Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 57 kayıt bulundu.

Filogenetik ağaç yapımı

Evrim bir dallanma süreci olarak düşünülebilir. Topluluklar zaman içinde değişime uğrar ve bunun sonucu farklı dallar halinde türleşir, birbiriyle melezlenir veya tükenerek son bulur. Bu süreçler bir filogenetik ağaç olarak gösterilebilir. Filogenetiğin çözmeye çalıştığı sorun, genetik verilerin sadece bugüne ait olması, fosil kayıtlarının (osteometrik verilerin) ise tesadüfi ve güvenilmez olmasıdır. Tüm ağacın çizilebilmesi içine evrimin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgiler kullanılır. Dolayısıyla filogenetik ağaç, evrimsel olayların meydana gelme sırasıyla ilgili bir hipoteze bağlıdır. Kladistik, canlı gruplarının birbiriyle paylaştığı özelliklere göre sınıflandırma yapması nedeniyle filogenetik ağaçlar hakkında çıkarım yapmak için hâlen tercih edilen yöntemdir. Filogenik çıkarımları yapmak için kullanılan en yaygın yöntemler arasında parsimoni, maksimum olasılık ve Markov zinciri Monte Karlo-temelli Bayes çıkarımı sayılabilir. Yirminci yüzyıl ortalarında popüler olan ama günümüzde geçerliliğini yitirmiş olan fenetik, uzaklık matrisine dayalı yöntemler kullanarak toplam benzerliğe dayalı ağaçlar inşa etmekte kullanılır, bunların filogenetik ilişkilere karşılık geldiği varsayılır. Tüm bu yöntemler sözkonusu biyolojik türlerde gözlemlenen özelliklerin evrimleşmesini betimleyen matematik modellere dayalıdır ve genelde moleküler filogenetikte uygulanırlar. Moleküler filogenetik durumunda kullanılan biyolojik özellikler, nükleotit veya amino asit dizileridir.

http://www.biyologlar.com/filogenetik-agac-yapimi

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

AKTİVE PARSİYEL TROMBOPLASTİN ZAMANI (aPTT, Parsiyel tromboplastin zamanı, PTT)

Normal Değer: 25-36 saniye Kullanımı: İntrensek koagülasyon sisteminin değerlendirilmesi, heparin tedavisinin monitörize edilmesi, hemofili A ve B taraması, faktör II, V, VIII, IX, X, XI ve XII’nin konjenital eksikliklerinin taranması, DIC, disfibrinojenemi, karaciğer yetmezliği, dolaşan antikoagülanlar ve K vitamini yetersizliğinin değerlendirilmesinde kullanılır www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/aktive-parsiyel-tromboplastin-zamani-aptt-parsiyel-tromboplastin-zamani-ptt

AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI

AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI

İli : AĞRI Adı : AĞRI DAĞI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 2004 Alanı : 87.380 ha. Konumu : Ağrı ve Iğdır ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Doğubeyazıt – Gürbulak ilçesi devlet karayolu ve Iğdır İli Nahçıvan sınır kapısı arasındaki devlet karayolu ile Milli Parka ulaşılabilir. Kaynak Değerleri :           2002 yılının uluslararası düzeyde “Dağlar Yılı” olarak kutlanması ve Türkiye’nin kutlama etkinlikleri çerçevesinde önemli bir dağı milli park statüsüne kavuşturma taahhüdü bulunması nedeniyle Ağrı Dağının öncelikle milli park ilan edilmesine yönelik çalışmalar 2002 yılı aralık ayında başlatılmıştır. 2003 yılı itibariyle 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu gereği ilgili Bakanlıkların görüşüne sunulan öneri alana başlangıçta Milli Savunma Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olumsuz görüş vermişlerdir. Ancak adı geçen Bakanlık yetkilileri ile 2003 ve 2004 yıllarında karşılıklı görüşülerek mutabakata varılmış ve 2004 yılı Ekim ayında Milli Park teklifi Bakanlar Kurulu’na sunulmuş ve 17 Kasım 2004 tarih ve 25643 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak Milli Park ilan edilmiştir.           Ağrı Dağı Milli Parkı Büyük ve Küçük Ağrı Dağları, Meteor Çukuru ve Nuh’un gemisinin bulunduğu alanlar olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Ağrı ve Iğdır illeri sınırları içerisinde kalan Milli Parkın toplam alanı 87380 ha’dır.           Ağrı Dağı, 5137 m yüksekliği ile ülkemizin ve Avrupa’nın en yüksek noktası olması yanında zirvesinde de ülkemizin en büyük buzulu bulunmaktadır. Ağrı Dağının bulunduğu coğrafyada paleolitik çağdan günümüze dek birçok medeniyet yaşamıştır. Hurriler, Urartular, Kutlar, Hun’lar, Araplar, Selçuklu’lar, İlhanlı’lar, Harzemşahlar, Timuroğulları, Safaviler, Çıldıroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve sonrasında 1514’de Çaldıran zaferi ile Osmanlılar yerleşmiştir.           Ayrıca insanlık tarihinde Ağrı Dağı, Nuh’un gemisinin tufandan sonra indiği yer olarak bilinmektedir. Dünyada Alaska’daki meteor çukurundan sonra ikinci büyük göktaşı çukuru da milli park sınırları içerisindedir. Flora ve fauna bakımından da oldukça zengin olan alandaki önemli türler şu şekildedir.           Flora : Ardıç, Andıç, Gürgen, Huş, Kafkas Üçgülü, Kırmızı Üçgül, Aküçgül, Yabani Fiğ, Yabani Yonca, Kılçıksız Brom, Tilki Kuyruğu, Koyun yumağı, Yabani Arpa, Yabani Buğday, Yabani Çavdar.           Fauna : Ur Keklik, Kaya Kekliği, Çil Keklik, Yaban Koyunu, Çengel boynuzlu Dağ Keçisi, Tilki, Kurt, Tavşan, Vaşak, Yaban Domuzu, Akbaba, Kartal, Şahin, Doğan, Engerek Yılanı, Alabalık, Sazan bulunmaktadır. Ayrıca yakın bir zamanda Anadolu Parsı’nın görüldüğü söylenmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr VİDEO GALERİ         FOTO GALERİ

http://www.biyologlar.com/agri-dagi-milli-parki

Primer Tasarımı ve Biyoinformatik

Primer tasarımı hakkında daha detaylı bilgi almak ve Primer-BLAST adlı web tabanlı primer tasarım aracını öğrenmek için bu yazının yanı sıra yeni hazırladığım Primer Tasarımı yazı dizisine de bir göz atabilirsiniz. Primer tasarımı her ne kadar birçok kişi için korkutucu olsa da, aslında birkaç noktaya dikkat edildiğinde gayet kolayca başarılabilen kolay bir tasarım. Primer3Plus gibi ücretsiz ve çevrimiçi araçların varlığında ise neredeyse çocuk oyuncağı. Temel sıkıntı, iyi bir primer tasarımında olması gereken şeylerin tam olarak bilinmeden bu işe kalkışılması; yardım sayfalarını ve varolan örnek dersleri okumadan primer tasarımı yapmaya kalkınca sonuç bir facia olabiliyor. Türkçe kaynaklar sınırlı ancak yine de hızlı bir Google aramasıyla bulunabiliyor. Bu haliyle primer tasarımı artık biyoinformatik açısından popülerliğini yitirdi diyebiliriz; artık bu işi yapan bir çok yazılım geliştirildi ve bahsettiğim gibi çevrimiçi ve ücretsiz olanlara da kolaylıkla ulaşılabiliyor. Primer tasarımını ilgi çekici bir biyoinformatik projesi haline getirebilecek ihtiyaçlardan biri, birçok farklı primeri aynı anda aynı PCR cihazında çalışabilir hale dönüştürmek; bunu yapan yazılımlar da mevcut ancak ücretli olarak sunuluyor. Eğer çalıştığınız laboratuvarda sınırlı sayıda örnekle ve ara sıra PCR deneyi yapıyorsanız, belki tüm primerlerin aynı sıcaklıkta optimum olarak çalışıp çalışmaması sizin için pek de önem ifade etmiyor olabilir. Ancak rutin olarak PCR çalışılan, PCR cihazlarının yoğun bir şekilde kullanıldığı ve mümkün olduğunca yüksek verimli bir şekilde kullanılması gerektiği durumlarda tüm primerlerin neredeyse aynı sıcaklıkta çalışıyor olması büyük oranda zamandan kazandırabilir ve iş yükünü gayet azaltabilir. Peki bu nasıl yapılabilir? Herhangi bir primer tasarım yazılımını incelediğimizde (bu durumda Primer3Plus'tan bahsediyor olacağım) otomatik olarak hesaplanan primerin sıcaklığının (Tm) sadece bazlara göre değişmediği, ortamda bulunan anyon ve katyonların da büyük oranda Tm değerine etki ettiğini kolaylıkla farkedebiliriz. Hatta bunun pratik bir etkisi de var. Bir dizi primer sipariş ettiğinizde bu primerlerin bazı durumlarda hesapladığınız sıcaklıklarda çalışmadığını farkedersiniz. Bunun nedeni çoğu zaman şudur: primer tasarımı yaptığınız yazılımın varsaydığı sodyum (Na) ve potasyum (K) konsantrasyon değerleriyle (genelde bu değerleri bulmak için birkaç tıklama fazla yapmanız gerekir) kullandığınız PCR karışımının (master mix) sodyum ve potasyum konsantrasyon değerleri birbirinden oldukça farklıdır ve bu bazı durumlarda 4-5 °C farklılığa neden olur. İşin arkasında yatan nedeni farkedemediğiniz için de ya fazladan deney yaparsınız, ya da yeniden primer sipariş etmek zorunda kalırsınız. Konumuza dönelim; primer tasarlarken belirli bir sıcaklık aralığında etkin bir şekilde çalışabilmeleri için nasıl bir tasarım yapabiliriz, ve nasıl bir programa ihtiyacımız var? Öncelikle Tm değerinin hesaplanması için kullanılan formüllere bakalım. Kabul gören birkaç formül var; bunlardan en basit olanı şu: Tm (°C) = (4 x GC) + (2 x AT) Bu formül 13'den fazla nükleotitlik primerler için tavsiye edilmiyor; yani pratik bir primer tasarımında kesin sıcaklık değerlerini bu formülle hesaplayabilmek mümkün değil. Ancak programlama açısından baktığımızda, primerler için önerilen 52-58 °C lik bir Tm aralığında primer tasarlayabilmek için kolay bir programlama projesi olabilirdi. Gelelim gerçek hesaplamaya. Primer3 ve NCBI Primer BLAST web araçlarında kullanılan formül (referans makaleye buradan ulaşabilirsiniz) ise biraz daha karışık ve daha gerçekçi; bu formüller deneydeki sodyum ve potasyum değerlerini de hesaplamaya katıp daha kesin Tm değerleri sunuyor. Formül biraz karışık ve ilk gördüğümde biraz gözüm korkmuştu, ancak formülü "insani" bir şekilde görebilmek için kolay bir yol var. Bu kolay yola geçmeden önce, bahsedilen formülün yer aldığı bir web sitesinden detayları görebilirsiniz. Kolay yol şu: bu hesaplamayı daha önce bir web aracı yapmış ve kullandığı formülü de Perl programlama dilinde kodlayarak kaynak kodlarını sunmuş. Perl kodu da herhangi bir programlama diline kolaylıkla uyarlanabilir durumda. Tam olarak yerini söylemeyeceğim ancak ilgilenenler Primer3 web aracının kaynak koduna göz atarak hızlıca hesaplamayı bulabilir. Peki ya sonrası? Otomatik primer tasarlayabilmek için seçilen hedef bölgelerden belirli şartları sağlayan primer dizilimlerini hesaplayabilmek için kullanılabilecek bazı eklenti ve paketler var; özellikle Matlab ve R'da ilgili fonksiyonlara kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Matlab'daki "Bioinformatix Toolbox"da primer tasarımıyla ilgili örnek bir çalışma dahi mevcut. Yukarıda bahsettiğim Tm hesaplamasını da çalışmanıza dahil ettiğinizde ortaya gayet kullanışlı bir yazılım çıkarabilirsiniz. Böylece kullanıcının FASTA formatında gireceği DNA dizilimlerinin içerisinde belirli hedef Tm değerleri ve çoğaltılacak olan bölgenin uzunluk aralıkları şartlarını sağlayan bir dizi primeri otomatik olarak saniyeler içerisinde üretebilir, aynı zamanda bazı zor primerler için de yine otomatik olarak sodyum ve potasyum değerleriyle oynayarak primer diziliminin yanı sıra sodyum ve potasyum konsantrasyon değerleri de önerebilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/primer-tasarimi-ve-biyoinformatik

Radyasyon Onkologları İspanya’da Buluştu

Radyasyon Onkologları İspanya’da Buluştu

Türkiye ve dünyada kanser konusunda çalışmalar yapan 500’den fazla radyasyon onkolojisi uzmanı, Truebeam Sistemi kullanarak gerçekleştirilen daha kısa kısa süreli tedavilerle elde edilen başarılı sonuçları paylaştılar. Avrupa Radyoterapi ve Onkoloji Derneği Kongresi sırasında bir araya gelen 500’ den fazla onkoloji uzmanı yüksek doz hızına sahip Varian TrueBeam sistemi ile RapidArc Radyocerrahi yöntemi kullanılarak tedavide kaydedilen önemli aşamalar hakkında bilgi alışverişinde bulundu.Yıllık ESTRO Konferansı kapsamında gerçekleştirilen Varian Yeni Teknolojiler Sempozyumu’nda konuşmacılar, prostat kanseri tedavisinde çok kısa süreli stereotaktik radyoterapi uygulamaları ve merkezi sinir sistemi hastalıklarında RapidArc Radyocerrahi kullanımıyla ilgili tecrübelerini dile getirdiler. Kanser uzmanları TrueBeam Sistemi kullanılarak gerçekleştirdikleri tedavilerde toplam tedavi süresinin kısaldığını, seans sayısının azaldığını ve normal dokuların daha iyi korunması sayesinde yan etkilerin çok azaldığını bildirdiler.Türkiye adına konferansa katılan Neolife Tıp Merkezi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu, kötü ve iyi huylu beyin tümörlerinin tedavisinde çerçevesiz, tek seanslı radyocerrahi uygulamaları konularına değindi. Sunumunda görüntü rehberliğinde çerçevesiz ve müdahalesiz bir şekilde hedefin lokalizasyonuyla, hastanın kafatasına çerçeve takılması gibi invazif bir prosedür olmadan daha büyük alanları, daha az seansta tedavi edebildiklerini belirten Abacıoğlu, sözlerine şu şekilde devam etti: “TrueBeam’de yüksek doz hızı sayesinde görüntü rehberliğinde radyocerrahi işlemi diğer radyocerrahi cihazlarına göre 2 ila 5 kat daha kısa sürede, çoğunlukla 15 dakika içinde tamamlanabiliyor. Klinik deneyimlerimiz, bu tedavi yönteminden hastalarımızın hem çok iyi sonuç aldığını, hem de tedavinin konforundan çok memnun olduğunu gösteriyor.” Ayrıca konferans süresince, Varian’ın düzenlediği brakiterapi sempozyumunda erken evre meme kanserinde meme koruyucu cerrahi sonrası parsiyel meme ışınlamasında kullanılan brakiterapi, intraoperatif radyoterapi ve harici ışın radyoterapisi gibi farklı uygulama teknikleri değerlendirildi. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/radyasyon-onkologlari-ispanyada-bulustu

Hayvan ekolojisi 2009 vize soruları

1)Ekosistem yönetimi ve korumu biyoloji nedir? Açıklayın 2)Pest-vektör mücadelesi nedir?amacı ve temel prensipleri nelerdir? 3)Ekolojik çalışmalarda harita kullanımının önemi nedir? 4)Hayvan ekolojisi ile ilgili bir deneme yapacak olsanız nasıl planlarsınız? 5)Kemirgenler ile ekolojik mücaleyi nasıl yaparsınız?

http://www.biyologlar.com/hayvan-ekolojisi-2009-vize-sorulari

Evrim ve Termodinamiğin İkinci Yasası

Evrim kuramına karşı çıkanlar, inançlarını daha bilimsel bir ambalajla sunmak için termodinamiğin ikinci yasasını çarpıtıyorlar.Termodinamiğin ikinci yasası, doğada hangi süreçlerin olup olamayacağını öngörür. Birinci yasanın (enerjinin korunumu yasası) izin verdiği tüm işlemlerde sadece bazı enerji dönüşüm türleri mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki süreç örnekleri, termodinamiğin birinci yasası ile uyumludur; fakat ikinci yasayla kontrol edilen bir düzende olmalıdır: (1) Sıcaklığı farklı iki cisim termal olarak temas ettirilirse, sıcak cisimden soğuk cisme doğru ısı akışı olur, fakat soğuktan sıcağa doğru asla ısı akışı olmaz.. (2) Tuz, suda kendiliğinden çözülür, fakat tuzlu sudan tuzu elde etmek için bazı dış işlemler gerekir. (3) Bir lastik top yere düştüğü zaman bir dizi sıçramadan sonra sonuçta durur; olayı tersine çevirmek mümkün değildir. (4) Bir sarkacın salınım genliği, destek noktasındaki sürtünme ve hava molekülleri ile çarpışmadan dolayı zamanlan azalır ve sonuçta durur. Burada sarkacın başlangıç mekanik enerjisi ısı enerjisinie çevrilir. Burada enerjinin ters dönüşümü mümkün değildir. Bu örnekler, tek yönlü süreçlerdir yani tersinmez süreçlerdir. Bu olayların hiçbiri, kendiliğinden ters yönde oluşmaz. Eğer oluşsaydı termodinamiğin ikinci kanununa aykırı olurdu (Dip not:Daha kesin olarak, zaman tersinmezliği anlamında olaylar beklenmedik sırada oluşur. Bu görüşe göre, olayların bir yönde olma olasılığı diğer yönde olma olasılğından çok çok fazladır.)Termodinamik işlemlerin tek yönlü karakteri, zaman için bir yön oluşturur. Ters yönde gösterilen komik hareketlerle dolu bir filmde olaylar, zaman tersinirli bir dünyadan anlamsız bir sıralamada oluşur. Çok çeşitli şekilde ifade edilebilen termodinamiğin ikinci kanunun, pekçok önemli uygulamalara sahiptir. Mühendislik açısından, belki de en önemli uygulama, bir ısı makinasının veriminin sınırlı olmasıdır. Basit ifadeyle, ikinci kanın ısıyı tümüyle, sürekli olarak başka bir enerjiye çeviren bir makinanın yapılmasının mümkün olmadığını söyler. Entropi kavramının asıl yeri termodinamiktir. Fakat önemi istatistik mekanik alanında daha da artmıştır. Çünkü bu inceleme yöntemi, entropi kavramını başka bir yolla açıklar.İstatistiksel mekanikte bir maddenin davranışı, madde içerisindeki atom ve moleküllerin istatistiksel davranışları ile tanımlanır. Bu şekildek incelemenin ana sonuçlarından biri: Yalıtılmış sistemler düzensizliğe eğlimlidir ve entropileri bu düzensizliğin bir ölçüsüdür. Örneğin odanızdaki havadda bulunan gaz moleklüllerini düşününüz. Eğer bütün moleküller askerler gibi düzenli hareket etselerdi, bu çok düzenli bir hal olurdu. Bu pek olağan olmayan bir haldir. Eğer molekülleri görebilseydik onların rastgele, her doğrultuda hareket ettiklerini, birleri ile çarpıştıklarını, çarpışma sırasında hızlarının değiştiğini, bazılarının daha yavaş bazılarını daha hızlı gittiğini izleyecektik. Bu, hayli düzensiz ve hata en muhtemel olan haldir. Bütün fiziksel olaylar, en olası duruma ulaşma eğilimindedi ve böyle düzensiz bir durum, düzensizliğin daima arttığı bir durumdur. Entropi, düzensizlik ölçüsü olduğu için aşağıdaki gibi anlatılabilir: Bütün doğal olaylarda evrenin entropisi artar. Bu, termodinamiğin ikinci yasasının başka bir biçimde anlatımıdır. Peki bu yasayla evrimin ilişkisi nedir? İkinci yasa ısıyı yokuş yukarı itmeyi yani soğuk cisimden sıcak cisme ısı aktarma olayında olduğu gibi, olasılık dışı bırakmaz ya da düzesizlikten düzenli duruma geçeşe de izin vermektedir. Böyle bir işlem için dışardan enerji gerektiği, örneğin sürekli elektrik verilmesi gibi açıkça ifade etmektedir. Bunun kanıtı çok uzağımızda değildir. Örneğin, mutfaktaki buzdolabı elektrikle çalışarak, daha soğuk olan içerden dışarıya ısı atmaktadır.(Serway, Fizik, 22. Bölüm,587-588) Evrim ve Entropi Enerjinin korunumu yasasını ilk olarak bir fizikçi değil bir tıp adamı açıklığa kavuşturmuştu. Bunun için deneyinde o da fareleri kullanmıştır. “Besinler yandığında ne kadar enerji oluştuğunu saptayabilirsiniz. Bir miktar besini farelere yedirirseniz, tıpkı yanmada olduğu gibi, besin oksijen etkisiyle karbon dioksite dönüşür. Enerjiyi, her iki durumdaki enerjiyi ölçerseniz canlı varlıkların cansızlarla aynı şeyi yaptığını görürsünüz. Enerjinin korunumu yasası öbür olgular için geçerli olduğu kadar yaşam için de geçerlidir Şunu da eklemek isterim: “cansız” olan şeyler için doğru olduğunu bildiğimiz her yasanın yaşam denilen o büyük olgu için sınandığında da doğru çıkması çok ilginç bir şey. Fizik yasaları bağlamında, çok daha karmaşık olan canlı varlıklarda olup bitenlerin yaşamayan varlıklarda olup bitenlerden farklı olmasını gerektiren bir bulgu henüz yoktur...” (R. Feynman, FYÜ s: 80-81) “ Canlı varlıkların en küçük molekülleri proteinlerdir. Bunlarda tirbüşon özelliği vardır ve sağa doğru dönerler. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, aynı şeyleri kimyasal olarak yapabilirsek ve de sağa değil sola doğru yaparsak, biyolojik olarak işlemezler; çünkü, başka proteinlerle karşılaştıklarında uyumu sağlayamazlar. Sol yönlü bir yiv sol yönlü bir yive uyar; fakat sol ve sağ birbirine uymaz. Kimyasal yapılarında sağ yönlü yivi olan bakteriler “sol ve sağ yönlü” şekeri ayırt edebilirler. Bunu nasıl başarıyorlar? Fizik vi kimya iki tür molekülü de üretebilir; ancak onları ayırt edemez. Ama biyoloji ayır edeilyor. Şöyle bir açıklama akla yakın görünüyor: Çok, çok eskiden, hayat daha yeni başladığında, raslantı sonucu bir molekül ortaya çıktı ve üreyerek yayıldı vs. Uzun yıllar boyunca bu tuhaf görünümlü, çatallı yumruları olan damlacıklar birbirleriyle gevezelik edip durdular İşte bizler de başlangıçtaki bu birkaç molekülün evlatlarından başka bir şey değiliz. Bu ilk moleküllerin öyle değil de böyle bir şekil almaları tesadüf sonucunda oldu. Ya bu ya diğeri ya sağ ya da sol olmak zorundaydı. Sonra kendilerini çoğalttılar ve hala da çoğalmaya devam ediyorlar.Bu, bir atölyedeki vidalara benzer. Sağ yönlü vidalar kullanarak sağ yönlü vidalar yaparsınız, vs. Bu gerçek, yani bütün canlı moleküllerde aynı tür yiv bulunması, moleküler düzeye kadar inen canlı soyunun hep aynı niteliği taşıma özelliğinin belki de en anlamlı ifadesidir.(R. Feynman, FYÜ, s: 113-114) Entropi İki şey aynı sıcaklıkta olduğu zaman bir denge oluştuğunu söyleriz, ancak bu onların enerjilerinin de aynı olduğu anlamına gelmez; sadece, birinden enerji çıkarmanın öbüründen çıkarmak kadar kolay olduğunu belirtir. Sıcaklık “enerji verme kolaylığı” gibi bir şeydir. Onları yanyana koyarsanız, görünürde hiçbir şey olmaz. Enerjiyi eşit olarak ileri geri birbirlerine geçirirler; ancak, net sonuç sıfındır. Öyleyse, nesnelerin hepsi aynı sıcaklığa ulaşınca, bir şey yapmak için kullanabileceğimiz enerji yoktur. Ters-çevrilmezlik ilkesi öyledir ki, eğer cisimlerin sıcaklıkları farklı ise ve kendi hallerine bırakılırsa zaman geçtikçe sıcaklıkları birbirine yaklaşır ve enerjinin kullanılabilirliği giderek azalır. Bu, entropinin durmadan arttığını söyleyen entropi yasasının değişik bir ifadesidir. Sözcükler üstünde durmayalım. Bir başka deyişle, kullanılabilir enerji durmadan azalıyor da diyebeliriz. Bu, düzensiz molekül hareketleri kaosunun yol açtığı bir dünya özelliğidir. Farklı sıcaklıktaki şeyler kendi hallerine bırakılırlarsa aynı sıcaklıkta olmaya yönelirler. Aynı sıcaklıktaki iki şeyiniz, örneğin yanmayan bir ocak üstüne konulmuş su varsa, ocak ısınıp su donmayacaktır. Ancak, yanan bir ocak ve buz varsa tersi olacaktır. Demek ki tek yönlülük, her zaman kullanılabilir enerjinin kaybedilmesine yol açar. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Ancak bazı temel özellikler hakında birkaç noktaya da değinmek isitiyorum. Burada ters-çevrilmezlik gibi bir sonucu apaçık olan, ancak yasaların aşikar bir sonucu olmayan, temel yasalardan farklı bir örneğimiz var. Bunun nedenini anlamak birçok analizi gerektirir. Bu sonuç, dünyanın ekonomisi ve aşikar görünen her konudaki gerçek davranışı bakımından çok önemlidir. Belleğim, özelliklerim, geçmiş ile gelecek arasındaki fark tamamen bununla içiçedir. Ancak yasaları bilmek bunu kolayca açıklamaya yetmiyor; birçok analiz de gerekiyor. Fizik yasalarıyla olgular arasında aşikar ve doğrudan bir uyum olmaması sık karışlaşılan bir durumdur. Yasalar, değişik ölçülerde, deneyimlerrden soyutlanmışlardır. Bu özel durumda, yasal ters-çevrilebilir oldukları halde olguların çerilememesi buna örnektir. Ayrıntılı yasalarla gerçek olguların temel özelllikleri arasında çoğu zaman büyük uzaklıklar vardır. Örneğin, bir buzula uzaktan bakıp denize düşen kayaları, buz hareteldreni vb, gördüğünüzde onun küçük altıgen buz kristallerinden oluştuğunu hatırlamanız gerekli değildir. Fakat, buzun yürümesinin gerçekten de altıgen buz kristallerinden kaynaklandığını biliyoruz. Buzulun rdavranışlarını anlamak için uzun zaman gerekir (gerçekte, kristalleri ne ölçüde incelemiş olursa olsun hiç kimse buz hakkkında yeterli bilgi sahibi değildir). Buna karşın, kristalleri gerçekten anlarsak sonunda buzulları da anlayacağımızı umuyoruz. Bu derslerde fizik yasalarının temel öğelerinden sözetmemize karşın, hemen ekleyelim ki temel fizik yasalarını bugün bilebildiğimiz kadar bilmek, herhangi bir şeyi hemen anlamamızı sağlamıyor. Bunun için zaman gerekiyor., yine de ancak kısmen anlayabiliyoruz. Sanki doğa, gerçek dünyadaki en önemli şeylerin, bir sürü yasanın karışık bir rastlantısal sonucuymuş gibi göründükleri bir şekilde düzenlenmiş. Bir örnek gerekirse, proton ve nötron gibi bazı nükleer parçacıkları içeren atom çekirdekleri çok karmaşıktırlar. Enerji düzeyi dediğimiz bir şeylere sahiptirler ve değişik enerji değerleri olan durum veya koyullarda bulunurlar. Farklı çekirdeklerin enerji düzeyleri de birbirinden farklıdır. Enerji düzeylerinin durumunu saptamak karmaşık bir matematiksel problemdir; bunu ancak kısmen çözebiliyoruz. Düzeylerin kesin durumu son derece karmaşık bir şeyin sonucudur. Bu nedenle, içinde 15 parçacık bulunan nitrojen 2.4 milyon voltluk bir düzeyi, bir başkasının da 7.1 düzeyi vb olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Doğa hakkında çok ilginç olan bir şey vardır: Tüm evrenin kendine özgü yapısı belirli bir çekirdekteki özel bir enerji düzeyinin durumuna bağımlıdır. Karbon-12 çekirdeğinde 7.82 milyon voltluk bir düzey olduğu saptanmıştır. Bu da akla gelebilecek her şey için çok büyük önem taşımaktadır. Durum şöyledir: Hidrojenle başlayalım. Başlangıçta Dünya neredeyse tümüyle hidrojenmiş gibi görünüyor. Çekimin etkisiyle hidrojen sıkışıp ısınıyor ve nükleer reaksiyon gerçekleşiyor; helyum oluşuyor.. Sonra helyum hidrojenle kısmen birleşerek daha ağır birkaç element oluşturuyor. Ancak, daha ağır olan bu eylementler hemen dağılıp helyuma dönüşyorlar.Bu nedenle bir ara, dünyadaki bütün diğer elementlerin nasıl ortaya çıktıkları anlaşılamıyordu. Çünkü, yıldızlardaki üretim süreci, hidrojenle başlayarak helyum ve yarım düzineden az başka elementten fazlasını ortaya çıkaramazdı. Bu problem karşısında Fred Hoyle (İnrgiliz astoronum) ve Edwin Salpeter (Amerikalı fizikçi), bir çıkış yolu bulunduğunu öne sürdüler. Buna göre, üç helyum atomu bir leşip bir karbon atomu yapabiliyorsa, bir yıldızda bunun ne sıklıkta oluşabileceğini kolayca hesaplayabiliriz. Sonuç şunu ortaya çıkardı: karbon ancak tek bir rastlantısal olanakla oluşabelirdi. Eğer karbonda 7.82 düzeyi olmadığı zamankinden biraz daha uszun bir süre beraber kalabilirlerdi. Biraz daha uzun kaldıklarında, başka bir şeylerin oluşması ve yeni elementler yapılması için gerekli zaman sağlanacaktı. Eğer karbonda 7.82 milyon voltluk bir enerji düzeyi varsa, periyoduk tablodaki diğer elementelerin nereden geldiği anlaşılabilirdi. Böylece dolaylı ve tepetaklak bir irdeleme ile karbonda 7.82 milyon voltluk bir düzey varolduğu tahmin edildi; laboratuvar deneyleri de bunun gerçek olduğunu gösterdi. Bu nedenle dünyada, bütün öbür elementelerin varolaması, karbondaki bu özel düzeyin varlığı ile yakından ilişkilidir. Karbondaki bu üzel düzeyin varlığı ise fizik yasaların bilen bizlere, etkileşim içinde bulununan 12 karmaşık parçacığın çok karmaşık bir rastlanıtsal sonucu olduğu izlenimini veriyor. Bu örnek fizik yasalarını anlamanın dünyadaki önemli şeyleri doğrudan anlamayı gerektirmediğini çok güzel gösteren bir örnektir. Gerçek deneyimler çoğunlukla temel yasalardan çok uzaktırlar. Dünya hakkında tartışırken onu hiyerarşik bir düzen içinde ve muhtelif düzeylerde ele alırız.Bundan kastettiğim, dünyayı sınırları kesin ve belirli düzeylere ayırmak değil. Fikirlerin hiyerarşisinden ne anladığımı bir grup kavramı açıklayarak göstereceğim. Örneğin, bir uçta fiziğin temel yasaları bulunuyor. Kesin açıklamalarının temel yasalarla yapılacağını düşündüğümüz yaklaşık kavramlar için başka başka terimler icat ederiz; örneğin “sıcaklık”. Sıcaklığın titreşim olduğunu düşünüyoruz; sıcak bir şey için kullandığımız sözcük de titreşen atomlar kütlesi için kullandığımız sözcüktür. Fakat sıcaklık hakkında konuşurken titreşen atomları unuttuğumuz da olur. Tıpkı buzullar hakında konuşunrken altıgen buzları ve ilk başta yağan kar taneciklerini unuttuğumuz gibi. Aynı şeye başka bir örnek de tuz kristalleridir.Bunlar temelde bir sürü proton, nötron ve elktrondan oluşur. Ancak bütün temel etkileşim düzenini içeren bir “tuz kristali” kavramımız vardır. Basınç da aynı türden bir kavramdır. Buradan bir üst basamağa çıkarsak, bir başka düzeyde maddelerin özelliklerini buluruz. Örneğin, ışığın bir şey içinden geçerken ne kadar büküldüğünü gösteren “kırılma endeksi” veya suyun kendini biradrada tuttuğunu gösteren “yüzey gerilimi”. Bunların her ikisi de sayılarla ifade edilir. Bunun atolmların çekimlerinden vb. kaynaklandığını görmek için bir çok yasa taramak gerektiğini sizlere hatırlatırım. Ama yine de “yüzey gerilimi” terimini kullanırız ve bunu tartışırken içerilerde ne olup bittiğine her zaman pek aldırlmayız. Hiyerarşide bir basamak daha yukarı çıkalım.Su konusunu ele alırsak dalgalar, bir de fırtına diye bir şey çıkıyor karşımıza. “Fırtına” sözcüğü de çok büyük bir olaylar topluluğunu ifade eder. Sonra “güneş lekeleri”, birer nesneler topluluğu olan “yıldızlar” var. Her zaman fazla geriye giderek düşünmeye değmez. Gerçekten bunu yapamayız da. Çünkü yukarılara çıktıkça araya gittikçe zayıflayan yeni basamaklar girer. Hepsini birden ele alarak düşünmeyi henüz başaramadık. Bu karmaşıklık sıralamasında yukarılara çıktıkça, fiziksel dünhyada son derece karmaşık bir şey olan, maddeyi son derece incelikli bir karmaşıklıkla düzenlemeyi gerektiren, kas-seğirmesi veya sinir uyarısı gibi şeylerle karşılaşırız. Daha sonra da “kurbağa” gibi şeyler gelir. Çıkmaya devam ediyoruz; “insan”, “tarih”, “politika” vb. sözcük ve kavramlara, daha üst düzeydeki şeyleri anlamak için kullanığımız bir dizi kavrama geliyoruz; çıkmayı sürdürerek kötülük, güzellik, umut gibi şeylere ulaşıyoruz. Dinsel bir mecaz yaparsak, hangi uç Tanrı’ya daha yakındır? Güzellik ve umut mu, yoksa temel yasalar mı? Söylenmesi gerekinin şu olduğunu sanıyorum: Varlığın içiçe geçmiş bağlantılarının tümüne bakmamız gerekir. Bütün bilimler, yalnız bilimler değil bütün entellektüel kökenli çabalar, hiyererşik basamaklar arasında aşağıya ve yukarıya doğru olan bağlantıları bulmaya; güzellikle tarih, tarihle insan psikolojisi.insan psikolojisiyle beyinin işlevleri, beyihnsel isinrsel uyarılar, sinirsel uyarılarla kimya vb arasında bağlantı kurmaya yönelik çabalardır. Bugün bunu yapkmıyoruz. kendimiz kandırıp bu şeyin bir ucundan öbüüne uzanan birdoğru çizebileceğimiz sanmanın yararı yoktur; çünkü, böyle bir göreceli hiyerarşinin varolduğunu yeni yeni görmeye başladık. İki uçtan birinin Tanrı’ya daha yakın olduğunu da sanmıyorum. İki uçtan birinde durmak, iskelenin yalnızca o ucunda yürüyüp olan bitenleri tam olarak anlamanın o yönde ggerçekleşeceğine inanmak yanlıştır. Kötülük, güzellik ve umuttan yana veya temel yasalardan yana olmak; bütün dünyayı derinliğine kavramanın yalnız o yolla olacağını ummak doğru değildir. Bir uçta uzmanlaşanın öbür uçta uzmanlaşanı önemsememesi akla uygun değildir. Bu iki ucun arasında çalışan büyük kütle sürekli olarak, bir adımı diğeri ile birleştirerek, dünyayı gittikçe daha iyi anlamamızı sağlıyor. Bu yolla, hem iki uçta hem de ortada çalışarak yavaş yavaş bu içiçe hiyerarşinin olağanüstü büyük dünyasını anlamaya başlıyoruz. (R. Feynman, Fizik YasalarıÜzerine,TÜBİTAK y, s: 140-147) Krallıklar ve Karanlıklar “Demiştik ki, Australantrop ya da türdeşlerinden birinin, artık yalnızca somut ve gerçek deneyini değil de bir öznel deneyini bir kişisel “benzerleştirme” nin içeriğini iletmeyi başardığı gün yeni bir dünya doğmuştu:Düşünler dünyası. Yeni bir evrim, kültür evrimi olanak kazanıyordu.İnsanın fiziksel evrimi, artık dilin evrimiyle sıkı bir bilik içinde, onun ayıklanma koşullarını altüst eden etkisine derinden bağlı larak daha uzun süre devam edecektir. Modern insan bu ortak yaşarlığın ürünüdür. Onu başka yoldan anlamak ya da yorumlamak olanaksızdır. Her canlı varlık bir taşıldır da. İçinde proteinlerinin mikroskopik yapısına dek atalarının damgasını değilse ible, izleri taşır: Bu insanın kalıtçısı olduğu fiziksel ve “düşünsel” ikilikten dolaylı, bütün hayvan türlerinden çok onun için doğrudur. Yüzbinlerce yıl boyunca, düşünsel evrimin, ancak hayatın hemen korunmasına doğrudan bağlı olaylar için önlem almaya elverişli bir beyin kabuğunun yavaş gelişmesinin baskısı altında, fiziksel evrimin ancak çok az önünde yürüdüğü düşünülebilir:Benzerleştirme gücüyle işlemleri ortaya çıkaran dili gelişmeye itecek olan ayıklanmamnın yoğun baskısı burdan gelir. taşılların tanıklık ettiği bu evrdimin şaşırtıcı hızı da yine buradan gelir. Fakat bu birlikte evrim sürdükçe, doğrudan maddi sinir sitmenin gelişmesinin baskıları gtigide yok etmesiyle, düşünsel ibleşimin daha çok bağımsızlık kazanması kaçınılmazdı. Bu evrimin sonucunda insan, insan-altı evrene egemenliğini yayıyor ve orada gizlenen tehlikelerden daha az etkileniyordu. Evrimin birinci aşamasına son veren ayıklama baskısı da artık azalacak, hiç olmazsa başka bir niteliğe bürünecekti. Bir kez çevresine gemen olduktan sonra insanın artık kendinden başka önemli düşmanı kalmıyordu. Doğrudan tür içinde ölümüne kavga artık insan türünde ayıklanmanın başlıca etmeni oldu. Hayvanların evriminde son derece seyrek rastlanan bir olgu. Günümüzde hayvan türleri içinde, belirli ırk ve topluluklar arasında, tür içi savaş bilinmez. Büyük memelilerde erkekler arasında sık görülen çarpışmaların bile, yenilenin ölümüyle sonuçlandığı çok seyrektir. Bütün uzmanlar, doğrudan kavganın yani yani Spencer’ın “struggle for life” ının, türlerin gelişiminde pek küçük bir işlevi olduğunu kabul etme konusunda birleşirler. İnsanda durum böyle değil. türün, hiç olmazsa belli bir gelişme ve yayılma düzeyinden sonra, kabile ya da ırk kavgası, evrim etmeni olarak, kuşkusuz önemli bir iş görür. Neandertal adamının birden bire yok oluşunun, atamız Homo sapiens ‘in uyguladığı bir soy kırımının sonucu olması çok olasıdır. Bunun son olduğu da söylenemez: Bildiğimiçz tarihsel soy kırımlarının sayısı az değil. Bu ayıklanma baskısı insanı hangi yönde etkiler? Bunun daha çok zeka, imgelem, irade ve tutku taşıyan ırkların yayılmasını kolaylaştırması olabileceği açıktır. Fakat bu, bireysel gözüpeklik yerine çete bağlılığını ve takım saldırganlığını, girişkenlikten çok kabile yasalarının sayfın tutulmasını da geliştirmiş olmalı. Bu yalınlaştırıcı şemaya yapılacak bütün eleştirileri kabul ediyorum. İnsan evriminin iki ayrı evreye ayrıldığını da ileri sürmüyorum. Benim yaptığım, insanın yalnız kültürel değil, fizik evriminde de kuşkusuz önemli bir işlevi olan başlıca ayıklanma baskılarını sıralamaya çalışmaktır. Buradaki önemli nokta, yüz binlerce yıl boyunca, kültürel evrimin fiziksel evrimi etkilemekten geri kalamayacağıdır; her tür hayvandan çok insanda ve doğrudan onun sonsuz özerkliği nedeniyle, ayıklama baskısını yönlendiren şey davranıştır . Davranış, genellikle otomaik olmatan çıkıp da kültürel olduktan sonra, kültürel özelliklerin de genomun evrimi üzerine baskı yapması gerekir. Bu da, kültürel evrimin gittikçe artan hızının onu genomdan tümüyle koparmasına dek sürer.(s:145) *** Açıktır ki, modern toplumlarda bu kopma toptandır. Burada ayıklanma ortadan kalkmıştır. Hiç olmazsa Darwinci anlamıyla “doğal” bir yanı kalmamıştır. Bizim toplumlarımızda, ayıklanma, henüz bir işlev gördüğü ölçüde, “en yeterlinin varkalması”nı yani daha çağdaş terimlerle “en yeterli” olanın kalıtsal varkalaşını, soyun daha çok yaylılması yoluyla, kolaylaştırmaz.Zeka, tutku, gözüpeklik ve imgelem gerçi modrn toplumlarda da her zaman başarı öğeleridir. Fakat bu kalıtsal değil kişisel başarıdır. Oysa evrimde önemli olan yalnızca birincidir. tersine, herkesin bildiği gibi istatistikler, zeka bölümü (ya da kültür düzeyi) ile aile başına düşen çocuk sayısı arasında tersi bir ilişki bulunduğunu gösreriyor. Buna karşı aynı istatistikler, evli çiftiler arasındaki zeka bölümü için olumlu bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu, en yüksek kalıtsal gizilgücü, göreli sayıları gittikçe azalan bir azınlığa doğru toplama olasılığı gösteren tehlikeli bir durumdur. Dahası var: Yakın zamanlara dek görece “ileri” toplumlarda bile, hem fiziksel hem de düşünsel açıdan en az yeterli olanların elenmesi özdevinimli ve acımasızdı. Çoğu erginlik çağına uluşamazdı. Günümüzde bu kalıtsal sakatlardan birçoğu, döl vermeye yetecek kadar yaşıyor. Bilginin ve toplumsal törenin ilerlemesi sonucurnda, türü, doğal ayıklanmanın yok olmasıyla kaçınılmazlaşan alçalmaya karşı savunun mekanizma, artık eğer en ağır kusurlar dışında işlemez olmuştur. Sık sık sergilenen bu tehlikelere karşı moleküler kalıtımdaki son ilerlemelerden beklenen çareler öne sürülüyor. Kimi yarı-bilginelrden yayılan bu yanılgıyı dağıtmak gerek. belki de kalıtsal kusurlar iyileşirilebilir, fakatbu, kusurlu kişinin yalnızca kendisi içindir, soyundan gelenler için değil. . Çağdaş moleküler kalıtımbilim bize, bir “üstün insan”yaratmak üzere kalıtsal birikimi yeni niteliklerle zenginleştirmek, bir yol göstermek şöyle dursun, böyle bir umudun boşluğunu açıklıyor: Genomun mikroskopik oranları bugün için, kuşkusuz her zaman olduğu gibi, bu tür oyunlara elverişli değildir. Bilimkurgu kuruntuları bir yana, insan türünü “iyileştirme”nin tek yolu, bilinçli ve sıkı bir ayıklama uygulaması olabilir. Bunu kim ister, buna kim yürek bulur? tür için, iler toplumlardaki ayıklanmama ya da ters ayıklanma tehlikesinin sürdüğü bir gerçektir. Ancak tehlikenin önemli boyutlar kazanması uzun bir süreye bakar: Diyelim on ya da on beş kuşak, yan birçok yüzyıl. Oysa modern toplumlar, başka yönden de ivedi ve ağır tehditlerle karşıkarşıyadır.(s:146) *** Burada sözünü ettiğim şey, ne nüfus patlaması, ne doğanın yıkımı, hatta nede megatonlardır (1 milyon ton TNT’ninkine eşit patlama gücü) bu daha derin ve daha ağır bir hastalık ruhun hastalığıdır. Bu, o hastalyğı yaratıp gittikçe de ağırlaştıran düşünsel evrimin en büyük dönüm noktasıdır. Üç yüz yıldan beri bilimde ortaya çıkan olağanüstü gelişmeler, bugün insanı, gerek kendisi ve gerekse evrenle ilişkisi üzerine kurduğu ve on binlerce yıldır kök salmış olan anlayışı, çok acılı biçimde değiştirmeye zorlamaktadır. Oysa ruh hastalığı olsun megatonlar olsun, hepsi de yalın bir düşüncenin sonucudur: Doğa nesneldir, gerçek bilginin tek kaynağı mantıklı deneyin sistematik karşılaşmasıdır. nasıl olmuş da, düşünceler ülkesinde, böylesine yalın ve açık bir düşünce, Homo sapiens’in doğşundan ancak yüz bin yıl sonra gün ışığına çıkabilmiş; nasıl olmuş da Çin’deki gibi çok yüksek uygarlıklar, Batı’dan öğrenmedin önce bunu bilememişler; yine nasıl olmuş da, Batı’da da o düşüncenin, sonunda mekanik sanatların arı pratiği içindeki tutsaklığından krtulabilmesi için Thales ile Pythagoras’tan Galilei, Descartes ve Bacon’a dek 2500 yıla yakın zaman geçmesi gerekmiş, bütün bunları anlamak çok zor.(s:146) Bir biyolog için kavramların evrimiyle canlı katmanlarının (dirimyuvarını) evrimin karşılaştırılması çekici olabilir. çünkü soyutun evreni dirimyuvarını, bunun cansız evreni aştığından daha çok aşmış bile olsa, kavramlar, organizmaların özelliklerinden bir bölümünü saklamıştır. Düşünceler de organizmalar gibi yapılarını yineleyip çoğaltmaya yönelirler; onlar gibi içeriklerini kaynaştırır, yeniden birleştirir ve ayırırlar ve sonunda onlar gibi evrim gösterirler ve kuşkusuz bu evrimde ayıklanmanın payı büyüktür. düşüncelerin evrimi üzerine bir kuram önerme denemesine girişmeyeceğim Fakat hiç olmazsa orada işlev alan başlıca etmenleri tanımlama yoluna gidilebilir. Bu ayıklanmanın, zorunlu olarak, iki düzeyde işlemesi gerekir: Düşüncenin kendi düzeyi, edim (davranış) düzeyi. Bir düşüncenin edim değeri, onu kabul eden bireye ya da topluluğa getirdiği davranış değişikliğine bağlıdır. Kendisini benimseyen insan topluluğuna daha çok tutarlılık, tutku ve kendine güven veren düşünce, bunun sonucu olarak topluluğun yayılma gücünü de artıracaktır ve bu, düşüncenin kendisinin de yükselmesi demektir.Bu yükselme değerinin, düşüncenin içerdiği nesnel doğrunun niceliğiyle zorunlu bir ilişkisi yoktur. Bir dinsel ideolojinin bir toplum için oluşturduğu güçlü dayanak, gücünü kendi yapısından değil, bu yapının kabul edilişinden, kendini benimsetmesinden alır. Bunun için de böyle bir düşüncenin yayılma gücünü edim gücünden ayırmak zordur. Yayılma gücünün kendi içinde çözümlenmesi çok daha zordur.Bu gücün, zihinde daha önceden kurulmuş olan yapılara ve bunlar arasında, daha önce kültürün taşımış olduğu düşüncelere ve kuşkusuz, saptanması bizim için çok zor olan kimi doğuştan yapılara da bağlı olduğunu söylemekle yetinelim. Fakat görülüyor ki, en üstün yayılma gücü taşıyan düşünceler, insanı, içinde bunalımından kurtulabileceği içkin bir yazgıdaki yerini belirleyerek açıklayanlardır (s:147) *** Yüzbinlerce yıl boyunca bir insanın yazgısı, onun dışında hayatını sürdüremeyeceği kendi toplumunun, yani oymağının yazgısından ayrılamazdı. Oymağa gelince, o da yalnızca birliğine dayanarak kendini savunabilir, yaşayabilirdi. Bu birliği örgütleyen ve güvenceye alan yasaların büyük öznel gücü buradan gelir. Birisinin çıkıp bunlara aykırı davrandığı durumlar olabilir; fakat kuşkusuz hiç kimsenin onları yadsıması düşünülemez. Bu tür toplumsal yapıların zorunlu olarak ve öylesine uzun bir süre boyunca kazandığı çok (s:147) büyük açıklayıcı önem düşünüldüğünde, bunların insan beyninin doğuştan kategorilerinin kalıtsal evrimini etkilemediklerini kabul etmek kolay değildir. Bu evrim yalnızca oymak yasasının kabulünü kolaylaşttırmakla kalmayıp, ona üstünlük sağlayarak onu kuran mitik açıklama gereksinimini de yaratmış olmalı. Biz o insanların torunlarıyız. Bu açıklama dileği, varoluşun anlamını bulmaya bizi zorlayan bunalım, kuşkusuz bize onların kalıtıdır. Bütün mitlerin bütün dinlerin, bütün felsefelerin ve bilimin kendisinin yaratıcısı da bunalımdır. Bu buyurucu gereksinimin, doğuştan, kalıtsal yabsanın diliyle bir yerde yazılı olduğundan ve kendi kendine geliştiğinden, ben kandi payıma şüphe etmiyorum. İnsan türünün dışında, karıncalar, beyaz karıncalar ve arılar bir yana, hayvanbal alanın hiçbir yerinde böylesine yüksek düzeyde ayrımlaşmış toplumsal örgütlenmeler bulunmaz. Toplumsal böceklerde kuruluşların değişmezliğini sağlayan hiçbir şey kültürel kalıtımdan gelmez, hepsi kalıtsal aktarımdan gelir. Toplumsal davranış onlarda tümüyle doğuştan, özdevinimseldir. İnsanda toplumsal kuruluşlar, salt kültürel olarak, hiçbir zaman böyle bir dengeliliğe ulaşamayacaktır; ayrıca, bunu kim ister ki? Mitleri ve dinleri bulmak, geniş felsefe sistemleri kurmak, insanın, toplumsal hayvan olarak arı bir özdevinimliliğe boyun eğmeden hayatını sürdürebilmek için ödemek zorunda kaldığı bedeldir. Fakat salt kültrel kalıt, toplumsal yapılara destek vurmak için, kendi başına yeterince güçlü olamazdı. Bu kalıta, düşünce için gerekli besini sağlamak üzere, bu kalıtımsal destek gerekirdi. Eğer böyle olmasaydı, türümüzde, toplumsal yapının temelindeki din olayının evrenselliği nasıl açıklanabilirdi? Yine, mitlerin, dinlerin ve felsefi ideolojilerin tükenmez çeşitliliği içinde hep aynı “biçim” in bulunmasını nasıl açıklamalı? Kolayca görülebilir ki, bunalımı yatıştıracak yasayı kurmaya yönelik “açıklama” ların hepsi de “tarih”, daha doğrusu, bireyoluştur(Ontogenie). İlkel mitlerin hemen hepsi, davranışları, topluluğun kaynaklarınıaçıklayan ve onun toplumsal yapısını dokunulmaz geleneklere oturtan, az ya da çok tanrısal kahramanlarla ilgilidir: tarih yeniden yapılmaz. Büyük dinler de aynı biçimde, esinli bir peygamberin öyküsüne dayanır; peygamber kendisi her şeyin kurucusu değilse de, kurucuyu temsil eder, onun yerine konuşur ve insanların tarihini ve yazgılarını anlatır. Bütün büyük dinler içinde kuşkusuz Yahudi-Hıristiyan geleneği, bir tanrı (s:148) peygamberiyle zenginleşmeden önce bir çöl oymağının davranışlarına doğrudan bağlı olan tarihselci yapısıyla, en “ilkel” olanıdır. Budacılık ise, tersine, daha yüksek dereceden ayırmlaşmıyş olarak, özgün biçimi içinde yalnızca Karma’ya, bireysel yazgıyı yöneten aşkın yasaya bağlanır. Budacılık insanların değil, ruhların öyküsüdür. Platon’dan Hegel ve Marx ’a dek, büyük felsefe sistemlerinin hepsi, hem açıklayıcı hem kuralcı bireyoluşlar önerirler. Gerçi Platon’da bireyoluş terisne dönmüştür. Tarihin akışında; o, ideal biçimlerin gittikçe çözülüşünü görürü ve Devlet ’te özet olarak, bir zamanı geri çevirme makinesi işletmeye çalışır. Hegel gibi Marx için de tarih, içkin, zorunlu ve iyiye yönelik bir tasarıya göre açılır. Marksist ideolojinin ruhlar üzerindeki büyük gücü, yalnızca İnsanın kurtuluşu için verdiği sözden değil, aynı zamanda ve kuşkusuz hepsinden önce, bireyoluşsal yapısından, geçmiş şimdiki ve gelecekteki tarih için yaptığı tam ve ayrıntılı açıklamadan gelir. Bununla birlikte, insan tarihiyle sınırlanmış olarak, “bilim”in verileriyle bezenmiş de olsa, tarihsel maddecilik yine de eksik kalmıştı. Buna, düşüncenin gerekli gördüğü toptan yorumu getirecek diyalektik maddeciliği de eklemek gerekiyordu: Bunda, insanlığın ve evrenin tarihleri aynı öncesiz-sonrasız yasalar altında birleşmiştir. *** Eğer, yokluğu derin bir iç bunalımına neden olacak bir tam açıklama gereksiniminin doğuştan olduğu doğruysa; eğer iç daralmasını yatıştırabilecek tek açıklama biçimi, İnsanın anlamını, ona doğanın tasarı içinde zorunlu bir yer vererek anlatacak olan bir toptan tarih açıklama biçimiyse; eğer doğru, anlamlı ve yatıştırıcı görünmek için “açıklama”nın uzun canlıcı (animist) gelenek içinde erimesi gerekiyorsa; işte o zaman, düşünce dünyasında, tek bozulmamış doğru kaynağı olarak nesnel bilgi kaynağının görülebilmesi için neden binlerce yıl geçmesi gerektiği anlaşılır. Hiçbir açıklama önermeden, başka her türden düşünsel besin karşısında bir çileci vazgeçişe zorlayan bu düyşünce, doğuştan iç daralmasını yatıştıramazdı; tersine onu ağırlaştırırdı. Bu düşünce insan doğasının doğrudan özümsediği yüz bin yıllık bir geleneği bir çırpıda sileceğini öne sürüyordu; insanın doğayla olan eski canlıcı (s: 149) bağlaşmasının bozulduğuhnu bildiriyor; bu değerli bağlaşmanın yerine, yalnızlıktan donmuş bir evrende tasalı bir arayıştan başka bir şey getirmiyordu. Katı etik bir büyüklenme dışında hiçbir desteği görünmeyen böyle bir düşünce nasıl kabul edilebilirdi? kabul edilmedi, kabul edilmiyor da. Her şeye karşın yine de etkinlik gösteriyyorsa, bu yalnızca onun olağanüstü edimsel gücüne dayanıyor. Üç yüz yılda, nesnellik boyutuna göre kurulan bilim, ruhlarda olmasa bile pratikte, toplumdaki yerini buldu. Modern toplumlar bilim üzerine oturur. Bu toplumlar, zenginliklerini, güçlerini ve eğer istenirse insan için daha büyük zenginlik ve güçlülüklerin de olabileceği inancını bilimden alır. Fakat bunun yanında da, nasıl ki bir türün biyolojik evrimindeki ilk “seçim” bütün soy sopunun geleceğini bağlayabildiyse, başlangıçtaki bir bilimsel uygulamanın bilinçsiz seçimi de kültürün evrimini tek yönlü bir yola çevirdi; öyle bir yol ki,19. yy ilericiliği, bunun şaşmaz biçimde insanlığın olağanüstü gelişmesine götürdüğünü düşünüyordu; oysa bugün önümüzde bir cehennem çukuru açıldığını görüyoruz. Modern toplumlar, bilimin kendilerine sağladığı zenginlik ve güçleri aldılar, fakat yine bilimin en derin anlamlı bildirisini almadılar, belki işitmediler bile. Bildirinin istediği: Yeni ve tek bir bilgi kaynağı tanımı, törel temellerin toptan gözden geçirilmesi, canlıcı gelenekten tam bir kopma, “eski bağlaşım” ın kesinlikle bırakılıp yeni bir anlaşmaya gidilmesi zorunluluğunun kabulü. Bilimden aldıkları bütün güçlerle donanmış olarak bütün zenginliklerden yararlanan bu toplumlar, o bilimin temelden yıktığı değer sistemlerine göre yaşamak, çocuklarına onları öğretmek istiyorlar. Bizden önce hiçbir toplum böyle bir acı çekmedi. İlkel kültürlerde de, klasiklerde de, bilgilerle değerlerin kaynakları canlıcı gelenek içinde kaynaşmıştır. tarihte ilk kez uygarlık, bir yandan değerlerini korumak için canlıcı geleneğe umutsuzca bağlı kalıp, bir yandan da bir bilgi ve doğru kaynağı olarak ona sırt çevirmeye ve kendini biçimlendirmeye çalışıyor.Batı’nın “özgürlükçü” toplumlarının, kendi töre kaynakları olarak bugün de yarım ağızla öğrettikleri şeyler, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin, bilimci ilericiliğin, insanın “doğal” haklarına inanmanın ve yaratıcı pragmacılığın tiksindirici bir karışımıdır. Marksist toplumlar da sürekli olarak, maddeci ve diyalektik bir tarih dini öğretiyorlar; görünüşte özgürlükçülerinkine göre daha sağlam bir çerçeve, fakat belki de bugüne dek ona gücünü vermiş olan esnemezlik yüzünden; ötekinden (s: 150) daha da çürük. Ne olursa olsun, canlıcılık içinde kök salmış bu sistemlerin hepsi nesnel bilginin dışında, doğrudan dışındadırlar; saygı duymadan ve hizmet etmeden kullanmak istedikleri bilime kesinlikle karşıdırlar .kopma öylesine büyük, yalan öylesine açıktır ki, bu durum, biraz kültürü olan, biraz düşünüebilen ve her türden yaratmanın kaynağındaki törel bunalımı duyabilen herkesin vicdanına saplanmakta ve acı vermektedir. Bu acıyı çekenler, insanlar arasında, toplumun ve kültürün, evrim için izleyecekleri yolun sorumluluğunu duyan ya da duyacak olanlardır. Modern ruhun hastalığı, törel ve toplumsal varlığın kökündeki bu yalandır. Bugün bilimsel kültür karşısında pek çok kimsede, kin değilse bile korku, daha doğrusu yabancılaşma duygusu uyandıran şey, az çok bulanık biçimde tanılanmış olan bu hastalıktır.Çokluk kızgınlık, bilimin teknolojik alt ürünlerine, bombalara; doğanın yıkımına, nüfustan gelen tendide yönelik görünür.Doğal olarak, teknolojinin bilim olmadığı, bir yandan da atom gücünün kullanılmasının insanlığın yaşaması için vazgeçilmez duruma geleceği türünden bir yanıt bulmak kolaydır; doğanın yıkımının, teknolojinin ileri gittiğini değil yetersiszliğini gösterdiği söylenebilir; nüfus patlaması her yıl milyonlarca çocuğun ölümden kurtarılmasının sonucu olduğuna göre, çocukları yeniden ölüme mi bırakmalı, diye sorulabilir. Bunlar, hastalığın belirtileriyle nedenlerini birbirine karıştıran yüzeysel söylevlerdir. karşı çıkma, gerçekte, bilimin esas iletisinedir. korku, günah korkusudur: Kutsal değerleri kirletme korkusu, haklı bir korku. Bilimin değerlere saldırdığı doğrudur. Bunu doğrudan yapmaz, çünkü yargoıç değildir ve onları görmemesi gerekir : Fakat Avusturalya yerlilerinden diyalektik maddecilere dek hepsinde, canlıcı geleneğin, değerleri, töreleri, ödevleri, hakları ve yasakları üzerine oturttuğu mitik ya da felsefi bireyoluşları yıkar. İnsan bu iletiyi bütün anlamıyla kabul ediyorsa, demek binlerce yıllık düşündün iuyanmış ve kendi mutlak yalnızlığı, kökten yabancılığıyla karşı karşıya gelimştir. Artık bir çingene gibi, içinde yaşadığı evrenin bir kıyısında bulunduğunu bilir: müziği karşısında sağır, umutlarına da, acılarına da, suçlarına da ilgisiz bir evren. O zaman da suçu kim tanımlayacak? İyiyi kötüden kim ayıracak? Bütün geleneksel sistemler töreye ve değerleri insanın erimi dışında tutmuşlardır. Değerler insanın değildi: Onlar vardılar ve insana egemendiler. Fakat insan, o değerlerin de, onlara egemen olanın da kendisi olduğunu öğrenince, şimdi de onları, evrenin (s:151) duygusuz boşluğu içinde eriyip dağılmış görüyor. İşte o zaman modern insan, yalnız cisimler değil ruhun kendisi üzerindeki korkunç yıkım gücünü de artık öğrenmiş olduğu bilime dönüyor, daha doğrusu ona karşı çıkıyor. *** Nereye başvurmalı? Nesnel doğru ile değerler kuramının birbirine yabancı, birinden ötekine geçilemeyen iki alan olduğunu bir kez ve kesin olarak kabul mü etmeli? Yazar olsun, filozof olsun, hatta bilim adamı olsun, modern düşünürlerin büyük bölümünün tutumu budur: Ben bu tutumun insanların büyük bölümündeki iç daralmasını besleyip artıracağına, bu yüzden deo onlar için kabul edilmmez olduğuna inanmakla kalmıyorum, aynı zamanda iki önemli açıdan bunu mutlak olarak yanlış buluyorum: -Öncelikle, değerler ile bilginin, gerek eylem, gerekse sylemde, her zaman ve mutlaka birbirine bağlı oluşu. - Sonra ve özellikle de, “doğru” bilginin tanımının, son çözümlemede, etik düzeyde bir koyuta dayanması yüzünden. Bu iki noktadan her biri birer kısa açıklama ister. Etik ile bilgi, eylemde ve eylem yoluyla, kaçınılmaz biçimde birbirine bağlıdır: Eylem, bilgi ile değerleri birlikte ortaya sürer ya da sorguya çeker. her eylem bir etiği anlatır, belli değerlere yarar ya da zarar verir, bir değerler seçimi yapar ya da öyle görünür. Öte yandan, her eylemde bir bilginin bulunması zorunlu görünür ve buna karşı eylem de bilginin iki kaynağından biridir. Bir canlıcı sistemde, etik ile bilginin birbirine karışması çatışma yaratmaz, çünkü canlıcılık bu iki kategori arasındaki her türlü kökten ayırımı ortadan kaldırır, onları aynı gerçeğin iki görünüşü sayar. İnsanın “doğal” sayılan “hak”ları üzerine kurulmuş bir toplumsal etik düşüncesi bu tutumu yansıtır ve bu tutum Marksizmin getirdiği moralin tanımlanması girişimlerinde, hem de çok daha sistemli ve vurgulanmış biçimde ortaya çıkar. Nesnellik koyutunun, bilginin doğruluğunun zorunlu koşulu olduğu bir kez kabul edildiğide, doğrunun kendisinin aranmasında vazgeçilmez olan kökten bir ayırımı, etik alanıyla bilgi alanı arasına yerleşmiş olur. Bilginin kendisi ("epistemolojik değer” dışında) her değer yargısının dışındadır, buna karşı etik, özünde öznel olduğuna göre, bilgi alanının her zaman dışında kalır.(s:152) Bilim son aşamada, bir belit (axiome) olarak konmuş olan bu kökten ayırım yaratmıştır. Burada belirtmekten kendimi alamıyorum, eğer kültür tarihinde biricik olan bu olay, başka bir uygarlıkta değil de Hıristiyan batıda ortaya çıkmışsa; bu belki de bir bölümüyle, kilisenin kutsal alan ile dindışı alan arasındaki ayırımı kabul etmiş olmasındandır. Bu ayırımı yalnızca bilime (dinsel alan sınırı dışında kalarak) kendi yolunu arama olanağı vermekle kalmıyor, düşünceyi, nesnellik ilkesinin ortaya koyduğu çokdaha kökten bir ayrılık için de haırlamış oluyordu. Batılılar kimi dinlerde dinsel ile dindışı arasında bir ayırımı bulunmayışını, bulunamayacağını anlamakta güçlük çekerler. Hinduizmde her şey dinsel alanda kalır; hatta “dindışı” kavramı anlaşılmaz bir şeydir. Bunları ayıraç içinde söylemiştik, konumuza dönelim. Nesnellik koyutu, “eski bağlaşım” ın yıkılışını belirterek, aynı zamanda bilgi yargılarıyla değer yargıları arasındaki her türlü karışıklığı da önlüyor.Fakat geride yine de bu iki kategorinin, söylem de içinde olmak üzere eylemdeki kaçınılmaz birliği kalıyor. İlkeden ayrılmamak için, her türlü söylemin (ya da eylemin) yalnızca, birleştirdiği iki kategorinin ayırımını koruyup açıklaması durumunda ya da ölçüde, anlamlı ya da gerçeğe uygun olduğunu kabul edeceğiz.Böyle tanımlandığında, gerçeğe uygunluk kavramı, etik ile bilginin örtüştükleri ortak alan oluyor; burada değerlerle gerçeklik, birlikte fakat kaynaşmamış olarak, bu sesi duyabilecek dikkatli insana bütün anlamlarını açıklar. Buna karşı, iki kategorinin karışıp kaynaştığı gerçeğe uymayan söylem, en zararlı anlamsızlıkla, bilinçsiz de olsa, en büyük yalandan başka bir yere ulaştırmaz. Görülüyor ki, bu tehlikeli karışımın en sürekli ve en sistemli uygulama alanı ("söylem”i Descartesçı anlamında alarak) “siyasal” söylemdir. Bu yalnız meslekten politikacıların durumu da değildir. Bilim adamaları da, kendi alanları dışında, değerler kategorisiyle bilgi kategorisi arasındaki ayırımı görmekte tehlikeli bir yetersizlik gösterirler. Fakat bu da başka bir ayraçtı. Bilginin kaynağına dönelim. Demiştik ki, canlıcılık, bilgi önermeleriyle değer yargıları arasında bir ayırma yapmak istemez, ayrıca yapamaz da; çünkü Evren’de ne denli özenle gizlenmiş olursa olsun bir amaç bulunduğu kabul edildiğinde böyle bir ayırmanın anlamı kalmaz. nesnel bir sistemdeyse tersine, bilgiyle değerler arasındaki her kaynaşma yasaklanmıştır.(s: 153)Fakat ( bu en önemli noktadır; bilgiyle değerlerin mantıksal olarak kökten bağlantılı olduğu sorunu) b u yasaklama, nesnel bilgiyi kuran bu “ilk buyruk”, kendisi nesnel değildir, olamaz da: Bu bir ahlak kuralı, bir disiplindir. Gerçek bilgi değerleri tanımaz; fakat gerçek bilgiyi kurmak için bir yargı, daha doğrusu, bir değer beliti(axiome) gerekir. Açıktır ki, nesnellik koyutunu doğru bilginin koşulu olarak almak, bir bilgi yargısı değil, bir etik seçimdir, çünkü koyutun kendisine göre bu yargıcılı (arbitral) seçimden önce doğru bilgi bulunamaz.. Nesnellik koyutu, bilginin yasasını belirlemek üzere, bir değer tanımlıyor ve bu değer nesnel bilginin kendisidir. demek nesnellik koyutunu kabul etmek, bir etiğin, yani bilgi etiğinin, temel önermesini ortaya koymak oluyor. Bilgi etiğinde, bilgiyi kuran, bir ilksel değerin etik seçimidir. Onun, hepsi de insanlarca kabul erdillmesi gereken, içkin, dinsel ya da “doğal” bilgi üzerinde kurulduğu savında olan canlıcı etikten kökten ayrıldığı nokta buradadır.Bilgi etiği insana kendini kabul ettirmez, tersine, onu her söylemin ya da her eylemin gerçeğe uygunluğunun belitsel koşulu yaparak kendine kabul ettiren insandır. Discous de la Methode bir kuralcı epistemoloji önerir, ancak herşeyden önce onu bir kez de bir moral düşünme ve meditasyon olarak okumak gerek. Gerçeğe uygun söylem ise bilginin temelidir, insanlara büyük güçler sağlar ve bu güçler günümüz insanını hem zenginleştirip hem de tehdit eder, ona özgürlük sağladığı kadar tutsaklık da getirebilir. Bilimle örülmüş olan ve onun ürünleriyle yaşayan modern toplumlar, aşşırı ilaçtan zehirlenen birisi gibi onun tutsağı olmuşlardır. Maddi güçleri, bilginin temelindeki bu etikten, ahlaki zayıflıkları ise yine de başvurmaktan çekinmedikleri, fakat bilginin bozmuş olduğu değer sistemlerinden gelir. Bu çatışma öldürücüdür. Ayaklarımızın dibinde açıldığını gördüğümüz uçurumun nedeni budur. Modern dünyanın yaratıcısı olan bilgi etiği, o dünya ile uyuşabilecek, kavranmış ve kabul edilmiş duruma geldiğinde de onun evrimine yön verebilecek tek etiktir. *** Kavranmış ve kabul edilmiş dedik. Buna olanak var mı? Eğer yalnızlık kaygısı ve zolayıcı bir toptan açıklmama gerekisnimi, benim sandığım gibi doğuştansa; çağların derinliklerinden gelen bu kalıt yalnız kültürel değil, doğal olarak kalıtımsalsa; bu çetin, soyut ve (Raslantı ve Zorunluluk, s: 154) gururlu etik, kaygıyı yok edebilir, istekleri karşılayabilir mi? Bilemem.Fakat herşeye karşın büsbütün de olanaksız olmadığı düşünülemez mi? İnsanda, bilgi etiğinin sağlayamadığı bir “açıklama”dan da öte, belki bir aşma, bir üstünlük gereksinimi de vardır. Ruhlarda her zaman yaşayan büyük toplumcu düşün gücü bunun tanığı gibi görünüyor. Hiçbir değer sistemi, gereektiğinde uğruna kendini vermesini doğru gösterecek biçimde bireyi aşan bir ülkü önermedikçe, gerçek bir etik oluşturduğunu öne süremez. Bilgi etiği, doğrudan tutkusunun yüksekliği nedeniyle, belki de bu aşma gereksinimini karşılayabilir. Aşkın bir değer olarak doğru bilgiyi tanımlar ve insana, artık onu kullanmayıp, özgür ve bilinçlmi bir seçimle ona hizmet etmeyi önerir. Nedir ki bu da bir insancılıktır(humanisme), çünkü insana, bu aşkınlığın yaratıcısı ve koruyucusu olarak saygı duyar. Bilgi etiği bir anlamda da “etiğin bilgisi” dir, yani tutkuların, dileklerin ve biyolojik varlığın sınırlarının bilgisi: İnsanın içinde, saçma olmasa da olağandışı ve salt bu olağadışılığından dolayı değeril olan hayvanı görür; öyle bir hayvan ki, dirimyuvarı ve düşünceler dünyası gibi iki alanda birden yaşadığı için, einsan sevgisiyle birlikte sanat ve şiirde kendini gösteren bu acılı ikiliğin hem işkencesi altında hem de zenginliği içindedir. Canlıcı sistemlerin hepsi de, tersine, biyolojik insanın görmezden gelinmesini, alçaltılması ya da bastırılmasını, onun hayvanal koşullarına bağlı kimi özelliklerinden tiksinme ve korku duyulmasını az çok yeğlemişlerdir.Buna karşı bilgi etiği, insanı, yerine göre ona egemen olmayı bilmek koşuluyla, bu kalıta saygı gösterip onu kabul etmeye özendirir: İnsanın en yüksek niteliklerine, özgeciliğe, yüce gönüllülüğe ve yaratıcı tutkuya gelince, bilgi etiği bunların hem toplumsal biyolojik kaynaklaranı bilir hem de kendi tanımladığı ülküye yararlı aşkın değerlerini kabul eder. **** Sonuç olarak bilgi etiği benim gözümde, gerçek bir toplumculuğun(sosyalizm) üzerine urulabileceği hem ussal hem de bilinçili olarak ülkücü tek tutumdur. 19. yy’ın bu büyük düşü genç ruhlarda, acı veren bir yoğunlukla yaşamaktadır. Acı vericiliği, bu ülkünün uğradığı ihanetler ve kendi adına işlenen cinayetler yüzündendir. Bu derin özlemin, felsefi öğretisini canlıcı bir (Raslantı ve Zorunluluk, s: 155) ideolojiiçinde bulması acıklı, ancak belki de kaçınılmazdır. Diyalektik maddecilik üzerine kurulan tarihsel kehanetçiliğin, daha doğşundan büyük tehditlerle dolu olduğunu görmek kolaydı, nitekim bunlar gerçekleşmiştir. Diyalektik maddecilik, bütün öteki canlıcıklarından da daha çok, değer ve bilgi kategorilerinin birbiriyle karıştırılmasına dayanmaktadır. Onun, temelden gerçekdışı bir söylem içinde, yokluğa düşmek istemeyen her insanın, önünde boyun eğmekten başka yapacak ya da başvuracak bir şeyinin bulunmadığı tarih yasalarını “bilimsel” olarak kurmuş olduğunu ileri sürebilmesinin nedeni bu karışıklıktır. öLdürücü olmadığı zaman çocukça olan bu yasalardan kesinlikle kurtulmak gerek. Gerçeğe uygun bur toplumculuğun, yandaşlarının ruhuna kök salmış olduğunu savunduğu, bilimin alay konusu ve özünde gerçekdışı olan bir ideoloji üzerine kurulması olanağı var mı? topluculuğun tek umudu, bir yüzyıldanberi kendine egemen olan ideolojinin “düzeltilmesinde” (revizyonunda) değil, bu ideolojinin toptan bırakılmasındadır. Bu durumda gerçekten “bilimsel” bir toplumcu hümanizma, doğrunun kaynağını ve ahlakını eğer bilginin kendisinin kaynaklarında, bilgiyi özgür bir seçimle bütün öteki değerlerin ölçüsü ve güvencesi olarak en büyük değer yapan etikte değilse nerede bulabilir? Bu etiğin ahlaksal sorumluluğu, doğrudan bu beltisel seçimin özgürlüğüne dayanır. toplumsal vi siyasal kurumların temeli ve bu nedenle de onların gerçeğe uygunluğunun ölçüsü olarak, yalnızca bilgi etiği gerçek bir toplumculuğa götürebilir. düşüncenin, bilginin ve yaratıcılığın aşkın cennetinin savunulmasına, genişletilmesine ve zenginleştirilmesine adanmış kurumları o kabul ettirir. İnsan bu cennette oturu. ve canlıcığını hem yalancı tutsaklıklarından hem de maddi baskılarından gitgide kurtularak, kendisine, o cennetin hem uyruğu hem de yaratıcısı diye en değerli ve en biricik özünde hizmet eden kurumların koruyuculuğunda, sonunda gerçeğe uygun olarak yaşayabilir. Bu belki de bir ütopyadır. Fakat tutarsız bir düşde değildir. Bu, bütün gücünü mantıksal tuturlığından alan bir düşüncedir. Bu, gerçeği araşyışın zorunlu olarak varacağı sonuçtur. Eski bağlaşma çözüldü; insan artık bir rastlantıyla içine düştüğü bu evrenin duygusuz enginliği içinde yalnız olduğunu biliyor. Yazgısı gibi görevi de bir yerde yazılı değildir. Bir yanda cennet (krallık), bir yanda cehennem (karanlıklar): Seçmek kendine kalmış.”(Kitap bu satırlarla bitiyor) (J.Monod,Raslantı ve Zorunluluk s:143-156)

