Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 549 kayıt bulundu.

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

İhtiyoloji

Ihtiyoloji (Ichthylogy) eski Yunancada balık anlamına gelen ‘ikhtu’ ve bilim anlamına gelen ‘logos’ kelimelerinden oluşan balıkbilim olarak adlandırılan Zoolojinin Balıklar üzerinde çalışan bir branşıdır. Ihtiyoloji(balıkbilim) bilimadamlarının inceleme alanın da iskeletli balıklar(Ostichthyes),kıkırdaklı balıklar(Chondrichtyes)ve Çenesiz balıklar(Agnatha) bulunmaktadır. Ekseriyetle her bir yıl içinde resmi olarak yaklaşık 250 yeni balık türü keşfedilip isimlendirilmektedir.Nisan 2009 tarihli son güncellemelere göre Balık veritabanında 31,200 balık türü tanımlanmıştır Omurgalıların toplam tür sayısından daha fazla balık türü bulunmaktadır. Balıkçılık bilimi(Fisheries Science),Deniz Biyolojisi(Marine Biology),Içsular bilimi(Limnology) ihtiyolojinin çalışma alanıyla yakından ilgilidir. Ihtiyoloji bilimi tarih içinde her birinde çok sayıda önemli gelişmelerin yaşandiğı ,birbiriyle bağlantılı olan çeşitli dönemlerde gelişme göstermiştir.Bu dönemler şunlardır; 1-)PRE-HISTORICAL DÖNEM (M.Ö 38.000-M.Ö 1500) 2-)JUDEO-CHRISTIAN DÖNEM (M.Ö 1500-M.S 40) 3-) MEDITERRANEAN DÖNEM (M.Ö335-M.S 80) 4-) EUROPEAN RENAISSANCE DÖNEM (13.-16.YÜZYIL) 5-) EXPLORATION AND COLONIZATION DÖNEM (16.-17. YÜZYIL) 6-)MODERN DÖNEM (17. YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE)

http://www.biyologlar.com/ihtiyoloji-1

Balık Örneklerinin Toplanması ve Tespiti

Fauna tespitiyle ilgili olan sistematik çalışmalarda doğadan balık örneklerinin toplanması çok özen gösterilmesi gereken önemli konulardan biridir. Balıklar, toplanacak tür ve alttürlere bağlı olarak, çok çeşitli alet ve yöntemlerle yakalanabilirler. Bu yüzden örnek toplayacak kişinin herşeyden önce amacına uygun olan alet ve yöntemi saptaması gerekmektedir. Aksi takdirde arazide yapılacak uğraşıların büyük bir kısmı sonuca ulaşmaktan uzak kalacak, dolayısıyla boş yere zaman ve iş gücü sarfedilmiş olacaktır. Balık örneklerinin yakalanmasında kullanılabilecek çok çeşitli yöntemler olmakla beraber, bunların avlama etkinlikleri av ortamındaki çeşitli koşulların durumuna da bağlı kalmaktadır. Bu yüzden, bir taraftan yakalanacak örneklerin çeşitli özellikleri (küçük veya büyük boylu oluşu, bentik veya pelâjik yaşam sürdürmesi, gececi veya gündüzcü karakterde olması v.b.) göz önüne alınırken, bir taraftanda uygulanacak alet ve yöntemin avlama yapılacak ortamın koşullarına uygun olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Örneğin, zemini taşlık, kayalık olan veya çeşitli bitki kökleri bulunan bir su ortamında balık örnekleri yakalamak için ığrıp denilen ağların kullanılması son derece külfetli ve hatalı bir iştir. Zira böyle bir ortamda çekilecek ığrıp, birtaraftan da sürekli şekilde zemindeki engellere takılarak yırtılabilecek, diğer taraftan zemini düzenli şekilde tarayamayacağı için örnek yakalama olasılığı çok düşük olacaktır.Genel olarak balık örneklerinin yakalanmasında kepçe, ığrıp, fanyalı ağ, kör ağ veya galsama ağı, serpme, pinter, olta, elektrik şoku v.b. gibi av aletleri ile çeşitli tipteki dalyan ve tuzaklardan yararlanılmaktadır. Bu alet ve tuzakların dışında etkinlikleri çok fazla olmasına rağmen, doğadaki dengeyi çabuk bozması nedeniyle yasaların izin vermediği bazı yöntemlerde vardır. Örneğin, Sığır kuyruğu, sütleğen v.b. gibi zehirli otlar; Enderin gibi ziraat ilâçları; dinamit, tahrip kalıbı ve sönmemiş kireç gibi patlayıcı maddeler kanunlann yasakladığı başlıca av yöntemleridir.Burada, sadece yasal olan av alet ve yöntemlerinden kısaca söz edilmesi yararlı olacaktır.Örneklerin tespitiÇeşitli av araç ve yöntemleri kullanılarak ortamlarından yakalanan balık örneklerine, araştırmanın amacına uygun şekilde işlem yapılır. Eğer yakalanan örnekler ergin hale gelmiş büyük boylu bireylerden oluşuyorsa, bunların tür ve alttürlerini arazide saptama olanağı vardır, dolayısıyla tanıma amacıyla laboratuvara götürülmeleri gerekmez. Yakalamadan hemen sonra türlerin saptanabildiği bazı durumlarda da örnekler henüz canlılıklarını yitirmeden tekrar suya bırakılabilirler. Arazide tanınmaları güç olan örneklerin daha ayrıntılı incelemeler için laboratuvara götürülmeleri zorunludur. Kendi ortamlarından canlı olarak yakalanan örneklerden ilerideki araştırmalar için yararlanılmak isteniyorsa bunların herşeyden önce dikkatlice öldürülmeleri gerekir. Genellikle balık örneklerinin öldürülmesi, su dışında bırakılarak boğulmalarının sağlanması şeklinde yapılırsa da, canlı örneklerin su dışında uzun süre kalmaları sonucunda, balıkların vücutlarında ölümden dolayı bir sertleşme oluştuğundan böyle örneklere bilahare şekil vermek güç olmaktadır. Bu nedenle özellikle müze materyali olarak kullanılacak örneklerin, bu yöntemle öldürülmeleri pek yararlı olmamaktadır. Balıkların zedelenmeden ve düzgün bir şekilde kalmalarının sağlanmasında kullanılan yöntemlerden en iyisi, sıvı bir uyuşturucu kullanılmasıdır. Bu iş içinde en uygun anestezik (MS222) olarak bilinen Fenoxiethanol'dür. Canlı olarak yakalanan balıklar bu maddenin 0.001 lik solüsyonunda bırakılarak çok kısa zamanda ve hiçbir zarara uğramadan bayıltılırlar. Bu şekilde bayıltılan örnekler istenilen şekil verildikten sonra ya çok düşük temparatür derecelerinde aniden dondurulur veya uygun fiksatifler içine alınarak uzun süre muhafaza edilirler.Dondurma yöntemiyle tespit edilen örnekler , orijinal renk ve şekillerini daha iyi korumaktadırlar. Bunun için en iyi yöntem, örnekleri gerekli bilgileri taşıyan etiketleriyle birlikte naylon torbalar içersine düzgün bir şekilde ve yüzgeçlerine zarar vermeyecek titizlikte yerleştirip aniden dondurmaktır. Ancak incelenecekleri zaman donmuş materyal çözülür ve üzerlerinde gerekli tetkikler yapılır. Fakat dondurulmuş örnekler, uzun zaman muhafaza edilemezler. Bu açıdan dondurma, özellikle zaman zaman eritilerek incelenmeleri gereken örneklerin saklanmasında geçerli bir yöntem değildir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar için (bilhassa faunistik çalışmalarda) örnekleri çok uzun zaman bozulmadan koruyabilen çeşitli fiksatiflerden yararlanılmaktadır. Bunlar içersinde en iyisi % 4 lük formalin solüsyonudur. Bu solüsyonla örnekleri tespit etmek için herbir balık sığ bir kapta (özellikle mumlu küvette) yan yatırılmalı ve mümkün olduğunca düzgün bir şekil verilmelidir. Yüzgeçlerin açık kalmasını sağlamak için de çok ince böcek iğneleri yardımıyla herbir yüzgeç gergin hale getirilmelidir. Sonra, bu örneklerin üzerini örtecek şekilde % 4 lük formalin solüsyonu ilâve edilir ve bu şekilde birkaç gün bırakılarak sertleşmeleri; dolayısıyla belli şekil kazanmaları sağlanmış olur. Şayet örnekler 30 cm. den daha büyük boylu ise, bunların karın kısımlarından jiletle küçük bir yarık açılır veyahut da anal açıklıklarından bir enjektör yardımıyla % 40 lik formol enjekte edilerek iç organlarının tespiti yapılır ve kokuşması önlenir. Mumlu küvetlerde tutularak belli şekil kazandırılmış olan örnekler devamlı muhafaza için başaşaği olarak kavanozlara yerleştirilir ve kuyruk kısımlarını örtecek şekilde fiksatif doldurulur. Balık örneklerinin devamlı muhafazasında genellikle % 4 lük formalin kullanılırsa da bazen % 70 lik Etil alkol veya % l lik Propilen Fenoxatol çözeltisi de kullanılabilir. Bu prezervatiflerin bulunmadığı hallerde genellikle kolay temin edilen ve daha ucuz olan bazı maddelerden de yararlanmak mümkündür. Bunların başhcalan % 70 lik tuvalet ispirtosu, % 50lik NaCl çözeltisi ve % 100 lük (saf olarak) sirkeden ibarettir. Örnekleri taşıyan herbir kavanozun içinde kurşunkalem veya erimez mürekkeple yazılmış bir etiket bulunmalıdır. Bu etikete ilgili türün adı, toplandığı yer, tarih ve toplayanın adı yazılmaktadır.Özellikle % 70 lik Etil alkol ile yapılan muhafazalarda alkolün uçucu olması nedeniyle zamanla kavanozlarda bir eksilme meydana gelmekte, bu durum örneklerin açıkta kalan kısımlarının, özellikle kuyruk yüzgeçlerinin kurumasına ve bozulmasına neden olmaktadır. Bu türlü eksilmelerin önlenmesinde kavanozların kapaklarına ince bir tabaka halinde vazelin sürülmesi çok iyi sonuçlar vermektedir. Diğer taraftan % 4 îük formalin solusyonundaki çok uzun süreli muhafazalarda, formalinin asidik özelliği nedeniyle örnekler esmerleşmekte ve üzerlerindeki leke ve benekler belirsiz hale gelmektedir. Bu durumu önlemek için de % 4 lük formalin solüsyonunun her 4 litresine bir çorba kaşığı kadar Boraks ilâve edilmesi yararlı olmaktadır. Bu sayede formalinin asidik özelliği bir dereceye kadar giderilmiş olur.Yumurta veya larvalar ya %4 lük formol ya da % 70 lik alkol içeren küçük tüplerde saklanabilir. Her tüp içine gerekli bilgileri taşıyan etiketler konulmalıdır (tür adı, lokalite, tarih, örneklerin taze rengi, habitat, toplayanın adı v.b.). Yumurtaların toplanmasında (özellikle yumurtalarınn kümeli olduğu hallerde) mümkün olduğu kadar bol sayıda örnek almalıdır. Zira, yumurtaların substratuma tutturuluş şekilleri, tanımlamada önem taşıyabilir. Bazen balık türleri, sadece pullarından teşhis edilebilirler. Diğer taraftan, vücudun yanlarından alınmış birkaç sağlam pul yardımıyla hayvanın yaşı ve geçmişine ait bazı bilgiler edinme olanağı da vardır, örneklerden pullar alındığında küçük bir zarf içine konup yassı hale getirilmeli ve sonra kurumaya bırakılmalıdır. Bu şekilde pullar uzun süre saklanabilirler. Zarfın üzerinde tür adı, lokalite, tarih, toplayanın adı, numunenin boyu, ağırlığı ve cinsiyeti yazılmalıdır. Tür tanımı amacıyla alınan pullar temizlenmeli, kuru olarak veya gliserin jeli içinde lam üzerinde preparat haline getirilmelidir.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların tanınmasında da bazı kemikler (örneğin, Cyprinid'lerin farinks ve Salmonid'lerin Vomer kemikleri) çok yararlı olabilmektedir. Bazı türlerin yaş ve büyümelerine ilişkin bilgilerin elde edilmesinde belli bazı kemiklerin büyük önemi vardır; Percidae ve Esocidae üyelerinin operküler kemikleri gibi. Bütün böyle kemiklerin incelenme ve bunu izleyerek saklanmaları için hazırlanmaları oldukça basittir. Bunun için daima taze ya da dondurulmuş materyal kullanılmalıdır. Zira önceden tespit olmuş materyal bu amaca uygun değildir. Gerekli kemikler ilgili balıktan üzerlerindeki diğer dokularla beraber kesilerek çıkarılırlar. Sonra herbir kemik birkaç dakika çok sıcak suya atılır ve nihayet yumuşak dokuları temizlemek için küçük ve sert bir fırça ile dikkatlice fırçalanır. Kemik tamamen temizleninceye kadar buna devam edilir. Sonra temiz bir kağıt üzerine konarak ılık bir ortamda yavaş yavaş kurumaya bırakılır. Kemiğin çıkarıldığı balığa ait gerekli bilgiler (tür adı, lokalitesi, tarih, toplayanın adı, boy ağırlık ve seks durumu) etiketine yazılır.Toplanan örneklerin tayini yapılırken bazı kuşku uyandıran durumlar varsa o türe ait biraz daha fazla örnek, yukarıda açıklandığı şekilde öldürülüp muhafazaya alınarak incelenmek üzere, toplanmasıyla ilgili tüm verilerle birlikte o konuda otorite sayılan bir ihtiyoloğa gönderilmelidir. Genellikle örneklerin taze olarak posta ile gönderilmesi iyi sonuç vermez, çünkü fikse edilmemiş örneklerin oldukça süratli bozulmaları söz konusudur. Tespit edilmiş örnekleri göndermeden önce örneklerden tespit solüsyonu iyice süzülmeli ve aynı solüsyon ile ıslatılmış nemli tülbent bezine sarılan bu örnekler sonra da bir naylon torba içine yerleştirilmelidir. Bu paketçik, içinde ambalaj materyali bulunan sert bir kutu içine konup, tümü tek bir paket yapılarak gönderildiğinde, örnekler mükemmel bir şekilde alıcısına ulaşmış olurlar.

http://www.biyologlar.com/balik-orneklerinin-toplanmasi-ve-tespiti-1

Köpek Balıkları

Köpek Balıkları

Köpek balığı (Selachimorpha), kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) sınıfının Elasmobranchii alt sınıfını oluşturan iki üst takımdan biri olan Selachimorpha (diğeri, Batoidea) içinde sınıflanan canlı türlerinin ortak adıdır.Beslenmelerine göre üç gruba ayrılırlar.Serbest yüzen deniz canlılarıyla beslenenler: Hexanchus, Lamnidae, Alopias, Carcharhinidae, Squalidae, SomniosusTabanda yaşayan deniz canlılarıyla beslenenler: Heterodontida, Scyliorhinidae, Triakidae, Oxynotidae, Echinorhinidae, Pristiophoridae, SquatinoideiPlanktonla beslenenler: Dev köpek balığı (Cetorhinus maximus), balina köpekbalığı (Rhincodontidae)Vatozlar gibi köpekbalıklarının kanında da diğer canlılara nazaran daha fazla üre bulunur (% 05 - 8). Bu oran Teleostei balıklarınkinden yaklaşık yüz misli daha fazladır.Birim hacimdeki alyuvar sayısı Teleostei balıklarınkine göre yaklaşık 5-8 misli daha azdır. Bu eksiklik her alyuvarın yüzeyinin yaklaşık 5 defa daha büyütülmesi ile giderilmiştir. Sınıflandırma  Takımlar Üst alem:     Eukaryota - ÖkaryotlarAlem:     Animalia - Hayvanlar (Hayvanlar)Alt alem:     Eumetazoa - Gerçek dokulular(Grup)     Bilateria - Bilateral simetrililerÜst şube:     Deuterostomia - İkincil ağızlılarŞube:     Chordata - Kordalılar (Kordalılar)Alt şube:     Vertebrata - Omurgalılar (Omurgalılar)İnfa şube:     Gnathostomata - GerçekçenelilerSınıf:     Chondrichthyes - Kıkırdaklı balıklarAlt sınıf:     Elasmobranchii - YassısolungaçlılarÜst takım:     Selachimorpha- Köpekbalıkları    Carcharhiniformes    Heterodontiformes    Hexanchiformes    Lamniformes    Orectolobiformes    Pristiophoriformes    Squaliformes    Squatiniformes    Xenacanthida (soyu tükenmiş)  

http://www.biyologlar.com/kopek-baliklari

Vahşi Buluş: Hamile Fosil Bütün Dinozorların Önceden Düşünüldüğü Gibi Yumurtlamadığına Dair Bir Kanıt Oluşturuyor!

Vahşi Buluş: Hamile Fosil Bütün Dinozorların Önceden Düşünüldüğü Gibi Yumurtlamadığına Dair Bir Kanıt Oluşturuyor!

En küçük devler: Dinozor yumurtalarını keşfetme serisi / 12 Mart 2002 de Chicagos Field Müzesi’nde Yumurta Bebek Sauropodunun Ölçeklendirilmiş Bir Modeli Sergilendi. FOTOĞRAF : TİM BOYLE

http://www.biyologlar.com/vahsi-bulus-hamile-fosil-butun-dinazorlarin-onceden-dusunuldugu-gibi-yumurtlamadigina-dair-bir-kanit-olusturuyor

Virüslerin Kesifi

Virüs latince zehir anlamına gelir. Virüsler 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiştir. Robert KOCH, Louis PASTAEUR ve diğer bakteriyologlar , canlılarda görülen birçok hastalıklara bakterilerin sebep olduğunu bulmuşlardır. Fakat bazı hastalıklar onları çok şaşırtıyordu. Çünkü hastalığın meydana geldiği organizmada, bu hastalığa sebep olabilecek bir bakteri bulunamıyordu. Araştırmacıların dikkatini çeken böyle bir hastalığa tütün yaprağında rastlanmıştı. Hasta bitkinin yaprakları , mozayik bir şekilde lekelenip buruştuğu için , bu hastalığa tütün mozaiyik hastalığı adı verilmiştir. Virüsler önceleri bakterilerin salgıladığı bir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak bakterilerin salgıladığıbir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak hastalık yapabileceği gösterildi. Hasta olan tütün bitkisinden çıkarılan özüt, porselen bir filtreden geçirilerek bakteriler tutuldu. Süzülen özüt, sağlıklı tütün bitkisinin yapraklarına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı görüldü. Hollandalı mikrobiyolog M.W. BEIJERINCK hastalığın kısa zamanda bitkinin bütün organlarına yayıldığını tespit etmiştir. Özütte hiç bakteri kalmadığı halde, sağlıklı bitkiyi hastalandıran bu faktöre, BEIJERINCK, “hastalık yapan canlı sıvı” adını vermiştir. 20. yüzyılın başlarında, tütün mozayik virüsünden başka, bitki, insan ve hayvanlarda çeşitli hastalıklar yapan virüsler keşfedilmiştir. Mesela bunlar arasında salatalık, marul ve patateste mozayik hastalığı yapan virüsler sayılabilir. Ayrıca insanlarda sarı humma, çocuk felci, grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gibi hastalıklara sebeb olan virüsler de bilinmektedir. 1930 yılına kadar, virüslerin sebeb olduğu bir çok hastalık tanımlanmasına rağmen, virüslerin yapısı ve özellikleri hakkında fazla bilgi elde edilememiştir. Amerikalı mikrobiyolog Wendell M. STANLEY, 1935 yılında tütün mozayik virüsünü, yaşadığı bitkiden ayırmayı başarmıştır. Bu araştırmacı, saf olarak elde ettiği virüs kitlesini mikroskopta incelediğinde, iğne şeklinde kristaller görmüştür. Daha sonra bu kristallerin nükloproteinler olduğu anlaşılmıştır. Aynı yıllarda STANLEY, izole ettiği tütün mozayik virüsü (TMV) kristallerini elektron mikroskobunda inceleyerek çubuk şeklinde yapılar olduğunu görmüştür. İzole edilmiş tütün mozayik virüsleri cansız gibi görünmesine rağmen, suda biraz bekletilerek tütün yaprağına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmalarla, virüslerin ancak canlı hücrelere üreyebildiği anlaşılmıştır. Virüsler, canlı hücrelerde yaşayan mecburi parazitler olup, içinde yaşadığı hücrenin metabolik mekanizmasını kendi hesabına kullanabilen canlılardır. Gerçekten, bir virüs konukçu hücreye girdikten sonra, kendisi için gerekli proteinleri ve nükleik asitleri üretebilmektedir. Yani virüsler, girdiği hücrelerde, metabolizma makinasının direksiyonunu ele geçirmekte ve onu kendi lehine yönlendirebilmektedir. Virüslerin Özelikleri genom: Bir organizmanın sahip olduğu genleri taşıyan DNA’nın tamamıdır. Her organizmanın kendi genomu vardır. Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya RNA olabilir. Sadece proteinkılıf + DNA dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler. Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma enzimleri yoktur.Hem canlı hem cansız olarak sayılırlar. Virüslerin canlı sayılmasının nedeni cnalı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir. Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni hücre dışında cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır. Bazı virüslerde virüsün bir hücrenin içine girmesini sağlayan enzimlerde buluna bilir.virüsün üremesi için canlı bir hücreye girmesi şarttır. Virüs girdiği hücrenin ATP’sini ,enzimlerini, nükleotitlerini kısaca herşeyini kendi leyhine kullanan tam bir parazittir. Virüs DNA sının içine girdiği bakteri DNA sından baskın olması ve bu bakteriyi kendi hesabına yönetmesi DNA nın yönetici özelliğine en iyi örnektir.bakteri içine girenvirüse bakteriyofaj denir. Virüs bir hayvan hücresine girdiğinde interferon denilen hormon benzeri bir madde salgılar. Bu madde diğer hücrelere vücutta virüs bulunduğunu haber vererek korumayı sağlar. Virüslerin Büyüklüğü ve Şekli Bütün virüsler o kadar küçüktür ki , bunlar ışık mikroskobunda ayrı parçalar halinde görülemezler. Ancak elektron mikroskobunda belirli şekilde görülmektedir. Büyüklükleri genel olarak 15-450 milimikron arasında değişir. Çocuk felci virüsünün elektron mikroskobuyla alınan fotoğrafı, virüs parçacıklarının pinpon topuna benzer minik yuvarlaklar halinde olduğunu göstermiştir. Virüslerin Yapısı Biyologlar virüslerin canlı tabiatının eşiğinde yani en alt basamağında bulunan varlıklar olarak kabul ederler. Çok küçük çok ilksel organizmalardır. Bu bakımdan virüsler hakkındaki bilgilerimiz henüz çok değildir. Biyologlar çok ince ve dikkatli araştırmaları sonucu virüslerin bir nükleit asit RNA öz maddesi ile bunu saran bir protein kılıftan meydana geldiğini bulmuşlardır. Öz madde virüsün çeşidine göre bir RNA veya DNA olabilir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer, onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere Bakteriyofaj (bakteri yiyen virüs) denir. Bakteriyofajlar bakterileri yiyerek yaşarlar. Bakterilerin içinde ürer ve en sonunda içinde yaşadıkları hücreleri yok ederler. İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan virüslerin çoğu da, etrafı protein kılıf ile çevrili DNA ipliğinden başka bir şey değildir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer ve onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere bakteriyofaj veya kısaca faj (faj virüsleri) denir. Faj bakteri yiyen anlamına gelir. Virüslerin Yaşama Şekilleri Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır Virüslerin Üremesi Virüsün canlılığını sürdürmek için bulunduğu canlıya konak canlı adı verilir. Virüs konak canlıya girdiğinde konak canlının DNA sı virüsün hesabına çalışmaya başlar. Yani virüs girdiği canlıyı yönetimi altına alır. Artık konak canlı kendi eşlenmesi yerine virüsün yönetici maddesini eşler. Ribozomlarıyla virüsün proteinlerini sentezler. Konak canlıda sayısı hızla artar. Konak canlının hücre zarı parçalanarak virüsler açığa çıkar. Kendilerine yeni konak canlı ararlar. Eğer canlı bir hücre yoksa kristaller meydana getirirler. Devamlı üreyen virüslere Litik Virüs denir.bazı hallerde virüs girdiği konak canlıya zarar vermeden kalabilir. Virüsün yönetici maddesi konak canlının yönetici maddesine yapışırsa konak canlı virüsün yönetimine girmez. Konak canlının yönetici maddesinin bir parçası haline gelebilir. Virüs çoğalamadığı içinde konak canlıya zarar veremeyecektir. Böyle virüslere Lizogenik Virüs denir. Virüsler bitkilerde ve hayvanlarda hastalık meydana getirirler. Ancak bu zarar girdikleri bitki veya hayvan hücresinde yönetimi ele geçirirlerse mümkündür. Virüslerin nükleik asitlerindemutasyonlar meydana gelebilir. Biyolojik açıdan eniyi incelenen virüsler “Bakteriyofaj”lardır. Bunlara bakteri yiyen virüslerde denilebilir. Birde kuyrukları vardır. Kuyruk bakteriye deydiğinde bakterinin o bölgesini eritir. Yönetici molekülü böylece bakteriye geçer. Lizogenik virüsse bakteri kromozomuna yapışır, orada profajı oluşturur.(Girdiği bakterinin kromozomuna yapışarak üremeden kalabilen Lizogenik virüs kromozomuna profaj denir.) Özet Olarak Virüsler 1-Canlı ve cansız arasında geçit oluştururlar. 2-Protein kılıf ve nükleik asitten oluşurlar.(DNA veya RNA) 3-Kristalleşebilirler 4-Kompşex enzim sstemleri yoktur. 5-DNA taşıyanlar bakterileri yiyebilir bunlara bakteriyofaj veya faj denir. 6-Grip, nezle, kızamık, frengi, kabakulak gibi hastalıkları yaparlar. 7-Virüs bir canlı hücrenin (örneğin bakterinin) çeperine yapışır. 8-Virüs DNA’si bakterinin içine enjekte olur. 9-Bakteri DNA’sının eşlenmesi durur. 10-Virüs DNA’sı bakterinin bütün biyokimyasal sistemlerini kullanarak kendini eşlemeye başlar. 11-Bakterinin protein sentezi sistemi virüs için gerekli protein kılıfı v.s. gibi yapıları bakteri malzemesi kullanılarak sentezlenir.bu yolla 100’den fazla virüs oluşur. 14-Bakterinin hücre duvarını delici enzimlerinde sentezlenmesi ve hücre duvarının erimesiyle virüsler dışarı çıkar.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-kesifi

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

Deniz kaplumbağalarının yaklaşık 100-200 milyon yıldan beri dünyamızda yaşadığı bilinmektedir. Karadan denize geçen en eski sürüngen türü olan deniz kaplumbağaları artık yaşamlarını denizde geçirmektedirler. VİDEOLAR İÇİN TIKLAYINwww.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler..._Chelonia_mydas.html www.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler...Caretta_caretta.html Günümüzde Dünyada yaşayan sekiz tür deniz kaplumbağası (Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta ) vardır. Ancak Akdeniz’de düzenli olarak yuvalayan türler Chelonia mydas ve Caretta caretta’dır. Dünyamızı çevreleyen ılıman denizlerde ve okyanuslarda yaşam mücadelesi vermektedirler. Günümüzde Dünyada yaşadığı bilinen sekiz tür deniz kaplumbağası; Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta vardır. Caretta caretta (Deniz Kaplumbağası): >> Yeşil kaplumbağadan biraz daha ufak olan bir türdür. Kabuk boyu 1 metreye, ağırlığı 100-120 kiloya kadar ulaşabilir. Besinlerini deniz kabukluları, omurgasız deniz canlıları(yumuşakcalar), yengeçler, deniz anaları, deniz hıyarları, deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları oluşturur. Büyük ve kalın bir kafasının oluşu ile diğer türlerden kolayca ayırt edilir. Kabuğu açık kahve yada koyu kızıl kahve renktedir. Üreme mevsiminde her yuvaya yaklaşık 100 kadar yumurta bırakabilmektedir. Chelonia mydas (Yeşil Kaplumbağa): >> Günümüzde yaşamlarını devam ettiren deniz kaplumbağaları içerisinde önemli bir yer tutar. Kabuk rengi zeytin yeşilinden gri-kahverengiye, hatta koyu kahverengiye kadar değişir. Kabuk boyu 1.20 m. olabilir. Ağırlıkları 100-150 Kg kadardır. Dişileri sadece üreme mevsiminde karaya çıkar. Her seferinde yaklaşık 100- 150 yumurta bırakır. Kıyılara yakın sığ sulardaki deniz otlarını yiyerek beslenirler. Deniz otlarıyla beslenmesinden ve vücudundaki yağın renginin yeşilimtırak olmasından dolayı “Yeşil Kaplumbağa” diye adlandırılmıştır. Akciğer solunumu yaparlar. Dermochelys coriacea: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Dünyada geniş bir dağılım gösterirler. Kabuk boyları 120-240 cm, ağırlıkları 210-520 kg. Kadardır. Vücutlarında boynuzsu plaklar yoktur. Kabuk deriyle kaplı ve uzunlamasına yedi adet kabartılı çizgi bulunur. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her üreme sezonunda 6-9 defa yuva yapabilirler. Her yuvaya ortalama 80 döllenmiş ve 30 adet küçük döllenmemiş yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi yaklaşık 65 gündür. Chelonia agassizi: Güney ve Kuzey Amerika’nın pasifik kıyılarında bulunur. Yaklaşık 125 kg ağırlığında ve 115 cm. boyundadırlar. Yeşil kaplumbağanın çok yakın bir türüdür adını renginin siyahımsı olmasından dolayı almıştır. Eretmochelys imbricata: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, pasifik ve Hint Okyanuslarının tropikal bölgelerinde bulunurlar. Kabuk boyları 76-91 cm, ağırlıkları yaklaşık olarak 40-60 kg. Kadardır. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 160 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi ortalama 60 gündür. Lepidochelys kempii: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Meksika körfezi çevresinde sınırlı olarak bulunurlar. Kabuk boyları 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 2 kez yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 110 yumurta bırakırlar. Kuluçka süreleri yaklaşık 55 gün kadardır. Lepidochelys olivacea: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunun tropical bölgelerinde dağılım gösterirler. Erginlerde Kabuk boyu 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. kadardır. Baş oldukca Küçük, Kabuk karinasız ve plaklar oldukca büyüktür. Sırtta 6 veya daha fazla lateral plak bulunur. Her yıl yumurtlamak için sahillere çıkarlar ve her sezonda 2 defa yuva yaparlar. Her yuvaya ortalama 105 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi 55 gün kadardır. Natator depressus: IUCN tarafından “DD” “Yetersiz Bilgi” olarak ilan edilen bir türdür. Avustralya, Papua Körfezi ve Gine’nin kuzey batı, kuzey ve kuzey doğu bölgelerinde çok kısıtlı oranda bulunur. Kabuk boyları 97 cm., ağırlıkları yaklaşık 80 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 4 defa yuva yaparlar ve her yuvaya yaklaşık olarak 50 yumurta bırakırlar. [Morfolojik özellikler] Deniz kaplumbağalarında türlerin tanımlanması için kabuk ve baş üzerinde yer alan plak diziliş ve sayıları kullanılmaktadır. » Caretta caretta Başta prefrontal plak sayısı 2 çifttir. Ancak zaman zaman bu dört plak arasında fazladan bir plak daha bulunabilir. Oval şekilde olan karapaks arkaya doğru daralma gösterir. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. 5 çift kostal plağın ilk çifti nukal plakla temas etmektedir. Genelde 11-12 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. » Chelonia mydas Başta prefrontal plak sayısı 1 çifttir. Karapaks oval şekildedir, karapaksın arkası önüne oranla daha dardır. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. Kostal plak sayısı tipik olarak 4 çifttir ve birinci çift nukal plakla temas etmez. Genelde 11 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. İskelet yapıları Deniz kaplumbağaları, omurgalı hayvanlar sınıfına dahil olan türlerdir. Kollar değişime uğrayarak yüzme görevini yerine getirebilecek forma gelmiştir. İskelet Karapaks (Dış kabuk), Plastron (Alt kısım), baş ve kollardan oluşmaktadır. Besinleri Chelonia mydas ve Carretta caretta türü deniz kaplumbağalarının yavruları karnivordurlar, yani etçil olarak beslenirler. Besinlerini deniz kabukluları, deniz anaları ve yumuşakcalar oluşturur. Genç bireylerde beslenme alışkanlıklarında farklılaşma başlar. Caretta caretta türü kaplumbağa genç bireyleri etcil olarak beslenmeye devam ederken Chelonia mydas genç bireyleri otcul olarakta beslenmeye başlar. Ergin bireylerde ise farklı beslenme şekli belirgin bir hal almaktadır. Caretta caretta erginlerinin besinlerini deniz kabukluları, deniz kestaneleri, süngerler, yumuşakcalar ve deniz hıyarları oluştururken, ergin Chelonia mydas’ların besinlerini ise sadece deniz algleri oluşturmaktadır. Üreme biyolojileri Sahile çıkma: Sahile yaklaşan dişi kaplumbağaları zemine basıp dinlenebilecekleri bir yerde başlarını sudan çıkarıp sahili bir süre izlerler. Bu sırada oldukca duyarlıdırlar. Sahilde ya da belli bir uzaklığa kadar sahil gerisinde doğal olmayan görüntü, ses, hareketli nesneler, yapay ışıklar ve en küçük bir tehlike sezinlediklerinde hemen geri denize dönerler. Duraklama esnasında herhangi bir tehlike sezinlememe durumunda dişi kaplumbağalar sahile çıkarlar. İleri doğru harekette baş ve boyun alçaltılır, duraklama sırasında ise baş yukarıya kaldırılarak çevre izlenir. Bazı hallerde dişi, yuva yapmadan sahilde geniş bir bölgede gezinebilir. Bu davranış sırasında dişi kaplumbağa yumurtlayabileceği uygun yer arar. Gövde çukurunun oluşturulması: Uygun yuva yeri seçen dişi kaplumbağa, her dört ayağınıda kullanarak kumda gövdesinden biraz büyük C.caretta türü sığ, C.mydas türü ise tüm gövdesini sığacak şekilde bir çukur oluşturur. Çukur içerisine yerleşerek çevreden daha az farkedilecek bir konuma gelmiş olur. Genelde gövde çukuru hayvanın arka kısmında daha derin bir şekildedir. Yumurta çukurunun oluşturulması: Arka ayakların aşağı doğru kazma hareketleriyle bu dönem başlamış olur. İki ayağın birlikte hareket etmesi sözkonusudur. İlkinde bir dönme hareketi ile kum yumuşatılır, ikincisinde ayak kum içerisine daldırılarak “avuçlama hareketi” ile kum dışarı taşınır ve oluşturulmakta olan yumurtlama çukurunun olabildiğince uzağına savrulur. Yumurta çukurunu kazılmasında arka ayakların uyumlu bir şekilde hareket edebilmesi için gövde arkası sağa sola kaydırılır. Bu sırada ön ayaklar gövdenin ön kısmının sabit kalmasını sağlar. Yumurta çukuru derinleştikce kaplumbağa ön ayakları üzerinde vücudunu yükselterek arka ayakların yuva dibine ulaşabilmesini sağlar. Her bir kazma döngüsü 30-40 saniye zaman alırken ara sıra 10-15 saniyelik dinlenme periyotları gözlemlenir. Arka ayaklar yuva dibine ulaşamaz hale geldiğinde bir süre de yumurta çukurunun zemininin yan taraflarından kum alınarak kazmaya devam edilir ve sonuçta alt kısmı üst açıklığa oranla daha geniş bir yuva kazılmış olur. Yuva kazma süresi C.caretta türü kaplumbağalarda 10-20 dakika, C.mydas türü kaplumbağalarda ise 20-40 dakika kadardır. Yumurta çukuru oluşturan dişi kaplumbağanın yaşına bağlı olarak yuva derinliği farklılıklar gösterebilmektedir. Ancak C.caretta’larda ortalama 40-50 cm C.mydas larda ortalama 60-70 cm kadardır. Yuva ağız çapı ise yaklaşık her iki türdede 20-30 cm kadardır. Yumurtlama: Yumurta çukurunun kazılmasından sonra 15-20 saniye ile birkaç dakika arasında sınırlı olan bir dinlenme süresinden sonra yumurtlama başlar. Yumurtalar tek tek bırakılabildiği gibi 2-4 lü guruplar halinde de bırakılabilir. Bu yumurta bırakmalar arasında 5-30 saniyelik dinlenmeler olmaktadır. Yumurtalma süresi C.caretta türlerinde C.mydas türlerine oranla daha kısa olmaktadır. Yumurtlama başlayana kadar çevreye çok duyarlı olan dişi kaplumbağalar yumurtlama başladıktan sonra çevreden etkilenme eşiği giderek yükselir, yani çeşitli ürkütücü faktörlerden artık etkilenmez olur. Bu durum tüm yumurtalar bırakılıncaya kadar sürer. Yumurta çukurunun kapatılması: Yumurtlamasını bitiren dişi kaplumbağa bir süre dinlendikten sonra arka ayaklarını kullanarak yumurtaların üzerini örtmeye başlar. 10-15 dakika süren kapatma işleminde gövdesi ile sağa sola doğru hareketler yapan dişi yuva üzerinin iyice kumla örtülmesini sağlar. Yuva kapatma işlemi yaklaşık 5-15 dakika sürer. Gövde çukurunun kapatılması ve yuva yerinin gizlenmesi: Yumurtaların üzeri örtülüp kumun sıkıştırılmasından sonra dişi kaplumbağa yavaş yavaş öne doğru ilerlerken ön ayakları ile arkaya kum atmaya başlar. Bu hareketler sonucunda geride kalan gövde çukuru kum ile doldurulur. Bu önden kazıp arkaya doldurma hareketi, gövde çukurunun öne doğru taşınmasına, asıl çukurun ise örtülüp gizlenmesine yol açar. Yüzeysel yapılacak olan bir inceleme ile yuvanın nereye kazılmış olduğunu anlamak oldukca zordur. Yuvanın örtülmesi ve gizlenmesi yaklaşık olarak 10-30 dakikalık bir süreyi gerektirmektedir. Denize dönüş: Yumurtlamasını tamamlayan deniz kaplumbağası ortalama 15 gün sonra birkez daha yumurtlamak üzere denize doğru yol almaya başlar.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari-morfolojik-ozellikleri

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

Balıklarda biyolojik sistemlerin işleyişi

Balıklarda sindirim sisteminde büyük farklılıklar gözlenir Bütün balıklarda görülen karaciğer genel olarak büyüktür ve yumuşak bir dokudan oluşur. Kıkırdaklı balıkların dışında, pankreasın yerini ya mide ile barsağın birleştiği mide kapısının çevresinde bulunan özel bir dokudan oluşmuş körbarsaklar ya da barsağın başlangıcında bulunan bu dokunun kendisi alır. Ağzı donatan dişler de büyük ölçüde değişkenlik gösterir. Yalnızca birkaç türde hiç diş bulunmaz. Dişler, genellikle avı tutmaya ya da parçalamaya yarar. Balıkların çoğu hayvansal besinlerle beslenirler. Yırtıcı olanların büyük bir bölümü, kendi türlerinden olanları bile ayırt etmeksizin balıklara saldırarak beslenirler. Bazılarıysa kabukluları ve yumuşakçaları yer. Az sayıda balık türüyşe bitkicildir (bitkisel maddelerle beslenirler) ya da midelerini mikroskopik hayvancıklarla dolu suların çamuruyla doldururlar. Balıkların böbrekleri omurga boyunca uzanır; ama sidik torbası göden barsağınm üstündedir ve memeililerdekinin tersine, anüs ile üreme açıklığının arkasından dışarı açılır. Balıkların sinir sistemi Balıkların beyni, bedene oranla çok küçüktür ve beyni oluşturan çeşitli bölümler eşit olmayan biçimde gelişmiştir. Bununla birlikte, beyinden çıkan sinirlerin dağılımı, öbür omurgalılar ınkiyle tam bir benzerlik gösterir. Duyu organları arasında, genellikle büyük olan göz, geniş ve çok açık olan gözbebeğiyle dikkati çeker. Derin deniz balıklarının gözleri ya körelmiş ya da çok gelişmiştir. Kulağın yapısı yalındır: Yalnızca içkulaktan oluşur.Koku alma organı, tabanı kıvrımlı bir zarla çok düzenli biçimde döşenmiş kapalı bir uçla son bulan, iki boşluktan oluşur; balıklar kokulara karşı çok duyarlıdırlar (hiç akıntı olmasa bile uzaktan yemin bulunduğu yere doğru gelirler). Buna karşılık, tat alma pek gelişmemiştir. Balıkların dili kemiktendir ve yapısında çok az sinir yer alır; ayrıca, balıklar besinlerini ağızlarında tutmazlar. Dokunma duyusu son derece gelişmiştir; böylece balıklar, şaşırtıcı bir keskinlikle, suyun en küçük titreşimlerini hissedebilir ve geldikleri yeri belirleyebilirler. Dokunmanın başlıca merkezi, omurgaya koşut olarak gövde boyunca uzanan ve yan çizgi adı verilen bir oluk içindedir. Dokunma duyusuna dudaklar da yardımcı olabilir. Balıklarda üreme Balıklarda yumurtalar genellikle beden dışında döllenir (yani ovipardırlar). Son derece ince, suyu ve dölleyici sıvıyı geçiren bir zarla kaplı olan yumurtaların büyüklüğü değişkendir. Bazı türler bir milyondan çok yumurta yumurtlar. Bütün bu yumurtalar iki zarla sarılmış bir vitellüsten oluşurlar; bazı köpekbalıklarında bir eten vardır. Dişi,, yumurtlama dönemindeyken, yumurtalar çok büyük bir gelişme gösterirler ve aşağı yukarı bütün karın boşluğunu doldururlar. Erkekte balıksütü denen sperma için de aynı şey söz konusudur. Üreme sırasında dişi ve erkek balıklar, olağanüstü etkinlik gösterirler: Su bitkilerini hareket ettirir, kıyılara yaklaşırlar ve dişi, sığ yerlere yumurtalarını döker. Yumurtalar bırakılır bırakılmaz, erkek balıklar üstlerine spermalarını bırakarak onları döllerler. Sonra erkek ve dişi, yumurtaları bırakıp giderler. Ama, dikenbalıkları, horozbinalar, yayınbalıklan gibi bazı balıkların, yuva yapma içgüdüsüyle yumurtalarını koruma altına aldıkları bilinmektedir. Bazen yalnızca erkek balığın yuvanın başında beklediği ve yavrularını koruduğu görülür. Bazı türlerde de erkek ve dişi, yavruların çevresinde durur ve bir tehlike sezdikleri anda onları geniş ağızlarının içine alarak korurlar. Bazı balık türleriyse çiftleşirler ve yumurtalar ana karnında açılır (yani ovovivipardırlar); yavrular kısa bir kanalla dışarı çıkarlar. Yalnızca köpekbalıklarında, yumurtalıktan ayrı, çoğunlukla gerçek bir dölyatağıyla son bulan uzun yumurtalık kanalları vardır. Köpekbalıkları ya canlı yavrular ya da bağsı bir maddeyle sarılmış büyük yumurtalar üretirler.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-biyolojik-sistemlerin-isleyisi

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Balıklarda solunum fizyolojisi

Solunum terimi, bir organizmanın hücresi ile çevresi arasındaki gaz (genellikle oksijen ve karbondioksit) alışverişini ifade eder. Tek hücreli canlılarda, gerekli gaz alışverişi pasif difüzyon ile sağlanabilir. Balık gibi komplex organizmalarda, dokulara yeteri miktarda O2 sağlamak ve CO2’i ortadan kaldırmak için, hem gaz alışverişi için gelişmiş bir yapı (solungaç), hem de bir gaz transfer sistemi (kan ve dolaşım sistemi) gerekir. Su ve dokular arasında osmoregülasyon ve asit-baz dengesini sağlamak gibi, balık solungacının başka fonksiyonları da vardır. Solunum sisteminin, elinde tuttuğu ve transferini gerçekleştirdiği su ve kan ve ayrıca O2 ve CO2 alışverişini sağladığı aşamalarının anlaşılması; balıkların fizyolojik ihtiyaçlarını giderecek ve yüksek derecede sağlık ortamı sağlayacak bir intensive kültür sisteminin mantıklı dizayn ve operasyonunu temin edecektir. Solunumun bütün işlevleri önemlidir, fakat intensive kültür sisteminin tipik özelliği olan yoğun balık stoklamalarında, gaz alışverişindeki etkilerin ani ölümlere neden olması bilinmelidir. Solungaç çevresindeki sudan transfer edilmesi ve dokulara gönderilmesi gereken O2 miktarı önemlidir. Salmonid gibi aktif soğuk su balıkları için O2 gereksinimi 100 mg.O/kg vucut ağırlığı şeklinde yüksek bir oranda veya daha fazlası olabilir. Aktif olarak yüzen balıklarda, solunum sistemi, 800 mg.O/kg/saat (20 ml.O/min civarında) kadar yüksek oranda O2 sağlayıp, karşılığında büyük oranda CO2 ortadan kaldırmalıdır. Bununla birlikte su, maximum çözünmüş O2’nin 10-12 mg/l’yi nadiren geçtiği O2 fakiri bir ortamdır. Deniz suyunda, mevcut çözünmüş yüksek tuz konsantrasyonu, mevcut DO’yu maximum 8-9 mg/l’ye kadar azaltabilir. Bunun için, balık yaşamının devamı için büyük miktarda suyun solungaçlardan geçmesi gereklidir. Salmonidler için solungaçlardan suyun geçmesi 5-20 l HO2/O2/vücut ağırlığı/saat oranındadır. Çoğu balık gerekli miktardaki suyu ağızlarıyla pompalayarak ve opercular hareketler yaparak sağlarlar. Ağız ve solungaçlar emme basma tulumbası olarak görev yaparlar ve böylece sabit bir su akışı sağlarlar. Haçerideki balıklar için, su alıp verme oranı 40-60 l/dk oranındadır. Suyun yüksek yoğunluk ve viskozitesinden dolayı solungaç ventilasyonunun enerji gideri, en az, tüketilen O2’nin %10’u kadardır. Salmonid, köpek balığı ve tuna gibi aktif balıklar, solungaçları üzerinden gerekli su akışını ram ventilasyonu (Yüzerken ağızını açarak) ile sağlarlar. Örneğin, pasifik salmon, ram ventilasyonunu 1 vücut uzunluğu/saniye’den daha yüksek hızda yüzerek kullanır. Bazı köpek balıkları, ram ventilasyonu ile sınırlandırılmıştır ve yaşamak için sürekli yüzmek zorundadır. Her iki solungaç ventilasyon metodunda da DO’nun %80’ine kadarki kısmımın (teorik olarak) kullanılması mümkündür. Çünkü solungaç anatomisi, ters yönde kan akışını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir (suyun solungaçlar üzerinden akışı, kanın solungaçlar içinden akışına terstir). Gerçek O2 tüketimi türlere göre farklıdır. Alabalıkta %30-40, tunada %70 ve sazanda %70-80’dir. Buna kıyasla, insan havadaki O2’nin sadece %25’ni alabilir. Su solungaçlardan geçerken, sudaki çözünmüş O2, sekonder solungaç lamelinin ince epitelyal hücrelerinin arasından geçer ve kana difüze olur. Asitlik arttıkça hemoglobinin O2’ye yakınlığı azalır (Bohr etkisi) ve bazı türlerde asitlik, hemoglobinin O2’yi tutmasındaki maksimum kapasiteyi azaltır (Root etkisi). Bu yüzden kan, dokuların kapillar yataklarından geçerken üretilen CO2’in neden olduğu asitlik Hb-O2 ağını zayıflatır ve O2 yoğunluğunun düşük olduğu hücrelere difüze olan O2’nin çıkışını kolaylaştırır. Aynı zamanda, CO2, dokulardan kana difüze olur. O2’in tersine, CO2’in çoğu plazmada erir ve bikarbonat formunda yeniden solungaçlara gönderilir. Kan solungaçlardan geçerken karbonikanhidraz enzimi, HCO3 iyonunu sonra yeniden suya difüze olan CO2 molekülüne hidroliz eder. Bir ünite kanın solungaçlar içinde kalma zamanı, sadece birkaç saniye olduğu için ve kan ve su arasındaki yüksek CO2 basıncından dolayı bu enzimatik reaksiyon son derece hızlı bir aşamadır. Bu yüzden kandaki O2 basıncı 100 mg Hg veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir, kandaki CO2 konsantrasyonu düşük kalır ve çok az değişir. Özellikle aktif soğuk su balıklarında Bohr etkisi büyük olur (kanın düşük CO2 düzeyinde başlar). Aquakültür sistemlerinde, örneğin eğer sudaki çözünmüş CO2 konsantrasyonu 20 mg/l’ye çıkarsa Bohr etkisi salmonidlerin O2 transferini engeller. Karışık kültürü yapılan sıcak su balıkları (Tilapya, sazan, kanal kedi balığı gibi) genellikle çözünmüş CO2 konsantrasyonuna daha az duyarlıdırlar ama, bu yetiştiricilik yöntemi, iyi bir yetiştiricilik işletmesi için, CO2 ’in havuz suyunda birikmesine engel olan durumları sağlamada iyi bir yöntemdir. CO2’in etkisiyle birlikte, laktik asit üretimi kan asitliğinin yükselmesine ve kanın O2 transferinin bozulmasını neden olur. En genel sebep; beyaz kaslarda O2 olmamasından dolayı kan ve dokularda laktik asit birikmesiyle sonuçlanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Bu da heyecan ve stresten kaynaklanır. Örneğin, eğer kanın pH’sı 7,8-7,6’dan 6,0’a düşürülürse toplam hemoglobinin sadece çok az bir yüzdesi O2 ile doyurulabilir. Root etkisindeki Hb’in normal görevi choroid rete üzerinden O2’i göze ileten moleküler pompa görevi yapmak ve physoclistik türlerde rete mirabile üzerinden yüzme kesesini doldurmaktır. İkinci görevi, salmonidlerde (fizostomları bulunduğu için) önemsizdir ki; havayı emerek yüzme kesesini doldurmaktır. Bununla beraber, salmonid gözündeki normal O2 yoğunluğu, hem kanın, hem de suyunkinden fazladır. Bu da root etkisindeki Hb’in bu balıklarda önemli bir rol aldığını gösterir. Cadmium ve civa gibi ağır !!!!llerin öldürücü seviyelerinin altındaki dozlarına maruz kalma durumunda, root etkisindeki Hb’in normal fonksiyonunun tersi yönde etkilendiği bilinir. Bunun yoğun kültürdeki balığın sağlığı için önemi bilinmemektedir. Yoğun kültürdeki balıklar için, Bohr ve Root etkisi altında O2 transferinin azalması ile ilgili problemler, kanda yüksek laktik asit konsantrasyonu (Hyperlacticemia) veya kanda yüksek CO2 konsantrasyonu sonucu ortaya çıkar. Genel sebepleri; düşük DO durumları ve heyecandan kaynaklanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Ayrıca yetiştirme ve transfer sırasında daha yüksek stoklama yoğunluğu sağlamak için saf O2 kullanarak havalandırma yapmak, aşırı doyurulmuş DO düzeyine ve hipercapnia’ya (yüksek DO’nun solungaç havalandırma oranını baskılaması nedeniyle oluşan bir yan etki) neden olur. Bu ise, CO2 birikmesine ve yüksek arterial PCO2 basıncına neden olur. Kana O2 transferi bundan etkilenmeyebilir. Çünkü daha yüksek arterial PO2, bohr etkisi kaynaklı azalmaları dengeler. Buna ek olarak hipercapnia, dokulara O2 naklini, sadece arta kalan asitliği normal kan dengesini aşarsa veya solunum asidosisi meydana gelirse tehlikeye sokabilir. Suyun kalitesinin iyi olduğu balık kültürlerinde Bohr etkisi kaynaklı O2 naklinin azalması ile ilgili problemler, aşırı yüzme sonunda üretilen laktik asitten dolayı ortaya çıkan !!!!bolik asidosis kökenlidir. Bohr etkisinin solunum baskısının CO2 ve DO konsantrasyonu ile olan ilişkisi ilk kez Basu (1959) tarafından belirlendi. Dokulara yeterli O2 sağlamak için vasat bir yüzme seviyesi oluşturmak için gereken DO seviyesi bunu ortaya çıkarmıştır. Bu minimum miktar, eğer çok az CO2 varsa veya hiç yoksa 6 mg/l’den, Eğer çözünmüş CO2 konsantrasyonu 30 mg/l’ civarına yükselirse, 11 mg/l’den daha yukarı çıkar. Sonuç olarak, salmonid gibi balıkların, DO seviyesinin %80 doygunluk oranının altına düşmemesi şartıyla, yeterli O2’ye sahip olmaları önerilir. Eğer çözünmüş CO2 seviyesi 30-40 mg/l’nin altında tutulmazsa, kanın O2 taşıma kapasitesi, yüksek DO konsantrasyonunun bile yetersiz olduğu, doku hipoksia’sına neden olabilecek seviyelere düşer. Bohr ve root etkisi kaynaklı solunum baskısı, heyecan ve yüzme aktivitesini azaltmak için dikkatli balık tutumu ile en aza indirilebilir. Yeterli miktarda çözünmüş O2 sağlamanın yanısıra çözülmüş CO2 ‘yi hızla ortadan kaldıran havalandırma sistemi ve su değişim oranı ile de bu sağlanabilir. Pratikte bunlar yoğun kültürdeki balığın ihtiyaçlarını sağlamada gerekli unsurlardır. Haçeri’deki çözünmüş O2’i balığın tüketme oranı yoğun kültür sistemlerinin sağlanmasında önemlidir. O2 tüketimi, balık naklinde gerekli olan havalandırma miktarı ve istenilen yükleme yoğunluğu için gerekli su alışveriş oranı gibi temel parametreleri belirler. Racewaylerdeki salmonidler en az 100 mg.O/kg/saat ile en fazla 800 mg/kg saat arasında tüketir. Bu seviye, yüzme seviyelerine, su sıcaklığına, zaman, son beslenme ve heyecan, stres derecesine göre değişir. Egzersiz, stres veya su sıcaklığının sonucu olan !!!!bolik ihtiyaçları karşılamak ve O2 tüketim oranını kontrol etmek için hormonal teknikler kullanılır. Hem soğuk su, hem de sıcak su balıklarının solunum oranı karasal omurgalılarda olduğu gibi kanda CO2 yükselmesi ile değil, DO konsantrasyonundaki düşüş ile stimüle edilir. Örneğin, balıklar elle tutularak stres olduğu zaman, adrenalin ve diğer cathekolomine hormonları (hem solungaç perfüzyon miktarını , hem de alyuvar hemoglobininin O2 taşıma kapasitesini artıran hormonlar) üretilir. Bronşal vasodilasyonun yan etkisi olarak suyun normal ozmatik akımı aşırı şekilde yükselir ve bundan sonra vücuttan atılmalıdır. Diüresis’in sonucu çok çarpıcı olabilir, kandaki elektrolitlerin bazıları üretilen çok fazla üre içinde kaçınılmaz bir şekilde kaybolur. Diüresis uzatılırsa, iyon regulasyonunda bozulmalar ortaya çıkabilir. Balık tutulduktan veya nakledildikten 1-2 gün sonra oluşan gecikmiş ölümler büyük ölçüde bu olayın bir sonucudur. Yoğun kültür sistemlerindeki balıkların O2 tüketimi, hem balığın kültürel prosedürü, hem de doğal gelişmeler nedeniyle arttırılabilir. Bunlardan, tutma nedenli stres, heyecan nedenli arttırılmış yüzme aktivitesi ve beslenmenin doğal aşamaları en önemli olanlarıdır. Örneğin Çelikbaş alabalığı juvenilleri tutulmaktan dolayı strese girerler, O2 tüketimleri 2 kat birden artabilir ve bir veya daha fazla saat yüksek oranda kalır. O2 tüketiminin artması (heyecan ve stres kaynaklı), balıklar nakil tanklarına yüklendikten sonra, birden meydana gelen DO’daki ani düşüşün sorumlusudur. O2 havalandırması varsa, balık bulunan tank suyu 14-16 mg/l’lik DO’ya kadar doyurulmalıdır ki, bu da balıkların O2 ihtiyacını karşılar. Sadece sıkıştırılmış hava varsa, havalandırma sistemini, balık yüklemeden 5-10 dakika önceden başlatmak, suyun doyurulmasını sağlayacağından bir dereceye kadar etkili olacaktır. Beslenme ve sindirimin doğal aşamaları, balığın O2 tüketimini büyük ölçüde artırır. Çünkü sindirimin, absorbsiyon ve asimilasyonun kalorik maliyeti, geri kalan !!!!bolik kalorinin %40’ı kadardır. Bu etkinin O2 tüketimindeki boyutu (Specific dynamic action of food (SDA) = .Yiyeceklerin spesifik dinamik hareketi) her zaman tam olarak değerlendirilmez. Çünkü beslenme rutin bir operasyondur. Salmonid, kanal kedi balığı ve tilapya için, her defasında balık birkaç saat beslendiği için O2 tüketim oranını %40-50 veya daha fazla arttırmak akıllıcadır. SDA’nın pratik sonucu olarak; balığın hemen tutulmaması veya nakil edilmemesi gerekir. Çünkü, beslenme ve sindirim olaylarına eklenen heyecan ve stres, onların O2 tüketimini, havalandırma sisteminin yeterli DO sağlayamayacak seviyede arttırır. Elle tutulmadan ve nakilden 24-48 saat önce balık beslemeyi durdurmak bu etkiyi önler ve O2 tüketim oranını büyük ölçüde azaltır. Yoğun kültür sisteminde O2 tüketimini etkileyen diğer önemli faktörler ise; su sıcaklığı ve yüzme aktiviteleridir. Daha yüksek su sıcaklığı, bütün !!!!bolik hızı artırarak O2 tüketimini yükseltir. Bununla beraber yüzme aktivitelerinde O2 tüketimi, kasların kasılması için, Hb doygunluğunu düşürerek kandaki O2‘yi tüketmesi ile yükselir. Gökkuşağı alabalığında, solungaç lamelleri’nin sadece %60’ı kanla perfüze olur. Hızlı yüzmeye dayanan kas kasılması, adrenalin ve diğer cathekolamine hormonlarının dolaşımını teşvik eder. Meydana gelen solungaç perfüzyonun yükselmesi ile birlikte, eritrosistlerin, hücre içi pH’sını artıran, Na / H değişiminin adrenal hormonu tarafından teşviki sağlanır. Bohr etkisi düşürülür ve hem kanda O2 oluşumu, hem de O2 ‘nin dokulara teslimi sağlanır. Isı ve yüzme aktivitelerinin O2 tüketimi üzerindeki etkisinin gerçek boyutu Brett (1973) tarafından, kontrol altında tutulan pasifik solmonu üzerinde belirlenmiştir. Daha sıcak su, O2 tüketimini bir dereceye kadar artırır. Bununla beraber, yüzmenin etkisi daha çarpıcıdır. İleri atılarak yüzme, özellikle enerji bakımından yoğundur. Çünkü sürtünme etkisi çok yüksektir. Yoğun kültür sistemindeki balığın yüzme aktivitesi genelde daha düşüktür. Salmon kültüründe racewaylerde su alışverişi öyle ayarlanmalıdır ki, o balığın O2 tüketim oranı, DO’yu son taşma sınırının yaklaşık 6 mg/l aşağısına indirmemelidir. Havalandırma sistemi ayrıca, taşıma kapasitesini artırmak için de kullanılır. Bazı durumlarda DO oranını 14-16 mg/l ‘ye çıkarmak için sıvı O2 kullanılır. Balık nakil sisteminde O2 tüketim oranı, genelde yüksek heyecan ve stres nedeniyle değişkendir. Yakaşık DO doygunluğunu sağlamak için saf O2 kullanılır. DO, balık tarafından tüketildikten sonra hemen yenilenmezse, O2 tükenmesi meydana gelir. Karasal hayvanların aksine, balığın nefes alma oranı, yükselen CO2 ile değil, düşen DO konsantrasyonu ile stimüle edilir. Alabalık, sazan, kedi balığı gibi türler düşen DO seviyesine, önce ağız ve solungaçlarını kullanıp solungaç havalandırma oranını yükselterek; kan basıncını ve kardial verimi yükseltip solungaçlardan kan akışını artırarak cevap verir. Salmonidlerde, normal DO tükenmesi bile, solungaç havalandırma oranında çarpıcı yükselmelere neden olur. Bu olaylar, ilk olarak O2 alımını yükseltir, fakat daha fazla su akışı da, solungaçlardan her geçişte çekilebilen DO oranını azaltabilir. DO düştükçe kana transfer edilen O2 miktarı da düşer (max %80’den min %15’e). Ayrıca, daha fazla suyun solungaçlar üzerinden hareket ettirilmesi, enerji maliyetini büyük oranda yükseltir (Absorbe edilen O2 ‘nin %10 ‘undan %70’e yükselmesi). Sonuç olarak; O2 elde etmek için harcanan güç, suda çözünmüş O2 miktarı düştükçe ve arterial kandaki O2 basıncı düştükçe yükselir. Arteial kan O2‘si, alyuvardaki Hb %60 doygunluktan daha az olduğu noktaya ulaşıncaya dek azaldığında; solungaç damarlarını genişleterek ve Na/H alışverişini alyuvar membranı ile sağlayıp, hücre içi PH’yı yükselten adrenalin ve diğer cathecolamine hormonları salgılanır. Bir dizi karışık olay sırasında Hb-O2 ilişkisinde değişiklikler ve Bohr ve Root effect kökenli kapasite değişiklikleri, hem solungaçlardaki O2 transferini, hem de O2 ‘nin dokulara yükselmesini kolaylaştırır. Eğer çözünmüş O2, 5 mg/l’nin altına düşerse, salmonidler, iştahsızlaşırlar. Bu, beslenme ve sindirim sırasında O2 tüketiminde meydana gelen normal yükselmeye engel olmak için geliştirilen bir davranışsal cevaptır. Salmonidlerde, O2‘nin elde edinimi ve kullanımının biyoenerjik maliyeti, DO’nun 2 mg/l civarına kadar tüketilmesinden dolayı ortaya çıkan aşırı enerji ihtiyacı ile başlar ve bilinç kaybı ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Aquakültür için önemli olan çoğu sıcak su balığı DO seviyesi 1 mg/l’nin altına düşse bile birkaç saat hayata kalmayı başarır. Ama sonunda meydana gelen doku hipoksiası bilinçsizlik ve ölümle sonuçlanır. Aquakültür ortamında balığın tükettiği O2 oranını sürekli düşürmek en temel hedeftir. O2 tüketimini artırmak için varolan aynı biolojik ve çevresel faktörlerin çoğu onu düşürmek için de arttırılabilir. Su sıcaklığını azaltma (hipothermia) ve yüzme aktivitesini, heyecanı ve balık tutma sırasındaki stresi düşürmek için anastezik kullanımı en bilinenleridir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-solunum-fizyolojisi

Evrimin Kanıtları Var mı?

