Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 2556 kayıt bulundu.

Dünyanın Oluşumu Ve Yapısı

Yer'in oluşumu sorunu,yüzyıllar boyunca insanı düşündüren ve düşündürmeye devam etmekte olan,önemli bir bilimsel sorundur.Gerçi Yer'in oluşumu konusunda,bugün geçmişe oranla ,daha çok şey bilmekteyiz.Ancak yine de,problemle ilgili görüşler,hipotez düzeyindedir. Bunların delilleri güçlü olmakla birlikte,kesin birtakım sonuçlara ulaşıldığı ileri sürülemez.Yer’in yaşının 4,5 ile 5 milyar yıl dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunun 10 milyar yılı bulduğunu ileri süren kaynaklara da rastlanır. Yer’in nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamayı amaçlayan teoriler ve bunların eksikliklerini daha iyi anlayabilmek için Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu sorusuna kısaca değinmek gerekir.Güneş sistemi bu sistemden çok daha büyük bir sistemdir.Fakat güneş sistemini de içine alan daha büyük bir dev sistem vardır.Bu sistemde pek çok sisteme ayıılmıştır.Bu sistemlerin herbirine Galaksi denir.Yer'in de içinde yer aldığı insalığın Galaksi’sine (Yun.süt demektir.),Türkçe bir terim ola Samanyolu denir.Batı kaynaklarda Samanyolu,Sütlü yol diye geçer.(Yani bu anlama gelir.) Samanyolu’nda bazı kaynaklara göre 100 milyar,bazı kaynaklara görede 200 milyar gök cismi vardır.Kuşkusuz bunlardan biri de şimdiki bilgilerimize göre insan barındıran tek gök cismi olan Dünya’mızdır.Yer Samanyolu’nun merkezi kabul edilen Güneş’ten149,6 milyon km. uzaktır. Çapı hemen hemen 300 milyon km yi bulan yörünge adı verilen bir düzlem üzerinde dolanır.Bu düzleme,eliptik düzlem (tutunma düzlemi) denir.Bunun üzerindeki dolanımını,bir yılda 365 gün 6 saatte tamamlar. Yerin oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu,aynı esaslara ve büyük bir ihitimalle de aynı zaman dilimine rastlanmaktadır.Bu konudaki ilk teori ünlü Franız gök bilimci Laplace (Laplaş;1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.Teori’i ilme,Nebula kramı diye geçmiştir. Laplace’ın varsayımına göre,Güneş ve gezegenler ile Samanyolun’dakidiğer gök cisimleri, oluşum tarihinin (4.7 ile 5 milyar yıl) ilk evresinde,kütle çekimi etkisi altında sıkışarak dönmeye başlayan,bir toz kümesinin birleşmesi sonunucu oluşmıştur.İleri sürülen bu teoriye Birleşme hipotezi adı verilir.Teorinin kabülüne göre,nebula sıkıştıkça,halkalar teşkil etmeye başlamıştır.Oluşan halkaların giderek yoğuşması sonucu,gezegenler oluşmaya başlamıştır.Dolayısıyla iç gezegenler(Yer ile Güneş arasındakiler) önce ,dış gezegenler ise ,daha sonra oluşmuştur. Kısaca söylersek,Laplace’ın görüşüne göre Samanyolu ,milyarlarca yıl önce ,bir gaz ve toz kümesi idi.Ekseni çevresinde bir bulutsu,kütle çekimi etkisi altında çevresine gaz ve toz saçabilir. Esas kütleden uzaklaşan ve yine etkisi altında kalarak dönmeye,yani dolanıma devam eden kümeler zamanla yoğuşabilir.Gezegenler,bu esasa göre oluşmuştur. Bulutsu, ya da birleşme teorisi;uzun yıllar geçerliliğini korumuştur.Bundan sonra,gel-git kuramları diye ilme geçen,Laplace teorisini redetmeyen,fakat matamatiksel yanlışlıkların bulunduğunu doğrulayan bir dizi teori ortaya atılmıştır. Gel-git teorilerinin en güveniliri,ünlü İngiliz fizikçi ve gök bilimcisi James Jeans tarafından 1901'de ileri sürülenidir. Gerçi,matamatiksel olarak ispatı yapılmamıştır.Ancak yine de akla en yakındır.Ona göre gezegenler ve Yer Güneş'in çekim bölgesine girerek geçen bir gök cisminin,yan, yıldızın,çekim gücü etkisi ile,Güneş ten kopardığı puro şekilli maddelerden oluşmuştur. Gezegenler ve Güneş sistemi Galaksisindeki diğer gök cisimlerinin Güneşten koptuğu yani koparıldığı görüşü aslında söz konusu gel-git varsayımlarına dayanır.Ancak hem bu görüş de kanıtlanmış değildir,hem de,buna karşı savunulan,bir patlama-dağılma teorisi vardır. Güneş’in manyetik çekim gücü,diğer Gökada cisimlerine göre,çok yüksektir.İlk evrede oluşmuş dev bir Güneş’in nükleer enerji üretme evresinden sonra patlaması sonucu,farklı büyüklüklerdeki kütleler onun çekim alanına dağılıp,belli yörüngeler üzerinde dönmeye başlayabilirler. Bütün modern teoriler,bütün gezegenlerin,gaz ve ince toz bulutundan oluştuğunu Güneş’in,ilk evrede bu tür bir madde topluluğu olduğunu kabul ederler. Ancak şunu iyi biliyoruz ki,evrenin sırrı,henüz çok bilinmeyenli bir denklem olma özelliğni korumaktadır.Güneş ve gezegenlerin aslı kızgın gaz ve toz kümesi de olsa,bilim ve teknik esasta var olup da bilinmeyenleri keşfetme çabasındadır.Örneğin nebulaların maddeleri nasıl oluşmuştur;ya da uzay nerede başlar nerede biter;daha sonra ne başlar ve o da nerede biter gibi sonsuz denilen soruların cevabı henüz verilmemiştir.Ama bu güçlükler,müspet ilmi reddetmeyi gerektirmez.Çünkü ilim,sabırla düşünme-araştırma ve maraktan doğar;gelişir ve olgunlaşır.Peşin yargılar ve mistik düşüncelerin,objektif ilim kuralları arasında yer yoktur. Güneş sistemi elemanlarından biri olan Dünya,sahip olduğu başlıca üç doğal küreden oluşur.Bunlar ;katı yer kabuğu veya taşküre ,yaklaşık %71'lik payı sularla kaplı bulunan suküre,800-900 km hatta dah çok seyrelmiş şekilde,8000 km yüksekliğe kadar devam eden,havaküredir.Bu doğal kürelerin hayat veren şartlar sunması,bitkiler-hayvanlar ve insanların,türemesi ve yaşamasını sağlamıştır.Coğrafi yeryüzü terimi ile tanımladığımız bu üç doğal kürenin kesişmesi,madde ve enerji değişimi sürecinin oluşmasına ve bu doğal süreç de,hayat imkanlarının doğmasına yol açmıştır. Yer ,dıştan içe-yüzeyden merkezine doğru,başlıca üç farklı bölümden oluşur. 1-)Kabuk Bölgesi 2-)Manto Bölgesi a)Üst Manto b)Alt Manto 3-)Çekirdek Bölgesi a)Dış Çekirdek b)İç Çekirdek Bunlardan Kabuk bölgesi,yaklaşık 30 ile 40 km lik ortalama bir kalınlık gösterir.Bu değerler,yüksek sıra dağların derinliklerinde,70-75 km ye dek ulaşır. Okyanus kabuklarında ise,yaklaşık 5 ile 10 km ye iner.Yapısının,daha çok granit ve bazaltik olduğu kabul edilmektedir. Sismik hareketlerin odak noktaları,genel olarak bu bölge içindedir.Metalik madenler daha çok masif bir yapı gösteren granitik ve bazaltik bölgelerede doğal gaz ile hampetrol ve kömürler ise,bu kabuk içindeki tortul bölgelerinde rezerve olmuştur. Kabuk bölümün altında,deriniği 2900 km dolayında kabul edilen Manto yer alır.Yaklaşık 800-900 km lik dış bölüme dış manto,2000 km ye varan derinliğe kadarki bölüme ise,alt manto denilir.Radyometrik dalgalara uyarı vermesi nedeni ile bu bölümün de,katı yapıda olduğu kesindir. Teorik olarak,mantodan sonra,Yer'in çekirdeği diye adlandırılan bölüm gelir.Artık bu bölge,akışkan-sıvımsı bir maddeden oluşur.Çünkü,elektrmanyetik dalgalara uyarı vermez.Bu bölge de,dış manto(kalınlığı 5000 km ye uzanır.)ve iç manto diye ikiye ayrılır.Böylece,üzerinde dolaştığımız katı bölgeden Dünya’nın merkezine dek,ortalama 6370 km lik bir derinlik bulunduğu kabul edilmektedir. Yeryüzü DSG KABUK ÜST MANTO ALT MANTO ÇEKİRDEK Şekil:Yer’in iç yapısının kesiti Tablo:Yer’in iç yapı bölgeleri ve bileşimleri İç yapı bölgeleri Derinlikleri Bileşimleri KABUK 30-40(km) SİAL MANTO 35-2900 SİMA-MAGMA ÇEKİRDEK 2900-6370 NİFE Yer’in iç yapı bölgelerini oluşturan maddelerin,oran yüksekliğine göre de adlandırılmıştır. Nitekim kabuk bölgesinin hakim maddeleri,daha çok silisyum ve alüminyumdur.Bu madde adlarının ilk hecelerini kullanan kimi gök bilimci jeofizikçi ve coğrafyacılar,yerin kabuk bölgesini Sial diye adlandırmışlardır. Yer’in manto bölgesinin bileşiminde,en yüksek paylar,silisyum ve magnezyum elementlerine aittir.Bu nedenle de,Sima diye adlandırılmıştır. Yanardağ püskürmeleri,bu bölümden kaynaklanır.Dolayısıyla magma diye adlandırılır. Aynı şekilde, çok daha ağır madenlerden oluşan çekirdek bölgesinin hakim maddeleri,nikel ve demir madenleridir.Bundan dolayı,Nife şeklinde adlandırılmıştır. Derinliklere inildikçe,belli basamaklarda sıcaklık değerleri çok belirgin bir şekilde artar.Bu sıcaklığa,jeotermi denir.Jeotermide,her 33 m derinliğe inildikçe,yaklaşık 1 C artış olur.Bu artış çizgilerine,jeotermi basamağı denir. Jeotermi basamağı,genel olarak her 33 m de 1 C değişmekle birlikte,bu değişim,Yer’in bazı iç bölgelerinde 145 m bulur. Bu veriler esas alındığında,örneğin 40 km derinlikte sıcaklık yaklaşık 1200 C ,60 km de 2000 C ve iç çekirdek’te,yaklaşık 200 000 C dolayında bulunmaktadır.Kuşkusuz,derinliklere doğru sıcaklığın artışı kesin olmakla birlikte,hesaplanan bu değerler,teorik sonuçlardır.Çünkü Yer’in iç yapısı konusunda,şimdilik kısmen iyi tanına bilen iç bölge,kabuk bölgesi’dir.Öte yandan Yer içi sıcaklığını ölçmek mümkün değildir.Bu nedenle de,şimdilik kaydıyla bu konuda en iyi bilinen husus,Yer’in derin noktalarında sıcaklık derecelerinin,çok yüksek oluşu gerçeğidir. Zaten,yanardağ püskürmeleri,gayzer,su-buhar ve kaplıca gibi sıcak sularda,bu açıkça doğrulamaktadır. Güneş sistemi ve bu arada Yer’in oluşumu milyarlarca yıllık bir zaman sürecinde gerçekleşmiştir.Bu sürece,kısaca Güneş Sistemi ve Yer’in yaşı denir.Ancak biz burada sorunu,Yer’in yaşı terimi ile ifade edeceğiz. Yer yuvarlağının oluşumu ile uğraşan,bu sorunu aydınlatmaya çalışan ilimler,jeoloji yani yerbilimi alanları,jeofizik,jeodezi ve kısmen de coğrafya gibi ilimlerdir.Jeoloji,yer yuvarlağı üzerinde ve doğal olayları inceleyen bir bilimdir.Bu bilimin,özellikle Palecoğrafya ve Paleontoloji bilimleri yerin yapısını incelerler. Bunlardan Paleocoğrafya:yani jeoloji zamanlar ve devrelerinin coğrafya ilmi,Yer tarihi boyunca her bir jeoloji devrinde oluşmuş kıtalar,okyanuslar,dağ sistemleri ve jeosenklinaller gibi coğrafi ünitelerin dağılımlarını inceleyen bir bilim dalıdır.Nitekim Paleocoğrafi araştırmaların sonuçlarına göre Arkeen veya Arkeozik devrelerde günümüze dek,Yer’in Paleocoğrafyası’nda çok büyük değişiklikler olmuştur. Yer’in tarihi geçmişi ve gelişimini aydınlatan bir diğer bilim alanı da Paleontoloji’dir. Bu dalın ana uğraşı konusu,fosil kalıntılarıdır.Yer kabuğunda doğal süreçlerle oluşmuş fiziksel-kimyasal değişikliklere uğradığı halde,katmanlar arasında korunarak günümüze ulaşmış zoolojik vefitolojik her türlü kalıntılara fosil denir.Terim,jeoloji ilmi terimi olduğu kadar:Paleobiyoloji,Paleobotanik, Jeomorfoloji,paleontoloji ve paleocoğrafya terimidir de.Yine terimle ilgili olarak,fiziksel-kimyasal değişmeler geçirip taşlaşan hayvansal ve bitkisel kalıntıların bu nihayi şekline,fosilleşme denir. Fosiller,çok değişik özelliklerinin laboratuvar metodlarla incelenmesi sonucu,ait oldukları jeolojik zaman ve devirlerinin değişik coğrafi özellikleri hakkında,akıl yürütme metodu ile de olsa,bazı bilimsel sonuçlara varıla bilmektedir. Yeryuvarlağının yapı,bileşim ve gelişimini inceleyen bilim demek olan jeofizik de,Yer’in yapısı ve yaşının belirlenmesine yardımcı olan bir ilimdir. Örneğin,geliştirilen jeofizik metodlar ile,yeraltı yapı özelliklerinin incelenmesi giderek kolaylaşmoştır.Özellikle Sial bölümü hakkında,artık bu sayede geçmişe göre çok şey bilinmektedir.Bununla ilgili bir metod,radyoaktivite teorisi olarak ilme geçmiştir. Hatırlanacağı üzere radyasyon,sıcaklık veya ışın yaymak demektir.Bu fiziksel olaya kısaca ışınımda denir.Radyoaktif ise,nükleer sıcaklık veya ışınım etkinliği demektir.Terim,kısaca radyoaktivite diye de ifade edilir. Radyasyon’dan kaynaklanan yani nükleer ışınım yayma derecesinin ölçmeye yarayan jeofiziksel alete radyometre denir.A.B.D'li jeofizikçi J.Jolly, Rodyoaktiviteli,kayaçların parçalanma ayrışma hareketlerinin,yeryuvarı içinde ısınmaya yol açtığı;bunun deriniklerindeki kayaçlarda daha yüksek ısınmalar ve ergimelerle sonuçlandığını,Magma veya Sima’nın esas oluşma nedenin bu jeofiziksel değişime dayandığını;yeryuvarı kabuğunun yani kabuk bölgesinin de,aslında bu olayların eseri olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşlere,radyoaktivite teorisi denir.Teori kanıtlanmış olmazsada zamanla yapılan bir tür jeofizik ilmi çalışmaları ve radyometrenin kullanılması ile kayaçların yaşlarının belirlenmesi metodlarına,radyometrik metodlar denir.Bu tür metodlarla yapılan zaman belirlenmesi sonuçlarına göre Yer’in yaşı sorunu konusunda daha çok şey bilmekteyiz. Çok teknik bir dizi problem teşkil etmesine rağmen kayaçların yaşının belirlenmesi temelde şu esasa dayanır: En yüksek radyment,uranyum metalidir.Yer kabuğunun bileşiminde bütün kayaçlardai,onlardan oluşmuş topraklarla ve denizlerin sularında bulunur.Ekonomik olarak işletilmeyişini rezerv ve tenörler belirler. Uranyum atomlarını oluşturan partiküller,binlerce-hatta milyonlarca yıllık bir zaman sürecinde çözünürler ve sekiz elementin oluşmasını sağlar: Uranitit,peblend,carnotit,otunit…gibi.Buılardan en sonuncusu,kurşun bileşiğidir.Bu oluşum ve değişim çok,uzun bir zaman sürecinde gerçekleşir.Örneğin,1 g uranyum’un radyoaktivitesini yitirerek 1 g kurşun’a dönüşmesi için geçmesi gereken zaman sürecinin,7.6 milyar yıl olacağı hesaplanmaktadır. Söz konusu ettiğimiz bu oluşum süresinden yararlana uranyum ve kurşun elementleri bulunan kayaçların yaşlarını gerçeğe yakın bir şekilde hesaplaya bilmektedirler.Gerçekten de bu yapıdaki kayaçların incelenmesi bileşimlerindeki uanyum’un,kaç yılda kurşun2a dönüştüğü ve dolayısıyla da, Yaşlarının hesaplanmasını sağlamıştır.Bu yolda yaşları hesaplanmış kayaçların,3.5 ile 5 milyar yılı bulduğu anlaşımıştır. Bu metodla yapılan hesaplamalar,Yer’in kabuk bölgesi’nin ilk şekillenmeye başlamasının en az 4.5 - 5 milyar yıl eskiye dek uzandığını göstermiştir.Bunun 3.5-4.6 milyar yıl olabileceğini hesaplamış bilim adamlarınada rastlanır.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-olusumu-ve-yapisi

Parazitolojiye Giriş

Öğrencilerin Öğrenmesi Beklenilen Noktalar 1.Parazitler anlatılırken, parazitizmin özünü anlamak. 2.Parazitolojide kullanılan terimler (terminoloji) ile aşina olmak 3.Taxanomic şemaları kullanarak parazitleri sınıflandırmak 4.Hedeflenen paraziti bilimsel (genus-cins, species- tür) ve halk arasındaki adı ile tanımak, patalojisini, ekonomik etkisini ve kullanılan ilaçlara cevabını öğrenmek. 5.Her parazit için asıl konakçıyı yada konakçı gurubunu bilmek. Hedeflenen parazitin hangi konakçı yada konakçıları etkilediğini öğrenmek. 6.Aksidental (kaza ile oluşan parazitlik) yada rezervuar (kaynak) parazitliğin anlamlarını ve bunların önemini öğrenmek. 7.Her parazitin, tür veya aile olarak asıl konakçı ve hedef konakçılarını öğrenmek 8.Parazitlerin konakçı spektrumunu (konak olarak seçtikleri hayvan türlerinin neler olduğunu) öğrenmek 9.Aksidental (kaza sonu) konakçı ve rezervuar (kaynak) konakçı anlamlarını ve bunların etkilerinin neler olduğunu öğrenmek. 10.Parazit yayılmasındaki rotaları (bulaşma yolları) anlamak ve tanımlayabilmek. oDirek bulaşma, başka bir konakçı kullanmadan oluşan yayılma (bulaşma) oBiolojik (gelişme olan developmental) arakonakçı (intermediate hosts), yada vektörler kullanarak, biolojik yada mekanik oParatenic konakçı (gelişme olmayan - nondevelopmental) yada taşımacı konakçı (transport hosts). 11.Parazit türlerinin dağılımını (ülke ve dünyada) anlamak: oParazitler cosmopolitan (birden fazla kaynaktan köken alan) yada universal (tüm dünyaya yayılan) oCoğrafik yapı yada vektör dağılımına bağlı olarak belli bölgelerle sınırlanmış oMevsimsel değişilerden etkilenme durumları 12.Görülen paraziti tanımak ve teşhis etmek.: oTeşhis için uygun morfolojik karakterlerini kullanarak oParazitin hayat siklusundaki evreleri, yumurtası, kisti , larvası gibi tanıyarak. oLaboratuvar tekniklerini kullanarak örnekte paraziti bularak oParazitin yerleştiği konakçıyı, konakçının hangi organ veya doku kısmına yerleştiğini bilerek tahmini teşhis yapabilmek. 13.Parazitlerin hedef konakçılardaki asıl enfeksiyon bölgelerini, bu bölgelere hangi göç yolları ile ulaştıklarını öğrenip açıklayabilmek. 14.Klinikpatoloji semptomlarına (belirtilere) gözlemleyerek patofizyolojik ve immunolojik cevapları açıklayabilmek. Bu sayede konakçının asıl konakçımı yoksa aksidental konakçı mı olduğunu açıklamak. 15.Anti paraziter ilaçları bilmek: oKimyasal (chemical) sınıfı oEtki genişliği (spectrum) hangi parazitleri etkilediği oHedef parazitin hangisi olduğu oİlacın paraziti nasıl (hangi yolla) etkilediği oİlacın etkili, yeterli dozları oHangi yolla kullanılması gerektiği (IM, SC, IV, oral, vb ) oGüvenliği (Terapötik endeksi) oİlacın kullanılmaması gereken (kontraendike- contraindication) durumlar oTavsiye edilen özel uygulama proğramı 16.Konakçı hayvanların ve çevrelerinin parazitlerden nasıl arındırılacağı konusunda tavsiye edilen kontrol ölçülerini detayları ile bilmek. 17.Paraziter zoonozların halk sağlığındaki önemini anlamak.  

http://www.biyologlar.com/parazitolojiye-giris

BİTKİSEL DOKULAR

I ) BİTKİSEL DOKULAR: A-) BÖLÜNÜR DOKU= Hücreleri küçük, çekirdekleri büyük, sitoplazmaları fazla, kofulları küçük ve az sayıda, hücre arası boşluk yok, hücre çeperleri ince, devamlı bölünebilen hücrelerdir, metabolizmaları hızlıdır. 1- Birincil Bölünür Doku (Primer Meristerm): Bitkinin kök ve gövde ucunda bulunur. Boyuna uzamayı sağlar. Kökte kaliptra, gövdede genç yapraklar tarafından korunur. Bölünür doku geliştikçe dermatojenden epidermis, periblemden korteks, pleromdan merkezi silindir oluşturur. 2-İkincil Bölünür Doku(Seconder Meristerm): Bölünmez dokuların tekrar mitoz bölünme yeteneği kazanmasıyla oluşur, böylece kambiyum ve mantar kambiyumu (fellogen) oluşur. Kambiyum kök ve gövdede bulunur. Ilıman bölgelerdeki çok yıllık iki çenekli bitkilerde, ilkbaharda büyük hücreler, sonbaharda küçük hücreler oluşur. Bölünür mantar doku, bitkide mantarlaşma oluşturarak bitkinin dış etkenlerden korunmasını sağlar. B-) BÖLÜNMEZ DOKU=Hücreleri büyük, sitoplazması az, kofullar büyük, çekirdekleri küçük,hücre arası boşluk var, çeperleri kalındır. 1- Temel Doku(parankima doku): Kök ve gövdenin korteksinde, yaprağın mezofil tabakasında bulunur. Çekirdekleri büyük, ince çeperli, bol sitoplazmalı, kofulları küçük, canlı hücrelerdir. a- Özümleme Parankiması: Yaprakların mezofil ve genç gövdede bulunur. Bol kloroplast taşır. Bu doku fotosentez yapımında görevlidir. Mezofil tabakası palizat ve sünger parankiması olarak 2ye ayrılır. Palizat hücreleri silindirik,epidermisin altında sık ve düzenli olarak dizilmiştir. Sünger hücreleri düzensiz dizilmiş ve aralarında boşluklar vardır. b- İletim Parankiması: fotosentez yapan dokularla iletim demetleri arasında bulunur. Bu iki doku arasında su ve besin taşınmasını sağlar. Kloroplastı yoktur. c- Depo Parankiması: kök, gövde, meyve ve tohum gibi organlarda bulunur. Su ve besin depolar. d- Havalandırma Parankiması: Su ve bataklık bitkilerinde bulunur. Kök ve gövdedeki parankima hücreleri arasında boşluklar oluşturur. Böylece hava depolanmasını sağlayarak gaz alışverişi kolaylaşır. 2- Koruyucu Doku: Bitkide kök, gövde, yaprak ve meyvelerin üzerini örter. Tek ya da çok sıralı hücrelerden oluşur. Hücreleri kalın çeperli ve klorofilsizdir. Kara bitkilerinde su kaybını önlemede önemli görev yapar. İçte bulunan dokuları dış etkenlere karşı korur. a-Epidermis: Kök, genç dal ve yapraklarının üzerini örten canlı dokudur. Tek sıra hücrelerden oluşur. Bu hücreler çok büyük kofullu,az sitoplazmalıdır. Güneş ışığının yaprağın altına iletilmesini sağlar. Bazı epidermis hücreleri, dışa doğru uzayarak tüyleri oluşturur. Tek hücreli olanlara basit, çok hücreli olanlara bileşik tüy denir. Tüyler kökten emme, sarmaşıkta tutma, ısırgan otunda savunma, nanede salgılama gibi görevler yapar. Bazı epidermis hücrelerinin dışı kalınlaşarak kutikula adı verilen koruyucu bir tabaka oluşturur. Kutikula bitkinin su kaybını azaltır. Bazı bitkilerde kutikulanın üzeri mumsu maddelerden oluşmuş tabakayla örtülerek su kaybını en aza indirir. Bu tabakaya kutin tabakası denir. Yaprak ve genç gövdedeki bazı epidermis hücreleri farklılaşarak stoma veya gözenek adı verilen fotosentez yapabilen hücrelere dönüşür. Stoma, su kaybını ve gaz alışverişini sağlar. Stomalar kara bitkilerinde yaprağın alt epidermisinde, su bitkilerinde üst epidermiste bulunur. b-Mantar Doku: Çok yıllık bitkilerin kök ve gövdelerinin üstünde bulunur. Epidermisin parçalanmasıyla oluşur. Mantar dokunun hücreleri ölüdür. Hücrelerin içi su geçirmeyecek şekilde hava ile doludur. Mantar dokuda gaz alış verişini sağlayan yapı, kavuçuklardır. Kavuçuklar, gövde yüzeyinde ince yarıklar veya yuvarlak kabartılar halinde bulunur. Yaprak sapı ile gövde arasında oluştuğunda su ve besinin yağrağa geçişine engel olur. buda yaprak dökümüne neden olur. 3- Destek Doku: Bitkilere şekil ve destek veren dokulara denir. Hücrelerde selüloz çeper desteklik görevi yapar Otsu bitkilerde ayrıca turgor basıncıda desteklik görevi görür. Çok yıllık odunsu bitkilerde iletim demetleri de desteklik işine yardımcı olur. a-Pek Doku(kollenkima): Gövde yaprak ve yaprak sapında görülür. Canlı hücrelerden oluşur. Kalınlaşma hücre çeperinin köşelerinde ise köşe kollenkiması, her tarafında olursa levha kollenkiması adını alır. Örn; begonya köşe, mürver ağacı levha kol. görülür. b-Sert Doku(sklerankima): sitoplazma ve çekirdekleri kaybolmuş, tüm çeperleri kalınlaşmış ve ölmüştür. Örn; keten, kenevir, sarımsak gibi bitkilerde mekik şeklinde lifli sert doku hücreleri vardır. Ayva ve armutta çekirdeğe yakın taş hücrelerinden oluşan sert doku bulunur. Fındık ve ceviz kabuğunda, mum çiçeğinde taş hücreleri bulunur. 4- İletim doku: İletim dokuda su ve organik madde taşınır. a-Odun Boruları: hücreler arasındaki çeperler erimiştir. Ölü hücrelerden oluşur. Odun borularının görevi su ve suda erimiş tuzları taşımaktır. Kökteki emici tüylerle topraktan alınan su, bitkinin diğer organlarına taşınır. Taşıma aşağıdan yukarı tek yönlüdür ve soymuk borularına göre hızlıdır. Odun borularında iletimi sağlayan güçler; kılcallık, kök basıncı, terlemedir. b-Soymuk Boruları: tek sıra halinde üst üste dizilmiş canlı hücrelerden oluşur. Hücreler arasındaki çeper tamamen erimiştir. Bu yüzden kalburlu borular adınıda alır. Soymuk borularının yanında arkadaş hücreleride bulunur. Bu borularda besin taşınır. Soymuk borularında madde iletimi çift yönlüdür. İletim yavaş gerçekleşir. 5- Salgı Doku: Hücreleri canlı, bol sitoplazmalı, büyük çekirdekli ve küçük kofulludur. Çeperleri incedir. Tek tek yada gruplar halinde diğer dokular arasına dağılmıştır. a-Hücre İçi Salgılar: Salgılar hücre içinde birikir. Zamanla stop. kaybederek içi salgıyla dolu olarak kalırlar. b-hücre dışı salgılar: salgı hücrede oluşur. Daha sonra hücre dışına atılır. c-Salgı Boruları: Birkaç salgı hücresi uzayarak salgı borusu haline gelir. Salgı bor. içinde süte benzer bir salgı bulunur. Çiçekteki bal özü adı verilen salgılar tozlaşmayı sağlar. Reçine ve tanen gibi maddeler salgılar. Bitkiyi çürümeye ve mikroorganizmalara karşı korur. Böcekçil bitkilerdeki salgılar sindirimi salgılar. Isırgan otundaki yakıcı salgılar, korumayı sağlar.

