseptörler de önemlidir. Ağ örümcekleri tarafından titreşimle yayılan sinyallerin bu türe özgü oldukları ve çiftleşme için yeterli oldukları kuvvetli bir ihtimaldir. Gezgin örümcekler de kur yapma döneminde titreşen sinyaller yaymaktadır. Titreşimlerini toprak veya yaprak gibi katı bir nesne aracılığıyla veya havada ses olarak aktarabilirler. Ses çıkarma Böceklerde olduğu gibi, örümceklerde ses çıkarırlarken esas olarak bacak veya karın gibi vücut kısımlarını kullanarak trompet gümletme sesi, stridülasyon organları kullanılarak bir eğeye sürtülen metal sesi, karın ve bacaklar titretilerek ses çıkarılır. Kur döneminde erkek kurt örümceklerinin gösterdiği davranışlara dişiler de aynı şekilde karşılık verdiklerinden bu vücut kısımlarının iletişimdeki fonksiyonları açıktır. Bu durum stridülasyon için oldukça karışıktır. Stridulasyon’da kullanılan organlar yapısal olarak iyi tanımlanmıştır. Fakat bunlara bağlı iletişim fonksiyonları net değildir. Ama ağ örümceği Steatoda bipunctata üzerinde yapılan incelemeler stridülasyonun hem kur yapma döneminde hem de şiddetli karşılaşmalarda kullanıldığını göstermiştir. S. bipunctata’larda sadece yetişkin erkek bireyler stridulasyon organlarını kullanırlar. Bunlar prosoma üzerinde, opisthosomaya yerleştirilmiş sırt sırta gelen (1 mm2) güçlü keskin uçlardan oluşurlar. Zirai Mücadele Tarımsal ekosistemlerdeki predatörlerin avlarının büyük bir kesimini Collembola, Diptera ve Afidler gibi yumuşak vücut yapılı böcekler oluşturmaktadır. Tarımsal ekosistemlerde örümceklerin bulunduğu iki katman vardır: Toprak yüzey zonu ve vejetasyon zonu. Her bir zonda farklı örümcek grupları yer alır. Zirai alanlara uygulanan bazı pestisidlerin örümcek populasyonlarında önemli kayıplara neden olmaktadır. Pestisitler, kültür bitkilerine zarar veren böcekler kadar predatörü olan örümceklerin de yok olmasına sebep olmaktadır. Kültürel ve kimyasal tekniklerin dikkatli seçimi ile örümceklerin tarımsal ortamlardaki etkinliğini korumak ve daha da arttırmak gereklidir. Düşmanları Omurgalılar içinde balıklar, iki yaşamlılar, sürüngenler, kuşlar ve özellikle kemiriciler içinde bir çok düşmanları vardır. Birçok balık, özellikle alabalık, su yüzeyine gelir ve örümcekleri avlayabilir. İki yaşamlılar arasında kara kurbağaların en çok örümceklerle beslendikleri tahmin edilmektedir. Sürüngenlerin de besin listesinde örümceklerin yer aldığı bilinir, fakat genel olarak sürüngenlerin örümcek nüfusu üzerinde çok az bir etkiye sahip oldukları düşünülmektedir. Örümceklerin düşmanlarından sadece bir kaçı memelidir. Örümcekler, örneğin köstebek, kirpi gibi böcekçil memeli besinlerinin % 1-2'sini oluşturur. Yarasalar da örümceklerle beslenir. Örümceklerin asıl düşmanları kendileridir. Bazı türler diğer örümcek türleri üzerinden beslenirler. Kannibalist canlılar olduklarından, tür içinde doğal bir dengeleme söz konusudur. KAYNAKLAR Brignoli, P. M., 1983. A Catalogue of the Araneae 1940-1981, Part I and II. Manchester University Press. Manchester. 754 p. Foelix, R. F., 1982. Biology of Spiders. Harvard University Press. Cambridge. 514 p. Nentwig, W., 1968. Non-webbuilding spiders: prey specialists or generalists. Oecologia (Berlin) 69: 571-576. Nentwig, W., 1987. Ecophysiology of spiders. Regensburg University, Institute of Zoology. Regensburg. 815 p. Tyschchenko, V. P., 1971, Identification Key to Spiders of the European USSR, Opred Faune USSR 105, Leningrad. 281 p. (in Russian).

http://www.biyologlar.com/arthropoda-eklembacaklilar

Azot ve fosforun su bünyesindeki değişimleri

Hücrelerin yaşamı için gerekli olan fosfat, çeşitli organik formlara bağlı olan ortofosfat bileşikleri şeklinde organik dokuda bulunur. Bu bağların en önemli işlevi enerji transformasyonudur. Azot için biyokimyasal istek bilindiği gibi aminoasit oluşumu içindir. Bunlar protein ve enzimlerin sentezi için gereklidir. Azot ve fosfatın transformasyonunu 3 ayrı alana ayırabiliriz: • Su bünyesine girme • Su da metabolik reaksiyonlar • Sistemden taşınma Fosfat ve azot; yağmur suları, nehir ve çayların taşıdığı tarımsal ve kentsel atıklar ve mineral depozitlerden yeniden oluşum yolu ile sisteme girerler. Bu üç kaynağa ilave olarak, azot sisteme azot fiksasyonu ile girip denitrifikasyon yolu ilede çıkmaktadır. Sisteme giren azot ve fosfor bileşiklerinin sistemden çıkışına kadar geçen süreçlerin tamamı azot ve fosfor döngüsü olarak tanımlanmaktadır. Ötrofikasyona neden olan en önemli organizmalar mikro alglerdir. Bu organizmaların fotosentetik kabiliyeti, sadece fosfat ve azot artışı ile orantılı olarak artmamaktadır. Ötrofikasyon da bir çok diğer faktörlerinde rolü vardır. Örneğin sıcaklık, ışık yoğunluğu, enerji sağlamak için kullanılan organik kimyasalların varlığı, kimyasal toksikler ve mikroherbivorlar veya zooplanktonların ortamdaki aktiviteleri bu işlevde rol oynamaktadır. Ötrofikasyondan sorumlu olan mikro-algleri bazı taksonomik gruplar altında toplayabiliriz. Bunlardan en önemlisi Cyanophyceae ya da mavi-yeşil alglerdir. Mavi-yeşil algler terimi aslında yanlış bir adlandırmadır. Çünkü bu grup aslında fotosentetik pigmentler içeren bir prokaryot grubu olarak özelleşmiştir. Fotosentez tipi genelikle bakteriyal fotosentezden çok gerçek alglerde bulunana benzemektedir. Cyanophyceae'nin bir çok türü olmasına rağmen, ötrofikasyon oluşturabilen yaklaşık yirmi tür dikkati çekmektedir. Barica adlı bir araştırıcı sığ göllerde alglerin geliştiğini, yoğun çiçekler meydana getirdiğini ve bunların oksijen yetersizliği nedeniyle biriktiğini ortaya koymuştur. Bu işlemler sonucu azot ve fosfatın serbest kalması ve algal bloom (alg patlaması) olayının meydağa geldiğini ortaya koymuştur. Sonuçta bu şekilde su çiçekleri oluşmaktadır. Su çiçeklerinin teşkil eden yetenekli türlerin, Cyanophycea'in değişik grupları olduğu bilinmektedir. Hepsi de gaz vakulü olarak tanımlanan bir özelliği sahiptirler, ama bunlar arasında çok geniş bir tür olan Synechococcus istisnadır. Gaz vakuller elektronik mikroskopla incelendiği zaman içiboş (çukur) membran görünmektedir, buna gaz vesikül (kesecik) denir. Bunlar birbirlerine yığındığı zaman bal peteği hücreleri gibi görünüm oluştururlar. Veskül duvarı çözülmez bir proteindendir ve yaklaşık 2 atmosfer basınca karşı koyabilmek için, yapıya bir sertlik verir. Daha yüksek basınçlarda vesikül parçalanabilir. Anabeaena flos-aquae ile yapılan ölçümler, gaz vaküllerin hacminin kültürün yaşı ile arttığını göstermektedir keseciklerin rolü batmazlığı sağlamak ve alge yüzme imkanını vermektir. Dinsdale ve Walsby, A. Flos-aquae yüksek yoğunlukta bir ışığın ortasına yerleştirildiğinde, hücrenin hidrostatik basıncının arttığını ve gaz boşluğunun sönerek hücreyi daha az yoğunlukta aydınlatılmış bir bölgeye doğru batırdığını bulmuşlardır. Bir alg populasyonunun su üzerinde yüzüp yüzmeyeceğine karar veren kritik faktör, populasyonun yüksek ışık yoğunluklarına gösterdiği dirençtir. İkincil bir faktör olarak da, su da oluşan yüksek populasyonlarda besin maddesinin tüketilmesidir. Şimdiye kadar açıklanmamış bir problem ise, su populasyonlarından alınan birçok hücrenin zayıf göründüğü ve laboratuar koşulları altında çoğalmadıkları gerçeğidir. Su üzerinde yüzme mekanizması, hücreye nötr bir yüzme yeteneği verir ve birçok gölde bulunan mavi-yeşil alglerin değişik katmanlarda çökelmelerinin nedenini açıklar. Bazı türler generatif hücrelerde gaz boşlukları oluşturur ve böyle bir durumda bu olayın rolü hücrenin yükselmesine, ebeveynden ayrılmasına ve yeni bir koloni kurmasına izin veren, bir ayrılma mekanizması oluşturmaktır. Cyanophyceae’nin gaz boşluklarının yapısı, fonksiyonu ve fizyolojisi Walsby tarafından araştırılmıştır. Ortak birçok fizyolojik özellikleri olmasına rağmen, gaz boşluklarının populasyon oluşturan mavi-yeşil algler arasındaki tek ortak yapısal özellik olarak karşımıza çıkar. Fitzgerald ve arkadaşları, 2,3 DNQ’nun (2,3 dikloro-1,4 naphthoquinone) alg patlaması oluşturan Cyanophyceae için seçici bir toksisiteye sahip olduğunu ve bu bileşiğin eklenmesinin beyazlaşmaya (ağarmaya) ve hücrelerin eriyip yok olmasına neden olduğunu belirtmektedirler. Ayrıca bunlar diğer alglere göre, bu tip populasyonları kontrol etmede etkin olarak kullanılan bakır ve bakır sülfata karşı hassastırlar. Birçok yazarın belirttiği gibi, organik azotun inorganik azottan daha yavaş alınması nedeniyle organik materyallerin rolünün belirgin olmamasına rağmen, birçok yazar alg populasyonu oluşumu ile bir ay önce çözünen organik azot konsantrasyonu arasında bir korelasyon olduğunu söylemektedirler. Organik bileşikler, alglerin daha hızlı gelişmelerine neden olan metabolit veya vitamin kaynağı gibi davranabilirler; ya da müsılajlı (zamklı) bakterilerin gelişmesine izin vererek çözünmüş karbondioksit seviyesinin yükselmesine ve algal fotosentezin desteklenmesine neden olabilirler. Goldman ve arkadaşlarının, Scenedesmus’un gelişim oranı sınırlandıran faktörün çözünmüş karbondioksit seviyesi olduğunu söylediklerini düşünürsek -ki Scendesmus’un Cyanophyceae’nın bir üyesi olmamasına rağmen-, bu son faktör oldukça önemli olabilir. Organik materyalin tamponlayıcı etkisi olabileceği de bildirilmektedir. Birçok populasyon oluşturan türün çevresel fosfat kaynaklarını tamamlamak için kullanılabilecek çok büyük polifosfat rezervlerini akümüle edebilme yeteneği göz önünde tutulduğunda, bir alg populasyon yoğunluğunu fosfat seviyesiyle ilişkilendirme girişimlerinin oldukça karmaşık olduğu görülür. Shapiro, fosfat alımının mevcut anyonların konsantrasyonu ve tipi tarafından etkilendiğini belirtmektedir ve ayrıca bazı türler için gerekli optimum fosfat seviyeleri göz önünde tutulduğunda, alandaki gözlemlerle laboratuar sonuçları arasında oldukça fazla uyuşmazlık olduğu görülmektedir. Bir çok Cyanophyceae azot fikse edilebilir ve bunun nedeni ise nitrojenaz enzimi sayesinde atmosferik azotu amonyağa çevirebilmeleridir. Bu şu anlama gelir: teorik olarak azot hiçbir zaman mavi-yeşil alglerin gelişim oranının sınırlandırıcı bir faktör olamaz. Nitrojenazın geniş bir özgüllük substratı vardır ve bazı bileşikleri indirgeme yeteneğindedir. Her türlü şart altında kullanılması mümkün olmamasına rağmen, normalde kullanılan tahlil metodu asetilenin indirgenmesidir. İlk oluşan kararlı son ürün amonyaktır ve kullanılan hidrojen vericisine bağlı olarak türler farklılık gösterir. Bazıları moleküller hidrojeni kullanırken, diğerleri organik bileşikleri kullanır. Her türlü durumda nitrojenin indirgenmesi enerji gerektirir. Nitrojenazın yapı ve fonksiyonu son zamanlarda Mortenson ve Thorneley tarafından araştırılmıştır; ve biyolojik azot fiksasyonu Shamugam ve arkadaşları ve Postgate tarafından incelenmiştir. Bazı tek hücreli türlerin de bu reaksiyonu gerçekleştirmesine rağmen, en bilinen azot fikse eden Cyanophyceae formları heterokist olarak adlandırılan oldukça özelleşmiş hücreler içeren filamentli formlardır. Heterokistlerin işlevi hakkında belirli tartışmalar olmuştur; ancak günümüzde azot fiksasyonunun gerçekleştiği yer olarak kabul edilmektedir. Birçok durumda Cyanopyhceae’nın diğer türlere toksik olan kimyasallar ürettiği gözlenmiştir ve bir bakteri türü olan Bacillus, Anabaena circinalis tarafından sentezlenen koku üretici bir bileşik olan geosmini degrade etmekte kullanılmaktadır. Maksimum organik madde açığa çıkışı gelişimin lag fazı boyunca görülür ve hücrenin ölmesinden sonra görülmez. Tassignay ve Lefevre, Aphanizomenon gracile ve Oscillatoria planctonica populasyonların içinden alındığı suyun diğer alglerin gelişimini engelleyici olduğunu göstermişlerdir. Bu alglerin diğerlerine olan toksisitesi hakkında çok iyi bir dökümantasyon hazırlanmamıştır; ancak Cyanophyceae üyelerinin birçok ülkedeki insan ve evcil hayvan hastalıklarından sorumlu olduğu belirtmektedir. Çeşitli salgınlardan sorumlu organizmalar çoğunluk Microcystis, Anabaena ve Aphanizomenon türleridir. Gasto-enterit (mide ve bağırsak iltihabı) ve çeşitli alerjik durumlar su kaynaklarında alg populasyonların görülmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Cyanophyceae en çok rastlanılan olmasına rağmen, patlama oluşturan tek alg grubu değildir. Belirli deniz dinoflagellate’leri algal populasyonların içinde gelişerek denizin kahverengi veya kırmızı bir renk almasına neden olurlar. Bu algal populasyonlar balıkların ve diğer türlerin ölümüne neden olabilir. Birçok kuşun ölümüne ve birçok insanın hastalanmasına neden olan 1968 yılında Northumbria kıyısının ölmesinden sorumlu olan organizma Gonyaulax tamarensis’ti. Kırmızı algal populasyonları oluşumuna neden olan koşullar Pingree ve arkadaşları tarafından araştırılmıştır. Tuzlu sularda bulunan Prymnesium parvum krisofiti Hollanda, Danimarka ve İsrail’de birçok balık ölümüne neden olan bir toksin üretmektedir. Tek hücreli bir kamçılı (flagellate) olan Cryotomanas ve zırhlı dinoflagellate olan Peridinium ve Ceratium da algal populasyonlar oluşturur ve yüksek su bulanıklılığının Cyanophyceae’nın dışındaki kamçılı alglerin gelişimine destek verdiği belirtilmektedir. Diatomlar da (ancak mikroskopla görülebilen bir çeşit deniz algi) populasyonlar oluşturabilir ve diatom populasyonrı sudaki silis seviyesiyle ilişkilidir. Yüzey suyunda bulunan alg tipleri mevcut kirliliğin indikatörü olarak kullanılabilir. Bakteri veya zooplankton gibi organizmaların ötesinde alglerin başlıca avantajları diğerlerine göre sayılmalarının ve tanımlanmalarının kolay olmasıdır. Palmer kirliliğe toleranslı alg türlerini belirten geniş bir liste oluşturmuştur ve bunlardan organik kirlilik derecesini belirlemede kullanılabilecek bir algal kirlilik indeksi meydana getirmiştir. Bu indekse göre en önemli gruplar sırasıyla yeşil algler, diatomlar, kamçılılar ve mavi-yeşil alglerdir. Ötrofikasyon kontrolünün birkaç yolu vardır. En belirgin metot su sistemine giren azot ve fosfat miktarını kontrol etmektir. Bu konudaki literatür Foehrenbach tarafından incelenmiştir, ancak birçok durumda hem pratik açıdan hem de ekonomik olarak bu kimyasalların tamamen uzaklaştırılmasının gerçekçi olmadığı kabul edilmelidir. Larsen ve arkadaşları Shagewa, (Minesota) Gölüne dökülen fosfatın % 70’inin lağım sularının tersier yoluyla uzaklaştırılmasının, işlemin başlamasından 18 ay sonra bir iyileşme başlattığını bildirmektedirler. Çeşitli atık tipleri üzerinde mikro alglerin gelişimi üzerine birkaç deney yapılmıştır ve bunlardan birinde algler çiftlik hayvanları için besin maddesi olarak kullanılmıştır. Bu teknikte ortaya çıkan birkaç problemden biri alglerin yeterli büyüklükte bir ölçekte biçilmesi işidir. Santrifüj yöntemi çok karmaşıktır ve mikro-filtreler balçık oluşumuna neden olur. En iyi metodun kum filtreleri olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer problemler depo edilebilecek şekilde alglerin yeterince kurutulması ve halledilmesi gereken toksik metabolit problemdir. Algleri kontrol etmek için algisitlerin (alg öldürücü kimyasal ilaçlar) kullanılması olayı Sladeckova ve Sladecek tarafından araştırılmıştır. Bu yazarların ortaya koyduğu önemli bir nokta ise algisitin etkisinin çok şiddetli olması durumunda daha büyük bir probleme yol açabileceğidir. Eğer tüm algler aynı anda öldürülürse, çürüyen hücreler gölün onları okside edebilme kapasitesini aşabilir. Algisitlerin kullanımıyla ilgili başlıca problemler geniş hacimli su ve kümülatif algisitlerin diğer türler üzerine olası uzun vadeli etkileridir. Cyanophyceae familyasının populasyon patlamalarını kontrol etmekte kullanılan bakır sülfatın kullanımı uzun vadeli ekolojik sorunlara yol açabilir. Oeterson ve arkadaşları, ötrofikasyonu kontrol etme maksadıyla akvatik makrofitlerin hasadı olasılığını araştırmışlardır. Gelişme mevsiminde uzaklaştırılan bitkilerin yaş ağırlığı oldukça fazla olmakla birlikte; gölün fosfor girdisi sadece yaklaşık % 1.4 oranında azaltılabilmiştir. Birçok yazar tarafından bir olasılık olarak düşünülmesine rağmen, biyolojik kontrol sağlamak amacıyla alglerin doğal patojenlerinin kullanımı çok yaygın olarak uygulanmamaktadır. Cyanophyceae’nin fungal patojenleri çoğunlukla, çok sınırlı sayıda konukçulları olan ve bazı durumlarda konukçul organizmalardaki tek bir spesifik yapıya bağımlı olan chytrid’lerdir. Birçok zooplanktonun Cyanophyceae haricindeki alglerle beslenmeyi tercih etmesine rağmen (bunun nedeni bu grubun oluşturduğu toksik metabolitlerdir), fitoplanktonlar ile beslenen zooplanktonların etkisi oldukça fazladır. Birkaç yazar mavi-yeşil algleri yok eden virüslerin varlığına işaret etmektedir. Morfolojik olarak bu virüsler bakterilere saldıran bakteriofajlara benzerlik gösterirler ve siyanofaj olarak isimlendirilirler. Siyanofajlar önemli derecede konukçuk özgüllüğü sergilerler ve Cyanophyceae populasyonlarının azalmasından sorumlu olabilecekleri söylenmektedir. Mikro alglerin bakteriyal patojenleri de bilinmektedir; bu Myxobacterales olarak bilinen bir gruptur. Bu bakteriler alglerin vejetatif hücrelerinin erimesinde etken olurlar. Ancak spor hücreleri ve heterokistlerin bakteriyal çözülmeye dirençli olduğu gözlenmiştir. Algal populasyonların biyolojik kontrolünde doğal patojenlerin kullanımı henüz başlangıç aşamasındadır. Populasyonları kontrol etmek için bu alanda virüs ve bakteriler kullanılarak çalışmalar devam etmektedir. Tercih edilecek patojenin bakteriyal türler olacağı olasıdır; çünkü bunların daha hızlı bir yok etme mekanizması vardır.