http://www.biyologlar.com/evrim-ve-termodinamigin-ikinci-yasasi

Leopar - Panthera pardus - Anadolu Parsı

Leoparların orijinal dağılımları çok geniş alanlardır.Ancak günümüzde yaşam alanları çok daralmış kimi yerde de yok olmuştur. Sina yarımadası, Arabistan, Filistin, Türkiye, Transkafkasya, Kafkaslardan güney Türkmenistana kadar, güneydoğu Özbekistan, güneybatı Tacikistan, İran’dan Belucistan’a Sind ve Keşmir, Nepal, Assam, Sri Lanka, güneybatı Burma(Myanmar) Malezya yarımadası, Java ve Taylant, Hindiçini, Çin,Tibet, Mançurya’dan Kore’ye, doğu Sibirya’nın 50° kuzey enlemine kadar olan alanlarda bulunmaktaydı . Ancak bazı bölgelerde ya nesli tükenmiş yada tükenmek üzeredir. Sumatra ve Borneo adasında ise bulunmazlar.Afrika’da da durum pek farklı sayılmaz.İnsan nüfusunun yoğunlaşması bir çok türde olduğu gibi leopar popülasyonunda da dramatik etkiler yapmıştır.Zanzibar leoparının (Tanzanya adası) nesli tükenmiştir. Serengeti’de de aslan popülasyonu da leoparlar üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Leoparlar bulundukları bölgeye çok iyi uyum sağlarlar.Bu nedenle her çeşit ormanda, çalılık alanlarda çayırlık alanda, bozkırda, kayalık ve yarı çöl ortamda yaşayabilirler. Bataklık tropikal ormanlarda, engebeli kayalık dağlarda Kenya’nın karla kaplı dağlarında, hatta Klimanjaro’nun 5638 metre yüksekliklerinde görülmüştür.Himalaya’larda ise 3000 metreden yukarda ise pek sık bulunmaz. Fiziksel özellikleri : Leoparlar aslan, kaplan ve jaguar gibi büyük kedilerin içinde en küçük cüsseli olanıdır. Erkek leoparın boyu yaşadığı bölgeye değişmekle birlikte ortalama 90 santim olan kuyruk dahil 2,40 metreye kadar olabilir.Ağırlığı 48 kiloya erişebilir.Dişiler erkeklerden %20-%40 kadar daha büyük olabilir.Diğer büyük kedilere göre uzun gövdesine göre daha kısa bacaklara sahiptir. Büyük kedilerin içinde en iyi ağaca tırmanabilen türdür.Geniş pençelerinde sivri ve keskin tırnakları, kısa ve toparlak kulakları, göz alıcı parlaklıkta kısa tüylü postu vardır.Post rengi ve tüy uzunluğu yaşam alanına göre değişmekle beraber, parlak sarımsı kahverengiden koyu sarımsı pas rengine kadar farklılık gösterebilir.Üstünde siyah benekler bulunur.Bir çok kişi leoparla jaguarı karıştırırlar.Jaguardan farlı olarak beneklerinin içlerinde siyahlık bulunmaz.Çene ve kafa yapılarıda jaguara göre daha küçüktür.Boğazlarının altında siyah noktalardan oluşan kolye benzeri çizgi vardır.Alt kısımları beyazdır.Gövdesisin üçte ikisi kadarda kuyrukları vardır.Postlarının üstündeki siyah benekleri, yapraklar arasında daha kolay kamufle olarak sezdirmeden avına yak laşmasını sağlar.Postunun üstündeki benekler, insanların parmak izi gibi her bireyde farklılık gösterir. Leoparlarda melanistik siyah renkli olanlara da rastlanır.Siyah renkli olanlarına panter dendiğide olur.Bilim adamlarıda önceleri farklı bir tür olarak zannedilmelerine rağmen sonradan farklı bir tür olmadığı anlaşılmıştır.Siyah renkli olan bireylerin postlarına bakıldığında belirsiz de olsa benekler görülebilir.Kardeş yavrulardan biri normal renkte olurken diğeri siyah olabilir.Siyah bireylere Afrika’da rastlanmazken Hindistan ve uzak doğunun orman alanlarında yaşayan popülasyonlarda rastlanabilir. Çekingen ve ihtiyatlıdır.Duyuları çok kuvvetlidir.Gizlenmekteki mahareti yüzünden leoparı bulmak aslan veya çitayı bulmaktan daha zordur.Leopar, bulundukları yere çok iyi uyum sağlarlar.Bu nedenle Afrikanın sıcak bozkırlarından Hindistan ve Malezya yarım adasının yağmur ormanları ve Çinin karla kaplı soğuk dağlıklarına kadar olan ormanlarda, çalılıklarda, fundalıklarda, yarı çöl ortamda yada kayalık dağ yamaçlarında yaşayabilirler.Gündüz tehlike sezdiğinde gece avlanmayı tercih eder.Gündüz öğle sıcağında sık otların veya bir ağacın dalında uyumayı tercih ederler.Bu nedenle sabahın erken veya akşam saatlerinde aktif olurlar.İnsanlara görünmemeyi tercih eder.Ağaca çıkmada çok ustadırlar.Cüssesine göre çok güçlü olduğu için yakaldığı geyik, domuz gibi avları bile ağaca çıkarabilir.Sesi güçlü bir homurtuya, gıcırtılı bir kükremeye benzer. Kaplan postu Jaguar postu Kaplan ve jaguarların ayırt adici özelliklerinden biri postlarıdır.Kaplan postu üzerindeki lekelerin ortasında leke bulunmazken Jaguarların beneklerinin ortasında siyah lekeler bulunur.Ayrıca jaguarların kafa yapıları daha iri yapılıdır. Avlanma ve yiyecekleri : Leoparlar fırsatçı avcılardır.Avını gördüğünde her pençesini itinayla atar ve yere sinerek ilerler.Avı şüphelendinde tekrar hareketsiz kalır.Uygun anı bulduğunda süratle sıçrayarak avının boğazından yakalar ve boğar.Bazan ağaçta bekleyerek avının üzerine atladığıda olur. Çok güçlü ayak kasları vardır.Büyük kedilerin içinde ağaca en iyi tırmanan leoparlardır.Avını yakaladığında aslan ve benekli sırtlan gibi diğer yırtıcılardan korumak için ağaca çıkartarak ağaçta yer.Afrika’da yaşayan leoparlarda gözlemlenen olay şöyle gelişmiştir;Leopar, yakaladığı avını yiyen çitayı korkutarak avını ondan çalar ancak tam o sırada bir aslan, leşi almak için leoparı kovalamaya başlar.Leoparda leşi kaptığı gibi derhal ağaca çıkartır.Aslanda peşinden ağaca çıkar.Fakat leopar hafifliğinin de avantajını kullanarak leşi ağacın daha uç kısmına taşır.Aslan ise çaresiz leşi leopara bırakarak ağaçtan iner. Zengin av menülerinin arasına gübre böceğinden tutunda yaşam bölgesinde bulabileceği yaban domuzları, yaban keçileri, ceylanlar, antiloplar, geyikler, yaban koyunları, kemirgenler, çakallar, sürüngenler, ikiyaşamlılar, kuşlar, hatta balıklar bile girer. Bazı leoparların tek bir avdan hoşlandığı farkedilmiştir.Bunlardan biri ceylanla besleniyor, bir diğeri domuz avlamak için her gece 3 kilometre öteye gidiyor ve yattığı yerin yakınındaki av hayvanlarına dokunmuyordu.Bazı Uzakdoğu leoparları ise özellikle balıktan hoşlandığı biliniyor.Balıklar su yüzüne çıkıncaya kadar bekliyor, sonrada onları yakalıyordu.Başka bir leoparın ise kurbağa yakaladığı söylenmiştir. Bazı leoparların çiftlik yakınlarında yaşamalarına rağmen çiftlik hayvanlarına saldırmadığı da bilinmektedir.Ancak bazan çiftlik hayvanlarına saldırdığıda olur.İnsanlara ise nadiren saldırır.Genellikle insandan uzak durmayı tercih eder. Üreme ve sosyal davranışlar : Leoparlar, tek başlarına yaşar ve avlanırlar. Erkekler yaklaşık 6-63 kilometrekarelik bir alanı dişilerde 6-13 kilometrelik bir alanı hakimiyeti altına alabilirler.Leoparlar hakimiyetindeki toprakları belirtmek için ıdrarları ile çalı ve ağaçlara koku bırakırlar. Bu koku aynı zamanda dişi leoparların üreme durumunuda belli eder.Kızışmış olan dişinin kokusunu alan erkek leopar dişiyi takip eder.Erkekler toprak hakimiyeti veya çiftleşme sezonunda rakipleri ile zaman zaman ölümcül kavgalar yapabilirler. Belirli bir çiftleşme sezonu yoktur.Ancak tropikal iklime sahip bölgelerde yılboyunca, kurak ve karasal iklime sahip bozkır alanlarda mevsimsel olabilir.Gebelik 90-112 gün sürer.Dişi, bir defada 1-6 arası değişmekle birlikte genellikle 2-3 yavru doğurur. Yavrular doğduklarında 400- 700 gr ağırlığındadır.Yavrular doğduklarında gözleri kapalıdır ve 7-10 günlük iken gözleri açılır.Anne leopar,yavrularını yalayarak hem aile bağları güçlendirir hem de yavrunun kan dolaşımını düzenler.Bunun başka bir yararı daha vardır.Annenin tükürüğü güneş ışınları ile birleştiğinde D vitaminine dönüşür ve deri tarafından emilir.Yavrular erginliğine ulaşana kadar yaklaşık 18-24 ay boyunca anneleri ile beraber kalırlar.Ancak yavrulardan bazıları aslan ve sırtlan gibi diğer yırtıcıların saldırısı veya değişik nedenlerden öldüklerinden bu şansı bulamazlar.İki yıl sonra annelerinin yanından ayrılarak kendilerine avlanabilecekleri yeni hakimiyet alanları belirlerler.Dişiler 33 aylıkken erkeklerde 24-36 aylıkken üremem olgunluğuna ulaşır.Esaret altında 23 yıl yaşadıkları bilinmektedir. Tür üzerindeki tehlikeler: Çok güzel bir posta sahip olması avlanmasındaki en büyük etkendir.Yaşam alanlarının daraltılması, avlayacağı türlerin azalması tür üzerindeki en büyük baskılardır.Ayrıca popülasyonun az sayıda olduğu yerlerde gen değişiminin olmaması tür için olumsuz şarlar oluşturmaktadır. Alttürleri : Farklı alanlarda yaşayan alttürler birbirlerinden bazı farklılıklar gösterir.Anadolu leoparı (P. p. tulliana) avlanmış örneklerine bakıldığında en iri alttürlerden biri sayılabilir.Somali leoparı (P. p. nanopardus) Somali ve Etyopya’da yaşar ve en küçük alttürdür.Ortalama olarak 25-30 kg kadar olur.Arap leoparı ise ikinci küçük leopardır.Amur ve Java leoparları (Panthera p. orientalis) ise koyu renkli, uzun kürklü ve daha geniş siyah benekleri ile en sıradışı olan alttürlerdir. Leoparların alttürleri geniş alanlarda dağılım gösterirler.

http://www.biyologlar.com/leopar-panthera-pardus-anadolu-parsi

Bir pakette 20 sigara olması tesadüf değil!

Bir pakette 20 sigara olması tesadüf değil!

Tütünün sigara şeklinde içimi, nikotini beyindeki reseptörlere hızlı ulaştırıyor bu nedenle de sigara bağımlılığı kolay başlıyor. Uzmanlar, bağımlılığın tedavisinin başlamaya oranla daha zor olduğunu ifade ederken, bir pakette 20 sigara olmasının ise tesadüf olmadığını belirtiyor. Kişinin sigaradan tekrar haz alabilmesi için belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Merak edilen soru: Nikotin reseptörlerinin tekrar duyarlı hale gelmesi için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Bu süre ortalama 45 dakikadır. Bakıldığında 1 paket/gün sigara kullanan kişi ortalama 16 saat uyanık kalıyorsa 45 dakikada bir sigara kullanırsa toplam 20 sigaraya ihtiyaç duyacaktır. Sigara paketlerinde 20 sigara olmasının nedeni de budur.Bir pakette neden 20 sigara var?Başka deyişle daha uzun sigara dalı daha fazla keyiflendirici etki gösteremiyor. Kişinin sigaradan tekrar haz alabilmesi için belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Merak edilen soru: Nikotin reseptörlerinin tekrar duyarlı hale gelmesi için ne kadar zaman geçmesi gerekiyor? Bu süre ortalama 45 dakikadır. Bakıldığında 1 paket/gün sigara kullanan kişi ortalama 16 saat uyanık kalıyorsa 45 dakikada bir sigara kullanırsa toplam 20 sigaraya ihtiyaç duyacaktır. Muhtemelen sigara paketlerinde 20 sigara olmasının nedeni de budur.Bu şekilde sigara bağımlısı beynindeki nikotin reseptörlerini gün boyunca sürekli nikotine doymuş ve duyarsızlaşmış hale getirerek sigara isteği (aşerme) yaşamıyor. Ancak kronik sigara kullanımı devam ettikçe beyindeki nikotin reseptör sayısında artış oluyor ve sigara kullanıcısı aşerme yaşamamak için doz arttırma ihtiyacı duymaya başlıyor.”Nikotin beyin ödül merkezindeki reseptörlere doğrudan bağlanıyorTütünün sigara şeklinde içiminin nikotini beyindeki reseptörlere hızlı ulaştırdığını belirten Dr. Bağırov, “Ne yazık ki nikotini bu şekilde alma beyindeki ödül sistemi üzerindeki etkileri dolayısıyla nikotin bağımlılığı riskini arttırmaktadır. Nikotin beyin ödül sistemindeki nikotinik kolinerjik reseptörlere doğrudan bağlanarak keyif verici etkisini göstermektedir.” diye konuştu.Sigara bağımlıları 45 dakikada bir sigara istiyorBeyindeki nikotin reseptörlerinin nikotinle doyurulması halinde daha fazla nikotin alımının keyif verici etki yapmadığını belirten Dr. Azer Bağırov, bu nedenle bağımlıların genel olarak 45 dakika arayla sigara içtiğine dikkat çekti. Dr. Bağırov, şunları söyledi:“Dinlenme halindeki nikotin reseptörleri nikotine aşırı duyarlıdır. Sigara dumanıyla alınan nikotin bu reseptörlere birleştikten sonra artık nikotine karşı duyarsız hale gelirler. Eğer ödül sistemindeki nikotin reseptörlerinin hepsi nikotinle doyurulmuşsa daha fazla nikotin alımı keyif verici etki yapmaz. Bir dal sigara içimi sırasında alınan nikotin ödül sistemindeki bütün nikotin reseptörlerini doldurmak için yeterlidir. Bu nedenle sigara dalı standart boydadır.1 ay sonunda sigaraya bağımlılık başlıyorNikotin bağımlılığının tedavisinin kolay olmadığını belirten Dr. Azer Bağırov, “Nikotin bağımlılığının ilk sigarayla başladığı hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle gösterilmiştir. 1 ay süreyle kronik kullanım olduktan sonra sigara içimi durdurulduğunda aşerme belirtileri başlar. Moleküler hafıza sayesinde bırakma sonrasında istek ömür boyu devam eder, ancak şiddeti giderek azalan eğilim gösterir. Toplum bazlı çalışmalarda sigara içicilerinin 2/3’nün sigarayı bırakmayı istedikleri, 1/3’nün bırakma girişiminde bulundukları ve sadece %2-3’nün başarılı olduğu gösterilmiştir.” dedi.Sigara bırakma tedavisinde de nikotin kullanılıyorNikotin bağımlılığının tedavisinde psikoterapi ve psikofarmakolojik yöntemlerin etkin olduğunu belirten Dr. Bağırov, tedavide nikotin kullanıldığını belirterek şunları söyledi:“Nikotin bağımlılığının tedavisinde etkili olduğu gösterilen psikofarmakolojik ajanların başında nikotinin kendisi var, nikotin sakızı, nazal sprey ya da cilde yapıştırılan nikotin bantları mevcuttur. Nikotin reseptörleri üzerinden etki gösteren (parsiyel agonist) vareniklin etken maddeli psikofarmakolojik ajan nikotin bağımlılığında %30-40 oranlarında etkin olduğu gösterilmiştir. Nikotin bağımlılığının tedavisinde kullanılan ve kısmen etkili olduğu gösterilen diğer farmakolojik ajanlara bupropion, antidepresan ilaçlar ve bir opiat antagonisti olan naltrekson gösterilebilir. Nikotin bağımlılığının tedavisinde yeni yaklaşımlardan olan nikotin vaksinleri daha araştırma aşamasındadır.”Psikiyatrik tedavi görenlerde sigara kullanım oranı yüksek! “Sigara kullanımı psikiyatrik hastalığı olan popülasyonda %40-50’lere ulaşıyor. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite, şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı alan hastalarda ise sigara kullanımı %60-85 oranındadır. Herhangi bir psikiyatrik hastalık tanısı alanlarda sigara kullanımı ve bağımlılığının genel topluma göre belirgin yüksek olduğu aşikârdır. Ancak psikiyatri polikliniklerine başvuran hastalarda sigara kullanımı detaylı sorgulanıp kayıt altına alınmıyor. Sigara kullanıcılarının sadece %10’u sigarayı bırakmak için tedavi önerisi aldıklarını ifade etmektedir. Bu düşük oran genel tıp ve psikiyatri pratiğinde sigara kullanımının göreceli olarak ihmal edildiğine işaret ediyor.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/bir-pakette-20-sigara-olmasi-tesaduf-degil

Hücre zedelenmesinin nedenleri ve zedelenmeye karşı hücrenin verdiği uyum yanıtları nelerdir; hasara uğrayan dokunun onarılması nasıl gerçekleşir?

