Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 417 kayıt bulundu.

BİYOLOJİK TÜR KAVRAMININ UYGULANMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

Biyolojik tür kavramının doğal taksonlara uygulanmasında bazı zorlukların ortaya çıkması gerçegi bu kavramın geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bu durum Simpson (1961: 150) ve Mayr (1963: 21-22) tarafından gösterilmiştir. Genel olarak kabul edilen pek çok kavram belli durumlar veya spesifik örneklere uygulandığında benzer zorluklara sebep olmuşlardır. Örneğin bir ağaç kavramı yayılan juniperler, cüce söğütler, dev kaktüsler ve strangler fig’lerin mevcudiyetiyle geçersiz kılınmamıştır. Bir kavram ve onun özel bir duruma uygulanması arasında net bir ayrım yapılmalıdır. Biyolojik tür kavramının uygulanmasındaki daha ciddi problemler yetersiz bilgi, tek ebeveynli üreme ve evrimsel olarak orta durumluluk durumlarından kaynaklanmaktadır. Yetersiz Bilgi Bireysel varyasyonlar bütün çeşitleriyle belli bir morfotipin ayrı bir tür mü ya da değişken bir populasyon içinde sadece bir fenon mu olduğu hakkında şüphelere yol açar. Eşeysel dimorfizm, yaş farklılıkları, polimorfizm ve diğer varyasyon tipleri bir tabiat tarihi çalışması veya populasyon analizleri sırasında bireysel varyasyonlar olarak ortaya konulabilir. Normal olarak korunmuş örneklerle çalışan neontologlar da fenonları (morfotipler) tür olarak vermek zorunda olan paleontologların karşılaştığı aynı problemle karşılaşır. Tek Ebeveynli Üreme Pek çok organizmadaki üreme sistemleri, yeni bir bireyin oluşturulması sürecinde ebeveyn bireyler arasında genetik materyalin zorunlu bir rekombinasyonu prensibine dayanır. Kendini dölleyen hermafroditlik ve diger automixis, partenogenez, gynogenesis ve vejetatif üreme (bölünmüş parçaların gelişimi) tipleri tek ebeveynli üremenin bazı tipleridir. Bu durum aşağı omurgasızlarda nadir değildir, Partenogenez hatta böcekler arasında ve aşağı omurgalılardan sürüngenlere kadar bile vardır. Evrimsel biyolojide belirlendiği gibi, bir populasyon kendi içinde üreyen bir gruptur. Bu tanımlamaya göre eşeysiz bir biyolojik populasyon aksine bir durumdur. Buna rağmen populasyon kelimesi içinde eşeysiz olmanın aksine olmadığı bir kombinasyonu da kapsayan diğer kullanımlara da sahiptir. Kendi içinde üreme hayvanlarda conspesific’liğin en son testi olduğu ve bu kriter sadece eşeyli üreyen populasyonlarda geçerli olduğu için tek ebeveynli üreyen organizma taksonlarında kategorik sıranın belirlenmesi zordur. Taksonomist klonlar, saf hatlar, biotipler ve böyle organizmaların bu şekilde devam eden zincir veya stoklarını nasıl değerlendirecektir ? Bu şekildeki tek ebeveynli soylar zaman zaman agamospecies, binomlar veya paraspecies olarak tanımlanmaktadır. Hangi tanımlama seçilirse seçilsin bu şekildeki mevcudiyetlerin biyolojik türlerin bölümleri olmadığı hatta oldukça farklı olduğu bilinmelidir. Ghiselin (1987) tür teriminin eşeysiz klon gruplarına uygulanmasının uygunluğunu oldukça güzel bir şekilde sorgulamıştır. Özellikle afidler, gal waspları (Cynipidae), Daphnia (Crustacea), rotiferler, digenetik trematodlar gibi bazı hayvan gruplarında eşeyli ve partenogenetik jenerasyonlar arasında düzenli bir dölamaşı görülebilir. Bu gibi durumlarda jenerasyonlardan hiç birisi ayrı bir biyolojik tür statüsü kazanmaz, nomenklatürel tanımda olduğu gibi geçici klonlara bu statü verilmez. Ancak özellikle afidlerde partenogenetik jenerasyonlar bazen tekrar eşeyselliğe dönmekte başarısız olmakta ve partenogenez sürekli hale gelmektedir. Bu jenerasyonlar eşeysel ırklardan konak bitki tercihleri veya renk genleri bakımından farklı hale geldiklerinde bu partenogenetik taksonların farklı türler olarak isimlendirilebileceği önerisinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir. Sürekli olarak tek ebeveynli üreyen hatlar durumunda morfolojik farklılığın derecesi temelinde bunlara tür statüsünün verilmesi geleneklere uygundur. Tek ebeveynli üreyen organizma çeşitleri arasında genellikle iyi belirlenmiş morfolojik kesintiler vardır. Bu kesintiler açık bir şekilde eşeysiz klonlarda görülen çeşitli mutanlar arasında doğal seleksiyonla üretilmiştir. Bu şekildeki kesintilerin mevcudiyeti ve morfolojik farklılıkların miktarının tek ebeveynli üreyen tipler arasında tür sınırlarını çizmek için kullanılması geleneklere uygundur. Eşeysel organizmalarda tür tanımlanması sadece analojiye değil ayrıca diğer benzer gruplardan bir kesintiyle ayrılan her morfolojik grubun kendine ait bir ekolojik nişi işgal etmesine dayanır; yani her grup kendi evrimsel rolünü oynar. Bdelloid rotiferler gibi hepsi zorunlu olarak partenogenezle üreyen gruplarda tanımlanmış biyolojik türler için belli bir biyolojik anlamın delilleri vardır. Tamamen partenogenetik üreyen ve muhtemelen dallanıp ayrılmış olan biparental türlerin bilinmediği, ve içinde iyi biyolojik türler kadar farklı olan bir grup olan örnekler bilinmektedir. Nomenklatürel tanımlama böyle durumlarda maruz görülmüştür. Çeşitli crustaceanlarda (ör. Artemia salina L.) olduğu gibi bir “tür” içinde üreme izolasyonuna sahip çesitli kromozomal tipler bulunduğunda bunları nomenkletürel olarak tanımlamak uygun olabilir. Bunlar geleneksel olarak ırklar olarak tanımlanmasına rağmen üreme bakımından izole olmuş kromozomal populasyonları (mikro) species olarak tanımlamak daha mantıklıdır. Erkek eşeyin bulunmadığı veya fonksiyonsuz olduğu yaklaşık 1000 hayvan türü bilinmektedir. Bu şekildeki komple-dişi türler partenogenezin bu tipi için olan kullanılan özel bir terim olan thelytoky ile ürerler. Mayotik mekanizmalara dayanarak bu gibi türlerde homozigotluk veya heterozigutluğa doğru bir eğilim vardır. Homozigotluk üreten tip nadirdir, ancak birkaç böcek grubuyla sınırlıdır ve zaman zaman normal olarak iki eşeyli üreyen sibling türler bu thelytokous türlerle yan yana bulunmaktadır. Heterozigotluk oluşturan pek çok thelytoky durumunun, türler arası bir hibrit olarak ortaya çıkan bir bireyde partenogenez (thelytoky) için oluşan bir değişiklikten kaynaklandığı ani türleşmenin bir ürünü olarak görülmektedir. Bu kategorideki mevcut türler nispeten yakın zamandaki türleşme olaylarının sonucu olarak görülmektedir, bu kısa zaman taksonomik zorluklar oluşturmak için yeterli bireysel varyasyonları biriktirmek için yeterli zaman sağlayamamıştır. Belirtilen bu durum güney ABD ve Meksika’da bulunan hep-dişi bir kertenkele cinsi olan Cnemidophorus için de geçerlidir. Salamander ve balıklardaki bilinen thelytoky durumları çekirgelerde görülen bir durumda olduğu gibi hibridizasyonun bir sonucudur. Bazı özel durumlarda (ör. Rana esculenta, Poeciliopsis) mayoz boyunca erkek kromozomları yoktur ve ebeveyn türlerden (gynogenesis, veya pseudogamy) birinin erkek tarafından döllenmesi ile gelişen zigotun genotipine erkeklerin katkı sağlamamasına rağmen yumurtanın gelişimini uyarmak için gerekmektedir. Hayvanların iki uzak türü arasındaki hibridizasyon açık şekilde her zaman total sterilite veya eşeysel üremenin bozulmasıyla sonuçlanır. Sikluslu partenogenetik gruplarda bazı türlerde eşeyli üreme sürekli olarak yok olabilir. Bunun konak türdeki bir anahtar ile düzenlendiği durumlarda (bazı afidlerde oldugu gibi) tür statüsü hakkında bazı şüpheler oluşur. Hermafroditler çoğu zaman eşeyli ürer, yani yumurtanın döllenmesi farklı bir bireyin spermatozoası ile yapılır. Ancak bazı türler tamamen kendi kendini döller (automixis). Bu durum Foltz et al. (1982)’ın bazı salyangoz türlerinde buldugu gibi homozigotluğu artırır. Evrimsel Orta Durumluluk Populasyonlar arasındaki üreme ayrılığı olarak belirtildiği gibi tür ancak lokal bir faunanın boyutsuz durumunda komple klasik ayrılıkta mevcuttur. Uzay (enlem ve boylam) ve zaman boyutunda uzanan tür taksonlarından bahsedildiğinde, safha yeni başlayan bir türleşme için oluşturulur. Populasyonlar ayrı türler haline gelme aşamasındaki bu durumlarda bulunabilir. Bu durumdaki populasyonlar ayrı bir türün bazı özelliklerini kazanmış, bazılarını da kazanamamıştır. Ayrılma aşamasının hangi safhasında ayrılan populasyonlar bir tür olarak adlandırılır? Morfolojik ayrılığın kazanılması üreme izolasyonunun kazanılmasıyla yakından ilişkili değilse bir karar vermek özellikle zordur. Bir taksonomistin karsılaştığı ve evrimsel olarak orta durumlu olmaktan kaynaklanan çesitli zorluklar aşagıdaki gibi özetlenebilir. 1- Üreme izolasyonun eşdeger morfolojik değişim olmadan kazanılması: Morfolojik farklılığı olmayan (veya çok az olan), ancak üreme bakımından izole olmuş türler sibling türler olarak adlandırılır. 2- Üreme izolasyonu olmaksızın güçlü morfolojik farklılıkların kazanılması: Bazı hayvan ve bitki cinsleri temas kurdukları bölgelerde tesadüfi olarak kendi arasında üreyen ancak morfolojik olarak oldukça farklı populasyonlara sahiptir. Böyle durumlarda morfolojik olarak farklı her populasyonun tipolojik bir çözüm olarak ayrı türler olarak tanımlanması açıkça uygun değildir. Bunun tersi olarak iki türü arasındaki üreme izolasyonun ara sıra bozulduğu cinsler vardır. Böyle türleri conspesific olarak değerlendirmek zıt ekstremlere götürebilir. Morfolojik farklılık ve üreme izolasyonun aynı zamana rastlamadığı durumlarda genelleştirilmiş bir çözüm yoktur. Burada bir uzmana tek öneri türler biyolojik olarak anlamlı doğal mevcudiyetler oluşturduğu bir durumda türleri sınırlandırmasıdır. 3- İzolasyon mekanizmalarının ara sıra bozulması (hibridizasyon): İyi türler arasında bile üreme izolasyonu ara sıra bozulabilir. Bu durum çoğunlukla sadece steril veya düşük yaşama şansına sahip tesadüfi hibritlerin üretilmesine yol açar ve taksonomik bir probleme yol açmaz. Daha nadir olarak izolasyonun tamamen lokal bir bozulması söz konusudur ve bu durum geniş ölçüde hibrit swarmların ve az çok tamamıyla introgression üretilmesiyle sonuçlanır. Hibrit bireyler, hibrit yapıları keşfedilmeden önce bazen tür olarak tanımlanırlar. Bu isimler, hibrit durumları belirlenince geçerliliklerini yitirir. Sadece populasyonlar taksonlar olarak tanınır ve hibritler populasyon degildir. Bütün populasyonların bir hibridizasyonun sonucunda oluştuğu durumlar taksonomik olarak oldukça zordur. Orijinleri hibridizasyona dayanan çeşitli doğal populasyon tipleri bilinmektedir. a- Hibrit swarmlar: Belli türlerde pek çok simpatrik alanda devam ettirilen üreme izolasyonu lokal olarak bozulabilir, bu durum lokalize olmuş hibrit swarmların üretilmesiyle sonuçlanır. Böyle durumlarda ebeveyn türlerin tür statülerinin korunması önerilir. Meksika’da yasayan Pipilo erythrophthalmus ve P. occi türleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Üreme izolasyonunun bu şekilde lokal bir bozulmasından kaynaklanan hibrit populasyonlara her hangi bir taksonomik tanımlama verilmemiştir. Sadece olabilecek bir istisnada üreme izolasyonu öyle bütün bir şekilde kırılabilir ki iki ebeveyn tür tek bir tür halinde birleşebilir. Taksonomik literatür bu durumu yorumlayan çok sayıda durum içerir, ancak bu durumu eksiksiz bir şekilde ortaya koyan tek bir analiz yoktur. b- Hibridizasyonla olusturulan partenogenetik türler: A ebeveyn türünden 1 kromozom takımı ve B ebeveyn tününden 1 kromozom takımına sahip bir bireyin üretilmesiyle sonuçlanan hibridizasyon, kromozom setinin allotetraploidi şeklinde tam olarak ikiye katlanmasına yol açar. Bitkilerde böyle bireyler derhal kendi kendini dölleyen hatta çapraz dölleme yapan allotetraploid bir tür oluşturur. Hayvanlarda çapraz döllenmenin olması neredeyse tamamen zorunludur, yeni bir allotetraploid ancak partenogeneze yol açarak kendini devam ettirebilir (thelytoky). Bu şekildeki hibrit türler genellikle morfolojik olarak iyi bir şekilde karakterize edilirler ve bunların orijin tarzı keşfedildikten sonra bile genellikle geçerli türler olarak tanımlanırlar. Daha kompleks durumlar kısmi partenogenezde ortaya çıkar; oligoketler, planarialar, buğday bitleri, güveler (Solenobia), diğer böcekler, bitler ve kabuklularda görüldüğü gibi bazen triploidi veya daha yüksek poliploidi ile kombine olur. Burada tek bir “türde” iki eşeyli diploidler, thelytokous diploidler ve thelytokous poliploid “ırklar” bulunabilir. Bu ırkların morfolojik olarak ayrılamamakla birlikte üreme bakımından izole olmuşlardır. Bu thelytokous ırklardan çoğu hibridizasyonun ürünüymüş gibi görünmezler. 4- Semispecies ve allospecies: Coğrafik izolatlar zaman zaman tür ve alttür arasındaki bir ara statüdedir. Bazı kriterler tabanında bunlar tür olarak değerlendirilebilir; diğer kriterler temelinde ise değerlendirilemez. Taksonomist tarafından bu şekildeki şüpheli populasyonların yakın olarak ilişkili oldukları türün alttürü olarak değerlendirilmesi genellikle daha uygundur. Diger bazı durumlarda böyle izolatlar açıkça tür seviyesine ulaşır ancak bir üsttürün üyeleri olarak kalırlar. Böyle populasyonlar allospecies olarak dizayn edilebilir. Dairesel çakışmalar ve sınır boyu çakışması durumları evrimsel olarak orta durumluluğun diğer örnekleridir. Sonuçlanan taksonların sıralanması metoduna, evrimsel olarak orta durumluluğun derecesi ve uygunluğu temelinde durumdan duruma karar verilmelidir. Tür ve alttür arasındaki taksonlar genellikle semispecies olarak nitelenir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-tur-kavraminin-uygulanmasindaki-guclukler

TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI

BİYOLOG MESLEĞİ, GÖREV ALANLARI, BİYOLOGLARIN YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE BİYOLOG ODALARI VE TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI Genel Gerekçe Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 135 inci maddesinin verdiği hak ve teşvikten yola çıkarak, Biyologların görev alanları, yetki ve sorumlulukları ile Türkiye Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliği kanunlarının teklif edilmesi kararlaştırılmıştır. 1933 Üniversite reformu ile ilk defa İstanbul Üniversitesinde nebatat ve hayvanat kürsüsü olarak öğretime başlayan Biyoloji bölümleri ilk mezunlarını 1937de vermiştir. 68 yıldır kadrosu olan ama yetki ve sorumluluğu belli olmayan Biyologların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi için bu kanun tasarısı hazırlanmıştır. Biyoloji biliminin eğitimini alarak Biyolog unvanını kullanmaya hak kazanmış kişilerin; tüm bilimsel, hukuki ve çalışma alanlarındaki görev ve sorumluluklarını belirlemek, mesleki özlük haklarını korumak ve mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu kanun teklifinin temel gerekçesini oluşturmaktadır. Biyoloji, canlı sistemlerin bilimidir. Biyologlar ise; canlılarla ilgili araştırma, (deney, gözlem, koleksiyon, istatistik, koruma, kontrol, inceleme, test, tanı ve değerlendirme) yapar. Canlıların gelişimi, evrimi, kalıtımı, fizyolojisi, ekolojisi, korunması, tanı ve sınıflandırılması, davranışlarını ve özelliklere etki eden faktörlerin neden ve sonuç ilişkilerini araştırır, tanımlar. Aynı zamanda Biyolog, Biyoloji yada Biyolojinin özelleşmiş alt dallarında laboratuar ve arazi çalışmaları yapar. Bu çalışmalarla ilgili yetki ve sorumlulukları taşır. Çalışmalarını yaparken çeşitli biyolojik, matematiksel, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, uygun araç ve gereçlerden yararlanır. Çalışma sonuçları çevre, sağlık, üretim, eğitim, teknoloji ve ekonomi gibi yaşamsal alanlarda uygulanır. Ülkemiz iklim koşulları, coğrafi konumu ve jeomorfolojik yapısı nedeniyle çok zengin ve kendisine özgü bir Biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Avrupa'nın sahip olduğu tür sayısına yakın bir flora (bitkiler) ve fauna (hayvanlar) zenginliğine sahip ülkemizin bu biyolojik zenginliğinin korunması konularında dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alması Biyologların bu tür çalışmalara etkin bir biçimde katılmasıyla mümkün olacaktır. Ülkemiz Biyolojik zenginliklerinin belirlenmesi, korunması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından değerlendirilmiş 1996 yılında 96/8857 karar sayısı ile Milletlerarası Biyolojik Çeşitlilik sözleşmesi kabul edilerek Biyolojik çeşitlilik daha da önem kazanmıştır Biyolojik zenginliklerle, kalkınma arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Zira tüm ekonomik faaliyetler temelde doğal kaynaklara dayanmaktadır. Bu da biyolojik sistemlerin etkin bir biçimde araştırılması ve anlaşılmasına bağlıdır. Canlı doğal kaynaklarımızı akılcı bir biçimde değerlendirerek kendilerini yenileme, kapasitelerini yitirmeden gelecek kuşaklara aktarabilmek için Biyologlara ihtiyaç vardır ve her zaman olacaktır. Biyologlar,çevre, eğitim, tarım,orman,tıp, sağlık ve ekonomi gibi hayati konularda ülkemizde önemli sorumluluklar yüklenerek hizmet vermektedirler. Bu yüzyılın Biyoloji çağı olacağı göz önüne alınarak Biyologların görev, yetki ve sorumlulukları ile Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliği Kanun tasarısı hazırlanmıştır. Ulusal Programda Biyologların yeri; Ülkemizin hazırladığı AB'ye uyum için ulusal programda kısa ve orta vadede yer alan beşeri tıbbi ürünler ve gıdaların piyasa kontrolü başlığı altında yer alan uyum yasalarının hazırlanmasında ve uygulanmasında biyologların rolü kaçınılmaz olacaktır. Bilindiği gibi 560 sayılı KHK r0; Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmelikr1; te ülke mevzuatında yer almayan hususlarda Uluslar arası mevzuata uyumlu işlem yapılacağı belirtilmektedir. Bu mevzuatın içeriğini bilen ve yorumunu yapabilecek kabiliyetteki biyologların varlığı ülkemiz için bir avantajdır. AB için hazırlanan Ulusal Programda Beşeri Tıbbı Ürünler başlığı içerisinde yer alan biyolojik ürünlerin İyi Üretim Uygulamaları (GMP) na göre üretilmesi, etkili ve güvenli sunumu için yasal olarak görev ve sorumluluklarının belirlenmesi zorunlu olan biyologlarının katkısı büyük olacaktır. Ayrıca tıbbi cihazlar konusunda AB ülkelerinde eğitim almasını önerdiğimiz teknik personel içerisinde mesleki yatkınlıklarından dolayı biyologların olması ülkemiz lehine bir durum olacaktır. Ulusal Programda bitkisel ürünler başlığı altında; transgenik bitkilere ilişkin düzenlemelerde, arıcılığın geliştirilmesi maksadıyla flora çeşitleri, flora mevsimi ve kapasitelerinin haritalandırılması ve de arıcılık Araştırma Enstitülerinin tüm ülkeye etkin bir şekilde hizmet vermesinin sağlanacağı ifade edilmektedir. Genetik, entomoloji, bitki anatomisi,patolojisi ve fizyolojisi konularında yeterli eğitim almış biyologların bu gelişmelere sağlayacağı katkı yadsınamaz düzeyde olacaktır. Aynı zamanda yerli hayvan gen kaynaklarının korunacağı ve bu maksatla Hayvan Gen Bankasının kurulacağı ifade edilmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bitki ve hayvan gen bankalarının kurulması biyologların işbirliği ile sağlanacaktır. Ormancılık alanında;yaklaşık yarısı verimli durumda olan 20,7 milyon hektarlık ormanlık alanın 1,8'i biyolojik çeşitlilik olmak üzere yüzde 17,5'i korunan alanlar Olarak değerlendirilmektedir. Ormanların ekosistem yaklaşım dahilinde, devamlılık, çok amaçlı yararlanma, biyolojik çeşitlilik ile su ve yaban hayatının korunması doğrultusunda; eko turizm, verimlilik, kirlenme, yangın-böcek-heyelan-kar-çığ-sel-don ve kuraklık gerçekleri ile ergonomik faktörler dikkate alınarak işletilmesi, korunması ve geliştirilmesi için biyologların görev ve sorumluluklarına ihtiyaç duyulacağı açık bir gerçektir. Ayrıca korunan alanlar ve nesli tehlikede olan yaban hayatı ile bitki türleri dikkate alınarak yeniden incelenmelidir. Yeşil ve yaşanabilir bir çevre yaratma konusunda gerekli toplumsal iradenin oluşturulması amacına katkı sağlayacak olan Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliğine ait yasa Tasarısının desteklenmesi AB uyum sürecinde olan ülkemiz için bir avantaj olacaktır. AB ülkelerinin üçüncü ülkelerle olan ticaretlerinde Bitki Sağlığı Sertifikası geçerlidir. Üye uygulaması mevcut değildir. Bu uygulamanın yürürlüğe konabilmesi için bitki anatomisi,fizyolojisi, morfolojisi,taksonomi ve sistematiği konusunda birikimi ve terminoloji yatkınlığı olan ülkemiz biyologlarının değerlendirilmesi esas olmalıdır. AB ülkeleri ile Ortak Balıkçılık Politikasının Belirlenmesinde; etkin bir koruma ve kontrol sisteminin oluşturulması ile denizlerdeki ve iç sulardaki doğal ortamın korunması, kontrolü, ve geliştirilmesini sağlamak, kaynakların rasyonel kullanımı ile ilgili tedbirleri almak gerekecektir. Yetiştiricilikle; yapılan üretimin çevre, turizm, ulaştırma ve diğer ilgili sektörlerle etkileşimi dikkate alarak geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya önem vermek gerekecektir. Ayrıca gerekli altyapı tamamlandıktan sonra açık deniz balıkçılığına geçmek gerekecektir. Ülke sularının ekolojik ve limnolojik özellikleri belirlenecek, ortama en uygun ve ekonomik değeri yüksek türlerin yetiştirilmesi için balıklandırma faaliyetlerine geçilerek teknik ve hijyenik şartların sağlanması gerekecektir. Yetiştiricilikten elde edilecek deniz ürünlerinin yaklaşık yüzde 80r17;inin AB ülkelerine ihraç edileceği planlanırken, bu çalışmalar içerisinde aktif olarak yer alan biyologlarla ilgili Oda ve Birlik yasasının kabul edilmesi ülkemiz biyologlarının bu çalışmalara arzu edilen katkıyı sağlayacağı anlamını taşır. Ülkemizin farklı ekolojik karakterdeki ekosistem mozaiği, binlerce hayvan ve bitki türü ile bunların ırk ve populasyonlarının barınmasına imkan sağlamıştır. Ülkemizde üç bine yakın endemik olmak üzere dokuz binin üzerinde bitki türü tespit edilmiştir. Hayvan türlerinin ise seksen bin olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemiz aynı zamanda yeryüzünün en önemli gen merkezlerindendir. Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğinin hazırlayacağı ve hazırlanacak olan koruma projelerine katılması ve giderek karar süreçlerinde etkili olması; Türkiye'nin AB' ye uyum sürecinde, uluslar arası ilişkilerin güçlenmesinde Doğa Koruma konusunda avantajlı duruma gelmesine katkı sağlayacaktır. Ulusal Politikamızın belirlenmesinde; yukarıda sözü edilen tüm konu ve kavramlara sahip çıkabilecek, onları zenginleştirecek, takipçisi olabilecek nitelikteki insan gücü olan biyologlara ve onların meslek birliği olan Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğir17;ne şiddetle ihtiyaç duyulacağı göz önüne alınmalıdır. Uluslar arası sözleşmeler ve Biyologlar; Dünyada, biyolojik çeşitlilikle ilgili uluslararası sözleşmelerde fauna ve flora ile birlikte doğal kaynakların yönetimi ve yok edilişinin durdurulması çalışmalarında daha çok biyologlar sorumluluk almaktadır. Avrupa'nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi olarak bilinen Bern Sözleşmesi ile ilgili olarak fauna ve floranın korunarak gelecek nesillere aktarılması konularında; CITES Sözleşmesi olarak bilinen "nesli tehlikede olan yabani hayvan ve bitki türlerinin uluslararası ticaretine ilişkin sözleşme" gereği yabani türler ya da onların derileri ve trofelerinin ihracatı, transit ve ithalatı ile ilgili konularda; Sulak Alanlar Sözleşmesi olarak ifade edilen Ramsar Sözleşmesi ile sulak alan ekosistemlerindeki bitki ve hayvan toplulukları ve su kuşlarının biyolojisi, ekolojisi ve yayılışı konularında; Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde biyolojik çeşitliliğin korunmasında, biyolojik kaynaklardan özellikle genetik çeşitlilikten sağlanan faydanın eşit ve adil paylaşımı konularında biyologlar görev almak zorundadır. Birleşmiş Milletlerin kuraklık ve çölleşmeye maruz ülkeler kapsamına aldığı Türkiye'de de çölleşme ile mücadelede asıl görev alması gereken biyologlardır. Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ile biyolojik çeşitlilik, transgenik canlılar, gen transferi ile ilgili konularda ve bu kapsamda taraf olacağımız diğer sözleşmelerin kapsamında olan alanlarda biyologların doğrudan görev, sorumluluk ve yetki almaları ulusal çıkarlar açısından çok önemlidir. Biyologların Şikayet ve İstekleri Türkiye'de biyologların çalışma yerlerinde konumları ile ilgili karşılaştıkları güçlükler son yıllarda aşılmaz hale gelmiştir. Bugün bu sorunlar biyologlarla ilgili gündemin ana konusunu teşkil etmektedir. Biyologların çalıştıkları sahalarda görev, sorumluluk ve yetkileri ile ilgili bir mevzuat yoktur. Ülkemizin doğal kaynaklarının korunmasında, temel tıpla ilgili uygulamalarda, ormancılık ve tarımla ilgili konularda doğrudan görev almaları gerekirken bu görevlerdeki biyologlara, araştırma, koordinasyon, inceleme, planlama, proje ve analiz aşamalarında bilfiil sorumluluk aldıkları halde yetki verilmemektedir. olarak çalışmaktadırlar. Avrupa birliğine tam üyelik aşamasında olan Türkiye'de bu yanlış uygulamalar Avrupa Birliği normlarına ve meslek standartlarına uymamaktadır. Bu nedenlerle demokratik bir ülke olan Türkiye'de biyologların hak ettikleri görev, sorumluluk ve yetkilerin tam olarak belirlenmesi ve bir mevzuat kapsamında görevlendirilmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Düzenleyen karakecili Düzenleme Tarihi: 19/05/2008 Mehmet İPEK Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Gokhan #2 Mesaj Tarihi 18/02/2008 Yönetici Mesaj Sayısı: 211 Katılım Tarihi: 07.02.08 Yasal girişimler 1991 yıllarda çok yoğunlaşmış. İlk yasa tasarısı çok yoğun tartışmalar sonucunda hazırlanmış kitap haline getirilmiş ve TBMM´ne Tınaz Titiz 'in bakanlığı döneminde verilmiştir. Meclis'de yoğun muhalefetle karşılaşılmış Tıp ve Ziraatçıların karşı çıkması ve meclisin tatile girmesi nedeniyle görüşülememiştir. Burada en önemli sorun odalaşmak isteyen meslektaşlarımızın etkin destek vermemeleridir. Bu 2007 yılına kadar böyle devam etti. Oda yasası 1995-1996 yıllarında yeniden güncellenerek TBMM için çalışmalara başlandı. Bu dönemde yasa, komisyonlarda görüşülmeye başlanmış Hükümet adına görüş otuşturmak üzere Sağlık Bakanlığı görevlendirilmiştir. Sağlık Bakanlığında yapılan toplantıya o dönemdeki yönetim ile birlikte Biyologlar Derneği danışmanı olarak üniversiteden hocalarımızda katılmıştır. Sağlık Bakanlığı, Meslek Yasası´nın çıkmasını ancak odalaşmanın karşısında olduğu konusunda bir görüş benimseyerek komisyona göndermiş ve yasanın çıkmasını engellemiştir. 2000 yılında 3. kez güncelenen yasa Osman Durmuş kanalıyla meclise gönderilmiş ama çıkarılamamıştır. 2005 yılında 4. güncellenen yasa tasarısı Kanunlar kararlar dairesine oradan da Salih Kapusuz'a verilmiş. Ne kadar haklı olursanız olun talep edenlerin hem örgütlülükleri hem de güç dengeleri üzerindeki etkinlikleri yasaların çıkması üzerinde çok etkilidir. Kanun yapma yetkisi siyasetin elindedir. Siyasetin zayıf noktası ise oy ve oy potansiyelidir. Eğer güç olamazsak hiç bir hak kazanamayız. Bunun için birlik olmalıyız ve dernek çatısı altında birleşmeliyiz. Şu anda resmi olarak kurulmuş iki dernek bulunmakta. En azından bunlardan her hangi birine üye olmalıyız ki sayı gücümüz olsun. Aksi taktirde değil meslek odası, ekmek yiyeceğimiz iş sahası bile bulamayız. Düzenleyen Gokhan Düzenleme Tarihi: 18/02/2008 BİYOLOGLAR BİRLİĞİ DERNEĞİ Genel Sekreter Gökhan KAVUNCUOĞLU Kaynak: www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyologlar-birligi-kanun-tasarisi

Biyolojinin Önemi

Doğumdan ölüme kadar yasamin her evresinde bilinçli ve saglikli yasama , ekonomik gelismeyi sürekli kilma , çevreyi bozulmadan tutma , üretimin kalitesini ve miktarini artirmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Temel bilim olan biyoloji , canli ve doga ile ilgili her konuyu içine almaktadir , bu bakimdan arastiran düsünen insana sinirsiz sayida çalisma olanagi saglar. Burada basarili olmanin en önemli sirri, düsünerek dogayi izlemektir . Doganin bilinçsiz kullanilmasi , insan ve diger canlilarin yasami için tehlikeli sonuçlar ortaya çikarir . Çevre kirlenmesi , erozyon , madde kaybi , yesil alanlarin azalmasi , hizli nüfûs artisi , plânsiz kentlesme , biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasi bu sorunlarin basinda gelir. Örnegin orta Anadolu'nun çöllesme tehlikesi ile karsi karsiya kalmasi , nehirlerin kirlenmesi , kiyi güzelliklerimizin bozulmasi , dogal kaynaklarimizin iyi kullanilmamasi sonucunda ortaya çikan sorunlardir . Biyoteknoloji alanindaki çalismalarla , atik maddelerin temel yapilarina kadar parçalayabilen mikroorganizmalar kullanilarak daha temiz bir çevrenin yaratilmasi saglanacaktir . Biyoteknolojinin amaci , bir canlinin belirli özelliklerini sifreleyen genetik bilginin bir baska canliya nakledilmesidir . Böylece nakledilen bilginin geregi , ikinci canli tarafindan yerine getirilir . DNA molekülünün yapisi üzerinde yapilan bu degisiklikle amaca yönelik üretim yapilir . Biyoloji ; uygulama alanlarin olan tip , tarim , hayvancilik , ormancilik , endüstri ve diger alanlardaki çalismalar sayesinde , insanlarin gelecege daha umutla bakmalarini saglayan genis bir bilim dali olmustur . Biyoloji ile ilgili bilgilerin eksikligi , ne yazik ki basta çevrenin bozulmasi , önlenmesi mümkün olmayan saglik sorunlarinin ortaya çikmasi , dogal kaynaklarin sürekli ve verimli olarak kullanilmamasi , biyolojik zenginliklerden yeterince yararlanilamama gibi sorunlar dogmustur . Biyoloji ile bireyin kendisini ve çevresini tanimasi , çevresini koruma bilincini kazanmasi hedeflenmistir . Biyoloji bilgisine sahip olmanin bireyin yasamina getirecegi yararlar çevresini tanima , sagligini koruma biyolojik zenginlikleri tanima ve onlardan yararlanma , canlilarin temel yapisini ögrenme olabilir . Çevrenin bozulmasi ve kirlenmesine iliskin bilgi ve bilinci gelistirme , arastirma duygusunu ve kisiligini gelistirme , son gelismeleri tanima ve 21. yüzyila hazirlanma biyolojinin saglayacagi diger yararlarindandir . Biyoloji bilimine yeterli önemin verilmemesi sonucunda ortaya çikan sorunlar sunlardir : Çevrenin bozulmasi ile ilgili sorunlar : Erozyon , sulak alanlarin kurutulmasi , denizlerin ve göllerin kirlenmesi , ormanlarin ve meralarin tahrip edilmesi , Birçok canli türünün ortadan kalkmasiyla biyolojik çesitliligin azalmasi ve doga dengesinin bozulmasi , Canlilarin asiri ve yanlis tüketiminden dolayi , dogal kaynaklarin tahrip edilmesi , gibi sorunlar çevrenin bozulmasina sebep olurlar . Saglikla ilgili sorunlar : Yanlis beslenmeye bagli birçok hastalik , Akraba evliligine bagli anomalilerin artmasi , Kalitsal bozukluklarin zamaninda tanimlanamamasina bagli olarak sagliksiz soylarin ortaya çikmasi ve bunlar gibi birçok sorunlar . Ekonomiyle ilgili sorunlar Dünyanin en önemli kültür bitkilerini ve hayvanlarini barindiran ülkemizde , islah çalismalarinin yapilmamasi ve üretimin gereken sekilde artirilmamasi , ekonomik sorunlardandir . Sosyal yapiyla ilgili sorunlar : Çevre bozulmasina yada yaslanabilir bir çevre olusturulmamasina bagli olarak göçe sürüklenme , Saglikli ve güzel ortamlarda çocuklarin yetistirilmemesine bagli olarak , bedensel ve ruhsal yetersizlikler , sosyal yapiyla ilgili sorunlardir . Biyolojinin Gelecegi Dünyamizin kaynaklari , sürekli çogalan ve tüketimi gittikçe artan ,nsan topluluklarina yeterli olmayacak duruma gelmistir . Denizler , iç sular ve atmosfer kirlenmis , toprak yapisi yer yer yenilenemeyecek kadar bozulmustur . Tüm dünya yasam tehlikesine dogru sürüklenmektedir . Çözüm yolu , bazi yöntemlerle birlikte biyoloji bilimine dayanmaktadir. Önümüzdeki yüzyilin basinda su gelismelerin olmasi beklenmektedir . Insan topluluklarinda kalitsal hastaliklara neden olan genler , döllenme sirasinda saglamlariyla degistirilecek kanser , düsük ve yüksek tansiyon, seker hastaligi , cücelik v.b. hastaliklar önlenebilecekler . Canlilarin ömür uzunlugunu kalitsal olarak denetleyen genler kontrol altina alinarak yada degistirilerek , uzun bir yasam saglanabilecektir . 1996 yilindan bu yana ana karnindaki bir fetusun ne kadar yasayacagi artik tahmin edilebilmektedir . Bir canlida özelligi bir özelligi ortaya çikaran gen yada genler , diger canlilarin kalitsal yapisina eklenerek bazi eksikler bu yolla giderilebildigi gibi fazladan bazi özelliklerinde kazanilmasida saglanacaktir . Örnegin ; C vitamini karacigerde sentezlettirilecegi için vitamin olmaktan çikacaktir . Bitki ve hayvanlarin islahinda olaganüstü atilimlar gerçeklesecek , verim artirilacak bir çok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalarda yaptirilabilecektir . Genlerdeki degisiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çikmasi saglanacaktir . Yenilenme mekanizmasi aydinlatilacagindan kismi doku ve organ yitirilmeleri yerine konulabilecektir . Bugüne kadar doku ve organ nakli tekniginde , doku uyusmazligi nedeniyle basarisizliklar olmustur , ancak bu sorun doku ve organ nakli teknigindeki gelismelerle asilmaktadir . Bunun için simdiden organ bankalarinda çesitli organlar gerektiginde kullanilmak üzere korunmaktadir . Su anda genellikle sperm , kemik , deri ve bazi özel dokular saklanabilmektedir . Yakin gelecekte ise çesitli doku ve organlar , bir bütün olarak yapilari bozulmadan saklanabilceklerdir . Canlilardaki genlerin bütünü kataloglanabilecek , bunlarla ilgili bankalar kurulacak . Ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri genis oranda kullanilacagi için birçok ilacin etkili ve ucuza üretilmesi saglanacaktir . Bütün bunlarin yaninda tehlikeli olabilecek mikroorganizmalari üretmek , dogal yasam görüntüsünü kismen de olsa bozma gibi biyolojik gelismelerin dogurabilecegi sakincalarida vardir.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-onemi

Virüslerin Kesifi

Virüs latince zehir anlamına gelir. Virüsler 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiştir. Robert KOCH, Louis PASTAEUR ve diğer bakteriyologlar , canlılarda görülen birçok hastalıklara bakterilerin sebep olduğunu bulmuşlardır. Fakat bazı hastalıklar onları çok şaşırtıyordu. Çünkü hastalığın meydana geldiği organizmada, bu hastalığa sebep olabilecek bir bakteri bulunamıyordu. Araştırmacıların dikkatini çeken böyle bir hastalığa tütün yaprağında rastlanmıştı. Hasta bitkinin yaprakları , mozayik bir şekilde lekelenip buruştuğu için , bu hastalığa tütün mozaiyik hastalığı adı verilmiştir. Virüsler önceleri bakterilerin salgıladığı bir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak bakterilerin salgıladığıbir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak hastalık yapabileceği gösterildi. Hasta olan tütün bitkisinden çıkarılan özüt, porselen bir filtreden geçirilerek bakteriler tutuldu. Süzülen özüt, sağlıklı tütün bitkisinin yapraklarına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı görüldü. Hollandalı mikrobiyolog M.W. BEIJERINCK hastalığın kısa zamanda bitkinin bütün organlarına yayıldığını tespit etmiştir. Özütte hiç bakteri kalmadığı halde, sağlıklı bitkiyi hastalandıran bu faktöre, BEIJERINCK, “hastalık yapan canlı sıvı” adını vermiştir. 20. yüzyılın başlarında, tütün mozayik virüsünden başka, bitki, insan ve hayvanlarda çeşitli hastalıklar yapan virüsler keşfedilmiştir. Mesela bunlar arasında salatalık, marul ve patateste mozayik hastalığı yapan virüsler sayılabilir. Ayrıca insanlarda sarı humma, çocuk felci, grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gibi hastalıklara sebeb olan virüsler de bilinmektedir. 1930 yılına kadar, virüslerin sebeb olduğu bir çok hastalık tanımlanmasına rağmen, virüslerin yapısı ve özellikleri hakkında fazla bilgi elde edilememiştir. Amerikalı mikrobiyolog Wendell M. STANLEY, 1935 yılında tütün mozayik virüsünü, yaşadığı bitkiden ayırmayı başarmıştır. Bu araştırmacı, saf olarak elde ettiği virüs kitlesini mikroskopta incelediğinde, iğne şeklinde kristaller görmüştür. Daha sonra bu kristallerin nükloproteinler olduğu anlaşılmıştır. Aynı yıllarda STANLEY, izole ettiği tütün mozayik virüsü (TMV) kristallerini elektron mikroskobunda inceleyerek çubuk şeklinde yapılar olduğunu görmüştür. İzole edilmiş tütün mozayik virüsleri cansız gibi görünmesine rağmen, suda biraz bekletilerek tütün yaprağına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmalarla, virüslerin ancak canlı hücrelere üreyebildiği anlaşılmıştır. Virüsler, canlı hücrelerde yaşayan mecburi parazitler olup, içinde yaşadığı hücrenin metabolik mekanizmasını kendi hesabına kullanabilen canlılardır. Gerçekten, bir virüs konukçu hücreye girdikten sonra, kendisi için gerekli proteinleri ve nükleik asitleri üretebilmektedir. Yani virüsler, girdiği hücrelerde, metabolizma makinasının direksiyonunu ele geçirmekte ve onu kendi lehine yönlendirebilmektedir. Virüslerin Özelikleri genom: Bir organizmanın sahip olduğu genleri taşıyan DNA’nın tamamıdır. Her organizmanın kendi genomu vardır. Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya RNA olabilir. Sadece proteinkılıf + DNA dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler. Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma enzimleri yoktur.Hem canlı hem cansız olarak sayılırlar. Virüslerin canlı sayılmasının nedeni cnalı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir. Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni hücre dışında cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır. Bazı virüslerde virüsün bir hücrenin içine girmesini sağlayan enzimlerde buluna bilir.virüsün üremesi için canlı bir hücreye girmesi şarttır. Virüs girdiği hücrenin ATP’sini ,enzimlerini, nükleotitlerini kısaca herşeyini kendi leyhine kullanan tam bir parazittir. Virüs DNA sının içine girdiği bakteri DNA sından baskın olması ve bu bakteriyi kendi hesabına yönetmesi DNA nın yönetici özelliğine en iyi örnektir.bakteri içine girenvirüse bakteriyofaj denir. Virüs bir hayvan hücresine girdiğinde interferon denilen hormon benzeri bir madde salgılar. Bu madde diğer hücrelere vücutta virüs bulunduğunu haber vererek korumayı sağlar. Virüslerin Büyüklüğü ve Şekli Bütün virüsler o kadar küçüktür ki , bunlar ışık mikroskobunda ayrı parçalar halinde görülemezler. Ancak elektron mikroskobunda belirli şekilde görülmektedir. Büyüklükleri genel olarak 15-450 milimikron arasında değişir. Çocuk felci virüsünün elektron mikroskobuyla alınan fotoğrafı, virüs parçacıklarının pinpon topuna benzer minik yuvarlaklar halinde olduğunu göstermiştir. Virüslerin Yapısı Biyologlar virüslerin canlı tabiatının eşiğinde yani en alt basamağında bulunan varlıklar olarak kabul ederler. Çok küçük çok ilksel organizmalardır. Bu bakımdan virüsler hakkındaki bilgilerimiz henüz çok değildir. Biyologlar çok ince ve dikkatli araştırmaları sonucu virüslerin bir nükleit asit RNA öz maddesi ile bunu saran bir protein kılıftan meydana geldiğini bulmuşlardır. Öz madde virüsün çeşidine göre bir RNA veya DNA olabilir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer, onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere Bakteriyofaj (bakteri yiyen virüs) denir. Bakteriyofajlar bakterileri yiyerek yaşarlar. Bakterilerin içinde ürer ve en sonunda içinde yaşadıkları hücreleri yok ederler. İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan virüslerin çoğu da, etrafı protein kılıf ile çevrili DNA ipliğinden başka bir şey değildir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer ve onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere bakteriyofaj veya kısaca faj (faj virüsleri) denir. Faj bakteri yiyen anlamına gelir. Virüslerin Yaşama Şekilleri Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır Virüslerin Üremesi Virüsün canlılığını sürdürmek için bulunduğu canlıya konak canlı adı verilir. Virüs konak canlıya girdiğinde konak canlının DNA sı virüsün hesabına çalışmaya başlar. Yani virüs girdiği canlıyı yönetimi altına alır. Artık konak canlı kendi eşlenmesi yerine virüsün yönetici maddesini eşler. Ribozomlarıyla virüsün proteinlerini sentezler. Konak canlıda sayısı hızla artar. Konak canlının hücre zarı parçalanarak virüsler açığa çıkar. Kendilerine yeni konak canlı ararlar. Eğer canlı bir hücre yoksa kristaller meydana getirirler. Devamlı üreyen virüslere Litik Virüs denir.bazı hallerde virüs girdiği konak canlıya zarar vermeden kalabilir. Virüsün yönetici maddesi konak canlının yönetici maddesine yapışırsa konak canlı virüsün yönetimine girmez. Konak canlının yönetici maddesinin bir parçası haline gelebilir. Virüs çoğalamadığı içinde konak canlıya zarar veremeyecektir. Böyle virüslere Lizogenik Virüs denir. Virüsler bitkilerde ve hayvanlarda hastalık meydana getirirler. Ancak bu zarar girdikleri bitki veya hayvan hücresinde yönetimi ele geçirirlerse mümkündür. Virüslerin nükleik asitlerindemutasyonlar meydana gelebilir. Biyolojik açıdan eniyi incelenen virüsler “Bakteriyofaj”lardır. Bunlara bakteri yiyen virüslerde denilebilir. Birde kuyrukları vardır. Kuyruk bakteriye deydiğinde bakterinin o bölgesini eritir. Yönetici molekülü böylece bakteriye geçer. Lizogenik virüsse bakteri kromozomuna yapışır, orada profajı oluşturur.(Girdiği bakterinin kromozomuna yapışarak üremeden kalabilen Lizogenik virüs kromozomuna profaj denir.) Özet Olarak Virüsler 1-Canlı ve cansız arasında geçit oluştururlar. 2-Protein kılıf ve nükleik asitten oluşurlar.(DNA veya RNA) 3-Kristalleşebilirler 4-Kompşex enzim sstemleri yoktur. 5-DNA taşıyanlar bakterileri yiyebilir bunlara bakteriyofaj veya faj denir. 6-Grip, nezle, kızamık, frengi, kabakulak gibi hastalıkları yaparlar. 7-Virüs bir canlı hücrenin (örneğin bakterinin) çeperine yapışır. 8-Virüs DNA’si bakterinin içine enjekte olur. 9-Bakteri DNA’sının eşlenmesi durur. 10-Virüs DNA’sı bakterinin bütün biyokimyasal sistemlerini kullanarak kendini eşlemeye başlar. 11-Bakterinin protein sentezi sistemi virüs için gerekli protein kılıfı v.s. gibi yapıları bakteri malzemesi kullanılarak sentezlenir.bu yolla 100’den fazla virüs oluşur. 14-Bakterinin hücre duvarını delici enzimlerinde sentezlenmesi ve hücre duvarının erimesiyle virüsler dışarı çıkar.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-kesifi

Biyoloji Mesleğine Gereken Değerin Verilmesi Bizim Elimizdedir.

Sevgili Meslektaş Kardeşlerim, Bölümümüz ve mesleğimiz ileri çağın bölümü-mesleğidir ve her geçen gün global çapta Biyoloji Bilimi ileri düzeydeki araştırmalarıyla, hayata sunduğu buluş ve imkanlarıyla Biyologluğun ne kadar nadide ve ehemmiyet teşkil eden bir meslek olduğunu göstermektedir... Ancak bununla birlikte ülkemizde çoğu meslektaş gurubumuzda yer alan insan(biyolog), Türkiye de mesleğimize verilen değerin hiç de kendi ehemmiyetine yakışır durumunda olmadığından büyük bir üzüntü duymakta ama her nedense bunun neden böyle olduğunu araştırmaya ve görmeye bile çalışmayıp, bu konuda hiçbir çözüm yolu bulmaya, sözkonusu durumdan ötürü organize olup, son derece samimi bir çözüm getirmeye çalışmamaktadır...Bu da çoğunluk teşkil eden kitlenin, samimiyetsiz tutumundan kaynaklanmakta ve bu şekilde tutumlar da organize olarak, çok samimi bir şekilde, meslek çapında insanlarımızı bilinçlendirmeye engel teşkil etmektedir.Bilinçli olarak mesleklere detaylı bakamayan bir toplumda ise; gerçeklerden kopuk, son derece mesleklere sıradan basit bir bakış söz konusu olacak,çağın bilimsel gelişmelerine paralel bir bakış açısıyla,bir mesleğin çok mühim bir bilim dalı olmasıyla fazla ilgilenilmeden, geleneksel bir yaklaşımla mesleklere değer verilmeye devam edilecektir...Bu da toplumun, çağın bilim seviyesinden daha aşağıda bir yer teşkil etmesine sebep olacak ve diğer toplumların buluşlarını kendileri elde edemeyeceğinden çağın seviyesine ulaşmak için dışarıdan getirmeye mecbur olacak bu da elbette toplumu çok yönlü etkilemeye devam edecektir... Ama eğer insanlar bu önemli konularda bilinçlendirilirse toplumda mesleklere son derece sıradan bilgisizce yaklaşımlar oluşmaz, her mesleğe hakkı kadar değer verilir; birçok nadide mesleğin önü açılır araştırma alanları korunur, iş sahaları daralmaz ve toplum aktif bir bilimsel araştıma nimetini elde ederek çağın seviyesine kendi aktif üst düzey çabalarıyla ulaşır..Bu şekilde toplumda büyük bir refah ve kalite yaşanır... Ancak çoğu bahsettiğimiz gerçek samimiyetten uzak insan, mesleğe sadece para ve kendimi kurtarayım benim ne işim var bilimle falan kazancım olan bir iş olsun yeter psikolojisiyle baktığı için meslek konusunda yakınmaları sadece bu kapsamda olmakta ve sadece bu konuda çaba sarfetmektedirler.Bu çok basit bencil bir düşüncedir ve bu şekilde düşünen insanlar yüzünden meslekler kendini düşünen hakiki hizmet vermeyen insanlarla dolmakta ve bu şekilde bir durumdan ötürü iş sahlarını asıl kendileri ellerinden aldırmaktadırlar...Oysa bir bilim dalının ve çağın önemli bir mesleğinin toplum içinde pasif kalması o toplumu bilimsel anlamda dışarıya bağımlı hale getirmekde bu da toplumu çok yönlü etkilemektedir...Toplumda pasif kalan önemi anlaşılamamış meslek her ne kadar mühim bir meslek gurubuna dahi girmiş olsa da iş sahasında toplum içinde bazı problemlerle karşılaşacaktır ve toplumda yeteri kadar kendini gösteremeyecek meslek gurubundaki insanların bir kesminin farklı bir meslekte hizmet etmesine neden olacaktır... İşte insanların çoğunluğunu oluşturan bir kısım, mesleklere para ve sadece 'kendilerini kurtarabilecekleri bir iş elde etme' gözüyle baktıkça bu mühim konu asla düşünülmeyecek bilim adına samimi çalışmalar olabilecek dereceden az olacak toplumda mesleklere gine çağın getirdiği bilim düzeyinde değilde geleneksel yaklaşımlarla değer biçilecek böylece nadide birçok meslek toplumda geri kalacak ve korunamayan iş sahaları tek tek elin altından kayıp gidecektir...Tüm bunların çözümü ise; samimi olarak kendimi kurtarayım mantığıya değil de, Bilim adına toplumun bilim çapında ilerlemesini göz önüne alıp hizmet anlayışla mesleği en iyi şekilde temsil etmek toplumu mesleki olarak bilinçlenmdirmeye çalışmakla mümkündür...Bu şekilde meslek sahalrı korunbilir araştırma sahaları güvenilir bir şekilde meslektaşlarımıza verilerek güzel sonuçlar beklenir ve de samimi hiçbir biyolog kardeşimiz ne işşiz ve de makasız kalır...Tek çözüm mesleğimizi gerek bilimsel icraatlerimizle gerek yer geldiğinde insanlara her yönüyle en güzel şekilde anlatmayla mesleğimizin kendine yakışır konuma gelmesi mümkündür...Bu konuda hepinizin daha bilinçli ve duyarlı olacağına inanıyorum inşaAllah değerli kardeşlerim... SaygılarımlaMurat KÖSEDAĞ

http://www.biyologlar.com/biyoloji-meslegine-gereken-degerin-verilmesi-bizim-elimizdedir-

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Laboratuvarda Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Laboratuvarda Donör Organ Üretimi Gerçekleştirildi

Bir domuz embriyosuna, gelişiminin ilk safhalarında insan hücreleri enjekte edildi ve dört haftadır gelişimini sürdürüyor. Fotoğraf: Juan Carlos Izpisua Belmonte

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-donor-organ-uretimi-gerceklestirildi

Turner Sendromu Nedir?