http://www.biyologlar.com/azot-ve-fosforun-su-bunyesindeki-degisimleri

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu, İçsu Balıkçılığına ve Biyolojik Çeşitliliğe Etkilerinin Değerlendirilmesi Giriş İçsu balıklarının aşılanması ve taşınmasının özellikle ılıman iklime sahip ülkelerde oldukça eski ve uzun bir hikayesi vardır ve halen günümüzde de devam eden yaygın bir uygulamadır. Çeşitli amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilen bu işlemin başlıca sebepleri arasında, sportif balık stoklaması, vejetasyonun ve istenmeyen türlerin kontrolü, değerli türlerin dağılım alanlarının genişletilmesi, sucul ekosistemlerin balıkçılık üretimlerinin artırılması, yetiştiricilik ve süs balığı taşınması gelir. İstemli olarak yapılan bu aşılamalar, balast suları ile taşınma, çiftliklerden kaçan balıklar veya yem balıklarının salınması gibi aktivilerle, istemsiz olarak da meydana gelebilir. Ancak istemli ya da istemsiz yapılan bu aşılamalar her zaman beklenilen faydaları getirmez; aksine, çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Aşılama ile yeni ortamlara giren istilacı tatlı su balıklarının olumsuz etkileri özellikle son zamanlarda fark edilmeye başlanmış ve bütün Dünya’da ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. Bu olumsuz etkiler, yerel türler, topluluklar ve ekosistemler gibi, biyoçeşitliliği etkileyecek şekillerde olduğu gibi yerel ve ulusal ekonomiler üzerinde de çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin, bazı ülkelerde istilacı türlerin meydana getirdiği ekonomik kayıplar milyon dolardan milyar dolarlara kadar değişmektedir. Bu zararlı etkilerden dolayı, herhangi bir istemli aşılamanın artık sorgusuzca yapılması oldukça zor bir hal almıştır. Yabancı bir türün yeni bir ortama bırakılması, ekonomik değeri az olan bazı balık türlerinin, değerli türlerin yerini almasına neden olabildiği gibi; avcı karaktere sahip kimi aşılanmış türler, üzerinden beslendikleri diğer türlerin popülasyonlarının azalmasına, hatta yok olmasına yol açabilir. Yabancı türler, bu sayede girdikleri yeni ortamın bütün dengesini bozarak , tür çeşitliliğini azaltmak suretiyle, balık topluluklarının kompozisyonunu ve yapısını değiştirebilirler. Son derece dikkatlice planlanmış ve kontrol edilmiş aşılanmalarda bile büyük bir ekolojik ve ekonomik tehlike söz konusu olabilir. Çünkü doğal ekosistemlere yapılan bu tip müdahaleler, besin zincirinde ve bütün ekosistemde şiddetli değişimlere yol açar. Günümüzde hızla artan nüfus ve bunun sonucunda ortaya çıkan beslenme sorunlarına bir çözüm olması yönünden iç su balıkçılığının desteklenmesi ve geliştirilmesi teşvik edilmektedir. Özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, kırsal kesimde yaşayan insanların yetersiz ve dengesiz beslenme sorununa çözüm olarak iç su balıkçılığının geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Bu sayede, hem besin ihtiyacının ucuz yoldan karşılanabilmesi hemde balıkçılığın bir ticaret sektörü olarak geliştirilmesi amacıyla, doğal ve yapay göllere ticari değere sahip balık türlerinin aşılanarak mümkün olduğunca çok üretilmesi hedeflenmiştir. Fakat , bu uygulamalar yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus olan risk yönetimi önlemleri (örneğin, karantina kontrolleri), genellikle uygulanmamakta veya görmezden gelinmekte; bu konudaki öncelikler karasal bitkilere, bitki zararlılarına veya diğer hayvanlara verilmektedir. Ancak, iç su balıklarının aşılanması esnasında, diğer bazı yabancı türlerin istemli olmayan (kazara) taşınmaları, büyük problemlere yol açabilmektedir. Ayrıca, istilacı türler hakkında oldukça bilgisiz olan bölgesel halk veya amatör balıkçılar, bu tip balıkları bir yerden başka bir yere getirerek , dağılım alanların genişlemesine ve başka yerlere bulaşmalarına neden olmaktadırlar. Ülkemizde de, maalesef, bu bahsedilen olguların çoğu ile karşılaşılmaktadır. Bütün Dünya’da olduğu gibi iç sularımızda da baş belası haline gelen bazı balıklar hakkında, en azından, temel bilgilere sahip olmanın önemi büyüktür. Aşılanan İstilacı Türler Türkiye iç sularına aşılanan yabancı tatlı su balıkları arasında en dikkat çeken ve en çok problem yaratma potansiyeline sahip olan türler; Carassius gibelio (gümüşi havuz balığı), Pseudorasbora parva (çakıl balığı) ve Lepomis gibbosus’tur (güneş balığı). Bu üç tür de, yırtıcı özelliğe sahip olmayan, yani doğrudan diğer balık türleri üzerinden beslenmeyenn, ancak, daha çok ortamdaki, diğer türlerle besin ve alan rekabetine giren, diğer yerel türlerin üreme faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyen balıklardandır. Dağılım alanları Kore, Çin, Rusya ve Asya ülkeleri olan gümüşi havuz balığı, Avrupa’ya 16-17. yüzyıllarda geçmiştir. Bu transferin doğal nehir sistemleri veya insan tarafından taşınıp sucul ekosistemlere bırakılması suretiyle gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu balık, ülkemizde ilk olarak Trakya Bölgesi’nde, 1986 yılında fark edilmiş ve türün tanınması ile ilgili bilgiler yaygınlaştıkça, Türkiye’nin hemen her bölgesinden kayıtlar verilmeye başlanmıştır. Kısa sürede hızlı bir yayılım göstermiş; ilk başlarda bütün Trakya Bölgesi’ni istila etmiş; daha sonra Türkiye’nin en doğusundaki yerleri de içine alacak şekilde dağılmıştır; sürekli olarak yeni yerlerde görüldüğüne dair bilgiler gelmeye devam etmektedir. Çok geniş bir üreme sezonuna sahip olan tür, fazla sayıda yumurta oluşturmasıyla göze çarpmaktadır. Büyümesi genellikle aynı ortamı paylaştığı diğer akrabalarına (sazangil) göre oldukça hızlı olup hayatlarının ilk yıllarında üreyebilecek olgunluğa erişirler. Bu balıkların besinlerini, yeni çok büyük çoğunlukla diğer yerel balıkların da besinlerini oluşturan küçük omurgasızlar, zooplanktonlar ve bitkisel organizmalar oluşturur. Bu balıkla ilgili en ilginç, belki de geniş alanlara yayılma ve hayatta kalabilme şansını arttıran özelliklerden biri cinsiyet oranlarındaki farklılıktır. Balığın yayılım gösterdiği çoğu bölgede dişilerin baskın olduğu, erkeklerin çok az sayıda görüldüğü rapor edilmektedir. Bu balıklarda ender olarak görülen erdişilik (ginogenez) denilen üreme tipinin bir göstergesi olabilir ve dişi bireylere, kendi cinsinden başka aynı aileden yakın türlerin erkeklerin spermlerini kullarak üreme imkanı tanır. Yani, erkek bireyin spermi sadece uyarıcı olarak rol oynar; döllenmeye herhangi bir katkı yapmaz. Yapılan araştırmalar, balığın değişken çevresel koşullara oldukça dayanıklı olduğunu ve farklı özelliğe sahip birçok habitatta yaşamını rahatlıkla sürdürebildiğini göstermiştir. Yüksek uyum yeteneği ve gelişmiş üreme özellikleri, bu balıkların, özellikle Avrupa’da ve Türkiye’de, kısa bir süre içinde neden hızla yayıldığını açıklamaktadır. Balık sayısının kısa zamanda çok artış göstermesi, özellikle yerel türlerin sayılarını yıllar içinde önemli düzeylerde azalmıştır. Bunlar, omnivor beslenme rejimine sahip olduklarından, hem bitkiler üzerinden beslenip onları köklerden söker, hem de omurgasızlarla beslenirken dibi karıştırırlar. Beslenme faaliyetleri sudaki bulanıklığı artırarak, bitkilerin fotosentez etkinliklerinin azalmasına neden olur. Sonuçta bu bitkilere bağımlı organizmaların miktar ve çeşitliliklerini azaltarak, su kalitesinin bozulmasına yol açar ve diğer türlerin hayatta kalma şansını azalatır. Diğer bir dolaylı etki ise, yerli türlerin üreme faaliyetlerini sperm parazitliği yapma yoluyla kısıtlayarak, engellemesidir. Son olarak, diğer türlerle üreme faaliyeti gerçekleştirerek hibrit türler oluşturması diğer türlerin popülasyonlarında ciddi azalmalara yol açmaktadır. Doğudan batıya taşınarak, iç suları istila eden balıklar arasında en etkileyici olanlardan biri de çakıl balığı (Pseudorasbora parva)’dır. Bu balığın doğal yayılış alanı, Kore, Orta ve Güney Japonya ve Kuzey ve Merkez Çin ve Tayvan gibi Uzak Doğu ülkelerinin bulunduğu oldukça geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bu balık, ortamdaki diğer balıklar için ölümcül bir patojen olan ökaryotik bir parazitin taşıyıcısıdır. İngiltere’de yapılan çalışmalar, bu patojenden etkilenen ve nesli tehlike altında olan yerel balık türlerinin populasyonlarında ciddi azalmaların meydana geldiğini ispatlamıştır. Bu balık Türkiye’nin birçok bölgesinde iç sulara bir şekilde girmiş ve dağılım alanlarını genişletmiş olmakla beraber, hakkındaki bilgilerimiz şu an için kısıtlıdır. Güneş balıkları (Lepomis gibbossus) 19. yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında olta balıkçılığı için Fransa’ya, süs balığı olarak da İngilere, Slovenya ve İspanya’ya getirilmiştir. Aşılanan güneş balıkları morfolojilerinde ve hayat süreçlerinde büyük esneklikler gösteren dirençli bir balıktır. Bu özellikleri, onların, Türkiye’yi de içine alan en az 28 Avrupa ülkesinde sürekli (kalıcı) popülasyonlar oluşturmalarını sağlamıştır. Sivrisinek balığı, Gambusia holbrooki, ülkemize, 20. yüzyılın başlarında sivrisinekle mücadele amacıyla getirilen bir tür olup bugün bütün Türkiye’yi kapsayan oldukça geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu tür Avrupa’da, yayıldığı yerlerde çok başarılı olmuştur ve şu anda çoğu ılıman bölgedeki sucul ekosistemlerde bol ve yaygın vaziyette bulunmaktadır. Sivrisinek balığı, Sıtma hastalığına karşı etkili bir silah olmuş; ancak, özellikle Cyprinodontidae familyasına ait balıklara, Hemigrammocapoeta nana (gümüş sazanı), Garra rufa ve Garra ghorensis gibi türlere zarar vermiştir. Buna karşın Türkiye’de sivrisinekler ve yerli balılar üzerine yaptığı etkiler henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Önlem ve Öneriler Bu balıkların hızla yayılmasındaki önemli etkenlerden biri, bazı devlet kurumlarının, balık üretimini artırmak ve halka geçim kaynağı yaratmak amacıyla uyguladıkları sazan balığı (Cyprinus carpio) aşılamalarıdır. Çünkü, şu anda halen aşılama çalışmaları yapılan sazan balığı, gümüşi havuz balığı ile ciddi biçimde benzerlik göstermekte olup bu benzerlikten dolayı halen, seyyar balıkçılar tarafından sazan olarak satılmaktadır. Yumurta alımından itibaren devlet kurumlarına ait çeşitli tesislerde büyütülen sazan balıklarının, belli bir boya gelene kadar gümüşi havuz balığından ayrılması oldukça zordur. Bu yüzden, potansiyel olarak, hala bazı göllere sazan ile birlikte girme olasılığı oldukça yüksektir. Ayrıca, özellikle yetiştirme çiftliklerinin bulunduğu bölgelerde meydana gelen taşkınlarda, doğal sular bir şekilde bu yetiştirme çiftliklerine girmekte, bu durumda yabancı türlerin yetiştiriciliği yapılan ve aşılanması düşünülen yerel balıkların arasına karışmasına neden olmaktadır. Daha sonrasında, Türkiye’nin her yerine bu balıkların aşılanması, istenmeyen yabancı türlerin de dağılmasına yol açmaktadır. Diğer yandan, yerel halkın bu balıkların ekosistemler açısından yararlı olduğuna dair yanlış inançlarından dolayı, bu balıkları istemli olarak bir yerden başka bir yere taşınmalarına yol açmaktadır. Yerli olmayan ve özellikle yetiştiricilik endüstrisi ile ilgili olan sucul türler, günümüzde sadece Avrupa Birliği’nin taslak kanunlarında yer bulmaktadır. Avrupa ve Amerika’daki çabaların aksine, Türkiye’de balık aşılamaları ve stoklamalar konusunda henüz yazılı bir metin veya mevzuat mevcut değildir ve bu konuda herhangi bir girişimin yapıldığına ilişkin işaret de bulunmamaktadır. Yalnızca doğal sulara yumurta ve larva bırakılması ile ithal ve ihraç yoluyla su ürünlerinin hareketi gibi girişimler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın kontrolündedir. Ancak bakanlık teşkilatının elinde yabancı türler konusunda geçerli kurallar ve uygulama esaslarına yönelik bir metin mevcut değildir. Bu nedenle, yapılan stoklamalar oldukça dikkatsiz biçimde, kişilerin ve kurumların alışılagelmiş uygulamalarına göre yapılmaktadır. Bugün ülkemizde yabancı türlerin dağılımını tetikleyen en önemli faktörlerden biri, yeni kurulan baraj göllerinin ve benzeri sulak alanların balıklandırılması sırasında, dikkatsizlik sonucu, yabancı türlerin, yetiştirilmesi hedeflenen türlere karışıp beraber taşınmasıdır. Bunun yanında çoğu zaman, yerel halk ve balıkçılar son derece bilinçsiz şekilde, keyfi davranışlar sergileyerek yabancı türlerin dağılımına katkıda bulunmaktadırlar. Bugün ülkemize en az 25 farklı egzotik tatlı su balığının girdiğini ve bunlardan 12 tanesinin de üreyebilen popülasyonlar oluşturarak, kalıcı hale geldiklerini biliyoruz. Ekonomik duruma katkı yapmak ve halkın refahını artırmak için yetiştirilip sularımıza bırakılan tatlı su balıkları, maalesef, aynı zamanda tehlikeli istilacılar olan tatlı su balıkları için de paha biçilemez bir yayılım imkanı sağlamaktadır. Uzun ölçekte baktığımız zaman, bu istilacı türler girdikleri ortamlarda diğer yerel türleri ortadan kaldırdıkları gibi, ekonomik katkı yapması ve balık üretimini artırması beklenen yerel türleri de ciddi miktarlarda azaltarak, hedeflenen amaçların hepsinin boşa çıkmasına neden olmaktadır. Bugün, özellikle baraj göllerine ve göletlere atılan sazan gibi türlerle başlatılan balıkçılık kooperatifleri veya amatör balıkçılık faaliyetleri, kısa bir zaman zarfında yararlılığını kaybederek, terk edilmektedir. Yerel halkın geçimini sağlamak bir kenara, eskiden bulunan yerel türlerin bile avlanılması artık mümkün olmamaktadır. Buna Türkiye’de en güzel örnek olarak Göller Bölgesi’nde iki farklı göle atılan sudak balığı (Sander lucioperca) gösterilebilir. Yerel ekonominin ve balıkçılığın hareketlenmesi amacıyla 1955 yılında Eğirdir Gölü’ne ve 1978-1980 yılları arasında da Beyşehir Gölü’ne aşılanan sudak balığı, her iki göldeki yerli türleri zaman içinde azaltmış ve çoğunu ortadan kaldırarak, hem balıkçılık ekonomisine hem de göl ekosistemlerine geri dönüşü olmayan büyük zararlar vermiştir. Bu konuda gerekli mevzuat oluşturulup uygulamaların düzenli bir şekilde işlemesine kadar geçecek zamanda, yabancı ve yerli türlerin aşılanması veya bir yerden bir yere taşınması kesinlikle düşünülmemelidir. En kısa zamanda balıkçılar ve halk bu konuda bilinçlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Aksi halde, çok kısa bir süre içinde, doğal biyoçeşitliliğimizin kaybedilmesine ve yerini çok uzaklardan gelen yararsız ve istilacı türlere bırakmasına şahit olunacaktır. Source: Doç.Dr. Ali Serhan Tarkan, Muğla Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi Tarımın Sesi, Haziran 2010, Sayı 26, s. 21-24