Hücre Zedelenmesinin Nedenleri Hücre zedelenmesinde pek çok etken söz konusudur. Trafik dahil pekçok kazanın neden olduğu gözle görülen fiziksel travmalardan, belli bazı hastalıklarda neden olabilen defektli enzimleri oluşturan gen mutasyonlarına kadar sıralanabilir. Zedeleyici etkenler aşağıdaki gibi, sınıflanabilir. Oksijen Kayıpları: Hipoksi (oksijen azlığı- oksijen yetersizliği), hücre zedelenmesi veya ölümünün en önemli ve en çok görülen nedenidir. Hipoksi pekçok durumda görülür. Bunlar içinde en önemli olanı iskemidir. Hipoksi, iskemiden (kansızlık) farklıdır ve ayrılmalıdır. İskemi, dokulara gelen arteriyel akımın engellenmesi veya venöz dönüşün azalmasıyla ortaya çıkan dolaşımdaki kan kaybıdır. Bir bölgedeki kan akımının durması olarak özetleyebiliriz. İskemi, dokuları hipoksiden daha çabuk zedeler. Hipoksik doku zedelenmesi, karşımıza şu durumlarda çıkar. 1-İskemix: Mortalite (kalb hastalığı- miyokard enfarktüsü) ve morbiditenin (serebral ve renal iskemik hastalıklar) başlıca nedenidir. 2-Asfiksi (solunum zorluğu- solunum yetersizliği) nedeniyle, kanın oksijenizasyonundaki azalmaya bağlı olarak hücre zedelenmeleri ortaya çıkabilir. Buna kalb-akciğer hastalık- larında ve pnömonide görülen yetersiz kan oksijenlenmesi örnek verilebilir. 3-Anemixx veya karbon monoksit (CO) zehirlenmesinde görülen, kanın oksijen taşıma kapasitesindeki düşme, diğer bir örnek olabilir. Kimyasal Etkenler ve İlaçlar: Zehir olarak bilinen maddeler, tedavi amaçlı kullanılan bazı ilaçlar (hassas bünyeli kişilerde) ve ilaçların aşırı kullanılma durumlarında, hücre zede-lenmeleri meydana gelebilir. Hücrelerin bazı yaşamsal işlevlerini, örneğin membran permea-bilitesini, osmotik homeostazı (hücre içi denge) ve enzim entegrasyonunu (sistemi) bozarak, ciddi hücre zedelenmesi ve belki de tüm organizmanın ölümüne neden olabilir. Esasda zarar-sız olan glukoz ve tuz gibi kimyasallar, konsantre olduğunda osmotik çevreyi bozarak, hücre zedelenmesine ve hatta ölüme yol açabilir. Fiziksel Etkenler: Travma, sıcak ve soğuk olmak üzere aşırı ısı, ani ve farklı atmosfer basınç değişiklikleri, radyasyon ve elektrik şoku, hücre üzerinde geniş etkiler gösterir. Enfeksiyöz Etkenler: Bu grupta submikroskopik viruslardan, mikroskopik bakteri, riket- siya, fungus ve parazitlere kadar geniş bir mikroorganizma grubu bulunur. Mikrobiyolojik ajanlar olarak, salgıladıkları toksinler ve enzimlerle hücrenin metabolizmasını inhibe eder ve hücresel yapıları destrüksiyona uğratır. İmmunolojik Reaksiyonlar: Biyolojik etkenlere karşı vücudu koruyan immün sistem, bazı durumlarda immun reaksiyonlara neden olarak, hücre ve doku zedelenmesi meydana getirebilir. Yabancı proteinlere (antijen) karşı gelişen anaflaktik (allerjik) reaksiyon, önemli bir örnektir. Ayrıca bu grupta endojen antijenlerin sorumlu olduğu immunolojik reaksiyonlar söz konusu olabilir. Bunlar da “otoimmun hastalıklar” olarak sınıflanır. Radyasyon: Ultraviyole (noniyonize -güneş ışını) ışınlar hücrelere zarar vererek güneş yanıklarına neden olabilir. İyonize radyasyon hücrelerdeki moleküllere direkt etki yapıp, mo-lekül ve atomların iyonizasyonuna neden olarak veya hücre komponentleri ile etkileşen serbest radikal oluşumuna neden olarak hücrelere zarar verir. Genetik Defektler: Tek bir genin eksikliği veya yapısal bozukluğu, hastalığa neden olabi-lir. Doğuştan var olan metabolik depo hastalıkları ve bazı neoplastik hastalıklar gibi, bir çok hastalığın temelinde, genetik defektlerin rol oynadıkları bilinir. Beslenme Dengesizlikleri: Vücudun bazı aminoasitler, yağ asitleri, vitaminler gibi, orga-nik ve inorganik maddeleri besinlerle alması gerekir. Beslenme yetersizliğinde ortaya çıkan protein ve besin eksikliği, doku hasarlarına neden olabilir. Besinlerin eksikliği gibi, aşırılıkla-rında, ortaya çıkan şişmanlık ve atheroskleroz da morbidite ve mortaliteye zemin hazırlaya-rak, zarar verir. Obesite, tip 2 diyabetes mellitus riskini arttırır. Hayvansal yağ yönünden zen-gin olan gıdalar, atheroskleroz ve kanseri de içeren pekçok hastalığın oluşumundan sorumlu olabilir. Yaşlanma; hücre zedelenmesine neden olan diğer bir örnekdir. Yıllar geçtikçe hücrelerde çoğalma ve kendini onarma yeteneklerinde meydana gelen azalmalar ve buna bağlı ölümler oluşur. Hücre Zedelenmesinin Mekanizmaları Hücre zedelenmesine neden olan pek çok farklı yol vardır; fakat bunların hepsi öldürücü değildir. Bununla birlikte, herhangi bir zedelenmeden kaynaklanan, hücre ve doku değişiklik-lerine yol açan, biyokimyasal mekanizmalar oldukça karmaşıktır ve diğer intrasellüler olaylar ile sıkıca birbiri içine girmiştir. Bu nedenle, sebep ve sonuçları birbirinden ayırdetmek müm-kün olmayabilir. Bir hücrenin yapısal ve biyokimyasal komponentleri o kadar yakın ilişkide-dir ki, zedelenmenin başlangıç noktası önem taşımayabilir; fakat pek çok sekonder etki süratle oluşur. Yine de hücre zedelenmeleriyle ilgili bilinen pekçok özellik vardır. Örneğin siyanürle aerobik solunumun zehirlenmesi, intrasellüler osmotik dengenin korunması için elzem olan sodyum, potasyum ve ATP aktivitelerinde azalmalara neden olur. Bunlar korunamadığı za-man, hücre süratle şişer, rüptüre olur ve nekroza gider. Hücre hasarlarına neden olan, bazı zedeleyici ajanların patojenik mekanizmaları çok iyi ta-nımlanmıştır. Örneğin, siyanürle zehirlenmede mitokondriyada oksijen taşıyıcı bir enzim olan sitokrom oksidazın inaktive edilmesiyle, ATP’yi tüketerek, hipoksi yoluyla hasar meydana getirir, yani intrasellüler asfiksiye yol açar. Yine aynı şekilde anaerobik bazı bakteriler, fosfo-lipaz salgılayarak hücre membran fosfolipidlerini parçalayıp, hücre membranında direkt hasar meydana getirir. Hücre zedelenmesinin pekçok şeklinde, hücreyi ölüme götüren moleküler mekanizmalardaki bağlantıları anlamak bu kadar kolay değildir. Reversibl zedelenmenin neden olduğu hücresel bozukluklar onarılabilir ve zedeleyici etki hafifletilebilirse, hücre normale döner. Kalıcı veya şiddetli zedelenme, o bilinmeyen “dönüşü olmayan nokta” yı aşarsa irreversibl zedelenme ve hücre ölümü meydana gelir. İrreversibl zedelenme ve hücre ölümüne neden olan “dönüşü olmayan nokta”, hala yeterince anlaşılama-mıştır. Sonuç olarak; hücre ölümüne neden olan bilinen ortak bir son yol yoktur. Bütün bunla-ra rağmen, hücre ölümünü anlamak ve açıklayabilmek için, bir miktar genelleme yapılabilinir. İrreversibl hücre zedelenmesinin patogenezinde başlıca iki olay vardır. Mitokondrial disfonk-siyonun düzelmeyişi (oksidatif fosforilasyon ve buna bağlı ATP üretiminin yapılamaması) ve hücre membranındaki ağır hasardır. Bunu ispatlayan kanıtlar vardır. Lizozomal membran-lardaki zedelenme enzimatik erimeye neden olup, hücre nekrozunu ortaya çıkarır. Zedelenme İle İlgili Bazı Özellikler: -- Zedeleyici stimulusa hücresel yanıt, zedeleyicinin tipine, onun süresine ve şiddetine bağlı- dır. Bu nedenle düşük dozda toksinler veya iskeminin kısa sürmesi, reversibl (dönüşlü) hücre zedelenmelerine neden olur. Halbuki daha büyük toksin dozları veya daha uzun süreli iskemik aralar, irreversibl (dönüşsüz) zedelenme ile sonuçlanır ve hücre ölüme gider. -- Tüm stresler ve zararlı etkenler, hücrede ilk etkilerini moleküler düzeyde yapar. Hücre ölü- münden çok önce, hücresel fonksiyonlar kaybolur ve hücre ölümünün morfolojik değişiklikle- ri, çok daha sonra ortaya çıkar. Histokimyasal veya ultrastrüktürel teknikler, iskemik zedelen- medeki değişiklikleri birkaç dakika ile birkaç saat içinde görülebilir hale getirir. Örneğin, myokardial hücreler iskemiden 1, 2 dk sonra, nonkontraktil (kasılamama) olur. İskeminin 20- 30 dk’sına kadar, ölüm meydana gelmez. Ölümden sonraki değişikliklerin, ultrastrüktürel dü-zeyde değerlendirilmesi için, 2- 3 saat, ışık mikroskobu ile görülebilme düzeyine gelebilmele-ri için (örn. nekroz), 6- 12 saat geçmesi gerekir. Morfolojik değişikliklerin çıplak gözle görü-lebilir hale gelmesi, daha da uzun bir zaman alır. -- Zedeleyici stimulusun sonuçları; zedelenen hücre tipine, hücrenin uyum yeteneğine ve ge-netik yapısına bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Örneğin, bacaktaki çizgili iskelet kası, 2- 3 saatlik iskemileri tolere edebilir. Fibroblastlar da dirençli hücrelerdir. Buna karşın kalb kası hücresi (myosit), yalnızca 20-30 dakikalık zaman içinde ölüme dayanabilir. Bu zaman, nöron- da 2- 3 dakikadır. -- Farklı zedeleyici etkenler, nekroz veya apoptoz şeklinde hücre ölümüne neden olur. ATP de kayıplar ve hücre zarı hasarları, nekrozla ilişkilidir. Apoptoz; aktif ve düzenli bir olaydır. Proğramlanmış bir hücre ölüm biçimidir ve burada ATP kayıpları yoktur. -- Hücre zedelenmesi hücre komponenetlerinden bir veya bir kaçında ortaya çıkan biyokimya-sal veya fonksiyonel bozukluklardan kaynaklanır. Zedeleyici stimulusun en önemli hedef nok-taları şunlardır: (a)Adenozin trifosfat (ATP) üretim yeri olan mitokondriler, (b)hücre ve organellerinin iyonik ve osmotik homeostazı için gerekli olan hücre membranı, (c)protein sentezi, (d)genetik apareyler (DNA iplikciğinin bütünlüğü) ve (e)hücre iskeleti çok önemlidir. Membran Permeabiltesindeki Defektler: Hücre membranı; iskemi, bazı bakteriyel tok-sinler, viral proteinler, kompleman komponentleri, sitolitik lenfositler veya birçok fiziksel- kimyasal etkenlerle direkt zarar görebilir. Ayrıca birçok biyokimyasal mekanizma, hücre membran hasarına etken olabilir. Kısaca gözden geçirelim. - Fosfolipid sentezinde azalma: Oksijendeki düşmeler ATP sentezinde azalmalara, ATP’nin azalması da fosfolipid sentezini düşürür. Fosfolipid kaybına bağlı olarak, membran hasarı meydana gelir. - Fosfolipid yıkımında artma: Hücre içi (sitozolik) kalsiyum artımı, fosfolipazları aktifleştirir. Bu da membran fosfolipidlerin parçalanmasını- yıkımını arttırır. - Lipid yıkım ürünlerinde artma: Fosfolipidlerin parçalanması, yıkılması, lipid yıkım ürünleri-ni arttırır. Bu ürünlerin birikimi, geçirgenliği bozarak zarar verir. - Reaktif oksijen türevleri (serbest radikaller): Hücre membranında lipid peroksidasyonuna neden olup, zarar verir. - Hücre iskelet anormallikleri: Hücre iskeleti iplikcikleri, hücre içini hücre zarına bağlayan ça-palar olarak görev yapar. Hücre içi kalsiyumun artması, proteazları aktifleştirerek hücre iske-leti proteinlerini parçalar, bu şekilde hücre zarını hasarlar. Hücre İskeleti: Sitoplazmik matriksde; mikrotübüller, ince aktin flamanlar, kalın flaman-lar ve değişik tiplerde ara flamanlardan oluşan, karmaşık bir ağ yapısı “hücre iskeleti” olarak tanımlanır. Bunlara ek olarak hücre iskeletinde, nonflamentös ve nonpolimerize proteinler de vardır. Bu yapısal proteinler sadece hücrenin şekil ve biçimini korumakla kalmaz, aynı za-manda hücre hareketinde de önemli bir rol oynar. Hücre iskelet bozuklukların da; hücre hare-keti ve intrasellüler organel hareketleri gibi, hücrelerde fonksiyon defektleri görülür. Ayrıca hücrenin fagositoz yetenekleri de kaybolur. Bunlar lökosit gibi özel hücreler ise, lökosit göçü ve fagositoz yeteneklerinde kayıplar ortaya çıkar. Mitokondriyal Zedelenme: Memeli hücrelerinin tümü, temelde oksidatif metabolizmaya bağlı olduğundan mitokondriyal bütünlük hücre yaşamı için, çok önemlidir. Mitokondri hüc-renin “enerji santralı” olarak bilinir. ATP hücredeki bütün intrasellüler metabolik reaksiyonlar için, gereken enerjiyi sağlar. Mitokondrilerde üretilen ATP deki enerji, hücrelerin yaşamı için elzemdir. Yine bu mitokondriler, hücre zedelenmesi ve ölümünde de çok önemli bir rol oynar. Mitokondriler sitozolik (hücre içi) kalsiyumun artmasıyla, serbest radikallerle (aktif oksijen türevleri), oksijen yokluğunda ve toksinlerle zedelenebilir. Mitokondriyal zedelenmenin iki ana sonucu vardır: 1)Oksidatif fosforilasyonun durmasıyla ATP nin progresif olarak düşmesi, hücre ölümüne götürür. 2)Aynı zamanda mitokondriler bir grup protein içerir. Bunlar içinde apoptotik yolu harekete geçiren protein (sitokrom c) de bulunur. Bu protein, mitokondride enerji üretimi ve hücrenin yaşamı için, önemli bir görev yapar. Eğer mitokondri dışına sitozo-le sızarsa, apoptozisle ölüme neden olur. Bazı nonletal patolojik durumlarda mitokondriaların sayılarında, boyutlarında, şekil ve fonksiyonlarında çeşitli değişiklikler olabilir. Örneğin hücresel hipertrofide, hücre içindeki mitokondri sayısında artma vardır. Buna karşın atrofide, mitokondri sayısında azalma görülür. ATP Tüketimi: Hücrelerin enerji deposu olarak bilinen ATP, adenozin difosfat (ADP) ve 1 fosfat (P1) ile mitokondride -üretilir- sentezlenir. Bu işlem oksidatif fosforilasyon olarak tanımlanır. Ayrıca oksijen yokluğunda glikolitik yol ile glukozu kullanarak ATP üretilebilir (anaerobik glikolizis). ATP, hücre içindeki tüm sentez ve parçalama işlemlerinde gereklidir. ATP, hücresel osmolaritenin korunması, membran geçirgenliği, protein sentezi ve temel metabolik işlevler gibi, hemen her olayda çok önemlidir. ATP kayıplarının başlıca nedenleri; iskemiye bağlı oksijen kayıpları ve besin alımında azalma, mitokondri hasarı ve siyanür gibi, bazı toksinlerin etkileri sayılabilir. Kalsiyum Dengesindeki Değişmeler: İskemi ve belli bazı toksinler, belirgin bir şekilde hücre dışı kalsiyumun plasma membranını geçerek hücre içi akışına yol açar. Bunu, hücre içi depolardan ( mitokondri, endoplazmik retikulum) kalsiyumun açığa çıkması izler. Bu hücre içi artan kalsiyum, sitoplazmada bulunana bazı enzimleri aktifleştirir. (1)Fosfolipazları aktive ederek, fosfolipid yıkımına neden olur. Fosfolipid azalması ve lipid yıkım ürünlerinin de açı-ğa çıkmasına neden olur. Bu katabolik (yıkım) ürünler, hücre membran zedelenmesine neden olur. (2)Proteazlarıx (protein parçalayan enzim) aktive ederek, hem membran hem hücre iske-leti proteinlerinin parçalanmasına neden olur. hücre iskeletinin hücre membranından ayrılma-sına ve böylelikle, membranda yırtılmalara neden olur. (3)Adenozin trifosfatazlara (ATPas) etki ederek adenozin trifosfat (ATP) azalmasını hızlandırır. (4)Endonükleazları aktive eder, DNA ve kromatin parçalanmasından sorumludur. Sonuç olarak intrasellüler kalsiyumun art-ması, hücrede bir dizi zedeleyici etki yaparak, hücre ölümüne sebebiyet veren en önemli et-kendir. Hücre Zedelenmesinde Serbest Radikallerin Rolü Hücre zedelenmesinde önemli mekanizmalardan birisi de, aktive edilmiş (reaktif) oksijen ürünlerine (serbest radikaller) bağlı zedelenmedir. Hücre membranına ve hücrenin diğer elemanlarına zarar verir. Serbest radikallerin sebep olduğu hasarlar; iskemi-reperfüzyon hasarıx, kimyasal (hava kir-liliği, sigara dumanı, bitki ilaçları gibi çevresel faktörler) ve radyasyon zedelenmesi, oksijenin ve diğer gazların toksisitesi, hücresel yaşlanma, savunma sisteminin fagositik hücrelerce mikropların öldürülmesi, iltihabi hücrelerin oluşturduğu hücre hasarı ve makrofajlarca yapılan tümör hücrelerinin destrüksiyonu şeklinde sıralanır. Serbest radikallerin hücrelerde yaptığı hasarlar: a)Lipidlerin peroksidasyonuna neden olarak hücre membran hasarı yapar. b)Protein hasarı yaparak, iyon (Na/K) pompası dengesini bozar. c)DNA yı haraplayarak, yetersiz prote- in sentezine neden olur. d)Mitokondrial hasar yaparak, ATP yokluğuna neden olup etkisini gösterir. Oksijen yaşamsal olarak çok gerekli bir molekül olmasına karşın, oksijenin aşırı miktarlar- da bulunduğu durumlar veya çeşitli kimyasal ajanlarla oluşturdukları oksidasyon reaksiyonları ile ortaya çıkan serbest oksijen radikallerinin, hücreye zarar verme riski vardır. Bunlar oksijen zararına örnektir. Paslanmanın bilimsel adı, oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksit- lenir ve yaşlanır. Serbest radikallerin (bunlar oksidan moleküller, oksitleyiciler olarak da bili- nir) yıkımına karşı, hücrelerde harabiyeti önleyen, sınırlayan veya onaran gibi, pek çok koru- yucu mekanizma vardır. Bunlara “serbest radikal savaşcıları” (antioksidanlar- oksitlenmeyi önleyiciler) adı verilir. Bunları enzimatik ve nonenzimatik olarak iki ana grupta inceleyebili- riz. Bunların dışında serbest radikallerin, stabil olmadıklarından spontanöz (kendiliğinden) bozulmaları da söz konusudur. Enzimatik Antioksidanlar: Hücrede oluşan serbest radikallerin yok edilmeleri bir dizi enzi-matik olay ile gerçekleşir. Antioksidan enzimlerle yapılan savunmanın önemli bir bölümünü; süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz oluşturur. Süperoksit radikali, süperoksit dismutasyonla; hidrojen peroksit ise, katalaz ve glutatyon peroksidaz enzimleri ile nötralize edilir. Hidrojen peroksitin parçalanmasında katalaz direkt etkilidir. Nonenzimatik Antioksidanlar: Bu savunma başlıca endogenös ve ekzogenös antioksidanlar tarafından sağlanır. Ekzogenöse örnek; vitamin E (tokoferoller), vitamin C (askorbik asid), beta karoten (A vitaminin yapı taşı) gibi vitaminlerdir. Ekstrasellüler antioksidan olarak serü-loplasmin sayılabilir. Vitamin C ve E’nin vücudu serbest radikallerin yıkıcı etkilerinden koru-duğu düşünülür. Bu antioksidanlar serbest radikallere kendi elektronlarından birini verip, elektron çalma reaksiyonunu sonlandırmasıyla nötralize eder. Antioksidan besinler elektron vermekle, kendileri serbest radikallere dönüşmez; çünki her iki şekilde de stabildir. Bunlar çöpcüler gibi hareket ederek hastalık oluşmasına neden olacak, hücre ve doku hasarlarını ön-ler. Antioksidan besinlere diğer örnekler; eser miktardaki mineraller bakır, çinko ve selen-yumdur. Bu mineraller bazı antioksidan enzimlerin gerekli komponentleri olduğundan, anti-oksidan görevi görür. Kimyasal (Toksik) Zedelenme: Kimyasal maddeler iki mekanizmadan birisiyle hücre zedelenmesine neden olur. (1)Bazı kimyasal maddeler, moleküler komponentlerle veya hüc-resel organellerle direkt birleşerek etki eder. Birçok antineoplastik kemoterapotik ajanlar, doğrudan sitotoksik etkileriyle hücre hasarlarına neden olur. (2)Diğer mekanizmada ise, bazı kimyasal maddeler, biyolojik olarak aktif değilken, toksik metabolitlere dönüştükten sonra, aktif olur ve hedef hücrelerde etkilerini gösterir. Burada indirekt etki söz konusudur. Bu tip değişme genellikle karaciğer hücrelerinde oluşur. x Kan akımının kesilmesiyle (iskemi) eğer hücreler reversibl olarak zedelenirse, kan akımının yeniden düzelme-siyle hücrelerde iyileşme görülür; fakat bazı durumlarda iskemiye uğramış bir dokuda, kan akımının yeniden sağlanmasına (reperfüzyon) rağmen, zedelenme giderek daha da kötüleşir. Buna “iskemi- reperfüzyon hasarı” (reperfüzyon nekrozu) adı verilir. Klinik olarak çok önemli olan, kalb ve beyin enfarktüslerindeki doku hasarla-rında bu şekilde bir zedelenmenin bariz katkısı vardır. Bu olayın nedeni, bölgede serbest radikallerin miktarının artması olabilir; çünki bu toksik oksijen ürünleri, reperfüzyon anında iskemik alana gelen lökositler tarafından bol miktarda ortama salınmıştır. İskemiye uğramış dokuda reperfüzyon oluşmasa bile, sonuçta bu bölgede letal iskemik hücre hasarı yine meydana gelecektir; fakat hasar, bu sefer serbest radikallerle değil, iskemik zedelen-me, hipoksi (oksijen yetersizliği) nedeniyle ortaya çıkacaktır. Serbest Radikaller: Serbest radikaller (oksidan ürünler) ile antioksidan etkileşimini anlamak için, ilk önce hücreler ve moleküller hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. İşte bu nedenle burada lise kimyasına kısaca bir göz atalım. İnsan vücudu pekçok farklı tip hücreden oluşmuştur. Hücreler de birçok değişik tip moleküllerden oluşmuştur. Mole- küller, bir veya daha fazla atomlardan, bir veya daha fazla elementlerin kimyasal bağlarla birleşmesinden mey-dana gelmiştir. Atomlar; tek bir nüve (çekirdek), nöronlar, protonlar ve elektronlanlardan oluşur. Atom çekirde- ğindeki protonların (pozitif yüklü parçacıklar) sayısı, atomu çevreleyen elektronların (negatif yüklü parçacıklar) sayısını belirler. Elektronlar kimyasal reaksiyonlarla ilgilidir ve molekül oluşturmak için, atomları birbirine bağ-layan maddedir. Elektronlar atomu yörünge biçiminde bir veya birkaç kat kabuk şeklinde çevreler. En içteki ka-buk iki elektrona sahip olduğunda dolar. İlk kabuk dolduğu zaman, elektronlar ikinci kabuğu doldurmaya başlar. Bir atomun kimyasal davranışını belirleyecek en önemli yapısal özellik, dış kabuktaki elektron sayısıdır. Dış ka-buğu tamamen dolu olan bir madde, kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminde değildir, stabildir (hareketsiz). Atomlar maksimum stabiliteye ulaşmak için, dış kabuğunu dolu hale getirmeye çalışırlar. Atomlar genellikle di-ğer atomlarla elektronlarını paylaşarak dış kabuklarını doldurmaya çalışır. Serbest radikaller dış yörüngede eşleş-memiş (çiftlenmemiş) tek bir elektronu bulunan kimyasal moleküllerdir. Bu özellikleri nedeniyle son derece değişken- dengesiz yapıda olduğundan, kolayca inorganik ve organik kimyasallarla reaksiyona girer. Bunlar hem organik hem de inorganik moleküller halinde bulunur. Diğer bileşiklerle süratle reaksiyona girerek, stabilite kazanmak için, gerekli elektronu kazanmaya çalışır. İşte serbest radikaller en yakın stabil moleküle saldırarak o moleküllün elektronunu çalarak zararlı etkisini gösterir. Serbest radikal tarafından saldırılan molekül, elektro-nunu kaybedip serbest radikale dönüşür. Süreç bir kez başlayınca ardışık zincirleme olaylar, canlı hücrenin yaşa-mının bozulmasıyla sonuçlanır. Hücrelerde oluştuğu zaman, hücresel proteinler ve lipidler olduğu kadar nükleik asidlerle de süratle etkileşek onları parçalar. Buna ek olarak serbest radikaller otokatalitik reaksiyonları başlatır. Serbest radikallerle reaksiyona giren moleküller, yeni serbest reaksiyonlara dönüşerek zincirleme hasarlara yol açar. Hücre içinde pekçok reaksiyon, serbest radikallerin oluşumundan sorumludur. Çeşitli reaksiyonlar sonucu bunlar ortaya çıkar. Bunlar aşağıda özetlenmiştir. 1- Hücre içi metabolik olaylar sırasında oluşan redüksiyon- oksidasyon (redoks) reaksiyonlarında görülür. Bu olaylarda; süperoksit radikali (O2-), hidrojen peroksitx (H2O2) ve hidroksil radikali (OH) gibi, önemli serbest radikaller oluşur. Hücre içinde oluştuğunda süratle çeşitli membran molekülleri olduğu kadar, proteinleri ve nük-leik asidleri (DNA) de parçalayarak hasar verir. Böyle DNA hasarları; hücre ölümünde, yaşlanmada ve malig-niteye dönüşümde söz konusudur. Normal koşullarda bu serbest radikaller, antioksidanlarla yok edilebilir. Eğer antioksidanlar yoksa veya serbest radikal üretimi çok artarsa, hücrelerde hasar kaçınılmaz olacaktır. 2- Radyasyon enerjisinin (ultraviyole ışık, X- ışınları) absorbsiyonunda iyonize radyasyonun etkisiyle hücre içindeki su hidrolize olur. Suyun bu radyolizisi sonucu hidroksil (OH) ve hidrojen (H) serbest radikalleri ortaya çıkar. 3- Demir ve bakır gibi değişimli metaller, bazı hücre içi reaksiyonlarda elektron alıp verme özellikleri nede-niyle serbest radikaller ortaya çıkar. 4- Ekzogenös (dış kaynaklı) kimyasal maddelerin enzimatik metabolizması sonucu karbon tetraklorid (CCl4) den, karbon tetraklorür (CCl3) serbest radikali oluşur. 5- Nitrik oksit (NO), endotel hücreleri ve makrofaj gibi, bazı tip hücreler tarafından sentez edilen, serbest radikal gibi davranan önemli bir kimyasal medyatördür. Nitrik oksit oksijenle reaksiyona girdiğinde, NO2 ve NO3 gibi, diğer serbest radikalleri de oluşturur. x Hidrojen peroksit (H2O2), kendisi serbest radikal değildir, bu nedenle reaktif oksijen türevi olarak adlandırılır. STRESE KARŞI HÜCRESEL ADAPTASYON Normal bir hücre, değişen çevre şartlarına göre, yapı ve fonksiyonunu (işlevini) belirli ölçülerde değiştirerek yaşamını devam ettiren bir mikro evrendir. Bu oluşum, stresler çok ciddi olmadığı sürece, kendini koruma eğilimindedir. Eğer hücre, aşırı fizyolojik strese veya bazı patolojik stimulasyonlara (uyarılara) maruz kalırsa, stresin devam etmesine rağmen, adaptasyon (uyum) göstererek sağlığını korur. Hücresel adaptasyon, normal hücre ile zedelen- miş hücre arasında kalan bir durumdur. Hücresel adaptasyonlar başlıca atrofi, hipertrofi, hiperplazi ve metaplazidir. Hücre adaptif gücü aşıldığında veya hiç adaptif yanıt sağlanamadı- ğında hücre zedelenmesi ortaya çıkar. Hücre zedelenmesi bir noktaya kadar reversibldir (geri dönüşlü); fakat ciddi veya kalıcı streslerle irreversibl (geri dönüşsüz) hale gelir ve hücre so-nuçta ölüme gider. İrreversibl zedelenme, hücre ölümüne yol açan, kalıcı patolojik değişiklik- leri. ifade eder. Reversibl hasardan, irreversibl hasara ne zaman geçtiği kesin olarak bilinme- mektedir. Bu bölümde özellikle patolojik olaylarda, hücre büyüme ve farklılaşmasıyla (diferansiyas-yon) ortaya çıkan adaptif değişikliklere değineceğiz. Bunlar; atrofi (hücre boyutunun küçül-mesi), hipertrofi (hücre boyutunun büyümesi), hiperplazi (hücre sayısının artması) ve meta-plaziyi (hücre tipindeki değişiklik) içermektedir. Ayrıca displazi (hücrelerde şekil bozukluğu) hipoplazi, atrezi, agenezis ve aplazinin anlamlarını açıklayacağız. Atrofi: Hücrenin madde kaybına bağlı olarak hacmının küçülmesi “atrofi” olarak bilinir. Atrofi, adaptif yanıtın bir şeklidir. Yeterli sayıda hücre etkilendiğinde, tüm doku veya organ hacmında küçülme olur ve organ atrofik şekle dönüşür. Gerçi atrofik hücrelerde fonksiyon azalmıştır ama bu hücreler ölü değildir. Atrofik hücre daha az mitokondria, myoflament ve endoplazmik retikulum içerir. Birçok durumda atrofiye, artmış bir otofaji (kendini yiyen) eşlik eder. Atrofinin nedenleri şunlardır: (1)İnaktivite atrofisi; iş yükünün azalması söz konusudur. Çalışmayan, fonksiyon görmeyen organ veya doku atrofiye uğrar. Uzun süre alçıda kalan ekstremitelerde kas atrofisi görülebilir. Felçlilerde, felçli taraf kaslarında inaktivite nedeniyle atrofi olur. (2)İnnervasyon (sinir uyarı) kaybı; poliomyelitisde olduğu gibi, innervasyon kay-bına bağlı meydana gelen paralizilerde söz konusu kas dokularında atrofiler görülür. Burada da fonksiyon kaybı söz konusudur. (3)Kanlanmanın azalması, (4)yetersiz beslenme, (5)endo-krin stimülasyon (uyarı) kaybı; menoposda hormon kayıpları örnek verilebilir ve (6)yaşlan-maya bağlı atrofiler meydana gelir. İleri yaşlardaki kişilerin beyinlerinde görülen atrofilere “senil atrofi” denir. Senil atrofi ve menoposda hormon stimülasyon kayıpları, fizyolojik atro-fiye örnektir. Patolojik atrofiye, innervasyon kaybı örnek verilebilir. Hipertrofi: Hipertrofi, hücrelerin hacımlarının artmasını tarif eder ve böyle bir değişiklik- te organın hacmı da büyüyecektir. Bu nedenle hipertrofiye organda yeni hücreler yoktur, yal- nızca büyük ve iri hücreler vardır. Hücre hacmının artımı, sıvı alımının artımı ile ilgili değil- dir. Sıvı alımıyla ilgili olanı, hücre şişmesi veya ödem olarak adlandırılır; fakat hipertrofide daha çok ultrastrüktürel komponentlerin (proteinler ve organeller) sentezinde bir artım söz konusudur. Hipertrofi, fizyolojik veya patolojik olabilir ve organdaki fonksiyonel artım veya spesifik hormonal stimülasyon, bunun oluşmasına neden olabilir. Gebelik anında, uterusun büyümesi, fizyolojik bir olaydır. Uterus düz kas hücrelerinde oluşan artım, hem hipertrofi ve hem de hiperplazi nedeniyledir. Patolojik hücresel hipertrofiye örnek, hipertansiyon veya aortik valvül hastalığı sonucu ortaya çıkan kardiyak büyüme gösterilebilir. Her bir myokard lifi hipertrofiye olarak, hücre büyümesi ve hacım artışı göstererek, bu artan yüke karşı, kalbin daha fazla bir güç ile pompalamasını sağlar. Kas kitlesinin büyümesi, bir sınıra ulaştıktan sonra, artan yükü kompanse edemez ve kalb yetmezliği ortaya çıkar. Bu safhada myokardiyal liflerde bir dizi dejeneratif değişiklikler ve hücre ölümü ortaya çıkar. Kalb ve iskelet kasında-ki çizgili kas hücreleri, en fazla hipertrofi gösterebilme yeteneğinde olan hücrelerdir. Belki de bu, hücrelerin artan metabolik gereksinimlere mitotik bölünme ve yeni hücre şekillenmesiyle 8 yanıt veremediğindendir. Hipertrofinin kesin mekanizması ne olursa olsun, Bunların en önem-lisi myofibriler kontraktif elemanlarının erimesi ve kaybıdır. Hiperplazi: Hiperplazi, bir doku veya organda hücre sayısındaki artışı belirtir ve böylelik- le volüm olarak da artış vardır. Hücreler, fonksiyonel gereksinim artmasına bir yanıt olarak nasıl hipertrofiye olursa, aynı şekilde stress altında kalınca veya stimüle edilince, mitotik bölünerek çoğalırlar. Bu şekilde organ veya dokuda hücre sayısının artmasına “hiperplazi” adı verilir. Hücre sayısı artması ile, organ veya dokunun büyümesi söz konusudur. Hiperplazi gösteren hücrelerin fonksiyonlarında artma olur. Özellikle bu, iç salgı gudde hücrelerinde belirgindir. Vücuttaki her hücre tipinin hiperplazik kapasitesi yoktur. Örnek; kalb ve iskelet kası ile sinir hücreleridir. Epidermis, intestinal epitel, hepatositler, fibroblastlar ve kemik iliği hücreleri hiperplaziye uğrar. Hiperplazi; fizyolojik ve patolojik olarak ikiye bölünebilir. Fizyolojik Hiperplazi: Fizyolojik hiperplazi de ikiye ayrılır. (1)Hormonal hiperplazi; en iyi örnek puberte (ergenlik) ve gebelikte; meme glandüler epitel proliferasyonu ve ayrıca gebelikte uterusda kas hücrelerinde hiperplazi ve hipertrofi görülür. Menstrüel siklusdaki “proliferatif faz” (endometrial proliferasyon) fizyolojik bir hiperplazidir. (2)Kompensatuvar hiperplazi; parsiyel hepatotektomi yaparak, karaciğer dokusunun bir parçasının çıkarılmasın-dan sonra, karaciğerin rejenerasyon kapasitesi ile yeni karaciğer hücreleri yapılır. Patolojik Hiperplazi: Patolojik hiperplazinin pek çok şeklinde, aşırı hormonal veya büyü-me faktörü stimülasyonu vardır. Normal menstrüel perioddan sonra, endometrial doku gudde-lerinde aşırı proliferasyon görülür. Bu endometrial proliferasyon esasda fizyolojik bir hiper-plazidir; fakat hormonal dengelerin bozulduğu bazı durumlarda (östrojen ve progesteron ara-sındaki balans) östrojenin artması durumunda, endometrium guddelerinde aşırı bir hücre artı-mı ortaya çıkar. Bu endometrial hiperplazi sonrası, kanser sürpriz olmamalıdır; çünki endo-metrial hiperplazilerde kanser riski vardır. Ayrıca, endometrial hiperplazi, anormal menstrüel kanamaların başlıca nedenidir. Prostat kanseri tedavisi için, östrojen hormonu verildiğinde veya karaciğer sirozunda oldu-ğu gibi, östrojenin inaktivite edilemediği durumlarda, hastalarda hiperöstrinizm (östrojen fazlalığı) ortaya çıkar. Bu gibi, erkek hastaların memelerinde büyümeler (jinekomasti) meyda- na gelir. Kanın kalsiyum düzeyindeki uzun süreli düşmeler, paratiroid salgılıklar üzerine uyarıcı etki yapar, paratiroid hiperplazisi (sekonder hiperparatiroidizm) saptanır. ACTH veril- mesi sonucu, sürrenal korteks hiperplazisi gelişir (Cushing sendromu)x. Patolojik hiperplaziye örnek olarak iltihabi iritasyon ve enfeksiyon hiperplazisini göstere- biliriz. Kötü yapılmış bir protez, alttaki dokuda epitel ve bağ dokusu olmak üzere hücre proli- ferasyonlarına neden olur. Bunlara “iltihapsal fibröz hiperplazi” denir. Protez vuruğu hiper- plazisi veya epulis fissuratum olarak adlandırılır. Hiperplazi, yara iyileşmesindeki bağ dokusu hücrelerinin verdiği önemli bir yanıt olabilir. Prolifere olan fibroblast ve kan damarı hücreleri bir onarım işlemine yol açarak bir granulasyon dokusunu oluşturur. Bu hücreler, fibroblast ve endotel hücreleri, büyüme faktörlerinin stimülasyonu (uyarısı) ile prolifere olarak hiperplazi- ye neden olur. Büyüme faktörlerinin stimülasyonu, keza human papilloma virus gibi bazı viral enfeksiyonlarda da hiperplazilere neden olarak karşımıza çıkabilir. Bu tür lezyonlara örnek, deride görülen bildiğimiz deri siğilleridir (verruka vulgaris). Gerçi hipertrofi ve hiperplazi tanımlamada iki farklı olaylarsa da, aynı mekanizma tarafından başlatılır ve pek çok durumda beraber oluşur. x Cushing Sendromu : Adrenokortikal hiperfonksiyonu, Cushing sendromuna neden olur. Bu fazlalığın nedenleri (1)adrenal bezinde (salgılığında) hiperplazi, (2)adenoma veya karsinoma gibi, tümörler (3)hastanın ağızdan uzun süre kortizon alması ve (4)hipofiz hiperfonksiyonu (ACTH hipersekresyonu) dur. Bütün bunlar, adrenal salgılığına aşırı salgı yaptırır. Klinik olarak, Buffalo tipi şişmanlık, düşük omuz, kalın boyun, aydede yüz hastalığın özelliğidir. Karın derisinde çizgilenme, akne, osteoporoz, hipertansiyon görülür. Kadınlarda hirsutizm (kıllanma) amenore ve mental bozukluk, diğer özelliklerdir. Metaplazi: Metaplazi adült (matür= erişkin) bir hücre tipinin (epitelyal veya mezanşimal) yerini, diğer bir adült hücrenin alması şeklinde olan reversibl bir değişikliktir. Olumsuz çevre koşullarına karşı dayanabilmek için, strese duyarlı hücrelerin daha dirençli hücre tipine dönü-şerek gösterdiği adaptif cevaptır. Bu tür adaptif metaplaziye en güzel örnek, “skuamoz meta-plazi” dir. Sigara (içme gibi, kötü) alışkanlığı olan kişilerde solunum yollarındaki (trakea ve bronş epiteli) silli- silendirik epitel yerini, stratifiye skuamoz epitel hücrelerinin almasıdır. Tükrük salgılığı kanalı ve safra kesesi kanalı taşlarının varlığında olan kronik iritasyon, bura-lardaki sekretuvar silendrik epitelin yerini nonfonksiyonel stratifiye skuamoz epitel alabilir. A vitamini yetersizliği de, solunum yolu epitelini skuamoz metaplaziye uğratır. “Müköz meta-plazi” kronik bronşitte psödostratifiye silli solunum yolu epiteli, mukus salgılayan basit silen-dirik epitele dönüşebilir. Metaplazi mekanizması, adaptif bir yanıt olarak, mezankim hücrele-rinde de oluşur. Fibroblastlar kemik ve kıkırdak yapan osteoblast veya kondroblastlara dönü-şebilir. Örneğin; osteoid ve kemik dokusu yumuşak dokuda özellikle zedelenme alanında nadiren oluşur, buna “osseöz metaplazi” denir. Hipoplazi: Özel yapısı aynı kalmakla beraber, normal boyutuna ulaşamayan organlar için kullanılan bir terimdir. Bu bir eksik gelişmedir. Organın görünümü normal, fakat hacım bakı- mından küçüktür. Beyinin tam gelişemeyerek küçük kalmasına “mikrosefali” adı verilir, bu hipoplaziye bir örnektir. Gelişmesini tamamlamamış ve küçük kalmış bir diş, hipoplazik diş olarak adlandırılır. Aplazi: Tam gelişememiş bir organı tarif eder. Bir organın çok küçük ve biçimsiz olması durumudur. Bir taraftaki böbreğin taslak halinde bulunmasıdır. Agenezi: Bir organ veya dokunun konjenital bir bozukluk nedeniyle taslak halinde bile bulunmamasına “agenezis” denir. Bir organa ait doku kalıntılarının olmaması durumudur. Dental agenez olarak, çok nadir de olsa rastladığımız lateral veya üçüncü molar dişlerdeki hiç gelişememe örnekleri vardır. Atrezi: Barsak karaciğer ve safra kanalı gibi, duktal veya lümenli organların kanal açıklı-ğının olmamasıdır. REVERSİBL VE İRREVERSİBL HÜCRE ZEDELENMESİNDE IŞIK MİKROSKOBİK DEĞİŞİKLİKLER Klasik patolojide öldürücü olmayan (nonletal) zedelenme sonucu ortaya çıkan morfolojik (yapısal- biçimsel) değişikliklere “dejenerasyon (yozlaşma)” olarak söz edilirdi; fakat bugün bunlara daha basit olarak, reversibl (geri dönüşlü) değişiklik adı verilmektedir. İki ana mor-folojik değişiklik şeklinde karşımıza çıkar: (1)Hücresel şişme ve (2)yağlanma. Hücresel Şişme: Hücre içi sıvı ve iyon dengesinin bozulduğunda görülür. Hidropik de-ğişme veya vakuoler dejenerasyon olarak da adlandırılan hücresel şişme, hücrede hemen her tip hasarın ilk göstergesi ekstrasellüler suyun, hücre içine geçmesi neticesi olan hücredeki büyüme “hücresel şişme” olarak bilinir. Hücre şişmesi, reversibl bir olaydır ve hafif hasarın (zedelenmenin) işaretidir. Makroskopik olarak hücresel şişmede organlar büyümüştür; sert ve soluk görünümlü olup, ağırlıkları artmıştır. Mikroskopik olarak hücre sitoplasması bulanık, nükleus (nüve= çekirdek) ise soluk görünümlüdür. Yağlı Değişme (Yağlanma- Steatozis): Yağlı değişme parankimal hücrelerde anormal yağ (trigliseritler, kolesterol ve kolesterol esterleri) birikimini belirtir. Yağlanma ise, daha az görülen bir reaksiyondur. Hücre içindeki küçük ve büyük vakuoller, hücrede lipid artışını gösterir. Yağlı değişme öldürücü olmayan (reversibl) zedelenmenin belirtisidir; fakat etken ortadan kaldırılmazsa, bazen öldürücü olabilir. Yağ metabolizmasının ana organı olması nede-niyle yağlı değişme, en sık karaciğer dokusunda görülür; fakat kalb, böbrek, kas ve diğer organlarda da oluşabilir. Karaciğerdeki yağlı değişmenin en önemli nedeni, alkol bağımlılığı-dır. Alkol bir hepatotoksiktir. Yağlı karaciğer daha sonra, siroz olarak adlandırılan ilerleyici karaciğer fibrozisine yol açabilir. Yağlı karaciğere neden olan diğer etkenler; obesite, toksin-ler, protein malnutrisyonu, diyabetes mellitus ve anoksidir. İskemik ve Hipoksik Zedelenme İskemi veya dokudaki kan akımı azalması, klinik tıpta hücre zedelenmesinin en yaygın görülen nedenidir. Hipoksinin ilk etkilediği yer, hücrenin solunum merkezidir (aerobik solu-numu) ki burası, mitokondrilerdeki oksidatif fosforilasyonun olduğu yerdir. Oksijen basıncı düştükçe ATP nin hücre içi yapımı, bariz bir şekilde azalır ve durur. ATP kaybı, hücrede genel olarak bir çok sistemi etkiler. Hücre dışı kalsiyumun, hücre içi girişine neden olur. Hipoksi ve ATP azalmasının en erken sonuçlarından birisi, hücresel şişmedir (hücresel ödem). Protein normalde hücre içinde daha fazla olduğu için, hücre içi osmotik kolloidal basınç yük-sektir. Diğer taraftan sodyum (Na) ve diğer bazı iyonların konsantrasyonu dış ortama göre, hücre içinde daha düşüktür. İntrasellüler sodyumun azlığı, hücre membranında ATP enerjisine dayanan “sodyum pompası” ile sağlanır. Potasyum (K) konsantrasyonu ise, dış ortama göre hücre içinde daha yüksektir. ATP azalmasıyla bu sistem bozulur. Potasyum dışarı çıkmaya, sodyum hücre içine girmeye başlar. Sodyum ile birlikte hücre içine su girişi olur. Sonuçta iç ve dış ortam dengeye vardığında, hücre içinde normalden çok fazla su bulunacaktır ve hücre şişecektir. Hücresel Yaşlanma: Bu deyim; hemen daima subletal (reversibl) zedelenmenin progresif (ilerleyici) birikimleri, hücresel fonksiyonla uyum içinde davranır ve hücre ölümüne yol açabilir veya en azından hücrenin bir zedelenmeye karşı verdiği yanıt kapasitesindeki azalma- yı anlatır. Yaş ile pekçok hücre fonksiyonu progresif olarak azalır. Mitokondrial oksidatif Fosforilasyon (aerobik solunum), strüktürel, enzimatik ve reseptör proteinlerinin sentezindeki gibi, giderek azalır. Yaşlanan hücrelerde besin alımlarında ve kromozomal hasarların onarı-mında belirgin azalmalar görülür. Yaşlı hücrelerin ultrastrüktürel yapılarında da morfolojik değişiklikler gözlenir. Şekil bozukluğu gösteren nüveler, pleomorfik vaküollü mitokondriler, endoplazmik retikulumda azalma ve lipofussin pigment birikimi vardır. Hücresel yaşlanmada serbest radikal hasarı, önemli hipotezlerden birisidir. İyonizan radyasyon olarak tekrarlayan çevresel etkilenme, antioksidan savunma mekanizmalarının (örn vitamin E, glutatyon peroksi- daz) progresif bir şekilde azalması veya her ikisi birden beraberce etki ederek serbest radikal hasarı oluşturur. Lipofussin birikimi yaşlanmış hücrelerde bu tür hasarın açıklayıcı bir göster- gesidir; fakat pigmentin kendisinin hücreye toksik olduğuna dair deliller yoktur. Serbest radi- kaller mitokondrial ve nükleer DNA hasarını harekete geçirebilir. Zedelenmeye Karşı Hücre İçi Yanıtlar Lizozomal Katabolizma (Parçalama): Primer lizozomlar esas fonksiyonu sitoplazma içi sindirim olan, çok sayıda ve çeşitte sindirici (hidrolitik) enzim içeren, membranla çevrili vezi- küllerdir. Her hücrede bulunursa da özellikle fagositik aktivite gösteren hücrelerde (makrofaj, lökosit) bol miktarda bulunur. Bugüne kadar 50’den fazla hidrolitik (parçalayıcı) enzim tanımlanmıştır. Lizozomal örneklerden bazıları; asid hidrolaz (organik materyale örn. Bakteri-ye karşı rol oynar), lizozim (lökositlerde olduğu kadar makrofajlarda da bulunur. Mikroorga-nizmaların hidrolizinde rol oynar), proteaz (proteinlerin parçalanmasına neden olur; elastin, kollagen ve bazal membranda bulunan proteini yıkar) ve diğerleri asit fosfataz, glukoronidaz, sülfataz, ribonükleaz, deoksiribonükleaz, elastaz, kollagenaz ve lipaz’dır. Lizozomlar tarafın-dan parçalanma şu iki yoldan birisiyle oluşur. Otofaji: Hücrenin kendi içeriğinin (komponentler), yine hücrenin kendi lizozomları tara-fından sindirilmesidir. Kendini yeme anlamındadır. Pekçok durumda mitokondri ve endoplaz-mik retikulum gibi, hücre organalleri zedelenmeye maruz kalırsa hücre normal fonksiyonları-nı koruyabilmek için, bunları yok edebilmelidir. Zedelenmiş veya yaşlanmış organellerin belli bir düzen içinde yok edilmesi bir hücresel yenilenmedir. Ayrıca besinsiz kalan hücrenin kendi öz içeriğini yemek suretiyle kendi yaşamını sürdürmesi olayıdır. Otofaji, özellikle atrofiye giden hücrelerde belirgindir. Heterofaji: Bir hücrenin özellikle makrofajın, dış ortamdan hücre içine aldıkları maddeleri sindirmesi olayına, heterofaji denir ve otofajinin karşıtıdır. Bir materyalin dış çevreden alın-ması olayı, genelde “endositozis” olarak adlandırılır. Büyükçe partiküler materyal için, “fago-sitozis” ve küçük solubl (eriyebilir) makromoleküller için de “pinositozis” terimi kullanılır. Dış ortamdan alınan partikül hücre içine girdiğinde, vakuolle çevrilir. Bunlar fagozom (fago-sitik vakuol) olarak adlandırılır. Bu fagozomlar, primer lizozomlarla kaynaşır, artık sekonder lizozom (fagolizozom) dur. Heterofaji, genelde “profesyonel fagositler” olarak bilinen lökosit (PNL -mikrofaj) ve makrofajlarca (histiosit) yapılır. Lökositler bakterileri, makrofajlar da hücre debrilerini sindirir. Sindirilmiş atıkların hücreden dışarı atılma olayına “ekzositozis” denir. N E K R O Z İ S Canlı organizmada (doku ve organ) ışık mikroskopi ile saptanan, hücre ölümü sonucu ortaya çıkan morfolojik değişikliklere “nekroz” denir. Nekrozis, Yunan dilinde ölüm anla-mındadır. Kan gereksinimi kesintilerinde (iskemik zedelenme) veya belli bazı toksinlerle karşılaşılması durumunda ortaya nekroz çıkar. Nekrozdaki morfolojik görünüm, aslında aynı anda oluşan iki olayın sonucu olabilir: (1)Hücrenin enzimatik yıkımı (organellerin parçalan-ması) ve (2)makromoleküllerin denaturasyonu (proteinlerde yapı değişiklikleri). Bir hücrenin enzimatik sindirimi, kendi lizozomal enzimlerinden kaynaklanıyorsa “otoliz” olarak tanımla-nır. Hücre kendi- kendini sindirir. Otosindirimde nekroz meydana gelir. Postmortem otoliz, tüm organizma öldükten sonra oluşur ve bu bir nekroz değildir. Çevreye gelen bakteri ve lökosit lizozomlarından türeyen hidrolitik (katalitik) enzimlerle olan sindirime de “heteroliz” adı verilir. Bu şekilde de hücre dıştan gelen enzimatik etki ile nekrotik olur. Biyopsi ve rezek-siyon gibi, cerrahi işlemlerle vücuttan alınıp fiksatife (%10’luk formalin) konulan doku parça-sındaki hücreler de ölüdür; fakat nekrotik değildir. Fiksatifler dokuların yapısal bütünlüğünü (morfolojiyi) korur. Hücre ölümünün temel işaretleri nüvede bulunur. Ölüme giden hücrelerde nüve değişiklik- leri şu üç görünümden birisini gösterir. Bunların hepsi kromatin ve DNA nın parçalanmasına bağlıdır. Nüve büzüşür ve küçülür, kromatin yoğunluğu artmıştır. Bazofilik nüve olarak söz edilir, (1)piknozis olarak adlandırılır. Piknozis apoptotik hücre ölümünde de görülür. Zaman içersinde piknotik nüvede parçalanma olayı meydana gelir. Nüve küçük düzensiz parçacıklara bölünmüştür (2)karyorekzis olarak adlandırılır ve (3)karyolizis olarak bilinen nükleer mater-yallerin çözülme ve erimesi söz konusudur. Kromatinin bazofilliği solabilir. Sonuçta, nekrotik hücrede nüve tümüyle kaybolur. Bu arada sitoplazmik değişiklikler de görülür. Sitoplazmada homojenizasyon ve belirgin eosinofili artışı vardır. Artık bu safhada nekrotik hücre; çekirdeği olmayan asidofilik bir atığa dönmüştür. Geleneksel olarak birçok farklı tiplerde nekrotik doku görünümleri tarif edilmiştir. Koagülasyon Nekrozu: En çok görülen nekroz tipi, koagülasyon nekrozudur. Genel ola-rak doku yapısı korunmuştur. Nekrotik doku içinde, hücre elemanları hayalet hücre şeklinde görüntü verir, hücrelerin dış hatları seçilebilir. Nekrotik alan asidofilik opak görünümlüdür. Bu nekroz tipi, daha çok kan akımının kesilmesiyle iskemi (hipoksi) sonucu ortaya çıkan enfarktlarda oluşur. Bakteriyel toksinler, viruslar ve iyonize radyasyon gibi, pek çok etken de neden olabilir. Bu tip nekroz iltihabi yanıtı harekete geçirir. Hasarlı doku fagositler tarafından ortadan kaldırılır ve bölge onarım veya rejenerasyona uğrar. Kalb (myokard enfarktüsü) ve böbrek gibi, organlarda daha sık görülür. Kazeifikasyon Nekrozu: Bu nekroz, farklı- özel bir nekroz tipidir. Başlıca tüberküloz enfeksiyonlarında oluşur. Bu nekroz tipinin karakteristik makroskopik yapısı, bir çeşit peyniri hatırlatan yumuşak, parçalanabilir gri- beyaz görünümde olmasıdır. Bu görünümü nedeniyle “kazeös” terimi kullanılır. Mikroskopik olarak hiçbir hücre detayı görülmez, dokunun yapı özellikleri tamamen silinmiştir. Yerine amorfös, granüler ve eosinofilik bir doku geçmiştir. Likefaksiyon Nekrozu: Bu tip nekroz, iki durumda karşımıza çıkar. Bunlardan biri enzim sindiriminin baskın olduğu durumlarda söz konusudur. Güçlü hidrolitik enzimlerin aksiyonu sonucu oluşur. Başlıca fokal bakteri (özellikle pyojenik mikroorganizmalar) enfeksiyonların- da görülür. Dokuda belirgin yumuşama ve likefaksiyon vardır; abse buna bir örnektir. Hücre ölümü sonrası bölgede bulunan bakteri ve lökositlerin hidrolitik enzimleri ile çevre doku hüc- relerinin otolizi ve heterolizisi sonucu ortaya çıkar. Lökositlerle dolu abse kavitesi oluşturarak doku defekti meydana getirir. Püy’ün oluşmasıyla karakterli süpüratif enfeksiyondur. Diğeri, santral sinir sisteminde iskemi sonucu oluşan hücre ölümü, likefaksiyon nekrozudur. Hemorajik Nekroz: Venöz drenajda blokaj olduğu dokularda ekstravaze kırmızı kan hücrelerinin çevreyi kaplaması sonucu, dokuların nekroze olmasıdır. Gangrenöz Nekroz: Çoğunlukla diyabetli kişilerde, özellikle alt ekstremitelerde ayak ve ayak parmaklarında görülür. Dokuda iskemik hücre ölümü ile ortaya çıkan koagülasyon nek- rozunun özel bir formudur. Bölgede mevcut bakterilerin ve çevreden gelen lökositlerin like- faktif aksiyonunun oluşur. Koagülasyon nekrozu ön planda olduğu zaman, bu olay gelişir. İskemiye neden olan damar tıkanıklığı, lökosit göçünü engellerse, nekroza uğrayan hücrelerin parçalanması önlenir ve ortadan kaldırılmayan nekrotik hücreler mumyalaşır. Buna “kuru gangren” denir. Salim doku ile sınırı belirgindir. Nekrotik bölgeye bakteri invazyonu ve löko- sit göçü olursa, likefaksiyon nekrozu gelişir, “yaş gangren” terimi kulanılır. Yaş gangrene, putrefaksiyon (kokuşma) nekrozu da denir.Vincent spiroketleri, fusiform basiller ve daha bazı mikroorganizmaların eklenmeleri söz konusudur. Beslenme defektli direnci düşük çocuklarda orafasiyal dokularda ortaya çıkan “noma” (gangrenöz stomatit) olarak adlandırılan lezyon da bir çeşit yaş gangrendir. Noma (Gangrenöz Stomatitis- Şankrum Oris): Oral ve fasial dokularda destrüktif yapısı ile karakterize, süratle yayılan daha çok 2- 5 yaşlardaki beslenme defektli veya debilite (yıkıcı) sistemik hastalıklara sahip çocuklarda görülen nadir bir hastalıktır. Kişinin genel sağlığıyla belirgin bir uyum gösteren doku nekrozu, başlangıçta fuziform basiller ve Vincent spiroketleri gibi, anaerobik bakterilerin invazyonu ve sonrasında stafilokokus aureus, streptokokus pyo-gens gibi, diğer çeşitli mikroorganizmalar tarafından invazyona uğrayan spesifik bir enfeksi-yondur. Gerçi pnömoni, sifiliz, tüberküloz, lösemi ve sepsis gibi, zayıf düşürücü sistemik has-talıklar yanısıra malnütrisyon, en sık görülen predispozan faktörlerdir. Noma çok nadir görülür. Gelişmemiş ülkelerde, özellikle malnütrisyon veya protein defek- ti gösteren durumlarda ortaya çıkar. Lezyon özellikle gingival mukozada küçük ağrılı bir ülser şeklinde başlar. Çevre dokuya süratle yayılır. Alttaki yumuşak dokuya penetre olan, sonunda yüz derisini perfore eden akut gangrenöz bir hastalıktır. Nekrozlara bağlı olarak meydana ge- len doku kayıpları sonucu, kemik dokusu ve dişler açığa çıkar. Etkilenen bölgede dişler dökü- lür. Noma, çok sınırlı ve daha benign yapıda olan “akut nekrotizan ülseratif gingivitis”e (ANUG) bir çok özellikleriyle benzemektedir. Her ikisinde de etken aynı mikroorganizmalar-dır ve olay, doku nekrozu ile sonuçlanır. Ayrıca her iki lezyonda da bağışıklık yönünden düşük (immünosüprese) kişiler söz konusudur. Gerçi nadir de olsa, ANUG’dan noma’ya dönüşen olgular da vardır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda, HIV/AIDS’li hastalarda noma’nın görülme sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir. Mikroskopi; nonspesifik yoğun nek-roz ve belirgin yaygın bir iltihabi hücre reaksiyon gösterir. Tedavi; enfeksiyonun kendisi kadar, hastalığa neden olan predispozan faktörlerin de yok edilmesini içermelidir. Uygulanan antibiyotik tedavisi yanında, hastanın sıvı- elektrolit denge- sinin ve beslenmesinin sağlanması gerekir. Eğer çevre dokuda yoğun destrüksiyon varsa, do- kudaki nekrotik debrilerin temizlenmesi gerekir. Noma’da mortalite; antibiyotiklerden önce yaklaşık %75 idi. Gerçi bu lezyon hala ciddi bir problemdir. “Gazlı gangren”; özellikle Clostrdium welchii’nin etken olduğu, sporlu anaerobik Clostri-dia grubunun yaptığı spesifik bir enfeksiyondur. Klostiridya sporlarının bulaştığı delici yara-lanmalarda, güçlü ekzotoksinler ile proteolitik enzimler çevre dokuyu haraplar, hatta fatal (öldürücü) olabilir. Yağ Nekrozu: Yağ dokusu hasarı iki şekilde oluşur. 1)Travmatik yağ nekrozu; meme gibi yağ içeren dokularda oluşan şiddetli zedelenme sonucu ortaya çıkar. 2)Enzimatik yağ nekrozu (lipolizis); pankreasdaki ağır bir iltihabın sonucu ortaya çıkan, akut hemorajik pankreatitisin komplikasyonudur. Proteolitik ve lipolitik pankreatik enzimlerinin aksiyonu sonucu, yağ do-kusunda ortaya çıkan bir tip nekrozdur. Fibrinoid Nekroz: Bu gerçek bir nekroz özelliği göstermez. Bazı hipersensitivite (aşırı duyarlık) reaksiyonlarında görülür. Genellikle immünolojik olarak zedelenen damar duvar- larında koyu eosinofilik boyanan fibrine- benzer homojen görünümlü bir madde birikimiyle karakterlidir. Bu birikim; fibrin, immünoglobulin ve plasma proteinlerinden oluşur. A P O P T O Z İ S Apoptozis, köken olarak apo (ayrı), ptozis (düşen) kelimelerinden oluşmuştur. Apoptoz (kopma, düşme) sonbaharda yaprak dökümünü tanımlayan bir kelimedir. Farklı ve önemli bir hücre ölümü biçimi olan apoptoz, proğramlanmış veya seçici hücre ölümüdür, hücre intiharı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bir grup içinde belli bazı hücrelerin kendi- kendilerini yok ettikleri proğramlı bu ölüm biçimi, diğer bir hücre ölümü olan nekrozdan farklı olduğu bilinmelidir. Nekroz, yalnızca patolojik durumlarda ortaya çıkar ve iltihabi reaksiyon mevcut-tur. Apoptoz, hiçbir zaman iltihabi reaksiyona neden olmaz. Organizmanın dengeli yaşamını sağlayan apoptoz, fizyolojik olduğu kadar patolojik olaylarda da rol oynamaktadır. Önemi, biyolojik olaylarda gereksiz ve zararlı hücrelerin yok edilişini sağlamasından, organizmanın kendi iç dengesinin devamlılığına katkıda bulunmasından ileri gelmektedir. Apoptoz, fizyolojik ve patolojik olmak üzere pek çok durumda karşımıza çıkar. Fizyolojik Apoptoz : 1-Embriyogenezis sırasında aşırı yapılmış hücrelerin proğramlı olarak ortadan kaldırılması olayında görülür. 2-Erişkinlerde hormon bağımlı dokuların gerilemesinde (involüsyon═ organ atrofisi) görü-lür: Postlaktasyonel (sütten kesilmiş) meme salgı hücrelerinde regresyon, menopozda ovarian follikül atrofisi, menstrüel siklusda endometrium hücrelerindeki ölüm, örnektir. 3-Prolifere hücre topluluklarındaki hücre kayıpları; buna örnek barsak kriptlerindeki epitel hücre sayılarının sabit tutulmaları için, hücre ölümü örnek verilebilir. 4-İltihabi yanıtın sonlandırılması; ekstravazasyondan sonra, iltihabi dokuda görevini ta-mamlamış lökositlerin ölümü, apoptozis ile olmaktadır. 5-Sitotoksik T lenfositler tarafından oluşturulan hücre ölümü: Virus ve tümör hücrelerine karşı oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır. Bunların öldürülerek elimine edilmelerini sağ- lar. Patolojik Apoptoz : 1-DNA hasarı: Radyasyon, sitotoksik antikanser ilaçları, aşırı ısı (soğuk, sıcak) ve hipoksi, gibi, nekroz oluşturan bu etkenler, düşük dozlarda uygulandığı zaman hücre intiharını tetikler. DNA, direkt olarak veya serbest radikaller aracılığıyla zedelenebilir. Eğer hasar onarılamazsa, interensek (içsel) mekanizmalar tetiklenerek apoptoz indüke edilir. DNA daki mutasyonların malign değişme riski bulunduğu için, bu durumdaki hücrelerin apoptoz ile yok edilmeleri bir kazançtır. Apoptozda, tümör süpresör (baskılayıcı) gen olan TP53 (p53) ün aracılığı söz konu-sudur. Bir antionkogen olan bu genin (TP53), apoptozu harekete geçiriçi bir etkisi vardır. 2-Hatalı sarmalanmış proteinlerin birikimi. Gen mutasyonları ve serbest radikaller sonucu ortaya çıkan bu proteinler, endoplasmik retikulumda aşırı birikir ve hücrenin apoptotik ölü-müne neden olur. 3-Hücre zedelenmesine neden olan bazı infeksiyonlar, özellikle viruslar, apoptotik ölüme neden olur. 4-Paranşimal organlarda (pankreas, tükrük salgılığı ve böbrek) kanal tıkanmalarından son-ra ortaya çıkan patolojik atrofi. Apoptoz Mekanizması ve Morfolojisi Bu tip hücre ölümünün morfolojik yapısı, koagülasyon nekrozundan farklıdır. Apoptoz da gözlenen başlıca morfolojik değişiklikler, en iyi biçimde elektronmikroskopi ile gözlenebi- lir. Hücre, su ve elektrolit kaybı ile birlikte yapısal elementlerinin yoğunlaşması sonucu dansi-tesinde artma meydana gelir ve volümlerinin yarısını kaybeder ve hacım olarak küçülür. Apoptoz ışık mikroskobunda tanınabilir. Histolojik olarak tek hücre veya hücre gruplarında hematoksilen- eosin ile boyanmış kesitlerde yoğun eosinofilik sitoplazma içinde, yoğun nük- leer kromatin parçalarına sahip, yuvarlak veya oval kitleler olarak görülür. Nüve kromatini yoğundur (piknotik) ve sonuçta karyoreksiz oluşur. Bu sırada hücre süratle büzüşür, önce sito- plazmik tomurcuklar sonra, parçacıklar şeklinde beliren “apoptotik cisimcikler” oluşur. Bun-lar membranla çevrili nükleer ve sitoplazmik organeller içeren parçacıklardır. Bunlar süratle makrofajlar ve komşu doku hücreleri tarafindan fagosite edilir. HÜCRE İÇİ BİRİKİMLER Bazı koşullar altında normal hücreler, anormal miktarlarda çeşitli maddeler biriktirebilir. Bu maddelerin birikimi geçiçi veya kalıcı olabilir. Bunlar hücreye zarar vermeyebilir veya bazen toksik olabilir ve hücrede ciddi zedelenme yapabilir. Maddelerin birikim yeri sitoplaz- ma veya nüvedir; sitoplazmada en çok lisosomlardadır. Bu intrasellüler birikimler üç grupta incelenir: (1)Normal endogenös madde, normal miktarlarda üretilir; fakat bunu kullanacak metobolizma hızı yeterli değildir (normal bir maddenin çok fazla birikmesi). Buna örnek “karaciğer hücrelerinde görülen yağlı değişme” verilebilir. Ayrıca hücre içinde su, glikojen ve protein birikimleri, örnek verilebilir. (2)Anormal endogenös madde birikir; çünki bu endoge- nös maddeyi metabolize edebilecek enzimlerde defekt söz konusudur. Bunun önemli nedeni doğuştan varolan genetik enzimatik defektir ve bu metabolitin parçalanmasında yetersiz olur. Sonuçta hücre içi birikimler ortaya çıkar. Bunlar, “depo hastalıkları” olarak tanımlanır. Tay- Sacks hastalığında gangliosid, Gaucher hastalığında glukoserebrosid ve Niemann- Pick hasta-lığında da sfingomyelin birikimleri, örnek verilebilir. (3)Hücreye dışarıdan alınan anormal ekzojen madde depolanmasıdır. Bunları parçalayıp yok edecek yeterli metabolizma yoktur ve diğer alanlara da taşınamadığı için, bu birikimler ortaya çıkar. Solunum yoluyla alınan kar-bon- kömür veya silika partiküllerinin akciğerde birikimi ve tatuaj (döğme) pigmentleri buna verilebilecek en güzel örnekleridir. Bu pigmentler makrofajlardaki fagolisosomlarda dekatlar-ca kalabilir. Lipidler: Sayfa 11 de yağlı değişmeyi (yağlanma) tekrar okuyunuz. Kolesterol: Makrofajlar, iltihabi bir alandaki nekrotik hücrelerin lipid artıklarını fagositik aktiviteleri ile tutarlar. Bu da bir çeşit hücre içi lipid birikimidir. Bu hücrelerin sitoplazmaları, küçük lipid vakuolleri ile dolar ve köpüksü bir görünüm alır. Bunlara “köpük hücreleri” adı verilir. Aterosklerozda düz kas hücreleri ve makrofaj sitoplazmaları, lipid vakuolleri (koleste- rol) ile doludur. Bunlara aterosklerotik plak denir. Proteinler: Lipid birikimine oranla çok daha nadir görülür. Hücreler içindeki protein fazlalığı, morfolojik olarak sitoplazmada görülebilen pembe renkli hyalin damlacıklar şeklin-dedir. Hücre içindeki protein birikimi; (a)hücrenin aşırı proteine maruz kalıp, hücreye alınma-sı şeklinde olur veya (b)hücrede protein sentezinin aşırı yapılması şeklindedir. Bu birikim şe-killerine örnek vermek istersek; böbrek, albumini glomerüllerden filtre ederken, proksimal tüplerden az bir kısmını tekrar geri emer. Aşırı proteinüriye (idrarda fazla protein kaybı) neden olan böbrek hastalıklarında (glomerülonefritler), haliyle protein daha fazla miktarda reabsorbsiyona uğrayacaktır. Bu protein reabsorbsiyonu nedeniyle tüp epitel hücrelerinde aşırı birikme meydana gelir. Plasma hücrelerinde muhtemelen antijen uyarılarına yanıt olarak gra-nüllü endoplasmik retikulumda sentezlenen immünoglobulin birikimi olursa, “Russell cisim-ciği” olarak adlandırılan homojen eosinofilik inklüzyonlar (cisimcikler) görülür. Glikojen: Glikoz veya glikojen metabolizma bozukluğu olan hastalıklarda hücre içinde aşırı miktarda glikojen birikimi görülür. Glikojen birikimini, su veya yağ vakuollerinden ayır- mak gerekir. Glikojen, sitoplazmada PAS pozitif şeffaf (saydam) vaküoller şeklinde görülür. Diyabetes mellitus (şeker hastalığı), glikoz metabolizma bozukluğunun başlıca örneğidir. Bu hastalıkta glikojen; karaciğer hücreleri, pankreasdaki Langerhans adacıklarındaki beta hücre-leri ve kalb kası hücrelerinde (kardiyak myosit) olduğu kadar, böbrek tüp epitellerinde de biri- kir. Ayrıca “glikojen depo hastalıkları” veya “glikogenoz”lar olarak adlandırılan, birbiriyle yakın ilişkili bir grup genetik hastalıklarda hücre içinde glikojen aşırı birikir. Bu hastalıklarda glikojenin, yapım ve yıkımıyla ilgili enzim defekti nedeniyle metabolize edilemez ve aşırı birikim nedeniyle, sekonder hücre zedelenmesi ve hücre ölümü ortaya çıkar. Hyalin Değişiklik Hyalin terimi; hücre içi birikimin veya hücre incinmesinin spesifik işeretinden daha çok, tarif edici bir terim olarak kullanılır. Hücre içinde veya ekstra boşluklarda hyalin olarak tanımlanan değişiklikler hematoksilen- eosin ile boyanan rutin histolojik kesitlerdeki homoje- nös, camsı, saydamsı pembe görünümde madde birikimleridir. Bunlar intrasellüler birikimler veya ekstrasellüler depositler olarak tarif edilir. İntrasellüler hyalini değişikliklere örnekler şunlardır: (1)Aşırı proteinüri de, böbrek tüp epitel hücrelerinde geri emilen protein, hyalin damlacıklar şeklinde görülür. (2)Plasma hücrelerinde küresel hyalin depositler şeklinde immunoglobulin birikimleri olur (Russell cisimcikleri). (3)Bir çok viral enfeksiyonda, nüve veya sitoplazmada hyalin inklüzyonlar görünümünde oluşumlar vardır. Bunların bir kısmı, viral nükleoprotein birikimleridir. “İnklüzyon cisimcikler”i olarak adlandırılır. (4)Alkoliklerin karaciğer hücrelerinde “alkolik hyalin” denilen hyalin inklüzyonlar görülür. Ekstrasellüler hyalini analiz etmek bir dereceye kadar güçtür. Eski skar (nedbe) yerindeki kollagen fibröz doku, hyalinize bir görünüm alır. Uzun süren hipertansiyonda ve diyabetes mellitusda damar duvarları özellikle böbrek, hyalinize bir şekil alır. Ekstrasellüler hyaline diğer bir örnek, kronik haraplanmaya neden olan böbrek glomerüllerindeki hyalindir. Amiloid de Hematok-silen- eosin boyasında, hyalini bir görünüm verir. Görüldüğü gibi, çok sayıda ve birbirinden farklı mekanizmalar bu değişikliğe neden olabilir. Hyalini değişiklik görüldüğünde, etyoloji-deki farklı patolojik durumlar nedeniyle lezyonun tanımlanması önem arzeder. PİGMENTLER Pigmentler renkli maddelerdir, Latince boya- renk anlamına gelir. Melanin gibi, hücrenin normal içeriği olabilir, hücrenin içinde sentez edilir (endojen pigment). Diğer bir bölümde ise, bazı durumlarda organizmaya dış çevreden gelen birikimlerdir (ekzojen pigment). En sık görülen ekzojen pigment, karbon veya kömür tozudur. Bunlar medeni yaşamın en önemli hava kirliliği etkenleridir. Büyük sanayi şehirlerinde yaşayanlarda görülebildiği gibi, asıl kö- mür madenlerinde çalışan işçilerde çok belirgindir. Solunumla alındığında alveolar makrofaj- lar tarafindan tutulup, bölgesel trakeo- bronşial lenfatik kanallardan lenf düğümlerine taşınır. Akciğer dokusunun bu pigment birikimi ile kararması “antrakozis” olarak adlandırılır. Kömür tozu birikimleri, fibroblastik reaksiyona neden olarak anfizem ve hatta ciddi bir akciğer toz hastalığı olan “kömür işçisi pnömokonyozu” adı verilen akciğer patolojilerine neden olur. İnhalasyonla alınan İnorganik tozların cinsine göre; antrakozis dışında asbestozis (amyant) ve silikozis de örnek verilebilir. Bunlar, “pnömokonyoz” lar olarak adlandırılan, çevresel hasta-lıklardır. Bunların içersinde en zararsızı antrakozisdir. Metal, cam ve taş partiküllerine silika tozları denir. Bu alanlarda çalışan silika tozları etkisi altında kalan işçilerde, silikozis görülür. Asbestozisde, asbest tozlarının inhalasyonu söz konusudur. Diffüz interstisyel fibrozise neden olur ve bronkojenik karsinoma ile malign mezotelyoma gelişme riski vardır. HÜCRE ZEDELENMESİ, ADAPTASYON ve HÜCRE ÖLÜMÜ Tatuaj (Döğme) : Dekoratif amaçla vücudun değişik bölgelerindeki deriye boyalı şimik maddelerle değişik resimler yapılmasıdır. Deriye ekzojenös metalik veya bitkisel pigment verilmesi sonucu oluşur. İnoküle pigmentler, dermal makrofajlar tarafından fagosite edilir. Bu pigment herhangi bir iltihabi yanıt oluşturmaz ve zararsızdır; fakat kullanılan bu maddeye karşı allerjisi olanlarda reaksiyonlar gelişir. Ayrıca kullanılan malzeme aracılığıyla AIDS, he-patit B ve C’ye yakalanma riski olabilir. Amalgam Tatuaj : Dental dolgu yapımı sırasında amalgam parçacıklarının oral yumuşak doku içine implante olması durumunda, söz konusu olur. Klinik olarak mavi- kahverenkte ve hatta bazen siyah renkte pigmentasyon görülür. Mikroskopik düzeyde, dev hücre oluşumları gösteren bir reaksiyon vardır. Ayırıcı tanı için, hematom ve nevusu düşünmeliyiz. Endojen Pigmentler : Bu grupta lipofuskin ve melanin pigmentleri ile hemoglobin türev-leri olan hemosiderin ve bilirubin gibi, pigmentler vardır. Lipofuskin : Latince "kahverengi lipid" anlamına gelen sarı- kahverenk'de, ince granüler sitoplazmik bir pigmenttir. Yaşlı kişilerde, ciddi malnütrisyon ve kanser kaşeksisinde, özellik- le kalb ve karaciğer hücrelerinde görülür. Bu organlarda hacım küçülmesiyle beraber görüldü- ğünden “brown atrofi” olarak da bilinen bu yıpranma pigmenti, hücre içi sindirilmemiş mater- yale örnek verilebilir. Serbest radikal hasarı, lipofuskin birikimine neden olabilir. Antioksidan savunma mekanizmalarının kaybına yol açan çevresel etkenlerle oluşabilir. E vitamini gibi, antioksidanların eksik olduğu durumlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu pigmentin hiçbir önemi yoktur. Lipofuskinin kendisi hücre ve fonksiyonlarına bir zarar vermez. Sadece fizyolojik ve patolojik atrofi veya kronik zedelenme gibi, regresif değişiklikleri işaret eder. Melanin : Melanin, tirozinin enzimatik oksidasyonu ile üretilen bir pigmenttir. Melanin sentezi, epidermisin bazal tabakasında bulunan melanositlerde yapılır. Kahverengi-siyah renk- te olan bu pigmentin adı Yunanca siyah anlamına gelen "melas" kelimesinden türemiştir. Melanositlerin prekürsörleri (öncüleri) olan melanoblastların, embriyonik gelişim devresinde nöral kristadan göç ederek son bulundukları yer olan bölgeye geldikleri düşünülür. Bu hücre-lerin yuvarlak gövdeleri bu gövdeden uzanan düzensiz uzantıları vardır. Bunlar epidermis içine doğru dallanarak, bazal ve spinal tabakadaki hücreler arasına uzanır. Melanin melano-sitlerde sentezlenir. Bu işlem tirozinaz enziminin varlığında olur. Tirozinaz aktivitesiyle tiro-zin önce dihydroxyphenylalanine (DOPA) oluşturur ve daha sonra bir dizi dönüşüm işlemi ile melanin ortaya çıkar. Ultrastrüktürel düzeyde tirozinaz, granüler endoplazmik retikulumda sentezlenir ve Golgi kompleksinin veziküllerinde biriktirilir. Membranla çevrili bu küçük organellere "melanozom" adı verilir. Bunlar ışık mikroskobunda görülebilen pigment granül-lerini oluşturur. Melanositlerin normalde görüldüğü yerler; deri, kıl follikülleri, retina pigment epiteli, lep-tomeninks ve iç kulak bölgesidir. Derimiz bu pigment sayesinde renk kazanır. Güneş ışınları-nın (ultraviyole)x etkisiyle derideki melaninin miktarı artar, derinin esmerleşmesi olarak kendini belli eder. Melanin ve melanositler birçok yönden öneme sahiptir. Melaninin fonksi-yonu koruyuculuktur. Bu pigment sayesinde deri ve göz, güneş ışığının zararlı etkisine karşı daha iyi korunur. Melanin pigmenti az olan beyaz derili kişiler, güneşin zararlı etkilerine karşı daha hassasdır. Güneş altında uzun süre çalışan beyaz derili çiftçilerde ve gemicilerde deri kanseri görülme oranı, kapalı yerlerde çalışanlara oranla çok daha yüksektir. Fazla güneşte kalan insanda, melanin pigmentasyonu artar. Kişi koyu renk alır, bronzlaşır. Bu bronzlaşma ile vücut kendini güneşin zararlı ışınlarından korumaya çalışır. Bir zaman sonra, pigment artımı deriyi korumak için yeterli olmaz. Vücut derisi kendini korumak için, bu sefer kalın-laşmaya başlar, hiperplazi gelişir. Sayıca artan hücrelerde dejenerasyon ve de mutasyonun oluşumuyla kansere dönüşme riski ortaya çıkar. Melanogenesisin lokal artması, çoğu kişilerde görülen ve halk arasında "ben" adı verilen, melanositlerin proliferatif lezyonlarını (pigmentli nevusları) ortaya çıkarır. Bunlar deride çok yaygın olarak bulunan siyah- kahverenkte hafif kabarık oluşumlardır. Benign bir lezyon olan nevus'un malign karşıtı, kanserin oldukça öldürücü bir tipi olan, malign melanomadır (mela-no karsinoma). Dermis, ağız mukozası, retina ve çok nadir olarak da, leptomeninks’den geli- şen malign melanoma olguları vardır. Melanin sentezi, adrenalxx (sürrenal) ve hipofizin kontrolü altındadır. Hipofizden adreno- kortikotropik hormon (ACTH) yanısıra, melanosit stimüle eden hormon (MSH) da salgılanır. Adrenal korteksden salgılanan glikokortikoid (kortizol, kortikosteron, kortizon gibi, bir grup hormonu kapsar) ler ve mineralokortikoidler (aldosteron), feed-back regülasyonu ile hipofiz üzerinde ACTH salgılanmasını kontrol eder. ACTH ve MSH düzeyindeki artmalar, melanin pigmentasyonunda da artmalara neden olur. Addison hastalığıxxx (ki bunda primer adrenokor-tikal yetmezlik -hipoadrenalizm- söz konusudur) buna güzel bir örnektir. Hipoadrenalizmde, adrenal korteksden salgılanan ACTH antagonistleri olan adrenokortikal hormon (örneğin kortizol salgısı baskılandığı zaman) oluşamayacağı için, hipofiz üzerindeki feed-back frenleyi ci etkisi de ortadan kalkar. Adrenal korteksin hipofiz üzerindeki kontrolü yok olduğundan, haliyle kompensatuvar olarak hipofiz daha fazla ACTH ve MSH salgılayacaktır. Bunların aşırı salgılanmaları da, deri ve mukozalarda pigmentasyon artımına neden olur. x Ultraviyole (morötesi); çok kısa, enfraruj (kızılötesi); çok uzun dalga boyuna sahip, güneşin zararlı ışınlarıdır. xx Adrenal: ad- ek + renal Surrenal: sur(supra)- üst + renal xxxAddison Hastalığı(Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Adrenal yetmezlik (hipoadrenalizm) primerdir; sürre-nalin kendisinde bir lezyon vardır veya hipofizin ACTH salgılanmasında bir yetersizlik söz konusudur ve sekon-der hipoadrenalizm olarak adlandırılır. Primer hipoadrenalizm, Addison hastalığı olarak da bilinir. Bunda böbrek üstü bezi hasarlanmıştır. Addison hastalığı, adrenal korteksin progresif destrüksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkan, çok nadir rastladığımız bir hastalıktır. Klinik belirtilerin ortaya çıkması için, salgılığın % 90’ının harab olması gerekir. Bu genelde iki şekilde karşımıza çıkar. Otoimmün adrenalitis; olguların % 60-70’sini oluşturur. Enfeksiyonlar; Tuberküloza bağlı hasar en çok rastlanılan bir nedendir. Özellikle tuberküloz adrenalitis’i iltihabi olguların % 90’ını oluşturur. Klinik olarak, deride ve ağız mukozasında melanin pigmentasyonunda artma, hipo-tansiyon şiddetli anemi, halsizlik, kas zayıflığı, kilo kaybı, anoreksi (iştahsızlık) ve gastroentestinal semptomlar (kusma, diyare) görülür. Mineralokortikoid (aldosteron) yetmezliği nedeniyle, başta sodyum (Na) iyonları kaybı ve buna bağlı olarak su kaybı meydana gelecektir. Bu durum, kan hacmı azlığını ve hipotansiyon belirtilerini doğuracaktır. Aynı zamanda potasyum (K) iyonları retansiyonu (hiperpotasemi-hiperkalemi) görülür. Önemli tehlike, hipotansiyonun daha sonra, “kardiovasküler şok” tablosunu meydana getirmesidir. Hasta tedavisi, aldosteron ve tuz verilerek yapılır. -- Pigmentasyon artımı “hiperpigmentasyon” olarak adlandırılır. Aşağıdaki şu lezyonlar-da melanin artımı söz konusudur. Addison Hastalığı (Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Multipl Nörofibromalar (Nörofibromatozis): Periferal sinirlerden kökenli değişik bü-yüklüklerde ve çok sayıda (multipl) nörofibromlar vardır. Bununla beraber, deride ve ağız mukozasında sütlü-kahve lekeleri (cafe-au-lait) halinde melanin pigmentasyonu görülür. Oto-zomal dominant geçişli bir hastalıktır. İki tipi vardır. Nörofibromatozis tip1 (von Recklingha-usen hastalığı) de, az da olsa malignleşme olasılığı vardır. Nörofibromatozis tip 2, bilateral akustik (vestibüler) schwannoma ve diğer beyin tümörleriyle beraber görülür. Bu her iki has-talık genetik ve klinik olarak birbirinden farklıdır. Olguların % 90 ı tip 1 dir. Tip 2, çok daha nadir görülür. Peutz- Jeghers Sendromu : İnce barsaklarda multipl polipozis ile beraber ağız mukoza- sında ve dudakta melanin pigmentli lekeler vardır. McCune-Albrigt Sendromu : Kemiklerde multipl odaklar halinde fibröz displazi ile bera- ber, deride ve ağız mukozasında melanin lekeleri vardır. Bunlara “cafe- au- lait (kahve) leke-leri denir. -- Deride melanin pigmentasyonunun azalmasına “hipopigmentasyon” denir ve görüldü-ğü durumlar: Skatris (Nedbe) Yerleri : Cerrahi işlem veya travmalar sonucu ortaya çıkan skatris yerle-rinde, lepra hastalarında lezyonların bulunduğu alanlardaki skatris yerlerinde pigment yoktur. Hormonal Nedenler : Kastre (hadım) erkeklerde ve ayrıca hipofiz hipofonksiyonunda vücuttaki pigment miktarı azalır. Albinolar : Bu tip kişilerde kalıtsal tirozinaz enzim defekti vardır. Bu enzim yokluğunda, tirozinin DOPA ya dönüşme yetersizliği söz konusudur. Bu nedenle albinolar, melanin sentez edemez, derileri ve kılları çok açık renktedir. Bu kişiler güneş ışığına ileri derecede duyarlıdır Vitiligo : Deride leke tarzında pigmentsiz alanların bulunmasıdır ve bu edinsel (kazanılmış akkiz, sonradan oluşan) bir lezyondur. Lezyonların dağılımı ve boyutları çeşitlilik gösterebilir. Bu hastalığın nedeni son araştırmalara göre, daha çok otoimmün bir bozukluk olduğu yönün- dedir. Hemosiderin : Hemoglobinden türeyen hemosiderin, altın sarısından- kahverengine kadar değişen renklerde görülen bir pigmenttir. Demirin hücre içinde birikme şekline örnektir. Kanamanın doğal sonucu hemosiderin pigmenti oluşur. Hücre içinde demir, apoferritin adı verilen proteine bağlı ferritin miçelleri şeklinde depolanır. Hücre ve doku içinde biriken demir histokimyasal olarak Berlin Mavisi denilen özel bir boya ile gösterilir. Makroskopik kanamalar veya yoğun vasküler konjesyonun neden olduğu mikroskopik ka-namalar, demirin lokal artımını ve bunu takiben hemosiderini ortaya çıkarır. Buna en iyi ör-nek, zedelenmeden sonra görülen çürüktür (ekimoz). Çürükler, lokalize hemosiderozisin en iyi örneğidir. Kanama bölgesindeki eritrositlerin yıkımıyla ortaya çıkan kırmızı kan hücre artıkları, makrofajlar tarafından fagoside edilir. Hemoglobin içeriği lisosomlar tarafından katalize edilir ve hemosiderine dönüştürülür. Çürükte görülen renk değişikliği, bu dönüşüm- deki aşamaları yansıtır. Kronik kalb yetmezliğinde uzun süreli staz nedeniyle oluşan konjesyon, akciğerde pig-mentasyon görülmesine neden olur. Akciğer alveollerinde kapillerlerin yırtılması ve geçirgen- liğinin artması nedeniyle eritrositler dışarı çıkar. Eritrositler alveolar makrofajlar tarafından fagosite edilir. Sonuçta hemosiderin oluşur. Akciğer alveollerinde bulunan hemosiderinle yüklü bu tür makrofajlara “kalb hatası hücreleri” adı verilir. Nedeni ne olursa olsun, demirin sistemik yüklenmesi, çeşitli organ ve dokularda hemosiderin birikimine neden olur. Bu şekle “hemosiderosis” adı verilir. Sistemik hemosiderozisin birçok şeklinde, intrasellüler pigment birikimi çoğu durumlarda paranşimal hücrelere zarar vermez veya organ fonksiyonunu boz- maz. Hemosiderozisi meydana getiren pigment birikimi; (1)besinlerle alınan demirin emili- mindeki artım ve kontrolsüz kan yapıcı tabletlerin alımı (2)demirin kullanımındaki yetersiz- lik, (3)hemolitik anemiler ve (4)kan nakillerinde (kırmızı kan hücre transfüzyonları), ekzoje- nöz demir yüklenmesine neden olur. Demirin normalden çok fazla (yoğun) birikimi “hemo-kromatozis” olarak bilinir. Biriken demir, çeşitli organlarda disfonksiyona ve hücre ölümleri-ne neden olur. Kalb yetmezliği (kardiyomyopati), siroz (kronik karaciğer hastalığı) ve diyabe-tes mellitusu (pankreas adacık hücreleri ) içeren doku- organ zararları oluşabilir. Bilirubin : Bilirubin, safrada bulunan ve safranın sarı- yeşil rengini veren başlıca pig- menttir. Kırmızı kan hücrelerinin mononükleer fagositik sistemde parçalanmasıyla (karaciğer- deki kupffer hücrelerinde) serbestleşen hemoglobinden türemiştir; fakat demir içermez. Orga- nizmada normal yaşam sürelerini (100- 120 gün) tamamlayan bu eritrositlerin parçalanma- sıyla konjuge olmamış (ankonjuge) bilirubin meydana gelir. Bu ankonjuge bilirubin, kan pro- teinlerine (albumin) bağlanarak karaciğer parankim hücrelerine (hepatosit) taşınır ve burada işlenerek konjuge bilirubine çevrilir. Bu işlem spesifik bir enzim (bilirubin uridindifosfat glukuronosil transferas) ile oluşur. Daha sonra safra aracılığıyla bağırsağa dökülür. Bağır-saktaki bakteriyel enzimlerin etkisiyle “urobilinojen”e dönüştürülür. Bu pigmentin bir bölümü (% 20) tekrar barsaktan geri emilerek (reabsorbe olarak), karaciğere döner. Bunun bir bölümü de idrarla atılır. Barsaktaki urobilinojenin geri kalan bölümü, daha ileri bir işlemle “ürobilin” (stercobilin)’e dönüşür. Dışkının bilinen rengini (sarı- kahverengi) veren bu maddedir. Kan plasmasında total bilirubinin normal miktarı 100 ml’de 0.3- 1 mg’dır. Kandaki biliru-bin düzeyi (hem konjuge hem de ankonjuge) 2- 3 mg’ın üzerine çıktığında (bazı durumlarda 30- 40 lara çıkabilir), deri ve sklerada sarı bir renk oluşur. Bu renk değişikliği, dokuların safra pigmenti birikimine bağlı olarak, sarıya boyanmasından ileri gelmektedir. Klinik olarak “sarı-lık” (ikter) diye tarif edilir ve meydana geliş biçimlerine göre şöyle incelenebilir. (1)yoğun eritrosit yıkımı (hemoliz artması), (2)hepatosellüler disfonksiyon ve (3)intrahepatik veya eks-trahepatik safra obstrüksiyonu ile safranın tutulması (kolestaz) sonucu sarılık ortaya çıkar. Konjuge bilirubin; suda çözünür, nontoksiktir ve idrarla atılır. Ankonjuge bilirubin suda çö-zünmez, idrar ile atılmaz, toksiktir ve bilirubinin bilinen bütün toksik etkilerinin nedenidir. (1) Hemolitik (Prehepatik) Sarılık: Kırmızı hücre parçalanmasına bağlı bilirubin artı- mını yansıtır. Eritrosit yıkımının yoğun olduğu durumlarda sarılık görülür. Hemolitik anemi- lerde, ağır enfeksiyonlarda, yılan zehiri gibi, dolaşımdaki toksik maddelerin neden olduğu eritrosit destrüksiyonlarında ve kan transfüzyon uyuşmazlıklarında bilirubin miktarı aşırı artar. Bu bilirubin, ankonjuge bilirubindir. Yeni doğanlarda fizyolojik olarak hemoliz fazladır. Ayrıca, karaciğerde bilirubin konju-gasyonu ve atılımını sağlayan hepatik mekanizmalar, hayatın ilk iki haftasına kadar tam ola-rak gelişmediğinden, bütün yenidoğanlarda geçici (2- 4 gün), hafif bir ankonjuge hiperbiliru-binemi ortaya çıkar. Buna yenidoğanın fizyolojik sarılığı (neonatal sarılık) adı verilir. Bu durum tehlikesizdir. Bebeklerde görülen diğer bir tehlikesiz olan sarılık, maternal (anneye ait) serum sarılığıdır. Anne sütü ile beslenen bazı bebeklerde muhtemelen anne sütündeki beta glukuronidazlar nedeniyle oluşur. Tehlikeli olanı, Rh uyuşmazlığı gibi nedenlerle karşımıza çıkanıdır. Rh uyuşmazlığında, aşırı hemoliz olduğundan, ankonjuge bilirubin düzeyi çok yükselir ve “yenidoğanın hemolitik sarılığı” (eritroblastosis fetalis)x gelişir. Bu hastalık nedeniyle meydana gelen yoğun eritrosit yıkımına bağlı olarak ortaya çıkan bilirubin, yeni doğanların kapiller damarlarının geçirgenliği fazla olduğundan beyin dokusuna geçerek, doğumdan sonra “kernikterus” (bilirubin ansefalopatisi) adı verilen ağır nörolojik hasara yol açarak, sekeller bırakabilir veya bebeğin ölümüne yol açar. Adültlerde ankonjuge bilirubin seviyesi yüksek olsa bile, kan- beyin bariyeri nedeniyle kernikterus oluşmaz. (2) Hepatosellüler (Hepatik) Sarılık: Karaciğer hücre hasarı olan yoğun hepatosellüler nekroz ve siroz gibi, durumlarda görülür. Fazla bilirubin konjuge ve ankonjuge olmak üzere karışıktır. Karaciğer hücresinin fonksiyon bozukluklarında, bilirubinin alımında azalma ola-bildiği gibi, karaciğer hücresinde yetersiz konjugasyon da söz konusu olabilir. Karaciğer parankim hücrelerinin zedelenmeleri sonucu, bilirubin salgılanmasında intrahepatik blokaj da olabilir. Karaciğer hücresine verilen zarar, enzim sistemini etkilemiş olabilir. Örneğin viral hepatitis, kimyasal veya ilaç toksisitesi yanısıra karaciğerin mikrobiyolojik enfeksiyonları, konjugasyonu ve safra ekskresyonunu (ifrazat) bloke edebilir. Bu şekilde dolaşımdaki biliru-binin miktarı artmış olur. (3) Obstrüktif (Posthepatik) Sarılık: Bu grupta genellikle safra kanalı obstrüksiyonu söz konusudur. Ekstrahepatik tıkanmaların başlıca nedeni; safra kanalı ve pankreas karsinomaları ile safra kanalı taşlarıdır. Bu tıkanmalar uzarsa, hepatositlerde nekrozlar ortaya çıkar ve “bili- er siroz” meydana gelebilir. Çok nadiren de yenidoğanlarda bir anomali olarak, intrahepatik ve ekstrahepatik obstruksiyon, hepatositlerdeki primer defekt veya safra duktuslarının atrezisi ve agenezisi şeklinde karşımıza çıkabilir. Karaciğerdeki konjuge bilirubin, safra yollarındaki tıkanma nedeniyle bağırsağa akamaz ise, bağırsakta safra pigmenti olmayacağı için, feçes açık renkte olur. Ayrıca bağırsakta safra eksikliği nedeniyle, K vitamini sentezi yapılamaz (Vita- min K; endojen olarak E. coli varlığında barsakda sentezlenmekteydi). Vitamin K eksikliği veya diffüz karaciğer hastalıklarında, hepatositlerdeki disfonksiyonun etkisiyle, vitamin K’ya bağlı koagülasyon faktörlerin (protrombin ve diğer pıhtılaşma faktörleri) sentezinde meydana gelen azalmayla koagülopati meydana gelir, hemorajik diatez’e (anormal kanamalar) neden olur. Bu spontanös kanama sonucu hematomlar, hematüri, melena, ekimozlar ve dişeti kana- maları görülür. Azalmış safra akışının diğer sonuçları; yağda eriyen A, D ve K vitaminlerinin yetersiz absorbsiyonudur. x Eritroblastosis Fetalis: Maternal ve fetal kan grubu uyuşmazlığı sonucu annede oluşmuş olan antikorların, fetus’da neden olduğu bir hemolitik anemidir. Rh(-) bir annenin fetusu, babanın ki gibi Rh(+) olursa, anne ve onun bebeği arasında Rhesus (Rh) uyuşmazlığı meydana gelebilir.Anne; Rh antijeninden yoksun (Rh-) ise, fetusda mevcut olan Rh antijenlerine (Rh+) karşı antikorlar üretir. Rh(-) anne eritrositleri, Rh(+) fetus eritrositle- ri tarafından sensitize edilmiştir. Fetal eritrositler gebelik boyunca plasentadan sızarak annenin dolaşımına katı- lır. En büyük geçiş, doğum esnasında olur. Oluşan bu antikorlar, sonraki gebeliklerde plasenta yolu ile fetusa geçerek, fetusa ait kırmızı hücrelerin destrüksiyonuna (lizise, hemoliz) neden olur. Ortaya çıkan sendrom, “eritroblastosis fetalis” olarak bilinir. Yenidoğanın bu hemolitik hastalığında meydana gelen anemi, uterus içinde fetal ölüme yol açabilecek kadar şiddetli de olabilir. Anemiye reaksiyon olarak fetal kemik iliği, olgunlaşmamış eritrositleri (eritroblastları) fetusun dolaşımına katar. Eritroblastosis fetalis terimi; oluşan eritrosit destrüksiyo- nunu kompanse etmek için, fetal dokulardaki kırmızı kan hücre prekürsörlerinin (hematopoesis) aşırı artmasını anlatır. Rh uyuşmazlığının patogenezindeki sensitizasyonun önemi anlaşıldıktan sonra, bu hastalık belirgin bir şekil- de kontrol altına alınmıştır. Rh sisteminin içerdiği pekçok antijenden yalnızca D antijeni, Rh uyuşmazlığının başlıca nedenidir. Rh(-) anneye, Rh(+) bebeğin doğumundan hemen sonra, anti- D globulin uygulanmaktadır. Anti- D antikorlar, doğum sırasında maternal dolaşıma sızan fetal eritrositlerdeki antijenik bölgeleri maskeleye- rek, Rh antijenlerine karşı olan duyarlılığı engeller. Eritroblastosis fetalis; belirtilerine göre üç sendroma ayrılabilir. Şiddetli komplikasyonlar olmadan yaşam mümkün olan, yalnızca hafif anemiyle seyreden “yeni doğanda konjenital anemi” olarak adlandırılır. Şiddetli hemoliz vakalarında anemiye bariz sarılık eşlik eder, “ikterus gravis” sendromu oluşur. Dolaşım bozukluğundan, anazarka denilebilecek kadar şiddetli bir ödemin ortaya çıkışı, buna eşlik eden sarılık, “hidrops fetalis” olarak adlandırılan bir klinik tabloyu da ortaya çıkarabilir. Hidrops Fetalis: Fetusdaki yaygın ödemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. İntrauterin gelişim süresinde progresif sıvı birikimi sonucu oluşur, genellikle ölümle sonuçlanır. Geçmişte fetus ile anne arasındaki Rh uyuş- mazlığı sonucu ortaya çıkan hemolitik anemi, hidrops fetalisin en büyük nedeniydi. Bu tip, immun hidrops ola-rak bilinir. Gebelikdeki kan uyuşmazlığı tedavi edilebildiğinden, immun hidrops’un görülme sıklığı, zamanımız-da düşmüştür. Non- immun hidrops’un başlıca nedenleri ise; kardiovasküler defektler, kromozomal anomaliler ve fetal anemidir. Rh veya ABO uyuşmazlığı dışında başka nedenlerle de fetal anemi oluşur. Bu da hidrops feta-lis ile sonuçlanabilir. KARACİĞER Karaciğerin Normal Histolojik Yapısı Karaciğerin temel mimari yapı birimi, lobdur. Her lobun merkezinde, hepatik ven ağının uzantısı (santral ven) bulunur. Lobun periferinde, portal alan adı verilen bu bölgelerde fibröz doku içinde hepatik arter, portal ven dalları, sinir lifleri, safra kanalları ve lenfatik damarlar gibi, pek çok portal kanal bulunur. İki karaciğer hücresi arasında intralobüler safra kanalikül-leri denilen ince tübüler yapılar bulunur. Bunların içindeki safra, kan akımının ters yönünde, yani lobülün merkezinden portal alanlardaki safra kanallarına akar. Lobüller içindeki hepatositler ışınsal olarak dizilmiş ve bir duvarın tuğlalarına benzer biçimde düzenlenmiştir. Karaciğer hücrelerinin yaptığı bu tabakalar arasındaki boşluklara, karaciğer sinuzoidleri adı verilir. Bunlar labirent şeklinde ve sünger benzeri bir yapı oluştura- cak biçimde serbestçe anastomozlaşırlar. Bu sinuzoidal kapillerler, pencereli endotel tabakala- rından oluşan damarlardır. Endotel hücreleri ile alttaki hepatositler arasında kalan aralığa, Disse aralığı adı verilir. Endotel hücrelerine ek olarak, sinuzoidler Kupffer hücreleri adı veri- len makrofajları da içerir. Bu fagositik hücrelerin başlıca fonksiyonları; yaşlı eritrositleri me-tabolize etmek, hemoglobini sindirmek, immunolojik olaylarla ilgili proteinleri salgılamak ve kalın barsaktan portal dolaşıma geçen bakterileri ortadan kaldırmaktır. Karaciğere kan, iki farklı kaynaktan gelir: (a)Kanın %60- 70’i abdominal (pankreas ve da-lak) organlardan gelen oksijenden fakir, bağırsaklardan emilen besinleri içeren (besinden zen-gin) kanı taşıyan portal ven’den gelir; (b)%30- 40’ı ise, oksijenden zengin kanı sağlayan he-patik arter’ den gelir. Portal alana gelen arter ve ven kanı, karaciğer lobülünün çevresinden merkeze doğru sinuzoidler boyunca akar. Sinuzoidlerde karışan bu kan, vena santralis ve daha sonra da hepatik venlerle vena kava inferiyora akar. Karaciğerin vücudun metabolik dengesini sağlamak için, çok büyük ve önemli işlevleri vardır. Karaciğer dokusu; (1)besinlerle alınan proteinler, karbonhidratlar, yağlar ve vitaminle-rin metabolize edilmesi (işlenmesi) ve depolanması, (2)plasma proteinlerin ve enzimlerin sen-tezi, (3)pek çok endogen atık ürünlerin ve ekzogen toksinlerin detoksifikasyonu ve bunların safra ile atılması gibi, pek çok fizyolojik fonksiyona sahiptir. Çoğu ilaç, karaciğer tarafından metabolize edilir. Anlaşılacağı gibi, karaciğer dokusu; metabolik, toksik, mikrobiyal ve dola-şım bozuklukları olmak üzere çeşitli etkilere açıktır. Bazı durumlarda hastalık, karaciğerin primer olayıdır. Bunun dışında karaciğeri sekonder olarak etkileyen kardiyak dekompansas-yon, diyabet ve ekstrahepatik infeksiyonlar gibi, çok sık görülen hastalıklar vardır. Karaciğer muazzam bir işlevsel kapasiteye sahiptir. hepsi olmasa da çoğu fulminant hepa-tik hastalıklar dışında rejenerasyon oluşur. Normal bir karaciğerin %60’ının cerrahi olarak çıkarılması durumunda minimal ve geçici bir karaciğer fonksiyon yetersizliği görülür. Karaci-ğer kitlesinin büyük bir bölümü 4- 6 hafta içinde rejenerasyonla yeniden oluşur. Masif hepa-tosellüler nekrozlu kişilerde, hepatik retikulin çatı harap edilmemişse, mükemmele yakın bir restorasyon oluşabilir. Kronik sağ ventriküler kalb yetmezliği, karaciğerde kronik pasif venöz konjesyona neden olur. Hepatik vendeki basıncın artmasına bağlı olarak intralobüler santral vendeki basınç da artar. Ortaya çıkan sinuzoidal dilatasyon ve konjesyon, santral ven çevresindeki hepatositlerde hipoksi ve iskemiye bağlı hasarlar ortaya çıkarır. Buna bağlı olarak bu karaciğer hücrelerinde dejenerasyon, yağlı değişme ve sonuçta nekroz meydana gelirken, buna tezat periferdeki he-patositler (portal alan çevresi) normal kalabilir. Hepatosellüler nekroz sonucu fibrozis meyda-na gelebilir. Karaciğerin temel yapısındaki bağ dokusu ağı haraplanmışsa, siroz ortaya çıkar. SİROZ Siroz, kronik karaciğer hastalıklarının irreversibl bir şeklidir ve “siroz” adı da bu hastalığı tanımlayan bir terimdir. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarının son döneminde ortaya çıkan bir sekeldir. Batı ülkelerinde ilk on içindeki ölüm nedenlerinden birisidir. Alttaki etiyolojiyi belirtmesinden başka, sirozun doyurucu bir sınıflaması yoktur. Sirozun etiyolojisinde pek çok etken rol oynar: (a)Aşırı alkol alımının bir sonucu olarak görülen sirozun diğer nedenleri ara-sında bazı ilaç ve kimyasal maddelerin uzun süreli alınması, (b)viral hepatitler, bilier obstrük-siyon (safra yolu hastalıkları), hemokromatozis (aşırı demir yüklenmesi), (c)kalb yetmezliğine bağlı, karaciğerde kronik pasif konjesyon (d)Wilson hastalığıx ve doğuştan olan bazı metabo-lik bozukluklar sayılabilir. Siroz gelişmesi için, uzun zaman periyodunda hücre ölümü, buna eşlik eden bir rejeneratif olay ve fibrozise gerek vardır. Başlıca üç patolojik mekanizma kombinasyonu, sirozu yaratır. (1)Karaciğer hücrelerinin progresif hücre incinmesine bağlı hepatosellüler (paranşimal) ölüm, (2)hepatosellüler hasara ve ölüme bağlı olarak ortaya çıkan rejenerasyon ve (3)buna eşlik eden kronik iltihabın stimüle ettiği progresif (ilerleyen) fibrozis bu hastalığı karekterize eden özelliklerdir. Rejenerasyon, hücre ölümünü kompanse etmek için, normalde verilen bir yanıt-tır. Normalde hepatositlerin proliferatif kapasitesi sirkülasyondaki büyüme faktörleri ile regü-le edilir. Hepatosit nekrozu sonucu açığa çıkan büyüme faktörleri hepatosit proliferasyonunu stimüle eder. Bu progresif olaylar sonucu karaciğerin normal lobüler yapısı ortadan kalkar. Fibrozis bu rejenere karaciğer dokusunu çevreleyerek sirozun karakteristik özelliği olan, değişik boylarda nodül yapılarının oluşmasına neden olur. Fibrozis, bir yara iyileşme reaksiyonudur. Zedelenme yalnızca paranşimi değil, destek bağ dokusunu da tuttuğu zaman skar oluşumuna neden olur. Normalde interstisyel kollagenler, portal alanlarda ve santral ven çevresinde ince bandlar şeklinde bulunurken, sirozda bu kolla-genler, lobülün tüm bölümlerini tutmuştur. Sirozda mikroskopik düzeyde karaciğerin normal arşitektürünün yerini, diffüz olarak kalın kollagen fibröz bandlarla separe edilmiş rejenere ka-raciğer hücre gruplarından oluşan nodüller yer almıştır. Karaciğerin normal yapısının değiş-mesi mikrosirkülasyonu bozar ve buna bağlı hastalığın klinik özellikleri ortaya çıkar. Çoğu sirozlu hastalardaki ölüm; (1)progresif karaciğer yetmezliği, (2)portal hipertansiyona bağlı komplikasyonlar ve (3)hepatosellüler karsinom gelişmesi sonucudur. Tüm siroz çeşitle-rinde hepatosellüler gelişme riski fazladır. Sirozların sınıflandırılmalarında bir konsensus yoktur. Yapılan morfolojik sınıflama ile sirozlar üçe ayrılmıştır: (1)Mikronodüler siroz (nodüllerin çapı 3 mm den daha küçüktür), (2)makronodüler siroz (nodül çapları 3 mm den büyüktür ve 2-3 cm ye ulaşabilir) ve (3)mikst olanda ise, mikro ve makro nodüller birarada bulunur. Etiyolojik nedenlere göre şu şekilde sınıflanabilir. Alkolik karaciğer hastalığı %60- 70; viral hepatitis %10; safra hastalıkları %5- 10; herediter hemokromatozis %5 vs. Siroz tiplerini; oluş biçimleri ve özelliklerine göre şu şekilde sıralayabiliriz. Alkolik (Beslenmeye Bağlı) Siroz: Alkolle ilgili olan ve çok sık görülen şekildir, Laennec siroz olarak da bilinir. Mikronodüler yapıdadır Postnekrotik (posthepatik) Siroz: Çoğunlukla viral etiyoloji (Hepatit B Virus ve Hepatit C Virus) etkendir. Makronodüler yapıdadır. Biliyer Siroz: 1)Primer biliyer siroz; otoimmun kökenli olduğu savunulur. 2)Sekonder biliyer siroz; uzun süreli ekstrahepatik safra kanalı obstrüksiyonu bunun nedenidir ve daha çok karşı-mıza çıkar. X Wilson Hastalığı: Bakır metabolizmasını otozomal resesif bir bozukluğudur. Bozukluklar karaciğer, böbrek ve beyinde anormal miktarlarda bakır birikimi meydana gelir. Hemokromatozis: (1)Herediter hemokromatozis; bağırsak mukozasında demir absorbsiyo-nunda (emiliminde) kalıtımsal bir defekt vardır; aşırı geri emilim görülür. (2)Sekonder hemo-kromatozis; aşırı demir yüklenmesi durumlarında sekonder olarak meydana gelir. Sirozda Klinik Özellikler: Fonksiyonel parankim kayıpları, sirozun başlıca şu klinik be-lirtilerini ortaya çıkarır. - Hepatosellüler hasar ve buna bağlı karaciğer yetmezliğiyle ilgili bulgular: a)Sarılık: Karaciğerin işlevlerinden birisi de safra üretimidir. Kandaki bilirubin (ankonjuge bilirubin) karaciğer hücrelerinde işlenir (konjuge edilir), safra yolları aracılığıyla barsağa dö-külür. Bu işlemin herhangi bir yerindeki aksama sonucu bilirubin kana karışırsa, sarılık (ikter) ortaya çıkar. Çoğunluğu karışık olmak üzere, konjuge ve ankonjuge bilirubin artımı söz konu-sudur. b)Hipoalbuminemi: Hepatosit hasarına bağlı albumin ve fibrinojen olmak üzere plasma protein sentezindeki azalma söz konusudur. c)Koagülasyon faktör eksiklikleri: Karaciğerde oluşan pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde azalma ortaya çıkar. d)Hiperöstrinizm: Testikular atrofi, jinekomasti, palmar eritem (lokal vazodilatasyon) ve vücudun değişik kısımlarında, spider anjiomlar (örümcek şeklinde damarlanma). - Portal hipertansiyon: Portal akımla kan, batından vena kava inferiora döner. Portal kan akımındaki herhangi bir engelleme, portal venlerdeki hidrostatik basıncın artmasına neden olur. Üç farklı bölgedeki obstrüksiyona bağlı olarak ortaya çıkar. 1)Prehepatik: Portal vendeki tromboz nedeniyle oluşan obstrüksiyon, karaciğer içinde sinusoidlere dağılmadan öncedir. 2)İntrahepatik: Hepatik sinusoidlerdeki blokaj, bunun nedenidir. En önemli neden sirozdur, daha sonra yaygın karaciğer yağlanması gelir. 3)Posthepatik: Santral vendeki, hepatik vende-ki veya vena kavadaki blokaj nedendir. Bu, sağ kalb yetmezliği ve ağır perikardit gibi durum-larda karşımıza çıkar. Portal Hipertansiyona Bağlı Değişiklikler (Komplikasyonlar): Portal hipertansiyonun belli başlı bulguları; assit, venöz kollateraller (bazı bölgelerde venöz varisler), splenomegali (dalak büyümesi) ve bazen hepatik ansefalopatidir. - Assit (hidroperitoneum), hidrotoraks veya periferal ödem: Biriken kan geriye doğru ba-sınç yapar. Sirozdaki portal hipertansiyonun en önemli klinik sonuçlarından birisi, periton boşluğunda fazla sıvı birikimi (assit) oluşmasıdır: a)Portal vende hidrostatik basınç artımı, he-patik lenf sıvısı artımına neden olur. Bu sıvı peritona geçer. b)Hipoalbuminemiye bağlı olarak ortaya çıkan plasma onkotik (ödeme neden olan) basıncın düşmesi ve c)sodyum ve su tutulu-munun artması; Bu da hepatik hasara bağlı olarak aldosteronun karaciğerdeki yıkımının azal-ması (hiperaldosteronizm) ve renin- anjiyotensin sistem aktivasyonundaki artma, ödemi ve peritondaki sıvı birikimini açıklar. nedenidir. - Hepatik ansefalopati: Nöropsikiyatrik bir sendromdur. Karaciğer yetmezliklerinde ortaya çıkar. Normalde karaciğerde detoksifiye edilen amonyak ve nörotoksik maddelerin karaciğer-deki siroz gibi, bir defekt nedeniyle detoksifiye edilemeyen bu maddelerin doğrudan dolaşıma girmesi sonucu oluşur. Hafif konfüzyondan (bilinç kaybı) derin komaya kadar giden nörolojik belirtiler gösterir. Ölüm olağandır. x Etil alkol (etanol) - nontoksik Metil alkol (metanol) – toksik Alkolik Karaciğer Hastalığı Bu Karaciğer hastalığının başlıca nedeni, yoğun alkol (etanol)x alımıdır. Alkol alışkanlığı, ölüm nedenlerinin beşinci sırasında yer alır. Alkole bağlı siroz, ölümlerin önemli bir bölümü- nü oluşturur. Ölümlere neden olan diğer önemli bir neden ise, alkole bağlı otomobil kazaları sonucu meydana gelen ölümlerdir. Hastahanelerde yatan karaciğer hastalarının %20- 25 inde, alkol nedeniyle ortaya çıkan problemler vardır. Kronik alkol alımı birbiriyle bağlantılı üç farklı tipte karaciğer hastalıklarına neden olur. 1-Hepatik Steatoz (Yağlı Karaciğer): Hepatositler içinde önce küçük yağ damlacıkları biri-kir. Bunlar zamanla hücrenin içini tamamen doldurur, nüveyi kenara iter. Tamamen bir yağ hücresine döner. Bu değişme önce vena santralis çevresindedir, sonra perifere doğru yayılarak tüm lobülü tutar. Zamanla bu nekrotik parankimal hücreler yerini fibröz dokuya bırakır. Fib-rozis gelişmeden önce alkol alımı kesilirse, yağlı değişmeler gerileyebilir. 2- Alkolik Hepatitis: Hepatositler tek veya gruplar halinde şişer (balonlaşır) ve nekroza uğ-rar. Nekrotik ve dejenere hepatositlerin çevresinde polimorf nüveli lökositler birikir. Daha sonra lenfositler ve makrofajlar bölgeye gelir. Sonuçta belirgin bir fibrozis ortaya çıkar. 3- Siroz (Alkolik Siroz): Alkolik karaciğer hastalığının finali ve geri dönüşsüz şekli olan siroz, sinsidir ve yavaş gelişir. Karaciğerin makroskopik görünümü sarı- turuncu renktedir, yağlı ve büyümüştür, ağırlığı artmıştır. Oluşan fibröz septalar arasındaki parankimal hepato-sitlerin rejeneratif aktiviteleri, değişik büyüklükte nodüller oluşturur. İleri zamanlarda fibrozis geliştikçe karaciğer yağ kaybeder, progresif bir seyirle büzüşür, küçülür. Yağsız bir organ haline gelir. Organın ağırlığı düşmüştür ve sirozun karakteristiği olan değişik büyüklüklerde (mikro- makro) nodüller gelişir. PANKREAS : Pankreas, iki ayrı organın bir organda bulunma özelliğinde olan bir organımızdır. Yakla- şık %85-90 ekzokrin salgılıktır ve besinlerin sindirimi için, gerekli enzimleri salgılar. Geri kalan %10-15 endokrin salgılıktır ve insülin, glukagon ve diğer hormonları salgılayan Langer-hans adacıklarından oluşmuştur. Endokrin Pankreas : Endokrin pankreas Langerhans adacıkları adı verilen, bir milyon civarında mikroskopik hücre kümesinden oluşmuştur. Bu adacıklardaki hücrelerin tipleri, rutin hematoksilen- eosin boyası ile ayırt edilemez. Ancak bazı özel boyalarla elektron mik-roskobunda granüllerin şekillerinin görülmesiyle veya immunohistokimyasal yöntemle hücre tipi belirlenebilir.  (beta) hücreleri : Adacık hücre topluluğunun %70’ ini oluşturur. İnsülin hormonunu sentez eder ve salgılar. Hipoglisemik etkili hormondur.  (alfa) hücreleri : Adacık hücrelerinin %5- 20’sini temsil eder ve glukagon oluşturur. Kara-ciğerde glikojenolitik (glikojen parçalayan) etkinliği nedeniyle hiperglisemi oluşturur.  (delta) hücreleri: %5-10’luk bir bölümü oluşturur. İnsülin ve glukagon üretimini dengeleyen somatostatin hormonunu salgılar. PP (Pankreatik Polipeptit): %1-2 oranındadır ve yalnızca adacıklarda değil, pankreasın ekzo-krin bölümünden de salgılanır. Salgıladıkları polipeptidin, gastrik ve intestinal enzimlerin sal-gılanmasını uyarmak, intestinal hareketleri inhibe etmek gibi, etkileri bulunmaktadır. Adacık hücrelerinin önemli patolojik olaylarından birisi “Diyabetes Mellitus” dur. Diğeri “Adacık Hücre Tümörleri” dir. DİYABETES MELLİTUS Diyabet; insülinin yetersiz üretimi veya yetersiz işlevi nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik, multisistemik bir hastalıktır. Karbonhidrat, yağ ve protein metaboliz-masını etkiler. Vücuttaki bütün hücrelerin glikoza (şeker molekülü- karbonhidrat) enerji kay-nağı olarak ihtiyacı vardır. Hücrelerin kandan şekeri alabilmeleri için, insülin hormonu şarttır. İnsülin, glikoz için regülatördür. Normalde kanda glikoz düzeyi yükselince insülin salgılanır. Tolere edilemeyen glikoz, hücre ölümlerine neden olur. Fazla glikoz, gerektiği zaman kan do-laşımına salınmak üzere, karaciğerde glikojen olarak depo edilir. İnsülin salgısının yokluğu (veya eksikliği) sonucu, glikozun kullanımında yetersizlikler meydana gelir. İnsülin salgısı duralarsa, kanda glikoz miktarı artar hiperglisemix durumu ortaya çıkar. Bu nedenle buna, halk arasında “şeker hastalığı” denir. Diyabetes mellitus hastalığında pankreasda yeteri kadar insülin üretilemiyordur veya vücut hücreleri bu insülinin etkisine karşı direnç geliştirmiştir. Her iki durumda da hücrelerin kan-dan glikozu almalarında problem vardır. Kan glikoz seviyesi yüksektir ve her ikisin de ortaya çıkan klinik sonuc aynıdır. Sınıflama ve Görülme Sıklığı Asıl özelliği hiperglisemi olan diyabetes mellitus, heterojen bir grup hastalıktır. Etyoloji-sine göre İki grup altında incelenir. Primer tip; en yaygın şeklidir (%95) ve insülin üretimin-deki veya işlevindeki bir defektten ortaya çıkar. Sekonder tip; infeksiyonlar (kronik pankrea-tit), herhangi bir nedenle pankreasın bir bölümünün cerrahi olarak çıkarılması, pankreas ada-cıklarının destrüksiyonuna neden olan bazı hastalıklar, aşırı demir yüklenmesi (hemokromato-zis), bazı genetik bozukluklar ve tümör gibi, pankreasın kendisini tutan lezyonlar yanısıra, in-sülinin antagonistleri olan hormonların hipersekresyonu söz konusudur. Akromegaliye neden olan aşırı büyüme hormonu (GH), Cushing sendromunda glukokortikoid artımı, feokromasito-mada (tümör) adrenalin artımı ve hipertiroidi gibi, bazı endokrin hastalıklar sonucu ortaya çı-kan diyabetes mellitusdur. Bu ikinci grup (sekonder tip) çok nadir görülür (%5). Diyabetes mellitusun en yaygın ve en önemli şekli, adacık hücresi insülin sinyali sisteminde primer bo-zukluğundan ortaya çıkanıdır. Bu primer diyabet; kalıtım özelliği, insüline verdiği yanıt ve köken olarak birbirinden farklı iki ana grupta (tip1 ve tip2) incelenir. Diyabetin iki ana tipinin farklı patogenetik mekanizmalara ve metabolik özelliklere sahip olmasına rağmen, kan da-marlarında, böbreklerde, gözlerde ve sinirlerde ortaya çıkan komplikasyonlar her iki tipte de mevcuttur. Bu hastalıktan meydana gelen ölümlerin en önemli nedenleridir. Patogenez : Önce insülin metobolizmasını kısaca gözden geçirelim. Normal İnsülin Fizyolojisi ve Glukoz Dengesi: Normal glikoz dengesi, birbiriyle ilişkili üç mekanizma ile sıkı bir şekilde denetlenir. Bunlar:(1)Karaciğerde glikoz üretimi, (2)glikozun çevre dokular tarafından (özellikle kas) alınması, kullanılması ve (3)insülin ve bunu den-geleyici karşıt hormonun (glukagon) salınımı. İnsülin salgılanması, glikoz üretimi ve kulanı-mını kan glikozun normal düzeyde kalacağı şekilde ayarlar. İnsülin pankreatik adacıkların beta hücre granüllerinde sentez edilir ve depolanır. Kan glikoz düzeyindeki yükselme, daha fazla insülin salımına neden olur. İnsülin sentezini ve salgılanmasını başlatan en önemli uya-ran glikozdur. İnsülin majör bir anabolik hormondur: İnsülinin en önemli metabolik etkisi, vü-cuttaki bazı hücre tiplerinde hücre içine glikoz girişini hızlandırmaktır. Bunlar myokordial hücreleri de içine alan çizgili kas, fibroblast ve yağ hücreleridir. Glikoz kas hücrelerinde gli-kojen olarak depolanır veya adenozin trifosfat (ATP) üretimi için oksitlenir. Glikoz yağ doku-sunda öncelikle lipid olarak depolanır. İnsülin, yağ hücrelerinde lipid üretimini (lipogenez) hızlandırırken diğer yandan da lipid parçalanmasını (lipoliz) inhibe eder. Aynı şekilde amino asid alımını ve protein sentezini hızlandırırken, diğer taraftan protein parçalanmasını durdu-rur. Böylelikle, insülinin etkileri anabolik olarak glikojen, lipid ve proteinin artan üretimi ve azalan parçalanması olarak özetlenebilir. x Yunanca; hiper- yüksek; glyk- şeker; emia- kan kelimelerinden köken alır. Açlık durumunda glikojen üretimi azaldığından (düşük insülin- yüksek glukagon durumu), karaciğerde glikoneojenezi (glikojen sentezi) ve glikojenolizi (yıkımı) arttırarak, hipoglisemi-yi önler. Bu nedenle açlık plasma glikoz düzeyi, karaciğerden salınan glikoz miktarı ile belir-lenir. İnsülin salınmasının başlıca tetikleyicisi, glikozun kendisidir. Salgılanan insülin, ilgili çevre dokularda insülin reseptörüne bağlanarak hücreiçi glikoz alımını tetikler. Böylelikle gli-koz dengesi kurulur. Tip1 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip1 Diyabet (İnsüline Bağımlı Diyabetes Mellitus): Tüm diyabet vakalarının %5-10 nu oluşturur. Çocuklukta gelişir, pubertede belirgin hale gelir ve şiddetlenir. Pankreasın insülin yapma özelliği kaybolmuştur. İnsülin sekresyonunda tam (veya tama yakın) yokluk söz konu-sudur. Hastaların hayatta kalmaları için, mutlak insüline gereksinim vardır. Bu nedenle “insü-lin bağımlı diyabet” olarak tanımlanır. Pankreas beta hücre antijenlerine karşı, T hücre lenfo-sitlerin oluşturduğu reaksiyon sonucu beta hücrelerinin destrüksiyona uğradığı otoimmun bir hastalıktır. Dışarıdan insülin alınmadığı takdirde diyabetik ketoasidoz ve koma gibi, ciddi metabolik komplikasyonlar gelişir. Beta hücre destrüksiyonuna iç- içe geçmiş pek çok meka-nizma katkıda bulunur: (1)Genetik eğilim, (2)otoimmünite ve (3)çevresel etkenler. Genetik Eğilim : Diyabetes mellitusun, ailesel özellik gösterdiği uzun zamandan beri bilin- mektedir. Genetik eğilimin kesin kalıtsal geçiş şekli tam olarak bilinmemektir. Tek yumurta ikizlerinin (eş ikizler) ikisinde birden görülme oranı yaklaşık %40’dır. Diyabetli ailelerde yaklaşık %6 sının çocuklarında bu hastalık gelişmektedir. Gerçi tip1 diyabet olgularının %80 inde ailevi bir hikaye yoktur. Otoimmünite : Tip1 diyabetin klinik başlangıcı ani olmasına rağmen, beta hücrelerine karşı olan kronik otoimmun atak, hastalığın başlamasından yıllar önce başlamıştır. Hastalığın klasik belirtileri olan hiperglisemi ve ketoz, beta hücrelerinin % 90 ından fazlası haraplandıktan son-ra, ortaya çıkar. Otoimmunitenin diyabet patogenezindeki rolü morfolojik, klinik ve deneysel birçok gözlemle desteklenmiştir: (1)Hastalığın erken dönemlerinde çoğu vakada adacıklarda hücre nekrozu ve lenfositten zengin iltihabi infiltrasyon (insülitis) gözlenir. (2)Diyabetli has-taların %80 inin kanlarında, beta hücre antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar (otoantikor) gösterilmiştir. (3)T lenfositler beta hücre antijenlerine karşı reaksiyon gösterir ve hücre hasar-larına neden olur. (4)Sitokinler beta hücrelerini harplar. Çevresel Etkenler: Çevresel bozukluk beta hücrelere zarar vererek otoimmüniteyi tetikle-miş olabilir. Epidemiyolojik gözlemler, böyle bir tetiklemeyi virusların yaptığını düşündür-müştür. Tip2 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip2 Diyabet (İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabetes Mellitus): Vakaların büyük bir çoğun-luğunu (%90) bu tip diyabet oluşturur. Hastalık olgun yaşlarda başlar ve daha çok 50-60 lı yaşlarda ortaya çıkar. Daha önceleri adult tipi diyabet olarak adlandırılırdı. Pankreas insülin üretir; fakat dokuların bu insülini kullanmasında problem vardır. Dokuların insüline karşı olan duyarlılığında azalma nedeniyle karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarının bozukluğu ortaya çıkar. Dokuların insüline duyarlılığın azalmasına (azalmış duyarlılık) “insülin direnci (rezistansı)” denir. İnsülin direnci; glukoz alımında, metabolik işlevde veya depolanmasında, insülinin etkisine karşı bir direnç olarak tanımlanır. İnsülin direnci, tip2 diyabetli hastalarda görülen karakteristik bir özelliktir ve diyabetli bireylerde görülen obeslik, genel bir bulgudur. Tip2 diyabeti iki metabolik defekt karakterize eder. (1)Çevre doku hücrelerinde, insüline yanıt verme yeteneğinde azalma (insülin direnci) ve (2)bu insülin direnci ve hiperglisemiyi kom-panse etmek için, gerekli insülinin pankreas tarafından salgılanamaması. Bu patolojiye beta hücre disfonksiyonu adı verilir. Burada esas olay, insülin dirençidir. Tip2 diyabetli hastaların yaklaşık %80’i şişman kişilerdir. Patogenezde obesite söz konusu olduğundan, kişinin yaşam biçimi ve beslenme alışkanlıkları gibi, çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığı düşünülür. 27 Bir zamanlar adültlerin bir hastalığı olarak düşünülürdü. Şimdi obes çocuklarda da bu şeklin görülebildiği bilinmektedir. Obesite, insülin direnciyle ve böylelikle tip2 diyabetle, önemli bir ilişkiye sahiptir. Kilo verilmesi ve fizik ekzersiz, bu hastalarda glikoz tolerans bozukluğunu düzeltebilir. Tip2 diyabet çok daha fazla görülmesine karşın, patogenezi hakkında bilgi azdır. Otoim-mün mekanizmaya ait deliller yoktur. Bunun yerine göreceli olarak insülin yetmezliğiyle sonuçlanan, insülin direnci ve β hücre bozukluğu vardır. Hafifden tam’a kadar değişen bir in-sülin eksikliği söz konusudur ve tip1 diyabetten daha az şiddettedir. Tip2’de insülin yetmez-liğinin kesin sebebi bilinmemektedir. Tip1 diyabette olduğu gibi, beta hücrelerinde viral veya immün sistem kökenli zedelenmeyi gösterecek bir bulgu da yoktur. Genetik faktörler, Tip1 diyabete göre bu Tip2 de daha önemlidir. Tek yumurta ikizlerin ikisinde de birden görülme oranı %60-90 dır. Bu hastalığın görülme oranı tüm popülasyonda %5-7 iken, birinci derece akrabalarda hastalık gelişme riski %20-40 arasında değişmektedir. Diyabetes Mellitus Geç Komplikasyonlar ve Patogenezi İnsülin hormonunun bulunması ve bunun tedavide kullanıma başlanmasından sonra, hasta-ların ömrü uzamıştır; fakat bu hastalık tedavi edilememiştir Diyabet hastalığında, geç kompli-kasyonlar olarak adlandırılan hastalığın başlangıcından 10- 15 yıl sonra ortaya çıkan lezyonlar çok önemlidir. Hastalar arasında bu komplikasyonların çıkış zamanı, şiddeti ve tutulan organ-lar yönünden bariz farklar vardır. Pankreasda patolojik bulgular çok çeşitlidir ve mutlak dra-matik değildir. Komplikasyonların hemen tamamı damar lezyonlarına bağlıdır. Bugünün diya-betle ilişkili en önemli komplikasyonları; küçük damarların bazal membranlarında kalınlaşma (mikroanjiyopati), arterlerde (ateroskleroz), böbreklerde (diyabetik nefropati), retinada (reti-nopati), sinirlerde (nöropati) ve klinik olarak bütün bu organlarda disfonksiyonlar görülür. Yapılan gözlem ve çalışmalar, ortaya çıkan bu komplikasyonların doğrudan hiperglisemiye bağlı olduğunu düşündürmektedir. Buna ilaveten, diyabette hipertansiyonun varoluşu, atero-sklerozisi hızlandırır. En çok konuşulan bulgu, nondiyabetik donörlerden (verici) diyabetik hastalara yapılan böbrek transplantlarında 3- 5 yıl sonra, bu böbrekte diyabetik nefropatinin gelişmesidir. Buna tezat oluşturacak şekilde diyapatik nefropatili böbreklerin normal alıcılara transplante edildiği zaman, bu böbreklerde düzelmeler olduğu bilinir. Diyabette hayatı tehdit eden esas olay ateroskleroz ve mikroanjiyopati gibi, generalize vasküler hastalıktır. Ateroskleroz, diyabetin klinik seyrini hızlandırır; kalb, beyin ve böbrekde iskemik lezyonlar gelişir. Myokard infarktüsü, serebral infarktüs, renal yetmezlik ve alt eks- tremite gangrenleri diyabetlerde sık görülen lezyonlardır. Diyabetin patognomanik (tanı koy- durucu) ağız lezyonları (spesifik ağız yumuşak doku ve dental lezyonları ) yoktur. Diyabette Pankreas Değişiklikleri: Langerhans adacıklarında diyabetin etyolojisini ve pato-genezini açıklayacak spesifik bir patolojik lezyon gösterilememiştir. Pankreas lezyonları sabit ve patognomanik değildir. Tip1 deki değişiklikler, tip2 ye göre daha belirgindir. Gerçi diyabe-te eşlik eden, bazı morfolojik değişiklikler vardır. Adacıklar sayıca azalmıştır, buralarda fibro-zis ve lenfosit infiltrasyonu (insülitis) ve amiloid birikimi görülebilir. Amiloid birikimi za-manla hücrelerin atrofisine neden olabilir. Ayrıca beta hücrelerinde granül kayıpları dikkati çeker. Diyabetik Göz Komplikasyonları: Diyabetik retinopati olarak adlandırılan göz lezyonları, katarakt veya glakom (göz tansiyonu) gelişmesine bağlı olarak, görme bozuklukları ve körlü- ğe kadar gidebilen ağır lezyonlar gelişir. Retinada, düzensiz damar duvarı kalınlaşmaları ve mikroanevrizmalar sonucu lezyonlar ortaya çıkar. Diyabetik Nöropati: Geç komplikasyonlar olarak periferal sinirler, beyin ve omurilik hasar görebilir. Refleks bozuklukları, duyu kusurları, gelip- geçici ekstremite ağrılarına neden olur. Schwann hücre hasarı, myelin dejenerasyonu ve akson hasarı ile karakterlidir. Bu hücrelerde- ki hasarın primer hasar olduğu düşünülmektedir. Buna, intrasellüler hipergliseminin yol açtığına inanılır. Hem bu intrasellüler hiperglisemi ve hem de mikroanjiopati sonucu gelişen iske- minin beraberce nöropatiye neden olduğuna inanılır. Pelvik organların innervasyonu bozula- rak; seksüel impotans (ereksiyon problemi), mesane ve barsak disfonksiyonu ortaya çıkabilir. Diyabetik Böbrek Değişiklikleri (Diyabetik Nefropati): En ağır lezyon gösteren organlar-dan birisi böbrektir. Myokard infaktüsünden sonra görülen en sık ölüm nedenidir. Ölüm çoğu kez, mikroanjiopati sonucu gelişen böbrek yetersizliğine bağlıdır. Vasküler Sistem: Diyabet vasküler sisteme ağır zararlar verir. Her çaptaki damarlar (aort ve küçük damarlar) etkilenir. Koroner arterlerin aterosklerozu nedeniyle ortaya çıkan myo- kard enfarktüsü, diyabetiklerde görülen en sık ölüm nedenidir. Diyabette ateroskleroz daha erken yaşta ortaya çıkar ve daha ağır seyreder. Ateroskleroz oluşmasına yatkınlık, birden fazla faktöre bağlıdır. Hiperlipidemi ve trombositlerin yapışma özelliğinin artması, şişmanlık ve hipertansiyon gibi, aterosklerozda rol oynayan diğer risk faktörleri de vardır. Damarlarda ülserasyon, kalsifikasyon, ve trombüs gelişimi sıktır. Damarların daralmasına bağlı olarak myokard infarktüsü gibi klinik bulgular ortaya çıkar. Yırtılma riski olan anevrizmalar gelişir. Diyabetlilerde normalden 100 kat fazla olan, alt ekstremite gangrenleri gelişir. Diyabette Klinik Özellikler Tip1 diyabet, çoğu hastada 35 yaşın altında poliüri (çok idrara çıkma), polidipsi (çok su içme), polifaji (iştah artışı) ve ciddi olgularda ketoasidozis ile kendini göstererek başlar. Bun-ların tümü metabolik bozukluklardan meydana gelir; çünki insülin vücuttaki başlıca anabolik hormon olduğundan, İnsülin salgılanmasındaki bir yetersizlik, yalnızca glikoz metabolizma-sını etkilemez, yağ ve protein metabolizmasını da etkiler. İnsülin eksikliğinde, glikozun kas ve yağ dokusu tarafından emiliminde, bariz azalma (veya yokluğu) söz konusudur. Karaciğer ve kasdaki glikojen depoları azaldığı gibi, glikojenoliz nedeniyle yedek depolar da tükenir. Şiddetli bir açlık hiperglisemisi izler. Tip1 de iştah artmasına rağmen katabolik etkinin baskın olması, kilo kaybı ve kas zayıflığı ile sonuçlanır. Polifaji ve kilo kaybının beraberliği bir tezat oluşturur. Böyle kişilerde her zaman bir diyabet şüphesi akla gelmelidir. Kandaki glikoz seviyesi artarsa, glomerüllere fazla glikoz gider, “glikozüri” (idrarda şeke-rin çıkması) başlar. Glikozüri osmotik diürezi başlatır, poliüriye neden olur. Yoğun bir su ve elektrolit (Na+, K+, Mg++, PO4-) kaybı ortaya çıkar. Sonuç olarak dolaşımda sodyum, potas-yum kayıpları ve kandaki glukoz seviyesinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkan serum os-molaritesindeki artma (hiperosmolarite) ile kombine renal su kaybı, hücreler içi ve hücreler arası su kaybına neden olarak beyinde susuzluk merkezi uyarılarak su içme isteği doğar (polidipsi). İnsülin eksikliğinde metabolik dengenin bozulması ve ayrıca yağ katabolizması (yıkımı) aşırı artması, serbest yağ asidi düzeyini yükseltir. Bu serbest yağ asitleri, karaci-ğerde oksitlenerek keton cisimleri meydana gelir. İdrarla keton atılımı azalırsa, ketoasidoz oluşur. Tip2 diyabetes mellitus, poliüri ve polidipsi gösterebilir; fakat tip1 den farklı olarak hasta-lar genellikle 40 yaş üzeridir ve şişmandır. KALSİYUM METABOLİZMASI VE BOZUKLUKLARI Kalsiyum ve fosfat (PO4)x metabolizması, birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Hem kalsiyum hem de fosfat dengesinin düzenlenmesinde, büyük ölçüde dolaşımdaki paratiroid hormonu (PTH), vitamin D ve bunlar kadar olmasa da kalsitonin hormonunun etkileri vardır. Kalsiyum; kemik ve dişlerin şekillenmesi, kasların kasılması, kanın pıhtılaşması, sinir uyarıla- rının iletisi ve hormon salınması gibi, pekçok fizyolojik olayda anahtar rol oynar. Bu nedenle kalsiyum dengesinin korunması kritik önem taşır. Vücuttaki kalsiyum depoları (iskelet siste- mi) ve plazma kalsiyum konsantrasyonunun korunması; besinlerle kalsiyum alımına, gastroin- testinal kanaldan kalsiyum emilimine ve böbreklerden kalsiyum atılımına bağlıdır. Dengeli bir beslenmeyle günde yaklaşık 1000 mg kalsiyum alınır. Bu da sütün 1 litresindeki miktara eşit- tir. Kalsiyumun esas atılımı dışkı ve idrar ile olmaktadır. Bunun yanısıra, barsaktan geri emi- lim de olmaktadır. D vitamini, kalsiyumun barsaklardan emilimini arttırır. Böbreklerde aktif vitamin D sentezixx arttırılarak, barsaktan kalsiyum emilimi arttırılır. Böbreklerde bir hasar mevcutsa, D vitamini etkisinin büyük bir bölümünü kaybeder ve barsak emilimi de azalır. Paratiroid hormonu; kalsiyum ve fosfat’ın barsaklardan reabsorbsiyonunu, böbreklerden atılmalarını ve ekstrasellüler sıvı ile kemikler arasındaki değişimleri düzenleyen bir hormon- dur. Paratiroid salgılığı (bezi) aktivitesinin artması, kemikten kalsiyum tuzlarının hızla rezorb- siyonuna yol açarak, ekstrasellüler sıvıda hiperkalsemi oluşturur. Bunu osteoklast aktivasyonu ile kemik rezorbsiyonu yani kalsiyumun mobilizasyonu arttırarak yapar. Bunun aksine, parati- roid salgılıklarının hipofonksiyonu, hipokalsemiye neden olur. D vitamini, kemik rezobsiyonu (yıkımı) ve kemik depolanması (yapımı) yani remodelas-yon üzerinde önemli etkilere sahiptir. Aşırı miktarda vitamin D fazlalığında, kemiklerde re- zorbsiyon oluşur. D vitamini eksikliğinde, paratiroid hormonunun kemik rezorbsiyonu üzerine olan etkisi büyük ölçüde azalır. Hipokalseminin Başlıca Nedenleri: 1-Hipoparatiroidizm: Paratiroid hormonunun eksikliği veya yokluğu nedeniyle, hipopara- tiroidizm ortaya çıkar. Başlıca özellikleri hipokalsemi ve hiperfosfatemidir. Özellikle tiroidek- tomi sırasında paratiroid salgılıklarının kaza sonucu çıkarılması veya hasar görmesiyle hipo-paratiroidizm meydana gelir. PTH yeterince salgılanamayınca kemiklerde osteolitik rezorb- siyon azalır. Vücut sıvılarında da kalsiyum düzeyi düşer. Kemiklerden kalsiyum ve fosfat re- sorbsiyonu olmadığı için, kemikler dayanıklılığını kaybetmez. Kronik hipokalsemide deride kuruma ve pullanma, tırnaklarda çatlama ve kırılma ile saç-larda sertleşme görülebilir. Kalsiyum konsantrasyonu ileri derecede azaldığında, tetani belirti- leri ortaya çıkar. Özellikle larenks kasları tetanik spazma duyarlıdır ve bu kasların spazmı, solunumu engeller. Gerekli tedavi uygulanmazsa, ölüme yol açabilir. 2-Vitamin D Eksikliği: Besinlerle yeterince D vitamini alınamaması (malnutrisyon) yanı- sıra, hepatobilier hastalık (karaciğer hastalıkları vitamin A, D ve K nın sentezini düşürür), barsaklardaki emilim bozuklukları (intestinal malabsorpsiyon), renal hastalıklar, belli bazı ilaçların alımı ve derinin güneş ışığını yeterince alamaması (İngilteredeki Müslüman kadınlar) gibi durumlar, vitamin D eksikliğinin önemli nedenleridir. Vitamin D, güneş ışını aracılığıyla deride sentez edilir; eksikliği hipokalsemiye neden olur. Eksikliğine bağlı olarak, çocuklarda raşitizm ortaya çıkar. Erişkinlerde diyete bağlı D vitamini veya kalsiyum yetersizliği oldukça seyrektir; çünki kemik büyümesi çocuklardaki gibi, çok miktarda kalsiyum gerektirmez. x Fosfor, insan vücudunda en çok bulunan elementlerden biridir. Vücuttaki fosforun çoğu oksijen ile beraber, fosfat (PO4) şeklinde bileşik halinde bulunur. Vücuttaki fosfat’ın yaklaşık % 85 i kemiktedir ve burada hidroksi-apatit kristalinin önemli bir bileşenini oluşturur2. xx Böbreklerde 1-α hidroksilaz enzimi tarafından vitamin D’nin en aktif formu olan 1, 25-dihidroksikolekalsife- rol’e [1,25(OH2) D3] çevrilir. Bu madde [vitamin D3 (kolekalsiferol)] barsaklardan kalsiyum emilimini arttırır. Önemli miktardaki vitamin D eksikliklerinde, erişkinlerde osteomalasi’ye yol açar. Bu, nor- mal gelişimini yapmış kemiklerdeki eksik mineralizasyonu yansıtır. Raşitizm’de ise yetersiz mineralizasyon çocuklarda gelişmekte olan kemikleri tutar. 3- Böbrek Yetersizliği: Böbreklerde vitamin D, aktif şekli olan dihidroksikolekalsiferol’a çevrilir. Böbrek hücrelerinin direkt hasar görmesinden dolayı; (1) aktif vitamin D oluşumu- nun azalması ve ayrıca (2) lezyonlu böbreklerde meydana gelen anormal kalsiyum kayıpları, hipokalsemiye neden olur. Fosfat’ın böbreklerden atılımının azalmasına bağlı olarak gelişen hiperfosfatemi de, tam anlaşılamamış bazı mekanizmalar yoluyla hipokalsemiye neden ol-maktadır. Hiperkalseminin Başlıca Nedenleri: Hiperkalsemi, kemik rezorbsiyonunun aşırı olma-sından kaynaklanır. Nedenleri şöyle sıralanabilir. 1- Primer Hiperparatiroidizm: Popülasyonda en sık rastlanılan hiperkalsemi nedenidir. Paratiroid salgılığındaki (bezi) bir bozukluk nedeniyle aşırı miktarda hormon salgılanması so-nucu meydana gelir. Nedeni paratiroid salgılıklarındaki bir hiperplazi veya tümördür. Bu tü-mör benign (adenoma) veya malign (karsinoma) olabilir. Eksesif paratiroid hormonu yapımın-da (hiperparatiroidizm) kemiklerde osteoklastik aktivite ileri derecede artmıştır, kemiklerden kalsiyumun açığa çıkmasına neden olur. Bu durum dolaşımda kalsiyum konsantrasyonunu arttırır, serum kalsiyum seviyesi yükselir. Osteoklastik aktivasyon (rezorbsiyon), osteoblastik depolanmadan çok fazla olduğu için, kemik yıkımı fazladır. Bu tür hastalarda patolojik kırık-lara çok rastlanır. Osteoklastların yaptığı lakunar rezorbsiyon, kemiklerde defektlere neden olacaktır ve kistik kaviteler şeklinde belirecektir. Bu bulgular da, hormon fazlalığının radyolo-jik ve histopatolojik göstergesidir. Paratiroid hormonunun kronik artımı, tüm iskelet sistemin-de herhangi bir kemiği tutabildiği gibi, çene kemiklerini de tutabilir. Bu hastaların kemikle-rinin radyolojik incelemelerinde, aşırı dekalsifikasyon kemik yıkımı nedeniyle multipl kistik alanlar görülür. Bu kistik alanlarda fibröz doku ve osteoklast tipi dev hücreler yoğun bir şekil-de bulunur. Bu histolojik özellik, çene kemiklerinin özel bir lezyonu olan, santral dev hücreli granulomanın benzeridir. Hiperparatiroidizme bağlı bu tür kistik kemik hastalığına, “osteitis fibroza kistika” adı verilir. Bu lezyon bazen kitleler oluşturarak tümörlerle karışabilir. Bu nedenle bu lezyonlar, “hiperparatiroidizmin brown (kahverengi) tümörü” olarak da bilinir. Osteoblastlar aktive olduğu zaman, bol miktarda alkalen fosfat salgılar. Bu nedenle, önemli tanı bulgusu plasma alkalen fosfat düzeyinde artıştır. Bu hastalar böbrek taşı oluşumuna aşırı yatkın olurlar. Bunun nedeni hiperparatiroidizmde barsakdan absorbe edilen ve kemikten mo-bilize olan kalsiyum ve fosfatın, böbrekler tarafından atılması sırasında idrardaki konsantras-yonlarının çok artmasıdır. Sonuçta, kalsiyum fosfat kristalleri böbreklerde çökmeye başlar ve böylece kalsiyum fosfat taşları oluşur. 2- Sekonder Hiperparatiroidizm: Sekonder hiperparatiroidizmde paratiroid hormon artı- şı, paratiroid salgılığındaki primer bir bozukluk yerine, önceden var olan hipokalseminin kompansasyonu sonucu ortaya çıkar. Böbrek yetersizliği en önemli nedendir. Barsakda mal- absorbsiyon sendromu gibi olaylarda, vitamin D eksikliği ve yetersiz kalsiyum alımları, hipo- kalseminin nedenleri olabilir. Kronik hipokalsemi sonucu, paratiroid salgılanmasında bir artış belirir. Buna “sekonder hiperparatiroidizm” denir. 3- Vitamin D fazlalığı: Aşırı vitamin D’nin alımı, vitamin D’nin toksik etkisini ortaya çı-karabilir. D vitaminin fazlalığı, çocuklarda gelişim geriliğine neden olabilir; adültlerde hiper-kalsiüri, nefrokalsinozis ve böbrek taşına neden olur. Vitamin D fazlalığı; kalsiyumun bar-saklardan emilimini arttırdığı gibi, normalin üstünde kemik rezorbsiyonuna (yıkımına) neden olarak kan kalsiyum seviyesini yükselterek, hiperkalsemiye neden olur. 4- Destrüktif Kemik Tümörleri: Destrüktif kemik lezyonlarına neden olan multipl mye- loma veya metastatik kemik tümörlerini sayabiliriz. Multipl myeloma, skuamoz hücreli karsi- noma, böbrek karsinomu, meme- over kanseri hiperkalsemiye neden olur. 5- Süt- Alkali Sendromu: Genellikle peptik ülser tedavisi sırasında uzun müddet ve aşırı miktarda antiasit olarak, kalsiyum (kalsiyum karbonat) ve emilebilir alkali alınması sonucu, hiperkalsemi ortaya çıkar. Bu olaya “süt- alkali sendromu” denir. Gerçi bu sendrom, büyük miktarlarda süt alan hastalarda da tanımlandı. Bu sendrom hiperkalsemi, hiperkalsüri, metabo- lik alkaloz (plasma bikarbonat düzeyinin artması), nefrokalsinozis ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. 6- Hipertiroidizm 7- Sarkoidozis: Akciğerleri tutan kronik granulomatöz bir iltihaptır. PATOLOJIK KALSİFİKASYON Kalsiyum tuzlarının kemik ve dişlerden başka dokularda birikmesine, patolojik kalsifikas- yon denir. Normalde kalsifikasyon yalnızca kemik ve dişlerde oluşur. Bunların dışında oluş- ması, heterotopik kalsifikasyon olarak yorumlanır. Heterotopik kalsifikasyon iki farklı tipte tanımlanır. 1)Distrofik Kalsifikasyon: Serum kalsiyum ve fosfor seviyesinin normal olması- na ve kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk olmamasına rağmen görülür. Kalsiyum tuzları ölü ve dejenere hücre ve dokularda (tüberküloz nekrozu) birikir. Ayrıca atherosklerozisde aterom plaklarında ve hasarlı kalb kapakcıklarında oluşur. 2)Metastatik Kalsifikasyon: Kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk söz konusudur. Hiperkalsemi olan her durumda, normal ve canlı dokularda kalsifikasyonun oluşması görülür. Hatta hiperkalsemi, distrofik kalsifikasyonu da arttırır. Metastatik kalsifikasyonda özellikle bazı dokulara nedeni bilinme- yen bir meyil vardır. Böbrek tübulusları, akciğer alveolleri, mide mukozası ve kan damarları- nın mediası sıkça etkilenen organlardır. Bu organlarda yetmezlikler nedenidir. Metastatik kalsifikasyona neden olan hiperkalseminin nedenlerini daha önce de değindi- ğimiz gibi, şu şekilde sıralayabiliriz; (1)aşırı paratiroid hormonu salgısına neden olan, parati-roid tümörleri ve primer hiperparatiroidizm gibi, endokrin bozukluklar, (2)kemik yıkımını arttıran multipl myeloma, metastatik kanserler ve lösemi gibi tümörler ve (3)vitamin D fazla-lığı (intoksikasyonu) ve süt- alkali sendromu ile sarkoidozdur. Hatta hiperkalsemi, (4)ileri saf-hadaki böbrek yetmezliğinde ortaya çıkan sekonder hiperparatiroidizm’e bağlı olarak da geli-şebilir. Histolojik olarak kalsifikasyon intrasellüler, ekstrasellüler veya her iki lokalizasyonda da depolanabilir. Bu birikim bazofilik, amorfös (şekilsiz) granüler görünümdedir. Kalsifikasyon odağında zaman içinde, kemik gelişebilir, buna “heterotopik kemik” denir. KEMİK HASTALIKLARIİnsan iskeleti kompleks bir sistemdir. Yapısal olarak destek oluşturmaya iyi ayarlanmıştır. İskelet kasının aktivitesini harekete dönüştürür ve hassas iç organlar için, koruyucu bir çevre oluşturur. Ayrıca vücudun kan oluşturan (hematopoetik) elemanları için, iskeletten bir yapı oluşturur ve kalsiyum ile diğer birçok hayati minerallerin ana deposu olarak görev yapar. Pek çok beslenme bozukluğu ile endokrin bozukluklar, iskelet sistemini etkiler. Beslenme bozuk-luklarının neden olduğu kemik hastalıkları; C vitamini eksikliklerinde, skorbüt ve D vitamini eksikliklerinde, raşitizm ile osteomalazi görülen hastalıklardır. Mineralizasyon kaybıyla ka-rakterli bir grup hastalık vardır. Bunlar “osteopenik hastalıklar” adı altında incelenir. Osteo-peni (kemik kaybı), radyolojik olarak mineralize kemik kitlesindeki kayba verilen genel bir terimdir. Bu kolaylaştırıcı bir kavram olup, bunlardaki radyolojik görüntüler, belirli bir patolojiyi işaret etmez. (1)Osteoporoz en sık görülen bir osteopenidir. (2)Osteomalazi ileri yaşlarda, (3)raşitizm çocuklarda görülen kemik matriksindeki mineralizasyon kaybını anla-tır. (4)Osteitis fibroza kistika, hiperparatiroidizmde görülen, kemik kayıpları gösteren bir lezyondur. Osteoklastik kemik rezorbsiyonunda artım vardır. Ortaya çıkmış olan kaviteleri dolduran fibröz doku proliferasyonları görülebilir. Fibröz dokunun tam doldurmadığı kavite-ler, kistik kaviteler olarak tanımlanır. Bazı (5)malign kemik lezyonlu osteopenik hastalarda kemiklerinde bir azalma görülür. Bu artan osteoklastik aktivitenin delilleri olmasına rağmen,bir kısmında anormal osteoklastik aktivite yoktur. Tümör hücrelerinin kendileri kemik rezorb-siyonundan sorumludur. Osteoporoz: Osteoporoz, kemik kitlesinin azalmasıyla mikro- yapı bozulmasına bağlı ola-rak ortaya çıkan kemik inceliği ve zayıflığına bağlı olarak kırık olasılığının arttığı bir kemik hastalığıdır. Burada hem kemik yapımı azalmıştır, hem de kemik yıkımı artmıştır. Kemik in-celiği lokalize olabildiği gibi, tüm iskelet sistemini de tutabilir. Osteoporoz terimi nitelendiril-meden kullanılırsa, primer senil ve postmenopozal şekli anlaşılır. Senil osteoporoz, yaşlılarda ve heriki cinsde şiddeti artarak görülür. Postmenopozal osteoporoz, menopoz sonrası kadın-larda görülür. Yaşlı kadınlardaki femur başı kırığın başlıca komplikasyondur. Primer osteopo-rozis ileri derecede yaygın olarak görülür. Osteoporozisle ilgili kırıklara bağlı ortaya çıkan morbidite ve mortalite analiz edilirse, yıllık maaliyetin çok yüksek olduğu görülür. Patogenezis: Erişkinlerde kemik oluşumu ve rezorbsiyonu arasında dinamik bir denge var-dır. Bu dengenin osteoklastların kemik yıkım tarafına kaydığında olay osteoporoz ile sonuçla-nır. Bu dengesizliğin oluşumu bir sırdır. Gerçi kemik gelişimi ve yeniden modelizasyon (yı-kım- yapım) kontrol mekanizmalarında heyecan verici önemli kavramlar vardır. Bunların merkezinde, tümör nekroz faktörü (TNF) ailesine ait yeni bir molekülün, keşfi vardır. Nükle-er Faktör kB nin Reseptör Aktivatörü (RANK) olarak adlandırılan bu molekülün, osteo-klast fonksiyonunu (işlevini) etkilediği anlaşılmıştır. Bunu, kemik stromal hücreler ile osteo-blastların sentezlediği ve hücrenin membranına yerleşik olduğu bugün artık bilinmektedir. Bu liganların reseptörü, makrofajlarda bulunmaktadır. RANK- sunan (tanıtan) hücreler bu makro-fajlar (böylelikle osteoklastlar) dır. Makrofajların osteoklastlara dönüşebilmeleri için, stromal hücreler veya osteoblastlarda bulunan bu RANK ligandının, makrofajlardaki RANK reseptö-rüne bağlanması gereklidir. Aynı zamanda osteoblastlar ve stromal hücreler, makrofaj koloni stimüle eden faktör (M- CSF) olarak adlandırılan bir sitokin üretir. Bu uyaran faktör, makro-faj yüzeyinde bulunan farklı bir reseptöre bağlanır. RANK ligandı ve makrofaj koloni –stimü-le eden (uyaran) faktör beraberce etki ederek makrofajları, kemik- yiyen osteoklastlara dönüş-türür. Bunun dışında stromal hücreler/osteoblastlar tarafından salgılanan ve osteoprotegerin (OPG) olarak adlandırılan molekül, tuzağa düşürücü “yem reseptör” dür. RANK ligandını kaplayarak, bunun makrofajdaki RANK reseptörüne bağlanmasını önler ve böylece yeni osteoklastların oluşumu ve kemik yıkımı kesintiye uğramış olur. Öyle görülüyor ki, osteoporoz tek bir hastalık olmaktan çok, total kemik kitlesinin ve yo-ğunluğunun azalması gibi, benzer morfolojik görüntüyü veren hastalıklar grubudur. Normal durumlarda bebeklik ve çocukluktan itibaren, kemik kitlesi devamlı artar, genç adült yaşların- da zirveye çıkar. Bunu büyük ölçülerde genetik faktörler belirler. Gerçi fiziksel aktivite, diyet ve hormonal durumlar gibi, eksternal (dış) faktörlerin de büyük rolü vardır. Yaş Faktörü: Kemik dansitesindeki (yoğunluğu) yaşa bağlı değişiklikler, her bireyde görü- lebilir. Kemik dinamik bir dokudur ve yaşam boyu devamlı bir yıkım- yapım şeklinde devam eder. Bu remodelizasyon (yıkım- yapım), kemik rezorbsiyonu ve yeni kemik yapımı değişik- likleriyle karakterizedir. Maksimum kemik yoğunluğuna yaşamın üçüncü on yılında ulaşılır. Bundan sonra dansite giderek azalır. En büyük kayıplar, yoğun süngersi (trabeküler) kemikle- rin olduğu omurga ve femur boynunda ortaya çıkar. Bu nedenle osteoporozlu kişilerde kırıklar bu bölgelerde çok sık görülür. Yaşlı hanımlarda kalça kırıkları kayda değer sayılardadır. Bu tür kırıklardaki tedavide, yaşlı insanların uzun periyodlarda hareketsiz yatmaları gerektiğin- den, hareketsizliğe bağlı olarak pnömoni, akciğer ödemi ve pulmoner tromboembolizm gibi, komplikasyonlar çok sık görülür ve başlıca ölüm nedenidir. Mekanik Faktör: Özellikle beden ağırlığının taşınması normal yeni kemik yapımında önemli bir stimulusdur. Azalmış bir fiziksel aktivitenin, hızlanmış kemik kayıplarıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun kötü örnekleri felçli veya hareketten yoksun ekstremiteler örnek verilir. Sıfır yerçekiminde bir müddet kalmış olan astronotlarda da kemik yoğunluğunda kayıplara rastlanır. Pekçok yaşlı insandaki yaşam biçimi, hiç şüphesiz osteoporozun ilerlemesinde kat-kısı olabilir. Diyet Faktörü: Osteoporozun oluşması, korunması ve tedavisinde, kalsiyum ve vitamin D nin alımını da içeren diyetin rolü, halen daha tam anlaşılamamıştır. Raşitizm ve Osteomalazi Raşitizm ve Osteomalazi, her ikisi de vitamin D eksikliğinin birer örneğidir. Başlıca deği- şiklik kemiğin mineralizasyonundaki eksikliktir ve buna bağlı olarak nonmineralize osteoid kitlesindeki artım ortaya çıkar. Kısaca, osteoid matriks kalsifikasyonundaki defekttir. Osteo- malazideki bu özellik, total kemik kitlesindeki azalmaya rağmen, kalan kemik kitlesinde mineralizasyonu normal olan, osteoporozise çelişki oluşturur. Osteoporozisde kemik kaybı vardır, mineralizasyon kaybı yoktur. Raşitizmde mineralizasyon defekti, çocuklarda gelişmekte olan kemiklerde ortaya çıkar. Osteomalazide ise, tamamen normal gelişimini tamamlamış kemikteki bozuk mineralizasyon tarif edilir. PROF. DR. Taha ÜNAL EGE ÜNİVERSİTESİ DİŞHEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ 2011 ORJİNAL KAYNAK: dent.ege.edu.tr/dosyalar/kaynak/301_patoloji/11.pdf   documents/11.pdf