http://www.biyologlar.com/bitkisel-dokular-1

Aids

AİDS insan vücudunun immün sistemini yok eden ve bir dizi belirtilerle karakterize olan bır immün (bağışıklık) yetersizlik sendromudur. ""Normal olarak immün sistemi beyaz kan hücreleri ve vücuda mikroplar girdiğinde bunları etkisiz hale getirmek üzere oluşan antikorlar meydana getirir. Bu hücrelere T hücre lenfositleri adı verilir. Aids Belirtileri: Uzun süreli açıklanamayan yorgunluk. Lenf nodüllerinin açıklanamayan şişliği On günden daha uzun süren ateş Gece terlemesi Açıklanamayan kilo kaybı Derideki renk bozulumu ve iyileştirilemeyen mukoz membran iltihapları ilerleyen açıklanamayan öksürük ve boğaz ağrısı. Nefes darlığı ilerleyen üşüme Devamlı ishal. Ağızda mantar enfeksiyonu Kolay yaralanma ve açıklanamayan kanama Zihinde karışıklık ve sonunda koma. AIDS'Iİ kişilerde HIV-I denilen virüs tipi bu T hücrelerinin içine girer ve çoğalmaya başlar. Daha sonra da bu hücreleri öldürür. AİDS'ti kişilerde bt. imha immün sistemi zayıf bir hale getirir. Bu durumda ayrıca değişik enfeksiyonların ve tümörlerin ortaya çıkışı da kolaylaşır. HIV-I virüsüne ayn zamanda HTLV-III LAV ARV virüsleri de denilir Virüs değişik yollarla örneğin damardan kirli iğne-lerle yapılan iğneler cinsel ilişkiler veya anneder çocuğa olmak üzere vücuda girerler. Virüs T hücrelerinin içine girer ve çoğalır. Birkaç ay içinde vücut bu virüse karşı antikor üretir. Kan testleri bu yüzden pozitif bir sonuç verir. Semptomlar 1-2 haftada gelişir. Bunlar virüs vücuda girdikten birkaç ay sonra başlar. Bu sırada kanda antikor oluştuğu için ELİSA ve VVestern Blot gibi tahlillerle teşhis konulabilir. Semptomlar enfeksiyöz mononükleozu andırır ve lenf nodüllerinde şişme ağrılı boğaz ateş sıkıntı ve deri döküntüsü gibi durumları içerir. Semptomlar bir süre sonra azalabilir ve birkaç yıl hiç görülmeyebilir. Bu zaman zarfında vücuttaki virüs miktarı önceleri yavaş sonraları ise hızlı bir şekilde artar. Bu artışa paralel olarak T hücreleri azalır. Kişi bundan sonra AİDS'e sebep olan virüs enfeksiyonuna yakalanmış demektir. Fakat henüz AİDS tam meydana gelmez. Bununla birlikte kişi diğer insanlara bu virüsü bulaştırabilir. T hücreleri ortadan kalktığında immün sistem çöker ve vücutta çok kolay enfeksiyon ve tümörler meydana gelir. Lenf bezleri şişmesi düşük dereceli ateş gibi immün sistemin zayıflamasının işareti ola-rak bilinen semptomlar meydana geldiğinde hastalık AİDS Related Complex (ARC) adını alır. İmmün sistemin büyük çapta zayıflamasından sonra tüm belirtilerin tamamen belirmesi durumu ortaya çıkar ki bu da fırsatçı enfeksiyon durumunu içerir. (Fırsatçı enfeksiyon vücudun immün sistemi şiddetli bir şekilde bozulduğunda vücuda istila edebilen bakteri veya virüsler tarafından oluşturulur.) AİDS'in bütün etkileri virüs enfeksiyonunu takiben 5-10 yıl içinde gelişir. Ölüm ortalama 2-3 yıl içinde bu etkiler nedeniyle meydana gelebilir. Bu hastalık yeni tanımlanabilmiştir ve doğal yapısı konusundaki bilgilerimiz birkaç yıl içinde değişebilir. AİDS şu anda büyük bir salgındır. On yıl önce bu ülkede AİDS bilinmiyordu. Bugün halkın ilgi alanına giren büyük bir olaydır. Ocak 1981'den Ocak 1990'a kadar 140.00 Amerikalıya AİDS teşhisi konmuştur. Bu grubun yarısından fazlası semptomların ortaya çıkmasını takip eden 4 yıl içinde ölmüştür insanların bir çoğu da kanlarında AİDS virüsü taşımakta olup sonunda AİDS gelişecektir. Dünya Sağlık Organizasyonunun tahminlerine göre dünyadaki AlDS'li hasta sayısı 500.000 civarındadır. Diğer taraftan Amerika'da 1-1.5 milyon diğer ülkelerde 5-10 milyon AİDS virüsü taşıyan insan vardır. Muhtemelen bu insanların sayısı da gittikçe artmaktadır. AlDS'li hastalar ikiye ayrılır. Homoseksüel ve biseksüel erkekler ve iğne ile uyuşturucu kullanan erkekler ve kadınlar. Riskli olan diğerleri ise AlDS'liyle cinsel ilişkide bulunanlar AİDS virüsü taşıyan kadınların çocukları ve 1977-1985 Nisan'ı arasında çeşitli nedenlerle kan nakli yapılmış kişilerdir. Bu hastalığın kadından erkeğe erkekten kadına cinsel ilişkiyle geçebildiğini vurgulamak istiyoruz. Prezervatif kullanarak virüs geçişini azaltmak mümkün olabiliyorsa da tam korunma sağlanamaz.

http://www.biyologlar.com/aids

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

İhtiyoloji

Ihtiyoloji (Ichthylogy) eski Yunancada balık anlamına gelen ‘ikhtu’ ve bilim anlamına gelen ‘logos’ kelimelerinden oluşan balıkbilim olarak adlandırılan Zoolojinin Balıklar üzerinde çalışan bir branşıdır. Ihtiyoloji(balıkbilim) bilimadamlarının inceleme alanın da iskeletli balıklar(Ostichthyes),kıkırdaklı balıklar(Chondrichtyes)ve Çenesiz balıklar(Agnatha) bulunmaktadır. Ekseriyetle her bir yıl içinde resmi olarak yaklaşık 250 yeni balık türü keşfedilip isimlendirilmektedir.Nisan 2009 tarihli son güncellemelere göre Balık veritabanında 31,200 balık türü tanımlanmıştır Omurgalıların toplam tür sayısından daha fazla balık türü bulunmaktadır. Balıkçılık bilimi(Fisheries Science),Deniz Biyolojisi(Marine Biology),Içsular bilimi(Limnology) ihtiyolojinin çalışma alanıyla yakından ilgilidir. Ihtiyoloji bilimi tarih içinde her birinde çok sayıda önemli gelişmelerin yaşandiğı ,birbiriyle bağlantılı olan çeşitli dönemlerde gelişme göstermiştir.Bu dönemler şunlardır; 1-)PRE-HISTORICAL DÖNEM (M.Ö 38.000-M.Ö 1500) 2-)JUDEO-CHRISTIAN DÖNEM (M.Ö 1500-M.S 40) 3-) MEDITERRANEAN DÖNEM (M.Ö335-M.S 80) 4-) EUROPEAN RENAISSANCE DÖNEM (13.-16.YÜZYIL) 5-) EXPLORATION AND COLONIZATION DÖNEM (16.-17. YÜZYIL) 6-)MODERN DÖNEM (17. YÜZYILDAN GÜNÜMÜZE)

http://www.biyologlar.com/ihtiyoloji-1

ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : ALADAĞLAR MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1995 Alanı : 54.524 ha. Konumu : Niğde, Kayseri ve Adana illeri sınırları içerisindedir. Ulaşım : Niğde ili Çamardı ilçesine yaklaşık 15 km., Kayseri ili Yahyalı ilçesine ise 30 km. uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Aladağlar Milli Parkı jeolojik yapı açısından değişik zamanlara ait formasyonlarla temsil edilmekle birlikte, en yaygın formasyon Mesozoik yaşlı kireç taşlarıdır. Bunun yanında sahada derinlik volkanizmanın ürünü olan gabro, piroksenit gibi kayaçlarla, subofiolitik metamorfitlere ve daha genç dönemleri karakterize eden Tersiyer ve Kuvaterner yaşlı oluşumlara da rastlanılmaktadır.           Aladağlar yöresi ülkemizin tektonik açıdan en faal bölgelerinden birisidir. Yöre özellikle Alp orojenezi sırasında şaryaj ve bindirmelere sahne olmuştur. Tektonik literatürüne “Ecemiş Kasidosu” olarak da giren bu sahada düşey ve yatay atımlı birçok fay bulunmaktadır. Aladağlar çeşitli jeolojik süreçler ve tektonizma sonucu oluşan naplar, klipler, tektonik pencereler gibi ilginç yapısal unsurlarıyla da dikkat çekmektedir.           Aladağlar Milli Parkı gerçek anlamda bir jeomorfolojik açık hava müzesidir. Yörenin şekillenmesinde yapı ile birlikte flüvial koşullar ve Pleistosen buzullaşması önemli bir rol oynamıştır. Yörede bu üç unsura ait değişik morfolojik birimlere rastlamak çok olağandır. Yörenin belli başlı jeomorfolojik karakteri derin vadilerle parçalanmış olmasıdır. Buzul morfolojisine ait birçok ize rastlanmakta, özellikle yöredeki birçok sirk gölleri ve morenler bu morfolojinin kılavuz şekilleri olarak göze çarpmaktadır.           Yöre klimatik açıdan kendine has özelliklere sahiptir. Yazları sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlı olarak tanımlanabilecek bu klimatik yapı yörenin yüksek kesimlerinde kalıcı karların barınmasına imkan sağlamaktadır. Yörede gece ile gündüz sıcaklık farkı (günlük amplitüd) oldukça fazla olup, geceleri göllerin donmasına neden olan düşük sıcaklık, gündüzleri 30 dereceye kadar çıkmaktadır.           Aladağlar Milli Parkı vejetasyon açısından çok zengin olup, ormanı oluşturan hakim türler karaçam ve kızılçamdır. Karaçamdan kızılçama geçiş zonunda yer yer bu iki türün oluşturduğu karışık meşcerelere de rastlanmaktadır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde ise meşcere oluşturmayan sedir ve kuzey bakılı nem bakımından daha elverişli yerlerde de göknarlara rastlanılmaktadır.           Ormanın üst sınırından itibaren Alpin Zonu başlar. Bu zonda Alpin çayırları yer almaktadır. Alpin Zonu ve daha yüksek kesimlerde yükseklik ve eğim koşullarından kaynaklanan çıplak kayalık mostralara ulaşılmaktadır. Yaban hayatı sakinleri yaban keçisi, ayı, tilki, kurt, vaşak, sansar ve su samurudur.  Görünecek Yerler : Milli parkın peyzaj güzelliği ile Kapuzbaşı Şelaleleri ile buzul gölleri görülmeye değer niteliktedir. Mevcut Hizmetler : Milli parkta Yaban Hayatı Koruma Bölgesi ayrılmış olup, üretme istasyonu mevcuttur.          Kamp alanı, günübirlik alanlar, mola alanları, yürüyüş parkurları, doğa yürüyüş patikaları, bazı noktalarda yayla gelişimleri mevcuttur.           Akarsularında alabalık üretimi ve spesifik olta balıkçılığı yapma olanağı bulunan Aladağlar, ülkemiz turizmine alternatif seçenekler yaratacak potansiyele sahiptir. FLORA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Belli başlı türler; Karaçam, ardıç, göknar, titrek kavak, meşe,sedir ağaç türeleri ile yabani yonca , ayrık, keven, papatya, sütlegen, sığır kuyruğu, kekik, menekşe, devedikeni gibi otsu bitkilerdir.. Aladağlar Milli Parkını orman açısından çok zengin olmamakla birlikte , Emli vadisindeki ormanı oluşturan hakim türler Karaçam ve Kızılçamdır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde Sedir ve nem bakımından daha elverişli kuzey bakılı yerlerde de göknarlara da raslanmaktadır. Alanda toplam 101 endemik takson ve tehlike altındaki takson 68 (66 endemik) bulunmaktadır. FAUNA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Aladağlar’da 2000 metreden fazla yüksekliklerdeki alanlar ur kekliğin üreme ve barınma alanları olup aynı zamanda kral kartalın egemenlik alanı durumundadır. Yaban keçisine üreme, barınma ve beslenme zamanlarına göre her yerde rastlanabilmektedir. Yaban keçisi, kurt, yabani tavşan, tilki, gelengi, sincap, porsuk, kuyruk süren, kirpi, oklu kirpi, yaban domuzu, sansar, karakulak, kakım, gelincik, su samuru, köstebek, tarla faresi, cüce yarasa, nalburlu yarasa, sırtlan ve vaşak önemli yaban hayatı üyeleridir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/aladaglar-milli-parki

AMİNO ASİT TANIMA REAKSİYONLARI

Doğada 300’den fazla amino asit tanımlanmış olmasına rağmen memelilerde bunlardan yalnızca 20 tanesi proteinlerin yapısında yer almaktadır. Amino asitler prolin dışında aynı karbon üzerinde amino (-NH2) ve karboksil (-COOH) grubu bulundururlar. Prolin ise siklik bir yapıya sahiptir ve amino grubu yerine imino grubu taşır. Amino asitlerin genel gösterimleri R-CH-NH2-COOH şeklindedir. R grubu değişken gruptur. R grubunun değişmesiyle 20 çeşit primer veya standart amino asit meydana gelir. Bu 20 çeşit amino asitin değişik sayı ve sıra ile dizilimi çok sayıda proteinin ortaya çıkmasına yol açar. Glisin dışındaki tüm amino asitlerin en az bir tane asimetrik karbonu vardır ve optik olarak aktiftirler. Bunlar da D ve L olarak iki ayrı konfigürasyonda olabilirler. Ancak proteinlerin yapısında bulunan tüm amino asitler L konfigürasyonundadırlar. D amino asitler ise bazı antibiyotiklerde ve bakteriyel hücre duvarında bulunurlar.Amino asitler amfoterik moleküllerdir. Yani hem asidik hem de bazik gruplar içerirler. Monoaminomonokarboksilik asitler sulu çözeltilerde dipolar çözeltiler yani zwitterion şeklinde bulunurlar. a-karboksil grubu dissosiye ve negatif yüklüdür, a-amino grubu protonlanmış ve pozitif yüklüdür, yani molekül nötrdür. Asidik pH’da karboksil grubu bir proton alır ve molekülün net yükü pozitif olur. Bazik pH’da ise amino grubu proton kaybeder ve net yük negatif olur. Bir amino asidin net yükünün sıfır olduğu pH’a izoelektrik nokta denir. Amino asitler renksiz, suda tamamen, etil alkolde ise kısmen çözünmelerine karşılık, eterde hiç çözünme özellikleri olmayan organik bileşiklerdir. Amino asit çözeltilerinin görünür bölgede ışık absorblama özellikleri yoktur. Ancak UV bölgede (280 nm’de) tirozin, triptofan, fenilalanin ve histidin gibi halkalı yapıya sahip amino asitlerin ışık absorblama yetenekleri vardır. Bu özellik biyolojik sıvılardaki protein miktarının belirlenmesinde zaman zaman faydalanılabilen bir özelliktir.Amino amino asitler, bulundurduğu karboksil ve amino grupları, reaksiyon gücü oldukça yüksek fonksiyonel gruplar oldukları için bu grupların verdiği bütün reaksiyonları verirler. Amino asitlerin verdiği bu reaksiyonlar gerek biyolojik sıvılardaki serbest amino asitlerin cinsi ve miktarı, gerekse protein yapısına giren amino asitlerin miktarı, cinsi ve sırasını tespit etmede son derece önemlidir. I. Amino Asit Tayininin Klinik ÖnemiDolaşımdaki amino asitler böbrekte glomerüler membranlar tarafından filtre edilirler. Bu filtrattaki amino asit konsantrasyonu plazmadakine yakındır. Ancak filtrattaki amino asitlerin büyük bir kısmı tübüler sistemde özel transport sistemleri ile geri emilip dolaşıma verilirler. Çok az bir kısmı ise idrarla atılır. Normal yetişkin bir kişinin 24 saatlik idrar amino asit düzeyi 50-200 mg arasında değişir. Bu değişimde etkili faktör diyettin tabiatıdır. Kan amino asit seviyeleri yükseldiği zaman idrarla amino asit atılımında artış meydana gelir. Bu duruma aminoasidüri denir. İki tip aminoasidüriden bahsedilebilir. 1) Taşma tipi (overflow tipi) : Amino asit metabolizmasında rol oynayan enzimlerin eksik veya hatalı olması sonucu görülür. Böbrek eşik düzeylerinin aşılması sebebiyle böbrekler normal çalıştığı halde böbreğin reabsorbsiyon kapasitesi aşıldığından idrar amino asit düzeyi artar. Fenilketonüri, tirozinozis, alkaptonüri ve akçaağaç şurubu idrar hastalığı buna örnektir.2) Renal tip:Böbrek tubuluslarındaki bozukluk sonucu oluşan aminoasidüri türüdür. Bunu sebebi konjenital veya akkiz olabileceği gibi ağır metal zehirlenmeleri, fenol zehirlenmesi veya yanıklar da olabilir. Fankoni sendromu, sistinozis, Wilson hastalığı ve nefrotik sendrom gibi.II. Amino Asitlerin Kalitatif ve Kantitatif Tayininde Kullanılan MetotlarProteinlerin amino asit kompozisyonunu tespit belirlemek için kullanılan metotlar üç basamakta toplanır:1. Proteinlerin amino asitlerine hidrolizi (6N HCl, +110oC’de 24 saat ısıtma)2. Karışımdaki amino asitlerin ayırımı 3. Her bir amino asidin miktarının belirlenmesia) Ninhidrin Reaksiyonuα-amino grubunun en karakteristik reaksiyonu olan ninhidrin reaksiyonu amino asitlerin hem kalitatif hem de kantitatif tayininde sıklıkla kullanılan bir reaksiyondur. Bütün α-amino asitler ve peptidler bu renk reaksiyonunu verirler. Ancak bazı amino asitler mavi kompleks yerine değişik renklerle ortaya çıkarlar. Örneğin, prolin ve hidroksiprolin sarı, asparagin ise kahverengi renk oluşturur. Diğer amino asitler ise mavinin değişik tonları şeklinde kompleksler oluştururlar. b) Gazometrik ÖlçümAmino asitlerin α-amino grubu HNO2 (nitröz asit) ile reaksiyona girdiği zaman karboksilli asitlerin hidroksi türevlerini meydana getirir. Bu reaksiyon sırasında açığa çıkan N2 gazometrik olarak ölçülür. c) Kromatografik YöntemlerAmino asitleri ve peptidleri ayırmada kullanılan değişik kromatografik yöntemler vardır. Bunlar arasında kağıt kromatografisi, ince tabaka kromatografisi, iyon değiştirme kromatografisi, gaz kromatografisi ve yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) en sık kullanılanlardır. d) Elektroforetik YöntemlerYüksek elektrikli bir ortamda amino asitlerin yük ve büyüklük farklılıklarından faydalanılarak ayrılması tekniğidir. e) Amino Asit Sırası Tayinine Yönelik YöntemlerPeptid ve proteinlerin sırasının belirlenmesi birçok genetik kusurun ortaya çıkarılmasında faydalı olacaktır. Bir proteindeki amino asit sırasını belirlemek için N-terminal ya da C-terminal amino asit rezidülerine spesifik reaksiyonlar kullanılır. N-terminal amino asitlerin belirlenmesinde kullanılan yöntemler.Sanger YöntemiAlkali ortamda bir polipeptidin N-terminal amino asidinin amino grubu ile 2,4 dinitrofluorobenzen (DNF) reaksiyona girerek sarı renkli 2,4-dinitrofenol türevlerini meydana getirirler. Bu türevler elde mevcut olan amino asitlerin aynı reaktifle reaksiyona sokulmasıyla hazırlanmış olan standartları ile kağıt kromatografisi işlemine tabi tutulur. Kromatografi kağıdında elde edilen lekeler değerlendirilerek amino asidin cinsi tespit edilir. Dansil Klorür YöntemiBir polipeptidin N-terminal aminosidinin amino grubu ile floresans bir madde olan dansil klorür yüksek pH’da reaksiyona girer. Böylece dansil klorür ile işaretlenen amino asit florometrik olarak ölçülür. Bu metodla amino asit türevlerinin düşük miktarları (1 nM) bile belirlenir.Edman YöntemiEn önemli ve en çok kullanılan metoddur. Edman reaksiyonuyla sadece N-terminal ucu tanınmaz aynı zamanda bu reaksiyonun tekrarlanması ile uzun polipeptidlerin amino asit sırası tam olarak tespit edilir. Fenilizotiyosiyanat alkali ortamda peptidin N-terminal amino grubu ile reaksiyona girerek N-terminal amino asidin fenilizotiyosiyanat türevi oluşur. Sanger ve dansil klorür yöntemlerinden farklı olarak polipeptid parçalanmaz, sadece bir amino asit eksik polipeptid kalır. Daha sonra oluşan bu türev gaz kromotografisi ile tespit edilir.C-terminal amino asitlerinin belirlenmesinde kullanılan metodlarPolipeptidin C-terminal kalıntılarını tespit etmek için kullanılan metodlar N-terminali tespit etmek için kullanılanlar kadar kesin sonuç vermezler. Ancak bu amaç için kullanılan iki metod vardır.Hidrazinle parçalanma (Hidrazinoliz)Bu reaksiyon sırasında hidrazin ile C terminalindeki aminoasitler ayrılır. Karboksi peptidazla parçalanma Protein parçalayıcı bir enzim olan karboksipeptidaz bir proteindeki en son peptid bağına (C-terminal) etki ederek C-terminal amino asidinin koparılmasını sağlar. Elde edilen serbest amino asit, amino asitlere spesifik reaksiyonlarla tespit edilir. Bu işleme devam edilerek her defasında yeni bir C-terminal amino asit belirlenebilir. III. Kalitatif Amino Asit Tayin YöntemleriKalitatif amino asit tayini kan ve idrar örneklerinde yapılabilir. İdrar örnekleri günün herhangi bir saatinde alınan (rastgele) idrar örneği olabileceği gibi 24 saatlik idrar da olabilir. Hücre içi amino asit seviyesi kan dolaşımından (plazma) 10 kat daha yüksektir. Kan örneği alınırken bu özellik dikkate alınmalıdır. Amino asit seviyesine plazmada bakılır. Kan heparinize enjektörle alınmalıdır. Hemolizden sakınılmalıdır. Yapılacak DeneylerFenil Pirüvik Asit Deneyi4 ml idrar üzerine 1 ml magnezyum ayıracı (11 gr MgCl2, 14 gr NH4Cl ve 20 ml der-NH4OH/litre) konarak 5 dakika bekletilir, süzülür. Süzüntü 2 damla % 10’luk HCl ile asidik hale getirilir. 2 damla % 10’luk FeCl3 ilave edilir. Mavi-yeşil renk oluşursa deney pozitifdir. Fenilketonüride sıklıkla kullanılmaktadır. Triptofan Deneyi2 ml örnek üzerine 2 ml derişik CH3COOH ilave edilir. Bu karışımın üzerine damla damla tabaka oluşturacak şekilde tüp cidarından derişik H2SO4 sızdırılır. İki sıvının birleşme yerinde mor halkanın oluşumu örnekte triptofan bulunduğunu (pozitif reaksiyon) gösterir. (örnek: Hartnup hastalığı)Ninhidrin Deneyia) Deneyin PrensibiBu deneyde normalde sarı olan ninhidrin, amino asitlerle reaksiyona girerek mavi-menekşe rengine dönüşür ve bu metot bu renk oluşumunun tespitine dayanır.Bu reaksiyon sırasında 1. basamakta ninhidrin ile amino asit reaksiyona girerek amino asitten bir karbon eksik bir aldehit, redükte ninhidrin, NH3 ve CO2 meydana gelir. İkinci aşamada açığa çıkan NH3, bir mol okside ninhidrinle bir mol redükte ninhidrin arasında köprü kurarak mavi-mor renkli kompleks oluşturur.Ninhidrin NH2-C-COOH’daki serbest a-amino grubu ile reaksiyona girer. Bu grup tüm amino asitlerde, polipeptidlerde ya da proteinlerde bulunmaktadır. Dekarboksilasyon reaksiyonu serbest amino asitlerde meydana gelmekte iken, peptidlerde ve proteinlerde meydana gelmemektedir. Böylelikle teorik olarak yalnızca amino asitler renk değişimine neden olurlar. Ancak peptidler ya da proteinler her zaman için interferansa yol açabilirler.b) Reaktifler ve Malzemeler A. Malzemeler B. Reaktifler® Test tüpleri ® Ninhidrin Solüsyonu® Pipetler ° Ninhidrin: 0.35 g® Ocak ° 100 ml etanol® Spektrofotometre c) Deneyin Yapılışı1 ml ninhidrin solüsyonu (0.35 g ninhidrinin 100 ml etanole tamamlanması ile hazırlanır.) 5 ml numuneye (plazma) eklenir. Test tüpünün ağzı parafilm ile kapatılır. ( buharlaşmadan dolayı meydana gelebilecek kayıpları önlemek için) 2. Hafifçe karıştırılarak 4-7 dakika süreyle kaynatma işlemine tabi tutulur.3. Daha sonra soğuk su altında tutularak oda ısısına kadar soğutulur. Not: Isopropanol ya da 1/1 aseton/butanol karışımı ninhidrin solüsyonunun hazırlanmasında etanol yerine kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/amino-asit-tanima-reaksiyonlari-2