Hastalarda normal bir dişide bulunması gereken 46 XX kromozomu yerine, yalnızca 46 X kromozomu vardır. Dolayısıyla, bir X kromozomları eksiktir ve bu anormallik bir yumurtalık oluşum bozukluğuna yol açar. Turner sendromu ya da yumurtalık gelişim bozukluğu, cüceliğe eklenmiş çeşitli oluşum bozuklukları bütünüyle nitelenir. Kötü oluşmuş ve yumurta oluşumuna varacak olgun folikül yapma yeteneğinden yoksun bir yumurtalık varlığına bağlıdır. Bu oluşum bozukluğunun kökeni aydınlatılmıştır. Bir kromozom kusuruna bağlıdır. Hastanın kromozom yapısı (karyotip) incelendiğinde, taşıması gerektiği X kromozomlarından birinin eksik olduğu görülür. Normal bir dişinin kromozom formülünün 44 XX olduğu bilinmektedir. Turner sendromunda formül 46 X O'dır. Çocuk, doğduğunda belirgin olarak kızdır ve aile ancak ergenliğe doğru kaygılanmaya başlar. Gerçekten, yıllar geçmekte ve ergenlik olmamaktadır. 15-16 yaşlarında boy son derece kısadır (ortalama 1,40 m). Çocuksu görünümünü korur. Memeler gelişmemiş, kıllarıma belirmemiştir. Kadın dış üreme organı çocuksu kalır. Dölyolunun yukarısında dölyatağı fındık kadar küçüktür. Dikkatli muayeneyle az ya da çok belirgin bir oluşum bozuklukları bütünü saptanır. Çok belirgin olmaları, bazı hastaların görünümlerini oldukça biçimsizleştirir ve toplumsal yaşama uyumlarını güçleştirir.Bazı hastalardaysa bu oluşum bozuklukları daha gizlidir. En özel belirti, boynun tepesinde omuzlan birleştiren üçgen biçiminde, enine 2 etli kanatçık varlığıyla nitelenen, perdeli kısa boyundur. Göz ve alt-çene oluşum bozuklukları da vardır. Elde 4. tarak kemiğinin kısalığı, kaval kemik düzlüğünün örs biçiminde olması gibi bu sendroma özgü çeşitli kemik oluşum bozukluklarına da rastlanır. Ayrıca kalp, böbrek oluşum bozuklukları gibi çeşitli iç organ bozuklukları görülür. Dolayısıyla, bu gibi anormallikleri sistemli olarak aramak için tam bir bilanço gerekir. Biyolojik bilançoda, adet kanamaları kesilmiş kadınlarınkine benzer bir hipofiz salgılamasıyla birlikte toptan yumurtalık yetmezliği saptanır. Karın içine bakma muayenesinde, üstünde ne bir olgunlaşan folikül, ne de sarı cisim nedbesi bulunan, parlak sedefimsi iki şeride dönüşmüş, gelişmemiş yumurtalıklar gözlenir. Kromozom yapısının incelenmesi. 44 X O formülü biçiminde bir X cinsellik kromozomunun eksik olduğunu gösterir. Tedavi, bu oluşum bozukluklarını önleyebilmekten uzaktır. Ama ergenlik yaşı olan 12-13 yaşından başlanarak verilen östrojenlerin, etkinliği olmayan yumurtalıkların yerini doldurmasına ve belirli bir boy uzamasına, özellikle bir kız ergenliğine, yani memelerin, kadın tipinde kıllanmanın, kadın dış üreme organının, dölyolunun ve dölyatağınm gelişmesine, âdet kanamalarının başlamasına olanak sağlaması açısından, tedavi ilginçtir. Böylece, bu kadınlar evlenebilecekler ve normal bir cinsel yaşamları olabilecektir. Ama çok özel birkaç kuraldışı durum bir yana bırakılırsa, yumurtalıklarının yumurta üretmekten yoksun olması nedeniyle kısır kalacaklardır. 45,X/46,X,i(Xq) Karyotipe Sahip İki Mozaik Turner Sendromu Olgusu PDF sunum içim tıklayın http://tipdizini.turkiyeklinikleri.com/download_pdf.php?id=50369

http://www.biyologlar.com/turner-sendromu-nedir

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi

1992 yılında imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilir kullanımı ile genetik kaynakların kullanımından doğacak faydanın adil şekilde paylaşımı konularında atılan önemli bir adımı teşkil etmektedir. Ayrıca, uluslararası toplum biyolojik çeşitliliğin korunması konusunda, sektörel yaklaşım yerine ilk defa bütüncül bir yaklaşım sergilemiştir. Sözleşme, biyolojik çeşitliliğin ve biyolojik kaynakların, etik, ekonomik yarar ve insanların geleceği nedenlerinden ötürü korunması gerektiğini kabul etmektedir. Sözleşme, biyolojik çeşitliliğin korunması ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı konularını içermenin ötesine giderek genetik kaynaklar ve biyoteknoloji konularını da kapsamaktadır. Sözleşme’de ayrıca, biyolojik çeşitliliğin dünyada eşit olmayan şekilde dağıldığı belirtilmektedir. Eğer biyolojik çeşitlilik korunacak ise, bunun Güney ülkeleri üzerinde büyük baskı yaratacaktır. Bu yükün altından kalkabilmek için, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere daha fazla katkı sağlamasına ve işbirliğinin artmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Sözleşme, Taraflara, biyolojik çeşitliliğin korunması konusunun ulusal biyolojik çeşitlik stratejileri yoluyla karar verme mekanizmalarına dahil edilmesi yükümlülüğünü getirmektedir. Sözleşme, Tarafların, kamu bilincinin arttırılması amacıyla araştırma ve eğitim programları yürütmesini, bilgi değişimini desteklemesini, teşvik önlemleri almasını ve biyolojik çeşitlilik üzerinde olumsuz etkileri olabilecek projeler için çevresel etki değerlendirme yapmasını gerektirmektedir. Türkiye Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne 1996 yılında taraf olmuştur. Sözleşme’ye toplam 190 ülke taraftır. Türkiye, Sözleşme gereği, Üçüncü Ulusal Raporu’nu Şubat 2007’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Sekretaryası’na sunmuştur. Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin korunması hedeflerine ulaşılabilmesi için gerekli olan eylemleri ortaya koymak üzere Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gereği, 2001 yılında hazırlanan “Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı’nın güncellenmesine ilişkin çalışmalar Çevre ve Orman Bakanlığı’nın eşgüdümünde devam etmektedir. Türkiye, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmak amacıyla hazırlanarak 2000 yılında imzaya açılan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin eki Biyogüvenlik Kartagena Protokolü’ne 2004 yılı itibariyle taraf olmuştur. Kaynak: www.mfa.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sozlesmesi

Ekolojik Kirlilik

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür.İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır RADYASYON SES KİRLİLİĞİ TOPRAK KİRLİLİĞİ HAVA KİRLİLİĞİ SU KİRLİLİĞİ

http://www.biyologlar.com/ekolojik-kirlilik

Eklembacaklılar (Artropoda)

Eklembacaklılar (Artropoda) Tüm omurgasızlar arasında en başarılı ve çeşitli olanlar, kuşkusuz eklembacaklılardır. Bunların vücutlarının dış kısmı, sert parçalı bir dış örtü (dış iskelet) ile kaplıdır. Üyeleri eklemlidir. Böcekler Örümcekler, Akrepler, Çokbacaklılar Ve Kabuk¬lular günümüzün eklembacaklılarındandır. Fosil¬ler arasında bugün, soyları tükenmiş olan Trilobitomorflar ve Öyripteridler veya dev su akrepleri bu¬lunmuştur. Bütün bu gruplar başlangıca doğru iz¬lendiklerinde olasılıkla ortak bir atadan, Halkalı Kurt’tan meydana gelmiş gibi görünürler. Ancak birçok eklembacaklı türünün ayrı atalardan türemiş olmaları da aynı derecede güçlü bir olasılıktır. İlk eklembacaklılar, alt Kambriyum devrinde birdenbire ortaya çıkmışlar ve son derece çeşitli gruplar oluşturmuşlardır. Bu durum, söz konusu hayvanların geçmişinin Kambriyum öncesine kadar uzandığını; ancak bu devirdeki atalarının mineral-leşmiş bir iskeletlerinin bulunmadığını akla getirir. Kambriyum devrinin başlangıcında çeşitli eklem¬bacaklı sınıfları vardı. Bunların başlıcaları trilobitler ve trilobitoidlerdir ve bu iki grup Trilobitomorflar adı altında toplanır. Trilobitoidlerin çeşitleri daha fazlaydı: ancak iskeletleri ince ve mineralsiz olduğundan, fosillerine sadece Kanada'nın Kam¬briyum devri ortalarından kalma ince taneli kaya¬larında (Burges Shales) rastlanmaktadır. Burgessia ile Marella tipik trilobitoidlerdir. Burgessia, küçük bir Kral Yengeç benzer. Marella, geriye doğru uzantılarıyla ilginç bir eklembacaklıdır. Bun¬ların her ikisinde de trilobitlerinkine benzer ayak¬lar bulunur ve ayağın vücuda yakın tarafında bir solungaç dalı ve öteki tarafında ise yürüme bacağı vardır. Trilobitlerin gövdeleri ise üç loblu bir dış iskelet ile kaplıdır. Ön kısım baş (cephalon). orta kı¬sım göğüs (thorax) ve geri taraf kuyruk (pygidium) adını alır. İlk trilobitlere örnek olarak dikenli, kısa kuyruklu Olenelluslar ile küçük ve kör Agnostuslar gösterilebilir. Paleozoik, trilobitlerin şanslarının hem açıldığı hem kapandığı bir dönem olmuş; bu dönemde dikenleri kısalmış. göz yapılan gelişmiş ve iri kuyruklu türler ortaya çıkmıştır. Diğer eklembacaklı gruplarından olan kral yen¬geçler, kabuklular ve pnikoforalar da Kambriyum devrinde ortaya çıkmışlardır. Kral yengeçler. Orta Ordovik ve Perm devirleri arasında yaşamış dev Öyripteridlerle ilintilidir. Silür devrinde kara hayvanı olarak ilk gerçek akrepler ortaya çıktı; Devon devrinde keneler, örümcekler ve böcekler on¬lara katıldı. Denizde yaşamayan birçok eklemba¬caklı gruplarının fosilleri, ancak özel koşullarda birikmiş tortularda bulunur ve ''zaman içinde görü¬nüp kaybolsalar" bile, giderek artan bir çeşitliliği gösterirler. 1.2. Evrim Kavramının Gelişimi Kalıtım ve evrim, canlılığın tanımlanmasında birbiriyle çok yakından ilişkisi olan iki bilim dalıdır. Birini, diğeri olmadan anlamak olanaksızdır. Kalıtım bilimi, döller arasındaki geçişin ilkelerini açıklar. Evrim ise geçmiş ile gelecekteki olayların yorumlan¬ masını sağlayarak, bugün dünyada yaşayan canlılar arasındaki akrabalığın derecesini ve nedenini ortaya koyar. Evrimsel değişmeler kalıtıma dayalıdır. Çünkü bireysel uyumlar döllere aktarılamaz. Değişikliklerin genlerde meydana gelmesi ve gelecek¬ teki çevre değişimlerine bir ön uyum olarak varsayılması gerekir. Çeşitlenmenin ve gelişmenin değişikliklerle meydana geldiğini savunan bazı tarihsel gözlemlere kısaca göz atalım. 1.2.1. Gözlemler ve Varsayımlar Canlıların birbirinden belirli kademelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında bazı akrabalıkların olduğuna ilişkin gözlemler düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Doğayı ilk gözleyenler, doğan yavrunun ana ve babadan belirli ölçülerde farklı oldu¬ğunu görmüşlerdir. Hatta aynı batından meydana gelen yavruların dahi birbirinden farklı olduğu ta o zamanlar farkedilmiştir. Bitki ve hayvanlarda türden başlayarak yukarıya doğru benzerlik derecelerine göre grupların oluşturulduğu (bugünkü anlam¬da cins, familya, takım vs. gözlenmiştir. Bu yakınlık dereceleri sıralanmakla beraber, kalıtsal bilgi yeterli olmadığı için tam anlamıyla bir, yorum yapılamamış ve en önemlisi bir türün binlerce yıllık tarihsel gelişimi, bir düşünür birey tarafından sürekli, olarak gözlenemediği için, evrim, daha doğrusu çeşitlenme ve akrabalık bağlan tam olarak tariflenememiştir. Çünkü bir canlının yaşamı süresince bu şekildeki bir farklılaşma kesinlikle gözlenemeyecektir. Bazı hayvan yavrularının, hatta bu yavrular içinde bazılarının yaşama şansının diğerlerine göre büyük olduğu gözlenmiş ve doğal seçme konusunda, bilinçsiz de olsa ilk adımlar atılmıştır. evrim fikri ancak yakın yıllarda gelişen bilimsel yöntemler aracılığıyla gerçek yatağına oturtulabilmiştir. Daha önceki yorumlar, bilimsel düşüncenin tarihi açısından değerli olmakla beraber, yeterince bilimsel kanıtla donatılmadığı için doyurucu olamamıştır. evrim, bir gelişimi, bir değişimi ifade eder. değişken ve sonlu bir evrende herhangi bir şeyin değişmez ve sonsuz olduğunu düşünmek bilimsel yargıya ters düşer. evrim kavramı değişik fikre saygıyı bir fikrin her ortamda, her zamanda geçerliliğini koruyamayacağını; yaşayan her şeyin zamanla, kısmen de olsa bulunduğu ortama bağlı olarak değişebileceği fikrini düşünce sistemimize sokmuştur. Dolayısıyla evrim konusundaki eğitim, toplumları yeniliklere açık yapmakla kalmaz, değişik seçeneklerin hepsinin yerine göre saygıde¬ğer ve değerli olduğu fikrini toplumlara yerleştirebilir. Biz geçmişteki evrim kavramı¬nın gelişimini kısaca vermeye çalışalım. 1.2.2. Evrim Konusundaki İlk Yorumlar Elimizdeki bilgilere göre evrim konusundaki gözlemler ve yorumlar çok eskiye dayanmaktadır. 1.2.2.1. Fosillerin Bulunması Fosiller bulunmaya başlayınca geçmişteki canlıların bugünkünden farklı oldu¬ğu anlaşılmıştır ve bunu açıklayabilmek için şu sav ileri sürülmüştür: Geçmiş devirler¬ de her canlı türü, ayrı ayrı olmak üzere, tüm canlılar bir defada yaratılmış, daha sonra bir felaket veya afetle ortadan kalkmışlardır. Bunu takiben tekrar farklı ve yeni canlı¬lar yaratılmıştır. Bilgilerin birikmesiyle fosillerin kesik kesik değil birbirini izleyen jeolojik tabakalarda sürekli ve kademeli değişim gösterdiği bulunmuştur. O zaman felaketlerin birbirini izleyen diziler halinde olduğu savunulmuştur (genellikle 7 defa olduğuna inanılmıştır). Bu kurama göre her defasında yeni canlılar yaratılmıştır. On dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar bilimsel anlamda herhangi bir evrim kavramı gelişmemiştir. On dokuzuncu yüzyılın başlarında Georges CUVİER, Paris civarındaki kalkerli tortullardan fosil toplamış ve bugünkü hayvanlarla karşılaştırmıştır. Farklı jeofojik tabakalarda hayvanların değişik yapılan gösterdiğini ortaya koyarak zoolojik sınıflandırmaya fosilleri sokmuş ve yeni bir sınıflandırma yöntemi geliştirmiştir. 1.2.3. Evrim Fikrine Direnişler İnsanın yapısında yeni düşüncelere direnme eğilimi vardır; bu, evrim konusun¬da da kendini göstermiştir. Geçmişte ve bugün evrim kavramına birçok karşı koyma¬lar olmuştur. Hatta yerleşmiş tutucu inançları değiştirdiği için, evrim kavramını savu¬nanlar ölüme mahkum edilmiştir. Bu karşı koymalar zamanımızda, değişik ideolojile¬rin ve dinsel inancın bir parçasıymış gibi varsayılarak, birçok kişi tarafından, herhangi bir dayanağı olmaksızın, sadece dogmatizmin sonucu olarak, hâlâ sürdürülmektedir. Fakat açık olan birşey varsa, bilimsel gözlem ve bulgulara dayanmayan hiçbir düşün¬ce sürekli olamaz. Belki bugün evrim konusunda yanlış yorumlamalar olabilir; ama, gelecekteki bilimsel gelişmelerle bu yanlışlar düzeltilebilir veya eksikler tamamlanabi¬lir; çünkü bilimsel düşüncenin kapısı evrim fikriyle her zaman açık bırakılmıştır. Zaten evrimin özünde, ileriye dönüklük, değişim ve gelişim yatar. Halbuki tutucu düşünce, bilim kapısını kapattığı için yenilenemez ve zamanla tarih içine gömülerek kaybolur. Evrim, var olanı, sabitliği değil; geleceği ve değişimi inceler. Bu nedenle evrim kavra¬mının kendisi de sabit olamaz. Örneğin, Rusya'da, Stalin, 1940 yılında, bitki ıslatıcısı Trofim LYSENKO'nun gülünç savını resmi politika olarak benimsediği zaman, bu fikri benimsemeyen birçok değerli genetikçi tutuklandı, sürüldü ve bir kısmı da sonuçta öldü. 1950 yılında poli¬tika değiştiğinde, eski fikrine bağlı kalanlar için artık çok geçti. Dinsel baskılar, bu konuda çok daha yoğun ve acımasız olmuştur. Ortaçağda birçok kişi bu nedenle yaşamını yitirmiş veya savundukları fikri geri almaya zorlanmıştır. Haçlı seferleri, gibi kanlı savaşlar da yine inanç farklarından doğmuştur. Bununla beraber özellikle son zamanlarda her dinde bazı liderlerin ve keza bazı dini liderlerin yeni fikirlere açık olduğu görülmüştür. Fakat yine de yeni fikirlerin topluma yerleşmesi büyük çabalarla olmaktadır. Evrim hakkındaki fikirlerin de büyük itirazlarla karşılanması, özellikle yaratılış konusunda yeni yaklaşımlar getirmesi açısından, bazı dinlere veya din kitaplarına veya yerleşmiş tutucu inançlara ters düşmesi veya en azından bazı kişiler tarafından bilinçsizce ve belirli bir artniyet ile yanlış değerlendirilerek öyle gösterilmesi, yukarıda anlatılan insanın "itirazcı yaratılışı" bakımından doğal sayılmalıdır. Bugün birçok kişi hâlâ eski inançlara bağlı olmakla beraber, evrim kavramı, insanlar büyük emekle yetiştirilip bilimsel düşünceye sahip oldukça ve bu kayram bilimsel verilerle desteklendikçe, ancak o zaman toplumun malı olabilecektir. 2. EVRİM KONUSUNDA BİLİMSEL DÜŞÜNCELERİN GELİŞİMİ On dokuzuncu yüzyıl, bilimsel düşüncenin patlarcasına geliştiği bir dönemin başlangıcı olarak bilinir. Gözlenen olayların nedenini mistik ve spekülatif açıklamalar yerine, bilimsel deneyler ve analizlerle açıklamalar almaya başlamıştır. Sonuç olarak toplumları uzun yıllar etkisi altına alan birçok kavram, temelden sarsılmaya ve yıkıl¬maya başlamıştır. Bu akım kaçınılmaz olarak evrim ve kalıtımın ilkelerine de ulaşmış ve evrim konusunda birçok yeni fikirler geliştirilmiştir. Biz burada evrim konusuna damgasını basmış bazı gözde bilim adamlarına yer vermekle yetineceğiz. 2.1. Jean Baptiste Lamarck Ondokuzuncu yüzyılın başlarında J.B. LAMARCK adlı bir Fransız bilgini hayvanları karmaşıklığına göre düzenlemeye çalıştı. Birçok hayvan grubunun basitten kar¬maşığa doğru, bir ağacın dallara ayrılması gibi, çeşitlendiğini ve gruplara ayrıldığını gördü. Bu gözlem, O'na, evrimle, canlıların gelişebileceği fikrini verdi. Fikirlerini 1809 yılında "Philosophie Zoologique" adlı bir eserde topladı. Kitabında, basit canlılardan diğerlerinin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalıştı. Her generasyonun çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilmesinin nedenlerini araştırdı. Bu, dinsel dogmanın hakim olduğu bir devirde, oldukça köklü bir yaklaşımdı. Bu dönemde Fransa'da bazı idari kargaşalıklar da olduğu için, ileri sürülen bu sava dini liderlerin fazla bir itirazı olmadı. 2.1.1. Bir Organın Kullanılıp Kullanılmamasına Göre Değişimi Daha sonra yanlışlığı kesin olarak saptanan evrimsel bir kuramı ortaya attı: "Eğer bir organ fazla kullanılıyorsa; o organ gelişmesine devam ederek daha etkin bir yapı kazanır." Örneğin, bir demircinin kolları, kullandığı çekiçten dolayı güçlenir; fakat ayaklarını kullanamadığından dolayı gittikçe zayıflar. LAMARCK, bu ilkeyi, evrimin uyumsal düzeneğinin esası olarak benimsedi. Böylece kazanılmış bir özellik, bireyler tarafından döllere aktarılabiliyordu ve bir demircinin çocuğu kol kasları bakımından diğerlerine göre daha iyi gelişebiliyordu. Zürafaları örnek vererek savını desteklemeye çalıştı: Zürafalar, dibi çıplak ve çay irsi z olan ortamlarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla besinlerini çalıların ve ağaçların yap¬raklarından sağlamak zorundaydılar. Ağaçların ucuna ulaşmak için bir zorlama vardı ve bu zorlama zürafaların zamanla ön ayaklarının ve boyunlarının uzamasına neden oldu. Her generasyon, boynunu biraz daha uzatarak, sonuçta ayaklarını kaldırmadan 4-6 metrelik yüksekliğe başını uzatabilir duruma geçtiler. LAMARCK'a göre kazanılmış özellikler dölden döle aktarılmaktaydı. Bu açıklama o zaman için geçerli görüldü. Çünkü kalıtımın yasaları henüz bulunamamıştı, özelliklerin kalıtım yoluyla geçtiğine dair fazla birşey bilinmiyordu. Daha sonra özelliklerin bireye bağlı olmadan kalıtıldığı bulununca, kuram tümüyle geçerliliğini yitirdi. Doğal olarak her birey çevre koşullarına belirli ölçülerde uyum yapar; fakat kazanılan bu özellikler bireyin ölümüyle "birlikte" yitirilir. Her generasyon kendi uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı genlerin özellikleri içerisinde yapmak zorundadır. Vücut hücrelerinin yapacakları uyum, kalıtsal materyali etkilemeyeceği için, sonradan kazanılmış özelliklerin yavruya geçmesi olanaksızdır. 2.1.2. Lamarckizme İlişkin Diğer Örnekler LAMARCK, köstebeklerin atasının yer altında yaşadığını ve gözlerini kullanmadıkları için zamanla görme işlevine gerek kalmadığı ve dolayısıyla birkaç nesil sonra tümüyle gözlerin köreldiğini savunmuştur. Karıncaayısının, dişlerini kullanmadan, besinlerini yutarak aldığı için, dişlerinin köreldiğini ileri sürmüştür. Buna karşılık su kuşlarının birçoğunda, besin, suyun dibimde arandığından, boyun devamlı uzamıştır. Keza yüzücü kuşların parmakları arasındaki derimsi zar da kullanıldığından döller boyunca gelişerek perde ayakları meydana getirmiştir. Hatta daha ileriye giderek, doğan çocukların gözlerinin birinin devamlı çıkarılmasıyla, bir zaman sonra tek gözlü insanların da meydana gelebileceğini savunmuştur. Bütün bu görüşlere karşın iki nesil sonra CHARLES DARWIN kazanılmış özelliklerin kalıplamayacağını göstermiş ve kalıtsal olan özelliklerin içinde en iyi uyum yapanların ayakta kalabileceğini ortaya çıkarmıştır. Daha önce BUFFON ve ERASMUS DARWIN, ileri sürdükleri buna benzer fikirlerde ve açıklamalarda pek inandırıcı" olamamışlardır. Yukarıda anlatılan hayvanların ve bitkilerin çevrelerine nasıl uyum yaptıklarını açıklayan; fakat yaşantılarında kazandık¬ları özelliklerin gelecek döllere kalıtıldığını savunan (bugünkü bilgilerimizde yaşamı, süresince kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı bilinmektedir) bu kurama "Lamarckizm" denir. 1887 yılında WElSMANN tarafından somatoplazma ve germplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, sonradan kazanılan özelliklerin kalıtsal olmadığı ortaya çıktı ve bu görüşe paralel tüm varsayımlar çürütüldü. 2.2. Charles Darwin C. DARWIN, getirdiği yepyeni yaklaşım nedeniyle, evrim biliminin babası olarak benimsenir. Evrim sözcüğü çoğunlukla Darwin ile eş anlamlı kullanılır ve bu nedenle Darwinizm denir. Biz, Darwin'in yaşamını diğerlerine göre daha ayrıntılı olarak öğreneceğiz. 2.2.1. Yaşamının İlk Evreleri ve Eğitimi Darwin, 12 Şubat 1809'da İngiltere'nin Shrewsburg şehrinde Dr. Robert Darwin'in oğlu olarak dünyaya geldi. Babası tanınmış bir doktordu ve oğlunun da doktor olmasını istiyordu. Darwin'in Latince ve Yunanca'ya ilgisi azdı. O, zamanının çoğunu böcek, bitki, kuş yumurtası ve çakıltaşı toplamakla geçiriyordu. Babası, O'nu, 16 yaşında, doktor olsun diye Edinburg Üniversitesine gönderdi. Öğreniminin ilk yıllarında bayıltılmadan bir çocuğa yapılan ameliyatı gözledi ve doktor olamayaca¬ğına karar vererek okulu bıraktı. Hukuk öğrenimi yapmak istedi; fakat bu mesleğin de kendine hitap etmediğini anladı. Son seçenek olarak babası O'nu Kambriç Üniversitesine dini bilimler (teoloji) öğrenimi yapmak için gönderdi. Orayı yeterli bir derece ile bitirdi. Fakat O'nun esas ilgisi başka bir konudaydı. DARWİN'in Edinburg'daki arkadaşlarının çoğu zooloji ve jeoloji ile ilgileniyordu. Zamanının çoğunu botanikçi arkadaşı John HENSLOW ile araziye gidip kınkanatlıları toplamakla geçirmeye başladı. Bu arada LAMARCK'ın çalışma¬sını ve kendi büyük babasının yazmış olduğu "Zoonomia" adlı şiir kitabını okudu. Kitaplarda geçen "canlılar belki tek bir soydan türemiştir" cümleciğini benimsedi; fakat genel olarak kabul edilen özel yaratılma fikrine de bağlı, kaldı. Bu arada; bir İngiliz gemisi" H.M.S. BEAGLER denizcilere hârita yapmak için, Güney Amerika'yı yakından tanımış kaptan ROBERT FITZROY'un yönetiminde/dünya turu yapmak üzere beş sene sürecek bir sefere hazırlanıyordu. Kaptan, daha önce güney Amerika'daki alışılmamış jeolojik yapıyı gözlemiş ve bu nedenle gemisine bu jeolojik yapıyı gözleyebilecek ve açıklayabilecek iyi yetişmiş bir doğa bilimcisini almak istiyordu. DARWIN, babasının itirazına karşın, arkadaşı HENSLOW'un ikna etmesiyle bu geziye çıkmayı kabul etti. 27 Aralık 1831 yılında 22 yaşındaki DARWIN, BEAGLE’nin güvertesinde, Devonport limanından denize açıldı. 2.2.2. İngiltere'deki Gözlemler Darwin, ileri süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolayısıyla tüm dünyanın inanması için yeterince kanıt toplanması gerektiğini biliyordu. bir şey canını sıkıyordu. Bütün kanıtlar canlılığın evrimsel işleyişini göstermekle beraber, nasıl çalıştığı konusunda herhangi doyurucu bir açıklama yapılamamıştı. Güvercin yetiştiricilerini ziyaret ederek, onların seçme yoluyla nasıl yeni özellikler elde ettiklerini öğrendi. Örneğin bir yetiştirici büyük kuyruklu bir güvercin yetiştirmek istiyorsa, yavrular arasında bu özelliği gösteren yavruları seçerek seçime devam ediyordu. Birkaç döl sonra da gerçekten büyük kuyruklu güvercinler elde ediliyordu. Buradaki evrimsel süreç, yapay seçme ile sağlanıyordu. Diğer hayvan ve bitki ıslahı çalışmalarını ve ya¬bani formların gösterdiği çevre koşullarına uymayı da dikkatlice not etti. Darwin bu düşüncelerini, 20 yıllık bir çalışmanın sonucu olarak, "Origin of Species = Türlerin Kökeni" adlı bir kitapta topladı. DARWlN'e yapay koşullar altında yapılan bu seçmenin, doğal koşullar altında da yapılabileceği fikri mantıki geldi. Bir türün tüm üyelerinin aynı uyumu gösteremeyeceğini de anlamıştı. Çünkü topladığı canlılar içinde, aynı türe bağlı bireylerin göster¬dikleri varyasyonları not etmişti. Doğanın güçleri, bu bireyler içerisinde o ortamda yasayabilecek özellikleri taşıyanları yaşatma, daha doğrusu yaygın duruma geçirme yönündeydi. 1838'in Ekim ayında THOMAS MALTHUS'un 1798 yılında yazdığı "An Essay onthe Principlesof Population = Populasyonun Kuralları Üzerine bir Deneme" adlı bir makaleyi okurken, evri¬min ikinci önemli bir işleyişini düşünmeye başladı. Bu makale, tüm türlerin, sayılarını sabit tutacak düzeyden çok daha fazla yavru meydana getirme yeteneğinde oldu¬ğunu savunuyordu. Açıkça yavruların büyük bir kısmı yaşamını sürdüremiyordu. MALTHUS, bu kavramı insana uygulamıştı ve insanların geometrik olarak çoğalması¬nın, savaş, hastalık, kıtlık ve diğer afetlerle belirli bir düzeyde tutulduğunu savun¬muştu. DARWIN, evrim sorununun açıklanamayan bir işleyişini MALTHUS'dan esinlene¬rek ortaya çıkardı. Tüm türler gerekenden fazla ürüyorlardı; bunların içerisinde başa¬rılı olan varyasyonlar uyum yaparak ayakta kalıyordu. Bu varyasyonlar özünde, gelecek için seçeneklerin doğmasını sağlıyordu. Biz tekrar DARWIN'in Türlerin Kökeni adlı yapıtına dönelim. Bu çalışmada iki gerçek ve üç varsayım ortaya çıkmıştı. Gerçekler: 1. Tüm organizmalar, gereğinden fazla yavru meydana getirme yeteneğine sahiptirler. Bununla beraber elemine edilenlerle populasyonlarda denge sağlanmak-tadır. 2. Bir türün içerisindeki bireyler, kalıtsal özellikleri bakımından farklıdır. Varsayımlar: 1. Yavruların çoğu ayakta kalabilmek için bir yaşam kavgası vermek zorundadırlar. 2. İyi uyum yapacak özellikleri taşıyan bireylerin çoğu yaşamını sürdürür; iyi uyum yapabilecek özellikleri taşımayanlar ortadan kalkar. Böylece istenen (çevre koşullarına uyum sağlayacak) özellikler kalıtsal olarak gelecek döllere aktarılır. 3. Çevre koşulları bir bölgede diğerinden farklı olduğundan özelliklerin seçimi her bölgede ve koşulda farklı olmak zorundadır. Canlılardaki varyasyonlar bu şekilde uzun süre saklanabilir ve yeterli bir zaman süreci içerisinde yeni türlere dönüşe¬bilir. Bu, çok çarpıcı bir varsayımdı ve DARWIN, bu savın desteklenmesi için yeterince kanıta da sahipti. Fakat eserini yayınlamaktan hâlâ çekiniyordu. Hatta düşüncesini arkadaşlarına açtı ve arkadaşları, O'nu, bu konuda daha ileri gelişmeleri beklemeden şimdiki durumuyla yayınlamasını istediler. O, ayrıntılı verilmiş dokümanlarla hazırlan¬mış dört bölümlük bir yayın planlamıştı. 3.4. Sınıflandırmadan Elde Edilen Kanıtlar Sınıflandırma bilimi evrim kavramından çok daha önce başlamıştır. Bu bilimin kurucusu sayılan RAY ve UNNAEUS, türlerin sabitliğine ve değişmezliğine inanmışlar¬dı. Fakat bugünkü sistematikçiler bir türün isminin ve tanımının verilmesini onun evrimsel ilişkileri içinde ele almayı zorunlu bulmuşlardır. Bugünkü sistematik akraba¬lık, gruplar arasındaki morfolojik benzerliklere dayandırılmaktadır. Bu karşılaştırma her zaman homolog (kökendeş) organlar arasında yapılmaktadır. Yaşayan canlıların özelliği, belirli bir hiyerarşik sıraya göre dizilip, tür, cins, familya, takım, sınıf ve filum meydana getirmeleridir. Bu hiyerarşik diziliş evrimin en belirli kanıtlarından biridir. Eğer bitki ve hayvanlar kendi aralarında akraba olmasaydılar, bu hiyerarşik sıra mey¬dana gelmeyecek ve birçok grup birbirine benzer olmayacak şekilde gelişmiş ola¬caktı. Sistematiğin temel birimi türdür. Tür, bir populasyondaki morfolojik, embriyolojik, fizyolojik özellik bakımından birbirine benzeyen ve doğal koşullar altında birbir¬leriyle birleşip döl meydana getirebilen, aynı fiziksel ve kimyasal uyarılara benzer tepki gösteren, aynı atadan meydana gelmiş birey topluluğudur diye tanımlanmıştır. Bütün canlılarda özellikle birkaç yaşam devresi olan türlerde (bazı sölenterlerde, parazit kurtlarda, larvadan gelişen böceklerde, kurbağagillerde vs.'de) bu tanım bir¬çok bakımlardan yetersiz kalmaktadır. Eğer bir populasyon geniş bir alana yayıl¬mışsa, kendi aralarında bölgesel birçok farklılıklara sahip olur ki biz buna alttür diyo¬ruz. Yapılan ayrıntılı araştırmalarda birçok türün kendi aralarında alttürlere bölün¬düğü ve her alttürün yanındakinden, küçük farklarla ayrıldığı (deme); fakat onlarla çiftleşebildiği gösterilmiştir. Fakat bu zincirin uçlarının bazı durumlarda farklı tür özel¬liği gösterebileceğini daha sonraki konularda anlatacağız. Bugün yasayan hayvanla¬rın büyük bir kısmının gruplandırılması kolaydır; çünkü aralarındaki geçit formları kaybolmuştur. Fakat bazı gruplarda geçit formları görüldüğü için, yani her iki grubun da özelliklerini belirli ölçüde taşıyan bazı formlar olduğundan, bu sefer iki grubu bir¬birinden nerede ayıracağımızı kestirmek oldukça zordur. Bugünkü türler, soy ağacı¬nın en uçtaki dallarıdır ve genellikle kendine en yakın olan diğer dallarla karşılaştırılır. Ana gövde ve ana dallar zamanımızda kaybolmuştur. Evrimde bütün sorun hangi dalın hangi ana daldan ve gövdeden çıktığını şematize edebilmektir. 3. EVRİMLEŞMEYİ SAĞLAYAN DÜZENEKLER 'Ayakta Kalmak için Savaşım' ve 'En iyi Uyum Yapan Ayakta Kalır' sözcükleri Darwin WALLACE Kuramının anahtarıdır. Fakat besin, yer, su, güneş vs. için bireyler arasındaki savaşımın, zannedildiği gibi büyük bir evrimsel güç olmadığı, buna karşın döller boyunca sürekli olan populasyonların evrimsel değişme için önemli olduğu daha sonra anlaşıldı. Bu durumda evrimsel değişikliklerin birimi birey¬ler değil, populasyonlardır. Biz, bir populasyonun yapısını döller boyunca süren bir etkiyle değiştiren evrimsel güçleri, önem sırasına göre inceleyelim. Özünde Hardy-Weinberg eşitliğini bozan her etki evrimsel değişikliği sağlayan bir güç olarak kabul edilir. 3.1. Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, mey¬dana gelen mutasyonlarla, populasyonlardaki gen havuzuna yeni özellikler verebile¬cek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan krossing -överler ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşullan her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşü¬nürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına kar¬şın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döl¬lenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerin¬de, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanla¬rının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalar da, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yok¬sunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirile¬mez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerin¬den daha iyi uyum yapmanın yan/sıra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek doğal seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir. Bunları sırasıyla inceleyelim. 3.1.1. Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevre¬ye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşulla¬rının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha,büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği,sapta¬yan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler de seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir 'Yönlendirilmiş Yaratıcı¬lık'. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarının yararına ise, bir zaman sonra suyu bol kullanan ilkel boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar İngiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betalarla) meydana gelen evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma koleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafın¬ dan görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacaların¬ dan çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellik¬le kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur 'Sanayi Melanizmi'. Günümüzde alı¬nan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar art¬ maya başlamıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır, örneğin, eskiden kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezleme ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kân şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusur¬larla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşa¬masını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etki¬sinden büyük ölçüde kurtulmaya başlamıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10 - 15 bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden biri olan 'Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmala¬rının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır. 3.1.2. Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur, örneğin, Keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. 3.1.3. Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman soma, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklı¬laşmış canlı grubu oluşur (ırk  alttür  tür  vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir-çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekildeki bir seçilim 'Uyumsal Açılımı' meydana getirecektir 3.2. Üreme Yeteneğine ve Eşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda Hardy-Weinberg Eşitliği uygulanamaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rasgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca birkaç defa çiftleşenlerde erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (peygamber develerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir: Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (Tavuskuşunda ve Cennetkuşlarında vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen havuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırılır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının deği¬şimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. 3.3. Yalıtımın (İzolasyonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı,de¬vam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği kazanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Şekil : Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. 3.3.1. Coğrafik Yalıtım (- Allopatrik Yalıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬ rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadolu’yla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayılmıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erozyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç tür olarak giren bu hayvanların 50'den fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşullan, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür, Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır. 3.3.2. Üreme İşlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa-mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının nem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populasyon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine benzeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'ikiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu populasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: İki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda, öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücre¬lilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana ge¬lecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akra¬ba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farklılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtımı: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurta ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embri¬yonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların or¬taya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılaş¬malar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.  KAYNAKLAR   Hayvanlar ve Bitkilerin Evrim Ansiklopedisi-Remzi Kitapevi   Kalıtım ve Evrim – Prof.Dr.Ali DEMİRSOY   Yaşamın Temel Kuralları - Prof.Dr.Ali DEMİRSOY   www.bilimaraştırmavakfı.com

http://www.biyologlar.com/eklembacaklilar-artropoda

Balıklarda solunum fizyolojisi

Solunum terimi, bir organizmanın hücresi ile çevresi arasındaki gaz (genellikle oksijen ve karbondioksit) alışverişini ifade eder. Tek hücreli canlılarda, gerekli gaz alışverişi pasif difüzyon ile sağlanabilir. Balık gibi komplex organizmalarda, dokulara yeteri miktarda O2 sağlamak ve CO2’i ortadan kaldırmak için, hem gaz alışverişi için gelişmiş bir yapı (solungaç), hem de bir gaz transfer sistemi (kan ve dolaşım sistemi) gerekir. Su ve dokular arasında osmoregülasyon ve asit-baz dengesini sağlamak gibi, balık solungacının başka fonksiyonları da vardır. Solunum sisteminin, elinde tuttuğu ve transferini gerçekleştirdiği su ve kan ve ayrıca O2 ve CO2 alışverişini sağladığı aşamalarının anlaşılması; balıkların fizyolojik ihtiyaçlarını giderecek ve yüksek derecede sağlık ortamı sağlayacak bir intensive kültür sisteminin mantıklı dizayn ve operasyonunu temin edecektir. Solunumun bütün işlevleri önemlidir, fakat intensive kültür sisteminin tipik özelliği olan yoğun balık stoklamalarında, gaz alışverişindeki etkilerin ani ölümlere neden olması bilinmelidir. Solungaç çevresindeki sudan transfer edilmesi ve dokulara gönderilmesi gereken O2 miktarı önemlidir. Salmonid gibi aktif soğuk su balıkları için O2 gereksinimi 100 mg.O/kg vucut ağırlığı şeklinde yüksek bir oranda veya daha fazlası olabilir. Aktif olarak yüzen balıklarda, solunum sistemi, 800 mg.O/kg/saat (20 ml.O/min civarında) kadar yüksek oranda O2 sağlayıp, karşılığında büyük oranda CO2 ortadan kaldırmalıdır. Bununla birlikte su, maximum çözünmüş O2’nin 10-12 mg/l’yi nadiren geçtiği O2 fakiri bir ortamdır. Deniz suyunda, mevcut çözünmüş yüksek tuz konsantrasyonu, mevcut DO’yu maximum 8-9 mg/l’ye kadar azaltabilir. Bunun için, balık yaşamının devamı için büyük miktarda suyun solungaçlardan geçmesi gereklidir. Salmonidler için solungaçlardan suyun geçmesi 5-20 l HO2/O2/vücut ağırlığı/saat oranındadır. Çoğu balık gerekli miktardaki suyu ağızlarıyla pompalayarak ve opercular hareketler yaparak sağlarlar. Ağız ve solungaçlar emme basma tulumbası olarak görev yaparlar ve böylece sabit bir su akışı sağlarlar. Haçerideki balıklar için, su alıp verme oranı 40-60 l/dk oranındadır. Suyun yüksek yoğunluk ve viskozitesinden dolayı solungaç ventilasyonunun enerji gideri, en az, tüketilen O2’nin %10’u kadardır. Salmonid, köpek balığı ve tuna gibi aktif balıklar, solungaçları üzerinden gerekli su akışını ram ventilasyonu (Yüzerken ağızını açarak) ile sağlarlar. Örneğin, pasifik salmon, ram ventilasyonunu 1 vücut uzunluğu/saniye’den daha yüksek hızda yüzerek kullanır. Bazı köpek balıkları, ram ventilasyonu ile sınırlandırılmıştır ve yaşamak için sürekli yüzmek zorundadır. Her iki solungaç ventilasyon metodunda da DO’nun %80’ine kadarki kısmımın (teorik olarak) kullanılması mümkündür. Çünkü solungaç anatomisi, ters yönde kan akışını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir (suyun solungaçlar üzerinden akışı, kanın solungaçlar içinden akışına terstir). Gerçek O2 tüketimi türlere göre farklıdır. Alabalıkta %30-40, tunada %70 ve sazanda %70-80’dir. Buna kıyasla, insan havadaki O2’nin sadece %25’ni alabilir. Su solungaçlardan geçerken, sudaki çözünmüş O2, sekonder solungaç lamelinin ince epitelyal hücrelerinin arasından geçer ve kana difüze olur. Asitlik arttıkça hemoglobinin O2’ye yakınlığı azalır (Bohr etkisi) ve bazı türlerde asitlik, hemoglobinin O2’yi tutmasındaki maksimum kapasiteyi azaltır (Root etkisi). Bu yüzden kan, dokuların kapillar yataklarından geçerken üretilen CO2’in neden olduğu asitlik Hb-O2 ağını zayıflatır ve O2 yoğunluğunun düşük olduğu hücrelere difüze olan O2’nin çıkışını kolaylaştırır. Aynı zamanda, CO2, dokulardan kana difüze olur. O2’in tersine, CO2’in çoğu plazmada erir ve bikarbonat formunda yeniden solungaçlara gönderilir. Kan solungaçlardan geçerken karbonikanhidraz enzimi, HCO3 iyonunu sonra yeniden suya difüze olan CO2 molekülüne hidroliz eder. Bir ünite kanın solungaçlar içinde kalma zamanı, sadece birkaç saniye olduğu için ve kan ve su arasındaki yüksek CO2 basıncından dolayı bu enzimatik reaksiyon son derece hızlı bir aşamadır. Bu yüzden kandaki O2 basıncı 100 mg Hg veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir, kandaki CO2 konsantrasyonu düşük kalır ve çok az değişir. Özellikle aktif soğuk su balıklarında Bohr etkisi büyük olur (kanın düşük CO2 düzeyinde başlar). Aquakültür sistemlerinde, örneğin eğer sudaki çözünmüş CO2 konsantrasyonu 20 mg/l’ye çıkarsa Bohr etkisi salmonidlerin O2 transferini engeller. Karışık kültürü yapılan sıcak su balıkları (Tilapya, sazan, kanal kedi balığı gibi) genellikle çözünmüş CO2 konsantrasyonuna daha az duyarlıdırlar ama, bu yetiştiricilik yöntemi, iyi bir yetiştiricilik işletmesi için, CO2 ’in havuz suyunda birikmesine engel olan durumları sağlamada iyi bir yöntemdir. CO2’in etkisiyle birlikte, laktik asit üretimi kan asitliğinin yükselmesine ve kanın O2 transferinin bozulmasını neden olur. En genel sebep; beyaz kaslarda O2 olmamasından dolayı kan ve dokularda laktik asit birikmesiyle sonuçlanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Bu da heyecan ve stresten kaynaklanır. Örneğin, eğer kanın pH’sı 7,8-7,6’dan 6,0’a düşürülürse toplam hemoglobinin sadece çok az bir yüzdesi O2 ile doyurulabilir. Root etkisindeki Hb’in normal görevi choroid rete üzerinden O2’i göze ileten moleküler pompa görevi yapmak ve physoclistik türlerde rete mirabile üzerinden yüzme kesesini doldurmaktır. İkinci görevi, salmonidlerde (fizostomları bulunduğu için) önemsizdir ki; havayı emerek yüzme kesesini doldurmaktır. Bununla beraber, salmonid gözündeki normal O2 yoğunluğu, hem kanın, hem de suyunkinden fazladır. Bu da root etkisindeki Hb’in bu balıklarda önemli bir rol aldığını gösterir. Cadmium ve civa gibi ağır !!!!llerin öldürücü seviyelerinin altındaki dozlarına maruz kalma durumunda, root etkisindeki Hb’in normal fonksiyonunun tersi yönde etkilendiği bilinir. Bunun yoğun kültürdeki balığın sağlığı için önemi bilinmemektedir. Yoğun kültürdeki balıklar için, Bohr ve Root etkisi altında O2 transferinin azalması ile ilgili problemler, kanda yüksek laktik asit konsantrasyonu (Hyperlacticemia) veya kanda yüksek CO2 konsantrasyonu sonucu ortaya çıkar. Genel sebepleri; düşük DO durumları ve heyecandan kaynaklanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Ayrıca yetiştirme ve transfer sırasında daha yüksek stoklama yoğunluğu sağlamak için saf O2 kullanarak havalandırma yapmak, aşırı doyurulmuş DO düzeyine ve hipercapnia’ya (yüksek DO’nun solungaç havalandırma oranını baskılaması nedeniyle oluşan bir yan etki) neden olur. Bu ise, CO2 birikmesine ve yüksek arterial PCO2 basıncına neden olur. Kana O2 transferi bundan etkilenmeyebilir. Çünkü daha yüksek arterial PO2, bohr etkisi kaynaklı azalmaları dengeler. Buna ek olarak hipercapnia, dokulara O2 naklini, sadece arta kalan asitliği normal kan dengesini aşarsa veya solunum asidosisi meydana gelirse tehlikeye sokabilir. Suyun kalitesinin iyi olduğu balık kültürlerinde Bohr etkisi kaynaklı O2 naklinin azalması ile ilgili problemler, aşırı yüzme sonunda üretilen laktik asitten dolayı ortaya çıkan !!!!bolik asidosis kökenlidir. Bohr etkisinin solunum baskısının CO2 ve DO konsantrasyonu ile olan ilişkisi ilk kez Basu (1959) tarafından belirlendi. Dokulara yeterli O2 sağlamak için vasat bir yüzme seviyesi oluşturmak için gereken DO seviyesi bunu ortaya çıkarmıştır. Bu minimum miktar, eğer çok az CO2 varsa veya hiç yoksa 6 mg/l’den, Eğer çözünmüş CO2 konsantrasyonu 30 mg/l’ civarına yükselirse, 11 mg/l’den daha yukarı çıkar. Sonuç olarak, salmonid gibi balıkların, DO seviyesinin %80 doygunluk oranının altına düşmemesi şartıyla, yeterli O2’ye sahip olmaları önerilir. Eğer çözünmüş CO2 seviyesi 30-40 mg/l’nin altında tutulmazsa, kanın O2 taşıma kapasitesi, yüksek DO konsantrasyonunun bile yetersiz olduğu, doku hipoksia’sına neden olabilecek seviyelere düşer. Bohr ve root etkisi kaynaklı solunum baskısı, heyecan ve yüzme aktivitesini azaltmak için dikkatli balık tutumu ile en aza indirilebilir. Yeterli miktarda çözünmüş O2 sağlamanın yanısıra çözülmüş CO2 ‘yi hızla ortadan kaldıran havalandırma sistemi ve su değişim oranı ile de bu sağlanabilir. Pratikte bunlar yoğun kültürdeki balığın ihtiyaçlarını sağlamada gerekli unsurlardır. Haçeri’deki çözünmüş O2’i balığın tüketme oranı yoğun kültür sistemlerinin sağlanmasında önemlidir. O2 tüketimi, balık naklinde gerekli olan havalandırma miktarı ve istenilen yükleme yoğunluğu için gerekli su alışveriş oranı gibi temel parametreleri belirler. Racewaylerdeki salmonidler en az 100 mg.O/kg/saat ile en fazla 800 mg/kg saat arasında tüketir. Bu seviye, yüzme seviyelerine, su sıcaklığına, zaman, son beslenme ve heyecan, stres derecesine göre değişir. Egzersiz, stres veya su sıcaklığının sonucu olan !!!!bolik ihtiyaçları karşılamak ve O2 tüketim oranını kontrol etmek için hormonal teknikler kullanılır. Hem soğuk su, hem de sıcak su balıklarının solunum oranı karasal omurgalılarda olduğu gibi kanda CO2 yükselmesi ile değil, DO konsantrasyonundaki düşüş ile stimüle edilir. Örneğin, balıklar elle tutularak stres olduğu zaman, adrenalin ve diğer cathekolomine hormonları (hem solungaç perfüzyon miktarını , hem de alyuvar hemoglobininin O2 taşıma kapasitesini artıran hormonlar) üretilir. Bronşal vasodilasyonun yan etkisi olarak suyun normal ozmatik akımı aşırı şekilde yükselir ve bundan sonra vücuttan atılmalıdır. Diüresis’in sonucu çok çarpıcı olabilir, kandaki elektrolitlerin bazıları üretilen çok fazla üre içinde kaçınılmaz bir şekilde kaybolur. Diüresis uzatılırsa, iyon regulasyonunda bozulmalar ortaya çıkabilir. Balık tutulduktan veya nakledildikten 1-2 gün sonra oluşan gecikmiş ölümler büyük ölçüde bu olayın bir sonucudur. Yoğun kültür sistemlerindeki balıkların O2 tüketimi, hem balığın kültürel prosedürü, hem de doğal gelişmeler nedeniyle arttırılabilir. Bunlardan, tutma nedenli stres, heyecan nedenli arttırılmış yüzme aktivitesi ve beslenmenin doğal aşamaları en önemli olanlarıdır. Örneğin Çelikbaş alabalığı juvenilleri tutulmaktan dolayı strese girerler, O2 tüketimleri 2 kat birden artabilir ve bir veya daha fazla saat yüksek oranda kalır. O2 tüketiminin artması (heyecan ve stres kaynaklı), balıklar nakil tanklarına yüklendikten sonra, birden meydana gelen DO’daki ani düşüşün sorumlusudur. O2 havalandırması varsa, balık bulunan tank suyu 14-16 mg/l’lik DO’ya kadar doyurulmalıdır ki, bu da balıkların O2 ihtiyacını karşılar. Sadece sıkıştırılmış hava varsa, havalandırma sistemini, balık yüklemeden 5-10 dakika önceden başlatmak, suyun doyurulmasını sağlayacağından bir dereceye kadar etkili olacaktır. Beslenme ve sindirimin doğal aşamaları, balığın O2 tüketimini büyük ölçüde artırır. Çünkü sindirimin, absorbsiyon ve asimilasyonun kalorik maliyeti, geri kalan !!!!bolik kalorinin %40’ı kadardır. Bu etkinin O2 tüketimindeki boyutu (Specific dynamic action of food (SDA) = .Yiyeceklerin spesifik dinamik hareketi) her zaman tam olarak değerlendirilmez. Çünkü beslenme rutin bir operasyondur. Salmonid, kanal kedi balığı ve tilapya için, her defasında balık birkaç saat beslendiği için O2 tüketim oranını %40-50 veya daha fazla arttırmak akıllıcadır. SDA’nın pratik sonucu olarak; balığın hemen tutulmaması veya nakil edilmemesi gerekir. Çünkü, beslenme ve sindirim olaylarına eklenen heyecan ve stres, onların O2 tüketimini, havalandırma sisteminin yeterli DO sağlayamayacak seviyede arttırır. Elle tutulmadan ve nakilden 24-48 saat önce balık beslemeyi durdurmak bu etkiyi önler ve O2 tüketim oranını büyük ölçüde azaltır. Yoğun kültür sisteminde O2 tüketimini etkileyen diğer önemli faktörler ise; su sıcaklığı ve yüzme aktiviteleridir. Daha yüksek su sıcaklığı, bütün !!!!bolik hızı artırarak O2 tüketimini yükseltir. Bununla beraber yüzme aktivitelerinde O2 tüketimi, kasların kasılması için, Hb doygunluğunu düşürerek kandaki O2‘yi tüketmesi ile yükselir. Gökkuşağı alabalığında, solungaç lamelleri’nin sadece %60’ı kanla perfüze olur. Hızlı yüzmeye dayanan kas kasılması, adrenalin ve diğer cathekolamine hormonlarının dolaşımını teşvik eder. Meydana gelen solungaç perfüzyonun yükselmesi ile birlikte, eritrosistlerin, hücre içi pH’sını artıran, Na / H değişiminin adrenal hormonu tarafından teşviki sağlanır. Bohr etkisi düşürülür ve hem kanda O2 oluşumu, hem de O2 ‘nin dokulara teslimi sağlanır. Isı ve yüzme aktivitelerinin O2 tüketimi üzerindeki etkisinin gerçek boyutu Brett (1973) tarafından, kontrol altında tutulan pasifik solmonu üzerinde belirlenmiştir. Daha sıcak su, O2 tüketimini bir dereceye kadar artırır. Bununla beraber, yüzmenin etkisi daha çarpıcıdır. İleri atılarak yüzme, özellikle enerji bakımından yoğundur. Çünkü sürtünme etkisi çok yüksektir. Yoğun kültür sistemindeki balığın yüzme aktivitesi genelde daha düşüktür. Salmon kültüründe racewaylerde su alışverişi öyle ayarlanmalıdır ki, o balığın O2 tüketim oranı, DO’yu son taşma sınırının yaklaşık 6 mg/l aşağısına indirmemelidir. Havalandırma sistemi ayrıca, taşıma kapasitesini artırmak için de kullanılır. Bazı durumlarda DO oranını 14-16 mg/l ‘ye çıkarmak için sıvı O2 kullanılır. Balık nakil sisteminde O2 tüketim oranı, genelde yüksek heyecan ve stres nedeniyle değişkendir. Yakaşık DO doygunluğunu sağlamak için saf O2 kullanılır. DO, balık tarafından tüketildikten sonra hemen yenilenmezse, O2 tükenmesi meydana gelir. Karasal hayvanların aksine, balığın nefes alma oranı, yükselen CO2 ile değil, düşen DO konsantrasyonu ile stimüle edilir. Alabalık, sazan, kedi balığı gibi türler düşen DO seviyesine, önce ağız ve solungaçlarını kullanıp solungaç havalandırma oranını yükselterek; kan basıncını ve kardial verimi yükseltip solungaçlardan kan akışını artırarak cevap verir. Salmonidlerde, normal DO tükenmesi bile, solungaç havalandırma oranında çarpıcı yükselmelere neden olur. Bu olaylar, ilk olarak O2 alımını yükseltir, fakat daha fazla su akışı da, solungaçlardan her geçişte çekilebilen DO oranını azaltabilir. DO düştükçe kana transfer edilen O2 miktarı da düşer (max %80’den min %15’e). Ayrıca, daha fazla suyun solungaçlar üzerinden hareket ettirilmesi, enerji maliyetini büyük oranda yükseltir (Absorbe edilen O2 ‘nin %10 ‘undan %70’e yükselmesi). Sonuç olarak; O2 elde etmek için harcanan güç, suda çözünmüş O2 miktarı düştükçe ve arterial kandaki O2 basıncı düştükçe yükselir. Arteial kan O2‘si, alyuvardaki Hb %60 doygunluktan daha az olduğu noktaya ulaşıncaya dek azaldığında; solungaç damarlarını genişleterek ve Na/H alışverişini alyuvar membranı ile sağlayıp, hücre içi PH’yı yükselten adrenalin ve diğer cathecolamine hormonları salgılanır. Bir dizi karışık olay sırasında Hb-O2 ilişkisinde değişiklikler ve Bohr ve Root effect kökenli kapasite değişiklikleri, hem solungaçlardaki O2 transferini, hem de O2 ‘nin dokulara yükselmesini kolaylaştırır. Eğer çözünmüş O2, 5 mg/l’nin altına düşerse, salmonidler, iştahsızlaşırlar. Bu, beslenme ve sindirim sırasında O2 tüketiminde meydana gelen normal yükselmeye engel olmak için geliştirilen bir davranışsal cevaptır. Salmonidlerde, O2‘nin elde edinimi ve kullanımının biyoenerjik maliyeti, DO’nun 2 mg/l civarına kadar tüketilmesinden dolayı ortaya çıkan aşırı enerji ihtiyacı ile başlar ve bilinç kaybı ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Aquakültür için önemli olan çoğu sıcak su balığı DO seviyesi 1 mg/l’nin altına düşse bile birkaç saat hayata kalmayı başarır. Ama sonunda meydana gelen doku hipoksiası bilinçsizlik ve ölümle sonuçlanır. Aquakültür ortamında balığın tükettiği O2 oranını sürekli düşürmek en temel hedeftir. O2 tüketimini artırmak için varolan aynı biolojik ve çevresel faktörlerin çoğu onu düşürmek için de arttırılabilir. Su sıcaklığını azaltma (hipothermia) ve yüzme aktivitesini, heyecanı ve balık tutma sırasındaki stresi düşürmek için anastezik kullanımı en bilinenleridir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-solunum-fizyolojisi