http://www.biyologlar.com/hucre-zedelenmesinin-nedenleri-ve-zedelenmeye-karsi-hucrenin-verdigi-uyum-yanitlari-nelerdir-hasara-ugrayan-dokunun-onarilmasi-nasil-gerceklesir

Karaciğer Transplantasyonu

İnsanda karaciğer transplantasyonu ilk kez 1963 yılında Amerika’da Starzl tarafından Denver-Cora-lado’da gerçekleştirilmiş ve başarısız olan bu girişi­mi yine başarısız bir dizi vaka izlemiştir. Bu ilk va­kaların başarısız olması çalışmaların deneysel alan­da yoğnulaştırılmasma ve böylece immnolojik bir dizi olayın anlaşılmasına, organ alımı ve organ prezervasyonunun (saklanması) ve tekniğin geliştiril­mesine neden olmuştur. Bu çabaların sonucu ilk başarılı karaciğer transplantasyonu yine Starzl ta­rafından 1967′de gerçekleştirilmiştir. Ancak tüm gelişmelere rağmen 1980 öncesi dönemde 1 yıllık sürviyi % 35′in üzerine çıkarmak mümkün olama­mıştır. 1979 yılında cyclosporine A’nın klinik uygula­maya girmesi ile karaciğer transplantasyonu de­neysel bir yöntem olmaktan çıkmış ve rutin bir kli­nik uygulama halini almıştır. 1992 yılı verilerine göre ABD’de 95 karaciğer transplantasyon merkezi bulunmaktadır. Sadece bu ülkede 1990 senesinde gerçekleştirilen karaciğer transplantasyonu 2591′-dir. Günümüzde karaciğer transplantasyonu karaci­ğer yetersizliğinin kabul edilen ilk ve tek tedavi yöntemidir. Endikasyonlar: Karaciğer transplantasyonu metabolik ve kardiyo-pulmoner reservi bu büyük ameliyatı tolere edebilecek düzeyde olan her son dönem karaciğer hastalığı için tek tedavi şeklidir. Karaciğer transplantasyonu adayın tüm sistem­ler yoğun olarak gözden geçirilerek bu rezerv orta­ya konur. Hastada kontrendikasyor olacak bir pa­toloji tespit edilemez ise adaylığı kesinleşir ve bek­leme listesine alınır. Karaciğer transplantasyonu için mutlak kontrendikasyonlar her organ transp­lantasyonunda olduğu gibi malignite ve sepsis var­lığıdır. En sık karaciğer transplantasyon nedeni olan patolojiler primer biliyer siroz, sklorozan kolanjit, kronik hepatitler, kriptojenik siroz alkolik siroz (alkolü bırakmak şarttır), metabolik hastalıklar (Al­fa-1-antitripsin eksikliği, Wilson hast, histiyosito-zis X, vd.) biliyer atrezi (çocuklarda konjenital he-patik fibroz, Caroli hastalığı ve sek. mder biliyer si­roz olarak sayılabilir. Karaciğere ait primer tümörler özellikle hepa-tosellüler karsinom, çok yüksek ve erken nüks ne­deni ile, relatif kontrendikasyon kabul edilir. Bu­nun yanında, başka tetkikler sırasında tesadüfen (insidental) saptanan küçük (>3 cm) tümörler kondrendikasyon teşkil etmez. Karaciğer Transplantasyon Donör seçimi: Karaciğer transplantasyonunda donör, beyin ölümü gelişmiş, 1-60 vaş arası (sınırlar genişletilebilir), infeksiyon ve beyin dışında ma-lignitesi olmayan yapılan tetkiklerde karaciğer fonksiyonları stabil veya.düzelmekte olan kadavra­lardır. Karaciğer transplantasyonunun diğer organ transplantasyonlarından farklı yanı karaciğerin, di­ğer organlara kıyasla immünolojik açıdan ayrıca­lıklı bir konumda olmasıdır. Karaciğer antikora bağlı (humoral) rejeksiyona karşı dirençlidir. Bu nedenle diğer organlarda ciddi bir problem olan hi-perakut rejeksiyon karaciğer transplantlarında gö­rülmez. Karaciğer ile başka organ transplantasyo­nunun (Ör: böbrek) birlikte yapıldığı durumlarda, karaciğerin antidonör antikor fitresini belirgin azalttığı ve diğer organı rejeksiyondan koruduğu gösterilmiştir. Karaciğerin bu özelliği tam olarak anlaşılama­mış olmakla birlikte diğer organ nakillerinde oldu­ğu gibi, HLA match, crossmatch gibi histokompati-biliteyi araştıran testlerin karaciğer transplantasyo­nunda sonucu pek etkilemediği ileri sürülmekte­dir. Bu nedenle transplantasyonlarda karaciğer do-nör ve resipientin aynı ABO kan grubundan veya en azından uyumlu (Ör: O’dan A’ya) olması şartı aranmaktadır. Donör seçimindeki diğer önemli bir kriter organın boyutlarıdır. Karaciğerin vücudun en büyük organı olduğu düşünülür ise, büyük bir insanın karaciğerinin küçük bir insanın veya çocu­ğun karm boşluğuna sığmayacağı ortadadır. Bu ne­denle donör ve resipientin boy, kilo ve göğüs çev­resi gibi ölçümlerinin % 10-20 güvenlik sınırları içinde uyumlu olması şarttır. Donör bulmadaki sıkıntı, ayrıca çocuk hastalari çin yeterli donör bulunamayışı ve hastaların sırf bu nedenle kaybedilmesi canlı donörden karaciğer naklini gündeme getirmiştir. Karaciğer solid bir or­gan olmasına rağmen, gerek segmenter iç yapısı, gerek ise bu segmenti besleyen damar pedikülü-nün izole edilebilmesi parsiyel karaciğer transplan­tasyonunu mümkün hale getirmiştir. Akrabadan parsiyel (sol lateral segment; 2 ve 3. segmentler) ka­raciğer nakli (living related) ile ilgili ilk klinik seri Broelsch tarafından yayınlanmış ve sonuçların ka-daverik transplantasyonu ile karşılaştırılabilir ol­duğu belirtilmiştir. Cerrahi teknik: Bir karaciğer transplantasyonu­nun 3 aşaması vardır: 1. Donör hepatektomisi: Karaciğerin in situ (ye­rinde) soğuk perfüzyonu ve çıkarılmasını kapsar. Son zamanlarda karaciğer prezervasyon solüsyo­nu olarak Belzer solüsyonu (University of VViscon-sin; UW solüsyonu) kullanılmaktadır. Bu solüsyon sayesinde karaciğeri 24 saate kadar korumak mümkündür. Böbrekten farklı olarak karaciğer hem aortadan hem de portal ven içine yerleştirilen kanül yardımı ile portadan yıkanır. Yıkama işlemi bitince, yukarı­da vena kava sağ atriuma girdiği yerden kesilir. Di-afragma karaciğer ile birlikte çıkacak şekilde kesi­lir. Daha sonra hiler disseksiyona geçilir. Koledok ve vena porta karaciğerden mümkün olduğunca uzaktan ayrılır. Arter anomalisi olup olmadığını kontrol ederek ve eğer var işe buna zarar verme­den, çöliak trunkus aortadan bir patch ile birlikte kesilir. Infrahepatik vena kava da renal venlerin hemen üzerinden ayrılınca karaciğer kendini tutan tüm bağlar kesilerek dışarı alınır. Perfüzyona hem aorta hem de portadan olmak üzere dışarıda da devam edilir ve karaciğer bu so­lüsyon içinde olmak üzere steril öze I torbalar içine konarak, buz içine gömülür ve bu şekilde istenilen yere ulaşılır.

http://www.biyologlar.com/karaciger-transplantasyonu

Küresel Isınma ve Türkiye'nin Su Kaynakları Üzerine Etkileri

Küresel Isınma ve Türkiye'nin Su Kaynakları Üzerine Etkileri

Doç.Dr. Latif Kurt Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji ve Çevre Biyolojisi A.B.D. Tandoğan/Ankara Özet Sanayi devrimiyle birlikte fosil yakıtların kullanımındaki artış başta olmak üzere diğer antropojen kaynaklı sera gazlarının salınımı sonucu iklim tiplerinde değişiklik, deniz seviyesinde yükselme, buzulların erimesi gibi küresel ölçekli çevre sorunları ortaya çıkmış ve dünyada yaşamı tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Yaşamın vazgeçilmez unsurlarından biri olan su kaynakları da küresel ısınmadan olumsuz etkilenmiştir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu kuşakta su yaşamı sınırlayan ve gelecekte uğruna savaşların yaşanabileceği stratejik bir meta haline gelmektedir. DOĞAL İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ Doğal İklim Değişiklikleri Nedenleri : - Dünyanın güneş çevresindeki yörüngesinin 95.000 yılda bir basıklaşması 100.000 yıl süren buzul çağlarını akla getirmektedir. - Dünya ekseninde 4000 yıllık periyodu olan doğal bir kayma ile 23.000 yıllık periyodu olan dairesel bir sapma olduğu saptanmıştır (Milankoviç, 1930). - Bazı bilim adamları kıta kaymaları sonucu okyanuslardaki akıntı sistemleri ve rüzğarların yönünün değişmesinin iklim değişikliğinin nedenlerinden biri saymaktadırlar. - Yanardağ patlamalarındaki periyodik aşırılık,patlamayla yükselen tozlar güneş ışınlarının geçişini engelleyen bir tabaka oluşturur ve sıcaklık düşer. - 1991’de Filipinler’de Pinatuba Yanardağı’nın patlamasıyla Dünya’nın ortalama sıcaklığı 1 °C civarında düşmüştür. - 1991’de Filipinler’deki Pinatubo yanardağının patlamasıyla tonlarca kükürtdioksit stratosfere yayılmış ve orada sülfirik asit damlacıklarına dönüşmüştü.Tüm dünyaya yayılan bu ayresol battaniyesi,gelen güneş ışınlarını yansıttığı gibi dünyanın ısısını da soğuruyordu.Bu yüzden de bir yıl boyunca dünyanın ortalama sıcaklığı 1 C kadar düştü. Bu olay bilim adamlarına iklim modellerini geliştirme fırsatı sağladı. - Güneş lekeleri de dünyanın aldığı enerji miktarını etkilemektir. -Dünya jeolojik olarak soğuma eğiliminde olması gerekirken son 150 yıllık gözlemler bir şeylerin ters gittiğini göstermektedir. -1970’li yıllarda ısınma yeniden hız kazandı ve 1998 yılı son 1200 yıllık dönem içinde en sıcak yıl oldu. -Güney yarım küredeki Antartika kıtasının dünya iklimi üzerinde önemli bir etkisi vardır. Dünya iklim sisteminin soğutucu birimi olup rüzgar modellerinin oluşumunu etkiler. Ayrıca okyanusla olan ilişkisi de son derece önemlidir. Antartika kıtası kalınlığı yer yer değişen( 1,5-4,5 km) buzla kaplı olduğu için gelen güneş ışınlarının %80-85’ini geri yansıtır. Bu nedenle bu kıta bu kadar soğuktur.Dünya iklimlerinin en önemli elemanlarından biride ‘taşıyıcı bant’ denilen okyanus akıntı sistemidir. KÜRESEL ISINMA - Küresel ısınma; atmosferin dünya yüzeyine yakın kısımlarında ortalama dünya sıcaklığının doğal olarak ya da insan etkisiyle artması olarak tanımlanır. Dünya yüzeyindeki sıcaklık başlıca 4 faktör tarafından belirlenir. Dünyanın aldığı güneş enerjisi miktarına Dünyanın yansıttığı güneş enerjisi miktarına Sıcaklığın atmosfer tarafından tutulmasına Suyun evaporasyonuna ve atmosfer tarafından tutulması. SERA ETKİSİ Güneşten gelen kısa dalgaboylu ışınların,yeryüzüne çarptıktan sonra uzun dalga boylu ışınları şeklinde atmosferdeki sera gazları tarafından tekrar yeryüzüne geri yansıtılmasıdır. - Sera etkisi büyük çoğunlukla atmosferik sudan kaynaklanır. - Toplam sera etkisinin %85’ini su buharı,%12’sini atmosferdeki küçük su molekülleri oluşturur. - Su kaynaklı sera etkisi dışında antropojenik kaynaklı gazlar da sera etkisine neden olmaktadır. - Antropojen kaynaklı CO2,CFC’ler,Metan,Azot oksitler,ve Ozon son yıllarda atmosferde önemli ölçüde artmıştır.   Tropasferde artan NOx emisyonları nedeniyle oluşan KÜRESEL ISINMAYI GÖSTEREN KAYNAKLAR Jeolojik kayıtlar, Buzulların hacminde azalma, Denizlerin yükselmesi, Göllerdeki su sıcaklığının artışı, Matematiksel modeller olmasına rağmen sadece meteorolojik verilere bakmak da bir şeylerin ters gittiğini göstermektedir. GÜNCEL ÖLÇÜMLER Dünya sıcaklığındaki artışı en belirgin olarak gösteren yaklaşık 140 yıldır dünyanın birçok yerinde tutulan atmosfer sıcaklık ölçüm kayıtlarıdır. Bu kayıtlar incelendiğinde 1860-2007 yılları arasında küresel sıcaklığın yaklaşık 0.5-0.8 C artmış olduğu görülmektedir. Sayısal olarak küçük gibi görünen bu sıcaklık değişimleri iklim kuşakları, doğal yaşam alanları ve insanların toplumsal yaşamları üzerinde gerçekte büyük etkisi vardır. Atmosferdeki gaz, partikül, kimyasallar ve bunların değişimleri ölçülerek güncel atmosferik veriler toplanabilir. Aynı şekilde okyanus sularının sıcaklık, kompozisyon ve kimyasal bileşimini ölçmek suretiyle denizel çevrelerdeki potansiyel değişimler tespit edilebilir. Bütün bu değerler küresel iklim değişikliklerinin yorumlanmasına kaynak teşkil eder. KÜRESEL ISINMANIN POTANSİYEL ETKİLERİ 1. İklim Tiplerinde değişiklik A.Sanayi devriminde sonra atmosferde CO2’nin iki katına çıkışı muhtemel iklimsel değişikliklerinin olacağını işaret etmektedir. İIk göze çarpan değişim sıcaklıktaki artışlar olacaktır. Küresel ısınma şiddetli fırtınaların sıklık ve şiddetini değiştirecektir. Bu ısınan okyanus sularının üzerlerindeki hava kütlelerini ısıtmaları şeklinde gerçekleşecektir. B.İkincisi,buna bağlı olarak yağış rejimleri, toprak nemi ve tarımsal üretimi ilgilendiren diğer iklimsel faktörlerde değişim meydana gelecektir. 2. Deniz seviyesinde yükselme: Çeşitli modellerle önümüzdeki 50 yılda deniz seviyesinin 20 cm ile 40 cm ( bazı modellerde 2m) yükselebileceği.Bu iki şekilde gerçekleşir; a.Isınan okyanus sularının termal genişlemesi b.Buzul erimesi Küresel ısınma dünyada her bölgede aynı derecede olmayacaktır.Sıcaklık artışının yüksek enlemlerde özellikle kutuplarda daha şiddetli hissedilecektir.Kutuplarda sıcaklık artışının dünya ortalamasının 2 kat olacağı tahmin edilmektedir.Örneğin; dünya ortalama sıcaklığı 3,5 °C arttığında kutup bölgelerinde bu artışın 7°C olacağı beklenmektedir.Bu durum kutuplarda ve yüksek dağlardaki buzların erimesine neden olacaktır.Bu ise deniz seviyesinde yükselmelere neden olacaktır. , KÜRESEL ISINNANIN TÜRKİYE’NİN SU KAYNAKLARI ÜZERİNE ETKİLERİ Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin hız kazandığı günümüzde, su kaynaklarının hidro meteorolojik envanterinin çıkartılması, su kaynaklarının korunması ve iyi değerlendirilmesi bir zorunluluktur. DÜNYADA SU Su kaynakları kendini yenileyebilen ama sınırlı olan doğal kaynaklardandır. Dünyadaki toplam su miktarı yaklaşık 1,4 milyar km3 tür. Yerkürenin %70’i su ile kaplıdır. Sorun su kaynaklarının tükenmesi değildir zira geri dönüşüm sayesinde milyonlarca yıldan beri su miktarı değişmemektedir. Sorun içilebilir suyun azalması ve gereksinim duyulan bölgelerde bulunmamasıdır. TÜRKİYE’DE SU Türkiye’nin toplam yüzölçümü 780 000 km2 (78 milyon ha) dır. Türkiye’de yüksek dağlardaki küçük göllerle birlikte 120’den fazla doğal göl bulunmaktadır. Ayrıca 555 baraj gölü bulunmaktadır. Baraj ve doğal göller çıkıldığında kalan alan 769 600 km2 dir. Tatlı suların en önemli yenilenebilir kaynağı yağışlardır. Küresel yıllık yağış ortalaması metrekare’ye 1000 mm, Türkiye’de yıllık ortalama yağış ise yaklaşık m2‘ye 643 mm’dir.Ancak bu yağışın alansal dağılımı homogen değildir. Türkiye 26 adet hidrolojik havzaya bölünmüştür. • Nehir Havzası : 15 • Dere Havzası: 7 • Denize Boşalan : 4 SU TÜKETİMİ İnsanoğlu, su ihtiyacını halen yüzeysel sular ve yeraltı su kaynaklarından temin etmektedir.Genellikle, bir insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılaması ve yaşamını sürdürebilmesi için,günde en az 25 litre su tüketmesi gerektiği kabul edilir.Ancak, çağdaş toplumda, bir insanın sağlıklı olarak yaşaması için gereken içme, yemek pişirme, yıkanma, çamaşır gibi amaçlarla kullanılacak su tüketim standardı 150 litre olarak kabul edilmektedir. Su Kaynakları Üzerinde Küresel Isınmanın Etkileri Türkiye ve yakın çevresinde, eldeki veriler batı ve güneydoğu Anadolu’da yıllık 4-5 oC, kış mevsiminde 2-3 oC sıcaklık artışı tahmin edilmektedir. Yağış rejimlerinde dengesizlik, yağışlarda Karadeniz bölgesinde %10-20 artış, iç ve güneyde %30 azalma, kış yağışlarında yukarı Fırat havzasında azalma, kuzayde Kafkas kıyı bölgesinde önemli artış, değişmeyen yaz yağışları, ve biraz artacak Sonbahar yağışları tahmin edilmektedir. Gerek sıcaklık artışı sonucu evapotranspirasyonun (terleme ve buharlaşma) artması ve gerekse yağışlardaki azalma ve yağış rejimindeki değişiklikler iç ve güney kesimlerde kuraklık riskini arttırmaktadır. Kuraklığın doğal ekosistemler üzerindeki olumsuz etkilerinin sosyal ve ekonomik yansımaları olacaktır. Ulusal büyümede yavaşlama, finansal kaynak bulmada zorluk, kredi riskinin artması, yeni ve ek su kaynaklarının pahalılaşması, üretimdeki düşüşe bağlı işsizliğin artması, ve vergi gelirinde kayıplar otaya çıkacaktır. Bu durum kıtlık, yoksulluk, yaşam kalitesinin düşmesi, iç göç ve sosyal huzursuzluk meydana gelir. Beklenen bir başka etki karla kaplı alanların azalacak olmasıdır; Kaçkar, Süphan, Nemrut gibi yüksek dağ zirvelerindeki daimi kar örtüsü tamamen ortadan kalkacaktır. Küresel ısınmayla birlikte dünyadaki Biyomların (Life Zone) kuzeye kayacak olması (150-500 km.) ülkemizin dünyanın en riskli bölgelerinden biri olduğu anlamına gelmektedir,zira Türkiye’nin güneyinde bir çöl kuşağı yer almaktadır. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu kuşağın kuzeye ilerlemesiyle başta orta ve güney-güneydoğu Anadolu olmak üzere çölleşme büyük bir öngörü olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Türkiye’de Küresel Isınmanın yanı sıra şehirleşme, yanlış arazi kullanımı ve doğal ekosistemler üzerindeki baskılar son 20 yıl içinde ülkemizde 13 bitki türünün yok olmasına (EX) neden olmuştur. Küresel ısınma ve ekosistemler üzerindeki diğer baskıların devam etmesi durumunda ise önümüzdeki on’lu yıllarda bin 500’e yakın bitki türünün yok olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. Hayvan türlerinin de aynı tehlike ile karşı karşıya bulunduğu, Anadolu parsı, çizgili sırtlan ve Akdeniz fokunun yok olma tehlikesi bulunan türlerden bazıları olduğunu biliyoruz. Türkiye'nin içinde bulunduğu coğrafi konum, iklim, topografya ve toprak şartları, ülkemizin çölleşme ve kuraklığa karşı hassasiyetini artırmaktadır. Bu hassasiyetin en önemli göstergesi 50 yıl önce Konya Karapınar’da yaşanan çölleşmedir. Konya-Karapınar’da çölleşme nedeniyle büyük bir göç yaşanmıştır. Mevcut su kaynaklarının gereksinim duyulan su miktarını karşılayamaması nedeniyle ortaya çıkan “su baskısı” (Water stress) ulusal ve bölgesel düzeyde artacaktır. Bunun en önemli göstergelerinden biri Seyfe gölü, Akşehir gölü vb. Sulak alanların yok olmaya yüz tutmuş olması, İkincisi Konya Kapalı havzasında yer altı su seviyesinin 2. ürün ve yanlış sulama (yağmurlama ve vahşi sulama) nedeniyle çekilmesidir. Çağdaş sosyo-ekonomik yapının dinamiklerine, bu yapı içindeki hiyerarşilere ilişkin bir problem vardır ve bu yapı işlediği sürece küresel ekolojik kriz hızını artıracak ve insanlık bir tür olarak kendi varlığını tehdit edecektir. www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-ve-turkiyenin-su-kaynaklari-uzerine-etkileri

BALIKESİR VE ÇANAKKALE’NİN ENDEMİK BİTKİLERİ

Milattan önce 1200’ler: Anadolu Yarımadasında kurulu, dünyanın iki süper devletinden biri olan Hitit İmparatorluğu aniden yıkılır. Bütün Hitit şehir kalıntılarında bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası vardır. Söz konusu yıkım sadece Hititler değil, bütün Anadolu halkları için geçerlidir. Batıdan doğuya doğru hızlı bir şekilde genişleyen, vahşi bir yıkım göz önüne serilir. Öyle hızlı ve ani bir yıkımdır ki bu, Anadolu yazılı kaynaklarında işgalle ilgili bir belgeye rastlamak neredeyse olanaksızdır. Vahşi, göçebe ve savaşçı kuzey halkları (Deniz halkları) Balkanlardan Anadolu’ya saldırmışlar, burayı boydan boya tahrip ettikten sonra Doğu Akdeniz ve Mısır’a kadar dayanmışlardır. Mısır yazılı metinleri bu saldırıdan dehşetle, saldırganların Mısır’dan kovulmalarından ise övgüyle bahsetmektedir. Tarihin gördüğü en vahşi saldırı, belki de ilk dünya savaşıdır bu. Anadolu insanı barbar kabileler tarafından katledilmiş, uygarlık tamamen yok edilmiştir. Öyle etkili bir saldırıdır ki, yıkımdan sonra, bin yıldan beri Anadolu’da kullanılan ve uygarlık ölçütü olarak bilinen yazı ortadan kalkmıştır. Arkeoloji literatüründe “Karanlık Çağlar” olarak adlandırılan dönem bu yıkım ile başlamıştır. MÖ 1200-750 yılları arasında Anadolu kör bir karanlığa gömülmüştür. Yazının olmadığı, kentlerin ortadan kalktığı bu dönemle ilgili olarak ancak ilkel kabilelere özgü basit keramik parçalara ulaşılabilmiştir. Kuzey halklarının doğal olarak Anadolu’ya ilk saldırı noktası Kuzeybatı Anadolu olmuştur. Bu bölgede o zamanın en önemli siyasi ve ekonomik gücü ise Troya Uygarlığı’dır. MÖ. 3200’lerden MS. 500’lere kadar 4000 yıl sürekli iskan edilen antik kent MÖ 1200’lerde Yunanistan üzerinden gelen vahşilerin saldırısına uğramıştır. İzmirli hemşehrimiz Homeros’un İlyada ve Odessa adlı eserlerinde bu işgal epik ve lirik bir dille anlatılır. Tanrı ve tanrıçalar bu savaşı izlerken takım tutar gibi iki taraftan birini tutarlar. Tanrılar tanrısı Zeus bu savaşı Çanakkale ve Balıkesir arasındaki Kazdağlarından (İda Dağı) izler. 1756 metre rakımla en yüksek noktası olan Gargaros’tan (günümüzdeki ismi Kartal Çimeni) savaşı izleyen baştanrı insanlara benzer duygu, düşünce ve davranışlarıyla savaş süresince bu dağdadır. Aslında İda ismi anatanrıça inancını ifade eder. Roma döneminde bu dağa “Magna Mater İdae”, yani Anatanrıça İda denilirdi. Zeus kültünün, bu inancın üzerine, kuzey halklarından Dor’ların istilasıyla yerleştiği tahmin edilmektedir. Zeus bu dağın en üst noktasına yerleşmesine, dolayısıyla herkesten üstün olduğunu göstermek istemesine rağmen yöre insanı hiçbir zaman Anatanrıça inancından vazgeçmemiştir. Antik çağda Kazdağı ve dolayları bitkilerin ve bereketin tanrıçası olan Kibele ve onun devamı Artemis tapkısının en etkin alanlarındandır. Kazdağı eteklerinde, Altınoluk ile içiçe olan Antandros (Anti+andros=Erkek karşıtı)’da Artemis inancı egemendir. Anatanrıçayı savaş ve kıyımla ortadan kaldırmaya çalışan barbarların tanrılarına karşı yöre halkının günümüzdeki feminist harekete benzer bir tepki vermiş olması da mümkündür. Aksi halde önemli bir antik kenti “erkek karşıtı” olarak adlandırmazlardı. Yöre insanının erkeğe düşman olması mümkün olamayacağına göre, bu tepki ataerkil kültür ve erkek baştanrıya karşı olmalıdır. Günümüzde bile bu tepki yöre kültüründe görülmektedir. Genelde dağların en yüksek doruğu kutsal kabul edilirken, günümüzde yöre halkı Kazdağının zirvesi Kartalçimeni yerine dağa aşağıdaki Sarıkız Tepesi’ni inanç alanı olarak görmektedir. Özellikle Türkmen köyleri arasında kutsal bilinen bu tepede Sarıkız ile ilgili bir de açıkhava sunak yeri (Türbe) vardır. Yöre insanı bu sunağa gelmekte, Sarıkız Ana’ya mumlar adamakta, bez parçaları bağlamakta, ayrıca buradaki zirve defterine yazılar yazarak Sarıkız’dan sorunlarına çare bulmasını istemektedir. Sarıkız’ın hikayesi ve ritüeli ile Tanrıça Artemis’inki de birbirine çok benzer. Her ikisine de tepelerde tapınılır, her ikisi de bakiredir. Sarıkız’ın ölüm nedeni de bakire olmadığı yönündeki iftiralardır. Dağ, anatanrıça inancıyla ilgili bir yer iken, ataerkil kabilelerin işgali ile Anatanrıça zirveyi Atatanrıya bırakmıştır. Anatanrıça ikincil konuma düşerek, daha alçak bir tepeye yerleşince yöre insanı da onu takip etmiştir. (Sarıkız efsanesinin kökeninde de anatanrıçayı baştanrılıktan indirmek isteyen ataerkil halkların söylenceleri olduğu düşünülebilir ve söylence Troya savaşlarının olduğu Geç Tunç Çağına tarihlenebilir). Yöre insanı zirveye çıkarak Zeusa yakarmak yerine Sarıkız tepesine çıkıp anatanrıçaya (Kibele-Artemis) yakarmıştır. Zira anatanrıça bitkilerin, beslenmenin ve bitkisel ilaçların tanrıçasıdır. Zirveye çıkıp ne istenebilir ki yıldırımın ve şiddetin tanrısından. Besleyen ve sağaltan Anatanrıçaları ortaya çıkaran ise önemli bir endemizm merkezi olan Kazdağları’ndaki biyolojik zenginliktir. Kazdağları özgün bitkisel zenginlikleriyle gerek günümüzde ve gerekse antik çağlarda küskün (Erkekler tarafından mağdur edilmiş), ancak üretken ve hastalıkları iyi eden kadınların mekanıdır. Troya savaşları sırasında zehirli okla yaralanan Paris, Kazdağlarında yaşayan ve güzel Helene uğruna terkettiği karısı Oinone’den kendisini bitkilerden yaptığı ilaçlarla iyileştirmesi için Kazdağına çıkar. Ancak Oinone kendisine ihanet eden kocasını yüzüstü bırakır, Kazdağı bitkilerinden yapılmış ilaçlardan mahrum bırakır onu, Paris de bu dağda ölür (1). Homeros Oinone’nin hangi tür bitkilerden ilaçlar yaptığını bize söylemiyor. Dolayısıyla tıbbi potansiyeli olan bütün Kazdağı bitkilerinin sağaltıcı kadınlar tarafından kullanıldığını öngörebiliriz. Örneğin Digitalis trojana (Troya yüksük otu) tıbbi potansiyeli olan ve sadece Balıkesir ve Çanakkale’de yetişen (Kazdağındaki Kapıdağda ve Zeytinli’nin 5 km yakınında, 600-800 metrelerde) endemik bitkilerimizdendir. Nitekim batılı bilim adamları, aynı türden Digitalis purpurea adlı yüksük otunun kanserli hücreleri tedavi edici etkisini keşfetmişlerdir. Bu bitkinin kalp kaslarının güçlenmesini de sağladığı belirtilmektedir (2). Tıbbi etkileri araştırılmamış yüzlerce bitkimiz, özellikle endemik bitkilerimiz Türkiye’nin geleceğini şekillendirecektir. Bu bitkilerden elde edilecek ilaçlar -bitkilerimiz çok lokal alanlarda yetişebildiklerinden- gelecekte bizim uluslararası ilaç endüstrisi, gen teknolojisi ve farmakoloji alanında söz sahibi olmamızı sağlayabileceklerdir, yeterki koruyalım, yeterki yaşatalım endemik bitkilerimizi... Yöre insanı da Kazdağlarındaki özgün bitkileri hastalıklarını iyileştirmek için toplar. Günümüzde Kazdağının Türkmen kadınları, özellikle yaşlı olanları yörenin bitkilerini baştacı ederler (Resim 1) (3). Çünkü onların hepsi birer tanrıçadır; bitkileri onlar tanır, bitkilerden ilaçları damıtarak hastaları sağaltırlar. Başlarına çiçek takarak Kazdağına öykünürler, o zaman Anatanrıça İda’dır onlar. Yörenin endemik şakayıkını (Paeonia masculi subsp. bodurii) konduruverirler başlarına, ölmezotlarını veya diğer adıyla altınotunu taktıklarında başlarına; kocamışlıklarını unutuverirler de ölmeyeceklerini sanırlar, yoksulluktan takamadıkları beşibirliklerin yerine altınotu ile avunurlar. Balıkesir Etnoğrafya müzesine uğrarsanız (Kuva-i Milliye Müzesi), Altınotu süslemeli kadın başlığını görebilirsiniz. Sadece yaşlılar değil, evlenecek genç kızlar başlarına bitki motifli başlıklar takarlar, botanik bahçesine dönen gelin başlıklarının hepsi, murada ermeden hakka yürüyen Sarıkız’a adanmıştır, kuru bitkilerden oluşan gelin başlığını takan her genç kız Sarıkızdır artık... Her ne kadar Milli Park olması dolayısıyla Kazdağlarından bitki toplamak yasaklanmış olsa da bu yasağa uyulmadığı görülmektedir. Yöre insanını Kazdağlarına çıkmaktan alıkoymak oldukça zordur. Zira Sarıkız inancının gücü insanları bu dağa çıkarmaktadır. Binbir zorlukla, traktörlerle, tozdan heykellere dönmüş insanların Sarıkızı gördükten sonra zirvede bitki toplaması herhalde ritüel bir davranıştır. Zira zirvede karşılaştığımız her köylüye, adaçayı ve kekik gibi Kazdağı bitkilerinin toplanmasının yasak olduğu hatırlatıldığında “Biz hayır için topluyoruz” karşılığını vermektedirler. Yani bitkilerin toplanması kutsal bir amaca özgülenmektedir. İşte size Anatanrıça inancı, işte bu inançla bağlantılı bitkisel ritüel... Sarıkız tepesinin biraz aşağısında Kapıdağı denen yükseltide, sadece burada yetişebilen ve yok olma tehlikesi altındaki endemik kekiğimiz Thymus pulvinatus da bitki toplayıcılarından nasibini almaktadır (Resim: 2) (4). Yetişme alanı 30 metrekareyi geçmeyen, Temmuz ve Ağustosta çiçeklenen bu kekik türü Kazdağından başka bir yerde yetişmemektedir. Köylüler tarafından çay yapmak amacıyla köklenerek hasat edildiği için bitki yok olma tehlikesi altındadır. Bu tür, Anadoluda yetişen Thymus türleri içinde en dar yayılış alanına sahip olanıdır. Bu yüzden yetişme alanı acilen korumaya alınmalıdır. Sarıkız türbesine çıkarsanız bir gün, zirve defterine şöyle yazın: “Sevgili Sarıkız Ana, benim de sorunlarım var; hastalık, geçim derdi, sevdalık. Ama çok şükür hayattayım. Sen önce çocuklarının ölümüne çare bul, kekiğine sahip çık”. TROYA SAVAŞINDA ROL ALAN ÖZGÜN BİTKİLER Troya’ya girmek isteyen Akha ordusu, 10 yıl savaştıktan sonra bu amacına ulaşamayınca tahtadan bir at yapar, bunun içine savaşçılarını koyar ve Troya’yı bu yöntemle işgal eder. Ancak söz konusu tahta atı yapmak için savaş alanından bir hayli uzak olan Kazdağındaki köknar ağacını kullanırlar. Troya atının yapıldığı Kazdağı köknarının bilimsel adı da Abies nordmanniana subsp. equi-trojani’dir (Resim 3). Equus Latince de “At” anlamına geldiğinden. Kazdağı Köknarının literatürdeki adı aslında “Troya Atının Köknarı” dır. Anadolunun özgün söylencesinin kaynağında yine Anadolunun özgün bir bitkisi bulunmaktadır. Her ne kadar Akhaların Troya’yı tahta at ile alt ettikleri söylenmekteyse de Troyalıların bu kadar basit bir numarayı yutmayacakları akla daha yakındır. Köknardan tahta at yapılarak bir ülkenin yok edilmesini o zamanın ağaçlarla ilgili inançlarına bağlamak daha mantıklıdır. Nitekim Troyalıların çağdaşı olan Hitit Devletinin anlaşma metinlerinde Köknar ağacı ile ilgili hükümler bu konuda bizlere ipucu vermektedir. Hitit devleti ile Hurri Devleti arasında yapılan bir anlaşma metninde “Hurriler bu antlaşmanın ve yeminin sözlerine uymazsa, bir köknar ağacı kesilip devrildiğinde artık büyümeyeceği gibi...biz Hurrileri karımız, çocuklarımız ve ülkemizle birlikte bu köknar ağacı gibi bırak. (Kesilmiş) Köknar ağacının nasıl zürriyeti yoksa...biz Hurrileri ülkemizle birlikte ve çocuklarımızla birlikte zürriyetsiz bırak” (5). denilmektedir. Yukarıdaki Hitit metninden hareketle; Troya’yı alamayan yağmacı Akhaların en sonunda büyüsel ve simgesel bir yola başvurdukları, mahvetmek istedikleri ülkenin insanlarını yok edebilmek için Kazdağındaki Köknar ağaçlarını keserek bunlardan heykeller yaptıkları akla daha mantıklı gelmektedir. Zira ülkenin köknarlarının kesilmesi ile bu köknarların yetiştiği topraklardaki insanların yok olması arasında Hitit inancında paralellik kurulduğu görülmektedir. Troya bölgesi Hititlerle benzer kültüre sahip, onlara akraba Luvilerin ülkesidir. Belki de Akha ordusu yerel halkın bu inancını bildiğinden ve onların moralini bozmak istediğinden, Kazdağının Köknarlarını keserek Troya halkına umutsuzluk aşılamayı planlamış da olabilir. Diğer bir olasılık ta Troya’yı ele geçiren ve halkını öldüren Akhalar’ın yaptıkları bu soykırımın simgesi ve zaferlerinin sembolü olarak Köknar ağacından çeşitli heykeller yapmış olmaları da olabilir. Günümüzde yöre insanı endemik Kazdağı Köknarının yapraklarını, içtiği çayın içine atar, çayını reçine kokulu bir şekilde içer. Köknar ağacının çayın içine katılması muhtemelen antik çağlardan kalan bir uygulamadır. Zira üreme ve soyun devamı ile özdeşleştirilen bu ağacımızın yaprağının çaya sadece koku vermediği, muhtemelen insanların soyunu devam ettirmek istemesi ile ilgili bir uygulama olduğu akla gelmektedir. Troya savaşının ayrıntılarını öğrenmek için Homeros’un İlyada ve Odessa adlı şaheserlerini okumak gereklidir. İlyadada, Troya kralının oğlunun bir Akha tolgası vasıtasıyla ölümü ile ilgili olarak; “Bir bahçede, meyvesinin ve yaz yağmurunun altında/Haşhaş çiçeği nasıl yana eğerse başını/Tolganın ağırlığıyla baş öyle yana düştü” (6) denmektedir. Ne ilginçtir ki Balıkesir dolaylarında endemik bir haşhaş türü yetişir. Ancak Troyalıların kaderine benzer onun kaderi de. Papaver somniferum subsp. pullatum olarak adlandırılan bu haşhaş bitkimiz yok olma tehlikesi altındadır. Homeros muhakkak biliyordu bu haşhaşı, yoksa özdeşleştirir miydi ölen insanlarla bu narin bitkimizi. Hitit dilinde (Muhtemelen ona akraba Troyadaki Luvi dilinde de) Haşşika olarak adlandırılan haşhaş bitkisinin ismi 4.000 yıldan bu yana değişmeyen ender kelimelerden biridir. Kültürel sürekliliğin önemli göstergelerinden biri olan dil benzerliğinin temelinde de özgün bitkilerimiz vardır. Aslında bir gelinciktir Haşhaş ve gelincikgiller ailesindendir. Gelincik Çiçeği Kibele inancında Attis’in kanlarını temsil eder. Dolayısıyla ölen genç ve yakışıklı erkeklerin sembolüdür. İlyada’da da bunu görürüz. Sadece haşhaş mı, baharda çevresinde kıpkızıl gelincikler açan, Burhaniye ve Havran’daki Madra dağlarında yaklaşık 10 kadar Kibele Açıkhava sunağı da yok olmak tehlikesi altındadır. 1999 yılında, halen Adramytteion kazılarını yürüten Arkeolog Doç. Dr. Engin Beksaç tarafından keşfedilen ve hala koruma altına alınmamış olan bu açıkhava sunakları dinamitlenmektedir. Bunun en hazin örneği Bahadınlı Köyünün yakınında yer alan “Dedekaya” Kibele Açıkhava sunak alanıdır. Eğer bir gün yolunuz Bahadınlı köyüne düşerse ve Dedekaya Kibele Sunağı’nın dinamitlerle parça parça olduğunu görürseniz, ve aylardan baharsa, ve kan kırmızıysa tarlalar, bilin ki gelincikler göç yolundadır. İlyada da İris, Tanrı Zeus’un habercisidir. İlyada da; “Böyle dedi o, yel gibi giden İris fırladı/Vardı İda dağının doruklarından koca Olimpos’a” dizeleri vardır. Gerçekten de Kazdağında endemik bir İris (süsen) türü yetişir, İris kerneriana’dır onun bilimsel adı. Eğer Kazdağını gezerken bu süsenimize rastlarsanız, mutlaka Koca Tanrı Zeus size bir şeyler iletmek çabasındadır. Troya savaşının en yoğun döneminde Zeus’un karısı, kıskanç Hera Kazdağına çıkar; Zeus’u baştan çıkarmaktır amacı. Kadınlara hiçbir zaman hayır diyemeyen baştanrı Zeus Kazdağının doruğunda birlikte olur Hera ile. Homeros İlyada’sında şöyle anlatır bu olayı: “...Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı/Tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı/Taptaze Lotos bir halı serdi toprakla aralarına/Safranlardan, sümbüllerden tatlı bir halı/Uzanıverdi ikisi de halının üstüne/Sardı onu güzel bir altın bulut/Buluttan çiğ damlaları akıyordu pırıl pırıl/Tanrıların babası yüksek Gargaros tepesinde/Koynunda karısı mışıl mışıl uyuyordu”. İlyadayı okuyan Alman araştırmacı Schliemann okuduklarının kılavuzluğu ile Troya’yı ve Troya hazinesini keşfetmişti. Botanik bilimcileri için de başlıbaşına bir rehber kitaptır İlyada. Neden derseniz, yukarıdaki dizelerde bahsedilen safran (çiğdem) ve sümbüller gerçekten de burada yetişir, hem de endemik olarak. Hatta bunlardan birisinin ismi de Gargaros tepesinin adıyla anılır: Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi) adlı endemik çiğdemin üzerinde sevişmiştir Zeus. Bu çiğdemin aynı zamanda güzel bir kokusu da vardır. Ayrıca Crocus candidus ve Crocus biflorus subsp. nubigena adlı çiğdemler de Kazdağının endemik bitkileridir, Muscari latifolium adlı endemik misksümbülü de Kazdağının 1100 metrelerinde yetişir. Şimdi sorarım sizlere, özgün çiçek ve bitki türleri arasında, binbir çeşit kokuyla çepeçevre bir ortamda, yanınızda da sevgiliniz varsa ne yaparsınız? Sevişirsiniz elbet. Tanrılar tanrısı Zeus bile Kazdağı florasının bu oyununa gelmişse, siz çiğdeme ve sümbüllere karşı gelebilir misiniz? Homeros çiğdem bitkisini şafakla özdeşleştirir ayrıca, “Safran urbalı şafak ta yayılınca denize” der. Homeros mutlaka çiğdem bitkilerince zengin, denizi gören ve güneşin en erken göründüğü bir yerde şafağın sökmesini gözlemiş olmalıdır. Kazdağının zirvesi bu açıdan en ideal yerdir. Troya savaşında ölen Troyalı savaşçılar hep keten kumaşa sarılır, cenaze törenleri için hazırlanırlar. İlyada’da, Troya’nın en önemli savaşçısı olarak anlatılan Hektor’un cenaze töreni ile ilgili olarak ozanımız şöyle der: “İki keten çarşafla bir entari bıraktılar arabada/Bunlar ölüyü eve götürürken sarmak içindi/Yıkadı hizmetçiler ölüyü, ovdular yağla/Sardılar bir entariye, güzel bir keten çarşafa”. Bir başka dizede de “Kızlar keten giymişlerdi ipince/ Kızlar güzel çelenkler takmışlardı başlarına” denmektedir. Görüleceği üzere keten törensel bir giysidir. Gerek cenaze ve gerekse kutlama törenlerinde keten özellikli bir yer tutmaktadır. Anadolu ve Troya kültüründe keten en önemli giysi hammaddesidir. Zira Anadolu endemik ketenler açısından çok zengindir. Balıkesir’in de endemik bir keteni vardır: Linum hirsutum var. platyphyllum olarak adlandırılan bu ketenimiz yöre kültürünün itici güçlerinden biridir. Ancak yaşamı tehlikededir onun, kültürünü biçimlendirdiği Troya’nın verdiği mücadele gibi yaşama tutunmak istemektedir. Troyalı yiğitlerin cansız bedenlerini sarıp sarmalayan, antik çağ kızlarına güzellik katan keten yok olursa, Troya kültüründen de bir parça yok olacaktır. Çanakkale ve Balıkesir yöresi endemik bitkiler kadar endemik olmayan nadir bitkiler açısından da zengindir. Örneğin yaşam alanı Ege’deki Yunan adaları olan, ülkemizde ise sadece Marmara adasında yetişen bir orkide türü vardır. Orkidenin üzerinde 4 nokta olduğundan botanikçiler ona ‘dört noktalı orkide’ ismini vermişlerdir (Orchis quadripunctata) (Resim 4) (7). Ayrıca Türkiyede İzmirde yetiştiği bilinen Orchis lactea (sütbeyaz orkide) bu ilimiz dışında sadece Balıkesir’in Alibey (Cunda) adasında yaşayabilmektedir. BİTKİ ADLARINDA YÖREDEN YANSIMALAR Çanakkale ve Balıkesir’in endemik bitkilerinden bir bölümü antik Troya kent ve uygarlığından isimlerini almışlardır: Çanakkale: Achillea fraasii var trojana, Beta trojana var. trojana (Troya pancarı), Digitalis trojana (Troya yüksük otu), Ranunculus pedatus subsp. trojanus (Troya düğünçiçeği), Sideritis trojana (Troya yayla çayı). Balıkesir: Armeria trojana, Carduus nutans subsp. trojanus (Troya devedikeni), Galium trojanum (Troya yoğurt otu) bunlardandır. Bazı endemik bitkiler Kazdağının antik dönem ve günümüzdeki ismiyle isimlendirilmişlerdir: Çanakkale: Erysimum idaea, Jasione idaea (Kazdağı uyuzotu). Balıkesir: Astragalus ideae (Kazdağı geveni), Hieracium idae (Kazdağı mercangüşü), Hypericum kazdagensis (Kazdağı koyunkıranı) bunlara örnektir. Balıkesir’in endemik bitkilerden biri bilimsel ismini Kazdağının zirvesi olan Gargaros (Kartalçimeni) yöresinden almaktadırlar: Bu bitki Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi)’tur. Endemik bitkilerden bir bölümü isimlerini yörenin ırmaklarından almaktadır. Balıkesir: Hieracium scamandris (Karamenderes mercangüşü), Verbascum simavicum (Simav Çayı Sığırkuyruğu). Çanakkale: Verbascum scamandri (Eskimenderes sığırkuyruğu) bu bitkilere örnektir. Balıkesir endemik bitkilerinden birisi Troya savaşının önemli kahramanlarından biri olan Odysseus’un ismini taşımaktadır. Bu bitki Centaurea odyssei (Odysseus peygamber çiçeği) dir. TEHLİKEDEKİ ENDEMİK BİTKİLER Çanakkale ve Balıkesir’in tehlike altındaki bitkileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir (8, 9). Tablonun incelenmesiyle de görüleceği gibi Kazdağında yetişen bitkiler yoğun bir tahribatla karşıkarşıyadırlar. Milli Park sınırları içerisinde olmasına karşın herkesin kolayca girebildiği ve yok olmak üzere olan endemik bitkilerini toplayabildiği bir dağdır Kazdağı. Hatta bu toplama faaliyeti evsel tüketimi aşmış, nadir bitkiler pazarlarda satılır hale gelmişlerdir. Kazdağının doruğuna adım attığınızda, yasak olmasına rağmen ızgarasını yakmış, rakısını yudumlayan keyif erbabının yanısıra, torbalarını dağın nadir bitkileriyle tıka basa doldurmuş insanları ve hatta keçi sürülerini bile görebilirsiniz. Bu manzarayı gördükten sonra diğer milli parklarımızın hali nicedir diye sormadan edemezsiniz. Çanakkale ve Balıkesir’in Yok Olma Tehlikesi Altındaki Endemik Bitkileri Bitkinin Bilimsel Adı Bitkinin Türkçe Adı Bitkinin Yetiştiği Yer ÇANAKKALE Achillea fraasii var. trojana - Kazdağı, Susuzdağı 1500 m, Allium kurtzianum Yabani soğan Kazdağı, Susuzdağı, mermerli alanlar Dianthus ingoldbyi Karanfil Gelibolu, Anzak’ta Peucedanum arenarium subsp. urbanii Domuzkuyruğu Kazdağı, 1500m Ranunculus pedatus subsp. trojanus Troya düğünçiçeği Erenköy, Menderes Dağı Tripleurospermum baytopianum (10) - Keşan ve Kadıköy arasındaki Kurudağ’da, 200 metrelerde Verbascum scamandri Eski Menderes sığırkuyruğu Kazdağında BALIKESİR Centaurea sericea Peygamber Çiçeği Dursunbey’de Papaver somniferum subsp. pullatum Haşhaş Thymus pulvinatus Kekik Kazdağında bulunan Kapıdağı bölgesinde, 1500-1600 metreler DİPNOTLAR 1-Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994 2-“Kansere Karşı Yüksük Otu”, Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisi, 16.02.2002 tarihli nüsha 3-Atilla Erden, Anadolu Giysi Kültürü, Ankara, 1998 4-K.H.C. Başer, F. Satıl, G. Tümen, “Thymus Pulvinatus”, The Karaca Arboretum Magazine, TÜBİTAK Yayınları, Haziran 2001, 5-Güngör Karauğuz, Hitit Devletinin Siyasi Antlaşma Metinleri, Çizgi Kitabevi, Konya, 2002 6-Homeros, İlyada (Çev: Azra Erhat/A. Kadir), Can Yayınları,13. Basım, İstanbul, 2002 7- C.A.J. Kreutz, Die Orchideen der Türkei, B.J. Seckel, Netherland, Raalte, 1998 8-Tuna Ekim, Mehmet Koyuncu, Hayri Duman, Zeki Aytaç, Nezaket Adıgüzel; Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabı (Eğrelti ve Tohumlu Bitkiler); Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Van 100. Yıl Üniversitesi, Ankara, 2000 9- DAVİS, P.H., Flora of Turkey and the East Aegean Islands. Edinburg at the University Press,1969 10-Bu bitkinin resmi Bilim ve Ütopya Dergisinin Ağustos-2002 sayısında, “Turhan Baytop’un Ardından” adlı bölüm içerisinde yer alan, Prof. Dr. Ekrem Sezik’in yazısı içerisinde yayınlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/balikesir-ve-canakkalenin-endemik-bitkileri