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

– İlaç Üretimi Yapan Fabrikalar – İlaç Tanıtımını ve Satışı Yapan Firmalar – Gıda ve Yem İşletmelerinde – Kozmetik Üretimi Yapan Fabrikalar – Okullar – İlkyardım Eğitim Merkezleri – Hijyen Eğitmeni Veren Kurslar – Gıda Kontrol Laboratuvarları – Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı – Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarları – Çevre Referans Laboratuvarı – İş Hijyeni Ölçüm, Test ve Analiz Laboratuvarları – Veteriner Teşhis ve Analiz Laboratuvarları – Yüzme Havuzu Suyunun Analiz Laboratuvarları – Toprak Analiz Laboratuvarları – Kanatlı Hastalıkları Teşhis Laboratuvarları – Bitki Sağlığı Laboratuvarları – Kriminoloji Laboratuvarları – Halk Sağlığı Laboratuvarları – Bilimsel Araştırma Merkezleri – Araştırma Enstitüleri – Üniversiteler – Hastane Laboratuvarları – Doku Tipleme Laboratuvarları – Mikrobiyoloji Laboratuvarları – Biyokimya Laboratuvarları – Çocuk Hematoloji Flow Sitometri Laboratuvarları – Kan Hizmet Birimleri – Kan Merkezleri – Transfüzyon Merkezleri – Kan Bağışı Merkezleri – Tüp Bebek Merkezleri – Terapötik Aferez Merkezleri – Genetik Hastalıklar Tanı Merkezleri – Kök Hücre Nakil Merkezleri – İnsan Doku ve Hücrelerinin Üretim, İthalat, İhracat, Depolama ve Dağıtım Faaliyetlerini Yürüten Merkezler – Total Parenteral Nutrisyon - Home Parenteral Nutrisyon - Kemoterapi İlaç Hazırlama Merkezleri – Kordon Kanı Bankaları – Perfüzyonist – Aplikasyon Uzmanlığı – IT Uygulama Destek Uzmanlığı – ÇED Raporu ve PTD Hazırlayan Firmalar – Çevre Danışmanlık Hizmeti Veren Firmalar – Çevreye Kirletici Etkisi Olan Faaliyet ve Tesislerde Çevre Görevlisi – İş Güvenliği Uzmanlığı – Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı – Koruma Amaçlı İmar Planı Yapan Firmalar – Yetkili Sınıflandırıcı Olarak Kurulan ve İşletilen Laboratuvarlar – Tıbbi Cihazların Satış ve Servis Şirketleri – Rüzgar Enerji Santralleri – Biyoteknoloji – Biyosidal Ürün Uygulamaları Yapan Firmalar – Havuz Suyunda Kullanılan Yardımcı Kimyasal Maddelerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Kuvvetli Asit veya Baz İçeren Temizlik Ürünlerinin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Tampon, Hijyenik Ped, Göğüs Pedi, Çocuk Bezi ve Benzeri Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Hava Aromatize Edici Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Peloid Üretim Tesisleri – Sperma, Ovum ve Embriyo Üretim Merkezleri – Doğal Çiçek Soğanlarının Üretimi, Doğadan Toplanması ve İhracatını Yapan Firmalar – Su Ürünleri Yetiştirilen Tesisler – Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunması İçin Araştırma Yapılan Merkezler – Toprakta Kirlenmiş Saha Değerlendirme ve Temizleme Çalışmalarını Yapacak Olan Firmalar – Biyosidal Ürün veya Aktif Maddeler Üreten İşletmeler – Aktif Madde İçermeyen Biyosidal Ürünlerin Üretim Yerleri – Doğal Mineralli Su Tesisleri – İçme Suyu Tesisleri – Doku Kültürü İle Tohumluk Üreticisi – Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine İlişkin Risk Değerlendirmesi ve Acil Müdahale Planlarını Hazırlayacak Kurum ve Kuruluşlar – Akustik Rapor-Gürültü Haritası-Eylem Planı Hazırlayan, Çevresel Gürültü Konusunda Değerlendirme ve Arka Plan Gürültü Seviyesinin Ölçümünü Yapan Firmalar – İhracat Yapan Firmalar – Kaplıcalar – Örnek Avlaklar – Hayvanat Bahçeleri – Yüzme Havuzları – Atıksu Arıtma Tesisleri – Kamu Kurum ve Kuruluşları TÜRKİYE’DE BİYOLOGLARIN ÇALIŞMA ALANLARI 1) 31.12.2015 tarih ve 29579 sayılı (4.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Ekonomi Bakanlığından) “İHRACATTA TİCARİ KALİTE DENETİMLERİNİN RİSK ESASLI YAPILMASI AMACIYLA FİRMALARIN SINIFLANDIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda laboratuvar elemanı ve sorumlu denetçi olarak çalışabilirsiniz. 2) 29.07. 2015 tarih ve 29429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İLKYARDIM YÖNETMELİĞİ” gereğince İlkyardım eğitmeni sertifikasını alarak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların ilkyardım eğitim merkezlerinde mesul müdür, ilkyardım eğitmeni veya ilkyardım eğitimci eğitmeni olarak çalışabilirsiniz. 3) 03.07.2015 tarih ve 29405 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN TANITIM FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde ürün tanıtım temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 4) 25.06.2015 tarih ve 29397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZLARIN TEST, KONTROL VE KALİBRASYONU HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde sorumlu müdür olarak çalışabilirsiniz. 5) 03.06.2015 tarih ve 29375 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumundan) “TÜRKİYE KAMU HASTANELERİ KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 6) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIKLARIN KARAYOLUNDA TAŞINMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince atık taşıma faaliyetinde bulunan özel sektöre ait firmalarda tehlikeli madde güvenlik danışmanı ve çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 7) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Halk Sağlığı Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 8) 22.01.2015 tarih ve 29244 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “HALK SAĞLIĞI LABORATUVARLARI VE YETKİLENDİRİLMİŞ LABORATUVARLARIN ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığı laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, laboratuvar birim sorumlusu, laboratuvar teknik personeli ve kalite yönetim temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 9) 12.12.2014 tarih ve 29203 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNE İLİŞKİN RİSK DEĞERLENDİRMESİ VE ACİL MÜDAHALE PLANLARINI HAZIRLAYACAK KURUM VE KURULUŞLARIN ASGARİ ÖZELLİKLERİNE DAİR TEBLİĞ” gereğince risk değerlendirmesi ve acil müdahale planlarını hazırlayacak özel sektöre ait kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 30.09.2014 tarih ve 29135 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde ÜYTE laboratuvarı sorumlusu ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 11) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK MESLEK MENSUPLARI İLE SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN DİĞER MESLEK MENSUPLARININ İŞ VE GÖREV TANIMLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince sağlık meslek mensupları ile sağlık hizmetlerinde çalışan diğer meslek mensuplarının iş ve görev tanımları yapılmıştır. 12) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “TEHLİKELİ MADDE GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince tehlikeli maddeleri taşıyan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan özel sektöre ait işletmelerde tehlikeli madde güvenlik danışmanı olarak çalışabilirsiniz. 13) 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZ SATIŞ, REKLAM VE TANITIM YÖNETMELİĞİ” gereğince piyasaya arz edilen tıbbi cihazların satış, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde bulunan özel sektöre ait firmalarda sorumlu müdür, satış-tanıtım elemanı ve klinik destek elemanı olarak çalışabilirsiniz. 14) 04.04.2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “İNSAN DOKU VE HÜCRE ÜRÜNLERİNİN RUHSATLANDIRILMASI VE BU ÜRÜNLERİN ÜRETİM, İTHALAT, İHRACAT, DEPOLAMA VE DAĞITIM FAALİYETLERİNİ YÜRÜTEN MERKEZLER HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde merkez sorumlusu, kalite yönetim birimi sorumlusu, kalite kontrol birimi sorumlusu ve doku-işleme birimi sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 15) 25.12.2013 tarih ve 28862 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE ÖLÇÜM VE ANALİZ LABORATUVARLARI YETERLİK YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre mevzuatı kapsamında ölçüm ve analizleri yapacak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, kalite yöneticisi/kalite yöneticisi temsilcisi ve ölçüm ve analiz yapacak personel olarak çalışabilirsiniz. 16) 21.11.2013 tarih ve 28828 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ, ÇEVRE YÖNETİM BİRİMİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 17) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 18) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “KUVVETLİ ASİT VEYA BAZ İÇEREN TEMİZLİK ÜRÜNLERİNİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 19) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 20) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVA AROMATİZE EDİCİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 21) 03.10.2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞI DENETİM HİZMETLERİ BAŞKANLIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince Sağlık Bakanlığında sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 22) 20.08.2013 tarih ve 28741 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ HİJYENİ ÖLÇÜM, TEST VE ANALİZİ YAPAN LABORATUVARLAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kapsamında çalışma ortamındaki kişisel maruziyetlere veya çalışma ortamına yönelik fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle ilgili iş hijyeni ölçüm, test ve analizleri yapacak özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında kalite yöneticisi ve laboratuvar yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 23) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “AKTİF MADDE İÇERMEYEN BİYOSİDAL ÜRÜNLER TEBLİĞİ” gereğince özel sektöre ait üretim yerlerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 24) 05.07.2013 tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “HİJYEN EĞİTİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü ile protokol imzalayan özel eğitim kurumlarında hijyen eğitimi verebilirsiniz. 25) 30.05.2013 tarih ve 28662 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU SAĞLIK DENETÇİLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 26) 29.05.2013 tarih ve 28661 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL MOTORLU TAŞIT SÜRÜCÜLERİ KURSU YÖNETMELİĞİ” gereğince özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında çalışabilirsiniz. 27) 30.04.2013 tarih ve 28633 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU ÜRÜN DENETMENLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda denetmen olarak çalışabilirsiniz. 28) 27.04.2013 tarih ve 28630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN İMALATHANELERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait imalat yerlerinde ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 29) 29.12.2012 tarih ve 28512 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ GÜVENLİĞİ UZMANLARININ GÖREV, YETKİ, SORUMLULUK VE EĞİTİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince kamu ve özel sektöre ait işyerlerinde iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilirsiniz. 30) 19.07.2012 tarih ve 28358 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DOĞAL ÇİÇEK SOĞANLARININ ÜRETİMİ, DOĞADAN TOPLANMASI VE İHRACATINA İLİŞKİN YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmalarda teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 31) 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait okullarda, kurslarda, dershanelerde, etüt eğitim merkezlerinde, hizmet içi eğitim merkezlerinde ve uzaktan eğitim merkezlerinde öğretmen, uzman öğretici veya usta öğretici olarak çalışabilirsiniz. 32) 30.12.2011 tarih 52388 sayılı Makam oluruyla yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “DOKU TİPLEME LABORATUVARLARI YÖNERGESİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların doku tipleme laboratuvarlarında doku tipleme laboratuvarı sorumlusu, doku tipleme laboratuvarı sorumlu yardımcısı, tetkik ve analiz sorumlusu, laboratuvar teknisyeni ve kalite yönetim sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 33) 29.12.2011 tarih ve 28157 (3. mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının gıda kontrol laboratuvarlarında çalışabilirsiniz. 34) 24.12.2011 tarih ve 28152 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SPERMA, OVUM VE EMBRİYO ÜRETİM MERKEZLERİNİN KURULUŞ VE ÇALIŞMA ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların üretim merkezlerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 35) 13.12.2011 tarih ve 28141 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN HAYVANLARIN REFAH VE KORUNMASINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 36) 11.12.2011 tarih ve 28139 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “VETERİNER TEŞHİS VE ANALİZ LABORATUVARLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait laboratuvarlarda teknik personel çalışabilirsiniz. 37) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait toplama-ayırma tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 38) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda proje koordinatörü ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 39) 29.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” gereğince 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunu’nda yapılan değişiklikle özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda perfüzyonist olarak çalışabilirsiniz. 40) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” gereğince tehlikeli atıkların dışındaki özel sektöre ait ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 41) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel sektöre ait laboratuvarlarda biyolog, yüzme havuzlarında ise mesul müdür ve havuz suyu operatörü olarak çalışabilirsiniz. 42) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 43) 04.06.2010 tarih ve 27601 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRESEL GÜRÜLTÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ VE YÖNETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince akustik rapor-gürültü haritası-eylem planı hazırlayan, çevresel gürültü konusunda değerlendirme ve arka plan gürültü seviyesinin ölçümünü yapan özel veya kamuya ait kurum/kuruluşlarda çalışabilirsiniz. 44) 10.03.2010 tarih ve 27517 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “TERAPÖTİK AFEREZ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların terapötik aferez merkezlerinde sertifika alarak teknik sorumlu olarak çalışabilirsiniz. 45) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (4. mükerrer) Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLER YÖNETMELİĞİ” gereğince biyosidal ürün veya aktif maddeler üreten özel sektöre ait işletmelerde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 46) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (5.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAN HİZMET BİRİMLERİNDE GÖREV YAPACAK SAĞLIK PERSONELİNİN EĞİTİMİ VE SERTİFİKALANDIRILMASINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kan hizmet birimlerinde çalışabilirsiniz. 47) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan özel sektöre ait şirketlerde biyolog ve rapor koordinatörü olarak çalışabilirsiniz. 48) 30.10.2009 tarih ve 27391 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE VE YETKİ BELGESİ BULUNAN ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLAR İLE KIYI TESİSLERİNİN ÇALIŞMA USULLERİNE İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 49) 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Milli Savunma Bakanlığından) “TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinde Çevre yönetim işlem sorumlusu ve çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 50) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” gereğince Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 51) 14.01.2009 tarih ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ULUSAL GIDA REFERANS LABORATUVAR MÜDÜRLÜĞÜ KURULUŞ VE GÖREV ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait Ulusal Gıda Referans Laboratuvarında çalışabilirsiniz. 52) 21.11.2008 tarih ve 27061 ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 53) 11.08.2007 tarih ve 26610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “HAYVANAT BAHÇELERİNİN KURULUŞU İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların hayvanat bahçelerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 54) 25.06.2007 tarih ve 26563 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞINCA YAPILACAK PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİNİN USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince piyasa gözetimi ve denetimi yapan personel olarak çalışabilirsiniz. 55) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 56) 26.07.2005 tarih ve 25887 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Kültür ve Turizm Bakanlığından) “KORUMA AMAÇLI İMAR PLANLARI VE ÇEVRE DÜZENLEME PROJELERİNİN HAZIRLANMASI, GÖSTERİMİ, UYGULAMASI, DENETİMİ VE MÜELLİFLERİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLARA AİT YÖNETMELİK” gereğince imar planı hazırlayan özel sektöre ait firmalarda çalışabilirsiniz. 57) 05.07.2005 tarih ve 25866 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KORDON KANI BANKACILIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince kamu kurum ve kuruluşları ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarının banka ekibinde çalışabilirsiniz. 58) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” gereğince kozmetik ürünler üreten özel sektöre ait imalathane ve fabrikalarda sorumlu teknik eleman olarak çalışabilirsiniz. 59) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait peloid üretim tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 60) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmaların içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 61) 27.01.2005 tarih ve 25709 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLERİN KULLANIM USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı biyosidal ürün kullanarak mücadele etmek isteyen özel sektöre ait firmalarda mesul müdür ve ekip sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 62) 31.12.2004 tarih ve 25687 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVCI EĞİTİMİ VE AVCILIK BELGESİ VERİLMESİ USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince avcı eğitimi veren özel şirketlere ait kurslarda uzman öğretici olarak çalışabilirsiniz. 63) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 64) 31.07.2004 tarih ve 25539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Adli Tıp Kurumu Başkanlığından) “ADLİ TIP KURUMU KANUNU UYGULAMA YÖNETMELİĞİ” gereğince Morg İhtisas Dairesinde ve Biyoloji İhtisas Dairesinde çalışabilirsiniz. 65) 29.06.2004 tarih ve 25507 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SU ÜRÜNLERİ YETİŞTİRİCİLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait su ürünleri yetiştirilen tesislerde teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 66) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVLAKLARIN KURULUŞU, YÖNETİMİ VE DENETİMİ ESAS VE USULLERİ İLE İLGİLİ YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait örnek avlaklarda avlak yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 67) 24.07.2001 tarih ve 24472 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAPLICALAR YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait kaplıca tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 68) 04.09.2000 tarih ve 24160 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ÖZEL GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ VE FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel gıda kontrol laboratuvarlarında laboratuvar personeli ve sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 69) 10.06.1998 tarih ve 23368 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “GENETİK HASTALIKLAR TANI MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların genetik hastalıklar tanı merkezlerinde çalışabilirsiniz. 70) Sağlık Bakanlığından çıkarılan “TÜRKİYE KÖK HÜCRE KOORDİNASYON MERKEZİ ÇALIŞMA ESASLARI YÖNERGESİ” gereğince Sağlık Bakanlığına ait kök hücre koordinasyon merkezinin tarama ve eşleştirme biriminde çalışabilirsiniz. NOTLAR Not 1: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarına atanması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 2: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarında uzman ve uzman yardımcısı olarak görev yapması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 3: 2 adet kanun, 50 adet yönetmelik, 16 adet tebliğ ve 2 adet yönergeden oluşan toplam 70 adet mevzuata yer verilmiştir. Hazırlayan: Yalçın Dedeoğlu

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyologlarin-calisma-alanlarinin-listesi

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Ayna Nöronlar: Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/populer-bilim-ve-gelecek-ayna-noronlar

Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

P. polycephalum, bir hücreli organizma, daha çok cıvık mantar olarak bilinir. Laboratuarda agarda büyütülebilir. Credit: Audrey Dussutour (CNRS)

http://www.biyologlar.com/civik-mantarlar-ogrendiklerini-diger-civik-mantarlara-aktarabiliyorlar

Monterey Körfezin’de bir asır sonra yeniden bulunan canlı

Monterey Körfezin’de bir asır sonra yeniden bulunan canlı

Bilim adamları, 1900 yılında ilk kez tarif edildiğinden beri kesin olarak görülemeyen garip ve zor bulunan bir yaratığın bulgularını doğruladılar.

http://www.biyologlar.com/monterey-korfezinde-bir-asir-sonra-yeniden-bulunan-canli

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Fotoğrafta bir çift akvaryum çiklet balığı türü olan Telegramma brichardi bulunmaktadır. Fotoğraf:Oliver Lucanus

http://www.biyologlar.com/kongo-nehri-baliklarinin-hizli-evrimi

Zika Virüs RNA 'sının Varlığı ve Kalıcılığı

Zika Virüs RNA 'sının Varlığı ve Kalıcılığı

Barry Atkinson, Fiona Thorburn, Christina Petridou, Daniel Bailey, Roger Hewson, Andrew J.H. Simpson, Timothy J.G. Brooks, Emma J. Aarons yapmış oldukları araştırmaya göre:

http://www.biyologlar.com/zika-virus-rna-sinin-varligi-ve-kaliciligi

Sonuçta o kadar da farklı değiliz; İnsanlardaki hücreler ve sağlam mikroplar ortak bir atayı paylaşıyor

Sonuçta o kadar da farklı değiliz; İnsanlardaki hücreler ve sağlam mikroplar ortak bir atayı paylaşıyor

Bir araştırma ekibi, arkeal ve ökaryotik hücrelerin genetik materyalini nasıl paketlediğini ve depoladıklarını gösteren çarpıcı paralellikler buldu. Credit: Santangelo and Luger Labs

http://www.biyologlar.com/sonucta-o-kadar-da-farkli-degiliz-insanlardaki-hucreler-ve-saglam-mikroplar-ortak-bir-atayi-paylasiyor



İnsan Gen Terapisi  '' İlaç Olarak Genlerin Kullanımı '' Kaderimiz Genlerimizde Mi?

İnsan Gen Terapisi '' İlaç Olarak Genlerin Kullanımı '' Kaderimiz Genlerimizde Mi?