" Hayvan türlerinden biri olarak, biz insanlar, diğer türler gibi evrimin yasalarına uyarız. Bu savı, destekleyecek birçok kanıta da sahibiz. Öncelikle, diğer omurgalı hayvanlarda bulunan birçok benzer ve kökendeş (homolog) yapıya ve organa sahibiz. Diğer hayvanlarda işlev gören birçok yapıyı biz körelmiş olarak taşırız. Embriyomuz gelişirken, solungaç keselerini, basit kalbi; ilkel boşaltim tiplerini, diger omurgali hayvanlardakine benzeyen kuyrugu ve buna benzer birçok yapiyi göstermesi kökendeşligimizin tipik kanitlaridir. Kanimizin serumundaki proteinler ve kirmizi kan hücrelerindeki antijenler insansi maymunlarinkine dikkati çekecekk kadar benzerdir. Gerçekte, bu bakimdan, kuyruksuz maymunlara kuyruksuz maymunlardan daha çok benzeriz. Birçok genimiz, diger omurgali hayvanlarinkinin aynisidir. İnsan evriminin en önemli özelliği, beyin büyümesi, özellikle büyükbeyinin izlenimleri saklama ve öğrenme işlevini yüklenerek, beynindiğer kısımlarına göre oransal olarak çok daha fazla gelişmesidir. Buna bağlı olarak, üstün zekanın ortaya çıkaracağı hünerleri yerine getirebilmek için ilk olarak harektte kullanılan ön üyeler, el olarak kullanılmaya başlamıştır." ( Ali Demirsoy , Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı, 1991 Ankara s:716-717) Atların fosilerini milyonlarca yıl geriye izleyebiliyoruz. Çünkü yeterince fosil bulunmuştur. " Halbuki insan fosilleri çok seyrek bulunur. Bunun nedeni, insanın atalarının çok yakın zamanda oluşması ve fosilleşmek için zamanın oransal olarak kısa olması; diğer hayvanlara göre yaygın ve fazla bireyli popülasyonlar oluşturmaması ve en önemlisi oransal olarak diğerlerine göre çok daha zeki olmaları nedeniyle tehlikeyi önceden sezinleyerek, bataklık, katran kuyuları ve fosilleşmenin uygun olacağı tuzaklardan uzak durmaları ve kaçmaları olarak düşünülebilir. Önsezimizle bu tuzaklardan uzaklaşmış ve tehlike sırasında da el hünerlerimizle çoğunluk kurtulmayı sağlamışızdır. Halbuki diğer hayvanlar bu olanaklardan yoksundular ve bu nedenle bol miktarda fosil bırakabilmişlerdir. Keza birçok hile ve araçla yırtıcı hayvanlardan kurtulmayı başarmış ve bu yolla kemiklerin fosilleşmesi de önlenmiştir. Bunun yanısıra, toplumsal ayaşama geçiş de bu tehlikeleri büyük ölçüde azaltmıştır. Bol miktarda fosilin bulunamaması insanın soy dizisinin açıklanmasında bazı karanlık noktalar bırakmıştır. Bütün bunlara karşın, elimizde birikmiş kanıtlar, insanın maymun benzeri bir atadan, bugünkü insana, Homo sapiens ' e geliştiğini göstermeye yeterlidir." (Demirsoy, s:717) Turkana Çocuğu Antropologlar, birbirinden ayrı düşmüş dişler, tek tek kemikler, kafatası parçaları; insana özzgü tarihöncesinin öyküsü çoğunlukla, bu ipuçlarından oluşturulur.”Umut kıracak kadar eksik olsalar da, bu ipuçlarının büyük önem taşıdığını inkar etmiyorum; onlar olmasa, insana özgü trihöncesinin öyküsünü anlatamazdık.Bu mütevazi kalıntılarla karşılaşmanın getirdiği benzersiz heyecanı da gözardı etmiyorum; bunlar, bizim geçmişimizin, et ve kandan oluşan sayısız kuyşakla bize sağlanan parçalarıdır. Ama nihai ödül yine de bütün haldeki bir iskeletin keşfedilmesidir.” (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s:7) " 1984 yazının sonlarında çalışma arkadaşlarımla birlikte, nefeslerimizi toplu olarak tutmuş ve sürekli artan umudumuz deneyimin katı gerçekliği karşısında sönmüş bir haldeyken, bu hayalin şekillenmeye başladığını gördük. .Eski bir kaftasına ait küçük bir parça bulduk. Dikkatle kafatasının diğer parçalarını aramaya başladık ve umduğumuzdan çok daha fazlasını bulduk. Bu keşfi izleyen ve açık sahada yedi aydan fazla bir zamana denk gelen beş kazı mevisimi boyunca ekimiz, bin beşyüz ton tortu çıkardı ve sonuçta 1.5 milyon yıldan fazla bir süre önce eski gölün kıyısında ölmüşü birinin eksiksiz iskeletini bulduk. Turkana çocuğu adını taktığımız bu birey öldüğünde yalnızca dokuz yaşındaymış; ölüm nedeni ise hala bilinmiyor.Arka arkaya fosil kemikleri çıkarmak gerçekten eşi bulunmaz bir deneyimdi:kollanr, bacaklar, omurga kemikleri, kaburgalar, leğen kemiği, çene, dişler ve yine kafatasları. Çocuğun iskeleti şekilleniyor ve 1.6 milyon yıl parçalar halinde yaşadıktan sonra birey olarak yeniden oluşturuluyordu.İnsan fosili kalıntılarında, yalnızca 100 bin yıl öncesindeki Neanderthal dönemine dek, bu iskelet kadar eksiksiz bir başka şey bulunamamıştır... Tarihöncesi insan ailesinin çeşitli türlerinin herbiri bilinmese bile bir etiket, yani tür adi, taşiyor ve bu adlari kulanmaktan kaçinmak olanaksiz. Inas türleri ailesinin de kendine özgü bir adi var: Insangiller (homonidler) Meslektaşlarimdan bazilari geçmişteki tüm insan türleri için “insangil” terimini kullanmayi yegliyorlar. “Insan” sözcügünü yalnizca bizim gibiler için kullanilmasi gerektigini savunuyorlar.Yani, yalnizca bizim düzeyimizde zekaya, ahlak duygusuna ve içedönük bilince sahip olanlari “insan” olarak tanimliyorlar. Ben farklı bir bakış açısına sahibim. Esik insangilleri dönemin diğer insansı (kuyruksuz) maymunlarından ayıran, dik durarak hareket etme evriminin, sonraki insan tarihinin temeli olduğunu düşünüyorum. Uzak atamızın iki ayaklı bir insansımaymun haline gelmesiyle birlikte pek çok diğer evrimsel yenilik de mümkün oldu ve sonuçta, Homo ortaya çıktı. Bu nedenle tüm insangil türlerine “insan” demekte haklı olacağımızı düşünüyorum. Tüm eski insan türlerinin bizim günümüzde bildiğimiz zihinsel dünyaları yaşadıklarını söylemek istemiyorum. “İnsan” tanımı en basit düzeyde, dik yürüyen- iki ayaklı- insansı maymuları içerir. .. Turkana çocuğu, insan evrimi tarihinin dönüm noktasını oluşturan bir tür olan Homo erectus ’un üyesiydi. Kimi genetik kimi de fosillerden olmak üzere farklı kanıt dizilerinden, ilk insan türünün yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktığını biliyoruz. Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo erectus sahneye çıktığında, insanın tarihöncesi oldukça uzun bir yol almıştı. Homo erectus’un ortaya çıksamından önce kaç insan türünün yaşayıp öldüğünü henüz bilmiyoruz; en azzından altı, belki de bu rakamın iki katı sayıda tür olmalı. Ama Homo erectus’ tan önce yaşayan tüm insan türlerinin, iki ayaklı olkala birlikte, pek çok açıdan insansımaymun benzeri özellikler taşıdıklarını biliyoruz.Beyinler görece küçük, yüzleri sivri çeneli (yani, öne doğru çıkık) ve beden yapılarının kimi özellikleri- örneğin göğüs huni şeklinde, boyun kısa ve bel yok- insandan çok insansımaymun benzeriydi.Homo erectus ’ta beyin büyüdü, yüz düşleşti ve beden daha atletik yapili hale geldi. Homo erectus’la birlikte, kendimizde gördügümüz pek çok fiziksel özellik de ortaya çikti; anlaşilan insanin tarihöncesi, 2 milyon yil önce çok önemli bir dönem noktasindan geçmişti. Homo erectus ateş kullanan, avciligi beslenme düzeninin önemli bir parçasi haline getiren, modern insanlar gibi koşabilen, belli bir zihinsel kaliba göre taş aletler yapabilen ve harekat alanini Afrika’nin ötesine taşiyabilen ilk insan türüdür. Homo erectus’un konuşma diline sahip olup olmadigini kesin olarak bilemiyoruz; ama buna işaret eden çeşitli kanitlar var. Bu türde belli bir benlik bilinci, insansi bir bilinç olup olmadigini da bilmiyoruz ve büyük olasilikla asla bilemeyecegiz; ama ben oldugunu düşünüyorum. Homo sapiens’in en degerli özellikleri olan dil ve bilincin tarihöncesi kalintilarinda hiçbir kanit birakmadigini söylemeye herhalde gerek yok. Antropoloğun hedefi, insansımaymun benzeri bir yaratığı bizim gibi insanlara dönüştüren evrim olaylarını anlamaktır. Bu olaylar romantik bir açıdan, büyük bir tiyatro eseri gibi tanımlanmış ve gelişen insanlığa da öykünün kahramanı rolü verilmiştir. Oysa gerçek büyük olasılıkla çok daha basittir ve bu değişimi epimaceradan çok, iklimsel ve ekolojik değişimler yönlendirmiştir. Yine de bu, dönüşümün ilgimizi dahha az çekmesine neden olmuyor. Biz, doğal dünylyayı ve bu dünyadaki yerimizi merak eden türüz.Şu andaki halimeze nasıl ggeldiğimizi ve geleceğimizin nasıl olacağını bilmek istiyoruz; bilmek zorunluluğu duyuyoruz. Bulduğumuz fosiller bizi fiziksel açıdan geçkmişimize bağlıyor ve sundukları ipuçlarını, doğayı ve evrim tarihimizin izlediği yolu anlamala yolu olarak yorumlamaya yönlendiriyor. İnsanoğlunun tarihöncesine ait daha pek çok kalıntı gün ışığına çıkartılıp incelenene dek hiçbir antropolog kalkıp da, “Bu, tüm ayrıntılarıyla şöyle oldu” diyemez. Ama araştırmacılar, insan tarihöncesinin genel şekiline dair pek çok konuda aynı fikirdeler. İnsanın tarihöncesinde dört temel aşama kesinlikle saptanabiliyor. İlk aşama, 7 milyon yıl önceki, iki ayaklı ya da dik hareket eden insansımaymun benzeri bir türün geliştiği insan ailesinin kökenidir. İkinci aşama, iki ayaklı türlerin çoğalması yani biyologların uyarlayıcı ışınım adını verdikleri bir süreçtir. 7 milyon ile 2 milyon yıl öncesi arasında her biri birbirinden biraz farklı ekolojik şartlara uyarlanmış pek çok değişik iki ayaklı insansımaymun gelişti. Bu insan türleri arasından birisi, 3 milyon ile 2 milyon yıl önce arasında, önemli oranda büyük bir beyin geliştirdi. Beyin boyutundaki büyüme üçüncü aşamayi oluşturur ve insan soyagacinin, Homo erectus ’tan sonuçta Homo sapiens’e dek uzanan dali olan Homo cinsinin kökenine işaret eder. Dördüncü aşama , modern insanlarin kökenidir; bizim gibi, dogada başka hiçbir şekilde görülmeyen dile, bilince, sanatsal düş gücüne ve teknolojik yenilikçilige sahip insanlarin ortaya çikişidir. Bu dört temel olay, kitabımızdaki bilimsel anlatının yapısını oluşturuyor. İleride de görüleceği gibi, insanoğlunun tarihöncesini araştırıken yalnızca neyin, ne zaman olduğundan öte, neden olduğunu da sormaya başlıyoruz. Bizler ve atalarımız, artık tıpkı fillerin ya da atların evrimi incelenirken olduğu gibi, aşamalı bir evrim senaryosu bağlamında inceleniyoruz. Bu, Homo sapiens’in pek çok açıdan özel olduğunu yadsımak anlamına gelmiyor: en yakın evrimsel akrabamız olan şempanzeden bile bizi ayıran pek çok şey var; ama artık, doğayla bağlantımızı biyolojik anlamda anlamaya başladık. Son otuz yıl içinde bilim dalımızda, daha önce eşi görülmemiş fosil keşiflerinin ve bu fosilleri yorumlayıp sundukları ipuçlarını bütünleştirmekte kullandığımız yenilikçi yöntemlerin sayesinde, çok önemli ilerlemeler kaydedildi. tüm bilimlerde olduğu gibi antropolojide de uygulayıcı bilimler arasında dürüst ve kimi zaman da şiddetli fikir farklılıkları görülür. Bu fikir farklılıkları kimi zaman fosil ve taş aletler gibi verilerin kimi zaman da yorumlama yöntemlerinin yetersizliğinden kaynaklanır. Kısacası, insanın tarihöncesi hakkında pek zok soruya kesin yanıtlar verilemez. Örneğin: İnsan soyağacının tam şekli nedir? Gelişmiş konuşma dili ilk olarak ne zaman ortaya çıktı? İnsanın tarihöncesinde beynin çarpıcı oranda büyümsenie yol açan neydi? İlerideki bölümlerde bu fikir farklılıklarının hangi konularda ve neden oluştuğuna değinecek ve zaman zaman kendi tercihlerimi belirteceğim. Yirmi yılı aşkın antropoloji çalışmalarım sırasında pek çok eşsiz meslektaşımla birlikte çalışma şansına eriştim ve hepsine şükran duyuyorum. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni Varlık/Bilim s: 9-14) Organik Evrimin Ana İlkeleri “Organik evrim onusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsil alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bidr gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmemezlik evrimin ilkelerine aykırıdır. Dolaysıyla evrim kavramı. dogmatik düşünceye, yani herşeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüz yıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanısıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır.Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa, tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir. Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır: 1. Anorganik evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar. 2. Organik evrim: Canlıların değişimini inceler. 3. Sosyal evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyioloji bilimi, özellikle organik evrimi tapsar. Organik evrim buguünb de devam etmektedir.; hatta bugün tarihin birçok devrelerinden daha hızlı olmaktadır. Son binkaç yüzbbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır.Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihpsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırılmalarıyla mümkün olacaktır. Biyilojik evrimin oluştuguna ilişkin kanitlayici tipik örnek,15. yüzyilin başlarinda Madeira yakininda, Porta Santo denen küçük bir adaya birakilan tavşanlarda gözlenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’danh getiriymişti. Adada dger bir tavşan türü ve getirilen tavşanlarin düşmanlari olmadigi için getirilen tavşanlar anormal derecede çogaldilar ve sonuçta 400 yil sonra,Avrupa’daki anaçlarindan tamamen farkli yapilar kazandilar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupadakilerin yarisi kadar oldu; renklenmeleri tamamen degişti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalariyla biraraya geldiklerinde, artik çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardi. Yani yeni bir tür özelligi kazanmiştilar. Canlılar arasında benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak ilk defa, Charles Darwin’in gözlemleriyle gün ışığına çıktığı ve açıklandığı için, evrim kavramı ile Darwin’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek “Darwinizm” denir. Evrim Konusundaki Düşüncelerin Gelişimi Canılların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruları atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, türden başlayarak belirli gruhlar oluşturduları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanamamıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün niütelikler taşıdığı, dolaysıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari-var-mi

Paleozoyik

(1. Zaman) 545 milyon önce başlamış, 250 milyon yıl önce sona ermiştir. Yaklaşık olarak 295 milyon sürmüştür. Paleozoyik’in ilk döneminde (kambriyen) hayvanlar aleminde hızlı bir evrimleşme ve dolayısıyla çeşitlenme olmuştur. Çoğu kitapta bu çeşitlenme “kambriyen patlaması” olarak ifade edilmektedir. Kambriyen patlamasına (hayvanların çeşitlenmesi) neden olan faktörler çeşitli olabilir. Bunların başında ekolojik faktörler gelir. İkincisi jeolojik faktörler gösterilmektedir. Son yıllarda bir diğer faktör olarak genetik etkenler gösterilmektedir. Genetik faktör olarak Hox genlerinin hayvanlarda evrimleşmesiyle önemli bir etkide bulunduğu sanılmaktadır. Bilinen hayvan şubelerinin bir çoğunun paleozoyikte ortaya çıkmış ve çeşitlenmiştir. Tüm tartışmalara karşın "Kambriyen Patlaması" olarak adlandırılan ve bu süreçte, sadece 25 milyon yıl içinde bugün bilinen hayvan şubelerinin neredeyse hemen hepsi ortaya çıkmış ve hızla evrimleşmişlerdir. Paleozoyik’in ikinci dönemimde (ordovisiyen) ilk omurgalılar (balıklar) oluşmuş, dönemim sonuna doğru bitkiler ve böcekler kara yaşamına geçmişlerdir. Paleozoyik’in devoniyen dönemimde çift yaşamlılar (amphbia) oluşmasıyla omurgalılarda karasal yaşama uyum sağladı. Devoniyen’de balıkların çeşitliliğinden dolayı bu döneme “Balık Çağı” adı da verilmektedir. Kömür devri olarak da bilinen karbonifer döneminde yeryüzünün çoğu kısmında bataklık ormanları şeklinde dev boyutlu bitkiler bulunuyordu. Dünya kömür rezervlerinin büyük bir bölümü bu devire ait olduğundan, devire "karbon içeren" anlamında Karbonifer adı verilmiştir. Karbonifer tüm dünya karalarının ekvatoral düzlemde bir araya toplanmaya başladığı ve büyük bir bölümünün günümüz Amazon ormanlarına benzetilebilecek yağmur ve bataklık ormanlarıyla kaplı olduğu bir devirdi. Dev boyutlu bitki örtüsünün yanı sıra, dev boyutlu böcekler, kırkayaklar ve akrepler ve çeşitli iki yaşamlılar bu devrin önemli canlılarıydı. Yine bu dönemde paleoziyik başında tek olan dünya karaları (Rodinia) parçalanmış ve tekrar birleşmek üzere yeni bir dünya kıtasını (Pangea) oluşturmaya başlamıştır. Karbonifer'in sonuna doğru iklim kuraklaşmaya başladı. Kuraklaşan iklimle birlikte bitkilerin ve ormanların yapısı da değişti ve yeni ortamda sürüngenler kendilerini yavaş yavaş göstermeye başladı. Paleozoyik’in son döneminde (permiyen) pangea tamamen oluştu. Bataklık ormanlarının yok oldu. Sürüngenler yaygınlaşmaya başladı ve dönemim sonunda hayvanlar dünyasında büyük bir yokoluş olmuştur (İlk Kitlesel Biyolojik Yokoluş). Hayvan türlerinin % 90 kadar yol olduğu varsayılmaktadır. İLK KİTLESEL BİYOLOJİK YOKOLUŞ 1. zaman (Paleozoyik) yaklaşık 295 milyon yıl sürdü. Zamanın sonuna kadar omurgalı sınıflardan balıklar, çift yaşamlılar (kurbağalar) ve sürüngenler hızla evrimleşti. zaman sırasındaki en önemli olay canlıların sulardan karalara çıkması ve buralarda kendilerine yeni yaşam alanları bulmasıydı. Bu olay bitkiler - balıklar - çift yaşamlılar - sürüngenler arasındaki evrimsel ilişkilerle gerçekleşti. 1. zaman sonundaki ani iklimsel değişiklikler biyolojik toplu bir yok oluşa neden olmuştur. Tüm türlerin % 90 - 95'i oradan kalktı. Böylece bir çok tür 2. zamana geçemedi.

http://www.biyologlar.com/paleozoyik

Virüslerin Yaşama Şekilleri

Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-yasama-sekilleri

Kıkırdaklı balıkların özellikleri

Üst alem: Eukaryota - Ökaryotlar Alem: Animalia - Hayvanlar Alt alem: Eumetazoa - Gerçek dokulular (Grup) Bilateria - Bilateral simetrililer Üst şube: Deuterostomia - İkincil ağızlılar Şube: Chordata - Kordalılar Alt şube: Vertebrata - Omurgalılar İnfa şube: Gnathostomata-Gerçekçeneliler Sınıf: Chondrichthyes - Kıkırdaklı balıklar (Huxley, 1880) Kıkırdaklı balıklar ya da Chondrichthyes; karmaşık yapılı çiftleşme organları ve pulları olan balıklardır. İskelet birbiriyle birleşmiş omurlara sahiptir. Vücutları su damlası/füze (fusiform) şeklinde ya da yanlardan basık (dorso-ventral) şekilde yassılaşmış balıklardır. Vücut sıcaklıkları çevreye bağlı olarak değişen (poikloterm) canlılardır. Deri sert, plakoid pullarla kaplı ve bol miktarda mukus bezi içermektedir. Tek ve çift yüzgeçleri var olup, ventral yüzgeçler erkeklerde değişikliğe uğrayarak, kopulasyon organına dönüşmüştür. Kuyruk (kaudal) yüzgeci çatallı biçimdedir. Kalpleri bir kulakçık ve karıncık olmak üzere iki gözlüdür. Alyuvarları çekirdekli ve oval yapıdadır. Solungaçları 5-7 çifttir. Hava keseleri bulunmaz. Ağızlarında çok sayıda diş vardır. Ayrı eşeylidirler. Çiftleşme sırasında erkekler spermaların bir kopulasyon organı yardımıyla dişinin kloakına verir. Büyük yapılı yumurtalar segmentasyondan sonra yavaş yavaş gelişir. Bu gelişme süresi 9-25 ay arasında değişir. Alt sınıf Elasmobranchii - Yassısolungaçlılar Üst takım Batoidea - Vatozlar ve tırpana balıkları Takım : Myliobatiformes - Takım : Pristiformes - Takım : Rajiformes - Takım : Torpediniformes Üst takım Selachimorpha - Köpekbalıkları Takım : Hexanchiformes - Takım : Squaliformes - Takım : Pristiophoriformes - Takım : Squatiniformes - Takım : Heterodontiformes - Takım : Orectolobiformes - Takım : Carcharhiniformes - Takım : Lamniformes - Takım : †Xenacanthida - Takım : †Symmoriida - Takım : †Cladoselachiformes - Takım : †Eugeneodontida Alt sınıf Holocephali - Tümbaşlılar Takım : Chimaeriformes - Familya: Chimaeridae - Denizkedisigiller.

http://www.biyologlar.com/kikirdakli-baliklarin-ozellikleri

CANLILARDA DAVRANIŞ VE UYARLAMA

Tüm canlılar yaşadıkları çevre ile uyum içerisinde yaşarlar. Organizmalar acaba çevresindeki değişimlere karşı nasıl davranırlar? Aynı tür canlılar birbirleri ile karşılaştı-ğında nasıl tepki gösterirler? Canlılarda kalıplaşmış ve değişmez davranışlarla mı doğar yoksa çevrenin ve yaşadığı alanın özelliklerine göre bu davranışlar sonradan mı kazanı-lır? İnsanlar bu tür sorulara hem yanıt ararlar hem de bu tür soruları artırırlar. Etoloji = (Davranış bilimi ): Canlılardaki davranışları inceleyerek bu sorulara vb arayan bilim dalına yada adı verilir Davranış: Organizmanın iç ve dış ortamdan gelen uyarılar karşısında meydana getirdiği aktivitelerin tamamıdır. Uyarı :İç yada dış ortamda meydana gelen ve canlıda tepki oluşturabilecek fiziksel, kimyasal ve biyolojik değişiklikler olarak adlandırılır. Tepki: Uyarılara karşı efektör organların verdiği cevaba denir. Davranışlar uyarılar ve tepkilerin bir sonucudur. Davranış canlıya, eş, su, besin ve barınak bulmaya yada olumsuz çevre şartlarından( düşman, kıtlık, yangın, sel vb.) uzak-laşmada yardımcı olur. Örnek olarak aç bir köpek için besinin kokusu uyarıdır. Köpeğin besin kokusunu algıladığında tükürük salgısı artar. Tükürük salgısının oluşması ve artma-sı fizyolojik bir tepkidir. Bu tepki ile köpeğin besinin yerini bulmaya çalışması ise bir dav-ranıştır. İnsanlarda terlemeyi bu olaya örnek verebiliriz. Terleme olayı insan vücudunun aşırı ısınmasını önleyen ve homeostasiyi (iç dengeyi) sağlayan fizyolojik bir tepkidir. Ter-lediğimiz zaman, üzerimizdeki kalın giysileri çıkarmak, daha serin ve soğuk bir yer ara-mak, pencereleri açmak veya ılık duş almak ise davranıştır. Bir canlının tüm özelliklerinin yanında davranışlar genetik ve çevresel olayların bileşenleri ile ortaya çıkar ve gelişir. Davranışlarda bazen genetik etmenler bazen de çevresel faktör daha ağır basar. Yumurtadan henüz yeni çıkmış, gözleri açılmamış kuş yavrularının çoğu başları-nı yukarı kaldırıp ağızlarını açarlar ve öterek yiyecek istedikleri belirtebilir. Bu davranış doğuştan gelen kalıtsal yönü ağır basan davranıştır. Her davranışın sadece genlerle ortaya çıktığı bağlı söylenemez. Bazı davranışlarda çevresel faktörler kalıtsal faktörler-den daha fazla etkilidir. İnsanda lisan öğrenme o lisanın konuşulduğu çevresel ortamda gelişen bir davranıştır. Davranış; doğuştan gelen davranış, öğrenilmiş davranış ve sosyal davranış olarak üç grupta incelenir. 1.Doğuştan Gelen Davranışlar Canlıların doğuştan itibaren yaptığı, öğrenilmiş davranışlara doğal yada doğuştan gelen davranışlar denir. Doğuştan gelen davranışlar kalıtsaldır. Çevrenin bu davranışlar üzerindeki etkisi çok azdır. Aynı tür canlıların doğuştan gelen davranışları çevresel et-kenlere bağlı olmaksızın hemen hemen aynıdır. Örneğin aslanların avlanması veya so-mon balıklarındaki üreme gibi yapılan pek çok davranış doğuştan gelen davranışlara ör-nek verilebilir. Doğuştan gelen davranışlar, refleksler ve içgüdüler olarak iki grupta incelenir. a.Refleksler Refleks: Hayvanlarda çeşitli uyarılara karşı oluşan ani ve değişmez tepkilere denir.. Sinir sistemine sahip tüm canlılarda refleks görülür. Bir çok örnek vermek mümkün-dür. Bunlar elektrik şoku verilen bir solucanın otomatik olarak büzülmesi, yeni doğan be-beğin emmesi, kedinin fareyi görünce saldırması, yumurtadan yeni çıkan balıkların yüze-bilmesi birer reflekstir. b.İçgüdüler Doğuştan gelen bir davranış da içgüdülerdir. İçgüdüler bireyin yaşamını kolaylaştırıcı role sahiptir. Bunlar üreme, yuva yapma, yavru bakımı gibi davranışlardır. İçgüdüler kalıtsaldır, öğrenmeyle oluşmaz fakat bilinçli olarak gerçekleştirilir. Hayvanlar aleminde bir çok canlıda içgüdüsel davranışlar gözlenir. Her türün, türe ait tipik içgüdüsel davranışları vardır. Örneğin arıların buldukları besinin yerini kovandaki diğer arılara bildirmek için yaptıkları dans içgüdüseldir. Kazların göçler sırasındaki dizilimleri birer içgüdüsel davranıştır. Örümcekler ağlarını içgüdüleri ile yapar. Örümceklerin yaptığı ağın şekli farklı türlerin teşhislini yapılmasın kullanılır. Böceklerde yaşamın farklı evrelerinde gösteriler davranışlar içgüdüseldir. Örneğin mayıs böceği larvaları içgüdüsel olarak ışıktan kaçar ancak erginleri ışığa doğru hareket eder. Tırtırlar pupa evresine girmeden hemen önce içgüdüsel olarak etrafına koza örer. Hayvanlarda yuva yapımı da içgüdüseldir. Örneğin kuşlarda yuva yapılacak malzemelerin bulunması, taşınması ve yuvaya özel şeklinin verilmesi içgüdüsel olarak gerçekleşir. Balıklarda yuvalarını içgüdüleri ile yapar. Erkek güneş balığı örnek olarak verilebilir. Erkek güneş balığı gölün tabanına yuva yapar. Bu yuvaya dişi balık yumurtalarını bırakır ve bu yumurtalar erkek balık tarafından döllenir. Yumurtaların bakımını sadece erkek balık yapar. Örneğin; erkek balık, kuyruk yüzgeci ile yumurtaları oksijenlendirir ve yu-murtaları açılıncaya kadar korur. Kuşlardaki göç etme davranışları da içgüdüler ile kontrol edilir. Bir çok kuş türü kışı daha iyi yaşam şartlarında geçirmek için belirli zamanlarında sıcak bölgelere göç ederler. Göçmen kuşlar her yıl aynı rotayı izler. Norveç de bilim insanları tarafından yapılan bir araştırmada ayağına halka takılan bir grup yavru kutup deniz kırlangıcı uzun yıllar izlenmiştir. Kırlangıçların, üreme yerlerinin Kuzey Kanada, Grönland, Kuzey Avrupa, Sibirya ve Alaska olmasına rağmen , sonra güneye doğru göç ederek güney kutbun da yazı ge-çirdikleri belirlenmiştir. Kırlangıçlar bu yol boyunca yaklaşık 35 bin kilometrelik yolculuğun sonunda tekrar üredikleri yere döndükleri gözlenmiştir. Bu araştırmalar sonunda 27 yıl önce Norvec'de ayağına halka takılan bir kutup deniz kırlangıcı yine aynı bölgede görülmüştür. Araştırmalar pek çok göçmen kuşun kılavuz alarak güneşi yada yıldızları kullanarak yollarını bulduklarını göstermiştir. Bir çok göçmen kuş ve balığın ise dünyanın man-yetik alanını algılayarak göç ettikleri düşünülmektedir. I. İçgülerin Kontrolü Hipotalamus içgüdüsel davranışların kontrol merkezi olarak bilinir. Hipotalamus, yeme, içme, üreme, uyku, yavru bakımı ve sıcaklık değişimlerinde de etkilidir. Canlılarda açlık, susuzluk ve hormonlar gibi bir çok fizyolojik uyarıda içgüdüleri tetikler. İç dengenin bozulması da İçgüdüsel davranışların başlamasında önemli bir etkendir. İçgüdüsel davranışların incelendiği keçilerle yapılan bir deneyde, su içme ve su arama içgüdüsünün hipotalamus tarafından kontrol edildiği hipotalamus tarafından ve bu davranışın başlamasında kandaki ozmatik dengenin bozulmasının neden olduğu bulun-muştur. Keçinin kanındaki su miktarı düşerse keçideki su içme isteği ve su arama içgüdüsü başlar. Keçinin hipotalamusu, hipofiz bezini uyararak antidiüretik hormon salgılar. Antidiüretik hormon etkisi ile böbreklerden daha fazla su geri emilir. Hipotalamus ve hipofiz tarafından salgılanan hormonların bazıları üreme ve yav-ru bakımı davranışlarını da kontrol eder. Mevsimlere bağlı olarak artan güneş ışığı miktarı hipotalamusu etkiler. Bu uyarıyı alan hipotalamus, hipofiz bezini uyarır. Hipofiz bezi de üreme organlarından hormon salgılanmasını sağlar. Bu şekilde üreme ve yavru bakımı davranışlarının düzenlenmesini sağlar. Prolaktin hormonu güvercinlerde yavru besleme davranışını başlatır. Örneğin güvercinler yavrularını kursaklarında ürettikleri güvercin sütü adı verilen beyaz renkli bir sıvı ile besler. Bu salgılanan sıvı, yavrularının yumurtadan çıkmasına yakın bir zamanda prolaktin hormonu etkisiyle üretilir. Güvercinler böylece yavruyu besleme davranışını gerçekleşir. Kuşların göç etmelerinde hipotalamustan salgı-lanan hormonlarla kontrol edilir. Kuşlar bu şekilde yavruların daha uygun şartlarda büyü-yebileceği bölgelere doğru göç başlatırlar. 2.Öğrenilmiş Davranışlar Canlıların çoğu, öğrenme ile ortaya çıkan davranışlar gösterir. Davranış şekilleri aynı türdeki canlılar arasında bile bazı farklılıklar gösterebilir. Sonradan kazanılan bu davranışların oluşmasında en önemli etken öğrenmedir. Öğrenilmiş davranışlar: Deneyimler sonucu değişen davranışlar olarak adlandırı-lır. Hafıza: Deneyimler beyinde kayıt edilerek saklanır ve ihtiyaç duyulduğunda tekrar hatırlanır buna denir. Hatırlanan olay yeni bir durum karşısında davranışın düzenlenmesinde kullanılır. Doğuştan gelen davranışların aksine öğrenilmiş davranışlar uygun davranışın gösterilmesine yardımcı olur. Neticede öğrenme, hayvanı değişiklere karşı adapte eder. Doğuştan gelen davranışlar doğrudan genlerle kontrol edilir, öğrenilmiş davranışlarda ise genlerin kontrolü dolayı yoldan gerçekleşir. Kalıtım, sinir sisteminin yapısını ve öğrenme özelliklerini belirlerken canlının uyarılara karşı gösterdiği davranış da bu sırada etkilenir. Buna örnek olarak susamış bir hayvanın su arama davranışı içgüdüsel bir dav-ranıştır. Suyu bulan hayvanın suyun bulunduğu yeri öğrendikten sonra hayvanın her susadığında aynı yere gelmesi öğrenilmiş bir davranıştır. Sinir sistemi gelişmiş olan hayvanların öğrenme kapasiteleri gelişmemişlere göre daha fazladır. Örneğin maymunun öğrenme kapasitesi fareye göre daha fazladır. Uzun yaşam süresi ve yavru bakımı olan hayvanların çoğunlukla davranışlar ebeveynlerin davranışlarından öğrenir. Örneğin yavru çıtalar avlanmayı ailesinden öğrenir. Öğrenmenin çeşitli şekilleri vardır. Bunlar; Alışma Şartlanma İzleme yolu ileöğrenme Kavrama yolu ile öğrenme 1.Alışma Belirli bir uyarıya karşı tepkimenin bir süre sonra kararlı bir şekilde azalması ve zamanla ortadan kalmasına denir. Öğrenmenin en basit şeklidir. Bu öğrenme şeklinde hayvan art arda uyarıyla karşılaştığında gösterdiği tepkinin çeşidi ve şiddeti bir süre sonra azalır. Sonunda tepki tamamen ortadan kalkar. Çevremizde alışmayla ilgili çok sayıda örnek gözleyebiliriz. Bir örümceğin ağına dokunursanız, başlangıçta hayvan hızla dokunulan yere doğru hareket eder. Aynı hareket belirli aralıklarla tekrarlandığında tepkimenin giderek azaldığı ve bir süre sonra hiç tepki vermediği görülür. Hayvanat bahçesindeki bazı maymunlar insanlara alışkındır bu hayvanlar kafeslerine yaklaşıldığında kaçmaz, verilen yiyecekleri alıp yer. Ancak aynı türün ormanda yaşayan bir hayvan bu tür bir davranış gözlenmez. Bir başka örnek ise tarlaya konulan bostan korku-luklarıdır. Başlangıçta korkuluktan kaçan kargalar, bir süre sonra bostan korkuluğunun bir zararı olma-dığını öğrenir ve kaçmaz. Fazla sayıda aracın geçtiği yol kenarlarında yaşayan bazı kuşların ise zamanla gürültüye karşı tepki-leri azalır ve araba geldiğinde kaçmaz. Alışma durumunda hayvanlar kendileri için zararlı olmayan uyaranlara karşı tepki göstermemeyi öğrenir. Buda canlıya bir uyarı karşısında gereksiz davranışlar göstermesini önler. 2.Şartlanma Refleks hareketi; canlının doğuştan sahip olduğu davranışlardır. Bu davranışlardan bazıları zamanla değiştirilebilir bu olaya şartlanma denir. Şartlanma olayı ile ilgili ilk ciddi çalışmayı Rus bilim insanı İvan Pavlov (İvan pavlof) yapmıştır. A-Köpeğe zil çalındığı zaman tepki vermez. Burada zil nötr uyarıcıdır. B-Köpeğe zil çalıp yemek verdiğimiz zaman köpeğin salyası akar.Zil sesi nötr uyarıcı,yemek koşulsuz uyarıcı,salya koşulsuz uyarıcıdır. C-Köpeğe zil çaldığımız zaman köpeğin salyası akar. Burada zil koşullu uyarıcı, salya koşullu tepkidir. Böylece Pavlov, doğuştan gelen reflekslerin, doğal uyaranlarının değiştirebileceğini kanıtlamıştır. Burada uyaranın yerine bir başka uyaran almıştır. Pavlov 'un bu çalışması şartlı refleks yada şartlanma olarak tanımlanmıştır. Şartlanmanın iki şekli vardır. Birincisi klasik şartlanmadır. Bu şartlanmada Pavlov' un örneğindeki gibi basit bir uyaran başka bir uyaran ile aynı anda verilir, bu durumda uyaranlar eşleşirler ve basit bir refleks olur. İkincisi işlevsel (operant) şartlanmadır. Bu şartlanmada öğrenme; herhangi bir uyaranın yanında başka bir ödül yada ceza ile birleştirme sonucu gerçekleşir. Başka bir ifade ile canlıya ödül veya ceza verilerek bir davranış yapması yada yapmaması öğretilir. Örneğin bilim insanı B.F. Skinner (Sikınır) yaptığı deneyde farenin yaşadığı kafesin içine bir pedal koymuş, fare pedala bastıkça yiyecek düşmesini sağlamıştır. Fare bu şekilde pedala basmayı öğrenmiştir. Bu yöntemle hayvanların çeşitli davranışları yapmaları ve eğitilmeleri sağlanır. Atlar bu şekilde eğitilerek ;eğitimi sırasında istenilen davranış gerçekleştiğinde atlara şeker yada havuç verilir. 3.İzlenim yoluyla öğrenme 1935 yılında Avustralyalı bilim insanı biyolog Konratd Lorenz bazı canlılarda yeni doğan genç bireylerin izlenimle bazı davranışları öğrendiklerini fark etmiştir. Lorenzin, bu çalışmasından önce yumurtadan çıkan ördek ve kaz yavrularının annelerini takip etmele-rinin iç güdüleri düşünülmekteydi. Lrenz yaptığı çalışmada kuluçka makinesinden çıkan ördek yavrularını gözlemlemiştir. Lrenz, ördek yumurtalarını iki guruba ayırmıştır. Bir grubu anneleri ile bırakmış diğer grubu kuluçka makinesine yerleştirmiştir. Anneleri tarafından yetiştirilen bireyler normal davranışlar göstermiştir. Kuluçka makinesinden çıkanlar ilk saatlerini LORENZ ile geçirmiş ve kararlılıkla onu izlemişlerdir. Annelerine yada aynı türden başka bireylere karşı tepki göstermemiştir. Lorenz canlıların bu şekilde gördükleri objeleri taklit ederek öğrenmelerine izlenim yoluy-la öğrenme adı verilmiştir. İzlenim, basit bit öğrenme şeklidir. Diğer bir ifadeyle yaparak, yaşayarak öğrenmedir. Bu öğrenme şekli özellikle yeni doğmuş yada yumurtadan çıkmış yavrularda görülür. Bazı hayvanların yavruları, annelerin arkasında yürümeyi, avlanmayı saklanmayı izleyerek öğrenir. 4. Kavrama yoluyla öğrenme Gelişmiş omurgalı hayvanların yeni bir sorunla karşılaştığında önceki deneyimlerinden yararlanarak sorunu çözmelerine kavranma yoluyla öğrenme yada iç yüzüyle öğrenme adı verilir. Öğrenmenin en ileri şekli olarak kabul edilen davranıştır. Gelişmiş omurgalı hayvanlarda rastlanır. Kavrama yoluyla öğrenme yeteneğine sahip bir hayvanın besin kaynağına giden yol kapatılırsa, hayvan önceki deneyimlerinden yararlanarak uygun başka bir yol seçer ve yiyeceğe giden yolu bularak yiyeceğe ulaşır. Yapılan araştırmalar ve deneyler böyle bir durumda yalnızca maymunların ve şempanzelerin yiyeceğe ilk aşamada ulaştıklarını göstermiştir. Şempanzelerin denek olarak kullanıldığı deneyde tabandan aşağıya bir ip sarkıtılmış ve ucuna besin bağlanmıştır. Aç şempanzenin çevresindeki sandıkları kullanarak besine ulaştığı görülmüştür. şempanzeler ve maymunlarda problem çözme yetenekleri gelişmiştir.. Hayvanların bireysel olarak yaptıkları davranışlarının yanında, bazı hayvan gruplarında gözlenen sosyal davranışlar vardır. 3. SOSYAL DAVRANIŞLAR Hayvanların bazıları tek başlarına bazıları da gruplar halinde yaşar. Bir çok çok çevresel etken bazı hayvanları bir araya getirir. Çeşitli çevresel etkenlerle bir araya gelmiş canlılara topluluk adı verilir. Afrika'nın zengin otlakları zebra, antilop gibi canlıların bir araya geldikleri yaşam alanları örnek olarak verilebilir. Bu örneğin yanında bir sokak lambamsı böceği kendine çeker. Bu şekilde bir araya gelen canlılar organize olmuş gruplar değildir. Bazı hayvanlar sosyal grup adı verilen organize olmuş gruplar oluşturur. bir sosyal grup belirli görevleri yerine getirmek için özelleşmiş üyelerden meydana gelen ve kendi kendine yeterli olan bir populasyondur. Grubun hayatta kalması özelleşmiş olan üyelerin yakın iş birliğine bağladır. Bundan dolayı bir sosyal grubu çok hücreli bir organizmaya benzetebiliriz. Farklı görevleri üstlenen hücrelerden meydana gelen organizma bir bütün halinde çalışır. Bir sosyal grubu oluşturan bireyler de özel görevleri yerine getirmek içi farklılaşmışlardır. Çevremizi incelediğimizde çok çeşitli sosyal grup örnekleri ile karşılaşırız. Bu tür grupları oluşturan bireylerin sergiledikleri davranışlar sosyal davranışlar olarak adlandırılır. Sosyal davranışlar iş birliğine dayalı davranışlar, çatışma davranışları ve ileti-şim davranışları şeklinde gruplandırılarak incelenebilir. Sosyaldavranışlar 1-İş birliği 2-Çatışma ve baskınlık 3-Yurt savunması 4-Sosyal iletişim 1. İş birliğine dayalı davranışlar Aynı türü oluşturan bireyler, besin bulma, düşmana karşı koyma ve savunma, yaşam alanı bulma, çiftleşme, yavruları koruyarak soylarını devam ettirme gibi davranışları karşılıklı iş birliğine dayalı olarak sergilerler. Bu davranışları, bazı balık sürülerinde, bazı kuş sürülerinde, misk öküzlerinde, aslanlarda vahşi köpeklerde ve bir çok canlı gruplarında görebiliriz. grubu oluşturan bi-reylerin hayatta kalabilmesi iletişime dayanır. grup üyeleri arasında iletişim sesle, görsel ya da kimyasal uyarıcılar ile sağlanır. Örneğin grup üyelerinden birisi bir tehlike olduğunu hissettiğinde diğer bireylere de haber verir ve bütün grubu uyarır. Böylece grup, tehlikeden kaçma davranışı gösterir. gruplar ayrıca iş birliği yaparak avcılara karşı savunma davranışı sergiler. Örneğin erkek misk öküzleri tehlike karşısında halka oluşturur ve yavruları bu halkanın ortasına alır. böylece hem yavrularını hem de kendilerini korumaya çalışır. Küçük kuşlar ise iş birliği yaparak avlanma davranışı ile kurtlar aslanlar ve vahşi köpeklerde görülür. Aile içindeki ilişkiler ebeveyn ve yavrular arasındaki iş birliğine dayalı davranışları içerir. Bu ilişkiler hem ailedeki genç bireylerin besin bulmasını savunmasını ve korunmasını sağlamada hem de ebeveynlerin soyunu sürdürmesinde önemli rol oynar. 2 Çatışma ve baskınlık davranışları Sosyal gruplar halindeki bir arada yaşayan hayvanlarda bazen karşılıklı iş birliği yerine çatışma davranışları da görülebilir. Populasyonda canlı sayısı arttıkça canlılar arasında besin yaşam alanı ve eş için rekabet artar. Rekabet grup içindeki çatışmayı artıran bir etkendir. Bu olaylar grubu oluşturan hayvanlar arasında sosyal hiyerarşinin ortaya çıkmasına neden olur. Sosyal hiyerarşi bireylerinin üstünlüklerine göre sıralanarak birbir-lerini kontrol etmesidir. Üstünlük hiyerarşisi yada tecrübeli birey üstünlüğü tür içi kavgalar sonucu kurulur. Üstünlüğünü ispatlayan birey yaşam ihtiyaçlarını diğerlerinden önce karşılama hakkına sahiptir. Bu bireyler sembolik tehdit davranışları gösterir. Bu tehdit davranışları grubun diğer bireyleri tarafından açıkça anlaşılan ve galibiyeti gösteren davranışlardır. Baskınlık davranışına örnek olarak; kurt ve köpeklerde kaybedenin yenilgiyi kabul etmesi, kazananın önünde boyun eğmesi olarak gösterilebilir. Bu durumda kazanan köpeğin saldırgan davranışları son bulur ve üstünlük pozisyonunu kurulmuş olur. Tavuklarda , ördeklerde ve hindilerde ise üstünlük gagalama davranışı ile sağlanır. Hiyerarşik olarak üst düzeyde bulunan en tecrübeli birey ihtiyaçlarını en önce karşılar. Bu durumdaki canlı; besin, su ve tüneklere ilk önce sahip olur ve diğer bireyler ta-rafından da kabul edilir. Böylece toplulukta kimin neyi alacağı konusundaki kargaşayı ortadan kaldırır. Topluluğun alt düzeyindeki bireyler yemek ve su için beklemek zorunda kalır. En alt düzeydeki bireylerin yaşama sansı azdır. Bu şekildeki bir populasyonda güçlü olanların hayatta kalma güçsüzlere göre daha fazla olur. 3.Hayvanlarda Yurt Savunması Hayvanlar yaşadıkları çevrede bir çok aktivite içindedirler. Bunlar varlıklarını sürdürmek ve yaşamlarını devam ettirmek, beslenmek ve üremektir. Yurt (territoryum, savunak,egemenlik alanı) :Bir bireyin beslenme, eşleşme ve yavru büyütme amacıyla kendi türünden başka bireylere karşı koruduğu alana denir. Yurt savunması , kuşlarda kolayca anlaşılır. Üreme döneminde erkek kuş kendine bir yer seçer. Burası için diğer kuşlarla kavga eder ve sınırları belirler. Kuşlarda bu alan küçüktür bunun yanında aslanlarda yurt çok daha büyük alana sahiptir. Sumsuk kuşlarında yurt savunması şu şekilde olur; erkek kuşlarla sınırlar tamamen belirleninceye kadar boyunlarını uzatır ve birbirlerini gagalayabilecek kadar küçük mesafeler bırakacak şekilde yuva yapar,yutlarını bağırıp çağırırarak ve birbirlerini gagala-yarak yuvalarını savunur. Yurt edinme eğilimi hayvanların yaşadığı ortamı en verimli şekilde kullanmaya yöneliktir. Yurt savunması bireyler arasındaki; 1-Tür içi çekişmeyi azaltır. 2-Populasyon büyümesini kontrol altında tutar. 3- Bireylerin habitatları içinde eşit olarak dağılmasını sağlar. 4-Abiyotik (çevresel) kaynaklar en iyi şekilde kullanılır. 4.Sosyal Gruplarda İletişim iletişim, sosyal davranışların gerçekleşmesinde önemli bir yere sahiptir. bu sebepten sosyal grubu oluşturan bireyler aralarında iletişimi sağlayan çok çeşitli mesajlar oluşturur. Bu mesajlar 1-Kimyasal mesajlar, 2-Sesli mesajlar 3-Görsel mesajlar şeklinde olabilir. 1-Kimyasal salgılar: Bir çok hayvan tarafından haberleşmede kullanılan kimyasal salgılar vardır bunlara feromon denir. Aynı türe ait bireyleri uyararak davranışlarını etkiler. Feromonlar eşeysel çekim için kullanılabilir. Aynı tür canlıların salgıladığı feromon kendine özgüdür. Dişi ipek böceği, o kadar güçlü feromon salgılar ki 3 km den daha uzaktaki erkeği uyarabilir. Feromon salgılayan canlılara örnek olarak: ipek böceği, ağaç güvesi, hamam böceği ve diğer birçok böcek verilebilir. Bunlar karşı eşeyi çekici feromonlar da salgılar. 2-Sesli mesajlar: Böceklerde , kurbağalarda, kuşlarda, balinalarda sesli mesajlar önemlidir. Örneğin erkek cırcır böcekleri, oluşturdukları sesle dişleri cezbeder. Balinalar 10 km den fazla mesafe boyunca kendi aralarında su altı şarkılarıyla iletişim kurar. 3-Görsel mesajlar: Görsel mesajlar arılar arasındaki iletişimi kurmada önemli bir yere sahiptir.. Arılar aralarındaki iletişimlerini kendilerine has vücut hareketlerinden oluşan bir çeşit dans ile sağlar. Örneğin bir arı polence ve nektarca zengin bir çiçek tarlası veya alanı bulduğunda, bu alanın yönünü ve kovana uzaklığı diğer arılara haber verir. Arılardaki iletişim davranışlarını inceleyen bilim insanı K.V.Frisch (Friş) arıların iki çeşit dans yaparak haberleştiklerini bulmuştur. Bunlar 1-Halka dansı:Bu dans,besin kovana yakın olduğunda yapılır 2.Sallanma dansı: Arı bu dansı besin, kovana uzaksa yapar. Besinin yönünün de belirlenmesi sallanma dansı ile gösterilir. Arılar besinin yönünü anlatırken güneşin konumunu ve yiyeceğin bu konumu olan açısını esas alır.

http://www.biyologlar.com/canlilarda-davranis-ve-uyarlama

Mezozoyik

(2.. zaman) / Sürüngenler Zamanı 250 milyon önce başlamış, 65 milyon yıl önce sona ermiştir. Yaklaşık olarak 185 milyon sürmüştür. Mezozoik 3 döneme ayrılarak incelenmektedir. Bunlar sırasıyla Triyas, Jura ve Kretase olarak adlandırılmaktadır. Bunlardan Triyas’da Pangaea kıtası bir bütün halinde ve henüz parçalanmamış durumda olup iklim karasal ve serttir. Büyük yok oluşum ardından denizlerde ve karalarda yaşamın yeniden çeşitlenip zenginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde İlk memeliler ve pek çok yeni sürüngen grubun ortaya çıkmıştıur. Triyas'ta, ilk toplu yok oluştan kurtulmayı başaran az sayıda ve çeşitlilikteki canlı grubu, uyumsal açılımla boşalan ekosistemlere yayılmışlardır. Sürüngenler süper kıtalar üzerinde ve okyanuslarda uygun iklim koşulları altında çok daha kolay evrimleşme olanağı buldular. Mezozoik’in Jura dönemimde Pangaea kıtasının parçalanmaya başlamıştır. Dinozorlar karasal ekosistemlerin baskın omurgalı grubu olmuştur. Bu devirdeki sürüngenlerin çeşitliliğinden dolayı bir bütün olarak mezozoik zamanına “sürüngenler zamanı” da denilmektedir. Jura’da ilk defa kuşlar görülmüştür. Jura'nın sonlarına doğru ilk çiçekli bitkiler ortaya çıktı. Kretase döneminde dinazorlar büyük bir yok oluşla ortadan kalkmıştır. Bu dönemde Pangaea kıtasının parçalanmış ve iki süper kıtaya ayrılmıştır. Bunlardan kuzey yarım kürede yer alana Lavrasya, güney yarım kürede yer alan süper kıtaya da Gondwana adı verilmiştir. Bu iki kıta Jura’da birbirinden tamamen ayrılmıştır. Devrin sonunda bir meteor çarpması sonucu gerçekleştiği düşünülen büyük yok oluş, hem dinozorları ve hem de pek çok yaygın canlı grubunu ortadan kaldırdı. İKİNCİ KİTLESEL BİYOLOJİK YOKOLUŞ Yaklaşık 65 milyon yıl önce yerküre, korkunç bir meteor yağmuruna hedef oldu. Oluşan yoğun gaz ve toz bulutu güneşin yararlı etkilerini uzun süre kesti. Bu durum, iklimde büyük çapta değişikliklere yol açtı ve besin zinciri bozuldu. Bu büyük trajedi ile başta dinozorlar olmak üzere karalarda ve denizlerde canlıların bir çoğu yok oldu. Geriye kalan gruplar arasında en şanslıları memelilerdi. Bu büyük felaket memelilerin 3. zamanda gelişmesi ve evrimleşmesi için evrimsel olarak boş alanlar yarattı.