Antimikrobiklere karşı direnç

Hemen her sınıftan antimikrobiklere karşı gelişen direnç halk sağlığını tehdit etmekte, çok ilaca dirençli, hatta bazı durumlarda panrezistan mikroorganizma enfeksiyonları toplumda ve özellikle hastanelerde sorun oluşturmaktadır. Metisiline dirençli stafilokok enfeksiyonları ciddi bir halk sağlığı sorunudur; 1960’li yıllarda görülmeye başlayan metisilin direnci 1980’li yıllardan sonra özellikle hastanelerde artmış ve son yıllarda toplum kökenli MRSA’lar yaygınlaşmaktadır; ayrıca glikopeptitlere dirençli S.aureus sorunu başlamıştır. Glikopeptit dirençli enterokoklar, 1980’li yılların sonunda Avrupa ülkeleri ve ABD’de görülmeye başlanmış ve VRE sorunu pek çok ülkeye yayılmış durumdadır. VRE, Avrupa ülkelerinde avoparsin kullanımı sonucu kümes hayvanları ve bunların yenilmesi sonucu toplumda; ABD’de akılcı olmayan antimikrobik kullanımına ve kontrol eksikliğine bağlı olarak hastanelerde sorun oluşturmuştaktadır. Penisiline dirençli pnömokoklar ilk olarak 1977’de Güney Afrika’da saptanmış, daha sonra değişik ülkelerde çoklu direnç gösteren pnömokoklar giderek artan oranda görülmeye başlanmıştır. Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) yapan enterik bakteriler; 1990’li yılların başında hastanelerde sorun oluşturmağa başlamış, günümüzde ise hastanedeki yaygınlaşma yanında toplum kökenli enfeksiyonlarda da giderek artan oranda GSBL yapan bakterilerin etken olduğu görülmektedir. Salmonella cinsi bakterilerde (S. typhi dahil) kinolon direnci ve GSBL beta-laktamaz yapımı, Shigella spp’de çok ilaca direnç, toplum kökenli ishallerde ciddi halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Karbapenem dirençli nonfermentaitf bakteriler (Pseudomonas spp, Acinetobacter spp) hastanelerde ve özellikle yoğun bakımlarda zaman zaman salgınlara neden olmakta ve ilgili bakteriler bu yerlerde sıklık açısından ilk sıralarda yer almaktadır. Ayrıca çok ilaca dirençli Mycobacterium tuberculosis, penisiline/kinolona dirençli Neisseria gonorrhoeae, antivirallere direnç(hepatit B, HIV, CMV,…), azollere dirençli Candida, klorokine dirençli Plasmodium direnç sorunun diğer önemli örnekleridir. Direnç nedeniyle daha kolay, kısa sürede ve nispeten daha ucuz tedavi edilebilen enfeksiyon hastalıklarının tedavisi daha zor ve pahalı hale gelmekte ve bu özellikle geri kalmış veya gelişmekte olan ülkeler için ciddi sıkıntı doğurmaktadır.

http://www.biyologlar.com/antimikrobiklere-karsi-direnc

KALITSAL HASTALIKLAR

I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast *  ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii:  -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kalitsal-hastaliklar

Down Sendromu nedir

Eğer hamile iseniz bebek bekleyen anne adaylarının hepsinin en büyük ortak korkusunu çok büyük bir olasılıkla siz de yaşıyorsunuz demektir.

http://www.biyologlar.com/down-sendromu-nedir

Fok (Phocidae) - Fok Türleri

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Carnivora (Etçiller) Alt takım: Caniformia (Köpeğimsiler) Üst familya: Pinnipedia (Yüzgeçayaklılar) Familya: Phocidae - Fokgiller (Gray 1821) Foklar denizde yaşamaya çok iyi uyum sağlamış, yüzgeçayaklı, memeli hayvanlardır. Ayıbalığı olarak da anılan, ama suda yaşama­larının dışında balıklarla hiçbir ilgisi olmayan bu deniz memelilerinin 31 türü vardır. Özel­likle kuzey ve güney kutup denizlerinde dağılmış olan bu türler iki ayrı familyada toplanır: Gerçek ya da kulaksız foklar (Phoci-dae familyası) ve kulaklı foklar (Otariidae familyası). Bu iki familyanın üyeleri, dışkulaklarının ve yüzgeçayaklannın yapısındaki bazı farklı­lıklar dışında birbirlerine çok benzerler. Hep­si de çok iyi yüzücü ve dalıcı hayvanlardır. Suya daldıklarında kalp atışları yavaşladığı için enerji gereksinimleri azalır; böylece akci­ğerlerine doldurdukları havayla daha uzun süre yetinerek dakikalarca suyun altında kala­bilirler. Hatta, yaklaşık 10 dakikada bir yüze­ye çıkıp soluk almak koşuluyla suyun altında uyuyabilirler. Ama, yavrulamak için kıyıya çıkmak zorunda olduklarından, öbür deniz memelileri (balina ve yunuslar) gibi bütün yaşamlarını suda geçiremezler. Fokların mekik biçimindeki gövdeleri ve yüzgece dönüşmüş olan ayakları yüzmelerine yardımcı olur. Ayrıca, türlerin çoğu soğuk denizlerde yaşadığından, derilerinin altında vücutlarını sıcak tutan bir yağ katmanı vardır. Bununla birlikte türlerden bazıları ılık deniz­lere de uyum sağlamıştır. Foklar özellikle kalamar, ahtapot, balık ve kabuklularla bes­lenen etçil hayvanlardır. Yumuşak bakışlı iri ve güzel gözleriyle köpekleri andıran bu sevim­li hayvanlar, başlan suyun üstünde yüzerlerken uzaktan insanlarla bile karıştırılabilir. Gerçek Foklar Bu 18 fok türünü kulaklı foklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başlarının iki ya­nında çıkıntılı kulakkepçelerinin, yani dışku­laklarının olmamasıdır. Bu yüzden bu grupta­ki hayvanların bir adı da kulaksız foklardır. Yüzgeçayaklannın yapısı da kulaklı fokların-kinden oldukça farklıdır. Ön üyeleri kısa olan gerçek foklar, arka üyeleri öne doğru bükülmediği için karada ancak güçlükle ve sürüne­rek yürüyebilirler. Buna karşılık, karada işe yaramayan bu arka üyeleri denizde çok usta bir yüzücü olmalarını sağlar. Boz fokun (Halichoerus grypus) erkeği yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 300 kg ağırlığındadır. Dişinin ağırlığı bunun yarısını bile bulmaz. Başları iri, geniş ve basık, burunları uzun olan boz fokların derisi genel­likle boz üstüne kara beneklidir. Nevvfoundland kıyılarında, Britanya Adaları çevresinde ve Baltık Denizi'nde üreyen bu hayvanların yeni doğmuş yavruları yün gibi yumuşacık, beyaz bir kürkle kaplıdır. Yaklaşık üç hafta sonra bu beyaz tüyler dökülür ve erişkinlerin rengini alan yavrular kendi başlarına denize dönerler. Derisi boz üstüne kara benekli olan körfez foku (Phoca vitulina) bütün kuzey yarıkürede en yaygın fok türüdür. Balık, kalamar ve kabuklularla beslenen bu hayvanlar o kadar çok balık yerler ki, bazı yörelerde balıkçılar için büyük bir sorun haline gelirler. Antarktika'da yaşayan pars fokunun (Hyd-rurga leptonyx) derisi, üzerindeki beneklerin deseniyle tıpkı bir pars (leopar) derisini andı­rır. Dişisi erkeğinden daha iridir ve uzunluğu 3,5 metreyi aşabilir. Öbür fokların yavruları ve penguenler gibi sıcakkanlı hayvanları da yediği saptanmış olan tek fok türü budur. Gene Antarktika'da yaşayan ve Güney Kutbu çevresinin en yaygın türü olan Weddell foku­nun (Leptonychotes vveddelli) derisi lekeli boz renkte, suratı da buldog köpeği gibi yassı ve basıktır. Karadeniz'de, Akdeniz'de ve Kanarya Adaları çevresinde yaşayan keşiş fokları ılı­man denizlere uyum sağlamış türlerdir. Bu gruptan olan Akdeniz foku (Monachus mo-nachus) Türkiye çevresindeki denizlerde de görülebilen tek fok türüdür. Uzunluğu 2-3 metre, derisi koyu kahverengi olan bu foklar bir zamanlar Akdeniz kıyısındaki ıssız kum­sallarda kalabalık koloniler halinde ürerlerdi. Yoğunlaşan plaj turizminin ve deniz kirliliği­nin etkisiyle sayıları iyice azaldı. Bugün Tür­kiye'nin ve öbür Akdeniz ülkelerinin kıyıla­rındaki bazı yörelerde küçük koloniler halin­de varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bütün foklar içinde en irileri, morstan bile büyük olan fil foklarıdır (Mirounga cinsi). Adını kocaman gövdesinden ve hareketli uzun burnundan alan fil fokunun erkeği 6,5 metre uzunluğunda ve yaklaşık 3 ton ağırlı­ğındadır. Denizfili de denen bu türler daha çok Antarktika çevresindeki ıssız adalarda yaşarlar. Bu hayvanların kuzey yarıküredeki alttürlerinin ise soyu tükenmek üzeredir; California açıklarındaki yerleşilmemiş adalarda kuzey fil foklarının tek tük örneklerine rast­lanır. Çizgili fok (Histriophoca fasciata) Büyük Okyanus'un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde yaşar. Erkeğinin uzunluğu 2 metreyi bile bulmayan bu fokun koyu kahverengi derisi, açık sarı renkte enli çizgilerle bezenmiştir. Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar, derisine çok değer verdikleri bu fokları avlamak için buz­daki küçük deliklerin başında bazen saatlerce beklerler. Hayvan soluk almak için başını delikten çıkardığında da mızraklayarak öldü­rürler. Kutuplarda çizgili fokun hem eti yenir, hem de derisinden kayak (Eskimo kayığı) ve giysi yapılır. Ayrıca derialtı yağlarını yemek ve lamba yağı, kas kirişlerini de iplik yerine kullanırlar. Halkalı fokun (Pusa hispida ya da Phoca hispida) boz renkli gövdesi, soluk renkli halka desenleriyle bezelidir. Yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki bu hayvan daha çok deniz kabuklularıyla beslenir. Antarktika'daki yü­zen buz kütleleri arasında yaşayan yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) da, adı­nın çağrıştırdığı gibi yengeçleri değil, küçük deniz kabuklularını yeğler. Uzunluğu 2,5 metreyi bulan bu ince yapılı fokun en sevdiğiyiyecek, sivri dişlerinin arasından süzerek topladığı kril denen küçük kabuklulardır. Balonlu fok (Cystophora cristata) da Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde ve Kuzey Buz De­nizi açıklarında yaşayan ilginç bir fok türüdür. Adını burnunun üstündeki balon gibi şişkin­likten alan bu hayvanın soyu aşırı avlanma nedeniyle tükenmek üzeredir. En çok balık yiyerek beslenen balonlu foklar, genellikle Grönland fokuyla (Pagophilus groenlandicus ya da Phoca groenlandicus) birlikte karma sürüler halinde dolaşırlar. Grönland foku da soyunun tükenmemesi için son yıllarda koru­ma altına alınmıştır. Çünkü bu hayvanların yeni doğmuş yavrularının yumuşacık beyaz postu kürk ticaretinde çok değerlidir. Bu yüzden, büyüdükçe değeri düşen bu kürk uğruna on binlerce yavru daha iki haftalık olmadan sopalarla öldürülmüştür. Sakallı fok (Erignathus barbatus), çenesindeki çalı gibi sert tüylü sakalları ve dikdörtgen biçimindeki yüzgeçayaklarıyla tanınır. Çok iyi dalıcı olan bu hayvan, midye gibi dipte yaşayan kabuklu yumuşakçalarla beslenir. Derisi ve eti için Eskimolar'ın çok avladıkları türlerden biridir. Kulaklı Foklar Gerçek foklardan ayrı bir familya oluşturan 13 fok türü küçük kulakkepçeleriyle kolayca ayırt edilir. Bunlar karada çok hareketli hayvanlardır; gerçek foklarınkinden farklı olarak öne doğru bükülebilen arka üyeleriyle karada rahatça yürür, hatta kayalara bile hızla tırmanabilirler. Denizde asıl yüzgeç görevini ise yana doğru kaymış olan ön üyeleri üstlenir. Bu grubun en tanınmış üyele­ri, beş türü olan denizaslanlarıdır.California denizaslanı (Zalophus california) nus) gösteri yapmak üzere kolayca eğitilebildiği için, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde insanların ilgiyle izledikleri foklar hep bu türdendir. Bu hayvanlar lastik gibi esnek gövdeleriyle geriye doğru bükülüp kıvrılarak karada ve denizde ilginç gösteriler yaparlar. California, Galâpagos Adaları ve Japonya'nın Büyük Okyanus kıyıları gibi doğal yaşama alanlarında temel besinleri mürekkepbalığı ve kalamardır. Ama insan eliyle bakıldıklarında balık yemeye de alışır ve kendilerine atılan balıkları havada yakalamayı öğrenirler. Cali­fornia denizaslanının erkeği 2,5 metre uzunlu­ğunda ve dişisinden çok daha iridir. Erkeğin ve dişinin asıl rengi soluk kahverengi olduğu halde, ıslandıkları zaman derileri parlak kara bir renk alır. Denizaslanlarının öbür türleri de Avustralya çevresindeki denizlerde, Büyük Okyanus'ta ve Bering Denizi'nde yaşar. Kulaklı fokların avlanmasının asıl nedeni, kürklerinin altındaki iç örtü kıllarının çok değerli olmasıdır. Kestane rengindeki bu yu­muşak kürk yalnız denizaslanlarında bulun­maz. Kulaklı kuzey fokunun (Callorhinus ursinus) 3 metre uzunluğundaki erkekleri koyu kahverengi gövdeleri ve boz renkli yeleleriyle tanınır. Dişiler erkeklerin yarısı büyüklüğünde, daha açık renkli ve yelesizdir. Bering Denizi'ndeki bazı adalarda üreyen, ama yılın en az yarısını Büyük Okyanus sularında dolaşarak geçiren bu foklar kışın güneye göç ederek California açıklarına ka­dar inerler. Üreme bölgelerine mayıs başlarında önce erkekler gelir ve her biri kendisi için kumsal­da bir üreme alanı seçer. Ağustosta üreme dönemi bitip yeniden denize açılıncaya kadar hiçbir şey yemez, su içmez ve yerlerinden ayrılmazlar. Çünkü haziranda kıyıya çıkacak olan dişilerini ve üreme alanlarını korumak için öbür erkeklerle kıyasıya dövüşmeleri gerekir. Bu yüzden, dövüşmek dışında hiçbir şeye ayıracak zamanları yoktur. Bir zamanlar Bering Denizi'nde ve Büyük Okyanus'un güneyindeki ıssız adalarda kulak­lı fokların oluşturduğu büyük koloniler vardı. Ama bu hayvanlar o kadar çok avlandı ve öldürüldü ki birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Günümüz­de fok avcılığı çok sıkı biçimde denetlenmek­te ve türlerin üreme bölgelerinde rahatsız edilmeden yavrulayabilmesi için gerekli ön­lemler alınmaktadır. Özellikleri Ölçüleri Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aitdir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri baykal gölü foku ve kıvrak fok, 110-140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır. Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar. Yüzgeçleri Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur, ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemişdir. Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerindede tırnaklari vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuşdur Iskelet ve kas yapıları Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır. Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vucutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onlarında boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler. İlerleme yöntemleri Fokgillerin denizaslanıgiller arasındaki diğer mühim bir farkları, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir pengüen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vucutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler. Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyliyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamışdır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler. Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülmüşdür. Modern bilimde ama böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanında bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Yaşam şekilleri Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar. Beslenme Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutpu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuşdur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, pengüenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, güney kutpu denizinin en başarılı avcılarından biridir. Sınıflandırma Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıkli yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae, ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmakdır. McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir): Alt familya: Monachinae Oymak: Monachini Cins: Monachus Akdeniz foku (Monachus monachus) Havaii foku (Monachus schauinslandi) Karibik foku (Monachus tropicalis) Cins; Deniz fili (Mirounga) Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris) Güney deniz fili (Mirounga leonina) Oymak: Lobodontini Cins: Ommatophoca At foku (Ommatophoca rossii) Cins: Lobodon Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) Cins: Hydrurga Leopar foku (Hydrurga leptonyx) Cins: Leptonychotes Vedel foku (Leptonychotes weddellii) Alt familya: Phocinae Cins: Cystophora Balonlu fok (Cystophora cristata) Cins: Erignathus Sakallı fok (Erignathus barbatus) Cins: Asıl foklar (Phoca) Semer foku (Phoca groenlandica) Şeritli fok (Phoca fasciata) Kıvrak fok (Phoca hispida) Hazar denizi foku (Phoca caspica) Baykal gölü foku (Phoca sibirica) Larga foku (Phoca largha) Bayağı fok (Phoca vitulina) Cins: Halichoerus Gri fok (Halichoerus grypus) 1996 da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmişdir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir, ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladiogramlar ortaya konulmuşdur. MsxLabs & TemelBritannica

http://www.biyologlar.com/fok-phocidae-fok-turleri


Karıncalar ve Karınca Türleri

Karıncalar ve Karınca Türleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.

http://www.biyologlar.com/karincalar-ve-karinca-turleri

Türkiyedeki Nesli Tükenmiş Hayvanlar

Anadolu Panteri Boyu 200-250 cm, ağırlığı dişilerde 35-50 kg, erkeklerde 45-70 kg civarındaydı. Yaklaşık ömrü 20 yıldı. Çok çevik olan Anadolu parsı, etoburdu ve geyik, yaban keçisi, yaban domuzu, küçük memeliler ile kuşlar gibi hayvanlar av yelpazesini oluştururdu. Anadolu parsı, Doğu Akdeniz veDoğu Anadolu bölgelerinde, daha çok ormanlık ve dağlık alanlarda yaşamıştır. Doğal yaşam alanları ve av kaynaklarının azalması parsları insanların yaşadığı yerlere yönlendirmiş ve bu da genellikle vurularak ya da zehirlenerek öldürülmelerine yol açmıştır. Asya Fili Asya Fili (Elephas maximus), yaşayan iki fil türünden biri, Elephas cinsinin yaşayan tek üyesidir. Aynı zamanda Asya'da yaşayan en iri hayvandır. Bu tür geneldeBangladeş, Hindistan, Sri Lanka, Çinhindi ve Endonezya'nın bazı yerlerinde görülür. Bu türün nesli tehlikededir, dünyada sadece 25,600 ila 32,750 yabani Asya fili kalmıştır. Türkiye'de nesli 19. yüzyılda tükenmiştir. Bu türün çoğu üyesi evcildir ve taşıdığı yükü kaldırma yeteneğinden dolayı Güney ve Güneydoğu Asya'da ormancılıkta kullanılır. Tarihte bu hayvanın değirmenlerde kullanıldığı olmuştur. Yabâni filler turistlerin ne kadar ilgisini çekse de bazen köylere girip tarlaları yağmaladıkları oluyor. Asya fili, daha küçük kulakları, sırtının kambur oluşu, hortumunda sadece 1 "parmak" olması, sadece erkeğinin fildişleri olması ve daha küçük oluşuyla yakın akrabası Afrika filinden hemen ayırt edilir. Yabani Asya filinin ömrü 60, evcilinin ise 80 yıldır. Her gün vücut ağırlığının %10'u kadar yemek yerler (yani yetişkininin günde 170-200 kg. yemek yemesi gerekir). Ayrıca günde 80-200 litre su içmeleri ve suda yıkanmaları da gerekir. Asya filinin 3 alttürü vardır. Asian elephant - melbourne zoo.jpg Mersin Balığı Mersin balığıgiller, Acipenseridae familyasını oluşturan aralarında sekiz metre uzunluğa ve 1,6 ton ağırlığa kadar varan türleri içeren tatlı su balığı türlerinin ortak adı. Mersin balıkları çok "ilkel" hayvanlardır. İskeletleri sadece kısmen kemikleşmiştir. Yan taraflarında beş sıralı dizili olan büyük pullar vardır. Kuyrukları asimetriktir, ağızları aşağıya yönelmiş ve gerekli olduğunda çenelerini dışarıya çıkarabilirler. Dört bıyıkları vardır. Bunlarla suyun dibinde yem arayabilirler. Bazı mersin balıkları beş metre uzunluğa ulaşabilirler, ve bu yüzden en büyük tatlı su balıklarıdır. Ama çoğu türleri sadece yumurtlamak için tatlı suya gelirler ve aslında tuzlu suda yaşarlar. En büyük mersin balığı türü olan mersin morinası (Huso huso) neredeyse sadece tuzlu suda yaşar ve yumurtlamak için denizden ırmaklara geçer. Geçmişte anlatılan büyüklükleri inanılır bir şekilde kanıtlanmadan kitaplara geçirilmiştir, ve bu yüzden en kaliteli kitaplarda bile 8-9 metre gibi inanılmaz büyüklükleri okumak mümkündür. Ama bu ölçüler için ne 20'nci yüzyıldan ne de ondan önceki bir zamandan kalma güvenilir kanıtlar bulunamamıştır. Kanıtlanabilmiş olan en büyük ölçüler 5 ve 6 metre uzunluk ve 1 ve 1,5 ton ağırlık civarlarındadır. Mersin balıkları hem tatlı suda, hem tatlı-tuzlu karışık suda (ırmak deltaları), hem de denizde yaşarlar. Bazı türleri sadece tatlı suda yaşarlar. Göçebe hayatı sürdüren türleri gençliklerini tatlı suda geçirip, sonradan denize göç ederler ve erginleşince çiftleşmek için tekrar tatlı suya dönerler. Mersin balıkları çok geç erginlik çağına ulaşırlar. Özellikle dişiler, ancak 20 yaşına varınca ilk kez yumurtlarlar. Sadece bazı küçük türleri bir iki yaşında erginliğe ulaşırlar. Bazı mersin balıklarının 100 yaşına varabildikleri ıspatlanmıştır. Bu yaşa varanları 1,4 ton ağırlığına ulaşmış olabilir, ve böylece dünyanın en büyük tatlı su balıklarıdır. Mersin balıklarının yüksek bir su kalitesine ihtiyaçları olduğu için, kirlenen ırmaklardan dolayı 20'nci yüzyılda batı Avrupa'da nesli neredeyse tamamen tükenmiştir. Ayrıca çoğu mersin balığı türlerinin yaşam çemberlerinin bir kısmı olan ırmak-deniz göçebeliğinin bütün büyük ırmaklarda bulunan baraj duvarlarında sona ermesi ve balıkların çiftleşip yumurtlamak için ırmağın üst kesimlerine ulaşamamaları önemli bir rol oynamaktadır. Hazar denizinde bile, sayıları azalmış ve 1970'li yıllarda 20.000 ton mersin balığı tutulurken 2000 yılında 3.000 ton'dan bile az tutulmuştur. Mersin balıklarını korumak için bir sürü yasa çıkarılmış olsa da sayıları azalmaya devam etmektedir. Bunun en önemli sebebi yasa dışı avlanmalarıdır. Mersin balıkları özellikle çok pahalıya satılan havyarları için avlanılmaktadır. Yasa dışı mersin balığı avı özellikle Sovyetlet birliğinin dağılması ile çok yoğunlaşmıştır. Bu yüzden Rusya'da türler tükenmek üzeredir. Mersin balığının havuzlarda yetiştirilmesi son yıllarda çok önem kazanmıştır. Mersin balıklarının son saklandıkları yerlerden birisi Akdeniz bölgesinin Mersin Körfezibölgesindedir 1997 yılında Almanya[]'nın ve ABD'nin çabaları ile mersin balığı Washington hayvanları koruma antlaşması listesine alınmıştır. 2003yılından beri World Sturgeon Conservation Society adlı kurum son mersin balığı populasyonunu korumak ve büyütmek için çaba göstermektedir. Beluga-Mersin balığı'nın neslini tamamen tükenmekten korumak için ABD 30. eylül 2005'te son çare olarak Beluga-Havyarı ithalatını yasaklamıştır ("U.S. Fish & Wildlife Service" ingilizce: [1]) 11. Nisan 2006'da Almanya ve Polonya sınırını oluşturan Oder ırmağına 2.000 mersin balığı salınacaktır. Bu populasyonu gerçekten sağlamlaştırmak için 2007 ve 2008 yıllarındada 2.000 balık salınacaktır. 16 ve 18 Temmuz'da Sakarya / Karasu'dan Sakarya Nehrine 500 adet İstanbul Üniversitesi tarafından markalanmış mersin balığı salınmıştır. Asya Aslanı Asya aslanı (Panthera leo persica), kedigiller (Felidae) familyasından Hindistan'ın batısında, Gucerat bölgesinde, Gir Ormanları'nda yaşayan bir aslan alt türü. Eskiden Asya aslanı Hindistan'dan İran'a, Arap Yarımadası'ndan Yunanistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada yaygındı. Günümüzde ise sadece Hindistan'ın batısında bulunan Gir Ormanı'nda yaşamaktadır. 2010 sayımına göre toplam nüfusu 411 kadardır. Türkiye'de Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşadığı bilinen Asya aslanının Anadolu'da nesli tükenmiştir. Son olarak 13. yüzyılda Anadolu'da yaşadığı tahmin edilmektedir.[1] Asya aslanı Afrika aslanından daha küçük ve daha az sayıdadır. Bir Afrika aslanı 200 kg olarak hayatını sürdürürken Asya aslanı 100-140 kg arasında değişir. Akdeniz Foku Akdeniz foku (Monachus monachus), fokgiller (Phocidae) familyasından yeryüzünde sadece doğu Akdeniz sahilleri ile Batı Afrika'nın bir tek sahilinde yaşayan fok türü. Yeryüzündeki toplam 34 yüzgeçayaklı fok türünden Karayip Keşiş foku, en son 1952yılında görülmek kaydı ile yeryüzünden yok olmuştur. Dolayısıyla dünyada şu anda 33 yüzgeçayak türü vardır.Üzerinde yapılaşma olmayan, insanların kolay ulaşamadığı ya da insan etkinliklerinden uzak kalmış, tercihen üreme veya barınma işlevleri gören kıyı mağara ve kovuklarına sahip; sessiz ve tenha kayalık sahilleri yaşama alanı olarak seçen Akdeniz fokları, bu alanların bozulmasından doğrudan etkilenmektedir. Öte yandan bu tanımdan yola çıkarak Akdeniz foklarının farklı yapıda sahilleri (örneğin kumsal kıyılar ve kıyı yerleşim bölgeleri) kullanmadığı sonucuna varılamaz. Akdeniz fokunun özellikle beslenmek için ıssız kayalık sahillerin dışına çıkarak dolaşım alanını genişlettiğini, kumluk, çakıllık kıyılar ve nehir ağızlarına da uğradığı bilinmektedir. Ancak, Akdeniz fokunun birincil yaşam alanı ıssız ve yapılaşmamış kayalık kıyılardır. Büyük bir deniz memelisi olduğundan dar yaşam alanları içinde barınamaz. Tür ancak, makul büyüklükte ve uygun kıyı alanlarının olması durumunda varlığını sürdürebilir ve güvenle yavrulayabilir. Bazende yavrularını ölü doğururlar.İri bir deniz memelisi olan Akdeniz fokunun boyu 2-3 metre, ağırlığı 200-300 kilogram arasında değişmektedir. Erginlerin vücudunu 5 mm'yi geçmeyen kısa ve sert kıllar kaplar. Su üstünde görüldüğünde en belirgin özellikleri iri kafaları, uzun bıyıkları ve kömür gibi siyah gözleridir. Ergin dişi ile erkekler arasında belirgin bir boy ve kilo farkı yoktur ancak karakteristik renk ayrımları mevcuttur. Karada yatarken vücudun iriliği ve tombul görünümü göze çarpar. Vücudun her iki yanında ön yüzgeçleri (ön üyeler) ve arkada ise iki parça halinde arka yüzgeçleri (arka üyeler) yer alır. Erkek: Siyaha yakın koyu kahverenginde olup karın bölgesinde belirgin bir beyaz leke vardır. Dişi: Açık kahverengi veya gri tonlarda olup karın altları da boyundan kuyruğa kadar sırta göre daha açık hatta beyaza yakın renktedir. Ayrıca üstte bel bölgesinde çiftleşme sırasında erkeklerin neden olduğu tırnak izleri bulunur. Yavru: Doğduğunda boyu yaklaşık 80–90 cm, ağırlığı yaklaşık 20 kilogramdır. Karın bölgesinde istisnasız görülen bariz bir beyaz leke haricinde tüm vücudu havlu gibi 1-1.5 cm uzunluğunda parlak siyah kıllarla kaplıdır. Yavru, anne ve babanın da sahip olduğu bıyıklarla doğar. Yaklaşık iki aylıkken kürkünü değiştirmeye başlar ve bir-iki ay içinde uzun siyah kılların yerini kısa ve parlak gri olanlar alır.'Akdeniz foku, ürkek ve diğer yüzgeçayaklı türlerine göre daha az sosyal bir canlıdır. Ülkemiz kıyılarında da yaşayan doğu Akdeniz bireyleri genelde tek tek dolaşırlar ve nadiren birlikte görülürler. Araştırmacıların eskiden Türkiye'de zaman zaman 2 ile 4 arasında foku birlikte gözlediği hatta bu sayının çok ender olmakla birlikte 7-8'e kadar çıktığı da bilinmektedir. Birçok özelliği gibi davranışları hakkında da tam bilgi mevcut değildir. Akdeniz foklarının bazı dönemlerde bir araya geldiği ve sonra tekrar dağıldıkları konusunda varsayımlar mevcuttur. Ergin erkek bireyler genelde bir bölge belirler ve yaşantısını burada sürdürürler. Dişiler erkeğe göre daha gezgin olmakla birlikte, yavrulama döneminde üreme mağarası ve civarını terk etmezler. Genç fok bireyleri ise yetişme dönemlerinde uzak bölgelere gidebilirler. Dişi Akdeniz foklarının çiftleşmek için büyük uzaklıklar katederek erkek fokların yanına geldiği ve daha sonra erkeğin bölgesinden ayrıldığı tahmin edilmektedir. Çiftleşme denizde olur. Dişi fokun cinsel olgunluğa 4-5 yaşında ulaştığı tahmin edilmektedir. Dişi Akdeniz foku 10-11 aylık hamilelik döneminden sonra, her sene ya da 2 senede, bir yavru doğurur. Bu nedenle, Akdeniz foku üreme hızı düşük, yavru sayısı az bir canlıdır. Doğum, insanların uğramadığı (veya ulaşamadığı) ve içinde hava olan bir kıyı mağarasının en ucunda, dalgaların kolay ulaşamayacağı bir çakıl plaj veya kayalık platform üzerinde olur. Anne, yavruyu yaklaşık 4 ay boyunca kendi sütü ile mağara içinde karada emzirir. Akdeniz foku, yavrusunu doğurmak ve büyütmek için mutlaka karaya (ve özellikle kıyı mağaralarına) muhtaçtır.Akdeniz fokları 20. yüzyılın başına kadar tüm Akdeniz kıyıları ile doğu Atlas Okyanusu kıyılarında Portekiz'den Batı Afrika sahillerindekiSenegal'e kadar 7855.25114 ifade edilen bir nüfusa sahip olarak serbestçe yaşamlarını sürdürüyordu. Ancak aşırı avlanma, yaşam alanları kaybı ve deniz ekosisteminin bozulması nedeniyle türün dünya dağılımı daraldı ve nüfusu hızla azaldı. Akdeniz foku bugün dünyada sadece Türkiye,Yunanistan, Fas, Moritanya ve Madeira Adaları'nda yaşamakta olup toplam nüfusu 600 civarında tahmin edilmektedir. Moritanya sahillerindeki Akdeniz fokları gerçek bir fok kolonisi özelliği göstererek birlikte yaşamakta popülasyonu ise insan baskısı nedeniyle birlikte bulunmak yerine çoğu zaman tek tek dolaşma ve yaşama şeklini seçmeye zorlanmışlardır. Halen az sayıda da olsa Türkiye'de Akdeniz'in doğu sahillerinde rastlanmaktadır. Akdeniz foku dünyada birbirinden kopuk 2 ana bölgede yaşamaktadır: Moritanya kıyıları, Madeira Adaları ve Fas Akdeniz (Yunanistan, Türkiye ve Doğu Akdeniz) Türün en büyük popülasyonu Ege Denizi'ndeydi. Dolayısı ile Akdeniz fokunun Akdeniz'de soyunu sürdürebilmesi ve ekosistemde varlığını koruyabilmesi esas olarak 2 ülkenin elindedir: Türkiye ve Yunanistan. Bir dünya mirası olan Akdeniz fokunun korunmasında Türkiye önemli bir ülke konumundadır. Türkiye'de yapılan çeşitli bilimsel çalışmalarda bireysel tanımlama yolu ile 31-44 arasında Akdeniz foku bireyi tanımlanmış olup, kıyılarımızda 100 civarında fok yaşadığı tahmin edilmektedir ki dünyadaki fok popülasyonunun yaklaşık 600 olduğu gözönünde bulundurulduğunda bu sayı önemli bir yer tutmaktadır. Akdeniz foku dağılımı kıyı boyunca süreklilik yerine belirli bölgelerde yoğunlaşma özelliği göstermektedir. Türkiye kıyılarında foklar, Marmara Denizi'nde; Marmara Adaları ve Mola Adaları ile Biga Yarımadası kuzey sahillerinde Ege'de; Gelibolu Yarımadası'nın Ege kıyıları ile Behramkale arasında ve Yeni Foça ile Datça arasında Akdeniz'de; Datça ile Kemer arasında, Alanya ile Taşucu arasında ve Hatay Samandağ ile Suriye sınırı arasında kalan sahillerde var olma mücadelesi vermektedir. Türün korunma derecesine bağlı olarak Türkiye'de Akdeniz foku ölümleri olduğu gibi, yavrulama ve çoğalma da gözlenmektedir. Sayılarının azalma nedeni ise balıkçıların kasıtlı veya kasıtsız fokları öldürmeleridir. Vaşak Kediye benzemekle birlikte normal kedi ağırlığından 5 kat daha ağırdırlar. En irileri 30 kg civarında olan bayağı vaşaktır. Kulakları normal kediye kıyasla daha uzun ve uçları tüylüdür. Kış bastırdığında ise sadece kulaklarının üzerindeki tüyler değil tüm vücudu kalın bir tüy tabakası ile kaplanır. Adeta kışın gelmesi ile mantolarını giyerler. Patilerinin genişliği karda yürümelerini kolaylaştırır.Afrikalı vaşaklar, vücuduna oranla afrikanın en hızlı ve en tehlikeli hayvanıdır.Örneğin bir antilobun boynuna atılıp onu yere çekme yeteneğine sahiptir. Gövdelerine göre küçük kalan başları ve kısa kuyrukları ile ilk bakışta ürkütücü gözükseler de görünüşleri kesinlikle etkileyicidir. Renkleri kum renginden koyu kahveye kadar değişir. Evcilleştirlebilirler Yaban Kedisi Yaban kedisi (Felis silvestris), kedigiller (Felidae) familyasından bir kedi türü. Avrupa, Batı Asya ve Afrika kıtalarında farklı alt türleri ile geniş bir coğrafyada yaygındır. Afrika yaban kedisi alt türü ev kedisinin atası olarak kabul edilir.Yaban kedisinin doğal yayılımı Batı Avrupa'da İskoçya'dan, Orta ve Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya ve Hindistan'a kadar uzanır. Ayrıca Afrika'nın tropik ormanları kuşağı haricinde Afrika'nın büyük bir kısmında yaygındır. Yerel olarak birçok alt türlerin var olması uzun süre boyunca sınıflandırmasında karmaşıklığa yol açmıştır. Günümüzde klasik olarak üç alt türe ayrılmaktadır. Avrupa yaban kedisi veya Orman kedisi (Felis silvestris silvestris), İngiliz adalarında, Avrupa'da, bazı Akdeniz adalarında ve kısmen Güneybatı Asya'da yaşar ve gür kuyruğu ile dikkati çeker. Postu çok sık tüylüdür ve çizgileri gayet belirgindir. Afrika yaban kedisi (Felis silvestris lybica), Afrika'da, Arap Yarımadasın'da ve Güneybatı Asya'nın Arap Yarımadasına bitişik olan kısmında ve bazı Akdeniz Adalarında yaşar. En mühim özellikleri sivri kuyruğu, kulakların arkasındaki kızıl renk ve fazla belli olmayan çizgileridir. Asya yaban kedisi veya Bozkır kedisi (Felis silvestris ornata), Orta Doğu'dan Orta Asya'ya, Batı Hindistan'a, Kuzeydoğu Çin'den Moğolistan'a kadar yaygındır. Dış görünümü ile Afrika yaban kedisini andırır. Aralarındaki en mühim farkı çizgilerden daha çok benekli olan postudur. Modern bilimin yaptığı genetik araştırmalar bu sınıflandırmayı desteklemektedir. Ancak Afrika yaban kedisinin merkez ve güney Afrika'da yaşayanları kuzey Afrika ve Orta doğu'da yaşayanlarıdan genetik farkları olduğu ve bunların iki ayrı alt tür olduğu öne sürülmüştür. Bundan dolayı kuzeyde yaşayan alt türe Felis silvestris cafra adı verilmiştir. Çoğu bilimcilerin ayrı bir tür olduğunu savundukları gri kedi de yaban kedisinin Felis silvestris bieti adlı diğer bir alt türü olabilir.[1]. Afrika yaban kedisi tüm ev kedilerinin (Felis silvestris catus) atası olarak kabul edilir. Ancak bazı bilimciler başka alt türlerinde karışmış olabileceğini savunmaktadır. Avrupa yaban kedisi (Felis silvestris silvestris) Kızıl Geyik Kızıl geyik (Cervus elaphus), dünya üstündeki en büyük geyik türlerinden biridir. Kızıl geyik Avrupa'nın çoğu kısmında, Kafkas Dağları bölgesinde ve Hazar Denizi'nin batısında Anadolu'da yaşar. Ayrıca Afrika'da da bulunan tek geyik türüdür ve kuzeybatı Afrika'da Cezayir ile Tunus arasında Atlas Dağları'nda bulunur. Kızıl geyik aynı zamanda Yeni Zelanda ve Arjantin gibi diğer bölgelere de sokulmuştur. Türkiye'de ise aşırı avlanma sonucu sayıları düşmüş olup, bugünlerde kalan popülasyon korunmaya çalışılmaktadır. Dünyanın bir çok bölgesinde kızıl geyikten elde edilen et besin olarak tüketilmektedir. Ceylan Ceylan, boynuzlugiller (Bovidae) familyasından Gazella cinsini oluşturan çift toynaklılara verilen ad. Uzunluğu 100-130, yüksekliği 60, kuyruğu 20 cm'dir. Boynuzları yay biçiminde, gözleri iridir. Rengi toprak rengine benzer. İnce ve güzel görünüşlü , çevik bir hayvandır. 10 yıl kadar yaşar, kolay evcilleşir (Gazella dorcas). Bunun bir başka türü olan Gazello grantinin yüksekliği 100, boynuzları 75 cm'dir. Eti ve derisi için avlanır. Afrika ve batı Asya'daçöl ve bozkırlarda yaşar. Thomson ceylanı

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-nesli-tukenmis-hayvanlar

a-PTT (PARSIYEL TROMBOPLASTIN ZAMANI)

Örnek Cinsi : Plazma (sitrat) Örnek Özellikleri : Örnek 4 saat içerisinde analiz edilmelidir. Örnek Miktari : 1 ml (en az 0.5 ml) Metod : Koagülometri Genel Bilgiler : APTT, intrinsik yolda ve/veya tüm koagülasyon yolaginda yer alan faktörlerin kalitsal veya edinsel eksikliklerini ve bu faktörlerin inhibitörlerini taramak için kullanilan bir testtir. Özellikle FIX ve FVIII eksikliklerinde daha duyarli olmakla birlikte, koagülasyonda fibrin olusumuna kadar olan reaksiyonlarda yer alan tüm faktörlerin eksikliklerinde (FV, FX, protrombin ve fibrinojen) APTT uzayabilir. APTT, pihtilasma zamaninin heparin düzeyine orantili olarak uzamasi heparin tedavisinin etkinliginin izlenmesinde kullanilir. Faktör eksiklikleri disinda APTT´in uzamasi Faktör VIII inhibitörü ve lupus antikoagülani varliginda da görülür. Kliniginde kanama egilimi degil de trombozu olan hastalarda lupus antikoagülan akla gelmelidir. Bu durumda fosfolipid bagimli koagülasyon testlerini uzatan otoantikorlar söz konusudur. Ortama fosfolipid eklenmesi ile test düzelir. Kanama öyküsü olmayip APTT uzun bulunan kisilerde nadir görülen FXII, prekallikrein, yüksek molekül agirlikli kininojen eksikligi gibi konjenital nedenler de akla gelmelidir. APTT´nin uzadigi durumlar: a) Konjenital veya edinsel faktör (VIII, IX, XI) eksiklikleri b) Spesifik inhibitörler c) Lupus antikoagülan d) Heparin tedavisi

http://www.biyologlar.com/a-ptt-parsiyel-tromboplastin-zamani


İDRAR VE ÜREME SİSTEMİ

Embriyolojik ve fonksiyonel ortaklık (özellikle erkek idrar ve üreme organlarında) nedeniyle iki grup sistemi bu konu (İdrar ve üreme sistemi-Systema ürogenitale) içinde inceleyeceğiz. Systema ürogenitale’deki fonksiyonlardan biri idrarın yapılması ile iletilip dışarı atılmasıdır ki bu işi yapan organlara organa urinaria (İdrar organları-üriner organlar) denir. Üriner organlar birçok anatomist tarafından idrar sistemi (Systema renale) başlığı altında ele alınır. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, idrar kesesi ve uretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Üriner organların cerrahi hastalıkları üroloji, dahili hastalıkları ise nefroloji bilim dalı uzmanları tarafından değerlendirilip tedavi edilir. Systema ürogenitale’deki diğer fonksiyon üreme olup, bunu gerçekleştiren organlara organa genitalia (Üreme organları-genital organlar) denir. Üreme organları, üremede­ki iki cinsin (KADIN-ERKEK) fonksiyon farklılıklarına bağlı olarak iki gruptur. Kadın üreme organları, organa genitalia feminina, erkek üreme organları ise organa genitalia masculina olarak adlandırılır. Birçok anatomist, bu organ gruplarını da ayrı sistemler (Kadın üreme sistemi, Erkek üreme sistemi) şeklinde ele alırlar. İnsan neslinin sürekliliği, üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu gerçekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak, şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigotun oluşumu için zorunlu olan ovumu üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması, embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonsiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretil; normal ruhsal gelişim için çok gerekli olan anne şefkatini verir. Toplumu oluşturan normal fertler, kromozomal, morfolojik ve psikolojik-davranışsal- olmak üzere üç düzeydede ERKEK veya KADIN konfügürasyonuna sahip olmak durumundadır. Cinsiyetin kromozomal olarak belirlenmesi döllenme (Fertilizasyo) esnasında gerçekleşir. Morfolojik karakterler, embriyonal yaşamın . 7.haftasından sonra ortaya çıkan gonadal farklılaşmalarla oluşmaya başlar, doğumdan sonra da devam eder. Cinsiyetin hormonal, fizyolojik ve davranışsal-psikolojik yönlerinin idaresi hipotalamus tarafından gerçekleştirilir. Erkekliğin bütün yönleri androloji, kadınlığın bütün yönleri jinekoloji bilimi çerçevesinde ele alınır. İDRAR SİSTEMİ GİRİŞ : İdrar sistemi (Systema renale, Organa urinaria)’nin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na.K vb.) ile suyun atılım veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ilaveten, bir kısmı toksik olan (Örneğin üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, homeostatik ödevini filtrasyon (süzme), resorpsiyon (geri em­me) ve eksekresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile ureterler, idrar kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. 1.BÖBREKLER Böbrekler (Tekil L.ren . Gr.nephros), filtrasyon, resorpsiyon ve eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 L kandan 2 – 2.5 L idrar oluş­turduklarından “idrar üreten organ anlamında organa üropoetica olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler.peritonun arkasında (Retroperitoneal konumda) olarak.omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar.Skeletotopik olarak.sağ böbrek T 12 – L 3. sol böbrek T 11 L2 düzeyinde yer alır. Böbrekler fasulyeye benzer şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü, konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenar (Margo medi ali s) ‘da böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilum renale) vardır. Hilum renale’den böbreğin içine doğru sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilum renaledeki yapılar, önden arkaya doğru V.renalis, a.renalis, pelvis renalis -> üreter şeklinde sıralanmıştır. Yetişkin bir kişide bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr, boyutları ise 12x6x3 cm dir. Herbir böbrek, üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır: 1.Renal kapsül (Capsula fibrosa) olarak adlandırılan iç tabaka, sağ­lam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır. 2.Perirenal yağ kapsülü (Capsula adiposa), orta katman olup böbreği darbelere karşı korur. 3.Perirenal fasya (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki ekstraperitoneal yağ dokusunun yoğunlaşması ile oluştuğu kabül edilir.- Perirenal fasya .böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Böbreğin arkasında, perirenal fasyanın dışında olarak, pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis önden parietal periton ile sarılmıştır. .Böbreklerin yapısı : Böbreğe frontal bir kesi yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir: Pelvis renalis, medulla renalis, cortex renalis. Pelvis renalis, tepesi hilum renale’den çıkmış, üreter’le uzanan, gövdesi sinus renalis içine oturmuş, kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür. Pel vis renalis, proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzanır. Küçük ve büyük kaliksler, pel­vis renalis ve ureter arbor excretorius olarak adlandırılan (Yazarın adlandırması) BOŞALTIM AĞACINI oluştururlar. Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3unü kapsayan medulla renalis, 8-18 (Ortalama 12 adet) adet piramidal yapı içerir. Tabanları cortex renalis’e, tepe­leri küçük kalikslere oturan piramidal oluşumlara pyramis renalis (.Malpighi piramidleri) denir. Malpighi piramidleri, nefronun distal bomcukları ile toplayıcı borularını içerir. Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyeldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan due.papillaris (Bellini kanalı) ‘lere, duc.papillaris’ler de piramidlerin tepesindeki foramen papillarisler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar. Böbrek kitlesinin 1/3′ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis), çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılar (Corpusculum renale) ‘dan oluşur. Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne zona externa {Regio corticalis peripherica).Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de zona intema (Regio juxtamedullaris) denir. Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar columnae renales (Bertin kolonları) olarak adlandırılır. .Böbreklerin kanlanması : Böbrekler, vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni, böbreklerin, kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır. Kalp atımının % 20-25′ini kullanan böbrekler, her dakikada 1.2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız, günde 340 kez böbreklerden geçerek zarar­lı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem esnasında 1700 L kanın onda biri kadar (Yaklaşık 170 L) glomeruler filtrat, glomeruler filtratın % 1 kadar ( 1.7 L) idrar oluşur. Böbreğin arteryel kanlanması, aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan a.renalis ile sağlanır. Herbir renal arter.a.mesenterica superior’un hemen aşağı­sında olarak L 1 – L 2 düzeyinde aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ renal arter daha uzundur. Hilum renale’ye ulaşan renal arter, ön ve arka diviziona, bu divizionlar da toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar. Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında aberrant (Normal dışı) segmental arterler gelir. Böbreğin venöz kanı. v.renalis aracılığı ile v.cava inferior’a direne olur. Böbreklerin innervasyonu plex.renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu pleksusa ait liflerle, testisten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır. 2.ÜRETER Üreter’ler, idrarı pelvis renalis’ten vesica ürinaria (İdrar kesesi) ‘ya taşıyan, 25-30 cm uzunluğunda iki ince (Çapları 4-7 mm), muskuler borudur. M.psoas major’ların üzerine yaslanarak L 2 – L 5 omurlarının transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan üreterler, iliak damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp pelvis boşluğuna girerler. Burada önce pelvis duvarında yollarına devam eden üreterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Üreterler idrar kesesine girmeden önce, erkeklerde duc.deferens i kadınlarda ise a.uterinayı çaprazlar. Bu çaprazlar cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, üreterlerin abdominal,pelvik ve duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir. .Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Üretero-pelvik birleşekten (Öreter’in başlangıcı) iliak damarları çaprazladığı yere kadar olan bölümdür. Retroperitoneal konumda yer alır. .Pelvik bölüm (Pars peluina) : Üreter’in, iliak damarları çaprazladığı yerden, idrar kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür. .Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Üreter’in, idrar kesesi duvarında yer alan 1.5-2cm ‘lik en kısa bölümüdür. Üreter’ler üç doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, üretero-pelvik birleşekte, orta darlık iliak damarları çaprazladığı yerde, alt darlık ise pars intramuralis’tedir. Alt darlık üreter’in en dar yeri kabul edilir, taşlar en çok burada takılır. Üreter’in YAPISI : Üreter’in duvar vapısı, içi boşluklu organların prensip duvar yapısı şeklindedir. İç tabaka olan tunica mucosa çok katlı değişken epitel-urethelium’den yapılıdır; bez içermez. Orta tabaka-tunica muscularis, içte longitudinal, dışta sirküler olmak Üzere İki katmanlı bir düz kas tabakasıdır.(Alt 1/3 bölümünde ise ilave bir dış longitudinal kat­man vardır.)Tunica muscularis’teki periodik peristattik kasılmalar idrarın mesaneye iletil­mesine yardım eder. Dış tabaka olan tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır. 3.İDRAR TORBASI (Mesane): İdrar torbası (L.vcsica urinaria. Gr.sistis), üreterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde ürethra’ya iletildiği. 300-500 ml hacimli (Zorlama ile yaklaşık 2 katına çıkarılabilir),içi boşluklu muskuler bir organdır. İdrar torbası, symphysis pubis’in arkasında, pelvis boşluğunun tabanında, böbrek ve üreterler gibi retroperitoneal konumda yer alır. Erkeklerde rectumun önünde, prostat’ın üzerinde, kadınlarda uterus ve vagina’nın önünde bulunur. .Mesane’nin 4 bölümü vardır : a.Apex vesicae: Mesane’nin sivri üst bölümü olup, doluluk oranına göre symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzanan bağa lig.umbilicale medianum denir. b.Fundus vesicae: Mesanenin, arka-aşağıda kalan bölümü olup, sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde trigonum vesicae bulunur. c.Corpus vesicae : Apex ve fundus arasında kalan, mesanenin en büyük bölümüdür. d.Cervix vesicae : Mesane’nin en alt dar bölümü cervix (Mesane boynu) olup üretra ile uzanır. İdrar torbasının duvar yapısı : İdrar torbasının duvar yapısı da üriner yolların duvar yapısı gibi üç tabakalıdır. lçte tunica mucosa, ortada tunica muscularis, dışta tunica serosa (T.adventitia) bulunur. .Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel tabakası olup, trigonum uesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir. .Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas tabakasıdır .Topluca m.detrusor vesicae (L.detrudere=aşağı bastırmak, sıkmak) olarak adlandırılır. T.muscularis.içte ve dışta longitudinal, ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor uesicae kasıldığında mesane hacmi azalır ve içindeki idrar üretraya gönderilir. Sirküler lifler, mesane boynunda iç üretra sifinkteri [M.sphincter uesicae veya m.sphincter urethrae internum)’ni oluşturur. .Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler peritondan derive olan seroz bir tabaka ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan t.adventi­tia ile sarılıdır. 4 ÜRETRA Üretra (Urethra), mesane’de toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarıyan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde ejekulat’ın atılması için de kullanılır. Üretranın iki deliği vardır. Mesanenin içine açılan deliğine ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine ostium urethrae externum denir. Kadın ve erkek üretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden fark­lılıklar vardır. a.Kadın üretrası (Urethra feminina) :Mesane boynundan başlayıp, symphysis pubica’nın arka-aşağısından geçerek vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın üretrasının, pelvik, membranöz ve perineal bölümleri vardır. b.Erkek üretrası (Urethra masculina) : Mesane boynundaki ostium urethrae internum ile glans penisin tepesindeki ostium urethrae exter­num arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek üretrası, hem üriner hem de genital bir yoldur. Yolu boyunca prostatik, membranöz ve spongiöz olmak üzere üç bölümü vardır. .Pars prostatica: Uretranın prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Due.ejeculatoriuslar ve prostat’ın boşaltma kanal­ları buraya açılır. .Pars membranacea: Uretranın, diaphragma ürogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada sphincter urethrae (İstemli çalışır) yer alır. .Pars spongiosa (On üretra) :Üretranm,corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm lik en uzun bölümüdür.Penil üretra olarak ta adlandırılır. Gl.bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil üretranın başlangıç bölümüne açılır. ………………………………………………………………………………………………………………………….. KADIN ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur. ……………………………………………………………………………………………………………………………… ERKEK ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ : Erkek üreme sistemini oluşturan erkek üreme organları (Organa genitalia masculina),cinse özgü hücrelerin (Spermatozoon) ve hormonların (Androjenler) oluşumunu sağlayan TESTİSLER ile GENITAL YOLLAR, EKLENTİ BEZLER ve CİNSEL BİRLEŞME ORGANI-PENİS’ten ibarettir. Erkeğin üremedeki sorumluluğu,- ürettiği spermatozoonları kadın üreme kanalına iletmek olduğundan, üremede erkek oldukça aktif olmak zorundadır. Kadın genital yollardan farklı olarak. erkek genital yolların son bölümü aynı zamanda idrarın dışa atılmasını da sağlar. Üreme organları, yerleşim yerlerine göre iç üreme organları ve dış üreme organları olarak iki gruba ayrılırlar. Erkek üreme organlarından testisler, üretraya kadar olan genital yollar ile eklenti bezler iç, penis ve taşıdığı genital+üriner yol dış genital organlar başlığı altında incelenir. A. İç üreme organları (Organa genitalia masculina interna): l.TESTİS (Orchis,Didymis,ERBEZİ): Testis’ler erkekte temel üreme organı olup, testis torbası (Scrotum) içinde yer alırlar. Oval şekilde, yanlardan basık, küçük bir kuş yumurtası büyüklüğünde (Herbiri 2,5x3x5 cm boyutlarında, 10-15 gr Ağırlığında) çift Organ olan testis’ler erkek üreme hücreleri olan spermatozoon’lar ile erkek seks hormonları olan androgenleri üretir. Erken fetal dönemde, karın boşluğunda böbreklere yakın olarak yer alan testisler, fetüs geliştikçe aşağıya doğru hareket ederek (Descensus) doğumdan hemen önce inguinal kanal aracılığı ile scrotum’a inerler. Testis’lerin normal fonksiyonlarını yapabilmeleri için, karın boşluğundan scrotum’a inmeleri zorun­ludur. Scrotum içinde yer alan herbir testis, tunica albuginea olarak adlandırılan kalın bir kapsül ile sarılıdır. Bu kapsül, arka kenarından testisin içine girerek mediastinum testis’ i oluşturur. Mediastinum testis, testise girip çıkan damarlar ile rete testise ait kanalcıkları içerdiği gibi gönderdiği bölmelerle de testis’i 250- 300 Iobçuğa böler. Herbir lobçukta 3-4 (Bazı yazarlara göre 1-4) tane olmak üzere tüm testis’te 1000 kadar seminifer kanalcık (Tubulus seminiferus) bulunur. Testis’in temel parankim yapısını oluşturan seminifer kanalcıklar spermatozoon’ların üretildiği yerlerdir. Testesteron vb. androgenler, seminifer borucuklar arasındaki gevşek bağ dokusu içinde yer alan interstisyel endokrin hücreler (Leydig hücreleri) tarafından yapılır. Seminifer kanalcıklar, mediastinum testis’e uzanarak burada birbirleri ile ağız­laşmalar oluştururlar. Mediastinum testis’teki bu kanalcık ağı rete testis olarak adlandırılır. Rete testise ulaşan spermatozoonlar, buradan çıkan 15-20 adet ductuli efferentes testis ile epididim’in kanal sistemine ulaştırılır. Testis’ler abdominal aorta’dan çıkan testiküler arterler ile kanlandırılır.Testis’lerin venöz kanı sağda v.cava inferior’a, solda v.renalis (—>V.cava inferior)’e dökülür. Testis’ler otonom sinirlerle innerve edilir. 2.EPİDİDİM (Epididymis) : Epididim (Gr. epi=üst , didymis=ikiz,testis),her bir testis’in arka-üst bölümü üzerinde yerleşmiş.5-6 cm uzunluğunda, üst bölümü geniş (Caput), aşağı bölümleri giderek daralan bir eklen tidir. Bir kanal sisteminden ibaret olan epididim, rete testis’ten ductuli efferentes testis’ler ile aldığı spermatozoonları duc.deferens (Vas deferens)’e iletme yanında. spermiumlar için bir olgunlaşma ve depolama yeri olarak ta görev yapar.5-6 cm uzunluktaki epididim içinde kesintisiz şekilde kıvrılmış olan epididim kanalı (Due.epididymis) gerçekte 5-7 m (Sindirim kanalının uzunluğu kadar) uzunluktadır. Epididim kanal sistemine kadar olan yollardaki spermiumlar oldukça hare­ketsiz oldukları halde, epididim kanalı içindeki asit ortamda 18-20 saat bekleyen spermiumlar ovum’u dölleyebilecek olgunluğa erışirler.Spermiumlann epididim kanalı içindeki olgunlaşma mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. 3.DUKTUS DEFERENS (Vas deferens,Sperma kanalı); Duktus deferens, epididimin kuyruk bölümünün ucundan başlayıp, epididim kanalının devamı şeklinde uzanan, kalın kassal bir borudur. Vas deferens 40-50 cm uzunluğunda olup. sadece spermiumlarm iletimiyle görevlidir. Önce scrotum içinde epididim’in iç yanında. testis’in arka kenarı boyunca yukarıya doğru seyreden vas deferens. daha sonra funiculus spermaticus içinde olarak inguinal kanalı geçer ve karın boşluğuna girer. Karın boşlu­ğuna girdikten sonra funiculus spermaticus oluşumlarından ayrılan duktus deferens, pelvis’in yan duvannda aşağıya-içyana doğru uzanır. Mesaneye ulaşmadan önce üreter’i çaprazlayıp rektum ile mesane arasına sokulur. Burada, prostad’ın tabanına doğru ilerliyen vas deferens, vesicula seminalis’in boşaltma kanalı ile birleşerek ejakulator kanalın (Ductus ejaculatorius) oluşumuna katılır. Vas deferens’in ejakulator kanal oluşumuna katılmadan önceki 5 cm ‘lik bölümü oldukça geniştir. Yaklaşık 1 cm kalınlıktaki bu genişlemiş bölüme ampulla denir. Prostat, koyu kırmızı renkte, oldukça sıkı dokulu. sert kıvamlı, kestane şeklinde bir bezdir. Bez dıştan ince, sağlam fibromuskuler bir kapsülle sarılmıştır. Kapsülün altındaki prostat dokusunda 40-50 adet tubuloalueoler bez bulunur. Bu bezler salgılarını üretranın prostatik bölümüne akıtırlar. Günde 0,5-2 ml prostat salgısı (Succus prostaticus) üretilir. Salgılanımı testesteron ile idare edilen succus prostaticus, süt gibi alkalik bir salgıdır. Meni hacminin % 20-30′unu prostat salgısı oluşturur. Salgının alkali karakteri, cinsel temas esnasında atıldığı vagina’daki asit ortamın nötralizasyonuna katkıda bulunur. Prostat bezinde 5 lob ayırt edilir. Lobus mcdius (Median lob). posteri­or, lateralis (iki lob) ve anterior olarak adlandırılan loblar içinde. median lob prostat hipertrofisi (BPH),posterior lob prostat kanserinin en çok kaynak­landığı bölümler olarak bilinir. Prostat hipertrofisi 50 yaşın üzerindeki erkek­lerde yaygın olarak görülür. BPH sonucu normalde 8-10 gr. olan prostat bezi 60-150 gr büyüklüğe erişir. lyi huylu bir büyüme olan BPH, üretranın prostatik bölümünü daralttığı gibi aşırı büyümelerde tümüyle tıkayabilir. c.Bulboüretral bez (Gl.bulboıırethralis): Cowper bezleri olarak ta adlandırılan gl.bulbourethralis’ler iki bez olup.prostat’ın aşağısında, membranöz üretranın iki yanında, ürogenital diafragma içinde yer alırlar. Herbiri bezelye büyüklüğünde (0.7-lcm çapında) olan bezler, şeffaf, albuminden zengin, alkali, mukoid karakterli salgılarını boşaltma kanalları ile üretraya akıtırlar. Testesteron kontrolü altındaki salgı .seksüel uyan ile üretraya boşalır. Taze iken kaygan, akıcı ve öze! kokulu olan bu salgı, üretranın kayganlaşması, üretra mukozasının idrarın irridatif etkisinden korunması ve meni içeriğine katkı gibi fonksiyonlara sahiptir. Cowper bezleri testesteron yokluğunda atrofiye olur. MENİ (Ejekulat,Semen) Orgazm esnasında urethra’nın dış deliği yolu ile dışarıya fışkırtılan karma salgı, meni (Ejakulat, semen, döl) olarak adlandırılır. Opak, beyazımsı olan bu salgı, 2-4 ml olup, testis, epididim, vezikula seminalis, prostat ve bulboüretral bezlerin salgılarının toplamıdır.% 90 ‘i su olan bu salgının içinde spermiumlar ile spermiumların metabolizmaları için gerekli olan mineral tuzlar, proteinler, serbest amino asitler, spermin, prostoglandinler ve bol miktarda früktoz bulunur. 2-4 ml lik meni içinde 300-400 milyon (60-100 milyon /ml) sperm bulunur. Hacim olarak spermiumlar ejakulatın % 1′ini oluştururlar. Ejakulatın % 60 70’i vezikula seminalis. % 20-30′u prostat salgısı tarafından yapılır. Erkek üreme sisteminde haftalarca yaşayabilen spermiumlar, kadın üreme sistemine atıldıklarında burada ancak 2-3 gün yaşayabilirler. Ejakülasyondan 2 saat sonraki örneklerde, spermlerin % 80′i hareketli oldukları halde 24 saat sonra sadece % 15 oranındaki spermde hareket vardır. Spermiumların hareketi ve morfolojik olarak normal olmaları, fonksiyonları-dölleme yetenekleri açısından önemlidir. Spermler, düşük ısıda saklanırlarsa, yaşamlarını ve fertilizasyon (Dölleme) özelliklerini korurlar. Menide sperm sayısının 1 ml ‘de 20 milyonun altına düşmesi (Oligospermi) durumunda, döllneme özelliği kaybolur. Ejakulatta 1 ml de 60-120 milyon sperm varsa normospermi, 20-40 milyon sperm varsa hipoozospermi 1-20 milyon sperm varsa oligospermi, 1 milyonun altında speım varsa azospermi terimi kullanılır. B.Dış üreme organları (Organa genitalia masculina externa): 1.PENİS Penis (Phallus.kamış), erkek cinsel birleşme ve idrar boşaltma organıdır. Özel yapısı nedeniyle çeşitli uyarılar sonucu sertleşip dikleşme gösteren penis, bu yeteneği ile cinsel birleşmeye imkan sağladığı gibi ejakulatın vagina’da uterus ağzının yakınlarına atılmasını mümkün kılar. Penis içinde yer alan üretra bölümü, gerektiğinde ejakulatın, gerektiğinde de mesanede biriken idrarın atıldığı bir ortak yol niteliğindedir. Penisin serbest bölümü (Pars libera) ve kök (Pars fixa) olmak üzere iki temel bölümü vardır. Serbest bölüm, istirahat halinde aşağıya doğru sarkık bir halde bulunduğundan pars pendula (L.sarkaç) olarakta adlandırılmıştır. Pars libera (=Pars pendula).yetişkin bir erkekte 8-10 cm uzunluğunda. 3 cm çapında olduğu halde, ereksiyon (Sertleşip dikleşme) esnasında, istirahat anı boyutlarının 1.5-2 katma ulaşır. Serbest bölümün konik şekildeki ucuna glans penis (Balanus) denir. Glans penis, sünnetsiz kişilerde sünnet derisi (Preputium penis) ile örtülmüştür. Penis kökü (Radix penis-Pars fixa), dışardan görülmeyen, penisin tutunup sabitliğini sağlayan bölümüdür. Penis, dışardan deri ve fasya ile sarılmış üç longitudinal erektil kitle (2 adet Corpora cavernosa 1 adet Corpus spongiosum) ‘dan yapılıdır. Erektil kitleler, kaverna olarak adlandırılan, içleri endotel ile kaplı boşluklar içeren süngerimsi bir dokudan yapılmıştır. Taktil veya mental erotik uyarılar sonucu kavernalar kanla dolduğundan ereksiyon gerçekleşir. Penis, a.pudenda internadan kaynak alan atardamarlarla kanlandırılır, Lenfası inguinal lenf düğümlerine akar. Somatik ve visseral innervasyonu n.pudendus yolu ile gerçekle­şir. Parasempatik uyarı kavernalara giren arterleri genişleterek, boşluklara daha fazla kan dolmasına, dolayısı ile ereksiyona neden olur. 2.SKROTUM (Scrotum,Testis yuvası) : Skrotum, perinede yer alan, içinde testis’ler i ve epididimler i barındıran kutaneoz fibromuskuler bir torbadır. Testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için descensus ve scrotum içine yerleşmeleri zorunludur. Çünkü testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için vücut ısısından daha düşük bir ısıya gereksinmeleri vardır, Scrotıım, yapısındaki özellikler (Derisinde bol miktarda ter bezleri, diğer katmanlarında kas lifleri-m.dartos, m.crcmaster vb.) ile düşük ısıyı (34-35 °) sağlar. Skrotum, kadınlardaki büyük dudaklara özdeştir.

http://www.biyologlar.com/idrar-ve-ureme-sistemi

KADIN ÜREME SİSTEMİ

İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur.

http://www.biyologlar.com/kadin-ureme-sistemi

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi

KROMOZOM ANOMALİLERİ

I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. , B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast * a ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii: a -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir

http://www.biyologlar.com/kromozom-anomalileri

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3’ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80’inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria’dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi-1