Gen terapisi, hastalıkların tedavi edilmesi ya da hastalıkları önlemek amacıyla çeşitli insan genlerinin hedef hücrelere etkili bir şekilde aktarılmasına ve ekspresyonuna dayanan bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/insan-gen-terapisi-ilac-olarak-genlerin-kullanimi-kaderimiz-genlerimizde-mi

Davranışın Üzerinde Genler ve Çevrenin Etkisi

Davranış nasıl türden türe aktarılır? Çevre mi Kalıtım mı daha etkilidir? Sorularını cevaplamaya yönelik yapılmış araştırmalardan ilginizi çekeceğini düşündüğüm iki tanesini sizlerle anlaşılır biçimde açıklayarak paylaşmak istedim. İlk araştırma, iki farklı kuş türünün ve çiftleşmelerinden oluşan melezlerin yuva yapım davranışlarının incelenmesi üzerine. Uzun materyal ile sıkıştırmadan yuva yapan tür: Parlak renkli Afrika papağanlarının çoğu türü ağaç kovuklarına yuvarlak kupa biçimli yuva yaparlar. Dişiler genellikle gagaları ile kestikleri bitki parçacıklarını (ya da labaratuvar ortamında kağıt) kullanarak yuvalar yaparlar. Fischer papağanları (Agapornis fischeri) isimli bir tür nispeten daha uzun parçaları kullanarak bunları bir seferde yuvasına taşır. Kısa materyal ile sıkıştırarak yuva yapan tür: Aynı gruptan pembe yüzlü papağanlar (Agapornis roseicollis) daha kısa bant biçimli bitkisel materyalleri keserler ve birkaç tur atarak yuvaya taşıdıktan sonra bunları sıkıştırarak yuvayı yaparlar. Bu sıkıştırma davranışı oldukça karmaşık bir dizi hareketi içermektedir. Zira her bir bant doğru bir düzenle yumuşak materyal ile birlikte kullanılarak yerleştirilmelidir. Bu iki türün hibriti olan dişilerin yuva yapımında orta materyal kullandığı ve ilk mevsimde başarısız oldukları gözlenir: Bu yukarıda bahsedilen iki tür oldukça yakın akrabadır. Deneysel koşullarda yapay olarak çiftleştirilebilirler. Ortaya çıkan yeni hibrit dişiler ortalama boyda olan yuva malzemeleri kullanır. Materyal ortalama boylarda kesilerek hazırlanmakta ve daha ilginci bunlar yine hibrit bir şekilde taşınmaktadır. Bazen bunları ince tüy materyalin arasına sıkıştırmakta bazen de bunu yapmadan yalnızca baş hareketlerini kullanarak dönmektedirler. Bazen de düzensiz biçimde bitkisel materyal aralara sıkıştırılmakta ya da basitçe bırakılmaktadır. Sonuçta kuşlar ince bant şeklindeki bitkisel materyali gagaları ile taşımayı öğrenmekte ve iyi-kötü bir yuva oluşturmaktadırlar. Sonraki mevsimlerde yalnızca baş çevirme gözlenir: Birkaç yıl sonra kuşlar yine baş çevirme hareketi yapmaya devam etmektedirler. Bu gözlemlere göre iki türdeki davranışa ait fenotipik farklılıklar değişik genetiplerinden kaynaklanmaktadır. Yine deneyim ile davranışta, zaman içinde düzelmeler olabileceğini gözlemledik. Örneğin, hibrit kuşlar bir süre sonra ince materyal taşımayı öğrenmiştir. Notlar: Hibrit: melez Baş çevirme hareketi: Kısa materyal kullanan pembe yüzlü papağanın yuva yaparken uyguladığı karmaşık davranışlar ritüeli. Genetip: Bir canlının sahip olduğu tüm genlerin toplamıdır. Fenotip: Bir canlının sahip olduğu genlerin o canlının davranışına, morfolojisine, fizyolojisine yansıyan özelliklerdir. Yani genotip'in canlıdaki etkin kısmı fenotip'i oluşturur. Genotipik özelliklerin tamamı aktif değildir. İkinci araştırma ise kazıcı yabanarılarının yuva yerini bulma davranışı, yani çevrenin davranışlara etkisi ile ilgili. Dişi bir kazıcı yabanarısı yer altında dört ya da beş farklı yuvaya sahiptir. Her gün düzenli olarak tüm yuvaları ziyaret eder ve larvalarına yiyecek taşır. Biyolog Niko Tinbergen yaban arılarının yuva yerini bulabilmek için bazı işaret noktaları kullandığını gösteren bir düzeneği hazırlamıştır. Tinbergen önce yuva yerilerinden birini bazı kozalakları kullanarak daire içine almıştır. Ana yabanarısı yuvayı ziyaret edip gittikten sonra Tinbergen kozalakları yuvanın birkaç metre uzağına taşıyıp aynı biçimde yeniden yerleştirmiştir. Yabanarısı geri döndüğünde yanlışlıkla, yuva yerine kozalakların oluşturduğu çemberin tam ortasına uçmuştur. Bu sonuçlar deneyin yabanarılarının yuva yerlerini bulabilmek için bazı görsel işaretleri kullandığı hipotezini doğrulamıştır. Deneyin ilerleyen aşamalarında Tinbergen kozalakları gerçek yuvanın olduğu eski yerine yerleştirmiş, ancak bu kez bunları üçgen biçiminde dizmiştir. Yuvanın yan kısmına da taşları kullanarak yuvarlak biçimli bir işaretleme hazırlamıştır. Yabanarısı geri döndüğünde taşlardan yapılmış yuvarlak işaretlere doğru uçmuştur. Bu sonuç böceğin fiziksel nesneleri değil onların düzenlenme biçimlerini gözlediklerini göstermektedir. Kaynak : Biyoloji - Campbell ; Reece- Palme Yayıncılık

http://www.biyologlar.com/davranisin-uzerinde-genler-ve-cevrenin-etkisi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

Yağda Eriyen Vitaminler

A VİTAMİNİ: A Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir.Balıkyağında, karaciğerde, tereyağı ve kremada, peynirde, yumurta sarısında bulunur.Sonradan A vitamini (retinol) ne dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur.A vitamini karaciğerde depolanır. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.Yüksek miktarlarda alınması toksik reaksiyonlara (zehirlenme) neden olabilir. Vitamin A miktarı Retinol Equivalant ile ölçülür. Vücuttaki Fonksiyonları Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir. Diş, dişeti, ve kemik gelişiminde önemli rol oynar Normal iyi görme de ve gece görme de etkilidir. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar. Eksiklik Belirtileri 1)Gece körlüğü 2)Xerophthalmia ( korneanın anormal kuruması ve kalınlaşması = göz kuruluğu) 3)Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme 4)Akne (sivilce) oluşumunda artış 5)Yorgunluk 6)Diş, diseti ve kemiklerde deformiteler Aşırılık ve Zehirlenme Belirtileri 1)Karaciğer bozuklukları 2)Mide bulantısı ve kusma 3)Saç dökülmesi (saçlar çabuk kopar) 4)Başağrısı 5)Eklem ağrıları 6)Dudak çatlamaları 7)Saç kuruluğu 8)İştah kaybı D VİTAMİNİ: D Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Daha çok iki şekilde bulunur.Bunlardan aktif ergosterol, kalsiferol ve D2 vitamini gibi adlarla da bilinen ergokalsiferol ışınlanmış mayalarda bulunur.Aktif 7-dehidrokolesterol ve D3 vitamini gibi adlarla da anılan kolesalsiferol ise insan derisinde güneş ışığı ile temas sonucu meydana gelir ve daha çok balık yağında ve yumurta sarısında bulunur. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.Yüksek miktarlarda alınması toksik reaksiyonlara (zehirlenme) neden olabilir. Vücuttaki Fonksiyonları İnce barsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur. Raşitizmi önler Böbrek hastalıklarında düşük kan kalsiyumu seviyesini düzenler. Postoperatif kas kasılmalarını önler. Kalsiyumla birlikte kemik gelişimini kontrol eder. Bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlar. Henüz kanıtlanmamış olası etkileri: Artrit, yaşlanma belirtileri ,sivilce,alkolizm, kistik fibrozis uçuk ve herpes zoster tedavisi, kolon kanserinin önlenmesi. Vitamin D alınımına dikkat edilmesi gereken durumlar: Güneş ışığı bakımından yetersiz bölgelerde yaşayan çocuklar. Yetersiz gıda alan ve fazla kalori yakan kişiler 55 yaşın üzerindekiler, özellikle menapoz sonrası kadınlar. Emziren ve hamile kadınlar. Alkol veya uyuşturucu kullananlar. Kronik hastalığı olanlar, uzun süredir stress altında olanlar, yakın geçmişte ameliyat geçirmiş olanlar. Mide-barsak kanalının bir kısmı ameliyat ile alınmış olanlar. Ağır yaralanma ve yanığı olan kişiler. Eksiklik Belirtileri Raşitizm/(Çocuklarda D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık)Çarpık bacaklar, kemik veya eklem yerlerinde deformasyonlar, diş gelişiminde gerilik, kaslarda zayıflık, yorgunluk, bitkinlik. Osteomalazi (yetişkinlerde D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık) kaburga kemiklerinde,omurganın alt kısmında, leğen kemiğinde, bacaklarda ağrı, kas zayıflığı ve spazmları, çabuk kırılan kemikler. Aşırılık ve Zehirlenme Belirtileri 1)Yüksek kan basıncı 2)Mide bulantısı ve kusma 3)Düzensiz kalp atışı 4)Karın ağrısı 5)İştah kaybı 6)Zihinsel ve fiziksel gelişme geriliği 7)Damar sertliğine eğilim 8)Böbrek hasarları E VİTAMİNİ: E Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir.Alfa,beta,gama ve delta tokoferolleri içerir. Bitkisel yağlar ve buğday tanesi en iyi kaynağıdır. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır. Vücuttaki Fonksiyonları En iyi Antioksidandır.Hücre zarı ve taşıyıcı moleküllerin lipid kısmını stabilize ederek hücreyi serbest radikaller, ağır met@ller, zehirli bileşikler, ilaç ve radyasyonun zararlı etkilerinden korur. İmmun sistemin aktivitesi için gereklidir.Timus bezini ve alyuvarları korur.Virütik hastalıklara karşı bağışıklık sistemini geliştirir. Göz sağlığı için hayati önem taşır.Retina gelişimi için gereklidir.Serbest radikallerin katarakt yapıcı etkilerini önler. Yaşlanmaya karşı koruyucudur.Serbest radikallerin dokular, deri ve kan damarlarında oluşturduğu dejenaratif etkiyi önler.Yaşlanmayla ortaya çıkan hafıza kayıplarını da önleyici etkisi vardır. Eksiklik Belirtileri Çocuklarda hemolitik anemi ve göz bozuklukları Yetişkinlerde Dengesiz yürüme, konsantrasyon bozukluğu, düşük tiroid hormonu seviyesi, sinir harabiyeti, uyuşukluk, anemi, bağışıklık sisteminde zayıflama. E vitamini eksikliğinde kalp hastalıkları ve kanser riski artmıştır. K VİTAMİNİ: K Vitamini yagda eriyen vitaminlerdendir.Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Lahana, karnıbahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde, soya fasülyesi ve tahıllarda bulunur.Genellikle vücutta bağırsak bakterileri tarafından sentez edilir. Vücuttaki Fonksiyonlari Kan pıhtılaşmasını sağlar. Bazi çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir. Pıhtılaşmada ve kemik yapımında kalsiyum'a yardımcıdır. Eksiklik Belirtileri Kontrolsuz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür.Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde bağırsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır. Günlük Vitamin K ihtiyaci: Genellikle sebzelerle alınan günlük 60-85 mg. herhangi bir eklemeye gerek kalmadan yeterli olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/yagda-eriyen-vitaminler

Bitkilerde Su İletimi

Yukarıda incelenmiş olan temel mekanizmalar ile topraktan su ve mineral madde alarak gene bu mekanizmalarla kabuk parankiması hücrelerine iletirler. Kabuk parankimasında da benzeri mekanizmalarla hücreden hücreye iletilen su ve mineral maddeler merkez silindirdeki cansız ksilem elementlerine, trake veya trakeidlere girerek kılcallık ve özellikle yaprakların stomalarındaki terlemenin sağladığı negatif basınçla, emişle yerüstü organlarına iletilir. Ancak uyku dönemi sonunda çok yıllık bitkilerde ilk yapraklar oluşuncaya kadar su yürümesi adı verilen ve tümüyle depo karbohidratlarının sindirimi ve solunumla yakılmasından elde edilen enerjiye dayalı kök basıncı ve kılcallıkla su iletimi görülür. Bitki yeni yapraklar fotosentez yapar hale gelinceye kadar da depolarının çok büyük kısmını eritir. Emici tüylerin sıklığı ve yenilenme hızı köklerin beslenme etkinliğinde önemli yer tutar ve bitki taksonları arasındaki rekabette çok önemli yer tutarsa da suberinleşmiş bölümler de lentiseller aracılığı ile bu kapasiteye önemli oranda katkıda bulunur. Toprak çok kuru veya soğuk olduğunda kök büyüme hızı çok büyük oranda düşer ve kök sisteminin süberinleşmemiş, hızlı büyüyerek toprağın nemi kullanılmamış kısmına doğru yürüyen kısmın oranı çok azalır. Buna karşılık kurak yaz aylarında ve herdem yeşil bitkilerde kış aylarında da terleme sürer, bu dönemlerde gerekli su alımının lentiseller ile çatlak ve yaralardan yayınımın oranı artar. Ölü kökler de suya karşı hiç direnç göstermediklerinden önemli katkıda bulunurlar. Özellikle odunlu bitkilerin köklerinin su ve suda çözünmüş besin elementi alınımında mikorhiza adı verilen mantarlar önemli rol oynar. ve ekto-mikorhiza şeklinde ikiye ayrılan, Korteks hücrelerinde misel ve kök yüzeyinde hif oluşturan endo- ve dışta gelişip korteks hücreleri arasına giren ekto- mikorhiza tipleri beraber gelişebilir ve toprağın su miktarına göre oranlarında değişim görülür veya kök sisteminin ana kök dışında ince köklerden oluştuğu sistemlerde yalnız endomikorhiza gelişir. Abietinae, Salicaceae, Betulaceae ve Mimosoidae familyaları ağaçları uzun ve kısa köklerden oluşan kök sistemlerine sahiptir. Hızlı büyüyen ve çok yıllık uzun köklerde mikorhiza gelişmezken 1 yıl ömürlü lateral kısa köklerde gelişir ve dallı yapıları ile kökün emici yüzeyinin çok artmasını sağlarlar. Özellikle verimsiz topraklarda ağaçların beslenmesine büyük katkı sağlarlar. Bu nedenle de erozyona uğramış toprakların ağaçlandırılmasında köklendirilmiş çeliklere mikorhiza inokülasyonu yapılması önerilir. Mikorhizanın gelişimi için toprak suyunun tarla kapasitesine yakın ve köklerdeki karbohidrat oranının yüksek olması gerekir, toprak fosfor ve azotça fakir olduğunda büyüme yavaşlar kökte karbohidrat birikebilir ve mikorhiza hızla gelişir. Bu da erozyona uğramış fakir topraklarda sık görülen bir durumdur. Epidermisden kortekse kadar enine iletimin bir kısmı plazmodezmler aracılığı ile olur ve bu enterkonekte sitoplazma sistemine simplazm adı verilir. Kaspari şeridine kadar olan su ve mineral iyonlarının iletiminin önemli bölümü ise korteks hücre çeperleri üzerinden gerçekleşir. Kaspari şeridi hücrelerinin çeperleri yağ asitleri polimeri olan süberinli ve sellülozik olmayan, pektin gibi polisakkaritler yanında az miktarda protein ve sağlam bir yapı oluşturmalarını sağlayan Ca ve diğer bazı makroelementler yanında silikatlar içeren çeperlerdir. Pektin esas olarak 1,4-bağlı a-D-galakturonik asitten oluşur ve karboksil gruplarının ( - ) yükleri Ca kelasyonu ile çok sıkı bağlı zincirli sağlam yapının oluşmasını sağlar. Bu anyonik yapı katyon / anyon alım dengesini katyonların lehine çeviren ve plazmalemmadan çok daha etkili şekilde iyonlar ve diğer maddelerin alımını sağlayan yapıyı oluşturur. İyonların hücre çeperlerini enine olarak geçmelerini ve plazmalemmaya da ulaşmalarını sağlayan ana mekanizma çeper porlarını dolduran su kanallarında gerçekleşen yayınımdır. Hücre çeperlerinin ve çepere bitişik GSA yayınım sabiteleri plazma membranlarınınkinden 10 - 100 000 kat daha fazladır ve plazmalemma kanalları genelde hücrelerin yüzey alanının ancak %0.1 - 0.5 kadarını oluşturur. Ksilemdeki iletim hücrelerinin hücre çeperlerindeki geçitler üzerinden de benzer şekilde enine iletim olur. Ksilem parankiması hücreleri de depo parankiması görevine sahip olan canlı hücrelerdir. Kökteki canlı hücrelerin canlılıklarını sürdürebilmeleri, büyüme, gelişme ve bölünmeleri, aktif alım ile iletim gibi enerji gerektiren etkinlikleri için organik madde sağlarlar. Yeşil yerüstü organlarında üretilen bu maddeler floem tarafından sağlanır. Terleme - transpirasyon su ekonomisinde ve dolayısı ile de mineral beslenmesinde çok önemli yer tutarsa da terleme olayı fotosentezle de çok yakından ilişkili olduğundan fizyolojisi daha sonra incelenecektir. Terlemenin yarattığı su potansiyeli farkı ile sağladığı emiş gücü yanında kılcallık ve suyun yüksek yüzey geriliminin sağladığı kohezyon kuvvetiyle su ağaçlarda toprağın derinliklerinden taçlarına kadar iletilmektedir.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-su-iletimi

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili- 3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde 3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit

ÖRÜMCEĞİN HAYAT HİKAYESİ

Latince örümcek anlamına gelen arakne kelimesinin kökeni, Ovid'in Metamorfozlar adlı eserindeanlattığı mitolojik bir hikayedir. Buna göre, bilgelik tanrıçası Atene, çok güzel örgüler ören köylü kızı Arakne'yi kıskanır; onu bir örgü örme yarışmasına davet eder. Yarışma yapılır. Atene, güzel örgüsünde, olimpiyatlarda intikam tanrıçası Nmesis'in, tanrılara meydan okuyan ölümleri taşımasını tasvir etmiştir. Lakin, Arakne'nin örgüsü daha güzel olmuştur. Arekne örgüsünde ölümlere adaletsiz ve haksız davranışlarda bulunan tanrıları tasvir etmiştir. Yenilgiyi hazmedemeyen Atene, Arekne'nin örgüsünü yırtar ve Arekne'nin başına örgüde kullandığı mekikle vurur. Üzüntüyle oradan kaçan Arekne, bir ağacın dalına kendisini asar. Bunu gören Atene, Arekne'yi bir örümceğe çevirir; böylece tanrılara meydan okuyan Arekna hem cezalandırılmış olur, hem de örgü örmeye devam eder. Bu ilginç hikayeden sonra örümceklerin genel özelliklerini açıklayalım. Örümcekler böcek değildir. İkisinin en önemli farkı, böceklerin altı bacağı varken örümceklerin sekiz bacağı olmasıdır. Ayrıca böceklerin vücudu üç bölütlü, örümceklerinki ise iki bölütlüdür. Son olarak genelde böceklerin binlerce minik gözden oluşan bileşik gözleri vardır, örümceklerin ise genelde tane basit gözü vardır. Örümceklere duyulan aşırı tiksinti ve korkuya araknofobi denir. Aksine çoğu zararsızdır ve birçok zararlı böcekleri avlayarak tabiatı temizleyen bir yaratıktır. Antaktika dışında bütün kıtalarda, çok çeşitli iklim şartlarında ve çöllerde yaşayabilirler. Birçok örümcek türü, özellikle sonbaharın ılık günlerinde, ürettikleri iplikçikleri paraşüt gibi kullanarak, rüzgar yardımıyla kıtalardan çok uzak okyanus adalarına kadar yayılabilirler. 4500 metre yükseklikte bu şekilde uçmakta olan örümcekler görülmüş, en yakın karaya 1500 kilometre uzaklıktaki bir gemide bu tip örümcekler bulunmuştur. Örümcekler farklı kalitede ipekler üreten fabrikalar gibidirler. Karın bölgelerinin alt kısmında meme şeklindeki konik çıkıntılardan salgılanan ipeğimsi maddeyi çok çeşitli amaçlar için kullanırlar. Çoğu örümcekte salgısı ve yapısı farklı en az iki çeşit ipek bezi vardır. Bu bezlerin ürettiği ipliği kimyasal özelliklerine göre farklı işlerde kullanırlar. Her ipliğin esnekliği, dayanıklılığı, kalınlığı ve yapışkanlığı farklı olduğundan, hangi iplik hangi işe daha uygunsa orada kullanılır. Bazı ipleri av yakalamak için tuzak ağları kurmada, bazı ipleri yuvalarının içini döşemede, bazı ipleri de yumurta ve sperm topaklarını korumak için kullanırlar. Milimetrenin binde birinden daha ince olan bu iplik aynı kalınlıktaki çelik telden daha sağlamdır. Bu iplik kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir. Ayrıca çokta hafiftir; dünyanın çevresine sarılacak bu ipliğin ağırlığı sadece 320gr'dır. Örümceğin ipliği ve kurduğu yuva kendisi için çok uygundur. Fakat aynı yuva avları için bir tuzaktır. Örümceğin ağı büyüklüğüne göre çok geniş bir sahayı işgal eder ama bu görüntü aldatıcıdır. Asıl yuvası ortada küçük bir yerdir. Gerisi ise avlar için tuzaktır. Örümcek İpliğinin Yapısı Sentetik ve tabii liflerden daha güçlü olan örümcek ipeğinin üretimi, sentetik iplik üreten fabrikalardakine kısmen benziyor. İpek yapımında kullanılan keratin isimli protein; tırnak ve saçlarımızda, kuşların tüylerinde, memelilerin boynuzlarında, yılanların pullarında bulunan çok yaygın bir proteindir. İçinde birçok protein bulunan sıvı ipek maddesi, iplik haline gelmeden önce fışkırtılmak üzere bez kanalında ilerlerken, bu kanalın duvarını teşkil eden hücreler tarafından çok hızlı bir şekilde suyu çekilir; diğer kanaldaki hücrelerde hidrojen atomlarıyla bu suyu aside dönüştürürler. Yoğunlaşmış proteinler asit havuzuna girince, köprülerle birbirine bağlanarak iplik haline dönüşür. Bu sürecin alt birimlerinde, farklı iplik çeşitlerine göre farklı keselerde, farklı yollara sokularak daha değişik iplikler meydana getirilir. Farklı kimyevi maddeler, farklı oranlarda ihtiyaca göre karıştırılarak çok farklı çeşitte ip üretilmesine olanak sağlar. Böylece avlanmada kullanılan iplikler yapışkan, avlanma sonunda avla yuvaya dönerken örümceğin üzerinde yürüdüğü ipler daha sağlam ve esnektir. Ayrıca avın sarıldığı ipler şerit şeklinde ve hareket ettikçe sertleşen özellikte, yumurta keselerini koruyan ipler mikroplara karşı antibiyotikli, asansör olarak kullandığı ipler kaygan, yuvanın ilk kuruluşundaki temel ipler ayrı kalınlıkta, aralarındaki atkılar ise daha incedir. Bütün bu iplikleri örümcek, ayaklarının estetik hareketleriyle yönlendirir ve yerli yerine yapıştırır. Bazı iplikleri örümcek ayağındaki tarakla tarayarak düzeltir. İpliklerin gerilime maruz kaldığında üzerinde çatlaklar oluşmaması için her tarafı sıvı bir malzeme ile kaplanır. Estetik cerrahları bazı örümcek türlerine ait ipliği, hassas tendon ve eklem ameliyatlarında kullanmaya başlamışlardır. Örümcekler ağlarını kurmada iplerini yapıştırdığı noktaları aralarındaki açıları, dengeli ve gerginliğin hesaplarını da yapar. Örümcekler genelde böceklerle beslenirler. Aklımıza gelmeyecek taktiklerle birçok böceği yiyerek, ekolojik dengede önemli görevleri vardır. Böylece böceklerle baş etmemize yardımcı olurlar. Aksi halde böceklerin çokluğu ve mahsüllere verdiği zarar karşısında pes ederdik. Bunun yanında balık, hatta kuş ile beslenen örümcek türleride vardır. Alıntı Yapılarak hazırlanmıştır