http://www.biyologlar.com/mezozoyik

Kene İle Bulaşan Hastalıklar

ÖZET Parazitlerin neden olduğu hastalıklar önemli sağlık problemidir. Endoparazit ve ektoparaziter hastalıklar mevcuttur. Kenelerle bulaşan hastalıklar en sık görülen vektör kaynaklı hastalıklardır. Keneler bakteri, virüs spiroket, protozoa, nematod ve toksinler gibi patojenleri yayabilir ve böylece ektoparaziter kaynaklı hastalıklara sebep olurlar. Ülkemizde keneler için iklim koşulları, bitki örtüsü ve yüzey şekli bakımından uygun koşullar vardır. Bu makalemizde kenelerle bulaşan hastalıkları özetlemeye çalıştık. SUMMARY Paraziter diseases are important medical problems.There are endoparasitic and ectoparasitic diseases. Tick-borne diseases are the most common vector-borne illnesses. Ticks can spread bacteria, viruses, spiroketia, protozoa, nemadot and toxins and by so they made ectoparasitic diseases. Our country has suitable conditions to continue biologic activity of ticks acording to seasons, plants and surface forms. In this article we have tried to summary tick-borne diseases. İrfan Nuhoğlu1, Murat Aydın1, Süleyman Türedi2, Abdülkadir Gündüz2, Murat Topbaş3 1KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, 2Acil Tıp Anabilim Dalı, 3Halk Sağlığı AD, Trabzon. Anahtar Kelimeler: Kene, Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme Hastalığı. Key words: Tick, Crimean-Congo Haemorhagic Fever, Lyme disease. Sorumlu yazar/ Corresponding author: İrfan Nuhoğlu, KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD, Trabzon irfannuhoglu@hotmail.com GİRİŞ Parazitlere bağlı hastalıklar günümüzde önemli sağlık problemlerindendir. Bu durum endoparazitlerden kaynaklanabileceği gibi; kene gibi ektoparazitlerden de kaynaklanır (1). Keneler tüm dünya üzerindeki memeli, kuş ve sürüngenlerden kan emen eksternal parazitlerdir (2). Keneler Araknidea sınıfına ait artropodlardan olup balıklar dışındaki tüm omurgalıların kanlarıyla beslenebilirler. Dünya üzerinde omurgalıları etkileyen 899 adet kene türü mevcuttur. Bunların 185’i Argasidae, 713’ü İxodidae, 1 tanesi ise Nuttalliellidae soyuna bağlıdır (5,6). Bakteri, spiroket, rickettsia, protozoa, virüs, nematod ve toksinler gibi birçok farklı patojeni taşıyabilir ve yayabilirler (3). Tıbbi ve ekonomik önemleri insanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilme kabiliyetlerinin olduğunun fark edilmesiyle anlaşılmıştır. İnsanlar üzerinde oluşturdukları önemli sağlık sorunları yanında çiftlik hayvanları üzerinde büyük ekonomik kayıplara neden olabilirler. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından, kenelerin biyolojik aktivitelerini sürdürmeleri için uygun koşullara sahip bir ülkedir (7-9). Günümüze kadar kullanılan hiçbir mücadele yöntemi, tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Bugünkü bilgiler ışığında kene eradikasyonunun neredeyse imkânsız olduğu kabul edilmektedir. KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ (KKKA) KKKA Afrika’nın bazı bölgelerinde, Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da görülen ölümcül bir viral enfeksiyondur (10,11). Bildirilmiş mortalite oranı % 3-30 olan bu hastalığa neden olan virüs Bünyavirüs ailesinden Nairo virüs genusuna bağlı olup; insanda ciddi hastalığa neden olur (11-12). Tıbbi olarak önemi kene ile taşınan virüsler arasında en yaygın coğrafi dağılıma sahip olmasıdır(13). Hastalık ilk kez 12.yy’da bugünkü Tacikistan topraklarında hemorajik bir sendrom olarak tanımlanmıştır (10). KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden 200 Sovyet askerinde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda gösterildi (10,11). Virüsün yaşam çevrimi ‘kene-omurgalı-kene’ şeklinde olup; hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir delil yoktur (11). Virüsler Hyalomma genusu keneleri ile taşınır. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 462 Resim 1. Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Vakalarının Dağılımı Enfekte anneden yumurtaya transovarial; larvanymph- erişkin şeklinde transstadial olarak geçiş gösterirler. Virüsün Avrupa’daki ana taşıyıcısı Akdeniz hyalomması olarak bilinen H.marginatum marginatum’dur (10,11). Komşu bazı ülkelerde 1970’lerden beri epidemiler bildirilmesine rağmen Türkiye’de virüsle enfekte vakalar ilk kez 2002 yılında bildirilmiştir. 2002-2005 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na 500 vaka bildirilmiş ve bunların 26’sı (% 5,2) ölmüştür (Resim 1) (13-16). Türkiye’de ki salgında vakaların % 90’ı çiftçilerdi (13,14). İnsan vücudu; enfekte kenelerin ısırması ile veya hasta olan bir kişiyle enfeksiyonun akut fazı sırasında temas ettikten sonra enfekte olabilir. Ayrıca içinde virüs bulunan kan ve dokularla temastan sonra geçiş olabilir. Hastalığın ortaya çıktığı insan vücudu virüsün bilinen tek konağıdır (17). Hastalığın seyrinde 4 faz vardır: 1. İnkübasyon fazı kene ısırığını takiben 3-7 gündür (18). Bu dönemde herhangi bulgu vermez. Türkiye’de 5,5 gün olan bu fazın süresi viral doz ve bulaşma yoluna bağlıdır (12). 2. Prehemorajik faz; ani yükselen ve 39-41 derece arasında seyreden ateşle karakterizedir. Ateş 4-5 gün sebat eder(10). Baş ve kas ağrısı, baş dönmesi, ishal, burun akıntısı ve kusma olabilir (19).Yüz boyun ve göğüste hiperemi, skleral konjesyon, konjuktivit görülebilir. 1-7 gün sürebilen bu fazın ortalama süresi 3 gündür(10). 3. Hemorajik faz; genellikle 2-3 gün gibi kısa sürer. Genellikle hastalığın 3-5. günlerinde başlar ve hızlı bir seyir gösterir. Bu dönemin ateşle herhangi bir ilişkisi yoktur (10). Hemoraji peteşiden başlayarak, müköz membran ve derideki büyük hematomlara kadar ilerleyebilir. Diğer bölgelerden kanamalar vajen, diş eti ve serebral kanamaları içerir(20). En sık kanayan bölgeler ise burun, GİS (hematemez, melena ve intraabdominal), genital (menometroraji), idrar (hematüri) ve solunum yollarıdır. Türkiye’de vakaların % 20-40’ında hepatomegali; % 14-23’ünde ise splenomegali bulunur (15). 4. Konvalesan faz hastalık başlamasıyla beraber 10-20 gün içinde başlar. Bu dönemde değişken nabız, taşikardi, komplet saç kaybı, polinörit, solunum zorluğu, kserostomi, görme azlığı, işitme kaybı, hafıza kaybı olabilir(10). Tanıda trombositopeni, lökopeni, AST-ALT-LDHCKP düzeylerinde artış, PT ve aPTT sürelerinde uzama, fibrinojen düzeyinde azalma ve fibrin yıkım ürünlerinde artma görülebilir. CBC ve Biyokimyasal testler 5-9 günde normal seviyelerine inerler (21). Virüs izolasyonu 2-5 günde sağlanabilir ama hücre kültürleri sensitiviteden yoksundur ve genellikle hastalığın ilk 5 gününde karşılaşılan yüksek viremi ilişkisini gösterir (22). KKKA virüs enfeksiyonunun hızlı laboratuar teşhisi için seçilecek metot Revers Transkriptaz PCR’dir. Bu yöntem hızlı, yüksek sensitif ve yüksek spesifiktir (23). Hastalık ortaya çıktıktan sonra ilk 7 gün içinde İg M ve İg G TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) antikorları serolojik olarak ELİSA ve İmmünfloresan yöntemi ile tespit edilebilir(24). Tedavinin temeli; trombosit, TDP ve eritrosit ile yapılan destekleyici tedaviye dayanır. Hastada potansiyel kanama alanları tespit edilmeli ve bulaştırma riski için koruyucu önlemler alınmalıdır. Sıvı elektrolit dengesine dikkat edilmelidir. Etki mekanizması açık olmamakla beraber Ribavirin tavsiye edilen antiviral ajandır. Bu ilacın akut respiratuar sendrom tedavisinde kullanımına bağlı hemolitik anemi, hipokalsemi ve hipomagnezemi yan etkileri bildirilmiştir (25,26). ROCKY DAĞLARI BENEKLİ ATEŞİ (RDBA) Amerikan Köpek Kenesi (Dermecentor variabilis) ile taşınan bakteriyel (Ricketsia ricketsii) bir enfeksiyondur (27). Kan damarlarının endoteliyal ve düz kas hücrelerini etkileyen küçük, pleomorfik,zorunlu hücre içi parazitidir. Hastalık Amerika’nın kuzeybatısında ilk kez 19.yy ın sonlarında tanımlanmıştır. Hastalık etkeni ajan ise 1900’lü yılların başlarında Howard Ricketts tarafından tanımlanmıştır (28). İnsandan insana geçiş tanımlanmamıştır (29). Hastalık kuzey, orta ve güney Amerika da endemiktir. İsmine rağmen yıllık vakaların sadece % 2’si Rocky dağları bölgesinde görülür (27). 5-9 yaşlarındaki çocuklar ve 60 yaşın üstündeki erişkinler olmak üzere iki tepesi olan bimodal yaş dağılımına sahiptir. 1998 yılında 365 vaka bildirilmiştir (29). Çoğu vaka 1 Mayıs-31 Temmuz arasında bildirilir ki bu dönem köpek kenesi populasyonunun en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Hastalık çoğunlukla vahşi hayvan ve kenelerin birlikte bulundukları alanlarda ortaya çıkar. İmmatür evrelerde keneler tarla faresi gibi küçük kemirgenler üzerinde; erişkin olanlar ise insan ve köpek gibi daha büyük canlılar üzerinde yaşarlar (27). Ricketsia ile enfekte olan hastalar genellikle ısırık sonrasındaki 5-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalık ortaya çıktıktan sonraki ilk hafta içinde doktora başvururlar (30). Hastalık; ateş, bulantı, kusma, iştahsızlık, baş ve kas ağrısını içeren başlangıç belirtileri verir (27,31). Ateşin 2-5’ inci gününde önkol, el ve ayak bileği üzerinde küçük, düz, pembe ve kaşıntısız noktalar şeklinde benekli bir döküntü gelişir (30,31). Bu benekler üzerlerine basınç uygulandığında solarlar. Hastalığa ait bu karakteristik döküntü genellikle 6. güne kadar ortaya çıkmaz ve hastaların % 35-65 inde görülür (31,32). Döküntü genç hastalarda yaşlılara göre daha erken gelişir (30). Döküntü daha sonra avuç içi ve ayakaltı dâhil vücudun geri kalan bölümlerine yayılır (27). Bu durum ise hastaların % 50-80’ inde ve ancak geç evrelerde görülebilir. Hastaların % 10-15’ inde ise hiçbir zaman döküntü gelişmez (30,31). Temel laboratuar testlerinde normal veya hafifçe baskılanmış WBC, trombositopeni, yükselmiş karaciğer transaminazları ve hiponatremi bulunur. BOS incelendiğinde monosit hâkimiyeti olan bir beyaz küre artışı tespit edilir (31,32). Hastalığın ensefalit, non kardiyojenik pulmoner ödem, ARDS, kardiyak aritmiler, koagülopati, GİS kanaması ve deri nekrozunu da içeren major komplikasyonları vardır. Eğer tedavi edilmezse 8-15 gün içerisinde ölüm gerçekleşebilir. Mortalite oranı tedavi edilmemiş vakalarda % 25; tedavi edilmiş vakalarda % 5 olarak rapor edilmiştir (28). Tanı öykü ve fizik muayeneye dayanır. Eğer döküntü mevcut ise rickettsial organizma deriden yapılan biyopsideki vasküler endotel içinde direk immünofloresan veya immünoperoksidaz boyama yöntemiyle tespit edilebilir (31,33). Ama bu yöntem çok sık kullanılmamaktadır (34). Seroloji tanıyı destekleyebilir ancak bu da hastalığın ortaya çıkışından 7-10 gün sonra pozitifleşir (31). Mümkün olan en kısa sürede antibiyotik tedavine başlamak önemlidir (27,35). Tetrasiklin ve kloramfenikol tedavide etkindir. Bazı hastalarda doksisiklin birinci tercihtir. Tedavi en az 5-7 gün devam etmeli veya hasta en az iki gün afebril olana kadar sürmelidir (31,36). Ölümlerin çoğu medikal tedavideki gecikme nedeniyledir. Hastalık erken fark edilip tedavi edilirse hızlı bir düzelme gösterir (27). LYME HASTALIĞI Kalp, eklem ve sinir sistemini de içeren; ciddi problemler oluşturabilen Lyme hastalığı siyah bacaklı olarak adlandırılan geyik kenesi (İxodes scapularis) ile taşınan bir bakteriyel hastalıktır (27). Sıcaklık 35 Fahrenheit üzerinde olduğu sürece tüm yıl boyunca aktif kalabilirler. Zirve aktivite ayları nymphler için Mayıs-Haziran; erişkinler için ise Ekim-Kasım aylarıdır. Borelia burgdorferi adlı spiroketin neden olduğu Lyme hastalığı hem ABD de hem de dünyada kene ile taşınan en yaygın hastalıktır (28,35,36). Birleşik devletlerde ilk kez 1975 yılında Connecticut’ta bulunan Lyme bölgesinde çok fazla sayıda çocukta görülen artrit vakaları sonucunda bildirildi (26). Borelia hastalığa neden olan ajan olarak 1980’li yılların başlarında izole edilebilmiştir (33). Hastalığın 15 yaş gençlerde ve 29 yaşlarda olan iki tepeli bimodal bir yaş dağılımı vardır ve birçok vaka Mayıs-Eylül döneminde meydana gelir. ABD’de TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 464 1999 yılında hastalık kontrol ve korunma merkezine (CDC) 16273 vaka rapor edilmiştir (37). ABD’de ki araştırmalar kenelerin Lyme hastalığını nymph evresinde beslenmenin 2 ya da daha sonraki günlerinde naklettiklerini göstermiştir (26). Bu evrede 2 mm den küçük olduklarından sıklıkla fark edilmezler; beslenmek ve enfeksiyonu yaymak için fazla zamanları vardır. Erişkin keneler ise daha büyük olduklarından fark edilmeleri ve vücuttan uzaklaştırılmaları daha kolaydır. Kene uygun teknikle erken dönemde çıkarılırsa enfeksiyonu yayma şansı çok azdır (26). Lyme hastalığının 3 evresi bunlunur: 1. Erken lokalize evrede; kene ısırığını takiben günler içinde (7-14 gün) hastaların % 60-80 inde Eritema Cronicum Migrans adı verilen kırmızı, yavaşça genişleyen boğa gözü şeklinde döküntü meydana gelir (34,30). Isırık etrafında küçük, kırmızı bir papül olarak başlar; günler içerisinde merkezden dışa doğru genişler. Lezyonun merkezinde hiperemik, deriden kabarık bir beneklenme kalabilir ve ortalama çapı 16 cm olan lezyonun çapı bazı vakalarda 70cm’ye kadar ulaşabilir. Döküntü ile beraber yorgunluk, kas ağrısı, eklem ve baş ağrısı, ateş ve üşümeyi içeren sistemik semptomlar olabilir. Fizik muayenede boyun sertliği, bölgesel adenopati ve ısırık bölgesinden bağımsız bölgelerde, primer lezyondan daha küçük sekonder deri lezyonları görülebilir. Eğer tedavi edilmezse genellikle birkaç haftadan daha uzun bir sürede kendiliğinden iyileşir (34,35). 2. Hastalığın erken dissemine formu kene ısırığını takiben günler-aylar içinde birçok sistemi de içeren semptomlarla ortaya çıkar. Birçok hasta kene tarafından ısırılıp ısırılmadığını hatırlamaz. Hastalarda eritema kronikum migrans olmayabilir. Lenfositik menenjit, sıklıkla Bell palsi gibi kraniyel sinir palsileri, azalmış duyu, güçsüzlük ve refleks yokluğunu da içeren nörolojik semptomlar olabilir (5- 2). Kardiyak semptomlar çoğunlukla erkeklerde olur, bitkinlik ve çarpıntı şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli derecede atriyoventriküler bloklar ve orta derecede peri/miyokardit olabilir. Artrit genelde geç ortaya çıkar ama bu evrede de görülebilir. Bölgesel veya jeneralize adenopati, konjonktivit, iritis, hepatit ve mikroskopik hematüri veya proteinüri görülebilir (32,34,35) 3. Hastalığın geç evresi sıklıkla kronik artritle karakterizedir. Bu durum tedavi edilmemiş eritema migransı olan hastaların yaklaşık % 10 unda meydana gelir. Büyük eklemleri özellikle de diz eklemini içeren mono veya asimetrik oligoartriküler artrit olarak tanımlanmıştır. Nörolojik sistem subakut ensefalopati, aksonal polinöropati ve lökoensefalopati şeklinde etkilenebilir. Geç bulgular genelde birkaç yıl içinde spontan olarak iyileşir (30,32). Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır (38).Tanı, öykü ve fizik muayeneye dayanır. Rutin laboratuar testleri tanıda rolü azdır. Seroloji testleri tanıyı doğrular ancak hastalığın ortaya çıkmasından 4-6 hafta sonrasına kadar tanı değerleri yoktur (30). ELİSA testi % 89 sensitif, % 72 spesifiktir. Pozitif test sonuçları Western Blot ile desteklenmelidir. PCR özellikle etkilenmiş eklemlerden alınan eklem sıvılarında yararlıdır (40). Eğer nörolojik bulgular varsa BOS’tan çalışma yapılabilir. Sinoviyal sıvı artritin ayırıcı tanısını yapmak için alınır. Organizmanın doku ve vücut sıvılarından izolasyonu çok zordur (31). Hastalığın sahip olduğu ciddi sekel potansiyeli nedeniyle erken tanı ve tedavi önem taşır. Ciddi vakalarda parenteral antibiyotikler gerekir. Erken dönemde yakalanırsa oral antibiyotiklerle tedavi edilebilir(26). Amoksisilin ve doksisiklin 2-3 hafta süre ile tedavide tercih edilir. Komplike olmayan vakalarda tedavi en az 14-21 gün; ciddi veya komplike vakalarda 30 gündür (41). Hastalık nadir görülür ama oldukça fatal seyreder (30). 1998 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi hastalıktan korunma da kullanılmak üzere ilk kez bir aşıya onay verdi. Rekombinant OspA (LYMErix) aşısı üzerindeki iki çalışma aşının semptomatik enfeksiyondan korunmada % 76-92 arasında etkili olduğunu göstermiştir. Aşı keneye maruziyet açısından yüksek veya orta riskli kişilere önerilmiş, düşük riskli veya risksiz olan kişilere, 15 yaşından gençlere, 70 yaşını geçmiş yaşlılara ve yeterli çalışma olmamasından dolayı hamilelere önerilmemektedir (42). ERLİKİYOZ Hastalık küçük, gram-negatif, pleomorfik, zorunlu hücre içi bir organizma olan Ehrlichia tarafından oluşturulur. ABD’ de Ehrlichia chaffeensis ve Ehrlichia ewingii’ nin neden olduğu İnsan Monositik Erlikiyozu (İME) ve henüz isimlendirilmemiş bir ehrlichia türünün, muhtemel Ehrlichia phagocytophila/Ehrlichia equi’nin neden olduğu İnsan Granülositik Erlikiyozu (İGE) olmak üzere iki farklı formu vardır (43). Ehrlichia chaffeensis yıldız kenesi olan Amblyomma americanum tarafından taşınır. Beyaz kuyruklu geyik bu kenenin tek major konağıdır ve tek doğal rezervuardır (35). Hastalık ilk kez 1935 yılında bir grup araştırma köpeğinde tespit edildi. 1986 yılında insanda tanımlandı. Dünya çapında yaygın bir hastalık TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) olmasına rağmen vakaların çoğu ABD’ de bildirilmektedir. Her iki türün de çoğu vakası Nisan- Eylül döneminde görülür. Vakaların % 75’ten fazlası erkeklerde görülür ve yaşlılar daha sık etkilenir. Klinik her iki türde de birbirine benzer. Hastalar kene ısırığı sonrası 7-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalanmanın ilk haftası içinde sağlık kuruluşuna başvururlar. Belirtiler ateş, baş ağrısı, kırgınlık ve kas ağrısıdır. Buna ek olarak bulantı, kusma, ishal, öksürük, eklem ağrısı, konfüzyon ve vucutta döküntü olabilir (35). Döküntü; İME olan erişkin hastaların yarısından biraz azında; İGE olan erişkin hastaların ise % 10’ undan biraz azında görülür. Bununla beraber enfekte çocuk hastaların % 60’ında döküntü görülmeyebilir. Döküntü gövdeyi içerir ama elleri ve ayakları tutmaz ve ısırık bölgesiyle ilişkili değildir. Maküler, papüler, retiküler, makülopapüler veya peteşiyel şekillerde olabilir. İGE de respiratuar veya renal yetersizlik, fırsatçı enfeksiyonlar veya hemoraji(DİC) gibi komplikasyonlar çok sık görülür (29). Laboratuar bulguları ise lökopeni, trombositopeni ve artmış karaciğer transaminazlarından oluşur. İGE de orta derecede bir anemi; hem İGE hem de İME de artmış ESR, BUN, kreatinin; İME de ise yükselmiş protein düzeyi ve lenfositik pleositozu olan BOS bulunabilir (44). Tanı öykü, fizik muayene ve laboratuar bulgularına dayanır. Seroloji tanıyı destekler ancak 1-2 haftada pozitifleşir. PCR da tanıyı destekler ancak akut safhada yapılmalıdır. Kültürler yararlı değildir. Tanıdaki temel metot konvelasan evredeki serokonversiyonun tespitidir. Tedavide tercih edilecek ilaç Doksisiklin’dir. Alternatif olarak kloramfenikol ve rifampin kullanılabilir. Tedavi süresi en az iki hafta olmalıdır. Tedavi edilmediği zaman tüm hasta grubunun % 50 sine varan bir oranda hospitalizasyon gerektiren ciddi bir hastalık oluşabilir. Uzamış ateş, böbrek yetersizliği, DİC, ARDS, meningoensefalit, nöbet veya koma şeklinde ciddi manifestasyonlar olabilir. Öngörülen mortalite oranı % 2-3 dür ve E.chaffeensis tarafından oluşturulan enfeksiyon diğer erlikiyoz türlerinden daha ciddidir (35). TULAREMİ Tularemi; küçük, gram negatif, hareketsiz bir kokobasil olan Francisella tularensis tarafından oluşturulan enfeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık aynı zaman da Tavşan ateşi olarakta bilinir. İnsanlara sindirim, inokülasyon, inhalasyon ve kontaminasyon yollarıyla bulaşabilir. Amerika ‘da vakaların yarısından fazlasında kene ısırığı sorumludur (31). Her yıl bu ülkede 150-300 arasında vaka rapor edilir. Hastalık erkeklerde sık görülür. Özellikle kış aylarında avcılıkla uğraşanların derilerideki küçük lezyonların avlanan enfekte tavşanla teması ile bulaşır. Yaz ve sonbahar mevsimlerinde zirve yapar (45). İyi pişmemiş enfekte etler ve kontamine sular da bulaşma nedenidir. İnkübasyon periyodu ortalama 3-5 gündür. Birçok hastada ateş, üşüme, baş ağrısı, kırgınlık, anoreksi, yorgunluk, öksürük, kas ağrısı, göğüste rahatsızlık hissi, kusma, karın ağrısı ve ishali de içeren generalize semptomlar bulunur. Bunlara ek olarak hasta 6 farklı klasik modelden biriyle gelebilir: 1. Ülseroglandüler model: en sık görülen ve en kolay fark edilendir. Hastalar içerdiği lenf bezlerine drene olan bölgedeki ağrılı deri ülseriyle beraber olan, lokalize, hassas lenfadenopatilerden sikayetçidirler. En sık tutulan lenf bezleri çocuklarda servikal ve oksipital; erişkinlerde inguinal bölgede olanlardır. 2. Glandüler tip ise ülseroglandüler tip ile benzerdir ama bunda deri ülseri yoktur. 3. Oküloglandüler tipte organizmalar konjonktivaya yerleşmişlerdir. Vakaların % 90’ında tek taraflı tutulum olur. Fotofobi ve artmış lakrimasyonu içeren erken belirtiler vardır. Geç dönemde hastalarda göz kapağı ödemi, skleral enjeksiyonu olan ağrılı konjonktivit, kemozis ve küçük yeşil konjonktival ülser veya papül gelişir. Priaurikülar, submandibular ve servikal bezler sıklıkla tutulur. 4. Faringeal tipte ise organizmalar orofarinkse yerleşmişlerdir. Ciddi boğaz ağrısı bulunur. Fizik muayenede eksudatif farenjit veya tonsilit; servikal, preparotit veya retrofarengeal lanfadenopati bulunabilir. 5. Tifoid model ise herhangi bir lenfadenopati ile ilişkili değildir. Diğer tiplerde belirtilen genel semptomlara ek olarak burada sulu ishal vardır. 6. Pnömonik tip ise akut respiratuar bir hastalık olarak ortaya çıkar. Belirtiler ateş, minimal balgamlı veya balgamsız öksürük, substernal göğüs hassasiyeti ve plörotik göğüs ağrısından oluşur. Radyografilerde lobar, apikal veya miliyer infiltrasyonlar, hiler adenopati ve plevral efüzyon bulunabilir (45). Tanı; hikâye ve fizik muayeneye dayanır. Laboratuar testleri genellikle spesifik değildir. WBC ve ESR düzeyleri normal yâda hafif yüksektir. Organizma kültürde üretilebilir ama bu yöntem laboratuar çalışanlarına bulaşma riskinden dolayı sıklıkla kullanılan bir yöntem değildir. Göğüs radyografilerinde oval opasite, hiler adenopati ve plevral efüzyon triadından oluşan bulgular olabilir. Seroloji yaklaşık iki haftalık bir süre içinde tanıyı destekler (31). TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 466 www.korhek.org Hastada menenjit düşünülmüyorsa streptomisin ilk seçilecek ilaçtır. Alternatif olarak gentamisin, tetrasiklin, kloramfenikol ve florokinolonlar düşünülebilir. Tedavi 7-14 gün sürmelidir. Korunmada canlı aşı mevcuttur ve laboratuar çalışanları ve patojene tekrarlayan maruziyeti olan kişilere uygulanabilir. BABESİYOZ Hastalık etkeni eritrositleri enfekte eden ve hemolizlerine neden olan Babesia genusuna ait protozoal bir parazit olan Babesia divergens veya Babesia microti’ dir. Hastalık geçişi İxodes kenelerinin farklı türleri ile olur. Etken geyik kenesi ile taşınır (46). Hastaların % 5 kadarında fulminan seyrederek hospitalizasyon veya ölümle sonuçlanan bir tablo oluşturur. Özellikle splenektomi yapılmış hastalarda ciddi hastalık tablosu oluşturur. Tripanozoma’dan sonra memelilere kan yoluyla bulaşan en sık ikinci parazittir (47). Semptomlar diğer kene ile geçen hastalıklara benzer ve inokülasyondan bir hafta sonra başlayan influenza benzeri belirtiler verir. Ateş, terleme, kas ağrısı ve baş ağrısı görülür. Hemolitik anemi, hemoglobinüri, böbrek yetersizliği yapabilir. Enfeksiyon genç erişkinlerde yıllarca asemptomatik olarak kalabilir (46). Nadir de olsa oftalmik tutulum olabilir. Hastada ateş, hemolitik anemi ve uygun temas öyküsü varsa babesiyoz düşünülebilir. Tanı kan yaymalarda protozoanın tespitine dayanır. Karakteristik olarak Malta Haçı görünümü vardır. Serolojik testler ve PCR yardımcı yöntemleridir. Orta derecedeki vakalar semptomatik tedavi gerektirir. Persistan yüksek ateş, progresif anemi, yükselen parasitemi olan ciddi vakalarda Kinin+Klindamisin veya Atovaquon+Azitromisin en az 7-10 gün boyunca kullanılmalıdır. Yüksek parasitemisi olan ciddi hastalarda exchange transfüzyon yapılabilir (46). KOLORADO KENE ATEŞİ Hastalık bir ağaç kenesi olan D.andersoni tarafından nakledilen RNA orbivirus tarafından oluşturulur. Çoğunlukla Amrikadaki Rocky dağları bölgesinde her yıl 200-300 arasında vaka tespit edilir. İmmün yetmezliği olan ve splenektomi geçirmiş olan hastalar ciddi komplikasyonlar açısından risk altındadır (46). İnokülasyondan sonra bir hafta içinde influenza benzeri semptomlar başlar. Hastaların üçte birinde boğaz ağrısı bulunur. En önemli özelliği; menenjit, döküntü ve konjuktivit ile ilişkili olan bifazik ateştir. Hastalık genellikle 7-10 gün arasında sonlanır. Tanı genellikle immünfloresan boyama ile konur. Bununla beraber lökopeni ve trombositopeni bulunabilir. Spesifik bir tedavi yoktur. Destek tedavisi verilir. Belirtiler ortaya çıkmışsa diğer kene geçişli hastalıkları kapsayan ampirik olarak tetrasiklin, doksisiklin veya kloramfenikol kullanılabilir. DÖNEK ATEŞ Hastalığa Borrelia genusundan bir spiroket neden olur. Ornithodoros genus keneler esas vektördür. Tipik olarak hastalık sporadiktir (48). Ortalama inokülasyon periyodu bir haftadır. İnfluenza benzeri semptomlar, artralji, bulantı ve kusma olur. Genellikle 40 derecenin üzerinde, düzensiz ve bazen deliryumla ilişkili ateş olabilir. Hastaların çoğunda splenomegali bulunur. Meningeal bulgular olabilir. Epistaksis hemoptizi, iridosiklit, koma, kraniyel sinir palsi, pnomonit, miyokardit ve dalak rüptürünü içeren komplikasyonlar olabilir. Tanı; kan, kemik iliğinde ve ateş epizotu sırasında BOS’da spiroketin tespitiyle konulabilir. Lökosit sayısı normal veya orta derecede artmıştır. Trombositopeni tespit edilebilir. Tedavide 5-10 gün boyunca doksisiklin tercih edilir. Alternatif olarak eritromisin kullanılabilir. Eğer ilaçlar geç febril evrede verilirse Jarisch- Herxheimer reaksiyonu meydana gelebilir. Antibiyotik tedavisinin öncesi ve sonrasındaki 2 saatlik periyotlarda asetaminofen uygulanması reaksiyonun ciddiyetini azaltabilir. KOMBİNE ENFEKSİYONLAR Aynı kene birden fazla enfeksiyöz patojende taşıyabilir. Bundan dolayı bir ısırıkla birden fazla hastalığı bulaştırabilir. Örneğin İ.scapularis; erlikiyoz, lyme hastalığı ve babesiyozu bulaştırabilir. Lyme hastalığı bulunanların % 23’ünde babesiyoz; % 10-30 unda erlikiyoz bulunur. Kombine enfeksiyonların daha ciddi semptomlar oluşturacağı akılda bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Rajput ZI, Hu S, Chen W, Arıjo AG, Xiao C. Importance of ticks and their chemical and immunological control livestock. Journal of Zhejiang University. 2006; 7(11): 912-921. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) www.korhek.org 467 2 Furman DP, Loomis EC. The ticks of California (Ascari: Ixodida). University of California Publications. Bulletin of the California Insect Survey. 1984; 25: 1-239. 3. Edlow JA, Danzl D, Halamka J, Pollack VC. Tick- Borne Diseases. www.eMedicine.com. 4. Snelson JT. Animal ectoparasites and disease vector causing major reduction in world food supplies. FAO Plant Prodection Bulleton. 1975; 13: 103-114. 5. Barker SC, Murrell A. Systematics and evolution of ticks with alist of valid genus and species names. Parasitology. 2004; 129(7):15-36. 6. Klompen JSH, Black WC, Keirans JE, Oliver JH. Evolition of tiks. Annu Rev Entomol. 1996; 41(1): 141-161. 7. Güler S, 198. Ankara ve civarındaki koyun ve keçilerde kış ixodidaeleri üzerine araştırmalar. U. Ü. Vet. Fak. Derg. 1 :54-55. 8. Güler S, Özer E, Erdoğmş SZ, Köroğlu E, Bektaş İ. Malatya ve bazı Güneydoğu Anadolu illerinde sığır, koyun ve keçilerde bulunan kene türleri. Doğa-Tr. J. Of Veterinary and animal Science. 1993; 17: 229-231. 9. Karaer Z, Yukarı BA, Aydın L. Türkiye keneleri ve vektörlükleri. Parazitolojide Andropod Hastalıkları ve Vektörler. İzmir, Türkiye. Parazitoloji Derneği Yayın No: 13, 1997, p. 363-434. 10. Hoogstraal H. The epidemiologymof tick borne Crimean-Congo hemorrhagic fever in Asia, europe and Africa. J Med Entomol 1979; 15: 307- 417. 11. Watts DM, Ksiazek TG, Linthicum KJ, Hoogstraal H. Crimean-Congo hemorrhagic fever. In:Monath TP, ed. The arboviruses: epidemiology and ecology, volume 2. Boca Raton, FL, USA:CRC Pres, 1988, p. 177-260. 12. Ergönül O, Celikbaş A, Dokuzoğuz B, Eren S, Baykam N, Esener H. The characteristicks of Crimean-Congo hemorhagic fever in a recent outbreak in Turkey and the impact of oral ribavirin therapy. Clin Infect Dis. 2004; 39: 285-89. 13. Ergönül Ö. Crimean-Congo haemorrhagic fever. The Lancet. 2006; 6: 203-214. 14. Kartı SS, Odabaşı S, Korten V, et al. Crimean- Congo hemorrhagic fever in Turkey. Emerg Infect Dis. 2004; 19: 1379-84. 15. Ozkurt Z, Kiki I, Erol S, et al. Crimean-Congo hemorrhagic fever in Eastern Turkey: clinical features, risk factors and efficacy of ribavirin therapy. J Infect. 2006; 52: 207-15. 16. Türkiye’de KKKA yayılım haritası. www.tvhb.org.tr 17. Whitehause CA. Crimean-Congo hemorrhagic fever. Antivir Res 2004; 64: 145-60. 18. Swanepoel R, Gill DE, Shepherd AJ, et al. The clinical pathology of Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 794-800. 19. Smego RA, Sarwari AR, Siddiqui AR. Crimean- Congo hemorrhagic fever: Prevention and control limitations in a resource poor country. Clin Infect Dis. 2004; 38: 1731-35. 20. Swanepoel R, Shepherd AJ, Leman PA, et al. Epidemiologic and clinical features of Crimean- Congo hemorrhagic fever in southern Africa. Am J Trop Med Hyg. 1987;36: 120-32. 21. Ergönül O, Celikbaş A, Baykam N, Eren S, Esener H, Dokuzoğuz B. Analysis of the mortality among the patients with Crimean-Congo hemorrhagic fever virus infection. Clin Microbiol Infect (in press). 22. Burt FJ, Leman PA, Abott JC, Swanepoel R. Serodiagnosis of Crimean-Congo haemorhagic fever. Epidemiol Infect. 1994;113: 551-62. 23. Schwarz TF, Nsanze H, Longson M, et al. Polymerase chain reaction for diagnosis and identification of distinct variants of Crimean- Congo hemorrhagic fever virus in the United Arab Emirates. Am J Trop Med Hyg. 1996; 55: 190-96. 24. Ahephered AJ, Swanepoel R, Leman PA. Antibody response in Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 801- 806. 25. Knowles SR, Phillips EJ, Dresser I, Matukas I. Common adverse events associated with the use of ribavirin for severe acte respiratory syndrome in Canada. Clin Infect Dis. 2003; 37: 1139-42. 26. Chiou HE, LiuCI, Buttrey MJ, et al. Advere effects of ribavirin and outcome in severe acute respiratory syndrome: experience in two medical centers. Chest. 2005; 128: 263-72. 27. Ticks. www.co.franklin.oh 28. Walker DH, Raoult D. Rickettsia rickettsii and other spotted fever group rickettsiae (Rocky Mountain spotted fever and other spotted fevers). In: Mandel GL, Douglas RG, Bennett JE Dolin R, eds. Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and practice of infectious diseases. 5th ed. Philadelphia. Churchill Livingstone, 2000, p. 2393-402. 29. Walker DH. Tick-transmitted infectious diseases in the United States. Annu Rev public Health 1998; 19: 237-69. 30. Tick information. www.cdc.gov. 31. Spach DH, Liles WC, Campbell GL, Quick RE, Anderson DE Jr, Fritsche TR: Tick-borne diseases in the United States. N Engl J Med. 1993; 329: 936-47. 32. Thorner AR, Walker DH, Petri WA Jr. Rocky mountain spotted fever. Clin Ifect Dis. 1998; 27: 1353-60. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 468 www.korhek.org 33. Steeve AC. Lyme borreliosis. In: Kasper DL, Harrison TR: Harrison’s Manual of medicine.16th ed. New York: McGraw-Hill, 2005, p. 995-9. 34. Tick-borne diseases. www.aafp.org. 35. Centers for Disease Control and Prevention. Rocky Mountain spotted fever. Accessed online April 11 2005. at: www.cdc.gov. 36. Taege AJ. Tick trouble: overview of tick-borne diseases. Cleve Clin J Med. 2000; 67: 245-9. 37. Ticks. www.health.nsw.gov.au. 38. Centers for disease control and prevention. Lyme disease-United States, 1999. MMWR morb Mortal Wkly Rep. 2001; 50: 181-85. 39. Steere AC, Bartenhagen NH, Craft JE, Hutchinson GJ, Newman JH, Rahn DW, et al. The early clinical manifestation of Lyme disease. Ann Intern Med. 1983; 99: 76-82. 40. Beers MH, Berkow R. The Merck manual of diagnosis and therapy. 17th ed. Merck Research Laboratories. Whitehause Station, n.J, 1999. 41. Treatment of Lyme disease. Med Lett Drugs Ther. 2000; 42: 37-9. 42. Deborah SF. Prevent Tick bites: Prevent Lyme Disease. Rutgers Coperative extensions. 1992, FS637. 43. Belman AL. Tick-borne diseases. Semin Pediatr Neurol. 1999; 6: 249-66. 44. Fritz CL, Glaser CA. Erlichsis. Infect Dis Clin North Am. 1998; 12: 123-36. 45. Cox SK, Everett ED. Tularemia, an analysis of 25 cases. Mo Med 1981; 78: 70-4. 46. Bratton RL; Corey GR. Tick-Borne Diseases. www.aafp.org. 47. Kjemtrup AM, Conrad PA. Human babesiosis: an emerging tick-borne disease. Int J Parasitology. 2000; 30: 1323-1337. Kaynak:TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) Konu İle İlgili PDF formatını buradan indire bilirsiniz http://www.korhek.org/khb/khb_007_05-461.pdf

http://www.biyologlar.com/kene-ile-bulasan-hastaliklar

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199 Kabul Tarihi : 24.6.2004 BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. Kapsam MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden; a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını, k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi, l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, İfade eder. İlkeler MADDE 4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür. İKİNCİ KISIM Koruma Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir. Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir. Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. İKİNCİ BÖLÜM Hayvanlara Müdahaleler Cerrahi müdahaleler MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır. Yasak müdahaleler MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır. Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez. Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir. Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır. Hayvan deneyleri MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar. Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır. Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir. Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir. Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi Hayvanların ticareti MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur. Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir. Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır. Eğitim MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez. Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar Hayvanların kesimi MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır. Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvanların öldürülmesi MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez. Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasaklar MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır: a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek. ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek. ÜÇÜNCÜ KISIM Hayvan Koruma Yönetimi BİRİNCİ BÖLÜM Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar İl hayvanları koruma kurulu MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır. Bu toplantılara; a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, b) İl çevre ve orman müdürü, c) İl tarım müdürü, d) İl sağlık müdürü, e) İl millî eğitim müdürü, f) İl müftüsü, g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü, h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci, Katılır. Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir. İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır. İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. İl hayvanları koruma kurulunun görevleri MADDE 16. - Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak; a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek, b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak, c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek, d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak, e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek, g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek, j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak, İle görevli ve yükümlüdür. İKİNCİ BÖLÜM Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri Denetim MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir. Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi Mali destek MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Diğer Hükümler Eğitici yayınlar MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. Trafik kazaları MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır. Hayvanat bahçeleri MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasak ve izinler MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir. Koruma altına alma MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır. DÖRDÜNCÜ KISIM Cezai Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz İdarî para cezası verme yetkisi MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir. İdari para cezalarına itiraz MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir. İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür. Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir. Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Cezalar MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir: a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır. Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. BEŞİNCİ KISIM Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Birden fazla hükmün ihlâli MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır. Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir. Fiillerin tekrarı MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir. İKİNCİ BÖLÜM Son ve Geçici Hükümler Saklı hükümler MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır. GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar. GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır. Yürürlük MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvanlari-koruma-kanunu

BAZI ÖZEL HİSTOLOJİK PREPATATLARIN YAPIMI

1-KAN PREPARATI: Omurgalı kanı iki türlü incelenir.a-Canlı olarak b-Tespit edilmiş ve boyanmış olaraka.Canlı olarak preparat hazırlanması: Doğrudan doğruya parmaktan lama alınan kan incelenir veya % 0.9’luk fizyolojik su içine kan damlatılıp , incelenir. Eritrositler birbirinden ayrıldığı için iyi görülür.Ayrıca 300 mg Ruj.nötr 100 cm3 saf suda eritilir. Bir damla lam üzerine konur sonra diğer bir lamın kısa kenarı ile bu sıvı lam üzerine yayılır ve kurutulur. Sonra bir damla kan konur ve lamel kapatılır. Bir süre sonra kan hücrelerinin bu boyayı alarak çeşitli renklerde oldukları görülür. Eritrositler bu boyayı almazlar. Sıcak kanlı hayvanların lökösitlerin ameboid hareketlerini görmek için lam hafifçe ısıtılır. Soğuk kanlılarda oda sıcaklığında bu hareketi görebiliriz.b- Tesbit edilmiş ve boyanmış olarak: Alkolde temizlenen parmak ucundan sterilize iğne ile çıkarılan kan temiz bir lam üzerine konur. Başka bir lamın kısa kenarı ile iyice yayılır. Biraz kuruması beklenir, sonra metil alkol içinde 3 dakika bekletilir. Daha sonra lam üzerine saf su damlatılır. Biraz bekletilir, suyu akıtıldıktan sonra bir kap içindeki Giemza boyasına konur (10 cc distile su+1 cc Giemsa ). 30 dakika bekledikten sonra çeşme suyunda yıkanır, kurutulur, incelenir.2-MİTOZ BÖLÜNME PREPARATIKuru soğan ya da arpacık soğanı kökleri su içine gelecek şekilde suyun içine konur. Üç hacim absolü alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içine uzayan köklerin uç kısımları kesilerek biriktirilir. Bu karışımdan çıkan kökler 3 N HCl içinde 2-3 dakika bırakılır ( 24 cc HCl alınır. 100 cc ye distile su ile tamamlanır. 100 cc % 50’ lik asetik asit içine 1 gr orcein konur. Asitten çıkarılan kökler boya içinde 1.5 saat bekletilir. Lam üzerine 1 kök konur. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit damlatılır. Üzerine lamel kapatılır. Gazlı bez yardımıyla üstten bastırılarak yayılır ve mikroskopta incelenir. 3-MAYOZ BÖLÜNME PREPARATI1-Çekirge testisleri çıkarılır.2-3 hacim alkol+1 hacim glasiyal asetik asit içersinde 24 saat buzdolabında fikse edilir.3-Saklamak için % 70 ‘lik alkol kullanılır.4-Boya 1 gr orcein 100 ml % 50 ‘lik Asetik asit içinde çözülür 30 ‘ dakika5-% 45 ‘lik asetik asit damlatılıp ezilir.6-Mikroskopta incelenir. 4-DÜZ KAS PREPARATI ( KURBAĞA MESANESİNDEN )Araç ve GereçlerKurbağaŞişe mantarıLam, lamel, makas, pens, küvetBouin, etil alkol, eter veya kloroformBouin Çözeltisi9 gr pikrik asit 75 cc distile suda çözülür ( %74’ lük )% 40’ lık formol...........25 ccGlasiyal asetik asit.......5 cc Bouin taze hazırlanır. Asetik asit buharlaştığından çözeltinin yapısı bozulabilir. İyi saklanırsa uzun süre kullanılabilir. Mesaneyi iyi fikse ettiği gibi sertleştirerek kolay boyanır hale getirir. Hemalum % 1’ lik suda hazırlanmış olarak kullanılır. Eozinin ise % 70’ lik etil alkolde hazırlanmış % 1 ‘ lik çözeltisi kullanılır.Kurbağa bayıltılır. Mesanesi kesilerek alınır. Parafinde kaynatılmış veye doyurulmuş, ortası delik mantarın delik kısmı üstüne iğne ile gerilir. Bouin çözeltisine aktarılır. Mesane alt yüzeyde olmalı ve Bouin ile temas etmelidir. 1-2 saat sonra mesane sarı renk alır ve sertleşir. % 70’ lik alkole aktarılır. Objenin rengi giderilinceye kadar alkol değiştirilir. Sonra hemen hematoksilen ile istenilen mor renk alınıncaya kadar boyanır. Eozin ile 15 dakika boyanır. % 70-90-100’lük etil alkollerde 10’ ar dakika dehidre edilir. Ksilolde 5 dakika tutulur. Pensle çıkarılan materyel filtre kağıdı üzerine alınır. Mesane küçük parçalara ayrılarak lam üzerine alınır. Entellan damlatılarak lamel kapatılır. Kurutulur ve incelenir. 5-ÇİZGİLİ KAS PREPARATI (Çekirgeden): Çekirgenin abdomeni açılır. 2 kas demeti görülür. Steromikroskop altında kas çıkarılır. % 0.6’ lık fizyolojik sıvıya konur (NaCl ile hazırlanmış ). Buradan 1 hacim asetik asit+3 hacim % 96’ lık etil alkol içeren tespit çözeltisine aktarılır. Burada demet halindeki kaslar iğne veya pensle küçük parçalara ayrılır. 1 kas lifi lama alınır. Üzerine 1-2 damla asetocarmin damlatılır, 1-2 dakika beklenir. Üzerine lamel kapatılır ve hafifçe bastırılır. Sonra lamelin bir tarafından asetocarmin çekilip diğer taraftan % 96’ lık alkol eklenir. Bu işlem 2 defa tekrarlanır. Lameli yavaşça kaldırıp 1 damla kanada balzamı veya entellan damlatılır ve lamel kapatılır. Bu işlemlerin lamel kapatılarak yapılmasının nedeni kas üzerinde baskı yapmaktır. Baskı olmadığı zaman kas büzülür.6-KEMİK PREPARATIAraç ve Gereçler% 5- % 7.5’ lik Nitrik asit ( 100 cc % 65’lik nitrik asit+1200 cc distile su)% 5’ lik sodyum sülfatEtil alkolKreozot (karanfil yağı )Uzun kemik (3-5 cm boyunda )Preparasyon 2 teknikle yapılabilir.1-Yumuşatma: Gerekli maddeler bulunduğu takdirde daha kolay ve uygun bir tekniktir.2-İnceltme: Daha çok el becerisine dayanır.a-Kemiğin yumuşatılarak preparat hazırlanması: Uzun kemik parçasının üzerindeki yağ, kas kısımları bistüri ile temizlenir. Kemiğin anorganik yapısını eritmek için % 5 veya 7.5 lik seyreltilmiş nitrik asit içine konur., 24-48 saat bırakılır. Sık sık çalkalanır. 5 saatte bir çözelti tazelenir. Kemikler jiletle kesilecek kadar yumuşayınca çıkarılır.. 24-48 saat kadar % 5’lik sodyum sülfat içinde bırakılır. Sonra asitin giderrilmesi için çeşme suyunda 1-2 gün yıkanır.Keskin jiletle yumuşamış ve yıkanmış kemikten çok ince kesitler alınarak % 50 ve % 70’ lik alkol bulunan petri kaplarında 10-60 dakika bekletilir. Kreozot içine alınarak 15-20 dakika şeffaflandırılır. Temiz bir lam üzerine alınan kemik kesiti üzerine entallan damlatılarak lamelle kapatılır.Kesitler düzgün ve yeterli incelikte alınmışsa Havers kanalları ve konsantrik lameller izlenir. Boyuna alınan kesitlerle de Volkman ve Havers kanalları ve lameller izlenir. Mikroskopta inceleme yaparken diyafram kısılırsa daha iyi görüntü alınır.b-Kemiğin inceltilmesi ile preparat yapımı: Uzun kemiklerden kemik testeresi ile enine parçalar kesilir. Bunlar döner zımpara taşlarında ( elektrikli veya kolla dönen ) mümkün olduğu kadar inceltilir. Daha sonra kesilen bir tahta üzerine koyarak ince dişli demir eğici ile çalışarak inceltmeye devam edilir. Bu arada kesitler incelendikce daire şeklindeki kesitten kopmalar olur. Kopan parçalar ponza taşında tekrar inceltmeye devam edilir. Ponza taşı üzerinde düzgün bir yüzey elde edilir. Bu yüzey üzerine su damlatılır. Ve kesitler parmak ucu ile taş üzerine sürtülerek daha da inceltilir.Parmak ucunda tutulan kesitlerden parmağın izleri görünüyor ise kemik parçaları yeteri kadar incelmiş demektir.İnceliği uygun görülen kesitler 5-10 ‘kadar HNO3 de bekletilir. Sonra damıtık suda birkaç değiştirme ile iyice yıkanır. Filtre kağıdından suları süzülür. Dikdörtgen veya kare şeklinde kesilerek lama yerleştirip lamel kapatılır.Kesiler saydam olduğu için kanada balzamının ksilol ile seyreltilerek kullanılması tercih edilir. 7-KIKIRDAK PREPERATIKurbağanın ön ve arka ekstremitelerinin eklem yerlerindeki kıkırdak kullanılır. Hayvan eter veya kloroformla bayılttıktan sonra ekstremitlerinden biri eklem yerinden kesilir. Kasları kemikten ayrılır. Temizlenmiş olan kemik fizyolojik suya konur (%0.8 NaCl).Keskin bir jiletle uzun kemiklerin uçlarındaki mavimsi renkli kıkırdaktan ince kesitler alınıp, fizyolojik suda lamel altında incelenir. Kıkırdak ara maddesi bu bölgede homojendir.Kapsülde genellikle bir kıkırdak hücresi bulunur. Ara maddeleri açık gri kapsül beyaz renkli , plazma ve nukleus mavimtrak görünür. Bunu boyamak için Karmin- Asetik Bunu boyamak için Karmin -Asetik asit kullanılır. Bu boya fiksatiftir. Onun için kesit lam üzerine konan 1-2 damla asetokarmin içinde 1-2 dakika bekletilir, lamel kapatılır. Bu arada materyal tespit edildiği için hücreler büzülür. Nukleus kırmızı, plazma pembe boyanır. Kapsül ve ara madde az boyanır veya hic boyanmaz. Preparatın devamlı olması için : Boyanan kesit % 96 lık alkolde 5 dakika tutulur. Sonra kreozt veya karanfil yağı içine konur. En fazla yarım saatte bu kesiler şeffaflaşır. Temiz bir lama bir damla Kanada balzamı veya entellan damlatılır. Kesit bunun üzerine yerleştirilir ve lamel kapatılır.b- Kıkırdak pikrik asit içermeyen herhangibir fiksatif içinde tespit edilir. Sonra iyice yıkanır. Aşağıda formülü verilen Von Wijre boyasında 24 saat boyanır. %70’ lik etil alkol.......................100 ccHCL.............................................0.1 ccToluidin mavisi ........................ 0.1 gr Boyadan sonra % 70 alkol içinde (0.001 HCL li) hiç boyası çıkmayıncaya kadar kalacak, % 70-80 -90-100 alkol serilerinde dehidrasyon yapılarak şeffaflaştırıcı (kreozot) içine aktarılır. Lam üzerine alınınca 1 damla Kanada balzamı veya entellan eklenerek lamel kapatılır. 8- KURBAĞA DERİSİ Kurbağanın sırt derisi kesilerek delikli bir mantar üzerine gerilir. Bouin de 3-4 saat tesbit edilir. İğneleri çıkartılarak ufak parçalara bölünür. Sarı rengi giderilinceye kadar % 70 alkolde yıkanır. % 80’lik etil alkolde 1 saat % 90’lik etil alkolde 1 saat % 100’ lık etil alkolde 1 saat Ksilol + %30’luk alkolde 15-30' Ksilolde 30 dakika Ksilol+parafinde 30 dakika Etüvdeki parafinde 24 saat Bloklanır. Daha sonra mikrotomda 12 mm’lik kesitler alınır. Kesitler bir gün bekletilir. Ksilolde 5-10 dakika Alkol serilerinde (% 100-96-80-80 ) beşer dakika Hematoksilen Akarsuda 15 dakika boyama Eosin (Eosin su ile yapıldıysa akarsudan sonra . %80’ e kadar alkol serilerinden geçirilir sonra eosinle boyanır ). % 96 - %100’ lik alkol 1-2 dakika Ksilol 2-3 dakika Kanada balzamı ve lamel kapatılması 9-DEV KROMOZOMLARIN PREPARATI: Bu teknikte absolü metil alkol sadece tespit ve lamel kapatma sırasında çözücü olarak kullanılır. Ringer çözeltisi içine alınan ganglion veya tükrük bezi temiz bir lam üzerine alınır. Üzerine 1 damla % 45’ lik asetik asit eklenerek 3-4 dakika tespit edilir. Fazla tutulursa parçalanır. Lamel kapatılır. Fiksatifin fazlası emdirilir.Kullanılan lam daha önceden albümin veya başka bir yapıştırıcı sürülmüş ve kurutulmuş olmalıdır. Lam ve lamel içinde alkol bulunan bir kaba aktarılır. 12 saat ya da daha fazla bekletilir. Lamel kendiliğinden düşmemişse ince bir iğne yardımı ile lamel alınır. Üzerine tükrük bezi yapışmış lam alkolde doyurulmuş amonyum ferri sülfat bulunan kaba taşınır. 12 saat bekledikten sonra biraz hematoksilen kristali boyaya aktarılır. Alkol banyosundan sonra 5-10 dakika alkolde doyurulmuş lityum karbonat çözeltisinde bekletilir. Kırmızı bir boyama yapılacaksa 1-3 saniye alkolik eozinde ( 100 cc % 90’ lık alkol+ 0.5 gr eosin ) bekletilir. Entellan damlatılarak lamel kapatılır.

http://www.biyologlar.com/bazi-ozel-histolojik-prepatatlarin-yapimi-1

Epitel Doku

Epitel dokusu, sıkıca biraraya gelmiş polihedral hücreler ile çok az hücrelerarası maddeden oluşur. Bu hücreler arasındaki bağlantılar güçlüdür. Böylece, oluşan hücresel tabakalar vücudun yüzeyini örter ve boşluklarını döşer. Epitel dokusunun başlıca görevleri: Yüzeyleri örtmek ve döşemek (deri) Emilim (barsaklar) Salgılama (bezlerin epitelyal hücreleri) Duyu algılama (nöroepitel) Kasılma (miyoepitelyal hücreler) Kökeni: Her 3 germ yaprağından da gelişir. Deriyi, ağız, burun ve anüsü döşeyen epitel ektodermal; solunum, sindirim sistemi ve sindirim sisteminin bezleri (pankreas ve karaciğer) endodermal; kan damarlarının endotel örtüsü mezodermal orijinlidir. Hücre şekli: Yüksek prizmatikten, kübiğe ve alçak yassıya kadar değişirken , boyutları da değişiktir. Çekirdeğin şekli çoğunlukla ve kabaca hücre şekline uyar. Bütün epitel hücreleri, altlarında bulunan bağ dokusu ile temas halindedir. Bunların bazal yüzeyindeki tabaka bazal lamina olarak isimlendirilir. Yalnızca elektron mikroskopta görülen bu tabaka ince fibrillerin oluşturduğu narin bir ağdan meydana gelen 20-100 nm kalınlığında yoğun bir tabaka olarak belirir ve lamina densa olarak adlandırılır. Lamina densa’nın yanısıra bazal laminadaki yoğun tabakanın tek ya da her iki yanında elektron-geçirgen tabakalar bulunabilir, bunlar lamina rara ya da lamina lusida olarak isimlendirilir. Bazal laminanın ana bileşenleri 1-Tip IV kollajen 2-Laminin (glikoprotein) 3-Heparan sülfat (proteoglikan) dır. Bazal lamina, altındaki bağ dokusuna tip VII kollajenle ve yüzeysel dermisin elastik elementlerinden olan mikrofibril demetleri ile tutunur. Bazal lamina yalnızca epitelyal dokularda değil, aynı zamanda bağ dokusu ile temas eden diğer hücre tiplerinde de bulunur. Bazal lamina, bağ dokusu ile diğer dokular arasında makromoleküllerin değiş – tokuşunu sınırlayan yada düzenleyen bir bariyer oluşturur. Hücrelerarası etkileşim için gerekli bilgileri de içerir. Bir diğer fonksiyonu ise epitelyal hücrelerin yerini ve hareketlerini düzenler. Bazal laminanın bileşenleri epitel, kas, yağ ve Schwan hücreleri tarafından salgılanır. Bazen retiküler lifler, bazal lamina ile sıkı bir ilişki içinde olan ve retiküler lamina adı verilen bir tabaka oluştururlar. Bu retiküler lifler, bağ dokusu hücreleri tarafından üretilirler. Bazal membran, akciğer alveolleri ve böbrek glomerüllerinde her iki epitel hücre tabakasına ait bazal laminaların kaynaşması ile oluşan, bu nedenle bazal laminadan daha kalın olan ve ışık mikroskobu ile görülebilen yapılardır. PAS + dir. Genellikle 2 bazal laminanın kaynaşması ile oluşabildiği gibi bazen bir bir bazal bir retiküler laminanın birleşmesi ile oluşur. Epitel Dokusunun İnnervasyonu: Epitel dokularının çoğu lamina propriadaki sinir pleksuslarından zengin duyu sinir sonlanmaları alır. Epitel Hücrelerinin Yenilenmesi: Epitel dokuları dayanıksız yapıdadır, hücreler mitotik aktivite ile devamlı olarak yenilenir. Yenilenme hızı ince bağırsakta süratli (2-5 gün), pankreasta yavaştır (50 günde bir). Çok katlı ve yalancı çok katlı epitelde mitoz, germinal tabakada meydana gelir. Metaplazi: Bazı fizyolojik ve patolojik şartlar altında bir epitel tipi değişime uğrayarak başka bir epitel tipine dönüşür. Polarite: Epitel hücrelerinin önemli bir özelliğidir. Vücut dışını veya vücut boşluğunu sınırlayan apikal yüzü ve bazal laminaya oturan, iç vücut yapılarına dönük bazal yüzeyi vardır. Kan damarları epitele girmediğinden bütün besinlerin lamina proprianın altında bulunan kapillerlerden çıkarak epitele geçmesi gerekir. Besinler ve epitelyal hücre ürünlerinin öncülleri, bazal laminadan diffüzyonla geçerek bazo-lateral yüzeylerinden genellikle de enerji gerektiren bir işlemle hücre içine alınır. Epitel hücrelerinin aktivitelerini etkileyen hormonlar, nörotransmitterler gibi kimyasal ulakların reseptörleri de bazo-lateral membranda toplanır. Absorbtif hücrelerde, apikal hücre membranı yapısındaki membran, proteinlerin yanısıra disakkaritler ve peptidazlar gibi enzimleri de içerir. Bu enzimler, emilen moleküllerin sindirimini tamamlar. Sıkı bağlantıların, çeşitli hücre membran bölgelerindeki esas membran proteinlerinin birbirine karışmasını önlemeye yardımcı olduğu düşünülmektedir.   Vücudun iç ve dış yüzeyini örter.Bunun 4 görevi vardır;Bulundukları organı dış etkilerden korumak,Salgı yapmak,Emmek, Mukus ve benzeri maddeleri iletmek.Epitel doku işlevine göre 2 grupta incelenir; 1.Örtü epiteli:Asıl görevi korumaktır.Ancak bazen emilim görevide yaparlar.Hücrelerinin sıralanışına göre Tek katlı ve Çok katlı olmak üzere ayrılırlar. A.Tek katlı epitel:Yan yana dizilmiş hücrelerden oluşur.Hücreleri yassı,kübik veya silindiriktir., a.Tek katlı yassı epitel: Akciğer alveolleri,kan damarlarının iç yüzü ve kılcal damarlarda bulunur. b.Tek katlı kübik epitel:Omurgalı böbreklerinde,tiroit bezinde bulunur. c.Tek katlı silindirik epitel:Omurgalının solunum yollarında,incebağırsakta bulunan silindirik epitel emme görevi yapar. B.Çok katlı epitel:Üst üste sıralanmış hücrelerden oluşur.Omugalıların derisinde bu doku vardır.Bu epitel dokuyu incelediğimizde en altta silindirik,ortada kübik,üstte ise yassı epitelden oluşmuştur.En üstteki epitel genellikle ölüdür.Bu ölü hücre alttaki canlı hücreleri dış etkilerden korur.Kan damarı içermez. 2.Salgı(Bez) epiteli;Salgı yapma yeteneğindeki hücrelerdir.Tükürük bezi,mide bezleri,ter bezleri,hipofiz,tiroit gibi salgı yapan organlarda bulunur.Hücre sayısına göre; A.Tek hücreli bezler ; Silindirik hücrelerden oluşur.Bunlara “goblet” hücresi denir.Toprak solucanının derisinden,sindirim kanalından,solunum organlarından salgılanan mukus buna örnektir. B.Çok hücreli bezler; Salgı yapan hücrelerin bir araya gelmesi ile oluşurlar.Salgılarını bir kanala ve buradan vücut boşluğuna veren bezlere ekzokrin(dış salgı) bezi denir.Tükrük bezi,mide ve bağırsak bezleri ile gözyaşı bezleri dış salgı bezleridir.Salgılarını doğrudan kana veren bezlere endokrin(iç salgı) bezi denir.Bunlar kanalsız bezlerdir.Salgılarına hormon denir.Hipofiz,tiroit,paratiroit,böbreküstü bezleri birer iç salgı bezidir