Çevre Kanunu (Bölüm-1)

ÇEVRE KANUNU (1) (2) Kanun Numarası : 2872 Kabul Tarihi : 9/8/1983 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 11/8/1983 Sayı : 18132 Yayımlandığı Düstur Tertip : 5 Cilt : 22 Sayfa : 499 BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Tanımlar ve İlkeler Amaç: Madde 1 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/1 md.) Bu Kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır. Tanımlar: Madde 2 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/2 md.) Bu Kanunda geçen terimlerden; Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı, Çevre korunması: Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmaların bütününü, Çevre kirliliği: Çevrede meydana gelen ve canlıların sağlığını, çevresel değerleri ve ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü olumsuz etkiyi, Sürdürülebilir çevre: Gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi sürecini, Sürdürülebilir kalkınma: Bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi, Alıcı ortam: Hava, su, toprak ortamları ile bu ortamlarla ilişkili ekosistemleri, Doğal varlık: Bütün bitki, hayvan, mikroorganizmalar ile bunların yaşama ortamlarını, Doğal kaynak: Hava, su, toprak ve doğada bulunan cansız varlıkları, (1)19/10/1989 tarih ve 383 sayılı KHK'nin 25 inci maddesi; bu Kanun ile Çevre Müsteşarlığına verilen yetkilerin, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığına geçeceğini hüküm altına almıştır. (2)9/8/1991 tarih ve 443 sayılı KHK'nin geçici 1 inci maddesi ile çeşitli mevzuatta geçen "Çevre Müsteşarlığı" ve "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanlığı" ibareleri "Çevre Bakanlığı", "Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı" ve "Çevre Müsteşarı" ibareleri "Çevre Bakanı" olarak değiştirilmiştir. Kirleten: Faaliyetleri sırasında veya sonrasında doğrudan veya dolaylı olarak çevre kirliliğine, ekolojik dengenin ve çevrenin bozulmasına neden olan gerçek ve tüzel kişileri, Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, Atıksu: Evsel, endüstriyel, tarımsal ve diğer kullanımlar sonucunda kirlenmiş veya özellikleri kısmen veya tamamen değişmiş suları, Atıksu altyapı tesisleri: Evsel ve/veya endüstriyel atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve alıcı ortama verilmesinin sağlandığı sistem ve tesislerin tamamını, Arıtma tesisi: Her türlü faaliyet sonucu oluşan katı, sıvı ve gaz halindeki atıkların yönetmeliklerde belirlenen standartları sağlayacak şekilde arıtıldığı tesisleri, Ekolojik denge: İnsan ve diğer canlıların varlık ve gelişmelerini doğal yapılarına uygun bir şekilde sürdürebilmeleri için gerekli olan şartların bütününü, Sulak alan: Doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan, başta su kuşları olmak üzere canlıların yaşama ortamı olarak önem taşıyan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbiyeler ile bu alanların kıyı kenar çizgisinden itibaren kara tarafına doğru ekolojik açıdan sulak alan kalan yerleri, Biyolojik çeşitlilik: Ekosistemlerin, türlerin, genlerin ve bunlar arasındaki ilişkilerin tamamını, Atık: Herhangi bir faaliyet sonucunda oluşan, çevreye atılan veya bırakılan her türlü maddeyi, Katı atık: Üreticisi tarafından atılmak istenen ve toplumun huzuru ile özellikle çevrenin korunması bakımından, düzenli bir şekilde bertaraf edilmesi gereken katı atık maddeleri, Evsel katı atık: Tehlikeli ve zararlı atık kapsamına girmeyen konut, sanayi, işyeri, piknik alanları gibi yerlerden gelen katı atıkları, Tehlikeli atık: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan atıklar ve bu atıklarla kirlenmiş maddeleri, Tehlikeli kimyasallar: Fiziksel, kimyasal ve/veya biyolojik yönden olumsuz etki yaparak ekolojik denge ile insan ve diğer canlıların doğal yapılarının bozulmasına neden olan her türlü kimyasal madde ve ürünleri, Kirli balast: Duran veya seyir halindeki tankerden, gemiden veya diğer deniz araçlarından su üzerine bırakıldığında; su üstünde veya bitişik sahil hattında petrol, petrol türevi veya yağ izlerinin görülmesine neden olan veya su üstünde ya da su altında renk değişikliği oluşturan veya askıda katı madde/emülsiyon halinde maddelerin birikmesine yol açan balast suyunu, Çevresel etki değerlendirmesi: Gerçekleştirilmesi plânlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları, Proje tanıtım dosyası: Gerçekleşmesi plânlanan projenin yerini, özelliklerini, olası olumsuz etkilerini ve öngörülen önlemleri içeren, projeyi genel boyutları ile tanıtan bilgi ve belgeleri içeren dosyayı, Stratejik çevresel değerlendirme: Onaya tâbi plân ya da programın onayından önce plânlama veya programlama sürecinin başlangıcından itibaren, çevresel değerlerin plân ve programa entegre edilmesini sağlamak, plân ya da programın olası çevresel etkilerini en aza indirmek ve karar vericilere yardımcı olmak üzere katılımcı bir yaklaşımla sürdürülen ve yazılı bir raporu da içeren çevresel değerlendirme çalışmalarını, Çevre yönetimi: İdarî, teknik, hukukî, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel araçları kullanarak doğal ve yapay çevre unsurlarının sürdürülebilir kullanımını ve gelişmesini sağlamak üzere yerel, bölgesel, ulusal ve küresel düzeyde belirlenen politika ve stratejilerin uygulanmasını, Çevre yönetim birimi/Çevre görevlisi: Bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemeler uyarınca denetime tâbi tesislerin faaliyetlerinin mevzuata uygunluğunu, alınan tedbirlerin etkili olarak uygulanıp uygulanmadığını değerlendiren, tesis içi yıllık denetim programları düzenleyen birim ya da görevliyi, Çevre gönüllüsü: Bakanlıkça, uygun niteliklere sahip kişiler arasından seçilen ve bu Kanun ve Kanuna göre yürürlüğe konulan düzenlemelere aykırı faaliyetleri Bakanlığa iletmekle görevli ve yetkili kişiyi, Hassas alan: Ötrofikasyon riski yüksek olan ve Bakanlıkça belirlenecek kıyı ve iç su alanlarını, Çevreye ilişkin bilgi: Su, hava, toprak, bitki ve hayvan varlığı ile bunları olumsuz olarak etkileyen veya etkileme ihtimali bulunan faaliyetler ve alınan idarî ve teknik önlemlere ilişkin olarak mevcut bulunan her türlü yazılı, sözlü veya görüntülü bilgi veya veriyi, İş termin plânı: Atıksu ve evsel nitelikli katı atık kaynaklarının yönetmelikte belirtilen alıcı ortam deşarj standartlarını sağlamak için yapmaları gereken atıksu arıtma tesisi ve/veya kanalizasyon gibi altyapı tesisleri ile katı atık bertaraf tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan yer seçimi, proje, ihale, inşaat, işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren plânı, Risk değerlendirmesi: Belirli kimyasal madde ya da maddelerin potansiyel tehlikelerinin belirlenmesi ve sonuçlarının hesaplanması yönünde kullanılan yöntemler bütününü, İyonlaştırıcı olmayan radyasyon: İyonlaşmaya neden olmayan elektromanyetik dalgaları, Elektromanyetik alan: Elektrik ve manyetik alan bileşenleri olan dalgaların oluşturduğu alanı, Koku: İnsanda koku alma duygusunu harekete geçiren ve kokunun algılanmasına neden olan uçucu maddelerin yarattığı etkiyi, Hava kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden hava kirliliğinin göstergesi olan, çevre havasında mevcut hava kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ifade eder. İlkeler: Madde 3 –(Değişik: 26/4/2006 – 5491/3 md.) Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin genel ilkeler şunlardır: a) Başta idare, meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları olmak üzere herkes, çevrenin korunması ve kirliliğin önlenmesi ile görevli olup bu konuda alınacak tedbirlere ve belirlenen esaslara uymakla yükümlüdürler. b) Çevrenin korunması, çevrenin bozulmasının önlenmesi ve kirliliğin giderilmesi alanlarındaki her türlü faaliyette; Bakanlık ve yerel yönetimler, gerekli hallerde meslek odaları, birlikler ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yaparlar. c) Arazi ve kaynak kullanım kararlarını veren ve proje değerlendirmesi yapan yetkili kuruluşlar, karar alma süreçlerinde sürdürülebilir kalkınma ilkesini gözetirler. d) Yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir. e) Çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkı esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler; meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlüdür. f) Her türlü faaliyet sırasında doğal kaynakların ve enerjinin verimli bir şekilde kullanılması amacıyla atık oluşumunu kaynağında azaltan ve atıkların geri kazanılmasını sağlayan çevre ile uyumlu teknolojilerin kullanılması esastır. g) Kirlenme ve bozulmanın önlenmesi, sınırlandırılması, giderilmesi ve çevrenin iyileştirilmesi için yapılan harcamalar kirleten veya bozulmaya neden olan tarafından karşılanır. Kirletenin kirlenmeyi veya bozulmayı durdurmak, gidermek veya azaltmak için gerekli önlemleri almaması veya bu önlemlerin yetkili makamlarca doğrudan alınması nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan gerekli harcamalar 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre kirletenden tahsil edilir. h) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve giderilmesi için uyulması zorunlu standartlar ile vergi, harç, katılma payı, yenilenebilir enerji kaynaklarının ve temiz teknolojilerin teşviki, emisyon ücreti ve kirletme bedeli alınması, karbon ticareti gibi piyasaya dayalı mekanizmalar ile ekonomik araçlar ve teşvikler kullanılır. ı) Bölgesel ve küresel çevre sorunlarının çözümüne yönelik olarak taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalar sonucu ortaya çıkan ulusal hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. Gerçek ve tüzel kişiler, bu düzenlemeler sonucu ortaya çıkabilecek maliyetleri karşılamakla yükümlüdür. j) Çevrenin korunması, çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevre sorunlarının çözümüne yönelik gerekli teknik, idarî, malî ve hukukî düzenlemeler Bakanlığın koordinasyonunda yapılır. 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu kapsamındaki konular Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından yürütülür. İKİNCİ BÖLÜM Yüksek Çevre Kurulu ve Görevleri(1) Yüksek Çevre Kurulu(1) Madde 4 – (Mülga: 9/8/1991 - KHK - 443/43 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/4 md.) Başbakanın başkanlığında, Başbakanın bulunmadığı zamanlarda Çevre ve Orman Bakanının başkanlığında, Başbakanın belirleyeceği sayıda bakan ile Bakanlık Müsteşarından oluşan Yüksek Çevre Kurulu kurulmuştur. Diğer bakanlar gündeme göre Kurul toplantılarına başkan tarafından çağrılabilir. Kurul yılda en az bir defa toplanır. Kurulun sekretarya hizmetleri Bakanlıkça yürütülür. Kurulun çalışmaları ile ilgili konularda ön hazırlık ve değerlendirme yapmak üzere, Bakanlık Müsteşarının başkanlığında ilgili bakanlık müsteşarları, diğer kurum ve kuruluşların en üst düzey yetkili amirlerinin katılımı ile toplantılar düzenlenir. Bu toplantılara gündeme göre ilgili kamu kurumu niteliğindeki kuruluşların birlik temsilcileri, meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim temsilcileri, üniversite temsilcileri ve bilimsel kuruluşların temsilcileri davet edilir. Kurulun çalışma usûl ve esasları ile diğer hususlar yönetmelikle belirlenir. Yüksek Çevre Kurulunun görevleri(1) Madde 5 – (Mülga: 13/3/1990 - KHK - 409/12 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006 – 5491/5 md.) Yüksek Çevre Kurulunun görevleri şunlardır: a) Etkin bir çevre yönetiminin sağlanması için hedef, politika ve strateji belirlemek. b) Sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde ekonomik kararlara çevre boyutunun dahil edilmesine imkân veren hukukî ve idarî tedbirleri belirlemek. c) Birden fazla bakanlık ve kuruluşu ilgilendiren çevre konularına ilişkin uyuşmazlıklarda nihai kararı vermek. Madde 6 – 7 – (Mülga: 8/6/1984 - KHK 222/30 md.) ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Çevre Korunmasına İlişkin Önlemler ve Yasaklar Kirletme yasağı: Madde 8 – Her türlü atık ve artığı, çevreye zarar verecek şekilde, ilgili yönetmeliklerde belirlenen standartlara ve yöntemlere aykırı olarak doğrudan ve dolaylı biçimde alıcı ortama vermek, depolamak, taşımak, uzaklaştırmak ve benzeri faaliyetlerde bulunmak yasaktır. Kirlenme ihtimalinin bulunduğu durumlarda ilgililer kirlenmeyi önlemekle; kirlenmenin meydana geldiği hallerde kirleten, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek veya azaltmak için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdürler. ______________________________ (1) 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 4 üncü maddesiyle ikinci bölüm başlığı “Merkezi ve Mahalli İdari Bölümleri ve Görevleri”, 4 üncü madde başlığı “Merkez Çevre Kurulu” iken metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Çevrenin korunması(1) Madde 9 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/6 md.) Çevrenin korunması amacıyla; a) Doğal çevreyi oluşturan biyolojik çeşitlilik ile bu çeşitliliği barındıran ekosistemin korunması esastır. Biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir. b) Ülke fizikî mekânında, sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, koruma-kullanma dengesi gözetilerek kentsel ve kırsal nüfusun barınma, çalışma, dinlenme, ulaşım gibi ihtiyaçların karşılanması sonucu oluşabilecek çevre kirliliğini önlemek amacıyla nazım ve uygulama imar plânlarına esas teşkil etmek üzere bölge ve havza bazında 1/50.000-1/100.000 ölçekli çevre düzeni plânları Bakanlıkça yapılır, yaptırılır ve onaylanır. Bölge ve havza bazında çevre düzeni plânlarının yapılmasına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. c) Ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınarak koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan hassas alanların her tür ölçekteki plânlarda gösterilmesi zorunludur. Koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan alanlar, plân kararı dışında kullanılamaz. d) Ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan etmeye, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma esasları ile plân ve projelerin hangi bakanlıkça hazırlanıp yürütüleceğini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu bölgelere ilişkin plân ve projelerde; 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununun 9 uncu maddesi, 4/4/1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun plân onama yetkisini düzenleyen hükümleri, 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 8 inci maddesinin tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunların korunma alanlarının tespit ve tescili dışında kalan yetkileri düzenleyen hükümleri ile aynı Kanunun 17 nci maddesinin (a) bendi hükümleri uygulanmaz. e) Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esastır. Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir. Sulak alanların korunması ve yönetimine ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. f) Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır. g) Doğal kaynakların ve varlıkların korunması, kirliliğinin ve tahribatının önlenmesi ve kalitesinin iyileştirilmesi için gerekli idarî, hukukî ve teknik esaslar Bakanlık tarafından belirlenir. h) Ülkenin deniz, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının ve su ürünleri istihsal alanlarının korunarak kullanılmasının sağlanması ve kirlenmeye karşı korunması esastır. Atıksu yönetimi ile ilgili politikaların oluşturulması ve koordinasyonunun sağlanması Bakanlığın sorumluluğundadır. Su ürünleri istihsal alanları ile ilgili alıcı ortam standartları Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca belirlenir. Denizlerde yapılacak balık çiftlikleri, hassas alan niteliğindeki kapalı koy ve körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarında kurulamaz. Alıcı su ortamlarına atıksu deşarjlarına ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ı) Çevrenin korunması ve kamuoyunda çevre bilincinin geliştirilmesi amacıyla, okul öncesi eğitimden başlanarak Millî Eğitim Bakanlığına bağlı örgün eğitim kurumlarının öğretim programlarında çevre ile ilgili konulara yer verilmesi esastır. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı “Çevre Korunması” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Yaygın eğitime yönelik olarak, radyo ve televizyon programlarında da çevrenin önemine ve çevre bilincinin geliştirilmesine yönelik programlara yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo - Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. j) Çevre ile ilgili olarak toplanan her türlü kaynak ve gelir, tahsisi mahiyette olup, öncelikle çevrenin korunması, geliştirilmesi, ıslahı ve kirliliğin önlenmesi için kullanılır. Çevresel etki değerlendirilmesi: Madde 10 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/7 md.) Gerçekleştirmeyi plânladıkları faaliyetleri sonucu çevre sorunlarına yol açabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler, Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu veya proje tanıtım dosyası hazırlamakla yükümlüdürler. Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu Kararı veya Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir Kararı alınmadıkça bu projelerle ilgili onay, izin, teşvik, yapı ve kullanım ruhsatı verilemez; proje için yatırıma başlanamaz ve ihale edilemez. Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır. Çevresel Etki Değerlendirmesine tâbi projeler ve Stratejik Çevresel Değerlendirmeye tâbi plân ve programlar ve konuya ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. İzin alma, arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğü (1) Madde 11 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/8 md.) Üretim, tüketim ve hizmet faaliyetleri sonucunda oluşan atıklarını alıcı ortamlara doğrudan veya dolaylı vermeleri uygun görülmeyen tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri atıklarını yönetmeliklerde belirlenen standart ve yöntemlere uygun olarak arıtmak ve bertaraf etmekle veya ettirmekle ve öngörülen izinleri almakla yükümlüdürler. Birinci fıkrada belirtilen yükümlülüğü bulunan tesis ve işletmeler ile yerleşim birimlerine; 1) İnşaat ruhsatı aşamasında bu yükümlülüğünü yerine getireceğini gösterir proje ve belgeleri ilgili kuruma sunmadıkça inşaat ruhsatı verilmez. 2) İnşaatı bitmiş olanlardan, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere işletme ruhsatı ve/veya yapı kullanma ruhsatı verilmez. 3) İnşaat ruhsatına, yapı kullanma veya işletme ruhsatını haiz olmakla birlikte arıtma ve bertaraf yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, verilmiş yapı kullanma izni veya işletme izni iptal edilir. Faaliyetlerinde değişiklik yapmayı ve/veya tesislerini büyütmeyi plânlayan gerçek ve tüzel kişiler yönetmelikle belirlenen usûl ve esaslar çerçevesinde atıklarını arıtma veya bertaraf etme yükümlülüğünü yerine getirmek zorundadırlar. Atıksuları toplayan kanalizasyon sistemi ile atıksuların arıtıldığı ve arıtılmış atıksuların bertarafının sağlandığı atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı, ıslahı ve işletilmesinden; büyükşehirlerde 20/11/1981 tarihli ve 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunla belirlenen kuruluşlar, belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler, bunların dışında iskâna konu her türlü kullanım alanında valiliğin denetiminde bu alanları kullananlar sorumludur. Serbest ve/veya endüstri bölgelerinde bölge müdürlükleri, kültür ve turizm koruma ve gelişme bölgelerinde, turizm merkezlerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı veya yetkili kıldığı birimler, organize sanayi bölgelerinde organize sanayi bölgesi yönetimi, küçük sanayi sitelerinde kooperatif başkanlıkları, mevcut yerleşim alanlarından kopuk olarak münferit yapılmış tatil köyü, tatil sitesi, turizm tesis alanları vb. kullanım alanlarında ise site yönetimleri veya tesis işletmecileri atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, bakımı, onarımı ve işletilmesinden sorumludurlar. ––––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "İşletme izni ve haber verme yükümlülüğü:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Atıksu altyapı sistemlerini kullanan ve/veya kullanacaklar, bağlantı sistemlerinin olup olmadığına bakılmaksızın, arıtma sistemlerinden sorumlu yönetimlerin yapacağı her türlü yatırım, işletme, bakım, onarım, ıslah ve temizleme harcamalarının tamamına kirlilik yükü ve atıksu miktarı oranında katılmak zorundadırlar. Bu hizmetlerden yararlananlardan, belediye meclisince ve bu maddede sorumluluk verilen diğer idarelerce belirlenecek tarifeye göre atıksu toplama, arıtma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, atıksu ile ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Atıksu toplama havzasının birden fazla belediye veya kurumun yetki sahasında olması halinde; atıksu arıtma tesisini işleten kurum, atıksu ile ilgili yatırım ve harcama giderlerini kirletenlerden kirlilik yükü ve atıksu miktarı nispetinde tahsil eder. Atık üreticileri uygun metot ve teknolojiler ile atıklarını en az düzeye düşürecek tedbirleri almak zorundadırlar. Atıkların üretiminin ve zararlarının önlenmesi veya azaltılması ile atıkların geri kazanılması ve geri kazanılabilen atıkların kaynağında ayrı toplanması esastır. Atık yönetim plânlarının hazırlanmasına ilişkin esaslar, Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Geri kazanım imkânı olmayan atıklar, yönetmeliklerle belirlenen uygun yöntemlerle bertaraf edilir. Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler evsel katı atık bertaraf tesislerini kurmak, kurdurmak, işletmek veya işlettirmekle yükümlüdürler. Bu hizmetten yararlanan ve/veya yararlanacaklar, sorumlu yönetimlerin yapacağı yatırım, işletme, bakım, onarım ve ıslah harcamalarına katılmakla yükümlüdür. Bu hizmetten yararlananlardan, belediye meclisince belirlenecek tarifeye göre katı atık toplama, taşıma ve bertaraf ücreti alınır. Bu fıkra uyarınca tahsil edilen ücretler, katı atıkla ilgili hizmetler dışında kullanılamaz. Üretici, ithalatçı ve piyasaya sürenlerin sorumluluğu kapsamında yükümlülük getirilen üreticiler, ithalatçılar ve piyasaya sürenler, ürünlerinin faydalı kullanım ömrü sonucunda oluşan atıklarının toplanması, taşınması, geri kazanımı, geri dönüşümü ve bertaraf edilmelerine dair yükümlülüklerinin yerine getirilmesi ve bunlara yönelik gerekli harcamalarının karşılanması, eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla Bakanlığın koordinasyonunda bir araya gelerek tüzel kişiliği haiz birlikler oluştururlar. Bu kapsamda yükümlülük getirilen kurum ve kuruluşların sorumluluklarının bu birliklere devrine ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Tehlikeli atık üreticileri, yönetmelikle belirlenecek esaslara göre atıklarını bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Atık geri kazanım, geri dönüşüm ve bertaraf tesislerini kurmak ve işletmek isteyen gerçek ve/veya tüzel kişiler, yönetmelikle belirlenen esaslar doğrultusunda, ürün standardı, ürünlerinin satışa uygunluğu ve piyasadaki denetimi ile ilgili izni, ilgili kurumlardan almak kaydı ile Bakanlıktan lisans almakla yükümlüdür. Evsel atıklar hariç olmak üzere, atık taşıma ve/veya toplama işlerini yapan kurum veya kuruluşlar Bakanlıktan lisans almak zorundadır. Evsel atıkların taşıma ve toplama işlerini yapan kurum ve kuruluşlar Bakanlıkça kayıt altına alınır. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve atık geri kazanım tesisleri yapmak amacıyla belediyelerin hizmet birlikleri kurmaları halinde, bu hizmet birliklerine araştırma, etüt ve proje konularında Bakanlıkça teknik ve malî yardım yapılır. Tesis yapım projeleri ise bu Kanunun 18 inci maddesi çerçevesinde kredi veya yardım ile desteklenebilir. Kredi borcunun geri ödenmemesi durumunda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre takip yapılır ve öncelikle 2380 sayılı Belediyelere ve İl Özel İdarelerine Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanunun ek 4 üncü maddesi hükümleri çerçevesinde ilgili belediyelerin İller Bankasındaki paylarından tahsil olunur. Arıtma ve bertaraf etme yükümlülüğüne tâbi tesis ve işletmeler ile yerleşim birimleri, bu yükümlülüğe istinaden kurulması zorunlu olan arıtma ve bertaraf sistemleri, atıksu arıtma ve ön arıtma sistemleri ile atıksu altyapı sistemlerinin kurulması, onarımı, ıslahı, işletilmesi ve harcamalara katkı paylarının belirlenmesi ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yönetmeliklerle düzenlenir. Bu konuda diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır. Bu Kanunun uygulanmasını sağlamak üzere alınması gereken izinler ve bu izinlerin tâbi olacağı usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle belirlenir. Faaliyetleri nedeniyle çevreye olumsuz etkileri olabilecek kurum, kuruluş ve işletmeler tarafından, faaliyetlerine ilişkin olası bir kaza durumunda, kazanın çevreye olumsuz etkilerini kontrol altına almak ve azaltmak üzere uygulanacak acil durum plânları hazırlanması zorunludur. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Bu plânlar dikkate alınarak Bakanlığın koordinasyonunda ilgili kurum ve kuruluşlarca yerel, bölgesel ve ulusal acil durum plânları hazırlanır. Liman, tersane, gemi bakım-onarım, gemi söküm, marina gibi kıyı tesisleri; kendi tesislerinde ve gemi ve diğer deniz araçlarında oluşan petrollü, yağlı katı atıklar ve sintine, kirli balast, slaç, slop gibi sıvı atıklar ile evsel atıksu ve katı atıkların alınması, depolanması, taşınması ve bertarafı ile ilgili işlemleri ve tesisleri yapmak veya yaptırmakla yükümlüdürler. Buna ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğü(1) Madde 12 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/9 md.) Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; il özel idarelerine, çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına, Denizcilik Müsteşarlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre belirlenen denetleme görevlilerine veya Bakanlıkça uygun görülen diğer kurum ve kuruluşlara devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usûl ve esasları çerçevesinde yapılır. Askerî işyerleri, askerî bölgeler ve tatbikatların bu Kanun çerçevesindeki denetimi ve neticelerine ait işlemler; Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Bakanlık tarafından müştereken hazırlanacak yönetmeliğe göre yürütülür. İlgililer, Bakanlığın veya denetimle yetkili diğer mercilerin isteyecekleri bilgi ve belgeleri vermek, yetkililerin yaptıracakları analiz ve ölçümlerin giderlerini karşılamak, denetim esnasında her türlü kolaylığı göstermek zorundadırlar. İlgililer, çevre kirliliğine neden olabilecek faaliyetleri ile ilgili olarak, kullandıkları hammadde, yakıt, çıkardıkları ürün ve atıklar ile üretim şemalarını, acil durum plânlarını, izleme sistemleri ve kirlilik raporları ile diğer bilgi ve belgeleri talep edilmesi halinde Bakanlığa veya yetkili denetim birimine vermek zorundadırlar. Denetim, bilgi verme ve bildirim yükümlülüğüne ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Tehlikeli kimyasallar ve atıklar(2) Madde 13 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/10 md.) Tehlikeli kimyasalların belirlenmesi, üretimi, ithalatı, atık konumuna gelinceye kadar geçen süreçte kullanım alanları ve miktarları, etiketlenmesi, ambalajlanması, sınıflandırılması, depolanması, risk değerlendirilmesi, taşınması ile ihracatına ilişkin usûl ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak piyasaya sürüldüğü tespit edilen tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşya, bunları satış ve kullanım amacıyla piyasaya süren kurum, kuruluş ve işletmelere toplattırılır ve imha ettirilir. Nakil ve imha için gereken masraflar ilgililerince karşılanır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bu masraflar, ilgili kurum, kuruluş ve işletmelerden 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı bazı yakıtların, maddelerin, atıkların, tehlikeli kimyasallar ile bu kimyasalları içeren eşyaların ithalini, Bakanlığın görüşünü alarak yasaklayabilir veya kontrole tâbi tutabilir. Tehlikeli atıkların ithalatı yasaktır. Tehlikeli atıkların tanımı ile tehlikeli atıkların oluşum aşamasından itibaren toplanması, ayrılması, geçici ve ara depolanması, geri kazanılması, yeniden kullanılması, taşınması, bertarafı, bertaraf sonrası kontrolü, ihracatı, transit geçişi, ambalajlanması, etiketlenmesi, denetimi ve atık yönetim plânlarının hazırlanması ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça yayımlanacak yönetmelikle belirlenir. Tehlikeli kimyasalların üretimi, satışı, depolanması, kullanılması ve taşınması faaliyetleri ile tehlikeli atıkların toplanması, taşınması, geçici ve ara depolanması, geri kazanımı, yeniden kullanılması ve bertarafı faaliyetlerinde bulunanlar, bu Kanun ile getirilen yükümlülükler açısından müteselsilen sorumludurlar. Sorumlular bu Kanunda belirtilen meslekî faaliyetleri nedeniyle oluşacak bir kaza dolayısıyla üçüncü şahıslara verebilecekleri zararlara karşı tehlikeli kimyasal ve tehlikeli atık malî sorumluluk sigortası yaptırmak zorunda olup, faaliyetlerine başlamadan önce Bakanlıktan gerekli izni alırlar. Sigorta yaptırma zorunluluğuna uymayan kurum, kuruluş ve işletmelere bu faaliyetler için izin verilmez. –––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "Denetim" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 9 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. (2) Bu madde başlığı”Zararlı kimyasal maddeler:” iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Bu maddede öngörülen zorunlu malî sorumluluk sigortası, malî yeterliliklerine göre, Hazine Müsteşarlığınca belirlenen sigorta şirketleri tarafından ya da bağlı olduğu Bakanın onayı ile Hazine Müsteşarlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle oluşturulacak bir havuz tarafından temin edilir. Havuzun yönetim ve işleyişi ile ilgili usûl ve esaslar da aynı yönetmelikle belirlenir. Havuz, sigorta ve/veya reasürans havuzu şeklinde oluşturulur. Kamu adına havuzda belirli bir payın korunmasına karar verilmesi hususunda Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan yetkilidir. Havuzun başlangıç giderleri için geri ödenmek üzere Hazine Müsteşarlığı bütçesinden avans kullandırılabilir. Havuzun yükümlülükleri; prim gelirleri ve bunların getirileri, piyasalardan sağlayacağı reasürans ve benzeri korumalar ve ödeme gücüyle sınırlıdır. Bakanlık, Hazine Müsteşarlığının uygun görüşünü almak kaydıyla, tehlikeli kimyasallar ve tehlikeli atıklarla ilgili faaliyetlerde bulunanların malî sorumluluk sigortası yaptırma zorunluluğunu, bu sigortaya ilişkin genel şartlar ile tarife ve talimatların yürürlüğe girmesinden itibaren en çok bir yıl ertelemeye yetkilidir. Her bir sorumlu tarafından yaptırılacak malî sorumluluk sigortasına ilişkin sigorta genel şartları Hazine Müsteşarlığınca onaylanır. Malî sorumluluk sigortası tarife ve talimatları Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarafından tespit edilir. Hazine Müsteşarlığının bağlı olduğu Bakan tarifeyi serbest bırakmaya yetkilidir. Gürültü: Madde 14 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/11 md.) Kişilerin huzur ve sükununu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde ilgili yönetmeliklerle belirlenen standartlar üzerinde gürültü ve titreşim oluşturulması yasaktır. Ulaşım araçları, şantiye, fabrika, atölye, işyeri, eğlence yeri, hizmet binaları ve konutlardan kaynaklanan gürültü ve titreşimin yönetmeliklerle belirlenen standartlara indirilmesi için faaliyet sahipleri tarafından gerekli tedbirler alınır. Faaliyetlerin durdurulması: Madde 15 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/12 md.) Bu Kanun ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından bir defaya mahsus olmak üzere esasları yönetmelikle belirlenen ve bir yılı aşmamak üzere süre verilebilir. Faaliyet; süre verilmemesi halinde derhal, süre verilmesi durumunda, bu süre sonunda aykırılık düzeltilmez ise Bakanlıkça ya da 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak durdurulur. Çevre ve insan sağlığı yönünden tehlike yaratan faaliyetler süre verilmeksizin durdurulur. Çevresel Etki Değerlendirmesi incelemesi yapılmaksızın başlanan faaliyetler Bakanlıkça, proje tanıtım dosyası hazırlanmaksızın başlanan faaliyetler ise mahallin en büyük mülkî amiri tarafından süre verilmeksizin durdurulur. Süre verilmesi ve faaliyetin durdurulması, bu Kanunda öngörülen cezaların uygulanmasına engel teşkil etmez. Tehlikeli hallerde faaliyetin durdurulması: Madde 16 – (Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) DÖRDÜNCÜ BÖLÜM (1) Çevre Kirliliğini Önleme Fonu Fonun kurulması ve fondan yararlanma: Madde 17 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) Çevre katkı payı alınması, diğer gelirler ve bütçe ödenekleri(2) Madde 18 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.; Yeniden düzenleme: 26/4/2006-5491/13 md.) Çevre kirliliğinin önlenmesi, çevrenin iyileştirilmesi ve çevre ile ilgili yatırımların desteklenmesi amacıyla; a) İthaline izin verilen kontrole tâbi yakıt ve atıkların CIF bedelinin yüzde biri ile hurdaların CIF bedelinin binde beşi oranında alınacak miktar, b) Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idarelerince tahsil edilen su ve kullanılmış suları uzaklaştırma bedelinin yüzde biri, çevre katkı payı olarak tahsil edilir. Tahsil edilen bu tutarlar, ilgililerce en geç ertesi ayın onbeşine kadar ilgili mal saymanlıkları hesaplarına aktarılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Ayrıca, yurt içi ve yurt dışından temin edilecek her türlü hibe, yardım ve bağışlar ile kredi anapara geri dönüşleri ve kredi faizleri de tahsil edilerek, Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğü hesabına yatırılır ve bütçeye gelir kaydedilir. Bu maddede sayılan gelirlerin tahsilatında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Bakanlar Kurulu (a) ve (b) bentlerinde yer alan oranları ayrı ayrı veya topluca sıfıra kadar indirmeye veya kanunî oranına kadar yükseltmeye yetkilidir. Atıksu arıtımı, atık bertarafı ve katı atık geri kazanım tesislerinin gözetim, fizibilite, etüt, proje ve inşaat işlerinin kredi veya yardım suretiyle desteklenmesi ile çevre düzeni plânlarının yapımı, hava, su ve toprak kalitesinin ölçüm ve izleme ağının oluşturulması, gürültünün önlenmesi ile ilgili etüt ve projelerin desteklenmesi, acil müdahale plânlarının hazırlanması, Çevresel Etki Değerlendirmesi faaliyetleri, havza koruma plânı çalışmaları, biyolojik çeşitliliğin korunması, çölleşme ve iklim değişikliği ile mücadele çalışmaları, stratejik çevresel değerlendirme, nesli tehlikede olan bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamlarının korunması, uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin karşılanması, çevre eğitimi ve yayını ile ilgili faaliyetler ve ihtisas komisyonları için yapılan harcamalar ile çevre kirliliğinin giderilmesi çalışmaları için Bakanlık bütçesine, yılı bütçe gelirleri içerisinde tahmin edilen yukarıdaki gelirler karşılığı ödenek öngörülür. Yukarıda sayılan gelirlerin tahsili ve bütçede öngörülen ödeneklerin kullanımı ile ilgili usûl ve esaslar, Maliye Bakanlığının uygun görüşü üzerine Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Fonun kullanılması: Madde 19 – (Mülga: 21/2/2001 - 4629/6 md.) –––––––––––––––––––– (1)“Dördüncü Bölüm” başlığı 21/2/2001 tarih ve 4629 sayılı Kanunun 6 ncı maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. (2) Bu madde başlığı "Fonun gelirleri" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 13 üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/cevre-kanunu-bolum-1

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olması gerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p. 763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi

HAYVANLARI KORUMA KANUNU

Kanun No. 5199 Kabul Tarihi : 24.6.2004 BİRİNCİ KISIM Genel Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler Amaç MADDE 1. - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır. Kapsam MADDE 2. - Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar. Tanımlar MADDE 3. - Bu Kanunda geçen terimlerden; a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri, b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını, c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi, d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları, e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları, f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları, g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını, h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları, ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı, j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını, k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi, l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını, m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı, n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları, o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, İfade eder. İlkeler MADDE 4. - Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır. ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür. İKİNCİ KISIM Koruma Tedbirleri BİRİNCİ BÖLÜM Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı MADDE 5. - Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar. Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler. Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir. Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması MADDE 6. - Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır. Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz. Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır. Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir. Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır. İKİNCİ BÖLÜM Hayvanlara Müdahaleler Cerrahi müdahaleler MADDE 7. - Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır. Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır. Yasak müdahaleler MADDE 8. - Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır. Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez. Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir. Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır. Hayvan deneyleri MADDE 9. - Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar. Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır. Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir. Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir. Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi Hayvanların ticareti MADDE 10. - Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur. Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz. Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir. Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır. Eğitim MADDE 11. - Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez. Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar Hayvanların kesimi MADDE 12. - Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır. Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvanların öldürülmesi MADDE 13. - Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez. Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasaklar MADDE 14. - Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır: a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek. ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek. ÜÇÜNCÜ KISIM Hayvan Koruma Yönetimi BİRİNCİ BÖLÜM Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar İl hayvanları koruma kurulu MADDE 15. - Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır. Bu toplantılara; a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları, b) İl çevre ve orman müdürü, c) İl tarım müdürü, d) İl sağlık müdürü, e) İl millî eğitim müdürü, f) İl müftüsü, g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü, h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi, ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci, j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci, Katılır. Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir. İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır. İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. İl hayvanları koruma kurulunun görevleri MADDE 16. - Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak; a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek, b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak, c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek, d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak, e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak, f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek, g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek, j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak, İle görevli ve yükümlüdür. İKİNCİ BÖLÜM Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri Denetim MADDE 17. - Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir. Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları MADDE 18. - Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi Mali destek MADDE 19. - Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Diğer Hükümler Eğitici yayınlar MADDE 20. - Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20'sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür. Trafik kazaları MADDE 21. - Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır. Hayvanat bahçeleri MADDE 22. - İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Yasak ve izinler MADDE 23. - Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir. Koruma altına alma MADDE 24. - Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır. DÖRDÜNCÜ KISIM Cezai Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz İdarî para cezası verme yetkisi MADDE 25. - Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir. İdari para cezalarına itiraz MADDE 26. - İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir. İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili MADDE 27. - İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür. Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80'i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir. Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Cezalar MADDE 28. - Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir: a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası. Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır. Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır. BEŞİNCİ KISIM Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler Birden fazla hükmün ihlâli MADDE 29. - Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır. Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir. Fiillerin tekrarı MADDE 30. - Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir. İKİNCİ BÖLÜM Son ve Geçici Hükümler Saklı hükümler MADDE 31. - 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır. GEÇİCİ MADDE 1. - Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar. GEÇİCİ MADDE 2. - Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır. Yürürlük MADDE 32. - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 33. - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

http://www.biyologlar.com/hayvanlari-koruma-kanunu

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

Varroa Nedir?

Varroa Nedir?