http://www.biyologlar.com/orumcegin-hayat-hikayesi

FİTOTERAPİ Bitkilerle tedavi

Fitoterapi, bitkilerin bilimsel temele dayalı akılcı bir yaklaşımla hastalıkların tedavisi veya önlenmesinde kullanımını anlamına gelmektedir. Bitki ve Tedavi sözcüklerinden oluşan fitoterapi, terimi ilk kez, Fransız hekim Henri Leclerc(1870-1955) tarafından `La Presse Medical` adlı dergide, 1939 yılında kullanılmış olsa da bitkilerin tedavide kullanılışı aslında insanlığın ortaya çıkışı ile başlar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını bulmuşlar Bitkilerle tedavi insanlığın yaratıldığı günden bu yana devam etmektedir. İnsanlar ortaya çıktıktan sonra kendilerinden önce var olan bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını deneme yanılma yolları ile bulmuşlardır. Anadolu`da insanlar çaresiz hastalıklara karşı Kaplumbağaları takip ederek onların yedikleri bitkileri kullanarak tedavi yollarını bulmuşlar. Tarih öncesi dönemde yazı olmadığı için sözlü aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçmiştir. Bunlar yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar Güney Doğu Asya`daki kapalı toplumların yaşayışlarından ve iskelet kalıntılarından faydalanmışlarıdır. İnsanlar tarımı 8000 yıl önce buluyor. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçişleri tarımı keşfetmeleri ile oluyor.`Shanider 4 kazısı`nda M.Ö. 62000 yıl öncesine ait tohumlar bulunmuş ve halen Kuzey Irak`ta tıbbi amaçlı kullanılmaktadır. Alp dağlarında yapılan kazılarda 5300 yıl öncesine ait olan buz adam cesedin yanında kancalı kurt ve mantar bulunuyor ve ölümüne bunların sebep olduğu anlaşılıyor. Yüzyıllarca denenen tıbbi bitkilere ait bilgiler yazının icadından sonra M.Ö. 2000 başlarından itibaren dikkatle kaydedilmiş ve kuşaktan kuşağa zenginleştirilerek aktarılmıştır. Sümerliler tarafından M.Ö. 3000 – 700 yıllarında Mezopotamya`da kullanılmış bitkilerle ilgili ilk yazılı bilgiler Asur Kralı Assurbanipal`in (M.Ö. 668-627) kitaplığında çivi yazısıyla yazılmış 800 kil tablette bulunur. 120 mineral maddeye karşılık 250 bitkisel drog adının geçtiği kil tabletlerdeki bilgiler aynı zamanda en eski eczacılık kayıtlarıdır. Bitkilerle tedavide kullanılan yaprak, çiçek, tohum, kök, kabuk, v.s., gibi bitki organlarına `DROG` adı verildiğini belirtelim. Bazen tüm bitki, drog olarak kullanılır. Droglar, içindeki etkili bileşikler nedeni ile hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bu arada `İLAÇ` terimi: Birleşmiş Milletler Örgütü`ne bağlı olarak 1948`de kurulmuş Dünya Sağlık Örgütü ilacı, fizyolojik sistemleri veya patolojik durumları, kullananın yararına değiştirmek veya incelemek amacı ile kullanılan veya kullanılması öngörülen bir madde ya da ürün olarak tanımlamaktadır. İlaç, sadece patolojik duruma karşı etkili olmalı, diğer yapıları ve organizmanın fizyolojik aktivitelerini etkilememeli, etkisi doza bağımlı ve geçici olmalıdır. Bitkisel ilaç dendiğinde de tedavi edici değere sahip bitki kısımlarından ( droglardan ) hazırlanan, ekstre veya distilatlar kullanılarak üretilen pomat, damla, şurup, draje, kapsül, tablet ve injektabl preparatlar anlaşılır. Bitkilerden elde edilen maddeler doğrudan ilaç yapımında kullanılabilirler. Bitkisel ilaçları şöyle gruplayabiliriz: Bitkinin tümü, bir organı veya bunlardan hazırlanan tıbbi çaylar, tentürler, uçucu yağlar, sabit yağlar. Saf bileşikler: Droglardan izole edilen saf bileşiklerdir. Standardize edilmemiş ekstre: Kalitesi ve farmakolojik etkisi belli olmayan ekstre. Standardize ekstre: Klinik ve farmakolojik etkisi belli olan ekstre. Dünyada 250.000 kadar bitki türü bulunmaktadır. 300 tanesi dünya çapında kullanılan bu türlerin % 6`sının biyolojik aktivitesi, % 15`nin ise kimyasal içeriği bilinir. XIX. Yüzyıl başlarından itibaren, kimyanın gelişimi sonucu doğada bulunmayan ve tamamen sentezle elde edilen maddelerin tedavi edici etkisinin yanında istenmeyen yan etkilerinin olması hatta bazen bunların hayatı tehdit edici boyutta oluşu, önemli bir sorunu da beraberinde getirdi. Dünya Sağlık Örgütü günümüzde, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki halkın yaklaşık % 80`inin `GELENEKSEL TIP` (= folklorik tıp, yerli tıp, ortodoks olmayan tıp, alternatif tıp, halk tıbbı, resmi olamayn tıp, halk hekimliği, halk eczacılığı ) bilgilerini kullandığını bildirmektedir. Söz konusu ülkelerde modern tıp uygulamalarının yanı sıra, tarihi ve kültürel nedenlerle `Geleneksel Tıp` geçerliliğini korumaktadır. Dünya Sağlık Örgütü de, geleneksel tıp uygulamalarının modern bilimin ışığı altında değerlendirilmesine olanak sağlamak üzere, ilk olarak Çin`de uygulanan geleneksel sağlık programları ile 1970`den sonra ilgilenmeye başlamış, 1977 yılında bilimsel ve geleneksel tıbbın işbirliği gelişiminin hızlanması amacı ile, Cenevre`de bir toplantı düzenlenmiş, toplantının sonucu bir rapor halinde 1978`de yayımlanmış, aynı yıl, geleneksel tıbbı resmen tanımış, uygulamaya koyduğu `Geleneksel Tıp Programı` ( Traditional Medicine Programme) gereği Chicago`da Illinois Üniversitesi`nde NAPRALERT adlı veri tabanını kurmuştur. Bu sayede araştırıcılar, geleneksel olarak kullanılan bitkiler, bunların etkinliği ve geleneksel tıp sistemleri hakkında önemli ölçüde bilgi sahibi olmuşlardır. Bugün gelişmiş ülkelerde özellikle son yıllarda `Alternatif` ve `Tamamlayıcı` tıbba yöneliş vardır. Bitkisel ilaçları kullanmadan önce dikkat edilecek hususlar: Önerilen ilaç formülasyonları içinde, ilk sıradakini tercih etmek gerekir. Başka şekilde belirtilmemişse; infüzyon, dekoksiyon, buğu, losyon, tablet veya kapsül ve tentür hazırlanması ile ilgili standartlara uymak gerekir. Bitkinin önerilen kısmından başkası kullanılmaz. Evde yapamazsanız, güvenilir bir firmadan, tablet, fitil, uçucu yağ, merhem ve tentür alabilirsiniz. İlacı kullanmadan önce uyarıları okumak gerekir. İkiden fazla bitkisel ilacı dahilen veya haricen, kullanmamak gerekir. Bitkisel ilaçların diğer ilaçlarla uyumlu olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Bitkisel ilaçlar rahatsızlıkla ilgili şikayetler geçene kadar kullanılır. Eğer bir ilacı 3 haftadan fazla kullanacak olursanız, muhakkak bir doktora danışın. Eğer 2 – 3 hafta içinde bir iyileşme olmazsa veya daha kötüye gidiş söz konusuysa ya da herhangi bir şüphe varsa, muhakkak bir doktorun görüşüne başvurulur. Verilen miktarlar aksi belirtilmedikçe, daima kuru droglar içindir. Çocuklar için doz belirtilmemişse, tüm dozlar erişkinler içindir. Kural olarak; 6 – 12 aylık çocuklarda, erişkin dozun 1/10`u, 1 – 6 yaş için, erişkin dozun 1/3`ü, 7 - 12 yaş için ise, erişkin dozun ½`si kullanılır. 70 yaşın üzerinde metabolizma yavaşladığından, yaşlıların erişkin öngörülen dozun ¼`ünü kullanmaları gerekir. Belirtilen doza kesinlikle uymak gerekir. Dozu iki misli arttırmak etkiyi iki misli arttırmaz. 6 aylıktan küçük bebeklere hiçbir bitkisel ilacı hazırlamaya kalkışılmaz ve hazır formülasyonlar da doktor gözetiminde dikkatli kullanılır. Hamileliğin ilk 3 ayında, çok yaşamsal değilse bitkisel ve diğer ilaçlardan kaçınmak gerekir. Tüm hamilelik sürecinde alkol içeren tentürlerden ve belirtilen bitkileri kullanmaktan kaçınmak gerekir. Genellikle tıbbi bitkiler, öncelikle sağlık sorunlarının giderilmesinde işe yararsa da, büyük bir bölümünden, vücudu temizlemede ve besin takviyesi şeklinde de yararlanılır. Diğer bir deyişle, bu bitkileri hiçbir sorunumuz yokken de kullanarak sağlığımızı sürdürebilir ve hastalıklardan korunabiliriz. Aslında tüm bitkisel tedavi şekillerinde amaçlanan, hastalığın tedavisi değil, sağlıklı yaşamın korunmasıdır. Kaynak: Merkezefendi Geleneksel Tıp Derneği

http://www.biyologlar.com/fitoterapi-bitkilerle-tedavi

AIDS'in Belirtileri

AIDS ve aynı virüs tarafından meydana getirilen diğer hastalıkların belirtileri hemen hemen aynıdır. Aynı soğuk ve gribin birbirleriyle özdeşleştirlmesi gibi.Fakat AIDS'e ya da ilgili hastalıklarından birine yakalanmış bir kişi için bu belirtiler çok ısrarcıdır ve nedeni yok gibi görünür. Kişi hiçbir zaman kendisini neyin hasta ettiğini bulamaz ve hastalığın üstesinden gelemez. Çünkü sadece doktorlar ve konu ile ilgili araştırma yapan bilim adamları bu belirtileri teşhis edebilirler. Bu belirtilerin doktor tarafından açıklanan bir kısmı şöyledir: Fiziksel ve zihinsel aktiviteleri etkileyen sebebi açıklanamayan aşırı bir yorgunluk Zayıflama yada diyet gibi herhangi bir aktivite söz konusu olmadan iki aydan kısa bir sürede 7-10 kilo kaybı Birkaç haftanın sonunda ateşin açıklanamayacak bir şekilde 39 derecenin üstüne çıkması Uyku sırasında kişinin üstünü sırılsıklam edecek derecede terleme Sebebi bilinmeyen bir şekilde vücuttaki salgı bezlerinin kabarması (Özellikle boğazda boyunda ve koltuk altında bulunan lenf bezlerinin kabarak en geniş halini alması) Dilin üzerinde ve ağız içinde beyaz noktalar yada lekelerin oluşması Israrla devam eden ishal Herhangi bir solunum enfeksiyonuyla meydana gelen ve çok uzun süren kuru öksürük Özellikle öksürükle birlikte oluşan nefes darlığı Deri üstünde ya da altında oluşan kat kat yada yükselen bir şekilde leke ve şişliklerin meydana gelmesi. Başlangıçta çürükmüş gibi algılanabilir fakat bunlar zamanla kaybolmazlar ve genellikle etraflarındaki derilerden çok daha serttirler. aidsnedir.comdan alıntı

http://www.biyologlar.com/aidsin-belirtileri

Dünyada Patolojinin Gelişimi

Patolojinin gelişimi insan bedenini ve işleyişini araştıran diğer bilim dallarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Önce insan anatomisi ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, sonra histoloji, biyoloji, fizyoloji ve biyokimya hakkındaki bilgiler derinleşmiştir. Hastalıkların nedenlerinin anlaşılması için mikrobiyoloji, dahili ve cerrahi tıp dalları, son olarak da genetik ve moleküler biyoloji alanındaki atılımlar bilimin ve patolojinin yolunu aydınlatmıştır. Tıp dallarındaki bilginin günümüzdeki kadar yoğun olmadığı çağlarda bilim insanlarının birden çok bilim dalında çalışmalar yapmalarının nedeni, farklı dallar arasında işbirliği ve bilgi paylaşımının yarattığı avantajlardan yararlanmış olmalarıdır. Patolojide önde giden bilim insanı aynı zamanda anatomi, histoloji veya fizyoloji alanında da en ileri bilgilere sahip olmuştur. Yine de patolojinin 17. yüzyıldan itibaren sıçrama yapmasında Avrupa'da rönesans ("Yeniden doğuş") döneminin yarattığı bilimsel özgürlük ortamında otopsi incelemelerinin yaygınlaşması etkili olmuştur. Otopsi: Hastalıkların anlaşılmasında önemli aşama Hastalıkların nedenleri konusunda araştırmalar hasta bedenlerin ve beden sıvılarının incelenmesiyle giderek bilimsel zemine oturmuş, otopsi bu gelişmede önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Otopside hastalıkların organ ve dokularda yol açtığı değişiklikler açığa çıkarılmıştır. Otopsi bulguları aynı zamanda hastalıkların tanısı ve ölümle sonuçlanan mekanizmaların anlaşılması için somut kanıtlar olarak değer kazanmıştır. İlk otopsinin 1286 yılında veba salgını sırasında İtalya'da Cremona şehrinde yapıldığı bilinmektedir. Şüpheli olgularda aileden ilk otopsi iznini isteyen hekim ise Antonio Benivieni (1440-1502)'dir. Giovanni Battista Morgagni (1682-1771) Patolojik anatominin babası kabul edilir. 700'den çok otopsi üzerinde elde ettiği bulguları kaydetmiş, 60 yıl sonra yayınladığı "De Sedibus et Causis Morborum" adlı 5 ciltlik bir eserde toplamıştır. Morgagni çalışmalarında Galen'in "Gerçeği arayanlar, nedeni kendisini doğrulamasa da gördükleri herşeyi dikkatle rapor etmelidir" öğüdüne uymuştur. Marcello Malpighi (1628-1694) Dokularda ilk mikroskopik incelemeleri gerçekleştirmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında histolojinin kurucusu Bichat da otopsi çalışmaları yaparak dokuları damar, kas, bağ dokusu ve kemik olarak dört ana kümede toplamıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız cerrah Guillaume de Puytren (1777-1823), klinikçi Mathew Baillie (1761-1823) otopsiyle uğraştı. İngiliz R. Bright otopsi serilerini inceleyerek böbrek hastalıklarının ilk sınıflandırmasını yaptı. Aynı dönemde Alman patolog ve anatomist Johann Friedrich Mecker (1781-1833) çok sayıda otopsi yaptı. Aynı zamanda fizyoloji, anatomi hocası ve arkeolog olan Johannes Müller (1801-1858), tümörleri makroskopik görünümlerine göre ilk sınıflandıran kişi oldu. Thomas Hodgkin (1798-1866) 7 Otopside lenf düğümünde tümör gelişimini değerlendirerek Hodgkin Lenfoma'yı tanımlamıştır. Karl F.Rokitansky (1804-1878) Viyana Üniversitesi'nde 30 yıl Patoloji hocalığı yapmış, bu süre içinde 70.000'den fazla otopside çeşitli hastalıkları gözlemlemiştir. Septal defektler ve diğer konjenital kalp anomalilerini tanımlamış, arter hastalıkları üzerine geniş makaleler yayınlamış, infektif endokarditlerde ilk kez bakterileri görmüştür. Eş zamanlı olarak Berlin'de Rudolf Ludwig Karl Virchow (1821-1902) "Hücresel patoloji" düşüncesinin fikir babasıdır. Otopsilerden elde ettiği 23.000 parçadan oluşan bir müze kurmuştur. Aynı zamanda arkeolog, antropolog, politikacı olan Virchow 1879'da Truva'yı görmek ve tarihi eser kaçırmak için 2 kez ülkemize gelmiştir. Milletvekilliği sırasında Berlin'in su ve kanalizasyon sistemlerinin kurulması için çalışmış, tifüs salgını hakkında daha 20 yaşında iken yazdığı bir rapor nedeniyle Berlin'den sürülmüştür. Virchow tıbbı bir sosyal bilim olarak nitelendirmiştir. Lösemi, tromboz, yangı ve tümörleri ilk kez ayrıntılı olarak tanımlamış, emboli, amiloid ve hemosiderin ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Modern patoloji, hücresel patoloji İnsan anatomisi, fizyoloji, histoloji ve mikrobiyolojideki gelişmeler, normal ve hastalıklı sistem-organ-doku-hücre-inceyapının karşılaştırılmasına olanak tanımıştır. Modern patoloji, "Hücresel patoloji", "Fizyopatoloji", "Moleküler patoloji" bölümlerinden oluşmaktadır. 19. yüzyılda Virchow tarafından ortaya konulan "Hücresel patoloji" düşünce sistemi şöyle özetlenebilir: "Yaşamın temel birimi hücredir. Hastalıklar da hücre yapısı ve işlevlerinin bozulmasıyla başlar. Hasta hücrenin üremesiyle diğer hasta hücreler ortaya çıkar. Hastalığı anlamak için hücreyi incelemek gerekli ve yeterlidir. Yangı, dejenerasyon, tümör gelişimi bu şekilde açıklanabilir." Virchow, teorisini kendinden önce gelen bilim adamlarının bulgu ve düşüncelerine dayandırmıştır: Robert Hooke 1665'te bitki gözeneklerini gösterip bunlara "hücre" adını vermiştir. Lorenz Oken 19. yüzyılın başında "Bitkiler gibi insan ve hayvan bedenlerinde de bulunan hücrenin yaşamın en küçük birimini oluşturduğu" görüşünü öne sürmüştür. Histolojinin kurucusu Xavier Bichat "Hastalıkların dokuların bozulması sonucunda oluştuğunu" savunmuştur. Zamanının en büyük fizyologlarından biri olan Virchow'un Hocası Johannes Müller (1801-1858) ise yapı ile işlev arasındaki ayrılmaz bağı vurgulamıştır. Virchow'un hücresel patoloji kuramını ortaya koyarken hücrenin inceyapısından ve moleküler yapısından da söz ettiğini bu bilim adamının ileri görüşlülüğünü göstermesi bakımından eklemek gerekir. Alman bilimadamı Julius Cohnheim (1839-1884)Virchow'un öğrencisidir. İltihap patogenezi ve deneysel patoloji alanındaki çalışmalarla iz bırakmıştır. Cohnheim kurbağalardaki deneysel araştırmalarda iltihap bölgesine gelen elemanların kandan taşındığını, doku değişikliğinin, hücreye değil damara yönelik etkilerle oluştuğunu, hücre zedelenmesinin bunun sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Dokuları dondurarak kesmeyi ilk deneyen bilim adamıdır. Virchow'un bir başka öğrencisi Elie Metchnikoff 1845-1916 fagositoz konusundaki çalışmalarıyla 1906 Nobel ödülü alıştır. İlk patoloji kürsüsü Jean Cruveilhier (1791-1873) tarafından Paris'te, 1836'da Hotel Dieu'da kurulmuştur. Dönemin eğitim merkezleri Almanya ve Avusturya, en tanınmış hocaları Müller, Rokitansky, Virchow ve Cohnheim olmuştur. Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken ABD izleyici durumundadır. Welch, Osler, Councilman, Delafield, Flexner gibi başlıca Amerikalı patologlar eğitimlerini Avrupa'da Rokitansky, Virchow ve Cohnheim'in yanında almıştır. Osler, 19. yüzyıl başında yaptığı otopsilerde birçok hastalığı ilk kez tanımlamıştır. Cohnheim'in öğrencisi Henry Welch (1850-1934), ABD'de ilk patoloji kürsüsünü John Hopkins'te kurmuştur.

http://www.biyologlar.com/dunyada-patolojinin-gelisimi

GÖLLER VE ÖZELLİKLERİ

Karalar üzerindeki çukur alanlarda birikmiş ve denizle bağlantısı olmayan durgun su kütlelerine göl denir. Bir gölün oluşabilmesi için öncelikle bir çanağa ihtiyaç vardır.Göller yeryüzündeki tatlı suların % 87’sini oluştururken, göllerin karalar üzerinde kapladığı alan % 2’dir. Göllerden faydalanma: 1-Tarım alanlarını sulamada, 2-İçme ve kullanma suyu sağlamada, 3-Taşımacılıkta, 4-Elektrik üretimi, 5-Su ürünleri yetiştirme, 6-Tuz ve soda üretimi, 7-Turizm açısından önemlidirler. GÖLLERİN ÖZELLİKLERİ: Gölün Büyüklüğü: Dünya üzerindeki göllerin büyüklükleri değişkendir. Hazar Gölü Dünya’nın en büyük gölüdür. ( 424.000 km kare) Gölün Beslenmesi: Göller, yağış suları, akarsular ve kaynaklar tarafından beslenir. Göllerin su seviyeleri beslenmeye bağlı olarak değişir. Bazı göller fazla sularını bir akarsu ile denize boşaltır. Bu akarsulara göl ayağı ya da gideğen denir. Göle su taşıyan akarsulara ise geleğen denir. Örneğin Manyas ve Ulubat göllerli bir akarsu ile sularını Marmara Denizi’ne boşaltır. Gölün Derinliği: Tektonik ve krater göllerinin derinlikleri genellikle fazladır. Dünya’nın en derin gölü tektonik bir göl olan Baykal Gölü’dür. Göl Suyunun Tuzluluğu: Göl sularının içinde çözünmüş halde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşma nedeniyle göl suyunun tuz yoğunluğu artar. Özellikle kapalı havzalarda yüzeyden akış olmadığı için göl suları tuzludur. Örneğin ülkemizdeki Burdur Gölü ve Tuz Gölü’nün suları tuzludur Göllerin Sularının Özelliğinde (acı, tuzlu, tatlı olmasında) Etkili Faktörler: 1. Gölün büyüklüğü ve derinliği:Büyüklük ve derinlik arttıkça tuzluluk azalır. 2. Gölün gideğeninin olup olmaması: Göl sularını bir gideğen ile boşaltabiliyorsa suları tatlı olur. 3. İklim: Nemli iklim bölgelerinde göllerin tuzluluğu daha azdır. Genelde tatlı suludurlar. 4. Göl çanağını oluşturan kayaların özelliği Dünya üzerindeki en büyük göl 424.000 km² yüz ölçümü ile Hazar Gölü’dür. Dünya’nın en derin gölü ise 1.740 m derinliğindeki tektonik bir göl olan Baykal Gölü’dür. Göller yer altı ve yer üstü suları ile yağışlar tarafından beslenmektedir. Göllerin suları tatlı, tuzlu, acı ve sodalı olabilir. Göl sularının kimyasal özellikleri, gölü besleyen akarsuların kimyasal özelliğine, iklim özelliklerine ve göl çanağını oluşturan kayaçların özelliklerine göre farklılık gösterir. Özellikle dışa akışı olmayan kapalı havzalardaki göllerin suları içinde eriyik halde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşmanın şiddeti göl suyunun tuz yoğunluğunu belirler. Tuz Gölü’nün suları tuzlu, Van Gölü’nün suları ise sodalıdır. Açık havzalar içerisindeki göller ise fazla sularını gideğenler vasıtası ile boşalttığı için suları tatlıdır. Göller, yağışlar, akarsular ve kaynaklar tarafından beslenir. Göllerin su seviyeleri beslenmeye bağlı olarak değişir. Bazı göller fazla sularını bir akarsu ile deniz boşaltır. Bu akarsulara göl ayağı veya gideğen denir. Gölün beslenmesine ve havzadaki iklim koşullarına bağlı oluşan seviye farkı nedeniyle su seviyesinde değişiklik olur.

http://www.biyologlar.com/goller-ve-ozellikleri

Pedicidae

Limoniidae familyasının bir altfamilyası iken ergin evredeki morfolojik farklılıklardan dolayı familya düzeyine yükseltilmiştir. Bu familya bireyleri Pedicia hariç genellikle orta büyüklükteki sivrisineklerdir. Daha çok sıcak ve nemli yerleri tercih ederler. Erginlerine genellikle dere, göl kenarlarındaki dökülen yaprakların bol bulunduğu yerlerde rastlanmaktadır. Durum her ne kadar böyle olsa da birkaç türe kurak alanlarda, çöllerde, çayırlık alanlarda da rastlanmaktadır. Çoğu türü kuşlar, kurbağaların, balıkların, örümceklerin ve predatör böceklerin besini oluşturmaktadır. Larvalar sucul ve yarı sucul alanlarda bulunurlar. Pupasyon için daha kuru yerlere göç ederler. Az çok ıslak, dere, göl, gölcük, bataklık kenarlarındaki organik toprak veya çürüyen vejetasyonun olduğu yerlerde bulunurlar. Çoğu larva çürüyen bitkilerle beslenmektedir. Bazıları da mantarlarla beslenirken, bir kısmı da predatördür. Erginlerde maksillar palpin son segmenti Pedicia türleri hariç kısadır. Anten normalde 14-16 segmenttir. Rostrum kısa ve nasus mutlaka mevcuttur. Thorax diğer Tipuloidlerde olduğu gibi "V" biçimli mesonotal sutura sahiptir. Kanatlar uzun olup 2 anal damar kanat kenarına kadar uzanır. Sc1 mevcuttur. Bacaklar uzun ve narindir. Bazen 1-2 tibial mahmuza sahipken diğerlerinde mahmuz bulunmaz. Abdomen uzun ve incedir. Erkek terminali karakteristik yapılara sahiptir. 2 çift ganostylus bulunur, bazen bu 1 bazen de 3 çift olabilir. Dişi terminali çeşitli modifikasyonlara sahip olmakla beraber genelde 1 çift valveye sahiptir; cerci de uzamıştır. 6-14 günlük bir yumurta evresine sahiptirler. 4 larval evre ve 5-16 günlük bir pupal evre görülür. Erginlerinin ömrü çok kısadır. Hayat döngüsü, çevresel faktörlere, bilhassa sıcaklık ve neme bağlı olmak üzere 6 haftadan kısa olabildiği gibi 4 yıldan da fazla olabilmektedir. Özellikle uzun hayat döngüleri arktik türlerde görülür. Birçok tür sıcaklık ve yüksekliğe bağlı olarak yılda 1 veya 2 nesil verebilir. Yumurtalar sona doğru daralan uzun mil şeklindedir. Chorion genellikle siyah renktedir. Özellikle küçük türlerde yumurta beyazımsı veya şeffaftır. Larva uzun hemicephalik veya metapneustiktir. Nadiren apneustiktir. Baş kapsülü belirgin olup anterior biçimde kitinleşmiştir. Abdominal segmentler düz ve yumuşaktır. İnce kıllardan oluşan kürek benzeri yapılara sahiptir. Terminal segmentte posterior solunum delikleri bulunur. Genellikle 4 anal loba sahiptir. Pupa uzundur ve obtect tiptedir. Gözler belirgin, mesothorasik çıkıntılar basit yapıda, anten uzun, abdomen köşeli kenarlara sahiptir. Kaynaklar: •Alexander, C. P. & Byers, G. W. 1981. Tipulidae. In: McAlpine, J.F. Peterson, B. V. Shewell, G. E. Teskey, H. J. Vockeroth, J. R. Wood D. M. (eds): Manual of Nearctic Diptera, 1: 153-190 (Agric. Can., Monogr. 27). •Brinkmann, R., 1992, Zur Habitatpräferenz und Phänologie der Limoniidae, Tipulidae und Cylindrotomidae (Diptera) im Bereich eines norddeutschen Tieflandbaches, Faun.-Ökol. Mitt. Suppl., 11 (1991): 1-156. •Dienske, J.W., 1987. An illustrated Key to the Genera and Subgenera of the Western Palaearctic Limoniidae (Insecta: Diptera), including a Description of the External Morphology. Stutg. Beitr. Naturk. (A), no 409: 1-52. •Reusch, 1988. Untersuchungen zur Faunistik, Phänologie und Morphologie der Limoniidae im Niedersächsischen Tiefland (Insecta, Diptera, Nematocera). Thesis, Universty of Hamburg: 154 pp., 77 tables. •Reusch, H., Oosterbroek, P., 1997. Diptera, Limoniidae and Pedicidae, Short-palped Crane Flies, Aquatic insects of North Europe- A Taxonomic Handbook, Nilsson (eds.), 2: 105-132. •Savchenko, E.N., 1989a. Family Tipulidae, pp. 75-118. In. Bei-Bienko, G.A., Keys to the Insects of the European Part of the USSR, 5(1). •Savchenko, Oosterbroek, P. & Stary, 1992. Family Limoniidae, pp. 183-369. In Soos A., Papp L. Oosterbroek P. (eds.): Catalogue of Palaearctic Diptera,1. Akadémiai Kiadó, Budapest.

http://www.biyologlar.com/pedicidae

Histolojide Kullanılan Özel Yöntemler

Freeze-Fracture-Etch(Dondurup Kırma ve Asitle Eritme)Hücre zarının ve hücrelerarası bağlantıların incelenmesinde kullanılan bir yöntemdir. Esası sıvı nitrojen gibi bir ortamda dokuyu kristalleşme olmadan çabucak dondurduktan sonra vakum altında kırmaktır. Bu kırılma esnasında iki lipid tabakalı hücre membranı ortasındaki hidrofobik yüzlerinden ayrılır. Daha sonra hücre yüzeyleri ince bir metal tabakası ile kaplanır.Organik kısımlar bir asit ile eritilip alınır. Geriye hücrenin yüzey özelliklerini ortaya koyan metal bir kalıbı kalır. Bu da elektron mikroskopta incelenerek hem hücrenin dış yüzeyi hem de protoplazmaya bakan iç yüzeyi üzerinde inceleme olanağı sağlar.4.2. Differential Centrifugation (Ayırıcı Santrifüjleme)Yüksek devirli santrifüj kullanarak hücre elemanlarını grup grup ayırmak prensibine dayanır.Bunun için organ ya da doku parçaları bir homojenizatör içinde ezilip parçalanır. Bu işlem esnasında hücreler parçalanarak organeller ve diğer sitoplazmik içerikleri sıvı içine geçer.Daha sonra değişik hız ve sürede santrifüj edilerek dipte oluşan çökeltiden değişik hücre elemanları elde edilir. En düşük devirde ilk olarak hücrelerin çekirdekleri çöker. Her defasında dipteki sediment alınarak değişik hız ve sürelerin sonunda sırasıyla, mitokondri ve lizozomlar,  sonra mikrozomlar, daha sonra endoplazmik retikulum ve en son olarak ribozomlar elde edilir. Böylece değişik hücre elemanlarının histolojik, biyokimyasal, fizyolojik çalışmaları yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-ozel-yontemler-1