http://www.biyologlar.com/epitel-doku

Örümcek Türleri

Örümcek, eklembacaklıların örümceğimsiler (Arachnida) sınıfının örümcekler (Araneida) takımından türlerine verilen genel ad. Hemen hemen dünyanın her tarafında yaşarlar. 63.000 kadar türü vardır. Baş ve göğüs kaynaşmıştır. Karın, göğüse ince bir bel (pedisel) ile bağlanmıştır. Aynı büyüklükte başka bir canlının beli bu kadar ince değildir. İçinden sindirim borusu, kan damarları nefes boruları ve sinir sistemi geçer. Örümceklerin boyları, birkaç cm'den 35 cm'ye kadar değişir. Ağızlarının önünde iki zehir çengeli (keliser) ve iki his ayağı (pedipalp) yer alır. Göğüslerinde ise, gelişmiş dört çift yürüme bacağı vardır. Uçları, tarak gibi dişli iki çengelle sonlanır. Örümcek bunların sayesinde ağ üzerinde rahatça dolaşır. Bir kısmı ileriye, geriye ve yanlara doğru yürüyebilirler. Çoğunun başında 3 veya 4 çift osel (basit) göz bulunur. Gözlerin dizilişi, sınıflandırmada önemli bir özelliktir. Yuvarlak olan karın kısmı yumuşak ve esnek olup, alt kısmında solunum delikleri, ipek bezleri, anüs ve cinsiyet organları yer alır. GENEL ÖZELLİKLER Örümcekler, yırtıcı hayvanlardır. Birbirlerine saldırmaktan çekinmezler. Avları çok çeşitlidir. Çoğu, böceklerle beslendiklerinden faydalı sayılırlar. Bazı tropikal türler amfibyum, sürüngen, küçük kuş ve memeli gibi omurgalıları avlarlar. Örümceklerin hepsi avlarını yakalamak için tuzak ağları kurmaz. Bir kısmı avlarını kovalayarak veya üzerlerine sıçrayarak yakalar. Suda böcek, kurbağa ve balık avlayanlar da vardır. Yakaladığı avını, kıskaçlarına açılan zehir salgısı ile felce uğratır. Sonra ısırarak avının iç organlarına, eritici enzimler ihtiva eden tükrük salgısını akıtır. Kısa bir zaman zarfında, avın iç organları eriyerek sıvı haline gelir. Örümcek, emici midesini bir pompa gibi kullanarak bu sıvıyı emer. Av, kısa bir sürede içi boş kabuğa döner. Örümcek, bu boş kabuğu ya olduğu yere bırakır veya başka bir yere atar. Böcekler, küçük kuşlar bu avlar arasındadırlar. Güney Amerika'da yaşayan, bacakları hariç 10 cm boyunda olan, toprakaltı inlerinde barınan bazı türler, tavşan ve tavukların içini boşaltabilecek güçtedir. Örümceklerin özofagusları (yemek borusu) çok dar olduğundan böyle beslenmek zorundadırlar. Ayrıca, ağız parçaları da bir sineği bile parçalayacak güçte değildir. Zehir çengelleri, avı delmeye ve zehir akıtmaya yarar. Uçtaki iğneli kısımları, bir şırınga gibi birer yan delikle biter. Deliğin böyle enjektörvari oluşu, tıkanma tehlikesini önler. İğne ava girince, zehir bu delikten sızar. Örümcekler, iki keliseri de kullanırlar. Isırdıkları zaman yanyana iki delik olması bu yüzdendir. Keliser, aynı zamanda, delik açma ve küçük cisimleri taşıma işlerine de yarar. Örümceklerin böceklerden ayrılan birçok özelliği vardır. Böceklerin çoğu kanatlı olduğu halde, örümcekler kanatsızdır. Böceklerde 6 bacak olmasına karşılık örümceklerde 8 bacak vardır. Antenleri olmadığından, ağız önündeki pedipalpler bu görevi üstlenirler. Dış görünüşleri bacağa benzediğinden bunlara duyu bacakları da denir. Üzerleri duyu algılayıcı tüylerle kaplı olup, dokunma, tad alma ve çevreyi koklayıp araştırma gibi görevler yaparlar. Üreme dönemlerinde erkeklerde spermaları biriktirip dişiye aktaran bir kopulasyon (çiftleşme) organı olarak da iş görürler. ve her tehlikeye karşı sperleri vardır. Örümceklerde trakealar (solunum boruları), akreplerde olduğu gibi karın altında kitap akciğerleri tipindedir. Kitap yaprakları şeklindeki deri kıvrımlarından dolayı solunum organları bu adı alır. İki veya dört tane kitap akciğerleri vardır. Eğer örümcekte bunlar iki ise, eksikliği ek solunum boruları ile tamamlanır ÖRÜMCEK AĞI NASIL OLUŞUR Örümceklerde, diğer eklembacaklılar gibi açık bir dolaşım sistemi bulunur. Kılcal damarları yoktur. Hemen hemen her yerde rastlanan örümcek ağı, aslında bir sanat şaheseridir. Yapılış maksadı avlanmak olan ağ, bir nevi tuzaktır. Fakat her örümcek türü ağ yapmaz. Ancak bütün örümcekler ağ tellerinden yumurtalarının etrafını saran kozalar yaparlar. Bazıları da ağ bezlerini, yaprakları yapıştırmakta, yuvalarının içini döşemede, açtıkları çukurun çevresini kapatmakta vs. işlerde kullanırlar. Ağ kurmayan bu tür avcı örümcekler de, arkalarında ağdan bir iz bırakarak, rüzgarla sürüklenmekten korunurlar. Erkekler, dişileri bulmakta da bu izlerden faydalanırlar. Karın altlarının arka taraflarında üç çift ağ organları bulunur. Her birinin dışarıya ayrı bir çıkışı vardır. Bezlerden meydana gelen yapışkan ve sıvı iplik maddesi, havayla temas edince sertleşir. Her ağ memeciğinde 100 kadar ince ve küçük kanalcıklar bulunur. Bu ince kanalcıklardan sızan iplikçikler bir araya gelerek büküldükleri zaman tek iplik durumuna gelirler. Esnek ve yapışkandırlar. Bir sinek ne kadar sert çarpsa da kopmazlar. Ağ yapmak isteyen örümcek, ağ organlarını bacaklarının bir kısmı ile bastırarak ağ maddesinin akışını başlatır. Örümcekler, iplik deliklerinden çıkan tellerin hepsini toplayıp bir tek tel halinde kullandıkları gibi bunlardan ayrı ayrı incecik tel de yaparlar. Düşme esnasında bir yere taktığı ağ telini, kendisi yere varıncaya kadar uzatabilir. Genç örümcekler, ağ tellerinin sayesinde uzun mesafelere uçabilirler. Bunun için telin bir ucunu bir yere bağlayarak kendilerini hava akımlarına bırakırlar. Böylece yerlerinden havalanan örümcekler, karada 5 km, denizde ise yüzlerce km uzaklara savrulabilirler. Okyanuslardaki ıssız adalarda yaşayan örümcekler, hep böyle havadan gelmişlerdir. Sonbaharda bol bol rastlanan ağ telleri de uçan genç örümceklerden kalmıştır. Ağ yapacak olan bir örümcek, önce yüksekçe bir yere tırmanarak, ağın ucunu bulunduğu kısma yapıştırarak ipek iplik yardımıyla aşağı süzülür. Gözüne kestirdiği bir dala ulaşarak bağlantı kurar. Sonra o iplik üzerinde gidip gelerek ağı kalınlaştırır. Daha sonra vücudundan çıkmakta olan ipliğin bir ucunu ilk ipliğe tutturarak kendisini boşluğa bırakır. Ağa bağlı halde bir yere varınca, o ucu vardığı yere yapıştırır. Bu yolla birkaç gidiş gelişte ağın kaba iskeleti meydana gelir. Bundan sonra iskeletin merkezi çevresinde dairevi halkalar yaparak ağı tamamlar. Ağ örümü çoğunlukla gece olur. Örülmesi en fazla 60 dakika alır. Ağın ortasında spiral ve yapışkan bir yer vardır. Diğer iplikçikler kurudur. Bir sinek ağa konsa hemen yapışır. Kurtulmak için çırpındıkça daha da yapışır. İkaz iplikçiği ile avın yakalandığını anlayan örümcek gelerek avını zehirler. İkaz iplikçiğinin bir ucu ağa bağlı, diğer ucu ise daima kendisindedir. Ağlar, genellikle yere dik vaziyettedir. Maksat, uçan arı ve sinekleri yakalamaktır. Her örümcek türünün, kendisine has ağ örme stili vardır. Ancak dikkati çeken nokta, ağlarda geometrik inceliklerin her zaman varlığıdır. Ağ örme işi örümceklerin, doğuştan kazandıkları bir sanattır. Küçük bir örümcek, daha önce hiç ağı görmemiş ve örmemiş olmasına rağmen büyüklere benzer ağlar örer. ÖRÜMCEKLER NASIL KORUNUR ? Bazı örümcekler düşmanlarından korunmak için çeşitli hilelere başvururlar. Güneydoğu Asya'da bir örümcek türü yaptığı büyük ve dairevi ağının ortasında durur. Bu duruş örümcek yiyen kuşlar için kolay bir hedef teşkil eder. Örümcek, düşmanlarını yanıltmak için birkaç adet sahte ağ merkezi tesis eder. Yediği avlarının kalıntılarını da ağ merkezlerine takarak manken örümcekler kullanır. Başka bir örümcek çeşidi de diken ve ağaç kabuklarından manken örümcekler yapar. Örümcek ağlarının ipleri ipektir. Bu iplikler, aynı çaptaki çelik telden daha sağlamdır. Örümceğin ipeği, ipekböceğinin ipeğinden daha ince ve daha dayanıklıdır. Üstelik bildiğimiz ipekten daha güzeldir. Ancak yapılan araştırmalar göstermiştir ki, örümcek ipeği tellerinden ince ipek elde etmeye imkân yoktur. Daha doğrusu çok pahalıya mal olmaktadır. Bunun başlıca sebebi, örümcekleri bir arada tutmanın zorluğudur. Zira bir arada bulunan örümcekler birbirini yerler. ÖRÜMCEKLERDE ÜREME Örümcekler ayrı eşeyli canlılardır. Dişileri erkeklerden daha iridir. Bazı türlerde erkekler de ağ yapar. Örümceklerde bir arada yaşamak, toplum ve aile hayatı yoktur dense de bazı türlerin birkaç birey olarak yasadıkları litaratüre geçmiştir. Erkekten daha iri olan dişiler, çiftleşme sonrası diğer örümceği yiyebilirler. Örümceklerde en ilgi çekici hususlardan biri de erkeklerde duyu bacaklarının eşleşme organı vazifesi görmesidir. Erkek önce bir sperma ağı örerek üzerine bir damla spermatozoon sıvısı bırakır. Sonra ters dönerek bu sıvıyı şırıngaya çeker gibi pedipalplerin şişkin kısmına doldurur. Bundan sonra dişiyi aramaya çıkar. Örümceklerin çiftleşmesinde erkek örümcek, daima ölümle karşı karşıyadır. Çiftleşme zamanında erkek örümcekler dişilerin karşısında çeşitli hareketlerle, dişilere açlığını unutturmaya çalışırlar. Sıçramalarla yaptığı bu hareketlere örümceğin sevgi dansı denir. Dişi örümceğe açlığını unutturmak için dans yaparken ondan uzak durmaya da dikkat eder. Zira bir anda yakalanmak tehlikesi vardır. Bazıları, çiftleşme öncesi dişi örümceğe bir böcek ikram ederek açlığını giderir. Bir tehlike kalmadığını anlayınca dişiye yaklaşır. Açlığını hatırlayan dişi, erkeği yemeyi düşündüğü için, erkekler çiftleşmeden sonra hemen kaçarlar.Genelde erkek, dişi aramaktan, sevgi dansından ve çiftleşmekten yorulduğu için dişi için çiftleşme sonrası en yakın protein kaynağı olarak görülür ve birçok örümcek kaçmaya fırsat bulamadan dişi örümceğe yem olur. Fakat her çiftleşmeden sonra dişinin mutlaka erkek örümceği yediği söylenemez. Dişi örümcekler yumurtalarını, ağ ipiyle yaptıkları kokon adı verilen kozalara (torbalara) bırakırlar. Bir kozada bazan yüzlerce yumurta olabilir. Genellikle yazın sonlarında döllenen yumurtalar, ilkbaharda yavru verir. Yaz başlarında döllenen yumurtalardan 20-60 gün içinde yavru çıkar. Örümcek, sonbaharda sarımsı beyaz renkli kokon adı verilen ipek bir koza içine bıraktığı yumurtalarına karşı çok şefkatli olmasına rağmen dişilerin yumurtaları veya yavruları yediği de olur.Bu durum yumurtaların döllenmemiş olduğunu gösterebilir.Yumuşak ve çok küçük olan bu yumurtalarla dolu kozayı bir dala, taş altına duvar yarığına, ağaç kovuğuna veya çalılıklar arasına emin bir yere yapıştırır.Kokon anne örümcek tarafından çevrilerek alttaki yavrularında hava alması sağlanır. İlkbaharda doğan yavrular ana-babalarına benzerler. Doğduktan birkaç gün sonra iyi bir ağ kurup kendi kendilerine beslenirler. Çoğu türlerde, yavrular erişkinliğe erdiği zaman babaları çoktan ölmüş olacaktır. Zira erkek örümcekler erişkinlikten sonra birkaç yıl yaşarlar. SINIFLANDIRMA Trigonotarbida - tükenmiş Amblypygi Araneida - örümcekler Mesothelae Opisthothelae Araneomorphae Mygalomorphae - tarantula ve tarantula benzeri örümcekler Phalangiotarbida - tükenmiş Opiliones - phalangidler, uzun bacaklı örümcekler (6,300 tür) Palpigradi Pseudoscorpionida - yalancıakrepler Ricinulei Schizomida Scorpiones - akrepler (2,000 tür) Solifugae - böğler (900 tür) Haptopoda - tükenmiş Uropygi - (100 tür) Acarina - maytlar ve keneler (30,000 tür) Acariformes Sarcoptiformes Trombidiformes Opilioacariformes Parasitiformes

http://www.biyologlar.com/orumcek-turleri

STOK ERİYİKLER

Bunlar çalışma anında el altında bulundurulması için daha önceden hazırlanan eriyiklerdir. Biyoloji yönünden eriyikler 3 grup altında toplanabilir;İzotonik eriyikler : Osmatik basıncı hücre ile aynı olan eriyiklerHipotonik eriyikler : Osmatik basıncı hücreninkinden daha az olan eriyiklerHipertonik eriyikler : Osmatik basıncı hücreninkinden daha fazla olan eriyikler.İzotonik eriyiğe konan hücre ya da dokularda hiçbir değişme görülmediği halde, hipotonik bir eriyiğe konan hücrelerde şişme görülür. Bunun aksine hipertonik bir eriyik ise hücrelerde büzülmelere neden olur.FİZYOLOJİK SU (İzotonik Sıvı) Stok eriyikler arasında her laboratuarda her an bulunması gereken eriyiklerden biri fizyolojik sudur. Fizyolojik su doku veya eriyiklerin kendi ortamlarına en uygun olacak biçimde belli ölçülerde birbirine karıştırılarak hazırlanan tuzlu sudur.         Fizyolojik suyun osmatik basıncı normal hücre sıvısı ile aynı olmalıdır. Örneğin % 0.66 NaCl eriyiği kurbağa eritrositleri için izotonik, memeli eritrositleri için hipotoniktir. Genellikle omurgasız hayvanlar için % 06 ‘lık NaCl, omurgalılar için % 09’luk NaCl kullanılırsa da memeliler için % 09, kuşlar için % 0,75, semenderler için % 09, kurbağa için % 0 64’ lük  fizyolojik su kullanılması önerilmektedir.Omurgalı hayvanların kan serumuna daha yakın bileşiminde olması nedeni ile Ringer eriyiğine çok kullanılmaktadır. Ancak bu eriyik taze hazırlanmalıdır.    Soğuk kanlı omurgalılar için Ringer eriyiğiSodyum klorur (NaCl)  …………………………………… 8 grPotastum Klorur (KCl) …………………………………… 0.2 grSodyum bikarbonat (NaHCO3) …………………………. 0.2 grKalsiyum Klorur (KCl) ……………………………………. 0.24 grSaf su ……………………………………………………… 1000 mlSıcak kanlı omurgalılar için Ringer eriyiğiSodyum klorur (NaCl)  …………………………………… 9 grPotastum Klorur (KCl) …………………………………… 0.42 grSodyum bikarbonat (NaHCO3) …………………………. 0.2 grKalsiyum Klorur (KCl) ……………………………………. 0.24 grSaf su ……………………………………………………… 1000 mlRinger eriyiği hazırlanırken erimeyen kalsiyum karbonat oluşumunu önlemek için Kalsiyum klorur karışıma en son ilave edilir Asit –Alkol Karışımı% 70 etil alkol ................... 100 mlHidroklorik asit .................  1 mlCam eşyaların temizliğinde ve Boyanmış preparatlardaki fazla boyanın çıkarılmasında kullanılır.Lugol eriyiğiİyod  (Kristal) ..............   1 grPotasyum iyodür. ........   2 grSaf su  .........................  12 grBirhücreli canlıları saklamada Nişasta ve hücre çekirdeğini boyamakta kullanılır.

http://www.biyologlar.com/stok-eriyikler

110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması

Evrim Teorisi ve Yaratılış inancı arasındaki ideolojik kavganın sorularına bu kitapta cevap bulabileceksiniz... Klavyenin tuşlarına saniyede bir defa rast gele basan birinin, yalnızca bir defa `evrim hipotezi` yazabilmesi için yaklaşık 317 milyar yıl uğraşması gerekir... ` diyor Prof. Dr. Arif Sarsılmaz ve bugüne dek bilimselliği tartışılan evrim karşıtı eserlerin tersine evrim dayatmasını bilimsel verilerle sorgulayarak bilime rağmen evrim teroisinin doğruluğunu savunmanın yobazca bir inanç dayatması olduğunu işaret ediyor. Bu kitap niçin yazıldı? Dünyadaki ilmî gelişmeleri yakından takip edenlerin bilebileceği gibi, evrim hipotezi karşısındaki düşünce ve akımlar, bilhassa son 20 yıldır giderek artan bir hızla yükseliştedir. ABD başta olmak üzere birçok ülkede ateist ve materyalist anlayışın elinde, biyolojik vasfından çok ideolojik bir hususiyet kazanan evrim düşüncesine karşı, seslerini yükseltmeye başlayan bilim adamları, vakıflar ve dernekler vasıtasıyla çeşitli yayınlar yapmaktadırlar. Materyalist ve pozitivist bir anlayışla dogma hâline getirilerek insanlara dayatılan evrim teorisinin en katı şekilde okutulduğu ülkemizde bu yüzden yıllarca mağdur edilen öğretim üyeleri tanıyorum. Derslerinde evrimi sorguladığı için meslekten atılanı biliyorum. Buna rağmen sanki mağdur edilenler kendileriymiş gibi `evrim daha fazla okutulsun` diye, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına benzer şekilde imza kampanyası açanlara karşıbir şeyler söylemenin gerektiğini düşündüm. Otuz yıldan beri çeşitli vesilelerle yazmaya niyetlenip derlediğim notlarımı geniş bir kitap hâlinde sunma düşüncesindeydim. Ancak talebelerimden gelen aşırı talepler, bilhassa lise talebelerinin zaman zaman üniversiteye kadar gelerek sorular sormaları, çeşitli yerlerde konferans tarzında konuşma isteklerine yetişememem gibi unsurlar, bu şekilde bir soru-cevap tekniği ile temel bilgilerin acil olarak yazılması gerektiğini hissettirdi. Evrim hususunda kendi talebeliğimden beri yaşadığım gel-gitlerimin, `sıcak yarada kezzap, beyin zarında sülük` olduğu yıllarda, hakikate giden yolda elimden tutan, îmân-ı tahkiki ile müşerref olmamıza vesile olduğu gibi, her gün yeni bir güzellikle tabiat kitabına bakışımızı tashih eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi`nin devamlı olarak üzerinde durduğu bu mühim meselenin daha fazla sürüncemede kalmaması için derhal yazma faaliyetimi hızlandırdım. Bugüne kadar nasıl olsa piyasada bu konuda boşluk yok, birileri nasıl olsa yazıyorlar ve insanlara faydalı oluyorlar diye düşünüyordum. Ancak meslekten ve bizzat bu mevzuyu ders olarak okutmuş birinin yazacağı kitabın getireceği bakış açısının çok daha tesirli olacağını söyleyen arkadaşlarımın istişarî tekliflerine uyarak, yazdım. Biyolojinin temel taşı olarak görülen ve bir dünya görüşü olarak in¬sanlara dayatılan evrim konusunda yazılacak bir kitapta ister istemez bütün fen dallarından hatta sosyoloji ve ekonomi gibi sosyal dallardan bile bahsetmek mecburiyetinde kalmanız kaçınılmazdır. Çok geniş çaplı, bir kitabın ele alınması için birlikte çalıştığımız arkadaşların da kabulüyle daha fazla beklemeden acil olan kısmın hemen çıkarılması düşüncesi bu kitabı ortaya çıkardı. Bununla beraber farklı ilim dallarındaki arkadaşların ortak çalışması olarak sunulacak eser de inşallah tamamlanmak üzeredir. Kitapta ele alınan sorular, değişik zamanlarda karşı karşıya kaldığım hususlardır. Derslerimi hiçbir zaman tek taraflı vermedim ve talebelerimi notla korkutarak, onlara baskı ile hiçbir düşünceyi empoze etme yoluna gitmedim. Çünkü bu yolun çıkmaz olduğunu biliyordum. Ders esnasında şahsıma tevcih edilen sorular karşısında hep talebeliğim sırasında, evrim fırtınası olanca şiddetiyle eserken, sadece merak için sorduğumuz sâfiyâne sorularımızın bile `Sus! Böyle soru mu olur? Evrim artık kesin bir kanundur, ispatlanmıştır, hangi yobazdan öğrendiniz bu soruları?` denerek cevapsız bırakılduğı devirler aklıma gelmiştir. Benzer bir basitliği ve `bilim yobazlığını` kendime yediremediğim için ne kadar saçma olursa olsun talebelerimin sorularını dinledim ve bilebildiğim kadarıyla da cevap verdim. Fıtratımda olmadığı hâlde bu yolu gösteren Muhterem Hocamın hoşgörü telkinlerinin de hep faydasını gördüm. Neticesinde derslerimi dinleyen talebelerim arasındaki ateistler bile gelip takdir ettiler ve şer odaklarının hakkımda kurdukları tuzakları haber verdiler. Kandırdıkları ateist namzedi birkaç öğrenciye teyp verip dersime soktular; çünkü benim objektif bir ders anlattığıma inanmıyorlardı. Fakat bütün planları Allah`ın (c.c.) izniyle akim kaldı. Çünkü aleyhimde konuşacak talebe bulamadılar. Ancak isimsiz mektuplarla YÖK`e ihbarda bulundular. Bütün bunlar evrimin ne kadar ideolojik bir hâle geldiğinin apaçık bir göstergesi değil mi? İşte, bu yüzden kitabımın alt başlığını `Bitmeyen Bir İdeolojik Kavganın Hikâyesi` koydum. Bu kitapta yazılanlar da bu kavgayı bitiremeyecek, zaten bitmesini de beklememeli, ancak insanları yalan yanlış, dayatma ve korku ile sindirerek ateist bir ideolojiyi bilim adına eğitimin temeline koyma teşebbüslerine karşı da sessiz kalamazdım. Ülkemizde giderek güçlenme yoluna giren demokratik ortamın geliştirdiği akademik hürriyetler, zaman içinde her türlü felsefî ve ideolojik düşüncenin sorgulanmasını da gündeme getirecektir. Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde ister `Evrim` başlığı altında, isterse `Biyoloji Felsefesi` adı altında, biyolojinin laboratuara girmeyen ve tekrarlanabilen deneylerle gösterilemeyen, spekülatif yorumlara da¬yanan iddialarının, giderek yaygınlaşan bir süreç içinde aklı selim sahibi ilim adamlarının tenkit sahasına girmemesi mümkün değildir. Aklını ve beş duyusunu kullanan, kalbinin ve vicdanının sesini duyabilen her ilim adamının kaçamayacağı bazı temel soruların artık ülkemizde de sorulması gerekmektedir. `Bu dünyaya nereden ve nasıl geldik, nereye gideceğiz?` sorusu herhâlde düşünen insanların en çok merak ettiği soruların başında gelir. Semavî dinlerin bildirdiği `Yaratılış` bilgileri dışında insanlığın bu sorusunun sadece birinci kısmına cevap olmak üzere ileri sürülmüş ve dünyayıen çok meşgul etmiş düşüncelerin başında da herhâlde `evrim` hipotezi ilk sırada gelir. Yukarıdaki sorular `düşünen insan` olmanın gereğidir. Bu soruların ortaya çıkmasına sebep, insandaki `merak hissi`dir. Bütün icat ve keşif¬lerin, arkasında yatan itici güç, merak hissinden kaynaklanan araştırma ve inceleme aşkıdır. İçinde bulunduğumuz dünyayı ve kâinatı bu merak hissiyle incelemeye koyulur, bilgiler toplar, bunları akıl ve mantık süz¬gecinden geçirerek değerlendiririz. Bu şekilde elde edilen bilgilerin bir kısmı bizim için çok mühim olmayan, hayatımızda müspet veya menfî bir tesiri görülmeyecek, sadece o mevzuda ihtisas yapanları alâkadar edecek mâlumâtlar olabilir. Mesela, radyo dalgalarının nasıl yayıldığı veya uydu antenlerinin nasıl çalıştığı, bir gıda mühendisi için çok önemli değildir. Aynışekilde bir elektronik mühendisi de gıdalarda üreyen bir bakterinin hangi toksinleri salgıladığını çok merak etmez, ancak gıda zehirlenmesine maruz kalırsa tedavi için hekime gider ve ilaçlarını alır. Ancak insan olan herkesi ilgilendiren, bu dünya`daki varlık sebebimiz, nasıl var olduğumuz ve gelecekte ne olacağımız gibi sorular hiçbir zaman gündemimizden düşmez. Değişik zamanlarda farklışekillerde hep karşımıza çıkan bu sorulara karşı verilen cevapları vicdanımızın derinliklerinden gelen çok kuvvetli bir merciye tasdik ettirerek, akıl ve kalb gibi bütün latifelerimizle bir itminan duygusu bekleriz. Vicdanımızla birlikte, aklımızıve mantığımızı kullanarak bütün bir ruh huzuruna kavuşmamız için yuka¬rıdaki soruların sorulması ve doyurucu cevaplar alınması gereklidir. Müsait vasatını bulamadığı için bu tip mevzulara uzak kalmış ve tahsil görmemiş birisi bu sorulara karşı çok fazla merak duymayabilir, büyük¬lerinden duydukları bilgiler kendisine yetecek kadar bir tatmin hissi hâsıl edebilir. İman ettiği kadar huzur bulur. Dininden şüphe etmez, Allah`ın (c.c.) her şeyi istediği gibi yaratıp yok edebileceğine iman eder ve rahat¬lar. Ancak dünyayı küçük bir köy hâline dönüştüren haberleşme vasıtaları, her türlü ilmî tartışmayı ve soruları en ücra köylere kadar yaygınlaştıran eğitim faaliyetleri, bu tip bir insana rastlama ihtimalimizi azaltmaktadır. Artık her türlü bilgi, yalan veya doğru, başta TV olmak üzere her türlü medya vasıtasıyla insanlara ulaşmaktadır. Tabii bu medya bombardımanıaltında bazı sorularımız cevaplanırken, çok hayatî olan ve dünya görüşü¬müzü şekillendirecek, temel düşünce dinamiklerimizle ilgili pek çok yanlışbilgi ve peşin hükümlü yorumlarla da kafalarımız karıştırılmakta, düşünce dünyalarımız altüst edilmektedir. Bütün dünyayı tesiri altına almış bu medya bombardımanının hasıl ettiği havayla birçok insanın zihin dünyası karışmış, temel inanç dinamikleri sarsılmıştır. Aldatıcı propagandalar tesiriyle zihinlerde oluşturulan `Din ve Bilim`in çatıştığı, insan dahil olmak üzere bütün varlıkların kendi kendine, tesadüfen oluştuğu ve evrimleştiği düşüncesi, dünyayı büyük bir çöküşün eşiğine getirmiştir. İnsanoğlunun dünyaya gelişiyle başlayan teizm-ateizm mücadelesinde `bilim ve teknoloji` gibi iki önemli silah, hâkim materyalist felsefî akımlar öncülüğünde, medyanın da desteği ile ateizm için kullanıl¬maktadır. Ateizmin en temel iddiaları olan maddecilik, tesadüf ve tabiat gibi kavramlar Antik Yunan`dan bugüne hiç değişmedi. Sadece `bilim` ile yaldızlanıp kılık değiştirilerek insanlar aldatılmakta, nesiller iman ve inanç boşluğuna atılmakta, neticede bütün bir cemiyet bu inanç bunalımlarıiçine girerek dünyayı felakete sürükleyecek bir sona doğru koşmaktadır. Biyolojik bir hipotez olduğu hâlde bugün tamamen bir dünya görüşü hâline getirilen ve inanmaları için kitlelere dayatılarak bütün bir toplumu sarsan `evrim düşüncesinin` ne kadar ilmî olup olmadığı, içindeki yalanlar ve gerçekler, yapılan çarpıtmalar ve taraflı yorumlar kitabımızda sırasıyla sorular hâlinde ele alınacaktır. Prof. Dr. Arif SARSILMAZ İŞTE KİTAPTA ELE ALINAN KONU BAŞLIKLARI • YARATILIŞ VE EVRİM TARTIŞMASI NİÇİN İMÂN-İNKÂR VEYA TEİZM-ATEİZM TARTIŞMASINA YOL AÇIYOR? • EVRİM BİR BİLİM Mİ, YOKSA BİR İNANÇ KONUSU MUDUR? • EVRİM BİR DİN GİBİİNANÇ MEVZUU İSE, BİLİM KİTAPLARINA NASIL GİRMİŞ VE NASIL SAVUNULMAKTADIR? • EVRİMİN BU DERECE ÖNE ÇIKARILMASINDA DARWİN`İN ROLÜ NE OLDU? • EVRİMİN TEMEL İDDİALARI NELERDİR? • EVRİM DÜŞÜNCESİ, YAPISI BAKIMINDAN BİR HİPOTEZ Mİ, BİR TEORİ Mİ, YOKSA İSPATLANMIŞ BİR KANUN MUDUR? • EVRİM `BİLİMSEL` BİR TEORİ MİDİR? • EVRİM, BİLİMSEL DEĞİLSE, YERYÜZÜNDEKİ HAYATI NASIL İZAH EDEBİLİRİZ? • HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI İZAH İÇİN ORTAYA ATILAN BİRİNCİİDDİA HANGİSİDİR? • DARWİN`DEN ÖNCE EVRİM DÜŞÜNCESİNİ GÜNDEME GETİRENLERİN BAŞINDA LAMARCK GELİYOR. LAMARCK`IN DÜŞÜNCE ÇERÇEVESİNİ NEREYE KOYABİLİRİZ? • ÇIKIŞINDAN BUGÜNE KADAR EVRİM DÜŞÜNCESİ, TOPLUM KESİMLERİNDE KABUL GÖRMESİ VEYA KARŞI ÇIKILMASI AÇISINDAN HANGİ SAFHALARDAN GEÇMİŞTİR? • EVRİMİN OLDUĞUNU İDDİA EDENLERİN DAYANDIĞI BİYOLOJİK MEKANİZMALAR NELERDİR? • TABİİ SELEKSİYON`UN HAKİKATİ VE MÂHİYETİ NEDİR? • TABİİ SELEKSİYON DÜŞÜNCESİ DARWİN`DE NASIL DOĞMUŞ OLABİLİR? • BİR ORGANİZMADAKİ MİLYONLARCA GENDEN BAZISININ HUSUSİ OLARAK SEÇİLİP MUTASYONA MARUZ KALMASI MÜMKÜN OLABİLİR Mİ? • KALITIM DEDİĞİMİZ, BİYOLOJİK VE FİZİKÎ ÖZELLİKLERİN GENLER VASITASIYLA AKTARILMASI, EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • EVRİMCİLERCE ÇOK SIK KULLANILAN`MUTASYON` NEDİR? • MUTASYONLAR EVRİME SEBEP OLABİLİR Mİ? • BAZI MUTASYONLARIN FAYDALI VE EVRİME KATKISI OLABİLECEĞİ İDDİALARI NE DERECE DOĞRUDUR? • MUTASYONLA BAKTERİLER YENİ BİR CANLI TÜRÜNE Mİ DÖNÜŞÜYOR; YOKSA TÜR İÇİNDE YENİ IRKLAR MI MEYDANA GELİYOR? • MEYVE SİNEKLERİİLE YAPILAN DENEYLER HANGİ ÖLÇÜDE BAŞARILI OLMUŞTUR? • MAKROMUTASYONLARLA EVRİM MEYDANA GELEBİLİR Mİ? • DARWİN ZAMANINDA MUTASYONLAR BİLİNMEDİĞİNE GÖRE, TÜRLERDE DEĞİŞİKLİK ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNİN SEBEBİ NE OLMUŞTUR? • TABİİ SELEKSİYONLA EVRİMİN İZAHINDA İLERİ SÜRÜLEN DELİLLER NE KADAR İNANDIRICIDIR? • TABİİ SELEKSİYON İLE `İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK` ANLAYIŞI TELİF EDİLEBİLİR Mİ? • TABİİ SELEKSİYONUN YARATILIŞ İNANCINA GÖRE YORUMU NASILDIR? • HAYATTA KALANLAR SAHİP OLDUKLARI DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİYLE YENİ BİR TÜRE DÖNÜŞEMEZLER Mİ? • SELEKSİYONLA BİRLİKTE İŞ GÖRDÜĞÜ İLERİ SÜRÜLEN ADAPTASYONUN MÂHİYETİ NEDİR? • BİR CANLI GRUBUNUN BELLİ BİR FORMA SAHİP OLUŞU, ONUN DEĞİŞMEDİĞİNİGÖSTERİR Mİ? • BAZI CANLILARDA ZAYIFLARIN DA YAŞAMASINI VE FEDAKÂRLIK DAVRANIŞINI TABİİ SELEKSİYONLA NASIL İZAH EDERİZ? • BUGÜNKÜ GENETİK BİLGİLERİMİZ IŞIĞINDA TABİİ SELEKSİYON VE ADAPTASYO¬NUN EVRİMCİ YORUMU DIŞINDAKİ GERÇEK BİYOLOJİK DEĞERİ NEDİR? • ADAPTASYON VE TABİİ SELEKSİYON MEKANİZMALARI İLE BİRLİKTE İŞLEYEN İZOLASYONUN MAHİYETİ VE CANLILARIN DEĞİŞMESİNE KATKISI NEDİR? • DARWİN`İN İSPİNOZLARI EVRİME DELİL OLABİLİR Mİ? • BİYOLOJİK DEĞİŞMENİN SINIRLARI NEDİR? • MEKANİZMA OLARAK İLERİ SÜRÜLEN BİYOLOJİK PRENSİPLERLE BİR `EVRİM` OLMADIĞINA GÖRE`EVRİME DELİL` OLARAK GÖSTERİLENLER NEDİR? • EVRİMCİLERİN DELİL ADINA EN ÇOK KULLANDIKLARI HUSUSLAR FOSİLLER OLDUĞU İÇİN PALEONTOLOJİ BU HUSUSTA NE DİYOR? • BİRBİRİNDEN TÜREDİĞİİDDİA EDİLEN FARKLI GRUPLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLLERİ BULUNDU MU? • GEÇMİŞ JEOLOJİK DÖNEMLERE AİT TABAKALARDA DEVAMLILIK VE TÜRLERİN ARDI ARDINA TÜREYİŞİ Mİ, YOKSA KESİKLİKLER VE ÇEŞİTLİ GRUPLARIN BİR ARADA ÂNİYARATILIŞI MI GÖZE ÇARPIYOR? • FOSİL KAYITLARI BİTKİLER HAKKINDA NE SÖYLÜYOR? • BALIKLARIN ORTAYA ÇIKIŞI VE AMFİBİLERLE ORTAK BİR ATADAN GELDİKLERİ HUSUSUNDA FOSİL KAYITLARI YETERLİ Mİ? • KARADAN SUYA VEYA SUDAN KARAYA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • KARA HAYATI İLE SU HAYATI ARASINDA GEÇİŞ TÜRLERİ NİÇİN MÜMKÜN OLMASIN? • OMURGASIZLARDAN OMURGALILARA GEÇİŞ MÜMKÜN MÜ? • SADECE KEMİKLERİN FOSİLİ BÜTÜN BİR BİYOLOJİYİİZAHA YETERLİ MİDİR? • FOSİLLERİN TEDRİCİ BİR ŞEKİLDE BİRBİRİNİ TAKİP ETTİĞİNİ SÖYLEYEBİLİR MİYİZ? • SÜRÜNGENLERLE KUŞLAR ARASINDA GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK BAHSEDİLEN ARCHAEOPTERYX`İN DURUMU NEDİR? • BAZI FOSİLLERİN MEMELİİLE SÜRÜNGEN ARASI GEÇİŞ OLDUĞU SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • ATIN KÖPEK BÜYÜKLÜĞÜNDE BİR HAYVANDAN EVRİMLEŞTİĞİ SÖYLENTİSİGERÇEĞİ NE ÖLÇÜDE YANSITMAKTADIR? • `SIÇRAMALI EVRİM` (PUNCTUATED EQUILIBRIUM) NE DEMEKTİR? • SIÇRAMALI EVRİMİN YANLIŞ OLDUĞUNU NASIL ANLATABİLİRİZ? • KLADİZM VE SIÇRAMALI EVRİM ANLAYIŞI NE GETİRMİŞTİR? • BU DURUMDA TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI GİBİ DÜŞÜNCEYE GELİNMİYOR MU? • `TÜRLERİN ÂNİDEN ORTAYA ÇIKIŞI` TEORİSİ MARKSİST BİR DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ MÜ? • EVRİMİİSPAT İÇİN YAPILAN PALEONTOLOJİK ÇALIŞMALAR BİLİMİN ÖLÇÜLERİNE UYUYOR MU? • İNSAN MAYMUN ARASINDAKİ EVRİM TARTIŞMALARININ DURUMU NE GÖSTERİYOR? • HOMİNİD, PRİMAT, HOMO SAPIENES GİBİ TABİRLERİİNSAN İÇİN KULLANMAK NE DERECE DOĞRUDUR? • BİR HOMİNİD`İ DİĞER PRİMATLARDAN AYIRAN HUSUSİYETLER NELERDİR? • İNSANIN MUHAKKAK BİR MAYMUNLA AKRABA OLMASI PEŞİN FİKRİNDEN HAREKETLE YAPILAN YORUMLAR HADDİNİ AŞAN BİR GENELLEME OLMUYOR MU? • DÜNYA`NIN YAŞI EVRİM SÜREÇLERİYLE İNSAN GİBİ BİR TÜRÜN MEYDANA GELİŞİNE İMKÂN VERECEK KADAR UZUN MUDUR? • SIK SIK YENİİNSAN MAYMUN FOSİLLERİ BULUNDUĞU İDDİA EDİLİYOR, BU DURUM BİR KARIŞIKLIK MEYDANA GETİRMİYOR MU? • MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE GENETİK NE DİYOR? • AKRABA OLDUĞU İDDİA EDİLEN CANLILAR ARASINDA KROMOZOM SAYISI VE DNA MİKTARLARI BAKIMINDAN BİR YAKINLIK VEYA BENZERLİK OLDUĞU, DOLAYISIYLA BİRBİRİNDEN TÜREYEBİLECEĞİİDDİASI DOĞRU MUDUR? • SON YILLARDA HURDA DNA`LAR VE PSEUDOGENLER(YALANCI GEN) GÜNDEME GELİYOR VE BUNLARIN GEÇMİŞ ATALARDAN KALAN, FAKAT KULLANILMAYAN DNA PARÇALARI OLDUĞUNDAN BAHSEDİLİYOR. BU HUSUSTAKİ BİLGİLER NE DERECE DOĞRUDUR? • CANLILARIN FARKLI ORGANLARININ, GENLERİNİN VEYA PROTEİNLERİNİN BİRBİRİNE BENZER OLMASI NE MÂNÂYA GELİYOR? BUNLAR, BÜTÜN CANLILARIN ORTAK BİR ATADAN GELDİĞİNİ SAVUNAN DARWİNİZM İÇİN BİR DELİL SAYILABİLİR Mİ? • OMURGALI EMBRİYOLARINDA SOLUNGAÇ YARIKLARININ BULUNDUĞU ÖNE SÜRÜLEREK İNSANIN SOYAĞACININ BAŞINDA BALIKLARIN OLDUĞU, DAHA SONRA DA, AMFİBİ, SÜRÜN-GEN VE KUŞ SAFHALARINDAN GEÇTİĞİMİZ İDDİASI NE KADAR DOĞRUDUR? • EMBRİYOLOJİK GELİŞME SIRASINDA MEVCUT BAZI ORGANLARIN KULLANILMADIĞI İÇİN KÖRELDİĞİİDDİALARI HAKKINDA NE DENİLEBİLİR? • KARŞILAŞTIRMALI ANATOMİDE, ATIN AYAĞI İLE İNSANIN AYAĞI, KUŞUN KANADI İLE YARASANIN KANADI VEYA YUNUS BALIĞININ YÜZGECİ HOMOLOG OLARAK BİRBİRİNDEN TÜREMİŞ BİÇİMDE ANLA¬TILIRKEN; BÖCEK KANADI BUNLARLA ANALOG ORGAN OLARAK ANLATILIYOR BU NE DEMEKTİR? • FOSİLLERİN YAŞ TAYİNLERİ HUSUSUNDA ZAMAN ZAMAN FARKLILIKLAR GÖRÜLMEKTEDİR. BUNUN SEBEPLERİ NELERDİR? • HANGİ YAŞ TAYİN METOTLARI VARDIR VE BUNLARIN GERÇEKLİKLERİ NE ÖLÇÜDE DOĞRUDUR? • DİĞER YAŞ TAYİN METOTLARINDAKİ EKSİKLİKLER NELERDİR? • KARBON -14 METODU İLE YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ TAMAMEN YANLIŞ MIDIR, YOKSA ÇOK YAKIN TARİHLERİ BELİRLEMEK İÇİN DE KULLANILABİLİR Mİ? • KARBON -14 METODUYLA YAPILAN YAŞ TAYİNLERİ 50.000 YILDAN DAHA GEÇMİŞ DÖNEMLER İÇİN NE KADAR GÜVENİLİRDİR? BİZE GEÇMİŞLE İLGİLİ NE ÖLÇÜDE SIHHATLİ BİLGİ VERMEKTEDİR? • AĞAÇLARIN BÜYÜME HALKALARININ KARBON-14 METODUNU DESTEKLEDİĞİ İDDİASI NEREDEN KAYNAKLANMAKTADIR? • POZİTİF BİR BİLİM OLAN JEOLOJİ, KİMYA VEYA ASTROFİZİK GİBİ KONULAR¬DA ÇARPITMA VEYA SENARYOYA GÖRE ISMARLAMA YAŞ TAYİNLERİNASIL YAPILABİLİR? • DARWİNCİLER YERYÜZÜNDEKİ HAYATIN ORTAYA ÇIKIŞINI DEVAMLI VE KESİKSİZ BİR SÜREÇ OLARAK KABUL ETTİKLERİNDEN `TESADÜFEN` DE OLSA, YAVAŞ YAVAŞ BİR EVRİMLEŞMEYİMÜMKÜN GÖRÜYORLAR. YARATILIŞIN GERÇEKLEŞMESİNDE BİR DEVAMLILIK MI MEVCUT¬TUR? YOKSA KESİKLİKLER VE TOPLU YARATILIŞLAR MI GÖRÜLMEKTEDİR? • TOPLU YOK OLUŞLARIN OLDUĞUNU VE SEBEPLERİNİ GÖSTEREN BİLGİLER MEVCUT MU? • EVRİM HİPOTEZİ SADECE CANLILAR ÂLEMİNDE GEÇERLİ OLARAK GÖRÜLEN BİR DÜŞÜNCE MİDİR? • KÂİNAT TELAKKİSİİLE EVRİM DÜŞÜNCESİ ARASINDA BİR MÜNASEBET VAR MIDIR? • CANLILARIN YARATILMASINDAN ÖNCE CANSIZ TABİATIN BİR ORGANİK EVRİM GEÇİRDİĞİİDDİASININ İSPATI İÇİN UĞRAŞAN EVRİMCİLERİN, KÂİNATIN İLK YARATILMAYA BAŞLAMASINDAN İTİBAREN ORTAYA ÇIKAN BÜTÜN GELİŞMELERİİNCELEYİP HÜKÜM VERMELERİ GEREKMEZ Mİ? • `BİG-BANG` TEORİSİNİN YARATILIŞI DESTEKLEDİĞİ DÜŞÜNCESİNE NASIL VARIYORUZ? • İLK ATOM ÇEKİRDEĞİNİN YARATILIŞI VE ATOMUN DOĞUŞU HANGİ SAFHADA GERÇEKLEŞİYOR? • İLK ATOMLARIN YARATILMASINDAN SONRAKİ TAHMİNİ SÜREÇTE NELER OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜYOR? • AMİNOASİT VE PROTEİN GİBİ HÜCREYE GÖRE ÇOK BASİT SAYILABİLECEK MOLEKÜLLER BİLE ŞUURSUZ VE AKILSIZ EVRİM MEKANİZMALARIYLA KENDİKENDİNE ORTAYA ÇIKAMAYACAĞINA GÖRE HÜCRENİN ALT BİRİMLERİ OLAN, ORGANELLER VE HÜCRE NASIL OLUŞABİLİR? • EVRİM TARTIŞMASININ TEMELİ AĞIRLIKLI OLARAK İHTİMAL VE TESADÜF KAVRAMLARI ETRAFINDA MI ŞEKİLLENİYOR? • ACABA MEVCUT CANLILARIN TESADÜFÎ MUTASYONLARLA DEĞİŞME İMKÂNI OLAMAZ MI? • DARWİNİZM`İ BİYOLOJİNİN REDDEDİLEMEZ BİR PARÇASI GİBİ GÖSTERME GAYRETLERİNİN SEBEBİ NEDİR? • DARWİNİZM`E KARŞI ÇIKIŞLAR KARŞISINDA, BU HİPOTEZİ SAVUNANLARIN DA BOŞ DURACAĞI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ? NE GİBİ YENİ ÇIKIŞLAR YAPABİLİRLER VE KARŞILAŞABİLECEKLERİ EN BÜYÜK SIKINTILARI NELERDİR? • `DARWİNİZM`İ ÇÜRÜTÜYORSUNUZ FAKAT YERİNE BİR MODEL KOYMUYORSUNUZ. EVRİM, VAR OLUŞA DAİR ŞÖYLE VEYA BÖYLE BİR ŞEYLER SÖYLÜYOR; SİZ SADECE YIKIYOR FAKAT YARATILIŞ ADINA BİR MEKANİZMA TESİS ETMİYORSUNUZ!` ŞEKLİNDEKİ TENKİTLERE NASIL CEVAP VERİLEBİLİR? • EVRİME KARŞI ÇIKMA ANLAYIŞININ DÎNÎ KAYNAKLI OLDUĞU, İLMÎ ARAŞTIRMA¬LARDA VE MEDENİYETİN GELİŞMESİNDE ENGELLEYİCİ GÖRÜLDÜĞÜ, İNSANLARI TEMBELLİĞE İTTİĞİ GİBİİDDİALAR NE KADAR GEÇERLİDİR? • EVRİM - YARATILIŞ KAVGASI, İLK ÖNCE BATIDA MUKADDES KİTAP OLAN İNCİL İLE BİLİM ADAMLARI ARASINDA ÇIKMIŞTIR. İSLAM`IN BU AÇIDAN FARKLI YÖNLERİ VE VAAD ETTİKLERİ VAR MI? • BİLHASSA ABD`DE BİRÇOK ÖZEL VAKIF VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNÜN EVRİM DÜŞÜNCE-SİNE KARŞI OLARAK ÇIKARDIĞI CİDDİ BOYUTLARA ULAŞAN BİLGİ VE BELGELER KARŞISIN¬DA DARWİNİZM İNANCI ŞU ANDA TARAFTAR MI TOPLUYOR, YOKSA TERK Mİ EDİLİYOR? • OBJEKTİF VEYA NÖTR OLMASI GEREKEN BİLİMİN ATEİZM İÇİN KULLANILDIĞINI, `YARATILIŞVE EVRİM` TARTIŞMALARININ ALTINDA, İDEOLOJİK VE FELSEFÎ BİR TABANA YASLANAN DÜNYA GÖRÜŞLERİ OLDUĞUNU ANLAMIŞ BULUNMAKTAYIZ. BUNUN YANINDA; ACABA`EVRİM HİPOTEZİ`NİN BİLİM VE DÜŞÜNCE TARİHİ BAKIMINDAN VEYA BİYOLOJİK PRENSİPLER AÇISINDAN BİR KATKISI VAR MIDIR? HİÇ FAYDASI OLMAMIŞTIR DENİLEBİLİR Mİ? • ÜNİVERSİTELERİN BİYOLOJİ BÖLÜMLERİNDE VE ORTA ÖĞRETİMDE EVRİM KONUSU HANGİ AĞIRLIKTA İŞLENMELİ, EVRİMDEN HİÇ Mİ BAHSEDİLMEMELİ? TÜRKİYE`DE BU HUSUSTA SIKINTILAR VAR MI, VARSA SEBEBLERİ NELERDİR VE NE ŞEKİLDE DÜZELTİLEBİLİR?  

http://www.biyologlar.com/110-soruda-yaratilis-ve-evrim-tartismasi

Artropodların Zararlı Etkileri

Artropodların konaklarına (Konak: Artropodları üzerinde veya içinde taşıyan omurgalı canlılar yani insan ve hayvanlara verilen isimdir.) zararlı etkileri 2 grupta toplanmaktadır. Bunlar; A) Artropodların direkt olarak neden olduğu zararlı etkiler: a-1) Konaklarını rahatsız etmeleri: Ektoparazit artropodlar genellikle konak üzerinde gezerken ya da yakınında uçarken onu rahatsız eder ve normal fonksiyonlarını görmesini engeller. Örneğin Mallophaga takımındaki bitler kanatlıların üzerinde gezerken onları huzursuz eder, yeterli besin almasını engeller, stres ve verim düşüklüğüne sebep olur. Meradaki ineklerin çevresinde uçuşan Hypoderma ve Tabanus cinsi sinekler onları huzursuz eder ve hayvanların sağa sola kaçışmasına neden olur ve dolayısı ile özellikle sığırların meradan yararlanmasına engel olduğu için verim kaybına ve hatta bu kaçışmalar esnasında abortlara neden olabilirler. a-2) Soyucu sömürücü etkileri: Artropodun konakçısından kan, lenf ve doku sıvılarını emmesi veya kan emme sırasında böcek tarafından çıkarılan antikoagülant madde etkisiyle kanamanın uzun süre devam etmesiyle olur. Artropod az sayıda olduğunda bu etki önemsenmeyebilirse de çok sayıda olduğunda (Ör: Kene, Tabanus cinsi sinekler gibi) kan emme sonucu anemi meydana gelmekte ve hatta hayvanların ölümüne neden olabilmektedir. Bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan kenelerin, yumurtlamak için kan emmek zorunda olan dişi sivrisineklerin konaklarından kan emmeleri sömürücü bir etkidir. a-3) Dermatozlara neden olmaları: Artropodların konakçısını ısırma ya da sokması sonucu veya konak derisini istila etmesi neticesinde değişik derecede deri irritasyonlarına ve dolayısıyla dermatozlara neden olurlar. İrritasyonlar artropodların allerjik ve toksik etkileri sonucunda meydana gelebilir. Deri irritasyonu ya sivrisinek, pire, kan emici bitler gibi sokucu artropodlardan ya da uyuz etkeni olan ve deri içinde oyuk ve tüneller açan artropodlardan meydana gelir. Tabanus’ların hayvanlardan kan emerken deride oluşturdukları yaralar ve Hypoderma sineklerinin larvalarının sığırların vücudunda göçleri sırasında sırt derisi altına yerleşip deriyi delmeleri sonucu oluşan bozukluklar bir traumatik etkidir. a-4) Myiasis ve bununla ilgili bozukluklar: İnsecta sınıfı Diptera takımındaki bazı sinek larvalarının insan veya hayvanların organ veya dokularını istila etmelerine myiasis adı verilir. Zorunlu, fakültatif ve rastlansal myiasis olarak ya da larvaların yerleştiği anatomik bölgeye göre cuticol, gastricol, cavicol myiasis olarak sınıflandırılır. Bu larvalar direkt olarak kendileri doku ve organlarda zararlı olduğu gibi larvalar konakta biyolojik gelişmeleri esnasında da yan etkiler oluşturabilirler. Hypodermosisde parapleji, meteorismus görülmesi, tek tırnaklılarda gastricol myiasisde vakalarında stomatitis ve peritonitis görülmesi bunlara örnek verilebilir. Yine Hypoderma larlavarının özellikle sığırların sırt derisi altında açmış olduğu deliklerden dolayı dericilik sektöründe meydana gelen ekonomik kayıplar sinek larvalarının neden olduğu diğer zararlı etkilerdir. Ayrıca özellikle koyunlarda yaygın olarak görülen görülen cavicol myiasisde ise Oestrus ovis larvalarının sinüsler ve burun konhalarına yerleşerek tahribat yapması, hatta ethmoid kemiği de delerek beyine gitmesi ve sinirsel bozukluklara sebep olması önemli zararlı etkilerdir. a-5) Artropodların zehirli etkileri: Parazit olan ve olmayan artropodların toksik etkileri olmak üzere iki grupta incelenir. 1) Parazit olan artropodun beslenmek için konakçısını soktuğunda bıraktığı sekretlerden oluşan toksikozlar. Örneğin; bazı kene türlerinin kan emme esnasında salgıladıkları tükrük hayvanlarda sinir sistemini etkileyerek felçlere ve hatta ölümlere bile neden olabilmektedir. Ayrıca insecta sınıfındaki sivrisinek ve tahta kurularının kan emmeleri esnasında deride oluşturdukları zayıflık ve şiddetli kaşıntı da toksik etkidir. 2) Parazit olmayan arı, çıyan, örümcek ve akrep gibi artropodların özel zehir bezlerinde bulunan zehirlerle meydana gelen toksik etkidir. Bu zehir artropodun saldırı veya savunma araçlarından olup, özelliği ani etki yapması ve şiddetli acı vermesidir. a-6) Artropodların allerjik etkileri: Bazı artropodlar, konakları üzerinde gezinme ve kan emmeleri esnasında allerjik bozukluklara yol açarlar. İnsanlarda tahta kurularının deride gezinmeleri sonucu bütün vücutta şiddetli kaşıntı ve deride kırmızı kabarcıklar (ürtikerlere) oluşması allerjik bir etkidir. Allerjik reaksiyonların şiddeti kişinin dispozisyonuna bağlıdır. Aynı tür artropoda maruz kalan değişik fertlerde değişik şiddette ortaya çıkar. Ayrıca allerjik reaksiyonlarda allergenle daha önceki temas süresi ve allergene maruz kalma şeklide önemlidir. Artropodal alerjik etkiler eksternal veya parenteral yola göre de değişir. Artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar 2 şekilde görülür. a) Parazit olmayan artropodlardan ileri gelen allerjik reaksiyonlar. Bunlar artropodun vücutları veya sekretleriyle ilgilir. Hamam böcekleri ve Dermatophagoutes cinsine bağlı ev tozu akarları örnek verilebilir. b) Parazit olan artropodlardan iler gelen allerjik reaksiyonlar. Örneğin; sivrisinek ve pire gibi insektlerin kan emmek için konakları soktuklarında bıraktıkları tükrük salgısından ileri gelir. Ayrıca tırtılların oluşturduğu etkiler toksik, mekanik veya allerjik bir nedenle oluşmaktadır. B) Artropodların hastalık etkenlerini taşımaları (vektör veya arakonakçı) ile ilgili olarak yaptığı zararlı etkiler: Hastalık etkenlerini aynı veya farklı konaklar arasında aktif olarak nakledip bulaştıran omurgasız canlılara yani artropodlara vektör adı verilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus bütün artropodların vektör olmadığı ancak vektör tanımlaması içinde geçen türlerin artropod olduğudur. Arakonak ise hastalık etkenlerinin daha çok genç şekillerini veya larva formlarını vücudunda taşıyan ve omurgalı konaklara pasif olarak bulaşmasını sağlayan artropodlardır. Theileria sp. etkenlerinin vektörü keneler, Dipylidium caninum adlı cestodun arakonağı pirelerdir. Artropodlar hastalık etkenlerini bulaştırmaları yönünden 4 gruba ayrılır. 1) Mekanik taşıyıcı: Bu gruptaki artropodlar hastalık etkenlerini yoğun olarak bulunduğu yerlerden vücutlarına bulaştırmak süratiyle çevreye ve hatta gıdalara mekanik olarak yayarlar. Nakil olayı az çok tesadüfe bağlıdır. Mekanik taşıyıcılar patojen etkenlerin bulaşmasında tali bir rol oynarlar. Örn : Dışkı ile temasta bulunan hamam böcekleri ve kara sinekler amipli dizanteri etkeni olan Entamoeba histolytica kistlerini gıdalara naklederler. Bu tip bulaşık gıdaların insanlar tarafından yenilmesi ile de kistler sindirim kanalına girerek hastalığın oluşmasına yol açarlar. 2) Biyolojik vektör: Bu tip vektörlerde, patojen etkenler artropod vücudunda biyolojik gelişme geçirdikten sonra başka bir konağa aktif olarak nakledilir. Örn : Sivrisineklerin sıtma etkeni olan Plasmodium 'ları, bulaştırması ile lxodidae ailesindeki mera kenelerinin Babesia ve Theileria türlerini bulaştırması örnek olarak verilebilir. Sivrisinekler malaryalı insanlardan kan emerken sıtma etkenlerinin erkek ve dişi gamontlarını alırlar. Bunlar sivrisineğin midesinde bir gelişim devresi geçirdikten sonra oluşan sporozoitler tükrük bezlerine yerleşir. Sivrisineğin başka bir insandan kan emmesi ileverilen sporozoitler ile enfeksiyon oluşur. Bu tip biyolojik vektör olarak hastalık etkenini taşıma olayı; artropodun vücudunun ön tarafından olan biyolojik nakildir (salivarial). Chagas hastalığı etkeni olan Trypanosoma cruzi ise konik burunlu tahta kuruları olan Triatoma ve Rhodnius cinsi artropodlar tarafından ve bunların arka tarafından (dışkının deriye bırakılması ile) biyolojik olarak bulaştırılır (sterkorariyal). 3) Mekanik vektör: Patojen etken vektör de bir biyolojik gelişme geçirmeden diğer konaklara bulaşabiliyorsa bu tip vektörlere mekanik vektör adı verilir. Yani vektör hastalık etkenini aldıktan kısa bir süre sonra başka bir konağa bulaştırılır. Örn : Kan emen sineklerden Tabanus veya Stomoxys'lar sığırlardan kan emmeleri esnasında Trypanosoma evansi'yi alırlar. Kısa bir süre içinde bu insectler diğer bir sığırdan kan emerken hortumlarına bulaşık bulunan trypanosomaları ona naklederler. Hastalık etkenlerinin bu tip taşınması olayı kan emme süratiyle olan mekaniksel nakildir. Yukarıda Anlatılan biyolojik ve mekanik vektörler hastalık etkenlerini bulaştırma yönleri dikkate alındığında zorunlu vektörler olarak da tanımlanırlar. 4) Arakonakçı (Arakonak): Bir parazitin bir gelişme dönemini taşıyan ve sonkonağa ulaşmasında pasif olarak görev yapan artropodlardır. Örn: Köpek piresi olan Ctenocephalides canis'in köpek şeritlerinden Dipylidium caninum'a arakonaklık yapması. Arthropodolojide erişkin form omurgalıdaysa omurgalı sonkonak, erişkin form omurgasızdaysa omurgasız sonkonak olarak tanımlanır. Ancak bu tip adlandırmaya karşı görüşlerde vardır. Erişkin form omurgasızda ise daha yüksek yapılı olan canlı yani omurgalı insan veya hayvan sonkonak olarak adlandırılır. Artropodların taşıyıp bulaştırdıkları enfeksiyon etkenleri: Artropodlar; protozoonlar, bakteriler, helmintler, riketsiyalar ve viruslar olmak üzere bakteriyel ve paraziter hastalık etkenlerini arakonak, vektör veya mekanik taşıyıcı olarak taşırlar. Artropodların enfeksiyon etkenlerini konakçıya veriş biçimleri: a) Mide içeriğinde bulunan patojen etkenleri ağız organelleri ile kusma şeklinde konağa verme şekliyle olur. Örn: Fare piresi (Xenopsylla cheopis) veba hastalığı etkeni olan Pasteurella (Yersinia) pestis'i ve Phlebotomus'ların (tatarcık sineği) Leishmania'ları konaklarına veriş biçimi gibi. b) Tükrük bezleri salgısındaki etkenleri ağız organelleri yardımı ile sokmak süratiyle konağa verme. Örn : Sivrisinekler Plasmodium 'ları, keneler Babesia ve Theileria 'ları bu şekilde verirler. c) Patojen etkenlerin vücut duvarından özellikle de ağız organelleri kenarından dışarı sızması ile konağa bulaştırılması. Örn : Sivrisineklerin filariyal nematodları bulaştırması. d) Artropodların bulaşık vücut kısımlarıyla etkenlerin konaklara bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin kanatlı çiçeğini, Chrysops türlerinin tularemiyi bulaştırması. e) Patojen etkenlerin artropodun ekskresyon sıvılarıyla konaklara bulaşması. Örn : Argasidae ailesindeki mesken keneleri virus ve spiroketaları coxal bezleriyle dışarı atarak konaklara bulaştırırlar. f) Enfekte dışkının konakçı derisi üzerindeki sıyrıklara veya konjuktivalara bırakılmasıyla bulaştırma. Örn : Triatoma cinsi uçan tahta kurularının Trypanosoma cruzi'yi bulaştırması. g) Patojen etkenle enfekte artropodun konak tarafından yenmesi veya artropodun konakçı üzerinde ezilmesiyle etkenlerin konaklara bulaşması. Örn : Farelerin pireleri yiyerek Trypanosoma lewisi ile enfekte olması, köpeklerin pireleri yiyerek Dipylidium caninum 'la enfekte olmaları gibi. Artropodların hastalık etkenlerini nakletme şekilleri: a) Transstadiyal nakil: Artropodun gelişme dönemlerinin herhangi bir safhasında iken aldığı enfeksiyon etkenlerini daha sonraki gelişme dönemlerine geçirmesi ve bu gelişme döneminde iken başka bir konaktan beslenirken etkenleri nakletmesine transstadiyal nakil ya da trasstadiyal bulaşma adı verilir. Örn : Ixodidae ailesindeki kenelerin theileriosis etkenlerini bulaştırması. b) Transovariyal nakil: Artropodun, bir jenerasyonda konaktan beslenirken aldığı etkenleri daha sonraki jenerasyonlarına aktarması ve bu jenerasyonda başka bir konaktan kan emerken etkenleri bulaştırmasına transovariyal nakil ya da transovariyal bulaşma denir. Bu bulaşma şekli bazen 8-10 jenerasyon devam edebilir. Örn : Kenelerin (Boophilus sp) babesiosis etkenlerini bulaştırması. Kene bir konaktan kan emerken etkenleri alır. Bu etkenler kene vücudunda gelişme dönemi geçirerek kenenin ovaryumlarına geçer. Kene enfekte yumurtalar bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar da enfektedir. Bu durum nesil boyu devam eder ve kan emerken etkenleri başka konağa nakleder. c) Monohomostadiyal nakil: Artropodun aynı gelişme dönemi içinde konaktan aldığı etkenleri başka bir konağa bulaştırması. Örn : Sivrisineklerin Plasmodium 'ları bulaştırması. d) Transsexuel nakil: Dişi artropod kan emerken aldığı etkenleri transovariyal olarak larvalarına geçirir ve bu larvalardan erişkin hale gelen erkekler etkenleri başka bir dişi artropoda bulaştırır. Bu dişi böcekde başka bir konaktan beslenirken etkenleri bulaştırır