Çalışkanlıklarıyla bilinen ve binbir güçlükle yaptıkları balları her derde deva olan arıları çeşitli hastalıklar beklemektedir. Bu hastalıklardan bir tanesi de “varroa”’ dır. Varroa; arılarda kanat ve bacaklarda deformasyon, kısa bacaklılık gibi vücut anormallikleri ve yetişkin arılarda verim düşüklüğüne neden olan, hatta kovanın tamamen sönmesine bile sebep olabilecek tehlikeli bir hastalıktır. Bir kovandan diğer kovana kolayca bulaşabilecek, önlem alınması gereken önemli bir hastalıktır.Varroa hastalığına karşı, arı yetiştiricilerimizi emeklerinin zayi olmaması için bilgilendirmeliyiz. Arılar için çok önemli bir tehdittir. Hastalığın bulaştığı kovan müdahale edilmezse tamamen sönebilmekte ve diğer kovanlara da kolaylıkla bulaşabilmektedir. Önlem alınmadığı takdirde tüm arı kovanlarının sönmesine sebep olabilmektedir. Bu durum arı yetiştiricilerinin asla karşı karşıya kalmayı istemeyecekleri bir durumdur. Bu durumla karşı karşıya kalmamak için arı yetiştiricilerinin, Varroa hastalığını, belirtilerini ve mücadele yöntemlerini öğrenmeleri gerekmektedir.Varroa, koyu kahve rengindedir ve uzunluğu 1.3 mm. civarı, eni ise 1.6 mm. civarındadır. Varroa’’nın, vücudunun çevresinde 4 çift bacağı vardır. Varroalar, arının kanını emerek beslenirler. Varroa’’nın dişi ve erkeği mevcuttur. Erkekleri, dişi ile çiftleşme sonrası ölürler. Kışı yalnızca dişi erginler geçirir. Hastalığın bulaştığı kovanda; yavru arılar gelişemez, ergin arılar ise güçsüzdürler ve uçamazlar. Huzursuzdurlar, kurtulmaya çalışırlar ama kendi çabaları ile bunu gerçekleştiremezler. Arılar güçsüz kaldıkları için, çiftleşme yetenekleri azalır. Kovandaki arı sayısı gittikçe azalmaya başlar.Çalışan arılar gelişemedikleri için küçük olurlar. Kovandaki arıların herhangi bir hastalığa yakalanıp yakalanmadığını anlamak için, arıların uçuşlarını gözlemlemeliyiz ve kovandaki arıları dikkatli gözlemlemeliyiz. Eğer kovanda arılara yetecek kadar yiyecek varsa, buna rağmen kovanın önünde çok sayıda ölü arı mevcutsa, arılar büyük bir ihtimalle bir hastalığa yakalanmışlardır. Kovanın çevresinde küçük ve kanatsız arılar geziniyorsa “varroa hastalığı” var demektir. Arıları iyi gözlemlemeliyiz çünkü tehlikeli bir hastalıktır. Belirtilerini gördüğümüzde acilen müdahale etmeliyiz.Varroa ile mücadele gerçekten zordur. Varroa ile fiziksel, biyolojik ve kimyasal mücadele yöntemleri mevcuttur. Arıların bal yaptığı dönemde fiziksel ve biyolojik mücadele; bal alındıktan sonra kimyasal yöntemlerle mücadele edilir.Yazar: Hamza Hatipoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/varroa-nedir

3. Uluslararası Biyosidal Kongresi

3. Uluslararası Biyosidal Kongresi

Kongre Tarihi : 22-25 Kasım 2016 Kongre Merkezi : Antalya Maritim Pine Beach Hotel

http://www.biyologlar.com/3-uluslararasi-biyosidal-kongresi

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

Bilirubin tayini ( testi)

Bilirubin eritrositlerin yıkım ürünlerinden biridir.Bu yüzden normalde kanda belirli bir düzeyde (yaklaşık 1mg/dl) bulunur ve karaciğer tarafından dolaşımdan alınarak safra yollarına dökülür.Bu düzeyin üstüne çıkmasına hiperbilirubinemi denir.Normalde idrarda bilirubin bulunmaz. Bilirubin karaciğere gelmeden önce serumda albumine bağlı olarak bulunur. Bu glukronatlaşmamış bilirubin (albümine bağlı bilirubin –indirekt bilirubin) böbreklerden atılmadığı gibi serum, alkol ve amonyum sülfatla işlem görmeden Van den Berg reaksiyonu vermez. Halbuki konjuge bilirubin (glukronik asite bağlı) yükseldiği zaman idrara geçer ve yukarıdaki işleme gerek kalmadan doğrudan Van den Berg reaksiyonu verir.(Direkt bilirubin) Normal değerler: a) İndirekt (nonkonjuge) bilirubin. 02-08 mg/dlb) Direkt (konjuge) bilirubin 0.0-0.24 mg/dlc)Total bilirubin (direkt + indirekt bilirubin )Arttığı Durumlar:a) a) Hemoglobin yıkılımının artışı (hemolitik ikter): Direkt bilirubin normaldir, indirekt bilirubin ise hafif derecede artar.İdrarda bilirubin yoktur.Urobilin ve urobilinojen ise çok artmıştır. Karaciğer fonksiyonları normaldir.b) b) Karaciğer parankim hastalığı : Kanda direkt bilirubin fazlalaşır.Total bilirubinde buna paralel olarak çoğalır ve idrarda bilirubin pozitif olur.Özet olarak:- Enfeksiyoz,toksik ve neoplazik hepatik harabiyet-İntra ve ekstrahepatik safra yolları tıkanıklığı-Hemolitik hastalıklar-Hemokromatoz-Wilson hastalığı-Alkolik karaciğer hastalıklarında bilirubin artar.Diazo ( Van Den Berg) Testi:Diazo reaktifi sulfonilik asit ve sodyum nitrit karışımıdır.Prensip: Diazo reaktifi ile bilirubin azobilirubin adı verilen bir madde meydana getirirler ve bu rengin yoğunluğu bilirubin miktarı ile orantılı olduğundan spektrofotometrik olarak bilirubin miktarı belirlenir.Reaktifler: 1) 1) Diazo A solusyonu: 1 g sülfanilik asit 500 ml distile su ve 15 ml konsantre HCl ilave edilir ve karıştırılır.Distile su ile 1000 ml ye tamamlanır.2) 2) Diazo B solusyonu: % 0,5 lik sodyum nitrit solusyonudur.3) 3) Absolu metanol4) 4) Diazo kör: 15 ml HCl distile su ile litreye tamamlanır.Deneyin Yapılışı:1- 1- 0.5 ml serum üzerine 9.5 ml distile su ilave ederek 1: 20 dilüsyon hazırlanır.2- 2- Bu dilüsyondan Numune ve Kör tüpüne 5 er ml konur.3- 3- Köre 1 ml diazo kör konur.4- 4- Numuneye ise 1 ml taze diazo reaktifi konur.5- 5- İyice karıştırıp 2 dakika bekledikten sonra 540 nm ye ayarlanmış spektrofotometre kör ile sıfıra ayarlanır. Daha sonra testin optik dansitesi okunur ve bu değer kalibrasyon eğrisinden bulunur.Bu direkt bilirubin değeridir.6- 6- Her iki tüpe 6 ml metanol ilave edilip karıştırılır. 30 dakika bekletildikten sonra yine aynı şekilde köre karşı okunur. Burada okunan rakam total bilirubin miktarını verir. Direkt diazo reaksiyonu:Serum ile diazo reaktifi karıştırılır karıştırılmaz kırmızı renk görülür. Bu rengin 1 dakika içinde görülmesi plazmada konjuge (direkt ) bilirubin varlığını gösterir. Hepatik ve posthepatik sarılıklarda direkt diazo testi pozitiftir.İndirekt diazo reaksiyonu:Albumine bağlı (indirekt ) bilirubin doğrudan diazo reaktifi ile reaksiyona girmez. Serum ilk önce alkolle karıştırılır, proteinler çöker ve bilirubin serbest kalır.Daha sonra diazo reaktifi ilave edilirse kırmızı renk ortaya çıkar. Bu reaksiyonda hem direkt hem de indirekt bilirubin diazo reaktifi ile reaksiyona girer.Bilirubin miktarının hesaplanması: Diazo reaktifi ile meydana gelen rengin optik dansitesinin spektrofotometrede ölçülmesi ile bilirubin miktarı bulunur. Plazmadaki bilirubin miktarı total (direkt + indirekt ) olarak bulunabileceği gibi her ikisi ayrı ayrı da bulunabilir.İdrarda bilirubin aranması:Prensip: Bu gruptaki deneylerin prensibi, bilirubinin oksitlenerek, yeşil renkli biliverdin veya mavi renkli bilisiyanine çevrilip gözle daha iyi görülür hale getirilmesinden ibarettir.1-Rosin MetoduReaktifler:Rosin ayıracı (Alkol içinde iyot ve potasyum iyodur içeren bir çözeltidir.Daha basitçe tentürdiyod’un alkolle on kere sulandırılması ile hazırlanabilir.)Deneyin Yapılışı: Bir deney tüpüne 4-5 ml idrar konup üzerine 1 ml Rosin ayıracı, tüp kenarından yavaşça akıtılıp üstte tabakalandırılacak şekilde konur.İdrar ve ayıraç tabakalarının birleşme yerinde yeşil renkli bir halkanın görülmesi idrarda bilirubinin var olduğunu gösterir.2-Fouchet MetoduReaktifler:1-Baryum klorür çözeltisi 2-Fouchet ayıracı (demir II klorür ve triklorasetik asit içerir.)Deneyin Yapılışı:Bir deney tüpüne 10 ml idrar, 3-4 ml baryum klorürü çözeltisi konur iyice karıştırılır, süzgeç kağıdından süzülür.Süzgeç kağıdı üzerindeki çökeltiyle birlikte alınarak kuru bir süzgeç kağıdı üzerine konur.Çökelti üzerine bir damla Fouchet ayıracı damlatılır.Mavi yeşil bir renk görülmesi idrarda bilirubin olduğunu gösterir.NOT: Bu deney Rosin deneyinden daha hasastır.Klinik değerlendirme:İdrarda bilirubin varlığı ancak kanda glukronatlaşmış (direkt) bilirubinin artması halinde görülür.Çünkü direkt bilirubin suda eriyebilir ve böylece böbreklerden atılabilir.Kanda direkt bilirubin artışına neden olabilecek hastalıklar başlıca tıkanma sarılığı ve hepatobiliyer sarılıktır.Eğer aynı zamanda böbrek yetersizliği de varsa, atılan bilirubin miktarı azalır.Bu yüzden ilerlemiş böbrek yetersizliğinde kuvvetli bir sarılığa rağmen idrarda bilirubin bulunmayabilir.İdrarda ürobilinojen aranmasıBilirubin barsağa geldiğinde barsak bakterileri tarafından ürobilinojen haline çevrilir.Normal değeri 24 saatlik idrarda 0.5-4 mg kadardır. Günlük incelemelerde kalitatif (negatif,normal, +, ++ veya +++) olarak değerlendirilir.İdrarda ürobilinojenin arttığı durumlar şunlardır1-Kabızlık2-Aşırı hemoliz3-Karaciğerin fonksiyonel yetersizliği-Hepatosellüler sarılık-Portal siroz4-Bazı infeksiyonlar(tifo,dizanteri,sıtma)5-İdrarın çok konsantre olmasıPrensip:Şiddetli asit ortamda ürobilinojenin Ehrlich ayıracıyla kırmızı bir renk reaksiyonu meydana getirmesinden ibarettir.Reaktifler: Erhlich ayıracı (p-dimetilaminobenzaldehit ve HCL içerir.)Deneyin Yapılışı:Bir deney tüpüne konan 5-6 ml idrar üzerine 2-3 damla ehrlich ayıracı konup karıştırılır.5 dakika içinde kırmızı bir rengin meydana gelmesi, idrarda ürobilinojen varlığını gösterir.Renk şiddetine göre 1(+), 2 (+), 3(+) denir.Klinik değerlendirmeİdrarda ürobilinojenin yokluğu, safra kesesi kanalının tam tıkanık olması ya da yoğun antibiotik tedavisi sonunda barsak florasının tahrip edildiği durumlarda meydana gelir.İdrarda ürobilin aranmasıBarsakta oluşan ürobilinojenin bir kısmı enterohepatik dolaşım yoluyla karaciğere geri gelir ve tekrar ekskresyona uğrar.Barsakta floranın etkisiyle ürobilinojen oksitlenerek ürobiline dönüşür ve feçesle atılır.Bir kısmı ise böbreklere ulaşır ve idrarla atılır.İdrardaki ürobilinojen havanın etkisiyle oksidasyona uğrar ve ürobilin haline döner.Normalde idrarda ürobilin yoktur.Eser miktarda bulunup çok floresans veren madde ürobilin değil sterkobilindir.Arttığı Durumlar:1-Karaciğer hastalıkları2-Barsak bozuklukları,3-Hemolitik ikter,kronik kanamalar,4-Bazı enfeksiyonlar (tifo,romatizma v.s) :... Prensip: alkollü ortamda ürobilinin çinko tuzlarıyla yeşil floresans vermesi temeline dayanır.Reaktifler:1-Çinko asetat2-Alkol %903-Lugol çözeltisi ( İyot ve potasyum iyodür içerir.) Bu çözelti yerine 0.1 N iyot çözeltisi de kullanılabilir.Deneyin Yapılışı:Bir deney tüpüne 5-6 ml idrar, 1-2 gr kadar toz halinde çinkoasetat, 2 damla lugol çözeltisi konur, şiddetle çalkalanır.Bir iki dakika sonra tüp içindeki sıvı hacmi kadar alkol konur,karıştırılır ve süzülür.Süzüntü bir tüp içine konarak ışık yandan gelmek üzere siyah bir zemin üzerinde bakılır.Yeşil bir floresans görülmesi; idrarda ürobilin varlığını gösterir.

http://www.biyologlar.com/bilirubin-tayini-testi

TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ

Prof. Dr. Günay Kocasoy Katı Atık Kirlenmesi Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü Tıbbi atıklar miktar olarak az olmalarına rağmen, yüksek oranda risk taşıyan çok önemli bir atık grubudur. Bu atıklar enfekte olmalarının yanısıra tehlikeli kimyasallar, ilaçlar, toksinler, radyoaktif maddeler gibi çok miktarda tehlikeli maddeleri de içerirler. Tüm dünyada olduğu gibi tıbbi atıkların yönetimi ve bertarafı ülkemizde de önemli çevre sorunlarından biri olarak yer almaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen tıbbi atıklar, genelde katı atıklarla birlikte karışık olarak toplanabilmekte ve gelişigüzel depolanmaktadır. Bu şekilde düzensiz yönetilen tıbbi atıklar, bu atıkları ayrıştıran personele ve topluma olan sağlık tehditleri başta olmak üzere çok sayıda çevresel sorunlara yol açmaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların % 75 - 80’i kentsel atık özelliği taşımakta olup kalan % 20 - 25’i özel işlem gerektiren özelliktedir (enfekte, patolojik, kesici delici atık). Bu atıklar daima kentsel katı atıklardan daha tehlikeli olarak kabul edilmektedir. Bu durum tıbbi atıkların çevreyi patojenik faktörler ve bakteriler ile kirletme potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Tıbbi atık üretiminin en aza indirilmesi, tıbbi atık akımının yönetiminde merkezi bir yere sahiptir. Tıbbi atıklardan kaynaklanan sorunların en aza indirilebilmesi için aşağıda belirtilen çeşitli önlemler mevcuttur: Tıbbi atık üretiminin önlenmesi Üretilen tıbbi atık miktarının kaynağında azaltılması Tekrar kullanım ile söz konusu materyalin tıbbi atık akışından ayrılması Atık bileşenlerinin geri dönüştürülmesi Enfekte ve tehlikeli atıkların uygun teknolojilerle zararsız hale getirilmesi / bertarafı Ülkemizde tıbbi atıkların yönetimi esasları, 20 Mayıs 1993 tarihinde yürürlüğe girmiş olan ve 22.07.2005 tarihinde revize edilen ‘Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği”nde belirtilmektedir. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, atıkların üretilmesinden nihai bertaraflarına kadar geçen sürede atık üreticileri ve yerel yöneticiler birlikte sorumludurlar. Yönetmelik hükümlerinin uygulanması ise, belediye ve mücavir alanlar sınırları içerisinde belediyeler, belediye sınırları dışında ise mülki amirlerin yetkisindedir. 1. ÜNİTE İÇİ ATIK YÖNETİM PLANI Sağlık kuruluşlarında atık yönetim planlarının oluşturulması ve bu planın uygulanmasından sorumlu bir kişi/heyet tespit edilmesi gerekmektedir. Bir sağlık kuruluşunda atık yönetim planının geliştirilebilmesi için, atık yönetim biriminin, hastanede üretilen tüm atıkların türünü ve miktarını bilmesi gerekmektedir. Bu amaç için atık üretilen tüm birimlerde günlük üretilen atık miktarı tartılmak suretiyle tespit edilir. Yeteri kadar tekrar edilen bu analizler sonunda üretilen atık miktarının hassas bir şekilde tespiti mümkün olabilmektedir. Sağlık kuruluşlarının atık üretimlerinin birbiri ile karşılaştırılmasında “spesifik atık üretimi” (kg/yatak.gün) değeri esas alınarak yapılır. Bu konuda ülkemizde Katı Atık Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi tarafından yapılmış en kapsamlı tıbbi atık araştırması olan ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen LIFE 00/TCY/TR/000054 “İstanbul Entegre Tıbbi Atık Yönetimi” Projesi kapsamında İstanbul’daki sağlık kuruluşlarından elde edilen sonuçlar Tablo 1’de özetlenmiştir. Atık gruplarının verilen sınıflandırmaya uygun olarak düzenlenmiş dağılımı ise Şekil 1’de görülmektedir. Bu verilere göre İstanbul’da “kırmızı torba”larda toplanan spesifik atık miktarı 0,540-0,580 kg/yatak.gün’dür. Özel işlem gerektiren atık miktarının ülkemizde yüksek olması atık ayrıştırılmasına yeterli özen gösterilmediğinin göstergesidir. Tedavide kullanılan her türlü atığın “enfekte” olarak ayrılması da atık miktarının artmasında önemli bir diğer etkendir. Tıbbi atık üreticileri, Yönetmeliğin 8. ve 10. maddelerinde de belirtildiği gibi atıkların kaynağında ayrı toplanması ve biriktirilmesi, atıkların toplanması/taşınmasında kullanılacak ekipman ve araçlar, atık miktarları, toplama sıklığı, geçici depolama sistemleri, toplama ekipmanlarının temizliği ve dezenfeksiyonu, kaza anında alınacak önlemler ve yapılacak işlemler, bu atıkların yönetiminden sorumlu personel ve eğitimleri başta olmak üzere detaylı bilgileri içeren Ünite İçi Atık Yönetim Planı’nı hazırlamak ve uygulamak zorundadırlar. Tablo 1. İstanbul hastanelerinde spesifik atık üretimi Atık tipi Avrupa Yakası Asya Yakası Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Evsel 0.910 49.18 1.124 51.42 Patolojik 0.110 5.94 0.389 17.79 Radyoaktif 0.011 0.01 0.003 0.13 Kimyasal 0.035 1.89 0.162 7.36 Enfekte 0.320 17.92 0.121 5.53 Kesici-delici 0.110 5.94 0.070 3.20 Farmasotik 0.024 1.29 0.047 2.15 Basınçlı kaplar 0.042 2.27 0.012 0.55 Geri kazanılabilir 0.288 15.56 0.258 11,80 Toplam 1.85 100.00 2.186 100.00 Şekil 1. İstanbul hastanelerinde oluşan atık gruplarının dağılımı 1.1. Organizasyon Yapısı ve Sorumluluk Alanlarının Belirlenmesi Tıbbi atık yönetiminin uygun şekilde yapılabilmesi, büyük oranda iyi yönetim ve organizasyonun yanı sıra yeterli mevzuat ve mali güç ile bilgi ve bilinçlendirilmiş personelin aktif katılımına bağlıdır. Tıbbi atık yönetiminde, yönetmeliklerin de öngördüğü şekilde kabul edilebilir sonuçlar elde edebilmesi için kurumların tüm yönetici ve çalışanlarının uygun eğitim almaları zorunludur. Hastane başhekimi atık yönetim planı geliştirmeleri için bir atık yönetim birimi oluşturulması gerekmektedir. Bu birim aşağıdaki üyelerden oluşabilir: Başhekim Hastane müdürü Enfeksiyon kontrol sorumlusu Hastane bölümlerinin başkanları Atık yönetim sorumlusu Eczane sorumlusu Radyoloji sorumlusu Başhemşire İdari mali işler sorumlusu Hastane çalışanları arasından görevlendirilecek Atık Yönetim Sorumlusu (AYS), hastane atık yönetimi planının geliştirilmesi, günlük işlemlerin gerçekleştirilmesi ve atık bertaraf sisteminin izlenmesi ile ilgili tüm sorumluluğu üstlenir. Atıkların toplanması açısından AYS: Atık konteynerlerinin toplanmasını ve hastane bünyesindeki geçici depolama yerine taşınmasını günlük olarak kontrol eder. Hastane satın alma müdürlüğü ile işbirliği yaparak üretilen atıklar için uygun torba ve konteynerlerin, çalışanlar için koruyucu elbise ile tekerlekli taşıma araçlarının daima mevcut olmasını sağlar. Hastane çalışanlarının, dolan torbaları ve konteynerleri, vakit geçirmeden, yenileri ile değiştirmelerini sağlar. Hastane içerisinde üretilen atığın toplanması ile görevlendirilen çalışanların sevk ve idaresinde söz sahibidir. Atıkların depolanması açısından AYS: Tıbbi atıkların depolanacağı geçici atık depolarının uygun kullanımını sağlar. Bunlar kilitli olmalı ve sadece atıklardan görevli personel tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Atık konteynerlerinin hastane içinde ve dışında kontrolsüz boşaltılmalarını önlemelidir. Atıkların toplanması ve bertarafının kontrolu açısından AYS: Tüm atık bertaraf işlemlerinin koordinasyonu ve izlenmesinden sorumludur. Atıkların kurum içinde ve dışında uygun şekilde toplanmasını ve öngörülen arıtma ve bertaraf yerine kadar yine uygun şekilde taşınmasını sağlar. Atıkların yönetmelikte öngörülen süreden daha uzun bir süre kurum içinde depolanmamasına dikkat eder ve yerel yönetim veya görevlendireceği üstlenici atık nakliye firmasının atıkları düzenli olarak almasını sağlar. Çalışanların eğitimi ve bilgilendirilmesi açısından AYS: Başhemşire ve hastane müdürü ile işbirliği yaparak hemşire ve diğer sağlık personelinin atıkların ayrı toplanması konusundaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini sağlarken, atıkları toplayan personelin sorumluluklarının sadece atık torba ve konteynerlerinin toplanması ve taşınması ve yerlerine yenilerinin konulması ile sınırlı olduğunu belirtir. Hastane bölüm başkanları ile irtibata geçerek tüm doktor ve diğer klinik personelinin, atıkların ayrılması ve depolanması ile ilgili kendi sorumluluklarının bilincinde olmalarını sağlar. Atıkları toplayan/taşıyan personele, atıkların kaynağında ayrılması işlemine karışmamalarını, sadece uygun şekilde hazırlanmış torba ve konteynerleri taşımakla görevli olduklarını hatırlatır/bildirir. Beklenmeyen durumların meydana gelmesi açısından AYS: Yazılı acil durum yöntemlerinin hazırlanmasını ve ulaşılabilir olmasını, personelin acil durumlarda yapmaları gereken işler hakkında haberdar olmalarını sağlar. Tıbbi atıklarla ilgili oluşturulan raporları kontrol eder ve araştırır. 1.2. Atık Yönetim Planının Geliştirilmesi Sağlık kuruluşları için atık yönetim sistemi geliştirilmesi sırasında atıkların kuruluş içerisinde üretimden kurum dışına taşınmaya kadar geçen sürecin detaylı incelenmesi ve uygun düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu kapsamda incelenmesi gereken konular: Mevcut durumun tespiti Üretilen atık miktarı Hastane içinde uygulanan işleme, taşıma ve depolama teknikleri Hedeflerin belirlenmesi Atık azaltma, tekrar kullanım ve geri dönüşüm imkanları Atık yönetim planının yürütülebilmesi için stratejiler Eğitim Atık yönetim maliyetinin belirlenmesi Sağlık kuruluşu içerisinde mevcut durumun tespitini takiben, hedefler belirlenmeli ve bu hedefe ulaşmak için gerekli stratejiler oluşturulmalıdır. Bu kapsamda en önemli kısım sağlık kuruluşlarında görevli personelin gerekli eğitimi almalarıdır. 1.2.1. Personel Eğitimi Eğitim ile ilgili kurslar bu konuda uzmanlaşmış kuruluşlar ile birlikte değişik eğitim düzeylerinde düzenlenmelidir. Bu kurslarda öncelikle aşağıdaki konular işlenmelidir: Personelin bilgilendirilmesi ve motivasyonu Atıkların tanınması ve sınıflandırılması Atıkların kaynağında sınıflarına ayrıştırılması Hastane içi taşıma ve depolama için uygun şekilde hazırlanması Uygun ekipman ve malzemelerin seçilmesi ve hazırlanması Personel için uygun koruyucu ekipmanın temin edilmesi, kullanılması Toplama ve taşıma ekipmanının bakımı temizlenmesi ve dezenfeksiyonu Atıkların sağlık kuruluşu içinde geçici depolanması Nihai bertaraf yöntemleri ve teknolojileri 2. SAĞLIK KURULUŞLARINDA TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ 2.1. Atıkların Kaynağında Azaltılması ve Ayrıştırılması Hastane içerisinde atık azaltma işleminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için hastane yönetimi ve çalışanların tümü hazırlanacak plana dahil edilmelidir. Hastane yönetimi, çalışanların atık azaltma işleminde birlikte çalışmalarını teşvik edecek şekilde iletişim sistemi oluşturmalıdır. Bu olguya yazılı şekilde bir “atık azaltma stratejisi” oluşturmak ile ulaşılabilir. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların en aza indirilmesi ve etkili yönetim için atıkların tanımlanması ile uygun ve etkili ayrıştırma anahtar rol oynar. Atıkların tiplerine uygun işlem, arıtma ve bertaraf maliyetlerini azaltacağı gibi, halk sağlığının da korunmasını artırır. Atıkların ayrıştırılması daima atık üreticilerinin sorumluluğunda olmalıdır ve atığın oluştuğu yere mümkün olduğu kadar en yakın yerde gerçekleşmelidir. Atıklar depolama alanlarında ve taşıma sırasında da ayrı tutulmalıdır. Atıkların etkili ayrıştırılması hastane çalışanlarının görevidir. Hastanelerde üretilen atıkların sınıflarına göre ayrılmasında en etkili yol atığın farklı renklerde plastik torba veya konteynerlerde biriktirilmesi ile elde edilmektedir. Atıkların ayrı toplanması için her serviste ağızlar kapalı ayak pedallı atık kutuları bulunmalıdır Şekil 3. a) Atıkların ünitelerde ayrı toplanması b) Kesici-delici atıkların toplandığı rijit kaplar Atık kutularının üzerinde ait oldukları atık sınıfı ve hangi atıkların biriktirilebileceği büyük harflerle yazılı olmalıdır. Atıkların ayrılması atığın üretildiği anda, örneğin enjeksiyonun yapıldığı veya gerekli ekipmanın ambalajından çıkartıldığı anda yapılmalıdır. Hastane atıkları daima tıbbi atıklar ve evsel nitelikteki atıklar olmak üzere ayrılmalıdır. Atık yönetiminin hedefi, özel işlem ve bertaraf gerektiren atıkların miktarının azaltılmasıdır. Bu atık sınıflarının emniyetli şekilde işlenmesi ve bertarafı normal olarak, genel atık sınıfından 10 kat daha fazla maliyetli olduğundan, tehlikeli olmayan atıklar evsel atık gibi düşünülmeli ve mavi ve siyah torbalarda toplanmalıdırlar. Kesici ve delici aletler dışında hiç bir tıbbi atık, enjektör kutularında biriktirilmemelidir, zira bu kutuların hacimleri küçük ve satın alma maliyetleri, enfekte atıklar için öngörülen kırmızı torbalardan daha yüksektir. Bu tür önlemler sağlık kuruluşlarındaki atık toplama ve bertaraf maliyetlerini azaltmada yardımcı olacaktır. Örneğin plastik bir enjektör seti kullanıldığında ambalajı siyah renkli torbaya atılırken, enjektörün enjektör konteynerine atılması gerekmektedir. Yaralanma tehlikesi nedeniyle, iğne enjektörden ayrılmamalı, eğer ayrılması gerekiyorsa, özel önlem alınmalıdır. Atıkların üretildikleri noktalarda uygun türde torba ve konteyner bulundurulmalıdır. Atık üreticilerine hatırlatıcı olması amacı ile atık tanımlaması ve ayrılması ile ilgili kısa ve özet bilgiler/afişler atık toplama noktalarında görünür şekilde yerleştirilmelidir. Konteynerlerin dörtte üçü dolduğunda boşaltılmalıdır. Torba ve enfekte atık kutularının yanabilir özellikte ve halojenik bileşikler içermeyen plastiklerden üretilmesi tavsiye edilmektedir. Personel hiç bir zaman ayırma sırasında olabilecek bir yanlışı düzeltmeye davranmamalı, torba veya konteynerlerden atık geri almaya veya bir torbayı farklı renkte bir diğerinin içine yerleştirmeye çalışmamalıdır. Örneğin evsel nitelikteki atıklar ile tehlikeli veya enfekte atığın yanlışlıkla karışması durumunda, bu atık tehlikeli atık olarak işlem görmelidir. Kırmızı ve siyah renkteki torbaları içeren atık kutuları hemşire masası veya servis yönetim odası yakınına yerleştirilmesi, mavi renkli genel atık torbalarının bulunduğu atık kutularının koridorlarda bulunması (iki oda arasında bir kutu) uygundur. Hasta odalarında atık kutusu bulunmamalıdır. Yönetmelikte EK-2’de belirtilen atık sınıflandırılması kapsamında uygulanabilecek atık ayırma ve biriktirme işlemleri için tavsiye edilen sistem maddeler halinde, aşağıda belirtilmektedir: Atık tipi A: Genel atık sınıfı. Bir çok hastanede halen uygulanmakta olduğu gibi siyah torbalarda biriktirilir. Atık tipi B: Geri dönüşümlü malzemeler, mavi renkli torbalarda biriktirilebilir Atık tipi C, D ve E özel konteynerler gerektirmektedir. Bu tip atıkların üretildiği her noktaya ağzı kapaklı metal ayaklı torba tutucular yerleştirilebilir. Kullanılacak torbalar kırmızı renkli ve üzeri amblemli, en az 100 mikron kalınlığında 60 x 100 cm boyutlarında veya 70 litre hacminde olmalıdır. İleri düzeyde enfekte olmuş atığın derhal otoklav kullanılarak sterilize edilmesi gereklidir. Bu nedenle bu tür atıkların biriktirileceği kırmızı torbaların otoklavlanmaya uygun olması gerekmektedir. Özellikle büyük hastane ve araştırma merkezlerinde üretilen Sitotoksik atıklar (Atık sınıfı F), sağlam ve sızdırmasız konteynerlerde biriktirilmeli ve üzerine “Sitotoksik Atık” yazısı yazılmalıdır. Az miktarlardaki kimyasal ve farmasotik atıklar diğer enfekte atıklar ile birlikte toplanabilir. Servislerde bulunan bozulmuş veya son kullanma zamanı geçmiş farmasotikler ilaç firmalarına bertaraf için geri gönderilir. Büyük miktarlarda kimyasal atıklar kimyasal açıdan dayanıklı konteynerde biriktirilir ve tehlikeli atık bertaraf tesisine gönderilir. Konteynerler üzerinde kimyasalların adı ve özellikleri açık olarak yazılmalı, farklı tiplerdeki kimyasal atıklar hiç bir zaman birbirleri ile karıştırılmamalıdırlar. Yüksek miktarda ağır metal içeren atıklar ayrı toplanmalıdır (Atık sınıfı F). Amputasyon yapılmış vücut parçaları, vücut dokuları, plasenta vs. polietilenden imal edilmiş ağzı sıkı şekilde kapanabilen sızıntı yapmayacak konteynerlerde biriktirilir. Bu konteynerler tek kullanımlıktır. Bu maddeler gömülerek bertaraf edilmemeleri durumunda kırmızı torbalarda biriktirilirler. Kesici, delici ve sivri uçlu maddeler (enjektör iğneleri, bıçaklar veya kırık cam) sağlam ve rijit konteynerlerde biriktirildikten sonra, kırmızı torbalara konularak bertaraf edilirler. Konteynerler basınca karşı dayanıklı ve iyi oturan kapaklı ve sızdırmaz olmalıdır, bu şekilde enjektörlerle birlikte içlerinde bulunacak az miktardaki sıvı da emniyetli şekilde depolanmış olur. Plastik veya metal konteynerlerin pahalı olması durumunda kalın kartondan yapılmış kutular da kullanılabilir (Şekil 3b). Radyoaktif atıklar diğerlerinden ayrı toplanmalı ve Türk Atom Enerjisi Komisyonu tarafından alınarak bertaraf edilmelidir. 2.2. Atıkların Ünite İçinde Ayrılması, Toplanması Evsel Nitelikli Atıklar (Madde 11) Yönetmeliğin Ek-2 olarak verilen atıklar listesinde A grubu altında yer alan evsel nitelikli atıklar, tıbbi, tehlikeli ve ambalaj atıklarından ayrı olarak siyah renkli plastik torbalarda toplanırlar. Ayrı toplanan evsel nitelikli atıklar, ünite içinde sadece bu iş için ayrılmış taşıma araçları ile taşınarak geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür ve ayrı olarak geçici depolanırlar. Evsel nitelikli atıklar toplanmaları sırasında tıbbi atıklar ile karıştırılmazlar. Karıştırılmaları durumunda tıbbi atık olarak kabul edilirler. Toplanan evsel nitelikli atıkların, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda taşınmaları ve bertaraf edilmeleri sağlanır. Ambalaj Atıkları (Madde 12) EK-2’de B grubu altında yer alan kağıt, karton, plastik ve metal ambalaj atıkları, kontamine olmamaları şartıyla diğer atıklardan ayrı olarak mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Serum ve ilaç şişeleri gibi cam ambalaj atıkları ise yine kontamine olmamaları şartıyla cam ambalaj kumbaralarında, kumbara olmaması halinde ise diğer ambalaj atıkları ile birlikte mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Kullanılmış serum şişeleri ayrı toplanmadan önce, uçlarındaki lastik, hortum, iğne gibi hasta ile temas eden kontamine olmuş materyallerden ayrılır. Kontamine olmuş malzemeler diğer tıbbi atıklar ile birlikte 13 üncü maddede belirtilen esaslara göre toplanır. Toplanan ambalaj atıklarının, Ambalaj ve Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılmaları sağlanır. Tıbbi Atıklar (Madde 13) EK-2’de C, D ve E grupları altında yer alan tıbbi atıklar, başta doktor, hemşire, ebe, veteriner, diş hekimi, laboratuvar teknik elemanı olmak üzere ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir. Toplama ekipmanı, atığın niteliğine uygun ve atığın oluştuğu kaynağa en yakın noktada bulunur. Tıbbi atıklar hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı; orijinal orta yoğunluklu polietilen hammaddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, her iki yüzünde görülebilecek büyüklükte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Tıbbi atıkların basınçlı buhar ile sterilizasyon işlemine tabi tutulması durumunda atıklar otoklav torbaları ile otoklavlanabilir kesici-delici tıbbi atık kutularına konulurlar. Otoklav torbalarının yukarıda belirtilen teknik özelliklerin yanı sıra 1400C’a kadar nemli-basınçlı ısıya dayanıklı ve buhar geçirgenliğine haiz olması zorunludur. Sıvı tıbbi atıklar da uygun emici maddeler ile yoğunlaştırılarak yukarıda belirtilen torbalara konulur. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ¾ oranında doldukları zaman derhal yenileri ile değiştirilirler. Yeni torba ve kapların kullanıma hazır olarak atığın kaynağında veya en yakınında bulundurulması sağlanır. Tehlikeli Atıklar (Madde 14) EK-2’de F grubu altında yer alan genotoksik atıklar, farmasötik atıklar, ağır metal içeren atıklar, kimyasal atıklar ve basınçlı kaplar diğer atıklardan ayrı olarak toplanırlar. Bu atıkların bertarafı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre yapılır. Bu grupta yer alan kimyasal atıklar, toksik, korozif (pH<2 ve pH>12), yanıcı ve reaktif (su ile reaksiyon verebilen, şoklara hassas) özelliklerinin en az birine sahip olmaları durumunda tehlikeli atık olarak kabul edilirler. Bu özelliklerden hiçbirine sahip olmayan tehlikesiz kimyasal atıklardan katı olanlar evsel atıklar ile birlikte toplanırlar, sıvı olanlar ise kanalizasyon sistemi ile uzaklaştırılırlar. Ünitelerde oluşan röntgen banyo suları, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılır veya bertaraf edilirler. Tehlikeli atıklar kesinlikle kanalizasyon sistemine boşaltılmaz, doğrudan havaya verilmez, düşük sıcaklıklarda yakılmaz, evsel atıklarla karıştırılmaz ve depolanarak bertaraf edilmezler. Radyoaktif Atıklar (Madde 15) Radyoaktif atıklar hakkında bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz. Bu atıkların bertarafı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu mevzuatı doğrultusunda yapılır. 2.3. Atıkların Kurum İçerisinde Taşınması Servis hemşireleri ve diğer klinik personeli, kırmızı renkli, atık torbalarının, dörtte üçü dolduktan sonra, iyi bir şekilde kapatıldığından emin olmalıdır. Hafif olan torbaların ağızları düğümlenmeli, daha ağır olanların ağızları plastik şeritler ile kapatılmalıdır. Kesici delici atıkların biriktirildiği kutular da kırmızı renkli atık torbalarına yerleştirilir. Bu atıkların üretildikleri noktalarda biriktirilmesine izin verilmez. Servislerde bu atıklar için ayrılmış olan yerde bulunan tekerlekli ağzı kapaklı konteynerlerde biriktirilen atıklar her gün, bu atıkların taşınmasında görevli olan personel tarafından hastanenin zemin veya bodrum katında, yönetmeliğe uygun şekilde inşa edilen geçici atık depolarına taşınırlar. Bu işlem için yük asansörleri kullanılabilir. Atıkların toplanmasından sorumlu olan çalışanların uyması gereken kurallar: Kişisel korunma önlemleri mutlaka alınmalıdır. Atıklar günlük toplanmalı ve belirlenen geçici atık depolama yerine taşınmalıdır. Tüm atık üretim noktalarında yeterli sayıda torba ve konteyner bulundurulmalıdır. 2.3.1. Kişisel Emniyet, Temizlik ve Dezenfeksiyon Enfekte atıkların biriktirilmesi ve taşınmasında kullanılan tekrar kullanılabilir özellikteki konteynerlerin her boşaltmadan sonra iyi bir şekilde yıkanması ve dezenfekte edilmesi zorunludur. Atıkların konteyner içerisine yerleştirilen torbalarda biriktirilmesi durumunda konteynerin gerekli olduğunda dezenfekte edilmesi yeterlidir. Dezenfeksiyon için başvurulabilecek yöntemler arasında aşağıdakiler sayılabilir: En az 85 oC’deki sıcak su ile minimum 15 saniye muamele En az üç dakika süre ile aşağıdaki kimyasallardan birisi kullanılarak iç yüzeylerin silinmesi veya kimyasalın içine daldırılması Hipoklorid çözeltisi (500 ppm serbest klor). Fenol çözeltisi (500 ppm aktif madde). Iodoform çözeltisi (100 ppm serbest iyod). Amonyum çözeltisi (400 ppm aktif madde). 2.3.2. Tıbbi Atıkların Ünite İçerisinde Taşınması (Madde 16) Tıbbi atık torbaları ünite içinde bu iş için eğitilmiş personel tarafından, tekerlekli, kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış araçlar ile toplanır ve taşınırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınmasında kullanılan araçlar turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık torbaları ağızları sıkıca bağlanmış olarak ve sıkıştırılmadan atık taşıma araçlarına yüklenir, toplama ve taşıma işlemi sırasında el veya vücut ile temastan kaçınılır. Atık torbaları asla elde taşınmazlar. Taşıma işlemi sırasında atık bacaları ve yürüyen şeritler kullanılmaz. Tıbbi atıklar ile evsel nitelikli atıklar aynı araca yüklenmez ve taşınmazlar. Atık taşıma araçları her gün düzenli olarak temizlenir ve dezenfekte edilirler. Araçların içinde herhangi bir torbanın patlaması veya dökülmesi durumunda atıklar güvenli olarak boşaltılır ve taşıma aracı ivedilikle dezenfekte edilir. EK-1 c’de belirtilen ünitelerde az miktarlarda üretilen tıbbi atıklarda, diğer atıklardan ayrı olarak 13. maddede özellikleri belirtilen tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ile toplanırlar ve 22. maddede açıklandığı şekilde geçici olarak depolanırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınması ile görevlendirilen personelin, taşıma sırasında 26. maddede belirtilen şekilde özel nitelikli turuncu renkli elbise giymesi ve bu kıyafetlerin ilgili ünite tarafından karşılanması zorunludur. Ünite içinde uygulanan toplama programı ve atık taşıma araçlarının izleyeceği güzergah, hastaların tedavi olduğu yerler ile diğer temiz alanlardan, ziyaret, hastane personeli ve hasta trafiğinin yoğun olduğu bölgelerden mümkün olduğunca uzak olacak şekilde belirlenmelidir. 2.4. Atıkların Geçici Depolanması Personel tarafından ünitelerden toplanan atıklar sınıflarına göre ayrı depolarda depolanırlar. Kırmızı torbalarda toplanan atıkların depolanacağı mekanların Yönetmeliğin 19, 20 ve 21. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip olması gerekmektedir. 2.4.1. Geçici Depolama (Madde 18) Yönetmeliğin ekinde (EK-1) yer alan ve en az 20 yatak kapasitesine sahip üniteler geçici atık deposu inşa etmekle, daha az yatağa sahip üniteler ise aynı işlevi görecek konteyner bulundurmakla yükümlüdürler (Şekil 4). Atıklar, bertaraf sahasına taşınmadan önce 48 saatten fazla olmamak üzere bu depolarda veya konteynerlerde bekletilebilir. Bekleme süresi, geçici atık deposu içindeki sıcaklığın 4 °C nin altında olması koşuluyla bir haftaya kadar uzatılabilir. Kırmızı torbaların depolanması Geçici atık deposu olarak konteyner kullanımı Mavi torbaların (genel atık) depolanması 2.4.2. Geçici Atık Deposu (Madde 19) Geçici atık deposunun özellikleri şunlardır: Geçici atık deposu iki bölmeli kapalı bir mekan olarak inşa edilir. Birinci bölmede tıbbi atıklar, ikinci bölmede ise evsel nitelikli atıklar depolanır. Geçici atık deposunun hacmi en az iki günlük atığı alabilecek boyutlarda olmalıdır. Deponun tabanı ve duvarları sağlam, geçirimsiz, mikroorganizma ve kir tutmayan, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay bir malzeme ile kaplanmalıdır. Depolarda yeterli bir aydınlatma ve pasif havalandırma sistemi bulunmalı ve sıcak bölgelerde depo özel olarak soğutulmalıdır. Depo kapıları dışarıya doğru açılmalı veya sürgülü olmalıdır. Kapılar daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin kapısı turuncu renge boyanır, üzerinde görülebilecek şekilde ve siyah renkli “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Depo kapıları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin girmelerine izin verilmemelidir. Depo ve kapıları, içeriye herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık depolarının içi ve kapıları görevli personelin rahatlıkla çalışabileceği, atıkların kolaylıkla boşaltılabileceği, depolanabileceği ve yüklenebileceği boyutlarda inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, atık taşıma araçlarının kolaylıkla ulaşabileceği ve yanaşabileceği yerlerde ve şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, hastane giriş ve çıkışı ve otopark gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinin yakınlarına inşa edilmemelidir. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin temizliği ve dezenfeksiyonu kuru olarak yapılır. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenip, dezenfekte edilmeli ve gerekirse ileçlanmalıdır. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Evsel nitelikli atıkların konulduğu bölmede kanalizasyona bağlı ızgaralı bir drenaj sistemi ve bölmenin kolaylıkla temizlenebilmesi için basınçlı bir su musluğu bulunur. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenir, dezenfekte edilir ve ilaçlanır. Temizlik ekipmanı, koruyucu giysiler, atık torbaları ve konteynerler geçici atık depolarına yakın yerlerde depolanırlar. 2.4.3 Geçici Atık Depolarına Ruhsat Alınması (Madde 20) Geçici atık deposu kurmakla yükümlü olan ünitelere yapı ruhsatı vermeye; belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan ve büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediye başkanlığı, diğer yerlerde belediye başkanlıkları, belediye ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde valilikler yetkilidir. 2.4.4. Konteynerlerin Geçici Atık Deposu Olarak Kullanılması (Madde 21) 20’den az yatağa sahip üniteler, geçici atık deposu olarak konteyner kullanmak zorundadırlar. Bu amaçla kullanılacak konteynerlerin aşağıdaki teknik özelliklere haiz olması zorunludur: Konteynerler ünitenin en az iki günlük tıbbi atığını alabilecek boyutta ve sayıda olmalıdır. Konteynerler, kullanıldıkları ünitenin bulunduğu parsel sınırları içinde; doğrudan güneş almayan; hastane giriş-çıkışı, otopark ve kaldırım gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinden uzağa yerleştirilmelidir. Konteynerlerin iç yüzeyleri yükleme-boşaltma sırasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarlar ve dik köşeler içermemelidir. Kesişen yüzeyler yumuşak dönüşlerle birbirine birleşmelidir. Konteynerlerin kapakları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin açmasına izin verilmemelidir. Kapaklar, konteynerin içine herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde dizayn ve inşa edilmelidir. Konteynerlerin dış yüzeyleri turuncu renge boyanmalı, üzerlerinde görülebilecek uygun büyüklükte ve siyah renkte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Konteynerler daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Konteynerler, atıkların boşaltılmasını müteakiben her gün veya herhangi bir kazadan hemen sonra temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir. EK-1’de belirtilen ve 20’den az yatağa sahip üniteler, istedikleri takdirde geçici atık deposu da inşa edebilirler. 2.4.5. Küçük Miktarlarda Üretilen Tıbbi Atıkların Geçici Depolanması (Madde 22) EK-1 c’de belirtilen ünitelerde oluşan ve tıbbi atık torbaları ile kesici-delici atık kapları ile toplanan tıbbi atıklar, teknik özellikleri 16. maddede belirtilen taşıma araçları ile en yakında bulunan geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür. Böyle bir imkanın olmaması halinde üretilen tıbbi atıkların ilgili belediyenin tıbbi atık toplama ve taşıma aracı tarafından alınması sağlanır. Bu durumda tıbbi atıklar güvenli bir şekilde muhafaza edilir ve gerekirse ikinci bir tıbbi atık torbasının içine konulur. Atıklar, tıbbi atık toplama aracı gelmeden önce kesinlikle dışarıya bırakılmaz, evsel atıklar ile karıştırılmaz ve evsel atıkların toplandığı konteynerlere konulmaz. Bu sağlık kuruluşları, ilgili mercilerden çalışma izni almadan önce, atıklarının geçici depolanması konusunda en yakında bulunan geçici atık deposu veya konteynerin ait olduğu sağlık kuruluşu ya da atıklarının toplanması konusunda ilgi belediye ile anlaşma yapmak ve bu anlaşmayı valiliğe ibraz etmekle yükümlüdürler. 2.5. Atıkların Nihai Bertaraf Alanına Taşınması Sağlık kuruluşlarındaki geçici atık depolarında biriktirilen atıkların toplanması TAKY kapsamında yerel yönetimlerin sorumluluğuna verilmiştir. Bu atıklardan “kırmızı” torbalarda biriktirilmiş olanların nihai bertaraf alanına, Yönetmeliğin 25-28. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip taşıtlar tarafından taşınması gerekmektedir (Şekil 5). Bu işlem sırasında 30. madde gereği düzenlenmesi gereken ve 20.05.1993 tarihli ilk Yönetmelikte verilmiş olan “Tıbbi Atık Alındı Belgesi/Makbuzu” Şekil 6’da görülmektedir. Şekil 5. Atık taşıma işlemi ve kullanılan araçlar 2.5.1. Tıbbi Atıkların Taşınması (Madde 25) Tıbbi atıkların geçici atık depoları ve konteynerler ile EK-1 c’de belirtilen diğer ünitelerden alınarak bertaraf tesisine taşınmasından Büyükşehirlerde Büyükşehir belediyeleri, diğer yerlerde ise belediyeler ile yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar sorumludur. Bu kurum ve kuruluşlar, tıbbi atıkların taşınması ile görevli personeli periyodik olarak eğitmek, sağlık kontrolünden geçirmek ve diğer koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdürler. 2.5.2. Personelin Özel Giysileri (Madde 26) Tıbbi atıkları taşımakla görevlendirilen temizlik personeli çalışma sırasında eldiven, koruyucu gözlük, maske kullanmalı; çizme ve özel koruyucu turuncu renkli elbise giymelidir. Taşıma işleminde kullanılan özel giysi ve ekipmanlar ayrı bir yerde muhafaza edilmelidir. Bunların temizlenmesi belediyece veya belediyenin görevlendireceği kuruluşça yapılır. ATIK KAYNAĞI Atıkların kaynaklandığı ünitenin isim, adres ve telefonu Tarih Miktar Torba Sayısı Kg Dikkat Edilecek Hususlar Atıkların Özellikleri Depolama sırasında vuku bulan kazalar ve alınan önlemler ( ) Enfekte ( ) Toksik ( ) Delici – Yırtıcı ( ) Şoklara Karşı Hassas ( ) Su ile Reaksiyona Girer ( ) Kolaylıkla Reaksiyona Girer ( ) Radyoaktif Teslim Eden Teslim Alan B. TAŞIMA Taşımayı Yapan Kuruluşun İsim, Adres ve Telefonu Aracın Plakası: Aracın Marka ve Modeli: Aracın Atıklarını Taşıdığı Üniteler 1- 3- 2- 4- Taşıma Sırasında Vuku Bulan Kazalar ve Alınan Tedbirler: Atıkların Teslim Edildikleri İmha Sahası: Teslim Alan (İsim, ünvan) C. BERTARAF TESİSİ Bertaraf Sahasının Adı ve Yeri: Gömme ile uzaklaştırıldı ise gömüldüğü yer: Yakma ile uzaklaştırıldığı takdirde kül ve diğer kalıntıların uzaklaştırma yeri ve yöntemi Bertaraf Yöntemi: ( ) Gömme ( ) Yakma ( ) Diğer (açıklayın) Atıkların uzaklaştırılmadan önce tabi olduğu işlemler: Atığın Miktarı Torba Sayısı /kg Uzaklaştırma Tarihi Sorumlunun İsim ve ünvanı Belgenin belediyeye teslim edildiği tarih:…………………………………………. Belgeyi alan belediye yetkilisinin ismi:……………………………………………. 2.6. Kaza ve Yaralanma Anında Alınacak Önlemler Sağlık kuruluşlarında kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi atık yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasının temel amaçları: kaza ve yaralanmaları önlemek; hastalar, hasta yakınları, personel, ziyaretçiler ve hastaneyle etkileşim halinde olan kişiler için güvenli ortamlar sağlamak ve tehlike ve risklerin azaltılması ve kontrol altında tutulması için gerekli tedbirleri almaktır. Kaza anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi “acil atık yönetim planı”nın hazırlanması sırasında aşağıdaki parametreler özellikle dikkate alınmalıdır: Tıbbi malzemelerin taşınması, depolanması ve kullanımına ilişkin hususlar, Tehlikeli malzeme ve atıkların envanteri, uygun şekilde etiketlenmesi, Dökülme, korunamama ve diğer kazaların denetimi ve raporlanması, Kullanım, dökülme ya da korunamama sırasında uygun koruyucu ekipman ve uygulanacak yöntemler/işlemler, İzin, ruhsat ya da diğer düzenleme ihtiyaçlarını içeren dokümantasyon. Bu amaçla, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren, kurum yetkilileri tarafından gerçekleştirilmesi gereken temel işlemler aşağıda verilmiştir: Hastanede acil durumlarda görev alacak personelin görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmelidir. Acil bir durumda ilgili personelin kime/nereye haber vereceği belirtilmelidir. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme (talaş, vb.) ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Enfekte olmuş iğne vb. malzemelerden enfeksiyon kapma riski veya enfekte atıkların bulunduğu ortamlarda havayı teneffüs etme sonucu ortaya çıkabilecek sağlık problemlerine karşı tıbbi atıklardan sorumlu personel için acil ilkyardım planı hazırlanmalı, anında müdahele ile personelin sağlık kontrolü gerşekleştirilmelidir. Sağlık kuruluşları içinde “Enfeksiyon Kontrol ve Önleme Komitesi” kurulmalı ve bu komite tarafından enfeksiyon kontrol ve önleme programları gerçekleştirilmelidir. İşe yeni başlayan personelin işe ilk girişte konu ile ilgili olarak bilgilendirilmesi, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirler ile ilgili eğitim verilmesi gereklidir. Hastanenin enfeksiyon kontrol programına rehberlik eden talimatlara, süreçlere ve uygulamalara odaklı eğitimler hazırlanmalıdır. Hastane içi tıbbi atık yönetimi uygulamaları düzenli aralıklarla gerçekleştirilecek denetimler ile kontrol edilmelidir. İzleme faaliyetlerinden elde edilen bulgular değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Periyodik denetlemeler yazılı olarak rapora dönüştürülmeli ve hazırlanan raporlar değerlendirilerek hastanede uzun vadeli iyileştirmeler gerçekleştirilmelidir. SONUÇ Sağlık kuruluşlarında Yönetmelik’te belirtilen kurallara uyulması ile gerek bu kuruluşlarda görev yapan sağlık personelinin ve gerekse toplumun belli risklere maruz kalması önlenecektir. Ayrıca oluşan atıkların doğru sınıflandırılarak ayrıştırılması sonucu gereksiz bertaraf masraflarından tasarruf edileceği gibi, geri kazanılabilecek maddelerden belli bir ekonomik kazanç elde edilmesi de mümkündür. Kaynak: www.ankaracevreorman.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklarin-yonetimi