KROMOZOM TEORİSİ

Genler kromozomlar üzerinde yerleşmiş gerçek fiziksel birimlerdir.Bir özelliği oluşturan iki genin biri kromozom çiftinin birinde ,diğeri ise diğer çift üzerinde bulunur. Genler ve Kromozomlar : Kromozom incelendiğinde ,Diploit (2n) kromozumlu canlıların hemen hepsinde 2 çeşit kromozom bulunduğu görülmüştür.Bunlat vücut kromozomu (somatik yada otozom) ve eşey ( gonozom ) kromozomudur. Vücut Kromozomu : Genelde canlıların vücut hücrelerinde 2n-2 tane kromozom bulunur.Vücut hücreleri bir çok özellik bakımından benzer oldukları için homoloğ kromozom adını alırlar. Eşey kromozumu : Bütün diploit hücrelerde bir çift gonozom vardır.Bu kromozomlar canlının cinsiyetini belirlediği için gonozom adını alırlar. Bağlantı ve bağlı genler : Her kromozom üzerinde pek çok gen vardır ve bu genler lokus denilen belirli yerlerde bulunur.Aynı kromozom üzerinde bulunan genlere bağlı genler denir.Fakat yapılan araştırmalar bir kromozom üzerindeki genlerin daima birlikte kalıtılmadığı ,homoloğ kromozomlar arasında parca alış verişi saptanmış buna da krosingover denmiştir.Bağlı genler AB/AB şeklinde gösterilir. EŞEYE BAĞLI KALITIM İnsanda X ve Y kromozomlarının üzerinde birbirine benzer olan parçalara homoloğ parça denir.Eşey kromozomları üzerindeki genlerin meydana getirdiği karektere Eşeye bağlı karekterler denir.Her ikisi veya sadece biri üzerin de de bulunabilir. İnsanda X kromozomuna bağlı kalıtım : Buna örnek renk körlüğü ve hemofilidir. Renk körlüğü : X kromozomu üzerinde bulunan resesif bir gen tarafından kontrol edilir. Hemofili: Kanın pıhtılaşmaması durumudur.X kromozomu üzerinde bulunan çekinik bir gen tarafında kontrol edilir. İnsanda Y kromozomuna bağlı kalıtım : Balık pulluluk :Balık pulunu andıran deri yapısına sahip insanlardır. Yapışık parmaklılık :Erkeklerde ikinci ve üçüncü ayak parmakları ördeklerde olduğu gibi bir zar ile birbirine bağlanmıştır. Kulak kılı : Kulağın kenarında uzun kıllar bulunmasıdır. AYRILMAMA OLAYI NOT : Drosophilada X sayısı eşeyi tayin eder.Tek X erkek,iki X dişidir.İki X yanında Y bulunsun veya bulunmasın dişidir.Tek X yanında Y bulunsun veya bulunmasın erkektir. Ayrılmama kuralı : Mayoz bölünme sırasında homolog kromozomlardan bazıları birbirlerinden ayrılmazlar.Sonuçta hücrede aynı tip kromozomdan iki tane bulunur,diğerinde hiç yoktur.Bu olaya ayrılmama denir. Otozomal kromozomlarda ayrılmama olayı : Otozomlarda ayrılmama olayı genellikle 13,18,21,22.çift kromozomlarda görülür.21. çift kromozomun ayrılmaması ile 24 kromozomlu ve 22 kromozomlu yumurtalar oluşur.24 kromozomlu yumurtalar ,23 kromozomlu normal sperm ile döllendiği zaman 47 kromozomlu dişi yada erkek meydana gelir bunlara mongol (Down sendromu) denir. Eşey kromozomlarında ayrılmama olayı : Mayoz bölünme sırasında gonozomlardaki XX kromozomlarının ayrılmaması olayıdır.(22+XX ve 22+00) oluşur. Süper dişi 44+XXX=47 Klinifelter sendromu 44+XXY =47 Turner Hastaığı (dişi) 44+X0 = 45 XYY zigotu : Kromozomların ayrılmama olayı ikinci mayoz sırasındada ortaya çıkabilir. KALITSAL MATERYALİN DEĞİŞMESİ Genlerde meydana gelen değişmelere mutasyon,mutasyona uğrayan gene de mutant gen denir.Bireyin vuçüt hücrelerinde gerçekleşen mutastonlar sadece o bireyi etkiler,ançak eşey hücrelerinde mutasyon meydana gelir ise gelecek nesillere aktarılır.Mutasyonlar her durumda oluşmaz.Sıcaklık,bazı kimyasal maddeler,radyasyon ve pH ,mutasyonları(genlerin yapısını bozma) artıran etkenlerin başında gelir. Mutasyonlar iki grubda incelenir.Bunlar,kromozom mutasyonları ve nokta mutasyonlarıdır. KALITSAL HASTALIKLAR I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast * a ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii: a -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-teorisi-2

SOTOS Sendromu (Del 5q35)

Sotos sendromu; çocukluk çağında aşırı büyüme, makrosefali, belirgin yüz yapısı, çeşitli derecede öğrenme güçlüğü gibi kardinal özellikler ile karakterize edilmektedir. Literatürde yüzlerce vaka rapor edilmiş olmasına karşın kesin prevalansı halen belirlenememiştir. Doğumdan sonra gözlenen aşırı boy ve oksipitofrontal çevre (OFC) artışı, ilerlemiş kemik yaşı, hipotoni ve beslenme zorlukları gibi neonatal komplikasyonlar Sotos sendromu için klinik tanı kriterleridir. Hastalarda skolyoz, kalp ve ürogenital anomaliler, kognitif ve motor gelişimde gecikmeler de gözlenebilmektedir. Sotos sendromlu bireylerde tümör oluşumu riski bulunabilmektedir. NSD1 geninde (kromozomun 5q35 bölgesinde transkripsiyon düzenlemesinde görev alan histon metiltransferaz’ı kodlayan) bulunan mutasyonlar ve delesyonlar vakaların %75’inden sorumludur. Çoğu NSD1 değişimleri de novo meydana gelirken, bazı ailesel geçiş vakaları da belirlenmiştir. Birçok vaka sporadik olmasına rağmen, birkaç otozomal geçişli vaka da rapor edilmiştir. Şu ana kadar germline mozaizmi belirlenmemiş olup, normal ebeveynler için tekrarlama riskinin oldukça düşük (<%1) olduğu belirtilmiştir. Moleküler Tanı: FISH analizi, MLPA veya multipleks kantitatif PCR NDS1 genindeki tüm/parsiyal delesyonları; sekans analizi ise NDS1 genindeki mutasyonları tespit edebilmektedir. Del 5q35 FISH analizi hastaların %10’una, NSD1 tüm gen sekans analizi %27-93’üne tanı koyabilmektedir. Tüm bu analizlerle hastaların yaklaşık %80-90’ına tanı imkanı sunulmaktadır.

http://www.biyologlar.com/sotos-sendromu-del-5q35

Sinir Sistemi

Sinir sistemi, bir hayvanın içsel ve dışsal çevresini algılamasına yol açan, bilgi elde eden ve elde edilen bilgiyi işleyen, vücut içerisinde hücreler ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlayan, organların, kasların aktivitelerini düzenleyen bir organ sistemidir. Beyine sahip olmayan hayvanlarda, sinir sistemi düşünce ve duygu üretmez veya iletmez. Süngerler dışında tüm çok hücreleri hayvanlarda bulunur. Sinir sistemi uyaranların ve direktiflerin, bir yerden diğerine iletilmesini ve bilgilerin en faydalı şekle sokularak biçimlendirilmesini sağlayan sistem. Bu sistem üç kısma ayrılır: 1) Periferik (çevresel) sinir sistemi, 2) Santral (merkezî) sinir sistemi, 3) Otonom (bağımsız) sinir sistemi. Sinir dokusu: Nöron adı verilen sinir hücreleriyle, glia denen destek hücrelerden meydana gelir. Glia hücreleri nöronların arasında yer alır. Onlara desteklik yapar, beslenmelerini sağlar ve onları etkilerden korur. Nöronlar ise sinir sistemini fonksiyonel ve anatomik birimidir. Her nöron hücresinin bir gövdesi, iki veya daha fazla sayıda da uzantısı bulunur. Uzantılar akson ve dentrit adını alırlar. Dentritler uyarıyı uç kısımlardan alıp, hücre gövdesine iletirler. Akson ise uyarıları sinir gövdesinden götüren uzun sinir lifleridir. Akson içinde devamlı madde akımı vardır. Bu daha ziyâde plazma, stoplazma akımıdır, hücre gövdesinden akson sonuna doğrudur. Sinir sistemi içinde nöronlar gruplar hâlinde bulunurlar. Beyin ve omurilik dışındaki bu nöron gruplarına ganglion (sinir düğümü) adı verilir. Omurilik ve beyindeki değişik büyüklük ve şekilde olan nöron gruplarına nükleus (çekirdek) denir. Bu sinir hücrelerinin toplu olarak bulunduğu beyin ve omurilik sahaları gri cevher (substantia grisea) ismini alır. Bunun dışında kalan ve çoğunlukla myelinli sinir liflerinden meydana gelen sahaya da beyaz cevher (substantia alba) denir. Sinir lifinin yapısı: Akson gövdeden çıktıktan sonra kısa bir süre çıplak olarak seyreder ve daha sonra myelin kılıfıyla kaplanır. Buna göre sinir lifleri myelinli ve myelinsiz diye ikiye ayrılır. Sinir liflerinin çoğunluğunda myelin kılıfı vardır. “Myelin kılıfı”, lipid ve proteinden meydana gelir. Sinir lifinin en dışında ise, “schwann kılıfı” bulunur. Sinirde uyarı dalgasının yayılması: Bütün hücrelerin canlılık özelliklerinden birisi de dışarıdan gelen uyarıları fark edebilmesi ve buna reaksiyon göstermeleridir. Bu hâdise hücre zarının içiyle dışı arasındaki elektrik potansiyelinin içerisi, negatif olacak şekilde ve hücreden hücreye değişmek üzere ortalama -70 mV (minivolt) olması ile gerçekleşir. Bu dengeye hücre içindeki iyonlar ile, hücreyi kaplayan sıvının içindeki iyonların miktarlarının belli seviyelerde bulunmaları ile ulaşılır ve bu düzende hücre zarı enerji harcayarak aktif rol alır. Dışarıdan gelen mekanik, kimyevî ve elektrikli uyarılar hücre içindeki iyonlardan özellikle sodyumun (Na+) dışarıya ve potasyumun (K+) içeriye girmesine sebep olacak şekilde hücre zarını değiştirirler. Ancak bu giriş esnâsında herbirinin girme hızlarındaki ufak bir fark, çok küçük bir zaman biriminde hücre zarı etrâfındaki elektrik potansiyelini -70 mV’dan 0 mV’a doğru yaklaştırır. Sinir hücrelerini diğer hücrelerden ayıran özellikler, bu elektrik potansiyeli farkının komşu hücre uzantısı boyunca, yâni akson boyunca, bir önceki kısmın bir sonrakini uyarması şeklinde akıp gitmesi ve akson sonuna gelindiğinde, buradan diğer sinirlere veya başka cinsten hücrelere etki edecek kimyevî maddeleri salgılatmalarıdır. Myelinli ve myelinsiz sinirlerin farkı: 1) Myelinli sinirlerde iletim hızlı, myelinsiz sinirlerde ise yavaştır. 2) Myelinli sinirin uyarılma eşiği myelinsiz sinire göre daha düşüktür. Çünkü, akım küçük bir sahaya toplanmıştır ve birim sahaya düşen akım sıktır. Myelinsiz sinirde akım yayılmıştır. 3) Myelin kılıfının kalınlığına göre iletim hızı değişir. Sinir ne kadar kalınsa iletim o kadar hızlıdır. Çap 1 (bir) birim arttıkça iletim 6 kat artar. Reseptörler (duyu hücreleri): İç ve dış ortamdaki değişikliklerden organizmayı haberdar eden özel yapılardır. İnsan organizmasında çeşitli uyaranları cevaplayan değişik reseptörler bulunur. Gözdeki reseptörleri ışık, kulaktakileri ses, denge organındakileri vücudun durumu, derideki reseptörleriyse; basınç, sıcaklık, soğukluk gibi uyaranlar harekete geçirir. Periferik sinir sistemi: Çevresel sinirler ve bunların ilgili ganglionları periferik sinir sistemini meydana getirir. Periferik sinirler içinde iki türlü lif bulunur: Bunlardan duyusal lifler reseptörlerden başlar. Buradan aldıkları uyarıları omuriliğe ve beyine iletirler. Diğer lifler ise motor liflerdir. Motor lifler merkezden gelen uyarıları cevap organları ve dokularına götürürler. Bunlardan somatik motor lif olanları iskelet kaslarında sonlanırlar, otonomik lif olanları ise kalb kası, düz kas ve bezleri sinirlendirirler. Otonom (bağımsız) sinir sistemi: İrâde dışı olan fonksiyonlarla ilgilidir. Birbirleriyle bağlantılıdır ve esas olarak otonom sinir sistemi, merkezi sinir sisteminin bölümüdür. Otonom sinir sistemi iki bölüme ayrılır: 1) Sempatik sistem, 2) Parasempatik sistem. Bu iki sistemin fonksiyonları birbirinin tam tersidir. Hangisi hasara uğrarsa, gittikleri organda, diğerinin etkisi hâkim olur. Normal şartlarda, fonksiyon bakımından aralarında bir denge vardır. Her iki sistemin etkilerini şöyle sınıflandırabiliriz: 1. Gözün, göz çukurunda öne doğru fırlamasına sempatik sistem sebep olurken, parasempatik sistem aktivitesi arttığında göz, göz çukurunun içine gömülür. 2. Sempatik sistem göz bebeğini genişletir. Parasempatik sistem ise göz bebeğini daraltır. 3. Deride bölgesel damarları genişleterek kızarıklığa sebep olan sempatik sistem, aynı zamanda terlemeyi de azaltır. Parasempatiklerinse terlemeyi arttırıcı etkileri vardır. 4. Korku ve heyecan hâllerinde, sempatiklerin aktivitesi artar, tüyler diken diken olur. Parasempatiklerin bu etkisi yoktur. 5. Sempatikler kalbin kasılma gücünü ve atım sayısı ile kalpten bir dakikada atılan kan miktarını arttırırlar. Parasempatiklerse kalp kasılmasını ve atım hacmini ve sayısını azaltırlar. 6. Sempatikler safra boşalımını engellerken, parasempatikler safrakesesi kaslarını kasarak safra boşalımını sağlarlar. 7. Sempatikler sindirim sisteminin bütün fonksiyonlarını yavaşlatır, parasempatikler hızlandırırlar. 8. Sempatikler vücut damarlarında daralmaya sebep olarak, kan dolaşımını hızlandırırlar, kan basıncını yükseltirler. Parasempatikler damarları genişleterek dolaşımı yavaşlatırlar ve kan basıncını düşürürler. 9. Sempatikler mesâne kaslarını gevşeterek mesânenin boşalımını azaltırlar, parasempatikler bu kasları kasılmaya sevk edip mesâne sfinkterini de (kapak görevi gören büzücü kaslar) aksine gevşeterek mesâneyi boşaltırlar. 10. Kalın barsakların son kısımlarındaki büzücü kaslara (sfinkterler) sempatiklerin kasıcı, parasempatiklerin gevşetici etkileri vardır. 11. Pankreas’tan insülin salınmasını parasempatikler arttırırlar, sempatikler salınmayı engellerler. 12. Sempatiklerin katabolik (protein yıkıcı), parasempatiklerin ise anabolik (protoin yaptırıcı) etkileri vardır. Merkezî sinir sistemi: Beyin ve omurilikten meydana gelir. Sinir sisteminde haberler, elektriksel uyarılarla cevabın hâsıl olacağı organa iletilir. Bu, sâniyeden çok daha kısa zamanda olup biter. Canlı organizma çevreden sürekli uyarılar alırken, içten gelen uyarıları da alır ve bunlara cevap verir. İlkel organizmalarda bu cevaplar neslin de devâmını sağlayan savunma reaksiyonları şeklindedir. Bu savunmayı gâye edinen refleks mekanizmalar sâdece omuriliği olan canlılarda gözlenir. Fakat üst canlılar çevreden daha çok uyarı alır ve çevreyle uyum sağlaması daha önem kazanır. Bu şekilde üst canlılarda, daha çok sayıda uyarı alan reseptörler gelişir ve gelen uyarıları düzenleyen üst merkezler meydana gelmiştir ve beyin gelişmiştir. Beynin gösterdiği gelişme canlının sınıfına göre değişir. İnsan beyni diğer canlılar arasında en iyi gelişmişidir. Fakat insan beyni en iyi gören, en iyi koku alan yapıya sâhip değildir. O hâlde üstünlüğün sebebi nedir? 1) Hayâl etme, 2) Muhâkeme kâbiliyeti ve 3) Hâfıza ve bilgi depolama denen, bilgi ve olayların kodlanıp gereğinde tekrar hatırlanabilmesi, beynimizin üstünlüğünü sağlar. Beyin geliştikçe üst merkezler meydana gelir ki, bu genç yapılar daha kusursuzdur. İnsan beyni sürekli gelişir. Bu gelişmenin sınırı düşünülemez. (Bkz. Beyin) Sinir Sistemi Merkezi sinir Sistemi ve Periferik Sinir Sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. MERKEZI SINIR SISTEMI: Merkezi Sinir Sistemi 2 ana parçadan oluşur: beyin ve omurilik. Ortalama bir erişkinin beyni 1300-1400 gramdır. Beyin 100 milyar sinir hücresi (nöron) ve trilyonlarca “glia” denilen destek hücrelerinden oluşur. Omurilik ise yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Omurilik Kolumna Vertebralis denilen birçok kemikten oluşmuş bir kemik yapı içinde bulunmaktadır. Kolumna Vertebralis 70 cm uzunluğundadır, yani omurilik kolumna vertebralisten oldukça kısadır. BEYNI OLUSTURAN YAPILAR: Serebral Korteks: Korteks kelimesi latince “kabuk” kelimesinden gelmektedir. Kalınlığı 2-6 mm arasındadır. Serebral korteksin sağ ve sol yarısı korpus kallosum denilen, kalın bir bant oluşturan sinir lifleri ile birbirine bağlanmıştır. İnsanlarda serebral korteksin yüzeyi pek çok girinti ve çıkıntıyla kaplıdır. Korteksdeki çıkıntılara girus girintilere ise sulkus denir. Yüksek seviyeli bir memeli olan insanlarda bu girinti ve çıkıntıların sayısı çok fazlayken fare, sıçan gibi düşük seviyeli memelilerde bu girinti ve çıkıntıların sayısı daha azdır. Fonksiyonu: Düşünme, istemli hareket, dil, sonuç çıkarma, algılama. Serebellum (Beyincik): Serebellum kelimesi latince “küçük beyin” kelimesinden gelmektedir. Serebellum beyin sapının hemen arkasındadır. Serebellum serebral korteks gibi hemisferlere ayrılır ve bu hemisferleri saran bir korteksi vardır. Serebellumun fonksiyonu hareket, denge ve postürün sağlanmasıyla ilgilidir. Beyin sapı: Beyin sapı, talamus ile omurilik arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Beyin sapındaki yapılar, medulla, pons, tektum, retiküler formasyon, ve tegmentumdur. Beyin sapındaki bazı alanlar kan basıncı, kalp hızı ve solunum gibi hayati fonksiyonların düzenlenmesinden sorumludur. Hipotalamus: Bir bezelye tanesi büyüklüğündeki bu küçük yapı beynin tabanında yer alır. Beynin üç yüzde birini oluşturmasına rağmen çok önemli davranışlardan sorumludur. Hipotalamus vücudun termostatıdır. Eğer vücut çok ısınırsa, hipotalamus bunu algılar ve derideki kapiler damarların genişlemesini sağlar, bu da vücudun soğumasına yol açar. Hipotalamus ayni zamanda hipofiz bezini de kontrol eder. Duyguların, açlığın, susuzluğun ve sirkadian ritmin düzenlenmesinde rol oynar. Talamus: Talamus periferden gelen duyusal bilgiyi alıp bunu serebral kortekse ileten bir röle gibidir. Ayrıca serebral korteksden gelen bilgileri de omurilik ve beynin diğer kısımlarına iletir. Fonksiyonu duyusal ve motor integrasyondur. Limbik Sistem: Limbik sistem amygdala, hipokampus, mamilari kitleler ve singulat girusun da dahil olduğu bir gurup yapıdan oluşur. Bu alanlar verilen bir uyarıya karsı gösterilen duygusal cevabi kontrol etmede önemlidir. Bu sistemin pir parçası olan hipokampusun ise öğrenme ve hafıza olaylarında önemli fonksiyonu vardır. Bazal Ganglia: Ganglia kelimesi ganglion kelimesinin çoğuludur, yani ganglionlar anlamına gelir. Bazal ganglia hareketin koordinasyonundan sorumludur. Globus pallidus, kaudat nükleus, subtalamik nükleus, putamen ve substantia nigra denilen yapılardan oluşur. Orta beyin: Orta beyin superior ve inferior kollikuli ve red nükleustan oluşur. Orta beyin görme, duyma, göz ve vücut hareketlerinden sorumludur. PERIFERIK SINIR SISTEMI: Periferik Sinir Sistemi somatik sinir sistemi ve otonom sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. a)Somatik Sinir Sistemi: Merkezi sinir sistemine duyusal bilgi gönderen periferik sinirlerden ve iskelet kaslarını inerve eden motor sinir liflerinden oluşur. b) Otonom Sinir Sistemi (OSS): Otonom sinir sistemi üçe ayrılır: sempatik sinir sistemi, parasempatik sinir sistemi ve enterik sinir sistemi. Otonom Sinir Sistemi salgı bezlerini ve iç organların düz kaslarını kontrol eder. Çoğu zaman OSS nin çalıştığının farkında bile değilizdir, çünkü OSS refleks bir şekilde istemsiz olarak çalışır. Örneğin kan basıncımızdaki yada kalp hızımızdaki değişiklikleri fark etmeyiz bile. Bazı insanlar OSS nin kan basıncı ve kalp hızı gibi bazı fonksiyonlarını eğitimle kontrol edebilirler. OSS iki durumda çok önemli fonksiyon yapar. Birincisi “kaç veya savaş” denilen acil durumlarda ve ikincisi de “dinlen ve sindir” denilen acil olmayan durumlardır. OSS salgı bezlerini ve bazı kasları kontrol eder. Bu kaslar şunlardır. Derideki kaslar: Saç follikülerindeki düz kaslar. Kan damarlarındaki düz kaslar. Gözdeki iris (düz kas). Mide, bağırsaklar ve idrar kesesindeki düz kaslar. Kalp kası. Somatik sinir sisteminde merkezi sinir sistemi ile hedef organ arasında yalnızca bir nöron varken otonom sinir sisteminde 2 nöron vardır. Sempatik Sinir Sistemi: Sinir sisteminin bu bölümüne sempatik denilmesinin sebebi duygularla paralel hareket etmesindendir.Güneşli güzel bir günde parkta dolaşırken, karsınıza kuduz bir köpek çıkarsa ne yaparsınız? Ya kaçar ya da köpekle dövüşürsünüz. Bu reaksiyona “dövüş ya da kaç cevabı denir. Bu tür reaksiyonlarda SSS i aktive olur, kan basıncı artar, kalp hızlanır ve sindirim yavaşlar. Sempatik preganglionik nöronlar omuriliğin torasik ve lumbar kısımlarının lateral gri boynuzundadır. Buradan çıkan lifler sempatik ganglion zincirine gelir. Burası postganglionik sempatik nöronların bulunduğu yerdir. Normal bir yetişkinde 3 servikal, 12 torasik, 4-5 lumbar ve değişik sayıda sakral ganglia vardır. SSS ekstiremitelerdeki kan damarları üzerine tonik (sürekli) konstriktör etkide bulunur. Korku ve öfke gibi uyaranlarla vücudu “dövüş yada kaç” reaksiyonuna hazırlar. Kalp hızlanır, göz bebekleri genişler, deri terler. Kan deri ve sindirim sisteminden iskelet kaslarına yönlendirilir, sindirim ve üriner kanallardaki sfinkterler kapanır. Parasempatik Sinir Sistemi: Parasempatik sinir sistemi genelde sempatik sinir sistemini dengeleme yönünde fonksiyon gösterir. Preganglionik nöronları, beyin sapı nükleuslarında ve sakral omuriliktedir. Parasempatik sistem kalbi yavaşlatır, tükürük ve barsak salgılarını artırır ve barsak hareketlerini artırır. YAPI SEMPATİK UYARI PARASEMPATİK UYARI iris Pupil Dilatasyonu Pupil Constriksiyonu Tükürük bezleri Tükürük yapımı azalır Tükürük yapımı artar Ağız-burun mukozası Mukus yapımı azalır Mukus yapımı artar Kalp Atım hızı ve kasılma gücü artar Atım hızı ve kasılma gücü azalır Akciğer Broş kasları gevşer Bronş kasları kasılır Mide Peristalsis azalı Mide sekresyonu artar, motilite artar İnce barsak Motilite azalır Sindirim artar Kalın barsak Motilite azalır Sekresyon ve motilite artar Karaciğer Glikojenin gulükoza dönüşümü artar Böbrek İdrar sekresyonu azalır İdrar sekresyonu artar Adrenal medulla Norepinephrine ve epinephrine salınır İdrar kesesi Kese duvarı gevşer, sfinkter kapanır Kese duvarı kasılır, sfinkter gevşer 3)Enterik sinir sistemi: Enterik sinir sistemi iç organları innerve eden sinir liflerinden oluşmuş bir ağdır. Merkezi sinir sistemi ile periferik sinir sistemi arasındaki farklar: 1. Merkezi sinir sistemindeki nöron topluluklarına nükleus denir. 2. Periferik sinir sistemindeki nöron topluluklarına ganglion denir. 3. Merkezi sinir sistemindeki akson topluluklarına traktus denir. 4. Periferik sinir sistemindeki akson topluluklarına sinir denir. Kaynak: ansiklopedi.turkcebilgi.com

http://www.biyologlar.com/sinir-sistemi-3

Cri du Chat Sendromu (Del 5p15.2)

Cri du Chat sendromunda, karakteristik fenotipik özellikler 5. kromozomun kısa kolunda bulunan parsiyel delesyondan kaynaklanmaktadır. Canlı doğum oranları 1:20000 ile 1:50000 olarak bilinen bu sendromun %85'i de novo gerçekleşmekte, yaklaşık %12'si ise anne ya da babadaki dengeli translokasyon veya inversiyon taşıyıcılığından kaynaklanmaktadır. Sendromun sık görülen klinik bulguları; yenidoğan döneminde kedi miyavlaması şeklinde tiz ve yüksek sesli ağlama, hipotoni, kraniyofasiyal dismorfizm (mikrosefali, hipertelorism, geniş yüz, strabismus, geniş nazal köprü, epikantus, mikrognati), ciddi psikomotor gerilik ve mental retardasyondur. Cri du Chat’li olgularda genellikle intrauterin dönemde beyin sapı ve serebellum malformasyonları saptanmakta ve bu psikomotor gelişme geriliğinin nedeni olarak düşünülmektedir. Hastaların 1/3’ünde değişik kardiyak anomalilerin eşlik edebileceği bildirilmiştir. Olguların %75-90'ı hayatın ilk yılı içinde kaybedilmekle birlikte, 50 yaşına kadar yaşayan olgular da bildirilmiştir. Moleküler Tanı: Tanı, klinik ve sitogenetik/moleküler sitogenetik araştırmalarla konulmaktadır. Birinci aşamada sitogenetik olarak tespit edilebilen translokasyon, inversiyon veya delesyonların araştırılması amacıyla kromozom analizi (karyogram) önerilmektedir. S,togenetik analizlerde herhangibir anomali bulunmayan vakalarda delesyonun tespitini hedefleyen Del 5p15.2 FISH analizi önerilmektedir.

http://www.biyologlar.com/cri-du-chat-sendromu-del-5p15-2

Her yönü ile renal hücreli karsinom

20. Ulusal Kanser Kongresi çerçevesinde, 20 Nisan’da Prof. Dr Şuayib Yalçın moderatörlüğünde gerçekleştirilen “360 derece RCC” adlı oturumda renal hücreli karsinom (RCC) ele alındı.Pfizer’in davetlisi olan konuşmacılar Hollanda Kanser Enstitüsü Üroloji Departmanı’ndan Prof. Axel Bex ve Viyana Üniversitesi’nde Renal Hücreli Karsinom Program Direktörlüğünü yürütmekte olan medikal onkolog Prof. Manuela Schmidinger, teşhis anından tedavinin her aşamasına, renal hücreli kanser tedavisinde ekip çalışmasının önemine dikkat çektilerRCC’de Multidisipliner Yaklaşım ZorunludurProf Bex, Avrupa Birliği’nde her yıl yaklaşık 60.000 hastaya renal hücreli kanser teşhisi konduğunu, her yıl ortalama 26.000 hastanın bu hastalık nedeniyle kaybedildiğini, renal hücreli kanser hastaların üçte birinin teşhis konmadan daha önce metastaz geliştirdiğini, geriye kalan hastaların da yarısının tedavinin ilerleyen evrelerinde metastazla karşı karşıya kaldıklarını belirtti. “Böbrek kanserinin öncelikli tedavisi cerrahidir. Eğer mümkünse, hasta olan böbrek parsiyel veya total nefrektomi ile çıkarılmalı, sonrasında hasta metastaz açısından düzenli olarak takip edilmelidir.” diyen Prof Bex, çalıştığı kurumda düzenli olarak bir araya gelerek hastada takibini beraber gerçekleştiren Multidisipliner Üroonkoloji Konseyi’nde ürolog, medikal onkolog, radyasyon onkologu, patolog ve radyologların yanı sıra gerekli durumlarda beyin cerrahı, genel cerrah ve göğüs cerrahının da katılımlarının olduğunu belirtti. Hedefe yönelik tedaviler çağında, metastatik RCC hastalarının sağkalım beklentilerinin oldukça uzadığının altını çizen Bex, bu ajanlara yönelik primer tümör yanıtının tedavinin ilk aylarından itibaren gözlemlenebildiğini, devam etmekte olan neoadjuvan ve adjuvan tedavi çalışmalarının sonuçları açıklandığında cerrahi yaklaşımla hedefe yönelik tedavilerin bir araya geleceğini söyledi. Türkiye’deki meslektaşlarına yönelik verdiği özet mesajda, renal hücreli kanser hastalarını muhakkak multidisipliner bir ekiple takip etmelerini, prognostik faktörler ve cerrahi kararını etkileyen koşulların dikkatle incelenmesini ve eğer mümkünse hasta takibinde eğitim hemşirelerinden destek alınmasını önerdi. Prof Manuela Schmidinger, onkolojiye multidisipliner yaklaşım konusunda şunları söyledi: “Multidisipliner yaklaşımın değerine kesinlikle inanıyorum. Öncelikle, birlikte çalıştığım patologla çok görüşüyorum. Patologlar bazen tümörün nasıl davrandığını, hatta tam olarak hangi histolojik alt tip olduğunu söyleyebiliyor. Çoğunlukla bana hasta sevk eden ürologlarla da güçlü ilişkiler içindeyim. Bunun yanı sıra, kemik metastazı için birçok hastamı ameliyata gönderdiğim ortopedik cerrahla güçlü bir ilişkim var. Ayrıca akciğer metastazını yok etmek için göğüs cerrahlarıyla, diğer metastazlar, örneğin karaciğer metastazı için genel cerrahlarla birlikte çalışıyorum. Ayrıca zaman zaman stereotaktik radyocerrahi için hasta gönderdiğim radyoterapistle birlikte çalışıyorum. Yani bu alanda rolü olan birçok disiplin var. Kurul olması iyi bir fikir, ancak tıbbi tedavi kararı tamamıyla tıbbi onkolog tarafından alınmalıdır.RCC’de Tedavi Algoritmaları ve Tedavi Yönetimi Prof Schmidinger, renal hücreli kanserlerde bir paradigma değişimi söz konusu olduğunu belirterek şöyle konuştu: “RCC tedavisinde elimizde sitokinlerden başka hiçbir tedavi alternatifi olmadığı bir dönemden, hedefe yönelik tedavi seçeneklerinin hızla arttığı bir çağa geldik. Sunitinib, sorafenib, bevasizumab inteferon alfa kombinasyonu, temsirolimus, pazopanib, everolimus ve aksitinib gibi oral, intravenöz ve subkutan tedavi seçeneklerimiz mevcut. Bu ajanların etkinlik açısından birinci ve ikinci basamakta birbirleriyle kıyaslandıkları çalışmalarda, 3 yıla yaklaşan medyan genel sağkalım sürelerine ulaşıldı. İyi ve orta prognozlu hastalarda, sunitinib ve pazopanib gibi seçeneklerimiz mevcut. Bu seçenekleri değerlendirirken, tedaviden beklentimizin ne olduğunu tanımlamak gerekiyor. Ancak bu sayede her hasta için doğru ilacı seçmek mümkün olabilir. Sunitinib ve pazopanibi birbirleriyle kıyaslayan iki randomize çalışmanın sonuçları geçtiğimiz aylarda açıklandı. Bu çalışmaların sonuçlarını doğru yorumlamak gerekir. PISCES Çalışması’nda, her iki ilacı ardışık olarak kullanan hastalara, eğer iki ilaç etkinlik açısından eşit olsaydı yaşam kalitesi açısından hangisini kullanmayı tercih edeceklerini sordular. Hastaların büyük çoğunluğu, tercihini pazopanibden yana kullandı. Çünkü bu soru hastalara sunitinib tedavisi şemasındaki rutin iki haftalık aradan hemen önceki en zorlu gün olan 28. günde sorulmuştu. Hastaların büyük çoğunluğu, her iki ilacın etkinliğini denk varsayarak tercihlerini pazopanibden yana kullandılar. Öte yandan, birkaç ay sonra sonuçları açıklanan COMPARZ Çalışması’nın per protokol verileri incelendiğinde, sunitinib ile elde edilen 10.2 aylık medyan progresyonsuz sağkalım süresinin pazopanib ile elde edilen 8.4 aylık süreden istatistiksel anlamlı olarak daha uzun olduğunu görüyoruz. Bunun gibi noninferiyorite çalışmalarında, tedaviye yönelinen (ITT) hasta grubunda elde edilen verilerle per protokol analiz sonuçlarının tutarlı olması beklenir –ki maalesef bu çalışmada bu tutarlılık elde edilemedi. Bu durumda, yaşlı ve komorbiditeleri olan hastalarda, bazen yaşam kalitesini belirli bir düzeyde tutmak, daha uzun sağkalım beklentisinden daha öncelikli bir kriter olabiliyor ki bu durumda pazopanib daha iyi bir seçenek olabilir. Öte yandan, vereceğimiz tedaviden temel beklentimiz etkinlik olduğunda, sunitinib hala ilk basamakta tercih edilmesi gereken ilaç olarak görünüyor. Yapılan çalışmaların bize gösterdiğine göre; ilk basamakta progresyonsuz sağkalım ne kadar uzunsa genel sağkalım da o kadar uzun olacaktır.”RCC’de Tedavi YönetimiBir hastada tedaviye mümkün olduğunca uzun süre idame edildiğinde neler yapılacağını anlatan Dr. Schmidinger şu bilgileri verdi: “Bu tedaviyi en iyi biçimde ajan seçerek kullanmak gerekir ki sonuçlar optimize olsun. Hastalara yan etkiler konusunda doğru bilgi vermek, profilaktik önlemler kullanmak gerekir. Yan etkiler doğru yönetilmediğinde hastalığın seyrinde bir değişiklik yaşanabilir ve doz azaltmak iyi fikir olmayabilir. Hastaya dozajın önemi ve dozyanıt ilişkisi hakkında bilgi vermemiz ve hastalık progresyonuna sıklıkla bakmamız gerekir.” Dr. Schmidinger, son olarak, kendisi de onkolog olan bir hastasıyla ilgili bir anısını aktararak konuşmasını tamamladı: “Eskiden Abraham Lincoln’ün ‘Önemli olan yaşamınızda ne kadar yıl olduğu değil, yıllarınızın ne kadar yaşamla dolu olduğudur’, cümlesini çok seven bu meslektaşım, bir gün kendisi RCC’ye yakalandıktan sonra, “’Meğer yıllarıma yaşam eklemek benim, yaşamıma yıllar eklemek doktorumun göreviymiş.’ dedi. Bir hastanın yaşamına yıllar eklemek, o hasta için en doğru tedaviyi mümkün olan en uzun süre boyunca verebilmekten geçer. Ayrıca unutulmamalıdır ki, etkinlik yaşam kalitesine önemli ölçüde katkıda bulunur.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/her-yonu-ile-renal-hucreli-karsinom

OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI

A- TRİZOMİK SENDROMLAR : 1. Mongolizm (Down Sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau Sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B-DELESYON SENDROMLARI : 1. Kedi Miyavlaması Sendromu (Cri du Chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf- Hirschhorn Sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Trizomi 8, Trizomi 9 5. Halka (Ring) kromozom sendromu C- PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : 1- Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. SEKS KROMOZOMU ANOMALİLERİ 1. Turner Sendromu 2. Klinefelter Sendromu Kromozom anomalisi insidansı 1/142 Canlı Doğam Bebeklerde Kromozom Anomalisi İnsidansı Down Sendromu (21-trizomi)................. 1/800 18-trizomi sendromu............................ 1/8.000 13-trizomi sendromu............................ 1/20.000 Turner Sendromu (kız)......................... 1/10.000 Klinefelter sendromu (erkek).................. 1/1.000 Poly-X anomalisi (kız).......................... 1/1.000 XYY-karyotipi (erkek).......................... 1/1.000 Dengeli yapısal yeniden düzenleme........... 1/500 Dengesiz yapısal yeniden düzenleme......... 1/1700 TEMEL KROMOZOM ANOMALİLERİ 1. Hücre bölünmesi sırasındaki hataya bağlı olanlar A. Ayrılamama (Nondisjunction) B. Anafazda geri kalma (Anafaz lag.) 2. Mozaisizm 3. Kromozomlardaki sayı anomalileri 4. Kromozomlardaki şekil anomalileri I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar :

http://www.biyologlar.com/otozomal-kromozom-hastaliklari

PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI

Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) Prof.Dr.Yurdanur KILINÇ

http://www.biyologlar.com/parsiyel-trizomi-sendromlari

AMİNO ASİTLER ve PROTEİNLER

I. Amino Asitler: Proteinler, DNA tarafından kodlanan 20 farklı α-amino asitten meydana gelen, lineer ve dallanmamış polimerlerdir. Proteinlerin enzimatik kataliz, hormonal regülasyon, transport ve depolama, kontraksiyon, deri ve kemiklerin yapıtaşını oluşturma ve immün savunma gibi çok önemli fonksiyonları vardır. Amino asitler, proteinlerin monomerik birimleri veya yapıtaşlarıdır ve özel bir tip kovalen bağ olan peptid bağlarıyla birbirlerine bağlanırlar. Doğada 300'den fazla amino asit tanımlanmış olmasına rağmen, memeli proteinlerinin yapısında sadece 20 tanesi bulunur. Prolin dışındaki her bir amino asitin α-karbon atomuna bağlı bir karboksil, bir amino ve bir de belirleyici yan zincir grubu (R grubu) bulunur. Prolin ise siklik bir yapıya sahiptir ve amino grubu yerine imino grubu taşır. Proteinlerde DNA tarafından kodlanmayan birkaç amino asit bulunabilir. Bunlar, 20 temel amino asitin türevleridirler, 4-hidroksi prolin, 5- hidroksi lizin, ε-N-metil lizin, 3-metil histidin, γ-karboksi glutamat, dezmozin ve izodezmozin gibi. Proteinlerde karboksil ve amino grupları peptid bağının yapısına girdiklerinden, kimyasal reaksiyonlara katılmazlar. Bu nedenle, bir amino asitin, bir proteinin yapısında oynadığı rol yan zincirin özelliklerine göre belirlenir ve sınıflandırma da yine buna göre yapılır: A) Nonpolar Yan Zincirliler: Glisin(Gly), En küçük amino asittir ve yan zincir olarak bir H atomu taşır. Optik olarak aktif olmayan tek α-amino asittir. Kollajenin yapısında bulunur, kreatin, glutatyon, porfirinler ve pürinlerin biosentezi ile k.c.de konjugasyon ve detoksifikasyonda kullanılır. Alanin(Ala), Yan zincir olarak hidrofobik bir metil grubu taşır. Dolaşımda amonyak taşır. Valin, Lözin, İzolözin(Val, Leu, Ile), Dallı zincirli alifatik amino asitlerdir. Nonpolar R grupları vardır ve hidrofobik interaksiyonlara katılırlar. İzolösinin 2 asimetrik karbonu ve 4 izomeri vardır. Fenilalanin(Phe), R grubunda planar bir hidrofobik fenil halkası bulunur. Tirozin ve triptofanla birlikte aromatik amino asitlerdendir. Bu nedenle U.V. ışığını absorbe eder. Bu özellik bir solüsyondaki protein konsantrasyonunun ölçümünde kullanılır. Triptofan(Trp), Yapısında bir indol halkası bulunur. Bu indol grubu 280 nm.de U.V. ışığını absorbe eder, bundan yararlanılarak spektrofotometrik olarak protein konsantrasyonu ölçülebilir. Bu amino asit, serotonin, melatonin ve nikotinamidin prekursorudur. Metiyonin(Met), R grubunda, kükürde bağlı bir metil grubu taşır. Transmetilasyon reaksiyonlarında S-adenozil metiyonin şeklinde metil grubu vericisidir.ör. epinefrin, kreatin ve melatonin sentezinde. Vücuttaki kükürt içeren bileţiklerin hemen hepsi metiyoninden türer. Prolin(Pro), Amino grubu yerine imino grubu taşır. Rotasyonu engelleyen rijid bir halka yapısı vardır, bu nedenle polipeptid zincirlerinde katlanmayı zorlaştırır. Kollajenin yapısında bulunur. B) Polar Asidik Yan Zincirliler: (Dikarboksilik asitler, iki tane karboksil grubu taşırlar) Aspartik asit(Asp), pH=7 de iyonize haldedir. Anyonik formuna aspartat denir.Aspartatın yapısında bulunan anyonik karboksilat (COO ) grupları, suda çözünen proteinlerin yüzeyinde bulunur. Üre sentezi, transaminasyon, pürin ve primidin sentezine katılır. Glutamik asit(Glu), Fizyolojik pH'da iyonize haldedir. Anyonik formuna glutamat denir. Amonyak metabolizmasında önemli yeri vardır. C) Polar Bazik Yan Zincirliler: Lizin(Lys), Kuvvetli baziktir. Asidik amino asitlerin negatif yüklü gruplarıyla iyonik bağlar oluşturur. Kollajenin yapısında hidroksillenmiş olarak bulunur. Histidin(His), Zayıf baziktir. Aromatik bir a.a.tir. Bir proteinin yapısına girdiğinde iyonik çevrenin özelliğine göre pozitif yüklenebilir, bu özellik miyoglobinin fonksiyonunda önemlidir. His, β-karbonunda bir imidazol grubu taşır. Bu grup, asit-baz regülasyonunda tamponlamada önem taşır.ör. Hb'de olduğu gibi. Histidinin dekarboksilasyonuyla histamin oluţur. Arginin(Arg), γ-karbonunda pozitif yüklü guanidyum grubu bulunur. Kreatin, protamin ve histonların sentezinde kullanılır. D) Polar Nötral Yan Zincirliler: Serin(Ser), Zayıf asidik -OH grubu taşır. Fosfo ve glikoproteinlerdeki bağ yapısında bulunur.Pekçok enzimin aktif merkezinde seril hidroksil grubu bulunur. Treonin(Thr), Yan zincirinde ikinci bir asimetrik karbon atomu bulunur, bu nedenle 4 izomeri vardır. Serinde olduğu gibi, hidroksil grubu fosforik asit ve şeker bakiyeleri ile reaksiyona girer. Sistein(Cys), Metiyonin varsa sentezlenebilir. Yan zincirinde sülfidril (-SH) grubu bulunur ve pekçok enzimin aktif merkezinde yer alır. İki sisteinin -SH grupları okside olarak sistini oluştururlar. Sistinde, disülfid bağı (-S-S-) denilen kovalen bir çapraz bağ bulunur. Keratinde bulunur. Tirozin(Tyr), Fenilalaninden sentezlenir. Fenolik hidroksil grubu içeren aromatik amino asittir. Fizyolojik pH'da anyonize haldedir. Tiroksin, melanin ve katekolaminlerin biosentez ön maddesidir. Hem tirozin hem de tirozinin prekursoru olan fenilalanin, U.V. ışığını absorbe ederler. Asparagin(Asn), Aspartik asidin amid türevidir. Yan zinciri ne asidik ne de baziktir ama polardır ve hidrojen bağı oluşumuna katılır. Glikoproteinlerdeki karbohidrat yan zinciri genellikle Asn'in amid grubu üzerinden bağlanır (N-glikozid bağı). Glutamin(Gln), Glutamik asidin amididir. γ-amido azotu pürin ve primidin sentezinde kullanılabilir, amonyağın taşınması ve dokuda tutulmasını sağlar veya böbrek tübülüs hücrelerinde amonyak açığa çıkartabilir. Bu son reaksiyonu glutaminaz katalizler ve asitbaz regülasyonunda önemlidir. Optik Aktivite: Glisin dışında, tüm amino asitlerin en az bir tane asimetrik karbon atomu vardır ve optik olarak aktiftirler. Bunlar da D ve L olmak üzere iki ayrı konfigürasyonda olabilirler. Ancak proteinlerin yapısında bulunan tüm amino asitler L konfigürasyonundadır. D amino asitler ise bazı antibiyotiklerde ve bakteriyel hücre duvarlarında bulunurlar. Amfoterik Özellikler: Amino asitler amfoterik moleküllerdir yani hem bazik hem asidik gruplar taşırlar. Monoamino- monokarboksilik asitler, sulu çözeltilerde dipolar moleküller yani zwitteriyon ţeklinde bulunurlar; α- karboksil grubu dissosiye ve negatif yüklüdür, α- amino grubu protonlanmış ve pozitif yüklüdür, yani molekül nötrdür. Asidik pH'da karboksil grubu bir proton alır ve molekülün net yükü pozitiftir, bazik pH'da amino grubu proton kaybeder, net yük negatiftir. Bir amino asitin net yükünün sıfır olduğu pH'ya izoelektrik nokta denir. Proteinler bu noktada çökerler. II. Proteinlerin Yapısı: Proteinlerin yapısında bulunan 20 amino asit, peptid bağlarıyla birbirlerine bağlanırlar. Birbirine bağlanmış amino asitlerden oluşan lineer bir dizi, bir protein molekülünün üç boyutlu yapısını oluşturmak için gerekli olan bilgiyi taşır. a) Primer Yapı: Bir proteindeki amino asit dizisine denir. Amino asitler birbirlerine kovalen peptid bağlarıyla bağlanmışlardır. Bu bağ, bir amino asitin α-karboksil grubu ile diğerinin α-amino grubu arasında bir molekül su çıkışıyla kurulur. Peptid bağları, proteinleri denatüre eden sıcaklık ve yüksek üre konsantrasyonu gibi durumlarda kırılmaz. Ancak çok yüksek sıcaklıkta, uzun süre güçlü asit ve bazlarla muamele edildiğinde kırılabilir. Amino asitlerin peptid bağlarıyla bağlanmaları, dallanmayan zincir ţeklindeki polipeptidleri oluţturur. Bir polipeptidin her bir amino asidine bakiye (rezidü) denir. Peptid bağı, parsiyel çift bağ karakterindedir, rijid ve planardır ve bağ etrafında serbest rotasyon olmaz. Genellikle trans şeklindedir, yüksüz ama polardır. b) Sekonder Yapı: Lineer dizide, komşu amino asitlerin birbirleriyle olan ilişkileri ve düzenlenmeleri sekonder yapıyı oluşturur. En önemli özelliklerinden birisi, bir peptid bağının -CO grubuyla, diğerinin -NH grubu arasında kurulan hidrojen bağlarıdır. Hidrojen bağları eğer, aynı zincir içindeki peptid bağları arasında kurulmuşsa, α- heliks denilen yapılar oluşur. Bu spiral şeklinde, sıkı paketlenmiş bir yapıdır. Eğer hidrojen bağları farklı zincirlerdeki peptid bağları arasında ise, β-tabakalı yapı meydana gelir. Bu yapı, hem globüler hem de fibröz proteinlerde bulunabilir. c) Tersiyer Yapı: Daha uzak amino asit bakiyeleri arasındaki ilişkiyi yansıtır. Bir polipeptid zincirinin primer yapısı tersiyer yapıyı da belirler. Nonkovalan bağ olarak, hidrojen bağları dışında, yapıda stabilizasyonu sağlayan, hidrofobik interaksiyonlar ve yan zincirlerdeki negatif ve pozitif yüklü gruplar arasında iyonik etkileşimler de vardır. Kovalan bağ olarak disülfid köprüleri bulunur. Tersiyer yapı, polipeptid zincirlerinin uzaydaki 3 boyutlu düzenlenişini, dolayısıyla da proteinin şeklini belirler. d) Kuarterner Yapı: İki veya daha fazla polipeptid zincirinden oluşan proteinlerin, bu polipeptid alt ünitelerinin düzenlenmesiyle oluşan yapıdır. Alt üniteler arasında nonkovalen bağlar vardır. Herbir alt üniteye protomer veya monomer denir. Protein Denatürasyonu: Peptid bağları hidrolizi olmadan, proteinin katlanmalarının açılması ve yapının düzensizleşmesi sonucunda meydana gelir. Sıcaklık, organik çözücüler, mekanik karıştırma, kuvvetli asit-baz, deterjan veya ağır metallerin etkisiyle olabilir. Bazen geri dönüşümlüdür. Protein denatürasyonu sonucunda çözünürlük kaybolur ve presipitasyon olur. Protein Sınıfları: Başlıca iki büyük sınıf vardır; 1- Globüler Proteinler: Bir veya daha fazla sayıda polipeptid zincirinin sıkı globüler formlar halinde katlanmasıyla oluşurlar. Genellikle çözünebilen ve hareketli moleküllerdir. ör.Hb ve Mb. 2- Fibröz Proteinler: Düz polipeptid zincirlerinin tek bir eksen üzerinde paralel veya antiparalel yerleşerek fiberler veya tabakalar oluşturmasıyla meydana gelirler. Genellikle çözünmeyen ve hareketsiz mpleküllerdir. ör. kollajen, elastin, keratin. III. Protein Metabolizması: Amino asit katabolizmasının ilk fazı transaminasyon ve oksidatif deaminasyon ile α- amino gruplarının ayrılması sonucunda amonyak ve α-ketoasit oluşumunu kapsar. Serbest amonyak büyük oranda üre sentezi için kullanılır, az bir kısmı direkt idrarla atılır. İkinci fazda, α-ketoasitlerin karbon iskeletleri, CO2, su, glıkoz, yağ asidi veya keton cisimlerine metabolize olabilen ara ürünlere dönüşür. Azotun vücutta başlıca kaynağı diyetle alınan amino asitlerdir. Atılım ise, üre, amonyak ve amino asit metabolizmasının diğer metabolitleri şeklinde olur. Başlıca görevi enerji sağlamak olan karbohidratlar ve triaçilgliserollerin aksine, proteinlerin primer rolü, biosentez reaksiyonlarında özellikle doku proteinlerinin sentezinde görev almaktır. Yakıt olarak kullanımı sekonderdir. Fazla miktardaki amino asitler, triaçilgliserol veya glikojen gibi depo edilmez. Bunların, karbon iskeletleri glukoz veya yağa, amino grupları da amonyağa çevrilip, metabolize edilir. Azot Dengesi: Sağlıklı ve uygun beslenen bir erişkinin, idrar, deri ve gayta ile kaybettiği günlük azot miktarı, günlük toplam alınan azot miktarına denkse, azot dengesi söz konusudur. Azot kaybı, alımdan fazlaysa negatif azot dengesi söz konusudur. Bu durum doku kaybı olan hastalıklar ve açlıkta olur. Vücut proteinlerinin kaybı totalin 1/3 üne ulaşıtsa ölümcül olur. Azot kaybı alınandan azsa pozitif azot dengesi söz konusudur, büyüme çağındaki çocuklarda olduğu gibi. 1) Protein Sindirimi: Proteinler, ince barsaktan emilemeyecek kadar büyüktürler ve amino asitlere hidroliz olmaları gerekir. Diyetle alınan proteinlerin sindirimi (proteoliz), kaynaklarına göre 3 grup enzimle gerçekleşir; a) Mide: Proteinlerin mideye geçiţi gastrik mukozadan gastrin salınımını uyarır, bu da kan yoluyla yine gastrik mukozaya etki ederek parietal hücrelerden HCl, seröz hücrelerden pepsinojen salgısına neden olur. Protein sindirimi midede hidroklorik asit ve pepsin içeren bir sıvıyla başlar. HCl, mikroorganizmaları öldürür, proteinleri denatüre eder ve pepsin etkisi için asidik ortam yaratır. Proteolitik bir enzim olan pepsin bir endopeptidazdır (fenilalanin ve tirozin arasındaki bağlara etki eder) ve asidik pH da çalışır. Midenin seröz hücrelerinden inaktif pepsinojen olarak salınır, HCl veya diğer pepsin moleküllerince aktif pepsine çevrilir. Peptik hidroliz sonucunda, büyük peptidler ve az miktarda serbest amino asit açığa çıkar. b) Pankreas: Asidik mide içeriğinin i.barsağa geçmesiyle g.i. hormonlar olan sekretin ve kolesistokinin salınır. Pankreasın asiner hücrelerinden, kolesistokinin (pankreozimin) etkisiyle, proenzim halinde endopeptidazlar ve karboksipeptidazlar salınır. Sekretin de bikarbonat salınımını sağlar. Önce tripsinojen, duodenal epitelyal hücrelerce salınan enteropeptidez (enterokinaz) aracılığıyla aktive edilirler. Tripsinojenden tripsin (arginin ve lizin arasındaki bağa etki eder) oluşur. Tripsin hem tripsinojeni hem de endopeptidaz olan kimotripsin ve elastaz ile ekzopeptidaz olan karboksipeptidaz A ve B nin proenzimlerini aktive eder. Bu pankreatik proteazlar aracılığıyla, ince barsağa gelen polipeptidler oligopeptidlere ve amino asitlere ayrılırlar. c) İnce Barsak: İntestinal hücre yüzeylerindeki ekzopeptidaz olan aminopeptidazlar ve dipeptidazlar sindirimi sürdürürler. İnce barsak epitel hücreleri, serbest amino asitleri ve dipeptidleri absorbe eder. Hücrelerin sitozolünde dipeptidler, amino asitlere yıkılırlar. Portal sisteme yalnızca amino asitler geçebilir. Amino asitlerin hücrelere taşınması için, aktif transport sistemleri ve ATP den yaralanılır. Bunlar arsında Na-bağımlı kotransport ve γ-glutamil siklusu (glutatyona bağlanarak) sayılabilir. Hücre içi amino asit konsantrasyonu daima dışarıdan yüksek olduğundan taşınma konsantrasyon gradientine karşı olur. 2) Amino Asitlerden Azot Ayrılması: Amino asit katabolizmasının ilk basamağı α-amino grubunun ayrılmasıdır. A- Transaminasyon: Bir amino asidin amino grubunun, bir α-ketoaside nakli sonucunda, yeni bir amino asit ve yeni bir α-ketoasit meydana gelir. Bu reaksiyonu katalizleyen enzimlere transaminazlar (aminotransferazlar) denir. α-amino asit + α-ketoglutarat → α-ketoasit + glutamat Transaminasyona prolin, lizin ve treonin dışındaki tüm amino asitler katılır. Transaminazların substrat spesifikliği vardır. En önemlileri aspartat aminotransferaz ;AST (glutamik okzaloasetik transaminaz ;GOT, hem sitplazma hem mitokondride) ve alanin aminotransferaz; ALT (glutamik piruvik transaminaz; GPT, yalnız sitop.da) dır. Koenzimleri pridoksal fosfattır. Bu koenzim pridoksin (vit.B6)den meydana gelir. B) Oksidatif Deaminasyon: Amino gruplarını transfer eden transaminasyon reaksiyonlarının aksine, burada amino grubu serbest amonyak halinde açığa çıkar. Bu reaksiyon başlıca karaciğer ve böbrekte sadece mitokondrilerde meydana gelir. Transaminasyon aracılığıyla a.asitlerin çoğunun amino grubu glutamata nakledilir. Glutamat, hızlı oksidatif deaminasyona uğrayan tek amino asittir. Bu reaksiyonu glutamat dehidrogenaz katalizler. Böylece önce transaminasyon ardından oksidatif deaminasyon ile a.asitlerin amino grupları amonyak halinde açığa çıkar. Enzim sadece mitokondride bulunur. Glutamat + NADP+ + H2O ↔ α-ketoglutarat + NADPH + H+ + NH3 Koenzim olarak NAD+ veya NADP+ kullanılır. Reaksiyonun yönü glutamat, α- ketoglutarat ve amonyak konsantrasyonları ile okside koenzimlerin redükte koenzimlere oranına bağlıdır. ATP ve GTP enzimin allosterik inhibitörleri, GDP ve ADP ise aktivatöleridir. Bu nedenle , hücrede enerji seviyesi düşükken , bu yolla amino asit yıkılımı fazladır ve SAS için α-ketoglutarat sağlanır. K.c. ve böbrekte a.a. oksidaz da bulunur ama fizyolojik önemi bilinmiyor. L-a.a. oksidazın koenzimi riboflavin fosfat, D-a.a.oksidazınki FAD'dir. 3) Üre Siklusu: Üre, a.asitlerin amino gruplarının başlıca atılım yoludur ve idrardaki azotlu bileşiklerin yaklaşık %90 nı oluşturur. Ürenin bir azotu serbest amonyaktan, diğeri aspartattan gelir. Her ikisinin de prekursoru glutamattır. Karbon ve oksijen ise CO2 den sağlanır. Üre karaciğerde sentezlenir, kanla böbreklere gelir ve idrarla atılır. Siklus toplam 5 basamaktır, ilk 2 reaksiyon mitokondride meydana gelir. Diğer enzimler sitozolde lokalizedir. a) Karbamoil fosfat oluţumu; enzim karbamoil fosfat sentetaz I dir. 2 molekül ATP harcanır ve reaksiyon geri dönüşümsüzdür. N-asetil glutamat enzimin allosterik aktivatörüdür. Hız kısıtlayıcı basamaktır. Aynı enzimin sitozolik izoenzimi primidin sentezinde görev alır. b) Sitrüllin oluţumu; bu basamakta karbamoil fosfat üre siklusuna girer. Ornitin ve sitrüllin siklusta yer alan temel a.asitler olmasına rağmen, bunlar için genetik kod bulunmadığından hücresel proteinlerin yapısına giremezler. Siklusun her dönüşünde ornitin rejenere olur (SAS'taki okzaloasetat gibi). Enzim ornitin transkarbamoilaz dır. Meydana gelen sitrüllin sitozole taşınır. c) Argininosüksinatın sentezi; Sitrüllin ile aspartat birleşir. Asp, ürenin 2. azotunu verir.ATP, AMP'ye yıkılır, 3. ve son ATP kullanılmış olur. Enzim argininosüksinat sentetaz dır. d) Argininosüksinatın yıkılımı; enzim argininosüksinat liyaz dır. Arginin ve fumarat açığa çıkar. e) Argininin parçalanması; enzim arginaz dır. Üre ve ornitin açığa çıkar. Ornitin mitokondriye geri dönüp, siklusa devam eder. Üre siklusunun bir diğer amacı arginin sentezlemektir, bu nedenle arginin erişkinde esensiyal değildir. Üre, karaciğerden diffüze olur, kanla böbreklere taşınır ve idrarla atılır. Bir kısmı da barsağa gelerek bakteriyel üreaz ile CO2 ve NH3'e yıkılır. Bu amonyağın bir kısmı gayta ile atılır, bir kısmı kana geçer. Herbir üre molekülünün sentezinde 4 tane yüksek enerjili fosfat harcanır. Üre sentezi geri dönüşümsüzdür. Regülasyon; üre siklusunun enzim düzeyleri beslenme durumuna göre dalgalanmalar gösterir. Proteinden fakir diyet veya açlıkta, üre atılımı azalır ve tüm enzimlerin düzeyi düşer. Yüksek proteinli diyet alımında ise, enzimler birkaç kat artar. Bunlar uzun vadeli regülasyondur. Kısa vadeli regülasyon N-asetil glutamat ile olur. Karbamoil fosfat sentetaz I'in allosterik aktivatörüdür. A.asitler, özellikle arginin, N-asetil glutamat sentezini uyararak üre siklusunu hızlandırırlar. 4) Amonyak Metabolizması: Kandaki amonyak yükselmesi santral sinir sistemine toksik olduğundan, daima düşük tutulması gerekir. Amonyak kaynakları; a) Amino asitler: pekçok dokuda özellikle karaciğerde a.asitlerden transaminasyon ve oksidatif deaminasyon reaksiyonlarıyla amonyak açığa çıkar. b) Glutamin: böbreklerde glutaminazın kataliziyle glutaminden amonyak meydana gelir. Bu amonyağın büyük kısmı idrarla atılır ve asit-baz dengesi korunur. Barsaklarda da bu reaksiyon olur. c) Barsakta bakteriler aracılığıyla: barsakta ürenin bakteriyel yıkılımıyla amonyak oluşur. Barsaktan emilir, portal venle karaciğere gelir ve üreye çevrilir. d) Aminlerden: diyetle alınan aminler, hormon veya nörotransmitter olan monoaminlerden amin oksidazın etkisiyle amonyak oluşur. e) Pürin ve pirimidinlerden: bunların katabolizması sonucunda halkalara bağlı olan amino grupları amonyak olarak ayrılır. Amonyak dokularda sürekli üretildiği halde kanda düşük düzeylerde bulunur. Bunun nedeni, karaciğerin kandaki amonyağı hızla uzaklaştırması ve pekçok dokunun, özellikle beyin ve kasın a.asit azotunu serbest amonyaktan çok glutamin veya alanin olarak açığa çıkartmasıdır. Amonyağın uzaklaştırılma yolları; a) Üre: karaciğerdeki üre sentezi miktar olarak en önemli amonyak atılım yoludur. b) Glutamin: amonyak glutamin içinde nontoksik olarak depolanır ve taşınır. Glutamin oluşumu başlıca karaciğer ve kasta olur. Beyinde de önemlidir. Bu nedenle glutamin dolaşımda diğer a.asitlerden daha fazla miktarda bulunur. Böbrekler tarafından alınıp, glutaminaz ile deamine edilir. c) Alanin: Glukoz-alanin siklusu, a.asitleri yakıt olarak kullanan kas ve diğer dokularda amino grupları transaminasyon ile glutamat halinde toplanır. Bu glutamine çevrilebilir veya ALT ile alanin meydana gelir. Kanla karaciğere gelir ve transaminasyona girerek glutamat açığa çıkar. d) Glutamat: glutamat dehidrogenaz aracılığıyla , α-ketoglutarat ve NADPH harcayarak glutamat oluţturulur. Glutamat + NH4 → Glutamin Enzim glutamin sentetazdır. Amonyak Toksisitesi (Hiperamonemi): Amonyak zehirlenmesi belirtileri ortaya çıkar. Bunlar arasında, tremor, konuşmanın bozulması ve görüş bulanıklığı sayılabilir. Daha da yükselirse koma ve ölüm olabilir. Başlıca 2 tiptir; 1- Akkiz hiperamonemi: Genellikle karaciğer sirozunun bir sonucudur. Karaciğer etrafında kollateral dolaşım meydana gelir. Bunun sonucunda portal kan, karaciğere uğramadan sistemik dolaşıma geçer. 2- Herediter hiperamonemi: Üre siklusunun 5 enzimi ile ilgili genetik defekt vardır. Doğumu takiben 1. haftada hiperamonemi ortaya çıkar. IV. Karbon İskeletlerinin Metabolizması: Proteinlerde bulunan 20 a.asitin katabolizması sırasında önce α-amino grupları ayrılır, takiben geri kalan karbon iskeletleri yıkılır. Karbon iskeletlerinin yıkılımı ile 7 ürün meydana gelir; okzaloasetat α-ketoglutarat piruvat fumarat asetil coA asetoasetil coA süksinil coA Bu ürünler ara metabolizma yollarına girerler ve ya glukoz veya lipid sentez yoluna ya da SAS'a katılırlar. A.asitler metabolik son ürünlerinin tabiatına göre ketojenik veya glukojenik olarak sınıflandırılabilirler. Bir diğeri esensiyal ve nonesensiyal olarak sınıflandırmadır. Glukojenik Glukojenik ve Ketojenik Ketojenik Alanin Tirozin Asparagin,aspartat Glisin Sistein Glutamat,glutamin Prolin, serin Arginin * İzolözin* Lözin* Histidin* Fenilalanin* Lizin* Metiyonin* Triptofan* Treonin* Valin* * Esensiyal a.asitler. Büyüme çağındaki çocuklarda, arginin ve histidin sentezi, protein sentezi ve üre oluşumu için yetersiz kalabilir. Bu durumda yarı esensiyal olarak kabul edilmelidir. Katabolizmaları sonucunda asetoasetat veya asetil coA ve asetoasetil coA'yı veren a.asitler ketojeniktir. Piruvat vaya SAS ara ürünlerinden birini veren a.asitlere de glukojenik denir. Bu ara ürünler glukoneogenezin substratlarıdır. a) Okzaloasetat oluţturanlar; Asparagin ve aspartat. b) α-ketoglutarat oluţturanlar; Glutamin, glutamat, prolin, arginin, histidin. (FIGLU testi: Folik asit eksikliğinde idrarda formimino glutamat atılımı artar. Histidin yüklemesinden sonra bu daha da belirginleşir.) c) Piruvat oluţturanlar; Alanin, serin, glisin, sistin-sistein, treonin. d) Fumarat oluţturanlar; Fenilalanin ve tirozin. e) Süksinil coA oluţturanlar; Metiyonin, valin, izolözin, treonin. f) Asetil coA veya asetoasetil coA oluţturanlar; Fenilalanin, tirozin (hem fumarat hem de asetoasetat oluţturabilirler), lözin, izolözin (hem asetil coA hem de propiyonil coA→süksinil coA), lizin, triptofan. V. Nonesensiyal Amino Asitlerin Sentezi: Nonesensiyal a.asitler ara metabolizma ürünlerinden veya sistein ve tirozinde olduğu gibi esensiyal a.asitlerden yeterli miktarlarda sentezlenebilirler. a) α-ketoglutarattan sentezlenenler: Arginin, prolin, glutamat, glutamin. Prolin ve glutamin direktolarak glutamattan sentezlenir. Arginin ise N-asetilglutamat → Nasetilornitin→ ornitin ve üre siklusu üzerinden sentezlenir. b) 3-fosfogliserattan sentezlenenler: Serin, glisin, sistein (sistein, metiyonin ve serinden sentezlenir). Glisin ve sistein, serinden sentezlenirler. c)Okzaloasetattan sentezlenenler: Aspartat ve asparagin. Aspartat transaminasyonla , asparagin de aspartattan sentezlenir. d) Piruvattan sentezlenenler: Alanin, transaminasyon yoluyla. e) Fenilalaninden sentezlenenler: Tirozin, fenilalanin hidroksilaz aracılığıyla. V. Amino Asitlerin Biolojik olarak Aktif Bileţiklere Dönüţümü: A.asitler proteinler için yapı taşı olmalarının yanısıra, fizyolojik olarak önemli fonksiyonları olan pekçok azotlu bileşiğin de ön maddeleridirler. Bu maddeler oksidatif dekarboksilasyon ve pridoksal P kullanılarak sentezlenir. a) Histamin: Histidinin dekarboksilasyonu ile oluţur. Kuvvetli vazodilatördür, mast hücrelerinden allerjik reaksiyon veya travma sonucunda sekrete edilir. b) Serotonin: Diğer adıyla 5-hidroksitriptamin, vücutta pekçok bölgede sentezlenip depolanır. En fazla intestinal mukozada bulunur. Triptofan dan sentezlenir. c) Katekolaminler: Bunlar, dopamin, norepinefrin ve epinefrindir. Tirozin den sentezlenirler. d) Melanin: Pekçok dokuda, özellikle göz, saç ve deride bulunan bir pigmenttir. Sentezi epidermisteki melanositlerde olur. Ön maddesi tirozindir. Hidroksilasyonla dopa oluşur, enzim tirozinazdır. Pigment oluşumunu sağlayan sonraki reaksiyonlar ya tirozinaz tarafından katalizlenir ya da spontan olur. e) Tiroksin ve triiyodotironin: Tiroid bezince sekrete edilen iyotlu tirozin türevleridirler. f) γ-aminobütirat : Beyinde ve omurilikte inhibitör bir transmitterdir. Glutamattan, pridoksal fosfata bağımlı bir enzim olan glutamat dekarboksilazın kataliziyle meydana gelir. e) Diğerleri: Kreatin, glisin, argininin guanido grubu ve S-adenozil metiyoninden gelen bir metil grubundan sentezlenir. Poliaminler (spermidin ve spermin) ornitinden sentezlenirler. Hem, glisin ve süksinil koA’dan sentezlenir. Pürin sentezinde glisin, glutamin ve aspartat, primidinde aspartat ve glutamin kullanılır. VI. Amino Asit Metabolizmasındaki Metabolik Defektler: Hartnup Hastalığı; * Triptofan ve diğer nötral a.asitlerin renal tübüler ve intestinal absorpsiyon defekti. * Massif jeneralize aminoasitüri. * Pellegra benzeri döküntüler, intermittan serebellar ataksi, mental retardasyon ve psikiyatrik bozukluk. * Emilemeyen Trp, barsak bakterilerince indole çevrilir. İdrarda indolasetat ve triptofan atılır. * Tedavide nikotinamid verilir. Sistinüri; * Dibazik a.asitlerin (lizin, arginin, ornitin, sistin) aminoasitürisi. En sık görülen a.a. transport bozukluğudur. * Renal tübüllerde ve barsaktaki spesifik transport sistemi defektli * İdrar yollarında sistin kristalleri birikir * Tedavide idrar alkali yapılır ve D-penisilamin verilir. Hiperfenilalaninemiler: 9 ayrı formu tanımlanmıştır, vakaların çoğu klasik fenilketonüriye bağlıdır. Amino asit metabolizma bozuklukları arasında en sık görülendir (prevalans = 1/11000). 1) Klasik Fenilketonüri (PKU): * Fenilalanin hidroksilazın herediter defekti * En sık görülen hiperfenilalaninemi nedeni * Otozomal resesif * Fenilalanin tirozine hidroksillenemez, diğer minör yollar hızlanır. * Kanda yükselen fenilalanin fenilpiruvat, fenillaktat. fenilasetilglutamat ve fenilasetata çevrilerek idrara geçer. Kokuya yol açan f.piruvattır. * Tedavide fenilalaninden fakir diyet, tedavi edilmezse mental retardasyon 2) Dihidrobiopterin redüktaz defektiyle birlikte olan atipik PKU: * Biopterin, tetrahidrobiopterine dönüţüp aktifleţemez. * Tetrahidrobiopterin nörotransmitter sentezinde de kofaktördür, serotonin ve katekolamin sentezi de bozulur. * Diyete yanıt vermez, semptomlar hemen post partum baţlar. Tedavide L-dopa, karbidopa ve 5-OH triptofan verilir. PKU' de s.s.s. semptomları arasında mental retardasyondan başka yürüme ve konuşma bozukluğu, nöbetler, hiperaktivite, tremor, mikroensefali ve gelişme geriliği de vardır. Tirozinaz aktivitesinin yüksek fenilalanin düzeyleri ile kompetetif olarak inhibe edilmesi nedeniyle melanin sentezi de bozulur ve hipopigmentasyon olabilir. Yenidoğanda tarama testi olarak uygulanan Guthrie Testi ile kanda yüksek fenilalanin düzeyleri saptanır. Kanda belli miktarda fenilalanin birikmesi için bu testin bebeğin proteinle beslenmesinden 48 saat sonra yapılması gerekir. Tedavinin takibinde ise daha sesnsitif bir test olan idrar demir 3 klorür testi kullanılır. İdrarda fenilpiruvat tayini, 10-14. günden sonra. Akçaağaç (Ahorn) Şurubu Hastalığı (Maple syrup): * Ender görülür. * Dallı zincirli a.asitleri (Val, Leu, Ile), açil coA esterlerine ve CO2'e dönüţtüren α-ketoasit dekarboksilaz(dehidrogenaz) defekti. * Bu a.asitler ve karşılık gelen α-ketoasitler kan, idrar ve BOS' ta birikir. * Doğum sonrası ilk haftada beslenme güçlüğü, kusma ve letarji vardır. İdrarda koku ve nörolojik semptomlar gözlenir. * Tanıda idrarda DNPH (dinitrofenilhidrazin) veya FeCl3 testi kullanılır. * Tedavide diyet kısıtlaması. Alkaptonüri: * Tirozin katabolizmasında homogentisat oksidaz defekti * İdrarda homogentisat vardır, bekletilince siyaha dönüşür. * Geç evrede bağ d.da pigmentasyon (okronozis) ve artrit oluşur. Tanı, bu nedenle çoğu zaman orta yaşta konur. Homosistinüri: * Sistatyonin sentetaz defekti (homosistein → sistatyonin) * İdrarda homosistin birikir. * Kanda metiyonin ve metabolitleri artar. *3 sistem tutulumu, bağ dokusu, iskelet ve vazküler sisteme ait bulgular ortaya çıkar. Vazküler trombozlar ve buna bağlı gelişen mental retardasyon, osteoporoz, lens dislokasyonu olur. * Tedavide enzimin kofaktörü B6 vit. verilir. Sistatyoninüri: * Sistatyonaz defekti (sistatyonin → sistein + homoserin) *Sistatyonin ve metabolitleri birikir. *Prematürelerde sık, gelişimle birlikte normale döner. * Tedavide yine B6 verilir. Histidinemi: * Histidaz defekti * Kanda ve idrarda histidin düzeyleri artar, * Mental retardasyon olabilir * İdrarda imidazolpiruvat çıkar, demir 3 klorür testinde FKÜ ile en sık karışan hastalıktır. Plazma ve İdrar Proteinleri Plazma proteinlerinin çoğunluğu hepatositlerde sentezlenir. Yalnızca kompleman sistemine ait olanlar hem karaciğer hem de makrofajlarda, immünoglobulinler ise B hücrelerinde sentezlenirler. Plazma proteinlerinin çoğunluğu pinositoz ile kapiller endotelyal hücrelere veya mononükleer fagositlere alınıp katabolize edilirler. Küçük proteinler ise renal glomerüller ve barsak duvarından pasif olarak kaybedilirler. Bazıları geri emilir, bazıları de renal tübüler hücrelerce yıkılır. Protein tayini, total protein miktar tayini veya tek tek proteinlerin miktar tayini şeklinde yapılabilir. Bu sonuncusu genellikle albumindir. Protein gruplarının rölatif oran değişimi ise serum elektroforezi ile görülebilir. Total protein tayinini klinik önemi azdır. Buna rağmen çeşitli durumlar düşündürebilir: Düţük total protein düzeylerinin nedenleri: 1) Dilusyon (ör. analiz için, hastaya infüzyon yapılan yerden kan alınırsa) 2) Hipoalbuminemi 3) Derin Ig eksikliği. Yüksek total protein düzeylerinin nedenleri: 1) Proteinsiz sıvı kaybı veya kan alınması sırasında aşırı staz olması. 2) Ig'lerden bir veya birkaçında çok fazla yükselme. Elektroforez: Proteinleri, farklı elektriksel yüklerine göre ayırır. Bu şekilde sırasıyla 5 ana grup ayrılır; albumin, α1, α2, β ve γ-globulinler. Eğer serum yerine plazma elektroforezi yapıldıysa 6. bant olarak fibrinojen çıkar. Albumin, en önde yürüyendir ve en belirgin bandı verir. Genellikle tek proteindir. α1-globulin bandı, hemen tamamen α1-antitripsinden ibarettir. α2-globulin bandı, başlıca haptoglobin ve α2-makroglobulinden meydana gelir. β-globulin bandı, sıklıkla 2 tanedir. β1, başlıca transferrin, az miktarda LDL, β2 ise C3 kompleman fraksiyonunu içerir. γ-globulinler ise immünoglobulinlerdir. Hastalıklarda Elektroforez Paternleri: 1- Bütün fraksiyonlarda paralel değişimler olabilir. Bu, anormal total protein konsantrasyonu olan normal bir paterndir. Tüm fraksiyonlarda artış, proteinsiz sıvı kaybına bağlı volüm azalması veya staz, tüm fraksiyonlarda azalma , ciddi malnutrisyon ve malabsorpsiyonu gösterir. 2- Akut faz paterni: α1 ve α2 bantlarının dansitesi, α1-antitripsin ve haptoglobine bağlı olarak artar. Negatif akut faz reaktanları olan prealbumin, albumin ve transferrin düşer. Artanlar sırasıyla; ilk 6 saatte CRP, alfa1-antikimotripsin, 12 saatte alfa1-asitglikıprotein → alfa1-antitripsin, haptoglobin, C4, fibrinojen, en son 3. Günde C3 ve serüloplazmin. 3- Kronik inflamasyonlar: γ-globulinde diffüz artış olur. Halen aktif bir inflamasyon da varsa, α1 ve α2 de de artış vardır. 4- Karaciğer sirozu: Karakteristiktir. Albumin ve sıklıkla α1-globulin düzeyleri azalırken, γ- globulin belirgin olarak yükselir ve plazma IgA düzeylerindeki artış nedeniyle β ve γ bantları birleşir. 5- Nefrotik sendrom: Erken dönemde albumin azalır. İleri vakalarda albumin, α1 ve γ- globulin azalır, α2-makroglobulin artışına bağlı α2-globulin artar. SLE'ye bağlı ise γ- globulin artmış olabilir. Albumin: Karaciğerde sentezlenir. Normal plazma ömrü 20 gündür. Ekstrasellüler kompartmandaki albuminin %60'ı interstisiyel kompartmandadır. Ama plazmadaki konsantrasyonu daha yüksektir. Hipoalbuminemi nedenleri: 1) Sentezin azalması: Malnutrisyon, malabsorpsiyon, kronik karaciğer hastalıkları. 2) Atılım/yıkılım artması: Nefrotik sendrom, protein kaybettiren enteropati, yanık, hemoraji, katabolik dueumlar (sepsis, ateţ, travma, malignite) 3) Dilusyonel: İnfüzyon olan yerden analiz için kan alınması, aşırı hidrasyon, sıvı retensiyonu (ödem, gebeliğin son trimestri) Hiperalbuminemi çok nadirdir. Kan alınırken aşırı venöz staz, aşırı albumin infüzyonu ve dehidrasyon nedeniyle olabilir. Çok sayıda moleküler albumin varyantı vardır. Bisalbuminemi; elektroforezde çift albumin bandı vardır (elektroforetik mobilitesi normal albuminden farklı olduğundan). Klinik belirti vermez. Analbuminemi; genetik olarak geçen nadir bir durumdur. Plazma albumin konsantrasyonu 250 mg/L. veya daha azdır. Episodlar halinde hafif ödem olabilir. Sentez defekti vardır. Immünoglobulinler: Antikor olarak fonksiyon yapan, yabancı antijenleri tanıyıp bağlayan bir grup plazma proteinidir. İki identik ağır polipeptid zinciri ve iki identik hafif zincir disülfid köprüsüyle bağlanmıştır. 5 tip ağır zincir vardır, γ, α, μ, δ ve ε. 2 tip hafif zincir vardır, κ ve λ. Hipogamaglobulinemi: 1) Fizyolojik: Doğumda IgA ve M düşüktür, giderek artarlar. IgG gebeliğin son trimestrinde plasentadan bebeğe geçtiğinden doğumda yüksektir(maternal IgG), sonra düşer. 2) Patolojik: X'e bağlı agamaglobulinemi (Burton Hastalığı); genetik bir Ig sentez bozukluğudur. Ig'ler ya parsiyel ya da tamamen yoktur. En sık IgA eksikliği görülür, insidansı 1/400 dür. Akkiz de olabilir. Sıklıkla hematolojik malignitelerde, KLL, multipl myelom, Hodgkin gibi, olur. (Sitotoksik ilaç kullanımı veya sekonder gelişen nefrotik sendroma bağlı) Tanıda elektroforez yetersizdir, spesifik Ig sınıfının tayini gerekir. Hipergamaglobulinemi: 1) Fizyolojik: Akut ve kronik enfeksiyonlar 2) Patolojik: Otoimmün hastalıklar; R.artrit, SLE, otoimmün temelli kronik karaciğer hastalıkları gibi.Çok farklı Ig sentezi olduğundan elektroforezde γ- globulin bandında diffüz (poliklonal) artış olur. Paraproteinler: B lenfosit serisinin tek bir hücre klonu, sıkça da plazma hücreleri tarafından üretilen bir Ig'dir.γ bölgesinde ayrı bir bant olarak görülür, sıklıkla IgG veya A'dır. En çok m.myeloma, soliter plazmositoma ve Waldenström makroglobulinemisi' nde görülür. Tanıda serum protein elektroforezi + idrar analizi gerekir. Myelomaların %50 sinde hafif zincirden oluşan Bence-Jones proteinürisi olur. Bazı paraproteinler 4 C'de presipite olurlar ve ısıtılınca yeniden çözünürler. Bunlara kriyoglobulinler denir ve Raynaud fenomeniyle ilgilidirler. Proteinüri: Normal kiţiler günde idrarla 150 mg.dan az protein çıkarırlar, bu rutin tarama testleriyle belirlenemediğinden yok kabul edilir. Günde 0.15 g.dan fazla olan proteinüri patolojiktir. A- Renal proteinüriler: 1) Glomerüler: glomerül geçirgenliğinin artışına bağlıdır. Nefrotik sendromda görülür. Günde 6-50 g protein kaybedilir. Hafif vakalarda başlıca albumin, transferrin ve α1-antitripsin belirginken, ağırlaştıkça IgG ve daha büyük proteinler atılır. Mikroalbuminüri; bir baţka glomerüler proteinüri nedenidir. Albuminin normal günlük atılımı 50 mg.dan azdır. DM'lu olup, bundan fazla albumin kaybedip, total üriner protein atılımı normal olan hastalarda mikroalbuminüri olduğu var sayılır. Bunlarda progresif renal hastalık riski fazladır. 2) Tübüler: Özellikle pyelonefrit nedeniyle olan renal tübüler hasara bağlıdır. Glomerüller normalse kayıp genellikle 1g.dan azdır. Tübüler hasarın sensitif göstergesi β2-mikroglobulindir. Bunun yanı sıra lizozim ve retinil bağlayıcı protein de bakılabilir. B- Renal fonksiyonun normal olduğu proteinüriler: Bence-Jones protein üretimi, şiddetli hemoliz ve hemoglobinüri, şiddetli kas harabiyeti ve myoglobinüri nedeniyle olabilir. Başlıca Plazma Proteinleri Bölge Protein Yaklaşık ort. Serum konsantrasyonu (g/L) prealbumin 0.25 albumin 40 α1-globulin α1-antitripsin 2.9 α1-asit glikoprotein 1 α2-globulin haptoglobinler 2 α2-makrıglobulin 2.6 serüloplazmin 0.35 β-globulin transferrin 3 LDL 1 C3 1 γ-globulinler Ig G 14 Ig A 3.5 Ig M 1.5 Ig D 0.03 Ig E eser