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-zararli-etkileri

Darwin Neyi Öğretti

Darwin Türlerin Kökeni`ni yazdığı sıralarda insanlar, yeryüzünün ve canlıların geçmişte nasıl yaratılmışlarsa aynı biçimde hiç değişmeden var olmaya devam ettiklerine inanıyorlardı. Yüce bir irade dünyaya `ol` demişti ve o, en tamam haliyle oluvermişti. Bu değişmez doğa inancı insanlığı 19. yüzyıla kadar idare etti. Sonra Darwin`in kitabı çıktı ortaya. Tam da büyük altüst oluşlarla insanlığın makus talihinin değişmeye başladığı dönemdi. Ve Darwin`in Evrim Kuramı her şeyin gözünün önünde değiştiğini gören insan için, kendi çabasını anlamlandırabildiği bir çerçeve sundu. Bunu görenlerden biri de toplumsal hayatın ve ilişkilerdeki değişimin analizini yapan Marx ve Engels`ti; ve her ikisi de Evrim Kuramı`na büyük bir değer verdiler. İnsanın kendi doğal ve sosyal koşullarının ürünü olduğu, bu koşulların değişimiyle insanın ve toplumun da değişmeye başlayacağı fikri Darwin`in tezleriyle uyuşuyordu. Yani doğa gibi toplum da sürekli değişiyor, değişiyor ve evrim geçiriyordu. Darwin`in Türlerin Kökeni ve diğer kitapları bilim açısından da kökleşmiş bir anlayışı yıktı. Evrim Kuramı`nı oluşturmak için Galapaggos Adaları`nda yıllar süren bir araştırma ve gözlem yapan Darwin bilimin sınırlarını zorlamış; bir şeyi iddia edebilmek için kanıtlamanın zorlu yollarından geçmek gerektiğini göstermişti. Ve her şeyden önce, türlerin değişiminde doğal çevre koşullarının çok önemli bir faktör olduğuna yaptığı vurgu ile insana, içinde yaşadığı doğayla nasıl bir ilişki kurabileceği konusunda bir `anlayış` kazandırmıştı. Bugün Darwin`in 200. yılı dolayısıyla yaptığımız Forum`a yazarlarımız Darwin`i ve kuramını yazıyorlar. İyi hafta sonları. Evrim…bir temel diyalektik NURDAN İNAN (Prof. Dr. Mersin Üniversitesi) `Gerçek mücadele,ortamda olanaklar kısıtlanmaya başlayınca ortaya çıkar…` Charles Darwin 1809-1882 yıllarında yaşamış olan Charles Darwin, Teoloji(Din Bilim) ve Doğa bilimleri konusundaki eğitimini tamamladığında henüz 22 yaşındadır. Dönem, doğanın işleyiş düzeni hakkındaki tartışmaların dorukta olduğu, jeoloji ve biyoloji bilimlerinin çatısını oluşturan görüşlerin temellerinin atıldığı bir dönemdir. 23 yaşındaki genç Darwin, Güney Atlantik`te 5 yıl sürecek olan geniş kapsamlı bir harita araştırması için Beagle gemisinde görevlendirildiğinde, aslında kendisinden beklenen dini görüşleri destekleyen doğa gözlemleri yapmasıdır. Oysa Darwin, hem Charles Lyell`in, henüz I. cildi yayımlanmış olan `Preinciples of Geology` kitabında belirttiği gibi inorganik dünyanın sürekli değişerek, sabit kalmadığı, jeolojik süreçlerin günümüzde de aynen devam ettiği fikrinden; hem de dedesi Erasmus Darwin`in, kazanılmış karekterlerin yeni nesillere aktarılmasıyla türlerde ortaya çıkan değişikliği ayrıntısıyla ele aldığı ünlü eseri `Zoonomia` `dan etkilenmiş, doğa ve oradaki ilişkiler konusunda farklı bir bakış açısını çoktan yakalamıştır. Darwin`in özellikle Galapagos adalarında yaptığı doğa gözlemleriyle; yaşama ortamının koşulları ve sunduğu imkanlarla, yaşayan hayvan grupları arasındaki ilişki ve farklılaşmalar hakkında geliştirdiği öngörüleri, evrim düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Şöyle ki, Dünyaya gelen canlıların sayısı çok, buna karşılık besin bulabilerek yaşamını sürdürebilecek olanların sayısı azdır. Bu yüzden canlılar arasında özellikle besin ve mekan kapma konusunda sürekli bir yarış vardır. Bu, ya öldürürsün ya ölürsün savaşıdır (struggle for survival). Yaşama ortamının koşullarına daha uygun donatılmış olanlar, yaşamı sürdürmede diğerlerine göre daha şanslıdırlar (survival of the fittest). Bu ilke, doğada zayıfın elendiği doğal ayıklanma (natural selection) ve ancak başarılı olanın yoluna devam ettiği doğal seçilim düşüncesinin de çekirdeğini oluşturmuştur. Sonraki kuşakları yaratabilecek olanlar yaşamını sürdürebilenler olup, bu sayede ancak başarılı olan değişimler (mutasyon) daha sonraki kuşaklara aktarılabilmiştir. Darwin, bu öngörülerle oluşturduğu evrim kuramında; doğal seçilim yoluyla genetik karekterlerin devamını sağlayan kalıtım, çeşitlilik ve seçilim olmak üzere üç temel bileşen ekseninde, bütün canlıların belli bir düzende tedrici olarak (gradual) evrileceğini ileri surer . Bu anlamıyla `Darwinist Evrim Kuramı` doğadaki canlı mekanizmasını, ortak bir atadan evrilerek, çeşitlenmeye dayandırarak, nesillerde uzun süreler boyunca yavaş, yavaş, fakat devamlı olarak meydana gelen değişikliklerin tümünü kapsayan bir `Tedrici= Gradual Evrim` modeli sunar. Darwin`in, zamanının hayvan ve bitki topluluklarındaki güncel gözlemlerine dayandırdığı evrim kuramında fosiller hiç yer almamıştır. Bu eksiklik, evrim karşıtları tarafından günümüzde de kullanılmaya çalışılsa da, fosil verilerle desteklenen `Sıçramalı=Kesintili Evrim Kuramı` evrimi şüphesiz olarak ortaya koymaktadır. Özellikle omurgalıların hem karasal ortamda fosilleşmelerinin ancak çok özel koşullarda gerçekleşebilecek olması, hem de mutant=ara form fosillerinin eksik olması nedeniyle evrim kuramına tam anlamıyla destek veremedikleri ileri sürülse de, fosil olabilmenin zaten çok büyük bir şansa bağlı olarak, fiziksel/ kimyasal pek çok koşulun birlikte hareket etmesiyle gerçekleşebildiği göz önüne alındığında, çok kısa ömürlü olan ara formların fosil olarak bulunmalarının ne kadar zor olduğu açıktır. Buna karşın, fosil kayıtlara göre; balıklar 480 milyon yıl once, amfibiler 365 milyon yıl önce, sürüngenler 340 milyon yıl once ve memeliler 210 milyon yıl once ortaya çıkmakta, böylece Darwin`in öngördüğü sıraya da açıkça destek vermektedir. Evrim kuramı; sadece organizmalar bakımından değil, kıtasal levhaların hareketleri, deniz ilerlemeleri, deniz gerilemeleri, buzulların, çöllerin, iklimlerin, kıyı çizgilerinin, coğrafyanın sürekli olarak denge-uyum-değişim döngüsüyle evrildiği bir doğada, insanlığa ilişkin sonuçları nedeniyle, ortaya atıldığından bu yana en çok tartışılan, buna karşın teknolojiye bağlı olarak da en çok gelişen, sürekli kanıtlarını artıran kuram olmuştur. Darwin`in 1830-1850`deki öngörüleriyle, günümüzde geçerli olan evrim kuramı arasında çok büyük farklar vardır. Günümüzde evrim kuramı; 1930`lu yıllar ve sonrasında, önce Gregor Mendel`in ortaya koyduğu kalıtım kuramı, daha sonra moleküler biyolojinin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve ilerleyen Genetik bilimiyle sentezlenerek, 20. yüzyıl felsefecilerinin de önemli katkılarıyla modern halini almış; biyoloji, jeoloji, paleontoloji, antropoloji, sosyoloji, tarih, ekonomiden, iktisat`a tüm bilimlere uygulanabilen bir temel diyalektik olarak yaşamın tüm alanlarına egemen olmuştur… Yerleşik dünya algısını sarstı Ergi Deniz Özsoy (Doç. Dr; Hacettepe Üniversitesi Biyoloji) İçinde bulunduğumuz yıl, büyük doğa bilimci Charles Darwin`in 200. doğum yılı. Bu yıl aynı zamanda, Darwin`in anıtsal yapıtı, biyolojiyi bilim haline getiren temel çerçeveyi sunan magnum opusunun, `Türlerin Kökeni`nin, yayınlanmasının 150. yılı. Gezegendeki mevcut canlı çeşitliliğinin, özel olarak yaratılmamış olan, tarihsel değişimlerin izini taşıyan türlerin ve geçiş niteliğindeki diğer formların zaman ve mekandaki farklı olguları olduğunu vurgulayan `Köken`, bu çeşitliliğin oluşumu için de tamamen doğal olarak tanımlanan bir süreci, seçilimi, Darwin`in terminoljisiyle söylersek, doğal seçilimi önermekteydi. `Köken`, hem dönemdeki evrimcilik görüşünün yaygınlığı, hem de yerleşik dünya algısını derinden sarsacak önermelerinin tahrik ediciliği itibarıyla basıldığı ilk gün tükenmiştir. Ancak, evrime biyolojik bakışın tarihi açısından hemen söylememiz gereken önemli bir nokta, daha o ilk günlerden itibaren, Darwin`in yapıtının günümüze dek gelen iki temel tartışma-fikir yürütme koluna ayrıldığıdır. Bunlardan birincisi, `Köken`in akademi ve uzman çevrelerinde gördüğü teknik ilgiyle başlayan ve son 75 yılın biyolojisi açısından vazgeçilmez bir doğrulanmış hipotezler, olgular bütünü olarak kuramsal üst yapı niteliğindeki evrimsel biyolojinin oluştuğu kol; diğeri ise, Darwin`den önce (ve Darwin`de olmayan biçimde) Herbert Spencer tarafından iddia olunan ve insanın soyal ve toplumsal örüntülerini ve hallerini onun biyolojik yapısının devamı sayan, `sosyal Darwinizm` ya da yeni moda tabiriyle `sosyobiyoloji` şeklinde tezahür eden, aslında biyolojik anlamıyla Darwinizmin kötü karikatürleri olan tartışmalar bütününü içeren bilim kisveli kol. Birinci kol, yani günümüzün en parlak bilimlerinde olan evrimsel biyoloji, 1940`ların sonunda tamamlanan çok uluslu bir sentezin (Modern Sentez) sonucunda, doğal seçilimi ve ortak köken ilişkisini matematiksel olarak tanımlayabilecek bir genetik yetkinliğe ulaşmış; son 15 yıldaki genom projelerinin ortaya konmasıyla da, hemen tüm canlı gruplarını tek bir ortak kökene çakıştırabilecek bir yetkinliğe ulaştırmıştır. Üstelik bu genom projeleri, ister gen olarak tanımlansınlar ister gen-dışı DNA parçaları olsunlar, herhangi bir genomdaki pek çok bölgenin şiddeti değişkenlik içeren doğal seçilime maruz kaldığını göstermektedir. Öyle ki, genom projelerinin hayata geçirilmesinden yaklaşık 20 yıl once başlayan ve günümüzde aktif araştırma ve uygulama alanı olarak, doğal seçilimi DNA düzeyinde anlamamızı sağlayan istatistiksel genetik testler yaygın biçimde ve doğrulukla kullanılabilmektedir. Yine, evrimsel gelişim biyoloji adı verilen, pek çok canlının ortak gelişimsel planını ortak köken ve belirli genetik motiflere odaklanan doğal seçilim varlığıyla açıklayan heyecan verici bir disiplin de biyolojik araştırmaların altını çizmektedir. Evrimsel biyolojik araçların bu denli yetkin oluşuyla, doğaldır ki, biyoteknolojik, tarımsal, tıbbi vd. insan odaklı araştırmaların yönü de değişmiş. Evrimin katılmasıyla gerçekleşen bu yön değişimi bu alanların kuramsal yapısını etkilemiş ve sonuçta alan ne olursa olsun daha gerçekçi ve verimli sonuçlara varabilmenin yolları açılmıştır. Evrimsel biyolojinin belki de en önemli insani katkısı, arka planı sömürgecilik dönemlerine uzanan ve tipolojik algının doğrudan yansıması olan `insan ırkı` kavramının yanlışlığının ortaya konmasıdır. 1970`lerde protein çeşitliliği kullanılarak yanlışlanan ve en son darbeyi geçtiğimiz yıl yapılan en kapsamlı genomik çalışmayla alan insan ırkı kurgusu, artık sömürgecilik ve ötekileştirme tarihinin sancılara yol açmış bir hurafesinden öte bir şey olarak görülmemektedir. Öyle ki, evrimsel genetiğin bize söylediği şey, bir siyahi, eskimo, beyaz vb. `ırk` mensubu iki kişi arasındaki fark, iki Alman, iki Türk, iki Kürt vd. arasındaki farklardan ya da bir Alman ile Türk`ün veya İngiliz ile Hintli`nin arasındaki farklardan çok daha azdır. Sonuç itibarıyla, son 150 yıldan geriye doğru baktığımızda, Darwin`i ve evrimsel biyolojiyi en etkili ve geçerli bilimlerden biri olarak kabul etmemeyi gerektiren tek nedenin ileri düzeyde cehalet ve tutuculuk olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Darwin`in önemi Dr. Kenan Ateş(Sabancı Üniversitesi) Günümüzde modern evrim kuramı denildiğinde ilk ve esas olarak akla gelen, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin olur. Oysa evrim düşüncesi Darwin`le ortaya çıkmadı, ondan çok önceleri vardı. Binlerce yıl öncesinde Çin ve Hindistan`dan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarına, Antik Yunanistan`dan Roma`ya, oradan da Arap-İslam uygarlıklarına dek pek çok kültür ve sonra da 18. ve 19. yüzyılların özellikle Avrupalı doğa bilginleri, doğadaki canlılığın evrimsel açıklamalarını yapmaya çalışmıştı. Buna karşın, günümüzde, biyolojideki birçok sürecin anlaşılmasına yardım eden modern evrim kuramını ve biyolojik evrim için büyük ölçekli bir kanıt ve deneysel veri yığını eşliğinde bunun işleyiş mekanizmalarını açıklayan asıl olarak Darwin oldu. Bu yüzden evrim kuramı haklı olarak daha çok onunla ilişkilendirilir. Çünkü biyoloji bilimi, Darwin`den önce daha çok, yaşamla ilintili birbirinden kopuk tek tek bilgilerin toplamıydı. Darwin, bu bilgilerin birbirleriyle bağlantısını kurup sistematik bir hale getirdi ve bunun sonucunda canlı yaşamıyla ilgili süreçlerin anlaşılmasını sağladı. Bu bağlamda, onsuz biyolojik süreçlerin anlaşılamayacağı, biyolojinin bir anlamda dilbilgisini oluşturdu. Darwin`den önce, doğa bilimcilerinin büyük bölümü, çok uzun süredir devam ede gelen teolojik düşünce sistematiği nedeniyle, türlerin değişmez varlıklar olduğuna ve ayrı ayrı yaratıldıklarına inanıyorlardı. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte bu teolojik düşünce sistematiği kısmen sarsılmış; doğa, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olay ve olgular artık dünyevi, akılcı yollarla açıklanmaya başlanmıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, doğa üstü ilahi bir güce bağlanıyordu. Gözlemleri ve geliştirdiği tezlerini tartıştığı pek çok kişi, öne sürdüğü tezleri hayranlıkla dinledikten sonra `ama burada hâlâ ilahi bir şeyler eksik` diyorlardı. İnsan türünün üstünlüğü ve eşsizliğini doğal ve kaçınılmaz gören fikirleri esas alan bir insan merkezli doğa anlayışı; türleri, özellikle de insanı mutlak ve değişmez kabul eden Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramı hala egemendi. Bırakalım ortak kökenden gelme fikrine, canlı yaşamın değişmekte olduğu düşüncesine bile alışkın olmayan entelektüel bir çevre bulunuyordu. Doğa bilimleri içinde en son gelişenin biyoloji olmasının nedeni de bu ortam ve havadır. Darwin`in eseri, esas olarak bu egemen havayı dağıttı, Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramını yıktı. Doğa`ya ve insan olarak onun içindeki yerimize bakışı değiştirerek insanlığın düşünce dünyasında büyük bir sıçramaya yol açtı. Darwin`in önemi esas olarak buradadır. Darwin`in modern evrim kuramı, on dokuzuncu yüzyıl evrimciliğinin kökeni değil, doruk noktasıdır. Çünkü Darwin, `Türlerin Kökeni` ile ortaya çıktığında, her ne kadar yukarıda sıralanan hava egemendiyse de, gittikçe gelişen başka bir hava ve birikim de vardı. Kuramın ortaya çıkışını hazırlayan koşullar olgunlaşmaya başlamış ve kuramın temel hatlarını oluşturan görüşler esas olarak ortaya çıkmıştı. Darwin`in yapıtı bütün bu görüşlerin zirvesi ve bir anlamda sentezi oldu. Kaynak: evrensel.net

http://www.biyologlar.com/darwin-neyi-ogretti

Artropodların Genel Morfolojik Özellikleri

Artropodların Genel Morfolojik Özellikleri

Artropodlann yapısı halkalardan oluşmuştur. Vücutları bilateral simetriktir. Vücutlarını oluşturan halkalar bazı özellikler kazanarak vücudun bölümlerini meydana getirirler. Artropodların vücudunun dış kısmı genellikle kitin tabakası ile kaplıdır.

http://www.biyologlar.com/artropodlarin-genel-morfolojik-ozellikleri

Cestoda (YASSI SOLUCANLAR) Özellikleri

CESTODA (YASSI SOLUCANLAR) - Sestodlar; vücutları yassı, halkalara ayrılmış şerit şeklindeki PLATHYHELMINTH'lerdir. - Boyları 2-4 mmden 20-25 mye kadar varan değişik ölçülerde olabilir.(Diphylobotrium latum 20-25 m. , Taenia saginata 5-10m. ) - Halka sayısı ise 3'ten 8-10bine kadar çok farklı sayılarda olabilir. (D.latum 8-10 bin halka, E.granulosus 3 halka) Cestodlarda vücut, şekil ve fonksiyon yönünden 3'e ayrılır: SCOLEX:Ön uçta bulunur. Yuvarlak / badem biçimlidir. Yapışma görevi vardır. 3 Yapışma organeli vardır: Bothria: Pseudophyllidea'da görülür. 2- 4 adettir. Yanda bulunur. Acetabula: Cyclophyllidea'da görülen çekmenlerdir. Kadeh ya da kase biçiminde, kassal yapılı, 2-4 adet, karşılıklı yer almış oluşumlardır. Bazısında çekmenler bulunabilir Rostellum: Yine Cyclophylladea'da anteriorda bulunur. Uzayıp kısalabilen, üzerinde 1 ya da 2 sıralı çengel taşıyan bir yapıdır. PROLİFERASYON BÖLGESİ: Scolex'ten hemen sonra, halkalara ayrılmamış ve halkaların oluşturulduğu kısımdır. Bazı sestodlarda yoktur (Moniezia). STROBILA: Boyundan sonra gelir. Halkalar: genç (üreme organı henüz yok) olgun (üreme organı gelişmiş) gebe (yumurtalarla dolu) Psedophylleidea'da halkaların sadece genç ve olgun formları varken, Cyclophylleidea'da 3 form da görülür. Vücut tabakaları: En dışta kutikula, onun altında kas tabakası vardır. Bunun altında da Ca granüllerinden zengin paranşim bulunur. Sindirim sistemi: Yoktur. Tüm vücut yüzeyince osmotik absorbsiyonla besinlerini alırlar. Solunum sistemi: Yoktur. Dolaşım sistemi: Yoktur. Boşaltım sistemi: Osmo-regulator sistem de denir. Tüm halkalarda ortaktır. Halkaların yanlarınd aseyreden 2şer (dorsal, ventral) toplama kanalı ve bunların halka posterirorlarındaki bağlantılarında ibarettir. Boşaltım kesesi yoktur. Paranşime dağılmış kirpikli hücreler vasıtasıyla atık maddeler toplanır, bunlar ana boşaltım kanallarına bağlanırlar. Tıklar dışarıya boşaltım deliğinden atılırlar. Sinir sistemi: İyi gelişmemiştir. Tüm halkalar için ortak bir sistem vardır. 1) Merkezi sinir sistemi (scolex'teki ganglionlar topluluğudur) 2) Sinir lifleri (MSS'ten 2 büyük, çok sayıda küçük sinir çıkar) Dölerme sistemi: Her halka için müstakildir. (1/2 adet). Hermafroditizm görülür. Protandri vardır ( önce erkek genital organları gelişr daha sonra dişi genital organları gelişir; körelmede de aynı sıra izlenir). Bu sistem en gelişmiş ve de en önemli sistemdir. Bunun nedeni ise sestodların komplike olan biyolojileri sırasında hiç olmazsa milyonlarcası üretilen yumurtadan sadece birkaçının olgun şerit haline gelebilmesidir. Döllenme halka içi, halkalar arası ya da parazitler arası olabilir. Erkek dölerme organları 1. testis (çok sayıda, halkanın dorsalinde, sperm üretir) 2. vasa efferentis (ince kanallardır) 3. vas deferens (spiral şeklindedir) 4. vesicula seminalis (sperm depolanır) 5. prostat bezleri 6. canalis ejaculatorius 7. cirrus (penis) 8. genital atrium Dişi dölerme organları 1. ovarium (tek loblu, ventrale doğru, yumurta üretir) 2. oviduct 3. ootype (genişlemiş kısım, yumurta döllenir ve gelişir) 4. Mehlis bezleri (kabuk oluşmu için gerekli) 5. vitellojen bezler (yumurta sarısı için gerekli) 6. receptulum seminis (sperm depolanır) 7. uterus (ootype'den köken alır, yumurta kapsülü ve paruterin organ) 8. vagina 9. genital atrium Pseudophylleidea'da uterus deliği varken, Cyclophyllidea'da yoktur. Yumurtalar: Çeşitli tiplerde olabilir. Pseudophyllidea yumurtaları tramatod yumurtalarına benzer. Yumurta sarısı ile doludur. Cyclophyllidea yumurtalarının içinde 3 çift çengele sahip onkosfer bulunur. Gelişim: İndirektir. Cyclophylidea tek ara konak (mesocestoides hariç), Pseudophylidea iki ara konak kullanır. Larva şekilleri: Cyclophyllidea 1) Cysticercus 2) Coenurus 3) Hidatik kist 4) Strobilocercus 5) Cysticercoid 6) Tetrathyridum Pseudophyllidea 1) Coracidium 2) Procercoid 3) Plerocercoid Cyclophyllidea Cysticercus: İnce çeperli, suyla dolu küçük bir kese ve içinde invagine tek scolex'ten ibaret larva formudur (0,5-1 cm). Taenia cinsina bağlı türlerde görülür. Ör: Taenia saginata (insan-barsak) / Cysticercus bovis (sığır-kas) Coenurus: İnce çeperli, içi su ile dolu, büyücek kese (ceviz/tavuk yumurtası büyüklüğünde). İçinde çok sayıda invagine scolex vardır. Ör: Multiceps multiceps (köpek barsak) / coenurus cerebralis (sığır-beyin) Strobilocercus: İnvagine olmamış bir scolex ve henüz dölerme organları gelişmemiş halkalar (strobila) taşıyan larva formudur. Ör: Hydatigera taeniaformis (kedi-barsak) / Strobilocercus fasciolaris (kemirgen-karaciğer) Hidatik kist: (Echinococcus)En kompleks yapılı cestod larva formudur. Su ile dolu ve çapı 20-25 cm'ye ulaşabilen bir kesedir. Çeperi biri lamelli tabaka, diğeri ise çimlenme yeteneğinde doğurgan tabakalardan yapılmıştır. Bu tabakadan yüzbinlerce invagine scolex (protoscolex) meydana gelir. Ör: Echinococcus granulosus (köpek-barsak) / Hidatik kist (memeli- karaciğer, akciğer) Cysticercoid: Omurgasız arakonaklarda gelişir. Büyük, invagine scolex ve kuyruk taşıyan larva formudur. Cercocystis (kuyruklu) ve cryptocystis (kuyruksuz) formları vardır. Ör: Dipylidium caninum (köpek-barsak) / larvası pire ve bitlerde gelişir. Tetrathyridium (Dithyridium): Ön kısmı daha geniş, arkaya doğru incelmiş, basık, kırışık yapıda, tek parça ve ön tarafta invagine tek scolex taşıyan larva formudur. Ör: Mesocestoides lineatus (köpek-barsak) / larvası çeşitli canlılarda gelişir. Pseudophyllidea Coracidium: Trematodlardaki miracidium'a benzeyen, suda serbest yüzebilen , kirpikli, 3 çift çengelli larva formudur. Procercoid: Coracidium'dan sonraki larva formudur. Coracidium'un girdiği kabukluda aldığı formdur. Tek parça, uzunca bir larva formu olup, posteriorunda boğumla ayrılmış, 3 çift çengel taşıyan yuvarlak bir kısım taşır. Önde cephalic invaginasyon vardır. Plerocercoid: Uzun, tek parça, ön uzunda olgunlarınkine benzer 2 bothria taşır. Artık embriyonik çengellerin kaybolduğu larva formudur. Ör: Diphyllobothrium latum (köpek-barsak) Procercoid_kabuklunun vücut boşluğunda Plerocercoid_tatlı su balıklarının kan ve diğer organlarında SINIF: CESTOIDEA ALT SINIF: CESTODA (EUCESTODA) TAKIM: PSEUDOPHYLLIDEA Yumurta: kapaklı , 3 çift çengelli onkosfer sonradan gelişir Morfoloji: - Scolex badem biçiminde - Yapışma organeli; bothria - Halkalar genç, olgun - Genital delik halka ventralinde - Uterus deliği var Gelişme: 2 ara konak, 3 larva şekli var TAKIM: CYCLOPHYLLIDEA Yumurta: Kapaksız, üç çift çengelli onkosfer var. Morfoloji: - Scolex yuvarlak, oval - Yapışma organeli; rostellum, çekmen(acetabula), - Halkalar genç, olgun, gebe - Genital delik halka lateralinde - Uterus deliği yoktur. Gelişme: 1 ara konak, 6 larva şekli var. PSEUDOPHYLLIDEA AILE: DIPHYLLOBOTHRIAE Tür: Diphyllobothrium latum Son konak: İnsan ve balık iyen carnivora Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-25 m boya ulaşabilir. 2 tane bothria vardır, scolex badem biçimlidir, genital delik halkanın ventralinde, yumurtalar 52-70x32-45m boyutunda, sarımısı kahverenginde, kapalı. Biyoloji: Yumurta dışkı ile dışarı çıkarılır. Suda coracidium gelişir ve serbest kalır. 1.ara konak çeşitli Crustacae (Cyclops, Diaptomus gibi su pireleri)'de gelişen procercoid 2.ara konak olan tatlı su balıklarınca alınır ve bunlarda plerocercoid gelişir (kas ve diğer organlarda). Balıkların çiğ ya da az pişmiş olarak yenmesi sonucu etken son konaklarca alınır. Önemi: Etken, yaşam süresi olan 10 yıl boyunca 7 km'lik halka oluşturabilir. D.latum vit B12'yi absorbe eder ve bu durum sonucunda enfeste canlılarda pernisiyöz anemi şekillenir. Etkene bağlı vakalar Türkiye'de bildirilmiştir ama ülkemizde çiğ ya da az pişmiş balık tüketilmediğinden bu vakalar da kesin değildir. Diphylobotrium latum Tür: Ligula intestinalis Son konak: Olgunları su kuşlarının barsağında, larvaları (plerocercoidler) tatlı su balıklarında ligulose'a neden olur. Biyoloji: D.latum ile aynı biyolojiye sahiptir. Önemi: Balıklarda paraziter kastrasyon nedenidir. Bunu, organlara basınç yaparak, antigonadotropik hormonlar salgılayarak yapar. Hasta balıklarda karın şişer, hantallaşırlar, yüzemezler, karınları patlar ve ölürler. Hastalığa ülkemizde baraj göllerindeki balıklarda rastlanır. İnsan sağlığı açısından tehlikesi yoktur. Ayıklandıktan sonra balıklar yenebilir. İtalya'da plerocercoidler tüketilmektedir. Mücadele: 1.ara konakla mücadele olanaksızdır. 2.ara konak olan balıklarla mücadele edilir. Hasta olanlar, ölenler ve karınları patlayan balılardan serbest kalan plerocercoidler su yüzeyinden toplanır. Diagramma ve Schistocephalus gibi cinsler de vardır. Spirometra erinacei, köpek, kedi gibi hayvanların incebarsaklarında parazitlenirken, Spirometra mansoni 1.ara konak olarak Crustacae'yi, 2.ara konak olarak balık, kurbağa ve yılanları, bazen de 3.ara konak olarak herhangi bir omurgalıyı kullanır. Sparganose: Plerocercois=spargonum Bazen D.latum, Spirometra gibi parazitlerin plerocercoidleri 1) sudaki kabukludayken insanlarca kabuklunun yenmesi ile alınır, 2) kurbağa, fare, yılan, balık gibi canlıların etleri ampirik tedavi yöntemleriyle yara,göz vs. üzerine tatbik edilerek primitif olarak insanların yaralarına ya da gözlerine bulaşır. Plerocercoidlerin bulunduğu kısımda irritasyona bağlı olarak kızartı, kaşıntı, şişkinlik, iltihaplanma görülür. CYCLOPHYLLIDEA AILE: ANOPLOCEPHALIDAE Tür: Anoplocephala perfoliata Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsakların alt kısımları, colon ve caecum Morfoloji: 8x1-1,5 cm. Scolex küçük, rostellum yok. Çekmenler arkasında küpe benzeri yapılar var. Yumurtalar 80m boyutunda ve Moniezia yumurtasına benzer. Onkosferi çevreleyen embriyoforun ucundaki kollar uzun ve kavuşur. Tür: Anoplocephala magna Son konak: Tek tırnaklılar Yerleşim: İnce barsak, jejenum Morfoloji: Atların en büyük şerididir. 70-80x1,5-2 cm. Yumurtaların boyutu 50 m. Scolexte küpe benzeri çıkıntı yoktur. Tür: Paranoplocephala mamillana Son konak: Equide Morfoloji: 1-4x5 cm. yumurtalar 50m boyutunda. Küpe benzeri çıkıntılar yok. Çekmenler yarık biçiminde. Embriyoforun uçları kısa ve ayrık.Atların en küçük şerididir. Ara konak: Oribatidae fam. bağlı akarlardır. Biyoloji: Yumurtayı yiyen akarlarda 4 ayda cysticercoid gelişir. Cysticercoidleri alan atlarda 6-10 haftada şeritler gelişir. Patojenite: Meradan yazın alınan hastalık Eylül Ekim ayında ortaya çıkar. Taylar 100%, erginler 60% hastalığa duyarlı. Genellikle az sayıda parazit bulunur. En patojeni A.magna'dır. Kataral -hemorajik enterite sebep olurlar. A.perfoliata ve P.mamillana az patojendir. İliocecal lokalizasyon önemlidir. Sağaltım: Niclosamide Tür: Moniezia expansa Son konak: Ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 6m x 1,5-2 cm. her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka ortasında dağılmış ya da iki yanda toplu halde bulunabilir. Interproglottidal bezler halka posterior boyunca seyreder. Yumurtalar 50-60 m boyutundadır. Tür: Moniezia benedeni Son konak: Özellikle büyük ruminantlar. Yerleşim: İnce barsaklar. Morfoloji: 0,5-4m x 2 cm. Interproglottidal bezler sadece ortada. Tür: Thysaniezia ovilla Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1,5-4,5m x 8-9 mm. Halkalarda 1 tane genital delik var. Testisler boşaltım kanallarının lateralinde. Yumurtaların 5-15'i birarada paruterin organ içinde bulunur. Tür: Stilesia globipunctata Son konak: Ruminantlar (koyun, keçi) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: Her halkada 1 tane genitel atrium vardır. 40-60cm x 2-2,5 mm. Testisler boşaltım kanallarının medialinde seyreder. Her halkada 2 tane paruterin organ bulunur. Tür: Avitellina contripunctata Son konak: Ruminantlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 1-3m x 2-2,5 mm. Her halkada 1 tane genital delik vardır. Testisler boşaltım kanallarının her iki yanında gruplar halinde bulunur. Her halkada 1 tane paruterin organ vardır. Tür: Thysanosoma actinoides Son konak: Ruminantlar Ara konak: Oribatida ailesine bağlı akarlar. Yerleşim: İnce barsaklar, seyrek olarak safra ve pankreas kanalları Morfoloji: 35-40 cm x 8 mm. Her halkada 2 tane genital atrium vardır. Testisler halka posterioru ve ortasında bulunur. Halka posteriorlarında saçaklı yapılar vardır. Yumurtalar paruterin organ içinde bulunur. Biyoloji: Akarlar 0,5-1 mm boyutundadır. Sert kabuklu, gözsüz, serbest olarak toprakta yaşayan, organik kalıntı ve dışkı ile beslenen, bitki kök ve sap kısımlarında yoğun olarak bulunan akarlardır. Akarlarda 3 ayda vücut boşluğunda cysticercoid gelişir. Akarların otlarla birlikte alınımı ile 1,5-2 ayda şeritler gelişir. * Thysaniezia, Stilezia, Avitellina ve Thysanosoma cinslerinde yumurtada onkosferi çevreleyen armut biçimli bir embriyofor yoktur. * Anoplocephalidae ailesindeki parazitlerin olgunları tedavi edilmezse 3-4 ay yaşarlar. Cysticercoidleri akarlarda 1-1,5 yıl boyunca yaşarlar. Akar ölünce onlar da ölürler. Bu akarlar için nemli, uzun, kaba otlu meralar uygundur. Anoplocephalose: 1) mera kontaminasyonu 2) kontaminasyonun devamı ile meydana gelir. Kronik form: En çok görülen formdur. Anemi, zafiyet, yapağı bozulması, ölüm, dehidrasyon, diyare, konstipasyon ve barsaklarda atoni görülür. Akut form: Seyrek görülür. Sinirsel belirtiler (dönme, çırpınma, titreme ve diş gıcırdatma) ile seyreder. Subklinik form: Bakımlı sürülerde görülür. Semptomsuz seyreder. Sindirim sistemi belirtileri (kötü kokulu ishal) görülebilir. Yayılış: 60%'a varabilir. Teşhis: Dışkıda şerit ya da halkaya rastlanabilir. Dışkı muayenesinde yumurta/yumurta kapsülü görülebilir. Otopside olgun şeritlere rastlanır. Sağaltım: Niclosamide, Praziquantel, Albendazol, Nebendazol AILE: DAVAINEIDAE Tür: Davainea proglottina Son konak: Tavuklarda (en yaygın şerit) Ara konak: Sümüklüböcekler (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 1,5-5 mm uzunlukta. Halka sayısı 4-9. Rostellumda 2 sıra çengel var. Çekmenlerinde de çengel vardır. Yumurtalar ince çeperli, 30-40 m çapında Tür: Railettina tetragona Son konak: Tavuk, hindi ve diğer kanatlılar Ara konak: Kara sinek ve karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar (duodenum) Morfoloji: 6-25 cm x 1-4 mm. Rostellumda tek sıralı çengeller vardır. Çekmenlerinde de çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina echinobothrida Son konak: Kanatlılar Ara konak: Karıncalar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 9-25 cm x 1-4 mm. Çekmenlerinde çengeller vardır. Yumurtaların 6-12 tanesi bir kapsül içinde bulunur. Tür: Railettina cesticillus Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 4-13 cm x 1-3 mm. Kokon içinde tek bir yumurta bulunur. Çekmenler çengelsizdir. AILE: HYMENOLEPIDIDAE Tür: Hymenolepis lanceolata Son konak: Ördek ve kazlar Ara konak: Tatlı sudaki crustacea Yerleşim: İnce barsak Tür: Hymenolepis cariocea Son konak: Tavuklar (sıklıkla görülür) Ara konak: Kaprofaj böcekler Tür: Hymenolepis contaniana Son konak: Tavuk ve hindiler Ara konak: Kaprofaj böcekler Morfoloji: 2-5 mm'den 7-8 cm'ye kadar değişen boylardadırlar rostellumda çengel olabilir ya da olmayabilir. Yumurta 3 katlı koruyucu içindedir. Tür: Hymenolepis diminuta Son konak: Fare, sıçan ve insanlar Ara konak: Çeşitli arthropoda (cysticercoid gelişir) Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-60 cm uzunluktadırlar. Scolexte 4 çekmen vardır. Rostellum çengelsizdir. Yumurtalar ovalimsi, gri-açık kahverengi, 2 kabuklu (dış ve iç) ve 3 çift çengelli onkosfere sahiptir. Tür: Hymenolepis nana Son konak: İnsan, fare ve sıçanlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: "Cüce şerit" de denir. 2.5-4 cm uzunluktadır. Yumurtaları ovaldir. Açık renkli, grimsidir. 2 kabukludur ve içinde 3 çift çengelli onkosfer vardır. İç kabuğun kutuplarında filamentler vardır. Biyoloji: 1) Direkt 2) İndirekt (ara konak olarak arthropodları kullanır) AILE: DILEPIDIDAE Tür: Ametobotaenia cuneata Son konak: Tavuk, ördek Ara konak: Yer solucanları Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 2,2-4 mm x 1-1,5 mm. 12-24 adet halka vardır. Scolexte tek sırlaı çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenler çengelsizdir. Tür: Choanotaenia infundibulum Son konak: Tavuk, hindi vb. Ara konak: Karasinek, çekirge, kaprofaj böcekler Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 5-23 cm uzunluktadır. Tek sıra çengel taşıyan rostellum vardır. Çekmenleri silahsızdır. Yumurtaları 60-65 x 40-45 m boyutunda, filamentlidir. KANATLILARDA ŞERİT ENFEKSİYONLARI: En önemlisi Davaniea proglottina'dır. küçük olmasına rağmen 50%lere varan ölümler meydana getirir. Patojen kısmı scolextir. Çünkü hem çekmenlerde hem de rostellumda çengeller vardır. Davainea yumurtaları dirençsizdir. Rutubetli, sıcak ve gölgeli yerlerde 5 gün yaşayabilir. Cysticercoidleri sümüklüde en az 1 yıl canlı kalabilir. Ara konak olan sümüklüde 1000'den fazla cysticercoid bulunabilir. Ağır enfestasyonlarda duodenum mukozasında yangı, hemoraji ve ödem görülür. Klinik semptomlar ise zafiyet, anemi, ishal ve mukusta artıştır. Railettina türleri içinde en patojeni Railettina echinobothria'dır. Barsaktaki yangı şekli NODÜLER ENTERİTtir. Barsak içine gömülü scolex etrafında kazeöz nodüller şekillenmiştir. Sağaltım: Niclosamide (Mansonil, Şeridif, Tenyavet)...............................................50-200mg/kg 2-6 gün boyunca..................................................................................................................20 mg/kg Fenbendazol (Panacur) 5 gün boyunca...............................................................................20 mg/kg Mebendazol (Mebanvet)....................................................................................................10 mg/kg Praziquantel (Droncit)....................................................................................................................... Bithional (Actomer)...............................................................................................................0,2 g/kg AILE: TAENIADAE Tür: Echinococcus granulosus Son konak: Olgunları........................köpek, kurt, çakal vb.'nin incebarsakları (kedilerde seksüel olgunluğa erişemez) Larvaları.........................bütün evcil memelilerde (ruminant, sus, eq.,insan...) başta karaciğer ve akciğer olmak üzere, dalak, böbrek, pankreas, kalp, beyin, kemik iliği, bağlayıcı doku aralıkları ve dokularda. Morfoloji: Olgunlar..........................2-6 mm uzunlukta, vücut genellikle 3 halkadan oluşur. Son halkanın uzunluğu vücudun diğer bölümlerinin uzunluğundan daha fazladır. Genital atrium halka posteriorundadır. Ovarium böbrek biçimindedir. Yumurtalar......................Taenia yumurtası formundadır (yuvarlak/oval). Küçük ve kalın kabukludur. Kabuk enlemesine çizgilidir. 3 çift çengelli onkosfer taşır. KİST HYDATİK (EKİNOKOK KİSTİ): 2 tip kist vardır. 1. Uniloculer kist (kistler tek tektir,daha çok koyun ve insanda görülür) 2. Multicystic/Multivesicular kist (birbirine komşu kistlerdir. Her birni ayrı boşluğu ve sıvısı vardır. Özellikle sığırlarda görülür) Biçimleri yuvarlağımsı (yumuşak, hacimli dokularda) yada mevcut boşluk ya da aralıkları dolduran (ör:kemik iliği) gibidir. Büyüklükleri dokularda konakçı reaksiyonları ile sınırlandırılır (çocu başı ya da portakal büyüklüğünde olabilirler). Göğüs ya da karın boşluğunda iseler büyüklükleri sınırlandırılamaz (20 cm çapına varan kistler görülmüştür). Lokalizasyon; ruminantlarda 70% karaciğerde, 25% akciğerde, 5% de diğer dokularda olmaktadır. Gelişme hızları yavaştır. 6 ayda ancak birkaç mm çapında içi sıvı ile dolu kistik yapı şekillenebilir. Protoscolexler 12 ayda şekillenir. Protoscolex taşıyanlar fertil kist, taşımayanlar ise infertil kist adını alır. Sığırda 90%, domuzda 20%, koyunda ise 8% kistler infertildir. 2 şekilde gelişim tamamlanır: 1- PASTORAL SİKLUS: Evcil karnivorlarla evcil ruminantlar konaktır. Köpek, koyun, deve, Ren geyiği. 2- SILVATIC SİKLUS: Son konak yabani karnivor, ara konaklar ise yabani ruminantlardır. Avusturalya'da dingo-kanguru. Hindistan, Pakistan, Seylan'da çakal-geyik. Bu iki epidemiyolojik siklus bağımsıuz seyreder. Ancak avcılık yolu ile kırılabilir. Kanada'da Kariba(geyik)-köpek. Kırsaldan ormansala geçiş şu şekillerde olur: - Kistli evcil ruminantlar köpeklerce yenir § Enfekte av ve çoban köpeklerinin ormanda dolaşması ve buralara dışkısını bırakması ile yabani rum. enfeste olabilir. Ormandan kırsala geçiş ise şöyle olur: § Evcil ruminantlar ormanlık yörede otlarken yabani köpekgillerin bıraktıları dışkılardan yumurta alırlar. § Av veya çoban köpekleri enfekte yabani ruminantların kistlerini yer. Önemi: Hayvanlarda; - Kistler pek klinik belirtiye yol açmaz (normal doku kalmamasına rağmen) - Enfekte havanlarda karkas ağırlığı azalmaktadır - Enfekte organlar(karaciğer, akciğer, dalak) kısmen ya da tamamen imha edilir (ekonomik kayıp). İnsanlarda; Çoğunlukla klinik belirti göstermese de lokaliza olduğu organ ya da dokuya göre normal fonksiyonları bozar, ağrı yapabilir. Kistler kendiliğinden ya da ameliyat sırasında patlayabilir. Bu da anafaktik şok ya da sekonder hidatidose (echinococcose)'a neden olur. Teşhis: Hayvanlarda serolojik testler yetersizken, ancak kesim sırasında teşhis mümkündür. İnsanlarda klinik belirtiler (organların çalışmalarında aksamalar, şişlik, ağrı), röntgen, serolojik testler(KFT, FAT, ELISA, HA, presipitasyon) ve alerji testi (Casoni) ile teşhise gidilir. Sağaltım: Operasyon ile yapılır. Öncesinde Mebendazol-Albendazol kullanılır. Hastalığın prepatent süresi 4-5 haftadır.

http://www.biyologlar.com/cestoda-yassi-solucanlar-ozellikleri

Sürüngen preparasyonu nasıl yapılır

SÜRÜNGENLER Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. Derileri kuru olup,keratin pullar ve plakalarla örtülüdür.Derilerinde kuşlarda olduğu gibi çok az salgı bezi bulunur.Bunlarda kurbağalarda olduğu gibi dış kulak bulunmaz.beş parmaklı iki çift ekstremiteye sahiptirler.Bununla beraber,bazı kertenkele ve yılanlarda ön ve arka ekstremiteler kaybolmuştur.Bu yüzden bu hayvanlar yerde sürünerek hareket ederler.Sürüngenler iç organları kaburgalar tarafından korunan ilk omurgalılardır.Bunların akciğerleri ve kalpleri kurbağalardan daha gelişmiş olarak bulunur.Sürüngenlerin en önemli özelliği,kurbağalardan farklı olarak iç döllenme yapmaları ve buna uygun üreme organlarının gelişmesidir.   Sürüngenlerin yumurtası,kuşların yumurtası gibi vitellus bakımından çok zengin ve derimsi kabukludur.Yumurta içerisinde gelişen embriyoda amnion,karion,allantois ve vitellus yapıları bulunur.Bu yapılar memelilerin embriyo gelişiminde de görülür. Sürüngenler de kurbağa ve balıklarda olduğu gibi değişken sıcaklı hayvanlardır. Pental Sodyum (20 kat sulandırılmış) enjekte edilerek bayıltıldıkdan sonra dissekte edilmiş, önce göğüs ve karın boşluğundaki organlar stereomikroskop altında yüzeysel olarak incelenmiştir. Daha sonra akciğer, karaciğer ve diğer iç organlarla birlikte ince ve kalın bağırsak içinde fizyolojik su bulunan mumlu petri kutularında açılarak stereomikroskopta kontrol edilmiş, . ag – anterior genials alias perisai dagu depan f – perisai frontal in – perisai internasal l – perisai loreal la – perisai supralabial atau labial atas la' – perisai infralabial atau labial bawah m – perisai mental n – perisai nasal p – perisai parietal pf – perisai prefrontal pg – posterior genials atau perisai dagu belakang pro – perisai preokular pso – perisai presubokular pto – perisai post-okular r – perisai rostral so – perisai supraokular t – perisai temporal anterior dan posterior v – perisai ventral yang pertama (terdepan) REPTİLLER İLE AMFİBİALAR ARASINDA ÇOK FAZLA PREPARASYON FARKI YOKTUR. Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/surungen-preparasyonu-nasil-yapilir

FİKSATİFLER VE HAZIRLANIŞLARI

Fiksatifler kullanımlarına göre iki gruba ayrılabilir.l-Mikro-anotomik fiksatifler: Bu fiksatifler doku tabakaları arasındaki bağlantıları ve geniş hücre kümelerinin diğeri ile bağlantılarını tam olarak korumak amaçlandığında kullanılır. Normal ve patolojik histolojinin rutin çalışmalarının çoğu bu tip fiksatiflerle yapılmaktadır. 2-Sitolojik fiksatifler: Hücreyi oluşturan elementleri korumak istendiğinde kullanılırlar. Penetre olma gücü, büyük doku kütleleri ile çalışma yeteneği, kesit almayı veya boyamayı engellememeli. Şöyleki Flemming fiksatifinde ara zon çok güzel fikse olurken en dış ve iç parçalar kötü fikse olabilirler. % 10’luk FormalinFormalin 100 ccÇeşme Suyu 900 cc %10'luk Formal SalinFormalin 100 ccNaCl 8.5 grÇeşme suyu 900 cc %10' luk Tamponlanmış Formalin (pH=7.0)Formalin 100 ccÇeşme suyu 900 ccNaH2P04 : H20 4 gr .Na2HP04 6.5 grFormalini nötralize etmek için %2' lik kalsiyum asetat birçok araştırıcı tarafından tavsiye edilmiştir. Fakat yumuşak dokularda artifakta benzer alanlar oluşturabilir. %10' luk formal-salin histolojik fiksatiflerin ençok kullanılanıdır. Aşırı bir sertleşme olmaksızın dokuyu sertleştirir. Fiksasyon süresine dayanıklıdır. Genellikle formalin fiksasyonundan sonra dokuların doğal rengini kısmen veya tamamen korumak mümkündür. Bu fiksatif, müze örneklerinin hazırlanmasında özel bir değere sahiptir. Özellikle nötral tamponlanmış olarak kullanıldığında kırmızı kan hücrelerinin korunması içeren iyi fiksatiftir.Formalinde uzun süre kalma (aylarca-yıllarca) dokunun kesit alma niteliğini bozmaz. Dokunun bazik boyalarla boyanmasında biraz kayba yol açabilir. Bazı gümüş çöktürme tekniklerindeki sonuçlar daha iyiye gidebilir. İnce bloklar % 10'luk formal-salinle 24-48 saatte iyi şekilde fikse olurlar fakat optimum fiksasyon süresi 7-10 gündür. Formalin fiksasyonundan sonra, değişen miktarlarda kan içeren dokular bir artifakt pigmenti (formalin pigmenti) gösterebilirler. Bu, kahverengi, granüler, ekstraselüler bir materyeldir. Çoğunlukla post-mortem dokularda bulunur, saklandıkca artar ve sıklıkla formaline daldırdıktan birkaç saat sonra yoktur fakat birkaç gün sonra dokularda çok geniş ve fazla olarak depo edilir. Kanla asit formalin pigmente yol açar ve nötral tamponlu solusyonlar kullanarak bunlardan kurtulabilir. Pikrik asidin alkolde doymuş solusyonunda 20 dakika ya da daha fazla tutarak kesitlerden uzaklaştırılabilir. Pigmentin görünümü ve özellikleri malarya pigmentine benzemektedir fakat malarya pigmenti intraselülerdir.% 10' luk formal-saline mikroanotomik bir fiksatiftir. Birçok boyama yöntemi için uygundur. Hematoksilenle iyi sonuçlar verir. Nadiren belirli hiçbir neden olmaksızın formal-salinle tespit edilip, H+E ile boyanmış kesitlerde garip bir artifakt görüIür. Nukleusların hematoksilen ile kısmen veya tamamen boyanmamasına, bunun yerine eozini almasına sonuçta ise çekirdek kenarlarının kaybına yol açar. Ençok lenfoid ve epitel dokusunda göze çarpan artifakt, dağılımında aşırı olarak bozuktur ve garip bir şekilde fiksasyonu iyi yapılmış dokularda ortaya çıkar. Nadiren otolize olmasına rağmen, postmortem dokularda da görülür. Bu artifakt "pembe hastalık" olarak açıklanmıştır ve ortaya çıkmaması için %1O'luk formalindeki %2' lik asetik asit kullanımı ile korunur veya olduğunda parafini alınmış kesitlerin hematoksilenle boyanmasından önce absolu alkoldeki %l'lik HCl ile 1 saat bırakarak uzaklaştırılır. Formalin fiksasyonundan sonra hiçbir şeye gereksinim yoktur ve dokular gömmeden önce direkt % 70'lik alkole alınabilir veya dondurma yöntemi ile kesit alınabilir .ALKOL-FORMALİN SOLUSYONU: Nötralize edilmiş formalin 10 cc %95 Alkol 90 cc , Bu fiksatifte parçalar 2-4 saat içinde çabucak tespit olur. Eğer doku parçaları kalın olursa, bu solusyon içinde buzdolabında 24 saat kalmalıdır. Bilhassa polisakkaridlerin gösterilmesi için kullanılan fiksatiflerden biridir. ALKOL FİKSATİFLERİ: Absolu alkol (%99) özellikle hücrelerde glikojenin gösterilmesinde kullanılan bir fiksatiftir. Eğer buzdolabında veya daha düşük derecede kullanılmazsa dokuda büzülmelere sebep olur. Doku parçaları absolü alkolde 20C'de iki gün bırakılacak olursa en elverişli şekilde, büzülrne meydana gelmeden tespit olurlar. %80 alkol fiksatif ise 5C'de 24-48 saat arasında dokuyu büzmeden tesbit etme özelliğine sahiptir. Bu solusyon alkaline phosphatasın gösterilmesinde kullanılır. Alkol fiksatifleri oda ısısında kullanıldiklarında bunların %65-%70' lik solusyonları kullanılmalıdır. Aksi halde dokuda çok fazla büzülme ve değişikliklere sebep olurlar. LİSON VOKAER' İN GLİKOJEN TESPİT ÇÖZELTİSİ: %96' lık alkolde doymuş picricasit çözeltisinden 85 ml; 10 ml formalin, 5 ml asetik asit. Küçük parçaları buzdolabında 5-10 saatte tespit eder. Glikojen için iyi tespit edicidir. Tespitten sonra absolu alkolden geçirilerek gömme işlemi yapılmalıdır. Çünkü gıikojen suda erir. MERKÜRİK KLORİD-FORMALİN (FORMAL-SUBLİMATE)Suda doymuş merkürik klorid 900ccFormalin 100 cc Mükemmel bir mikro-anotomik fiksatiftir. Formal-salindeki distorsion olmadan dokuyu büzer. Asit boyalarla çok parlak boyadığı gibi mükemmel bir sitoplazma korunması sağlar ve metakromaziyi artırır.Formal-saline göre sinir fibrilleri ve hücreler için gümüş çöktürme tekniklerinde daha az elverişli olmasına rağmen mükemmel retiküler fibril impregnasyonu elde edilebilir. Bloklar 12-24 saat tespit edilir fakat uzun süre işlem kesit almayı zorlaştıran bir sertlik yaratmaz. Formal-sublimat özellikle formal-salinle birinci fiksasyondan sonra ikinci fiksatif olarak yararlıdır. En büyük dezavantajı pahalı olması ve metallere korosiv olmasıdır. Dokular fiksasyondan sonra %70-90' lık alkole aktarılmalı ve mercury pigmenti kesitlerden daha önce açıklandığı gibi uzaklaştırılmalıdır. SUSA FİKSATİFİ ( HEİDENHAIN 1916)Merkürid klorid 45 grSodyum klorid 5 grTrikloroasetik asit 20 grAsetik asit 40 ccFormalin 200 ccDistile su 800 cc Özellikle biopsi materyelleri için uygun bir fiksatiftir. İyi bir mikro-anotomik fiksatiftir. Nedeni açık olmamakla birlikte Susa' dan sonra elastik fibriller Weigert'in (1898) elastik fibril boyası ile zayıf boyanırlar. Hazırlanması için gerekli maddelerin çokluğu dezavantajdır. Ancak karışım bir önceki formal-sublimata göre biraz daha avantajlıdır.Bloklar 3-24 saatte fikse olurlar ve direkt olarak % 95' lik etil alkole aktarılırlar. Daha sulu solusyonlara aktarma kollajen fibril1erin şişmesine yol açmaktadır. ZENKER FİKSATİFİ ( ZENKER 1894)Merkürik klorid 5 grPotasyum dikromat 2.5 grSodyum sülfat 1 gr .Distile su 100 ccAsetik asit 5 cc (kullanımdan hemen önce eklenir) Asetik asitsiz stok solusyon iyi korunur. Zenker etkili bir mikro-anotomik fiksatiftir ve özellikle sitoplazmik ve fibril boyaları üzerine çok yararlı etkisinden dolayı kullanılmaktadır. Taze materyelde post-mortem dokulara göre daha yararlıdır. Alyuvarları iyi korumazlar. Bloklar 3-8 saatte fikse olurlar ve fazla dikromatı uzaklaştırmak için çeşme suyuyla yıkanırlar. Mercury pigmenti ise daha önceki yöntemle uzaklaştırılır. HELLY SIVISI ( VEYA ZENKER-FORMAL, HELLY 1903) Zenkerdeki asetik asit yerine 5 cc formalin kullanmadan hemen önce eklenir. Helly sıvısı bir oksitleyici ajan (potasyum dikromat ve bir indirgeyici ajan (formalin) içermesine rağmen rnükemmel bir fiksatiftir. Helly özellikle kemik iliği, dalak, lenf bezleri, hipofiz ve pankreas için çok yararlıdır. Bloklar 6-24 saat tespit edilmeli ve mercury pigmenti Zenkerdeki gibi uzaklaştırılmalıdır. Helly hem mikro-anotomik hem de sitolojik (sitoplazmik) fiksatif olarak kullanılabilir ve formal-sublimat gibi % 10' luk formal-salinden sonra ikinci fiksatif olarak da uygulanabilir. BOUİN FİKSATİFİ ( BOUİN l897) Suda doyurulmuş pikrik asit 75 cc Formalin 25 ccAsetik asit 5 cc Bouin, alyuvarların kısmen veya tamamen lizisine yol açar ve kollajen fibrilleri şişebilir. Aşırı sertleşmeye yol açmaz. Sitoplazmik boyalarla parlak boyanma sağlar. Glikojen çok iyi korunur (özellikle yukardaki karışımın alkolik varyantı ile) fakat böbrek iyi korunamaz. Bazı sitoplazmik granüller çözünebilir. Bouin, bir mikro-anotomik fiksatif veya kromozomların gösterilmesi için kul1anıldığında da sitolojik (nükleer) fiksatiftir. Bloklar 6-24 saat fikse edilirler ve % 70 lik alkole aktarılırlar. Dokuların sarı boyanması çok küçük örnekler için avantaj oluşturur. Fakat kesitlerden bu boya, alkolü takiben bazik anilin boyaları kullanmadan önce % 2.5 lik sodyum thiosulfat kullanarak uzaklaştırılmalıdır, aksi takdirde precipat oluşacaktır. CARNOY FİKSATİFİ (CARNOY, 1887)Absolü alkol 60 ccKloroform 30 ccAsetik asit 10 cc Carnoy, hızla penetre olan ve hareket eden bir fiksatiftir. Acil teşhis için dokuların hızlı tespit edilmesi ve kısmi dehidrasyonu için kullanılır. Kromozom çalışmaları için kullanılır fakat alyuvarların lizisine ve fazla büzülmeye yol açar. Glikojen korunur fakat bazı sitoplazmik granüller çözünebilir. 3 mm' den kalın olmayan dokular 30-90 dakikada fikse edilmeli ve % 95'lik ya da % 100' lük alkole transfer edilmelidir. Bir mikro-anotomik veya sitolojik (nükleer) fiksatifdir. SANFELİCE FİKSATİFİ (SANFELİCE, 1918)Çözelti A Çözelti BFormalin 128 cc %l'1ik kromik asit 100 ccAsetik asit 16 cc Karışım: Kullanmadan az önce hazırlanır. 9 cc A +16 cc B Genellikle mitotik figürler ve kromozomlar için mükemmel bir fiksatifdir. 3 mm den kalın olmayan küçük parçalar 12-24 saatte tespit edilmeli ve sonra akarsu ile yıkanmalıdır. Sitolojik (nükleer) fiksatiftir. FLEMİNG FİKSATİFİ (FLEMMİNG, 1884) % l'1ik kromik asit 15 cc%2' lik OSO4 4 ccAsetik asit 1 cc ya da daha az Kullanmadan önce hazırlanmalıdır. Penetrasyon eşit olmayabilir ve tam olmayan fiksasyonla yüzeyel tabakaların aşırı kararmasına neden olabilir ve sonradan en içteki hücrelerin zayıf boyanmasına yol açabilir. Page (1970), Flemming sıvısını formalin fiksasyonunu takip eden ikinci fiksatif olarak kullanarak miyelini .başarılı şekilde göstermiştir. İki mm kalınlığındaki küçük parçalar 12-48 saat tespit edilmeli ve sonradan akarsuda yıkanmalıdır. Asetik asit içeriği ile bir nükleer fiksatiftir. Lipidler OSO4 ile siyahlaşır. Bu fiksatiften sonra alum hematoksilen nükleer boyaları kolaylıkla alınmaz, bunun yerine safranin kullanılmalıdır.FLEMİNG SIVISlNIN LEWITSKY-BAKER MODIFIKASYONUFlemming sıvısını asetik asitsiz fakat % O.75'lik sulu NaCl solusyonunu distile su yerine çözücü olarak ekleyerek hazırlanır. 12-24 saatlik fiksasyondan sonra dokular akarsuya aktarılır. Sitolojik (sitoplazmik) fiksatif, bu ve diğer krom-osmium karışımlar omurgasız ve alt omurgalıların dokuları ile çok iyi sonuçlar verirler. Helly sıvısı memeli dokuları için tavsiye edilmemektedir. ORTH FİKSATİFİ ( ORTH 1896) Formalin 10 ccMüller sıvısı (Potasyum dikromat 2.5 gr +sodyum sülfat 1 gr+distile su 100cc) 100 cc Taze olarak hazırlanmalıdır. Formalin ve Müller sıvısını karıştırma mitokondri gibi sitolojik yapılar üzerine ve kromaffin reaksiyonundaki mordantlama özelliği nedeni ile çok yararlıdır. Bloklar çeşme suyuyla yıkanmadan veya distile sudaki %2.5'lik potasyum dikromatla ileri kromasyondan önce 24-48 saat tespit edilmelidir.Bazen potasyum dikromatla uzun süre muamele etme hemen hemen kaçınılmaz olarak kırılganlıkta artış ve parafin kesitlerden kesit alma zorluğu ile (özellikle yumuşak dokularda, dalak ve beyin gibi) sonuçlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/fiksatifler-ve-hazirlanislari-1

Kıtaların Kayma Kuramının Zoocoğrafik Açıdan Önemi

Wegener, Kıtaların Kayma Kuramı’nı ortaya atınca ve bu kurama önemli destekler gelince ve özellikle 1960 ve 1995 yılları arasında belirli ölçülerle bilimsel olarak kanıtlanınca, geçmişteki fauna ve flora yayılışlarının, bundan önceki kuramlarda öne sürüldüğü gibi büyük ölçüde kara ve su köprüleri ile olmadığı sonucuna varılmıştır. Yayılışların, bugünkü kara parçalarının tümünün bir araya gelmesinden oluşmuş “pangea” dediğimiz tek ve bütün bir kara parçasının var olmasıyla gerçekleştiği anlaşılmıştır. Dünya tek kıta iken evrimleşen ve kalıtsal yapısı ya da evrimleşmeye dirençliliği nedeniyle yapısını değiştirememiş ya da çok az değiştirmiş canlıların her kıtada temsil edilmesi beklenilmelidir. 1950’lerdeki bazı ünlü biyocoğrafyacılar (MİCHAELSEN, İRMSCHER, RENSCH, EANNEL gibi) bu kuramda yer alan kıtaların arasındaki biyolojik ilişkileri açıklamalarıyla öne çıktılar. Nitekim, en yaygın toprak solucanı (Lumbricus terrestris) ve bazı yengeç türlerinin tüm kıtalarda (yalıtılmış bölgeler halinde olsa bile) bulunmaları (kozmopolit yayılış) (daha sonra taşınma olaylarıyla kozmopolit olanlar değil), bu devirdeki flora ve fauna birliğinin bir kanıtı olarak gösterilebilir. Doğal olarak faunanın bu eski sakinlerini ararken, özellikle, evrimsel değişime dayanıklı olan ya da mutasyon oluşturan etkilerden büyük ölçüde korunmuş olan canlı grupları göz önüne alınmalıdır. Bunlar genellikle toprak içinde, taşların altında (solucanlar, kırkayaklar, çıyanlar, galeri ve tünel kazarak toprak altında yaşayan böcekler ve omurgalılar vs), suların derinliklerinde yaşayan (bir çok kabuklu (Crustacea), yumuşakça (Mollusca)) ve sert ışınlara dirençli kabukları olan hayvanlardır (midyeler ve dış iskelete sahip eklembacaklılar). Bu kuram için öne sürülen en önemli zoolojik bulgu Unca adı verilen bir yengeç türünün dağılışı gösterilmektedir. 1968 yılında Amazonların ağzında bulunan çok küçük, vücut yapısı bakımından ilkel ve köken olarak çok eski (değişmeden ya da pek az değişerek günümüze ulaşmış) bu yengeç türü, dünyanın uygun birçok yerinde dağınık durumda, sanki her biri ayrı bir vahada yaşıyormuş gibi bulunmaktadır. Bu yengeçlerin pasif ya da aktif olarak yayılma olanakları olmadığı için, kıtalar birbirlerinden ayrılmadan önce oluştukları ve yayıldıkları kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra yapılan zoolojik araştırmalar, özellikle kökeni eskiye dayalı yengeçler üzerinde yapılan çalışmalar, Batı Afrika ile Doğu Amerika nehirlerinde, özellikle, taban sularında ve sedimanlarında yaşayan bazı yengeçlerin yakın akraba olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu hayvanlar tamamen tatlı suya bağımlı olduklarından, deniz suyu bir çeşit zehir etkisi yapar. Dolayısıyla herhangi bir yola Atlantik’i aşmaları söz konunu olamaz. Kuram bazı eksik ve kuşkulu noktaları nedeniyle, özellikle jeologlar tarafından itiraza uğruyordu. Fakat daha sonra yapılan katkılarla derin denizlere yönelik paleontolojik, jeolojik, stratigrafik ve biyolojik (BRUNDİN) bulgular; uzaydan çekilen fotoğraflar, sismik incelemeler ve derin deniz araştırmaları, kurama önemli boyutlarda destek sağlamıştır. Atlantik’te kıtaların birbirinden ayrılma hattının uzaydan saptanması ve buradaki jeolojik olayların açıklanası, Kıtaların Kayma Kuramı üzerindeki kuşkuyu ortadan kaldırarak, araştırmaların ayrıntılara yönelmesini sağladı. Kıtaların kayma kuramı özellikle Kretase ve Jura’daki hayvansal yayılışlar için mantıklı açıklamalar getirilmesini sağlamıştır.      