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇENHarran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, TürkiyeÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önemarz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekildekorunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlarörneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir.Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır.Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat.Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of HelminthsSUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists.Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal andexternal details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methodsare absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size ofspecimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixationand staining methods of helminths has been discussed.Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mountsGİRİŞHelmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğunsindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10).Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gereksebu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel veakademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır.Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerdebulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarındamüfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalıeğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1).Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerincanlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmişolmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıklaulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12).Gerekli laboratuar malzemeleri :1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselerezarar vermemesi için,2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesiiçin kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir.3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır.4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir.5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır.6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır.7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır.8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/ReviewGeliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008Yazışma /Correspoding Author: Ahmet GökçenTel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58E-mail: agokcen@harran.edu.trGökçen A.178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir.9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12).Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar :Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvandaher türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaçhayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazıhelmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazılarıgibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyledurumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olanbölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarakkalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleridüzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerdekarışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodlarınçoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montajyapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi vemontajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserinilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitimamacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudanya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özelliklerimikroskopta incelenebilir (12).Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasındaaceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadanve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır.Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bununsonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlardabulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarakgörülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu içingerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veyaörnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örneklerzarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahripolabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik vekibar olunmalıdır (1, 11).Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarınınbozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir.Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlarbaşlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar dadejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağıterk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısasüre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konakhayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilirkesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod vetrematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarkennematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10,12).Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilmeaşamaları :a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi,b. Helmintlerin temizlenmesi,c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesid. Helmintlerin fikzasyonu-tespitie. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monteedilmesi.a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparatyapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesigerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardankısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirimsistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyükhayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuşbölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozayayapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğindenayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmişbir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmeksuretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleribağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyoniğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmalarıgerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobukullanılabilir.Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarınınaçığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama,temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşaktüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılarkullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunanhelmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarakincelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuşhalde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygundeğildir (9, 12).b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlicealınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmışdışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serumfizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir.Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir.Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı vekaplar çalkalanmamalıdır (12).c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi:Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümdekalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir.Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumakhalinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhiseyarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir.Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlıhayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burunboşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlarbalıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadarbekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. KüçükHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı179trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serumfizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saatkadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanlarıdiseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipetyardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonundasaklanırlar (3, 4, 13).Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikleince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi içorgan boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiğiorganların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanmasıile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsaosmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruzkalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisindebirkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler.Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaçkez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleriveya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibiuygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler(1, 3, 4, 11, 13).Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirimsistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş haldebulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırçayardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojikveya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11).Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudanglasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonrakıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etilalkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir.Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direktkaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerekgevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisinebirkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hemyumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığındakuruyup çatlamasını önler (6, 12).Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğugibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esasolan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumeneyapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekildekopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içinealınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11).Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyunaalınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlercebeklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlısuda bekletme yöntemidir (1).d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespitdokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafazaedilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklıkalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitinamacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarınısağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusaldeğişiklikleri durdurmaktır (12).Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay veucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanındaAFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi(***) de kullanılabilir (1).Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendiktensonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyükolanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip% 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12).Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudanAFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarınagöre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacakşekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamlarınyanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerekcestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’lardaolduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra %70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12).Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem desaklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki%70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespitedilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserinilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastikkalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasınıönler (1, 6, 12).Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonunaalınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespitedildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir.İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatliolunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursateşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir(12).Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyindenAFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler.Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildiktensonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1).e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monteedilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****)ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparathaline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıklagörülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12).Bunun için:1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmintbir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyükölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir.2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserinjeli damlatılır.Gökçen A.1803. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin biryerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelinfazla kısmı tıraşlanarak temizlenir.4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerinemonte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lamamontaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lamatemas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lameltarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat,37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazırhale getirilebilir (1, 12).Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’sacetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyamasıgibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nınkarmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çoktercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur(10, 12).Bunun için:1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarminboya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır.2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakikabekletilir.3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodunbüyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur.4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazikalkol ile muamele edilir.5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etilalkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etilalkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkoldengeçirilir.6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzereiki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerekKanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır.Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’sacetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında BoraxCarmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlardateşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösterenskoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümündenkesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaçolgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monteedilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamayagerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatliolmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkalarıbirbirine karıştırılmamalıdır (12).Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır.1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık)geçirilir.2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakikaboyanır.3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve%70’lik etil alkol şişelerine alınır.4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp,37 °C’lik etüvde kurutulur.Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli birbölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerindeparazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmekiçin uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojikyapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerekayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinlibloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte diliphematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12).Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilennematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadandirekt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’liketil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilaveedilmesi gerekir (10, 12).Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur:1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde30 dakika tespit edilir.2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika,%96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika,Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli.3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanadabalsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvdebirkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir.Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşlarınadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalizeolurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veyanematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir.Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veyaMayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğugibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veyayavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibikonaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyüksülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkolkonulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülüklerDigenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak içinlaboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis veeğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilenkoleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak,bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunanHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı181helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparatamontaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bununzaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanındayeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir.Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları(*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml5. Distile su : 500 ml(**) Gilson’un fikzatifi1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml5. Distile su : 800 ml(***)Shaudin’in fikzatifi1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml(****) Gliserin jeli bileşimi1. Jelatin : 10 gr2. Distile su : 60 ml3. Gliserin : 70 ml4. Fenol : 1grHazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir.Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonrageniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır.(*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu)1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml2. Distile su : 250 ml3. Carmin : 5 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml(******) Borax Carmine bileşimi1. Carmine : 3 gr2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr3. Distile su : 100 ml4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 mlHazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadarkaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildiktensonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır.KAYNAKLAR1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8–227–2. Headquarters, Washington, USA.2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, TheirDevelopment and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12.3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., WilliamHeinemann, London. p. 295–304.4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara.5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA.6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth-Heinemann, Oxford. p. 181–204.7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde EvcilTavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod veNematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul.8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971.Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques,HMSO, Technical Bulletin No:18, London.9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri.10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary ClinicalParasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa.11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa ofDomesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777.12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 LaboratoryManual, Kansas Satate University, USA.13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM andJennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, LongmanUK. p. 269–279.Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi-1

Gen Terapi

Hastalıkları tedavi etme ya da fiziksel etkilerini azaltma amacıyla hastanın vücuduna genetik materyalin sokulması, tıp tarihinde bir devrim olmuştur. İlk başlarda genetik hastalıkların tedavisi amacıyla planlanan gen terapisi artık, kanser, AIDS gibi diğer pek çok hastalığın tedavisi için de kullanılmaya başlanmıştır. Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır.

http://www.biyologlar.com/gen-terapi-1

Türkiye Biyogüvenlik Protokolü

Türkiye´de biyogüvenlikle ilgili bir protokol Çevre Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur. Bu protokolün tanımlamaları ve düzenlemeleri şunlardır: Türkiye Biyogüvenlik Protokolü Modern biyoteknoloji rekombinant DNA nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enjeksiyonu farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme- çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan in vitro nükleik asit tekniklerinin tamamı olarak tanımlanmaktadır. Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen organizmalara Genetik Yapısı Değiştilmiş Organizmalar (GDO) veya uluslararası kullanımı ile Living Modified Organism (Değiştirilmiş Canlı Organizmalar) adı verilmektedir. Modern Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki hayvan ya da mikro-organizmalara Transgenik de denilmektedir. Modern biyoteknoloji ile: Doğal olmayan rekombinasyonlar yaratılır Yeni veya yabancı genler veya DNA dizinleri önceden planlanamayan lokasyonlara yerleştirilir. Gen aktarımı için etken genetik parazitler taşıyıcı (vektör) olarak kullanılır: vektörler en etken genetik parazitlerden çıkartılmış genetik element ve sıraların mozaiğidir hareketli genetik elementler taşırlar; özel olarak türlerin bariyerlerini kırmak üzere yapılmışlardır konukçu aralığı geniştir; yeni veya mevcutu artıran halk sağlığı ve çevresel problemler yaratabilecek direnç genleri bu günkü kullanımı ile antibiyotik ve herbisitdirenç genleri taşırlar. Modern biyoteknolojinin temel işlevi türlerin tür olma özelliğini korumak için binlerce yılda oluşturduğu üreme-çoğalma engellerini kırmak böylece farklı türler hatta canlı familyaları arasında gen aktarımı yapmaktır. Bu işlem sonucu doğada doğaya ve kendi türüne yabancı yeni çeşitler üremeye-çoğalmaya başlayacaktır. Genetik yapısı değiştirilmiş canlıların ve ¤¤¤¤bolik ürünlerinin kısa ve uzun vadede ekosistem süreçleri ve işlevleri üzerinde nasıl bir etki yapacağı henüz bilinmemektedir. Bu belirsizlik nedeniyle konu 1992 yılında yapılan Rio Konferansında dikkate alınmış ve Rio Konferansının çıktılarından birisi olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde hem ulusal önlemler almak hem de uluslararası bağlayıcılığı olan bir protokol hazırlama ihtiyacını değerlendirmek anlamında yer almıştır. Modern biyoteknoloji yeni ve doğal olmayan canlı çeşitlerinin ortaya çıkması ile sonuçlanmaktadır. Bu sonuç dünyada biyoteknolojide güvenlik tedbirlerinin geliştirilmesini gerektirmiş ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini (risk değerlendirme) ve belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması veya meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için (risk yönetimi) alınan tedbirleri ifade eden biyogüvenlik terimi güncel hale gelmiştir. Biyoteknoloji uygulamalarında teknolojinin kullanımı sonuç ürün ve ürünün kullanım amacı ile yeri farklı riskler oluşturduğundan ayrı tedbirler gerektirmektedir. Bu nedenle biyogüvenlik laboratuar ve sera çalışmaları; gıda güvenliği ve çevreye salım durumları için ayrı düzenlemeleri içermektedir. Konunun küresel ölçüdeki önemi nedeniyle BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Biyogüvenlik Protokolü 24 Mayıs 2000 tarihinde taraf ülkelerin imzasına açılmıştır. Protokol transgenik canlıların biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin önlenmesini amaçlamaktadır. Protokolün yürürlüğe girmesi ile herhangi bir transgenik canlı çevreye salımı gerçekleştirilmeden önce tam bir risk değerlendirmeye alınacak ve bir başka ülkeye üretim ve doğrudan çevreye salım amacıyla ihrac edilmeden önce ithalatçı ülkenin önceden onayı alınacaktır. Tüketim veya işleme amacıyla ihracı yapılacak olan transgenik canlılar ve ürünleri hakkında ise takas mekanizması vasıtasıyla önceden bilgilendirme sağlanacaktır. Protokole taraf olan her ülke kendi iç mevzuatında transgenik canlıların kontrolü için gerekli yasal kurumsal ve idari tedbirleri almak ve idame ettirmekle yükümlüdür. Transgenik canlılardan kaynaklanacak zararların telafisi konusunda uluslararası bir sistem kurulması ve bu canlıların ve ürünlerinin etiketlenmesine ilişkin standartların oluşturulması Protokolün yürürlüğe girmesinden sonra yapılacak olan Taraflar Toplantısına bırakılmıştır. Protokolün yürürlüğe girmesi biyogüvenlik alanında küresel seviyede yaşanan hukuki boşluğu doldurmakla birlikte transgenik canlılardan ve ürünlerinden kaynaklanacak çevresel ve ticari sorunların önlenmesi ulusal seviyede alınacak kurumsal tedbirlere ve ulusal seviyede risk değerlendirme ve risk yönetimi için teknik kapasitesinin oluşturulmasına bağlıdır. Türkiye´de Durum Türkiye´de Transgenik Bitkilerle ilgili mevzuat hazırlığı çalışmalarını Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 31 Mart-1 Nisan 1998 tarihlerinde Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğünde “Transgenik Bitkiler ve Güvenlik Önlemleri” konusunda ilgili araştırma kuruluşları ve Genel Müdürlükler ile Üniversitelerden temsilcilerin katılımıyla yapılan bir toplantı ile başlatmıştır. Belirlenen ana esaslar çerçevesinde teknik uygulamalara temel teşkil edecek görüş ve raporlar oluşturulmuştur. Bu kapsamda konu “1. Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri; 2. Transgenik Kültür Bitkilerinin Tescili; 3. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Üretilmesi Pazara Sürülmesi ve Gıda Olarak Kullanımı” olarak üç kısma ayrılmıştır. Bunlardan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” Makamın 14.5.1998 gün ve TGD/TOH-032 sayılı Makam Olur’u ile yürürlüğe konulmuştur. "Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri" ile ilgili talimatın aksayan yönlerinin düzeltilmesi amacıyla adı geçen talimatta yapılan değişiklikler 25.03.1999 tarihli Makam Olur'u ile yürürlüğe girmiştir. Belirtilen geçici düzenleme çerçevesinde Türkiye´de resmi yollardan genetik yapısı değiştirilmiş canlıların üretim amacıyla girişi önlenmiş durumdadır. Talimat gereği genetik yapısı değiştirilmiş bir tarım çeşidinin Türkiye´ye ithal edilmesinden önce alan denemesine alınması gerekmektedir. Ancak her genetik yapısı değiştirilmiş tohumun da alan denmesine alınması söz konusu değildir. Alan denemesine alınabilmesi için transgenik tohumun geliştirildiği ülkede ve biyogüvenlik düzenlemeleri olan ülkelerde kayıtlı olması ve 5 yıldır üretiliyor ve tüketiliyor olması şartı aranmaktadır. Böylece hiç denenmemiş risk değerlendirmesi daha önce yapılmamış bir transgenik canlının Türkiye´de denenmesi yani Türkiye´nin deneme tahtası olarak kullanılması önlenmektedir. Bu tedbirler acil olarak alınmış tedbirlerdir. Orta ve uzun vadede ülkemizin daha kapsamlı tedbirler alması ve risk değerlendirme-risk yönetimi sistemleri kurması gerekmektedir. Biyogüvenlik Protokolü Hükümetimiz adına Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanmıştır. Protokole taraf olma çalışmaları devam etmektedir. Protokolün uygulanması ve ülkemizin genetik kaynaklarının zarar görmemesi için biyogüvenlik sisteminin kurulması doğrultusunda insan kaynağı ve teknik altyapı oluşturulması gerekmektedir. Bu kapsamda kaçak girişlerin önlenmesi için gümrük kontrollerinde yeni bir yapılanmaya da ihtiyaç duyulmaktadır. Protokolün Amacı Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonunun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak bu Protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Protokol ön tedbirlilik prensibine dayanmakta riskleri önceden belirlemeye ve önlem almaya yönelik bir sistem içermektedir. Hükümler GDO nun doğaya veya insan sağlığına olabilecek olumsuz etkileri konusunda bilimsel verilerin yetersiz olması veya belirsizlik içermesi durumunda veriler tamamlanıncaya ve belirsizlik giderilinceye kadar söz konusu GDO nun doğayla etkileşime girmesine izin verilmemesinden yanadır. Doğayla etkileşim protokolün kapsamını ve uygulama şeklini belirlemekte temel kriterdir. Tüm GDO lar yaşamsal aktivitelerinden dolayı doğanın biyotik ve abiyotik bileşenleri ile etkileşime girebilir bunedenle Protokol doğal üreme-çoğalma engellerini aşarak elde edilmiş tüm canlıları yani tüm GDO ları kapsamaktadır. Yani protokolün öngördüğü risk değerlendirme risk yönetimi bilgi alışverişi kaza ve acil durum tedbirleri kaçak sınıraşan hareketlere karşı önlemler sosyo-ekonomik yapının karar sürecinde dikkate alınması ve halkın bilgilendirilmesi maddelerinden oluşan genel tedbirler tüm GDO lar için geçerlidir. Genel tedbirler ulusal seviyede yapılacak düzenlemelere dayanmaktadır. Protokolün öngördüğü ve uluslararası seviyede düzenleme gerektiren temel mekanizmalar ise takas mekanizması ön bildirim anlaşması ve dokümantasyon sistemleridir. Bu mekanizmalar uygulamada doğayla etkileşim kriterine dayanarak GDO ları kasıtlı olarak çevreye salımı gerçekleşek olan ve kasıtsız olarak çevreye salınabilecek olan GDO lar şeklinde ayırmaktadır. Kasıtsız çevreye salım kapsamında gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar transit geçişler ve kapalı kullanıma tabi GDO lar ayrı ayrı ele alınmaktadır. Kasıtlı çevreye salımı yani açık ve geniş alanlarda üretimi söz konusu olan GDO lar Ön Bildirim Anlaşması na tabidir. Ön Bildirim Anlaşması işlemi gereğince ihracatçı taraf ithalatçı tarafa Protokolün Ek-I de belirtilen bilgileri içeren bir bildirimde bulunacaktır. İthalatçı ülkenin yetkili mercii bildirimi aldığında uygulayacağı karar sürecini yani bildirimdeki bilgilerin yeterliliğine ve sınıraşan hareketin hangi şartlar altında başlayabileceğine dair bilgileri belirterek bir ön cevap verecektir. İthalatçı ülke GDO nun ithalatı konusunda karar vermeden önce GDO yu Protokol Ek-III de belirlenen metodoloji doğrultusunda vaka vaka (case by case) risk değerlendirmeye alacaktır. Aksi ithalatçı ülke tarafından belirtilmediği sürece GDO nun sınıraşan hareketi ithalatçı ülkenin yazılı izni alınmadan başlamayacaktır. GDO nun taşınması sırasında eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek GDO nun kimliği özellikleri güvenli muamele depolama taşıma ve kullanım şartları ihracatçının irtibat bilgileri hareketin protokole uygun olarak gerçekleştiğine dair deklerasyon bulunacaktır. Gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için uygulanacak işlemler 11. madde ile belirlenmiştir. Buna göre her bir taraf ülke dahilde doğrudan gıda veya yem veya işleme amacıyla kullanımını ve pazara sürülmesini onayladığı bir GDO ile ilgili olarak 15 gün içinde protokol Ek-II de belirtilen bilgileri içeren bildirimini takas mekanizması vasıtasıyla tüm taraf ülkelere yapacaktır. Yine takas mekanizması vasıtasıyla her bir taraf ülke gıda yem ve işleme amaçlı GDO lar için öngördüğü ulusal yasa ve işlemlerini diğer ülkelere bildirecektir. Böylece her ülke uluslararası pazara sürülmeden önce gıda yem veya işleme amacıyla kullanımı onaylanmış yeni bir GDO dan haberdar olacak ve iç mevzuatını harekete geçirecektir. Bu tür GDO lara eşlik eden belgelerde GDO içerebilir ibaresi açıkça konacak ve kullanım amacının çevreye salımı içermediği belirtilecektir. Transit geçişteki GDO lar için protokol yine uygulanacak işlemi ulusal sistemlere bırakmıştır. Aksi o ülke tarafından belirtilmediği sürece transit geçişteki GDO lar ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Ülkeler bu konudaki düzenlemelerini takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirecektir. Kapalı kullanıma tabi GDO lar da ön bildirim anlaşmasına tabi değildir. Her ülke kapalı kullanım şartlarını ve standartlarını kendisi belirleyecek ve takas mekanizmasına bildirecektir. Bu kapsamdaki GDO lara eşlik eden belgelerde GDO olduğu açıkça belirtilecek güvenli taşıma depolama kullanma bilgileri bulunacaktır. İşleme tabi tutularak yaşamsal aktivitesini yitirmiş olan ancak yeniden çoğalabilir nitelikte genetik materyal içeren GDO ürünlerinin doğaya kontrolsüz olarak salımını önlemek üzere protokol gereği yapılan bildirimlerin bu tür GDO ürünlerine ilişkin bilgileri ve ürünün kullanım amacını içermesi öngörülmektedir. GDO nun risk değerlendirmesi yapılırken de GDO nun ürünleri dikkate alınacaktır. GDO ürünlerine ilişkin bilgiler takas mekanizması vasıtasıyla diğer ülkelere bildirilecektir. Protokolün temel hükümlerinden birisini oluşturan risk değerlendirme GDO nun olası potansiyel alıcı çevrede vaka vaka yeni genotipik ve fenotipik özelliklerinin belirlenmesi olumsuz etkilerinin ortaya çıkma olasılığının ve gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak sonuçların değerlendirilmesi sebep olduğu genel riskin tahmin edilmesi sebep olduğu riskin kabul edilebilirliğinin ve yönetilmesine ilişkin stratejilerin belirlenmesi alıcı çevre içerisinde gözlenmesi yoluyla bilgi eksikliklerinin ve belirsizliklerin giderilmesi amaçlarını taşımaktadır. Tüm işlemler tamamlanıp GDO piyasaya sürüldükten sonra da olabilecek olumsuzlukların önceden belirlenmesi amacıyla risk yönetimi öngörülmektedir. Risk yönetimi GDO nun bulunduğu çevrede izlenmesi esasına dayanmaktadır. Protokol 50. ülkenin onay belgesi BM Sekreteryasına ulaştıktan sonra 90. günde dünyada yürürlüğe girecektir. Protokol yürürlüğe girinceye kadar protokolün temel mekanizmalarının alt yapısı oluşturulacaktır. Bu kapsamda takas mekanizmasının kurulması gelişmekte olan ülkelerde protokolün uygulanması için gereken teknik kapasitenin oluşturulması ve ulusal yasal düzenlemelerin yapılması öncelik taşımaktadır. Protokol yürürlüğe girdikten sonra ise belgeleme ve etiketleme standartları protokole uygunluk şartları sorumluluk ve telafi mekanizması Protokol taraflarınca belirlenecektir.

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyoguvenlik-protokolu

Yüzeylerde Kirlenme-Doğal Bir Fenomen

Bir yüzey deniz suyu ile temasa geçtiğinde, yüzey oldukça hızlı bir şekilde değişir. Denizde doğal olarak bulunan çözünmüş organik bileşikler yüzeye birkaç dakika içinde yapışır. Birkaç saat içinde bakteri, tek hücreli algler gibi canlı tekhücreli organizmalar yüzeyde koloni oluştururlar. O zaman, yüzeyde oluşan düzgün ve sümüksü değişimi hissetmek mümkündür. Bir ya da daha fazla hafta sonra, yüzey çok çeşit mikroorganizma, alg ve hayvan tarafından koloni şeklinde kaplanmıştır. Deniz ortamında farklı yüzeylerde kolonize olan ve olabilecek olan yaklaşık 4000 deniz türü bulunmaktadır. Deniz ekosisteminde organizmaların yüzeye yapışması ve büyümesi hayatta kalma açısından çok önemli bir stratejidir. Denizaltıların bütün yüzeyleri etkilenir; bütün doğal yüzeyler ve insan tarafından yapılmış gemilerin tekneleri, offshore tesisleri ve denizdeki diğer yapılar… Bu yüzeylerin kirlenmesi problemler ve maliyetlerde yükselme meydana getirir. Deniz ortamının çevresini etkilemeden yüzeylerin kirlenmesinin önlenmesi dünyanın her yerindeki araştırma bilim adamlarına, şirketlere ve yetkililere bağlı olan başa çıkılması gereken bir meseledir.

http://www.biyologlar.com/yuzeylerde-kirlenme-dogal-bir-fenomen

Patolojinin Tarihçesi

İlk çağlarda; hastalıkların tanrıların insanları cezalandırmak için kullandıkları bir araç olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir günahın, suçun cezasıydı. Bu inanç, din adamlarının etkinliğini ve gücünü de artırıyordu. Batı Anadolu ağırlıklı eski Yunan uygarlığında ve sonraları ibni Sina'nın yaklaşımlarında, hastalıklar ile tanrı(lar) arasındaki bağı koparma çabaları olmuştur. Atardamarlarda hava değil, kan bulunduğunun anlaşılması bile, insanlık tarihinin yakın dönemlerindedir (Galen, MS 200). Orta çağ boyunca Avrupa'da hastalıkların içsel ve dışsal nedenleri olduğu yönünde (ilahi olmayan) düşünceler ortaya atılmış ve böyle düşünenler genellikle bundan zarar görmüşlerdir! Rönesans ile birlikte, hastalıklar konusunda fiziksel neden-sonuç ilişkileri gündeme gelmiş, salgın hastalıklardan insandan insana geçen etkenlerin sorumlu olabileceği gibi görüşler "gözleme dayanarak" ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, "gözlem"in hastalıkları anlama açısından önem kazanması ve bugün anladığımıza yakın anlamda patolojik incelemeler yapılması rönesans ile başlar. Eski Mısır uygarlığında da "haruspex" isimli saray görevlilerinin belli hayvanların organlarını kesip inceledikleri bilinmektedir. Özellikle karaciğerin kesit yüzünü değerlendiren "haruspex"leri ilk patologlar olarak görmek mümkün olabilir. Ancak, "haruspex"lerin (sözcük anlamı:kâhin)incelemeleri o karaciğerde ne olduğunu açıklamayı değil, uğruna bir hayvanın karaciğeri çıkarılan kişinin geleceğinin ne olduğunu tahmin etmeyi amaçlıyordu! Patologluk, bu falcılık yönünü zamanla kaybetmiştir!. Patolojinin büyükbabası olarak kabul edilebilecek kişi, Padua Üniversitesi anatomi profesörü Giovanni Battista Morgagni'dir (1682-1771 veya 1777). Morgagni'nin 1761'de yayımladığı kendi yaptığı 700 otopsiyi anlattığı kitabı bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki dönemde "etiyoloji", "lezyon" ve "semptom" arasında ilişki kurularak bugün bildiğimize yakın, tanrısal yönü olmayan, bir "hastalık" kavramı oluşmuştur. Bu dönemde Bichat, Laennec, Dupuytren, Hodgkin, Addison, Paget, Rokitansky gibi adları bugün de yaşayan hekimler, patoloji bilgisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Giovanni Baptista Morgagni (1682-1771), Valsalva'nın öğrencisidir. İtalya'da Padua Üniversitesinde 50 yıldan uzun süre görev yapmış ünlü bir hekim olan Morgagni, 1761 yılında, 80 yaşındayken De Sedibus adlı kitabını yayımlamış ve burada 700'den fazla olguda klinik bulgular ile otopsi bulgularını karşılaştırmıştır. Tanımladıkları arasında; mitral darlığı, endokardit, angina pektoris, siroz, spina bifida, patent duktus arteriosus, foramen ovale bulunmaktadır. Kolposkobu bulan, parasentezi ilk gerçekleştiren hekimdir. İnsan ve hayvanların aynı mikroskobik yapıtaşlarından (hücrelerden) yapıldığını ilk kez söyleyen, histolojinin babası olarak kabul edilen Theodor Schwann (1810-1882) da böyledir. Patolojinin 1980'lere kadar kullanılmakta olan yaklaşımlarının hemen tümünün kaynağı olarak "hücresel patoloji"nin kurucusu Rudolph Ludwig Karl Virchow gösterilmektedir. Histopatolojik incelemeye dayanan bu yaklaşımda "hücre"; yaşamı, hastalıkları ve ölümü açıklamaya yönelik tüm çabaların odak noktasını oluşturur. Virchow, hastalıklı hücrelerin de sağlam hücrelerden oluştuğunu vurgulayan ilk bilim adamıdır. Rudolph Ludwig Karl Virchow (1821-1902), günümüzdeki anlamı ile patolojinin babası olarak kabul edilir. Mikroskobun hastalıkların tanısında etkin biçimde kullanımını savunmuştur. Döneminin pek çok ünlü hekimi (Rokitansky dahil), mikroskobik incelemenin önemine inanmıyor ve bu yaklaşımı küçümsüyorlardı. Virchow; tromboz, atrofi, hiperplazi ve iskemi terimlerini ilk kez kullanmış, pek çok hastalığı bu gün bildiğimiz biçimleriyle ilk kez tanımlamıştır. Yaşadığı dönem için devrim niteliğinde olan -hemen tümünde haklı olduğu zamanla anlaşılan- görüşleri nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır. Daha 30 yaşına gelmeden fibrinojen, lökositoz ve lökemiyi tanımlamış; yerel lezyonlara cerrahi girişim yapılmasının anlamsız olduğunu düşünenlere karşı çıkmıştır. İnfarktüs, amiloid, kalsifikasyon ilk kez Virchow tarafından doğru biçimde açıklanmıştır. Lösin ve tirozin amino asitleri Virchow tarafından tanımlanmıştır. Her hücrenin bir hücreden meydana gelmesi gerektiğini (omnis cellula a cellula) yüksek sesle ve inatla söyleyen ilk doktordur. (Bu görüş, o zamanlar çoğunluk tarafından gülünç bulunuyordu). Art arda verdiği 20 konferansın ardından 1858'de yayımlanan Fizyolojik ve Patolojik Histolojiye Dayanan Hücresel Patoloji kitabı, hastalıkların mikroskobik incelenmesi yaklaşımının temeli olarak kabul edilir. Anatomik patolojinin tıp fakültelerinde zorunlu bir ders olarak kabul edilmesi de Virchow sayesindedir. Politik radikalliği ile de bilinen Virchow'un 2000 kadar makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Günümüzde, moleküler yöntemlerin gelişmesi ile bu tür yöntemler de patolojik incelemelerde gittikçe artan biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında, DNA başta olmak üzere, "genetik materyal" ile ilgili olanların önemi özellikle artmaktadır. Ülkemizde patoloji, Osmanlı döneminin tek tıp fakültesi olan askeri tıp fakültesinde (Gülhane) Alman bilim adamları tarafından ilk kez uygulanmıştır. Dolayısıyla, Patoloji Türkiye'ye Gülhane ile gelmiştir. İlk Türk patologlarının tümü askerdir. Ülkemizde patolojinin kısa bir tarihi bu konuda daha fazla bilgi edinmenizi sağlayabilir. Tıp eğitiminde patolojinin yeri Günümüzde tıp fakültesi düzeyindeki bütün okullarda patoloji en ağırlıklı derslerden biri olarak okutulmakta ve ders saati sayısının çokluğu açısından da pek çok kurumda ilk sırayı almaktadır. Bu dersler bir veya iki seneye yayılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de, yalnızca 'ders anlatma' yolu ile öğretim pek çok kurumda neredeyse tümüyle ortadan kalkmakta olmasına rağmen, öğrencinin başarısının değerlendirilmesinde patoloji bilgisinin ölçülmesi önemini korumaktadır. Patoloji öğretiminden beklenen; öğrencinin hastalıklı doku ve organları inceleyerek, neden (etiyoloji) ve sonuç (hastalık bulguları) arasındaki bağlantıları kavrayabilmesini sağlamaktır. Patoloji eğitimi, hastalıklar bilgisine görsel bir boyut kattığı için, öğrenilenlerin daha anlaşılır ve kalıcı olmasını sağlama açısından önemlidir. Bu yönleriyle patoloji, 'temel' bir tıp dalıdır. Patolojide öğrenilenler, hemen tüm klinik dallarda o dala özgü bilgilerin öğrenilmesini kolaylaştırır. Tıp pratiğinde patolojinin yeri ve patoloji uzmanının işlevleri Patolog, hemen yalnızca yataklı sağlık kurumlarında hizmet veren, hem cerrahi hem dahili bilim dalları ve servisler ile ilişkili bir uzmandır. Patolog, aşağıda ayrıntılı olarak sıralanan işlevleri yerine getirirken özel laboratuar yöntemlerinden sürekli olarak yararlanır; bu açıdan patoloji bir 'laboratuar' bilim dalı olarak görülebilir. Ülkemizdeki akademik uygulamalarda ise patoloji, 'cerrahi' bilim dalları arasında yer alır. Tıp Fakültelerinde Patoloji Anabilim Dalı, idari açıdan Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı'na bağlıdır. Tanı: Patologdan en çok beklenen, hastalıklı olduğu düşünülen doku ve organları inceleyerek hastaya belli bir hastalık tanısı koyması veya konulmuş olan bir tanının doğruluğunu değerlendirmesidir. Doku ve organlar vücuttan değişik biçimlerde alınır ve patoloğun incelemesine sunulurlar. (Örnekler: Lenf düğümü biyopsisi ile lenfoma adlı kötü huylu tümörün tanısının konulması; endoskobik yolla alınmış bir mide biyopsisi örneğinde gastrit mi, peptik ülser mi, kanser mi bulunduğunun saptanması...) Tedavi: Patolog, koyduğu tanıyla tedavinin biçimini belirleyebilir.(Örnek: Lenf düğümü biyopsisinde tüberküloz tanısı anti tüberküloz ilaçların, lenfoma tanısı ise antineoplastik ilaçların kullanılacağını belirler). Gittikçe daha yaygınlaşan bir diğer işlev ise, dokuda tedavinin yol açtığı değişikliklerin incelenmesiyle tedavinin etkinlik derecesinin belirlenmesidir. Bu uygulama, hastalığın gidişi konusunda tahmin yapmaya da olanak verir. (Örnek: Kemoterapiden sonra osteosarkoma dokusunun tümüyle ortadan kalkmış olması hastanın kullanılmış olan ilaçlardan yararlandığını gösteren bir bulgudur). Transplantasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla, patologların transplante edilecek organı transplantasyondan önce ve sonra incelemeleri istenmektedir. Bir organın transplantasyona uygun olup olmadığı hemen yalnızca patolojik inceleme ile belirlenebilir. Fonksiyonları bozulmaya yüz tutan transplante bir organdaki sorunlar da patolojik inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Bulunacak çözüm yolları patolojik inceleme ile belirlenir. Patologların hastaların tedavisindeki rolü, her zaman dolaylıdır. Tarama: Görülme sıklığı yüksek olan hastalıkların belirgin bozukluklara yol açmadan saptanabilmesi için, risk altındaki kişilerin olabildiğince kolay ve ucuz yollarla incelenmesi anlamında kullanılır. Patoloji pratiğinde bu, ya kendiliğinden dökülen veya küçük bir travmayla dökülmesi sağlanabilen hücrelerin (doku veya organ değil !) incelenmesiyle (sitolojik inceleme) yapılır. (Örnek: Yakınması olmayan orta yaşlı bir kadın hastada tarama amacıyla yapılan vaginal yaymada normal olmayan hücrelerin saptanması ve çok kötü gidişli olabilecek bir tümörün henüz gelişme sürecindeyken yok edilebilmesinin sağlanması). Öte yandan, sitolojik yöntemlerin önemli bir kısmı "tarama" değil "tanı" amaçlıdır. Bunların kullanım alanı hızla genişlemektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de böyle sitolojik incelemeler patoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır. Otopsi: Tıp eğitiminin en önemli öğelerinden biri olan otopsi, öğrencilere ve doktorlara derslerin ve kitapların sağlayabileceğinin çok ötesinde yarar sağlayan bir eğitim yöntemidir. Tıp teknolojisinin ve buna dayalı tanı/tedavi yöntemlerinin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile hastanede ölen hastaların otopsilerinde, hasta yaşarken tanısı konulamamış pek çok hastalık saptanmaktadır. Bunların bazıları, hastanın tedavi biçiminin değiştirilmesini gerektirebilecek niteliktedir. (Örnek: Metabolik hastalığı olduğu düşünülen bir olguda kötü huylu tümör saptanması). Kitap sayfalarında kalan veya ezberlenen bilgilerin morfolojik karşılıklarının görülmesi, edinilen bilgilerin özümlenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, bir doktorun otopsi eğitimi olmadan yetişmesi bağışlanamaz bir eksikliktir. Çoğu patoloji anabilim Dalında yılda 1-2 tıbbi otopsi bile yapılmamaktadır. Bu sayı kabul edilemeyecek kadar düşüktür. Patolojik yöntem ve yaklaşımlar Patolojinin bir tıp dalı olarak yöntemleri ve işleyişi diğer dallardan kısmen farklıdır. Klinik bir dal olmamasına rağmen, patoloji, çoğu kez klinik çalışmaların ya içinde yer alır veya çalışmalarından elde ettiği verilerle hastaların tanı ve tedavilerine doğrudan katkılarda bulunur. Patolojinin çalışma alanı hastalıklı organ ve dokuların incelenmesiyle sınırlı değildir. Deneysel, teorik ve teknik pek çok konuda patolojik çalışmalar yapılmaktadır. Patolojik inceleme ve çalışmalar ancak yeterli anatomi, histoloji ve fizyoloji bilgisine sahip kişilerce yürütülebilir. Patolog, ilgili uzmanların bulunabildiği akademik ortamlar dışında, çoğu kez bu konulardaki klinik soruları en kolay cevaplayabilecek kişi konumundadır. Bir hastanenin işleyişi içinde patoloji bölümünün katkısı; hastalardan tarama veya tanı amacıyla hücre/doku örneklerinin alınmasıyla veya organların çıkarılmasıyla başlar. Bu örneklerin önce dış görünümleri (makroskobi) değerlendirilir ve mikroskop altında incelenmesi gerekli görülen kısımlar seçilerek ayrılır. Patolojik incelemenin en kritik ve en çok deneyim gerektiren aşamasının bu olduğu kabul edilebilir. Patolojiyi en iyi yansıttığı düşünülen kısımlar örneklenip, çok ince (4-5 mikron kalınlıkta) kesitlerin alınabilmesine olanak verecek işlemlerden (doku takibi) geçirilir ve hazırlanan kesitler rutin olarak "hematoksilen-eosin" yöntemiyle boyanır. (Hücre çekirdekleri mavi, sitoplazmalar kırmızı boyanır). Daha sonra, bu boyanmış kesitlerin ışık mikroskobunda incelenmesiyle morfolojik bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirmenin birtakım kuralları olmakla birlikte, temelde, morfolojik incelemeler subjektiftir. Bu subjektifliğin asıl nedeni, canlı organizmaların özellikleri için 'normal'in kesin sınırlı olarak tanımlanamamasıdır. (Normal saç rengi nedir? Normal boy kaç santimetredir?) Dolayısıyla; belli bir organ veya hücrenin görünümünün normalden ne kadar sapmış olduğu sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak kişisel ve subjektiftir. Patolojik incelemenin sonuçta subjektif olması, onun kuralları ve sistematiği olmasına engel değildir. Tıbbi bir değerlendirmenin işe yararlılığının ve güvenilirliğinin ölçüsü, hastanın tanı ve tedavisine yapılan katkıdır. Bir dokudaki bütün atomların adlarını ve miktarlarını objektif, bilimsel (ve pahalı!) yollarla saptamak mümkündür ancak, bunun bir lenfoma olgusunun tanı ve tedavisine katkısı yoktur! Subjektif morfolojik değerlendirme, patoloğun tanıya ulaşmada kullandığı yollardan yalnızca birisidir. Patolog, yeri geldiğinde biyokimyasal, farmakolojik, mikrobiyolojik, genetik, moleküler biyolojik verileri kullanabilir; özel yöntem ve düzeneklerin yardımıyla dokular üzerinde nitel (kalitatif ) veya nicel (kantitatif) incelemeler yapabilir. Bunlar arasında histokimya, immunohistokimya, in situ hibridizasyon, DNA sitometrisi, digital görüntü analizi gibi yöntemler sayılabilir. Bu yöntemlerin hemen tümü, GATA Patoloji Anabilim Dalı'nda da kullanılmaktadır. Ülkemizde patolojik değerlendirmelerin objektif, ölçülebilir, yinelenebilir biçimde yapılmasına olanak veren ilk Nicel Patoloji Laboratuvarı Gülhane'dedir. Patoloğun en sık kullandığı düzenek ışık mikroskobudur. Işık mikroskobu ile sağlanabilecek büyültme yaklaşık x 1000 ile sınırlıdır ve görünür ışığın dalga boyundan kaynaklanan bu sınırın teknolojik ilerleme ile aşılması mümkün değildir. Laser, X ışını, ultrasound kullanarak veya digital yöntemlerle değişik mikroskoplar yapılmakta ve bunların kendilerine özgü kullanım alanları bulunmaktadır. Günümüzde, tek tek atomların görüntülenmesine izin veren özel mikroskoplar (scanning tunneling microscope) bile geliştirilmiştir. 'Elektronmikroskop' ise, temel olarak "tarayıcı" (scanning) ve "geçişimsel" (transmission) adlı iki biçimde kullanılmaktadır. Bunların ilki, çok çarpıcı "üç boyutlu" görüntüler sağlayabilmesine rağmen, dar bir kullanım alanına sahiptir ve sık görülen hastalıkların tanısında hemen hemen hiç rolü yoktur. "Transmission" elektronmikroskopi ise daha çok araştırma amacıyla kullanılmakta, nadiren tanısal açıdan da gerekli olabilmektedir. Bu mikroskopların büyültme gücü ışık mikroskobundan yüzlerce kere fazladır. Ancak, büyültme ne kadar fazlaysa tanının o kadar kolay ve doğru olacağını düşünmek yanlış olur. Her inceleme yönteminin olduğu gibi, elektron mikroskobinin de kendine özgü bir kullanım alanı vardır. Önünüzdeki sayfayı okumak için bir dürbün veya teleskop kullanmaya çalışırsanız, elektron mikroskobunun ne zaman işe yarayabileceği konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşabilirsiniz! Çok pahalı ve emek-yoğun olan elektronmikroskopla rın yerine (onlardan çok daha ucuz olmayan!) "lazer taramalı konfokal mikroskoplar" da kullanılmaya başlanmıştır. Işık kaynağı lazer olan bu mikroskoplarda büyültme elektronmikroskopla rdakine yakındır. Lazer taramalı konfokal mikroskopları özel yapan, kesit kalınlığından etkilenmemeleri, daha az emek-yoğun olmaları ve sağladıkları verilerin tümüyle digital olmasıdır. Bu sayede hiçbir boya maddesi kullanmadan hücre organellerini değişik renklerde göstermek ve üç boyutlu görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır. Bu mikroskopların henüz rutin patolojik incelemede yeri yoktur. Patoloji; doku kültürü, in situ hibridizasyon, immunohistokimya, akım sitometrisi, digital görüntü analizi gibi daha pek çok yöntemi tanısal veya araştırma amaçlı olarak kullanır. Bunların kullanımı gittikçe artmakta ve patolojik incelemede morfolojinin rolü yıldan yıla azalmaktadır. Bu, Virchow ekolünün yerini artık moleküler yaklaşımların almakta olduğunun göstergesidir; buna göre, hastalıkların değerlendirileceği temel birimler artık "hücre altı" yapılardır... Patolog, yukarıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile yaptığı incelemesinin sonunda bir rapor düzenler. Bu rapor yalnızca bir tanı içerebileceği gibi, bir ayırıcı tanı veya öneriler listesi biçiminde de olabilir. Patolog, tıbbi konsültasyon ve danışma mekanizmasının bir parçasıdır; bu nedenle, bir hasta ile ilgili düşüncesi sorulduğunda (kendisine organ veya doku örneği gönderildiğinde) bütün klinik bulgular ve değerlendirmelerden haberdar edilmelidir. Patologdan herhangi bir hastanın herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir örneğe tanı koymasını istemek, bir doktorun ellerini, gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak bir hastaya tanı koymasını ve onu tedavi etmesini istemekten farksızdır. Patolojik incelemenin en çok bilinen yolu 'sorular zinciri'dir. Bu yol, özellikle patolojik inceleme yöntemleri konusunda kısıtlı bilgi ve deneyimi olanlar tarafından izlenir. Deneyim arttıkça, tanı adeta otomatikleşir ve tanılar milisaniyelerle belirtilen süreler içinde konulabilir. Sorular zincirine (basitleştirilmiş) bir örnek: Sıra Soru Karşılık 1 Bu bir lenf düğümü mü? Evet 2 Bu görünüm normal mi? Hayır 3 Burada olmaması gereken türde hücreler var mı? Hayır 4 Hücrelerin birbirine oranı değişmiş mi? Evet 5 Hücreler atipik mi? Evet 6 Bu bir lenfoma mı? Evet Yukarıdaki sıra ile yapılan bir akıl yürütme sonucunda ulaşılan tanı lenfoma olacaktır. Yukarıdaki tabloda anlatılan, öğrencilerin laboratuar çalışmaları sırasında inceleyecekleri bütün hematoksilen-eosin boyalı kesitler (preparatlar) karşısında izlemeleri gereken yoldur. Örnek: Bu appendiks vermiformis mi ? 'evet' ; mukozada ülserasyon var mı? 'evet' ; düz kas tabakasında nötrofil lökosit infiltrasyonu görülüyor mu? 'evet' ; tanı: akut appendisit. Deneyimli patologlar sorular zincirine ek olarak "patern (örnek, model, biçim) tanıma" yöntemini de (çoğu kez farkında olmadan) kullanırlar. Bu yöntem, patoloğun mikroskoptaki görüntü ile karşılaştığı anda lezyona tanı koyması biçiminde özetlenebilir. Saptanan görüntü ile o patoloğun daha önce karşılaştığı ve adını bildiği bir görüntü arasında yeterli derecede benzerlik varsa, bu süreç çok kısa süre içinde tanı ile sonlanır. "Cognitive" (bilişsel) psikolojinin alanına giren bu çok karmaşık ve ilgi çekici sürecin ayrıntıları bilinmemektedir. Rutin histopatolojik uygulamalar Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır. Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Otomatik doku işleme aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Formalin (3 saat), alkoller (4 saat), aseton (30 dakika), ksilol (1,5 saat), parafin (2 saat). Program, akşam başlatılmakta; sabah, dokular bloklanmaya hazır olmaktaBloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olu Kesme Parafin bloklar; "mikrotom" adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek hidrate edilir ve istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Sayfa başına dön! Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Ksiloller (6 dakika), alkoller (3 dakika), su (2 dakika), hematoksilen (6 dakika), su (1 dakika), asit-alkol (10 saniye), su (1 dakika), amonyak (5 saniye), su (1 dakika), eozin (45 saniye), su (1 dakika), alkoller (1 dakika), ksiloller (5 dakika). "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt ("cryotome") yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir. Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan 'servikovaginal yayma' yöntemiyle, uterus boynundan (cervix uteri) kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program (Papanicolaou boyası) şöyledir: Hematoksilen (8 dakika), su (3 dakika), alkol (1 dakika), orange-G (5 dakika), su (1 dakika), alkol (15 saniye), EA-50 (5 dakika), su (2 dakika), alkoller (2 dakika), ksiloller (6 dakika). Sayfa başına dön! Sonuç Patoloji; anatomi ve fizyolojide öğrenilen bilgilere, hastalıklı organların çıplak gözle veya mikroskop altındaki anormal görünüşlerini ekleyerek hastalıkların daha kolay anlaşılmasını sağlar. Görünüşlerin karar vermeye çok yardımcı olduğu alanlarda, patolojik incelemenin tanıya ve uygun tedavi yönteminin belirlenmesine katkısı da çok büyüktür. Günümüzde, tümörlerin tanısı başta olmak üzere, pek çok hastalığın kesin tanısı için patolojik inceleme gereklidir.

http://www.biyologlar.com/patolojinin-tarihcesi

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Hayır, bu bir fotoğraf hilesi değil. Bu gördüğünüz kedicik, aslında bir Kimer olmayan, ama bu yazıyı yazmak için bana esin kaynağı olan Venüs. (Kaynak: Facebook) Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden ‘kimer‘ olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında.  Venüs’ün  bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs’ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera’dan bahsedelim. Homeros’tan Yanartaş’a Florence Arkeoloji Müzesi, 5. yy’dan bir Kimera keykeli. ( Kaynak: Britannica Ansiklopedisi) Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros’un yazdıklarına göre,  bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti.  Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı,  epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş.   Antalya’nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik  alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan  alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. CSI dizisinin 4. sezon, 23. bölümünde, dedektiflerimiz bir tecavüz zanlısını dizinin başında kan ve sperm genetik analizi birbirini tutmadığı için salıverirler. Bir kimer olan suçluyu, kolundaki Kimera dövmesi ele verir. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi’ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve “Sen kimsin?”, ” Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?”, ” Bu çocukların gerçek annesi kim?” sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA’sı ile kendi DNA’sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen’in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen’in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen’in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen’in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid  beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Blaschko Çizgileri Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde,  iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi  kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı  embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Stephen King’in aynı isimli romanında uyarlanan The Dark Half ( Hayatı Emen Karanlık) isimli film, kimer bir yazarın başından geçenleri anlatıyor. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King’den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark’ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet’te milyonlarca hayranı olan Venüs’e. Her ne kadar Venüs, internette “Kimer Kedi” olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X  Kromozom  İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Amnion sıvısından toplanan dişi hücrelerinin hücre çekirdekleri. Okla gösterilen leke, hücre çekirdeği içinde inaktif halde paketlenmiş Barr cismi. (Kaynak:  Journal of Cell Biology, Vol 135, 1427-1440. PMID:8978813)Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için  gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur.  Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi (XB), kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri (Xb) siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin (genotip XBXb) tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak,  bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler (XBXb), gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Tortoiseshell kedilerin kürklerindeki renk örgülerinin nasıl oluştuğunu bu şemada görebilirsiniz. En üst satırda, kedilerin olası genetik kombinasyonu mevcut. Dişi kedilerde ( XX), hangi kromozomun Barr Cismi halinde geldiği, kedinin kürk renginin belirlenmesinde temel rolü oynuyor. Barr cismi halinde inaktif hale gelen kromozom, resimde U şeklinde gösterilmiş. ( Kaynak: Miami Univeersitesi Biyoloji Bölümü) Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu?  Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. (Bu tip erkek kediler, genetik problemleri nedeniyle genelde kısır oluyorlar.) Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs kadar artistik olmasa da, bir başka dişi tortoiseshell kedi. Venüs’ e baktığımızda,  yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?   Kaynaklar: Chimera. Theoi Greek Myhtology. A True Hermaphrodite Chimera Resulting from Embryo Amalgamation after in Vitro Fertilization. Strain L., Dean J., Hamilton M., Bonthron D.  New England Journal of Medicine. 1998. 166-169. Which half is Mommy?: Tetragametic Chimerism and Trans-Subjectivity . UC Davis, Project Muse. The Stranger Within. Kate Werk. New Scientists, vol 180, issue 2421 The Tech Museum: Chimeras, Mosaicism and other fun stuff. Silence of the Fathers. Early X İnactivation. Cheng M., Disteche C. Bioessays. 2004.  26:821-824 The Genetics of Calico Cats. University of Miami, Biology Department. Yazar hakkında: Işıl Arıcan http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html

http://www.biyologlar.com/kimerler-kediler-ve-diger-genetik-tuhafliklar

Davranışlarımızdaki kalıtım mirasının alt-yapısı

Bir tür olarak genetik yapımızı kromozom adını verdiğimiz insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım ünitesi oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı ve yapısı hem tür içinde hem de türler arasında farklılıklar gösterir. Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak tür içindeki farklılıklar da, belli ölçülerde genetik etkenlere bağlıdır; yani örneğin insan türündeki her bireyin cinsiyet, boy, zeka gibi birçok fiziksel ve ruhsal eğilimi en azından şu ya da bu ölçüde genetik kontrol altındadır. İnsanlar arasında sadece tek yumurta ikizlerinde bu genetik yapı birbirinin aynısıdır. Genlerin varlığını ilk kez 1865'de Moravya'lı bir rahip olan Gregor Mendel adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel, bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler yapana kadar, soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda ve sonraki nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum olarak biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte, soyaçekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı mekanizmalarının bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in bu fikri yaklaşık 35 yıl unutulduktan sonra 1900'lerin başında önemi farkedilmeye başlandı. 20. Yüzyılın başında öncelikle genleri taşıyan renkli cisimler, kromozomlar saptandı. Özellikle insan genetiğiyle ilgili bilgilerin gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A. Levan'ın insanda 23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli bir rol oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom sayıları türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom sayısının türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir ilişkisi yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır. Yine artık, yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin genetik kurallara göre olduğu; bu geçişin kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre sağlandığı; genetik geçiş sırasında kromozom hatalarının ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı olarak genetik hastalıkların ortaya çıkabilecekleri bilinmektedir. Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez niteliktedir ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını üretirler. Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler genellikle zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında nadiren olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu olanlarına dayanmaktadır. Genler, kimyasal olarak deoksiribonükleik asit (DNA) denilen yapılardan oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan bedeninde yer alan çeşitli yapısal proteinlerin kalıpları bulunur. Yani proteinler, bu DNA dizileri aracılığıyla üretilirler. Yalnız işin ilginç yanı, herhangi bir anda bir insanda DNA'lardan oluşan genlerdeki bu materyalin yaklaşık %1' i protein sentezine aracılık etmektedir. Yani insanın genetik materyalinin hepsi kullanılmamakta, bir kısmı belli özel koşullar altında çalışmaya ve ifade edilmeye başlamaktadır. İnsanın davranışlarıyla ilgili ana biyolojik sistem olan merkezi sinir sisteminin gelişimini düzenleyen genlerin kesin sayısı bilinmese de bazı bilim adamları insandaki tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3 ünün bu iş için ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun anlamı, insan kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini aşkın genin en az 15 bin ila 20 bininin merkezi sinir sisteminin oluşumu ve işlev görebilmesi için çalıştığıdır. Yani davranışın meydana gelmesinde aracılık eden sinir hücrelerinin hem oluşumu hem de aralarındaki iletişiminin sağlanması, sürekliliği ve düzenlenmesi için gerekli proteinlerin sentezini, sonsuz sayıda değişkenlikle dizilmiş DNA birimlerinden oluşan genlerin bir kısmı yönetmektedir. Moleküler biyolojideki son gelişmeler davranışın genler tarafından bire bir kodlanmadığını ortaya çıkarmış; "tek gen=tek davranış" şeklinde bir bağlantı olmadığı anlaşılmıştır. Genler, davranışın ortaya çıkmasından sorumlu sinir hücresi topluluğunun hem yapısal hem de metabolik işleyişinden sorumlu olan proteinlerin sentezi için gerekli kodları içermektedirler. Belli genleri dönüştürülerek, yapısı değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş davranış kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün bilinen bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin veya genlerin yapımından sorumlu oldukları biyolojik bakımdan aktif maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine bağlı olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve fonksiyonel bozukluklar saptanmıştır. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu belirleyen biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin, dopamin, norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları, genler tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır. Ayrıca genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici moleküllerin kodlarını da taşımaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/davranislarimizdaki-kalitim-mirasinin-alt-yapisi