http://www.biyologlar.com/ulkemiz-icsularina-sonradan-giren-istilaci-turlerin-mevcut-durumu

Adaptasyon ve Rekabet

Hayvanların Adaptasyonu Bir canlının doğal olarak yaşadığı ürediği yere habitat denir. Canlılar habitatlarında yaşam şansını bulurlar çünkü özellikleri ile ortama uyum sağlamış, adapte olmuşlardır. Bazı hayvanlar soğuk iklimli kutup bölgelerine adapte olabilmişken, bazıları kuru iklimli çöllerde yaşamaya uyum sağlamıştır. Çöllerde gece dondurucu soğuk görülürken, gündüz sıcaklık 50oC ulaşabilmektedir. Kutup bölgelerinde gözlenen adaptasyonlar ...Isı kaybını engellemek için kürklerinin kalın olması. Örneğin; kutup ayısı, fok ...Isı kaybını engellemek için vücutlarının çok yağlı olması. Örneğin; kutup ayısı,fok ...Beyaz renkli kürkleri ile gizlenip, kamufle olmak. Örneğin; kutup tilkisi ...Genellikle ısı kaybını düşürmek için yüzeyin hacme oranı küçüktür. Genellikle çevreye daha fazla ısı vermesi için yüzeyin hacme oranı büyüktür. Çöl bölgelerinde gözlenen adaptasyonlar ...Kuma göre kamuflaj oluşturma ...Uzun periyotlarda susuz kaldıkları için kuru dışkı ve az miktarda üre oluşturma ...Develerin rüzgar estiğinde gözlerine kum girmesini engelleyen uzun kirpikleri vardır. Ayrıca develer büyük ayaklara sahiptir. Böylece kumda yürürken batmazlar. ...Genellikle çevreye daha fazla ısı vermesi için yüzeyin hacme oranı büyüktür. Ayrıca hayvanlar yedikleri besin çeşitleriyle de bulundukları ortama uyum sağladıklarını gösterir. Karnivorlar ( etçiller ) örneğin kediler, köpekler büyük köpek dişlerine sahiptir. Yırtıcı kuşlar geniş pençelere ve sivri gagalara sahiptir. Bitkilerin Adaptasyonu Kuru iklimlerde yaşayan bitkiler yer altındaki suya ulaşabilmek için daha uzun köklere sahiptir. Bazı bitkiler yapraklarından su kaybını azaltmak için kalın mumsu kutikula tabakasına sahiptir. Kaktüsler geniş gövdelerinin içinde su depo eder. Yaprakları su kaybını azaltmak için iğne şeklini almıştır. Rekabet ve Popülasyonlar Yaşamın devamlılığında gerekli olan kaynaklar için tüm canlılar birbirleriyle rekabet eder. Bitkiler ışık, yaşam alanı, su ve topraktan alınan besinler için rekabet eder. Belirli bir habitatta yaşayan aynı tür canlıların sayısına popülasyon denir. Belirli bir habitatta yaşayan, birbirleri üzerinde etkili olan ve beslenme ağıyla bir denge haline kavuşan organizmalar grubuna kommünite denir. Grafikte görüldüğü gibi, dengeli bir çevrede av-avcı populasyonundaki değişim düzenlidir. Eğer popülasyonda av olanların sayısı artarsa, yırtıcı hayvanların sayısı da artış gösterir. Dolayısıyla populasyondaki birey sayısı artar. Fakat populasyonda yırtıcı hayvanların sayısı artarsa daha fazla besine ihtiyaç olacağından sonuçta birey sayısı azalır. Bunun anlamı yırtıcı hayvanlar için az besin olması sonucunda populasyon yeniden azalır. Av popülasyonundaki birey sayısı azaldığında avcı yeterince besin bulamayacakları için popülasyonlarındaki birey sayıları yeniden azalır. Popülasyon Büyüklüğünü Etkileyen Faktörler Hazır besin miktarı Besin veya diğer kaynaklar için rekabet Hastalık Yırtıcı hayvanların sayısı Bitkiler arasında ışık için rekabet Bitki otlayan hayvanların sayısı (Bitkiler için) Bitki topraktaki su ve minarelerin miktarı (Bitkiler için)

http://www.biyologlar.com/adaptasyon-ve-rekabet

Kuzey Doğa Derneği'nden G.Antep'te ölü bulunan 'casus kuş' açıklaması

Kuzey Doğa Derneği'nden G.Antep'te ölü bulunan 'casus kuş' açıklaması

Habertürk’ün “Gaziantep'i ayağa kaldıran kuş!” başlığı ile yayımladığı haberde, “Gaziantep’te arıcılık yapan vatandaşlar, dün sabah, ayağındaki demir halkada seri numarasıyla birlikte ‘Israel Tel Aviv’ yazılı ölü bir ‘arıkuşu’ buldu. İl Tarım Müdürlüğü’ne teslim edilen kuşun incelenmesinin ardından ‘casus’ olacağı endişesiyle Emniyet’e bilgi verildi. Kuşun, istihbarat birimlerine verileceği öğrenildi.” diye bilgi verilmiş. Zaytung haberleri ile yarışacak nitelikte olan bu haber sonrası KuzeyDoğa Derneği Başkanı ve Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu’na ulaştım. Dr. Şekercioğlu konu ile ilgili şöyle konuştu: “Kuş halkalama çalışmaları, Orman ve Şu İşleri Bakanlığı Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün izniyle ülkemizde de yapılmaktadır. KuzeyDoğa Derneği, Kars Kuyucuk Golü ve Iğdır Aras Nehri kıyısında iki kuş halkalama istasyonu yürütmektedir. Türkiye’nin düzenli araştırma çalışması yürütülen üç kuş halkalama istasyonundan biri olan Iğdır ili Tuzluca ilçesi Yukarı Çıyrıklı köyündeki KuzeyDoğa Derneği-Kafkas Üniversitesi Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi çalışmalarında yedinci yılına girdi. Öte yandan 2006 yılından bu yana Aras İstasyonu’nda halkalanan kuşlar, şimdiye kadar Güney Kıbrıs, Macaristan ve Zambiya’da bizim gibi başka kuş araştırmacılarının ağlarına yakalandı. Aynı şekilde, İsrail, Rusya ve Güney Afrika’da halkalanan kuşlar ise merkezimizde yeniden yakalandı. Örneğin, Aras İstasyonu’nda 2007 yılında İsrail halkalı bir şahin yakalanmıştır. Merkezde halkalanan 156 türden 32 binden fazla kuşun 3 kıtadaki 6 ülkeden geri bildiriminin gelmiş olması, 6 yıldır çalıştığımız bölge olan Aras Vadisi’nin kuşlar için ne kadar önemli olduğunu ve bu çalışmaların ne kadar emek gerektirdiğini gösteriyor bizlere. Ama maalesef tüm çabalarımıza rağmen bu kritik alanın resmi koruma statüsü yoktur. Nasıl KuzeyDoğa Derneği ve Kafkas Üniversitesi ekibi Iğdır ve Kars’ta 2005’ten bu yana yaklaşık 40 bin kuşu halkaladıysa, İsrail’de de benzer bilimsel çalışmalar olmaktadır. Bu belli ki İsrail bilim insanları tarafından halkalanmış bir kuştur. Türkiye kuş halkalarının üstünde KAD, Ankara, Turkey yazar. Aynı şekilde başka ülke halkalarında da ülkenin ismi ve halkanın yollanabileceği bir adres vardır. Bu şekilde, kuşun nereden geldiği bilinir. Bilgi paylaşımı imkânı sağlanır. Yani casusluğun tam tersi. Bu kuşların herhangi bir istihbarat değeri olsa (ki bu mantıkdışı), haliyle İsrail’den geldikleri bilgisi üzerlerinde olmazdı. Soğuk savaşın zirvesi olan 1950’li yıllarda da gazetelerimizde “Rus halkalı casus kuş yakalandı” şeklinde bir haber çıkmıştı. Ama benzer haberlerin 60 yıl sonra halen çıkıyor olması, ülkemizde doğa bilim araştırmaları konusunda çok daha fazla eğitim ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Tüm dünyanın uydularla takip edildiği bir çağda, nereye gideceği belli olmayan bir göçmen kuşu kullanarak nasıl ve neden casusluk yapılabileceği de ayrı bir soru işaretidir. Bu haberin tek güzel tarafı, bu halkalı kuşun bilgisinin bize ulaşmış olmasıdır. KuzeyDoğa Derneği olarak bu bilgiyi Türkiye Halkalama Koordinatörü İlker Özbahar’a ulaştırdık. O da İsrail’deki meslektaşlarına iletecek. Bu şekilde, biz bu kuşun Gaziantep’e nereden geldiğini öğreneceğiz. Başka halkalı kuşları bulan vatandaşlarımız, bu bilgiyi mutlaka Türkiye Halkalama Koordinatörü İlker Özbahar’a ulaştırmalıdır: ilkerozbahar@gmail.com, Vatandaşlarımızın vereceği bu bilgiler kuşların göç yollarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.” Kuş 2 yaşında halkalanmış Ulusal Halkama Programı Yürütücüsü İlker Özbahar'dan aldığımız bilgiye göre, 6 Mayıs 2012’de Gaziantep’te bulunan İsrail halkalı arıkuşu 22 Nisan 2008’de İsrail’in Elat bölgesindeki bir halkalama istasyonunda 2 yaşındayken halkalanmış. 4 yıl boyunca hayatta kalan kuş ne yazık ki 6 Mayıs 2012’de Gaziantep’te ölmüş. Öldüğünde en az 6 yaşında olduğu tahmin ediliyor. Halkalandığı günden ölene kadar 1475 gün geçiren bu arıkuşu, halkalandığı noktadan yaklaşık 871 km kuzeyde ölmüş. Kuş halkalama nedir? Kuşların, halkalama lisansına sahip eğitimli araştırmacılar tarafından güvenli yöntemlerle yakalanmasını, bacaklarına halka takılmasını ve tür, yaş, cinsiyet gibi gerekli bilgilerin kaydedilmesinden sonra serbest bırakılmasını içeren işlemlerin tümüne birden “halkalama” adı verilir. Kuş halkalamayı arabalara plaka vermeye benzetebiliriz. Halkaların üzerinde ülkelere özgü bir adres ve her birey için farklı olan bir kod numarası vardır. Tüm halkalarda aynı adres yer almakta, kod numarası ise bireylere göre değişmektedir. Kuşların bacak kalınlıklarına uygun olarak farklı çapta halkalar takılır. Halkalar genellikle aluminyumdur ve çok hafif oldukları için kuşların doğal davranışlarında değişikliğe yol açmazlar. Kod numarası kuşların bireysel olarak tanınmasını, adresler ise tekrar yakalanan ya da ölü olarak bulunan halkalı bir kuşun halkalanma bilgilerine ulaşılabilmesini sağlar. Bu adres sayesinde kuş ölü bulunduysa halkası ya da tekrar yakalandıysa kuş ile ilgili bilgiler halkalandığı merkeze ulaştırılır ve kuşun nerede, ne zaman halkalandığı öğrenilir. Neden kuş halkalama yapılır? Halkalama çalışmaları, kuşların yaşamları ile ilgili birçok bilinmezi ortaya çıkarmak üzere tüm dünyada yüzyılı aşkın bir süredir uygulanan yaygın bir yöntemdir. Bu yöntemle, temelde kuşların göçleri; kuş türlerinin göç rotaları,  konaklama, kışlama ve üreme alanları, göç takvimleri ve popülasyon dinamikleri; kaç yıl yaşadıkları, üreme ve hayatta kalma başarıları, araştırılmaktadır. Ayrıca, tüm dünyada standart yöntemlerle yapılan ve her yıl tekrarlanan halkalama çalışmaları ile kuş popülasyonlarındaki değişimler takip edilebilmekte ve türlerin korunmasına yönelik kararlar alınabilmektedir. Kaynak (kuş halkalama çalışmaları): www.halkalama.net