http://www.biyologlar.com/kitalarin-kayma-kuraminin-zoocografik-acidan-onemi

Omurgalılar ve Özellikleri

Omurgalılar, sırtları boyunca uzanan omurgalarıyla tüm öbür hayvanlardan ayrılır. Omurga, kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan iskeletlerinin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurgalılar genellikle omurgasızlardan daha iri ve daha karmaşık yapılıdır. İlk omurgalılar yaklaşık 510 milyon yıl önce ortaya çıkan ilkel balıklardır. Omurganın kaslarla hareket ettirilebilen esnek bir destek oluşturduğu, böylece bu hayvanların hızlı yüzmesine olanak sağladığı düşünülmektedir. Omurga ayrıca, içindeki kanalda yer alan ve sinir sisteminin en yaşamsal bölümlerinden olan omuriliği korur. Omurilik, gövde ve uzantıları ile beyin arasında bir sinir köprüsü kurar. Bu geniş hayvan grubu balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerden oluşur. MEMELİLER (MAMALİA) Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura’da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)’nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/omurgalilar-ve-ozellikleri

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

Canlıların Sınıflandırılması nedir,nasıl yapılır

CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI Dünyamızda yaşamakta olan canlılar incelenirse özelliklerinin çok farklı olduğu gözlenir.Bu farklara rağmen bu canlıları derece derece ve birbirlerine benzeyenleri bir araya toplayarak gruplandırmak mümkündür.Canlıların benzerliklerine göre gruplandırılmasına sınıflandırma (sistematik) denir.Hayvanlar ve bitkiler belirli bir düzen içerisinde sınıflandırılır. SINIFLANDIRMA SİSTEMİNİN GELİŞİMİ Canlılar; monera, protista, fungi, bitki ve hayvan olmak üzere gözle görülmeyen çok küçük organizmalardan dev ağaçlara ve binalara kadar bir dağılım gösterirler.Bu büyük hayat çeşitliliğini tanıyabilmek için, büyük grupları daha küçük gruplara ayırmak gerekir.Biyologlar dünyadaki canlıları sınıflandırmamış olsalardı, bu kadar çeşitli olan canlılara ulaşmak mümkün olmayacaktı. Sınıflandırmanın amacı, canlıları bir sistematiğe oturtmak ve tabiatı daha kolay anlaşılabilir hale getirmektir. İlk sınıflandırmayı Yunan Filozofu Aristoteles (m.ö.383-322) yapmıştır.Aristoteles bitkileri otlar, çalılar, ağaçlar; hayvanları ise yaşadıkları yere göre karada, suda ve havada yaşayanlar şeklinde gruplandırmıştır.Aristoteles’in sınıflandırması canlıların görülebilen ve morfolojik özelliklerine göre yapılmıştır. Günümüzdeki sınıflandırılmada, canlıların bütün özellikleri göz önünde bulundurulur. Örneğin yarasanın kanatlarına bakarak onu kuşlar sınıfında incelemek mümkün değildir.Yarasa bütün özellikleri ile bir memeli hayvandır. Sınıflandırma, canlıların görülen bir veya birkaç özelliğine göre yapılırsa ‘suni sınıflandırma’ (yapay sınıflandırma) adını alır. Aristo’nun yapmış olduğu sınıflandırma yapay sınıflandırmadır. Buna ampirik sınıflandırma da denir. Günümüzde sınıflandırma, canlıların akrabalık ilişkilerine göre yapılır. Sınıflandırılmada canlıların tüm özellikleri göz önünde bulundurulur.Bu çeşit sınıflandırmaya ‘tabii sınıflandırma’ (doğal sınıflandırma) denir. Doğal sınıflandırma bilimsel olan sınıflandırılmadır.Buna filogenetik sistematik da denir. Bir canlıyı türün evrim sistematiğine geçirdiği gelişmelere filogeni (soy oluş), embriyo döneminde geçirdiği değişmelere ontogeni (birey oluş) denir. SINIFLANDIRMA BİRİMLERİ Sınıflandırmanın en küçük birimi tür dür.Sınıflandırmada tür kavramını ilk kuran kişi John Ray dır. Tür ortak bir atadan gelem,yapı görev bakımından ortak özelliklere sahip olan, kendi aralarında çiftleşerek verimli döller meydana getirebilen bireylerin oluşturduğu topluluktur. Sistematikte her tür iki isimle adlandırılır.Bu iki isimden 1. si canlının cinsini 2. si tanımlayıcı özelliğini belirtir.Her türün iki isimle adlandırılması ilk kez Carolus Linnaeus tarafından kullanılmıştır. Türlerden daha büyük topluluklar da vardır.Bunlar sırasıyla cins, familya, takım, sınıf, şube ve alem dir. Birbirlerine çok benzeyen yakın türlerin gruplaşmasıyla cinsler ortaya çıkar.Örneğin kedi, aslan ve kaplan türleri ‘felis’ cins adı altında toplanır. Felis domesticus :Kedi Felis leo :Aslan Felis tigris :Kaplan Her tür kendi cinsiyle belirtilir.Bu kural bütün dünyada kullanılır. Böylece karışıklık önlenir.Cinslerin ortak karakterlerine göre gruplaşmasına familyalar meydana gelir.Benzer familyalar takımları oluşturur.Benzer takımların gruplaşmasıyla sınıflar ortaya çıkar. Sınıfların bir araya gelmesiyle şubeler, şubelerin bir arya gelmesiyle alem meydana gelir. Sınıflandırmada birimler büyükten küçüğe doğru gidildikçe, birimin kapsadığı birey sayısı artar, aralarındaki benzerlik azalır.Büyük biriden küçük birime doğru gidildikçe birey sayısı azalır, benzerlik artar. BİLİMSEL SINIFLANDIRMANIN DAYANDIGI TEMELLER Günümüzde geçerli olan sınıflandırma filogenetik sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmaya göre bütün canlıların ortak bir atası vardır.Bu sınıflandırmanın açıklanabilmesi için akrabalık derecelerinin açıklanması gerekir.Akrabalık derecelerinin belirlenmesinde bazı temel kurallar göz önüne alınır. 1) Homolog Organlar: Yapıları ve gelişimleri birbirlerine benzeyen fakat farklı görevleri olan organlara homolog organlar denir.Örneğin fok balığının ön yüzgeci, yarasanın kanadı, kedinin pençesi, atın ön bacağı, insanın eli homolog organlardır.bunları her biri yaklaşık olarak aynı sayıda kemik, kas, sinir ve kan damarlarına sahiptir.Aynı plana göre düzenlenmiş ve aynı gelişme biçimine sahiptir.homolog organlar canlıların ortak bir atadan geldiğinin kanıtlarından biri olarak ileri sürülmektedir. Bazı organlar aynı kökten gelmedikleri halde, yaptıkları görev aynıdır. Bu organlara anolog organlar denir.Kuş ve böcek kanatları analog organlardır. 2) Embriyolojik Benzerlik: Canlıların embriyo dönemlerinde geçirdikleri evreler ve farklılaşmalar birbirine çok benziyorsa bu canlılar yakın akrabadır.Omurgalı hayvanlarının embriyolarının ilk evreleri çok belirgin bir benzerlik gösterir.İlk evrede balık ve domuz embriyosunu ayırmak çok zordur. 3)Biyokimyasal Benzerlik: Çeşitli hayvanların plazma proteinleri arasındaki benzerlik derecelerinin antijen-antikor tekniği ile denenir. Her hayvan türünün kan içeriği kendine özgün bir protein bileşimine sahiptir.yakın akraba olan canlıların plazma proteinlerinin benzerliği daha fazadır. Bütün hayvanlarda hücrenin çalışması ve kalıtım faktörlerinin dölden döle geçmesi kromozomlar tarafından kontrol edilir.Bütün canlılarda kromozomların kimyasal yapısını DNA (deoksiribonükleik asit) meydana getirir.Akrabalık derecesi yakın olan canlıların DNA’larının baz dizilimlerinin benzerliği de artmaktadır. Hayvanlar, protein metabolizması sonucu oluşan azotlu artıkları üre, ürik asit ve amonyak şeklinde idrarla vicuttan uzaklaştırılabilir. Sınıflandırılmada canlıların idrarlarının bileşimi de dikkate alınır. Memeli canlılarının çoğunda sindirim için aynı veya benzer enzimler kullanılır.Bu olaylar canlıların ortak bir kökten geldiğinin kanıtlarından biri olarak gösterilmektedir. Bunlar başka yumurta tiplerinin benzerliği, organizmaların simetri şekilleri anatomik yapılarındaki benzerlikler gibi özellikler de doğal sınıflandırma yapılırken dikkate alınır. Bazı organizmalar mevcut bir sınıflandırma sistemine koymak oldukça zordur.Çünkü canlıların taşıdıkları özelliklerin bazısı bir gruba, bazısı da diğer bir gruba ait olabilir.Örneğin tek hücreli olan euglena; hareketli , kloroplast taşıyan ve kendi besinini yapabilen canlıdır. Euglena, hareketinden dolayı hayvan, kloroplast taşıdıgı ve kendi besinini kendisi yaptığından dolayı da bitki olarak kabul edilmiştir. Bakteriler: Heteretroflardır. Parazit yada saprofit beslenirler. Fotosentez ya da kemosentez yapan ototrof olanları vardır. Mavi-Yeşil algler:Fotosentez yaparlar.Kloroplastları yoktur. Fotosentez olayı stoplazma içine dağılmış klorofiller aracılığı ile olur. PROTİSTA a) Kamçılılar: Tek hücreli yapıya sahiptirler. Suda hareket ederler. Heterotrof ve otorotrof olanları vardır.Örnek:Euglena. b) Kök ayaklılar: Tek hücreli olan bu protozoalar besinlerini yalancı ayakları ile alır ve hareket eder.Örnek:Amip c) Sporlular: Sporla ürerler. parazityaşarlar. Örnek: Plazmadizmmalaria d) Silliler: Hücrenin çevresi hareket ve besin almayı saglayan sillerle çevrilidir. Örnek: Şapkalı mantar. FUNGİ Çok çekirdekli hücrelere sahip olup, sporlarla ürerler. Örnek: Şapkalı mantar. BİTKİLER Algler, çiçeksiz bitkiler ve çiçekli bitkiler olmak üzere üç grupta incelenir. Algler: İletim demetleri yoktur.İletim demetleri olmadığından su ve suda erimiş madensel tuzları tüm bitki tüzeyi ile alırlar.Doku farklılaşması yoktur. Çiçeksiz Bitkiler: Kendi arasında ikiye ayrılır. 1) Kara yosunları: İletim demetleri yoktur.Eşeyli ve eşeysiz üreme, döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Gametleri gametongium denen keselerde oluşturur.döllenme sonucu oluşan zigot bir süre ebeveyne bağlı kalır. 2) Eğrelti otları: İletim demetleri vardır.Gerçek kökleri yoktur. Eşeyli ve eşeysiz üreme döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Çiçekli Bitkiler:İyi gelişmiş iletim sistemleri vardır.Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir.Açık ve kapalı tohum olak üzere iki grupta incelenir. 1) Açık tohumlular: Her zaman yeşildirler.Soymuk demetlerinde kalburlu hücreler vardır, arkadaş hücreleri yoktur.Çiçekleri daima tek eşeylidir.Tohumları daima çok çeneklidir.Tohum taslakları yumurtalık dışına gelişir. 2) Kapalı tohumlular: En gelişmiş bitki sınıfıdır.Her zaman yeşil değildirler.Çiçekleri genelde erseliktir.Çiçeklerinde çanak ve taç yaprak farklılaşması vardır.Kapalı tohumların iki önemli sınıfı vardır. 1)Monokotiledonlar (bir çenekliler): Embriyolarında tek çenek yaprağı taşırlar.Otsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler.İletim demetleri dağınık ve düzensiz sıralanmıştır.Korteksi incedir.Meristem kambiyumu yoktur.Yaprakları paralel damarlıdır. Saçak kök sistemi bulunur. 2) Dikotiledonlar(iki çenekliler): Embriyolarında iki çenek yaprağı taşırlar.Otsu ve odunsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler. İletim demetleri dairesel çizilmiştir. Korteksi incedir.Enine kalınlaşmasını sağlayan kambiyum (meristem) bulunur.Yaprakları ağsı damarlıdır.Ana kök ve buna bağlı yarı kökler gelişmiştir. HAYVANLAR Çok hücreli heterotrof canlılarıdır.Aktif hareket ederler. Omurgalılar ve omurgasızlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Omurgalılar(kordalılar) Omurgalılar ve ilkel kordalılar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. A) Omurgalılar:Vücutlarının sırt tarafında bir sinir kordonu bulunur.İç iskelet eklemlidir. İskelete bağlı kaslar hareketi sağlar.Hepsinde beyin ve beyini koruyan kafatası vardır.Dolaşım sistemleri kapalıdır.Holozoik olarak beslenirler.Çoğu ayrı eşeylidir.Balıklar, kuşlar, kurbağalar, sürüngenler ve memeliler olmak üzere beş sınıfa ayrılırlar. 1) Balıklar: Vicutları pullarla örtülüdür.İç iskelet kemikten ya da kıkırdaktan oluşmuştur.Solungaç solunumu yaparlar.Kalpleri iki odacıklıdır.Kalplerinde sürekli kirli kan bulunur.Vücutlarında temiz kan dolaşır.Soğuk kanlı hayvanlardır.Boşaltım organları mezonefros tipi böbreklerdir.Boşaltım maddelerinin, üreme hücrelerinin ve sindirim artıklarının toplandığı kloak denilen yapıya sahiptirler.Örnek:köpek balığı, alabalık, sazan. 2) Kuşlar: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sağa kıvrılarak dallanır.Sıcakkanlıdırlar.Boşaltım organı metanefroz tipi böbreklerdir, vücut tüylerle kaplıdır.Tüysüz olan bölgeler pullarla örtülüdür.Kloaklıdırlar. Dişleri yoktur.Örnek:martı, bülbül, tavuk, ördek, deve kuşu. 3) Kurbağalar: Lavralar solungaç solunumu, erginleri akciğer ve deri solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır.Vücutlarında karışık kan dolaşır.Soğukkanlıdırlar.Azotlu dolaşım maddesi amonyaktır.Boşaltım organı mezonefroz tipi böceklerdir.Kloak lıdır.Derilerinin mukus salgısı olan mukus, deriyi kaygan tutar.Örnek:semender, kuyruklu kurbağa, su kurbağası. 4) Sürüngenler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır (timsah hariç).Soğukkanlıdırlar.Erginlerinin boşaltım organları metanefroz tipi böbreklerdir.kloak lıdırlar.Dişilerde yumurta kanalının bir bölümü yumurta akı, diğer bölümü yumurta kabuğu yapacak şekilde özelleşmiştir.Vücut keratinle kaplı olduğundan kurudur. Örnek:yılan, timsah, kaplumbağa, kertenkele. 5) Memeliler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sola kıvrılarak dallanır. Sıcakkanlı hayvanlardır.Kloak yoktur.Ürogenital sistem sindirim sisteminden ayrı olarakdışarıya açılır.Boşaltım organı metanesaz tipi böbreklerdir.Sinir sistemleri çok gelişmiştir.Örnek:fare, yarasa, kirpi, insan,balina.  B) İlkel kordalılar: İskeletleri kıkırdaktır.Yutak bölgesinde solungaç yarıkları, sırt tarafında da sırt ipliği bulunur.Bu grubun tek örneğiAmfiyoksüs tür. OMURGASIZLAR Süngerler, sölentereler, solucanlar, yumuşakçalar, eklembacaklılar ve derisi dikenliler olmak üzere gruplandırılmışlardır. a) Süngerler: Yapısını oluşturan hücreler arasında iş bölümü vardır.Hücresel farklılaşma görülmesine karşın hücrelerde doku oluşturmak için iş bölümü yoktur. b) Sölenterler: Bu şube üyeleri oyu bir kese gibi düzenlenmiş tek açıklı sindirim boşluklarına sahiptirler.Örnek:deniz anası, hidra, mercanlar. c) Yassı solucanlar: Sinir ve üreme sistemlerine sahiptirler.Örnek: tenya, planoria. d) Yuvarlak solucanlar: Bitki ve hayvanlarda parazit yaşarlar.Örnek: bağırsak solucanı. e) Böcekler: Vücutlarının tamamı epidermisin salgıladığı kitin ile kaplıdır.Trache solunumu yaparlar. CANLILARDA BESLENME İLİŞKİLERİ Besleme sistemine göre canlılar üreticiler(ototroflar) ve tüketiciler(heterotroflar) olmak üzere iki grupta incelenir.Üretici canlılar(ototroflar) kendi besinlerini yapar.Tüketiciler(heterotroflar) besinlerini kendileri yapamaz.Doğrudan veya dolaylı olarak ototrof canlılardan sağlar. OTOTROF BESLENME Kendi besinini kendisi sentezleyebilen organizmalara ototrof (üretici) canlı denir.Enerji sayesinde inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilirler.Bitkiler, algler ve bazı bakteriler ototrof canlılardır.Kullanılan enerji kaynağına göre, ototrof organizmalar fotosentez yapanlar ve kemosentez yapanlar olmak üzere iki bölümde incelenir.fotosentez yapan canlıların klorofili vardır.bunlar klorofilleri sayesinde güneş ışınlarını soğurarak organik besinlerde kimyasal bağ enerjisine çevirirler. Kemosentez yapan organizmalar genellikle bakterilerdir.Bunlar gerekli enerjiyi amonyak, hidrojen, sülfür gibi belirli inorganik maddeleri oksitleyerek sağlar. Nitrit bakterileri amonyağı nitrite, nitrat bakterileri nitriti, nitrata dönüştürür.bu sırada açığa çıkan enerji bakteriler tarafından ATP sentezinde kullanılır.Bu şekilde gerçekleşen ATP sentezine kemosentetik fosforilasyon denir.Bu ATP inorganik maddelerden organik maddelerin sentezi sırasında kullanılır. Nitrit ve nitrat bakterileri azot döngüsünde rol oynar.Amonyağı, yeşil bitkilerin kolayca alıp kullanabileceği nitrat bileşiklerine dönüştürür.Amonyağın nitrata dönüştürülmesine nitrifikasyon denir. HETEROTROF BESLENME İnorganik maddelerden organik besin yapamayan, organik besinleri hazır olarak alan canlıların beslenme biçimine heterotrof beslenme denir.Böyle beslenen canlılara dış beslek veya tüketiciler adı verilir. Heterotrof canlıların beslenme ve yaşama şekilleri holozoik, simbiyoz, saprofit olmak üzere üç grupta incelenir. a) Holozoik Beslenme:Bu şekilde beslene canlılar besinlerini katı parçalar halinde alarak sindirirler.bunların sindirim sistemleri, avlarını yakalayabilmek için duyu organları, sinir sistemleri ve kas yapıları gelişmiştir.Otçul hayvanlar, etçil hayvanlar ve hem otçul hem etçil hayvanlar bu grupta incelenir. b) Birlikte Yaşama:İki veya daha fazla türün bir arada kurdukları yaşam şekline simbiyosim denir.Bu canlılardan biri konak diğeri konuk adını alır.Birlikte yaşama yararlı ve zararlı birliktelikten oluşur.Yararlı birliklerin beslenme biçimi kommensalizm ve mutualizm dir.Zararlı birlikteliklerin ise parazitizmdir. 1) Mutualizm:Bir arada yaşayan canlıların karşılıklı olarak yarar sağlaması şeklindeki beslenme biçimidir.Bu beslenme biçimine en tipik örnek likenlerdir.Liken, mantar ve yeşil algler in birlikte oluşturdugu bir yaşama birliğidir. 2) Kommensalizm:Bir canlı üzerinde yaşadığı canlıya zarar vermeden bu canlıdan yararlanıyorsa bu yaşama şekline kommensalizm denir.Örnek olarak yengeçlerin solungaçlarına tutunarak yaşayan bazı yassı kurtlar. 3) Parazitizm:Bir arada yaşayan iki canlıdan birinin digerini sömürerek ona zarar vermesi şeklinde olan beslenme ilişkisidir.Bazı bakterilerin sindirim enzimleri yoktur.Önemli monomerleri diğer canlı organizmalardan sağlarlar.Böyle bakterilere parazit bakteriler denir. Hastalık yapan parazit bakterilere de patojen bakteriler denir. Bir canlı diğer bir canlının deri ve solungaçlarına yapışarak yaşıyorsa bu canlılara ektoparazit (dış parazit) denir.Koku ve diğer duyu organları iyi gelişmiştir.Bit, pire, tahtakurusu, uyuz böceği, sivrisinek bir ekoparazittir. Bir canlı diğer bir canlının iç kısmında yaşıyorsa endoparazit denir. Bu parazitler hücre içerisinde yaşıyorsa bunlara hücre parazitleri denir.Örneğin sıtmaya neden olan parazit plazmadium al yuvar hücresinde yaşar.Endoparazitler çok sayıda gamet oluştururlar. Bundan dolayı üreme sistemleri çok gelişmiştir Bitki üzerinde yaşayan ve konak organizmanın odun borularından su ve madensel tuzlar alarak fotosentez yapabilen parazitlere yarı parazit denir.Üzerinde yaşadığı konak bitkinin soymuk borularından hazır organik maddeler alarak yaşayan parazit bitkilere tam parazit denir. c) Saprofit (çürükçül) beslenme:Biramayası, küf mantarı ve bakterilerin çoğu besinlerini katı olarak alamazlar.Bunlar gerekli olan organik besin maddelerini kokuşmaya yüz tutmuş bitki ve hayvan ölüleri üzerinden canlı artık ve salgılarından sağlarlar.Saprofitler öncelikle dışarı salgıladıkları enzimle besinlerini sindirir.Daha sonra küçük molekülleri emerler.Bu şekilde heterotrof beslenmeye saprofit beslenme denir.Saprofit bakterilerinin bir kısmı çürümede, bir kısmı ise mayalanmada rol oynar. HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME Sinek kapan ve ibrik otu gibi böcek yiyen bitkiler fotosentezle organik madde yapar.Ayrıca yakaladıkları böcekleri salgıladıkları enzimlerle hücre dışında sindirirler.Daha sonra bu besinleri emerler. DOGADA MADDE DEVRİ Organik artıklar ve cesetler ayrıştırılarak inorganik maddelere dönüştürülür.Bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez de kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla inorganik maddeler yeniden organik bileşiklere dönüştürülür. Bu dönüşümlere doğada madde döngüsü denir. Karbon devri: Bir dönümlük şeker kamışı her yıl atmosfer tabakasından 20 ton kadar karbondioksit kullanır.Bitki ve hayvan enerji elde etmek için organik maddeleri yıkar.Karbondioksit ve su ya kadar parçalanır.Hücre solunumu denen bu olay sonucunda oluşan karbondioksit tekrar atmosfer tabakasına verilir. Azot devri: Bitkiler aminoasit ve protein sentezi yapabilmek için gerekli olan azotu, nitrat tuzları olarak topraktan alırlar.Bitkiler tarafından alınan nitratlar bitki hücreleri tarafından aminoasit ve protein sentezinde kullanılır. Ölmüş bitki ve hayvanla, canlıların artıkları ve salgılarındaki proteinli maddeler saprofitler tarafından amonyağa dönüştürülür.Bu olaya pütrüfikasyon (kokuşma) denir. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite; nitritte nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür.Bu olaya nitrifikasyon denir. Bitki tarafından kullanılmayan nitratlar azot bozan bakteriler ile parçalanır.Bu parçalanmadan açığa çıkan azot tekrar havaya karışır.Bu olaya denitrifikasyon denir. Havanın azotu toprağa iki şekilde geçer: 1)Yıldırım çakması sonucu azot oksijenle birleşir.Daha sonra su ile etkileşince nitrik asit meydana gelir.Yağmurla toprağa inen nitrik asit toprakta bulunan sodyum ve potasyum bileşikleri ile etkileşerek nitrat tuzlarını oluşturur. 2)Toprakta, havanın serbest azotunu bağlayabilen ve kullanabilen azot bakterileri vardır.baklagillerin köklerindeki urlarda yaşayan ribozom da havanın serbest azotunu bağlayabilir ve azotlu madde yapar.Bu bakterilerin ölüleri topraktaki azotlu organik artıkları oluşturur.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-siniflandirilmasi-nedirnasil-yapilir

Canlı ve taze materyal ile çalışma metodları

1- Lam ve lameller temiz olmalı.2- Pipetler cam eşya ve diğer aletler başka maddelerle karıştırılmamalıdır. Her bir kültürden alınan organizmalar için ayrı pipet kullanılmalıdır.3- Kimyevi solüsyonlar için ayrı pipetler kullanılmalıdır.4- Kültürümüz saf kültür ise cam eşyalar steril olmalıdır.5- Küçük saydam organizmalar örneğin, mikroskobik crustacea, küçük sölenteratlar, rotiferler, yassı kurtlar, annelidler, omurgasızların ve aşağı omurgalıların embriyoları, larvaları yumurtaları 1-2 damla su içinde incelenir. Eğer bu canlılar tatlı suda yaşıyorlarsa, tatlı su, denizde yaşıyorlarsa, deniz suyu, acı suda yaşıyorlarsa acı su konmalı ve incelenmelidir. Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür suyu uygundur.