GÜVERCİN HASTALIKLARI

GÜVERCİN HASTALIKLARI

CİRCOVİRÜS Son yıllarda saptanan bu hastalık oldukça yenidir. Bu nedenle hastalık ve sonuçları hakkında bilinenler fazla değildir. Hastalığa Circovirus adı ile bilinen bir virüs türü neden olmaktadır. Bu virüs daha çok genç kuşları ve yeni yavruları etkilemektedir. Hastalık ilk başlarda solunum yolları sorunları şeklinde kendini gösterir. Ağırlık kaybı ve ishal vardır. Daha ileri aşamalarda tüylerin büyümesinde karakteristik anormallikler ve vücut dokularının özellikle de iç organların gelişiminde anormallikler gözlenebilir. Virüsün vücuttaki en önemli etkisi. Dalak, Bursa Fabrici ve Thymus üzerindedir. Thymus (timüs) göğüs kemiğinin arkasında bulunan bir iç salgı bezidir. Bursa Fabrici ise kloak’ın urodaeum adı verilen orta kısmında yer alan çıkıntı şeklinde bir organdır. Bunların işlevleri vücudun savunma mekanizması ve bağışıklık sisteminin gelişmesi ve işlemesini sağlamaktır. Virüs bu organlarda hücreleri tahrip ederek organlara zarar verir ve kuşun bağışıklık sistemini olumsuz etkiler. Böylelikle kuşlarımız hastalıklara karşı savunmasız hale gelirler. Kuşlarımızın bildiğimiz bütün güvercin hastalıklarına yakalanmaları çok daha kolay olur. Hastalığa yakalanan kuşlarımız ise daha zor tedavi edilebilir hale gelirler. Virüsün güvercinlerdeki etkisi AİDS’in insanlardaki etkisine benzetilebilir. Circovirus başlı başına bir hastalık gibi görünmemekte ve her zaman ikincil derece kliniksel belirtiler veren bir enfeksiyon olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni bu virüsün kendi başına belirgin bir hastalık tablosu sunmaması ancak daha çok diğer hastalıklarla birlikte olduğunda fark edilebilmesidir. Circovirus’ün vücuda girmesinin ardından özellikle Chalamydia, Ornithosis, Pasteurella, PMV1, Trichomonas, Aspergillus gibi hastalıklar ortaya çıkma eğiliminde olurlar. Virüsün bulaşma şeklinin temas sonucu olduğu genel kabul görmektedir. Hijyenik koşullara dikkat edilmesi virüsün bulaşmasını engelleyici olacaktır. Bilinen bir tedavi şekli yoktur. İlaç tedavisi sadece bu hastalıkla birlikte görülen yan hastalıklar için uygulanabilir. Ancak güvercinimizin savunma sistemini güçlendirici vitamin ve mineral takviyeleri yararlı olacaktır. E-COLİ “Eshericia coli” adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Kısaca E. Coli adı ile anılmaktadır. İnsanda ve hayvanlarda bağırsaklarda bulunan bu bakteri aslında bağırsak florasının bir parçasıdır. Ancak normalden fazla miktarda bulunması sonucu hastalık kendini gösterir. Güvercinlerde hastalığın en belirgin göstergesi ishaldir. Bu hastalığa yakalanan kuşlarımız süratli ve şiddetli bir şekilde su ve elektrolit kaybına uğrarlar. Özellikle genç kuşları çabuk etkiler. Genç kuşlarda şiddetli vakalar ani ölümle sonuçlanabilir. Yetişkin kuşlarda ölüm pek görülmez ancak, kuşlarımızın gücünü kaybetmesine bağlı olarak diğer hastalıkların ortaya çıkışı hızlanabilir. Çabuk bulaşan ve kolay yayılan bir hastalıktır. BELİRTİLERİ En belirgin belirtisi sulu ishal şeklinde dışkıdır. Dışkının rengi yeşil ve sarımsı bir tondadır. Hasta kuşlarda bağırsak iltihabı oluştuğu için dışkının kokusu normalden daha kötü kokuludur. Hasta kuşlarda performans tamamen düşer. Genel bir kayıtsızlık hali gelir. Yeme karşı isteksizlik vardır. Aşırı ve çabuk zayıflama saptanabilir. Hastalığa neden olan bakteri, kan dolaşımına girerek kuşun vücudunun herhangi bir organına yerleşebilir. Bu durum sonucu kuşta sistematik bozukluklar gözlenebilir. Mikrobun yerleştiği vücut bölgesine göre kuş değişik belirtiler verebilir. Örneğin mikrop kanatlara yerleşirse, kanatlarda tutulma olur ve buna bağlı olarak kuş kanadını taşıyamıyormuş gibi davranabilir. Kanat düşürür, kanatlarını yerde sürüklemeye başlar. Mikrop ayaklara yerleşirse topallama veya yürüyememe gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Benzer belirtiler güvercinlerde Salmonella, Cocidiosis ve Hexamitiasis gibi hastalıklarda da vardır. Kuşun sorunlarının hangi hastalıktan kaynaklandığının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Hastalığın kesin tanısı dışkının mikroskobik analizi ile yapılabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkılarında hastalık mikrobu bol miktarda bulunur. Kuşlarımızın yediği yem ve içtiği sulara bu dışkıların bulaşması yolu ile hastalık yayılır. Ayrıca coli mikrobu salmalarımızın içinde bulunan ve güvercin tozu dediğimiz beyaz toza, karışarak solunum yolu ile de alınabilir. Salma içi temizliğine dikkat edilmesi, hijyenik koşullara uyulması gibi önlemler alarak hastalığı engellemek mümkündür. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri kökenli bir hastalık olduğu için tedavisinde antibiyotikler kullanılmaktadır. İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Amoxycilin, Trimetoprim ve Sulfadiazin, Furazolidon etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavide kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan bazı ilaçlar şunlardır. ALFOXİL 20 GR TOZ Abfar firmasının üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. Etken madde olarak 100 gr poşette 20 gr amoxycilin bulundurur. Güçlü bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde özellikle CRD ve E. Coli enfeksiyonlarında etkilidir. Ticari şekli 100 gramlık 10 aleminyum poşetten oluşan bir kutu şeklindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 10 mg ilaç vermektir. (bu yarım poşet ilacın binde biri kadardır) İlaç kuşların içme sularına her gün taze olarak karıştırılıp verilir. İlaç uygulamasına 3 gün devam edilir. ATAVETRİN ORAL SÜSPANSİYON Atabay ilaç firmasının üretimi olan ilaç, bir şurup şeklindedir. Etken madde olarak her ml’de, 80 mg Trimetoprim ve 400 mg sulfadiazin bulundurur. Geniş spektrumlu ve kesin tesirli bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Salmonella, E.Coli gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına 7.5 mg etken maddedir. Bunu sağlayabilmek için 5 litre suya 0.5 ml ilaç karıştırmak gerekmektedir. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilir. 4-5 gün ilaca ara verilip iyileşme sağlanmamışsa aynı doz tekrar edilebilir. Ticari şekli 50 ve 200 ml’lik şişeler halindedir. 1 Ölçek 40 cc’dir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, sulfa grubu ilaçları kuşlarımızda kullandığımızda kuşlarımızın kalsiyum kaynaklarından uzak tutulması gerektiğidir. Kalsiyum içeren ilaçlar, gaga taşları, gritler, ahtapot kemikleri, kursak taşı gibi materyallerin salmadan uzaklaştırılması gerekmektedir. FURAVET TOZ Vilsan ilaç firmasının bir üretimidir. İlaç toz şeklinde olup her gramı 250 mg Neomcine ve 200 mg Furazolidon bulundurur. İlaç piyasada 20 ve 100 gramlık ambalajlar halinde satılmaktadır. Bu ilaç kombinasyonu geniş etkili bir anti - bakteriyeldir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Streptococcosis, Salmonella, E.Coli, Pasteurelosis (kolera) ve CRD gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, 2 litre içme suyuna yarım gram ilaç koyarak tedaviye her gün yenilenecek sularla 5 gün kadar devam etmektir. HAEMOPHILLUS Bu hastalığın nedeni Haemophillus adlı bir bakteridir. Bu bakteri güvercinlerimizin solunum yollarına yerleşerek burada çeşitli sorunlara yol açar. Hastalığın en önemli belirtisi kuşun her iki göz kapağında belirgin şişme ve göz sulanması ile birlikte gözlerde ve burunda akıntı gözlenmesidir. Bu hastalığı, diğer CRD hastalıklarına bağlı göz sorunlarından ayıran en önemli özellik hastalığın her iki gözde aynı anda görülmesidir. Ayrıca gözün iç dokusunda şişme vardır. Bunun yanı sıra solunum yollarında çeşitli problemler vardır. Nefes alma güçlüğü, aksırma vb. Hastalık doğrudan temas veya hastalık mikrobunu taşıyan göz ve burun akıntılarının salma tabanında biriken toz ve dışkılara bulaşarak, kuşlarımızın yedikleri yem ya da içtikleri sulara taşınması yolu ile yayılır. Hastalığın tedavisinde antibiyotikler olumlu sonuç vermektedir. Özellikle Tetracyline grubu antibiyotikler kullanılmaktadır. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. Haemoproteus adı verilen protozonun neden olduğu bir hastalıktır. Bu protozonun, Haemoproteus Columbae, Haemoproteus Sacharrovi, Haemoproteus Maccallumi adı ile bilinen üç türü güvercinleri etkilemektedir. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hastalığın yayılabilmesi için bu protozonun, güvercinin vücuduna girmeden önce ara konak görevi görecek bir canlının içinde gelişim göstermesi gerekmektedir. Bu canlı, bütün güvercin yetiştiricilerinin çok iyi tanıdığı atsineğidir. Hippobosca Equina veya Pseudolynchia Canariensis bilimsel adı ile tanılan atsineği, Haemoproteus hastalığının taşıyıcı ve bulaştırıcısıdır. Hastalık bu nedenle daha çok yaz aylarında karşımıza çıkar. Yabani güvercinlerin büyük bir yüzdesi bu mikrobu ( protozonu ) taşımaktadır. BELİRTİLERİ Hastalığın belirtileri Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığına çok benzer. Hatta tamamen aynı belirtilere sahip olduklarını da söyleyebiliriz. Bu nedenle her iki hastalığı birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. Bu konuda kesin tanı kan analizleri sonucu verilebilmektedir. Ateş yükselir 43 dereceye kadar çıkar ve nöbetler halinde tekrarlanır. Sarımtırak renkli ve beyaz posalı ishal şeklinde bir dışkı gözlenebilir. Hasta kuşlarda genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Alyuvarların oksijen taşıyıcı gücü azalır. Solunum sıklığı artar. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Haemoproteus’da ölüm pek görülmez ancak yan hastalıklara karşı uyanık olmak gerekmektedir. BULAŞMA ŞEKLİ Atsinekleri aracılığı ile bulaşan bir hastalıktır. Atsineği hastalığı taşıyan bir güvercinden kan emer ve bu işlem sonrası mikrobu alır. Mikrop sineğin vücudu içinde bir gelişim seyri izler ve son olarak sineğin tükürük bezlerine ulaşır. Yeni bir kan emme seansı sırasında ise buradan başka bir güvercine bulaştırılır. Güvercinin vücuduna giren mikrop 6 hafta kadar sürecek bir süreç sonucu olgunlaşır ve hastalığı bulaştırabilecek konuma gelir. Ancak güvercinde hastalık belirtileri mikrobun alınmasını takiben 15 – 30 gün sonra görülmeye başlar. Hastalıktan korunabilmek için özellikle yaz aylarında atsineklerine karşı önlemler alınmalıdır. Salmanın tel kafesle kapatılarak sineklerin girişi engellenebilir. Kuşlarınızın yabani güvercinlerle olan temasını tamamen kesmeniz gerekmektedir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığında kullanılan ilaçların aynısıdır. Bu ilaçlar, quinin ( kinin ) türevleri olan Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddesine sahip ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. TUBERCULOSIS (VEREM) GENEL BİLGİLER Güvercinlerde görülen verem hastalığıdır. Mycobakterium avium adlı bir bakterinin neden olduğu bu hastalık, yaygın ve bulaşıcı bir özellik taşır. Söz konusu bakterinin 20 kadar çeşidi bulunmakla birlikte yaygın olarak 3 tipi ile karşılaşırız. Bunlar insanda, sığırlarda ve kuşlarda hastalığa neden olan türlerdir. İnsanda ve sığırlarda görülen türü kuşlarda görülmez ancak bazı papağanlar bu durumun istisnasıdır. Kuşlarda görülen türü ise insanda ve sığırlarda da görülür. Bu nedenle kuşlardan insana ve diğer bazı memeli hayvanlara bulaşabilen bir hastalıktır. Hatta yabani güvercinlerin hastalığın ciddi birer taşıyıcısı olduğunu ve hastalığı hayvanlara bulaştırmada önemli bir rol oynadıklarını söyleyebiliriz. Yavaş gelişen sinsi bir hastalıktır. Kuşlarımız hastalığı bir süredir taşıyor olmakla birlikte belirtileri oldukça geç fark edilmeye başlar. Zamanla belirginleşen ağırlık kaybı, solgunluk hastalığın dikkat çekici özelliğidir. Tedavisi olmayan bir hastalık olup genellikle ölümle sonuçlanmaktadır. BELİRTİLERİ Ağırlık kaybı ve ciddi zayıflama ile birlikte, gözlerde, tüylerde solgunluk ve matlaşma, ağız içi mükozasında belirgin renk kaybı gözlenir. Kansızlık, ishal, baş tüylerinin kısmen dökülerek kelleşmesi, elle yoklandığında göğüs kemiğinin keskin kenarının kolayca hissedilmesi gibi belirtilerin yanı sıra, mikrop bölgesel lenf bezlerinde şişme ve yerel yaralara neden olabilir. Güvercinin iç organlarında özellikle karaciğer ve dalakta sarı – yeşil peynirimsi yumrular şeklinde doku yapısı değişiklikleri meydana gelir. Bunlar ölü kuşlar üzerinde yapılacak inceleme ile tespit edilebilirler. Ayrıca yaşayan kuşlarda yapılacak kan analizi hastalığın kesin teşhisini sağlar. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkıları hastalık mikrobunu taşır. Bunların sağlıklı kuşlarımızın tükettikleri yem ve içme sularına karışması hastalığın yayılmasını sağlar. Mikrobun salmalarımızdaki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak solunum yolu ile de alınması mümkündür. Kuşlarımızın bu mikrobu toprak, mineral taşları ve grit gibi kaynaklarını yerken de alabilir. Kötü hijyenik koşullar, salmaların güneş ışığı görmemesi örneğin bodrum, depo gibi güneş görmeyen kapalı alanlarda kuş yetiştirilmesi gibi olaylar hastalık için uygun ortam yaratırlar. Salmanızın serçe, sığırcık, yabani güvercin gibi kuşlara açık olması kuşlarınıza hastalık bulaşma riskini artırır. TEDAVİSİ Ne yazık ki tedavisi olmayan bir hastalıktır. Hasta kuştan insana da mikrop geçme durumu olduğu için tedaviye çabalamak anlamsız ve zararlı olabilir. Eğer kuşunuzun hastalığının Tuberculosis ( verem ) olduğuna eminseniz bu kuşu hemen ayırmak ve söylemeye de dilim varmıyor ama imha etmek yapılacak en doğru yoldur. Çünkü hastalığı iyileştirme ihtimalimiz yoktur ve ölüm kaçınılmaz sondur. İmha yöntemi olarak öldürmek ve yakarak yok etmek önerilmektedir. HEXAMİTİASİS GENEL BİLGİLER Güvercinlerde Hexamit columbae adı verilen bir protozonun neden olduğu hastalıktır. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hexamitiasis hastalığına güvercinlerin yanı sıra tavuklar, hindiler, bıldırcınlar, keklikler, ördekler ve bazı kuş türlerinde de rastlanmaktadır. Ancak diğer türlerde hastalığa neden olan Hexamit protozonu daha farklıdır. Hastalığın karakteristik özelliği bağırsak iltihabına bağlı olarak gelişen ishal ve özellikle de kanlı ishaldir. Hastalık daha çok yaz aylarında yaygınlık kazanmakta ve özellikle genç kuşlarda daha fazla görülmektedir. Hastalığın yayılmasını önlemek için salma içi hijyenik koşullara dikkat edilmesi çok önemlidir. BELİRTİLERİ Hastalık ilk belirtisini kusma ile gösterir. Yenilen yemlerin kusulması hastalığın bir başlangıç belirtisi olmakla birlikte, mutlak değildir. Yani bu hastalığa yakalanan kuşlar mutlaka kusacak diye bir koşul yoktur. Ayrıca bu kusma başka nedenlerle olabilecek kusmalarla karıştırılabilir. Bu nedenle kusmayı takip eden günlerde yapılacak gözlemler önemlidir. Hasta kuşlarda ilk dikkati çeken özellik dışkılarının sulu ve köpüklü oluşudur. Daha sonraki aşamalarda gelişen bağırsak iltihabına bağlı olarak dışkıda kan gözlenebilir. Dışkının diğer bir özelliği de normalden daha fazla kötü bir kokuya sahip olmasıdır. Hasta kuşların ağız içi incelemesinde ağız içi mükozasında yara saptanabilir. Hastalığın gelişimine bağlı olarak, kuşlarda kayıtsızlık, bir kenara çekilip tüy kabartma ve düşünme hali ortaya çıkar. Kuşun yeme karşı ilgisi azalır ve hasta kuş daha az yem tüketmeye başlar. Buna karşın su tüketiminde bir artma vardır. Hastalığın tedavisine geç başlanması durumunda kuşlarımızda belirgin bir kilo kaybı gözlenir. Kilo kaybı özellikle genç kuşları fazlasıyla etkiler ve ölümler gelebilir. Ölüm öncesi kuşlarda titreme hali gibi bir durum saptanabilir. Aşırı kilo kaybına uğrayan kuşlarımızın tedavisini yapıp bu hastalığı ortadan kaldırsak bile kilo kaybından kaynaklanan gelişim noksanlığı bu kuşlarımızı kalan ömürleri boyunca etkiler. BULAŞMA ŞEKLİ Hastalık mikrobu, hasta kuşların dışkıları yolu ile yayılır. Dışkıda bol miktarda bulunan mikrop, bir şekilde kuşlarımızın yediği yemlere veya içtiği sulara bulaşabilir. Mikrop bulaşmış yiyeceği yiyen ya da içen kuş mikrobu alır. Mikrop vücuda girdikten sonra kuluçka süresi 4 – 5 gün kadardır. Yani mikrobun alınmasını takiben 5 gün kadar sonra hastalık belirtileri kendini göstermeye başlar. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hexamitiasis hastalığında hastalık belirtileri diğer güvercin hastalıklarından, Salmonella, E. Coli, Coccidiasis ve PMV1’e benzerlik gösterir. Bu nedenle kesin teşhis önemlidir. Hasta kuşların dışkılarında yapılacak mikroskobik inceleme sonucu hastalığın kesin tanısı yapılabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Hexamitiasis tedavisinde, Ronidazole, Metranizadol, Dimetridazole etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan güvercinler için özel üretilmiş ilaçlar yalnız yurt dışında bulunmaktadır. Yurdumuzda bunlardan sadece metronizadol etken maddeli olan bazı ilaçlar beşeri ilaç ( insanların tüketimi için hazırlanan ) olarak bulunmaktadır. Dozaj ve kullanım biçimi ayarlanarak bu ilaçlardan yararlanılabilir. Aşağıda ilk önce yurt dışında bulunan şekilleri tanıtıldıktan sonra ülkemizde bulabileceğimiz türleri hakkında da bilgi verilecektir. Bu iki ilaç Ronidazole etken maddesine sahiptir: RİDZOL-S : Toz şeklinde olan ilaç, Jeeds European firmasının bir üretimidir. %10’luk konsantreye sahip olan ilaç 4.5 litre suya bir çay kaşığı karıştırılarak 7 gün süre ile kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 –60 Dolar’dır. DACZAL TABLET : Dac Firmasının bir üretimi olan ilaç 5 mg’lık tabletler şeklindedir. Güvercin başına 1 tablet düşecek şekilde 7 gün süre ile verilir. Yurtdışı satış fiyatı 11.95 Dolar’dır. Bu iki ilaç Metranidazole etken maddesine sahiptir: FİSHZOLE TABLET : Thomas lab firmasının bir üretimi olan ilaç, tablet başına 250 mg ilaç bulundurmaktadır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Yurtdışı satış fiyatı 15.95 Dolardır. FLAGYL : Jeeds European firmasının bir üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. 4.5 litre suya bir çay kaşığı kadar karıştırılarak 8 gün kadar kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 – 55 Dolardır. Bu ilaç, Dimetridazole etken maddesine sahiptir: HARKANKER SOLUB : Harkanker firmasının üretimi olan ilaç,toz şeklinde olup kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılmaktadır. Bir poşet ilaç 4.5 litre suya karıştırılarak kuşlara 7 gün süresince verilir. Yurtdışı satış fiyatı 12.95 Dolar’dır. Ülkemizde bu etken maddelere karşılık gelen beşeri ilaçlar : Ülkemizde yukarda belirtilen 4 etken maddeden sadece Metranidazol içeren beşeri ilaç (insanların tüketimi için hazırlanmış) bulunmaktadır. Bu etken maddeyi taşıyan ilaçlar arasında Metrajil, Flagly ve Nidazol sayılabilir. METRAJİL : 250 mg’lık tablet şeklindedir. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. FLAGLY SÜSPANSİYON : 125 mg’lık toz halindedir. Su ile karıştırılıp şurup haline getirildikten sonra, kuşların içme sularına bir litre suya günlük olarak 5 ml karıştırılır. Tedaviye 3 gün süre ile devam edilir. NİDAZOL : 250 mg’lık tablet şeklinde olanı kullanılmalıdır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. PARAMYXOVİRÜS (SALLABAŞ) PMV-1 kısa ismiyle tanınan bu hastalık güvercin hastalıkları içinde en bulaşıcı ve ağır olanlarından birisidir ve Paratifo ile beraber en fazla güvercin ölümüne yol açan hastalıktır.. Ülkemizde genelde "sallabaş" adı ile bilinmesine rağmen, aslen sallabaş bir çok hastalıklardan dolayı güvercinlerimizde baş gösterebilen bir hastalık belirtisidir. Paratifo, zehirlenme, bakterisel enfeksiyonlar bu hastalıkların başında gelir ve hepsi kuşta sallabaş hareketinin görünmesine neden olur. Bu hastalıklardan bazıları ötekilerine göre daha kolay tedavi edilebilir ve bazılarının tedavisi yoktur. Fakat duymuş olabileceklerinizin aksine sahte sallabaş diye bir hastalık yoktur. Bu nedenle baş dönmesi dışında baska belirtilere bakılmadan her hangi bir tedavi yöntemine geçmek yanlış olabilir. PMV-1 kümes hayvanları hastalığı olan "Newcastle" hastalığı virüsünün yakın akrabasıdır. Fakat çeşitli kaynaklarda belirtildigi gibi "Newcastle" hastalığı değildir. PMV-1 tavuklara bulaşmıyacağı gibi "Newcastle" da güvercinlere bulaşmaz. Bu nedenle PMV işaretleri gösteren güvercinlere "Newcastle" hastalığı ilaçları kullanmak faydasızdır. (PMV 1 aşılarında Newcastle virüs kullanımı, bu virüsün paramyxovirosis ile yakın akrabalılığından istifade etmek amacıyla olup, tedavi amaçlı ilaçların bu ilişki kurularak kullanılmamasını belirtmek isterim. Not: Makaleye bu nokta veteriner arkadaşlardan gelen uyarılar sonucu eklemiştir) PMV-1'in bulaşma yolları doğrudan temas veya patojen taşıyan tozdur. Bu toz (salmalarımızda olan beyaz toz) hava yoluyla bulaşıma neden olabileceği gibi at sineği, sivri sinek, sinek, fare veya insanlar tarafındanda bir sonraki kuşa geşebilir. Bu nedenle salmaların havalandırma koşullarının ideal olması büyük derecede önemlidir. Salmalara sineklerin ve farelerin girmesini engelleyici önlemler alınması sadece bu hastalığa karşı değil bir çok hastalığa karşı etkin bir önlemdir. Bütün bu nedenlerin yanında bence en büyük tehlike insanlardan gelmektedir. Ziyaret ettiğimiz salmalarda dokunduğumuz kuşlardan veya elbiselerimize (özellikle ayakkabı tabanına) tutunan tozlardan en büyük zarar gelmektedir. Kuslarımızı görmeye gelen kuşçularda bu riske dahildir. Güvercin beslemenin sosyal bir hayat tarzı olduğunu düşünürsek bu riskleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını fakat önlemler alınabileceğini görürüz. Bu önlemleri düşünürken aklımızda bulundurmamız gereken bir gerçek sadece gözle görünür belirtileri taşıyan kuşların bu tür hastalıklara sahip olmadığıdır. Başı dönmüş bir kuşun bu hastalığın son aşamalarında olduğu ve büyük bir olasılıkla aynı salmada daha bir çok kuşun bu hastalığı taşıdığı (hasta veya taşıyıcı durumunda) başka bir gerçektir. Bu tür riskleri olabildiğince azaltmak için bence yapılabilecek şeyler şunlardır: * Ziyaret eden kişilerin kuşlarınıza dokunmalarına izin vermeyin. Eğer ziyaretciniz usta bir kuşçuysa nedenlerini anlıyacaktır. * Salmalarınıza yürüyerek girilebiliyorsa, ziyaretcilerinizi ya dışarıda tutun yada kullanmaları için bir iki çift terlik bulundurun. * Ziyaret ettiğiniz bir kuşçudan geri geldiğinizde salmanıza gitmeden ellerinizi dezenfekte edici bir sabunla yıkayıp elbiselerinizi ve ayakkabınızı değiştirin. * Satın aldığınız kuşları kendi kuşlarınızın yanına almadan en az 30 gün ayrı bir salmada tutup gözleme alın. Çoğu virüs ve bakterilerin yaşam devri 30 gün olduğu için kendisini göstermemiş hastalıkların kuşlarınızı etkilemeden ortaya çıkmalarını sağlamış olursunuz. * Salmanızın havalandırmasına büyük önem verin. Bu kuşların dışında sizin sağlığınız içinde önemli. * Yemlik, suluk ve banyoluklarınızı salmanın dışında tutmayın. Vahşi hayvanların bunları kullanmasını engelleyin. * Serçe, kumru gibi vahşi kuşların salmanıza girmesini engelleyin. Kuşlarımızı etkileyecek bakteri, virüs ve parazitlerin vahşi hayvanlarda doğal olarak olabileceğini ve bu hayvanları sizin gözlemliyebileceğiniz şekilde etkilemiyebileceğini unutmayın. * Kuşlarınızı taşıdıkları parazitlerden arındırın. Bunların kuşlarınızın zayıf düşüp hastalıklara kolay hedef olmasına yol açacağını bilin. * Kuşlarınızı yerde yemlemeyin. Yemlik kullanmak çoğu hastalık risklerini elemine edecektir. * Kuslarınıza her gün taze su verin. * Suluk ve yemliklerinizi temiz tutup içlerine dışkı ve toz girmesini engelleyin. * Salmalarınızı temiz tutun. * Salmaların zemininin her zaman kuru olmasına dikkat edin (bakteri ve virüsler bu ortamda yaşamlarını sürdüremez ve çoğalamazlar). Dışkıları devamlı temizleyin. Çoğu hastalıkların ve kurtların bu yolla bulaştığını unutmayın. * Hastalık belirtileri gösteren kuşlarınızı hemen ötekilerinden ayırın. Bunlar benim yapmaya çalıştığım ve tavsiye ettiğim şeyler. Bunlardan her yapılan kuşlarınızın hastalanma olasılığını biraz daha azaltır. Kuşlara dokunmanın bu hastalıkla ilgisini ben kötü bir anı ile biliyorum: Yıllar önce Atlanta'dan ziyaretime gelen arkadaşım Eran'la beraber Afganistanlı bir arkadaşın kuşlarını seyretmeye gittik. Güzel bir gün geçirdik. Beraber kuşlarını uçurduk, yeni çıkan yavrularına baktık. Akşam üzeri bizim eve geldik. Eran daha ilk defa benim kuşları görüyordu. Ona ilk gösterdiğim kuş benim dumanlıların yavrusuydu. Övüne övüne gösterdim ve yavruyu anlata anlata bitiremedim. Kuş Eran'ında bayağı hoşuna gitti. Ondan sonra ergen kuşları uçurup seyrettik. Onlarda inmeden benim dumanlı yavruyu havaya attım. Daha ikinci uçuşu olduğu halde beni mahcup etmedi. Bir iki kere kuyruğunun üstünde kaydı ve ilk taklasını attı. Nasıl ama dedim. Kuş böyle olur. Daha sarı sarı tüyleri var. İki tur daha atabilse oyuna girecek. Benim gurur kaynağım. Kuşları içeri soktuk. Aksam yemeğini yiyip Eran'ı hava alanına götürdüm ve yolcu ettim. Ertesi gün akşam üzeri yine kuşlara gittigimde her zamanki gibi gözlerimin ilk aradığı kuş dumanlı yavruydu. Fakat bu sefer hafif bir halsizliği vardı. Pek uçmakta istemedi. Bende zorlamadım. Bundan sonra her gün dahada kötüye gitti ve bir süre sonra kafasıda dönmeye başladı. Ne kadar uğrastıysam nafile. Ben bunları yaparken bir gün Afganistanlı arkadaştan e-mail geldi. Halim kötü diyordu. Kuşlarım teker teker dökülüyor. Her gün bir iki tanesi ölüyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Birden ziyaret ettiğimiz gün aklıma geldi. Söylediğine göre ilk ölen kuş biz gittiğimizde ilk gösterdiği kuştu ve bende elime alıp incelemiştim. Eve geri geldigimde arkadaşıma kusları göstereceğim diye heyecanla ellerimi yıkamadığımıda hatırladım. İlk dokunduğum kuşumda gözüm gibi baktığım dumanlı yavrumdu. Bazen böyle hatalarımızla öğreniyoruz. Umarım benim öğrendiklerimde başkalarının hata yapmadan öğrenmesine katkıda bulunur. PMV-1'e geri dönelim: Bu hastalığın işaretleri ilk olarak kuşların fazla su içmeye başlaması ve sulu dışkularuyla başlar. Kısa zamanda kuşlarda sinir sistemi sorunları görülür. Felç, boyun titremesi, fazla ürkeklik ve klasik vücudun (özellikle boyun) dönmesi veya kıvrılması. Sinir sistemi bozukluklarının başlamasından önce bu hastalığı teşhis edebilmek için şüphelendiğiniz kuşu sırtının üzerinde yere bırakarak veya aniden yanında elinizi çırparak korkutup havalanmasını sağlıyabilirsiniz. Sinirsel bozukluk gözle görünmese dahi bu hastalığı taşıyan kuşda etkisi başlamışdır ve kuş sağlıklı olduğunda yapabileceği gibi korkutulduğunda normal bir kalkış yapamaz. Uçuşa kalkışında bir bozukluğa şahit olabilirsiniz. Sırt üstü pozisyondan ayağa kalkmasıda sorunlu olabilir. Şüphelendiğiniz kuşu gözlem altına aldığınızda yemini yerde verirseniz, yem yemekte güçlük çektiğini görebilirsiniz. Tam yeme gaga atarken başının kenara çekmeside klasik bir işaret. Hastalık ilerledikce bu hareket dahada ağırlaşacak ve kafasının tamamen dönmesine kadar gidecektir. Bu kuşları beslemek için kenarları alçak olan tabak şeklinde yemlikler ve suluklar kullanabilirsiniz. Fakat hastalık ilerledikce yem yemek ve su içmek kuş için imkansızlaşacaktır. Bu durumda elle beslemeye geçmeniz gerekebilir. Hastalıkları bu seviyeye gelen kuşların bazıları hemen ölürler ve bazılarıda yaşadıkları halde hayatlarının sonuna kadar hafif sinir sistemi bozuklukları gösterirler. Sonuçta bu hastalıktan kuşların kurtulması mümkün değildir. Yaşayanlarda taşıyıcı haline gelirler. Boyun dönmesinin ve öteki sinirsel bozuklukların bir çok hastalığa özellikle Paratifo'yada özgü olduğunu düşünürsek bu hastalığa kesin teşhis koymanın tek yolu alınacak kanın labaratuarda analize edilmesidir. PMV-1 taşıyan kuş iki üç hafta içinde antikor (kana dışarıdan giren maddelere karşı savunmaya geçen madde) üretmeye başlar ve bu antikorlar labaratuarda teşhis edilebilir. Çoğunlukla PMV-1'e yakalanan kuşlarda Paratifoda mevcuttur. Paratifo kendisini ilk iki üç gün içinde gösterdiği için test sırasında bu hastalığıda aramak yerindedir. İlk teşhisden sonra kuş paratifo için tedavi edilirse ve iyileşme gösterirse bu PMV-1 virüsüne karşı vücudun savunmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, anlıyacağınız gibi PMV-1'in antibiyotiklerle veya her hangi başka bir ilaçla tedavisi mümkün değildir. Yapılabilecek tek şey bu hastalığa karşı sağlıklı kuşları her yıl aşılamaktır. Konuıtuğum bazı kişiler bu aşının sadece 6 ay vücuda yararlı oldugunu ve 6 ay sonra tekrarlanması gerektiğini savunuyor. PMV-1 aslında tek başına kuşları öldürmez. Kuşların ölüm nedenlerinin başında yem ve su alamamaları gelir. Bunun yanında PMV-1 kuşun vücut savunma sistemini aşırı derecede yıprattığı için aynı zamanda kuşda baska hastalıklarda mevcuttur. Bunların başında daha önce dediğim gibi paratifo gelir. Pamuk ve Coccidiosis bunu takip eder. Hastalanan kuşlarınızın tedavi edilemiyeceği ve ölmiyenlerin bile taşıyıcı hale geleceği düşünülürse, istemesekde bir ilaç bulunana kadar tek çözüm bu kuşların imha edilmesidir. Ne olursa olsun, bu hastalığı taşıyan kusları satmak veya başkalarına vermek yapılmaması gereken bir şeydir. Bulaşıcılık özelliği çok fazla olduğu için PMV-1 salgınına yol açacak bir harekettir. Umarım kimse kendi kuşlarında yaşadığı duyguları başka bir kuşçunun veya kuşçuların yaşamasını istemez. Eğer hasta kuşlarınız sizin için çok değerliyse ve imha edemiyecekseniz, öteki kuşlarınızdan her zaman ayrı tutulmalı ve öteki kuşlarınızında devamlı aşılarının yapılması gerekmektedir. Bu hastalığı geçiren kuşların aşılanması mümkün değildir. Eğer kuşlarınız aşılanmamışsa ve bu hastalığın bir kuşunuzda mevcut olduğunu düşünüyorsanız, acil olarak geri kalan kuşlarınızı aşılıyabilirsiniz. Fakat aşıyı vurduktan sonra antikorun iki üç hafta içinde üretilmeye başlamasından dolayı bu süre içinde hastalığa yakalanan başka kuşlarınızda olabilir. Hasta kuşları imha ettikten veya salmadan çıkarttıktan sonra arta kalan yemlerin ve dışkıların her gün temizlenmesi ve salmanın bir ucundan öteki ucuna kadar dezenfekte edilmesi şarttır. Dezenfekte etmek için "SANICOOP" gibi hazır temizleyiciler kullanabileceğiniz gibi kloraklı çamaşır suyuda kullanabilirsiniz. Bundan bahsetmişken bu tür dezenfekte işlemlerini gelenek haline getirip en az haftada bir bütün yemlik ve sulukları dezenfekte etmenizi ve buna yapabildiğiniz kadar bütün salmayı eklemenizi tavsiye ederim. PMV-1 hastalığı süresince kuşlarınıza genel antibiyotik vererek yan hastalıklarla başa çıkmanız ve B vitamini takviyesiyle kuşunuza yardımcı olmanız, değerli kuşlarınızın kendilerini en kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. PLASMODİOSİS (SITMA) GENEL BİLGİLER Bu hastalık, malaria ya da sıtma adı ile bildiğimiz hastalığın güvercinlerde görülen türüdür. “Güvercin Sıtması” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığa neden olan mikrop, plasmodiasis ( plasmodium ) adı verilen tek hücreli bir protozondur. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Güvercin sıtmasının bulaşma ve yayılmasına neden olan en önemli etken sivrisineklerdir. Bu hastalık yaz aylarında hızlı bir şekilde yayılır ve bir çok güvercini etkiler. Yabani güvercin türlerinde oldukça yaygındır. Yapılan bir araştırmaya göre yaz aylarında yabani güvercinlerin % 35’inde bu hastalığa rastlanmıştır. SİVRİSİNEKLER Sürekli güvercinlerin üzerinde yaşama eğiliminde olmadıklarından güvercinlerin bir dış paraziti olarak adlandırılmamakla birlikte sivrisinekler, zaman zaman güvercinlerden de kan emmektedirler. Özellikle bazı türleri kuşları ve güvercinleri tercih etme eğilimindedirler. Sivrisinekler, güvercin sıtmasına neden olan başlıca mikrop taşıyıcı canlılardır. Bataklık alanlar, su birikintileri, dere ve nehir kenarları, gibi sulak alanlar sivrisineklerin üreme ve gelişme alanlarını oluşturur. Dişi sinek buralara larvalarını bırakarak çoğalır. Sivrisinekler kan emerek yaşayan birer canlıdırlar. Ancak sadece dişi sivrisinekler kan emerler. Dişilerin yumurta geliştirebilmeleri için kana ihtiyaçları vardır. Erkek sivrisinekler ise su ya da bitki özsularıyla karınlarını doyururlar. Dişi sineğin kan emdikten sonra bu kanı sindirme işlemi ortalama üç – dört gün sürer. Bu süre içinde yumurtalar olgunlaşır. Daha sonra kan emme işlemi tekrarlanır. Yumurtalar 3 gün içersinde açılır ve 20 – 22 derece sıcaklıktaki bir su da 15 günlük bir sürenin sonunda erginleşirler. Dişi sivrisineklerin ömrü, yaz aylarında fazla aktiviteden dolayı 2 ay kadardır. Buna karşın kış aylarında 9 ay kadar yaşarlar. Erkek sivrisinekler ise çok daha az ömürlüdürler. Çoğu, çiftleşmeden hemen sonra ölürler. Sivrisinekler kan emmek için genellikle geceyi beklerler. Kanını emeceği canlıyı bulmasında kısa mesafelerde sıcaklık ve nem gibi uyarılar, gelişmiş duyu organları sayesinde kolayca algılanabilir. Sivrisinek kan emeceği canlının çıplak bir noktasına konar ve kan emmek için özelleşmiş hortumu sayesinde bu işi gerçekleştirir. Ağız parçaları deriyi delebilecek tarzda sokucu bir yapıdadır. Her sokuşta yaraya tükürük akıtılır böylelikle kan emilmese bile hastalık taşıyan mikroplar bulaştırılabilir. Sivrisinek türleri içersinde, Culidae familyasına dahil olan Anopheles, Culex ve Aedes türleri yaygın olarak gözlenen ve gerek insan ve gerekse hayvanlardan kan emen türlerdir. Bu türler kuşlar ve güvercinlerden de kan emerler. Özellikle Culex pipiens’i adı ile bilinen tür özellikle kuşları tercih etmektedir. Ancak bu türler içinde sadece Anopheles türü üyeleri sıtma mikrobunu taşırlar. Ülkemizde sıtma mikrobu taşıyan Anopheles türleri arasında Anopheles sacharovi ile Anopheles maculipenis en yaygın rastlananlardır. Anopheles türlerini diğer sivrisineklerden ayırt etmenin en kolay yolu bir yere konduğunda duruş şekline bakmaktır. Anopheles türleri kondukları zemine vücutları dar açı yapacak şekilde dururlar. Diğer türlerin vücutları zemine paralel konumdadır. Ayrıca Anopheles türlerinin uzun ayakları, yuvarlaklaşmış pulları ve hafif benekli kanatları bulunur. Bu özelliklere bakarak uzman olmayan birisi bile hastalık taşıyıcısı Anopneles’i diğerlerinden ayırt edebilir. HASTALIĞIN BELİRTİLERİ En dikkat çekici özellik nöbetler halinde tekrarlayan ateş yükselmesidir. Kuşu etkileyen plasmodium türüne göre ateş süreleri ve tekrarlanma sıklıkları değişebilir. Bu dönemlerde kuş birden durgunlaşır, bir kenara çekilip düşünmeye ve tüy kabartmaya başlar. Nöbet geçtiğinde kısmen düzelmiş gibi bir görüntü sunar ancak genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Böyle bir durumda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Hastalığın kesin teşhisi kan analizi ile yapılabilir. Tedavi edilmemesi durumunda hastalık kronikleşme eğilimi gösterir ve zamanla böbrekleri tahrip ederek kuşun ölümüne neden olabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILAN İLAÇLAR İlaçla tedavi edilebilen bir hastalık olmakla birlikte hastalığın teşhisinde gecikilmesi ve tedaviye geç başlanması sonucu tedavisi zor hale gelebilir. Hastalıktan kaçınabilmek için özellikle salmalarınızın içine sivrisineklerin girmesini engellemek gerekmektedir. Uygun gözenekli bir kafes teli kullanılabilir. Kuşlarımızın diğer yabani güvercinlerle ve başka kuşlarla olan temasını engellemek yerinde olur. Quinie ( kinin ) etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçlar, Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddelerine sahip olan çeşitli ticari isimlerdeki ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. Pox (Frengi - Çiçek) Frengi, halk arasında bazen çiçek olarakta geçer, "borreliota avium" virüsünün neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle posta güvercinlerinde olmak üzere çoğunlukla sıcak havalı bölgelerde ortaya çıkar. Çoğu virüs nedenli hastalıkların aksine bulaşıcılığı dışkılardan değil, kan emici parazitlerden (sivri sinek, kene, sakırga, uyuz böceği etc.) dolayıdır. Parazitler taşıyıcı görevi yapıp hastalığı güvercinden güvercine bulaştırır. Bu virüs temasla bulaşabileceği gibi içme suyunda günlerce yaşayabilir. Virüs hasta kuşlar tarafından salya ve sümük ile vücuttan atılabilir. Bu sıvılar yerde kuruduktan sonra tozlaşarak hava yoluyla bulaşıma neden olabilir. Virüsün bu yolla vücuda girebilmesi için güvercinin vücudunda yaranın (kavga sırasında göz ve gaga kenarındaki yaralanmalar gibi) mevcut olması lazımdır. Virüs vücutta bulduğu yaralardan kan sistemine geçip burada çoğalır ve bu safhadan sonra yeniden deri yüzeyine gelip burada tomurcuklanır. Tomurcuklanma insanlarda görülen çiçek hastalığına benzer (hastalık isminide buradan almıştır). Tomurcuklanma çoğunlukla derinin tüylerle kaplı olmadığı kısımlarda baş gösterir. Göz çevresi, gaga başlangıcı ve bacaklar tomurcuklanmanın kabuklaşmış bir şekilde görülebileceği bölgelerdir. Hastalık hızla ilerler ve ve tamurcuklar irin üretmeye başlarlar. Hastalığı öldürücü yapanda bu özelliğidir. Virüs burun, ağız veya boğaza yerleşip irin üretmeye başladığında kuşların nefes alması ve yem yemesi büyük derecede zorlaşır. Hasta kuşun boğazına bakıldığında sarı ve sert irin parçaları görülebilir. Bu parçalar tomurcuk yaralarından çıkarak oluştuğundan sıyrılması veya deriden koparılması oldukca zordur. Bu safhada akılda bulundurulması gereken en önemli şey görülen belirtilerin pamuk (trichomoniasis) ile aynı olmasıdır. Pamuk tedavisi altında bulunan bir kuşun tedaviye cevap vermemesi halinde frengi tedavisine geçilmesinde fayda vardır. Bu iki hastalığın aynı zamanda bir kuşda mevcut olma olasılığıda yüksektir. Frengiyi pamuktan ayırmanın en kolay yolu tomurcuklanmanın bacaklarda veya pamuğun olmıyacağı bir şekilde göz çevresinde bulunmasıdır. Bunun yanında mikroskop altında teşhis konulabilir. Frengi daha çok genç kuşlarda ortaya çıkar. Yavruların derisinde kahverengimsi renklenmeler görülebilir. Frengili bir kuşun nefes alma ve yeme sorunlarının dışında yan hastalıklara karşı açık olması başka bir sorundur. Bu konuda yardımcı olabilmek için A vitamini takviyesi yaparak derinin dayanıklılığını arttırıp tomurcuk yaralarının hızla iyileşmesini sağlıyabilirsiniz. Frengi geçiren kuşlar hayatlarının sonuna kadar bu hastalığa bağımsızlık kazanır (Burada frenginin değişik varyasyonlarının var olduğu unutulmamalı. Bağımsızlık sadece kuşun atlattığı varyasyona karşı oluşur). Yıllık frengi aşısı (İğne yerine kuşun baldırından yolunan bir kaç tüyle derinin tüy deliklerinden kanamasını sağlayıp buraya sürülecek süngerimsi bez parçaları ile veriliyor) bu hastalığa karşı kuşlarınızın en sağlam savunması olur. Colombovac'ın frengi ve paratifo karışım aşısı kullanılarak iki hastalığa karşı birden aşılıyabilirsiniz. Bu aşı iğneyle her kusa 0.02cc ölçüsünde boyundan verilir. 6 haftalıktan küçük kuşlara aşı yapmamanız ve bir kere açılan aşı paketini bir daha kullanmak üzere elinizde tutmamanız önemlidir. Frengi tek başına kuşları zor öldüreceği için tek yapacağı şey kuşların çirkin bir görünüşte olmalarını saşlamasıdır. Asıl sorun yan hastalıklardan gelmektedir. Bunun dışında pamukla beraber baş göstermesi bir çok kuşunuzu kaybetmenize neden olabilir. Hastalık sırasında 1/4 Carnidazole tabletini kuşlara ağızdan 6 gün süresince verip bunu 7 gün süresiyle Albon vererek takip etmek bu yan hastalıkların etkisini ortadan kaldırır. Bunların dışında Pox Dry ilacını hem frengi hemde pamuk yaraları üzerine sürerek hızlı bir şekilde kurumalarını sağlıyabilirsiniz. Bu hastalığın bulaşmasının en büyük nedeni parazitler olduğu için salmanızda kuşlara değmiyecek yerlerde parazit (sinek?) kağıdı kullanabilirsiniz. Belli bir süre sonra bu kağıtların güvercin tozu nedeniyle etkisiz hale gelmesi doğal. Bu durumda kağıtları sıcak suda sabunla hafifce yıkayıp yeniden kullanabilirsiniz. Bunu yaparken pilastik eldiven takmanız iyi olur. Eğer bu kağıtları kullanmak zor geliyorsa (kuşlara sert bir şekilde yapışırlar) boş bir cam kavanoza beş altı tane kağıt şeridini koyup salmada geceleri ağzını açabilirsiniz. Böylece kuşlarınıza zarar vermesini ve tozlardan etkilenmesini engellemiş fakat sinek, sivri sineklerden kurtulmuş ve öteki parazitleride salmadan uzaklaştırmış olursunuz. Kronik Solunum Yolu Hastalıkları Chronic Respiratory Disease İngilizce adından kısaltılarak CRD adı ile anılan ve Türkçe’ye “kronik solunum yolları hastalıkları” olarak çevirebileceğimiz bu hastalık tek bir hastalığın adı değil, solunum yollarında görülen bütün hastalıkları kapsayan ortak bir adlandırmadır. Güvercinlerde görülen CRD hastalıkları 3 tanedir. Bu yazı kapsamında söz konusu 3 hastalık hakkında bilgi verilecektir. Bu hastalıklar şunlardır ; 1 ) Ornithosis 2 ) Coryza 3 ) Mycoplasmosis Solunum yollarında görülen bu hastalıklar güvercinlerde çok yaygındır. Kış aylarında havanın soğumasına paralel olarak bu hastalıklarda da artma gözlenir. Bu hastalıklar aslında pek çok faktörün karşılıklı etkileşimi sonucu gelişmektedir. Kuşlarımız için öldürücü bir hastalık görünümü sunmamakla birlikte bazı ağır vakalar ölüm riski taşımaktadırlar. Ancak asıl sorun CRD hastalıklarının, başka hastalıklarla birlikte görülme eğiliminde olmasıdır. Bu durum kuşlarımızda ciddi güç kaybı yaratmakta ve hayati risk tehlikesi artmaktadır. Kuşlarımızda görülen uçuş yeteneklerinin azalmasının en önemli nedenleri arasında CRD hastalıkları gelmektedir. Stres etmenleri, kötü hijyenik koşullar vb. hastalığın gelişmesinde çok önemli rol oynarlar. Bu etkenler yok edilmediğinde hastalık geçmiş gibi görünse bile her zaman tekrarlama eğilimindedir. Şimdi bu hastalıkları tek tek ele almak istiyoruz. ORNİTHOSİS GENEL BİLGİLER Chlamydia Psittaci adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Psittacosis adı ile de bilinen bu hastalığa, bazen etken olduğu mikrop nedeni ile Chlamydia hastalığı da denilmektedir. Aslında bir solunum yolları hastalığıdır. Güvercinlerde dikkat çekici belirtisi gözlerde olduğu için bir göz hastalığı olarak algılanır. Güvercinler arasında yaygın olarak gözlenen hastalıklardan biridir. Bir çok kuş türünde gözlenen bu hastalık dünya çapında yayılmıştır. Diğer evcil olmayan kuş türleri hastalığı taşıyıcı rol oynamaktadırlar. Kuşların yanı sıra insan ve diğer memeli hayvanlarda da görülmektedir. Yaygın olarak papağanlar, güvercinler, hindiler ve ördeklerde rastlanır. Chlamydia Psittaci kendi içinde hem RNA hem de DNA bulunduran bir bakteri olmakla birlikte üreyebilmek için içinde bulunduğu vücuttan bu maddeleri almak durumundadır. Bunun sonucu olarak vücut hücrelerinde bozulmalara neden olur. BELİRTİLER Hastalık uzun süre belirgin bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle gözden kaçar ve dikkat edilmez. Ancak kuşun güç kaybına bağlı olarak kendini birden ortaya koyabilir. İlk aşamalarda kuşlarımızdaki performans eksikliğinin yaygın sebebi olabilir. İyi uçan bir kuşumuzun belirgin başka bir neden olmaksızın uçuş gücünün düşmesi dikkatimizi çekmelidir. Yavru kuşlarda yavaş gelişme durumu dikkat çekicidir. Hastalık, sonraki aşamalarda iştahsızlık, tüy kabartma, kilo kaybı, karışık tüyler, titreme, gerginlik hali, yeşilimsi ishal ve solunum yolları sorunları ile kendini gösterir. Daha ağır vakalarda mikrop karaciğere yayılır ve burada iltihaba neden olur. Bu aşamada hastalık ölümcül olabilir. Hastalığı geçiren ve tedavi olan kuşlar kısmen bu mikroba karşı güç kazanırlar ve tekrar bu hastalığa yakalanma riskleri azalır. Mikrop vücuda girdikten bir süre sonra gözlerde ve özellikle de tek gözde yaşarma ve akıntı ile kendini belli eder. Aslında başka belirtileri olmakla birlikte bunlar genellikle dikkatten kaçmaktadır. Böyle olduğu için Ornithosis sanki bir göz hastalığı gibi algılanmakta ve bir çok kaynakta Ornithosis ( one eye cold ) olarak belirtilmektedir. ONE EYE COLD ( TEK GÖZ SOĞUK ALGINLIĞI ) Chlamydia Psittaci mikrobun gözlere yayılması durumunda ilk belirtiler gözde yaşarma ve akıntıdır. Daha sonra kuşun gözünün etrafı tam yuvarlak bir halka şeklinde hafif şişer ve kızarır. Su toplamış gibi bir görünümü vardır. Genellikle tek gözde ortaya çıkar. Bu nedenle hastalığa İngilizce “One Eye Cold” denilmektedir. Tedavi edilmediği taktire bu kızarıklık gözün etrafına doğru yayılır ve genişler. Gözdeki yaşarma ve akıntı mikropludur ve mikrobun etrafa bulaşmasına yol açar. Güvercinlerde gözlerde belirti veren diğer bir hastalık olan Coryza ile karıştırılmamalıdır. Bazı durumlarda gözdeki enfeksiyon körlük ile sonuçlanabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Kuşların mikrop taşıyan göz akıntıları salmalarımızın içinde bulaşmaya neden olurlar. Mikrop salma içindeki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak taşınır. Solunum yolu ile diğer kuşlara geçer. Hasta kuşlarla aynı banyo suyunda yıkanan diğer kuşlar hastalığı kapabilirler. Bu hastalığın önemli bir özelliği insana da bulaşmasıdır. Eğer güvercininizden mikrop kapmak istemiyorsanız dikkat etmeniz ve hasta kuşlarınızı süratle tedavi etmeniz gerekmektedir. Güvercin tozunun solunması yolu ile mikrop insana geçebilmektedir. Hastalık mikrobu güvercin tarafından bırakıldıktan sonra 48 saat kadar salma içinde aktif konumdadır. Bu süre içinde mikrop alınırsa mikrobu alan insanın hassaslığına bağlı olarak 5 – 14 gün arasında hastalığın ilk belirtileri görülmeye başlar. İnsandaki belirtiler gribe benzer. Ateş, baş ağrısı, göğüs ağrısı, yorgunluk, kuru öksürük ve bazı vakalarda mide bulantısı ve kusma görülür. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hastalığın kesin teşhisi kan tahlili ile yapılabilir. Ölü kuşlar üzerinde yapılacak otopside karaciğerde yapılacak inceleme ile belirlenebilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri nedenli bir hastalık olduğundan antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotik uygulaması oldukça olumlu sonuçlanmaktadır. Çeşitli antibiyotikler bu amaçla kullanılabilir. Yurt dışında bu hastalık için üretilmiş olan güvercin ilaçlarında yaygın olarak Chlortetracyline ve Doxycyline etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca kuşların multivitamin takviyesine gereksinimleri vardır. Tedavi sırasında kuşların kalsiyum kaynaklarından ( grit taşları, gaga taşları vb) uzak tutulması gerekmektedir. Çünkü kalsiyum Chlortetracyline’nin ve Doxycyline’nin etkisini azaltmaktadır. Yumurtlama dönemlerinde olan kuşlarda bu ilaçlar kullanılmamalıdır. DEVAMİSİN OBLET Chlortetracyline Hydrochloride etken maddeli bir ilaçtır. Her oblette 500 mg etken madde bulunur. 12 Obletlik ambalajlar halinde piyasada satılmaktadır. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur, Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 15 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ¼ tablet karıştırmak uygun olabilir. DOXİVET –10 SOLÜSYON Doxycyline Hiklat etken maddeli bir ilaçtır. Farmavet ilaç firmasının bir üretimidir. 1 ml ilaçta 100 mg etken madde bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur. Ticari şekli 1 ve 5 litrelik ambalajlar halindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 25 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ½ ml karıştırmak uygun olabilir. TERRAMYCİN GÖZ MERHEMİ Beşeri ( insanlar için üretilmiş) bir ilaçtır. Pfizer firmasının bir üretimi olup, eczanelerde bulunur. Etken maddesi, Oxytetracyline ve B vitaminidir. Antibakteriyel etkili bu merhemin deri ve göz için olan iki tipi bulunmaktadır. Göz için olanı güvercinlerde One eye cold hastalığında haricen yani dışarıdan sürülmek sureti ile kullanılabilir. Günde 1 – 2 kez dıştan göze sürülür. Ticari şekli 3.5 gr’lık tüpler halindedir. BAVİTSOLE ORAL SOLÜSYON Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. A, D3, E ve C vitaminleri bulunduran kompleks bir ilaçtır. Güvercinlerde her türlü vitamin eksikliklerinde, çeşitli hastalıkların tedavisinde takviye olarak ve sulfa grubu ilaçlar ile antibiyotiklerin yanında destekleyici olarak kullanılabilir. Bu ilacı tercih etmemin önemli bir nedeni içinde kalsium bulundurmamasıdır. Böylece sulfa grubu ilaçlar ile bazı antibiyotiklerin yanında kullanılması gayet uygundur. Ticari şekli 1 litrelik solüsyon halindedir. Güvercinler için 1 litre içme suyana 10 kuş hesabıyla 1 cc ilaç katılarak kullanılabilir. İlaç kullanımına 5 gün devam edip bir süre ara verdikten sonra tekrar başlanabilir. CORYZA ( CATARRH ) GENEL BİLGİLER “Akut Nezle” adı ile Türkçeleştirebileceğimiz bu hastalığa Hemophilus İnfluenzae adlı bir bakteri neden olmaktadır. Kış aylarında daha çok görülen bir hastalıktır. Hastalığın mikrobu güvercinin üst solunum yollarına yerleşir ve çeşitli rahatsızlıklar yaratır. Çoğu zaman Ornithosis ve mycoplasmasis ile bağlantılı olarak gelişir. Hızlı bir gelişme gösterir. Hassas bazı kuşlarda mikrobun vücuda girişinden itibaren 3 gün içinde hastalığın belirtileri görülmeye başlar. BELİRTİLER Başlangıçta kuşun boğazda sümük salgısı vardır. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Kuşta solunum zorluğu, hırıltılı soluma, ses çıkartırken hırıltılı tonlar gözlenebilir. Sulu yeşilimsi bir ishal ile birlikte ağırlık kaybı, uçma isteksizliği ve yavru veriminde düşme vardır. En belirgin özellik, burun akıntısı ve her iki gözde de yaşarmaların olmasıdır. Burun akıntısı ve sümük kokuludur. Sinüslerde şişme gözlenir. Buna bağlı olarak kuşun yüzünde ve özellikle göz altlarından buruna doğru olan bölümlerde, alın kısmında hissedilir bir şişme oluşur. Öldürücü bir hastalık değildir. Bu hastalıktan ölüm oranı oldukça düşüktür. Ancak güvercinlerde ciddi strese neden olan bu durum diğer hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini hızlandırır. BULAŞMA ŞEKLİ Diğer evcil olmayan kuşlarla her türlü temasın kesilmesi gerekir. Bu kuşlar mikrobu taşıyıcıdırlar. Hasta kuşların akıttıkları göz yaşı ve sümük gibi salgılar mikropludur. Bu salgıların kuruyup toz haline gelmesi ve bu tozun solunması yolu ile hastalık bulaşabilir. Ayrıca aynı salgıların içme suyuna bulaşması ile bu suları içen kuşlarda hastalanabilirler. Doğrudan temas ise başka bir bulaşma yoludur. Eğer salmanızda bir güvercin hastalandıysa mikrobun bütün salmaya yayıldığını düşünerek önlem almanız gerekmektedir. Temizlik, salma içinde havadar bir ortam yaratılması rutubetin önlenmesi ve hijyenik koşullara uyulması hastalık riskini azaltacaktır. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin olarak teşhis edebilmek için burun veya göz akıntısının laboratuvar analizi gereklidir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ Bakterilerin neden olduğu bir hastalık olduğu için antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotiklerin yanı sıra vitamin takviyesi de önemlidir. Ornithosis için kullanılan ilaçlar aynen Coryza için de kullanılabilir. Farklı olarak Tylosin ve Eritromycin etken maddeli antibiyotikler ilave edilebilir. Vitamin olarak yukarda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. TYLAN SOLUBE Tylosin etken maddeli bir antibiyotiktir. Lilly - Ellanco fimasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Kullanılacak doz 10 güvercin için 1 gram ilaç 2 litre içme suyuna karıştırılarak verilebilir. İlaç tedavisi 2 gün sonra kesilmelidir. Ağır durumlarda tedavi 5 güne kadar uzatılabilir. ERİTROM TOZ Eritromycin etken maddeli bir antibiyotiktir. 1 gram ilaç 55 mg etken madde içerir. Ticari şekli 50 ve 225 gr’lık cam kavanoz halindedir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. 1 litre içme suyuna 1 ölçek ilaç ( 2.5 gr ) karıştırılarak 5 gün süre ile kullanılır. kullanılır. MYCOPLASMOSİS ( MYCOPLASMA ) GENEL BİLGİLER “Kronik Nezle” olarak adlandırabileceğimiz bir hastalıktır. Hastalık genellikle diğer solunum yolları hastalıklarının ( Ornithosis ve Coryza ) bir devamı şeklinde kendini gösterir. Hastalığın etkeni mycoplasma denilen bakteri kökenli bir organizmadır. BELİRTİLERİ Hastalık belirti olarak diğer solunum yolları hastalıkları ile benzer bir görüntü sunduğu için ayırt edilmesi oldukça zordur. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Burunun dış deliklerinde sümük şeklinde oluşum vardır. Burun akıntısı gözlenebilir. Aksırma vardır. Sinüslerdeki şişmeye bağlı olarak yüzde ve özelliklede alın bölgesinde şişlik görülebilir. Kuşun ateşinde yükselme saptanabilir. Özellikle geceleri hırıltılı soluma, hırıltılı ses çıkarma ve nefes alıp verme zorlukları gözlenebilir. Kuş nefes alırken burnu tıkalı olduğu için gagasını açma ihtiyacı hisseder. Solunum yetersizliğine bağlı olarak kandaki oksijen miktarı azalır ve kuşun derisinin rengi mavimsi bir görünüm kazanabilir. Kuşun karın ya da göğüs bölgesindeki tüyler aralanıp deri rengi kontrol edilebilir. Güvercinlerimizin uçuş performansını ve yumurta üretimini olumsuz etkiler. Bu hastalıktan ölüm olayı görünmez ancak bu hastalığın en önemli özelliği diğer bazı hastalıklarla birlikte seyretmesidir. Böyle olduğunda kuşumuz için ölümcül risk yaratır. BULAŞMA ŞEKLİ Bu mikroorganizma sadece canlı vücutlarda yaşayabilir. Kuşun vücudunun dışında yaşam süresi 15 – 20 dakika ile sınırlıdır. Bu nedenle fazla bulaşıcı bir hastalık değildir. Bulaşma daha çok direk temas yolu ile olmaktadır. Evcil olmayan diğer kuş türleri mikrobu taşıyıcıdırlar. Hastalığın yayılmasını sağlayan en önemli etkenler arasında, olumsuz hijyenik koşullar, salma içinde rutubetli ve havasız ortam başta gelmektedir. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin tanı hasta kuşun kan analizi ile olabilir. Kuşun salgıladığı balgamın tahlili ise hastalığın aşamaları ve seyri konusunda bir fikir vermektedir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın tedavisinde antibiyotikler ve vitaminler kullanılmaktadır. Ancak genellikle başka hastalıklarla birlikte görüldüğü için ilaç seçimi buna göre değişebilir. Enrofloxacin, Oxytetracyline, Chlortetracyline ve Doxycyline, Tyolisin etken maddeli ilaçlar tercih edilmektedir. Vitamin olarak yukarıda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. BAYTRİL % 2.5 ORAL SOLÜSYON : Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Kuvvetli bir anti – bakteriyeldir. Etken maddesi Enrofloxacin’dir. 1 cc ilaç 25 mg etken madde içerir. Aynı ilacın % 10 konsantrasyona sahip olanı da vardır. Ancak %2.5’luk olan güvercinler için daha uygundur. Hem de fiyat olarak daha ucuzdur. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde kısa adı CRD olan kronik solunum yolları hastalıklarında ve Salmonella’da kullanılmaktadır. Kullanılacak doz, güvercin için, kuş başına 5 mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için, 2 litre suya 0.5 cc ilaç karıştırmak uygundur. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilmelidir. Ticari şekli 20, 50, ve 100 ml’lik şişeler halindedir. Salmanızda yumurtlamak üzere olan kuşlarınız ya da bir aydan küçük yavrularınız varsa bu ilacı kullanmayınız. Yavrularda sakatlıklara neden olabilmektedir. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. CADİDİASİS(TERS KURSAK) GENEL BİLGİLER Sour crop İngilizce adından Türkçe’ye çevirerek “ters kursak” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığın bir diğer adı da Candida’dır. Ancak hastalık Mycosis, Muget, Yeast ve Trush adları ile de bilinmektedir. Fungal bir hastalıktır. Fungal ( mikotik ) hastalıklar, toplumda yaygın adı ile mantar hastalıkları olarak bilinirler. Cadidiasis de sindirim bölgesinde özelliklede üst sindirim bölgesinde görülen müzmin formlu bir mantar hastalığıdır. Mantar mikrobunun yerleşerek hastalığa neden olduğu bölge, proventriculus olarak da adlandırılan ve kursaktan sonra yemlerin geçtiği ilk durak olan bezlimidedir. Kümes hayvanları, serçeler, su kuşları ve güvercinler gibi bir çok kuş türünde yaygın olarak gözlenen bir hastalık türüdür. Hastalığa neden olan mikrop Candida abbicans adı verilen bir mantar organizmasıdır. Bu mikrop daha çok bozuk yem üzerinde bulunmaktadır. Güvercinlere bayat ve küflü yem verilmesi hastalık riskini çok artırmaktadır. Güvercinlere verdiğimiz yemlere mutlaka dikkat etmemiz gerekmektedir. Verilen yemlerin taze olduğunun göstergesi bu yemlerin çimlenme yeteneğini kaybetmemiş olmasıdır. Yem olarak “kısır tohum” kullanımı doğru değildir. HASTALIĞIN SEYRİ VE BELİRTİLERİ Mantar mikrobu, bezlimide de küçük yaralara neden olmaktadır. Bu yaralar ufak boğumlar oluşturarak zaman zaman bir aşağıda yer alan ve taşlık adı ile bilinen kaslımideye yemlerin geçişini engellemektedir. Bu durum bezlimide de yemlerin birikerek buranın şişmesine neden olur. Bu şişlik bezlimideyi çevreleyen kan damarlarına basınç yapar ve yer yer bu damarların patlayarak kanamasına neden olur. Bu kanama güvercinin ağzından kan gelmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen yuva içinde yerde gördüğümüz ve anlam veremediğimiz kan birikintilerinin nedeni bu tür bir kanama olabilir. Bezlimidenin bu şekilde tıkanması aynı zamanda kursakta şişmeye de neden olur ve kuş ara sıra kusarak bu birikintiyi atmaya çalışır. Kusmuğun kokusu, normalden daha kötüdür. Özet olarak kursakta şişme ve zaman zaman tahıl içeriğinin kusulması ile birlikte ağızdan kan gelmesi gibi durumlar bize kuşumuzda Cadidiasis hastalığının bulunduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra ağız içinde veya damakta görülen küçük beyaz mantar oluşumları hastalığı belirlememizi sağlar. Daha net olan bu göstergelerin yanı sıra, kayıtsızlık, iştah kaybı, ağırlık kaybı, kuşun performansında düşme, genç kuşlarda yavaş büyüme, yetişkin kuşlarda telek çürümesi ve tüy yarılması gibi durumlar bu hastalığın diğer belirtileridir. Boğazdan alınacak örnekler üzerinde yapılacak kültür testi ile hastalığa kesin teşhis koyulabilir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın deri enfeksiyonu ve tüy çürümesi şeklinde seyretmesi durumunda, banyo sularına karıştırılacak Bakır sülfat sorunun çözümü için yararlıdır. Bakır sülfat için 1 / 2000 oranında sulandırma uygundur. Bunun için 4.5 litre banyo suyuna yarım çay kaşığı ilaç karıştırmak gerekir. Bakır sülfat, sülfürik asidin bakır II okside etkimesi ile oluşan bir tuzdur. Parlak mavi kristaller halindedir ve piyasada “göz taşı” adı ile satılmaktadır. Kimyasal madde satan yerlerde bulunabilir. Ankara’da Ulus’ta Modern Çarşı’nın üst katında var. Hastalığın bezlimide de görülmesi durumunda Nystatin etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeyi bulunduran güvercinler için üretilmiş özel bir ilaç ülkemizde yoktur. İçinde bu etken maddeyi bulunduran beşeri bir ilaç eczanelerde bulunabilir. Bu ilaç veteriner hekim kontrolünde gerekli doz ayarlaması yapılarak güvercinlere kullanılabilir. Bu ilaç hakkında kısa bilgiler aşağıda verilmiştir. MİKOSTATİN SÜSPANSİYON Her ml de 100.000 IU etken madde bulunmaktadır. Bristol-Myers squibb firmasının bir üretimidir. Anti fungal etkilidir. Canker (Pamuk) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Kaynak: veterinerhekimiz.com