http://www.biyologlar.com/kuzey-doga-derneginden-g-antepte-olu-bulunan-casus-kus-aciklamasi

Genetiğin Dünya da ve Türkiye de Tarihsel Gelişimi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. "Gen" terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel'in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin'in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin'in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA'nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon's chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX'i dişi XY'i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster'de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus'larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith'in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour'da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948'lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950'de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 'de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli'de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington's hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel'in Deneyleri Gregor Mendel (1866), "Experiments on Plant Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), "The Law of Segregation of Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), "Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation," Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) "Remarks on Variation in Animals and Plants," Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel's Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity," New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), "The Genotype Conception of Heredity," The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), "The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics" in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) "Race Mixture and Physical Disharmonies," Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) "Sex Limited Inheritance in Drosophila," Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) "Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila," Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays," Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), "A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster," Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) "Artificial Transmutation of the Gene," Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) "The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat," Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) "A Pure Line Method of Corn Breeding," Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) "The Inheritance of Sickle Cell Anemia," Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) "The Genetic Analysis of Familial Traits," Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) "Evolution in Mendelian Populations," Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) "The Cost of Natural Selection," Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) "The effect of an early lethal (t*) in the house mouse," Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) "Genetic Assimilation," reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), "Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora," Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) "The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of "Inducibility" in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli," Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. "Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations," Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) "Fine Structure of a Region of Bacteriophage," Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) "Controlling Elements and the Gene," Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), "Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.," Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), "A Structure for Deoxyribonucleic Acid," Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) "The Replication of DNA," Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) "RNA Codewords and Protein Synthesis," Science 145: 1399-1407. Türkiye'de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye'de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa' da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa'da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri Kaynak: Elmer-Dewitt, Philip. "Cloning: Where Do We Draw the Line?" Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993. Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers. Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press. Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunya-da-ve-turkiye-de-tarihsel-gelisimi

Somatik hipermutasyon

Somatik hipermutasyon veya SHM, edinilmiş bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, sistemin yabancı cisimlere (örn. mikroplara) karşı durmasında görev alan hücre içi bir mekanizmadır. İlginlik olgunlaşmasının ana bileşenlerinden biridir. SHM, bağışıklık sisteminin, yabancı yapıları (antijenleri) tanımakta kullandığı almaç gruplarını çeşitlendirir ve bağışıklık sisteminin canlının yaşamı süresince karşılaştığı yeni tehtidlere karşı uyum sağlamasını sağlar [1] Somatik hipermutasyon immunoglobulin genlerinin çeşitli bölgelerini etkileyen programlanmış bir mutasyon sürecini kapsamaktadır. Mutasyonların diğer çeşitlerinden farklı olarak, SHM sadece yaşayan bağışıklık hücrelerini etkiler ve bu mutasyonlar yavrulara aktarılmaz[2] Yanlış hedeflenmiş somatik hipermutasyon B-hücreleri, lenfomalarının gelişiminden sorumlu mekanizma olabileceği nedeniyle günümüzde araştırılmaktadır. [3] Bir B hücresi bir antijeni tanıdığında, bölünmek ya da çoğalmak için uyarılmış olur. Çoğalma sırasında, B hücresi reseptörü lokusu son derece yüksek somatik mutasyon oranı gösterir ki; bu genom çapındaki mutasyonların normal oranından en az 105-106 kat daha büyüktür. [2] Meydana gelen mutasyonlar, baçlıca tek baz yerine geçmeler (subsitüsyonlar) şeklindedir, eklemeler (insersiyonlar) ve kayıplar (delesyonlar) daha ender olur. Bu mutasyonlar en çok, çok-değişebilen (hypervariable) bölgeler olarak da bilinen, DNA'nın "sıcak-noktalar"ında meydana gelirler. Yönlendirilen bu hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni tanıyabilme ve ona bağlanabilme yeteneğine sahip olan immünoglobülin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimi için olanak sağlar. Bu bölgeler, "tamamlayıcı karar-bölgeleri"ne benzerler, immünoglobulindeki antijen tanıma bölgeleriyle ilişkilidirler.[4] Bu hedeflenmenin kesin doğasının ne yazık ki çok az anlaşılmış olmasına rağmen, bunun, hata-eğilimli ve yüksek-doğruluklu onarımların dengesi ile kontrol edildiği düşünülmektedir.[5] Bu yönlendirilmiş hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni arttırılmış şekilde tanıma ve bağlama yetisine sahip olan immunoglobulin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimini olanak sağlar.[1] İşleyiş Deneysel bulgular, SHM mekanizmasının, DNA'daki sitozinin urasile deaminasyonunu sağlayan aktivasyonu-teşvikleyen (sitidin) deaminaz (İngilizce Activation-Induced (Cytidine) Deaminase veya AID) olarak adlandırılan bir enzim tarafından yapıldığı görüşünü desteklemektedir.[6][7] Bir sitozin-guanin çifti bu yüzden, doğrudan bir urasil-guanin yanlış eşleşmesine değiştirilmiş olur. Urasil kalıntıları normalde DNA'da bulunmaz, bu nedenle genom bütünlüğünü sağlamak için, bu mutasyonların bir çoğu yüksek-doğruluklu DNA yanlış-eşleşim-onarım enzimleriyle düzeltilmelidir. Urasil bazları, onarım enzimi urasil-DNA glikolilaz tarafından çıkarılır.[7] Hata-eğilimli DNA polimerazlar bundan sonra, boşluğu doldurmak ve mutasyonlar yaratmak için seferber edilebilir.[6][8] Bu yeni DNA sentezi, ya deaminlenmiş sitozininin kendinde ya da bitişiğindeki baz çiftlerinde sıklıkla oluşan mutasyonları ortaya çıkaran, hata eğilimli DNA polimerazları içerir. B hücresi bölünmesi sırasında, DNA'nın immünoglobulin değişebilir bölgesi, okunur ve çevirilir. B hücrelerinin hızla çoğalan popülasyonlarındaki mutasyonların ortaya çıkması, nihai olarak, hafifçe farklılık gösteren reseptörler ve antijen için çeşitlenmiş özgüllüğe sahip olan binlerce B hücresinin üretimine yol açar, bunların arasından antijen için en büyük yatkınlığı gösteren B hücresinden seçilir. En yüksek afiniteyi gösteren B hücreleri, bundan sonra, tekrar bir enfeksiyon durumunda arttırılmış bağışıklık yanıtının verilmesine katkıda bulunan uzun-yaşamlı hafıza B hücrelerine ve antikor üreten plazma hücrelerine farklılaşmak üzere seçilirler.[2] Hipermutasyon süreci ayrıca, bir canlının kendi hücrelerinin imzası karşısında "kendini-seçen" hücrelerden yararlanır. Bu oto-seçim sürecindeki hatalarının, bir öz-bağışıklık yanıtının gelişmesine neden olduğu da hipotez olarak ileri sürülmüştür. Kaynaklar 1.^ a b Janeway, C.A., Travers, P., Walport, M., Shlomchik, M.J. (2005). Immunobiology (6th bas.). Garland Science. ISBN 0815341016. 2.^ a b c Oprea, M. (1999) Antibody Repertoires and Pathogen Recognition: The Role of Germline Diversity and Somatic Hypermutation (Thesis) University of Leeds. 3.^ Odegard V.H., Schatz D.G. (2006). "Targeting of somatic hypermutation". Nat. Rev. Immunol. 6 (8): 573–583. doi:10.1038/nri1896. PMID 16868548. 4.^ Li, Z., Wool, C.J., Iglesias-Ussel, M.D., Ronai, D., and Scharff, M.D. (2004). "The generation of antibody diversity through somatic hypermutation and class switch recombination". Genes & Development 18 (1): 1–11. doi:10.1101/gad.1161904. PMID 14724175. 5.^ Liu, M., Schatz, D.G. (2009). Balancing AID and DNA repair during somatic hypermutation. Trends in Immunology. 30. ss. 173–181. 6.^ a b Teng, G. and Papavasiliou, F.N. (2007). "Immunoglobulin Somatic Hypermutation". Annu. Rev. Genet. 41: 107–120. doi:10.1146/annurev.genet.41.110306.130340. PMID 17576170. 7.^ a b Larson, E.D. and Maizels, N. (2004). "[www.pubmedcentral.nih.gov/articlerender....ed&pubmedid=15003109 Transcription-coupled mutagenesis by the DNA deaminase AID"]. Genome Biol. 5 (3): 211. doi:10.1186/gb-2004-5-3-211. PMC =pmcentrez 395756. PMID 15003109. 8.^ Bachl, J., Ertongur, I., Jungnickel, B. (2006). "Involvement of Rad18 in somatic hypermutation". Proc. Natl. Acad. Sci. USA 103: 12081–86.

http://www.biyologlar.com/somatik-hipermutasyon

Yavru Kekliklerden 2013 Merhaba

Yavru Kekliklerden 2013 Merhaba

“Kahramanmaraş, Kapıçam Keklik Üretme İstasyonunda 2013 Yılının ilk yavruları yumurtadan çıkmaya başladı… 2013 yılında 75.000 kanatlı yaban hayvanı üreterek tabiata salmayı hedefliyoruz.” Genel Müdürlüğümüz, biyolojik çeşitlilik açısından önemli bir yaban hayatı potansiyeline sahip ülkemizin, bu kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve bu kaynaklardan sürdürülebilir bir şekilde faydalanılması için etkin koruma ve bilinçlendirme çalışmaları ile yaban hayvanlarını tabii yaşam alanlarında korumakta ve üretme istasyonlarında üretilen  kanatlı yaban hayvanlarını hem tabiata yerleştirerek hem de avlaklarda değerlendirerek yaban hayatı üzerindeki baskıları azaltılması  yönündeki çalışmalarını sürdürmektedir. Bilinçsiz avlanma, habitatlarının bozulması, tarımsal faaliyetlerle yaşam alanlarının daralması ve tarım ilaçlarından dolayı kanatlı yaban hayvanlarının popülasyonlarında önemli azalmalar görülmektedir. Özellikle 2011-2012 kış döneminin oldukça soğuk geçmesi ülke genelinde keklik popülasyonunda önemli azalmalara neden olmuştur.  Bu kapsamda Genel Müdürlüğümüz, Yaban Tv ve Avcı Dernekleri işbirliğinde ulusal yemleme kampanyası başlatılarak kanatlı yaban hayvanlarının kış döneminde yemlenmeleri sağlanmaktadır.Bakanlığımıza bağlı Kanatlı yaban hayvanı üretme istasyonlarında;-Nesli tükenmekte olan veya tehlike altında olan türlerin popülasyonlarını arttırmak, -Genetik çeşitliliği korumak, -Kırsal kalkınmaya destek sağlamak, -Doğa koruma konusunda farkındalığı arttırmak, -Turizm faaliyetlerini çeşitlendirmek ve av turizmini desteklemek,maksatlarıyla üretilen keklik ve sülünler tabii yaşam ortamlarına veya yaşamalarına uygun alanlara yerleştirilmektedir. 2001-2012 yılları arasında üretilen 343.350 keklik ve sülün tabiata yerleştirilmiş olup, 2013 yılı üretim çalışmalarına başlanmıştır. Halen Bakanlığımıza bağlı 7 adet kanatlı yaban hayvanı üretme istasyonunda keklik ve sülün üretimi çalışmaları devam etmektedir. Bu istasyonlardan XV. Bölge Müdürlüğümüze bağlı Kahramanmaraş Kapıçam Keklik Üretme İstasyonunda 2013 yılının ilk civcivleri alınmıştır.Genel Müdürlüğümüzce mevcut istasyonlarda modernizasyon ve kapasite artırımı çalışmaları devam etmekte olup, yeni kurulması planlanan üretme istasyonlarıyla doğanın ve avlak sisteminin desteklenmesi planlanmaktadır.Bu çerçevede 2013 yılında 75.000 kanatlı yaban hayvanı üretilerek tabiata salınması hedeflenmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yavru-kekliklerden-2013-merhaba