http://www.biyologlar.com/canli-ve-taze-materyal-ile-calisma-metodlari

Aracnida (=Aracbnoidea ) Sınıfı

Bu sınıfta hekimlik açısından önemli olan keneler, uyuz etkenleri, akrepler ve örümcekler bulunur. Arachnida sınıfındaki artropodların erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Ayrıca antenleri ve kanatlan da bulunmadığı gibi vücutta baş ve thoraxın birleşmesiyle oluşmuş cephalothorax ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Yine arachnidlerde ağız organellerinin yan taraflarında cheliser adı verilen kesici organel bulunur. Daha önce bahsedilen insecta sınıfındaki artropodların ise erişkinlerinde 3 çift bacak, anten, kanat ( bazılarında yok) bulunur, bunların vücutları üç parçalı olup, caput, tharox ve abdomenden oluşmuştur ve chelicer ( şelişer ) leri yoktur. Arachnida 'larda caput ve thoraxın birleşmesiyle oluşan cephalothoraxa “prosoma”, abdomene ise " opisthosoma" adı verilir. Prosoma' da iki kısma ayrılır. Ağız organellerinin bulunduğu kısma "gnathosoma" ( = capitulum ) ve bacakların çıktığı kısma ise "podosoma" adı verilir. Podosoma ve opisthosoma' dan meydana gelen yani bacakların çıktığı kısma ve abdomene birlikte "idiosoma"adı verılır. Podosomada "propodosoma"( 1 ve 2.çift bacaklar kısmı) ve "metapodosoma" (3 ve 4. çift bacaklar kısmı) olarak ikiye ayrılır. Gnathosoma ve propodosoma'nın ikisine birden "proterosoma" metapodosoma ve opisthosoma'nın ikisine birden ise "hysterosoma"adı verilir. Gnathosoma üzerinde makas şeklinde olan chelicerler, en önde bulanan ve bir çift bacak şeklinde görülen pedipalpler ve hypostom bulunur. Chelicerler konak derisini delmeye ve kesmeye yarayan iki tane hareketli oluşumlardır. Pedipalpler ise artropodun yiyeceğini yakalamasında ve dokunma duyusu olarak görev yaparlar. Hypostom'un üzere dişler gibi oluşumlarla kaplıdır. Bu yapıları ile konak derisine girdiği zaman geriye çekilmesini engeller ve konaktan kan emmeye yarayan bir oluşumdur. Erişkin arachnidlerde ve nymhlerde 4 çift bacak, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Bu sınıftaki türlerin tümü kanatsız artropodlardır. Göz bazılarında vardır, bazı türlerde ise bulunmaz. Göz eğer varsa basit göz biçimindedir. Solunum genellikte trachealarla olur. Ancak bunlar bir çift stigma ile dışarı açılırlar. Çoğunlukla erkekleri dişilerinden küçüktür ve dorselden bakıldığında bazı türleri direkt olarak ayrılırlar, yani sexuel dimorfismus vardır. Biyolojik gelişmelerinde erişkin -yumurta -larva -nymph -erişkin dönemleri görülür. Yumurtadan çıkan larvalar erişkinlere genellikle benzerler. Daha sonraki nymph dönemi ise sexuel organlarının olmayışı dışında erişkinlere benzemektedir. Bu nedenle bu sınıftaki parazitlerin gelişmelerinde yarım metamorfoz (= hemimetabola ) görülür. Sindirim kanalları birtakım divertiküllere ve kollara ayrılmıştır. Bu özelikleri ilede gıda deposu olarak görev yaptıkları gibi sindirim bezi olarakta fonksiyon yaparlar. Arachnida Sınıfının Sınıflandırılması Bu sınıf altında üç önemli takım bulunur. Bunlar, Order: Scorpionidea (=akrepler ) Order: Araneidea ( = örümcekler ) Order: Acarina (=kene, uyuz etkenleri ve diğer akarlar) Order: Scorpionidea Akreplerde vücut yapıları cephalo- thorax ve abdomen şeklindedir. Vücudun ön tarafında ve ağzın iki yanında bir çift chelicer ve onun gerisinde yine bir çift pedipalpleri bulunur. Pedipalpler makas şeklinde tutucu organellerdir. Bunların gerisinde ise 4 çift bacak vardır. Abdomenleri ise preabdomen ve postabdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan preabdomen geniş yapıda olup, 7 segmentlidir. Postabdomen ise daha ince yapılı olup, 6 segmentden meydana gelmiştir. Kuyruk adıda verilen postabdomenin son halkası yuvarlağımsıdır ve uç kısmında zehir bezesini taşıyan bir iğne ( telson) bulunur. Akreplerin büyüklüğü 3 cm' den 8 cm 'ye kadar değişir. Vücudun en geniş yeri 1 cm, en dar yeri ise kuyruk kısmı olup, 3 -4 mm'dir. Renkleri siyah, solgun sarı, kahverenkli ve bazen yeşil renkli olabilir. Akreplerde vücut segmentasyon gösterir ve bunlarda dimorfismus yoktur. Scorpionidea 'lar sıcak ve kurak bölgelerde bulunurlar. Gececi parazitler olup, gündüzleri duvar ve tahta çatlakları arasında, kuytu yerlerde saklanırlar. Dişileri ovipardır. Ancak genellikle ovovivipardırlar. Yani uterusta şekillenen yumurtalar içinde gelişen yavrular çıkar. Akreplerin son halkasının uç kısmında bulunan iğne zehir bezeleri ile bağlantılıdır. Bu iğne ile bir canlıya soktuğunda zehiri derhal boşaltır. Zehirin felç edici etkisi vardır. Akrepler genellikle evlere girerler. Tropikal bölgelerde yaşayan bazı türleri insan ve hayvanlar için çok zehirli olup, ölümlere yol açabilirler. Akrepler kanivor artropodlardır, gıdalarını pedipalplerindeki kıskaçları ile yakalarlar. Bazı akrep türleri konaklarını soktukları yerlerde sadece lokal olarak şişliklere ve ağrılara neden olduğu halde, çok zehirli olan türleri sinir sistemi bozukluklarına, konvulsiyonlara, solunum güçlüğü ve kalpte bozukluklara neden olurlar. Akrep zehirlemesine scorpionismus ( = skorpionizm ) adı verilir. Zehirlenmelerin tedavisinde en iyi yol özel antitoksin akrep serumu kullanılmasıdır. Order: Araneidea Örümceklerde vücut cephalo-thorax ve abdomenden oluşmuştur. Abdomende segmentasyon gözükmez ve bir boğumla cephalothorax'dan ayrılmıştır. Ağızlarının yan tarafında iki eklemli ve nihayeti bir iğne ile sonlanmış olan chelicerleri vardır. Bunlar zehir bezeleri ile irtibatlıdır. Zehir iğneleri vasıtası ile canlı artropodları ısırır, zehirini akıtarak daha sonrada yerler. Pedipalpleri duyu organı olarak görev yaparlar ve ergin erkeklerde çiftleşmeye hizmet ederler. Bazı türlerinde dimorfismus görülür ve dişileri erkeklerinden biraz daha büyük olup, abdomenleri daha yuvarlaktır. Örümceklerin bazıları toprak altında bazılarıda taşların altında ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Çoğalmaları akrepler gibidir. Araneidea takımında bulunan bazı örümcek türleri insan ve hayvanlarda zehirleyici etki gösterir. Bu canlılarda ağır hastalıklar ve ölümlere yol açabilirler. Bunların toxinleri bir neurotoxin olup, özellikle merkezi sinir sitemini etkilerler. Bazı türleri ise lokal nekrozlara neden olurlar. Zehirli olan cinsleri; Latrodectus ve Loxosceles' dir. Bu örümcek cinslerinin chelicerleri ile insan ve hayvanların derilerini delerek dokulara zehir akıtmaları sonucu oluşan yerel nekroz ve genel belirtilerle karekterize olan artropod zehirlenmesine “araneismus" yada örümcek ağılaması (=örümcek zehirlenmesi) adı verilir. Latrodectus cisindeki türlerin sokması sonucu zehiri merkezi sinir sitemini etkiler ve sistemik belirtilere yol açar. Buna "Latrodectismus" yada sistemik araneismus (sistemik arachnidismus) denir. Latrodectus'ların dişisi 10-20 mm, erkeği ise 4-7 mm büyüklüğündedir. Siyah renklidirler. Abdomen üzerinde kırmızı benekler bulunur. Bunlar kuru ve çorak yerlerde, duvar çatlaklarında, ağaç kovuklarında ve kemirgen yuvalarında yaşarlar. Bu türlerin dişileri çiftleştikten sonra erkeğini öldürdüğü için bunlara kara dul adıda verilmektedir. Loxosceles türlerinin sokması sonucu hemoliz oluşur ve ısırılan yerde nekroz meydana gelir, ortaları düşer ve yerlerinde yaralar oluşur. Bu türlerden ileri gelen zehirlenmede lokal reaksiyonlar oluşur. Bu nedenle bu türlerin oluşturduğu zehirlenmeye "Loxoscelismus" ya da nekrotik araknidizm adı verilir. Loxosceles türleri sarı esmer renkte olup, bunlar genellikle evlerde, karanlık ve nemli yerlerde yaşarlar. İnsanları yüzünden, boynundan, omuz yada kolundan sokarlar. Sokulan yerde önce şişlik, içleri kanla dolu kabarcıklar daha sonrada nekrozlar oluşur. Örümcek sokmalarında ilk yardım olarak önce zehir emilir, sokulan yer kanatılır, bölge üstten sıkılır ve kan emilerek tükürülür. Yara amonyak yada potasyum permanganat ile yakılır. Serumlar verilir. Order: Acarina Bu takımda keneler ve uyuz etkenleri başta olmak üzere hekimlik yönünden önemli olan ektoparazitler bulunmaktadır. Acarina takımında bulunan artropodları inceleyen bilim dalına " akaroloji" adı verilir. Acarina takımındaki türlerin vücutları iki kısımdan oluşmuştur. Bunlar capitulum ( gnathosoma ) ve idiosoma' dır. Hatta bazı türlerde vücutları tek parçalı gibidir. Bu artropodların vücutlarında segmentasyon yoktur veya çok belirsizdir. Ağız organelleri besinleri yakalamaya yarayan bir çift pedipalp, kesici bir çift chelicer ve bunlar arasında sokmaya yarayan bir adet hipostom (rostellutrı)' dan ibarettir. Erişkinlerinde ve nymph'lerinde 4 çift, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Acarina 'larda solunum trachealarla olur yada bütün vücut yüzeyinden olur. Sinir sistemleri basittir ve göz bazılarında vardır. Bu gruptaki parazitler deri hastalıklarına (uyuz) neden olmaları ve birçok enfeksiyon etkenlerine vektörlük yapmaları (keneler) yönünden büyük önem taşırlar. Acarina takımında 6 alttakım bulunur. Bunlar; l-Suborder : Metastigmata 2-Suborder : Mesostigmata 3-Suborder : Prostigmata 6-Suborder : Holothyroidea 4-Suborder : Astigmata 5-Suborder : Nostostigmata 6-Suborder : Holothyroidea Bunlardan son iki alttakımın ekonomik önemleri yoktur. İlk 4 alttakım özellikle Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan artropodları içerir. Suborder : Metastigmata Bu alttakımda keneler yer alır. Stigmaları 4. veya 3. coxae'nın hemen yanında yada arkasında bulunur. Acarina takımının genel özelliklerini taşırlar. Hipostomları üzerinde uçları geriye dönük olan dişler bulunur. Vücutları yekpare bir kese şeklinde olup, gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Larvalarında 3 çift, nymph ve erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Nimfler olgunlarından genital organlarının olmayışı ile ayrılırlar. Erişkin ve doymuş bir dişi kenenin uzunluğu 2 cm'ye kadar ulaşabilir. Bu alt tabında Ixodidae ve Argasidae aileleri vardır. Familya: lxodidae ( Sert keneler veya mera keneleri) Bu ailede bulunan artropodlar mera keneleridir. Bu kenelerde vücut yapısı"capitulum ve idiosomadan oluşmuştur. İlk bakışta erkek ve dişi keneler birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yani sexuel dimorfısmus vardır. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür ve bütün vücutları kitin tabakası ile örtülüdür. Kenelerin dorsalinde bulunan bu sert kitini plaka scutum adını alır. Scutum erkeklerde vücudun bütün dorsal kısmını kaplarken, dişilerde, nymph ve larvalarda capitulum'un arkasında ve vücut dorsalinde küçük bir yaka şeklindedir. Ağız organelleri capitulum 'un ön tarafında yer almıştır. Capitulum; basis capituli ve bundan çıkan bir çift chelicer, chelicer kılıfı, hipostom ve bir çift palpden oluşmuştur. Chelicerler hypostomu üstten örterler ve deriyi kesmeye, delmeye yararlar. Chelicerler tarafından açılan deriye chelicerler ve hypostom birlikte girer ve daha sonra hipostom üzerindeki küçük dişcikler geriye doğru açılarak hipostomun deriden çıkması önlenir. Hypostom kenenin konaktan kan emmesini sağlayan organeldir. Chelicer'lerin yan taraftarında his organeli olarak görev yapan bir çift palp bulunur. Başın arkasında ve vücudun kenar kısmında bazı türlerde bir çift göz mevcuttur. Gözler scutumun marginal kenarına bitişik yer alırlar. lxodidlerin bazı türlerinde göz bulunmaz. Vücudun ventralinde ise bacaklar, ön tarafta genital delik, arka tarafta anüs, çeşitli oluklar, stigmalar ve erkeklerde kitinsel plaklar bulunur. Bacaklar sırası ile coxae, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus'dur. Tarsus'un uç kısmında iki adet tırnak bulunur. Tırnakların ventral yüzünde ise disk şeklinde düz yüzeylere tutunmaya yarayan pulvillum vardır. Genital delik median hat üzerinde ve ikinci coxaların ön kenarı hizasında olup, enine bir yarık şeklindedir. Nymph 'lerde genital delik kapalı olduğu halde larvalarda henüz şekillenmemiştir. Anüs vücudun arkasında yer alır ve çeşitli plaklarla kuşatılmıştır. Stigmalar 4. coxanın arkasındadır ve larvalarda bulunmaz. Bunlarda solunum vücut yüzeyi ile olur. Ixodidlerin bazı türlerinde scutumun üzeri adeta nakışla işlenmiş gibi süslüdür. Yine bazı türlerin vücudunun arka kenar kısımlarında festoons (festum) adı verilen oluşumlar vardır. Bu ailedeki keneler vücutlarının dorsalinde kitini sert bir plaka taşımalarından dolayı “sert keneler" veya biyolojilerini merada geçirdiklerinden dolayıda "mera kenelerı" olarak adlandırılırlar. Mera kenelerinin erkekleri en fazla 3-4 mm büyüklüğünde olduğu halde, dişileri kan emdiklerinde 1 cm büyüklüğüne ulaşırlar. Dişilerde scutum önde bir yaka şeklindedir. Vücudun geri kalan kısmı deri ile kaplıdır. Bundan dolayı dişiler fazla miktarda kan emebilirler. Erkeklerde ise bütün vücut kitinle kaplandığı için çok az miktarda kan emerler ve vücut genişleme göstermez. Keneler sexuel olarak çoğalırlar. Genital organlar dişilerde 2 adet ovaryum, uterus ve genital deliğe açılan vajinadan ibarettir. Ovaryum bir çok yerlerde kör keseler halinde olan sindirim kanalı ile ilişki halindedir. Bu durum kan parazitleri ile enfekte kenelerin bu parazitleri sindirim kanalından ovaryuma ve oradanda yumurtalara geçirebilmesi bakımından önem taşır. Erkeklerde genital organlar bir çift testis ve genital deliğe açılan vasa deferensden oluşmuştur. Keneler bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan artropodlardır. Sindirim sistemleri hipostomdan başlar ve bir çok kör keseler halinde bağırsaklarla devam eder. Ixodidae ailesindeki kenelerin biyolojileri Mera keneleri ilkbahar sonlarından başlar ve sonbahar sonlarına kadar aktivite gösterirler. Hayvanlarda kulak içi, kulak kepçesi, yüz, karın altı, perianal bölge ve bazende vücudun diğer kısımlarında yerleşirler. Erkek ve dişiler genellikle bir arada bulunurlar ve çoğunlukla kopulasyon kan emme esnasında olur. Erişkin. dişi keneler yumurtalarını toprak veya meraya bırakırlar. Daha çok çatlak ve yarıklara, taş altlarına ve ağaç oyuklarına bırakırlar. Yumurtalar kahverenginde ve oval şekildedirler. Türlere ve kan emmelerine göre değişmek üzere 2-18 bin yumurta bırakırlar. Yumurtlama vücudun ventral ön tarafında bulunan genital delikte olur ve bunlar yapışkan bir madde ile birbirlerine yapıştırıldıklarından bir yumurta kitlesi şeklindedirler. Erişkin dişi bir kere yumurtlar ve daha sonra kuru bir hal alır ve ölür. Yumurtadan çıkan larvalar (uygun ısı ve rutubette türlere göre değişmek üzere 3-7 günde larvalar çıkar) çayır ve otların üst kısımlarına tırmanarak, ön ayakları ile o yörede bulunan konaklara tutunurlar. Kenelerde her türün seçtiği konak türleri varsada, aç kaldıklarında başka konaklardanda beslenebilirler. Konağa tutunan larvalar kan emerek doyarlar ve gömlek değiştirerek nymph safhasına geçerler. Nymph 'ler kan emerek gömlek değiştirirler ve bunlardanda erişkinler oluşur. Erişkin keneler kan emdikten sonra çoğunlukla konak üzerindeyken çiftleşme olur. Kopulasyondan hemen sora erkekler yere düşer ve ölür. Döllenmiş dişi kene ise kan emer, doyar ve toprağa düşerek yumurtlar ve ölür Yukarıda anlatılan biyolojik gelişme genel olarak görülen bir gelişme şeklidir. Ancak lxodidae ailesindeki kene türlerinin kullandıkları konak sayılarına göre bu biyolojik gelişme değişmektedir. Sert keneler gelişmelerinde kullandıkları konak sayısına göre 3 grupta toplanırlar. 1- Bir konaklı keneler Eğer kene biyolojik gelişmesini bir konakta tamamlıyorsa bu kenelere bir konaklı keneler denir. Kenenin kan emmiş doymuş dişisi (döllenmiş ) konağı terkeder toprağa düşer, yumurtlar ve sonra ölür. Uygun ısıda yumurtalar içinde embiryo gelişir ve 3 çift bacaklı larva halini alır. Bu larvalar beyaz renkli yumurta kabuğundan dışarı çıkarak etrafta bulunan otlar üzerine tırmanırlar. Bunlar toplu iğne başının ¼’ü büyüklüğündedirler. Larvalar arka iki çift bacaklarını otlara salarlar ve ön bir çift bacaklarını ise havada sallarlar. Bu civardan geçmekte olan konaklara tutunurlar ve doyuncaya kadar konaktan kan emerler. Bu durumda toplu iğne başı büyüklüğünde ve gri bir görünüm kazanırlar. Hypostomlarını deriden çekerler ve konağın üzerinden ayrılmaksızın gömlek değiştirme evresine girerler. Bu safhada larvanın üzerindeki deri beyazlaşır ve onun vücudunun içinde nymph meydana gelir. Nympler larvanın üstderisi olan kabuğu açarak dışarı çıkarlar. Nympler şekil bakımından erişkinlere benzerler ancak genital organlar gelişmemiştir. Bu nymph 'lerde üzerinde bulundukları aynı konaktan tekrar kan emmeye başlarlar. Doyduklarında küçük bir saçma tanesi şeklindedirler. Bunlarda hypostomlarını deriden çekerler ve bulundukları konağı terketmeden bulundukları yerde gömlek değiştirme safhasına geçerler. Nymplerin üzerini örten deri bir kabuk şeklini alır ve onun içinde de erişkin kene şekillenir. Erkek ve dişi olarak şekillenen bu keneler nymphin gömlek şeklini almış üst derisini açarak dışarı çıkarlar. Yine aynı konaktan kan emmeye başlarlar. Kan emme esnasında kopulasyon olur, dişiler doyuncaya kadar kan emdikten soma konağı terkederek toprağa düşer, yumurtlar ve ölürler. Yani bu tip kenelerde kene yumurta hariç bütün yaşam dönemlerini aynı konak üzerinde geçirir. Aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş dişiler olarak ayrılırlar. Tüm gömlek değiştirmeler konak üzerinde olur. Örneğin; Boophilus annulatus ve Boophilus decoloratus türleri bir konaklı kenelerdir. 2-) İki konaklı keneler Bu tür keneler biyolojik evrimini tamamlayabilmesi için iki konak kullanır. Bu konaklar aynı veya ayrı türler olabilir. Konak üzerinde kan emmiş ve doymuş olan dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan larvalar oradan geçmekte olan 1. konak bir canlının üzerine tutunurlar. Doyuncaya kadar kan emerler ve hypostomlarını geriye çekerek, aynı konak üzerinde gömlek değiştirirler ve nymph olurlar. Aç olan bu nymphler aynı konaktan kan emerler ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştiren nymphlerden erişkinler oluşur. Aç olan erişkin keneler bu yörede bulunan 2. bir konağa tutunurlar, kan emerler ve doyduktan sonra kopulasyon olur. Döllenmiş dişiler bu konağı terkeder toprağa düşer ve yumurtladıktan sonra ölürler. Yani aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş nymph olarak ayrılır. İlk gömlek değiştirme 1. konakta, 2. gömlek değiştirme toprakta olur. Örnek: Hyalomma türleri, Rhipicephalus everts;ve Rhicephalus bursa türleri iki konaklı kenelerdir 3-) Üç konaklı keneler Bu tip keneler gelişmelerini tamamlayabiImek için üç konağa ihtiyaç duyarlar. Yumurtadan çıkan larvalar 1. konağa tutunurlar. Bunlar kan emer ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek deyiştirdikten sonra aç nymphler oluşur. Bu aç nymphler kan emmek üzere 2. bir ayrı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emip doyan nymphler konağı terkeder ve toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştirdikten sonra aç erişkinler oluşur. Aç erişkin keneler kan emmek için 3. bir aynı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emerler, doyarlar ve çiftleştikten sonra dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yani her gelişme döneminde ayrı bir konaktan beslenirler ve her gömlek değiştirme olayı toprakta olur. Örneğin; lxodes ricinus, Rhipicephalus appendiculatus, Haemaphysalis ve Dermacentor türleri gelişmeleinde üç konak kullanırlar. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan kene cinsleri şunlardır. Genus: Ixodes Genus: Haemaphysalis Genus: Boophilus Genus: Dermacentor Genus: Hyalomma Genus: Amblyomma Genus: Rhipicephalus Genus: Ixodes Ixodes 'lerin palpleri ve hypostomları uzundur. Anal oluk belirgin ve anüsü önden kuşatır. Scutum nakışlı değildir. Göz ve feston bulunmaz. Erkeklerin ventral yüzü birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış 7 alandan oluşur. Palpleri uzun raket şeklinde ve üzerinde kıllar bulunur. Bu cinste bulunan türler; lxodes ricinus, lxodes hexagonus, I. pilosus, l persulcatus ve l rubicundus'dur. Bunlardan en önemli olan tür I. ricunus olup, çoğunlukla sığır ve koyunlardan kan emerler. Avrupa'da ve Türkiye'de yaygındır ve üç konaklı kenedir. Özellikle ılıman ve rutubetli iklim bölgelerinde bulunur. Ixodes ricinus türü konağından kan emerek verdiği zararın yanısıra Babesia bovis, Babesia divergens'i sığırlara, Anaplasma ovis'i koyunlara ve Babesia canis'i köpeklere bulaştınrlar. Aynca Louping-ill virusuna, Rusya ilkbahar yaz encephalitisine ve Coxiella burnettii'ye vektörlük yapmaktadırlar. Genus:Boophilus Bunların ağız organelleri kısadır. Palpleri kısa ve çıkıntılı olup, hipostoma eşit yada kısadır. Göz ve çift anal plakları vardır. Festonları bulunmaz. Boophilus cinsinde bulunan türler; Boophilus annulatus, B. decoloratus, B. calcaratus ve B. microplus' dur. Bunlardan ülkemizde en yaygın olarak görülen tür B. annulatus'dur. Tek konaklı kenedir ve genellikle sığırlardan kan emerler. Sığırların önemli kan protzoonlarından olan Babesia bigemia, B. bovis, Anaplasma marginale, A.centrale ve Borrelia theileri (spirochaetosis)'ye vektörlük yaparlar. Genus: Hyalomma Hyalomma'ların ağız organelleri uzundur. Palpleri uzun olup, 2. palp segmenti çok uzundur. Göz, anal ve subanal plaklar vardır. Scutum koyu renklidir ve nakışIı değildir. Festonlar düzensizdir ve bir bölümü birbiriyle kaynaşmıştır. Bu cinste bulunan önemli türler; Hyalomma anatolicum excavatum, H. anatolicum anatolicum, H. marginatum ve H. detritum' dur. Yurdumuzda görülmektedirler ve yaygın kene türleridir. İki konaklı keneler olup, ruminant ve tektırnaklılardan kan emmerler bunlar konaklarına Theileia annulata, Theileria parva, T.dispar, Babesia caballi, B.equi, Coxiella burnetii (Q humması etkeni), Rickettsia bovis ve Rickettsia canari'yi naklederler. Genus: Rhipicephalus Palpleri ve hypostomları kısadır. Göz ve anal plakları vardır. Anal oluk belirgindir. Basis capituli dışa doğru çıkıntılıdır. Bu cinsteki türler feston taşırlar. Bulunan önemli türler; Rhipicephalus bursa, R sanguineus ve R appendiculatus' dur. Bulardan R. bursa çoğunlukla koyunlardan kan emerler. Bu tür Babesia ovis, Theileria ovis, Babesia bovis, Babesia equi, B. caballi, Anaplasma marginale, Rickettsia avina, Coxiella bumetii ve koyunlarda Nairobi hastalığı virusunu konaklarına bulaştırır. R. bursa türü gelişmelerini iki konakta tamamlarlar. R. sanguineus türü ise genellikle köpeklerden kan emer ve üç konaklı kene olup, ülkemizde yaygındır. Babesia canis, B.vogeli, Hepatozoon canis, Pasteurella tularensis, Rickettsia, Coxiella ve Borrelia türlerine vektölük yaparlar. R.appendiculatus ise Afrikanın tropikal bölgelerinde yaygındır ve sığırlardan kan emerek bunlara Theileria parva'yı taşırlar. Ayrıca T.mutans, B. bigemina ve Hepatozoon canis'e vektörlük yaparlar. Bu üç türden ayrı olarak Rhipicephalus capensis ve R. everisi türleri de bulunmaktadır. Genus: Haemophysalis Palpleri kısa ve 2. palp segmenti basis capituliden daha geniştir. İkinci palp segmenti uzunluğuna oranla iki misli daha geniştir. Göz ve anal plakları bulunmaz. Anal oluk belirgin değildir yada bulunmaz. Anal oluk anüsü arkadan kuşatır. Feston taşırlar. Üç konaklı kenelerdir. Bu cinse bağlı olarak Haemaphysalis punctata, H. parva, H. longicornis ve H. leachi türleri vardır. H. punctata ve H. longicornis ruminantlardan kan emerler. Bunlar B. bigemina, B. motasi, Anaplasma marginale, Anaplasma centrale ve Theileria türlerini naklederler. H. leachi türü ise köpeklerden kan emer. Sarı köpek kenesi adını alır. Köpeklere B. canis, Coxiella bumetii ve Rickettsia conori ' yi bulaştırırlar. Genus: Dermacentor Bu cinsteki kene türlerinin palpleri kısa ve basis capitulinin hizasındadır. Palpleri geniştir. Gözleri vardır, anal plakları yoktur. Scutumları renkli ve nakışlıdır. Bu cinse bağlı türlerin çoğunluğu üç konaklıdır. Genellikle tektırnaklılardan ve köpeklerden kan emerler. Bulunan türler; Dermacentor andersoni, D. reticulatus, D, marginatus, D. niveus, D. occidentalis ve D. variabilis'dir. Bunlardan D. marginatus ve D. reticulatus ülkemizde yaygındır. Bu türler Babesia caballi, B. equi ve B. canis'e vektörlük yaparlar. Genus: Amblyomma Palpleri uzun ve hipostomları kalındır. Gözleri vardır ve anal plakları yoktur. Scutumlarının üzeri nakışlıdır. Festonları vardır ve bunlar arasında kaynaşma yoktur. Türkiyede görülen türü Amblyomma variegatum'dur. Üç konaklı kenedir. Sığırlara Theileria mutans'ı bulaştırır. Bu cinse bağlı olarak A. americanum, A. hebraeum ve A. maculatum türleride bulunur. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan bu cinslerden başka sürüngenlerde bulunan Aponomma ve evcil ve yabani hayvanlarda bulunan Rhipicentor cinsleride bulunmaktadır. Familya: Argasidae Bu ailedeki keneler mesken keneleri olarak bilinirler. Mesken keneleri ahır, ağıl ve kümesIerde bulunur ve buraya giren hayvanlardan kan emerler. Genel morfolojik ve biyolojik özellikleri yönünden mera kenelerine benzerler. Ancak bazı farklılıklarda vardır.Ixodidae ailesi ile aralarındaki bu farklılıklar verilerek mesken kenelerin özellikleri anlatılacaktır. Morfolojik Farklılıklar 1. Ixodidae'lerde capitulum dorsalden bakıldığında vücudun ön tarafında bir çıkıntı yapmış şekilde görüldüğü halde, Argasidae'lerde larva dönemleri hariç capitulum ventralde yer alır ve bu nedenle dorsalden bakılınca görülmez. 2. Ixodidae'lerde scutum vardır. Erkeklerde scutum tüm vücudu örter ve fazla kan ememezler. Bunların dişi, larva ve nymph 'lerinde scutum önde yaka şeklindedir ve fazla kan emerler. Argasidae'lerde ise scutum yoktur. 3. Ixodidae'lerin erkeklerinin ventralinde görülen kitini plaklar, Argasidae'lerde yoktur. 4. Ixodid 'lerin palpleri köşelidir. Argasid 'lerin ise silindiriktir. 5. Ixodidae ailesindeki kenelerin ayak uçlarında pulvillum adı verilen yastıkçıklar bulunur. Bu nedenle bunlar cam ve fayans gibi düz zeminlere tırmanabilirler. Ancak Argasidae'lerde pulvillum yoktur. 6. Ixodidae'lerin dorsalinde bulunan scutum nedeni ile özellikle kan emmiş olan erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Argasidae'lerde ise böyle bir farklılık bulunmaz. 7. Ixodidae'lerin arka taraflarında feston vardır. Argasidae'lerde yoktur. 8. Mera kenelerinin bazı türlerinde göz vardır. Gözler büyüktür ve scutumun ön kenarının iki yanında bulunur. Mesken kenelerinde göz vardır. Bunlarda vücudun ventralinde ve ön kısmının iki yanında bulunur. 9. Ixodidlerde stigmalar büyüktür ve 4. coxanın arkasındadır. .ArgasidIerde ise stigmalar küçüktür ve 4. coxanın önündedir. ıo. Ixodidlerde erkek ve dişi büyüklük ve scutumun konumuna göre ayrılır. Erkekler dişilere göre daha küçüktür. Scutum erkeklerde tüm vücudu örter. ArgasidIerde ise erkek ve dişi genital deliğin morfolojik özelliğine göre ayrılır. Erkeklerde genital delik at yarık şeklinde olduğu halde, dişilerde enlemesine bir yarık şeklindedir. ll. Sert kenelerin dişilerinde basis capituli üzerinde poros area vardır. Yumuşak kenelerin dişilerinde poros area yoktur. Biyolojik Farklılıklar l. Ixodidae aileasindeki keneler doğada, özellikle açık yerlerde ve meralarda gelişmelerine karşılık, Argasidae türleri ahır, ağıl ve kümes gibi kapalı ve örtülü yerlerde gelişirler. Bunun için Ixodidae ailesindeki kenelere mera keneleri, Argasidae ailesindeki kenelere ise mesken keneleri adı verilir. 2. Mera kenelerinin hemen hepsi memelilerin parazitidirler. Ancak 2 ve 3 konaklı olan bazı türleri kanatlılardan da kan emebilir. Bunun aksine Argasidae türlerinin bir kısmı genellikle sadece kanatlılardan bir kısmı ise memelilerden kan emerler. 3. Ixodidae türleri konakçıya tutunduğunda iyice doyuncaya kadar kan emer, gömlek değiştirir. Yumurtlar ve ölür.Ancak argasidae türleri konaklarından azar azar ve kısa süreli olarak kan emerler ve her seferinde nisbeten az sayıda (200-300 adet) yumurtlar. Fakat yumurtlamadan soma ölmezler ve bir kaçkez yumurtlayabilirler. 4. Ixodidae türleri konaklarından doyuncaya kadar sabit olarak kalırlar. Argasidae türleri ise geçici ve gezicidirler. 5. Mera kenelerinde bir nymph safası vardır. Argasidae'lerde ise bir kaç nymph safhası vardır ve bunlarda bütün gömlek değiştirmeler konak dışında meydana gelir. 6. Mera keneleri açlığa mesken kenelerine göre daha dayanıksızdırlar Ixodidler 1-2 yıl, Argasidler ise 9-10 yıl aç kalabilirler. Argasidae ailesindeki keneler vücutlarının üzerinde kitini plakların olmamasıyla "yumuşak keneler" ve biyolojik gelişmelerini barınaklarda geçirdiği içinde "mesken keneleri" olarak adlandırılırlar. Argasidae ailesindeki kenelerin larva. nvmoh ve eriskinlerinin avrımı: Organ Larva Nymph Erişkin Bacak 3 çift 4 çift 4 çift Peritrem Yoktur Vardır Vardır Capitulum Anteroterminal Anteroventral Anteroventral Genital Delik Yoktur Yoktur Vardır * Erkeklerde dar ve yarım ay şeklinde, dişilerde ise kabarık, geniş ve enine bir yarık şeklindedir. Argasidae ailesinde bulunan kene cinsleri: Genus: Argas, Genus: Ornithodoros (= Ornithodorus), Genus: Otobius Genus: Argas Bu genustaki keneler genel olarak kanatlıların parazitidirler. Vücutları ince yapılı, ovalimsi, dorso-ventral yassı, ön uçları daralmış ve arka uçları geniş ve yuvarlağımsıdır. Bu kenelerin dorsal ve ventral yüzünü ayıran bir çizgi bulunur. Bu çizgi Argaslarda oldukça ince olup, kenenin kan emip doymasına rağmem keskin bir şekilde kalır. Gözleri yoktur. Dorsal yüzlerinde çok sayıda ufak ve yassı dairemsi çukurlar bulunur. Argas cinsine bağlı olarak bulunan türler; Argas percicus: Kanatlılardan (tavuk, bindi, kaz gibi) kan emerler. Ördeklerde kene toksikozuna neden olmaktadır. Argas reflexus: Güvercinlerin parazitidir. Argas sanchezi: Kanatlılardan kan emer. Agas radiatus, Argas miniatus ve Argas mianensis türleride kanatlı keneleridirler. Bunlardan en yaygın olanları A. persicus ve A. reflexus' dur. Argas türleri kan emecek kanatlı bulamadıklarında evcil memelilerden ve insanlardan da kan emebilirler. Biyolojik gelişmeleri Argas türlerinin erginleri kanatlı barınaklarının tahta aralıkları, tünek çatlakları ve çatısında güvercin barındıran veya kuş bulunduran evlerin çatı kısımlarında bulunurlar. Buralarda çatlak ve yarıklara saklanırlar. Buralarda çiftleşirler. Döllenen dişi kan emmek için konağına saldırır, kan emer ve doyduktan sonra konağından ayrılarak çatlak ve yarıklara çekilirler ve buralarda yumurtlarlar. Dişiler kan emek için birkaç kez konağına saldırır ve her kan emişten sonra yumurtlar. Yumurtalardan uygun ısıda yaklaşık 3 hafta sonra larvalar çıkar. Larvalar konaklarına tutunarak kan emer ve doyduktan sonra kanağı terkeder ve bir hafta içinde gömlek değiştirir. Bunun sonucu oluşan 1. nymph'ler tekrar kanaklarına saldırır, kan emer doyar ve konaklarından ayrılarak değişik yerlere saklanırlar. Buralarda yaklaşık bir ay içinde 2. nymph olur. Bunlarda konaklarından kan emer, doyar ve konaklarını terkederek gizlenirler. Argas persicus'da 6-8 hafta sonra, A. reflexus'da ise bir yıl sonra erişkin kene haline gelirler. Bu kenelerin kan emme süreleri 2 saat kadardır. Konaklarından sadece geceleri kan emerler. Ayrıca ülkemiz iklim şartlarında kışın aktivite göstermezler. İlkbaharda havalar ısınınca aç döllenmiş dişi kan emerek biyolojik gelişmeyi başlatır. Argasidae ailesindeki kene türleri kümesIerde bulunan kanatlıların üzerine gelerek bütün gelişme dönemlerinde kan emerler. Özellikle geceleri hayvanları rahatsız ederler. Kanatlılarda huzursuzluğa ve dolayısı ile verim düşüklüğüne neden olurlar. Ayrıca ağır enfestasyonlarda anemi şekillenir. Yine A. persicus türü ördeklerde kene felcine neden olabilir. Argas türleri Anaplasma marginale, Aegyptionella pullorum, Borrelia anserina'nın (Spirochaetosis etkeni ) vektörlüğünü yaparlar. Bu cinse bağlı keneler kümesIere giren insanlarada saldırabilir ve kan emerler. Genus:Ornithodorus Bu cinste bulunan kenelerin yan kenarları yuvarlağımsıdır. Lateralde vücudun dorsal ve ventral yüzünü ayıran çizgi bulunmaz. Vücut dorso-ventral olarak yassılaşmıştır. Aç iken vücudu ince ve kenarları yukarı doğru kıvrılmıştır. Kan emmiş olanlarda ise kenarları yuvarlaklaşmıştır. Elipsoidal şeklinde olup, bazı türlerinde vücudun iki yanının ortası hafif içeri doğru çekik (konkav)dir. Erişkinlerin dorsalinde değişik kıvrımlar vardır. Göz çoğu türlerde bulunur. Bu cinse bağlı türler; Omithodorus laharensis, O. Moubata, O. turicata'dır. Bunlardan yaygın olan ve Türkiye'de de görülen tür O. lahorensis'dir. Bunlar ağıllarda saklanırlar. Toprak veya balmumu renginde olup, koyun ve keçilerden kan emerler. Ayrıca diğer hayvanlardan ve insanlardan kan emebilirler. Koyun ve keçiler bütün yaz mevsimini merada geçirip kış geldiğinde ahır veya ağıllara alındığında keneler bunların üzerine gelirler. Bunun için Ornithodorus 'lara kış kenesi adı verilir. Biyolojileri: Erişkinleri ağıllarda bulundukları çatlak ve yarıklarda çiftleştikten sonra erkekler ölür, dişiler kan emmek için konaklarına tutunurlar ve kan emerler. Doyduktan sonra konaklarını terkeder ve saklanırlar. Saklandıkları yarıklarda yumurtlarlar. Mayıs-Ağustos aylarında yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan yaklaşık bir ay sonra larvalar çıkar. Sonbahar başlarında çıkan larvalar, bu mevsimde havaların soğumasıyla ağıla sokulan hayvanlara saldırır ve kan emerler. Doyduktan sonra konağı terketmeksizin gömlek değiştirir ve l.nymph'ler oluşur. Daha sonra sırası ile konak üzerinde 2.ve 3. nymph'ler meydana gelir. Kan emip doymuş olan 3. nymph 'ler konaklarını terkederler ve saklanma yerlerinde gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Larvadan 3 nymph safhasına kadar olan dönem bir ay kadar sürer. Bir dişi kene bir kopulasyondan sonra hiç çiftleşmeden 2 yıl fertil yumurta bırakabilir. Erişkinler kan emmeden 10-l2 yıl yaşayabilirler. Ornithodorus türleri de geceleri konaklarından kan emerler. Bunlar her gelişme formlarında hayvanların boyun, sırt, vücudun yan taraftan ve kuyruk sokumu bölgesimde yapağı yada tiftik arasında bulunarak bu bölgelerin derisinden kan emerler. Bunun için hayvanlara ilk bakıldığında keneler görülmezler. Keneleri görmek için yapağı aralanarak el bu kısımlarda dolaştırılır ve parmak uçları ile kenelerin varlığı anlaşılır. Çok sayıda olduklarında hayvanlarda kondüsyonun düşük olduğu kış aylarında kan emerek anemiye sebep olurlar ve ekonomik kayıplara yol açarlar. Ornithodorus lahorensis Rickettsia, Tularemi ve bazı Trypanosoma türlerini taşırlar. Ayrıca bu cinse bağlı türler Q- humması etkeni olan Coxiella bumetii'yi naklederler. Konakçı bulamadıklarında insanlara saldırarak kan emerler ve onlarda bazen toksikasyon, felç ve ölümlere yol açabilirler. Genus: Otobius Otobius megnini türü Kuzey ve Güney Amerika, Güney Afrika ve Hindistan' da bulunur ve kulak kenesi olarak adlandırılır. Larva ve nymph 'leri çoğunlukla köpeklerin kulaklarında parazitlenir. Ancak diğer evcil hayvanlar, yabani hayvanlar ve insanlarda bulunabilir. Larvaları doyduklarında hemen hemen küreseldirler. Nymphleri orta kısımlarında daha geniştir. Bu cinsin erişkinleri parazit değildir. Erişkinleri beslenmezler ancak dişileri 500-600 kadar yumurtayı yiyecek depolarının altlarına, taş ve duvar çatlaklarına bırakırlar. Bunlar konaklarından kan emerek irritasyona ve yangıya neden olurlar. Sekunder bakterilerin işe karışması ile de daha da komplike olurlar. Verim düşüklüğüne neden olurlar. Ağır enfestasyonlarda kulak içinde paket halindeki larva ve nymphlerin görülmesi ile tanı konulur. O. megnini'den ayrı olarak tavşanlarda bulunan diğer bir türde O. lagophilus' dur. Özellikleri O. megnini 'ye benzer. Kenelerin Zararlı Etkileri 1. Kan emmeleri veya kan emdikten sonra kanamanın uzun bir süre devam etmesi sonucu anemiye neden olmaları. Bu etkileri ağır enfestasyonlarda görülür. Tek bir dişi kene günde 0.5- 2 ml kan emebilir. Böylece kenelerle enfeste hayvanlarda verim düşer ve hatta ölüm olayları görülebilir 2. Kenelerin konakları üzerinde yaralayıcı etkileri vardır. Kene kan emmek için deriyi soktuğunda deriyi delerek yaralanmalara ve dermatozlara neden olurlar. Ağır enfetasyonlarda bu yaralar piyojen bakterilerle sekunder olarak enfekte olurlar ve kene piyemisi şekillenir. Ayrıca bu gibi enfekte yaralar myiasis etkenlerini ortama davet eder. Myiasis etkenleri yumurta ve larvalarını buralara bırakırlar. Böylece sekunder hastalıklara ortam hazırlarlar. Deri kalitesi bozulur ve verim kaybı oluşur. 3. Kenelerin konakları için bir etkileride paralizIere neden olmalarıdır. Ixodes ve Dermacentor gibi kene türlerinin nymph ve özellikle erişkin dişilerinin tükrük salgısında bulunan toksin kene felcine neden olur. Arka ayaklardan başlayan ve öne doğru yayılan ve hatda ölümle sonuçlanan felç olayı oluşur. Bu toksin solunum ve sinir sistemini etkilemektedir. Kene felci ( tick parlysis) insanlarda özellikle çocuklarda ve evcil hayvanlarda görülmektedir. 4. Kene toksikozuna neden olmaları Hyalomma cinsine bağlı türler tarafından oluşturulur. Erişkin kene tarafından oluşturulan toxin ruminat ve dumuzlarda mukoz membranların hiperemisi ve yaş egzama ile karekterize terleme belirtilerine yol açar. Ayrıca Argas persicus türü ördeklerde kene toksikozuna neden olabilmektedir. 5. Kenelerin en önemli etkilerinden biride çeşitli hastalık etkenlerine vektörlük yapmalandır. Keneler protozoonlar, viruslar, bakteriler, riketsiyalar, spiroketler ve helmintlere biyolojik veya mekanik taşıyıcılık yaparlar. Paraziter enfeksiyonlardan Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Babesia ve Theileria etkenlerini nakletmeleri yönünden büyük önemleri vardır. Keneler bu hastalık etkenlerini iki şekilde naklederler.Bunlar; Transstadial nakil: Kenenin bir gelişme döneminde kan emerken aldığı hastalık etkenini bir sonraki gelişme döneminde kan emerken konağına aktarmasıdır. Üç konaklı keneler larva safhasında aldığı etkenleri nymph evresinde kan emdiği konağa aktarır. Nymph döneminde aldığı etkenleri ise erişkin safhada kan emdikleri konağa aktarırlar (iki konaklı kenelerde de bu durum görülür.). Hyalomma türlerinin Theileria annulata'yı nakletmeleri örnek olarak verilebilir. . Transovarial nakil: Tek konaklı kenelerde etkenler kenenin yumurtalarına geçer. Yumurtadan çıkan larvalar enfekte olduğu için bu dönemde kan emerken etkenleri konağa nakleder. Boophilus türlerinin Babesia türlerini nakletmesi transovarial nakildir. Kenelerin hastalık etkenlerini nakletmelerindeki yüksek potansiyeli şu özelliklerinden ileri gelir: 1. Sabit ve yavaş olarak kan emerler. Bu sırada konağı ile birlikte taşınarak geniş bir alana dağılırlar. 2. Çevre şartlarına oldukça dayanıklı olup, kolay kolay etkilenmezler. 3. Doğal düşmanları oldukça azdır. 4. Kene türlerinin çoğunluğu geniş bir konakçı spektrumuna (euroxene)sahiptir. Bu nedenle aç kalma ve ölme sorunları daha azdır. 5. Keneler uzun süre yaşarlar ve açlığa oldukça dayanıklıdırlar. 6. Kenelerin yüksek üreme güçleri vardır. Bazı türler 18.000'ne kadar yumurta bırakabilirler. 7. Birçok kene türü hastalık etkenlerini tansovarial olarak yeni nesillerine aktarırlar. Böylece bir enfekte keneden binlerce yeni enfekte nesiloluşur. Lyme hastalığı: Bu hastalığın etkeni spiroketalardan olan Borrelia burgdorferi'dir. Köpek, at, sığır, koyun, kedi ve insanlarda bildirilmiştir. Hastalığın vektörlüğünden birinci derecede sorumlu olan tür lxodes ricinus' dur. Bu mera kenesi türü etkenle bir defa enfekte olduktan sonra bütün ömürleri boyunca bulaşık kalırlar. Transstadial (%80) ve transovarial (%20) olarak nakledilirler. Lyme enfeksiyonunda ilk klinik belirti deride oluşan Erythema Chronicum Migrans (ECM)'dır. Bu klinik bulgu hastalık için patognomonik lezyon olup, deri döküntüsü şeklindedir. Buna yerel bir lenfbezi büyümesi, ateş ve halsizlik de eşlik edebilir. Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kas iskelet sistemi ile ilgili belirtiler görülür. Suborder: Mesostigmata Mesostigmata alt takımındaki akarlar oldukça küçük olup, 1-2 mm büyüklüğündedirler ve kenelere benzerler. Vücutları gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Stigmaları bir çift olup, coxae'ların lateralinde yer alır. Bu alt takımda önemli olan aile; Familya: Dermanyssidae Bu aileye bağlı bulunan cinsler; Genus: Dermanyssus Genus: Pneumonysus Genus: Ornithonyssus Genus: Ophionyssus Genus: Allodermanyssus Genus: Varroa Genus: Dermanyssus Bu cinste bulunan ve yaygın olarak görülen tür Dermanyssus gallinae' dir. Bu türün erişkinleri 0.5-1 mm büyüklüğündedir. Vücudu oval şekilde ve ön tarafında ince uzun yapıda ağız organelleri bulunur. Vücudun dorsal kısmı yaka şeklinde küçük bir kitinle örtülüdür. Erişkinlerinde ve nymphlerinde 4 çift bacak bulunur. Uzun bacaklıdırlar. İdiosoma seyrek ve kısa kıllarla örtülüdür. Bu parazit tüm kanatlılardan kan emer ve fırsat buldukça da insanlara saldırabilir. Bu akarlar beyaz, gri veya siyah renkte olmalarına rağmen kan emince kırmızı renk alırlar. Bu nedenle tavukların kırmızı akan ya da "tavuk kırmızı biti" olarak adlandırılır. Bunlar kümesIerde hayvanların üzerinde ya da meskenlerde çatlak ve aralıklarda kum yığını halinde bulunurlar. Dişileri yumurtalarını buralara bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar gömlek değiştirirler ve I. nymph 'ler oluşur. Bunlar konaklarından kan emerler, gömlek değiştirirler ve 2. nymph'ler meydana gelir. Bunlarda kan emer ve gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Biyolojileri optimal şartlar altında 7 günde tamamlanır. Erişkinler kan emmeksizin 4-5 ay canlılıklarını korurlar. Dermanyssus gallinae'nin erişkin ve nymph'leri konaklarından kan emerler. Larvaları ise beslenmezler. Dermanyssus gallinae'nin erişkinleri ve nymph'leri değişik zamanlarda ve periyodik olarak kanatlılardan kan emerler. Gündüzleri ise kümesIerde saklanırlar. Evlerin çatısındaki güvercinlerde bulunduklarından buradan insanlara geçebilirler. Ayrıca kümese giren insanlara da saldırırlar. Bu parazitler özellikle yazın aktivite gösterirler ve uygun şartlarda çok çabuk ürerler. Konaklannı irrite ederek huzursuzlandınr ve kan emerek anemiye sebep olurlar. Bu durum yumurta verimlerinin düşmesine ve et verim kaybına yol açar. Ağır enfestasyonlarda ölüm olayları görülebilir. Bu ektoparazit türü kanatlıların spirochetosis etkeni olan Borrelia anserina'ya vektörlük yapar. İnsanları sokması sonucu deride kızarıklık, lokal olarak şişlikler, lokal ya da yaygın allerjik bozukluklar ve kaşıntıya neden olurlar. Bu parazit türüne kuş akarcığı adı da verilmektedir. Genus: Ornithonyssus (=Bdellonyssus, Liponyssus) Bunlar şekil ve biyolojileri bakımından Dermanyssus 'lara benzerler. Ancak bunların Vücudunda çok daha fazla uzun tüyler bulunur. Kanatlılardan, fare ve ratlardan kan emerler. Bunlara keme akarcığı adı verilir. Kan emmemişleri kirli sarı renkli olduğu halde, kan emrniş olanlan kırmızı - boz renktedir. Erişkinleri oval ve 1 mm uzunluğundadır. İnsanlara saldırdıklarında özelikle çocuklarda şiddetli yanma ve kaşıntıya neden olurlar. Bu cinste bulunan türler; Ornithonyssus sylviarum, O. bursa ve O. bacoti'dir. Fareler arasında rickettsia etkeni olan Rickettsia acari'yi naklederler. Genus: AlIodermanyssus Önemli tür Allodermanyssus sanguineus' dur. Bunlar fare ve ratlarda bulunurlar. Özellikle evcil rat ve farelerden kan emerler. Bunun için ev fare akarı adını alırlar. Biyolojileri Dermanyssus'lara benzer. Bu tür fare ve ratlar arasında veya bunlardan insanlara riketsiyal çiçek etkeni olan Rickettsia akari'yi vektörlük yaparak bulaştırırlar. Genus: Pneumonyssus Pneumonyssus cinsine bağlı türlerden P. caninum köpeklerin burun yollarında ve nasal sinuslarda, P.simicola ise maymunların bronşlarında parazitlenir. Biyolojileri iyi bilinmemektedir. Bulaşmanın direkt temasla olabileceği kaydedilmiştir. Genus: Ophionyssus Bilinen tür Ophionyssus natricis'diro Yılanların akarıdır. Sarımsı kahverengindedirler. Ancak kan emdiklerinde koyu kırmızı renk alırlar. Biyoloji ve beslenme özellikleri Dermanyssus 'lara benzer. Ağır enfestasyonlarda anemi, zayıflama ve ölüme yol açarlar. Ayrıca yılanların bakteriyel bir patojeni olan Aeromonas hydrophila 'yı mekanik olarak naklederler. Yılanların diğer akarları olan Entonyssus ve Entophionyssus cinsleri trachae ve akciğerlerde parazitlenirler. Genus: Varroa Species: Varroa jacobsoni (Arı akarı) Ergin dişileri 1.2 mm uzunluğunda ve 1.5 mm enindedir. Vücutları dorso-ventral olarak yassıdır. Dişi varroa 'lar enine ovalimsi, erkekler ise yuvarlağımsıdır. Erkek varroa 'lar 0.8 mm uzunlukta ve 0.7 mm enindedir. Dişi akarlar açık veya koyu kahverenklidirler, erkekler ise beyaz gri veya sarımtrak renklidirler. Ergin dişilerde sırt kısmı hafif dış bükeydir. Vücut sert kitini tabaka ile örtülüdür. Dorsalden bakıldığında ağız organelleri ve bacakları iyi görülmez. Vücut gnathosoma ve idiosoma olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Ağız organelleri delici ve emici tiptedir. Bir çift cheliserleri vardır. ve bu arı derisinin delinmesinde rol oynar. Bunların kenarında bir çift pedipalp bulunur. Erişkin varroalarda 6 eklemli 4 bacak bulunur. Erkek akarların ağız organelleri hemolenf emmeye elverişli değildir. Dişileri ise uygun ağız organelleri ile arı yavrularının ve erişkin arıların hemolenfini emer. Varroa jacobsoni'nin vücudunun sırt kısmında ve yanlarında diken gibi kıllar bulunur. Bu kıllar akarın arı üzerinde durmasını sağlar. Bu tür arıların genellikle baş ve thorax arasına yerleşir. Solunum çok iyi gelişmiş olan trake sistemiyle olur. Biyolojileri: Varroa jacobsoni'nin biyolojisi ilkbaharda arı larvasının yetiştirilmeye başlamasıyla başlar ve sonbaharda son genç işçi arılar çıkıncaya kadar devam eder. Kışı ergin dişi olarak geçirir. Bu akar erkek arılar üzerinde yaşar. Üreme için özellikle erkek arı gözlerini seçer. Varroa 'ların erkek arıları tercih etmelerinin bir çok nedenleri vardır. Bunlar; erkek arı larvalarının kapalı göz içinde kaldıkları sürenin daha uzun olması, kovanda erkek arı gözlerinin daha çok peteklerin alt ve yan kenarlarında bulunması, erkek arı larvalarının dişilerden daha fazla besinle beslenmesi ve hormonal etki gibi faktörlerdir. Kışı ergin arılar üzerinde geçiren döllenmiş dişi parazitler ilkbaharda gelişmekte olan 5-6 günlük larvaların bulunduğu petek gözlerine, gözler kapatılmadan 1-2 gün önce girerler. Dişi akar larvanın hemolenfini emer ve 2-9 adet yumurtasını buralara bırakır. 2-3 defa bulunduğu yere yumurtlayabilir. Yumurtalardan 24 saat sonra 3 çift bacaklı larvalar çıkar. Bunlar 2 gün sonra gömlek değiştirerek 1. nymph (protonymph) olur. Bu 4 çift bacaklı 1. nymphler larvanın hemolenfini emer ve gömlek değiştirerek 3-5 günde 2. nymph (deutonimf) ler oluşur, 2. nymph dönemi 1-2 gün sürer ve bunlar arı pupasının kan sıvısı ile beslenirler. Bunlardan da erişkin akarlar oluşur. Dişi varroa 8-10, erkek erişkin ise 6-7 günde yumurtadan oluşur. Ergin erkek ve dişi akar petek gözlerinde çiftleşir ve erkekler kapalı göz içerisinde ölürler. Bunun için arılar üzerinde erkek varroalara rastlanmaz. Çiftleşmiş genç dişi varroalar ise gözler içerisinde genç arıya tutunarak beslenmelerini sürdürürler ve arıyla birlikte gözden çıkarlar. Döllenmiş olarak gözden çıkan varroalar 5 gün sonra yumurtlamaya başlarlar. Yani bu akarlar bir süre sonra tekrar yavru gözlerine dönerek yumurtlamaya başlarlar. Erişkin dişi akarlar yazın 2-3 ay, kışın ise 5-8 ay yaşamlarını sürdürürler. Varroa'ların üreme potansiyelleri çok yüksektir. Bir nesilden diğer neslin oluşmasına kadar geçen süre yaklaşık 7 gündür. Erkek arılarda ise biyolojik gelişme 24 gün olduğundan, bir nesil arı oluşana kadar varroalarda 3 nesil meydana gelmektedir. Varroaların yaşaması ve çoğalması için mutlaka bal arısının hemolenfini emmesi gerekmektedir. Bulaşması: Bulaşma daha çok arıdan arıya olmakla beraber bunda gezginci ancılığında rolü vardır. Türkiye'ye Bulga.rİstan'dan geçtiği ve Trakya yöresinden de Ege bölgesine yayıldığı ve göçer ancılar vasıtasıyla bütün illerin bulaşık olduğu bildirilmiştir. Bulaşmada arıcılarında rolü vardır. Bulaşık arı kolonilerinden sağlıklı ailelere yavru ve genç işçi arı verilmesiyle, ailelerin kontrolsüz birleştirilrneleri ile ve işçi arıların çiçekten çiçeğe konarken akarı oralara taşımasıyla olmaktadır. Klinik belirtiler: Arı varroasis'ine neden olan Varroa jacobsoni ergin an ve larvaların hemolenfini emdiği için, yavru arı ve ergin anlara zarar verirler. Arılar güçsüz düşerler ve akarlardan kurtulmak için büyük gayret sarfederler ve bunun sonucunda da huzursuz olur ve uzun bir can çekişmesinden sonra ölürler. Ölümler kovan dışında olur. Enfeste arılar iyi uçamazlar. Sıcak havalarda enfeste arılar kovan uçuş deliğinin önünde sürünürken görülürler. Bu akarlar beslenirken yaralar açarlar ve bu yaralardan bakteriyel etkenler arılara girerek septisemiden ölüme neden olurlar. Ayrıca varroasis'de etkenler erkek arılar üzerinde daha yoğun bulunduklarından, kovanda erkek arı sayısı belirgin sayıda azalır ve cinsel güçleri düşer. Yine ana arı ve işçi arıların ömürleri kısalır ve işçi arılar normalden daha küçük olurlar. Arı larvaları rahatsız oldukları için petek gözünden dışarıya çıkarlar ve kovan dip tahtasının üzerine düşerler ve hatta bunlardan oluşacak arılarda da anomaliler oluşur. Bazen ölü larvalar dışarıya atılamazlar ve gözler koyu renkli olup, deliklerin çerçevesi beyazlaşmıştır. Arılarda yüksek kayıplar kışın ortaya çıkar. Ana arının yumurtlama yeteneğinin azalması ve işçi arıların beslenme yeteneklerinin bozulması ile ekonomik kayıplara yol açarlar. Varrosis’ de teşhis: Kovanın dip tahtası üzerine konan kağıt üzerine düşen akarları toplayıp inceleyerek, kapalı erkek yavru gözleri ince uçlu bir pensle açılarak dışarı çıkarılan larvaların üzerinde akarlar aranarak konulur. Erişkin dişi akarları çıplak gözle görebiliriz. Ancak nymphler için büyüteç yada en iyisi stero -mikroskop altında incelenmeyle teşhis edilir. Ergin arılar üzerindeki varroaları görmek için ise 200 kadar arı örneği bir fırça ile toplanır. Kavanoza konan bu örnekler üzerine sıvı deterjanlı sıcak su dökülür. Arılar tel süzgeçle sallanarak ayrılır ve dipteki tortuda parazitler aranır. Ayrıca arılar etilasetat ile öldürülür, alkolde yıkanır ve akarın an üzerinden ayrılması sağlanır. Çöküntü stero- mikroskopta incelenir. Kontrol: Varroasis'e karşı kimyasal mücadele erken ilkbahar ve geç sonbahar aylarında yapılır. Bu zamanlarda kovandaki bal miktarı az olduğu için kullanılan ilacın bala geçmesi gibi bir sorunun da önüne geçmiş olunur. ilaçlama için en uygun zaman arıların kovana döndükleri güneş batımından sonraki akşam üzeri yapılır. Bunun için gaz halinde kullanılan fumigantlar, toz şeklinde kullanılan ilaçlar, kontakt etkili ilaçlar ve şurup, kek gibi oral yolla etkili ilaçlar olarak gruplandırılan insektisit ve akarisitler kullanılır. Bunun için ülkemizde kullanılan ilaçlar; Perizin (Diethyl-thiophosphate), Folbex-VA (Bromopropylate), Varation-TKV (Malathion % 0.1), Varroacide ( Amitraz ), Vamitrat- Va ( Amitraz ) ve Apistan ( trifuoromethyl, sentetik pyretroiddir )'dır. Kontrol'de ayrıca biyolojik mücadele ve fiziksel mücadele metotlarıda kullanılmaktadır. Suborder: Prostigmata Bu alt takımdaki parazitlerin stigmaları gnathosomanın kaidesinde bulunur. Bulunan aileler; Familya: Trombiculidae Familya: Cheyletiellidae Familya: Demodicidae Familya: Myobiidae Familya: Pediculoididae Familya: Psorergatidae Familya: Tarsonemidae Familya: Trombiculidae Bu aileye bağlı Trombicula, Neotrombicula ve Leptotrombicula cinsleri bulunur. Bu cinslere bağlı türler ise T.dicoxale, T.minor, T.sarcina, T.akamushi ve N. autumnalis'dir Bunlardan yurdumuzda koyun ve sığırlarda saptanmış olan tür Trombicula dicoxale'dir. Ayrıca ülkemiz için en önemli türlerden birisi de N autumnalis' dir. Bu ailede bulunan türlerin erişgin ve nymph 'leri mera ve çayırlarda, kırsal, çalılık ve taşlık yerlerde serbest olarak yaşarlar. Bu evreleri parazit değildir. Ancak larvaları insan ve hayvanlardan lenf sıvısı emerek parazitlenirler. Erişkinleri 2 mm büyüklüğünde, gnathosoma üçgen şeklinde ve vücut cephalo-thorax abdomen şeklindedir. Vücut abdomenden sonra bir boğumlanma ile ayrıImıştır. Erişkin ve nymph 'lerinde görülen bu boğumlanma larvalarda görülmez. Erişkinleri beyaz sarımtrak renklidir ve vücutları sık kıllarla örtülüdür. Şeliserleri tırnak biçiminde ve uçları sivridir. Larvaları 0.2 -0.5 mm büyüklüğünde ve vücut toparlağımsıdır. Larvaların üzeri ince tüylerle kaplı olup, sarıdan kırmızı turuncuya kadar değişen renkte ve dorsal kısımda küçük bir kitini plaka taşırlar. Biyolojik gelişmeleri şöyledir. Trombikulid yumurtaları erişkinler tarafından toprağa veya otlar üzerine ilkbahar aylarında bırakılır. Yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar. Bu larvalar bulunduğu ortamdaki kuşlara, reptillere ve memelilere saldırırlar. Larvalar fare gibi küçük omurgalı konaklarda kulaklara yerleşebilir. Buralarda şeliser ve hipostomlarını deriye sokarak beslenirler. Bu esnada tükrüğe benzer bir madde salgılarlar. Larvalar daha sonra yere düşer ve dinlenme dönemi olan deutonimfler oluşur. Daha sonra ikinci dinlenme dönemi olan tritonimfler meydana gelir ve bunlarda erişkin akarcıklar haline geçerler. Trombicula larvaları bulundukları yerlerde başta tavşan, kemirgenler ve kuşlar olmak üzere değişik memeli hayvanlara ve insanlara sadırırlar. Bunlar özellikle ayak kısımlarında, şeliserleri ile tutunduğunda dermatitlere neden olurlar. Uyuz benzeri belirtiler ortaya çıkar. Sokulan yerde ortaları solgun, kenarları hiperemik lezyonlar oluşur, bu lezyonlar zamanla nekrozlaşır. Bazen kırmızı papüller meydana gelir ve bunlar kaşıntılıdır. Larvaların yaptığı bu lezyonlara güz uyuzu yada çalılık uyuzu adı verilir. Zamanla lokal direnç nedeniyle 4-8 gün içinde larvalar kendiliğinden deriden yere bırakılır. Bu türlerden T akamushi insanlara akarcık tifusu etkeni olan Rickettsia tsutsugamushi'yi bulaştırırlar. Bu durum özellikle uzak doğuda önemlidir. Oluşan şiddetli kaşıntıya karşı soğuk su banyoları veya kompresleri, antihistaminikli kremler uygulanır. Kaşıntıyı önlemek için %5 benzocaine, %2 metilsalisilat, %0.5 salisilik asit, %72 etanol ve % 19.5 su karışımı kullanılır. Familya: Tarsonemidae Bu ailede bulunan akarlardan Tarsonemus hominis türü insanların ürogenital organlarında bulunmuştur. Bu türden ayrı olarak özellikle hekimlik açısından önemli olan ve arıcılık sektöründe sorun oluşturan ve arılarda görülen akar türü ise Acarapis woodi' dir. Acarapis woodi'ye yaşlı arılarda yani ergin arılarda 1. göğüs stigmasının gerisinde yer alan trachea ( soluk borusu) ve bunun dallarında rastlanır. Bunun için arıların trachea akarı olarak bilinir. Hindistan ve Pakistan'da yaygındır. Erişkin akar 80 -120 mikron büyüklükte olup, trcheada rahatlıkla hareket eder ve kanat köklerine yerleşerek arı hemolenfi ile beslenir. Uzun ve delici olan ağız yapısıyla trachea duvarım delerek hemolenfı emer. Döllenmiş dişi yumurtalarını tracheaya bırakır ve sırası ile larva, nimf ve erişkin safhaları görülür. Bulaşma arıdan arıya contact temasla olmaktadır. Klinik olarak trachea çevresinden hemolenfin akması sonucu kabuklaşma görülür. Oksijen değişimi engellendiği için arılar ölürler. Büyük kayıplar arıların kovanda bulunduğu kış başlangıcında meydana gelir. Enfestasyon ilkbaharda ortaya çıkar ve enfeste arılar uçamaz ve sürünerek yürürler. Teşhis için trachea açılarak üzerine lamel kapatılır ve mikroskopta erişkin yada larva formları aranır. Ayrıca enfeste arıların tracheaları kahverengindedir. Normalde soluk borusu beyaz renklidir. Mücadelede akarları tam anlamıyla eradike edebilmek için birer hafta arayla 7 kez ilaçlama yapılmalıdır. Fumigasyon şeklinde kullanılan ilaçlar tercih edilir. İlaçlama anında kovandaki tüm delik ve çatlaklar kapatılmalı ve ilaçlama sonrası hemen açılmalıdır. ilaç uygulaması 10 gün sonra tekrarlanmalıdır. Familya: Pediculoididae (= Pyometidae) Önemli tür Pediculoides (= Pyometes) ventricosus'dur. Dişileri 220, erkekleri ise 150 mikron uzunluğundadır. Dişilerin arka uçu kesemsi koniktir. Bu türün sadece dişileri insanlarda ve hayvanlarda parazitlenir. Tahıl ambarlarında yaşayan insektIerin yada bunların gelişme dönemlerinin üzerinde bulunurlar. Bu akarlar bitki tohumlarına saldıran böceklerle beslenirler. Özelliklede bu böceklerin larvalarıyla beslendikleri için faydalıdırlar. Ancak bu ambarlara giren insan ve evcil hayvanlara da saldırarak kaşıntılı dermatitlere neden olurlar. Özellikle tahlıların bol olduğu yaz aylarında ve harman zamanında yaygındırlar. Biyolojileri farklılık gösterir. Deriye tutunan dişinin uterusundaki yumurtalardan larvalar gelişir. Her dişide 100-300 kadar larva gelişebilir. Bu larvaların sadece % 3-4'ü erkektir. Bu erkekler de ananın genita! deliğine yakın dururlar ve genç dişileri delikten çıkma esnasında döllerler. Her erkek 30 kadar dişi ile çiftleşir. Daha sonra dişiler yeni konak ararlar. Yaz aylarında tahılların bol olduğu dönemlerde 3-4 ayda bir yeni nesiller gelişir. Biyolojik gelişme için en uygun sıcaklık 26-28oC'dir. 25derecede'de yaklaşık 10 günde yeni nesiller ortaya çıkmaya başlar. Bunların yalnız dişileri insanlara saldırarak uyuz benzeri belirtilere neden olurlar. Bunun için Piyometes ventricosus'un konakların derilerine yapışarak parazitlenmesi sonucu oluşan dermatite "arpa uyuzu" ya da "Acarodermatitis urticarioides" adı verilmektedir. Tahıl uyuzu etkenleri olan bu akarcıklar başlangıçta açıkta olan kol, yüz, el ve bacakları sararlar ve zamanla tüm vücuda yayılırlar. Deride önce kabarcıklar, veziküller ve kaşıma sonucu peteşiyel kanamalar ve kızarıklıklar görülür. Buralarda kaşıntı sonucu yaralar oluşur. Bu yaralardan yapılan preparatlarda akarların görülmesiyle tanı konulur. Familya: Cheyletidae (= Cheyletiellidae ) Bu ailede bulunan akarların kutikulaları yumuşaktır ve şeliserleri uzundu. Palpleri 3-5 eklemden oluşmuş olup, uçlarında iri kanca bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ektoparazit olarak yaşarlar. Bazı türler ise doğada serbest olarak yaşarlar. Memelilerde bulunan cins; Genus: Cheyletiella Bu cinsdeki türler köpek, kedi ve tavşanlarda parazitlenirler. Bağlı türler; Cheyletiella parasitivorax: Tavşanlar konaklandır. C. yasguri: Köpeklerde C. blakei: kedilerde C.strandtmanni: Yabani tavşanlarda C. .furmani: Tavşanlarda bulunur. Bu türlerin büyüklüğü 0.4 x 0.25 mm kadardır. Bu konakların kılları arasında yaşarlar ve çok hızlı hareket ederler. Konaklarının lenf sıvısını emerek beslenirler. Dişi parazitler yumurtalarını iplik benzeri bir salgı içerisinde kıllara yapıştırarak bırakırlar. Yumurta içinde önce prelarvalar ve bunlardan larva oluşur ve yumurtayı terkederler. Daha sonra sırası ile I. dönem nymph ve erişkinler oluşur. Cheyletiella cinsindeki bu parazitler konaklarında kılların keçeleşmesine ve karışık bir görünüm kazanmasına ve nisbetende kıl dökülmesine neden olurlar. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan bu parazitler hayvan bakıcılarına ve sahiplerine de geçebilmektedir. İnsanlarda kaşıntı ile seyreden bir dermatite neden olmaktadırlar. Kontakt temasla insanlara geçen bu akarlar irrtasyon, eriytem, vesicül ve pustullere yol açarlar. Bu türlerin enfestasyonlarının teşhisi için şüpeli kısımlardan kıllar alınır ve mikroskobik bakıda iplik benzeri maddeyle kıllar üzerinde bulunan yumurtaların görülmesiyle konulur. Yada lezyonlu kısımların bir sıvı yağ veya gliserin ile yumuşatılmasından sonra kazıntı alınır ve mikroskobik olarak incelenerek tanı konulur. Bunlardan başka en iyi tanı metodlarından birisi de, Cheyletiella türleri hareketli olduklanndan kıllar aralanır ve selefobant yapıştırılır. Daha sonra bu bant kaldırılarak bir lam üzerine yapıştırılır ve akarlar incelenir. Familya: Psorergatidae Genus: Psorergates Bu cinse bağlı bulunan ve koyunların derisinde parazitlenen tür Psorergates ovis' dir. Avustralya, Yeni Zellanda ve Güney Afrika'da yaygın bir türdür. Akarlar oldukca küçük ve küreselolup, 0.2 mm' den daha küçüktürler. P. ovis özellikle yapağısı bol merinos koyunlarında parazitlenirler. Koyunlarda kaşıntıya neden olurlar. Yünler matlaşır ve hayvanlar kaşıntıdan dolayı kendilerini yani yapağılarını ısırırlar ve yapağının yolunarak dükülmesine yol açarlar. Teşhisi uyuzun tanısında yapılan işlemler gibi yapılarak konulur. Familya: Myobiidae Bu aileye bağlı olarak Myobia musculi türü bulunur. Farelerde ve ratlarda parazitlenir. Laboratuvar hayvanlarında hafif bir dermatitise neden olur. Farelerde kıl kaybına yol açarlar ve bulaşma temasla olur. Büyüklükleri 350-500 mikron kadardır. Biyolojilerini 12-13 günde tamamlarlar. Konaklarında uyuz benzeri lezyonlar oluştururlar. Myobiidae ailesine bağlı diyer bir cins Syringophilus'dur. Kanatlılarda bulunur. Bu cinse bağlı Syringophilus columbae güvercilerin, S. uncinata türü ise tavus kuşlarının tüylerinin dip kısmında yerleşirler. Familya: Demodicidae Bu ailede bulunan ve tüm evcil hayvanlarda ve insanlarda rastlanan cins Demodex' dir. Demodex cinsindeki türlerin insan ve hayvanlarda meydana getirdiyi hastalığa "Demodicosis" adı verilir. Demodex'ler diğer uyuz etkenlerinden farklı yapıda bir vücut morfolojisine sahiptirler. Demedex türlerinde vücut caput, thorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Vücudun arka ucu geriye doğru kuyruk gibi uzamış ve kurtçuk şeklindedir. Abdomenin üzeri enine çizgilidir. Erişkinleri 0.1-0.4 mm uzunluğundadır. Şeliserleri kısa, kalın ve makas gibidir. Hipostom delik biçimindedir. Palpleri iki segmentlidir. Bacaklar 4 çift olup, thoraxdan çıkarlar ve çok kısa, kalın ve üç boğumludur. Ayrıca tarsuslarının uç kısımlarında birer çift kalın ve sivri tırnak bulunur. Çiftleşme organı 4. çift bacak koksaları arasında bulunur. Larvaları 3 çift bacaklıdır. Demodex cinsine bağlı bulunan türlerden insan ve domuzlarda bulunanlar hariç konak isimlerine göre adlandırılırlar. Bu türler ve konakları Demodex folliculorum: İnsan D. phylloides : Domuz D. ovis: Koyun D. canis: Köpek D. equi: Tektırnaklılar D. cati : Kedi D. caprae: Keçi D. bovis: Sığır D. cuniculi : Tavşan Bu türler konaklarının kıl folliküllerine ve yağ bezlerine yerleşerek folliküler uyuza neden olurlar. Biyolojik gelişmelerinde sırası ile yumurta -larva -1. nymph (protonymph) -2. nymph ı-- (deutonmyph) ve erişkin dönemleri bulunur. Gelişmelerini 9-14 günde tamamlarlar.

http://www.biyologlar.com/aracnida-aracbnoidea-sinifi

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik YöntemlerHücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir.Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel YöntemlerDoku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir.Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir.Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir.Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler-1

Hayvanlar Alemi ve Hayvanların Sınıflandırılması

İnsanoğlunun isim kullanmaya başlaması sistematiğin başlangıç noktası olarak kabul edilir. MÖ 383- 322 yıllarında Aristo "hayvanlar yaşam şekillerine, hareketlerine, vücut yapılarına, alışkanlıklarına göre sınıflandırılabilir" diyerek bu bilimin temelini oluşturur. Bu düdşünce 2000 yıl sürmüştür. 1627- 1705 yıllarında John Ray sınıflandırmada doğal sistemi ileri sürmüştür. Linne yazdığı Systema Natura adlı kitabıyla zoolojik nomenklatürün başlangıcını oluşturmuştur. Linnenin çalışmaları birçok sistematikçiyi etkilemiş, hatta bir sonraki yüzyıla da damgasını vurmuştur. Bu nedenle Linne taksonominin babası olarak kabul edilmiştir. 100 yıl sonra Charles Darwin evrim teorisi ile tüm çalışmaları etkilemiştir. 1866da Haeckelin filogenetik ağaç sistemi sistematikçilere yararlı oluştur. Bu dönem taksonominin en önemli periyodu olmuştur. Hergün yeni cinsler, takımlar ortaya çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda sadece türler düzeyinde alışmalar yapılmıştır. Mendel kanunlarının bulunmasıyla önce genetiğin, sonra populasyon genetiğinin gelişimi gerçekleşmiş, günümüzde sistematik çalışmalarda moleküler düzeye inilmiştir. Günümüzde tanımlanmış ve sınıflandırılmış 1.350.000 tür olduğu bilinmektedir. Bunların 1.300.000ini omurgasızlar oluşturmaktadır. Geri kalan fosilllerle birlikte 65.000 tür Chordata şubesinde incelenmektedir. Günümüzde yaşayan yaklaşık 43.000 kordalı bulunmaktadır. Bunun 42.000i Vertebrataya, 1000 kadarı da ilkel kordalılara aittir. Hayvanlar aleminin Sınıflandırılması İlim adamları bir milyona yakın hayvan çeşidi keşfetmişler ve daha da yenileri keşfedilmektedir. Hayvanların sayıları da türden türe değişir. Hayvanlar hemen hemen dünyanın her yerine yayılmışlardır. Kutuplardaki buzullardan ekvator bölgelerine, basıncın insanın dayanamayacağı kadar yüksek olduğu okyanus diplerinden atmosfer yoğunluğunun çok az olduğu yüksek dağların zirvelerine kadar her yerde yaşarlar. Hayvanların büyüklükleri de oldukça değişiktir. İnsan akyuvarlarının içinde yaşayan hayvanlar ve 30 metreden büyük balinalar vardır. Sistemli bir metodla hayvanların sınıflandırılması, onların incelenmesinde büyük kolaylıklar sağlar. Böylece yeni keşfedilen türler, bilinenlerle olan münasebetine göre uygun bir sınıfa konur. Hayvanların ve bitkilerin hususiyetlerine sahib olan bazı canlılar vardır ki, bunların sınıflandırılması zordur. Bunlardan bir tanesi bir tatlı su canlısı olan öğlenadır. Kamçısı ile suda hareket edebilir. Fakat bu canlı klorofil maddesi ihtiva eder. Bundan dolayı öğlenayı botanikçiler bitki, zoologlar hayvan olarak kabul eder. Kış uykusuna yatan, göç eden, geviş getiren, elektrik ve ışık üreten çeşitli hayvan grupları vardır. Mevsimlere bağlı olarak renk değiştirenler, kilerlerinde kışlık yiyecek depo edenler, köle kullananlar da mevcuttur. Ayı gerçek manada kış uykusuna yatmaz. Kırlangıç ve leylekler soğuklar yaklaşınca sıcak ülkelere göç eder. Koyun, keçi, deve gibi hayvanların mideleri birkaç bölmeli olduğundan geviş getirerek besinlerini ikinci bir öğütmeye tabi tutarlar. At geviş getirmez. Gelincik, avlarını felçleştirerek canlı olarak kilerlerinde depolar. Bugün halen keşfedilememiş yüzlerce hayvan türü vardır. Hayvanlar Alemi 1. Omurgalılar a. Memeliler b. Kuşlar c. Sürüngenler d. Amfibyumlar e. Balıklar 2. Eklembacaklılar a. Böcekler b. Örümcekler c. Çok ayaklılar d. Kabuklular 3. Yumuşakçalar a. Kafadanbacaklılar b. Karındanbacaklılar c. Yassı solungaçlılar 4. Derisidikenliler a. Denizkestaneleri b. Denizyıldızları c. Yılanyıldızları d. Denizhıyarları e. Denizlaleleri 5. Solucanlar 6. Selentereler (Sölentereler) 7. Süngerler 8. Bir Hücreliler a. Kökbacaklılar b. Kamçılılar c. Haşlamlılar d. Sporlular

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-alemi-ve-hayvanlarin-siniflandirilmasi

BİYOKRİMİNAL ENTOMOLOJİ

Böcekler çeşitli özellikleri nedeniyle cinayetlerin çözümüne katkıda bulunabilmektedirler; Cinayetlerin çözümüne nasıl yardım ettiklerinden önce böcekler dünyasına kısaca bir bakalım. Böcekler Dünya üzerinde yaşayan en kalabalık canlı grubunu oluşturmaktadır. Yaklaşık 1.5 milyon böcek türü Dünya’yı bizimle birlikte paylaşmaktadır. Kutuplar ve derin denizler hariç heryerde böcekleri görmek mümkündür. Dünya üzerinde insanlardan sonra en baskın canlı grubu olarak yeralmaktadırlar. Yeryüzündeki en başarılı canlı grubu böceklerdir çünkü: Çok küçük vücuda sahip olmaları Kanatlarının bulunması Larva veya ninfleri ile erginlerinin farklı besin maddeleri üzerinde beslenmeleri Çok sayıda yavru oluşturabilmeleri Kütikülaya sahip olmaları Hacimlerine göre yüzey alanlarının az oluşu Böcekler hemen heryerde yaşayabildiği gibi her türlü besinlede beslenebilmektedirler. Canlı bir bitkinin kök, gövde, dal, yaprak, meyva, tohum, ölü bir bitkinin tüm kısımları, depolanmış besinler, kıl ve ölmüş tüm hayvanlar ve insan üzerinde beslenebilmektedirler. Vücut üç bölümden oluşmaktadır. Baş, toraks ve abdomen. Vücudun her tarafını çok sert yapıda olan kütikula yada diğer ismiyle dış deri örtmektedir. Bu deri yani kutikula böcek erginliğe ulaşırken belirli aralıklarla atılmak zorundadır (Derinin atılması ve konu ile ilgisini anlat). Baş üzerinde göz, ağız ve antenler yeralmaktadır. Toraksta ise yürüme ve uçma görevini üstlenen bacaklar ve kanatlar yeralmaktadır. Abdomende çeşitli sistemler bulunmaktadır. Böceklerin gelişme ve değişme yani metamorfoz tiplerine baktığımızda ise birbirinden farklı metamorfoz tipleri olduğunu görüyoruz. Bunlar Ametabola, Neometabola, Hemimetabola (yarım metamorfoz),Holometabola (tam metamorfoz) Holometabola yani tam metamorfoz cinayetlerin saatinin veya gününün belirlenmesinde kullanılan temel unsurdur. Holometabola bir böceğin gelişmesi yumurta, larva, pupa ve ergin olmak üzere dört bölüme ayrılmaktadır. Böcek canlı üzerine yumurtalarını bırakır, bu yumurtalar türe özgü olarak birkaç saatten birkaçgüne uzanan bir sürede geliştikten sonra açılmaktadır. Açılan yumurtalardan genç larvalar çıkar. Bu larvalar çıkar çıkmaz hızlı bir şekilde beslenmeye başlarlar. Yine türe özgü olarak değişen günde gömlek değiştirerek ikinci larva çıkar. Larvanın beslenmesi ve gömlek değiştirmesi ardı ardına devam eder. Her gömlek değiştirmede larvanın boyu büyürken şeklide nispeten değişiklik göstermektedir. Son deri değiştirildikten sonra larva pupa dönemine girmektedir. Pupa döneminde larvaya ait organlar yıkılarak yerine ergin böceğe özgü yenileri yapılmaktadır. İşte bu döngünün tamamlanması bir jenerasyon veya kuşak veya döl olarak adlandırılmaktadır. Bu döngünün tamamlandığı süre her tür için değişiklik göstermektedir. İşte bu sürelerin bilinmesi cinayetin nezaman işlendiği hakkında ipuçu vermektedir. ENTOMOLOJİYİ KULLANARAK ÖLÜM NEDENİNİN BULUNMASI * Bir suç araştırmasında, kurbanın ne zaman öldüğünü bilmenin yanısıra, nasıl öldüğünü bilmekte çok önemlidir. Bu bilgi katilin bulunmasında kullanılabilir. * Zehire, kanda, idrarda, mide içeriğinde, saçta ve tırnakta rastlanabilir. Başka bir önemli kaynakta ceset üstünde oluşan larvalardır. Bir süre sonra mide içeriğinden, kandan veya idrardan tahlil yapmak olanaksızlaşırken larvalardan, boş pupalardan ve larvasal deri parçalarından örnek almak hala mümkündür. Bu kimyasalların çoğu larvaların hayat döngüsünü de etkiler. Örneğin yüksek dozlarda kokain bazı Sarcophagidlerin gelişimi hızlandırır. • Bir insectisid olan malathion, çoğunlukla intiharlarda kullanılır ve ağız yoluyla alınır. Ağızda malathion olması, olası kolonileşmeyi geciktirir. • Bir antideprezan olan amitriptyline, Sarcophagidae türlerinin en az bir tanesinin oluşumunu 77 saate kadar uzatabilir. • Kurbanın uyuşturucu yada ilaç kullanıp kullanmadığının bilinmesi, sadece ölüm sebebi değil, ölüm zamanı tahmininde de yardımcı olur. * Ceset üzerinde leşsineklerinin sardığı yerlerde ölüm sebenin bilinmesi veya ölümden önceki olayların yeniden göz önünde canlandırılabilmesi için çok önemlidir. Örneğin kurban ölmeden önce bir yaralanma veya bozulma geçirmişse, geçirmemişe göre daha değişik yerlerinde istila olabilir. Bıçak saldırısında, korunma amaçlı olarak olarak kollar, boğazın ön kısmını ve kafayı kapatır. Bu durumda kolun alt kısımları yaralanır ve ölüm sonrasında leş sinekleri buraya yerleşebilir. * Böceklerin insanlar üzerinde genel yerleşme yerleri doğal açıklardır. Bu yerler tercih edilir. Leş sinekleri çoğunlukla yüz bölgelerinde, nadirende genital bölgelere yumurtalarını bırakırlar. Eğer ölüm cinsel saldırı sonrası olduysa, genital bölgelerdeki kanama sonucu, leş sinekleri buralara yerleşmeyi tercih ederler. Bu şekilde, genital bölgelerde sinek oluşumu varsa, cinsel saldırı düşünülür. Tabii ayrıca bu düşünce diğer kanıtlara da uymalıdır. Doğal bozunmanın sonucu olarak, yumurtaların genital bölgelere yerleşmesiyle, bölgeler birkaç gün (4-5) içinde larvalarla dolar. ENTOMOLOG OLAY MAHALLİNDE HANGİ BİLGİLERİ EDİNEBİLİR Entomologlar genelde cinayetlerin üzerinden ne kadar zaman geçtiğinin belirlenmesi için çağrılırlar. Entomologlar toplanmış derecelendirilmiş zaman tekniği olarak bilinen, tür süksesyonu, larval uzunluk ve daha birçok değişik tekniği de içeren yöntemle, gerekli veriler elde olduğunda çok değerli işler yapabilirler. Nitelikli bir adli entomolog olası postmortem zamanı için tahminlerde de bulunabilir. Bazı sinekler değişik habitatları seçerler. Mesela yumurtalarını koymak için kapalı veya açık alan tercih eden böcek türleri vardır. Açık alanlarda gölge veya güneşte duran leşleri tercih edebilirler. Bu durumda üzerinde kapalı alanda büyüyen sinek larvaları bulunan leşin açık alanda bulunması, ölümden hatta böcek yayılmasından sonraki zamanlarda cesedin taşınıp, yerinin değiştiğinin göstergesidir. Benzer olarak cesedin dondurulması veya sarılma, üzerinde oluşması muhtemel böcek süksesyonunun değişmesine neden olur. Böceklerin normal yumurta bırakma sürelerini engelleyen herhangi bir olay, türlerin sırasını ve tipik kolonileşme zamanlarının değişmesine neden olur. Bu normal böcek süksesyonundaki veya faunasındaki değişiklik, eğer normal ortamda veya coğrafik koşullarda ne olması gerektiği biliniyorsa, adli entomologlar için farkedilmemesi imkansız bir olay olur. Böceklerin hiç olmaması ise cesedin postmortem aralıkta, dondurulduğu, sıkıca kapatılmış bir konteynerde olduğu yada çok derine gömüldüğü sonucu ortaya çıkarabilir. Entomolojik kanıtlar, saldırı yada tecavüz gibi durumların da ortaya çıkarılmasında yardımcı olabilir. Kurbanlar eğer kötü kıyafetler içinde yada dışkı ve idrarlı (sidikli) kıyafetler içinde bulunurlarsa bağlandıkları yada uyuşturuldukları yani muhakeme kabiliyetinde olmadıkları anlaşılır. Bu tip maddeler, herhangi başka bir durumda bulunamayacak bazı bazı böcek türlerini çekerler. * Bozunan insan kalıntılarından toplanan böcekler toksik analizler için de değerli kanıtlar olurlar. Böceklerin doymak bilmez iştahı cesedi kısa bir sürede iskelet yığınına çevirebilir. Çok kısa sürede toksik analiz için gereken kan ve sidik gibi vücut akışkanları ve yumuşak doku yok olabilir. Ama böcek larvaları toplamak ve bunları insan dokusuymuş gibi standart toksik analizlere sokmak mümkündür. Böcekler üzerinde toksik analiz yapmak başarılı olabilir çünkü ölümden sonra insan dokuları üzerinde bulunan ilaç ve toksinler böcek larvalarında da benzer sonuçlar doğurur. ÖLÜM ZAMANININ TAHMİNİ * İlk çürümeden sonra, ceset kokmaya başlar, çeşitli böcek türleri cesede gelmeye başlar. Genellikle ilk gelen böcekler Dipterler yani sinekler. Özellikle leş sinekleri blow flies yani Calliphoridae ve et sinekleri Sarcophagidae’ ler. * Dişi böcekler ceset üzerine yumurtalarını özellikle burun, göz, kulak, anüs, penis ve vajina gibi doğal boşluklar civarına bırakırlar. Eğer ceset üzerinde yaralar varsa yumurtalar böyle kısımlara da bırakılır. Et sinekleri (flesh flies) yumurta yumurtlamazlar bunun yerine larva bırakırlar. * Kısa bir süre sonra, türlere bağlı olarak, yumurtalardan küçük larvalar çıkar. Bu larvalar ölmüş doku üzerinde beslenirler ve hızla büyürler. Kısa bir zaman sonra larva deri değiştirir ve ikinci larval döneme ulaşır. * Sonra çok fazla beslenir ve deri değiştirerek üçüncü larval döneme geçer. Larva tam olarak büyüdüğünde hareketsiz kalamamaya başlar ve cesedin içinde dolaşmaya başlar. Bu dönem prepupal safha olarak adlandırılır. Prepupa deri değiştirerek pupal safhaya geçer fakat üçüncü larval dönemdeki deri, daha sonra puparyuma dönüşen, korunur. Tipik olarak yumurtadan pupal safhaya 1-2 hafta arasında bir zaman geçer. Tam zaman türlere ve çevre sıcaklığına bağlıdır. Leş sinekleri (Blow flies) ve et sineklerinin bazı türlerinin yaşam döngüsünün tablosu burada sağlanabilir ve leş sineklerinin yaşam döngüsü buradan sağlanabilir. Böceklerin yardımıyla ölümün zaman tayininin arkasındaki teori yada tercihen ölüm sonrası zaman aralığı (kısaca PMI) işlemi çok basittir: ölümden hemen sonra vücuda böcekler geldiği zaman böceğin yaş tahmini ölümün zamanının tahmini yolaçacaktır. Leş sineğinin yumurta, larva, pupa ve ergininden nasıl yaş tayin edilir. Yumurta: Leş sineği yumurtladığı zaman, yumurtaları embiryonik gelişmesi çok kısa sürede olmaktadır. Yumurtalar yaklaşık 2 mm uzunluğundadır. İlk sekiz saat süresince yada daha fazla gelişmeyle ilgili çok az işaret vardır (dıştan gözlenen herhangi bir gelişme olmaz bununla birlikte ilk 8 saatte segmentasyon vardır. Daha sonra organ taslakları oluşmaya başlar Protrpod- Oligopod, asetat göster). Bu değişikliklerden sonra yumurta safhasının sonunda yumurtanın koriyonu boyunca larvayı görebiliriz. Yumurta safhası tipik olarak bir gün yada biraz daha fazla sürede sonlanır. Larva: Leş sineği üç larval deri değiştirmeye sahiptir. İlk deri değiştirmede 1.8 gün sonra yaklaşık 5 mm. boyundadır, ikinci deri değiştirmede 2.5 gün sonra yaklaşık 10 mm. uzunluğundadır, üçüncü deri değiştirmede 4-5 gün sonra yaklaşık 17 mm. uzunluğundadır. Tam larval dönemi teşhis etme en kolayıdır ve larvanın büyüklüğü, larvanın ağız parçaları ve vücudun posteriöründeki stigmaların yapısı temel alınarak yapılır. Farklı larval dönemler arasındaki farklılığın nedeni mikroklimaya, örneğin sıcaklık ve neme bağlıdır. Biraz sıcaklık nem ilişkisini anlat. Prepupa: Larva üçüncü deri değiştirmenin sonunda hareketlenmeye başlar ve vücuttan uzaklaşmak için harekete geçer (bu leş sinekleri için karakteristik bir davranıştır). Cesedin kanı kademeli biçimde boşaltılacak, ve yağ doku (fat body) kademeli olarak larvanın iç yapısına katılacak. Biz larvanın bir prepupa ya dönüştüğünü söyleriz. Prepupa yaklaşık 12 mm. boyunda ve yumurtlamadan sonra 8-12 gün arasında görünür. Pupa: Prepupa kademeli olarak zamanla koyulaşan pupa ya dönüşür. Yaklaşık 9 mm. boyunda olan pupa yumurtlamadan sonra 18-24 gün arasında görünür. Boş pupariumun bulunmasıyla adli entomolog söz konusu kişinin yaklaşık 20 günden fazla bir süre önce ölmüş olduğunu söylemelidir. Teşhis, üçüncü larval derinin geride kalan ağız parçalarından yapılabilir. Önemli bir biyolojik olayda vücudun değişik kısımlarında başarılı olan (beslenen) organizmaların bir süksesyon yani bir silsile oluşturmalarıdır. Örneğin, Kemik üzerinde özelleşmiş olan Coleopterler kemik ortaya çıkıncaya kadar bekleyeceklerdir. İlk olarak cesede ulaşan leş sinekleridir (Blow flies), kısa süre sonra Coleoptera’dan Staphylinidler izler. Bozulmanın (çürümenin) ilerlemesiyle, bir çok grup olay mahalline ulaşır, birçok grup, vücuttaki sıvıların sızması sebebiyle kurumasından hemen önce olay mahallinde yeralır. Vücut kuruduktan sonra, Dermestidler, Tineidler ve belirli akarlar ceset üzerinde baskın grup olacaklardır ve leş sinekleri kademeli olarak gözden kaybolacaklardır. Topraktaki faunanın nasıl değiştiğinede dikkat et. Bu da ölümden sonraki zamanının tahmininde kullanılabilir. Böceklerin ardı ardına gelme bilgisi (silsile:süksesyon) bir database içine dahil edilebilir ve bir entomolog bir olayı araştırmaya başladığı zaman ceset üzerinde bulunan taksonu bilgi olarak kullanabilir ve ölüm zamanının tahmininde veri olarak kullanılır. Birçok böcek, çürümekte olan ceset üzerinde yaşamada özelleşmişlerdir. Bir örnek, ölümden sonra 3-6 ay arasında larvası oluşan peynir sineği, Piophila casei, dir. Bu tür bütün dünyada peynir ve salam zararlısı olarak iyi bilinir ve bütün dünyaya yayılmıştır. Ergin peynir sineği ölümden sonra ilk (erken) safhalarda bulunabilir fakat larva daha sonra oluşur. İnsan cesedinin kalıtılarında en erken gözlem (tespit) ceset iki aylık olduğu zamandır ve bu durum en iyi yaz koşullarındadır. OLAY YERİNİN ENTOMOLOJİK KANITLAR İÇİN İNCELENMESİ Olay yerinde izlenmesi gereken prosedür habitata göre değişmektedir fakat biyokriminal entomologların görevlerini genel olarak beşe ayırabiliriz. 1- Olay yerinde görsel gözlem ve not alma. 2- İklimsel verilerin olay yerinde toplanmaya başlaması. 3- Ceset yerinden oynatılmadan önce vücut üzerinden örnekler alınması. 4- Ceset yerinden oynatılmadan önce 6 metreye kadar yakın çevresinden örnekler alınması. 5- Ceset alındıktan sonra, tam altından ve 1 metreye kadar yakın çevresinden örnekler alınması. Olay yerindeki böcek aktivitesinin gözlenmesi çok yararlı olabilir çünkü, entomologlar bu konuda olay yerini inceleyen araştırıcılardan daha değişik şekilde eğitim alırlar. Entomolog, araştırıcıların göremeyeceği yada önemsemeyeceği bir şeyi farkedebilir. Yada tam tersi olabilir. Olay Yerinde Nelere Bakılmalıdır? * Olay yeri hangi habitat içindedir: şehir, şehir içi mi, kırsal bir alan mı, yoksa sulu bir bölge mi? Ormanlık mı, yol kenarı mı, kapalı bir bina mı, açık bir bina mı, havuz mu, göl mü, nehir mi yoksa tamamen farklı bir habitat mı? Habitat, cesedin üzerinde hangi tip böcek olması gerektiği belirleyecektir. Ceset üzerinden toplanan entomolojik kanıtlar eğer bulunduğu yerin habitatına uymuyorsa , bu, bedenin başka bir yerden getirilip atıldığına işaret olabilir. * Uçucu ve sürüngen böceklerin çeşitlerinin ve sayılarının değerlendirilmesi. • Ceset üzerinde ve çevresinde gelişen böcek oluşumunun en fazla olduğu yerlerin not edilmesi. Bu istilanın yumurta, larva, pupa veya ergin gibi hangi evrede olduğu. Tek bir tanesi yada herhangi birilerinin beraber olması gibi. • Yetişkin bir tür böceğin yetişkin olmadan önceki evrelerinin incelenmesi. Bu evreler yumurta, larva, pupa(lık), boş pupa(lık), larva derilerinin bırakılması, tortu maddesi, çıkış delikleri ve beslenme izleri gibi olabilir. • Arı, karınca veya yabanarıları ve başka farkılı böceğin verdiği zararların not edilmesi. • Cesedin tam olarak yerinin el ve ayak gibi parçalarının yerinin belirlenmesi. Yüzün ve kafanın durumu. Hangi vücut parçalarının yerle temas ettiğinin belirlenmesi. Gün ışığında, gölge ve ışığın nereye geldiğinin not edilmesi. • Cesedin 3-6 m. yakınındaki böcek aktivitesinin kontrol edilmesi. Cesedin civarındaki, uçan, dinlenen ve sürünen, yetişkin, larva veya pupa dönemi böceklerin not edilmesi. • Yaralanma, yanma, gömülme, parçalanma gibi doğal olmayan, çöpçü ve bunun gibi insanların sonradan verdiği değişikliklerin not alınması. Bu görüntülerin hepsinin fotografı çekilmeli. Böceklerin toplanmadan önce hangi evrelerde oldukları da fotograflanmalı. Olay Yerinde İklimsel Verinin Toplanması PMI nin hesaplanmasında iklimsel verilerin olay yerinde toplanması çok önemlidir. Böceğin hayat çemberinin uzunluğu genelde olay yerindeki sıcaklık, bağıl nem gibi hava olaylarına bağlı olarak belirlenir. Aşağıdaki iklimsel veriler olay yerinde toplanmalıdır: 1- Cesedin 0.3-1.3 m. civarındaki yerel sıcaklık. 2- Yerin ve üstünde varsa eğer herhangi bir örtünün sıcaklığını termometre yerleştirilerek ölçülmesi. 3- Vücudun sıcaklığının da termometro yerleştirilerek ölçülmesi. 4- Vücut altı sıcaklığının yer ile ceset arasına konulan bir termometro ile ölçülmesi 5- Larva yoğunluğunun, merkeze konulan bir termometre ile ölçülmesi. 6- Toprağın vücut kaldırıldıktan sonraki sıcaklığın ölçülmesi. Ayrıca bedenin 1-2 m. uzağındaki sıcaklık ölçülmelidir. Bu üç aşamalıdır: Tam altından (çim ve yapraklar), 4 cm. Derinden ve 20 cm derinden Hava durumu, olay yerine en yakın meteoroloji istasyonundan öğrenilebilir. Minimum gereksinimler, maksimum ve minimum sıcaklık ve kalıntının miktarıdır. Öteki bilgilerin de toplanması güzel olur ve olayların yeniden yaratilmasında yardımcı olur. İklimsel veriler, kurbanın son görüldüğü ana kadar uzatılıp incelenmelidir. Cesedin Kaldırılmasından Önce Örneklerin Toplanması Olay Yerinde Böceklerin Bedenden Toplanması: İlk önce toplanması gereken böcekler yetişkin sinekler ve böceklerdir. Bu böcekler hızla hareket ederler ve suç mahallini hızla terkedebilirler. Yetişkin sinekler biyolojik merkezlerden tedarik edilebilecek böcek ağlarıyla yakalanabilir. Etil asetat yada alelade tırnak cilası ile böcekler hareketsizleştirilir. Daha sonra % 75 lik etil alkol bulunan şişeye aktarılır. Toplanan örneklerin etiketlendirilmesi çok önemlidir. Etiketler siyak kurşun kalemle yapılmalıdır, kesinlikle tükenmez veya dolma kalem kullanılmamalıdır. Etiket örnekle birlikte alkol içine atılmalıdır. Toplama etiketi aşağıdaki bilgileri içerir. 1- Coğrafik konum 2- Toplama saati ve günü 3- Olay numarası 4- Beden üzerinde toplama yapılan bölge 5- Toplayanın ismi Etiket iki adet olarak hazırlanmalı ve biri şişenin dışına diğeri içine konmalıdır. Ergin örnekler toplandıktan sonra, ceset üzerinden larval örneklerin toplanmasına başlanabilir. Önce araştırmacı kolay görülemeyecek yumurtaları araştırmalı. Bu adımdan sonra, larva beden üstünde kolayca görünür Verilerin Analiz Edilmesi Ölümden Sonra Ceset Hareket Ettirildi mi? Ölümden sonra, cesedin üzerinde mantarlar, bakteriler ve hayvanlar kolonileşmeye başlarlar. Cesedin, üzerinde yattığı yerde zamanla değişebilir. Cesetten sıvıların sızıp gitmesiyle bazı böcekler yok olurken, bazılarının da sayısı zamanla artar. Biyokriminal entomolog ceset üzerindeki faunaya bakarak ne kadardır orada olduğunu ve cesedin altındaki topraktaki böcekleri inceleyerek de yaklaşık ölüm zamanını tahmin edebilir. Eğer ikisi arasında bir farklılık varsa, yani toprak analizi kısa PMI’I, vücut faunası da uzun bir PMI’I gösteriyorsa, bu cesedin hareket ettirildiğine bir işaret olabilir. Bazı Calliphoridler güneş severdir, yumurtalarını sıcak yüzeye koymayı tercih ederler, yani güneşli yerlerde bulunan cesetler üzerinde oluşurlar. Diğer leş sinekleri gölgeleri tercih ederler. Örneğin Lucilia güneşi tercih ederken Calliphora gölgeyi tercih eder. Bazı türler sinantropiktir yani şehirsel bölgelerde yaşarlar. Bazıları da sinantropik değildir, onlar kırsal alanlarda görülürler. Calliphora vicina sinantropik bir sinektir, çoğunlukla şehirlerde rastlanır. Calliphora vomitoria ise kırsal alanlarda bulunan bir türdür. Ölüm Yeri İşlemleri (Cinayet mahalindeki İşlemler) Yer incelemeleri ve hava verileri; olay yerinde bedenden böceklerin toplanması; bedenin yerinin değiştirilmesinden sonra böceklerin toplanması; toplanan böceklerin biyokriminal entomologlara gönderilmesi Böceklerin ve diğer arthropodların ölüm yerinden toplanması sırasında cesete verilebilecek zararlara dikkat etmek önemlidir. Bu yüzden entomologlar (yada olay yerinde görevli toplama yapan kimse) öncelikli araştırıcıyla temasa geçilmeli ve entomolojik delilleri toplamak için bir plan yapılmalı. Olay yeri gözlemi ve hava verileri: Ölüm yerinin entomolojik araştırması belli adımları izleyerek analiz edilebilir. 1- Olay yerinin gözleminde bitki örtüsü için habitata ve bedenin yerine ve eğer bir bina içindeyse açık pencere yada kapıya yakınlığına dikkat edilmelidir. Beden üstündeki böcek istilalarının yeri en az böceklerin hangi evrede olduğunun (yumurta, larva, pupa, ergin) belirlenmesindeki kadar dikkat edilerek belirlenmeli. Omurgalı hayvanlar, yumurta ve larvanın ve diğer böceklerden ötürü –ateş karıncaları gibi- işe yarayacak kanıtların belirlenmesi yararlı olur. Ölüm yerinin şekli üzerindeki gözlemlerde de en az bunlarda olduğu kadar dikkat edilmelidir. 2- Olay yerinde klimatolojik verilerin toplanması. Bu veri şunları içermeli: a) Olay yerindeki hava sıcaklığı gölgede, bir termometre ile, göğüs yüksekliğinde, yaklaşık olarak belirlenebilir. TERMOMETREYİ DİREKT GÜNEŞ IŞIĞINA MARUZ BIRAKMAYIN. b) Larva kütlesinin ısı derecesi (larval yığından direkt termometre ile almak) c) Yer yüzeyinin sıcaklığı. d) Bedenle yer arasında kalan yerin sıcaklığı (tamamen iki yüzey arasında kalan kısımda bırakılan termometre ile). e) Toprak sıcaklığı doğrudan vücudun altından alınır (vücut kaldırılınca derhal sıcaklık alınır). f) Hava verileri maksimum ve minumum günlük ısı derecesini ve sağnak yağışı, kurban kaybolmadan 1-2 hafta öncesinden bedenin bulunmasından 3-5 gün sonrasına kadar ki periyodu içerir. Bu bilgiler ulusal hava durumu ofislerinden yada devlete bağlı klimatoloji ofislerinden elde edilebilir. Biyolog Yalçın DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/biyokriminal-entomoloji