http://www.biyologlar.com/guvercin-hastaliklari

K Vitamini

Asıl adı naftakinondur. Doğada K-l ve K-2 olarak iki şekilde bulunur. K-l vitamini bitkilerde olan, iki form halinde, filokinon ve fitomenadion olarak adlandırılan cinsidir. K-2 ise barsaklardaki bakteriler tarafından da üretilen, bir çok çeşidi bulunan bir grup menakinon denen organik bileşenlerdir. Sentetik olarak üretilen cinsine de K-3 menadion denilir ve doğal olanlardan 2 kat daha güçlüdür. Yağda eriyen bir vitamin olması sebebi ile barsaklardan yağlarla emilerek karaciğere gelir. Isıya dayanıklıdır. Alkali, kuvvetli asitler, radyasyon ve okside edici ajanlar tarafından etkisizlesin Fazla E Vitamini alınması, K Vitaminin emilimini bozar. Yoğurt, kefir asitlenmiş süt barsaklardaki bakterilerin K Vitamini üretmesini arttırır. Barsak bakterilerinin aleyhine olan antibiyotikler K Vitamini üretimini engeller. K Vitaminin Etkileri Karaciğere gelen K Vitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. (İnsan vücudunda kanayan bir dokudan kan kaybının önlenmesi amacıyla pıhtılaşma mekanizması denilen bir sistem devreye girer. Pıhtılaşma olayı ise bir dizi reaksiyonlar sonucunda oluşan ve faktör adı verilen maddeler ve hücreler aracılığı ile oluşan doğal tıkaçlar ve yamalardır. Faktörler Romen rakamları ile numaralanırlar.) Bu faktörler; 1.II. Faktör veya protrombin 2.VII. Faktör 3.IX. Faktör 4.X. Faktör Ayrıca K Vitamini Potasyum ve Kalsiyum ile beraber protrombinin trombin haline dönmesine etkilidir. Bu trombin maddesi de fibrinojenden fibrin tıkaçlarının oluşmasını sağlar. Diğer bir yönden kumarin maddesi ile rekabete girer. Çünkü bu madde de tam aksine protrombinin aleyhine çalışarak pıhtılaşmayı önleyici özelliktedir. Aspirin gibi salisilatlar K Vitamini gereksinmesini arttırırlar. K Vitamini Eksikliği K Vitamini vücutta önemli miktarlarda depolanmaz. Zira günlük gereksinim diye bir miktar pek söz konusu değildir. Çünkü insan vücudu normalde kanamaz, ancak bir neden sonucu kanama olur ve ihtiyaç miktarı o zaman ortaya çıkar. K-2 vitamini barsaklardaki bazı bakteriler tarafından üretilebilmektedir. Ancak barsakları ilgilendiren kolit, ileit, spru, çöliak, gibi hastalıklar ve bazı ameliyatlar, genetik ve edinsel karaciğer hastalıkları buna yol açabilir. • Bu vitaminin eksikliğinde net olarak kanamaya eğilim artmakta ve kişiler kolaylıkla kanama sorunu ile karşılaşırlar. • Pıhtılaşma süresi de doğal olarak uzamaktadır. Yetersiz beslenme ile eksikliği nadirdir. Daha sık olarak yeni doğan bebeklerde barsakları bakteri içermediğinden ve oldukça steril besinler aldıkları için ayrıca karaciğerlerinde de bu pıhtılaşma faktörlerinin yapımı henüz yeterli olmadığından, görülebilir. Yeni doğan bebeklerde göbek kanaması bu nedenle oluşur. Bunun önüne geçmek için doğumdan hemen sonra K Vitamini iğnesi yapılması gerekir. Daha sonra barsakları flora dediğimiz bakterilerine kavuşunca bu durum kendiliğinden çözümlenir. Anne sütü K vitamini açısından fakirdir. • Antibiyotikler barsakta K Vitamini üreten bakterilerin de ölmesine yol açarlar. • Ayrıca salisilat gibi bazı ilaçlar (Çocuklarda kullanımı çok nadir, daha ziyade erişkinlerde) K vitaminin etkisinin tam tersi etki gösterirler. Bunların etkisiyle K vitamini eksikliği oluşur. • Eksikliği göbek kanaması dışında, burun kanaması, idrar ve dışkıda kan bulunması, küçük darbelerde bile morarma ve kanamalar olması, kanayan bir dokuda kanamanın durmaması ve kabuk oluşamaması gibi belirtilerle anlaşılır. • Ayrıca beyin ve diğer iç organ kanmaları ile rahim içi kanama sonucu düşükler de meydana gelebilir. Doğal olarak bu belirtilerin yegane sorumlusu bu vitaminin eksikliği değildir. Başka nedenler de bu arazların oluşmasının sorumlusu olabilirler. Yazılanlar K Vitamini eksikliğinde oluşabilecek sorunlardır ve çoğu oldukça nadir görülebilecek durumlardır. K Vitamini Fazlalığı Fazlalık doğal K vitamini ile oluşmaz. Yiyecekler ile alınan K-1 ve barsaklarda üretilen K-2 Vitaminlerin fazlası kolaylıkla atılabilir. Fakat sentetik ve suda eriyen anolog (benzeri) menadion, konakion gibi K-3 tipindeki sorunlara yol açabilir. Bu vitaminin fazlalığı da eksikliğinin tam tersi etki yapacaktır. • Aşırı pıhtılaşma ve bunun da sonucunda damarlarda tıkanmalar meydana gelir. • Karaciğer fonksiyonlarında bozulmalar oluşur. • Kandaki alyuvarların parçalanmalarına yol açılır. • Kızarma, terleme ve göğüs sıkışması meydana gelir. • Yeni doğan bebeklerde sarılık ve safra boyalarının (Pigmentlerin) beyin ve omurilikte birikmesine neden olur. Keza fazlalık oluşması eksikliği gibi nadiren olabilecek bir durumdur. K Vitamini Gereksinimi Bu gün için alınması gerekli günlük miktarı ilan edilmemiştir. Ortalama bir beslenme ile günde asgari 75 -150 mikrogram alınmaktadır. Günlük 300 mik.gr yeterlidir. Önerilen kilo başına 2 mik.gr.dır. Yeni doğan bebeklere 10 miligr.’lık tek bir enjeksiyon, gerektiğinde kg. başına l - 2 mg. la devam edilir. Bu miktarlar onların özel durumu ve ihtiyaçlarının farklı olmasındandır. Bir çok vitamin reçetesiz satılmasına karşın yurt dışında K Vitamini reçetesiz satılmamaktadır. K Vitaminin Doğal Kaynakları En çok karaciğer, peynir, tereyağı, marul, lahana gibi besinlerde bulunur. En zengin yeşil çay (100 gr.da 700 mikrogr.) iken siyah çayda 0'dır. Çiçek yağı, patates, ekmek gibi besinlerde yok denebilecek kadar azdır. K Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Genellikle vücutta bağırsak bakterileri tarafından sentezlenir. Yararları: Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Bazı çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir. Hangi besinlerde bulunur? Lahana, karnabahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde, soya fasulyesi ve tahıllarda bulunur. Günlük ihtiyacınız nedir? Genellikle sebzelerle alınan günlük 60-85 mg. herhangi bir eklemeye gerek kalmadan yeterli olmaktadır. Eksikliği nelere yol açar? Kontrolsuz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür. Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde bağırsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır.

http://www.biyologlar.com/k-vitamini

Passiflora incarnata ( Çarkıfelek)

Orjinal Adı: Passiflora incarnata Diğer Adları: Fırıldak çiçeği, Saat çiçeği Bilgi :Çarkıfelekgiller familyasının örnek bitkisidir. Anayurdu Tropikal Amerika'dır. Oradan dünyaya yayılmış 400 kadar türü vardır. Ülkemizde bazı yerlerde süs bitkisi olarak kimi türleri yetiştirilmektedir. Gölgeli ve nemli duvar dipleri ve kameryeleri sevip sarmaşarak yetişen otsu ya da ağaçsı sarmaşıktır. 5-7 parçalı koyu yeşil yaprakları almaşık dizilişli; yaz boyunca açan tekerlek biçimindeki gösterişli çiçekleri erguvani, pembe ya da kırmızı renkte ve iridir. Bitki, tohumuyla ya da gövde çelikleriyle çoğaltılır Çarkıfelek bitkisi harmin, harmol, harman ve passiflora adı verilen alkaloitleri; flavon, glisosit ve sterol adlı diğer maddeleri içerir. Bazı türlerinin meyveleri çiğ olarak yenebildiği gibi, içki ve şerbet yapımında da yararlanılır. Tibbi Etkileri ve Kullanımı Zehir ve insan bedenine zararlı olabilecek maddeler içermeyen çarkıfelek bitkisi, güvenle kullanılarak şu tıbbi etkileri sağlar: • Kişinin yaşadığı gerginlik ve endişelilik hallerini giderir. • Sinirleri yatıştırır. • Sinirsel ve kronik uykusuzluklara deva olur. • Parkinson hastalığı ve isteri gibi durumlarda sinirsel nöbetleri gidericidir. • Zona hastalığı gibi sinir ağrılarında da yatıştırıcı olur. Bütün böyle durumlar için ilkbahar sonu ile yaz ortası arasında bitkinin çiçek açmamış ya da çiçekleri olgunlaşıp meyveye dönüşmüş dallarından toplanan yaprakları, gölge ve havadar bir yerde kurutulur ve infüzyonu hazırlanır: 1 tatlı kaşığı kuru yaprak üzerine 1 bardak kaynar su dökülerek 15 dakika süreyle demlendirilir. Uykusuzluğu gidermek için, akşamları yatmadan önce bu infüzyondan bir bardak; rahatlama sağlanması ve diğer şikâyetlerin giderilmesi için istendiği zaman alınmak üzere, günde iki bardak içilir.

http://www.biyologlar.com/passiflora-incarnata-carkifelek

Sağlık hizmetleri sınıfından teknik hizmetler sınıfına geçiş hakkında.

Değerli Meslektaşlarımız; Bir süredir meslektaşlarımız arasında, sağlık hizmetleri sınıfında kalmakla teknik hizmetlere geçmek konusunda tartışmalar sürmektedir. Bu konuda katkı sağlayan herkesi başta Türkiye Biyologlar Derneği Ankara Şube Bşk. Prof. Dr. Nuri YİĞİT´e ve mesleğimiz için çaba gösteren herkesi kutlar ve derneğimiz adına teşekkür ederiz. Derneğimiz bu konuda bir süredir çalışma yapmakta ve bu geçişin artılarını ve eksilerini araştırmaktadır. Değerli arkadaşlar teknik hizmetler sınıfına geçişin istenmesinin nedeni teknik hizmetlerde bulunan meslek çalışanlarının maaşlarındaki özel hizmet tazminatlarının sağlık hizmetlerinde çalışanlara göre fazla olmasından ileri gelmektedir. Örneğin halk sağlığında çalışan 4. derecedeki bir kimyager için özel hizmet tazminatı katsayısı 130 iken, aynı derecedeki bir biyologun katsayısı 110 dur. Bu nedenle teknik hizmet sınıfında çalışanların maaşları biraz daha yüksektir. Ayrıca bazı kurumlarda ( Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı gibi) çalışan meslektaşlarımız sağlık hizmetleri sınıfında olmamızdan dolayı arazi tazminatı gibi bazı ek ödeneklerden yararlanamamaktadır. Teknik hizmetler sınıfına geçiş bu kurumlarda çalışan arkadaşlarımız için faydalı olabilecektir. Ancak onların mağduriyeti o kurumlarda ve/veya Maliye Bakanlığı´nda ilgili yönetmeliklerde yapılacak yeni düzenlemeyle giderilebilir. Buna karşın şu anki konumumuzun avantajlarını sıralarsak; 1) Lisansiyerler içinde çok az meslek grubunda 3600 ek gösterge bulunmaktadır. Bu gösterge hem çalışma hayatı süresince hem de emeklilik döneminde çok büyük bir getiri sağlamaktadır (Teknik hizmetler sınıfındaki lisansiyerlerin tamamının ek göstergesi 3000 dir. ) 2) Diğer lisansiyerler 9. dereceden memuriyete başlarken biyologlar 8. dereceden başlamaktadırlar. 3) Sağlık Bakanlığı´nda döner sermaye hesaplanmasında teknik hizmetlerin sınıfının katsayısı 0.25 iken sağlık hizmetleri sınıfının katsayısı 0.40 dır. 4) Özellikle SSK`dan devir olan hastanelerde çalışan pek çok biyolog, laborant kadrosu ile çalışmaktadır. Bu meslektaşlarımız biyolog mesleği sağlık hizmetleri sınıfında yer aldığından biyologların yararlandığı tüm haklardan yararlanabilmektedir. 5) Ayrıca bir çok olumsuzluklara rağmen şu an en çok biyolog Sağlık Bakanlığı bünyesinde (1200 civarında) çalışmaktadır. Yönetim kurulumuzla birlikte bir süredir gerek TBMM´n de gerekse bakanlıklar da yaptığımız görüşmeler sonucunda teknik hizmetlere geçmemiz halinde bu avantajları kaybedebileceğimiz bize bildirilmiştir. Hukukçularla görüştüğümüzde ise kazanılmış hak kavramının yanlış anlaşıldığı, ufak bir mevzuat değişimiyle tüm biyologların hak kaybına uğrayabileceği bildirilmiştir. Yani teknik hizmetler sınıfına geçiş durumunda ek göstergenin 3000´e düşmesi, hem çalışanları hem de gelecekte çalışacak meslektaşlarımızı olumsuz etkileyecektir. Kimyagerler biz biyologları örnek gösterip yaklaşık 15 yıldır 3000 olan ek gösterge tavanının 3600´e çıkması için çalışmakta ve bu zamana kadar olumlu sonuç alamamaktadır. Saydığım nedenlerle yönetim kurulumuz teknik hizmetler sınıfına geçme konusunda uygun görüş bildirmemiş, buna karşın Sağlık Bakanlığı dışında çalışan arkadaşların uğradığı kayıpların giderilmesi yönünde çalışmaların hızlandırılmasına karar vermiştir. Kaynak:www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/saglik-hizmetleri-sinifindan-teknik-hizmetler-sinifina-gecis-hakkinda-

DİNOZORLAR (Dinosauria)

Çoğunlukla İkinci jeolojik zamanda (Mezozoik dönem) havada, suda ve karada yaşamış ve soyu tükenmiş sürüngenlerin bir takımına verilen ad. Dinosaurus, yâni dinozor “Korkunç kertenkele” demektir. Et yiyeni, ot yiyeni, cücesi, devi, hantalı, atiği vardı. Paleontologların dinozor fosilleri üzerinde yaptıkları zaman incelemeleri, bunların I. jeolojik zamanın Permiyen devrinde, yâni bundan 270 ilâ 225 milyon yıl kadar önceki bir zaman diliminde, dünyâ sahnesine çıkmış olabileceklerini ortaya çıkarmıştır. Bunlar arasında 30 m uzunluk ve 80 ton ağırlığa ulaşanları mevcuttu. Uçan bâzı türlerinde kanat uçları arası 16 metreyi buluyordu. Serçe kadar olanları da vardı. Dinozorların muazzam cüsselerine rağmen, ayaklarının diğer sürüngenlerde olduğu gibi vücutlarının yanında değil de gövdelerinin altında oluşu hareket kabiliyetlerini kolaylaştırmıştır. Tyrannasaurus Rex (korkunç kertenkelelerin kralı) adındaki çeşidinin, saatte 70 km’lik bir hızla koşabildiği, Robert Bakker tarafından ispat edilmiştir. 250 milyon yıl kadar önce yaşadıkları sanılan dinozorlar, 65-70 milyon yıl önce, II. jeolojik zamanın son devri olan Kretase (veya tebeşir) devrinde birdenbire tükendiler. Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtivâ eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sâhib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sâhib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir. Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir. Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkânın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibâret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkânı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zekâ seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır. Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi. California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyâya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyâda yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla berâber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı. Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünyâ iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devâm etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi. Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu hâlde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır. Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur. Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyânın iklimi sıcak ve nemli bir hâl aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler. Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bâzı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Âdetâ dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civârında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimâlle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sâkin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istilâ etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devâm eden dünyâ ve onun üzerinde zamanla değişen hâdiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işârettir.