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Bilim Kurguyu Gerçeğe Dönüştüren 5 Nanobilim Yolu

Bilim Kurguyu Gerçeğe Dönüştüren 5 Nanobilim Yolu

Rus yazar Boris Zhitkov, 1931'de anlatıcının karışık ameliyatları gerçekleştirmek için minyatür eller oluşturduğu kısa hikayesi olan Mikrohand'leri yazdı.

http://www.biyologlar.com/bilim-kurguyu-gercege-donusturen-5-nanobilim-yolu

Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Hindistanda 4 Minyatür Form İçeren Yedi Yeni Gece Kurbağası Türü

Gizli yaşam alanları ve böcek benzeri ses çıkardığı için bu zamana kadar farkedilmedikleri düşünülen 4 yeni minyatür türün bolluğu bilim adamlarını şaşırttı.

http://www.biyologlar.com/hindistanda-4-minyatur-form-iceren-yedi-yeni-gece-kurbagasi-turu

Biyoinformatik ve dna dizi analizi

DNA dizi analizi Dizi analizinde homoloji (benzerlik) araştırması; yeni bulunan bir dizinin bilinen tüm diğer dizilerle karşılaştırılması ve bunun sonucunda benzerlerdeki veritabanında ya da literatürde tanımlanmış bazı biyolojik işlevlerin yeni bulunan diziye yakıştırılması olarak tanımlanabilir. Bu yöntemi, genomik DNA içinden hızla ekson bulma çabasında olan pozisyonel klonlama yapan araştırma grupları tercih ederler. Bu yöntemle, dizi; benzerlikler ve protein kodlama potansiyeli yönünden araştırılarak genler belirlenir. Ve gendeki mutasyonlar ortaya konulur. İntrinsik dizi özelliklerinin araştırılması yaklaşımı ise en çok öncelikli hedefi genom dizilerini belirlemek ve üstüste çakışan dizileri (contig) birleştirmek olan dizi analizcileri tarafından kullanılır. Amaç çakışan dizilerin birleştirilmesiyle tüm gen yapısının modellenmesidir. Çoğu zaman her iki yaklaşım birlikte kullanılır. Benzerlik analizinde veritabanı araştırmaları ve dizi sıralamaları yapılırken, intrinsik analizde istatiksel özelliklerden yararlanarak eksonların belirlenmesinden protein yapısının ortaya konmasının ilk aşamalarına kadar geniş yelpazede bulgular elde edilir. Dizi bilgileri veritabanlarında iki formda bulunur Bunlardan birincisi; yazarlar/diziyi veritabanına ilk işleyenler, kaynak gösterimleri, biyolojik atıflar ve dizinin kendisiyle; intronlar, eksonlar, başlangıç ve bitiş kodonları vb bilgiyi içeren bir tablodan oluşan tam bilgi İkincisi ise; hızlı benzerlik araştırmaları için kullanılan ve sadece diziyi içeren FASTA formatıdır. Accession (ulaşma) numaraları, herbir diziyi belirleyen özgün kimliklerdir ve dizi veritabanına ilk kez girildiğinde verilir. Dizi bilgileri, patent ofisleri gibi çeşitli kaynaklardan veritabanına ulaştığından, örneğin, NCBI; non redundant (yinelenmeyen) nr (nükleotid/protein) verikümeleri oluşturmaktadır. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pekçok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kulanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pekçok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-ve-dna-dizi-analizi

Likenlerin Özellikleri

Likenlerin Özellikleri

Likenler başlıbaşına birer organizma değildirler. Mantarlar ile alglerin birleşerek morfolojik ve fizyolojik bir bütün halinde meydana getirdikleri simbiyotik birliklerdir (Güner 1986).

http://www.biyologlar.com/likenlerin-ozellikleri

Kserofitlik ve Su Ekonomisi Ökofizyolojisi

Protoplazmanın susuzluğa dayanıklılığı özellikle likenler, yosunlar, eğreltiler ve ciğerotlarında görülürse de yüksek bitkilerde susuz koşullara karşı geliştirilmiş olan daha karmaşık mekanizmalar etkili olur. Grup olarak bazı otsular, koniferler ve sklerofillerde yüksek dayanıklılık görülür. Susuzluk toleransı varyete ve genotipler düzeyinde bile büyük açılımlar gösterebilir. Örneğin ciğer otları türlerinde aynı düzeydeki su eksikliğine dayanma süresinin 6 kat düzeyinde açılım gösterdiği belirlenmiştir. Kurak ve sıcak iklimi olan bölgelere adapte olmuş çeşitli düzeylerdeki bitki taksonlarının geliştirdikleri mekanizmalar temelde dört tiptir: I. I. Kuraklıktan kaçanlar: Yağışlı mevsimde çimlenerek hızla büyüyüp, gelişen ve tohumlarını oluşturup kurak dönem öncesi yaşam devrelerini tamamlayan, kurak dönemi tohum halinde geçirenler; II. II. Kuraklıktan kaçınanlar: Su kaybını azaltacak morfoloji ve anatomiye sahip olduğu gibi su alımında etkili kök sistemi geliştiren ve özel fizyolojik, biyokimyasal mekanizmalara sahip olan bitkiler; III. III. Kuraklığa direnenler: Su depolayarak, alımının mümkün olmadığı dönemlerde bile normal yaşamlarını sürdürecek biyokimyasal ve fizyolojik mekanizmaları olan, su kaybını da en alt düzeyde tutan bitkiler. IV. IV. İğne yapraklılar, koniferler Alt gruplar olarak da: 1. 1. Derin köklü ve su kaybını azaltan bodur, dikensi yapraklı, freatofitler 2. 2. Yumrulu veya rizomlu jeofitler 3. 3. Herdem yeşil ve sklerenkimatik iskeletleri olan sklerofiller 4. 4. Kuraklıkta yaprak dökümü veya daha kserofitik olanlarla yenilenmesi ile su ekonomisi yapan odunlular 5. 5. Yapraksız ve etli, yeşil gövdeli olanlar 6. 6. Su depolayan sukkulentler 7. 7. Şiddetli kuraklukta tüm yaşamsal etkinliklerini durdurarak su bulduğunda tekrar canlılık kazanan “resurrecting” dirilen bitkiler. Çok yıllık bitkiler de mevsimsel değişimlerin getirdiği farklı koşullara karşı bu tür mekanizmaların bir kısmından oluşan gelişmeler ile uyum sağlayarak yaşamlarını sürdürürler. Kışın soğuk koşullarına karşı geliştirdikleri korunma mekanizmalarına benzer önlemlerle kurağa da direnmeye çalışırlar. Örneğin kışın su alımını ve dokularındaki suyu azaltır, su alımı ve büyümelerini tümüyle durdururlar, baharda su alımını tekrar başlatarak üreme etkinliklerini tamamlar ve kurak bölgelerde yaz süresince büyümelerini kısıtlarlar. Sonbaharda kışa hazırlanmaya başlarken kuraklığa dayanıklılıkları da artar ve kışın en üst düzeye çıkar. Kuraktan kaçanlar, adapte olanlar (evading) su kaybını az ve derin stomalar ile azaltan, kalın kütükülalı, küçük yapraklı, derin köklü olanlar, sukkulentler. Protoplazması zarar görmeden dehidrate olan toleranslılar Kuraktan kaçınanlar su kaybına stoma kapatma ve kütikülar evaporasyonu kısma, etkin su alımı ve iletimi ile yaşam devrini kurak dönemler arasına sığdıranlardır. Genelde genç doku ve organların, dokuların hücreleri yaşlı olanlardan kuraklık ve soğuğa daha dayanıklıdır. Bu durum gerek yaprak döken gerekse herdem yeşil bitkilerin yapraklarında kendini gösterir. Absisyon, yani dökülme öncesi yapraklar normal ömürlerini tamamlamadan yaşlanır, senesansa uğrar yani ihtiyarlar, sararıp, kururlar. Dokularındaki su ve tüm besin maddeleri boşalır ve gövde üzerinden genç yapraklara gönderilir. Tıpkı hayvanlardaki yavruları koruma içgüdüsü gibi bitkilerde de genç ve büyüme potansiyeli olan organları koruma mekanizmaları vardır. Graminelerin kurağa dayanıklılıkları hızlı büyüme dönemlerini tamamlayınca azalır ve kurakta büyüme hızları düşer, yaşam devirlerini tamamlayabilmek için bodur kalır ve daha erken tohum verirler. Kuraklık yeni gelişen yeraltı ve yerüstü organlarının dokularında da linyin / sellüloz oranı artışına neden olur. Bunun korunma ve adaptasyon mekanizması olarak bitkiye sağladığı avantaj ise linyinin hemisellüloz ve sellülozun hidrojen bağları ile adsorbe ederek ve zincirleri arasında tuttuğu su oranının %30 - 50 daha az oluşudur. Bu sayede de odunlaşmış çeperler üzerinden yeni büyüyen ve su gereksinimi yüksek olan hücrelere su iletimi daha bol ve hızlı olur. Kserofitik bitkilerin birçoğunun yapraklarında kokularından kolaylıkla algılanan uçucu yağ yapısında maddeler vardır. Bu maddelerin buharlaşması, terleme hızı düşük olan yaprakların serinlemesini sağlar. Hücre fizyolojisi açısından bakılınca görülen ilişki ise hücrede vaküolün oluşarak büyümesi ile dayanıklılığın azalmaya başlamasıdır. Örneğin şişmemiş tohumun embriyosu suyunu tümüyle kaybetmeye bile dayanıklıdır. Bekleneceği üzere bu ilişkilere aykırı bazı durumların varlığının gözlendiği olmuştur. Beklendiği gibi kök sistemini hızlı geliştiren, derin ve yaygın olduğu kadar büyük kütleli kökü olan bitkilerin sıcak veya soğuk kurak dönemlere dayanma gücü daha fazladır. Örneğin Pinus sylvestris ve Eucalyptus türleri toprak yüzeyine yakın lateral yayılan köklerden dibe doğru inen kökler geliştirdiklerinden kurağa dayanıklıdır. Çöl bitkilerinde 18 metreye kadar inen kök sistemleri görülmüştür. Bazı meşe türleri gibi bazı ağaçlar ise köklerinin derine inmesi yanında kök hücrelerinin saldığı asitlerle kalker kayaları gibi yumuşak ve su depolayan kayalara sızarak kayalardaki suyu bile kullanır. Diğer önemli bir parametre ise emici tüy çevrim hızıdır. Stomaların sıklığı, çukur konumu, kapanma oranı ve hızı, kütikülar terleme hızı ile kütikülanın yaprağın ısınması ile su kaybına neden olan kızılötesi ışınları yansıtma özellikleri, Stipa ve Festuca türleri gibi bazı bitkilerin yaprak ayalarının su stresinde kıvrılarak yüzey küçültmesi, güneşin geliş açısına göre büyüme ve yaprak dizilişi asimetrisi gibi mekanizmalar da cinsler ve türlerin korunma mekanizmaları arasında yer alır. Genelde kserofit bitkilerde su oranının mezofitlerden daha yüksek oluşu da oluşmuş olan korunma mekanizmalarının sonucu olan fizyolojik bir mekanizmadır. Tüm bu mekanizmaların sağladığı dayanıklılığın yanında etkili olan protoplazma fizyoloji ve biyokimyası özellikle diğerlerinin sınırlarına gelmesi halinde de tümüyle önem kazanır. Her stres dönemi etkilediği bitkinin sahibi olduğu genetik potansiyel çerçevesinde dayanıklılık mekanizmalarını harekete geçirdiğinde bitki aynı yöndeki daha şiddetli strese de hazırlık yapmış olur. Öte yandan sınır plazmolizden itibaren protoplazma üzerinde mekanik zorlama başlar ve zararlı olur, hatta membranlarda çatlama ve yırtılmalar dahi görülür. Bu nedenle de stresin kısa sürelerle tekrarlanması daha zararlı etki yapar. Kuraklık protoplazmanın akışkanlığını azaltıcı ve Ca/K oranının arttırıcı etki yaparak porların su geçirgenliğini azaltır. Yeni araştırmalar su stresi etkisi ile başlayarak yürüyen senesans olayındaki sembolik değişimler ile doğal yaşlanma sonucu olan ihtiyarlama sonucu olan sembolik madde boşalmasının birbirine çok benzer olmasına karşılık hidrolitik ve oksidativ enzim proteinleri ile aktivitelerinin farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Günlük su miktarı değişimlerinin incelenmesi fotosentetik aktivitenin artışına neden olan ve nişasta taneleri gibi su oranı düşük taneciklerin biriktiği saatlerde kuru ağırlığa oranla su yüzdesinin arttığını, yapraktaki bu kuru maddelerin boşaldığı saatlerde yükseldiğini göstermiştir. Bu da taze ağırlığa oranla su yüzdesinin değil suyun toplam miktarının su ekonomisinin göstergesi olduğunu göstermiştir. Kserofitik karakterlerin, kalın kütikül, sukkulens, balmumsu örtü tabakası, küçük veya dikensi yaprak, çukur stoma, çok trikom, küçük hücreler, linyinleşme özelliklerin her zaman düşünülen sonucu sağlamadığı görülmüştür. Örneğin çöl bitkilerinin terleme düzeyi mezofitlerden yüksek olabildiği, Verbascum tüylerinin alınması gibi uygulamaların terleme düzeyini arttırmadığı, trikomların su kaybını azaltıcı değil yüksek su kaybının sonucu olduğu gibi bulgular tipik kserofitik karakterlerin fizyolojik dengelerle birlikte bir bütün oluşturduğunu göstermiştir. Kserofitlerin tipik yapıları çok farklı ekolojik koşullarda da görülebilir: Bitki örtüsünde çöllerden tuzlu, soğuk, rüzgarlı, aydınlanma şiddeti yüksek yüksek rakımlı yerlere kadar açılımlar görülebilir. Örneğin çok farklı familyaların kendileri için atipik bazı cins ve türleri sukkulent özellikte olabilir. Suyun protoplazmadaki termodinamik aktivitesi önemlidir ve bağıl değeri, aynı sıcaklık ve basınçta ölçülen bir su emici materyalin üzerindeki buhar basıncının saf su üzerindeki doymuş buharın basıncına oranıdır. Hidratür ise = bu p/po oranı x 100 dür ve hava nemini, çözelti veya hidrofil cisim üzerindeki bağıl su basıncını, % termodinamik bağıl su aktivitesini tanımlamakta kullanılabilir. Bitki hidratürü terimi protoplazma hidratürüdür, yani hücreler arası boşluk ve çeperleri içermez. Vaküollü hücrelerde özsu hidratürü ile dengededir. Protoplamik şişme ile özsu ve dış ortam arasında ilişki vardır ve özsu hidratürü osmotik potansiyel tarafından belirlenir.

http://www.biyologlar.com/kserofitlik-ve-su-ekonomisi-okofizyolojisi

BİYOLOJİK DOZİMETRİ VE İLGİLİ GELİŞMELER

Radyasyonun Biyolojik Etkileri Radyasyonun organizmaya olan etkileri akut ve kronik şekilde olmaktadır. Akut etkiler insanda radyasyona maruz kalındıktan kısa bir süre sonra klinik bulgular ile ortaya çıkmaktadırlar. Bunlar merkezi sinir sistemi (100 Sv ve üzeri), gastrointestinal (10-100 Sv) ve hemato­poietik (2-10 Sv) sendromlardır. Sendromların ortaya çıkışı absorbe edilen dozla ilişkilidir.4 Bu sendromlar bir süre sonra bireyi ölüme götürür. Radyasyonun kronik etkileri ise hücrenin ölümüne yol açmayan ancak genetik materyallerinde onarılamayan bozukluklara neden olan olaylar sonucunda ortaya çıkarlar. Kanser yapı­cı etkisi, genetik etkisi ve ömür kısaltıcı etkisi bunlara örnektir. Canlıların somatik ve genetik özellikleri kromozomlarda taşındığı için radyasyonun kromozomlarda meydana getirdiği zararlı etkiler günümüzde ve gelecekte toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir. Dozimetri Çeşitleri ve Biyolojik Dozimetri Toplu halde veya bireysel olarak radyasyona maruz kalan bireylerin absorbe ettikleri radyasyon dozu; fiziksel veya biyolojik yöntemlerden biri ile yada her ikisiyle birlikte belirlenebilir. Bu işlem dozimetri olarak adlandırılır. Meslekleri gereği radyasyonla çalışanların fiziksel dozimetri çeşidi olan Film, Cep ve Termolüminesan dozimetrilerden birini taşımaları gerekir. Ancak fiziksel dozimetrenin vücut üzerindeki konumu nedeni ile yetersiz kalması, büyük kitlelerin zarar gördüğü toplumsal radyasyon kazalarında ise bireylerde fiziksel dozimetrenin bulunamaması ve biyolojik çeşitlilik nedeniyle kişilerin radyo duyarlılığının farklı olması biyolojik dozimetriye üstünlük sağlamakta bu nedenle de fiziksel ölçümlerin biyolojik metotlarla desteklenmesi gerekmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA) radyasyon kazası durumlarında, fiziksel dozimetri ile birlikte biyolojik dozimetrinin de absorbe edilmiş dozun belirlenmesinde bağımsız olarak kullanılmasını önermiştir. Şekil 1’de dozimetri çeşitleri özetlenmiştir. Biyolojik dozimetri, genel anlamı ile kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozunun biyolojik indikatörler (belirleyiciler) kullanılarak ortaya çıkarılmasına denir. Biyolojik Dozimetri için ideal koşullar; 1-Dozları tahmin etmek için seçilen etkiler iyonizan radyasyonlara özgü olmalı (dientrik aberasyonları gibi), 2-Radyasyona maruz kalma sonucu oluşan etki kalıcı olmalı, eğer kalıcı değilse zamana bağlı olarak oluşan değişiklikler bilinmeli, 3-Oluşturulan kontrol doz-cevap eğrilerinde dozların aralığı mesleki ışınlamalarda olduğu gibi çok küçük dozları ve kaza durumlarında olduğu gibi birkaç Gy’e varan dozları da içermeli, 4-Farklı radyasyon kalitelerinde uygulanabilmeli (Co, X-ışını, nötron v.b), 5-Biyolojik materyal kolay elde edilebilmeli (kan gibi), 6-Ölçümler kolay ve hızlı olmalı kısa sürede sonuç elde edilmeli, 7-Kronik ve homojen olmayan ışınlamalara da uygun olmalı. Yukarıdaki özellikleri taşıyan ideal bir biyolojik dozimetri yöntemi bilinmemektedir. Fakat, insan periferal kanından lenfosit kültüründen kromozom analizinin yapılması bugün için bilinen en iyi biyolojik dozimetri yöntemidir. Biyolojik dozimetri çeşitlerinden olan kromozom dozimetrisi (sitogenetik dozimetri), kişilerin absorbe ettikleri radyasyon dozu ile insan lenfositlerinde oluşan kromozom aberasyonları arasındaki kantitatif ilişki esasına dayanır. İyonizan radyasyonların kromozomlarda oluşturdukları hasar 20.yy başlarından beri bilinmektedir. İlk olarak X-ışınlarının Drosophila'da kromozom aberasyonu oluşturduğunun bulunması ve takip eden yıllarda araştırıcıların yaptıkları çalışmalar sonucunda ilk olarak 1962 yılında kromozom aberasyonları, radyasyona maruz kalan bireylerde absorbe edilen radyasyon miktarını tespit etmek için kullanılmıştır. Kromozom aberasyonlarının absorbe radyasyon dozunun belirlenmesinde kantitatif biyolojik indikatör olarak kullanılmasından bu yana radyasyon kazaları sonunda absorbe edilmiş olan doz tayininde standartlaşmış bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Radyasyonun canlılarda oluşturduğu etkileri değerlendirmek için başka biyolojik indikatör sistemler de geliştirilmiştir. Elekton spin rezonans, Biyokimyasal indikatörler (kıl, tükürük, saç, sperm vs), Retikülosit sayımı, Mutasyon noktalarının analizi, Monoklonal antibodyler vs. Bu tür sistemlerin çoğu örnek almadaki güçlükler, hücrelerin asenkron popülasyon (hücre siklusunun farklı evrelerinde) şeklinde bulunması ve hücrelerin yaşam sürelerinin kısa olması, yöntemin belli dozlarda etkili olması ve bazen de ışınlanma süresinin önemi nedeniyle dozimetri amacıyla rutin olarak kullanılamazlar. Biyolojik Dozimetri Amacıyla Kullanılan Kromozom Aberasyonları Unstabil (kalıcı olmayan) asimetrik kromozom aberasyonlarından olan disentrik aberasyonlar ve eşdeğerleri (trisentrik ve sentrik halka) absorbe radyasyon dozunun indikatörü olarak diğer aberasyonlara göre daha çok güvenilirdirler. Çünkü disentrik kromozom aberasyonları radyasyona özgüdürler yalnızca özel birkaç radiomimetik kimyasal (bleomisin, endoksan vs) tarafından oluşturulabilir. Doğal görülme sıklıkları (back-ground) düşüktür (1/2000) ve kolay belirlenirler. Bazı araştırıcılar doz tahminlerinde disentrik eşdeğeri kabul edilen sentrik halka (ring) kromozomları da disentriklerle birlikte kullanmaktadırlar. Sentrik halka oluşumu unstabil kromozomlarının oluşum yüzdesi içinde %5-10 civarında olduğundan doz hesaplamalarında kullanılmamaları önemli bir kayıp değildir. Serbest asentrikler, disentrik, trisentrik ve sentrik halka gibi kromozom aberasyonlarına eşlik etmez ve onlardan bağımsız olarak bulunurlar. Bu aberasyonlar radyasyon dışıetkenlerle de oluşturulabildikleri için tek başına doz tahmininde kullanılmamaktadırlar. Disentrik, trisentrik ve sentrik halka kromozom aberasyonlarının oluşumu Şekil 2’de şematize edilmiştir. Translokasyon olarak adlandırılan iki kro­mozom arasındaki simetrik değişimler de son yıllarda geliştirilen floresan boyama teknikleri (fluorescens in situ hybridisation; FISH) sayesinde biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmaktadır. Kromatid tipi kırıklar büyük oranda kimyasal ajanlar tarafından oluşturulduğundan biyolojik dozimetri amacıyla kullanılmamaktadır. Son yıllarda yine insan periferal lenfositleri kullanılarak absorbe edilen radyasyon dozunun belirlenmesi amacıyla Mikronukleus testi çalışmaları yapılmaktadır. Mikronukleuslar sitoplazma içinde ana nukleusun dışında fakat nukleus ile şekil, yapı ve boyanma özellikleri bakımından aynı olan küçük küresel yapılardır. Radyasyona maruz kalmış lenfositlerde hasar gören kromozomlar ve onların asentrik parçaları veya mitotik iğdeki hatalar sonucu kromozomun tamamının kutuplara çekilememesi sonucu oluşurlar. Şekil 3 A’da bölünmekte olan binukleat bir hücrede kutuplara çekilemeyen bütün bir kromozom ve asentrik fragmentten mikronukleus, B’de ise yine binukleat bir hücrede disentrik köprüden nukleoplazmik köprü ve mikronukleus oluşumu şematize edilmiştir. Binukleat hücrelerdeki hücre başına düşen mikronukleus sıklığının mononukleat hücrelerdekinin iki kat olması nemlidir. Kromozom aberasyonlarının doğal oluşum sıklığı konusunda, farklı populasyonlar ile yapılan araştırmalarda özellikle disentrik sıklığında farklılıklar gözlenmiştir. Doğal disentrik oluşum sıklığının farklı bulunması, laboratuva koşulları, sayıcı ve değerlendiriciler arasındaki farklılıklar nedeniyle her biyolojik dozimetri laboratuarının kendi koşullarında, çeşitli radyasyon kalitelerinde ve farklı radyasyon dozlarında oluşturacakları kontrol doz-cevap eğrilerine sahip olmasını gerekli kılmıştır. Olası bir radyasyon kazasında alınacak radyas­yonun tipine göre, absorbe radyasyon dozunun miktarı o tipteki kontrol doz-cevap eğrilerin­den faydalanılarak bulunmaktadır. Kontrol doz-cevap eğrileri daha önce radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış sağlıklı bireyler­den alınan kanların akut ve homojen ışınlanmaları sonucunda oluşturulur. Biyolojik dozi­ metri amacıyla yapılan kontrol doz-cevap eğri­leri genellikle 50 mGy ile 4 Gy arasında yapılır. Eğriler oluşturulurken 0 ve 1 Gy arasında en az 5 doz noktasının olmasına özen gösterilir. Çünkü radyasyon kazaları genelde bu dozlar arasında meydana gelir.10 Standart eğri oluşturulurken çok küçük doz (<0.5 Gy) nokta­larında doz-cevap ilişkisini ortaya koymak için çok fazla hücre saymak gereklidir. Kalibras­yon eğrisini oluşturmak için toplam 10.000­15.000 hücre, bireysel doz tahmini yapmak için ise 500-1000 hücre saymak yeterli­dir. Elde edilen aberasyon verimi dikka­te alınarak %95 güvenilirlik sınırları içinde kontrol doz-cevap eğrisi çizilir. Aynı laboratuvar koşullarında 200 kV X-ışını ve Co­60 gamma radyasyonu ile ışınlanma sonucu oluşturulan kontrol doz-cevap eğrileri birlikte Şekil 4’de görülmektedir. GEREÇ VE YÖNTEMLER Materyalin Elde Edilmesi, Işınlanması Kontrol doz-cevap eğrilerini oluşturmak amacıyla elde edilen kan örnekleri genç, sağlıklı, sigara içmeyen, radyasyonla çalışmamış yada herhangi bir şekilde radyasyona maruz kalmamış bireylerden alınır. Kontrol grubu ve birinci mitozun (M1) ikinci mitoza (M2) oranını belirlemek için alınan kanlar ayrılır. Kan örnekleri steril, içleri heparin kaplı tüpler içine alınır. Eğriyi oluştururken, kullanılan doz noktalarına ait kan örnekleri radyasyon kalitesine uygun şekilde, doz hızı, dozun homojenitesi gibi kriterlere özen gösterilerek 370C’da ışınlanır. Kültür ve Tespit İşlemleri Kontrol doz-cevap eğrileri oluşturmak için ışınlanmış kan örnekleri ve radyasyona maruz kalmış bireylerde absorbe dozun tayini için alınan (~5 ml) kan örnekleri steril şartlarda, Moorhead ve arkadaşlarının mikrokültür tekniğine uygun olarak kültüre alınır. Bu yöntemde genellikle kültür stok medyumu olarak RPMI-1640+L-Glutamin, Penicilin ve Streptomicin kullanılır. Kültür ortamına mitojen olarak PHA (phytohemaglutinin) ve hücrelerin metafazda durmaları için Kolsemid kullanılır. Kültür süresi sonunda (toplam 48 saat) 0,075M KCL ile hipotonik şok uygulanır. Bu işlem sonunda 1:3 oranında asetik asit/metanol karışımı ile tespit işlemleri tamamlanır ve metafaz kromozomlarının lamlar üzerinde iyi bir şekilde dağılmaları sağlanır. % 5 Giemsa boyası ile boyanarak incelenecek duruma getirilir. Uygulanan kültür metodu Şekil 5’­de kısaca özetlenmiştir. M2/M1 Oranı ve Biyolojik Dozimetride Önemi İnsan vücudunda yaklaşık 5.2x1012 lenfosit dolaşır. Lenfositlerin % 70’i T- lenfositlerdir ve bunların yaklaşık %98’i ufak, hücre siklusunun bölünmeyen bir fazında (G0) bulunur. G0 fazında olmaları dolayısı ile biyolojik ömürleri uzundur. Metabolik olarak inaktiftirler. T-lenfositlerin kolay elde edilebilmeleri, radyasyona duyarlı olmaları, biyolojik ömürlerinin uzun olması (%90’nın yaşam süresi ortalama 3 yıl) (38) ve akut vücut ışınlamalarından 3 yıl sonra dahi lenfositlerdeki kromozom aberasyonlarının %50 sinin hala korunuyor olması, kaza üzerinden uzun yıllar geçse bile absorblanan dozun belirlenmesine olanak tanır. İnsan periferal kanında bulunan lenfositler stimüle edilerek G0 fazından çıkıp hücre siklusunda ilerlemeye başlarlar. Siklusta ilerleme hızı hücreler arasında farklılık gösterdiğinden periferal kanda senkronize olan lenfositler bölünmeye teşvik edildikleri invitro ortamda asenkron hücre popülasyonu haline gelirler. Bu yüzden bazı lenfositler M1 bölünmede iken siklusta hızlı ilerleyen bazı lenfo­sitler M2 da olurlar. Radyasyona maruz kalındıktan sonraki ilk bölünme (M1) de lenfositlerde oluşan disentrik kromozom aberasyonlarının %50’si kaybolur. Bu yüzden doz tahmini yapılırken, M1 lenfositlerde bulunan disentrik kromozom aberasyonlarının sayımı esas alınır. M2/M1 belirlenmesi için kültür ortamına BrdU (bromodeoksiüridin) ila­ve edilir. Timidin analogu olan BrdU, DNA replikasyonu esnasında timidinin yerini alır. DNA’nın yapısına girer. Floresan Plus Giemsa (FPG) boyama tekniği32 ile boyanan metafaz kromozomları Floresan mikroskopta incelenerek M2 ve M1’de olan hücreler ayırt edilir. Metodun iyi çalıştığının göstergesi olarak, M2 de olan hücreler M1den %10 daha az olmalıdır. Bu değerlerin üzerinde bulunduğunda absorbe radyasyon dozunun hesaplanmasında bazı düzeltme faktörleri kulanılır. Kültür ortamına BrdU ilave edildikten sonra DNA replikasyonu sırasında BrdU’nun DNA’nın yapısına girişi, M1 ve M2’deki hücrelerde BrdU almış kromozomların görünüşü Şekil 6’da gösterilmiştir. Kromozomların değerlendirilmesi Hazırlanan preparatlar değerlendirilirken kromozomları birbirinden belirgin olarak ayrılmış, görünüşleri düzgün ve iyi boyanmış diploid metafazlar dikkate alınır. Kromozomlar sayılırken sayıları 2n=46 ve üzeri olanlar değerlendirmeye alınır. Hücrede kararsız aberasyonlar (disentrik, sentrik halka ve serbest asentrik) bulunduğunda kromozom sayıları ile belirlenen aberasyonların birbirini dengelemesine özen gösterilir. Örneğin, hücrede bir disentrik aberasyonun varlığında ona eşlik eden bir asentrik ile sayının 46 da tutulması; bir sentrik halka bulunduğunda yine eşlik eden bir asentrik ile sayının 47 olması, bir trisentrik bulunduğunda ona eşlik eden 2 adet asentrik ile sayının 46 olması gibi durumlara dikkat edilir. Değerlendirmelerde bir trisentrik 2 disentriğe, bir sentrik halka bir disentriğe eşdeğer olarak kabul edilmektedir. 4 Gy 200 kv X-ışını uygulanan ve yukarıda anlatılan metoda uygun olarak hazırlanan ve değerlendirilen bir me­tafaz plağında disentrik ve asentrik kromozom aberasyonları Şekil 7’de görülmektedir. İstatistiksel ve Matematiksel Yöntemler Farklı iyonlaştırıcı radyasyonların eşit dozlarının birim uzaklıkta bıraktıkları enerjilerinin ve dolayısıyla oluşturdukları iyonlaşma yoğunluklarının farklı olması nedeniyle oluşturdukları kromozom aberasyonları verimleri de farklıdır. Düşük Lineer Enerji Transfer (LET)’li radyasyonların herhangi bir dozunda iyonizasyon rastgele dağılır. Kromozom hasarının da aynı olasılıkla ger­çekleştiği düşünülürse aberasyon dağılımı da rast gele olacaktır. Bu rast gele dağılımın düşük fre kanslarda meydana gelmesi Poisson dağılımı ile uygunluk gösterir. Bu bilgilere dayanarak X-ışınları ve γ gibi düşük LET’li radyasyon ile akut ve homojen ışınlanma sonucunda oluşan kromozom aberas­yonlarının Poisson dağılımına uygunluk gösterdiği belirlenmiştir. Yüksek LET’li radyasyonlarda ise iyonizasyon yoğunluğu fazla olduğundan iyonizasyon hücreler arasında rast gele dağılmaya­caktır. Yüksek LET’li radyasyonların absorblanması sonucu birbirine yakın hücrelerde birden fazla aberasyonlu hücre oluşacak ve bu oluşum Poisson dağılımından uzaklaşacaktır. Homojen olmayan ışınlamalarda ve kronik ışınlamalarda disentriklerin hücrelere dağılımlarının Poisson dağılımından sapmaları büyük olacağından Poisson’a uygunluk göstermez. Bu yüzden kontrol doz-cevap eğrileri oluşturulurken ışınlama homojenitesini kontrol etmek için disentriklerin Poisson dağılımına uygunluklarının belirlenmesi gerekir. Elde edilen aberasyon dağılımının (disentrik) Poisson'a uygunluğunu araştırmak için ilk önce her doz noktasına ait varyanslar (σ²) hesaplanır. Daha sonra varyansların aberasyon (disentrik) frekanslarına (Y) oranından elde edilen dağılım oranı (σ²/Y) bulunur. Bu dağılım oranları U testi formülünde yerine konularak her doz noktasına ait U değerleri hesaplanır. U testi sonuçlarının –1,96 ve +1,96 arasında olması dağılımların Poisson’a uygunluğunu ispatlar. Çoşkun M, Coşkun M. Biological dosimeter and related developments. Cerrahpaşa J Med 2003  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-dozimetri-ve-ilgili-gelismeler