Rasgele Genetik Sürüklenme Nedir

Evrimin iki önemli mekanizması doğal seçilim ve genetik sürüklenmedir. Çoğu insan doğal seçilimi makul bir şekilde anlayabiliyor; buna rağmen, genetik sürüklenmenin öneminin farkında değiller. Özellikle evrim karşıtları, evrim teorisinde çok daha fazlası olduğunu fark etmeden, saldırılarını doğal seçilim üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Darwin, genetik sürüklenmeyi bilmiyordu; bu, modern biyologların artık neden “Darwinci” olmadıklarını gösteren sebeplerden birisidir. (Evrim karşıtları, evrim teorisini Darwincilikle özdeşleştirdiklerinde, derslerine iyi çalışmadıklarını anlarsınız.) Rasgele genetik sürüklenme, varsayımsal bir süreçtir. Bütün olası zigotların* sadece küçük bir kısmının olgun bireyler haline geldiği göz önüne alındığında, alellerin** bir nesilden gelecek nesle iletilmesinin rasgele doğası, genetik sürüklenmenin sadece bir cephesidir. Binomial (ikili) örnekleme hatası, bu durumu canlandırabilmek açısından seçilebilecek en basit yöntemdir. Eğer eşeyli üreyen yetişkin bir çift (örneğin insan) az sayıda döle sahipse, mayoz evresinde kromozomların şansına karışımı göz önüne alındığında, bu çiftin alellerinin hepsi soyuna aktarılmayacaktır. Bu durum, büyük bir popülasyondaki her nesil için çok fazla etkili olmayacaktır; çünkü sürecin rasgele işleyişi ortalama bir düzeyde devam edecektir. Fakat küçük bir popülasyonda etki hızlı ve önemli olacaktır. Suzuki ve diğerlerinin bu konudaki açıklamaları: Eğer bir popülasyon sınırlı sayıda ise (bütün popülasyonlarda olduğu gibi) ve eğer belirli bir yetişkin çift az miktarda döle sahipse, bütün seçici güçlerin yokluğunda dahi, bir genin frekansı örnekleme hatası yüzünden bir sonraki nesilde aynen oluşmayacaktır. 1000 bireyden oluşan bir popülasyonda, “a”nın frekansı bir nesilde 0.5 ise, sonraki nesilde her genotipin daha fazla veya daha az sayıda soya sahip olma olasılığından, frekans 0.493 ya da 0.0505 olabilir. İkinci nesilde, yeni gen frekansına dayalı başka bir örnekleme hatası vardır; böylece “a” nın frekansı 0.0505’ten 0.501’e ya da geri 0.498’e gidebilir. Popülasyonun genetik hafızası olmadığı için frekansı nesiller öncesi ilk haline götürecek bir etken olmadığından, bu rasgele dalgalanma süreci nesiller boyunca devam eder. Her nesil bağımsız oluştur. Alel frekansındaki bu rasgele değişimin sonucunda popülasyon, nihayetinde p=1 ya da p=0’a sürüklenir. Bu noktadan sonra, daha fazla değişim söz konusu değildir; popülasyon homozigot olmuştur. İlkinden izole edilmiş farklı bir popülasyon da bu rasgele genetik sürüklenmeyi geçirir; fakat “A” aleli için homozigot olabilir, halbuki ilk popülasyon “a” aleli için homozigot olmuştu. Zamanla, izole edilmiş popülasyonlar birbirinden uzaklaşır, her biri heterozigotluğunu kaybeder. Popülasyonlar içinde var olan çeşitlilik, artık, popülasyonlar arasındaki çeşitlilik olarak görünür. (Suzuki, D.T., Griffiths, A.J.F., Miller, J.H. and Lewontin, R.C. in An Introduction to Genetic Analysis 4th ed. W.H. Freeman 1989 p.704) Tabi ki, rasgele genetik sürüklenme, insanlar gibi, az sayıda döle sahip türlerle sınırlı değildir. Örneğin, çiçek açan bitkilerde varsayımsal eleman, verimli bir toprağa düşen bir tohum olasılığı iken bazı kurbağa veya balıklarda, yeni oluşmuş bireyin yaşayıp yaşamayacağını belirleyen şans olaylarının sonucudur. Sürüklenme, sadece diploit genetiğiyle de sınırlı değildir; yüzbinlerce yıl önce yaşamış bir kadından ileri gelen mitokondrinin*** neden bizlerde de olduğunu açıklar. Bu teori, tek bir dişiden geldiğimizi ima etmez; belki de birkaç bine varan popülasyondan şans eseri sadece bir grup mitokondriyal gen geçiş yapmış olabilir. (Belki de bizim için çok şaşırtıcı olan bu buluş, popülasyon genetikçileri başta olmak üzere, genetik sürüklenme ve olasılık yasalarının manifestolarına aşina olanlar tarafından en az tartışılanı oluşudur. ) (Curtis, H. and Barnes, N.S. in Biology 5th ed. Worth Publishers 1989 p. 1050.) Rasgele genetik sürükleniş için daha da fazlası var: bu teori, kazara rasgele meydana gelen olaylardan, alel frekansının ne şekilde etkileneceğine de atıfta bulunur. Örneğin, Tesadüfi olaylar, küçük bir popülasyonda, alel frekanslarının nesilden nesile rasgele sürüklenişine sebep olabilir. Örneğin, 25 bitkiden oluşan bir kır çiçeği popülasyonuna ne olabileceğini düşünün. Farz edin ki, bu bitkilerden 16’sı çiçeğe renk veren AA genotipine, 8’i Aa genotipine, ve 1 tanesi de aa genotipine sahip olsun. Şimdi bitkilerden üçünün üreyemeden kazara kaya heyelanı sonucu yok olduğunu düşünün. Şans eseri, yok olan bu üç bitki de AA bireylerinden oluşabilirdi. Bu olay, gelecek nesildeki bu iki alelin bitki rengiyle ilgili bağıl frekansını değiştirecekti. Bu, genetik sürüklenişin sebep olduğu bir mikroevrim halidir… Deprem, sel, yangın gibi felaketler kurbanlarını seçmeden öldürdüğünden, popülasyon büyüklüklerinde etkili azalmalara neden olur. Sonuçta, hayatta kalan küçük popülasyonun, özgün popülasyonun genetik yapısını temsil etmesi olası değildir – bu bir darboğaz etkisi diye bilinen durumdur…. Darboğaz sonucu olan genetik sürüklenmeler, felaketlerin kabilelerin büyük kısmını yok ettiği insan popülasyonunun erken evriminde önemli olmuş olabilir. Her hayatta kalan popülasyonun gen havuzu, felaket öncesindeki daha büyük popülasyonunkinden hayli farklı olabilir. (Campbell, N.A. in Biology 2nd ed. Benjamin/Cummings 1990 p.443) Bir çok darboğaz örneği genetik verilerden çıkarılabilir. Örneğin, çita popülasyonunda çok az bir genetik çeşitlilik vardır. Bu, popülasyon büyüklüğünün birkaç bireye kadar düşmesiyle tutarlıdır – muhtemelen birkaç bin yıl önce meydana gelen bir olay. Gözlenen bir örnek, kuzey fok balıklarının yok oluncaya kadar avlanmasıdır. 1890 larda bu hayvanların sayısı 20’den azdı; fakat şimdi popülasyon 30.000’den fazladır. Tahmin edileceği gibi, fok balığı popülasyonunun genetik çeşitliliği çok azdır ve o zaman kırımdan kurtulanlar, “uygun” değil de “şanslı”dırlar. Genetik sürüklenmenin bir başka örneği kurucu etkisi olarak bilinir. Bu durumda, küçük bir grup, geniş bir popülasyondan kopar ve yeni bir popülasyon oluşturur. Bu husus, insan popülasyonlarında iyi bilinir; Kurucu etkisi, ataları 10.000 sene önce son buz çağının sonunda Bering Boğazını geçerek gelen Amerikan yerlilerinde hemen tamamen B tipi kan grubunun eksikliğinden büyük olasılıkla sorumludur. Daha yakın örnekler Kuzey Amerikanın Eski Düzen Amish’leri ve Dunkers’lar gibi dinsel tecrit topluluklarında görülür. Bu mezhepler, orta Avrupadaki büyük cemaatlerden koparak göçen küçük gruplar tarafından kuruldu. Bu topluluklar, etraflarını kuşatan Amerikan popülasyonundan göçe hemen tamamen kapalı kaldılar. Bunun sonucunda kan grubu gen frekansları etraflarını çevreleyen Avrupalı ve Kuzey Amerikalı popülasyonlarınkinden çok farklıdır. Genetik sürüklenme süreci tanıdık gelmeli. Gerçekte bu, küçük popülasyonlardaki soy içi çiftleşmeye bir diğer bakış şeklidir.…Soy içi çiftleşme olarak veya genlerin rasgele seçilmesi olarak nitelensin etki aynıdır. Popülasyonlar gerçekte kendi genetik yapılarını üretmezler; ortada gen-frekans değişiminin rasgele bir bileşeni vardır. (Suzuki et al. op. cit.) Üzerinde çok iyi araştırma yapılmış kurucu etki örnekleri vardır. Örneğin, İzlanda’daki sığırların hepsi 1000 yıldan fazla bir süre önce, adaya getirilen küçük bir gruptan türemiştir. İzlandalı sığırların genetik yapısı şimdi Norveç’teki kuzenlerinden farklıdır; fakat bu farklar genetik sürüklenme önermeleri ile gayetle uyumludur. Benzer şekilde, ilk başlarda az sayıda (belki de tek bir dişi) sirke sineğinin şimdilerde kolonileştiği bir çok Pasifik adası var; ve bu popülasyonların genetiği sürüklenme modelleriyle uyuşmaktadır. Bu yüzden doğal seçilimi evrimin TEK mekanizmasıymış gibi düşünmek yanlış olduğu gibi doğal seçilimin egemen mekanizma olduğunu iddia etmek de yanlıştır. Bu nokta, bir çok genetik ve evrim ders kitaplarında yer alır. Örneğin, Herhangi bir popülasyonda, seçilimin sabitleme (dengeleme) gücü rastgele sürüklenmeyi yenmeye yeterli olmadığından lokusların bir bölümü seçilim açısından elverişsiz allelde sabitlenmiştir (dengelenmiştir)…. Popülasyonların seçilim altında her zaman veya hemen her zaman en uygun yapıya ulaştığını farz eden evrim hakkındaki saf teorilere karşı büyük kuşku duyulmalıdır. Çoklu uyarlanabilir uç noktaların varlığı ve daha az uyumlu alellerin rasgele tespiti evrimsel sürecin ayrılmaz özellikleridir. Doğal seçilime, bütün olası dünyaların en iyisini üretmek üzere güvenilemez. (Suzuki, D.T., Griffiths, A.J.F., Miller, J.H. and Lewontin, R.C. in An Introduction to Genetic Analysis 4th ed., W.H. Freeman, New York 1989) Ve: Popülasyon genetiğindeki en önemli ve tartışmalı konulardan biri, evrimsel değişimin belirlenmesinde genetik sürüklenme ve doğal seçilimin göreli önemi ile ilgilidir. Ortadaki anahtar soru, bütün türlerin popülasyonlarında gözlemlenen çok geniş genetik çeşitliliğin sağkalım ve üreme ile ilgisiz olması; ki o zaman sürüklenme ana belirteç olacaktır; ya da çoğu gen ikamesinin uyumlu olmayı etkilediğidir, ki o zaman da doğal seçilim ana işletici güçtür. Bu konu hakkındaki tartışmalar son yarım yüzyıldır yoğunluğunu korudu ve bazılarının sürüklenme tarafının gittikçe güçlendiğini söylemelerine rağmen çözüm yakın değildir. Doğası gereği sürüklenme pozitif olarak kanıtlanamıyor. Bunun için seçilimin kesinlikle işlemediğini göstermek gerekirdi, ki bu olanaksızdır. Buna rağmen, sürüklenmeyi favori gösteren pek çok dolaylı kanıt elde edilmiştir. İlk olarak ve çok yönden gayet ikna edici olarak moleküler ve biyokimyasal kanıtlar… (Harrison, G.A., Tanner, J.M., Pilbeam, D.R. and Baker, P.T. in Human Biology 3rd ed. Oxford University Press 1988 pp 214-215) Harrison ve diğerlerinin kitabı bir hayli ilgi çekici çünkü karşıt görüşler sayfalarca tartışılmış. Yazarlar, insanlardaki seçilimin net kanıtlarını bulmanın çok güç olduğuna dikkat çekmekteler (orak hücre aleli kayda değer bir istisna). Gerçekten çoğu organizmada seçilim için iyi kanıtı bulmak gerçekten zordur – çoğu argümanlar olgu sonrasındadır (ama muhtemelen de doğru) ! Sürüklenme ve seçilimin göreceli etkisi tahmin edilen popülasyon büyüklüğüne bağlıdır. Sürüklenme küçük popülasyonlarda çok daha önemlidir. Çoğu türün çok sayıda daha küçük soy içi çiftleşen “deme” adı verilen popülasyonlardan meydana geldiğini anımsamak da önemlidir. İşte, evrilenler bu “deme”lerdir. Molekül düzeyindeki evrim çalışmaları, sürüklenmeyi evrimin ana mekanizması olarak gösteren kuvvetli destekler sağlamıştır. Gen düzeyinde gözlenen mutasyonların çoğu nötr olup seçilime tabi değildir. Evrimsel biyolojideki başlıca tartışmalardan biri nötr mutasyonların önemi hakkında yürütülen nötralist-seçilimci tartışmasıdır. Nötr mutasyonların bir popülasyonda tespit edilmesi için tek yol genetik sürüklenme olduğundan, haddi zatında bu çelişme, sürüklenme ve doğal seçilimin göreceli öneminin üstündedir. *zigot : Haploid sayıda kromozomlu üretken hücre **alel : Bir gen serisinde veya çiftinin, belirli bir kromozomda belirli pozisyon tutan bir üyesi. ***mitokondri: hücrede besinin kullanabilir enerjiye çeviriminden sorumlu küresel veya uzunlaşmış yapı, organel [Bu yazı, Biyokimya Profesörü Laurence A. Moran'ın Talk Origins sitesindeki Random Genetic Drift başlıklı yazısının çevirisidir

http://www.biyologlar.com/rasgele-genetik-suruklenme-nedir

Somatik hipermutasyon nedir ?