http://www.biyologlar.com/amino-asitler-ve-proteinler

PERİFERİK YAYMA NASIL YAPILIR

PERİFERİK YAYMA NASIL YAPILIR

Yukarda belirttiğimiz gibi; elektronik sayıcıların çok sayıda yararına karşın, Ç.K. yaymalarının incelenmesi kan hastalıklarının ayırıcı tanısında “can alıcı” önemini korumaktadır. Yeter ki, bunlar iyi temizlenmiş lamlara uygun şekilde yayılmış, Romanowsky boyaları ile güzel boyanmış ve kuramsal bilgilerle donanmış, deneyimli kişilerce incelenmiş olsun. Eskilerin bir özdeyişini unutmayalım: “Kem alat ile kemalat olmaz.” Kötü, eksik aletlerle olgunluğa, yetkinliğe ulaşılamaz. Kan örneklerinin alınması: Yaymalar ven ya da kılcal damar kanı ile yapılır. Ven kanı için antikoagülan olarak EDTA (etilen diamin tetraasetik asit)’nın potasyum tuzunu içeren eflatun kapaklı vakumlu tüpler kullanılır. EDTA kalsiyum şelasyonu yaparak pıhtılaşmayı önler. Heparin hücre morfolojilerini bozduğundan uygun değildir. Kapiler kanı parmak ucundan (bebeklerde topuk tabanının iç ya da dış kısmından) alınır. Tam kan sayımı (hemogram) için hastanın 2 saatten daha uzun süre aç olması gerekmez. Lamların temizlenmesi: Yaymalar kirli, tozlu, yağlı lamlara yapılmamalıdır. Deterjanlarla iyi temizlenmemiş ve kurutulmamış lamlara yapılan yaymalarda çıplak gözle seçilen boşluklar oluşur. Ayrıca eritrosit morfolojisi incelenirken artefakt (yapay) olarak yer yer hedef hücreleri ya da stomatositler görülebilir. Lamlar önceden temizlenmiş olsalar bile, yayma yapılırken tekrar silinmelidir. Preparat yayılması: Yayma EDTA’lı örnek 1-2 saatten fazla bekletilmeden yapılmalıdır. Aksi takdirde lökositlerde morfolojik değişiklikler olur (çekirdekte büzüşme, sitoplazmada vaküolleşme). Lamın bir ucunun 1 cm uzağına, orta çizgi üzerine küçük bir kan damlası konur. Ardından yayıcı (bu bir lamel ya da lamdan daha dar, ucu düz bir cam olabilir) 30o lik açıyla damlanın önüne getirilir ve geriye doğru damlayla temas ettirildikten sonra elin düzgün ve hızlı hareketiyle ileriye doğru sürülür. Kan damlası sonuna kadar yayılmadan yayıcı yukarıya kaldırılmamalıdır. Yaymanın uç kısmı düz olmayıp ince uzun tüylü görünümdedir (Prof. Dr. Cavit Çehreli bu görünümü mum alevine benzetir). Kan damlasının büyüklüğüne, 30o lik açının azalıp çoğalmasına göre yaymanın kalınlığı değişir. İdeal bir yayma yaklaşık 3 cm uzunluğunda olmalı ve lamın diğer ucuna 1 cm kala sonlanmalıdır (Dacie & Lewis, Practical Haematology’den). Preparat boyanması: Romanowsky boyaları başlıca iki bileşene dayanır: bazik (metilen mavisi ya da azür B ) ve asidik (eozin Y). Laboratuvarlarımızda daha çok May-Grünwald-Giemsa yöntemi kullanılır. Bu yöntemde yaymaların önceden alkolle tespiti gerekmez. Çünki May-Grünwald boyasında metil alkol vardır. PREPARAT İNCELENMESİ Yaymanın herhangi bir yerine hemen sedir yağı damlatarak mikroskopda lökosit formülü yapmaya başlamak bağışlanması zor bir kusurdur. Önce yaymaya çıplak gözle bakılır. Uygun şekilde yayılmış ve boyanmış mıdır? Kalın yayılmış ve koyu boyanmış ise işiniz zordur. Çamurdan farksızdır böyle yaymalar. Keyfinizi kaçırırlar. Eritrosit morfolojisini inceleyemezsiniz. Lenfosit mi, blastik hücre mi ayırt edemezsiniz. En iyisi çöpe atmaktır onları. Meslek yaşamımda dışardan tanı amacıyla gönderilen bu tür yaymalara çoğu kez bakmamış ve hastanın varsa boyanmamış yaymasını ya da EDTA’lı kan örneğini istemişimdir. Makroskopik incelemeden sonra yayma mikroskopta küçük büyültme objektifleri ile incelenmeye başlanır. Eritrosit dağılımına bakılır. Lökositler preparata homojen dağılmışlar mıdır? Bazen yayma hatası sonucu, lökositler kümeler halinde yaymanın ince kuyruk kısmında toplanır, diğer alanlar lökositten fakir kalır. Bu inceleme sırasında, normalden farklı çoğunlukta bir lökosit grubu (granülositoz, lenfositoz, monositoz), çekirdekli eritrositler ya da Ç.K. da görmeye alışık olmadığımız farklı morfolojide hücreler (blastlar, lenfoma hücreleri, vd) kolaylıkla dikkatinizi çekebilir. Bu arada trombositlerin gözden geçirilmesi unutulmamalıdır. Sıklıkları hakkında kabaca fikir sahibi olunur. Trombositler kümeler mi yapmakta, yoksa tek tek mi durmaktadır? Kuşbakışı taramadan sonra eritrosit morfolojisinin inceleneceği alan seçilir (aşağıya. bkz) ve ancak şimdi sedir yağı damlatarak immersiyon objektifini kullanmaya sıra gelir. Eritrosit morfolojisi incelendikten sonra lökosit formülü yapılır. En az 200 hücre sayılmalıdır. Yaymalarda lenfosit gibi küçük hücreler daha çok ortalarda, parçalı ve monosit gibi büyük hücreler ise daha çok kenarlarda ve kuyrukta bulunurlar Bu nedenle, lökosit formülü yapılırken hep kenarlarda ya da hep ortalarda dolaşılmamalı, şekilde oklarla gösterildiği gibi belirli bir yol izlenmelidir. ERİTROSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Kötü (kalın) yayılmış yaymalarda bile, arandığında, eritrosit morfolojisinin incelenmesine elverişli bir alan bulunabilir. Yaymanın kalın olan“baş” kısımlarında (Resim A) eritrositler üst üste binmiş, ince “kuyruk” kısımlarında ise (Resim C) yassılaşmış, merkezlerindeki soluk alan kaybolmuş ve çoğu kez şekilleri bozulmuştur. İnceleme için bu iki bölge uygun değildir. Morfoloji baş ile kuyruk arasında, kuyruğa daha yakın yer alan, eritrositlerin tek tek, birbirlerine değecekmiş gibi yakın durdukları alanlarda yapılmalıdır (Resim B ). Boyanma değişiklikleri Normokromi: Normalde eritrositler pembe renkte boyanır ve ortalarında genişliği hücre çapının 1/3 ini aşmayan boya almamış, soluk, yuvarlak bir alan bulunur. Hipokromi (hipokromazi): Eritrositin ortasındaki soluk alan genişlemiştir. Ağır hipokromilerde eritrositler halka (yüzük) şeklini alırlar (bkz. Atlas No: 15A). Hipokromi hemoglobin (Hb) sentezi bozukluğunu gösterir. Başlıca demir eksikliği anemisinde, thalassemia’larda ve sideroblastik anemilerde görülür Hiperkromi (hiperkromazi): Sferositler normal eritrositlere göre daha koyu boyanırlar. Ortalarındaki soluk alan kaybolmuştur (aşağıya bkz). Hiperkromi terimi sadece sferositler için geçerlidir. Bir hücrenin Hb’i arttığında, o hücre daha koyu boyanmaz, ancak biraz daha büyük olur. Anizokromi (anizokromazi): Eritrositlerin bir bölümü normokrom, bir bölümü ise hipokrom boyanmıştır. Bu durum iki ayrı eritrosit topluluğunun bir arada olduğunu gösterir. Demir eksikliği anemisinde tedaviye yanıtın alınmaya başlandığı dönemde, mikrositik ya da makrositik anemili bir hastaya normal eritrositlerle transfüzyon yapıldığında, sferositozla giden hastalıklarda ve sideroblastik anemilerde anizokromi görülebilir. Polikromazi: Sitoplazma pembe yerine mavimsi-pembe tonda boyanmıştır. Sitoplazmada poliribozomların (RNA) henüz tamamen kaybolmadığına işaret eder. Normalde eritrositlerden biraz daha büyük olan retikülositler polikromazik boyanırlar (bkz. Atlas No: 7A). Bu nedenle retikülositoz durumlarında (örn. akut kan kaybı, hemoliz) yaymalarda polikromazi ile karşılaşılır. Polikromazi ayrıca bir diseritropoez (eritrosit yapımında bozukluk) bulgusudur (örn. MDS, miyelofibroz, miyeloftizik anemiler). Hedef (İng. target) hücresi: Hücrenin ortasında, boya almış küçük yuvarlak bir alan vardır. Bunu soluk bir halka çevirir. En dışta gene Hb’li dar bir alan yer alır. Bu boyanış özelliği ile eritrosit nişan alınan hedefe ya da Meksika şapkasına benzetilir (bkz. Atlas No: 16 Ave B ). Hedef hücresi kalınlığı azalmış, yassı bir eritrosittir. Thalassemia’larda, Hb C gibi bazı hemoglobinopatilerde, splenektomiden sonra, tıkanma sarılığı ile giden karaciğer hastalıklarında görülür. Bazen demir eksikliği anemisinde az sayıda hedef hücresi bulunabilir. Kirli lamlara yapılmış yaymalarda da yer yer artefakt olarak ortaya çıkabilir. Stomatosit: Normal eritrositin ortasındaki soluk alan yuvarlaklığını yitirmiş, yarık (ağız) biçimini almıştır. Konjenital hemolitik anemilerden herediter stomatositoz’da görülür. Bir eliptositoz türü olan Güneydoğu Asya ovalositozu,ve alkolizmde de stomatositlere rastlanabilir. En sık görülme nedeni, iyi temizlenmemiş lamlara yapılan yaymalardır. Artefakt olarak, tüm alanlarda değil, yer yer ortaya çıkar (bkz. Atlas No: 23C). Yaymanın değişik alanlarında dolaşıldığında normal morfolojide eritrositlere rastlanır. Büyüklük (Hücre Çapı) Değişiklikleri Normalde eritrositler çapları bakımından birbirlerine hemen hemen eşittir (7-8 µm). Yaymalarda normal bir eritrosit dar sitoplazmalı küçük lenfosit çekirdeğine (9 µm) yakın büyüklüktedir. Eritrositlerin büyüklük farkı gösterdiği durumlarda anizositoz’dan söz edilir. Anizositoza birçok kan hastalığında rastlanabilir. Özgül bir anlamı yoktur. Küçük lenfosit çekirdeği ile karşılaştırıldığında normalden büyük eritrositlere makrosit, küçük olanlara mikrosit denir. Makrositoz: Retikülositlerin normal eritrositlerden biraz daha büyük olduklarını yukarda belirtmiştik (bkz. Polikromazi). Bu nedenle eritropoezin hızlandığı durumlarda (kanama, hemoliz) makrositler artar. Öte yandan makrositoz, B12 vitamini ya da folik asit eksikliğine bağlı megaloblastik eritropoezin tanı koydurtucu bulgularının başında gelir. Burada makrositler genellikle yuvarlak olmayıp hafif oval biçimdedirler (ovalomakrositoz). MDS gibi diseritropoez durumlarında, aplastik anemi, karaciğer hastalığı, hipotiroidi, alkolizm ve bazen gebelikte de makrositoz görülebilir (bkz. Makrositik anemiler ve Atlas No: 18). Mikrositoz: Ya Hb sentezinde bozukluk (demir eksikliği anemisi, thalassemia’lar, sideroblastik anemiler, ağır kronik hastalık anemisi, kurşun zehirlenmesi) ya da eritrositlerde parçalanma (fragmentasyon, şistositoz) sonucu mikrositoz gelişebilir (bkz. Atlas No: 17 A ve C). Hb sentezi bozukluğuna bağlı mikrositozlarda hemen daima MCV de düşüktür.Oysa şistositoza bağlı mikrositozda eritrositlerin küçük bir bölümü parçalanmış olduğundan genellikle MCV’de belirgin bir düşme olmaz. Şekil Değişiklikleri Eritrositlerde normalden farklı şekil değişikliklerine poikilositoz adı verilir. Poikilositoz ya eritrosit yapımında bozukluk ya da dolaşan eritrositlerin çeşitli dış etkenlerle zedelenmesi sonucu oluşur. Sferosit: Koyu boyanır. Hücrenin ortasında soluk alan görülmez. Sferosit, normal eritrosit gibi iki yanı içbükey disk biçiminde değildir. Küre gibidir. Normal eritrositten biraz daha küçük olabilir (mikrosferosit) ve daha kalındır. En sık kalıtsal (herediter) sferositozda, oto-immun hemolitik anemilerde, yeni doğanın ABO uyuşmazlığına bağlı hemolitik hastalığında, clostridium sepsisine bağlı hemolitik anemide ve yanıklarda görülür (bkz. Atlas No: 20A ve B ). Eliptosit ve Ovalosit: Normal kişilerde az sayıda (< % 1) ovalimsi eritrosit bulunabilir. Kalıtsal hemolitik anemilerden herediter eliptositoz’ da, değişik oranlarda olmak üzere, çok sayıda elips biçiminde eritrosit görülür (bkz. Atlas No: 21A). Herediter piropoikilositoz’ da eliptositlerin yanında sferosit, parçalanmış eritrosit gibi poikilositler de dikkati çeker. Yumurtayı andıran oval eritrositlere daha çok eritrosit yapımı bozukluklarında rastlanır: megaloblastik anemiler (makroovalositler), thalassemia taşıyıcıları (thalassemia minor), miyelodisplastik sendrom (MDS), miyelofibroz, miyeloftizik anemiler (lökoeritroblastik reaksiyon). Bazılarına göre bu sonuncu gruptaki poikilositlerin uçları yumurta gibi sivri olmayıp künttür (bkz. Olgu sunumu No 3). Seyrek olarak, ağır demir eksikliği anemisinde ovalositler sigar ya da kalem biçimini alabilir (kalem hücreleri).(bkz. Atlas No: 15A). Gene seyrek olarak, MDS’de herediter eliptositozu düşündürtecek oranda eliptositlere rastlanabilir. Kuş, sürüngen ve develerin eritrositlerinin eliptosit şeklinde olduğunu ekleyelim. Parçalanmış eritrosit: Küçük eritrosit parçacıklarına “şistosit”ya da “şizosit” adı verilir. Normal kişilerde şistosit oranı eritrositlerin % 0.5 ini aşmaz. Eritrosit yapımı bozukluklarında (örn. megaloblastik eritropoez, thalassemia’lar) çevrede şistositlere rastlanır. Eritrositlerin dolaşımda, özellikle mikrodolaşımda (arteriol, kapiler, venül) mekanik travmaya uğradıkları durumlarda (mikroanjiyopatik hemolitik anemi, kardiyak hemolitik anemi) ve ağır yanıklarda, Ç.K. da parçalanmış eritrosit oranı belirgin bir şekilde artar. Mekanik travma sonucu eritrositler miğfer (ing. helmet cell), üçgen şeklini alırlar ya da küçük eritrosit parçacıklarına dönüşürler (bkz. Atlas No: 21C). Parçalanma (fragmantasyon) TTP, HUS ve yaygın kanser metastazına bağlı-kronik DİK, vaskülit, HELLP sendromu, preeklampsi ve eklampsi gibi yaşamı tehdit edici mikroanjiyopatik hemolitik anemi durumlarında erken tanı koydurtucu bir bulgudur. Bu durum eritrositlerin mikrodolaşımda fibrin liflerine takılmalarına bağlıdır. Makrodolaşımda, kardiyak hemolitik anemilerde (protez kapaklar; yamalar, ağır aort stenozu) ve ağır yanıklarda da benzer bulgular saptanır. Parçalanma okside edici kimyasal maddelere bağlı hemolitik anemilerde de (örn. eritrosit G6PD eksikliği) tanımlanmıştır (ısırılmış eritrositler). Eritrositin kenarından bir parça sanki ısırılarak koparılmış gibidir (aşağıya bkz. kabarcık hücreleri). Kimyasal hemolizde kenarları düzensiz, koyu boyanan, büzüşmüş (piknotik) eritrositler de görülebilir. Gözyaşı damlası biçiminde eritrosit (dakriyosit): Eritrositler gözyaşı damlası, armut, raket ya da el aynasını andırır. Kronik miyeloproliferatif hastalıklardan primer miyelofibrozda (miyeloid metaplazili miyeloskleroz, agnogenik miyeloid metaplazi) tanı koydurtucu bir bulgudur. Eritrosit yapımı bozukluklarında da (megaloblastik eritropoez, thalassemia’lar) görülebilir (bkz. Atlas No: 47). Ekinosit: Eritrositin çevresinde eşit aralıklarla yerleşmiş küçük, birbirine benzer dikensi çıkıntılar dikkati çeker. Deniz kestanesine benzetilerek “ekinosit” adı verilmiştir. Ağır üremilerde görülebilir (İng. burr cell, burr: bazı meyve tohumlarının dikenli kabuğu). Eritrositlerin bazı glikolitik enzim defektlerinde (örn. piruvat kinaz eksikliği), malnütrisyonda benzer morfoloji tanımlanmıştır. Yaymaya bağlı bir artefakt da olabilir. Akantosit: Bu eritrositin de dikensi çıkıntıları vardır. Ancak, ekinositin aksine, dikenlerin boyları ve aralıkları eşit değildir (bkz. Atlas No: 24). Splenektomiden sonra, ağır karaciğer hastalığında (Ing. spur cell, spur: mahmuz) görülebilir. Abetalipoproteinemide eritrositler akantosit biçimindedir. McLeod fenotipinde (Kx Kell eritrosit antijeni yokluğu) çevre kanında değişik oranlarda akantosit saptanır. Orak hücre (drepanosit, ing. sickle cell): Orak hücre hastalığında (Hb SS), parsiyel oksijen basıncının düştüğü durumlarda HbS moleküllerinin polimerizasyonu sonucu eritrositler orak, yulaf, sandal şeklini alır. İn vitro oraklaşma testinde Hb S taşıyan eritrositler oraklaştırılır (bkz. Atlas No:22). Gençliğimizde bu testi lam ile lamel arasında yapar ve lamelin çevresini parafinle kapatırdık. Günümüzde Hb S taramasında ya % 2’lik sodyum metabisülfit ile oraklaşma testi ya da sodyum ditionit ile solübilite testi kullanılır. Kabarcık (blister) hücreleri: Eritrosit G6PD enzimi eksikliğinde, oksidan ilaç kullanımına bağlı olarak gelişen akut hemolitik anemide görülür. Eritrositlerde, yapısı bozularak çöken hemoglobin (Heinz cisimcikleri) dalak makrofajları tarafından ortadan kaldırıldığında bu morfoloji oluşur (bkz. Atlas No: 21B ). Kabarcıklar koptuğunda eritrosit ısırılmış bir görünüm alır (ısırık hücreleri).: Heinz cisimciklerinin gösterilebilmesi için kristal viyole ile vital boyama yapılmalıdır. Akut hemolizin erken evresinde aranmaları gerekir. Çünkü daha sonra dalak bu hücreleri ortadan kaldırır. İnklüzyonlar Normalde MGG yöntemi ile boyanmış çevre kanı yaymalarında eritrositlerin içinde herhangi bir yapı ya da oluşum görülmez. Bazofilik noktalanma (İng. stippling, Fr. ponctuation) dendiğinde, MGG ile boyanmış yaymalarda pembe renkteki sitoplazmaya yaygın bir şekilde dağılmış ince bazofilik noktaların varlığı anlaşılır (bkz. Atlas: Eritrosit inklüzyonları ve bkz Atlas No: 24). Ribozom (RNA) çökeltilerini yansıtır ve diseritropoezi gösterir. Demir boyaları (Perls reaksiyonu) ile boyanmazlar. Bazofilik noktalanma megaloblastik anemiler, talasemiler, diseritropoetik anemiler, MDS, ve kurşun zehirlenmesinde görülür. Eritrosit primidin-5-nükleotidaz enzimi eksikliğine bağlı herediter hemolitik anemide kolaylıkla tanıya götürücü değerli bir bulgudur (bkz. Atlas No 23B ). (Not: Kurşun zehirlenmesinde EDTA’lı kan örneklerinden yapılan yaymalarda noktalanma görülmez). Howell-Jolly cisimleri: Mor-eflatun boyanan küçük, yuvarlak çekirdek artıklarıdır. Genellikle retikülosit evresindeki hücrelerde, nadiren olgun eritrositlerde bulunurlar.Bir hücrede genellikle kenara yakın yerleşmiş tek bir cisimcik vardır (bkz. Atlas No: 16A ve Atlas No: 24). Diseritropoez bulgusudur (örn. megaloblastik anemiler, MDS, diseritropoetik anemiler). Ayrıca dalak yokluğunda (aspleni, postsplenektomi durumu) ya da dalağın işlevlerini göremediği durumlarda (örn. orak hücre hastalığı) Ç.K.da daima bulunurlar. Normal dalağın işlevlerinden biri de, Howell-Jolly cisimleri gibi eritrosit inklüzyonlarını, vişnenin çekirdeğini çıkarır gibi, ortadan kaldırmaktır (bkz. Atlas: Eritrosit inklüzyonları). Cabot halkası: Bir diğer diseritropoez bulgusudur (örn. megaloblastik anemiler). Kökeni tam açıklığa kavuşmamıştır. Mitoz iği artığı ya da çekirdek artığı olduğu ileri sürülür. Retikülosit evresinde görülür. Halka ya da 8 sayısının kolları biçimindedir (bkz. Atlas: eritrosit inklüzyonları. Diseritropoezde bazen eritrositlerde halka tarzında bazofilik noktalanmaya da rastlanabilir. Heinz cisimleri: Eritrosit içindeki denatüre olmuş (yapısı değişmiş) Hb çökelekleridir (İng. precipitate.). MGG ile boyanmış yaymalarda görülmezler. Ancak kristal viyole boyasının hipotonik çözeltileri ile ortaya çıkarılabilirler (vital-canlı boyama). En sık, okside edici kimyasal bileşiklerle karşılaşmış, eritrosit G6PD enzimi eksik kişilerde gelişen hemolizde (oksidatif hemoliz) ve bazı durağan olmayan (İng. unstable) hemoglobinopatilerde saptanırlar. Canlı boyama ile H hemoglobini taşıyan eritrositler benzer bir görünüm (golf topu) verir (bkz. Atlas No: 17D.) Siderofilik granüller (Pappenheimer cisimleri): Sideroblastik anemili hastaların hipokrom eritrositlerinde bazofilik boyanan az sayıda (1-2 adet) tanecik görülebilir. Bazofilik noktalanma gibi hücrede yaygın bir dağılım yoktur. Demir boyası (Perls reaksiyonu) ile boyanan bu granülleri içeren eritrositlere “siderosit” de denir. Siderositler splenektomili hastalarda da saptanabilir. Parazitler: Hemolitik anemili hastalarda iyi eğitilmiş, deneyimli kişiler çevre kanı yaymalarında (kalın kısımlarda) eritrosit içindeki sıtma ya da babezioz parazitlerini yakalayabilirler (bkz. Atlas No 60). Aslında bu parazitlerin kalın damla yaymalarında aranması daha doğrudur. Çekirdekli eritrositler Normal Ç.K. da polikromatofil ve ortokromatofil gibi olgun eritroblastlara rastlanmaz. Buna karşılık yeni doğanda ve özellikle prematürelerde olağandır. Çekirdekli eritrositlerin akut kanama ve hemoliz gibi eritrosit yapımının hızlandığı durumlarda ilikten çevre kanına çıkmaları beklenir. Bu durumlarda daima retikülositoz da vardır. Bunun dışında, lösemilerde (özellikle akut lösemiler), MDS’de ve kemik iliğine yabancı bir dokunun yerleştiği miyeloftizik anemilerde (miyelofibroz, kanser metastazları, vd) Ç.K. da çekirdekli eritrositlerle birlikte miyeloid dizinin genç öğelerine rastlanır (lökoeritroblastik reaksiyon) (bkz. Olgu sunumu No 3). Lökoeritroblastik reaksiyonda çoğu kez retikülosit artışı yoktur. Ç.K. da çok sayıda eritroblast bulunduğunda, elektronik sayıcılar bu hücreleri de lökosit olarak saydıklarından, böyle durumlarda lökosit formülünde 100 lökosite düşen çekirdekli eritrosit sayısı saptanarak gerçek lökosit sayısı hesaplanmalıdır. Eritrositlerin dağılımı Rulo oluşumu (Fr. rouleaux: para dizisi): Ig’lerin ister monoklonal (örn. multipl miyelom, makroglobülinemi), ister poliklonal (örn. karaciğer hastalığı, kolajen doku hastalıkları, bazı kronik infeksiyonlar) şekilde aşırı bir artış gösterdiği durumlarda (hiperglobülinemi), eritrositler.yaymalarda tek sıra halinde, madeni para dizisi şeklinde istiflenirler. Bu bulgu eritrosit sedimantasyonun da çok hızlanmış bulunacağına işarettir (bkz. Atlas No: 59). Otoaglütinasyon: Eritrositler yer yer düzensiz bir şekilde birbirlerinin üstüne yığılarak kümeler oluştururlar. Oto-immün hemolitik anemilere, özellikle “soğuk” antikorlu olanlara özgü bir bulgudur (bkz. Atlas No: 23A). GRANÜLOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Patolojik durumlarda granülositlerde, özellikle nötrofil parçalılarda sitoplazma ya da çekirdeği ilgilendiren çok sayıda değişiklik dikkati çeker. Nötrofillerde Sitoplazma Değişiklikleri Toksik granülasyon: Nötrofil granüller sayıca artmış, kabalaşmış ve daha koyu boyanmıştır. Akut infeksiyonlarda (özellikle bakteri), sepsis ve inflamasyon (yangı) da görülür. Normalde gebelik sırasında da olabilir (bkz. Atlas: Nötrofil). Granüllerde azalma (hipogranüler parçalı) ya da tümüyle granül yokluğu (agranüler parçalı) sıklıkla MDS’de ve bazen miyeloid lösemilerde karşılaşılan bir bulgudur. Kronik evre KML’de granülasyonun azalması ve yalancı Pelger-Hüet hücrelerinin (aşağıya bkz) sahneye çıkması hızlanmış (akselere) evrenin habercileri sayılmalıdır (bkz. Atlas: Nötrofil). Vaküoller:. Sepsis gibi ağır infeksiyonlarda toksik granülasyona vaküoller de eşlik edebilir. Bekletilmiş kandan yapılan yaymalarda sitoplazmada vaküolleşme sıktır İnklüzyonlar: Sitoplazmada inklüzyonların görülmesi kalıtsal ya da edinsel nedenlere bağlıdır. Döhle cisimleri hücrenin kenarına yakın yerleşen, soluk mavi-gri renkte boyanan, küçük, yuvarlak, granülsüz yapılardır. Ribozomdan zengin endoplazmik retikulum parçacıklarının karşılığıdır. Bakteri infeksiyonları, yanıklar ve inflamasyon (yangı) da görülür. Döhle cisimlerine benzer oluşumlar kalıtsal olarak May-Hegglin anomali’ sinde tanımlanmıştır. Bu anomalide ayrıca makrotrombositopeni vardır. Kalıtsal Chédiak-Higashi sendromu’ nda az sayıda dev azürofil granüller dikkati çeker. Bu sendromda ayrıca göz ve deriyi tutan albinizm ve infeksiyonlara yatkınlık saptanır. Mükopolisakkaridozlarda görülen Alder-Reilly anomalisinde çapları çok büyük, koyu boyanmış granüller çekirdeği örter. Bakteriler ve maya hücreleri: Ağır sepsislerde sitoplazmada ya da fagositoz vaküolleri içinde bakteri kümeleri ve maya hücreleri görülebilir (bkz. Atlas No 66). Nötrofillerde Çekirdek Değişiklikleri Sola kayma: Nötrofil parçalı çekirdeklerinde lob sayısının azaldığı, çomak ve metamiyelosit gibi daha genç hücrelerin arttığı durumlarda sola kaymadan söz edilir. Bazen miyelosit bile görülebilir. Nötrofili (polinükleoz) durumlarında genellikle sola kayma olur. Akut bakteri infeksiyonları ve sepsis buna bir örnektir. Ayrıca bu tür infeksiyonlarda sitoplazmada toksik granüller ve vaküoller sıktır. Normal gebelikte çomak ve metamiyelosit gibi gençlerin artabileceğini belirtmiştik: Sağa kayma: Lob (segment) sayısı beşden fazla olan parçalılar artar (bkz. hipersegmentasyon). Altı, 7 loblu hücreler görülür. Megaloblastik eritropoezin tanıya yardımcı bir bulgusudur. Üremi hipersegmentasyona örnek bir diğer patolojidir. Kalıtsal hipersegmentasyonlar bildirilmiştir. Hipersegmentasyonlu hücre ile makropolisit karıştırılmamalıdır. Makropolisitte hem hücre, hem de çekirdek normalin iki katıdır. Yapım sırasında bir bölünme eksik kalmıştır (46 yerine 92 kromozom vardır ). Lökoeritroblastik reaksiyon (anemi): Ç.K.da nötrofillerde sola kayma ile birlikte çekirdekli eritrositler bulunur (bkz. Olgu sunumu No 3). Nötrofilik (miyeloid) lökemoid reaksiyon (bkz. Atlas: Lökositler: Lökemoid reaksiyon). Pelger-Hüet anomalisi: İyi huylu kalıtsal bir anomalidir. Çekirdek ya çomağı andıran sosis şeklinde ya da iki lobludur. Lobları çok ince bir kromatin köprüsü birleştirir. Çekirdek buruna oturtulan sapsız gözlüklere benzer (fr.pince-nez: kıskaç gözlük, kelebek gözlük) (bkz Atlas No 67). Benzer morfoloji edinsel olarak MDS, AML, KML’nin hızlanmış evresi ve primer miyelofibrozda görülebilir (yalancı Pelger-Hüet anomalisi, bkz Atlas No 44C). Piknotik çekirdek: Nötrofil çekirdeği yoğunlaşmış, büzüşmüş, özelliklerini yitirmiştir. Bir apoptoz belirtisidir. Yaymadan önce uzun süre (>12 saat) bekletilmiş kan örneklerinde sık görülür. LENFOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Lenfositler immun yanıtı düzenleyen hücrelerdir. Haklı olarak onlara “immünosit” adı takılmıştır. Bu nedenle, Ç.K. da, özellikle akut infeksiyonlarda, antijenle karşılaştıktan sonra etkinleşen ve morfolojileri değişen lenfositlere, özellikle çocuklarda, sıkça rastlanır. Türk Hücresi (bkz. Atlas No: 29 D, E, F): Akut virus ve bakteri infeksiyonlarında görülür. Lenfosit ile plazma hücresinin özelliklerini birlikte taşıyan bir hücredir. Büyük lenfosit çapındadır. Çekirdeğin hücrenin ortasında olmayışı (eksantrik), sitoplazmanın koyu bazofilisi ve çekirdeğe komşu soluk ayça bölgesi ile plazma hücresine benzer. Wilhelm Türk (1871-1916) bu hücreleri “irritasyon hücreleri” adı ile tanımlamıştır (bkz. Dinozorun penceresi: Türk hücresi). Lenfoplazmasitik lenfoma, Waldenström makroglobulinemisi gibi lenfoproliferatif hastalıklarda görülen “lenfoid plazma hücresi” ya da “plazmasitoid lenfosit” tipinde neoplastik hücreleri Türk hücreleri ile karıştırmamak gerekir. Atipik lenfositler (bkz. Atlas No: 30). Başta infeksiyöz mononükleoz (İM) olmak üzere, birçok akut virus infeksiyonunda görülür (akut edinsel CMV infeksiyonu, akut HIV sendromu, viral hepatitler, vd). Bu büyük, tek çekirdekli lenfosit-monosit arası hücrelere çok değişik adlar verilmiştir (aktive lenfosit, uyarılmış lenfosit, transforme lenfosit, reaktif lenfosit gibi). Öğrencilik yıllarımda “virosit” denmesi modaydı. Daha önceleri İM’da bu hücreleri ilk tanımlayanın adı ile “Downey hücreleri” denmiştir. Sitoplazmaları koyu bazofilik ve bazen vaküollü, çekirdekleri kimi kez nükleollüdür. İM’da, çok seyrek de olsa, akut lösemiyi akla getirebilen blastlara rastlanabilir (geçmişte böyle bir deneyimim olmuştur). B lenfositlerde Epstein-Barr virusu (EBV) reseptörleri bulunur. Dolayısıyla virus önce B lenfositlere bulaşır. Ancak daha sonra çoğalanlar B lerden çok T lenfositlerdir. Lenfoproliferatif hastalıklarda lenfosit morfolojisi: KLL de ya da Hodgkin dışı lenfomalarda (HDL) lenfoma hücreleri Ç.K. a döküldüğünde zengin bir morfoloji ile karşılaşma şansı doğar. KLL ve küçük lenfositik lenfoma hücreleri dar sitoplazmalı, çekirdekleri yoğun kromatinli küçük lenfositlerdir. Yayma sırasında çekirdekler kolaylıkla ezilebilir. Bu kırılgan çekirdeklere eskiden Alman okulunun etkisiyle “Gumprecht gölgeleri” denirdi. Şimdi “yayma hücreleri: smear cells)” ya da “leke hücreleri: smudge cells” deniyor (bkz. Atlas No: 50A). Prolenfosit dendiğinde lenfoblast ile lenfosit arası hücreleri anlıyoruz: küçük lenfositten daha büyük bir hücre, çekirdekte daha ince bir kromatin yapısı ve nükleol varlığı. KLL de zamanla prolenfositler artabileceği gibi (prolenfositik dönüşüm), hastalık doğrudan doğruya “prolenfositik lösemi” şeklinde de başlayabilir (bkz. Atlas No: 51A, bkz. Atlas No: 52A). Diğer lenfoproliferatif hastalıklara gelince, yaymalarınızı iyi hazırlar ve boyarsanız; büyük granüllü lenfositler (bkz. Atlas No: 53A), tüylü hücreler (bkz.Atlas No:54A), çekirdekleri çentikli folliküllü lenfoma hücreleri (bkz. Atlas No:55 A, B, C), villuslu splenik marjinal zon lenfoma hücreleri (bkz. Atlas No:55 D, E), lenfoplazmasitik lenfoma hücreleri (bkz Atlas No 51B ), deri lenfomalarının kıvrımlı çekirdekli T lenfositleri (bkz. Atlas No: 56) ve multipl miyelom hücreleri (bkz Atlas No: 59). vd. size Ç.K. da geçit töreni yapabilirler. Ancak kötü yaymalarda bunların tümü sizin için sadece lenfosit olur. TROMBOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Elektronik sayıcılarda saptanan belirgin trombositopeni ve trombositoz bulguları mutlaka Ç:K.yaymalarında doğrulanmalıdır. Yaymaların eritrositlerin birbirlerine değecek kadar yakın olduğu eritrosit morfolojisi için uygun kısımlarında, immersiyon objektifi (X100) ile bakılan 4-5 alandaki trombosit sayısının ortalaması (örn. 7) 20.000 ile çarpıldığında kabaca µL’deki trombosit sayısını (örn. 140,000) yansıtır. Bir diğer deyişle bu alanlarda 20 eritrosite aşağı yukarı 1 trombosit düşer. Kan sayımında kullanılan EDTA trombosit kümeleşmesini (agregasyon) önlediğinden yaymalarda trombositler tek tek durur. EDTA’sız kan örneklerinden (örn. kapiler kan) hazırlanan yaymalarda ise trombositler irili ufaklı kümeler yaparlar. Normal kişilerde % 0.1 sıklığında karşılaşılan EDTA’ya bağımlı doğal antikorlar EDTA’lı ortamda trombositleri kümeleştirir. Trombositleri impedans yöntemiyle sayan aygıtlar bu kümeleri, büyüklükleri nedeniyle trombosit olarak algılayamaz, lökosit olarak sayarlar Klinikte kanama belirtileri olmadığı halde trombosit sayısı düşük çıkar (yalancı trombositopeni). EDTA’lı yaymalarda kümelerin saptanması bu tanıyı doğrular. Sayım EDTA yerine heparin ya da sitrat kullanılarak yapıldığında trombositopeni görülmez. Patolojik bir anlam taşımayan trombosit satellitizmi bir diğer yalancı trombositopeni nedenidir. Yaymalarda nötrofil parçalıların çevrelerine yapışmış trombositler görülür (bkz. Atlas: Trombosit yapımı; Olgu sunumu No: 4: Sık karşılaşılan bir trombositopeni nedeni). Sayıcıların çok küçük mikrositleri ya da şistositleri eritrosit yerine trombosit olarak algılamaları yalancı trombositoza yol açar. Durum yaymaların incelenmesiyle açıklığa kavuşur (bkz. Olgu sunumu No:1: Genç bir kadın hastada trombositoz). Kalıtsal Glanzmann hastalığında trombositlerin kümeleşme işlevleri bozulmuştur Kılcal damar kan örneklerinde trombositler tek tek dururlar. Normal koşullarda trombositlerin yaşam süresi 10 gündür. Kemik iliğinden dolaşıma yeni çıkmış genç trombositler yaşlılara göre biraz daha büyüktür. Trombosit sayısının düşük olduğu bir yaymada normalden büyük trombositlerin görülmesi aşırı yıkım ya da tüketime bağlı trombositopenileri düşündürmelidir (örn. İTP). Ayrıca genç trombositler işlevsel yönden yaşlılara göre daha etkindir. Bu nedenledir ki, kronik ITP’li hastalar ileri derecede düşük trombosit sayılarına karşın, çoğu kez aşırı kanama belirtileri göstermezler. Normalden çok büyük trombositler trombositozla giden miyeloproliferatif hastalıklarda (özellikle esansiyel trombositemi) ve nadir kalıtsal trombosit hastalıklarında görülür (Bernard-Soulier sendromu, May-Hegglin anomalisi, vd). Bu hastalıkların bir bölümünde kronik İTP ile ayırıcı tanıya girebilecek bir trombositopeni de bulunabilir (kalıtsal trombositopeniler). Kalıtsal gri trombosit sendromunda makrotrombositler granülsüz olduklarından çok soluk boyanırlar. Alfa granüller oluşmamıştır. Miyeloproliferatif hastalıklarda Ç.K. da normal büyüklükte trombositlerle dev trombositler bir arada bulunabilir (trombosit anizositozu). Esansiyel trombositemide bazen Ç.K. da çıplak megakaryosit çekirdeklerine ya da bunların parçalarına rastlanabilir (bkz. Atlas No: 65).

http://www.biyologlar.com/periferik-yayma-nasil-yapilir

Filogenetik Nedir

Biyolojide filogenetik çeşitli organizma grupları (örneğin türler veya topluluklar) arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmasıdır. Bu ilişkiler filogeni olarak adlandırılır. Filogenetik terimi Yunanca kökenlidir, "kabile, ırk" anlamına gelen file veya filon (φυλή/φῦλον) ve doğumla ilişkili anlamındaki genetikos (γενετικός) ("doğum" anlamında olan genesis (γένεσις) kökünden gelir) terimlerinden türetilmiştir. Organzimaların sınıflandırması ve adlandırması olan taksonomi, filogenetikten büyük miktarda etkilenmiştir ama yöntemsel ve mantıksal olarak farklıdır. Bu iki saha, "kladizm" veya "kladistik" olarak bilinen filogenetik sistematik bilim dalında örtüşürler. Filogenetik sistematikte taksonları birbirinden ayırt etmek için sadece filogenetik ağaçlar kullanılır. Evrimsel hayat ağacının araştırılması için filogenetik analiz yöntemleri vazgeçilmez hâle gelmiştir. İlgili bir kavram olan filogenez, bir biyolojik türün (veya bir organizmalar grubunun) bir dizi şekillerden geçerek meydana gelen evrimsel gelişimidir. Bu terim bir organizmanın belli bir özelliğinin (örneğin anatomik bir yapısının) gelişimi için de kullanılabilir. Bu ismin sıfat hali filogeniktir. Filogenetik ağaç yapımı Evrim bir dallanma süreci olarak düşünülebilir. Topluluklar zaman içinde değişime uğrar ve bunun sonucu farklı dallar halinde türleşir, birbiriyle melezlenir veya tükenerek son bulur. Bu süreçler bir filogenetik ağaç olarak gösterilebilir. Filogenetiğin çözmeye çalıştığı sorun, genetik verilerin sadece bugüne ait olması, fosil kayıtlarının (osteometrik verilerin) ise tesadüfi ve güvenilmez olmasıdır. Tüm ağacın çizilebilmesi içine evrimin nasıl çalıştığı hakkındaki bilgiler kullanılır. Dolayısıyla filogenetik ağaç, evrimsel olayların meydana gelme sırasıyla ilgili bir hipoteze bağlıdır. Kladistik, canlı gruplarının birbiriyle paylaştığı özelliklere göre sınıflandırma yapması nedeniyle filogenetik ağaçlar hakkında çıkarım yapmak için hâlen tercih edilen yöntemdir. Filogenik çıkarımları yapmak için kullanılan en yaygın yöntemler arasında parsimoni, maksimum olasılık ve Markov zinciri Monte Karlo-temelli Bayes çıkarımı sayılabilir. Yirminci yüzyıl ortalarında popüler olan ama günümüzde geçerliliğini yitirmiş olan fenetik, uzaklık matrisine dayalı yöntemler kullanarak toplam benzerliğe dayalı ağaçlar inşa etmekte kullanılır, bunların filogenetik ilişkilere karşılık geldiği varsayılır. Tüm bu yöntemler söz konusu biyolojik türlerde gözlemlenen özelliklerin evrimleşmesini betimleyen matematik modellere dayalıdır ve genelde moleküler filogenetikte uygulanırlar. Moleküler filogenetik durumunda kullanılan biyolojik özellikler, nükleotit veya amino asit dizileridir. Organizmaların gruplandırılması Filogenetik gruplar (taksonlar) monofiletik, parafiletik veya polifiletik olabilir. Filogenetik ağaçlardaki gruplamaları tarif etmek için belli terimler vardır. Örneğin, tüm kuşlar ve sürüngenlerin tek bir ortak atadan geldiğine inanılmaktadır, dolayısıyla bu taksonomik gruplamaya (sağdaki şekilde sarı gösterilen) monofiletik denir. "Modern sürüngenler" (şekilde siyan renkli) ortak bir ataya sahip olan bir gruptur ama bu atanın tüm ahvadını içermez (kuşlar hariçtir). Bu, parafiletik bir grubun örneğidir. Sıcak kanlı hayvanlar gibi bir grup, hem memelileri hem de kuşları (şekilde kırmızı/turuncu) ve polifiletik olarak adlandırılır çünkü bu grubun üyeleri en yakın ortak atayı içermez. Moleküler filogenetik Organizmalar arasındaki evrimsel bağlantıların grafik gösterimi filogenetik ağaçlarla yapılır. Evrim doğrudan gözlemlenemeyen uzun süreler içinde meydana geldiği için, biyologlar filogenileri inşa edebilmek için günümüz organizmaları arasındaki evrimsel ilişkiler hakkında çıkarımlar yapmak zorundadır. Fosiller filogenilerin inşasında yardımcı olabilir; ama fosil kalıntılar çoğu zaman faydalı olamayacak derecede seyrektir. Eskiden fenotiplere, genellikle anatomik karakteristiklere bakılarak filogenetik ilişkiler belirlenmekteyken, günümüzde filogenetik ağaçları inşa etmek için moleküler veriler (örneğin protein ve DNA dizileri) kullanılmaktadır. Ernest Haeckel'in yineleme teorisi 19. yüzyılda Ernest Haeckel'in yineleme (recapitulation) kuramı ve biyogenetik kanunu genel kabul görmüştü. Bu teori genelde "ontogeni filogeniyi yineler" olarak ifade edilir, yani bir organizmanın gelişimi o türün evrimsel gelişimini aynen yansıtır. Haeckel'in hipotezinin ilk versiyonu, embriyonun yetişkin evrimsel atalar şeklinde olduğu, artık yanlış kabul edilmektedir. Hipotezin yeni ifadesi, embriyonun gelişiminin evrimsel ataların embriyolarınkini yansıttığıdır. Haeckel, beş profesör tarafından kanıt olarak gösterdiği embriyoların fotoğraflarını tahrif etmekle suçlanmıştır (bkz. Ernest Haeckel). Çoğu modern biyolog, ontogeni ve filogeni arasında çok sayıda bağlantı olduğunu kabul eder, bunları evrim teorisi ile açıklar veya bu teori için bu ilişkileri destekleyici kanıt olarak görür. Donald Williamson larva ve embriyoların, başka taksonlardan melezleme yoluyla aktarılmış yetişkinlere karşılık geldiğini öne sürmüştür (larval transfer teorisi). Gen transferi Genelde organizmalar genleri iki yoldan kalıt alabilirler: dikey gen transferi ve yatay gen transferi/ Dikey gen transferi genlerin ebeveynden yavruya aktarımıdır; yatay gen transferi ise birbiriyle ilişkisiz organizmalar arasında genlerin geçmesi ile meydana gelir. Yatay gen transferi prokaryotlarda sık rastlanan bir olgudur. Yatay gen transferi organizmaların filogenisinin belirlenmesini karmaşıklaştırmıştır. Belli organizma gruplarında filogenetik ağacı çizmek için hangi gene bakıldığına bağlı olarak farklı filogenilerin elde edildiği rapor edilmiştir. Carl Woese, ribozomal RNA'yı kodlayan genlerin evrimsel anlamda çok eski oldukları ve yatay gen transferi göstermeden (veya çok az göstererek) tüm canlı soylarında bulunduklarını keşfetmiştir. Bu bulgusuna dayanarak Woese canlılarda üç saha (üst-alem) teorisini ortaya atmıştır. Filogenileri oluşturmak için ribozomal RNA dizilerin moleküler saat olarak kullanılması yaygın bir yöntemdir. Bu yöntem özellikle mikroorganizmaların filogenisi için özellikle faydalı olmuştur çünkü mikroorganzimalar fenotipik özelliklerine dayanarak sınıflandırılamayacak kadar birbirlerine benzerler. Ayrıca biyolojik türlere hakkındaki geleneksel kavramlar mikroorganizmalara uygulanamaktadır. Takson örneklemesi ve filogenetik sinyal Moleküler biyolojideki ileri dizileme teknolojilerinin gelişimi sayesinde, filogenileri belirlemek için büyük miktarlarda veri (DNA veya protein dizileri) elde etmek mümkün hale gelmiştir. Örneğin, mitokondriyal genomlara dayanan karakter matrisleri kullanan bilimsel çalışmalar yaygındır. Ancak, kimi araştırmacı, bu matrislerdeki karakter sayısının yüksek olmasındansa takson sayısının yüksek olmasının daha önemli olduğunu iddia etmiştir, çünkü takson sayısı ne kadar çok olursa elde edilecek filogeni o derece daha güvenilir olur. Bunun bir nedeni uzun dalların ayrışmasıdır. Mümkün olduğu durumlarda fosil verilerinin filogenilere dahil edilmesinin bu yüzden önemli bir neden olduğu öne sürülmüştür. Ağaç inşasının doğruluğuna etki eden bir diğer önemli unsur, kullanılan veride faydalı bir filogenetik sinyal olup olmadığıdır. Filogenetik sinyal terimi, birbiriyle ilişkili organizmaların genetik malzeme veya fenotipik özellikleri bakımından birbirlerine benzeyip benzemedikleri ile ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/filogenetik-nedir

Lokal Anestezi Öncesi İstenen Tahliller Nelerdir?

Lokal Anestezi Öncesi İstenen Tahliller Nelerdir?

Özellikle estetik cerrahi, sünnet ve çeşitli küçük cerrahi operasyonlarında lokal anestezi sıkça tercih edilmektedir.Lokal anestezi ile yapılacak operasyonlar öncesi de cerrahınız ameliyat öncesi birtakım tahliller ister.          Lokal anestezi ile ameliyat olmadan önce bu tahlillerin yapılması yararlı olup olası anestezi ve operasyon risklerine karşı önlem alınmasını sağlar.Lokal anestezi öncesi yapılması önerilen laboratuvar tahlilleri aşağıda bildirilmiştir.Bu tahliller için aç olarak kan verilmesine gerek yoktur.1- Tam Kan Tahlili (Hb, Htc, Plt, Wbc, Rbc ve diğerleri)2- Kanama Zamanı (KZ)3- Pıhtılaşma Zamanı (PZ)4- Parsiyel tromboplastin zamanı (PTT)5- Protrombin zamanı (PTZ)6- Aktive Parsiyel Tromboplastin Zamanı (APTT)7- INR8- Hepatit markırları (HbsAb, HbsAg, HcvAg, HIV)http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/lokal-anestezi-oncesi-istenen-tahliller-nelerdir

Biyologlar ne yapmalı

Merhabalar, Ben biyoloji bölümünden mezun olalı 5 seneden fazla oldu ve bazı tecrübelerimi sizlerle paylaşmak istedim. öncelikle hepimizin maduriyeti birinin gelip tamam okuyorsun da ne iş yaparsın sen demesi ve ne yazıkki bir cevap veremememizdir. Bunun nedeni türkiyede saysanız ne iş yapıyorsuna cevap verebilecek mesleklerin doktor, mühendis, eczacı, veteriner, öğretmen belki 1 2 tane daha vardır. fakat başka çıkmaz. halbuki baktığınız zaman biyologlar birçok alanda çalıştığını görürsünüz -o yüzden sakın umutsuzluğa kapılmayın- bunların ne olacağı tamamen sizlere bağlıdır yani kimse size tohum tipleri bilen eleman arıyorum demez ama siz gidip ziraatle alakalı bir yerde çalışabilirsiniz. ama, ama mesela gittiniz bir hastanede veya özel bir laboratuvarda çalışmaya başladınız doktorlar ne yazık ki sizlere bir teknisyen muamelesi yapacaktır. nedeni sizin nekadar çok veya az şey bildiğiniz değil ne yazık ki biyologların birbirlerinin hep ayağını kaydırmak istemesi ve bu yüzden hiçbir zaman birlik olunamamasındandır. örneğin tıbbi genetik konusunda çok iyisiniz amerikaya gitseniz bir sitogenetik uzmanı 20000 dolara çalışırken burda sadece 1000 lira alırsınız ve buradaki o laboratuvar aylık yaklaşık 60 0000 lira kazanır. halbuki işin büyük kısmını siz yapmışsınızdır. sorsanız neden böyle diye riski ben alıyorum imzayı ben atıyorum der. diploma bende asla demez yani. Adam tamam beğenmezsen çık diyebilme lüksüne sahip olduğunu düşünür aslında haklıdır da çünkü ne çalışma koşullarında nede ücretlerde standart yoktur ve yerine başka birini alıp eğitebilir(kendi çok birşey bilmez aslında yeni eleman kendi öğrenir çoğu şeyi) biyologların bence yapması gereken böyle forumlarda bilgilerini paylaşması ama en önemlisi adam gibi çalışan bir dernek kurup bir standart geliştirmesidir. umarım beğenirsiniz aslında söyleyecek okadar çok şey var ki bunları yavaş yavaş yazmak en güzeli.

http://www.biyologlar.com/biyologlar-ne-yapmali

Epilepsi Genetiği ve Epidemiyolojisi

X Epidemiology and genetics of epilepsy. Neurologic clinics 1994;12:15-29. 65 kaynak XX The School of Public Health, University of Texas, Houston Texas XXX Yrd Doç Dr Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ABD Epilepsi genetiği ve Epidemiyolojisi, hastalığın görülme sıklığı, sebepleri, tedavisi, önlenmesini ve sonuçlarını içeren geniş bir konudur. Bu derlemenin amacı bugüne kadar yapılan genetik epidemiyolojik çalışmalar ışığında epilepsinin toplumsal ve ailesel özelliklerini özetlemektir. Epidemiyolojik çalışmalarda, çalışmaya alınan olguların tanısının kesin olması ve sınıflandırılması gereklidir. Bunun için çalışmalarda kullanılacak kesin tanı kriterlerinin ve sınıflamanın oluşturulması şarttır. Birçok çalışmada epileptik nöbet geçirdiğini söyleyen kişilerin gerçekten nöbet geçirmediği; senkop, psodonöbet, kasılma nöbeti gibi diğer sebepler ile bayıldıkları görülmektedir. Eğer nöbet gerçekten epileptik ise bunun SSS hastalığına mı bağlı olduğu araştırılmalıdır. Nöbetin sebebi yetişkinlerde belki bir travmaya, beynin damarsal hastalığına veya alkole; çocuklarda ise febril konvülsiyona bağlı olabilir. Rochester Minesota verilerine göre yaklaşık toplumun %1’inde 20 yaşına kadar epilepsi gelişebilir. Hayat boyu risk 80 yaşına doğru %3.4’e yükselir. Nüfusun %1’i herhangi bir sebebe bağlı olarak hayatının bir döneminde nöbet geçirebilir. Nüfusun %2’sinden fazlasında yeni doğan döneminde metabolik bozukluklar, çocukluk çağında SSS’i enfeksiyonları, genç erişkinlerde travma, yaşlılarda beynin damarsal hastalığı gibi SSS hastalıklarına bağlı nöbet gelişebilir. Çocukların %2’si 5 yaşına kadar febril konvülsiyon geçirme riski taşır. Bu gibi sebeplerden dolayı toplumun %10’u hayatları boyunca herhangi bir tip nöbet geçirebilir Bunların yaklaşık 1/3’ünde epilepsi gelişecektir. Febril konvülsiyon veya semptomatik konvülsiyon geçirenlerde, epilepsi gelişme olasılığı diğerlerine göre daha yüksektir. EPİLEPSİNİN GÖRÜLME SIKLIĞI Epilepsinin toplum içinde görülme sıklığı prevelans, insidans ve kümulatif insidans çalışmaları ile ölçülür. Prevelans Prevelans bir zaman dilimi içinde hastalıktan etkilenen olgu oranını belirtir. Prevelans çalışmalarında nöbetin çeşidi ve en son nöbetinin ne zaman geçirdiği dikkate alınmalıdır. Çok önceleri bir nöbet geçiren hastaların prevelans çalışmasına alınması doğru değildir. Birçok çalışmada 5 yıldır antiepileptik ilaç kullanmayan ve artık nöbet geçirmeyen olgular remisyonda kabul edilip prevelans çalışmalarına dahil edilmezler. Epilepsi prevelansı dünya üzerinde ABD, Avrupa, Nijerya Hindistan ve Çin gibi birçok toplumda çalışılmış ve bin kişide 5 ila 8 olarak bildirilmiştir. Çalışmalarda standart değerler kullanılmamasına rağmen dünya üzerinde epilepsi prevelansının tüm toplumlarda benzer olduğu kabul edilir. Bununla beraber çoğu tropik ülkelerden olmak üzere, örneğin Panama yerlilerinde binde 57 gibi yüksek prevelans değerleri de bildirilmiştir. ABD’de epilepsi prevelansında, bölgesel, iklimsel ve etnik varyasyonlar olabileceğini bildiren çalışmalar güvenilir değildir. Sadece ABD’ki zencilerde epilepsi prevelansının yüksek olduğunu gösteren çalışmalar bir dereceye kadar tatminkardır. Yaşlara göre epilepsinin prevelansı incelendiğinde, Rochester Minesota ve diğer birçok çalışmada ergenlik çağında prevelans binde 6 ila 8’lere ulaşmaktadır. Prevelans yaş ile yeni olgular eklendiği için kısmı artış gösterir. Ergenlik döneminden sonra epilepsi prevelansındaki artış azalır. Bunun sebebi bazı olguların remisyona girmesi ve epileptik populasyondaki ölüm oranlarının artmasıdır. İlk on yıldaki epilepsi oranlarının artması, idiopatik epilepsinin bu yaşlarda ortaya çıkma eğiliminin yüksek olmasına bağlıdır. İnsidans İnsidans, bir toplumda belirli bir zaman dilimi içinde hastalığa yeni yakalanan olgu sayısını gösterir. Epilepsi insidansı Minesota ve Danimarka’da yapılan çalışmalarda her yıl için yüzbinde 30 ila 50 olarak bulunmuştur. Bu oran ilk 1 yaş için yüzbinde 100 olup, çocukluk ve adolesan çağa doğru düşerek, 25 yaş civarında yüzbinde 25 ile sabit bir rakama ulaşmıştır. Daha ileri yaşlarda Minesota gurubunda yaş ile epilepsi oranı artarken, Danimarka gurubunda bu oran sabit kalmıştır. Kümulatif insidans Kümulatif insidans, bir zaman dilimi içinde epilepsinin gelişeceği hastalar miktarıdır. Kümulatif insidans, her yaşta epilepsi gelişebileceği için yaş arttıkça artmaktadır. EPİLEPSİ SEBEPLERİ VE RİSK FAKTÖRLERİ Analitik epidemiyolojik çalışmalar olası etiolojik faktörler ile epilepsi arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu çalışmalar SSS’ni tutan hastalıklara bağlı epilepsi gelişimi için olası ve kesin riskleri tespit eder. Olası risk, bu hastalığa maruz kalanlar ile kalmayanlar arasındaki epilepsi insidansı karşılaştırır, epilepsi ve risk faktörü arasındaki ilişkiyi açıklar. Olası riskin 1 olması, ilişkinin olmadığını. Olası riskin 4 olması, kuvvetli bağlantının olduğunu gösterir. Objektif analitik çalışmaların diğer bir avantajı SSS tutulumu ile epilepsi gelişme zamanı arasındaki ilişkiyi tespit etmesidir. Olası risk hesaplamaları epileptik kişilerin akrabalarının hastalığa yakalanma oranlarını hesaplama içinde kullanılır. Epidemiyolojik çalışmalar beyin travmaları, SSS enfeksiyonu, Beynin Damarsal Hastalığı (BDH) ve beyin tümörleri gibi doğum sonu hasarların, epilepsi insidansını arttırdığını göstermiştir. Bununla beraber epileptik olguların %70’inde sebep tespit edilememektedir. Epilepsiye yol açabilen tüm sebepler, epileptik hastaların küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Kafa travmaları Kafa travmalarına bağlı epilepsi insidansı I. Dünya savaşında yaygın olarak çalışılmıştır. Bu çalışmalarda, delici kafa yaralanmalarından sonra epilepsi gelişme oranı %30 oranında bulunmuştur. Sivil toplumda kapalı kafa travmalarına bağlı epilepsi, yaklaşık %3-7 oranında bildirilmiştir. Bilinç kaybı, amnezi veya kafa kırığı olduğunda bu oran 3 ila 6 kez artmaktadır. Beş yıllık risk yaklaşık %5’tir. Yarım saatten az süren amnezi ve bilinç kaybı durumlarında belirgin bir risk artımı yoktur. Çökme kırığı olmadan 30 dakika ile 24 saate kadar bilinç kaybı olanlarda risk % 2’dir. Bir günden fazla bilinç kaybı süren ve/veya intrakranial kitle etkisi olanlarda risk yaklaşık %12’dir. Künt kafa travmalarını takiben 10 yıl içinde, delici kafa travmalarında ise hayat boyu epilepsi riski vardır. Travmanın ciddiyetine ilaveten travmanın ilk haftası içinde nöbet olması, subdural hematom ve enfeksiyon gibi komplikasyonların olması, prognozu etkileyecektir. Ciddi travması ve ilk günlerde nöbeti olanlarda postravmatik epilepsi riski en yüksek olup %36’dır. Ciddi travması olan, fakat erken dönemde nöbeti olmayanlarda risk %10’dur. Ciddi travması olanların hayatta kalma oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle tüm epileptiklerin içinde travmaya bağlı epilepsi oranı %4’tür. Santral sinir sistemi enfeksiyonları Klinik serilerde epilepsi olgularının %1’inin SSS enfeksiyonlarına bağlı olduğu görülmektedir. SSS enfeksiyonları en sık çocuklarda ve yaşlılarda görülür. SSS’i enfeksiyonu epilepsi riskini arttırmaktadır. Bu artış yaştan ziyade enfeksiyonun türü ve erken dönemde nöbetin olup olmadığına bağlıdır. Aseptik menenjit sonucu epilepsi riskinin artması belirgin değildir. Bakteriyel menenjiti takiben 2 yıl içinde epilepsi riski 5 kat artar. Bakteriyel menenjit sonucu epilepsi gelişme riski 5 yıl ile sınırlıdır. Viral menenjitlerde bu süre 15 yıldır. Ansafalitli hastalarda epilepsi gelişme riski; hastalık esnasında nöbeti olanlarda 5 yıla kadar %10, yirmi yıla kadar %22’dir. Hastalık esnasında nöbeti olmayanlarda, 20 yıl içinde epilepsi gelişme şansı %10’dur. Bu risk erken dönemde nöbeti olan bakteriyel menenjit için %13, nöbeti olmayanlarda ise %2’dir. Beynin damarsal hastalıkları Beynin damarsal hastalıkları (BDH) yaşlılarda nöbetlerin ve epilepsinin en sık nedenidir. İnmeli hastalarda erken dönemde nöbet oranı %2-25 arasında bildirilmiştir. Geç dönemde oluşan nöbet oranı ise %3,8’dir. Epilepsi için kümulatif risk 1 yıl için %3, beş yıl için %5’tir. CT’deki kortikal lezyon geç nöbetlerin habercisidir. Olsen’in izlediği olgulardan kortikal lezyonu olan 23 hastanın 6’sında epilepsi gelişir iken, subkortikal lezyonlu 42 olgunun sadece 1’inde nöbet gelişmiştir. Batı toplumlarında BDH’ları yaşlı epileptiklerin etiolojisinde en sık nedendir. Rochestar Minesota gurubunda 65 yaşın üzerinde yeni tanı konmuş epileptik hastaların %55’inde sebep BDH’dır. Beyin tümörleri Özellikle yetişkinlerde nöbet görüldüğünde altta bir tümörün yatabileceği unutulmamalıdır. Beyin tümörlü hastaların yaklaşık %30’unda ilk semptomu nöbettir. Beyin tümörleri, tüm epileptik olguların %3.6’sını, semptomatik epilepsilerin %12’sini oluşturur. Tümöre bağlı epilepsi her yaşta görülmesine rağmen, 25-64 yaşlarında en sık olarak görülür. Dejeneratif SSS hastalıkları Alzheimer hastalığı epilepsi riskini %10 arttırır. Epilepsi genellikle nöron hastalığı olarak bilinmesine rağmen, demiyelinizan hastalıklarda da görülme riski fazladır. Klinik serilerde Multipl Sklerozlu hastalarda nöbet, normal kişilere oranla 3.4 kez daha fazladır Tüm epileptiklerde dejeneratif hastalıkla beraberlik %2 olup, epilepsinin sebep olduğu dejeneratif hastalık %6’dır. Gelişme geriliği, mental retardasyon ve serebral palsi Doğumsal nörolojik bozukluklar, mental retardasyon ve serebral palsi (CP) ile epilepsi beraberliği iyi bilinmektedir. Canlı doğumların %0,3-6 sında CP görülür, bunların 1/3’ünde de epilepsi gözlenir. Febril konvulsiyon Febril konvulsiyon epilepsi gelişimi için bir risk teşkil etmektedir. Febril konvulsiyon geçiren hastalarda 25 yaşına kadar epilepsi gelişme riski %6 olup, bu normal toplumun 3 katı kadardır. NÖBET GEÇİREN HASTALARIN VE EPİLEPTİK HASTALARIN PROGNOZU Son 15 yıllık epidemiyolojik çalışmalar epilepsi ve nöbetlerin prognozu hakkında bizi aydınlatmıştır. Araştırılan 3 konu şunlardır. 1) Epileptik hastalarda remisyon. 2) İlk nöbeti takiben oluşabilecek yeni nöbet riski. 3) Antiepileptik ilacın kesilmesi ile oluşabilecek yeni nöbet riski. Epilepsi prognozu Rodin son yüzyıl içinde yapılan epilepsi prognozu çalışmalarında; remisyonun 2 yıl içinde %33, 5 yıl içinde %17, 10 yıl içinde %10 olduğunu bildirmiştir. Geniş toplumlar üzerinde yapılan çalışmalar remisyon açısından daha ümit vericidir. Epileptik hastaların nöbetleri tedaviye başlandığında, %40, on yıl sonra %65, 20 yıl sonra %75 oranında kontrol altına alınmaktadır. Nöbetlerin kontrol altına gireceğini gösteren en önemli prognostik işaret nöbet sürelerinin kısa olması, epilepsi sebebi, nöbet tipi ve başlangıç yaşıdır. İdiopatik epilepsili hastalarda ve jeneralize nöbeti olanlarda remisyon yüz güldürücüdür. Tanı konduktan 20 yıl sonra jeneralize tonik klonik nöbetlerin %85’i, parsiyel nöbetlerin ise %65’i kontrol altına alınır. İdiopatik epilepsili hastalar içinde, genç hastaların remisyona girmesi daha kolaydır. On yıl içinde remisyon oranı; on yaşından önce idiopatik epilepsi tanısı alan hastalarda %75; 10-19 yaşlarında tanı konulanlarda %65, 20-59 yaş arasında tanı konulanlarda ise %63’tür. Antiepileptik ilacın kesilmesinden sonra nöbetin tekrarlanması Nöbet geçirmeyen epileptik hastaların; ilaç kesildikten 1 yıl içinde%20, iki yıl içinde %25 oranında nöbet tekrarı gözlenmiştir. İki yıl sonra nöbet tekrarı çok azdır. İlk nöbet sonrası nöbetlerin tekrarlama riski Çalışmalar ilk nöbet geçiren hastalarda; %30 ilk yıl içinde, %40 ikinci yılda, %50 üçüncü yılda nöbetlerinin tekrarlandığını göstermektedir. Prognoz açısından en önemli ipucu, idiopatik epileptik nöbetlerin tekrarlama olasılığının az olduğu, semptomatik nöbetlerin ise daha büyük olasılıkla tekrarlayabileceğidir. AİLESEL VE GENETİK FAKTÖRLER Eskiden beri ailesel bir hastalık olarak düşünülen epilepside genetik faktörlerin etkinliği net değildir. Bazı mendelien geçişli olgular bildirilmiştir. Epilepsinin genetik geçişi tek bir gen ile açıklanmamaktadır. Sadece jüvenil myoklonik epilepside kromozom 6 bozukluğu bunun dışındadır. Literatürde epilepsi genetiği üzerine çok değişik bildiriler vardır. Almstron’un epileptik hastaların ailesinde, epilepsinin normal populasyona göre daha yüksek olmadığını bildirmiştir. Metrakos jeneralize epilepsinin otozomal dominant geçişli bir hastalık olduğunu öne sürmüştür. Bu farklılık nöbet çeşitlerinin ve sebeplerin standart olmamasından kaynaklanabilir. Epilepsinin ailesel olduğunu gösteren kuvvetli ipuçları mevcuttur. Çalışmalar epileptik kişilerin ailelerinde, normallere göre epilepsi insidansının 2.5 kat daha yüksek olduğunun göstermektedir. Bununla beraber kafa travması, ensefalit ve beyin tümörü gibi sebeplerden dolayı oluşan semptomatik epilepsilerde ailesel bir yüklülüğün görülmemesi doğaldır. Çalışmalar annesi epileptik olanların, babası epileptik olanlara göre daha yüksek risk taşıdıklarını göstermektedir. Sonuç olarak bazı epileptik sendromlarda belirli bir genetik geçiş varken, diğerlerinde genetik geçişin etkisi çok az veya yoktur. KRONİK HASTALIKLARIN EPİDEMİYOLOJİSİ PDF SUNUM http://www.bibalex.org/SuperCourse/SupercoursePPT/4011-5001/4141.ppt kaynak: web.deu.edu.tr Dokuz Eylül Üniversitesi TÜRK NÖROLOJİ DERGİSİ