Kayıp Dünya Borneo

Yarısı Endonezya ya diğer yarısı Malezya'ya ait Borneo Adası'nda, son 10 yılda 365 yeni canlı türü keşfedildi. Bu türler arasında Yeni bir kedi balığı Boyu 10 cm ulaşan dev hamamböceği 259 adet böcek türü, 50 adet yeni bitki türü 30 ayrı balık türü, 7 adet kurbağa, 6 adet kertenkele, 5 adet yengeç, Dünyanın en küçük ikinci omurgalısı olan 8 milimetre boyunda bir erişkin balık türü 2 ayrı yılan türü, (Kapuas Bataklık Yılanı) 2 yeni ağaç kurbağası Yeni bir etobur türü, Dünyanın en uzun böceği (56.6 cm) yeralıyor. Stuart Chapman, 220 bin kilometre karelik muazzam Borneo adasının tam ortasında yer alan sık ormanlarla kaplı bölgede, dünyanın en nadide hayvan türlerinin barınabileceğinden bahsediyor. 1970’li yıllardan beridir kerestecilik alanında çok büyük ilerleme kaydeden yerli halk dünyada kullanılan tropik yapraklı ağaç odunları ile geçimini sağlamaktadır. Çok hızlı bir şekilde kesilen ormanların 39 yılında yarısı yok edilmiştir. Ulaşımı güçlükle sağlanan iç bölgelerde bulunan dağlık alanlardaki orman kaybı diğer bölgelere nazaran daha azdır. Bölgenin önemli ağaç türlerinden olan yağ palmiyesi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olup, bunun yanında yukarıda bahsettiğimiz nadide türler parçalanan ve yok olan ormanların içinde yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Gunung Palung Ulusal Parkının uydu görüntüleri incelendiğinde ağaç kesiminin ne kadar hızlı olduğunu açıkça gözler önüne serilmektedir. Son 20 yılda kesilen orman alanın yaklaşık olarak 8000 kilometrekareye ulaştığı, 2010 yılında alçak bölge ormanlarının tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı bildirilen haberler arasında yer alıyor. Kaçak ağaç kesimi nedeniyle Endonezya her yıl en az 2.8 milyon hektar orman kaybediyor. Yedi ayrı ekolojik bölgeye sahip olan Borneo biyolojik çeşitlilik açısından, 220 bin kilometrekarelik alanı ile tam bir canlıar topluluğunu iç içe barındırmaya devam ediyor. Bu güne kadar keşfedilen tür çeşitliliğine bakılacak olursa yer yüzünde eşi benzeri bulunmayan, vahşi doğa harikası, çok büyük bir ada olduğunu anlamak çok güç olmasa gerek... Ne varki ülkemizin birçok bölgesinde olduğu gibi ada da yaşayan halklar topluluğu da içinde bulundukları vahşi hazinenin farkında değil, Her geçen gün hızla tükenen bitki örtüsü, ormanlar ve canlılar yöre halkını çokda ilgilendirmiyor, belki ekonomik yokluklar, belki bilinçsizce yapılan avlanmalar ve ağaç kesimleri son 39 yılda nelerin kaybedildiğini açıkça göstermekte... Dünyada var olan kara parçaları içinde orangutan, fil, gergedan ve adını sayamadığım yüzlerce canlı türünün bir arada yaşadığı iki ayrı bölgeden biri olan 220 bin kilometrekarelik yağmur ormanının korunması için çalışmalar yürütülüyor. WWF'ye göre bu, sadece Borneo'yu değil, tüm Asya ve Dünya'yı ilgilendiren bir trajedi... Kaynaklar: www.coloradocarnivorousplantsociety.com maps.grida.no www.naturetrek.co.uk atlas dergisi Hazırlayan Uzm. Biyolog Yavuz AYDIN Bu haber Ediz HUN beye e- mail olarak gönderdik sağolsun kendisi bizi kırmayıp kendi görüşlerini yazıp gönderdi makaleyi aynan yayınlıyorum.

http://www.biyologlar.com/kayip-dunya-borneo

Kıkırdaklı Balıklar

İskeletleri kikirdak yapida oldugundan bu hayvanlar, kikirdakli baliklar anlamina; Chondrichthyes olarak isimlendirilmislerdir. Kikirdak yapidaki iskelet ilkel bir özellikten çok dejeneratif bir özellik olarak kabul edilir. Çünkü bunlarin en yakin akrabalari olan Plaucodermi fosillerine devoniende rastlanmasina karsin, ilkel kemikli baliklarin fosilleri siluriende bulunmustur. Iskeletin bazi kisimlarinda kalkerlesme görülmesine karsin bu sinifin hiç bir örneginde kemik yapiya rastlanmaz. Kordalilar içerisinde hareketli çeneler ilk kez bu hayvanlarda görüldügünden Gnasthostomata (çeneliler) subfilumunun en basit yapili örneklerini içerisine alir. Bunlarin çift haldeki üyeleri ve omurlari bulunur. Hemen hemen hepsi yirticidir ve çesitli canlilarla beslenirler. Çok az bir kismi disinda hepsi genellikle denizlerde yasar. Jeolojik devirlerde yasamis bir çok kikirdakli baligin, bugün pul, dis ve yüzgeç isini gibi sert kisimlarinin fosillerine rastlanmaktadir. Kikirdakli baliklar biyolojik açidanda çok ilginçtir. Çünkü bunlarin bazi anatomik özelliklerini, yüksek yapili omurgalilarin erken embriyonik evrelerinde de görmek olasidir. Bunlarin, Ostracodermi-Plakodermi arasi bir atadan zirhlarini ve iskeletlerindeki kemik yapilari kaybederek olustuklari kabul edilir. Karakteristik özellikleri: 1) Vücut fusiform veya mekik seklinde, bazilarinda ise yassilasmistir. Derileri sert, plakoid pullarla kapli ve bol miktarda mukus bezi içerir. Median (tek) ve lateral (çift) yüzgeçleri mevcut olup, isinlarla desteklenirler. Ventral (pelvik=karin) yüzgeçler erkeklerde degisiklige ugrayarak spermalarin disiye aktarilmasina yarayan kopulasyon organlari haline gelmistir. Caudal ((kuyruk) yüzgeç genelde heteroserk seklindedir. 2) Agiz ventral ve mine tabakasi ile örtülü çok sayida disleri bulunur. Burun delikleri 1-2 tanedir ve agiz boslugu ile baglantilari yoktur. Alt ve üst çenelerin her ikiside mevcuttur. Baüirsaklarin iç yüzeyinde helozon seklinde kivrintilar bulunur. 3) Iç iskelet kikirdak halindedir ve gerçek kemikleri yoktur. Notokord her zaman mevcuttur. Birbirleriyle birlesmis omurlara veya tek halde bulunan bir omurgaya sahiptirler. Pektoral (gögüs) ve ventral kemerler mevcuttur (appendicular iskelet). Kafatasi (cranium) çift haldeki duyu kapsülleriyle birlesmistir. Ayrica agiz, dil ve solungaçlari destekleyen visseral iskelet yapilarida bulunur. 4) Kalpleri bir kulakcik ve bir karincik olmak üzere iki gözlüdür. Ayrica sinus venosuslari mevcuttur. Aort yaylari birkaç çifttir. Eritrositleri çekirdekli ve oval yapidadir. 5) Genellikle solungaçlari 5-7 çifttir. Solungaçlardan her biri ayri bir delikle disari açilir. Bazilarinda birden çok solungaç birleserek müsterek bir delikle de disari açilabilir. Solungaç kapaklari (operculum) yalniz Holocephali alt sinifinda vardir. Hava keseleri yoktur. 6) Beyinleri oldukça gelismistir ve 10 çift beyin sinirleri vardir. Her bir kulakta üçer yarim daire kanali bulunur. 7) Vücut sicakligi degiskendir (poikilothermus). Çevreye bagli olarak degisiklik gösterir. Bosaltim organlari mezonefroz böbrek tipindedir. 9) Ayri eseylidirler. Üreme organlari çift haldedir. Esey organi kanallari kloaka açilir. Döllenme, iç döllenme seklindedir. Ovipar, vivipar veya ovovivipardirlar. Yumurtalari büyüktür, fazla miktarda yedek besin içerir, segmentasyon tam degildir, ancak belli bir kisim segmentasyona ugrar (meroblastic) ve embriyo tabakalari bulunmaz. Gelismeleri dogrudan dogruyadir yani larva ve metamorfoz yoktur. Kikirdakli baliklar , Cyclostomata’ya göre daha ileri bir organizasyon gösterirler. Bunu kanitlayan özellikleri sunlardir: 1-vücutlarinda pullar vardir. 2-Iki çift lateral (çift) yüzgeçleri vardir. 3-Kafatasina bagli hareketli çeneleri bulunur. 4-Disleri mine ile örtülüdür. 5-Dermal yapida yüzgeç isinlarina sahiptir. 6-Belirgin bir mide ve pankreaslari bulunur. 7-Herbir iç kulakta üçer yarim daire kanali bulunur. 8-Dorsal kaburgalari bulunur. 9-Üreme organlari ve bu organlarin kanallari çift halde bulunur. 10-Omurga notokordu siki bir sekilde kusatmistir. Kikirdakli baliklarin, kemikli baliklardan daha basit organizasyonlu olarak kabul edilmesi ise su nedenlere dayanmaktadir: 1-Iskeletleri kikirdak yapidadir ve gerçek kemikleri yoktur. 2-Plakoid pullara sahiptirler. 3-Solungaçlarin her biri çogunlukla ayri bir delikle disari açilir. 4-Hava (yüzme) keseleri yoktur. 5-Genellikle yutak ile baglantisi olan bir çift spirakulum’lari vardir. Bazi örnek türler: Hexanchus griseus (Alti solungaçli köpek baligi), Chlamydoselachus anguineus (Yakali köpek baligi), Carcharis ferox (öfkeli köpek baligi), Lamna nasus (Dikburun karkariyas baligi), Cetorhinus maximus (Büyük camgöz baligi), Alopias vulpinus (Tilki baligi) Mustelus mustelus (Asil köpek baligi), Sphyrna zygaena (Çekiç baligi), Torpedo torpedo (Lekeli elektrikli balik), Raja clavata (Vatoz).

http://www.biyologlar.com/kikirdakli-baliklar

Fosiller Nasıl Oluşur

Fosiller Nasıl Oluşur

Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir.

http://www.biyologlar.com/fosiller-nasil-olusur

Arthropoda Filumunun Genel Karakterleri

1. Bilateral simetrilidirler. 2. Heteronom metamer (segment)'lidirler. Annelid'lerin aksine, vücudu olusturan segmentler ödevlerine göre gruplasarak özel biçimler gösterirler ve vücut birbirinden ayri bölgelere bölünür. Bu bölgeler: baş: cephalo, göğüs: thorax, karın: abdomen' dir. Ancak bu bölgeler bazi gruplarda birbirine kaynasmis olabilir. 3. Vücut, kitin'den olusan bir dis iskelet ile kaplanmistir. Bu kabuk seklindeki sert yapi, harekete engel olmamak için segmentler arasinda incelir ve bir eklem derisi halini alir. Büyüme sirasinda zaman zaman dis iskelet atilarak yenilenir. 4. Arthropodlarda esas olarak her segmentten bir çift eklemli ekstremite çikarsa da çesitli gelismeler sonucunda, Arthropoda filumunun her sinifinda ekstremite sayisi degismistir. 5. Bu grupta kaslar, omurgali iskelet kaslarinda oldugu gibi, enine çizgili tiptedir. 6. Arthropodlar iç morfolojileri ile ele alinirlarsa, sindirim sistemi agizla baslar anüsle sonlanir. Barsak kanali ön, orta ve art barsak olmak üzere 3 ayri bölümden meydana gelir. Sölom boslugu küçülmüstür. Hemosöl dolasim sisteminin bir kismini olusturur. Dolasim sistemi açiktir. Kan kismen damarlarda kismen de vücut bosluklarinda (lagün=Haemocoel) dolasir. Kalp genelde boru seklinde ve sirttadir (parazit formlar hariç). Bosaltim organlari çesitlilik gösterir; Maksil bezler, anten bezler, koksal bezler veya malpiki borucuklari seklindedir. Solunum solungaç, boru veya kitap seklindeki trakelerle ve bazi durumlarda bütün vücut yüzeyi ile de yapilir. Sinir sistemi basta bir serebral ganglionla baslar; ventralde bulunan sinir kordonlari ip merdiven seklindedir. Ayri eseyli hayvanlardir. Ancak bazi türlerde partenogenetik çogalma yani döllenmeden yavru meydana getirme görülür.

http://www.biyologlar.com/arthropoda-filumunun-genel-karakterleri

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. SÜRÜNGENLERİN ÇEVRE İLE OLAN İLİŞKİLERİ Doğada sürüngenlerin de düşmanları vardır. Bunlar yırtıcı kuşlar ve bazı memeli hayvan türleridir. Daha sonra açıklanacağı üzere günümüzde sürüngenlerin en büyük düşmanı insanlardır. Sürüngenler içinde bazı yılan türleri ile sadece iki tür kertenkele (Heloderma horidum, Heloderma suspectum) zehirlidir. Kertenkelelerden zehirli olan Heloderma türleri sadece Orta Amerika’da yaşar. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan hiçbir kertenkele türü, zehirli değildir. Ancak ülkemizdeki yılanlardan bir kısmı zehirlidir. Zehirli yılan türleri Türkiye’deki yılan türlerinin yaklaşık %23’ni teşkil eder. Buna rağmen tüm yılanlardan korkulur ve görüldükleri yerlerde de öldürülürler. Yine Türkiye’de, yılan görünüşünde bacaksız kertenkele çeşitleri de (örneğin Ophisaurus apodus, Anguis fragilis) yılan sanılarak öldürülmektedirler. Sürüngen türleri daha çok sıcak bölgelerde bulunurlar. Soğuk bölgelere gidildikçe tür sayıları azalır. Yine deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, buralardaki sürüngenlerin tür sayıları da azalmaktadır. Değişik ortamlara uyum sağlamış sürüngen türlerinden bazıları ağaçlarda, bazıları da suda yaşamaktadır. Sürüngenlerin insanlarla olan ilişkileri diger hayvan gruplarından biraz farklıdır. Çünkü daha önce de değinildiği gibi, bazı yılan türleri zehirli olduğundan insanların Çoğu yılanlardan korkarlar. Bu korku sonucunda da sadece %23’ü zehirli olan bütün yılanları gördükleri yerlerde öldürürler. Böylece yılan populasyonlarına büyük zarar vererek doğal dengenin bozulmasına sebep olmaktadırlar. İnsan aktiviteleri sonucunda sürüngenlerin yaşadıkları ortamlar kirletilmekte, daraltılmakta veya ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla sürüngenlere de en çok zarar veren canlı grubu insanlardır. Ayrıca yine insanlar bazı sürüngenlerin derilerini ayakkabı, çanta v.b. eşya yapımında kullandıklarından, bu türleri insafsızca ve plansız olarak avlamaktadırlar. Bilinçsiz avlama sonucunda da bazı türlerin nesilleri yok olacak kadar azalmaktadır. Sürüngenler eski jeolojik devirlerde (Mesozoik) çok gelişip çeşitlenerek Dünyaya hakim olmuşlardır. Ancak daha sonra azalmışlar ve günümüze de küçük bir grubu gelebilmiştir. Bundan dolayı da diğer hayvan gruplarına göre sayıları belirgin şekilde daha azdır. İNSANLAR ve SÜRÜNGENLER Türkiye’de yaşayan sürüngen (kaplumbağa, kertenkele, yılan) türlerinin çok büyük bir kısmı zehirsizdir. Yılan türlerinden iki tür; Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan) ve Telescopus fallax Kedigözlü Yılan) bir çift olan büyük zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeni ile ince vücut kısımlarını (parmak v.s.) ısırmadığı sürece zararsızdır. Bu türler daha çok fare v.s. küçük memeli hayvanları zehirleyip, tüketerek ziraata ve çevre sağlığına katkıda bulunurlar. Diğer sürüngen türleri de tarım zararlısı bir çok böcek, sivrisinek larvası ve küçük memeli (Tarla Faresi, Sıçan v.s.) türlerini besin olarak tüketmek suretiyle, biyolojik mücadelede önemli bir yere sahiptirler. Sazlık-bataklık çevrelerinin kimyasal kirlenmesi sonucu sucul kaplumbağa topluluklarının azalması ile orantılı olarak, aynı ortamda yaşayan çeşitli zararlı böcek ve larvaların sayısı artmaktadır ki, bunları yok etmek için oldukça pahalıya mal olan önlemlerin alınması gerekmektedir. Yine aynı şekilde kertenkele ve yılan türlerinin, tanınmamaktan kaynaklanan korku neticesinde bilinçsiz bir şekilde yok edilmesi, önceden de bahsedildiği gibi bir çok hastalık taşıyan sıçan ile tarım zararlısı fare ve böcek türlerinin ortamda sayıca artmalarına yol açmakta ve bunlarla mücadelenin gereği, ekonomik kaybın hiç de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu bilinmektedir. Unutulmaması gereken bir konu da sürüngen türleri, insanlar ile ortak besin kaynaklarını paylaşmamakta ve özellikle kertenkele ve yılanlar kendisine zarar verilmediği veya ürkütülmediği zamanlarda insanlara hiçbir zararı dokunmamaktadır. Özellikle kırsal kesimde yaşayan kişilerin nadiren de olsa karşılaşabileceği varsayılan Koca Engereğin (Vipera lebetina) zehir dişlerinin üst çenenin ön kısmında olması ve bu yüzden kolay ısırabilmesi nedeni ile insanlar dahil, küçük ve büyük baş memeli hayvanlar için tehlikeli olabilir. Türkiye’deki yılan türlerinin bulunması ve zehirli veya zehirsiz bir yılan tarafından ısırılma ihtimali karşısında yapılması gerekenler ve alınacak önlemler yılanlar bölümünün zehirler kısmında belirtilmiştir.

http://www.biyologlar.com/surungenler-ve-surungenlerin-genel-ozellikleri

Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

YÖNETMELİK Sağlık Bakanlığından Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1- Bu Yönetmelik, halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit, gibi maddeler kullanarak mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilere ait işyerlerinin çalışma usûl ve esasları ile resmi kurum ve kuruluşların ilaçlama usûl ve esaslarını belirlemek suretiyle halk sağlığının korunması amacıyla hazırlanmıştır. Kapsam Madde 2- Bu Yönetmelik, halk sağlığı alanında insektisit, rodentisit, mollusisit gibi maddeler kullanılarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek, tüzel kişiler ve bunların işyerleri ile resmi kurum ve kuruluşların izin alma şekil ve şartlarını, çalışma usul ve esaslarını, denetimlerini ve çalışan personeli kapsar. Dayanak Madde 3- Bu Yönetmelik, 181 sayılı Sağlık Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4- Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü, Sağlık teşkilatı: Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra hizmet birimlerini, Halk sağlığı alanı: Ev, otel, okul, hastane, işyeri, üretim yeri, fabrika benzeri; halkın yemesi, içmesi, eğlenmesi, spor yapması gibi insan yerleşim ve çalışma yerleri ve gündelik yaşamıyla ilgili fiziki mekanlar ve çevreyi, Zararlı organizma: İnsanlara, insan faaliyetlerine veya insanların kullandıkları veya ürettikleri ürünlere; hayvanlara yada çevreye yönelik istenmeyen veya zararlı etkileri olan her türlü organizmayı, Biyosidal ürün: Bir veya birden fazla aktif madde içeren, kullanıma hazır halde satışa sunulmuş, kimyasal veya biyolojik açıdan herhangi bir hedef organizma üzerinde kontrol edici etki gösteren veya hareketini kısıtlayan, zararsız kılan, yok eden aktif madde ve preparatları, İnsektisit: Haşere mücadelesinde kullanılan biyosidal ürünü, Rodentisit: Fare, sıçan ve diğer kemiricileri kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Mollusisit: Sümüklüböcek gibi yumuşakçaları kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Kaçırıcı (Repellent): Doğrudan veya dolaylı olarak insan yada hayvan hijyenine yönelik olanlarda dahil olmak üzere, pire gibi omurgasız yada kuş gibi omurgalı zararlı organizmaları ortamdan uzaklaştırmak için kullanılan biyosidal ürünleri, İlaçlama: Halk Sağlığı alanında kullanılan İnsektisit, rodentisit ve mollusisit gibi maddelerle yapılan zararlı mücadelesini, Alet ve cihaz: İlaçlamada kullanılan nakil araçları da dahil olmak üzere motorlu, motorsuz, sabit veya seyyar her çeşit alet, araç ve makine ile bunların çalıştırılması için gerekli malzemeleri, Gereç: İlaç hazırlama ve ilaçlamada kullanılan su kapları, içerisinde ilaç hazırlama kapları, ilaç nakil kapları, su tulumbaları, çadır, örtü, koruyucu elbiseler, maskeler, lastik veya kauçuk eldivenler, çizmeler, gözlük siperler gibi koruyucu malzemeyi, İzin: Zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri maddeleri kullanarak mücadele etmek isteyenlere verilen belgeyi, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM İzin Alma ve Başvuru Şartları İzin alma zorunluluğu Madde 5- Bakanlık tarafından uzman nezaretinde kullanılması şartıyla izin verilen; insektisit, rodentisit veya mollusisit kullanarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilerin, 6 ncı maddede belirtilen bilgi ve belgelerle faaliyet gösterecekleri ilin müdürlüğüne müracaat ederek izin alması zorunludur. Başvuru için gereken belgeler Madde 6- Zararlılara karşı insektisit, rodentisit ve mollusisit kullanarak mücadele yapmak isteyen başvuru sahipleri bizzat veya mesul müdür vasıtasıyla müdürlüğe bir dilekçe ile başvurmaları gerekir. Dilekçe eki dosyada; a) Depolama yerine ait Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmenliğine göre alınacak, ikinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese Ruhsatı’nın bir örneği, b) Mesûl müdür sözleşmesi ve Bakanlıkça belirlenen eğitime katıldığına dair sertifika, c) Mesûl müdüre ait diplomanın noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, d) Sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesinin ve diplomasının noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, e) Sağlık Bakanlığının tavsiye ve direktiflerine uyacağına ve Bakanlıkça ruhsat verilmiş insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri haricinde kimyasal maddeleri kullanmayacağına ve tarım alanında kullanılan pestisitleri kullanmayacağına dair, mesul müdür veya işyeri sahibi tarafından verilecek taahhütname, f) Uygulanacak ilaçlama yöntemlerini gösterir belge, g) Kullanılacak ilaçların kimyasal grupları ve galenik şekilleri hakkında açıklama raporu, h) İlaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins, sayı ve özelliklerini gösterir belge, ı) Ekip sayısı ve ekip elemanlarının nitelikleri hakkında belge, j) İlaç hazırlama ve ilaçlama anında alınacak koruyucu sağlık tedbirlerini açıklayan rapor, k) İlkyardım dolabı, ilkyardım çantaları ve içerikleri hakkında açıklama raporu, bulundurulur. Başvurunun değerlendirilmesi Madde 7- Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine göre yapılan başvuru dosya üzerinde incelenir, başvuru dosyasının bu Yönetmeliğe uygun olması durumunda Müdürlük elemanları tarafından işyeri 10 iş günü içinde yerinde incelenerek sonuçlandırılır. İnceleme sonucunda bu Yönetmelik hükümlerine uygunluğu tespit edilen yerlere Ek-2’deki izin belgesi ve Ek-3’teki mesul müdürlük belgesinden ikişer nüsha düzenlenir. Düzenlenen bu belgeler ve başvuru dosyasının bir örneği Müdürlükte saklanır, diğer nüshaları mesûl müdüre imza karşılığında verilir ve işyerinin görünen bir yerine asılır. İzin verilen firma adı, adresi ve iletişim bilgileri yazılı olarak Bakanlığa bildirilir. Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut bir işyerine ait şube niteliğinde ikinci bir yer açılmak istenmesi veya faaliyet gösterdiği adresin değişmesi durumunda, 6 ncı maddede belirtilen evraklar ile başvuru aynen tekrarlanır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Personel ve Fiziki Altyapı Standartları Mesûl müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesûl müdür bulunması zorunludur. Mesûl müdür sadece bir işyerinde mesûl müdürlük görevini üstlenebilir. Mesûl müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog unvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesûl müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesûl müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. Mesûl müdürün görevleri şunlardır: a) Açılış ve işleyiş ile ilgili her türlü izin işlemlerini yürütmek, b) İşleyişte tanımlanmış alt yapı ve hizmet kalite standartlarının korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak, c) Ekip sorumlularını eğitmek, İşyerinin işleyişinde alt yapı, personel, malzeme yapısında meydana gelen ve bu Yönetmelikte bildirimi zorunlu kılınan bütün değişiklikleri zamanında Müdürlüğe bildirmek, d) Görevine son verilen veya ayrılan personelin izin belgelerini en geç bir hafta içerisinde Müdürlüğe iade etmek, e) Çalışma saatleri içerisinde hizmetlerini düzenli ve sürekli olarak yürütmek ve yürütülmesini sağlamak, f) Tanımlanan düzenlemelerin ilgililer tarafından yerine getirilmesini sağlamak üzere gerekli iç denetimleri yürütmek, g) Denetim sırasında yetkililere gereken bilgi ve belgeleri sunmak ve denetime yardımcı olmak, h) Atıkların usulüne uygun olarak imha edilmesini sağlamak, i) İşyerinde bulundurulması zorunlu malzemeleri kontrol ve temin etmek, j) Çalışan personelin gerekli görülen tetkiklerini ve muayenelerini periyodik olarak yaptırmak, k) Sağlık mevzuatında belirtilen ve yetkililerce tanımlanacak diğer görevleri yerine getirmek. Mesûl müdür, işyerinin işleyişi ve denetimi ile ilgili her türlü işleminde Müdürlük ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesûl müdür, işyerindeki görevini sona erdirmek istediğinde veya mesûl müdürün görevine son verilmek istendiğinde, bu durumun işyeri sahibi veya mesûl müdürü tarafından Müdürlüğe bir hafta öncesinden bildirilmesi şarttır. Ekip sorumluları Madde 9- İlaçlama faaliyetini yürütecek ekipte sorumlu olarak en az bir Tıbbi Teknolog, Sağlık Memuru (Çevre Sağlığı veya Toplum Sağlığı), Hemşire, kimya teknisyeni veya ziraat teknisyeni bulunması zorunludur. Ekip sorumlusu, ilaçlama faaliyeti için gerekli hazırlıkların yapılması ve her türlü güvenlik tedbirinin alınmasından, atıkların düzenli toplanmasından sorumludur. Yapılan her ilaçlama için Ek-1 deki formu tanzim ederek bir nüshasını ilaçlama yapılan yerin sahibi/yetkilisine verilmesinden sorumludur. İşleyişte görülen aksaklıkları ve uygulamada oluşabilecek kazaları, zehirlenmeleri mesûl müdüre ve en yakın sağlık kuruluşuna bildirmekten sorumludur. Diğer personel Madde 10- İlaçlama işlerinde çalıştırılacak diğer personel, bu Yönetmeliğin 17 nci maddesinde belirtilen hususlara aykırı olmayan ve 18 inci maddede belirtilen sağlık raporuna sahip kişilerden oluşur. Bu Yönetmelikte belirtilen kıyafet ve donanımı çalışan bütün personel iş esnasında amacına ve talimatlara uygun olarak kullanmak zorundadır. Bina durumu Madde 11- İşyeri, betonarme binalarda kurulur, ahşap ise müstakil bina olması zorunludur. İşyeri zemini düz, pürüzsüz, dezenfeksiyona uygun ve kolayca temizlenebilir/yıkanabilir özellikte döşenmiş olmalıdır. Odalar arasındaki bölümler tabandan tavana kadar beton, alçıpan, sunta-lam ve benzeri malzemelerle yapılmış olmalıdır. İşyeri binasında ilgili mevzuat uyarınca yangına karşı güvenlik önlemleri alınır. Mesken olarak kullanılan binaların bir bölümünde kurulmak istenmesi durumunda, ilgili mevzuat hükümlerindeki düzenlemelerin yerine getirilmesi sorumluluğu işyeri sahip ve mesûl müdürüne aittir. İşyerinin bürosu ayrı yerde olabilir. Bu durumda, büroda ilaç ve ilaçlama ile ilgili araç gereç ve malzeme bulundurulamaz. İşyerinde şebekeye bağlı akar su bulunur. İşyeri, en az atık bırakan yakıt kullanılarak, uygun bir sistemle ısıtılır, ancak kimyasalların bulunduğu oda ve depo ısıtılmaz. İşyerinde pis su tesisatı bulunmalı, zeminde kanalizasyona, fosseptiğe veya arıtım sistemine bağlı ızgaralı ve sifonlu yer süzgeci bulunur. İşyeri tabii olarak sürekli havalandırıla bilinmeli; pencereler zeminden yüksekte planlanmalı ve demir parmaklıkla korunmuş olmalı, tabii havalandırmanın mümkün olmadığı durumlarda mekanik havalandırma sistemi bulunur. İşyerinin tüm mekanları amacına uygun aydınlatılır. Bulundurulması zorunlu asgari birimler Madde 12- İşyerinde aşağıda belirtilen nitelikleri haiz bölümler bulunur. a) Büro, (ayrı yerde olabilir-aynı yerde ise ilaç hazırlama odasından uzakta olmalıdır.) b) İlaç ve malzeme deposu, c) Çalışanlar için soyunma odası, d) Yeterli sayıda tuvalet ve duş, e) Malzeme temizleme ve hazırlık odası. İzin belgesi alındıktan sonra binada yapılan esasa ilişkin değişiklikler Müdürlüğe bildirilir. Alet, cihaz ve gereçler Madde 13- İlaçlama izni verilebilmesi için, bir işyerinde Ek-4’de belirtilen alet, cihaz ve gereçlerin bulunması zorunludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Çalışma Usul ve Esasları Her ekip için ilkyardım çantası zorunluluğu Madde 14-Kaza ve zehirlenmelere karşı kullanılmak üzere her ekibe, ekibin kullandığı ilaçlara göre spesifik antidotları ile gerekli diğer ilkyardım malzemesi bulunan ilkyardım çantasını temin etmekten, kullanılan veya miadı dolanların ikmalini yapmaktan ve bu malzemelerin kullanımına ait detaylı talimatların hazırlanarak ekiplere dağıtımından mesul müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Kaza ve zehirlenmelerde sorumluluk Madde 15-Her ekip göreve giderken, kaza ve zehirlenmelerde kullanılmak üzere ilkyardım çantasını beraberinde götürmek zorundadır. Kaza ve zehirlenmelere karşı gerekli tedbirlerin aldırılmasından herhangi bir kaza ve zehirlenme halinde ilkyardımın yaptırılmasından ve bir tedavi kuruluşuna sevkinden ekip sorumlusu, mesûl müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Ruhsatlı ilaçların kullanılması Madde 16-Halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı kullanılacak ilaçların Bakanlıktan imal veya ithal izninin alınmış olması zorunludur. Her ne suretle olursa olsun izinsiz ürünler veya diğer kimyasal maddeler bu amaçla kullanılamaz. İlaçların muhafazasında ve taşınmasında beşeri ilaç veya zirai mücadele ilaçlarının kapları ve ambalajları kullanılamaz. Çalışma süresi ve şartları Madde 17- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde; hamile kadınlar, 18 yaşından küçük çocuklar, hasta ve hastalıklı olanlar ile alkolikler çalıştırılamaz. Fiilen ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışanlar günde devamlı olarak 3, toplam 6 saatten fazla çalıştırılamazlar. Çalışma esnasında iş kıyafetlerinin ve koruyucu malzemelerin amacına ve talimatına uygun olarak kullanılması zorunludur. İlaç hazırlama ve ilaçlama anında herhangi bir şey yenilmesi ve içilmesi yasaktır. Çalışanların sağlık kontrolleri Madde 18- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde fiilen çalışacak olanlar işe başlamadan önce bir sağlık raporu alırlar. Bu raporda; kronik solunum yolu rahatsızlıkları (astım gibi), alerjik rahatsızlıklar, cilt hastalıkları ve nörolojik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı ile kanda cholinesteras enzim seviyesinin ölçülmesi ve sağlık kontrollerinin yapılarak bu işi yapmaya uygun olduklarının belirlenmesi zorunludur. İşçilerin bu işte çalışmaları süresince de 3 ayda bir genel sağlık kontrolünden geçirilerek nörolojik muayenelerinin yapılması ve kanlarında cholinesteras enzim seviyelerinin ölçülmesi gerekir. Yapılan muayene ve ölçümler sonucunda sağlığının bozuk olduğu tespit edilenler ile bozulma eğilimi gösterenler, gerekli tedavileri yapılıp sağlıklarına kavuşuncaya kadar ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalıştırılamazlar. İşyerinde tutulacak kayıt ve raporlar Madde 19- İşyerinde, mesûl müdür, ekip sorumlusu ile ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışan işçiler için ayrı ayrı birer dosya tutulur. Bu dosyalarda sözleşmeli personel için sözleşme sureti ve unvanlarını gösterir belge ile dosya sahiplerinin fotoğraflı nüfus cüzdanı sureti, işçilerin göreve başlarken bu işte çalışmasında sakınca olmadığını gösterir sağlık raporu ve periyodik sağlık kontrollerine ait raporlar muhafaza edilecektir. Ayrıca ilaçlama yapılan yerler, ilaçlama tarihleri, kullanılan ilaçlar, ilaçlamayı yapanlar, varsa meydana gelen kaza ve zehirlenmeler ile ilgili Ek-1 de belirtilen formun doldurularak ayrı bir dosyada muhafaza edilir ve istenildiğinde denetim elemanlarının incelenmesine açık tutulur. İşi bırakanların durumu bildirmesi Madde 20-İlaçlama izni alıp da herhangi bir nedenle işi bırakan işyeri sahibi 15 gün içinde durumu Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu iş yerinin izni iptal edilir ve Bakanlığa bilgi verilir. Havadan ilaçlama Madde 21-Meskun mahallerin zararlılara karşı havadan ilaçlanması yasaktır. Ancak afet gibi gerekli durumlarda Bakanlıktan izin alınması kaydıyla havadan ilaçlama yapılabilir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler İznin geçerliliğini kaybetmesi Madde 22-Verilen izin belgesi; üzerinde yazılı işyeri, şahıs ve ilaçlama şekli için geçerlidir. Bunlardan herhangi birinin değişmesi halinde geçerliliğini kaybeder. Bu durumlarda; a) İşyerinin değişmesi halinde yeni işyeri için gayrı sıhhi müessese ruhsatının alınarak izin belgesinde gerekli düzeltmenin yaptırılması için müdürlüğe başvurulur. b) İzin belgesinde yazılı şahsın aynı yerde, aynı işi yapmak ve aynı personelle çalışmak üzere işi devretmesi halinde, işi devir alan şahıs devir işlemine ait belgeler ve taahhütname ile beraber Müdürlüğe müracaat ederek izin belgesinde gerekli düzeltmenin yapılmasını talep eder. c) İşçi ve işyerini devir alan kişi yeni bir ekiple faaliyetini sürdürmek isterse, devir işlemine ait belge ve taahhütnameye ilave olarak mesûl müdür sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği, sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği ile müdürlüğe başvurur. d) İlaçlama şeklinde değişiklik yapılmak istenmesi halinde ise tatbik edilecek ilaçlama yöntemleri, ilaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins ve sayıları, ilaçlama anında alınacak önlemler kullanılacak ilaçlar konusunda bilgiler ve taahhütname ile müdürlüğe başvurulur. e) İşyerinin konumu, sahibi, yapılan iş ve kullanılan ilaçlama şeklinde bir değişiklik olmamakla birlikte, cadde veya sokak isminin veya bina numarasının değişmesi gibi nedenlerle adresinde bir değişiklik olması halinde değişikliklerle ilgili bilgi ve belgeler ile beraber, gerekli düzeltmeyi yaptırmak üzere müdürlüğe başvurulur. Değişiklik tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde bu başvuruların dilekçe ile yapılması, değişikliklerle ilgili bilgi ve belgelerin 6’ncı maddeye uygun olması ve izin belgesinin aslının da dilekçeye eklenmesi gerekir. İzin belgesinin kaybolması veya tahrip olması Madde 23-İzin belgesinin herhangi bir nedenle kaybolması veya okunmayacak ve yanlış anlamalara neden olacak şekilde tahrip olması halinde yeniden izin belgesi alınması gerekir. Bunun için izin belgesinin kaybolması halinde kayıp ilanı verilmiş gazetenin, tahrip olması halinde ise bozulan izin belgesinin bir dilekçeye eklenerek müdürlüğe başvurulması gerekir. Bu durumda müdürlükçe yeniden, eski tarih ve sayısı ile, gerekli açıklama da yapılarak izin belgesi tanzim edilir. İznin iptal edilmesi Madde 24-Verilen iznin dışında faaliyet gösteren, bu Yönetmelik hükümlerine veya sağlık teşkilatının düzenleme ve yasaklarının aksine hareket edenler yazılı olarak ikaz edilir. İkaza rağmen durumunu düzeltmeyen veya direktiflere uymamakta ısrar edenlerin izinleri, müdürlük tarafından en az 6 ay olmak üzere geçici veya kesin olarak iptal edilir. Ayrıca sorumlular hakkında yasal işlem yapılır. İznin iptal edilmesi durumunda Bakanlığa bilgi verilir. İzinsiz olarak faaliyet gösterenler Madde 25-Bu Yönetmelik hükümlerine göre gerekli izni almadan faaliyet gösterenler veya 22 inci maddede belirtilen nedenlerle, iznin geçerliliğini kaybettiği halde süresi içinde müracaatlarını yaparak izin belgesinde gerekli düzeltmeyi yaptırmayanların işyerleri kapatılarak faaliyetleri durdurulur. Aynı zamanda sorumlular hakkında genel hükümlere göre yasal işlem yapılır. Denetim Madde 26- İlaçlama izni alanların işyerleri, ilaçlama ekipleri sağlık teşkilatının daimi denetimi altındadır. Sağlık teşkilatınca görevlendirilen ekipler işyerini, ekipleri, kullandıkları alet, cihaz ve gereçleri, ilaçlama işlemlerini denetleyebilir, gerekli gördüklerinde kullanılan ilaçlardan numune alabilirler. İş sahibi, mesûl müdür ve ekip sorumluları denetimlerde gerekli kolaylığı göstermek ve yapılan uyarılara uymak zorundadırlar. Yapılan denetimde, verilen izin dışında faaliyet gösterildiğinin veya usulüne uygun ilaçlama yapılmadığının tespiti veya yapılan uyarılara uyulmaması halinde görevli ekip ilaçlama faaliyetini anında ve en çok 48 saat süre ile durdurmaya yetkilidir. Ancak bu kararın en geç 48 saat içinde müdürlük tarafından onaylanması gerekmektedir. Müdürlüğün onayı ile faaliyeti durdurma süresi, eksikliklerin tamamlanıp halk sağlığına zararsız hale getirilinceye kadar uzatılabilir. İstisnalar Madde 27- Belediyeler dahil olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları sadece kendi işyerlerinin ilaçlama faaliyetleri için bu Yönetmelikte öngörülen izin işlemlerinden müstesnadır. Ancak bu Yönetmelikte belirtilen diğer hükümlere uymak ve her ilaçlama işleminden önce kullanılacak ilaçların isimleri ve ilaçlama tarihlerini Müdürlüğe bildirmek zorundadırlar. Düzenleme yetkisi Madde 28- Bakanlık bu Yönetmelik hükümlerinin uygulamasına yönelik alt düzenlemeleri yapmaya yetkilidir. Bu Yönetmelik doğrultusunda; Uluslararası giriş çıkış yapan hava, kara ve deniz araçlarının gümrük alanlarında alınacak tedbirler ve işlemlerin usul ve esasları Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğünün çıkaracağı yönerge ile belirlenir. Cezai hükümler Madde 29-Bu Yönetmelik hükümlerine uymayanlar hakkında, Türk Ceza Kanunu’ nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılır. ALTINCI BÖLÜM Geçici ve Son Hükümler Geçici Madde 1- Bu Yönetmeliğin yayımından önce faaliyete geçmiş ilaçlama işyerleri; 6 ay içinde işyerlerini bu Yönetmeliğe uygun hale getirmek zorundadırlar. Yürürlük Madde 30- Bu Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 31- Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür. EK-1. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERLE MÜCADELE İŞLEM FORMU İLAÇLAMAYI YAPANA AİT BİLGİLER -İlaçlamayı yapan firma adı : -Açık adresi : -Mesûl müdür : -Telefon/faks numarası : -Müdürlük izin tarih ve sayısı : -İlaçlama yapan ekip sorumlusu : KULLANILAN İLACA AİT BİLGİLER: -Kullanılan ilacın ticari adı : -İlacın temin edildiği yer : -İlacın uygulama şekli : -İlacın aktif maddesi : -İlacın antidotu : -İlaç ambalajının miktarı (kg/litre) : İLAÇLAMA YAPILAN YER HAKKINDA BİLGİLER -İlaçlama yapılan yerin açık adresi : -İlaçlama yapılan haşere türü/adı : -Uygulama tarihi ve saati : -Mesken/işyeri vb. : -İşyeri ise çalışan sayısı : -Mesken ise daire sayısı : -İlaçlama yapılan yerin alanı : Ekip Sorumlusu İlaçlama Yapılan Yerin İmza Sorumlusu/Yetkilisi-İmza Not: ZEHİRLENME DURUMLARINDA GEREKTİĞİNDE ZEHİR DANIŞMA MERKEZİNİN ÜCRETSİZ 0 800 314 79 00 NOLU TELEFONUNU ARAYINIZ. Bu form iki nüsha olarak hazırlanır ve bir nüshası ilaçlama yapılan yerin yetkililerine/sahibine verilmesi zorunludur. EK - 2 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇ UYGULAMA İZİN BELGESİ İLAÇLAMA KURULUŞUNUN ADI : TÜRÜ : ADRESİ ve TEL : SAHİBİ (SAHİPLERİ) ADI ve SOYADI : ÇALIŞMA SAATLERİ : EKİP SAYISI : Yukarıda adı ve adresi belirtilen İlaçlama kuruluşunun Mesûl Müdür ...................................................... sorumluluğunda faaliyet göstermesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. VALİ veya adına İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 3 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: MESÛL MÜDÜRLÜK BELGESİ MESÛL MÜDÜRÜN ADI ve SOYADI : UNVANI : Foto BABA ADI : DOĞUM YERİ : DOĞUM TARİHİ : Mezun Olduğu Fakülte : Mezuniyet Tarihi : Diploma No : Uzmanlık Diploması No (var ise) : GÖREV YAPACAĞI KURULUŞUN ADI : ADRESİ : Yukarıda açık kimliği ve mesleği yazılı olan şahıs ..................................................... isimli ilaçlama kuruluşunda mesûl müdürlük görevini yürütmesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 4 İLAÇ UYGULAMA İŞYERLERİNDE BULUNDURULMASI ZORUNLU EKİPMAN LİSTESİ 1-İşyerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Alet ve Cihaz a) Pulverizatör (sırt tipi) 2 adet b) ULV cihazı 1 adet c) FOG cihazı 1 adet d) Sıcak su sistemi (Banyo bölümüne bağlı) 1 adet e) Çamaşır makinası 1 adet f) Kilitli dolap 1 adet g) Telefon 1 adet 2-İşyerlerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Malzeme a) Ecza dolabı komple b) İlk yardım çantası 1 adet c) Gaz maskesi 2 adet d) Yangın söndürücüsü 1 adet e) Antidotlar- Atropin f) Eldiven 3 çift g) Baret 2 adet h) Çizme 2 çift ı) Koruyucu gözlük 5 adet i) Terazi 1 adet j) Toz maskesi 2 çift k) El feneri 1 adet l) Mezür ölçülü silindir 2 adet m) Malzeme çantası 1 adet n) Kova 2 adet o) İşçi elbisesi 2 adet p) Süzgeç 1 adet r) Sıvı deterjan 5 lt. s) Dezenfektan 2 lt.      

http://www.biyologlar.com/halk-sagligi-alaninda-haserelere-karsi-ilaclama-usul-ve-esaslari-hakkinda-yonetmelik

Solucanlar

*Az gelişmiş omurgasız hayvanlardır. *Çoğu tatlı sularda, denizlerde ya da dip çamurlarda yaşarlar. *Hareketlerini uzunlamasına kasların uzayıp kısalmasıyla sağlarlar. *Hermafrodittirler. Her solucan hem sperm hem yumurta hücresi üretir. *Boyları birkaç mm’den 4 metreye kadar uzanır. *Parazit olan türlerin tutunma organları gelişmiştir. *Sürekli karanlıkta yaşadıklarından gözleri gelişmemiştir. *Gelişmişlik düzeylerine göre yassı solucanlar, yuvarlak solucanlar, halkalı solucanlar şeklinde sıralanır. Yassı Solucanlar *Parazit yaşarlar. *Vücutları baş, boyun ve gövdeden oluşur. *Sindirim sistemleri gelişmemiştir. *İnsan ve omurgalıların barsaklarında yaşarlar ve bu canlılara zarar verirler. *Örnekler: Karaciğer kelebeği, planarya, tenya Yuvarlak Solucanlar *Nemli toprakta, sulak alanlarda,yosunlar arasında yaşarlar. *Büyük bir bölümü parazittir. *Sıcak ülkelerde yaşayan türleri insanın bağırsağına girerek kan emerler, zayıflamaya sebep olurlar ve tehlikelidirler. *Örnekler: Kancalı kurt, medine kurdu,bağırsak kurdu Halkalı Solucanlar *9000 türü vardır. Ama en önemlisi Toprak solucanıdır. *Kapalı dolaşım, deri solunumu, kendini yenileme görülür. *100 gün suda kalsalar bile yaşarlar. *% 70 su kaybına kadar dayanabilirler. *Yağmur yağınca toprak yüzeyine çıkarlar, bunun nedeni toprakta hava boşlularının suyla dolmasıdır. *Örnekler: Toprak solucanı ,Sülük

http://www.biyologlar.com/solucanlar

Kurbağa Diseksiyonu

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır . Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur.Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2).  Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3).  Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4).Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu-2

MEMELİ HAYVANLAR

Memeliler ya da Mammalia, hayvanlar aleminin insanların da dahil olduğu, omurgalıların en evrimleşmiş grubudur. Dünya üzerinde yaklaşık 4500 memeli türü bulunur. Bunların 200 kadarı Avrupa’da görülebilir, Türkiye ise tek başına yaklaşık 170 memeli türü barındırmaktadır. Çift ve karmaşık dolaşım sistemine sahip, sabit vücut sıcaklıklı hayvanlardır. Vücutları genellikle kıllarla örtülüdür. Genç bireyler anne sütü ile beslenirler. Genellikle bacak şeklinde oluşmuş dört üyeleri vardır. Solunumda diyafram kullanırlar. Alt çeneleri bir çift kemikten oluşmuştur; orta kulaktaki kemikler üç parçalı olup kulak zarı ve iç kulakla bağıntılıdır. Hemen hepsinde yedi boyun omuru vardır. Memeliler, sıcak kanlı yaratıklardır. Yani vücut sıcaklıkları genel olarak çevre koşullarından bağımsızdır. Vücutları tüylerle kaplıdır ki, bu doku bazı türlerde dikenli bir hal alabilir (örneğin kirpi) ya da azalıp neredeyse pürüzsüz hale gelebilir; insan, yunus ve balinalarda olduğu gibi. Doğurarak çoğalırlar. Yavru memeliler, genel olarak belirli bir gelişim evresini tamamlayıncaya kadar annelerinin karnında taşınır. Doğum sırasında yavrunun gelişmişliği memeli türüne göre değişkenlik gösterir. Kör (ve genelde çıplak) doğan ve bazen yıllarca annesi tarafından yetiştirilen memeli türleri olduğu gibi, doğumun ardından kısa süre içinde koşmaya ya da yüzmeye başlayan memeli türleri de vardır. Ancak genel olarak memelilerde, yavruların belirli bir süre anne tarafından bakımı zorunludur. Dişi memeli, yavrusunu bebeğin gelişimi için gerekli bileşenleri içeren zengin içerikli sütü ile besler. Memelilerin vücut büyüklükleri değişkendir. En küçük memeli, bir böcekçil olan Cüce fare (Suncus etruscus - ortalama 6 cm, 2 gr); en büyük memeli ise Mavi balina'dır (Balaenoptera musculus - ortalama 35 m, 120 ton). Memeli vücudu, sıcak veya soğuk iklim koşulları ile mücadele için de farklı özelliklere sahiptir. Karasal memeliler için kalın bir kış kürkü, deniz memelileri için deri altında kalın bir yağ tabakası veya yağlanmış bir kürk bu mücadelenin silahlarıdır. Bazı memeliler de kış uykusuna yatarak, bu dönemi enerjiden tasarruf ederek geçirir. Yiyeceğin bol olduğu dönemde vücudunda depoladığı fazladan kalorileri, yiyeceğin kıt olduğu bu dönemde ‘uyku’ durumunda iken yakar. (Sincaplar, ayılar ve porsuklarda olduğu gibi.) Bu durum gerçek bir kış uykusu halini de alabilir (yediuyurlar ya da yarasalarda olduğu gibi) yani bu süre içinde canlılar, yaşamsal faaliyetlerini ve vücut sıcaklıklarını minimuma indirirler. Bazı memeli türleri insanlar tarafından evcilleştirilmiştir ve yabani türleri ortadan kalkmış ya da çok az kalmıştır. (İnek, at, koyun gibi.) Bilimsel sınıflandırma Alem: Animalia Hayvanlar Şube: Chordata Kordalılar Alt şube: Vertebrata (Omurgalılar) İnfa şube: Gnathostomata (Gerçekçeneliler) Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Mammalia (Memeliler) Linnaeus, 1758 Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura'da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır. Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir. İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir. Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir: Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir. Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar. Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler. Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir. Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır. Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır. Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır. Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır. Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır. Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ 1. Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır. 2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur. 3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir. 4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur. 5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir. 6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir). 7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır. 8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir. 9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar. 10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)'nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir. - Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır: 11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur. 12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür. 13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır 14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda). 15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar). 16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir). 17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez). 18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur. 19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir). 20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler. 21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

http://www.biyologlar.com/memeli-hayvanlar

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik Yöntemler Hücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir. Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel Yöntemler Doku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir. Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir. Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir. Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır. Dondurup Kırma (Cryofracture=freeze–fracture–etching): Fiksasyon yapılmaz ya da çok hafif yapılır. Dokular, gliserol ile muamele edilerek likit nitrojende dondurulur. 10-18 mm Hg ile vakumlanır. Isıtılan metalden çıkan buharla kaplanır. Oda ısısında asit ile tahrip edilir. Böylece geriye metal ile kaplı bir kalıp kalır. TEM’de boyamadan incelenir. En az artifakt oluşturan bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler

Agnata

Çenesiz balıklar. Lampetra sp., Mirine sp. ve bir çok sonu gelmiş türü içeren omurgalı sınıfı.

http://www.biyologlar.com/agnata

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0