Somatik hipermutasyon veya SHM, edinilmiş bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, sistemin yabancı cisimlere (örn. mikroplara) karşı durmasında görev alan hücre içi bir mekanizmadır. İlginlik olgunlaşmasının ana bileşenlerinden biridir. SHM, bağışıklık sisteminin, yabancı yapıları (antijenleri) tanımakta kullandığı almaç gruplarını çeşitlendirir ve bağışıklık sisteminin canlının yaşamı süresince karşılaştığı yeni tehditlere karşı uyum sağlamasını sağlar. Somatik hipermutasyon immunoglobulin genlerinin çeşitli bölgelerini etkileyen programlanmış bir mutasyon sürecini kapsamaktadır. Mutasyonların diğer çeşitlerinden farklı olarak, SHM sadece yaşayan bağışıklık hücrelerini etkiler ve bu mutasyonlar yavrulara aktarılmaz. Yanlış hedeflenmiş somatik hipermutasyon B-hücreleri, lenfomalarının gelişiminden sorumlu mekanizma olabileceği nedeniyle günümüzde araştırılmaktadır. Bir B hücresi bir antijeni tanıdığında, bölünmek ya da çoğalmak için uyarılmış olur. Çoğalma sırasında, B hücresi reseptörü lokusu son derece yüksek somatik mutasyon oranı gösterir ki; bu genom çapındaki mutasyonların normal oranından en az 105-106 kat daha büyüktür. Meydana gelen mutasyonlar, baçlıca tek baz yerine geçmeler (subsitüsyonlar) şeklindedir, eklemeler (insersiyonlar) ve kayıplar (delesyonlar) daha ender olur. Bu mutasyonlar en çok, çok-değişebilen (hypervariable) bölgeler olarak da bilinen, DNA'nın "sıcak-noktalar"ında meydana gelirler. Yönlendirilen bu hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni tanıyabilme ve ona bağlanabilme yeteneğine sahip olan immünoglobülin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimi için olanak sağlar. Bu bölgeler, "tamamlayıcı karar-bölgeleri"ne benzerler, immünoglobulindeki antijen tanıma bölgeleriyle ilişkilidirler. Bu hedeflenmenin kesin doğasının ne yazık ki çok az anlaşılmış olmasına rağmen, bunun, hata-eğilimli ve yüksek-doğruluklu onarımların dengesi ile kontrol edildiği düşünülmektedir.Bu yönlendirilmiş hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni arttırılmış şekilde tanıma ve bağlama yetisine sahip olan immunoglobulin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimini olanak sağlar. Deneysel bulgular, SHM mekanizmasının, DNA'daki sitozinin urasile deaminasyonunu sağlayan aktivasyonu-teşvikleyen (sitidin) deaminaz (İngilizce Activation-Induced (Cytidine) Deaminase veya AID) olarak adlandırılan bir enzim tarafından yapıldığı görüşünü desteklemektedir. Bir sitozin-guanin çifti bu yüzden, doğrudan bir urasil-guanin yanlış eşleşmesine değiştirilmiş olur. Urasil kalıntıları normalde DNA'da bulunmaz, bu nedenle genom bütünlüğünü sağlamak için, bu mutasyonların bir çoğu yüksek-doğruluklu DNA yanlış-eşleşim-onarım enzimleriyle düzeltilmelidir. Urasil bazları, onarım enzimi urasil-DNA glikolilaz tarafından çıkarılır. Hata-eğilimli DNA polimerazlar bundan sonra, boşluğu doldurmak ve mutasyonlar yaratmak için seferber edilebilir. Bu yeni DNA sentezi, ya deaminlenmiş sitozininin kendinde ya da bitişiğindeki baz çiftlerinde sıklıkla oluşan mutasyonları ortaya çıkaran, hata eğilimli DNA polimerazları içerir. B hücresi bölünmesi sırasında, DNA'nın immünoglobulin değişebilir bölgesi, okunur ve çevirilir. B hücrelerinin hızla çoğalan popülasyonlarındaki mutasyonların ortaya çıkması, nihai olarak, hafifçe farklılık gösteren reseptörler ve antijen için çeşitlenmiş özgüllüğe sahip olan binlerce B hücresinin üretimine yol açar, bunların arasından antijen için en büyük yatkınlığı gösteren B hücresinden seçilir. En yüksek afiniteyi gösteren B hücreleri, bundan sonra, tekrar bir enfeksiyon durumunda arttırılmış bağışıklık yanıtının verilmesine katkıda bulunan uzun-yaşamlı hafıza B hücrelerine ve antikor üreten plazma hücrelerine farklılaşmak üzere seçilirler. Hipermutasyon süreci ayrıca, bir canlının kendi hücrelerinin imzası karşısında "kendini-seçen" hücrelerden yararlanır. Bu oto-seçim sürecindeki hatalarının, bir öz-bağışıklık yanıtının gelişmesine neden olduğu da hipotez olarak ileri sürülmüştür.

http://www.biyologlar.com/somatik-hipermutasyon-nedir-

Genetiğin Dünyada ve Türkiyedeki Tarihi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel’in Deneyleri Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407. Türkiye’de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensipleri

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunyada-ve-turkiyedeki-tarihi

Tıp, Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Açıklamalar ve Meslek Seçimi İle İlgili Tavsiyeler

Merhaba. Moleküler Biyoloji ve Genetik okumakla Tıp okuyup Genetik alanında uzmanlaşmak arasındaki farkları bana anlatabilecek biri varsa bilgilendirsin lütfen. Benim hedefim Boğaziçi Moleküler Biyoloji ve Genetik kazanmaktı fakat bunu söylediğimde istisnasız herkes Tıp okuyup Genetik alanında uzmanlaş, diğer türlü çok zor iş bulursun bla bla diyor. Okuldaki meslek seminerlerinden Moleküler Biyoloji ve Genetik'e de Tıp okuyup uzmanlık yapmış bir kişi sunuma gelince ve aynı yolu izlememizi önerince...Bu yüzden büyük bir kafa karışıklığı yaşamıştım. Daha iyi karşılaştırmam için bir örnek vermeniz mümkün mü? Evrim Ağacı olarak bu okurumuza ve benzer sorular soran diğer okurlarımıza şöyle bir cevap vermek istiyoruz: Sayın Işın Altınkaya, İlk olarak şunu söylemeliyiz ki, Biyoloji ve Tıp çok farklı iki disiplindir. İkisi de son derece önemlidir; ancak burada önemli olan ne "iş bulma" kaygısı olmalıdır, ne de diğer insanların söyledikleri. Önemli olan sizin ilgi alanınız, istekleriniz, düşüncelerinizdir. Biyoloji, "yaşam bilimi" demektir. 3 temel doğal bilimden bir tanesidir. Son derece genel bir alana hitap eder: Fizyoloji, Ekoloji ve alt dalları, Evrimsel Biyoloji, Mikrobiyoloji, Biyokimya, Genetik ve alt dalları, Hayvan Davranışları, Viroloji, Histoloji, Sitoloji, Nörokimya, Enzim Kinetiği, Hormonlar, Biyofizik, Biyoinformatik ve daha onlarca alanı barındırır. Siz bu genel alanlardan birinde uzmanlaşabileceğiniz gibi, herhangi tek bir canlı üzerine yoğunlaşarak (örneğin bazı kuşlar ya da örneğin gül bitkisi gibi) ömrünüzü bu canlıların incelenmesine hatta bu canlıların sadece tek bir özelliğinin araştırılmasına adayabilirsiniz (örneğin Rosemary Grant ve Peter Grant çifti 25 yıllarını yalnızca Galapagos Adaları'ndaki Darwin'in İspinozlarına adamışlardır). Biyoloji ile tüm canlılık ve doğa hakkında çok özel bir yaşam görüşü edinebilirsiniz, diğer bilim dallarıyla işbirliği yaparak insanların bin yıllardır cevap aradığı sorulara bilimsel yaklaşımlarda bulunabilirsiniz ve daha da güzeli, istediğiniz herhangi bir canlının veya canlı grubunun, şu anda yaşıyor olsun veya yok olmuş olsun, herhangi bir özelliğini veya genel olarak tüm o canlı grubunu araştırabilirsiniz ki bu da sonsuz bir çalışma alanı demektir. Moleküler Biyoloji ve Genetik, Biyoloji'nin onlarca alt dalından yalnızda bir tanesidir. Bu alanı seçtiğinizde, %100 net olmasa da, büyük oranda alanınızı belirlemiş olursunuz. Tabii ki Moleküler Biyoloji ve Genetik'in de pek çok alt dalı vardır; bunlardan birine yönelebilirsiniz; ancak Biyoloji'deki daha genel alanlardan bir tanesine dönmeniz, özel ilginiz olmadığı takdirde zor ve anlamsız olacaktır. Bu alanı seçtiğinizde, "Ben Biyoloji'yi moleküler düzeyde incelemeye ve özellikle Genetik ile uğraşmaya karar verdim." demiş olursunuz ve tüm eğitiminiz daha ağırlıklı olarak bunun üzerine olur. Yine de çok abartmaya ya da sınırlandırılmışlık korkusuna gerek yok, insan istediği müddetçe her alanda uzmanlaşabilecektir, buna az sonra geleceğiz. Çünkü unutmamak gerekir ki, bu alanın Biyoloji'den kopmasının sebebi, alanının son derece genişlemesiyle beraber, başlı başına bir disiplin olabilecek kadar gelişmesidir. Genel olarak Moleküler Biyoloji ve Genetiği, yukarıda saydığımız Biyoloji dallarından bir kısmına moleküler düzeyde (o alanlarda söz konusu olan olayların biyokimyasal olarak incelenmesi) ve özellikle de genetik açıdan (genlerin etkileşimleri ve genlerin özellikler üzerindeki etkileri) bakmayı hedef alan bilim dalıdır. Son derece faydalı ve güzel bir alan olduğu açıktır. Tıp ise çok daha sınırlı bir alanın, çok daha geniş bir açıdan incelenmesini hedef alır. Tıp, tek bir canlı ve daha spesifik olarak hayvan türünü inceler: İnsan. İnsana çok geniş bir açıdan bakış sağlar tıp bilimi. Bütün kaslarını, kemiklerini, dokularını, organlarını, hücrelerini, bunların anormalliklerini, birbirleriyle ilişkilerini, hormonal düzenlemelerini ve insana dair hemen her şeyi öğrenirsiniz. Tıp bilimi de Biyoloji gibi geneldir; ancak Tıp, Biyoloji'nin insana odaklanmış hali gibidir ve bunun dışarısına çıkmaz. Tıp mezunu olduktan sonra gireceğiniz uzmanlık sınavıyla, önünüze pek çok seçenek sunulur ancak bunların tamamı yalnızca ve yalnızca insanla ilgilidir; aralarındaki temel fark, insana bakış açıları ve insanın belirli özellikleri konusunda uzmanlaşmalarıdır. Tıp mezunları, "Evet, ben sadece insan odaklı çalışmalar yapmak istiyorum." diyen insanlar olmalıdır. Daha sonradan cerrahi, hastalıklar, vb. konularda uzmanlık gelecektir. Tıp üzerine Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyan biri de, insan genetiği üzerine çalışabilecektir; çünkü bu uzmanlığı sırasında bazı genel bilgiler öğrense bile, 6 yıllık insana odaklı eğitimi sebebiyle en iyi bildiği hayvan insan olacaktır. Yani alanı çok geniş olmayacaktır. Zaten 6 sene tıp okuduktan sonra başka bir canlıya odaklanmak istemek saçmadır, böyle bir istek varsa doğrudan Biyoloji ya da Moleküler Biyoloji ve Genetik okunmalıdır. Dediğimiz gibi tıp, özellikle insanı konu alan, insanı seven ve insanlar ve hastalıklarıyla uğraşmak isteyenlerin alanıdır ve burada çalışacaklar da bu özelliklere sahip olmalıdır. Şimdi bir örnek üzerinden bu disiplinlerin bakış açılarını inceleyelim: örneğin Ornitorenk olarak bilinen Platypus isimli hayvanın elektrik kullanarak su içerisinde mükemmel bir şekilde yön bulabilmesini incelemek istediğimizi düşünelim. Biyoloji okumuş ve daha sonra Evrimsel Biyoloji, Su Ekolojisi veya Hayvan Davranışları gibi bir alanda uzmanlaşmış birisi, bu davranışın canlı üzerindeki sonuçlarını inceleyebilecek, diğer canlılarla ilişkilerini gözlemleyebilecek, av-avcı ilişkilerini anlayabilecek, bu özelliğin nasıl ve ne basamaklardan geçerek evrimleşmiş olabileceğini izah edebilecek ve bunun gibi daha fiziksel, daha "gözlenebilir", daha dışsal özellikleriyle uğraşabilecektir. Bir Moleküler Biyoloji ve Genetik uzmanı, bu canlının genlerine bakarak hangi genlerin bu özelliğin gelişimini kontrol ettiğini izleyebilecek ve moleküler düzeyde ne tip olaylar sonucu bu elektriksel uyartıların oluştuğunu çözebilecektir. Eğer Popülasyon Genetiği gibi bir alanda uzmanlaşmışsa, bu özelliğin genetik olarak Ornitorenk popülasyonlarında nasıl dağıldığını gözlemleyebilecek; aradaki genetik farklardan giderek bazı evrimsel sonuçlara ulaşabilecek ve değerlendirebilecektir. Burada unutmamak gerekir ki, Biyoloji okumuş biri de Moleküler Biyoloji ve Genetik üzerine seçmeli dersler alarak bu alanda uzmanlaşabilir. Bunun tersi genellikle doğru olmamakla birlikte, Biyoloji sonrası Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyan biri, doğrudan Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyan biri kadar geniş çapta konu bilgisine sahip olamayacaktır. Tıp ise ornitorenk ile ve herhangi bir özelliği ile ilgilenmez, ilgilenemez. Bu konunun üzerinde bile durmuyoruz bu yüzden. Ancak, bir Biyolog ve bir Moleküler Biyolog, insanın hastalıkları ve üretilen ilaçların bu hastalıklar ve insan bünyesi üzerindeki etkileri konusunda, insanın genel anatomisi haricindeki özel durumlar ve bu durumların insan üzerindeki etkileri konusunda ve özellikle de insan üzerinde cerrahi bir ameliyat yaparak hastalıkların ve sorunların düzeltilmesi konusunda hiçbir bilgiye veya gerekli miktarda bilgiye sahip değildir. Elbette ki bir Biyolog veya Moleküler Biyolog ve Genetikçi, insan ve genel özellikleri hakkında bilgiye sahiptir. Elbette, özel ilgi alanı insansa, bu konuda daha da geniş bilgiye sahip olabilecektir. Ancak doktorlar, insana "müdahale etmeyi" bilirler. İnsanlarda görülen hastalık ve problemlere karşı hangi kimyasalların kullanılması gerektiğini, ne tip bir yöntemle tedavi edilmesi gerektiğini, ameliyat gerekiyorsa bunun nasıl yapılması gerektiğini, vs. bilirler. Tıp, insan ve insan hastalıkları bilimidir. Bunu belki biraz teknisyen-mühendis benzetmesiyle açıklayabiliriz: Mühendis, uygulama bilim dallarından birisinde uzmanlaşmış ve oldukça teorik bir eğitimden geçmiş bir bilim insanıdır. Teknisyen ise, göreceli olarak kısa ama çok daha fazla pratik uygulamaya yönelik bir uzmanlıktır. İkisi de olmadan, teknoloji anlamında hiçbir iş yürümez. Çünkü mühendis, bilim üretir, var olan bilimi geliştirir. Ancak bunun uygulamaya dökülmesi için teknisyenler şarttır. Devrim Arabaları isimli filmde mühendis-teknisyen çatışması işlenir ve ikisinin de olmazsa olmaz olduğu güzel bir şekilde vurgulanır. Gerçekten de, birinin olmadığı bir durumda, diğerini aramak mantıksızdır. Benzer şekilde bir Biyolog veya Moleküler Biyolog ve Genetikçi, bilim üretir, var olan bilimi geliştirir. Daha sonra başka meslek grupları işin içine girer. Örneğin bir hastalığı, Biyologlar inceler ve hastalığın etkenlerini durdurabilecek bir yöntem bulurlar. Daha sonra Kimyagerler buna yönelik kimyasallar üretirler ve ilaç şirketleri bunun pazarlamasını yaparlar. Doktorlar, bu hastalıkları incelerler ve piyasadaki farklı kimyasallardan (ilaçlardan) hangisinin bu hastalığa ve insanın genel bütünlüğüne ve işleyişine en uygun olanı olduğunu seçerler. Doktoların en önemli görevi, insanların tıbbi sorunlarını zamanında ve doğru bir biçimde teşhis etmek ve var olan bilimi doğru yorumlayarak en uygun çözümü bulmaktır. Yani biri olmadan, diğerinin hiçbir anlamı kalmaz. Biyologlar istediği kadar bilim üretsinler, bunu düzgün bir biçimde insanın sorunlarını çözmekte kullanamazsak (doktorlar), özellikle de kibrimiz göz önüne alındığında insan türü kısa sürede yok olur. Benzer şekilde bilim üretilmediği ve geliştirilmediği sürece, istediğimiz kadar doktorlar yetiştirelim, hastalıklara sebep olan varlıkların gelişim dahilinde buna ayak uyduramadığımız sürece hiçbir anlamı kalmayacaktır. Burada, tekrardan, ÇOK ÇOK ÖNEMLİ BİR UYARI yapmak istiyoruz: Bu çıkarımlarda her zaman "sıradan" bir insanı göz önüne aldığımızı unutmayınız! Özel bir ilgi, tüm bu söylediklerimizi alt üst edebilecektir! Size, bu yazının yazarı olarak kendimden bir örnek vereyim ve bu kısmı kendi ağzımdan anlatayım: Ben, Makina Mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Buna rağmen, sayfamızdaki yazıların %99'u bana ait. Bu nasıl olabilir? Son 11 senedir Evrimsel Biyoloji ile ilgilenmekteyim ve oldukça kapsamlı araştırmalar yapmaktayım. Bu sürenin, pek çok insanın mezuniyetten sonra övünerek söyleyeceği bir süre olduğunu düşünüyorum: "11 senedir bu işin içindeyim..." gibi. Bu isteğim ve merakım sayesinde konuyla ilgili geniş bir bilgiye sahip olduğumu düşünüyorum ve bunları yazıya döküp, akademik araştırmalarla destekleyecek kadar kendisini geliştirdim, hala da geliştiriyorum. Alanım Makina Mühendisliği olmasına rağmen Biyoloji dersleri de alıyorum ve okulu bitene kadar 6 Biyoloji dersi alacaktır (yan dal eğitimi almak ile eşit düzeyde). Bunlardan 1 tanesi, normalden farklı olarak Yüksek Lisans dersi (Evrimsel Biyoloji konusunda). Bunu yapılabilmemin tek yolu, isteğimi ortaya koymam, çabalamam ve bu isteğimi akademisyelere gösterebilmemdir. Bunu gören bir eğitmen, yolunuzu açmak için her şeyi yapacaktır. Araştırmalarım ve isteğim sayesinde kendimi akademik olarak da geliştirmekteyim ve şu anda Evrimsel Biyoloji konusundaki akademik araştırmalarda görev almaktayım. Peki ben ne yaptım da işler böyle garipleşti? Üniversite puanıma göre tercih yaptım. Yüksek gelen puanımdan ötürü, yıllarımı harcadığım alanı seçmektense, yüksek puanlı bir bölümü seçtim. Hem de, ilgi alanımdan tamamen zıt bir alanı! Neyse ki, isteğim sonraları tercihime baskın geldi ve yönelimimi değiştirdim, araştırmalarımı yaptım ve ortak bir alan (payda) bulabildim. Gelecekte, son derece önemli gelişmeler kaydedilern Biyorobotik alanında çalışmanın yanısıra, şahsi çabalarım ve mümkün olursa bu alanda yapacağım Yüksek Lisans veya Doktora sayesinde Evrimsel Biyoloji üzerinde de uzmanlaşmayı hedefliyorum. Buradan çıkarılması gereken ders şu: Aklınıza gelmeyecek yöntemlerle hedeflerinize ulaşabilirsiniz. Bunu en kısa yoldan yapmak, elbette ki istenen ve beklenen durumdur. Çünkü bu sayede, diğer insanlar kendilerini isteklerine yönelmeye harcarken, siz alanda uzmanlaşmaya zaman harcayabilirsiniz. Yani ben, kafama koydum: Ben hem mühendis, hem de bir biyolog, yani bir bilim insanı olacağım! Siz de bu şekilde kafanıza bir hedef koyun ve peşinden gidin. Mutlaka başarılı olacaksınızdır. Dolayısıyla bir insanın "para derdi"nden önce "ne istediği" önemlidir. Çünkü sonradan, insan ne yapıp edip isteklerine geri dönmekte, asıl uzman olduğu alanlarda çalışmayı denemektedir. Ne yazık ki sistem dahilinde çoğu zaman yüksek puanlı yerler seçilmekte ve sonrasında pişmanlıklar veya bu örnekte olduğu gibi "istenilen alan" ile "seçilen alan"ın birleştirilme çabaları gözlemlenmektedir. Siz siz olun, tercihinizi YALNIZCA (bu kadar açık ve net söylüyoruz) ne istediğinizi göz önüne alarak yapın. Çünkü sevdiği bir alanda çalışan bir insan, ne olursa olsun para kazanabilecek, ne olursa olsun o konunun uzmanı olmak için her yola başvuracaktır; yukarıdaki örneğimizde olduğu gibi. Şimdi, konumuza geri dönelim: Meslek seçiminde yapmanız gereken şunlardır: Ne istediğinizi, şapkanızı çıkartıp önünüze koyun ve düşünün. Birden fazla alansa, bunları bir kağıda dökün. Daha sonra, istediğiniz alanlar hakkında çok kapsamlı bir araştırma başlatın. İnterneti ve tanıdıklarınızı kullanın. Üniversitelere gidip akademisyenlerle ve öğrencilerle konuşun. Kimse yadsımaz sizi, merak etmeyin. Bir meslekle ilgili en doğru bilgileri, o meslekte görev alan insanların bileceğini unutmayın. Doğrudan onlara sorun. Bizler gibi belli alanlarda uzmanlaşmış kişiler varsa, onlarla görüşün. Sadece artıları değil, eksileri de öğrenin. Bunları not alın. Kısaca, bilimsel bir araştırma yolunu takip edin. En sonunda da, gönlünüzden geçen mesleği tercih edin. Sakın insanların dayanaksız iddialarına göre meslek seçimi yapmayın! Eğer sizin için de, ailelerde genelde olduğu gibi para önemliyse (ki unutmayın, para gerçekten de önemlidir), o zaman onların dediklerini de dinleyin. Ama unutmayın: Para, mesleğe verilmez. Para, emeğe ve emeğin peşinden koşan verilir. Dolayısıyla hangi meslekte çalışıyor olursanız olun, hayallerinizin peşinden koştuğunuz sürece parayı bulacaksınızdır. Er ya da geç. Ancak göreceli olarak zor para kazanılan mesleklerde, ailevi ekonomik durumunuzu ve zor zamanları da göze alabileceğinizden emin olun. Kör bir şekilde hareket etmeyin. Meslek seçiminde düşülecek en kritik hata şudur: "Bu bölümün puanı daha yüksek, demek ki bu bölüm daha iyidir!" Bu, düpedüz bir saçmalıktır. Sınav sisteminde puanın yüksek olması, mesleğin iyi/kötü olması hakkında bir fikir vermez. Puan, insanların tercih miktarını gösterir. Daha çok tercih edilen bir meslek, daha revaçta demektir. 1960'larda, İnşaat Mühendisliği açık ara farkla en yüksek puanla alan meslekti. Günümüzde ise Elektrik ve Elektronik Mühendisliği bu şekilde. Düz ve yanlış mantıkla, İnşaat Mühendisliği'nin 1960'lardan beri "kötüleştiğini", Elektrik ve Elektronik Mühendisliği'nin ise "iyileştiğini" mi düşünmeliyiz? Asla! Sadece insanların tercihleri ve genel anlamıyla trendler (moda), Elektrik ve Elektronik Mühendisliği'na kaymıştır. İşe yine düz mantıkla bakacak olursak, Petrol Mühendisliği ve Maden Mühendisliği en "kötü" meslekler olmalıdır. Hangi insanın mantığı bunu kabul edebilir? Petrol, insan yaşamının ve politikasının ana belirleyicisidir. Maden ve dolayısıyla malzeme olmadan, hiçbir mühendislik iş yapamaz. Her meslek önemlidir. Ki bu sebeple vardırlar. Kimse kafadan meslek uydurmaz. Meslekler, ihtiyaçtan doğar. Benzer şekilde, Antropoloji, Arkeoloji gibi bölümler "kötü" müdür? Bunu iddia edene gülmek gerekir. Evet, belki para kazanmak, popüler mesleklere göre biraz daha zor olabilir; ancak işini iyi yapan bir Arkeolog, Dünyaca ünlü biri haline gelebilir (ki bu düşünüldüğü kadar zor değildir; sadece çaba gerektirir) ve bir doktordan, bir mühendisten çok daha fazla para kazanabilir. Bunlar, ekstrem örnekler değildir; sadece insanın içinde biter ve bilim üretme isteğine bağlıdır. Sakın ama sakın, mesleğinizi sınav puanına göre seçmeyiniz! Yazarlarımızdan ÇMB buna uymadığı için, şimdi, mesleki eğitiminin son senesinde, isteklerinin peşinden gitmeye karar verebilmiştir (gerçi hayatımdan memnunum çünkü nasıl adımlar atmam gerektiğini öğrendim, uyguluyorum. Ama ben gerek ailem, gerek geçmişim, gerek kendi çabalarım, gerek karakteristik özelliklerim açısından şanslıydım. Herkes bu kadar şanslı olmayabilir veya şans yüzünüze gülmeyebilir). Bu şekilde zorlayıcı yollara sapmaktansa, en baştan kararınızı doğru veriniz. Unutmayın: Milyarder olabilme potansiyeline sahip olduğunuz ama sevmediğiniz bir alandansa, ekonomik açıdan "sıradan" olarak addedilen ama sevdiğiniz/istediğiniz bir alanı yeğleyin. Çünkü bu istek, o mesleğin, muhtemelen o konuda hiçbir bilgisi olmayan insanlarca yaftalandığı "sıradan"lığını silip atacak, akıl almaz başarılara imza atmanızı sağlayacaktır. Burada bir diğer konunun önemi ortaya çıkmaktadır: Bir meslekle ilgili (çalışma alanları, kazanabileceği para, vb.) yorumlar yapan insanlar, o konuda sadece televizyondan duyduklarıyla mı yorum yapmaktadırlar; yoksa konu hakkında geniş bir bilgiye sahipler midir? Ne yazık ki anne-babalar, sadece popüler olarak duyulanlardan etkilenerek "Moleküler Biyoloji çok kötü, tıp ne güzel meslek." gibi yorumlar yapmaktadırlar. Bu, bilimsel olmamakla birlikte, son derece yanlış yönlendiricidir. Bu sebeple Evrim Ağacı olarak, aramızdaki ebeveynleri de kibarca uyarmak ve bir ricada bulunmak istiyoruz: Evlatlarınızın meslek seçimlerinde, onların isteklerine önem verin. Unutmayın ki siz öldükten sonra da o meslekle uğraşacak olan evlatlarınız olacak, ömürlerini o mesleğe adayacak olan evlatlarınız olacak. Dolayısıyla bunun seçimini yapmak, sadece ve sadece onlara düşer. Sizlere şunu tavsiye ediyoruz: onları araştırmaya ve sorgulamaya yönlendirin: Güzel Sanatlar mı istiyor? Nedenini ona sorun, kendi kendisini tatmin edecek cevaplar verip veremediği ölçün ve anlamasını sağlayın. Ve eğer gerçekten kendisini ikna edebildiyse, bırakınız yapsın. Emin olun, sizin dayattığınız ya da gönlünüzde geçen meslekte ulaşacağı başarıdan çok daha iyilerine ve daha önemlisi, çok daha tatmin edicilerine ulaşabilecektir. Hayatınızın her alanında mantığınızla, tarafsızlığınızla, bilim ile hareket edin. Duygularınızı, kararlarınıza karıştırmaya başladığınız anda, hatalar da beraberinde gelmeye başlayacaktır. Bunlar toz pembe hayaller değil, hayatın gerçekleri ve dönemeçleridir. Bir insanın hayatını kendisinin şekillendirmesinden daha önemli bir özgürlük olamaz. Unutmayın! Bu hayat sizin ilk, tek ve son hayatınız. Seçimlerinizi ona göre yapınız. Umarız açıklayıcı olabilmiştir. Saygılarımızla. ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/tip-biyoloji-molekuler-biyoloji-ve-genetik-uzerine-aciklamalar-ve-meslek-secimi-ile-ilgili-tavsiyeler