http://www.biyologlar.com/epilepsi-genetigi-ve-epidemiyolojisi

Glikoproteinler ve Biyomedikal Önemi

Glikoproteinlerin saptanma, saflaştırma ve yapısal analizi için kullanılan yöntemler Proteinler ve enzimleri saflaştırmak için kullanılan klasik yöntemler glikoproteinler için de kullanılabilir. Glikoproteinlerin izolasyonu ve karakterizasyonu için bir çok kromatografik/elektroforetik yöntem geliştirilmiştir. Afinite kromatografisi tek basamaklı yöntem olarak veya genel kromatografik/elektroforetik yöntemler ile birleştirilerek kullanılabilir. Bu şekilde a1-asit glikoprotein, immünglobulinler, seruloplazmin, eritropoetin gibi biyolojik önemi olan glikoproteinler saflaştırılabilir. Glikoprotein kromatografi kullanılarak saflaştırıldıktan sonra kütle spektrofotometresi ve NMR spektrofotometresi ile glikan zincirlerinin yapısı belirlenebilir. Öte yandan yaklaşık bütün glikoproteinler glikan grupları ile polimorfizm gösterirler. Bu özellik çok sı görülür ve rekombinant DNA glikoproteinlerindeki kadar doðal olarak gözlenmiştir. Son zamanlarda gelişmiş elektromigrasyon yöntemi (yüksek performanslı kapiller elektroforez) ve kromatografik/ elektroforetik yöntemler (iki boyutlu poliakrilamid jel elektroforezi, atışlı amperometrik belirlemeli yüksek pH anyon deðişim kromatografisi) gibi teknikler glikoproteinlerin mikroheterojenitesinin kalitatif ve kantitatif belirlenmesinde kullanılmaktadır (5). Doğda bulunan 200 monosakkaritten sadece 8 tanesi glikoproteinlerin oligosakkarit zincirlerinde bulunur (Tablo 2) N-Asetil Nöraminik asit (NeuAc) oligosakkarit zincirlerinin ucunda Galaktoz veya N-Asetilgalaktozamine bağlı olarak bulunur. Listedeki diğer şekerler daha iç konumda yer alır. Glikoproteinlerde çoðunlukla sülfat bulunur. Gal, GalNAc veya GlcNAc’ye bağlı haldedir (4). Lektinler Hücreler veya hücre ve substrat arasındaki etkileşimler, spesifik reseptörleri ve onların ligandları ile ilgilidir. Son yıllarda tanımlanan hücre yüzey reseptörleri arasında karbonhidrat baðlayıcı proteinler olan lektinler üzerinde olağanüstü bir ilgi yoðunlaşmıştır. Lektinler hücreleri aglütine veya glikokonjugatları presipite eden karbonhidrat bağlayıcı proteinlerdir. Bir grup lektinin kendileri glikoproteindir. şekerler ile reaksiyona giren Ig’ler lektin olarak kabul edilmez. Lektinler en az iki tane şeker bağlayıcı nokta içerir. Tek şeker baðlayıcı nokta içeren proteinler hücreleri aglütine veya glikokonjugatları presipite edemezler. Bir lektinin spesifitesi aglütinasyon veya presipitasyon yaptırıcı özelliðini en fazla inhibe eden şeker ile tanımlanır. Enzimler, toksinler ve taşıyıcı proteinler çok sayıda şeker bağlayıcı nokta içermeleri halinde lektinler olarak sınıflandırılabilir (6). Günümüzde yapılan çalışmaların çoğu inflamasyon ve kanser metastazı gibi patolojilerde görülen hücreler arası etkileşimlerde çeşitli hayvan lektinlerinin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır. Glikolipidler, glikoproteinler ve proteoglikanlar ın hayvan hücrelerinin yüzeyindeki lektinler ile etkileştiği gösterilmiştir (Tablo 3). Hayvan lektinleri, çeşitli biyolojik işlemlerde önemli rol oynayan proteinler olarak tanımlanır. Bu biyolojik işlemler arasında lektinlerin glikokonjugatlara ve selektinler, sialoadhezinler (CD 22, CD 33), natural killer reseptörler (NKR-P1, CD69 ve CD94/NKG2), hiyalüronat reseptörler (CD44, RHAMM, ICAM-1), B-hücre antijeni (CD23, CD72) gibi lektin benzeri reseptörlere bağlanması sayılabilir. Ayrıca lektinlerin mannoz, mannoz 6-fosfat veya asiyaloglikoprotein için iyi bilinen reseptörlere bağlanarak bilginin hücre dışından hücre içine iletilmesinde aracılık edebileceği öne sürülmüştür (7, 8). Selektinler, plazma membranında bulunan, hücre hücre etkileşimine aracılık eden bir grup lektindir. Enfeksiyon veya inflamasyon bölgelerinde immün hücrelerin (T lenfositler) kapiller duvar aracılığı ile kandan dokuya hareketinde rol oynarlar. Bir enfeksiyon bölgesinde, kapiller endotel hücrelerinin yüzeyinde bulunan Pselektin, dolaşan T lenfositlerin glikoproteinlerinin spesifik oligosakkaritleri ile etkileşir. Bu etkileşim T hücreler kapiller endotel hücrelerin yüzeyine yapıştığı için yavaşlar. ıkinci bir etkileşim, plazma membranının T hücrelerindeki integrin molekülleri ve endotel hücre yüzeyindeki bir yapışma proteini arasındadır. T hücreler kapiller duvar aracılığı ile enfekte dokuların içine doğru hareket eder ve immün cevabı başlatır. Diğer iki selektin de bu işleme katılır: Endotel hücre yüzeyindeki E-selektin ve T hücre yüzeyinde bulunan ve diğer hücredeki aynı kökenli oligosakkaritlere bağlanan L-selektin (8, 9). Bazı mikrobiyolojik patojenler, konakçıya bakteriyel yapışmaya veya toksinlerin hücre içine girişine aracılık eden lektinlere sahiptir. Çoğu gastrik ülserden, bakterilerin sorumlu olduğuna inanılmaktadır. Helikobakter pylori, bakteriyel membran lektinleri ve gastrik epitel hücrelerinin membran glikoproteinlerinin spesifik oligosakkaritleri arasındaki etkileşimlerle midenin iç yüzeyine yapışır. H. pylori tarafından tanınan bağlama bölgeleri arasında Leboligosakkariti (O kan grubu belirleyicisinin bir kısmı) yer alır bu gözlem, O kan grubuna sahip insanlarda gastrik ülser insidansının A ve B kan grubundakilerden çok daha fazla olduğunu açıklamaya yardım eder. Kimyasal olarak sentezlenen Leb oligosakkaritinin analogları bu tip ülserlerin tedavisinde yararlıdır. Oral yoldan verildiğinde bakteriyel lektinin bağlanma bölgeleri için gastrik glikoproteinler ile yarışarak bakteriyel yapışmayı önlerler (10). Vibrio cholerae tarafından oluşturulan kolera toksin molekülü, bağırsaktan su emiliminden sorumlu olan intestinal hücrelere girdikten sonra diyareyi başlatır. ıntestinal epitel hücrelerinin yüzeyindeki bir membran fosfolipidi olan gangliosid GM1’in oligosakkariti aracılığı ile hedef hücresini etkiler (8). Glikoproteinlerin sınıflandırılması Polipeptid zincirleri ile oligosakkaritler arasındaki bağa göre sınıflandırılır (1): · O-glikozid bağlı (O-Bağlı) · N-glikozid bağlı (N-bağlı) A. N-bağlı oligosakkaritler plazma ve membran proteinlerinde bulunur. Asparagin’in amid azotu ile N-asetilglukozamin arasında bir glikozilamin bağı içerir: GlcNac- Asn. B. Polipeptidin OH yan zinciri (serin veya treonin) Nasetilgalaktozamin arasındaki O-glikozid bağı (O-Bağlı) GalNac-Ser(şr). Bir çok membran proteini ve müköz sekresyonlardaki proteinler (müsinler) O-glikozid bağlı oligosakkaritleri içerirler (11). C. Kollajende bir glukozil-galaktoz disakkariti hidroksilizinin OH grubu ile bağlanabilir. Hidroksilizin kollajende bulunan olağan olmayan bir amino asittir. Kollajen hücrede prokollajen olarak adlandırılan bir prekürsörden sentezlenir. Prokollajenler N-bağlı glikoproteinlerdir. Ancak proteinin olgunlaşması sırasında N-bağlı oligosakkaritleri içeren peptid parçaları çıkarılır. Kollajende sadece O-bağlı oligosakkaritler kalır. Tendonlar gibi fibröz yapılarda daha az glikozile kollajenler bulunur. Bazal membran gibi ağsı yapılarda yüksek derecede glikozile kollajenler bulunur (11). D. Bir çok plazma proteininde bulunan son zamanlarda keşfedilmiş bir yapıda proteindeki serin kalıntılarına Oglikosid bağı ile bağlı tek bir GlcNac bulunur (11). N- bağlı oligosakkaritler Bütün N- bağlı oligosakkaritlerde 3 mannoz birimi ve 2 GlcNAc kalıntısı içeren çekirdek bir yapı bulunur. Bu çekirdek yapının ötesinde glikoproteinler birbirinden çok farklı yapılar içerir (şekil 2). Bütün N bağlı oligosakkaritler başlangıçta mannozca zengin yapılar şeklinde oluşur daha sonra farklı tipte kompleks oligosakkaritlere değişir. Mannozca zengin oligosakkaritler sınırlı sayıda hayvan glikoproteininde bulunur. Daha çok düşük ökaryotlarda ve viral zarf glikoproteinlerinde yer alır (1, 4). Kompleks oligosakkaritler hayvan glikoproteinlerinde bulunur. Kompleks oligosakkaritler, mannozca zengin oligosakkaritler ile aynı çekirdek yapıya sahiptir. Ancak terminal trisakkarit sırası çekirdek mannoz yapıya bağlanmış sialik asit-galaktoz-GlcNac şeklindedir. Fukoz çekirdek-te veya kompleks oligosakkaritlerde sialik asitin yerinde bulunabilir. Bir glikoprotein aynı veya farklı yapılarda biden fazla N bağlı oligosakkarit içerebilir. Genellikle kompleks oligosakkaritler amino terminaline yakın, mannozca zengin tip oligosakkaritler karboksi terminaline yakın yerleşmiştir. 100’den fazla farklı kompleks tip oligosakkarit belirlenmiştir. Bu da kimyasal işaretleme ve tanıma olaylarında karbonhidratların farklılığını gösterir (8). O-bağlı oligosakkaritler Müsinlerde bulunur. Sialik asit (N asetil nöraminik asit), galaktoz ve GalNac (bazen GlcNac ve fukoz) içeren kısa, dallanmış yapılardır. Tükürükte bulunan müsin çok sayıda serin ve treonin kalıntıları içerir. Bunlar sialik asitgalaktoz-GalNac trisakkariti ile glikozile olmuştur. O-bağlı oligosakkaritler sialik asitin varlığından dolayı negatif yüklüdür. Kümelendiklerinde veya yakınlaştıklarında birbirini iterek proteinin katlanmasını önlerler. Müsinler epitel hücrelerinin yüzeyinde koruyucu bir bariyer oluşturur, yüzeyler arasında kayganlığı sağlar ve GıS’de yiyeceklerin hareketi gibi transport olaylarını kolaylaştırır (1, 4). Glikoproteinlerin genel yapısı Bir glikoprotein tek bir N-bağlı oligosakkarit yapısı içerebileceği gibi birden fazla tipte oligosakkarit de içerebilir. N-bağlı oligosakkaritler aynı yapıda veya farklı yapılarda olabilir ya da aynı zamanda O-bağlı oligosakkaritler de bulunabilir. Oligosakkarit zincirlerinin sayısı çok değişkendir, proteine ve fonksiyonuna bağlıdır (8). Örneğin LDL reseptörü düz kas hücrelerinin ve fibroblastlar ın plazma membranında bulunur. ıki tane N-bağlı (iki antenli) kompleks zincir içerir. Membrana yakın bölgelerde O-bağlı oligosakkarit kümeleri de vardır (1). Oligosakkaritlerin Biyosentezi N-bağlı oligosakkaritler N-bağlı oligosakkarit zincirlerinin bir araya gelmesi ER’da başlar. ER’un integral lipidi olan dolikol-P (Dol-P)’a GlcNac, mannoz ve glikoz tek tek eklenir, Glc3Man9GlcNac2 oluşur ve proteine transfer edilir. N bağlı oligosakkaritler için glikozilasyon kotranslasyoneldir, peptid zinciri membrana bağlı ribozom üzerinde sentezlendiği sırada oluşur. ılk GlcNac P’a eklendiğinde çekirdek yapı dolikol pirofosfat-GlcNac (Dol-PP-GlcNac) oluşur. Kalan GlcNac 5 mannoz diğer şeker nükleotidlerinden transfer edilir ( UDP-GlcNac ve GDP-Man). Diğer 4 mannoz ve 3 glukoz lipit prekürsörlerden gelir ( Dol-P-mannoz ve Dol-P-glukoz). şekerler, Dol-P taşıyıcısına glikozil transferaz enzimleri ile transfer edilir (11). Tamamlanan oligosakkarit Dol-PP türevinden proteinde bulunan Asn-X-Ser (şr) dizisindeki asparagin’e transfer edilir. Oligosakkarit sentezinde glikozların fonksiyonu, lipidden proteine oligosakkarit transferini hızlandırmaktır. Oligosakkaril transferaz 3 glukoz birimi içeren oligoskkaritleri transfer eder. Glukoz birimleri protein katlanmas ının hızlandırılmasında önemlidir (12). Oligosakkarit Zincirinin ışlemlenmesi Oligosakkarit zinciri proteine transfer edildiği sırada çeşitli glikozidazlar protein-oligosakkarit bağı üzerinde etkili olur. Glukozidaz I ve II ile uçtaki glikozlar koparılır (ER’da). Mannozidazlar mannozları uzaklaştırır. (Golgi’de) GlcNAc transferaz tarafından mannoz kalıntılarından birine GlcN-Ac eklenir. Mannozidaz II tarafından mannoz kalınt ıları 3’e indirilir, 2 GlcNAc ve 3 mannoz oluşur ve bu çekirdek oligosakkarit uzatılarak kompleks oligosakkaritler oluşturulur. Uzatma reaksiyonları GlcNAc, galaktoz, sialik asit ve fukoz’un eklenmesi ile gerçekleştirilir. Glukoz kalıntıları uzaklaştırıldığında ve protein doğru konformasyonda katlandığında bir ve daha fazla Man9GlcNAc2 oligosakkariti içeren glikoprotein ER’dan Golgi’ye taşınır (4). O-Bağlı Oligosakkaritlerin Sentezi şeker nükleotidlerden şekerlerin basamak basamak eklenmesi ile Golgi’de gerçekleşir. Lipit taşıyıcılar olaya katılmaz 1. UDP-GalNAc’den GalNAc proteindeki serin ve treonin kalıntılarına transfer edilir. Katalizleyen enzim GalNAc transferazdır. 2. GalNAc-serin-(protein) galaktoz ve sialik asit için bir alıcı olarak görev yapar. Galaktoz ve sialik asit şeker nükleotidlerinden Golgi galaktozil ve sialil transferazlar ile transfer edilir ve müsindeki son trisakkarit dizisi oluşur. 3. Diğer Golgi glikozil transferazlar proteoglikan ve kollajen üzerindeki oligosakkarit biyosentez basamaklarında yer alır. 100’den fazla glikozil transferaz bir hücredeki glikokonjugat biyosentezinde görevlidir (13). Glikoproteinlerin Oligosakkarit Zincirlerinin Fonksiyonları N-bağlı oligosakkaritler En önemli görevleri protein katlanması sırasındadır. ER’daki şaperon adı verilen proteinler yeni sentezlenen membran proteinlerinin doğru konformasyonda katlan malarına yardım eder. iki şaperon (calreticulin ve calnexin) yapılarında kalan tek bir glikoza sahip mannozca zengin oligosakkaritleri tanıyarak katlanmamış glikoproteine bağlanır. Bu iki şaperon lektinler gibi karbonhidrat bağlayıcı proteinler sınıfındandır. Spesifik karbonhidrat yapıları için bir tanıma ve bağlama bölgelerine sahip proteinlerdir. Katlanma hızı şaperonlarla arttırılır. Yanlış katlanmış ya da katlanmamış proteinler Golgi’ye normal bir şekilde transfer edilemez ve ER’da parçalanır (12). Mannozca zengin oligosakkaritler bazı proteinleri hücredeki spesifik bölgelere hedefler Lizozomlar bir çok hücre bileşeninin hidrolizini ve dönüşümünü gerçekleştirir; proteazlar, lipazlar, glukozidazlar gibi bir çok parçalayıcı hidrolitik enzimler içerir. Lizozomal enzimlerin çoğu N-bağlı glikoprotein yapısındadır (8). Man-6P lizozomal enzimlerin lizozoma yönlendirilmesinde bir işaret olarak kullanılır. Golgi’de Man-6P reseptörü enzimi tanır, bağlar ve lizozomlara yönlendirir. Man-6P reseptörü hücre yüzeyinde de vardır, bu sinyali içeren ekstraselüler enzimler de endositozla alınır ve lizozomlara transfer edilir (13). Glikoproteinlerin oligosakkarit zincirleri proteinlerin çözünürlüğünü ve stabilitesini arttırır Çözünürlük oligosakkarit zincirleriyle arttırıldığı için hücre dışına salgılanan bir çok protein ( plazma proteinleri, maya ve mantarlardan salgılanan parçalayıcı enzimler) glikoprotein yapısındadır. Bu enzimler ısıya, deterjanlara, asitlere ve bazlara çok dayanıklıdır. Karbonhidrat grupların enzimatik olarak ayrılması stabiliteyi büyük ölçüde azaltır(4). Tunikamisin gibi glikozilasyon inhibitörlerinin (Dol-PP-GlcAc sentezini inhibe eder) varlığında sentezlenen glikoproteinler yanlış katlanma ve işlemlenme ya da çözünürlüğünün azalması nedeniyle ER’da çöker (12). Hem N hem de O-bağlı oligosakkarit yapıları tanıma işleminde yer alır N-bağlı glikoproteinler hayvan hücrelerinin yüzeyinde bulunur ve hücre-hücre etkileşimlerinde önemli rol oynar (4). Bir hücre, hücre yüzeyinde tamamlayıcı hücrenin yüzeyindeki spesifik karbonhidratları bağlayan spesifik lektin gibi tanıyıcı bir protein içerebilir. Bu etkileşim fertilizasyon, inflamasyon gelişimi ve farklılaşmasında anahtarbir faktördür (4). Fertilizasyon: Sperm, oositin plazma membranına ulaşmak için oositi saran kalın, saydam ve hücresel olmayan bir zarf olan zona pellusida’yı (ZP) aşmak zorundadır. ZP, ZP 1-3 olarak gösterilen üç tane glikoprotein içerir. Bunlardan özellikle ilginç olanı sperm için bir resept ör olarak görev yapan ve O-bağlı glikoprotein olan ZP3’dür. Sperm yüzeyinde yer alan ve galaktosil transferaz olan bir protein ZP3’ün oligosakkarit zincirleri ile etkileşir; proteazlar, hiyalüronidazlar ve sperm akrozomundaki diğer maddeler ortama salınır ve bu enzimler spermin ZP’yı aşmasına ve oositin plazma zarına ulaşmasına yardım eder. ZP glikoproteinleri ile ilgili yapılan çalışmalar, fertilitenin düzenlenmesinde immünokontraseptif yöntemlerin planlanması için yararlı bir bakış açısı sağlamaktadır (14). ınflamasyon: Vasküler endotel hücrelerinin hasarı sonucu oluşan inflamatuar yanıt ile hasarlı dokudan sitokinler salınır ve lökositleri çeker. Bu lökositlerin kan dolaşımından çıkması ve hasarlı dokuya ulaşması gereklidir. Bunu yapabilirler çünkü sialil Lewis - X antijen (membran glikolipid veya glikoproteinin bir bileşeni) olarak bilinen bir tetrasakkarite sahiptirler. Sialil Lewis-X antijen, endotel hücrelerinin yüzeyinde bulunan ve E-selektin olarak adlandırılan bir lektin tarafından tanınır. Selektin ve sialil Lewis-X antijen arasındaki etkileşim sonucunda lökositler damar duvarına yapışır. Lökositlerin damar duvar ına yapışması enfeksiyonlarla mücadelede önemlidir, tehlikeli ve hayatı tehdit edici olabilir. Miyokard infarkt üsünde (MI) de lökositler arterleri tıkayabilir ve iskemiye yol açar. Bu etkileşimin önemi nedeni ile sialil Lewis-X antijen yapısını taklit eden glikomimetikler olarak bilinen yeni maddeler araştırılmaktadır. MI geçiren hastalara bu ilaçların verilmesi ile selektin bölgeleri bloke edilir, lökositlerin damar duvarına bağlanması inhibe edilir ve iskemi olasılığı azaltılır (1,15). Glikoprotein sentezindeki anomaliler Karbonhidrattan fakir glikoprotein sendromları(CDGSs) yeni tanımlanan, nadir görülen genetik hastalıklardandır. Bütün hastalarda multisistem patolojiler görülür ve özellikle sinir sistemi ciddi bir şekilde tutulur. Sekretuar glikoproteinler, lizozomal enzimler ve membran glikoproteinlerinin karbonhidratlarındaki eksiklik ile karakterize dört farklı hastalık belirlenmişti. Tanı serum transferrin elektroforezi ile konur. CDGS’de transferrin az miktarda sialik asit içerir ve daha yavaş göçer. Bu hastalık grubundaki temel defekt N-bağlı oligosakkaritlerin sentezinde veya işlemlenmesinde görülebilir. GlcNAc ve mannozidaz II’deki defektler belirlenmiştir (16, 17). Glukozidaz inhibitörleri : Bir çok bitki alkaloidi glukozidaz inhibitörüdür ve enzimlerin budanmasını inhibe ederler. Castanospermin glukozidaz I ve II’ yi inhibe eder; Glc3Man9GlcNac2-protein’den glukoz ayrılmasını bloke eder. AIDS virüs zarf proteinleri gibi bir çok proteinler calnexin gibi şaperon proteinleri ile etkileşerek katlanmaya yardım ederler. Calnexin tek glukoz kalıntısı kalana dek budanan glikoprotein oligosakkaritlerine bağlanır. Castanospermin ile glukozun çıkarılması inhibe edilirse protein doğru olarak katlanamaz. Diğer bitki alkaloidleri kompleks oligosakkarit sentezi için gereken mannozidazları inhibe eder. Swainsonine mannozidaz II’ yi inhibe eder ve sadece parsiyel kompleks zincir içeren oligosakkaritler oluşur (18). I-hücre hastalığı (mukolipidosis II) ve pseudo-Hurler polidistrofi (mukolipidosis III) nadir görülen herediter hastalıklardandır. Lizozomal enzimlerin lizozomlara hedeflenmesindeki eksikliğe bağlıdır. GlcNAc-1-P transferaz lizozomal enzimlerde hedefleyici sinyal (N-bağlı oligosakkaritler üzerindeki Man-6-P kalıntıları) bulunmaz ve hücrelerden salgılandıktan sonra lizozomlara gidemezler. Bu hastalardaki fibroblastlarda koyu inklüzyon cisimleri bulunur (I-cell). Lizozomlar sindirilemeyen maddelerle dolar ve bebeklikte ölüme yol açar (19). Glikoptein yıkımındaki anomaliler Glikoproteinlerin oligosakkaritleri lizozomlarda zincirlerdeki spesifik terminal şeker kalıntılarını uzaklaştıran exoglukozidazlar (endo-b-D-Nac-glikozaminidaz ve aspartil glikozaminidaz) tarafından yıkılır. Bu enzimlerin her biri için lizozomal enzim defektleri söz konusudur. Bu durumda dokularda ve idrarda hidrolize edilmemiş karbonhidrat parçaları birikir (20, 21). KAYNAKLAR 1. Elbein A. Complex Carbohydrates: Glycoproteins. In : Crowe L ed. Medical Biochemistry Bynes. Dominiczak Basildon, England: Mosby Publishing. 1999: 308-17. 2. Gahmberg CG, Tolvanen M. Why mammalian cell surface proteins are glycoproteins. Trends Biochem Sci 1996; 21: 308-11. 3. Biological roles of oligosaccharides: All of şe şeories are correct. Glycobiology 1993; 3: 97-130. 4. Kobata A. Structures and functions of şe sugar chains of glycoproteins. Eur. J. Biochem 1992; 209: 483-501. 5. Kishino S, Miyazaki K. Separation meşods for glycoprotein analysis and preparation. J Chromatogr B Biomed Sci Appl 1997; 699:371-81. 6. Hong M, Cassely A, Mechref Y, Novotny MV. Sugar-lectin interactions investigated şrough affinity capillary electrophoresis. J Chromatogr B Biomed Sci Appl. 2001; 752(2):207-16. 7. Herbert E. Endogenous lectins as cell surface transducers. Biosci Rep 2000; 20(4): 213-37. 8. Nelson DL, Michael MC. Carbohydrates and Glycobiology. In: Ryan M ed. Lehninger Principles of Biochemistry. United States of America: Wort Publishers. 2000: 293-324. 9. McEver RP, Moore KL, Cummings RD. Leucocyte trafficking mediated by selectin-carbohydrate interactions. J. Biol. Chem 1995; 270: 11, 025-11, 028. 10.Boren T, Normark S, Falk P. Helicobacter pylori: Molecular basis for host recognition and bacterial adherence. Trends. Microbial 1994; 2: 221-28. 11.Lennarz WJ: şe Biochemistry of Glycoproteins and Proteoglycans. Plenum Press, 1980. 12.Opdenakker G, Rudd P, Ponting C, Dweek R. Concepts and principles glycobiology. FASEB J. 1993; 7: 1330-7. 13.Meynial-Salles I, Combes D. In vitro glycosylation of proteins : an enzymatic approach. J Biotechnol 1996; 46: 1-14. 14.Hedrick JL. Comparative structural and antigenic properties of zona pellucida glycoproteins. J Reprod Fertill Suppl 1996; 50: 9-17. 15.Hoke D, Mebius RE, Dybdal N, Dowbenko D, Gribling P, Kyle C, Baumhueter S, Watson SR. Selective modulation of şe expression of L-selectin ligands by an immune response. Curr Biol, 1995; (6):670-8. 16.Parodi AJ. Reglucosylation of glycoproteins and quality control of glycoprotein folding in şe endoplasmic reticulum of yeast cells. Bim Biophys Acta 1999; 1426: 287-95. 17.Krasnewich D, Gahl WA. Carbonhydrate-deficient glycoprotein syndrome. Adv Pediatr 1997 ; 44 : 109-40. 18.Kaushal GP ; Elbein AD. Glycosidase inhibitors in study of glycoconjugates. Department of Biochemistry and Molecular Biology, University of Arkansas for Medical Sciences, Little Rock 72205. Meşods Enzymol. 1994; 230 :316-29. 19.Glickman JN, Morton PA, Slot JW, Kornfeld S, Geuze HJ. şe biogenesis of şe MHC class II compartment in human I-cell disease B lymphoblasts. J Cell Biol. 1996; 132(5):769-85. 20.Schachter H, Jeaken J. Carbonhydrate-deficient glycoprotein syndrome type II. Biochim Biophys Acta 1999 ; 1455(2-3) : 179-92. 21.Freeze HH. Disorders in protein glycosylation and potential şera Yrd.Doç.Dr., Abant İzzet Baysal Üniversitesi Düzce Tıp Fakültesi Biyokimya ve Klinik Biyokimya AD, DÜZCE Özlem YAVUZ

http://www.biyologlar.com/glikoproteinler-ve-biyomedikal-onemi

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

Anadolu'da tehlike altındaki tüm türler

Hazar kaplanı, Gökçe balığı ve Anadolu parsı… 50 yıl öncesine kadar Anadolu’da yaşayan bu türler artık yeryüzünde yok. Bugün dünyada var olan yüzlerce tür ise onlarla aynı kaderi paylaşmak üzere. Bu türlerin nesillerini sürdürebilmesi yaşam alanlarının korunmasıyla mümkün. Ama nasıl? 869 TÜR YOK OLDU, 16 BİN 928'İ YOK OLMAK ÜZERE National Geographic Türkiye, Temmuz sayısında küresel ölçekte tehlike altındaki türlere dikkat çekiyor. Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) 2008 yılı Kırmızı Listesi’ne göre, dünyada incelenen 44 bin 838 türden 869’u tamamen yok olmuş durumda ya da artık doğada görülmüyor. Bilinen türlerin 16 bin 928’i ise yok olmak üzere, tehlike altında ya da hassas türler arasında yer alıyor. TEHLİKE ALTINDAKİ TÜRLER Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) 2008 Kırmızı Listesi’ne göre Türkiye’de küresel ölçekte tehlike altında 134 tür ve alttür var. Yine aynı listeye göre, Türkiye’de nesli tükenen hayvan türü sayısı 7. Türkiye'de yok olan türler arasında 19. yüzyılın son yarısına kadar görülen aslan, 40 yıl öncesine kadar Anadolu’da yaşayan Anadolu parsı ve Hazar kaplanı da bulunuyor. Bu arada yakalı toy, İran alageyiği ve yabani eşek gibi bazı türler ise dünyanın diğer bazı bölgelerinde nesillerini sürdürmeye çalışsalar da artık Türkiye topraklarında yaşamıyorlar. TÜRKİYE’DE İLK KEZ NG’DEN BENZERSİZ BİR HARİTA NG Türkiye, IUCN 2008 küresel kırmızı listesine göre, Türkiye’de tehlike altındaki hayvan türlerini bir haritada topladı. Her biri yaban hayatı konusunda uzman olan 9 doğa bilimci, Prof. Dr. İbrahim Baran (sürüngenler ve çift yaşamlılar), Prof. Dr. Sancar Barış (kuşlar), Prof. Dr. Ali Demirsoy (kınkanatlılar), Prof. Dr. Güler Ekmekçi (iç su balıkları ve kabuklular), Doç. Dr. Ali Cemal Gücü (denizel türler), Doç. Dr. Çetin Ilgaz (sürüngenler ve çift yaşamlılar), Dr. Evrim Karaçetin (kelebekler), Doç. Dr. Ahmet Karataş (memeliler) ve Yıldıray Lise (kırmızı listeler) Türkiye’de daha önce hiç yapılmamış ayrıntıda bilimsel bir çalışma yaptılar. TÜRKİYE'DE 134 TÜR TEHLİKE ALTINDA Dokuz doğa bilimcinin bir yıl boyunca, NG editor ve tasarımcılarıyla birlikte titiz bir çalışma sonucu ortaya çıkardığı haritada, tehlike altındaki 105 tür ve alttür yer alıyor. Türkiye’de ilk kez yapılan bu büyük araştırma ile üçü bitki, 131’i hayvan olan tehlike altındaki tür ketegorik olarak listelendirildi. 105 TÜR TEK TEK ÇİZİLDİ Bu listeden tehlike altındaki 105 türü Prof.Dr. Sancar Barış tek tek çizdi. Bu çizimler 60x100 boyutlarındaki Türkiye haritasında henüz yaşadıkları bölgelere göre yerleştirildi. Barış’ın renkli illüstrasyonlarının ve türler hakkında detaylı bilgilerin yer adlığı harita ile NG Türkiye, ülkemizde nesli tehlike altındaki hayvan türlerinin yaşadığı alanlara dikkat çekiyor. Harita, NG Temmuz 2009 sayısıyla birlikte okurlara ulaşıyor. 'YAŞAM ALANLARININ KAYBININ ÖNÜNE GEÇİLMELİ' NG Türkiye’nin Temmuz 2009 sayısında yayımlanan “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” makalesinin yazarı uzman biyolog Yıldıray Lise “Türkiye doğası ve tehlike altındaki türler için en büyük tehdit, bu türlerin yaşam alanlarını kaybetmeleri. Bu nedenle NG Türkiye’nin haritasında dikkat çekilen tehlike altındaki türlerin yaşam alanlarının kaybının bir an once önüne geçmek gerekiyor. Yoksa birkaç yıl sonra onların da sonu gelebilir” diyor. ''Elimdeki Hazar kaplanı resmini bütün sınıfın göreceği yüksekliğe kaldırıp soruyorum: Sizce bu hayvan bir zamanlar Türkiye'de yaşamış olabilir mi? Öğrencilerin hep bir ağızdan verdiği yanıt, pek çok okulda Türkiye doğası ile ilgili yaptığım sunumlarda aldığım yanıttan farklı değil: Haaayır örtmenim! Hazar kaplanını sadece belgesellerde gören öğrenciler, onun, 40 yıl gibi kısa bir süre önce Anadolu'da var olduğunu öğrendiğinde gözbebekleri büyüyor.'' (Makalenin girişinden) BİR İLK ADIM OLSUN National Geographic Türkiye bu çalışma ile Türkiye'de tehlike altındaki türlerin durumuna dikkat çekmek istiyor: “Haritamızın, tehlike altındaki türler için koruma çalışmalarına katkı yapması ve bitki türlerinde hazırlanmış olan ancak hayvan türleri konusunda eksikliği hissedilen ulusal kırmızı listenin hazırlanması için en azından bir ilk adım olmasını diliyoruz”. ABD'de türler yok oluyor (NG Türkiye'den...) ABD’de Tehlike Altındaki Türler Yasası ile koruma altına alınan 1050 tür bulunuyor. Ancak ABD, bugün bu yasanın gerçekten işe yarayıp yaramadığını tartışırken, böyle bir yasanın bulunmadığı Türkiye’de yaşam alanları giderek daralan çok sayıda tür tehdit altında neslini sürdürmeye çalışıyor. Benekli yabankedileri, Teksas hariç tüm ABD eyaletlerinde insanların doğaya müdahalesi sonucu kayboldu... Kaliforniye Kondoru Buzul Çağı'nı atlattılar ama Homo sapiens karşısında güçlükle direniyor. 1985'te bu yaban kuşundan geriye yalnızca dokuz adet kalmıştı. Esaret altında yetiştirme ve mermi kullanımının azaltılması sonucu tür geri döndü' Amerikan turnası esaret altında yetiştirme, göç eğitimi ve Tehlike Altındaki Türler Yasası sayesinde kurtarıldı. Meksika gri kurdu adlı tehlike altındaki altürün sayısı, esaret altında yetiştirme sayesinde Arizona ve New Mexico'da artıyor. Sayıları giderek azalan St. Andrew kıyı fareleri, Florida'nın kumul yaşam alanında gerek kamu gerekse özel grupların elinde yaşamını sürdürüyor.      

http://www.biyologlar.com/anadoluda-tehlike-altindaki-tum-turler

Büyüme Faktörleri

Ağırlıkları 4000-60 000 dalton arasında de¬ğişen, çok az miktarları bile hücresel aktiviteleri etkileyebilen proteinlerdir. Farklı faktörlerin görevleri ve etkileri ile ilgili yeni buluşlar sürmektedir. Büyüme faktörleri, hücresel fonksiyonları endokrin, parakrin, otokrin veya intrakrin mekanizmalarla sağlar. - Endokrin yolla etkileyen faktörler hedef hücreye kan yoluyla gider ve uzaktaki hücreleri de etkiler. - Parakrin yolla etki eden faktörler salgılandıkları bölgede etkilidirler. - Otokrin faktörler, tarafından salgılandıkları hücrenin fonksiyonlarını etkiler. - Bazı transforme fibroblastlar, hiç salgılanmamış faktörlere hücrenin kendi içinde, intrakrin mekanizma ile yanıt verirler. Büyüme faktörlerinin herhangi bir hücreyi etkileyebilmesi, o hücrenin, o faktör için reseptöre sahip olup olmamasına bağlıdır. Reseptöre bağlanma sonucu hücre içinde özgün bir cevaba neden olan bir seri sinyal ortaya çıkar. Etki, çoğunlukla tirozin kinaz uyarılarak sağlanır. Her hücrenin farklı büyüme faktörleri için farklı sayıda reseptörü bulunur. Büyüme fak¬törlerinin o bölgedeki konsantrasyonu ve reseptöre bağlanan miktarı, elde edilecek sonucu belirler. Matriks de, büyüme faktörlerinin çözünebilirliğini değiştirerek, hücresel aktiviteleri düzenleyecek faktör konsantrasyonunun değişmesini sağlayabilir. Ayrıca matriks, büyüme faktörlerinin bağlanıp çözülmesini ayarla¬yarak, ortamdaki faktörler için rezervuar göre¬vi görür. Yine matriks, herhangi bir hücrenin, herhangi bir büyüme faktörüne vereceği yanıtı belirleyebilir. Yara iyileşmesinde etkili olan tanımlanmış büyüme faktörleri; - Epidermal Büyüme Faktörü (EGF), - Trombositlerce salınan Büyüme Faktörü (PDGF) - Asidik ve bazik Fibroblast Büyüme Faktörü (FGFs), - Transforming Büyüme Faktörü alfa ve beta (TGF ), - Interlökin l (IL-1), - Interlökin 2 (IL-2), - Tümör nekroz faktör alfa (TNF ) dır. 1- Epidermal Büyüme Faktörü (Epidermal growth factor, EGF); Urogastron ile idantik olup 53 amino asitlik bir polipeptittir. Birçok dokuda bulunur ve trombosit degranülasyonu sırasında salınır. Hücrelerin çoğunda EGF'e ait reseptörler bulunur. En çok sayıda reseptör epitel hücrelerde bulunur; ancak endotel hüc¬reler, fibroblast ve düz kas hücrelerinde de re-septörler vardır. Epitel hücreler, endotel ve fibroblastlar için kemotaktik özelliği vardır. Anjiogenezi ve kollagenaz aktivitesini uyarıcı özelliğe sahiptir. Farklı yara modellerinde EGF'lerin etkilerini araştıran birçok çalışma yapılmıştır. EGF, her gün topikal uygulandığında, tavşan kulağı yara modeli, split-thickness epidermal yaralar ve parsiyel kalınlıktaki yanıkların epitelizasyonunu arttırmıştır. Kobaylarda, EGF ile destek¬lenen yaralarda, desteklenmeyenlere oranla, daha fazla kollajen ve glikozaminoglikan top¬landığı, ayrıca selülaritenin arttığı gösterilmiş¬tir. Diabetik kobaylarda, EGF desteği, kollajen birikimini hızlandırmıştır. EGF, sistemik uygulanan metilprednizolon'un yara iyileşmesini geciktirici etkisini geri döndürebilmiştir. 2- Fibroblast Büyüme Faktörü (Fibroblast growth factor, FGF); Mezenkimal hücreler için mitojen olarak ilk kez bulunan bu faktörün an-jiogenezi uyardığı ve yara iyileşmesinde rolü olduğu gösterilmiştir. Hem asidik hem de bazik olmak üzere iki tip FGF tanımlanmıştır. Bazik FGF'ün damarlanmayı uyarıcı özelliği yaklaşık 10 kat fazladır. Endotelial hücreler FGF'yi hem sentezler hem de ona yanıt verir¬ler. Her iki tip FGF de endotel proliferasyonu ve motiliteyi arttırarak neovaskülarizasyonu hızlandırır. Heparinin etkilerini güçlendirir. Bazik FGF, ayrıca kollajen sentezini de uyarır; yara kontraksiyonunu, epitelizasyonu, fibronektin ve proteoglikan sentezim uyarır. FGF de çeşitli hayvan modellerinde incelen¬miş; kobay kulağındaki yaraya topikal uygulanımı sonrası, bazik FGF'nin epitelizasyonu hız¬landırdığı gösterilmiştir. Kobaylara subkütan enjeksiyon ile hücre sayısı ve kollajen içeriği artmıştır. Topikal bazik FGF, farelerde enfeksi¬yon ve diabetin neden olabileceği yara iyileş¬mesi sorunlarına olumlu etki eder. 3- Trombosit Kaynaklı Büyüme Faktörü (Platelet-derived growth factor, PDGF); Trombositlerin alfa granülleri içinde bulunur. 32000 dalton ağırlığında bir glikoprotein olan PDGF, 2 disülfit bağıyla bağlanmış bölümden oluşur. A ve B adını alan bu üniteler %56 oranında benzerlik gösterirler. AA, AB ve BB şekillerin¬de ifade edilen faktörün her üç formunun bi¬yolojik aktiviteleri temelde benzer olup B üni¬tesi mitogenezi biraz daha güçlü uyarabilir. Tümörler, endotel hücreler, makrofajlar, düz kas hücreleri ve trombositler PDGF benzeri bü¬yüme faktörleri salgılarlar. Trombosit kaynaklı büyüme faktörü; mak¬rofajlar ve polimorf nüveli lökositlerin kemotaksisini uyarır. Fibroblast ve düz kas hücrele¬rinde hem kemotaksis hem mitogenezi uyarır. Trombosit kaynaklı büyüme faktörü, kollajen, hyalüran ve fibronektin sentezini uyarır; ayrı¬ca kollajenaz aktivitesini arttırır. Trombosit kaynaklı büyüme faktörünün bir alandaki konsantrasyonu, hangi hücrelerin ona daha çok yanıt verme yeteneğinde olduğu¬nu gösterir, çünkü farklı hücreler, farklı PDGF konsantrasyonları ile o ortama çekilirler. Trombosit kaynaklı büyüme faktörü, hay-van modellerinde, etkili bir yara iyileşmesi destekleyicisi olarak gösterilmiştir. Tavşan ku¬lağı modelinde epitelizasyon hızını arttırdığı saptanmıştır. Farelere yerleştirilen subkütan sponçlara hergün PDGF beta enjekte edilmiş ve enjeksiyon yapılmayanlara oranla, yapılan¬larda, tedavinin 7. gününde hücre miktarında ve kollajen içeriğinde artma saptanmıştır. Farelerdeki insizyonel yaralanmalara kollajen vehikül içinde PDGF-BB uygulandığında, 7 hafta sonunda, kontrollere oranla, yara iyileşmesi daha belirgin olarak saptanmıştır. Radyasyon uygulanmış kobaylardaki insizyonel yaralar, kollajen vehikül içinde PDGF-BB ile desteklen¬diğinde, 7 ve 12. günlerde, yaranın sağlamlı¬ğında belirgin artma olduğu gösterilmiştir. Diabetik farelerde eksizyonel yaralar, PDGF'ün topikal uygulanımı ile desteklendiğinde daha hızlı kapanmıştır. 4- Somatomedinler (veya insülin benzeri büyüme faktörleri); esas olarak hepatosit ve fibroblastlarca sentezlenir ve fibroblast proliferasyonunu uyarmada PDGF ile birlikte çalışır. Trombosit kaynaklı büyüme faktörleri ve FGF gibi maddeler, hücrelerin, hücre siklusuna erken girmelerini sağlar (G0 ve G1); kompetans faktörü olarak davranırlar. İnsülin, EGF ve somatomedinler de progresyon faktörü ola¬rak davranır ve hücre siklusunun diğer basa¬maklarının ilerlemesini sağlar (S1, G2, M). 5- Transforme Edici Büyüme Faktörü - (Transforming growth factor , TGF - ); trombositler, makrofajlar, lenfositler, kemik, böbrek gibi farklı dokulardan izole edilmiştir. Trombositlerin alfa granülleri içinde yoğun miktar¬da bulunur, hasarlanan bölgeye degranülasyonla salınır. Makrofajlar tarafından kendi üretimini otokrin yolla düzenler. Ayrıca monositleri uyararak FGF, PDGF, TNF - , IL-1 gibi büyüme faktörlerinin salınımını sağlar. Hemen hemen tüm hücrelerin TGF- için reseptörü vardır ve en azından teorik olarak TGF - ile uyarılabilirler. Transforme edici büyüme faktörü - 'da, yara iyileşmesinde kullanılmaktadır. Tavşan kulağı modelinde epitelizasyonu hızlandırdığı kanıtlanmamıştır. Ancak kollajen sentezini uyarır. Yenidoğan farelerde subkütan enjeksi-yon ile kollajen sentezi ve anjiogenezi uyardığı saptanmıştır. Gine domuzlarındaki yaralar açık bırakılmış ve TGF- içeren sponçlarla mu¬amele edilmiş, sonuçta, 8. günde, bu tedaviyi görmeyenlere oranla, daha fazla granülasyon dokusu içerdikleri saptanmıştır. Farelerdeki insizyonel yaralara kollajen vehikül içinde TGF- uygulandığında, 3 ve 14. günler arasında, ya¬ranın sağlamlığında, kontrollere oranla artma saptanmıştır. Transforme edici faktör - deste¬ği, Adriamycin'e bağlı yara iyileşmesindeki za-yıflamanın üstesinden gelebilmektedir. Glukokortikoide bağlı yara iyileşmesi zaafını, kollajen vehikül içinde TGF - desteği, 7. gün¬den itibaren ortadan kaldırmaktadır. Transforme edici faktör- , makrofajlar için kemotaktiktir; fibroblast kemotaksisi ve proliferasyonunu uyarır. TGF- , kollajen sentezi¬nin en güçlü uyarıcısı olarak bilinir. Ayrıca kollajenazı aktive eden diğer faktörlerin uyarı¬cı etkisini azaltır. TGF- fibroblastlarca fibronektin ve proteoglikan sentezini; keratinositlerce de fibronektin sentezini uyarır. Yara kontraksiyonun da rol oynar. Matriksi organize edebilme özelliği nedeni ile remodeling olayın¬da görev yapar. Transforme edici faktör - tek başına, endotel hücre proliferasyonunu inhibe ederken, başka bir kofaktörle birlikte anjiogenezi stimüle eder. Ayrıca epitelyal hücre proliferasyonu¬nu uyarır. 6- Transforme Edici Faktör - Alfa (Transforming growth factor-alpha, TGF- ); hem EGF hem de vaccinia büyüme faktörüne (VGF) benzer. Epidermal büyüme faktörü ile %30 ya¬pısal benzerlik gösterir; EGF'nin daha otokrin çalışabilen bir varyantı olarak kabul edilebilir. Uyarılmış makrofajlar, trombositler ve keratinositler ve vücuttaki diğer bazı hücrelerce sentezlenir. Biyolojik etkilerini EGF reseptörlerine bağlanarak gösterir. Mezenşimal, epitelyal , endotelyal hücre büyümesini ve endotel hücre kemotaksisini uyarır. Endotelial hücre prolife¬rasyonunu sağlaması açısından EGF ile aynı güçte; ancak anjiogenezi stimüle etmesi açısın¬dan 10 kat daha güçlüdür. Agar plaklarında fibroblast uyarımı sağlarken, TGF- 'nın mutla¬ka olması gereken bir kofaktörüdür. 7- Interlökin - l (Interleukin - l, IL-1); ilk olarak endojen bir pirojeri ve lenfosit proliferasyon uyarıcısı olarak tanımlanmıştır. Makro¬fajlar tarafından olduğu gibi, bazı başka hücre¬lerce de, bakteriyal ürünler, C5a, immün kompleksler, gama interferon ve prostaglan-dinlerin uyarımı ile salgılanır. Epitel hücreleri, polimorf nüveli lökositler, monosit ve lenfosit¬ler için kemotaktik; fibroblastlar için değildir. IL-1, fibroblast proliferasyonunu, araşidonik asit metabolizmasını, kollajen sentezini, kollajenaz ve hyalüronidaz aktivitesini uyarır. Vasküler endotel hücrelerinin proliferasyonunu inhibe eder. 8- Interlökin - 2 (Interleukin-2, IL-2); esas görevi T hücre büyüme faktörü olarak davranmaksa da, yara iyileşmesinde rol oynayabilir. 9- Tümör Nekroz Faktörü - Alfa (Tümör necrosis factor-alpha, TNF ); adını ilk olarak, in vitro tümör hücreleri için sitostatik veya sitosidal bulunduğu için almıştır. Carswell tara¬fından yumuşak doku sarkomlarında nekroz oluşturabilmesi ile dikkatleri üzerine çekmiş¬tir. Kanser kaşeksisi, endotoksik şokta da rol oynadığı düşünülmektedir. Sonraları, tümör hücrelerinin olduğu kadar, normal hücrelerin de TNF reseptörlerine sahip olduğu gösteril-miştir. Kaşeksiye neden olan kaşektin ile idantik olduğu ve ateş yükseltici özelliği olduğu gösterilmiştir. Tümör nekroz faktörü-alfa; TNF - ile uya¬rılmış makrofajlar tarafından sentezlenen, 157 amino asitli bir polipeptittir. Fibroblastlar için mitojenik özellik taşır; kollajen ve kollajenaz biyosentezi ve prostaglandir E-2 salınımını uyarır. In vitro, endotel proliferasyonunu inhi¬be etmesine rağmen anjiogenezi uyarıcı etkisi¬ni, ikinci bir mesajcı yoluyla yaptığı sanılmak¬tadır. Bir seri hücresel fonksiyonu düzenleyen değişik faktörlerin salınmasını uyarır. İnsan Çalışmaları Büyüme faktörlerinin, birçok hayvan modelinde yara iyileşmesini hızlandırdığı açıkça gösterildiği için, insan çalışmalarına geçilmesi konusunda yapılacak araştırmalar desteklen¬mektedir. İlk araştırmalar, otolog trombosit ekstrelerinin kollajen vehikül içinde uygulan¬ması suretiyle yapılmıştır. Trombosit kaynaklı yara iyileştirme faktörü (Platelet derived wound healing factor, PDWHF), kronik yarala¬rı olan bazı hastalarda hergün topikal olarak uygulanmış, kronik, iyileşmesi güç yaraların ortalama 10.6 haftada kapandığı görülmüştür. İleri araştırmalar için PDWHF ve plasebo, randomize, prospektif bir çalışmada, kronik deri ülserleri olan hastalara uygulanmıştır. PDWHF ile tedavi edilen hastaların %81'i 8 haftada iyileşirken, aynı süre içinde plasebo grubunda düzelme %15 oranında bulunmuş-tur. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulun¬muştur. Üçüncü bir çalışmada, ülserasyonlar önce serum fizyolojik veya Silvadene krem ile 3 ay boyunca tedavi edildikten sonra, Silvadene ta¬şıyıcısı içinde PDVVHF ile tedaviye geçilmiştir. İlk 3 aylık sürede lezyonların sadece % 11'inde iyileşme görülmüştür. PDVVHF eklendikten sonra ortalama 9.67 hafta içinde %100 düzelme saptanmıştır. Başka bir çalışmada, diabetik nöropatik ül¬serleri olan 13 hastaya, PDVVHF veya plasebo, prospektif, çift-kör olarak uygulanmış; PDVVHF ile tedavi edilen 7 hastanın 5'inde tam iyileşme saptanırken, plasebo uygulanan 6 hastadan sadece l'inde düzelme görülmüştür. PDVVHF ile tedavi edilen lezyonların küçülme miktarı 6.2 mm2/gün iken, plasebo grubunda aynı oran 1.8 mm2/gün olup aradaki fark ista-tistiksel olarak anlamlı bulundu. Prospektif randomize çift-kör bir başka ça¬lışmada PDVVHF topikal solüsyon içinde, 26 adet alt ekstremite ülserasyonu olan 18 hasta¬ya uygulanmış ancak bu çalışmada her iki grup arasında anlamlı olabilecek bir fark bu¬lunmamıştır. Bazı ülserlerin tedavisinde, saflaştırılmış PDGF-BB topikal olarak sıvı taşıyıcı içinde de-nenmiştir. Yüz mikrogr/ml gibi yüksek bir konsantrasyon ile tedavi edilen lezyonlar; ça-lışma öncesi boyutlarının %4'üne ulaşırken, kontrol grubu çalışma öncesi alanının %21.8'ine ulaşmıştır. Pozitif bir etkiye işaret et¬mesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bu-lunmamıştır. Epidermal büyüme faktörünün, deri grefti donör bölgelerine, Silvadene taşıyıcı içinde, to¬pikal uygulandığı çift-kör başka bir çalışmada, epitelizasyon ortalama 1.5 gün kısalmıştır. Başka bir çalışmada, iyileşmeyen ülserasyonları olan 9 hasta, Silvadene ile 3 hafta-6 ay tedavi görmüş ve çok az iyileşme elde edilmiştir. Sil¬vadene içine EGF eklenip tedaviye geçildiğin¬de 9 hastanın 8'inde ortalama 34 gün içinde iyi¬leşme saptanmıştır. Venöz staz ülserlerinin tedavisinde büyüme faktörlerinin kullanımını araştırmak için yapıl¬mış çift kör bir çalışmada, sıvı taşıyıcı içinde EGF topikal olarak uygulanmış; 10 haftalık ça¬lışma süresinin sonunda EGF ile tedavi olan grupta %35, kontrol grubunda %11'lik düzel¬me saptanmıştır. Ülserasyonların küçülmesi, çalışma grubunda haftada %7 oranında bulu¬nurken; kontrol grubunda haftada %3 oranın¬da bulunmuştur. Bazik fibroblast büyüme faktörü, çok mer¬kezli, çift kör bir çalışmada bası ülserlerinde kullanılmış; dört hafta süreyle yatan hastalar¬da, sıvı taşıyıcı içinde bFGF kullanılmış ve plaseboya oranla düzelme, anlamlı şekilde üstün bulunmuştur. Histolojik olarak da bFGF uygu¬lanan hastaların yaralarında, fibroblast ve kol¬lajen miktarında artma görülmüştür. Büyüme faktörleri ile yapılan insan deney-leri, ne yazık ki hayvan deneyleri kadar başarı¬lı bulunamamıştır. Tüm araştırmacılar, PDVVHF ile olumlu sonuçlar elde etmiştir. PDGF insanlarda bası ülserlerinde belirgin bir etki sağlayamazken, bFGF dekübitis ülserlerin¬de, plaseboya oranla, istatistiksel olarak an¬lamlı bir düzelme sağlayabilmiş, ancak çalışma sonunda yine bazı hastaların lezyonlarının devam etmesini engelleyememiştir. Staz ülser-lerinde EGF kullanımı, tek olumlu sonuç veren çalışma olarak görünmektedir. Sonuç olarak büyüme faktörlerinin insanlarda kullanımının deneme aşamasında olduğu söylenebilir. İnsan modelleri neden hayvan deneyleri kadar başarılı değil? - İnsan modellerinin kontrolü daha güç (diabetes mellitus, kemoterapi, steroid, radyotera¬pi gibi tedaviyi güçleştirici faktörlerin varlığı), - Hastanın yaşı, ülserasyonun tipi, lokalizasyonu ve yara iyileşmesini etkileyebilecek sekonder faktörler (beslenme vb), - Kronik insan ülserasyonlarında bulunan bazı proteolitik enzimlerin, topikal olarak ekle¬nen büyüme faktörlerini bozabilmesi gibi ne¬denleri öncelikle düşünmeliyiz. Sonuçlar - Normal yara iyileşmesinde görev yapan faktörlerin sırasıyla ve kombine olarak kulla-nılmasının, yara iyileşmesini olumlu etkileye-ceği mantıklıdır. - Yara iyileşmesinin bozulabildiği durum-larda, eksik olan faktörlerin yerine konması, iyileşmeyi hızlandırır. - Deneysel modellerde, faktörlerin tek tek kullanımının, kombine şekilde kullanılmala-rından daha az etkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, Büyüme faktörlerinin tedavi¬yi desteklemek amacıyla kullanılması klinik açıdan çok önemlidir ancak kullanım dozu formülasyonu ve zamanlaması gibi pratik bilgi¬lerden yoksun olmamız, tedavinin standardizasyonunu maalesef engellemektedir. Kaynaklar 1. Laato M, Heino J, Kahari VM et al. Epidermal growth factor prevents methylprednisolone in-duced inhibition of wound healing. J Surg Res, 1989; 17:354-359. 2. Brown GI, Nanney LB, Gri f fen J et al. Enhancement of wound healing by topical treatment with epidermal growth factor. N Engl J Med 1989; 321:76-79. 3. Brown GL, Curtsinger L, Jurkiewics MJ et al. Stim-ulation of healing of chronic wounds by epidermal growth factor. Plast Reconst Surg, 1991; 88:189-196. 4. Lawrence WT, Diegelmann RF. Growth factors in wound healing. Clinics in Dermatology, 1994; 12:157-169. 5. McGee GS, Davidson JM, Buckley A et al. Recombi-nant basic fibroblast growth factor accelerates wound healing. J Surg Res, 1988; 45:145-153. 6. Mooney DP, O'Reilly, Gamelli RL. Tumor necrosis factor and wound healing. Ann Surg, 1990; 211:124-129. 7. Robson MC, Phillips LG, Lawrence WT et al. The safety and effect of topically applied recombinant basic fibroblast growth factor on the healing of chronic pressure sores Ann Surg 1992; 216:401-406. 8. Sprugel KH, McPherson JM, Clowes AW et al. Ef-fects of growth factors in vivo. Am J Pathol, 1987; 129:601-613. Yara İyileşmesi ve Büyüme Faktörleri Dr. Sevda CİĞER Alsancak Devlet Hastanesi Dermatoloji Kliniği Uzmanı

http://www.biyologlar.com/buyume-faktorleri

Limnoloji vize soruları 2013

1.Özgül ısısı yüksek suyun canlılar için önemi 2.Bir gölde termal tabakalaşma olup olmadığını anlamak için nasıl br araştırma yaparsınız ve nasıl yorumlarsınız 3.Göl sularında kalsiyum ve azotun kaynakları, biyolojik önemi 4.Tanımlar: holoplankton, seston, türbidite, alloktonik, littoral bölge 5.Littoral bölgede 25 m derinlkte yazın rüzgarlı havada bol bitkili bir gölde sıcaklık,ışık transmisyonu ve oksijen 6.Sanırım bi de oksijenin canlıların yaşama alanı ile ilgili önemi

http://www.biyologlar.com/limnoloji-vize-sorulari-2013

Bitki Fizyolojisi Final 2013

Doğru-Yanlış-Boşluk Doldurma H2O girişi CO2 girişine göre daha azdır Fotosentezde aktif olan pigmentlerin tümü stoma’da bulunur. Reaksiyon merkezleri, anten pigment-protein kompleksleri ve elektron taşıyıcı enzimlerin integral zar proteinleridir. Bitki öz suyunun bitkinin en üst kısmına ulaşmasında, adhezyon, kohezyon, sürücü güç olmak üzere üç faktör etkilidir. Floem su borularına hava girişine absisyon denir ve bu su sütununu kesintiye uğratır. C4 bitkilerinde 1 mol CO2’in fiksasyonu için gereken enerji 3ATP: 2 NADPH’dır.(5ATP) Nişasta sakarozdan sentezlenir.Triozfosfat Güneş bitkilerinde ışık yoğunluğu kompenzasyon noktası gölge bitkilerininkinden daha yüksektir Oleozomlar stoplazmadan trigliseritleri ayıran tekli bir zarla çevrilmişlerdir. Şikimik asit yolu, funguslarda terpenlerin sentezlendiği yoldur..Mevalonik asit Kromofor ve apoproteinden oluşan ve bir kromoprotein olan……………………………, morfogenetik yapıları düzenler. Ebeveyne ait dokular ile ebriyonun dokuları arasında apoplastik bağlantılar yoktur. Işık enerjisi, kloroplastlarda fotosistem I-II adı verilen iki farklı işlevsel birim tarafından kimyasal enerjiye dönüştürülür. Işık enerjisi tilakoid zarda bir proton itici güç oluşturmak için de kullanılır. Bu itici güç ATP sentezinde kullanılır. Karotenoidlerin soğurduğu ışık enerjisi klorofile aktarılır ve karotenoidler proton pompaları olarak isimlendirilirler. Fotosentez yapan tüm ökaryot organizmalarda en bol bulunan anten proteinlerin bazıları…………………………………………….’dır. Azotlu bileşikler şikimik asit metabolik yolunda sentezlenen sekonder metabolit grubudur. Yaprak hareketleri dorsal ve ventral adı verilen ve pilvinus zıt yanlarında bulunan hücrelerdeki turgor değişiklikleriyle oluşur. Birçok bitkinin çiçeklenmeden önce soğuk bir periyoda ihtiyaç duyması durumuna dormansi denir. Soğuğa maruz bırakılarak kabukta biriken inhibitörlerin parçalanması işlemine skarifikasyon denir(stratofikasyon). …………………………. ve …………………………. doğal oksin, …………………………. ise sentetik oksindir. ABA ve gibberellinler sinerjistik etki göstererek etki gösterir. Stokininler proteaz sentezini baskılayarak ve RNAaz aktivitesindeki artışı engelleyerek senesensi geciktirir. Y Poliaminler, bazı gelişim olaylarında uyarıcı rol oynadıkları için bitki büyüme düzenleyicileri olarak kabul edilmektedir. Kallus floemde kalburlu boruların hasarına karşı öz su akıntısını önlemek için yarayı kapatıcı özel moleküllerdir. (P proteini veya kalloz) TESTLER(eksikler olabilir) 1-Suyun kökten yapraklara taşınması sırası(Tüy çeperi, endodermis, vasküler doku, difüzyon ………………… ) 2-Aşagıdakilerden hangisi genel olarak bir fitoaleksindir? (flavonoidler) 3-Cam bitkilerinde CO2 fiksasyonu (Malik asit-gece) 4-Hücre arası boşluklarda su kavisi oluşması neyi gösterir(Negatif basınç) 5-Metabolik yollardan hangisi doğrudur( B ) 6-Sakkaroz nasıl taşınır(Sekonder aktif taşıma) 7-Floem yüklenmesi sırası 8-Calvin döngüsünde rol oynayan bileşik (Fruktoz 1,6-difosfat) 9-Bitki büyümesini düzenleyici hormon değildir(IAA) 10-Hücre çeperi ve hücre arası boşluklar ile ilgili test (Apoplast) 11-Tropik bitki hareketini ne sağlar (IAA) 12-Yer değiştiren elementler(N, P, Cl, MG,K) 13-Kısa gün bitkisi şekilli soru 14-Uzun gün bitkisi şekilli soru Işık flaşı: …………………….. kırmızı ötesi …………………………. ……………………………… kırmızı ………………………………….. …………………………………… kırmızı ötesi kırmızı, kırmızı ötesi kırmızı ………………………………… 15-Aşagıdakilerden hangisi genel olarak bir fitoaleksindir? (flavonoidler) 16-Dormansinin uyarılması, dormansinin devamlığı…………..(ABA) 17-Bir tohum canlı olduğu halde çimlenmiyorsa bu tohumu çimlendirebilmek için ne yaparsın I-Işıkta bekletirim II-İnhibisyondan sonra birkaç ay buzdolabında bekletirim III-Tohum kabuğunu çizip soğukta bekletirim IV-Kavanoza koyup buzdolabında bekletirim A)I B)I ve IV C)II D)II ve IV 18-Vernalizasyon aşağıdaki seçeneklerin hangisinde doğru olarak tanımlanmıştır? 19-Nektar klavuzlarını hangisi oluşturur? 20-Bitkilerin yaprakları, kökleri ve çürümüş kısımlarından çevreye yaydıkları primer ve sekonder metabolitlerin diğer bitkilerin üzerine etkileri aşağıdakilerden hangisidir? A)Dormansi B)Absisyon C)Allelopati D)İnhibsyon

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-final-2013

Plantago ve turleri Sinir Otu (Plantago)

İkiçeneklilerin sinirotugiller familyasından, birçok türü olan otsu bitki (Plantago). Kimi türleri gövdesizdir. Yaprakları rozet biçiminde bir araya toplanmış olup, çiçekleri bu yaprakların ortasından çıkan uzun bir sapın ucunda bir başak oluşturur. Kimi türlerinin gövdeleri de dallanmıştır. Bu cinsin bazı türleri çeşitli ilâçların yapımında kullanılırlar. Bu otun bilinen 260 türü mevcuttur ve bunlardan en çok Sivri Sinirli ot; P. Lanceolata L. Büyük Sinirli ot; P.major L. tedavide kullanılır. Sivri Sinirli ot genelinde Çay ve Natürel ilaç, Büyük Sinirli ot ise Tentür yapımında kullanılır. Bu iki türün haricinde Dağ Sinirli otu; P. Alpinal, Beyaz Sinirli ot, P. Medial ve Karga ayağı Sinirli otu; P. Coronopus L sayabiliriz. Almanca wegerich Yolların kralı, yol kenarlarında çok geliştiğinden Latince plan tago Ayak tabanı ve de lanceolata mızrak anlamına gelir. Türkçede ise Sinirli ot denir. Zira yapraklarını koparınca içinden beyaz ipliğimsi damarlar çıkar bu nedenle Sinirli ot da denir. Ayrıca Çıban otu, Kör çıban otu, Yara otu, Pişik otu da denir. Yaraları, çıbanı ve pişikleri (Ayak parmakları arasında ki) iyileştirdiğinden bu bitkiye Sinirli ot denilmesi çoğunlukla Sinirli otu olarak bilinen Kılıç otu ile karıştırılmasına eden olmaktadır. Kılıç otu sinirsel rahatsızlıklar, stres, depresyon, bunalım gibi rahatsızlıklara karşı etkili olduğundan bazen sinir otu diye de anılır. Eskiden Çinliler Verem’e, Büyük İskender Baş ağrısına, Romalılar, Yaralara ve Türkler Öksürüğe karşı kullanmışlardır. Vatanın neresi olduğu konusunda kesin bir bilgi yoktur ve günümüzde Avrupa, Asya ve Kuzey Amerikanın ılıman bölgelerinde yabani olarak yetişir. Dar yapraklı sinirli ot (Plantago lanceolata), sinirli otgiller (Plantaginaceae) familyasından yaygın bir bitki türü. Rozet formunda çok yıllık otsu bir bitkidir. Çiçek taşıyan saplar saçlı 10–40 cm uzunluğuda ipeksi ve yapraksızdır. Dip yapraklar mızraksı yana doğru yayılmış veya dik vaziyette neredeyse dişli, 3-5 kadar belirgin paralel damarlı, dar ve kısa saplıdır. Küme yapraklar saplı derin oluklu, çok sayıda küçük çiçeklerin her biri brahtenin ucunda dikdörtgensi kümelenir. Çiçekler 4 mm uzunluğunda kaliks yeşil koralla kahverengi, 4 çarpık siyah loplu, kahverengi orta damarlı ve beyaz stamenlidir. Plantaginaceae familyasının ılıman bölgelerde ve tropiklerdeki yüksek dağlarda yayılışı olan üç cinse (Plantago, Litorela, Bougueria) ait 250-340 kadar tür içerir[1-4]. Ülkemizde familyaya ait sadece Plantago (plantain-sinir otu/sinirli ot) cinsi yayılış göstermektedir. Plantago kozmopolit bir cins olup, yaklaşık 250-300 tür içerir. Ülkemizde ise Plantago cinsine ait 21 türü çayırlar, tarım arazileri, çam ormanları, kumsallar, deniz kıyıları, boş araziler, dere kenarları, yol kenarları, park ve bahçeler gibi birçok alanda doğal yayılış göstermektedir[1-3]. Plantago lanceolata (mızrak yapraklı sinir otu), Plantago major (büyük yapraklı sinir otu), Plantago maritima, Plantago scabra (karnıyarık otu) ve Plantago holosteum türleri en geniş yayılışa sahip olan türleridir[1-5]. Plantago cinsi üyelerinin çiçeklenmeleri hemen hemen yılın tüm ayları olsa da türlere göre değişiklik göstermektedir. Çoğunlukla çiçeklenme dönemleri nisan-ağustos ayları arasındadır[6,7]. Ülkemizdeki atmosferik polen çalışmalarında teşhisler Plantago olarak yapılmaktadır. Polenler 16-35 μm çapında, yuvarlak şekilli, 6-14 apertürlüdür. Allerjenik Plantago (sinir otu) polenlerinin Türkiye’deki dağılımları www.aai.org.tr/managete/UploadedFiles/20...2011-9-3-144-153.pdf Plantago major (DAMAR OTU)BİTKİSİNİN ANTİBAKTERİYEL AKTİVİTESİNİN ARAŞTIRILMASI www.tyfl.k12.tr/files/projeler/2011/damarotubitkisi.pdf Kingdom: Plantae (unranked): Angiosperms (unranked): Eudicots (unranked): Asterids Order: Lamiales Family: Plantaginaceae Subfamily: Plantagineae Genus: Plantago Tür Adları Plantago afra Plantago africana Plantago aitchisonii Plantago alpina Plantago amplexicaulis Plantago arborescens Plantago arenaria Plantago argentea Plantago aristata Plantago asiatica Plantago aucklandica Plantago bigelovii Plantago canescens Plantago coreana Plantago cordata Plantago coronopus Plantago cornuti Plantago cretica Plantago cynops Plantago elongata Plantago erecta Plantago eriopoda Plantago erosa Plantago fernandezia Plantago fischeri Plantago gentianoides Plantago glabrifolia Plantago grayana Plantago hawaiensis Plantago hedleyi Plantago heterophylla Plantago hillebrandii Plantago himalaica Plantago hookeriana Plantago incisa Plantago krajinai Plantago lanceolata Plantago lanigera Plantago longissima Plantago macrocarpa Plantago major Plantago maritima Plantago maxima Plantago media Plantago melanochrous Plantago moorei Plantago musicola Plantago nivalis Plantago nubicola Plantago obconica Plantago ovata Plantago pachyphylla Plantago palmata Plantago patagonica Plantago polysperma Plantago princeps Plantago purshii Plantago pusilla Plantago psyllium Plantago raoulii Plantago rapensis Plantago remota Plantago reniformis Plantago rhodosperma Plantago rigida Plantago robusta Plantago rugelii Plantago rupicola Plantago schneideri Plantago sempervirens Plantago sparsiflora Plantago spathulata Plantago subnuda Plantago tanalensis Plantago taqueti Plantago tenuiflora Plantago triandra Plantago triantha Plantago tweedyi

http://www.biyologlar.com/plantago-ve-turleri-sinir-otu-plantago

Sinop Florasına 10 Yeni Kayıt Yapıldı.

Sinop Florasına 10 Yeni Kayıt Yapıldı.

Sinop İli Türkeli İlçesi Çatak Mevkiinde Çatak Milli Park alanı olarak planlanan sahada Orman ve Su İşleri 10. Bölge Müdürlüğü Milli Parklar Şube Müdür V. Mete KARAKAŞ, Kimyager Funda GÜRLEYEN KURU ve Sinop Orman İşletme Müdürlüğü Amenajman Heyeti Mühendisi Hasan YAŞAYACAK tarafından 11.06.2014 tarihinde yapılan arazi gözlemlerinde Sinop florası için yeni kayıt niteliğinde 4 tanesi Endemik olan 10 adet bitki türüne rastlanmıştır. Yeni kayıt niteliği taşıyan Cerastium gnaphaloides, Paeonia mascula subsp.arietina (Şakayık), Astragalus angustifolius subsp.pungens (Geven), Lamium crinitum (Ballıbaba), Anthemis cretica subsp. albida (Papatya), Centaurea reuteriana subsp.phrygia (Peygamberçiçeği), Senecio hypochionaeus var.ilgaziensis (Ilgazkanaryaotu),  Dorycnium bithynicum subsp.sparsipilosus (Kaplanotu), Veronica filiformis (Yavşanotu),  Veronica jacquinii (Yavşanotu) türleri Sinop florasına yeni kayıt olarak eklenmiştir. (Yeni kayıt tespiti Türkiye Florası (Davis) kayıtları ve Sinop İlinde yapılan literatür çalışmalarının taranması sonucunda yapılmıştır. Orman Mühendisi Hasan YAŞAYACAK tarafından yapılan tespitlerde Türkiye Florası’ndaki familya, cins ve tür anahtarları kullanılmıştır.)   1-) Cerastium gnaphaloides; Caryophyllaceae familyasına ait Endemik bitki türü kayalıklarda yetişmektedir. Yakın yetişme yeri yoktur. 2-) Paeonia mascula subsp.arietina(Şakayık): Şakayıkgiller ailesine ait bitki türü kayalık yamaçlarda yetişir. En yakın lokasyonu Amasyadadır. 3-) Astragalus angustifolius subsp.pungens(Geven): Baklagiller ailesine ait bitki türü taşlık yerlerde yetişmektedir. En yakın lokasyonu Çorumdadır. 4-) Lamium crinitum(Ballıbaba): Ballıbabagiller ailesine ait bitki türü çayır ve çalılıklarda yetişmektedir. En yakın lokasyonu Ilgaz dağıdır. 5-) Anthemis cretica subsp. albida (Papatya): Yıldızçiçeği ailesine ait bitki türü taşlık yerlerde yetişir. En yakın lokasyonu Çorumdadır. 6-) Centaurea reuteriana subsp.phrygia(Peygamberçiçeği): Yıldızçiçeği ailesine ait Endemik bitki türü taşlık yerlerde yetişir. En yakın lokasyonu Amasyadadır. 7-) Senecio hypochionaeus var.ilgaziensis(Ilgazkanaryaotu): Yıldızçiçeği ailesine ait Endemik bitki türü taşlık yerlerde yetişir. En yakın lokasyonu Ilgaz dağıdır. 8-) Doronicum bithynicum subsp.sparsipilosus(Kaplanotu): Yıldızçiçekleri ailesine ait Endemik bitki türü çayır ve ormanda yetişmektedir. En yakın lokasyonu Ilgaz dağıdır. 9-) Veronica filiformis(Yavşanotu): Sıracaotları ailesine ait olan bu bitki ormanda yetişmektedir. En yakın lokasyonu Samsundadır. 10- Veronica jacquinii(Yavşanotu): Sıracaotları ailesine ait olan bu bitki çayırlarda yetişmektedir. En yakın lokasyonu Amasyadır. (Fotoğraflar: Hasan YAŞAYACAK) http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/sinop-florasina-10-yeni-kayit-yapildi-

Parsimoni

Özellikle bilimsel araştırmalarda ve felsefi irdelemlerde, olası birden fazla açıklama veya şablondan, en az varsayıma dayananını ve en az karmaşık olanını tercih etme prensibidir.

http://www.biyologlar.com/parsimoni

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0