HİSTOLOJİDE KULLANILAN ÖZEL YÖNTEMLER

1.Freeze-Fracture-Etch (Dondurup Kırma ve Asitle Eritme) Hücre zarının ve hücrelerarası bağlantıların incelenmesinde kullanılan bir yöntemdir. Esası sıvı nitrojen gibi bir ortamda dokuyu kristalleşme olmadan çabucak dondurduktan sonra vakum altında kırmaktır. Bu kırılma esnasında iki lipid tabakalı hücre membranı ortasındaki hidrofobik yüzlerinden ayrılır. Daha sonra hücre yüzeyleri ince bir metal tabakası ile kaplanır. Organik kısımlar bir asit ile eritilip alınır. Geriye hücrenin yüzey özelliklerini ortaya koyan metal bir kalıbı kalır. Bu da elektron mikroskopta incelenerek hem hücrenin dış yüzeyi hem de protoplazmaya bakan iç yüzeyi üzerinde inceleme olanağı sağlar. 2. Differential Centrifugation (Ayırıcı Santrifüjleme) Yüksek devirli santrifüj kullanarak hücre elemanlarını grup grup ayırmak prensibine dayanır. Bunun için organ ya da doku parçaları bir homojenizatör içinde ezilip parçalanır. Bu işlem esnasında hücreler parçalanarak organeller ve diğer sitoplazmik içerikleri sıvı içine geçer. Daha sonra değişik hız ve sürede santrifüj edilerek dipte oluşan çökeltiden değişik hücre elemanları elde edilir. En düşük devirde ilk olarak hücrelerin çekirdekleri çöker. Her defasında dipteki sediment alınarak değişik hız ve sürelerin sonunda sırasıyla, mitokondri ve lizozomlar, sonra mikrozomlar, daha sonra endoplazmik retikulum ve en son olarak ribozomlar elde edilir. Böylece değişik hücre elemanlarının histolojik, biyokimyasal, fizyolojik çalışmaları yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-ozel-yontemler

HÜCREYE AİT GENEL ÖZELLİKLER

Hücre terimi ilk kez 1665'te Robert Hooke tarafından kullanılmıştır. Hooke, basit bir mercekle incelediği şişe mantarındaki bal peteğini andıran boşluklara "Cellula" isimini vermiştir. Robert Brown (1831) orkide yaprak hücrelerini incelemiş ve her hücredeki nukleusu keşfetmiştir. 1838 yılında Botanikçi Matthias Schleiden, 1839 yılında Zoolgo Theodor Schwann daha önce başlatılan araştırmalar doğrultusunda hücre teorisine son şeklini vermişlerdir. Bu teoriye göre, tüm canlılar hücrelerden oluşurlar ve bağımsız olmalarına karşın birlikte görev yaparlar. Schwann'dan sonra ise "her hücre başka bir hücre bölünmesinden oluşur" diye düşünülerek üreme olaylarına yönelinmiştir. Purkinje (1839) ve Hugo V.Mohl (1846) hücrenin içini dolduran ara maddeye protoplazma adını vermişlerdir. Strasburger ve arkadaşları ise 1875 yılında nukleus bölünmelerini incelemişler ve önemli katkılarda bulunmuşlardır. Günümüzde ise özellikle son on yılda özel teknikler kullanılarak hücrenin moleküler yapısı ile ilgili araştırmalar yardımıyle hastalığın tanısı yapılmaktadır. İnsan gövdesi hücreler, hücrelerarası madde ve çeşitli sıvılardan oluşmuştur. Hücreler biraraya gelerek dokuları, dokular birleşerek organları, organlar ise sistemleri oluşturur. Sistemler topluluğundan da insan bütünlenir. Böylece herbir hücre, belirli bir sistem içinde özel bir görev üstlenerek canlıdaki yerini alır. Hücrelerin yaşama süresince görülen değişiklikler bölünme, farklılaşma, büyüme, gerileme ve ölüm evresi şeklindedir. İnsan gelişiminin ilk basamağında döllenme ile oluşan zigot yeni bireyi oluşturacak tüm güce sahiptir. Embriyoner Potens adını verdiğimiz bu güç, zigotun ilk bölünmesi ile çözülmeye başlar.

http://www.biyologlar.com/hucreye-ait-genel-ozellikler

SİSTEMATİĞİN TARİHÇESİ

Bugün yaşayan en geri insan topluluklarında dahi çevrelerindeki canlılara isimler verildiği görülür. Hayvanların ve bitkilerin tanınmasıyla insanların ilk ilgisi tarih öncesi devirlerde başlar. Akdeniz çevresinde bulunan mağaralarda ilkçağ insanlarının çizdiği hayvan ve bitki resimleri bunun en belirgin kanıtıdır. İlk çağlarda insanlar bitkileri yenen, yenmeyen, zehirli, zehirsiz gibi kullandıkları biçime göre sınıflandırmışlardır. Daha sonra bu sınıflandırma dış görünüşlerine göre yapılmış olup bitkiler 1800’lü yıllara kadar otsu, çalımsı, ağaçsı gibi gruplara ayrılmışlardır. Darwin’in evrim teorisini ortaya atışı ile tüm canlı organizmalarda filogenetik (akrabalık ilişkisi) sınıflandırma yapılmaya başlamıştır. Yani Darwin’den sonraki dönemde aşağı yukarı tüm sınıflandırmalar bitkilerin ve hayvanların evrimsel gelişmişliklerine göre yapılmıştır. Yaşayan canlıları gruplar halinde düzenleme konusunda ilk girişimler Mezopotamya uygarlığının bilginleri tarafından yapılmıştır. Bu zamanda Asur uygarlığında yaşayan filozoflar köpek, aslan, çakal gibi canlıları köpekgiller, at, eşek, deve gibi canlıları da atgiller gruplarına sokmuşlardır. Bununla birlikte bazı hatalar da yapılmıştır. Örneğin çekirgeler, kuşların, kaplumbağalar ise balıkların grubuna sokulmuştur. Bitkilerde Son Sınıflandırma Sistemlerini Yapan Bilim Adamları: Bu bilim adamları biyoloji bilimindeki gelişmelerden yararlanmışlardır. Sistematikde kimyasal analiz yöntemleri ile elektron mikroskoplarının (SEM ve TEM) kullanılması ile Biyokimyasal sistematik ve paleobotanik gibi alanlar yeni isimlendirmelerin daha anlamlı yapılmasına yol açmıştır. Son döneme ait bazı Bitki sistematikçileri şunlardır: Robert Thorne, Takhtajan, Arthur Cronquıist ve Rolf Dahlgren gibi. www.sistematiginesaslari.8m.com Hippocrates (M.Ö. 460-377) ve Democritus (M. Ö. 460-370) gibi Yunanlı bilginler hayvanlar üzerinde ilk bilimsel çalışmaları yapmışlardır. Hippocrates hayvan isimlerini saymış, fakat sınıflandırmasıyla ilgili işaretler vermemiştir. Aristo (M.Ö. 384-322) sınıflandırmada ilk rol oynayanlar arasındadır. Yaşamının bir kısmını geçirdiği Midilli Adasında özellikle deniz hayvanlarını inceleyip zoolojik araştırmalar yapmıştır. Sadece kıyaslamalı anatomi değil, embriyoloji, davranış ve ekoloji alanın da incelemeler yapmıştır. Aristo ilk kez hayvanların yaşamlarına, hareketlerine ve vücut yapılarına göre ayrılabileceğini belirtmiş ve hayvanları Ennaima (=Kanlı Hayvanlar) ve Anaima (=Kansız Hayvanlar) olmak üzere başlıca iki gruba ayırmıştır. Bitkilerle ilgili olarak Theophrastos (M.Ö. 372-287) Aristo’nun öğrencisi olup botaniği öncüsü olarak anılır ve 480 bitkinin ayrımını yapmıştır. Plinius (M.Ö. 23-M.S. 79) “Naturalis Historia” (Tabiat Tarihi) eseriyle 1000 kadar faydalı bitkinin kültürü üzerinde bilgi vermiştir. Daha sonra 1500 yıl boyunca kayda değer bir gelişme yaşanmamıştır. 16. Yüzyıla kadar bitkiler tıbbi özellikleri ile ele alınmıştır. 16. yüzyılda Andrea Cesalpino (CAESALPINUS) (1519-1603) “De plantis” (Bitkiler hakkında) adlı eseri ile bitkileri morfolojik esaslar üzerine ilk ayırımını yapan botanikçidir. Daha sonra Kaspar Bauhin (1550-1624) 6000 bitki türünün tasnifini yapmıştır. Bauhin adlandırmada yeni yöntemler kullanan ilk botanikçi olup bugünkü familyalara benzer gruplar oluşturmuş ancak isimleri ve özellikleri belirtmemiştir. Ayrıca bitkilere ikili isimlendirmenin esaslarını ilk ortaya koyan botanikçidir. İngiliz John Ray (1627-1708) bir bitkinin tüm kısımlarının gözönünde tutulmasının gerekliliğini vurgulayan botanikçidir. Bitkilerde varyasyonun iç ve dış nedenlere, bugünkü ifade ile genotipik ve fenotipik nedenlere dayandığını ileri sürmüştür. 1693 yılında “Synopsis Methodica Animalium Quadrupedum Et Serpentini Generis” isimli eserini yayınladı. Böcekler ve kuşlar üzerindeki eseri ise ölümünden sonra yayınlandı. Bu araştırıcı da Aristo kurallarını esas aldı ve sınıflandırmada iç morfoloji de kullandı.Ray’ın 1703’de 2. cildi yayınlanan “Metodus Plantarum” adlı eseri 18000 kadar bitki türünü kapsamaktadır. Fransız Pitton de Tournefort (1656-1708) bitkiler alemini ağaç, ağaçcık ve otlar olarak sınıflandıran ve bitkileri 22 sınıfta toplayan son botanikçi olmuştur. Tournefort’un sistematiğe en büyük katkısı CİNS (genus) kategorisini kurmuş olmasıdır. 698 cinsin isimlendirmesini yapmıştır. Populus, Betula, Fagus, Lathyrus bunlardan birkaçıdır. İsveçli Carl von LINNAEUS (1707-1778) hem botanik hem de zooloji alanına katkıları olmuştur. 1735 yılında sadece 11 sayfadan oluşan SYSTEMA NATURAE isimli meşhur eserini yayınladı. 1737 yılında tüm bitki cinslerini “Genera Plantarum” (Bitki cinsleri), “Species Plantarum” (Bitki türleri) adlı eserinde de 1000 cinse ait yaklaşık 6000 bitki türünün deskripsyonunu işlemiştir. 1753 yılında yayınladığı bu eser ile ikili adlandırma sistemi (Binominal Nomenklatür), yani 2 sözcükten oluşan (Cins adı+epitet adı= TÜR adı) bir sistem geliştirdi. Sistematiğin temelini oluşturan bir çalışma olmuştur. Bu sistem hem hayvan hem de bitki sistematiğinde halen geçerliliğini korumaktadır. Daha sonraları bu araştırıcı doğayı 3 kısımda inceleyerek (hayvan, bitki ve mineral ) hayvan ve bitkileri bir sistem dahilinde göstermiştir. Bu eserde 4 bacaklılar yerine ilk kez Mammalia terimini kullandı. Bu nedenle bugün herkes Linné’yi taksonominin babası olarak tanır. • Linné, canlıları 5 taksonomik kategori içine yerleştirdi. Bunlar: • Sınıf • Takım • Cins • Tür Bu sistemiyle Linné, kendinden sonraki bilginleri öylesine etkilenmiştir ki Systema Naturae isimli kitabın 1758 yılında yayınlanan 10. baskısı Zoologıcal Nomenclature (=Hayvansal isimlendirme)’nin resmi başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Böylece canlıların bilimsel isimleri (Latince ve Yunanca) dünyanın her yerinde kullanıla gelmiştir. Bu eserin 10. Baskısında 312 cinse bağlı 4370 hayvan ismi bulunmakta olup, bunlar 6 sınıfa ayrılmıştır: Dört bacaklılar, Kuşlar, Amphibia’lar, Balıklar, Böcekler, Solucanlar. LINNE’ nin öğrencisi olan Fabricius (1745-1808) 1775, 1782 ve 1804 yıllarında yayınladığı “Systema Entomologica” adlı eseriyle bütün böcek faunasını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu şekil bir çalışma, bugün bir insanın çalışma gücünün çok üzerindedir ve hatta olanaksızdır. Bu nedenle bu bilginden sonra gelen toksonomistler çalışmalarını tek bir familya veya alt familyaya, hatta bunların da belirli bir coğrafi yayılış alanında bulunan türlerine yöneltmişlerdir. A.L. Jussieu (1748-1836) bitkiler aleminde ilk olarak doğal sınıflandırmayı kullanan kişi olmuştur. A. Pyramus de Candollea (1778-1841) sstematiğin anahatlarını ortaya koyan bir çalışma yapmıştır. 161 familyanın sınırları belirlemiştir. Linne'den sonraki yüzyılda canlıların sınıflandırılması çalışmaları daha da hızlanmıştır. Ancak biyolojik çeşitliliğin fazlalığı karşısında bilim adamları belli gruplar üzerinde ihtisaslaşmaya yönelmek zorunda kalmışlardır. Linnaeus eserlerinde bütün bitki ve hayvanların yanısıra bunlara ait fosilleri dahi tanımlarken,19. yüzyıl araştırıcıları sadece belli canlı grupları üzerinde araştırmalarını sürdürmüşlerdir. A.Braun (1805-1877) Braun sisteminde bitkiler ilkselden gelişmiş formlara doğru kademeli olarak sıralanmıştır. A. Wilhelm Eichler (1839-1930) Braun’un filogenetik sistemini geliştirmiştir. Bitkiler aleminin Cryptogamae ve Panerogamae olarak iki büyük gruba ayırmıştır. Adolf ENGLER (1844-1930) Eichler sistemine dayanarak yeni bir sistem oluşturmuş daha sonra Karl Prantl (1849-1893) ile birlikte 60 botanikçinin yardımı ile 23 ciltte toplanan Engler Sistemini kurulmuştur. Bu sistemde bitkiler alemi organizasyon kademeleri gözönünde tutularak sınıflandırılmış olup filogenilerinden kısmen ayrılmış doğal bir sistemdir. Monokotil bitkiler 1964’de Angiospermlerin sonuna alınmıştır. Bu sistemi birçok bilim adamı ele almış ve geliştirmiştir. R. von Wettstein (1863-1931) 1901 yılında Engler sistemin filogenetik esaslara göre kullanarak bitkiler alemini 9 Filum’a ayırmıştır. Charles E.Bessey (1845-1915), Hans Hallier (1868-1932), John Hutchinson (1884-1972) Angiospermlerin yeni bir dekripsiyonlarını yapmıştır. Dikotil bitkiler otsular ve odunsular olarak iki gruba ayırmıştır.