Kültür-balıkçılığında Biyoçeşitliliğin Yönetilmesi

'Kültür-balıkçılığı'; balık ve diğer su-organizmalarının, besin veya diğer amaçlar için yetiştirilmesidir. Günümüzde, Dünya'daki balık ve diğer su ürünlerinin %13'ü kültür-balıkçılığından sağlanmakta iken, bu oran büyük (yıllık %6-7) hızla artış göstermektedir. Bu ise kültür-balıkçılığının; halihazırda Dünya'daki en hızlı büyüyen bir gıda sektörü olduğu anlamına gelmektedir. Kültür-balıkçılığındaki verimlilik; besinlerin ve su kalitesinin sürdürülmesi açısından, diğer su-organizmalarının geniş (biyo-) çeşitliliğine bağımlı olmaktadır. Diğer bir açıdan, yetiştirilen organizmaların serbest bırakılması veya bir habitatın başka bir yapıya dönüşmesi yoluyla, su-organizmalarının doğal popülasyonlarının çeşitliliği üzerinde ve ekosistemlerin yapısı üzerinde tamamen ters etkiler yaratabilir. Kültür-balıkçılığındaki üretimin çoğunluğu; yaklaşık olarak 200 adet tür ile gerçekleştirilmektedir. Sucul (aquatic) biyoçeşitlilik; doğal sistemlerde ve özellikle iç-sularda dikkati çeken (uyarı verici) hızlarda kaybedilmektedir. Bu düşüşteki en büyük pay ise; kirlenme, sucul habitatlarda yapay yapı değişiklikleri ve üretilen türlerin ortama salınması (serbest bırakılması) unsurlarında bulunmaktadır. Bu kayıplar; su-organizmalarının, kültür-balıkçılığı açısından sahip olabilecekleri potansiyelin değerlendirilmesindeki çabaları sınırlandırmaktadır. Mevcut durumda bile, balık üreticileri için sağlıklı olan veya rölatif olarak bozulmamış olan yaban hayatı popülasyonlarından, genetik malzemenin bulunması ve toplanması giderek daha güç olmaya başlamıştır. Yaban hayatına ait genetik kaynakların ve bunların canlı kalmasına karşı olan tehditlerin belirlenerek belgelendirilmesi; yaban hayatı popülasyonlarının ve çevrelerinin korunması için alınan özel önlemlerin uygulanmasındaki ilk adımdır. Uluslararası Yasayan Sucul Kaynaklar Yönetimi (ICLARM; The International Centre for Living Aquatic Resources) ve FAO; İnsanoğluna doğrudan yararlı olan neredeyse tüm balık türlerini kapsayacak şekilde, bugün yaklaşık Dünya'daki balık ürünlerinin yarısını içine alan bir veri-tabanı altyapısı (FishBase) geliştirmiştir.  Kültür-balıkçılığının, yaban hayatı stokları üzerindeki olumsuz etkisinin en aza indirilmesinde UNEP Önerileri: Kapalı kültür alanları: üretilen organizmanın kaçmasını engellemek için daha iyi bir korunak uygulamak. Sterilizasyon: doğrudan genetik etkilerin önlenmesinde kolayca izlenen bir yol. Yöreselleştirme: çiftliklerin yabani popülasyonlardan uzakta kurulması, yaban hayatı popülasyonlarına gen akışını azaltan ve yayılımı en aza indiren deniz çiftlikleri için yer seçimi. Kıyı parkları: değerli yaban hayatı popülasyonları için tam korunmuş alanların temin edilmesi. Azaltılmış veya seçici balıkçılık: avlanma baskısının azaltılması veya bu baskının kültür-balıkçılığına yönlendirilmesi yoluyla, doğal (yerli) popülasyonların korunması. Ulaşım üzerindeki kısıtlamalar: egzotik genlerin ve hastalıkların yayılımını azaltmak için, canlı balık ve yumurtaların taşınması işlemlerinin kısıtlanması. Gen Bankaları: yöresel popülasyonların yok olmasına karşı, 'gen bankaları'nın kurulması. Yerli popülasyonlardan kaynaklanan genetik farklılıkların en aza indirilmesi: kaçan veya bırakılan balıklar ile, alıcı ortamlardaki yabani popülasyonlar arasındaki genetik farklılıkların en aza indirilmesi yoluyla, gen akışı etkilerinin azaltılması. Çalışanların eğitimi: organizmaların su-ortamına kazara bırakılma riskini en aza indirmek için, (uzman olmayanlar dahil olmak üzere) tüm kültür-balıkçılığı çalışanlarının, 'temel eğitim' almalarının sağlanması.

http://www.biyologlar.com/kultur-balikciliginda-biyocesitliligin-yonetilmesi

Kırım Salebi Kurtarılıyor!!!

Kırım Salebi Kurtarılıyor!!!

Sorgun Barajı Suları Altında Kalacak Dactylorhiza iberica (Kırım Salebi) Kurtarılıyor Orman ve Su İşleri Bakanlığı VII. Bölge Müdürlüğü, Mersin Şube Müdürlüğü7. Bölge Müdürlüğümüze bağlı Mersin Şube Müdürlüğü Erdemli İlçesi Sorgun mevkiinde 2014 yılı Şubat ayı içerisinde temeli atılan ve kurulması planlanan Sorgun Barajı göl aynası alanı ile ilgili “Sorgun Barajı Göl Aynası (Göl Alanında) Altında Kalacak Bitki Türlerinin Tespiti Projesi” kapsamında, su aynası altında kalacak sahalarda incelemeler yapılarak, risk altında veya ekonomik (tıbbi- aromatik v.b.) değeri olan endemik, lokal endemik, nadir ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin tespiti, nakli ve yetiştirilmesi ile ilgili arazi çalışmaları devam etmektedir.Projede görev alan akademisyen ve uzmanlar (flora ve vejetasyon) ile Mersin Şube Müdürlüğünde görev yapan teknik personeller proje sürecinde bugüne kadar yaptıkları arazi çalışmalarını Bölge Müdürlüğümüzle paylaştılar.2014 yılı Mayıs ayında başlayan çalışmalar yüklenici firma koordinatörlüğünde gerçekleştirilmekte olup, bitkilerden taşınabilir özellikte olanların belirlenmesi ile neslini devam ettirebileceği iklim, toprak yapısı ve ekolojik özellikler açısından en uygun habitatların belirlenmesi çalışmaları tamamlanma aşamasına gelmiştir. Bu bağlamda; arazi çalışmaları sonucunda göl aynası içerisinde bir orkide türü olan Dactylorhiza iberica (M.Bieb. ex Willd.) Verm.(Kırım salebi) türü tespit edilmiş ve bu türün taşınmasına karar verilmiştir. Orchidaceae familyası tohumlu bitkiler içerisinde Asteraceae familyası ile birlikte dünyada en fazla tür ile temsil edilen familyadır. Dünyada 880 cins ve yaklaşık 27000 tür ile temsil edilmektedir (Stevens, 2008; WSCP, 2010). Türkiye’de ise 25 cins tür ve tür altı kategoriler de dahil 201 takson ile yayılış gösteren bu familya 55 endemik takson içermektedir. Bu sayılara hibrit türlerde dahildir (Güner, A. ve ark. 2012).Bu çalışmada taşınması planlanan Dactylorhiza iberica (Kırım salebi) türü, CITES EK-II listesinde yer alan bir tür olmamakla birlikte yetişme ortamında ender olarak bulunması ve ülkemiz genelinde orkide yumrularının geleneksel olarak büyük miktarlarda toplanarak bu yumrulardan elde edilen salebin yüksek oranda tüketilmesinden ve ihraç edilmesinden dolayı popülasyonlarında ciddi azalma söz konusu olduğundan koruma öncelikli tür olarak değerlendirilmiş ve taşınmasına karar verilmiştir.Sorgun Baraj Göl Aynası Altında Kalacak Bitki Türlerinin Tespiti Projesi kapsamında Bakanlığımız nezdinde yapılan protokol gereği proje çalışmalarından elde edilen sonuç ve çıktıların protokol taraflarına sunulacağı bilgilendirme toplantısı Mersin’de yapılacaktır.Dactylorhiza iberica (M.Bieb. ex Willd.) Verm. (Kırım salebi) Bitkisinin Özellikleriİnce gövdeli, 20-40 (-60) cm uzunluğunda bir bitkidir. Yumru turp gibi şişkin, daralmış, genellikle uca doğru 2-3 lobludur. Yapraklar dik, şeritsi-mızraksı ve desensizdir. Çiçek kurulu silindirik, gevşek ve çok çiçeklidir. Çiçekler açık pembeden koyu pembeye kadar renklidir.Yetişme ortamı kireçli su kaynaklarının oluşturduğu bataklıklarda, göl ve nehir kıyılarında, ıslak çayırlarda, daha çok kireççe zengin topraklardır. Çiçeklenme zamanı Haziran-Temmuz, bazen Ağustos aylarıdır. 800 metreden 2500 metreye kadar olan yüksekliklerde yayılış gösterir. Dünya yayılışı Yunanistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Kuzey Irak, Lübnan, Suriye, İsrail, Kırım ve Kafkaslar, Kuzey ve Batı İran’dır. Türkiye’de ise geniş yayılışlıdır (Renz, J., Taubenheim, G., 1984; Kreutz, K., Çolak, A.H., 2009).Sorgun Barajı Göl Aynasında söz konusu türün tespit edildiği ve nakledileceği koordinatlar belirlenmiştir. Türün nakli 2015 yılının Haziran ayının ikinci haftasında, yumrusu da dahil olmak üzere bitkinin tamamının saksılara alınarak belirlenen uygun habitata hemen dikilmesi şeklinde gerçekleştirilmelidir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/kirim-salebi-kurtariliyor

Ankara İli Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Meyvelerini Vermeye Başladı…

Ankara İli Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Meyvelerini Vermeye Başladı…

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce 6 Şubat 2015 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda, Ankara İli’nin Karasal ve İçsu Ekosistemleri Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Projesi Ekip Lideri Prof. Dr. Mecit VURAL tarafından “Ankara Florası” başlıklı bir sunum yapılmıştır.Bu proje sonuçlarına göre Ankara’nın bitki çeşitliliği açısından ne kadar ilginç ve önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Projenin damarlı bitki verileri Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mecit VURAL ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. İsmail EKER tarafından sağlanmıştır.Proje öncesinde Ankara’dan bilinen bitki türü sayısı 1500 iken, proje çalışmaları ile 2200’e; endemiklerinin sayısı ise 290 iken, 390’a çıkmıştır. Ankara’da tehlike altında bulunan türler ve tehlike kategorileri şöyledir; -22 takson Çok Tehlikede “CR”-25 takson Tehlikede “EN”-42 takson Zarar Görebilir “VU”Bu türler uzun vadede önceliklendirme sırasına göre izleme programına alınacaktır. Bunlardan Tehlike kategorisi Çok Tehlikede “CR” olan öncelikli 9 tür acilen koruma ve izleme çalışmasına alınmıştır. Bu türler:Angora tırfılı (Cytisus acutangulus)Beypazarı geveni (Astragalus beypazaricus)Türk kayagülü (Aethionema turcica) Gürsöğüt geveni (Astragalus yildirimlii)Öldürgen (Anabasis aphylla)Ana kardikeni (Acantholimon anatolicum)Bey sümbülü (Muscari adilii)Koca soda (Salsola grandis)Mermer sığırkuyruğu (Verbascum gypsicola)İzleme çalışması yapılacak bu türlerin bulunduğu noktalara gerek bilgilendirme panoları yapılacak gerekse habitatları tel örgü ile çevrelenecektir. Yıllar içerisinde popülasyonlarında meydana gelen değişimler izlenecektir.Ankara İli’nde endemiklerce zengin, korunması ve izlenmesi gereken en önemli alan Ayaş Aysantı Beli’dir. Bu alandaki türler son yıllarda tarımsal faaliyetler nedeniyle habitat parçalanmasına maruz kalmış ve yok olmaya yüz tutmuştur.Çok sayıda endemik türü barındıran bu alanda tehlike altındaki türler şunlardır;-Aethionema turcica-Astragalus panduratus-Astragalus densifolius subsp. ayashensis-Campanula damboltiana-Crepis purpureaAlanın doğal yapısının korunması ile birlikte bu nadir endemikler de yaşantısını sürdürecektir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/ankara-ili-biyolojik-cesitlilik-envanter-ve-izleme-projesi-meyvelerini-vermeye-basladi

Orak hücre özelliği

Genetik olarak kalıtılan çekinik hastalık. Kırmızı kan hücrelerinin bir kısmı ya da tamamı orak bir şekile sahip oluyor. Semptomları; acı ve aşırı aneminin yanında kalp, ciğler ve böbrek sorunları. Bu durumda heterozigot özelliğe sahip bireyler ölümcül problemlere sahip oluyorlar fakat sıtmaya karşılık yüksek derecede bağışıklığa sahip oluyorlar. Orak hücre en çok Orta Afrika popülasyonlarında ve ataları bu bölgeden gelen insanlarda gözüküyor. Bu özellik orak hücre anemisi diye de adlandırılıyor.

http://www.biyologlar.com/orak-hucre-ozelligi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Harvard Medical School’dan David Reich’in öncülük ettiği araştırmaya göre; tarih öncesi insanların antik DNA’larının analizleri, şimdiki tarihten 45.000 ile 7.000 yıl öncesi aralığında Avrupa’da dramatik popülasyon değişimlerine işaret ediyor.

http://www.biyologlar.com/buzul-cagi-avrupasinin-genetik-tarihi-1

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Harvard Medical School’dan David Reich’in öncülük ettiği araştırmaya göre; tarih öncesi insanların antik DNA’larının analizleri, şimdiki tarihten 45.000 ile 7.000 yıl öncesi aralığında Avrupa’da dramatik popülasyon değişimlerine işaret ediyor.

http://www.biyologlar.com/buzul-cagi-avrupasinin-genetik-tarihi

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkeleler ve keler gibi sürüngenler için bile seks ve cinsellik basit sıradan olaylar olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/kertenkelelerde-ucuncu-cinsiyet-disilerle-rekabet-edebilir

Türkiye’de Bulunan Başlıca Kuş Cennetleri

Türkiye’de Bulunan Başlıca Kuş Cennetleri

Türkiye’nin dünya üzerindeki konumu, Türkiye’ye birçok özellik kazandırmıştır. Orta kuşakta yer alan ülkemizde çok çeşitli bitki ve hayvan topluluğunun bulunması bu özelliklerin en önemlilerindendir.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-bulunan-baslica-kus-cennetleri

Tür koruma stratejileri ve genetik çeşitlilik / Yeşil ağaçkakan ve orman ağaçkakanı

Tür koruma stratejileri ve genetik çeşitlilik / Yeşil ağaçkakan ve orman ağaçkakanı

Yazıya konu olan iki farklı ağaçkakan türünün evrimsel geçmişi hakkında ortaya koyduğumuz hikaye, herhangi bir türe ait genetik çeşitlilik desenini çalışmanın, koruma stratejilerinin geliştirilmesinde ne derece önemli olabileceğine dikkat çekiyor.

http://www.biyologlar.com/tur-koruma-stratejileri-ve-genetik-cesitlilik-yesil-agackakan-ve-orman-agackakani

"Zıplayan Genler" (Transpozonlar) Şizofreni ile İlişkilendirildi!

"Zıplayan Genler" (Transpozonlar) Şizofreni ile İlişkilendirildi!

Çalışma genlerin gerçekten de şizofreniye neden olup olmadıklarını söyleyemez, sadece bu ikisi arasında bir bağlantı olduğunu söyleyebilir.

http://www.biyologlar.com/ziplayan-genler-transpozonlar-sizofreni-ile-iliskilendirildi

Saç Renginin Evrimi

Saç Renginin Evrimi

Yalnızca esmerlerin yaşadığı bir dünya hayal edin. İnsan atalarının primatlar olarak ilk ortaya çıktıkları zaman, aslında Dünya tam olarak böyleydi.

http://www.biyologlar.com/sac-renginin-evrimi

Evrim, Bir Popülasyon İçerisinde Kalıtılan Karakterlerin Nesiller İçerisindeki Değişimidir!

Evrim, Bir Popülasyon İçerisinde Kalıtılan Karakterlerin Nesiller İçerisindeki Değişimidir!

Evrim popülasyon içerisindeki kalıtımsal özelliklerin başarılı nesillere bağlı değişimini açıklar. Ekoloji bilimini tamamen anlamak için öncelikle evrimsel kavramlar anlaşılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/evrim-bir-populasyon-icerisinde-kalitilan-karakterlerin-nesiller-icerisindeki-degisimidir

Yaşamın Kökeninde Metaller mi Var?

Yaşamın Kökeninde Metaller mi Var?

Canlılık denince ilk aklımıza gelen yumuşak, süngerimsi ve ıslak şeyler oluyor. Bazen de sonu “om”la biten çeşitli adları çağrıştırıyor:

http://www.biyologlar.com/yasamin-kokeninde-metaller-mi-var

Tıp, Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Açıklamalar ve Meslek Seçimi İle İlgili Tavsiyeler

Tıp, Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Üzerine Açıklamalar ve Meslek Seçimi İle İlgili Tavsiyeler

İlk olarak şunu söylemeliyiz ki, Biyoloji ve Tıp çok farklı iki disiplindir. İkisi de son derece önemlidir; ancak burada önemli olan ne "iş bulma" kaygısı olmalıdır, ne de diğer insanların söyledikleri.

http://www.biyologlar.com/tip-biyoloji-molekuler-biyoloji-ve-genetik-uzerine-aciklamalar-ve-meslek-secimi-ile-ilgili-tavsiyeler-1

Çıplak Gerçek: İnsanların Neden Kürkü Yoktur?

Çıplak Gerçek: İnsanların Neden Kürkü Yoktur?

İnsanlar neredeyse çırılçıplak durumdaki derileriyle, primatlar arasında benzersizdir. Sülalemizin tüm diğer üyeleri, çoğu başka memeli türünde olduğu gibi kalın bir kürke sahiptir.

http://www.biyologlar.com/ciplak-gercek-insanlarin-neden-kurku-yoktur

Tuz Miktarı Kurbağa <b class=red>Popülasyonlarında</b> Cinsiyet Oranını Değiştiriyor olabilir.

Tuz Miktarı Kurbağa Popülasyonlarında Cinsiyet Oranını Değiştiriyor olabilir.

Kurbağalar, asfalt yüzeylerindeki buzu çözmek için kullanılan yol tuzlarındaki kimyasal maddelerden etkilenebilir. Bu durum yerel kurbağa popülasyonlarını etkileyebilir. (Fotoğraf David Cannon / Getty Images)

http://www.biyologlar.com/tuz-miktari-kurbaga-populasyonlarinda-cinsiyet-oranini-degistiriyor-olabilir-

Genetik Verilere Göre; Japonya’da Yaygın Olarak Bulanan Asya Ağaç Kurbağası Belki İki Yeni Türe Ayrılmış Olabilir

Genetik Verilere Göre; Japonya’da Yaygın Olarak Bulanan Asya Ağaç Kurbağası Belki İki Yeni Türe Ayrılmış Olabilir

Japon bilim insanları, yaygın olarak bulunan Asya ağaç kurbağalarının genetik verileri temel alındığında, iki ayrı türe ayrılmış olabileceğini keşfettiler. (Fotoğraf: WPA Pool / Getty Images)

http://www.biyologlar.com/genetik-verilerin-gosterdigine-gore-japonyada-yaygin-olarak-bulanan-asya-agac-kurbagasi-belki-iki-yeni-ture-ayrilmis-olabilir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0