http://www.biyologlar.com/sistematigin-tarihcesi

Mutasyon

Mutasyon, canlının genetik yapılarında meydana gelen değişmelerdir. Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasının sağlayan genetik şifre herhangi bir nedenden dolayı (X ışını, radyasyon, ultraviyole, bazı ilaç ve kimyasal maddeler, ani sıcaklık değişimleri ) bozulabilir. Bu durumda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Mutasyonlar spontan ya da uyarılmış olarak oluşabilir. Spontan mutasyonlar genellikle doğada kendiliğinden oluşan mutasyonlar olup bir bazın yer değiştirmesi şeklindedirler. Uyarılmış mutasyonlarda ise bir X ışını gibi yapay bir faktör bulunur. Bununla birlikte mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin üremesidir. Çekinik olan mutasyonlar ileriki döllerde ortaya çıkabilir. Dominant olanları fenotip yapıda hemen ortaya çıkabilir. Mutasyonun diğer bir sonucu da hücre bölünmesindeki kontrol mekanizmasını ortadan kaldırabilmesidir. Bunun bilinen en tehlikeli sonucu ise hücrenin kontrolsüz bölünmesi yani kanserdir. Mutasyon (değişim) Yeni döllere aktarılacak kalıtsal bilgide,genellikle fiziksel ya da kimyasal dış etkenlerin uyarısıyla,bazen de kendiliğinden ortaya çıkan değişiklik. Mutasyon, hücredeki kalıtsal bilgiyi taşıyan, çift nükleotid zincirinden oluşan, DNA (deoksiribo nükleik asit) molekülündeki GEN adı verilen ve belirli bir özelliği kodlayan bölümündeki değişiklikten kaynaklanır. Mutasyonlar, bir DNA zincirindeki bazın (A, T, G, C) başka bir bazla yer değiştirmesi sonucunda ortaya çıkabileceği gibi, zincire bir ya da daha çok bazın eklenmesi veya zincirdeki bazların eksilmesi sonucunda da ortaya çıkabilir. DNA zincirindeki tek bir baz çiftinin(A-T veya G-C) değişmesiyle oluşan mutasyonlara nokta mutasyonu(nokta değşinimi) denir. Bu tür mutasyonlar: Karşılıklı olan bir pürin-pirimidin (örn. A-T) çiftiyle başka bir pürin-pirimidin (örn. G-C) çiftinin yer değiştirmesiyle oluşabileceği gibi, bir pirimidin-pürin (örn. C-G) ile bir pürin-pirimidin (örn. G-C) bazının çaprazlama olarak yer değiştirmesiyle de oluşabilir. Bu tür mutasyonlar kendiliğinden oluşabileceği gibi, bazı bazların benzerleriyle yer değiştirmesiyle de ortaya çıkabilir. Nokta mutasyonları genellikle tek bir kodonu etkilediğinden çok büyük değişimlere yol açmaz. Örneğin: Mutasyona uğramış kodon aynı aminoasidi kodlamaya devam eder ya da proteinin işlevini değiştirmeyen başka bir aminoasit kodlanabilir. Ama bazı durumlarda, DNA molekülündeki tek bir nükleotidin değişmesi bile çok önemli sonuçlar doğurabilir. Örnek olarak orak hücreli kansızlık verilebilir. Bu hastalık kalıtsaldır. Eğer bu hastalık böyle bir nokta mutasyonu nedeniyle meydana geliyorsa ve eğer çocuk mutasyona uğramış geni iki ebeveyninden de alıyorsa bunun sonuçları kötü olabilir. Bir aminoasidi kodlayan bir kodonu hiçbir a.a’yı kodlamayan bir kodona, örneğin bir sonlama kodonuna (stop kodonu) dönüştüren mutasyonlara “Anlamsız Mutasyon” denir. Bu tür mutasyonlar, protein sentezinin normalden önce sonlanmasına, dolayısıyla genin biyolojik işlevini görememesine yol açar. Bir a.a.’yı kodlayan kodonun, başka bir a.a.’yı kodlayan kodona dönüşmesine ise “Yanlış Anlamlı Mutasyon” denir. Eksilme ya da eklenme mutasyonları, nokta mutasyonlarından çok daha önemli değişikliklerin sorumlusudur. DNA zincirinde bir ya da birden fazla bazın eksilmesi ya da eklenmesi, genellikle eklenme ya da eksilmenin olduğu noktadan başlayarak kod okuma çerçevesinin kaymasına yol açar. Bu yüzden gen yapısında önemli değişiklikler meydana getirir. Örneğin: TAG GGC ATA ACG ATT dizisinde, ilk kodonda oluşan bir mutasyonla bir A bazının eklendiği varsayılırsa, bu yeni dizi TAA GGG CAT AAC GAT T şeklinde okunmaya başlanacak ve bu farklı dizi, okuma çerçevesindeki kayma nedeniyle bambaşka bir aminoasidi kodlayacaktır.Birden fazla kodonda ortaya çıkan bu tür değişikliklerin daha önemli ve ciddi sonuçlar doğurması doğaldır. Mutasyona uğramış DNA dizileri de tıpkı normal DNA dizileri gibi eşlenir,çoğalır ve dölden döle normal diziler gibi aktarılır. Mutasyon geçirmiş kalıtsal bilgi ancak yeni bir mutasyonla eski durumuna dönebilir. Geri dönüşlü mutasyon denen ikinci mutasyon özgün genin yapısını onarır ve yeniden normal işlevini kazandırabilir; bazen de, ilk mutasyonun oluştuğu bölgeden başka bir bölgede ortaya çıkan baskılayıcı mutasyon denen ikinci bir mutasyonun ilk mutasyonun etkisini tamamen ya da bir ölçüde yok edebilir. Eşeyli olarak üreyen insanda ve diğer tüm üstün yapılı canlılarda mutasyonlar, oluştukları hücreleri cinsinden iki grupta incelenebilir. Eşey hücrelerinde oluşan mutasyonlara “Tohumsal Mutasyon”, bunların dışındaki tüm diğer hücrelerdeki mutasyonlara ise “Somatik Mutasyon” denir. Somatik mutasyonların en çarpıcı örneği mavi gözlü insanlarda gözlenebilir. Mavi göz, bir pigmentin eksikliğinden ileri gelen çekinik(resesif) bir karakterdir. Ortaya çıkabilmesi için hem anneden hem de babadan çekinik karakter genini (b) alması gerekir. Baskın karakter geninden (B) bir tane bile alan insanlar kahverengi gözlü (Bb) olurlar. Bazen ender olarak, mavi gözlü insanların -genelde bir- gözünde kahverengi bir bölge görülür. Bu özellik büyük olasılıkla, göz hücrelerinde oluşan ve b genini B’ye değiştiren bir somatik mutasyonla oluşur. Ancak bu tür mutasyonlar eşey hücrelerini etkilemediğinden kuşaklara aktarılamaz. Ama mavi gözlü iki insanın kahverengi gözlü çocuklarının olması ancak eşey hücrelerindeki bir mutasyon sonucunda ortaya çıkar. Özellikle tohumsal mutasyonlar, kalıtımın incelenmesinde ve insan evriminin gelecekteki yönünü belirleyen ipuçları olarak da incelenmeye değer olgulardır. Yeni oluşan mutasyonların çoğu doğal dengeyi bozduğu için zararlı, hatta kalıtsal hastalıkların birçoğunda olduğu gibi ölümcüldür. Bu zararlı genlerin toplumda yayılmasını önleyebilmek, ancak mutasyona uğramış kalıtsal bilgiyi taşıyan canlının üreme yeteneğinin azalmasına ya da yok olmasına bağlıdır. Mutasyonun gözlenebilen bir etki olmadan ortaya çıkması çok az gözlenen bir olgudur. Daha çok çevreden gelen kimyasal ya da fiziksel etkiler nedeniyle olur. Bir dış etkinin mutasyona yol açabilmesi (mutajen olması) için hücre içine girip etkinliğini gösterebilmesi gerekir. Örneğin Güneş’in morötesi ışınları, girim gücü düşük olduğu için yalnızca deri hücrelerinde somatik mutasyona yol açabilirken, girim gücü yüksek olan X ışınları ya da atom bombası ışımaları tohumsal mutasyona yol açabilen çok güçlü etkenlerdir. Bu tür mutasyonların bir çok örneği yakın zamanda Çernobil patlaması sonucunda çevredeki bir çok canlı türünde gözlenmiştir. Günümüzde bile bu patlama sonrası etrafa saçılan radyoaktif maddelerin neden olduğu somatik mutasyonların görünür sonuçları vardır. Halen Rusya ve Karadeniz Bölgesi’ndeki kanser oranları çok yüksektir.

http://www.biyologlar.com/mutasyon

Kök Hücre Nakli ile Daha İyi Görme Umudu

Kök Hücre Nakli ile Daha İyi Görme Umudu

Günümüzde görme işlevi hasarlı veya görmesi az olan gözlerin, kök hücre nakli ile yeniden görme işlevi kazanması mümkün. Dünyagöz Hastaneler Grubu’ndan Dr. Levent Akçay başarı ile gerçekleştirdiği operasyonlarda; sağlam gözden alınan kök hücrelerin, az gören göze nakli ile göz iyileştirilebiliyor. Gözün saydam tabakası olan kornea, 6 kat epitelyum hücreden oluşan ve devamlı yenilenen hücrelerden oluşur. Dolayısı ile kornea hücreleri, görme işlevinin devamlılığını sağlar. Bu nedenle korneanın saydamlığını koruması ve görmenin devam etmesi için gözdeki kök hücreler hayati öneme sahiptir. Konu ile ilgili olarak Dünyagöz Altunizade’den Dr. Levent Akçay şunları söyledi: “Saydam tabakayı oluşturan kök hücreler, 7-10 günlük bir yaşam sürecine sahiptir. Kısacası gözün en önemli görme kısmı olan kornea tabakası, 7-10 gün içinde tamamen yenilenebilir. Eğer bu yenilenme olmazsa tekrarlayan epitel dökülmeleri, şiddetli batma ve ağrı, ışıkta şiddetli rahatsızlık hissi gelişmeye başlar. Yenilenmeme devam ederse bir süre sonra yapısı bozulur ve görme yeteneği kaybolur.” Dr. Akçay, “Şiddetli enfeksiyonlar veya kök hücre yetmezliği, gözdeki kök hücre hastalığına sebep olurken; diğer bir neden de kimyasal, özellikle alkali yanıklardır. Kök hücre hastalığına bağlı gözdeki kök hücreleri tedavi edilmediği takdirde ise, görme giderek kötüleşir. Kornea nakli (keratoplasti) yapılsa bile kök hücre nakli gerçekleştirilmediğinden iyi bir sonuca ulaşılamaz. Bu nedenle limbal kök hücre hastalığı veya kök hücrelerini kaybetmiş olan gözlerde kornea nakli başarısız olur.” dedi. Kök hücre naklinde tedavi süreci Pterjıum dediğimiz gözde et çıkması da kısmi bir limbal kök hücre hastalığı olarak bilinir. Tedavi esnasında, kök hücrelerin eksik olduğu bölgedeki pterjıum alınır ve yerine aynı ya da diğer gözden konjonktiva nakli yapılarak hastalık giderilir.Daha geniş kök hücre hastalığı ya da kök hücre yetmezliği olan olgularda ise örneğin kimyasal yanıklar, iris yokluğu, ısı yanıkları gibi kök hücre nakli yapmak şart hale gelir. Limbal kök hücre nakli, kaynağı ne olursa olsun, gerçekleştirilmesi büyük dikkat ve özel uzmanlık gerektiren önemli bir cerrahidir. Dünyagöz Hastaneler Grubu’nda gerçekleştirilen kök hücre nakli ameliyatlarında, hastanın diğer gözü sağlam ise sağlam gözden kök hücre alınarak; hasta göze cerrahi ile nakli yapılır. Eğer diğer gözü de hasta ise ya da daha fazla miktarda kök hücre ihtiyacı varsa anne-baba-kardeş gibi birinci derece akrabalarından kök hücre alınarak hasta göze ekilir.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-nakli-ile-daha-iyi-gorme-umudu

Kan grupları ve değişik kalıtım biçimleri

A. KAN KARAKTERLERİ1. ABO KarakteriA geni, B geni, O geni olmak üzere üç ayrı alel genle kalıtılır. A ve B genleri O genine baskın, kendi aralarında ise eşbaskındır.Kan grubu, kan alış verişinde çok etkilidir. Bireylerin kan grubunu belirleyen, alyuvarlarında bulunan antijenler (aglütinojen)'dir. Kan plazmasında (serum) ise antijenlere karşı oluşturulmuş antikorlar (aglütinin) bulunur.•* Kan Alış - Verişi Her grubun kendi grubuyla yaptığı alış-verişler idealdir. Yandaki şekilde gösterilen noktalı oklar ise, yarı çökelmeli kan nakilleridir. Ancak acil durumlarda uygulanabilir.•* Aglutinasyon (Çökelme)Uygun olmayan kan nakillerinde kan serumunda bulunan antikorlar alyuvarları birbirine yapıştırıp bağlayarak çökelmelerini sağlarlar. Buna aglütinasyon denir.A antijeni + a antikoru = ÇökelmeAlıcının antikor üreticisi olduğu durumlar kan nakli için uygun değildir. Çünkü, tam çökelme olur.2. Rh KarakteriBu karakter kan grubunun pozitif (+) veya negatifliğini (–) belirler. Pozitiflik geni negatiflik genine baskındır.•* Rh Uyuşmazlığı (Eritroblastosis fetalis)Anne Rh– ve baba Rh+ olduğu zaman, ikinci ve sonraki Rh+ çocuklarda görülebilir. Böyle çocuklar gelişmenin erken evresinde düşük olarak atılabilir veya gelişmesini tamamlayarak doğarlar.İlk gebelikte çocuk Rh+ bile olsa annenin kanı çocuğun kanını tanımaz. Doğum esnasındaki yaralanmalarla tanımış olur ve annenin kanı çocuğun Rh proteinine karşı Rh antikorunu oluşturur. Sonraki gebeliklerde bu antikorlar plasentadan geçerse çocuğun kanını çökeltir ve tahrip edebilir.B. DEĞİŞİK KALITIM BİÇİMLERİ1. Çok AlellikDeğişik canlı türlerinin bazı karakterlerinde alel gen çeşidi ikiden fazladır. Buna çok alellik denir. Ancak, bu durumda da bir birey iki adet alel gen bulundurabilir.Bu durumda bireylerin genotip çeşidi formülüyle bulunabilir.Bireylerin fenotip çeşidinin ne kadar olacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Çok alelliğe en iyi örnekler, insan kan grubu ve tavşanlarda post rengidir.2. Eş Baskınlık (Ekivalentlik)Bir karakteri belirleyen iki farklı gen birbirlerine baskınlık sağlayamazlarsa veya eşit değerde baskınlık oluştururlarsa, dış görünüş (fenotip) iki genin de etkisiyle ortaya çıkar. Böylece heterozigot bireyler üçüncü bir fenotipi göstermiş olurlar. Böyle karekterlerde genotip çeşidi değişmez. Fenotip çeşidi (3) genotip çeşidine eşit (3) olur.3. Çok Genli Kalıtımİnsanlara ait, boy uzunluğu, vücut iriliği, zekilik, deri rengi; hayvanlarda süt verimi, yumurta verimi, meyvelerde büyüklük, tavuklarda ibik şekli gibi birçok karakter bir’den fazla alel gen çifti ile aktarılır. İnsanda deri rengi 2 ayrı gen çiftiyle kalıtılır.Tam bir zenci AABB genotipindedir. Tam bir beyaz ise aabb’dir. Her ikisi çaprazlandığında AaBb genotipli F1 melez olacaktır. F2 de ise tam siyah zenciden beyaza doğru geniş bir açılıma rastlanır.4. Ayrılmama OlayıMayoz bölünme ile gametler meydana gelirken, bölünmenin I. anafaz safhasında homolog kromozomlar, II. anafaz da ise kardeş kromatidler birbirlerinden ayrılamayarak aynı hücreye gidebilirler.Sonuçta kromozom sayısı bir fazla ve bir eksik gametler meydana gelir. Bu anormal gametlerin normal gametlerle döllenmesiyle ise (2n + 1) ve (2n - 1) kromozomlu bireyler meydana gelir.5. Kontrol ÇaprazlamasıBaskın fenotipteki bir bireyin, heterozigot mu, yoksa homozigot mu olduğunu anlamak için yapılır. Bunun için, baskın birey, fenotipine bakıldığında genotipi tahmin edilebilen bireyle (genellikle çekinikle) çaprazlanır. Oluşan bütün bireyler baskın ise, incelenen canlı homozigottur. Ancak çekinik bireyler de oluşursa incelenen canlı heterozigottur.

http://www.biyologlar.com/kan-gruplari-ve-degisik-kalitim-bicimleri-2

Araştırmacılar Yetişkin İnsanlarda Boy Uzunluğunu Etkileyen Yeni Genetik Varyasyonlar Buldu

Araştırmacılar Yetişkin İnsanlarda Boy Uzunluğunu Etkileyen Yeni Genetik Varyasyonlar Buldu

Boy uzunluğunu etkileyen yüzlerce DNA değişimleri zaten tanımlanmıştır ama bu alışılmış DNA değişimleri boy uzunluğunu genellikle 1 mm’den az etkiler. Resim kaynağı: Popular Science Monthly, D. Appleton ve Company, 1887.

http://www.biyologlar.com/arastirmacilar-yetiskin-insanlarda-boy-uzunlugunu-etkileyen-yeni-genetik-varyasyonlar-buldu

Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi

Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi

Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi restriksiyon endonükleazların çift iplikli DNA’yı spesifik tanıma bölgelerinden kesmesi temeline dayanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/restriction-fragment-length-polymorphism-rflp-analizi

Ökaryotik Kromatinin Fonksiyonu

Ökaryotik Kromatinin Fonksiyonu

Vücudunda belirgin bulan genetik özellikler uzak atalarınızdan miras alınmıştır; milyonlarca yıl geriye uzanan kesintisiz bir nesil kuşağından gelmektedir.

http://www.biyologlar.com/okaryotik-kromatinin-fonksiyonu

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Veritabanı ve Veritabanları

Biyoinformatiğe yeni başlayanlar veya kendini geliştirmek isteyenler genelde genom veya proteom veritabanlarıyla başlarlar; biz de eğitimlerimizde bu yolu izliyoruz ve bu kaynakları bir araya getiren veritabanları veritabanlarından sonlarda bahsediyoruz. Ancak bir süredir bunun çok da etkin olmadığını farketmeye başladım. Temel sıkıntı, bu yaklaşımla birçok veritabanına aynı anda bakmak pek de pratik olmadığı için her bir veritabanının güçlü ve zayıf yönlerini anlamak mümkün olmuyor. Yani bu şuna benziyor; bir çamaşır makinası almak istiyorsunuz ancak her bir markayı ayrı ayrı gezdiğinizde kafanız karışıyor ve hızlı bir kıyaslama imkanı bulamıyorsunuz; bir teknoloji mağazasında aynı markaları bir arada gördüğünüzde ise karar verme süreciniz kolaylaşıyor. GeneCards'la başlayalım. Kısaca şunu yapıyor GeneCards; her bir gen için birçok veritabanındaki veriyi otomatik olarak toplayıp aynı sayfada sınıflandırarak gösteriyor. Bunu hatırlar mısınız bilmiyorum ama, eskiden (daha bilgisayarlar piyasada yokken) kütüphanelerde dizin kartlarından oluşan bir sistem vardı. Bir kitap hakkındaki tanımlayıcı her bilgi ve bazen de kısa bir özet bir kart üzerinde sunulurdu ve bu kartlar alfabetik olarak dizilip dar uzun çekmecelerde muhafaza edilirdi [geçmişten bahsettiğim için kelime seçimlerim bile değişti, korunmak yerine muhafaza'ya geçtim. Kolay kolay karşılaşamayacağınız veya bir başkasının yönlendirmesi olmadan keşfedemeyeceğiniz birçok kıymetli veritabanı GeneCards'da yer alıyor. Örneğin MDM2 üzerinden gidelim [Lisans'ta ilk ciddi raporumu bu gen için hazırlamıştım, neden seçtiğimi bilmiyorum, ismi hoşuma gitmişti sanırım]. GeneCards'ta bu geni aradığınızda bu genin kelime olarak bir şekilde ilişkilendirilebileceği birçok seçenek karşınıza çıkıyor, ardından genin kendisine tıklayıp devam edebiliyorsunuz. En önemli kısım, "Jump to Section" menüsünde yer alan ve web sayfasında da kutularla ayrılan başlıklar. Her bir başlığın altında, akademik olarak güvenilir ve referans kabul edilen veritabanlarının isimleri ve buralardan elde edilen verileri buluyorsunuz. Bir gen veya protein hakkında araştırma veya ödev yapıyorsanız, bu konuda bulabileceğiniz ve mutlaka başvurmanız gereken neredeyse tüm kaynaklar burada, tek bir sayfada. GeneCards'ı bir kez keşfedince vaz geçemeyeceksiniz. GeneCards hakkında ufak bir konudan daha bahsetmek istiyorum. Güneş tutulmasının ülkemizden çok iyi gözlenebildiği bir sene (galiba 2006'da) Antalya'da ICGEB etkinliğinde bu servisi kuran ve yürüten kişi ile tanışmıştım. 5 tam zamanlı, bir o kadar da yarı zamanlı çalışandan oluşan bir ekipten bahsetmişti; büyük kısmı öğrenciydi diye hatırlıyorum. O zaman içimden geçirmiştim, böyle bir şeyi neden biz yapamayalım diye. Ancak bizdeki kritik kütle o zaman daha oluşmamıştı, bir türlü de oluşamadı nedense. Bir diğer kritik veritabanları veritabanı ise Pathguide. Toronto'dan Gary Bader'in [BIND veritabanını hayata geçiren zât-ı muhterem] meydana getirdiği bu kaynak o kadar değerli ki, nasıl ifade etmek lazım bilemedim. Buradaki temel fayda şu: piyasadaki birçok yolak [pathway] veritabanı veya bu bilgiyle ilişkili veritabanları teker teker taranmış ve bazı özellikleri özetlenmiş. Yani yaptığınız araştırma yolak bilgisini veya sistem yaklaşımını içeriyorsa, kesinlikle başvurmanız gereken bir kaynak; hayatınızı çok kolaylaştıracak. Lisans yaz stajımda yer aldığım laboratuvar Bader ve ekibiyle ortak işler yapıyordu ve ben de tanışma ve birlikte çalışma şansına sahip olmuştum. Türkiye'den ve Bilkent'ten geldiğimi öğrenmiş ve öğrenir öğrenmez benim yanıma gelmişti, ve hemen PATIKA'yı sormuştu. PATIKA bizde çok bilinmez ancak yurtdışındaki etkisi hakikaten çok büyük. Son olarak bir eksiklikten bahsetmek istiyorum. Kaynaklarımızın neredeyse tamamı metin tabanlı, ancak biz insanlar metin yerine şekilleri algılamakta daha uzmanlaşmış durumdayız. Bu nedenle, verilerin -nasıl olacağını tam olarak kestiremiyorum ama- şekillerle temsil edilebileceği bir yaklaşıma ihtiyacımız var; büyük ihtimalle bunu keşfedebildiğimiz zaman bazı şeyler çok daha hızlanacak. Cytoscape bu bağlamda sahip olduğu eklentiler [plug-ins] ve Google Chart entegrasyonu ile büyük bir potansiyele sahip. Yapılacak ve yapılabilecek çok şey var. biyoinformatiktr.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/veritabani-ve-veritabanlari

Kambriyen Öncesi

"Kambriyen öncesi" yeryüzünün oluşumundan Kambriyene kadar geçen dört milyar yıllık zaman dilimidir. Yeryüzü tarihinin 7/8'lik bölümü, Kambriyen öncesinde geçer. Dünyanın yüzeyinin soğuyup, katılaşması, kıtasal levhaların, atmosferin ve okyanusların oluşması. Yaşamın jeobiyokimyasal süreçler sonucu ortaya çıkması, bakterilerin evrimi, atmosferin oksijence zenginleşmesi, ökaryotların evrimi ve ilk hayvanların ortaya çıkması hep Kambriyen öncesinde gerçekleşir. Ne var ki Kambriyen öncesine ait bilgileriniz son derece sınırlı ve tartışmalı. Yeryüzünde bilinen en eski kayaçlar 3.8 milyar yıl öncesine ait. Bu zamandan önceki kayaçlar jeolojik olaylar sırasında aşınarak ya da yeniden magmaya karışarak yok olmuş. Dünyanın 4,5 milyar yıl olarak biçilen yaşı, jeolojik etkinliğin olmadığı Ay'dan getirilen taşların ve yeryüzüne düşen meteorlar üzerinde yapılan çalışmalarla bulunmuştur. Dünyanın ilk oluşumu sırasında (Hadeyan) ilk atmosfer ve okyanuslar oluşmuştur. Bu dönemde yeryuvarı çok sayıda meteor düşmesine hedef olmaktaydı ve volkanik etkinlik çok yüksekti. Dünyamız, volkanların püskürttüğü metan, amonyak, su buharı, hidrojen sülfür, karbon mono ve dioksit, azot, fosfor ve kükürt gibi gazlardan oluşan ilkel ve bugünkü canlılar için zehirli bir atmosferle çevriliydi. Henüz ozon tabakası oluşmadığından güneşin mor ötesi ışınları yeryüzüne kolaylıkla ulaşıyordu. Maddelerin yüksek enerji altında sentezlenmesi sonucu yeni moleküller oluştu ve okyanusların korunaklı yerlerinde birikti. Bu şekilde başlayan ve uzun süre devam eden kimyasal evrim süreci ile moleküllerden bir kısmı değişime uğradı ve canlılığın temel maddesi olan DNA ve RNA molekülleri haline geldi. Daha sonraki dönem (Arkeyan) Biyolojik evrimin başlangıcı kabul edilmekte ve ilkel oksijensiz yaşamın ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Bu devirdeki ilk okyanuslarda oksijen yoktu. Daha önceki devirde oluşan DNA molekülleri, canlılığın çeşitlenmesinde "protein sentezinin denetlenmesi" gibi önemli bir rol üstlendi. Böylelikle, yaklaşık 3-4 milyar yıl önce "bir gen + bir enzim" şeklinde ya da 1989 ‘da Sidney Altman ve Thomas Cech tarafından keşfedilen RNA’dan yapılmış enzim (Ribozim) benzeri bir molekülün oluştuğu ve bunlarında kendi eşitini yapabilen ilk canlı moleküller meydana geldiği öne sürülmüştür. Bu ilk hücreydi ve biyolojik evrim süreci başlamış oluyordu. Oksijensiz solunum yapabilen ilk canlılar (protobiyota) çevrelerinde birikmiş besin maddelerini kullanarak kendi enerjilerini ürettiler. İlkel hücrelerin çekirdekleri, hücre zarları ve özelleşmiş aygıtları (organelleri) yoktu. Hücre proteinden yapılmış bir zar ile çevriliydi ve içinde genetik kodun bulunduğu DNA zinciri (kromozom) yer alıyordu. Prokaryotik bakteriler adı verilen bu canlılar, yaklaşık 3.3 milyar yıl önce güneş enerjisini kullanarak "fotosentez yapma" özelliği kazandılar. Fotosentez yapabilen yeni tip bakteriler (siyanobakteriler), o zamana kadar oksijensiz olan okyanuslara oksijen aktarmaya başladılar. Kambriyen öncesi dönenim son zamanlarında (Proterozoyik) kompleks çok hücreliler ortaya çıkmıştır. Bunun dışında oksijenli atmosfer oluşmuş, bakteriler yaygınlaşmış,çekirdekli hücreler (ökaryotların) gelişmiş ve nihayetinde çok hücreli bir fauna (edikara faunası= yaklaşık 700 milyon önce ortaya çıkan hayvan faunası) oluşmuştur. Dünyanın ilk oluşumu sırasında dünya coğrafyasına daha çok denizler denizler ve ufak kara parçaları egemendi. Ancak, yaklaşık 3.5 - 3 milyar yıl önce bu levhacıklar konveksiyon akımları nedeniyle süratle çarpışarak birbirine eklendi ve yeryuvarının ilk kıtaları oluşmaya başladı. Proterozoyik sırasında devam eden kıtasal hareketlerle dev boyutlu kıta "Rodinia" oluşmuştur.

http://www.biyologlar.com/kambriyen-oncesi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0