http://www.biyologlar.com/dinozorlar-dinosauria

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Sistematiği Filum: Chordata Altfilum: Vertebrata Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Reptilia Altsınıf: Anapsida Ordo: Testudines Altardo: Cryptodira Üst familia: Chelonioidae Familia: Cheloniidae Cins: Caretta Tür: Caretta Caretta Coğrafi Yayılışı Caretta Caretta Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun ılıman ve subtropikal sularındaki estuarin, lagün, koy ve denizlerin kıyıya yakın kesimlerinde dağılım gösterir. C.C.’lar Atlantik Okyanusu’nda Arjantin’den Nova Scotia’ya kadar bulunur. Kuzey Amerika’daki en büyük popülasyonu Kuzey Carolina’dan Florida kıyılarına kadar olan adalarda bulunur. Bu C.C.’ler kışları Bahama Adaları’na göç ederler. Kuzey Amerika’daki diğer küçük popülasyonlar ise Texas kıyılarında bulunur. Caretta Caretta ların en büyük yuvalama alanları Umman’ın Masirah Adası’dır. Akdeniz’deki önemli yuvalama alanları Yunanistan ve Türkiye sahillerindedir. Bunlara oranla çok daha düşük ancak önemli bir popülasyona ise Kıbrıs’ta rastlanmaktadır. Tunus’ta yuvalama çok nadir, İsrail’de ise daha da azdır. Zaman zaman Campedusa (İtalya), Sicilya ve hatta Sardunya’da da yuvalama olmaktadır. Mısır ve Libya için ise veriler yetersizdir. Türkiye’de ki yuvalama alanları; Ekincik, Dalyan, Dalaman, Fethiye, Patara, Kumluca, Belek, Kızılot, Demirtaş, Gazipaşa, Anamur ve Göksu Deltası’dır. Fiziksel Özellikleri Ergin bireylerde karapaks (sırt kabuğu) oval şekilli ve arkaya doğru daralmış 70–75 cm boyunda ve 50–55 cm genişliğindedir (Türkiye için). Boş oldukça büyük ve üçgenimsidir. Ancak bu büyük beyinleri olduğunu göstermez; aksine bu boşluk çeneleri kapsayan kaslar tarafından kullanılır. C.C.’ların iki alt–türü (sub–species) vardır. Bunlardan C.C. gigas Pasifik ve Hint Okyanusu’nda bulunur. Genel renklenme dorsalde kırmızımsı kahverengi, ventralde kremsi sarı şeklindedir. Diğer deniz kaplumbağalarından sağlam bir kabuk, gözleri ile burun delikleri arasında kalmış iki çift prefrontal plak (bazı bireylerde bu plakların ortasında beşinci bir plak olabilir), karapaksta beş çift kotsal plak, plastronda keropakla bağlantılı ve geniş üç çift inframarjinal plak, her bir üyede iki tırnak ve tipik olarak kahverengimsi–kırmızı renklenme gibi özelliklerle farklılaşır. Beslenme Alışkanlıkları Yavru ve genç Caretta caretta bireyleri, yüzeyde akıntı çizgilerinde toplanan makroplanktonik av üzerinde beslenir. Ergin bireyler özellikle yumuşakçalar üzerinden beslenen karnivorlardır. Etoburdurlar ve sünger, deniz anası, at nalı yengeçler ve istiridye yerler. Kurbanlarının sert kabuklarını kolayca parçalayabilmelerini sağlayan çok güçlü çeneleri vardır. Geniş bir kafa, oldukça gelişmiş çene kasları ve kuvvetli gaga, sert kabuklu avlarını parçalayabilmek için meydana gelmiş adaptasyonlardır. Biyo– Ekolojileri Caretta caretta’lar ayrı eşeylidir ve eşeysel dimorfizm erginlerde görülür. Eşeyler arasındaki büyüklük dimorfizmi hakkında çelişkili bilgiler mevcuttur. Ancak ergin erkekler dişilerden daha uzun kuyruğa ve geriye doğru kıvrılmış tırnaklara sahiptir. Yavru, genç ve ergin öncesi bireylerde eşey ayrımı yapılamaz. Caldwel (1962) ve Uchida (1967)’ya göre esaret altında yetiştirilen Caretta caretta ’nın eşeysel olgunluğa ulaşması 6–7 yıl olarak tahmin edilmektedir. Serbest olarak doğada yaşayan bireyler içinse eşeysel olgunluk yaşı; Mendonca (1981)’ya göre 10–15 yıl, Zug (1983)’e göre 14–19 yıl, Frazer (1983)’e göre 22 yıl, Frazer ve Ehrhart (1985)’a göre sırtındaki eğrilerden edinilen bilgilerle 12–30 yıl olarak tahmin edilmektedir. Üreme Caretta caretta’lar kabukları 50 cm’yi geçmeden cinsel olgunluğa erişirler. Diametre cinsinden 40–42 mm olan yumurtalar med zamanı bırakılır. Yumurtalar kirletilmemiş ve iyi süzülmüş kumullardaki ya da otlu bitki örtülerindeki yuvalara bırakılır. Dişi kıyıya gelir ve gelgitin oluşturduğu yükseltiye tırmanıp orada durur, daha sonra sığ bir çukur açmak için burnunu toprağa sürter. Çukur kazılıp yumurtalar çukura bırakılınca, kaplumbağa arka ayağının tırnaklarıyla yuvayı kumla örter. Kuluçkaya yatma 31–65 gün arası sürer. Genellikle yuva başına 120 yumurta vardır ve dişi 13 günlük aralarla kuluçkaya yatar. Dişi kıyıdaki yuvaya sadece bahar ve yazları geceleyin gelir. Dişi genellikle her yıl mevsim başına 3–4 kere yuva yapar. Yuvadaki yavrular genellikle bu zamanlarda yumurtadan çıkar ve yavrular yaşamlarındaki tek karasal yaşamı bırakıp hep birlikte çabucak denize giderler. Günlük Aktiviteleri Caretta caretta’ların olağan bir gününün beslenme ve dinlenme ile geçtiği bilinmektedir. Kuluçka sezonunda güneydoğu ABD’de yapılan araştırmalar Caretta caretta’ların yuva bulunan kumsal, kıyıdaki resifler ve diğer kayalıklarda düzenli davranışlar sergilediğini göstermiştir. Çiftleşme ve /veya beslenmenin bu bölgelerde gerleşleştirildiği tahmin edilmektedir. Kuluçka dönemi dışında, kaplumbağalar yüzlerce, hatta binlerce mil öteye göç edebilmektedir. Caretta caretta’lar derin sularda yüzeydeyken ya da kıyı yakınlarındaki sularda dipte uyuyabilmektedir. Birçok dalgıç kayalıklarda kaya altında uyuyan kaplumbağa görmüştür. Yumurtadan yeni çıkan kaplumbağaların ise tipik olarak yüzeyde süzülerek uyudukları ve bu sırada ön ayaklarının sırtlarının üstüne doğru kıvrıldığı kaydedilmiştir. Kur Yapma ve Çiftleşme Caretta caretta’ların çiftleşmesi yuvalama başlangıcından birkaç hafta önce yuvalama plajı yakınları veya özel toplanma alanlarında meydana gelebilir. Birbirlerine sıkıca sarılmış çiftler çoğunlukla yüzeyde görünmekle birlikte su altında birleşmeler de rapor edilmiştir. Caretta carettalar için kur yapma ve çiftleşme dişinin ilk yumurtlama döneminden önceki kısıtlı bir zamanda gerçekleştiğine inanılmaktadır. Daha sonra yalnızca dişiler kıyıya gelir, erkekler karayı terk edince bir daha asla geri dönmez çiftleşme mevsiminde erkekler bir dişinin kafasına burnunu sürterek ya da boynunun arkasını hafifçe ısırarak ve paletlerini dikerek kur yaparlar. Eğer dişi kaçmazsa, erkek ön paletlerindeki tırnakların yardımıyla dişinin kabuğunun üstüne çıkar. Daha sonra çiftleşmek için kuyruğunu dişinin kabuğunun altına sokar. Genellikle dişilerin çiftleşmesinin gerçekleştiği kumsalda kuluçkaya yattığı ve erkeğin asıldığı kabuğundaki tırnak izlerinin kanayabildiği gözlemlenmiştir. Çiftleşme su yüzeyi ya da altında gerçekleşebilir. Bazen erkeklerin aynı dişi için kavga ettiği gözlemlenebilmektedir. Caretta caretta’ların çiftleşmelerini gözlemleyenler hem erkeklerin, hem de dişilerin agresif bir tutum sergilediğini gözlemlemiştir. Dişi yumurtlama döneminden önce bir çok erkek ile birlikte olup birkaç ay için sperm biriktirebilir. Nihayetinde yumurtalarını bıraktığında bunlar bir çok erkek tarafından döllenmiş olur. Bu davranış popülasyonda genetik çeşitliliğin devamını sağlamaya yardımcı olur. Yuva Yapma, Kuluçkalama ve Dağılım Caretta caretta’ların neden bazı kumsallara yuva yapıp diğerlerine yapmadığı bilinmemektedir. Florida’da binlerce yuva varken, kuzeydeki tıpa tıp kumsallarda çok az kaplumbağa vardır. Bu yuva dağılımı yüzyıllar önce var olan ısı, kumsal görünümü ya da saldırının az olması gibi tercih nedenlerinin durumunu ortaya koyabilir. Bugün, insanlar Caretta carettaların yuva yaptığı yerlere etki etmektedir.sahilde dalma, deniz koyları, suni aydınlatma ve beslenmenin oluşturduğu kumsal erozyonu bir zamanların taze ve temiz kumsallarını etkilemektedir. Bu durumun gelecek yuvaları da etkileyeceği kesindir. Caretta carettaların nasıl, nerede ve ne zaman yuva yaptığını daha iyi anladıkça, yuva habitatları daha iyi korunmuş olacak. Kumsal Seçimi Çoğu dişi genellikle her seferinde daha önce yuva yaptıkları kumsala geri dönmektedir. Sadece aynı kumsalda görünmekle kalmayıp, daha önceki yuvalarının çok yakınlarına yuva yaparlar. Yuva Yapma Davranışları Sadece dişiler yuva yapar ve bunu genellikle geceleri yaparlar. Dişi okyanustan çıkar ve ara sıra duraksayarak yuva yapacağı yere doğru ilerler. Bazen okyanustan çıkacak, ancak bilinmeyen nedenlerle yuva yapmayacaktır. Buna “sahte çıkış” denir ve bu bazen doğal olarak, bazen ise kumsaldaki suni aydınlatma veya insanların varlığından kaynaklanmaktadır. Bazı türlerin bireylerinin sadece bir kere, bazılarının ondan daha fazla yapmasına rağmen çoğu dişi yuva yapma mevsiminde en az iki kere yuva yapar. Yuvayı İnşa Etmek Yuvalama sezonu genellikle Kuzey yarım kürede Mayıs–Ağustos, güney yarım kürede ise Ekim– Mart ayları arasındadır. Yumurtlama genellikle gece meydana gelir. Nadiren günüz yumurtlama da görülür. Yumurtlamak için kıyıya gelen dişi zaman zaman başını kaldırır ve kumsalı gözetler. Dişi bu dönemde dışarıdan gelecek uyarılara karşı çok hassastır ve rahatsız edildiğinde geri döner. Daha sonra kumsala doğru tırmanan dişi yumurtlayabileceği bir alan aramaya başlar. Bazı durumlarda yuvalamadan veya denize dönmeden önce önemli mesafeleri kat edebilir, karapakslarını gizleyebilecekleri sığ ve geri tarafta daha derin olan bir gövde çukuru açabilirler. Ön üyeler yuva açma olayında pek görev yapmazken arka üyeler karşılıklı iş görür. Yumurta Bırakma ve Gömme Yumurta oyuğu açılınca, dişi kaplumbağa yumurtaları bırakmaya başlar. Yumurta bırakma sırasında salgılanan mukusla birlikte aynı anda iki–üç yumurta bırakılır. Bu yuva yaklaşık 80–120 yuva alır. Caretta caretta yumurtaları genellikle küresel, beyaz, mukusla kaplı ve ping–pong topu büyüklüğündedir (yaklaşık 40 mm çapında ve 40 gr ağırlığında). Yumurtalar arasında küçük oval şekilli veya ikili yumurtalara da rastlanabilir. Caretta caretta yumurtaları esnektir ve deliğe düşerken kırılmazlar. Bu esneklik hem dişiye hem de yuvaya daha fazla yumurta sığmasını sağlar. Yuva yapan Caretta caretta’ların ağladıkları görülür, ancak bu sadece vücudun salgıladığı salgının atılmasıdır. Birçok insan yumurta bırakan kaplumbağanın transa geçtiniği ve rahatsız edilmemesi gerektiğini düşünür. Bu tamamen doğru değildir. Bir Caretta caretta’nın yumurta bırakırken yuvayı terk etmesi pek olası değildir, ancak bazıları rahatsız edilir ya da kendilerini tehlikede hissederlerse bunu etkileyebilir. Bu sebeple, bu işlem sırasında C.C.’lar rahatsız edilmemelidir. Yumurtaların hepsi bırakıldıktan sonra, dişi arka üyeleriyle ana çukuru kapatır ve yuvayı düzler. Kumu farklı taraflara da atarak yumurtaların avcılar tarafından bulunmasını engellemeye çalışır. Yuva kapandıktan sonra, kaplumbağa denize yönelir ve bir sonraki yuva yapma ya da göç zamanına kadar dinlenir. Dişi yuvayı bir kez terk etimi tekrar geri dönmez. Kuluçka Caretta caretta’ların kuluçkalama süresi yaklaşık 45–60 gündür. Ancak embriyoların gelişme hızını etkileyen kum sıcaklığı bunu kısaltabilir ya da uzatabilir. Serin kumların erkek, sıcak kumların dişi üretme eğilimi vardır. Yuvayı Terk Etme Yuvadan anneleri tarafından çıkarılan timsahların aksine, Caretta caretta’lar yuvadan kendi başına çıkmak zorundadır. Yumurtayı kırmak için yavrular, “caruncle” adı verilen geçici, sivri yumurta dişlerini kullanırlar. Bu diş yuvadan çıktıktan hemen sonra düşer. Yavrular, yumurta kabuklarını kırdıktan sonra karapakslarının düzelmesi için yuva içinde 26 saate kadar hareketsiz kalırlar, yuvayı terk etme ise yumurtadan çıktıktan 1–7 gün (ortalama 2,5 gün) sonra yavruların birbirlerine yardımıyla yüzeye doğru tırmanma şeklinde gerçekleşir. Yavrular yuvadan havanın serin olduğu geceleri ya da yağmur fırtınaları sırasında çıkmayı tercih ederler. Bunun nedeni bu havalarda kum sıcaklığının düşüklüğüdür. Yuvadaki bütün yavrular aynı zamanda yuvadan çıkmayabilir, bu durumda takip eden gecelerde gruplar halinde yavru çıkışı devam eder. Yuvadan çıkan yavrular ufuk aydınlığını kullanarak denize doğru yönelirler. Bu sırada kumsal gerisinde bulunan herhangi bir ışık kaynağı, yavruların yönlerini şaşırmalarına ve bu nedenle ölümlerine neden olabilir. Eğer hemen denize ulaşmazlarsa, güneşte kalmaktan, su kaybından, ya da yengeçler, tilkiler, köpekler, rakunlar yakın balıkları ve köpek balıkları gibi nedenlerle öleceklerdir. Denize ulaşan yavrular “yüzme çılgınlığı” denen ve yaklaşık 20 saat süren bir dönemde durmaksızın yüzerler. Ancak yavru Caretta caretta için o kadar çok tehlike vardır ki her 1000 yavrudan ancak biri gençliğe kadar hayatta kalabilir. Doğal ortam yaşayan Caretta carettalar için belgelenmiş ömür uzunluğu tahmini yoktur. Ancak ergin dişilerin üretimsel hayat süreleri 32 yıl, eşeysel olgunluğa ulaşma süresi 15–30 yıl olarak tahmin edilmiştir. Bu şartlarda maksimum ömür uzunluğunun 47–62 yıl olabileceği belirtilmiştir. Göç ve Yön Duyguları Göç: Deniz kaplumbağalarının beslenme alanından, yuva yaptıkları alana olan yüzlerce binlerce millik göçü hayvanlar aleminin en dikkate değer özelliklerindendir. Erişkin dişilerin kendi doğdukları bölgeye yuva yapmak için dönmeleri bu özelliği daha da çekici yapar. Deniz kaplumbağalarının nasıl ve nereye göç ettikleri onlarca yıldır bilim adamlarının odaklandığı bir noktadır. Elde edilecek bilgiler türlerin korunma stratejileri için çok büyük önem taşımaktadır. Bugün biliyoruz ki, deniz kaplumbağaları yaşamları boyu sürecek bu göçe yuvadan ilk çıkışlarıyla başlarlar. İlk kritik 48 saat içinde yavru kumsaldan okyanusa yürümek ve orada kendine avcılardan korunup yiyecek bulabileceği bir yer bulmalıdır. Atlantik ve Caribbean’da bir çok yavru körfez akıntılarına kapılır. Burada genç kaplumbağalar yeterli bir besin kaynağı ve az sayıda avcı bulurlar. Yıllarca Atlantik etrafında yüzüp durduktan sonra, bu genç kaplumbağalar kıyı kenarındaki sığ sulara dönecek kadar büyümüşlerdir. “Tüm Floride loggerheadlerinin birkaç yıllarını kıyı yakını habitatlarda beslenip büyüyerek geçirirler. Ergenliğe ve cinsel olgunluğa erişir erişmez, bir iki beslenme alanına göç ettikleri bilinir. Ergen kaplumbağaların üreme mevsimi hariç ömürleri boyunca kalacakları yer bu ilk beslenme alanıdır. Çiftleşme ve yuva yapma dönemine gelindiğinde hem dişi hem de erkek yuva yapılan kumsallara doğru göçe başlar. Bu olağan güç hayatları boyunca sürecektir. Yön: Açık okyanuslarda deniz kaplumbağaları güçü akıntılara maruz kalırlar, kısıtlı bir görüş açıları vardır; kafalarını suyun üstüne yalnızca birkaç santim çıkartabilir. Bu kısıtlamalara rağmen, deniz kaplumbağaları aynı yuva yapılan kumsalı bulmak için uzun mesafelere göç ederler. Bunu nasıl yaptıkları hayvanlar aleminin en gizemli sorularından biridir ve buna cevap bulabilmek bir çok araştırmacının odak noktası olmuştur. Umut verici yeni bir teori kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu bulabildiğini iddia eder. Bu iki özelliği kullanarak kaplumbağa istediği yere gitmesini sağlayacak olan bulunduğu yerin enlem ve boylamını bulabilmektedir. Daha önceki araştırmalar da deniz kaplumbağalarının manyetik alanı belirleme yeteneğinin var olduğunu ispatlamıştır. Göç incelemeleri: Deniz kaplumbağalarının göçebe doğaları, onları anlama ve korumayı zorlaştırmaktadır. Özellikle kaplumbağaları kendi habitatları içinde korumak için, bu habitatların nerelerde olduğunu, kaplumbağaların orada nasıl davrandığını ve hangi yönlere doğru göç ettiğini bilmemiz gerekir. Bir çok araştırma yuva yerlerinde yapılmıştır ve bunun çok mantıklı sebepleri vardır. Araştırmacılar için bu bölgeler daha kolayca ulaşılabilirdir, ayrıca yeni deniz kaplumbağalarının üremesi soyun devamı için çok önemlidir. Koruma çalışmaları da en kolay yuva bulunan kumsallarda yönetilmektedir. Ancak, hayat döngüleri içinde deniz kaplumbağalarının gittiği bölgelerden, en az zaman harcananı yuva yapılan kumsallardır. Bir deniz kaplumbağasının hayatının % 90’ından fazlası suda–beslenerek, çiftleşerek, göç ederek ve kimse izlemediğinde deniz kaplumbağaları ne yaparsa onu yaparak geçer. Sonuç olarak, korumacılar için en büyük tehlikenin olduğu bölge en çok sorunla karşılaşılan okyanuslardır. Yaşamları boyunca onları tam olarak koruyabilmemiz için, kaplumbağaların göçebe motiflerinin ve sudaki davranışlarının tam olarak bilinmesi gerekir. Deniz kaplumbağalarının nereye gittiklerini belirlemek için bir çok metot uygulanır. Bunların en basitlerinden biri yuva yapmaya kumsala geldiğinde ayaklarından birine küçük, zararsız bir metal parçası takmaktır. Her parça kodlanmış bir numaraya sahiptir ve insanlara bulunduğu taktirde geri gönderilmesi için gerekli olan bir adres vardır. İnsanlar bu kimliği geri döndüklerinde, küçük bir ödül kazanırlar ve bu şekilde kaplumbağaların bulundukları, uğradıkları yerler bulunmuş olur. Populasyon: C. caretta’nın erkekleri hakkındaki bilgilerine azlığından dolayı populasyonlarının cinsiyet oranı tam olarak bilinmemektedir. Populasyonların yaş ve boyut kompozisyonları hakkında da kapsamlı bir bilgi yoktur. Ayrıca Henwood (1987), populasyonda kompozisyonların her sezonda değiştiğini ve böylece populasyonun büyüklüğü hakkında bilgi edinmenin karmaşık hale geldiğini belirtmiştir. Populasyon yapısı ve cinsiyet oranı hakkındaki eksik bilgiler ve deniz kaplumbağalarının yaşadığı biyolojik populasyonun sınırlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı, populasyon bolluğu ve yoğunluğu hakkında tahmin yapabilmek zorlaşmaktadır. Bununla birlikte yuvalama kumsallarına gelen dişilerin direk sayımı veya yuva sayılarıyla ilgili bazı tahminler yapılmaktadır. C. caretta’nın üretkenlik organlarına etki eden faktörler bölgesel olarak değişkenlik göstermektedir ve populasyon içinde önemli oranlarda varyasyonlar söz konusudur. Bu varyasyonlar, belirli sahillerdeki üretkenlik durumunun belirlenmesini engeller. Aşırı yağmurlar, rüzgar erozyonu, dalga erozyonu ve sıcaklık gibi baskın genel çevresel faktörler üretkenliği etkiler. Yumurtlama sahillerindeki insanların varlığı, ziyaretçilerin olması ve çevredeki ışık kaynakları yuvalama yapmak için kumsala çıkmış dişileri rahatsız ederek denize dönmelerine neden olabilir. C. caretta yavruları, kum yengeçleri, köpek balıkları, predatör kemikli balıklar ile tilki, köpek, rukan gibi memelilere yem olmaktadır. Çeşitli kuşlar da gündüz saatlerinde yavruları avlarlar. Hastalık, şiddetli açlık ve soğuk sersemliği de ölümlere sebep olabilmektedir. Ancak belirli populasyonlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Katran, yağ artığı ve plastik atıklarının yutulmasından ölümler meydana gelebilmektedir. Genç ergin öncesi ve ergin bireyler ise özellikle köpek balıkları tarafından avlanırlar. Ayrıca bu gruplar, katran veya plastik yutarak ölebilir veya yaralanabilirler. Ayrıca bot çarpmaları bilinçli avlanmalar ve çeşitli ağlara takılmalar da ölüme neden olan diğer faktörlerdir. C. caretta Avustralya, Güney Afrika ve ABD’de korunmaktadır. Balıkçılık endüstrisinin öncelikli avı olmasa da görüldükleri yerde avlanırlar. İnsanların çoğu iddia edilen beğenilmemiş tadından dolayı etini yemezler. Ancak Hindistan, Madagaskar ve Mozambik kıyılarında yaşayan insanlar tarafından hala tüketilmektedir. Her ne kadar C. caretta’nın eti, kabuğu ve derisi Cheloma mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidchelys kempii ve Lepidochelys olivacea’ya göre değerli olmasa da yumurtaları dünyanın bir çok yerinde tüketilir. Mozambik, Madagaskar ve Umman kıyı şeritlerinde olduğu gibi C. caretta yumurtalarının protein amaçlı kullanılması, populasyonlarının gerilemesine neden olmuştur. Çoğunlukla ılık ve subtropikal bölgelerde yuvaladıklarından, C. caretta’nın üreme habitatları ve kışlama alanları arasında göç ettikleri sanılır, erkek göçleri hakkında ise çok az şey bilinmektedir. C.Caretta’nın grup göçü bilinmemektedir. Yıl boyunca açık deniz sularında kalabilirler. Florida’da bazı bireylerin, dipleri çamurlu kanallara girdikleri belirlenmiştir. Bazı populasyonlar ise yıl boyunca yuvalama kumsallarının yakınında yaşarlar ve yuvalama dönemleri arasında çatlak ve delikleri mesken edinebilirler. C. caretta’nın klasik anlamda “sürüler” oluşturduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. Bununla beraber, denizde ya da yuvalama kumsallarının yakınında lokal yoğunlaşmalar oluşturabilirler (Dodd, 1988). Koruma ve Yönetim C. caretta’nın da içinde bulunduğu deniz kaplumbağaları, bu türlerin durumları ve önemi kavrandıkça yakalanmalarını ve satışlarını yasaklayan, habitatlarının korunmasını da sağlayacak kanunlarla korunmaya çalışılmıştır. C. caretta, Uluslararası Tehlike Altındaki Türler Kongresinde (CITES) Ek 1’de listelenmiştir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu listede yar alan türlerin herhangi bir şekilde gelir amaçlı satışı yasaklanmıştır. Göç eden türler konferansı hazırlıklarında uluslararası korumanın şart olduğu Ek 2 listesinde yer almışlardır. Her ne kadar bazı düzenleyici kanunlarla koruma altına alınmış olsalar da bazı bölgelerdeki yetersiz veya isteksiz güvenlik güçleri ve ülkelerin ekonomik seviyelerindeki farklılıklar C. caretta ve diğer deniz kaplumbağalarının korunmasında yeterli olmamakta ve tedbirlerin uygulanmasını güçleştirmektedir. C. caretta’nın neslini devam ettirebilmesi için bütün önemli yuvalama, beslenme, göç ve kışlama habitatlarının üzerinde önemle durulması ve biyolojik verilere dayalı korumalarının uygulanması zorunlu olmuştur. Deniz kaplumbağalarının korunması için farklı bölgelerde, farklı koruma ve yönetim alternatifleri uygulanmaktadır. C. caretta’nın derisi ve kabuğu için fazla talep yoktur ve bu nedenle uluslararası ticareti de çok iyi değildir. Yumurta ve eti ise genellikle lokal olarak tüketilmektedir. CITES uygulamaları uluslararası ticareti engellemede başarılı olabilecektir. Uluslararası ticaret, yasalar tarafından değişik derecelerde başarıyla durdurulmuştur. Örneğin, ABD ve Avustralya’da yumurta tüketimi bu sayede durmuştur. Fakat kaçak avlanma devam etmektedir. Koruma kanunlarının olmadığı bölgelerde ise kanunların çıkarılması ve uygulanması türün devamlılığı için zorunlu görünmektedir. Dişilerin üretkenlikteki önemi ve yumurtlama anlarında çok hassas olmaları nedeniyle plaja gelen dişilerin rahatsız edilmemeleri gerekmektedir. Bu, yumurtlama mevsiminde insan aktivitesinin en aza indirilmesi ve yavruların yollarını bulabilmeleri için yapay ışıklandırmaların minimuma çekilmesiyle gerçekleşebilir. Yuvalar ve dişiler sahillere giren araçlardan korunmalıdır. Çünkü bunlar kumu sıkıştırabilir veya yavruların içinden çıkamayacakları izler bırakabilirler. Ayrıca bu araçların gece kullanılması da dişilerin bu sahillere gelmesini engelleyebilir. Plaj temizlemede kullanılan ağır mekanize temizleme araçları, yumurtlama mevsiminde yumurtlama plajlarında kullanılmamalı veya zarar vermeyecek boyutlarda işletilmelidir. Yumurtalar üzerindeki kaçak avcılığın, predosyonun ve erozyonun yüksek oldu bölgelerde yeni yapılanmış yuvalar, korunmuş kuluçkalıklara taşınabilir buralarda acilen yuvalara tekrar gömülür ya da nemli plaj kumu ile doldurulmuş kutularda inkübasyona bırakılabilir. Bu tip uygulamaların yaratacağı durumlarda, yöntemin taşıdığı bazı risklerden dolayı dikkatli planlama yapılması ve yürütülmesi zorunluluğu vardır. Deniz kaplumbağalarının korunmasında kullanılan bir başka metot da yavruları ilk dönemlerinde yüksek olan predasyonlardan korunabilecekleri büyüklüğe kadar ulaştırmaktadır. Konu ile ilgili araştırmacılar tarafından habitat korunmasından sonra bu metodun kullanılması gerektiği savunulmaktadır. Bu yöntem özellikle Chelonie mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii populasyonlarını arttırmak için dünyanın değişik yerlerinde kullanılmıştır. Yavru kaplumbağaların korunması için, yavru kaplumbağalar üzerindeki predasyonun azaltılması, plaj ışıklandırmalarından kaynaklanan yanlış yönelmelerin önlenmesi, kirleticilerin ve besin olarak nitelendirebilecekleri plastiklerin denize ulaşmasının engellenmesi gerekmektedir. Balıkçılıkta kullanılan ağlarla rasgele yakalanmaların ve ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde “Kaplumbağa Dışlayıcı Aygıt (TED)”ların kullanılması balıkçılıktan kaynaklanan ölümleri azaltacak bir yöndemdir. Bu yöntem özellikle ABD’de balıkçılıktan kaynaklanan ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde kullanılmış, ergin ve ergin öncesi kaplumbağaların kurtulmasını sağlamıştır. Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler: Deniz kaplumbağaları yaşamlarının büyük bölümünü denizde geçirmekle birlikte, nesillerini devam ettirebilmek için üreme kumsallarına son derece bağımlı olan canlılardır. Bu tip kumsalların insan eliyle farklı amaçlar için işgal edilmesi ( turizm amaçlı faaliyetler, kum alımı, otlatma, tarım için kumsalların toprak ile örtülmesi vs. ) ve artık Türkiye , Yunanistan ve Kıbrıs gibi birkaç ülkede sınırlı kalması bu bölgelere yumurta bırakan kaplumbağaların nasıl yavaş yavaş yok olmaya mahkum edildiklerini ortaya koymaktadır. Ayrıca, deniz ortamında gerek ergin, gerekse yavrularını trol vb. ağlarla balıkçılar tarafından tesadüfi yakalanmaları da kaplumbağa yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Çözüm ve Öneriler: Yüksek yuva yoğunluğuna sahip üreme kumsallarını olumsuz yönde etkileyecek yatırımlardan kaçınılmalıdır. Gerek turizm amaçlı gerekse bu amaç dışı yapılanmalarda, özellikle deniz kaplumbağası üreme mevsimi olan Mayıs-Ekim aylarında aydınlatma ve gürültü ile ilgili tedbirlere önem verilmelidir. ( Karayolları aydınlatması, çadır ve karavan kampingleri, otel, ev vb. ) Kumsallarda, doğal yapıyı bozucu her türlü kum ve çakıl alımı önlenmelidir. Üreme kumsallarına büfe, restoran vs. sabit tesisler kurulmamalıdır. Gece kumsallar insanlar tarafından kullanılmamalı, araba, motor, bisiklet vs. araçların üreme kumsallarına girmesi engellenmelidir. Plaj şemsiyeleri toprağa gömülmeyen türden olup yumurtlama bandının gerisinde kullanılmalıdır. Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar Ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmeler (Bern, Barselona Sözleşmeleri) çerçevesinde nesli tehlikede olan ve Türkiye sahillerini üreme alanı olarak kullanan deniz kaplumbağalarının korunması yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Bu amaçla, Bakanlığımız koordinatörlüğünde ilgili Bakanlıklar, üniversiteler ve gönüllü kuruluşlardan oluşan “ Deniz Kaplumbağaları İzleme-Değerlendirme Komisyonu ” kurulmuştur. İzleme-Değerlendirme Komisyonu Akdeniz’ de önemli deniz kaplumbağası üreme alanı olarak belirlenmiş 17 alanda ( Ekincik, Dalyan, Fethiye-Çalış, Dalaman, Patara, Kale (Demre), Kumluca, Tekirova, Kızılot, Belek, Gazipaşa, Demirtaş, Göksu Deltası, Kazanlı, Anamur, Akyatan, Samandağ ) incelemelerde bulunarak, sorunları tespit etmekte ve bu sorunların giderilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirmektedir. KAYNAKÇA: 1- Sınıflandırma, coğrafi dağılışı, fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üreme, davranış özellikleri, habitatı: 2- Biyo-Ekolojileri, populasyonu: 3- Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler, Çözüm ve Öneriler, Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar    

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

Evrimleşmeyi Sağlayan Düzenekler

Doğal Seçilim Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur. Ayrıca, meydana gelen mutasyonlarla, populasyondaki gen havuzuna (türün üreme yeteneğine sahip tüm bireylerinin oluşturduğu genler) yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan Krossing-Over'lar (Mayoz bölünmede gen parça değişimi) ve rekombinasyonlar, yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar. İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler (yani genler) nedeniyle, çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir. Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman (özellikle jeolojik devirleri düşünürsek) aynı değildir. Bunun anlamı ise şudur: Belirli özellikleri taşıyan bireyler, belirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakinden farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda, uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler. Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere (döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde, erginliğe kadar ulaşmalarında, üremelerinde, besin bulmalarında, korunmalarında vs.) neden olur. Böylece erginliğe ulaşanlarının, ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavruların ayakta kalanlarının sayısında büyük düşmeler görülür. Bu çevre koşulları belirli bir süre (genellikle uzun bir süre) etkilerini sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) ahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında (bir özelliğin, bireylerde ortaya çıkış sıklığı) değişmeler ortaya çıkacaktır. Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer. Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur. (jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükenmesi) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere (gen bileşimlerine) sahip bireyler korunduğu için sayıları ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar. Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar. Burada dikkat edilecek husus, bireylerin ayakta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir. Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllere başarılı bir şekilde aktarılamıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar. Örneğin, kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye herhangi bir katkısı olmaz. Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakma içgüdüsünden yoksunsa, ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez. Demek ki doğal seçilimde başarılı olabilmek için, çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uyum yapmanın yanısra, daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir. Doğal Seçilim çevre koşullarına bağımlı olarak farklı şekillerde meydana gelir; 1.Yönlendirilmiş seçilim 2.Dengelenmiş Seçilim 3.Dallanan Seçilim Yönlendirilmiş Seçilim Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir. Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür. Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar. Populasyondaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir. Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa, doğal seçilim, en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır. Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa, bu bireylerin daha fazla yaşamaları, daha çok döl vermeleri, yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır. Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan, yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler seçileceğinden, canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür. Bu, doğal seçilimin en önemli özelliğinden biridir. Her çeşit özelliği meydana getirebilecek birçok mutasyon oluşmasına karşın, çevre koşullarının etkisi ile, doğal seçilim, başarılı mutasyonları yaşattığı için, sanki mutasyonların belirli bir amaca ve yöne doğru meydana geldiği izlenimi yaratılır. Yukarıda verdiğimiz örnekte, uyum, suyu artırımlı kullanan boşaltım organlarından, suyu en idareli kullanan böbrek şekline doğru gelişmeyi sağlayacak genler yararına bir seçilim olacaktır. Su buharlaşmasını önleyen deri ve post yapısı, kumda kolaylıkla yürümeyi sağlayan genişlemiş ayak tabanı vs. doğal seçilimle bu değişime eşlik eden diğer özelliklerdir. Önemli olan, evrimde bir özelliğin ilkel de olsa başlangıçta bir defa ortaya çıkmasıdır; geliştirilmesi, mutasyon-doğal seçilim düzeneği ile zamanla sağlanır. Bu konudaki en ilginç örnek, bir zamanlar ingiltere'de fabrika dumanlarının yoğun olarak bulunduğu bir bölgede yaşayan kelebeklerde (Biston betularia) meydana gelmesi evrimsel değişmedir. Sanayi devriminden önce hemen hemen beyaz renkli olan bu kelebekler (o devirden kalma kolleksiyonlardan anlaşıldığı kadarıyla), ağaçların gövdelerine yapışmış beyaz likenler üzerinde yaşıyorlardı. Böylece avcıları tarafından görülmekten kurtulmuş oluyorlardı. Sanayi devrimiyle birlikte, fabrika bacalarından çıkan siyah renkli kurum vs. bu likenleri koyulaştırınca, açık renkli kelebekler çok belirgin olarak görülür duruma geçmiştir. Bunların üzerinde beslenen avcılar, özellikle kuşlar, bunları kolayca avlamaya başlamıştır. Buna karşın sanayi devriminden önce de bu türün populasyonunda çok az sayıda bulunan koyu renkli bireyler bu renk uyumundan büyük yarar sağlamıştır. Bir zaman sonra populasyonun büyük bir kısmı koyu renkli kelebeklerden oluşmuştur. ''Sanayi Melanizmi''. Günümüzde alınan önlemler sayesinde, çevre temizlenince, beyaz renkli olanların sayısı tekrar artmaya başlamıştır. Yönlendirilmiş doğal seçilime, diğer bir ismiyle ''Orthogenezis'' e en iyi örneklerden biri de atın evrimidir. birçok yan dal (cins ve tür düzeyinde) ortama daha az uyum yaptığı için ortadan kalkmış, bugünkü Equus'u yapacak kol başarılı uyumu ile günümüze kadar gelmiştir. Birçok durumda, bazı yapıların gelişmesindeki yönlendirme, yararlı noktadan öteye geçebilir. Örneğin İrlanda geyiğinin boynuzları, kama dişli kaplanın üst kesici dişleri o kadar fazla büyümüştür ki, bir zaman sonra bu türlerin ortadan kalkmalarına neden olmuştur. işte, çok defa bir canlının organları arasında belirli bir oranın bulunması, bu seçilimle düzenlenir ve buna ''Allometrik İlişki'' denir. Yani organlar arasındaki oran her türde kendine özgü ölçüler içinde bulunur. Bu özellikler, daha doğrusu oranlar, sistematikte(Canlıların Sınıflandırılması) ölçü olarak alınır. Yapay Seçme ile çok kuvvetli bir yönlendirme sağlanabilir. islah edilmiş birçok hayvan ırkında bunu açıkça görmek mümkündür. İnsanların gereksinmeleri için yararlı özellikleri bakımından sürekli olarak seçilen bu hayvanlar, bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sütü ve eti için ıslah edilen birçok inek ve koyun türü, yumurtası için ıslah edilen birçok tavuk türü, süs hayvanı olarak ıslah edilen birçok kuş, köpek, kedi vs. türü, artık bugün doğada serbest olarak yaşayamayacak kadar değişikliğe uğramıştır. Son zamanlarda tıp bilimindeki gelişmeler ile, normal olarak doğada yaşayamayacak eksiklikler ile doğan birçok birey, yaşatılabilmekte ve üremesi sağlanmaktadır. Böylece taşıdıkları kalıtsal yapı, insan gen havuzuna eklenmektedir. Dolayısıyla bozuk özellikler meydana getirecek genlerin frekansı gittikçe artmaktadır. Örneğin, eskiden, kalp kapakçıkları bozuk, gözleri aşırı miyop ya da hipermetrop olan, gece körlüğü olan, D vitaminini sentezlemede ya da hücre içine alma yeteneğini yitirmiş olan, kan şekerini düzenleyemeyen (şeker hastası), mikroplara direnci olmayan, kanama hastalığı olan; yarık damaklı, kapalı anüslü, delik kalpli ve diğer bazı kusurlarla doğan bireylerin yaşama şansı hemen hemen yoktu. Modern tıp bunların yaşamasını ve üremesini sağlamıştır. Dolayısıyla insan gen havuzu doğal seçilimin etkisinden büyük ölçüde kurtulmayı başarmıştır. Bu da gen havuzunun, dolayısıyla bu gen havuzuna ait bireylerin bir zaman sonra doğada serbest yaşayamayacak kadar değişmesi demektir. Nitekim 10-15bin yıldan beri uygulanan koruma önlemleri, bizi, zaten doğanın seçici etkisinden kısmen kurtarmıştır. Son zamanlardaki tıbbi önlemler ise bu etkiyi çok daha büyük ölçüde azaltmaktadır. Böylece doğal seçilimin en önemli görevlerinden bir olan ''Gen havuzunun yeni mutasyonların etkisinden büyük ölçüde korunmasının sağlanması ve mutasyonların gen havuzunda yayılmalarının önlenmesi, dolayısıyla gen havuzunun dengelenmesi ve kararlı hale geçmesi, insan gen havuzu için yitirilmeye başlanmıştır.'' Dengelenmiş Seçilim Eğer bir populasyon çevre koşulları bakımından uzun süre dengeli olan bir ortamda bulunuyorsa, çok etkili, kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur. Böylece, dengeli seçilim, var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur. Örneğin, keseliayılar (Opossum) 60 milyon, akrepler (Scorpion) 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır. Çünkü bulundukları çevrelere her zaman başarılı uyum yapmışlardır. Dengeli seçilimde, üstteki ve alttaki değerleri (aşırı özellikleri) taşıyan bireyler sürekli elendiği için, populasyon dengedeymiş gibi gözükür, Örneğin, bebeklerde kafatasının, dolayısıyla beynin ve keza vücudun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisi altındadır. Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar, doğum sırasında ananın çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler; çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler. Böylece, örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır. Keza serçelerde de kanat uzunluğu/ vücut ağırlığı oranı, belirli bir sayının altında ve üstünde olanlar yönünde seçilime uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle serçelerin belirli bir büyüklükte kalmaları sağlanır. Birçok hayvan grubu için (özellikle vücutlarının ve organlarının büyüklükleri için) bu işleyiş geçerlidir. Bu nedenle bazı hayvan gruplarının kalıtsal olarak neden büyük, bazılarının neden küçük olduğu kısmen açıklanabilir. Doğal seçilim, etkisini üç farklı şekilde gösterir: Koşullara uyum gösteren fenotipler kararlı kalır (dengelenmiş seçilim), değişik uyuma sahip olanlar arasında sadece başarılı olanlar seçilir (yönlendirilmiş seçilim); değişik uyuma sahip olanlar arasında, iki ya da daha fazla başarılı fenotip seçilir (dallanan seçilim). Dallanan Seçilim Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar. Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri, farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir. Böylece aynı kökten, bir zaman sonra, iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı gurubu oluşur (ırk--alttür--tür--vs.). Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı (niş) varsa, yaşam ortamlarındaki çevre koşulları, kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için, bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler, daha sonra da türler ortaya çıkacaktır. Bu şekilde bir seçilim ''Uyumsal Açılımı'' meydana getirecektir. Dallanan seçilim, keza benzer özellikli bireylerin, çiftleşmek için birbirini tercih etmesiyle de ortaya çıkar. Bunun tipik örneğini insanlarda verebiliriz. Yapısal olarak farklı birçok insan ırkı biraraya getirildiğinde, bireyler genellikle kendi ırkından olanlarla evlenmeyi tercih ederler (hatta dil, din, kültür benzerliği ve parasal bakımdan zenginlik bu seçimi daha da kuvvetlendirir.) Üreme Yeteneğine Ve Eeşemlerin Özelliğine Göre Seçilim Populasyonlarda, bireyler arasında şansa dayanmayan çiftleşmelerin ve farklı üreme yeteneklerinin oluşması HARDY - WEINBERG Eşitliğine ters düşen bir durumu ifade eder. Bu özellikleri taşıyan bir populasyonda HARDY - WEINBERG Eşitliği uygula¬namaz. Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rastgele seçmelerinden ziyade, özel nite¬liklerine göre seçmeleri, bir zaman sonra, bu özellikler bakımından köken aldıkları ana populasyondan çok daha kuvvetli olan yeni populasyonların ortaya çıkmasına neden olur. Bu özel seçilim, yaşam kavgasında daha yetenekli olan (beslenmede, korunmada, gizlenmede, yavrularına bakmada vs.) populasyonların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Eşemlerin Arasındaki Yapısal Farkların Oluşumu: Dişiler genellikle yavrula¬rını meydana getirecek, koruyacak ve belirli bir evreye kadar besleyebilecek şekilde özellik kazanmıştır. Özellikle memelilerde tam olarak belirlenemeyen bir nedenle dişiler başlangıçta çiftleşmeden kaçıyormuş gibi davranırlar. Dişilerin kuvvetli olduğu bir toplumda çitfleşme çok zor olacağından, seçilim, memelilerde, kuvvetli erkekler yönünden olmuştur. Bugün birçok canlı grubunda, özellikle yaşamları boyunca bir¬kaç defa çiftleşenlerde (insan da dahil), erkekler, dişileri çiftleşmeye zorlar; çok defa da bunun için kuvvet kullanır. Bu nedenle erkekler dişilerinden daha büyük vücut yapısına sahip olur. Buna karşın, yaşamları boyunca bir defa çiftleşenlerde ya da çift¬leştikten sonra erkeği besin maddesi olarak dişileri tarafından yenen gruplarda (pey¬gamberdevelerinde ve örümceklerde olduğu gibi), erkek, çok daha küçüktür. Çünkü seçilim vücut yapısı büyük dişiler, vücut yapısı küçük erkekler yönünde olur. İkincil eşeysel özellikler, çoğunluk eşey hormonları tarafından meydana getirilir (bu nedenle ikincil eşeysel özellikler, bireylerde eşey hormonlarının üretilmeye başla¬masından sonra belirgin olarak ortaya çıkar). Eşeysel gücün bir çeşit simgesi olan bu özellikler, eşemler tarafından sürekli olarak seçilince, özellikler gittikçe kuvvetlenir. Bu nedenle özellikle erkeklerde, yaşam savaşında zararlı olabilecek kadar büyük boy¬nuz (birçok geyikte, keçide vs.'de), büyük kuyruk (tavuskuşunda ve cennetkuşların¬da vs.), hemen göze çarpacak parlak renklenmeler (birçok kuşta, memelide); dişiler¬de, süt meydana getirmek için çok büyük olmasına gerek olmadığı halde dişiliğin simgesi olan büyük meme bu şekilde gelişmiştir. Birçok canlı grubunda bu arzu farklı şekilde geliştiği için, farklı yapılar ortaya çıkmıştır. Örneğin birbirine çok yakın adalar¬da yaşayan Japon ırkı ile Ainu ırkı arasında vücut kılı yönünden büyük farklar vardır. Ainu kadınları çiftleşmek için kıllı erkekleri, buna karşın Japon kadınları kılsız erkek¬leri tercih ettikleri için, Ainu ırkı dünyanın en kıllı, Japon ırkı ise en kılsız erkeklerine sahip olmuştur. Çünkü eşeysel seçim zıt özelliklerin tercihi şeklinde olmuştur. Keza siyah ırklar kalın dudağı, beyaz ırklar ince dudağı daha çekici bulduğu için, seçilim bugünkü siyah ırkıarın kalın dudaklı, beyaz ırkıarın ise ince dudaklı olmasını sağlaya¬cak şekilde olmuştur. Bu arada eşemlerin birbirlerini karşılıklı uyarabileceği birtakım davranış şekilleri (kur, dans, gösteri vs.) gelişmiştir. Özellikle bu davranışları en iyi şekilde yapan erkekler, dişileri tarafından tercih edilir. Davranışların değişmesini sağlayacak etkili bir mutasyon, çok defa, meydana geldiği bireyin eş bulamamasına neden olacağı için, populasyondan elenir. Bu davranış şekillerine, yine genellikle ve çoğunluk erkeklerde eşeysel çiftleşmeden belirli bir süre önce, vücuttaki renklerin değişmesi, özellikle parlaklaşması (kuşları ve memelileri anımsayınız!), değişik kokuların ve fero¬menlerin salgılanması (tekelerin zaman zaman çok keskin olarak koktuğunu anımsa¬yınız!) eşlik eder. Parlak renkler ve keskin kokular dişiyi daha etkili bir şekilde uyara¬cağı için seçim bu özelliklerin kuvvetlendirilmesi yönünde olmuştur. Işte, DARWIN, dişinin erkeği, erkeğin dişiyi uyarabildiği bu özelliklerin seçimine Eşeysel Seçilim = Seksüel seleksiyon ismini verdi. Erkeklerin, erkekliklerini simgeleyen özelliklerine göre seçilimleri, onların, bu özellikleri bakımından, yaşam savaşında etkinlik kazandırmasa dahi kuvvetlenme¬sine neden olmuştur. Nitekim erkeklerin çok daha renkli olması bu nedene dayanır. Ayrıca kuşlarda kuluçkaya yatan dişiler üstten belirgin olarak görünmesin diye, çoğunluk yaşadığı ortamın rengine uyum yapmıştır. Yalnız erkekleri kuluçkaya yatan bir kuş türünde, bu durum tersinedir; bunlarda dişiler parlak renkli, erkekler toprak rengindedir. En güçlü erkeğin, dişileri dölleyebilmesini sağlamak için, evrimsel olarak bir yarışma oluşmuştur ''Erkek Kavgaları'', Bu nedenle geyiklerde, dağ keçilerinde vs.'de kuvvetli boynuz oluşumları meydana gelmiştir. Seçilim her zaman saldırgan ve kuvvetli erkekler yönünde olur. Dişiler, kavgaya katılmadığı için, boynuzları küçük kalmıştır. Çünkü büyük boynuz yönünden herhangi bir seçilim baskısı yoktur. Daha önce öğrendiğimiz gibi bir özelliğin gelişebilmesi için seçilim baskısının sürekli etki etmesi gerekir. Bu arada, güçlerine göre, erkeklerin belirli alanları etkinlikleri altına alma eğilimleri; bir territoryum davranış zincirinin oluşmasına neden olmuştur. Tüm bu eşeysel seçilim etkileri, dişiler ve erkekler arasında belirgin bir yapı ve davranış farklılaşmasına neden olmuştur. Bu farklılaşmaya ''Eşeysel Farklılaşma = Seksüel Dimorfizm" denir. Üreme Yeteneğinin Evrimsel Değişimdeki Etkisi: Daha önce de değindiği¬miz gibi bir bireyin yaşamını başarılı olarak sürdürmesi evrimsel olarak fazla birşey ifade etmez. Önemli olan bu süre içerisinde fazla döl meydana getirmek suretiyle, gen bavuzuna, gen sokabilmesidir. Bir birey ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, döl Meydana getirmemişse, evrimsel açıdan hiçbir öneme sahip değildir. Bu nedenle bu bireylerin ölümü 'Genetik Ölüm' olarak adlandırlır. Canlıların çok büyük bir kısmında, canlılığın mayasını oluşturan eşeysel hücre¬lerdeki DNA'nın taşınması, bireylere verilmiş bir görevdir. Tek bir üreme dönemi olan canlılarda, döllenmeden hemen sonra erkekler (birgünsineklerini hatırlayınız!), yumurta bıraktıktan ya da yavru doğurduktan sonra da dişiler ölür. Birçok üreme dönemi olan canlılarda, her iki eşemin de ömrü uzamıştır. Bu sonucu grupta, erkek¬ler, çoğunlukla döllenme sonrası yavru bakımında belirli görevler yüklenmiştir (hatta denizatlarında döllenmiş yumurtayı ortamdan özel keselerine alan erkekler hamile olur). Hemen hemen tüm canlı gruplarında ve ilkel insan topluluklarında, bireyin ya¬şı, eşeysel etkinliğinin süresine denktir. Yalnız gelişmiş insan toplumlarında, kazanıl¬mış deneyimlerin genç kuşaklara aktarılması için, yaşlılar özenle korunur; bu nedenle ömür uzunluğu, eşeysel aktiflik dönemini oldukça aşmıştır. Evrimsel gelişmede en önemli değişim, gen havuzundaki gen frekansının değişimidir. Gen frekansı ise birey sayısıyla saptanır. Bu durumda bir populasyonda, üreyebilecek evreye kadar başarıyla gelişebilen yavruları en çok sayıda meydana getiren bireylerin gen bileşimi bir zaman sonra gen havuzuna egemen olur. Buna 'Farklı Üreme Yeteneği' denir. Farklı üreme yeteneği, meydana getirilen gamet (genellikle yumurta) sayısı de¬ğildir; üreyebilecek olgunluğa ulaşan yayruların sayısıdır. Değişik gametlerin birleş¬mesiyle, gen bileşimi bakımından, daha iyi embriyolojik gelişim (embriyo, larva, pup vs.) yapabilen, daha başarılı uyum sağlayabilen yavruların seçimi yapılır. Bu nedenle fazla sayıda yumurta meydana getiren canlılarda, bu seçilim, çok sayıdaki zigot ara¬sından yapılacağı için, başlangıçta başarılı bir seçim olacaktır ve ayrıca fazla sayıda embriyo ya da yavru ile yaşam kavgasına gireceği için, sonuçta büyük sayılardaki yu¬murtadan, belirli bir sayıda erginleşmiş yavru ortaya çıkabilecektir. Örneğin alabalık¬larda meydana getirilen 1.000.000 yumurtadan, en fazla 20'sinin üreyebilecek yaşa ulaştığı bilinmektedir. Çok yumurta oluşturan canlılarda, yumurtanın korunmuş yer¬lere bırakılması ve embriyoya ya da yavrulara bakım gelişmemiştir (birçok balıkta, parazitte, amfibide, sürüngende vs. 'de). Bu nedenle büyük kayıplar verirler. Halbuki yumurtaya, embriyoya ve yavruya bakımın gelişmesi oranında, yumurta sayısında azalma görülür. Bu sayı, gelişmiş memelilerde bire düşmüştür. Çünkü özenli bir ba¬kımla yavruların olgunluğa ulaşma olasılığı çok yükseltilmiştir. Memelilerde ve kuş¬larda, yavru ve yumurta sayısı optimal sayıda tutulur. Fazla yumurtanın kuluçkada embriyonik olarak gelişmesi ve gelişse de yavruların ana tarafından beslenmesi zor olur. Bu nedenle yumurta sayısı sabit sınırlar içerisinde kalacak şekilde evrimsel seçi¬lim olmuştur. Bunun yanısıra bir canlının diğer yırtıcı hayvanlar tarafından sürekli yenmesi (bunlarda fazla yumurta meydana getirilir) ya da düşmanlarının az olması (bunlarda az yumurta meydana getirilir) yumurta sayısını saptayan faktörlerden biri¬dir. Yalıtımın (=İzolosayonun) Evrimsel Gelişimdeki Etkisi Türlerin oluşumunda, yalıtım, kural olarak, zorunludur. Çünkü gen akımı devam eden populasyonlarda, tür düzeyinde farklılaşma oluşamaz. Bir populasyon, belirli bir süre, birbirlerinden coğrafik olarak yalıtılmış alt populasyonlara bölünürse, bir zaman sonra kendi aralarında çiftleşme yeteneklerini yitirerek, yeni tür özelliği ka¬zanmaya başlarlar. Bu süre içerisinde oluşacak çiftleşme davranışlarındaki farklılaş¬malar, yalıtımı çok daha etkili duruma getirecektir. Kalıtsal yapı açısından birleşme ve döl meydana getirme yeteneklerini koruyan birçok populasyon, sadece çiftleşme davranışlarında meydana gelen farklılaşmadan dolayı, yeni tür özelliği kazanmıştır. Üreme yalıtımının kökeninde, çok defa, en azından başlangıç evrelerinde, coğrafik bir yalıtım vardır. Fakat konunun daha iyi anlaşılabilmesi için üreme yalıtımını ayrı bir başlık altında inceleyeceğiz. Populasyonlar arasında çiftleşmeyi ve verimli döller meydana getirmeyi önleyen her etkileşme 'Yalıtım = izolasyon Mekanizması' denir. Coğrafik YaIıtım (= Allopatrik YaIıtım) Eğer bir populasyon coğrafik olarak iki ya da daha fazla bölgeye yayılırsa, ev¬rimsel güçler (her bölgede farklı olacağı için) yavaş yavaş etki ederek, populasyonlar arasındaki farkın gittikçe artmasına (Coğrafik Irklar) neden olacaktır. Bu kalıtsal farklılaşma, populasyonlar arasında gen akışını önleyecek düzeye geldiği zaman, bir zamanların ata türü iki ya da daha fazla türe ayrılmış olur Allopatrik yalıtım ile tür oluşumu. Eğer bir populasyonun bir parçası coğrafik olarak yalıtılırsa, değişik evrimsel güçler yavaş yavaş bu yalıtılmış populasyonu (keza ana populasyonu) değiştirmeye başlar ve bir zaman sonra her iki populasyon aralarında verimli,döl meydana getiremeyecek kadar farklılaşırlar. Karalar, özellikle çöller, tuz bileşimi ve derişimi farklı sular, buz setleri su hay¬vanları için; denizler, nehirler, yüksek dağlar, büyük sıcaklık farkları, buzlar, kara hayvanları için yalıtım nedenleridir. En iyi coğrafik yalıtım adalarda görülür. Çok yakın bölgelerde yaşayan bazı akraba hayvan gruplarında da bu yalıtım görülebilir. Örneğin suda yaşayan bazı türlerin çok yakın akrabaları, su kenarlarındaki yaprakların altlarında bulunan nemli yerlerde; keza iki yakın akraba populasyondan biri toprak diğeri ağaçlar üzerinde yaşayabilir (Ekolojik Yalıtım). Bu populasyonların birbirleriyle teması çok az olacağından ve her birine farklı evrimsel güçler etki edece¬ğinden, bir zaman sonra aralarında daha büyük farklılaşmalar meydana gelir. Anadolu'daki Pamphaginae'lerin Evrimsel Durumu: Coğrafik yalıtıma en iyi örneklerden biri Anadolu'nun yüksek dağlarında yaşayan, kanatsız, hantal yapılı, kışı çoğunluk 3. ve 4. nimf evrelerinde geçiren bir çekirge grubudur. Özünde, bu hay¬vanlar, soğuk iklimlerde yaşayan bir kökenden gelmedir. Buzul devrinde, kuzeydeki buzullardan kaçarak Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya girmişlerdir. Bu sı¬rada Anadolu'nun iç kısmında Batı Anadoluyla Doğu Anadolu'yu birbirinden ayıran büyük bir tatlısu gölü bulunuyordu. Her iki bölge arasındaki karasal, bağlantı, yalnız, bugünkü Sinop ve Toros kara köprüleriyle sağlanıyordu. Dolayısıyla Kafkaslar'dan gelenler ancak Doğu Anadolu'ya, Balkanlar'dan gelenler ise ancak Batı Anadolu'ya yayıımıştı. Çünkü Anadolu o devirde kısmen soğumuş ve bu hayvanların yaşayabil¬mesi için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bir zaman sonra dünya buzul arası devreye girince, buzullar kuzeye doğru çekilmeye ve dolayısıyla Anadolu da ısınmaya başla¬mıştı. Bu arada Anadolu kara parçası, erezyon sonucu yırtılmaya, dağlar yükselmeye ve bu arada soğuğa alışık bu çekirge grubu, daha soğuk olan yüksek dağların başına doğru çekilmeye başlamıştı. Uzun yıllardır bu dağların başında (genellikle 1500 - 2000 metrenin üzerinde) yaşamlarını sürdürmektedirler. Kanatları olmadığı için uçamazlar; dolayısıyla aktif yayılımları yoktur. Hantal ve iri vücutlu olduklarından rüzgar vs. ile pasif olarak da yayılamamaktadırlar. Belirli bir sıcaklığın üstündeki böl¬gelerde (zonlarda) yaşayamadıklarından, yüksek yerlerden vadilere inerek, diğer dağsilsilelerine de geçemezler. Yüksek dağlarda yaşadıklarından, aşağıya göre daha yoğun morötesi ve diğer kısa dalgalı ışınların etkisi altında kalmışlardır; bu nedenle mutasyon oranı (özellikle kromozom değişmeleri) yükselmiştir. Dolayısıyla evrimsel bir gelişim ve doğal seçilim için bol miktarda ham madde oluşmuştur. Çok yakın mesafelerde dahi meydana gelen bu mutlak ya da kısmi yalıtım, bir zamanlar Ana¬dolu'ya bir ya da birkaç türü olarak giren bu hayvanların 50'de fazla türe, bir o kadar alttüre ayrılmasına neden olmuştur. Bir dağdaki populasyon dahi, kendi aralarında oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayrılabilen demelere bölünür. Çünkü yukarıda anlattığımız yalıtım koşulları, bir dağ üzerinde dahi farklı olarak etki etmektedir. Coğrafik uzaklık ile farklılaşmanın derecesi arasında doğru orantı vardır. Birbir¬lerinden uzak olan populasyonlar daha fazla farklılaşmalar gösterir. Bu çekirge gru¬bunun Hakkari'den Edirne'ye kadar adım adım değiştiğini izlemek mümkündür. Batı Anadolu'da yaşayanlar çok gelişmiş timpanik zara (işitme zarına) ve sırt kısmında tarağa sahiptir; doğudakilerde bu zar ve tarak görülmez. Toros ve Sinop bölgelerinde bu özellikleri karışık olarak taşıyan bireyler bulunur. Coğrafik yalıtım populasyonlar arasındaki kalıtsal yalıtımı ve üreme davranışla¬rındaki yalıtımı tam sağlayamamışsa (populasyonlar arasında kısırlık tam oluşmamış¬sa) , bir zaman sonra biraraya gelen bu populasyonlarda, aralarındaki gen akımından dolayı, tekrar bir karışma ve bir çeşit homojenleşme oluşabilir. insan ırkıarı sürekli; ama belirli ölçülerde birbirleriyle temasta bulunduğu için, aralarındaki gen akımı tü¬müyle kesilmemiş, dolayısıyla melezlenme kısırlığı oluşmamış ve böylece ayrı tür özellikleri kazanamamıştır. Bununla beraber gen akımının sınırlı olması ırk özellikleri¬nin kısmen korunmasını sağlamıştır. Her türlü yalıtım mekanizmasında, ilk olarak demelerin, daha sonra alttürlerin, sonunda da türlerin meydana geldiğini unutmamak gerekir. Aynı kökten gelen; fakat farklı yaşam bölgelerine yayılan tüm hayvan gruplarında bu kademeleşme görülür. Ayrıca tüm coğrafik yalıtımları kalıtsal bir yalıtımın izlediği akıldan çıkarılmamalıdır... Üreme işlevlerinde Yalıtım (= Simpatrik Yalıtım) Yalıtımın en önemli faktörlerinden biri de, genellikle belirli bir süre coğrafik yalı¬tımın etkisi altında kalan populasyonlardaki bireylerin üreme davranışlarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Bu farklılaşmaların oluşumunda da mutasyonlar ve doğal seçi¬lim etkilidir. Yalnız, üreme işlevlerindeki yalıtımın, coğrafik yalıtımdan farkı, ilke ola¬rak, farklılaşmanın sadece üreme işlevlerinde olması, kalıtsal yapıyı tümüyle kapsa¬mamasıdır. Deneysel olarak döllendirildiklerinde yavru meydana getirebilirler. Çünkü kalıtsal yapı tümüyle farklılaşmamıştır. Coğrafik yalıtım ise hem kalıtsal yapının hem davranışların farklılaşmasını hem de üreme işlevlerinin yalıtımını kapsar. Eşeysel çekim azalınca ya da yok olunca, gen akışı da duracağı için, iki populas¬yon birbirinden farklılaşmaya başlar. Böylece ilk olarak hemen hemen birbirine ben¬zeyen; fakat üreme davranışlarıyla birbirinden ayrılan 'İkiz Türler' meydana gelir. Bir zaman sonra mutasyon - seçilim etkileşimiyle, yapısal değişimi de kapsayan kalıtsal farklılıklar ortaya çıkar. Üreme yalıtımı gelişimin çeşitli kademelerinde olabilir. Bun¬lar; Üreme Davranışlarının Farklılaşması: Birbirlerine çok yakın bölgelerde yaşayan populasyonlarda, mutasyonlarla ortaya çıkan davranış farklılaşmalarıdır. Koku ve ses çıkarmada, keza üreme hareketlerinde meydana gelecek çok küçük farklılaşmalar, bireylerin birbirlerini çekmelerini, dolayısıyla döllemeyi önler. Daha sonra, bu popu¬lasyonlar bir araya gelseler de, davranış farklarından dolayı çiftleşemezler. Üreme Dönemlerinin Farklılaşması: iki populasyon arasında üreme dönemlerinin farklılaşması da kesin bir yalıtıma götürür. Örneğin bir populasyon ilkbaharda öbürüsü yazın eşeysel gamet meydana getiriyorsa, bunların birbirlerini döllemeleri olanaksızlaşır. Üreme Organlarının Farklılaşması: Özellikle böceklerde ve ilkel bazı çok hücreIilerde, erkek ve dişi çiftleşme organları, kilit anahtar gibi birbirine uyar. Meydana gelecek küçük bir değişiklik döllenmeyi önler. Gamet Yalıtımı: Bazı türlerin yumurtaları, kendi türünün bazen de yakın akraba türlerin spermalarını çeken, fertilizin denen bir madde salgılar. Bu fertilizinin farkIılaşması gamet yalıtımına götürür. Melez Yalıtım: Eğer tüm bu kademeye kadar farklılaşma olmamışsa, yumurt ve sperma, zigotu meydana getirir. Fakat bu sefer bazı genlerin uyuşmazlığı, embriyonun herhangi bir kademesinde anormalliklere, ya da uygun olmayan organların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin küçük kalp gibi). Embriyo gelişip ergin meydana gelirse, bu sefer, kalıtsal yapılarındaki farklılanmalar nedeniyle erginin eşeysel hücrelerinde, yaşayabilir gametler oluşamayabilir (katırı anımsayınız!). Genlerin kromozomlar üzerindeki dizilişleri farklı olduğu için, sinaps (gen alışveriş yapıları) yapamazlar ya da kromozom sayıları farklı olduğu için dengeli bir kromozom dağılımını sağlayamazlar.. Kalıtsal Sürüklenme Küçük populasyonlarda eşlerin seçimi ve çiftleşme, büyük ölçüde şansa daya¬nır. Böylece gen havuzlarındaki denge, doğal seçilimden ziyade, şansla meydana ge¬len olaylarla değişir. İşte küçük populasyonlarda, şansa bağlı olarak meydana gelen üreme olaylarının evrimsel gelişmelerdeki etkisi, SEWALL WRIGHT tarafmdan 'Genetik Drift = Kahtsal Sürüklenme' olarak adlandırılmıştır. Küçük populasyonlarda, ben¬zer bireyler kendi aralarında çiftleştikleri için, allel genlerden birçoğunun, doğal seçi¬limden ziyade, şansla, heterozigot(karma) halden homozigot(saf) hale geçme eğilimleri vardır. Bu arılaşma, belirli zararlı ya da yararlı özelliklerin fenotipte kendilerini göstermeleri¬ne ve bir zaman sonra da doğal seçilimle o populasyondan elenmelerine ya da korun¬malarına neden olabilir. Bu homozigotlaşma, birçok türde, uyumsal değer gösterme¬mesine karşın, birçok anormal ve anlaşılmaz yapıların nasıl kazanıldığını açıklayabilir. Genetik sürüklenme, HARDY -WEINBERG eşitliğine aykırı bir durumu (HARDY ¬WEINBERG eşitliğinde homozigotların oranı sabitti) yani, homozigot birey sayısının de¬ğişimini ifade eder. Evrimleşmede ne ölçüde önemli rol oynadığı, birçok bilim adamı arasında hala tartışmalıdır. Bununla beraber birçok bitki ve hayvan grubunun, doğa¬da, kalıtsal sürüklenme ile, yani şansa bağlı olaylarla çeşitlendiği ve geliştiği bilin¬mektedir. Öyleki, evrimsel çizgi boyunca, özel koşullara uyum yapmak için izlenen birçok yol, şansa bağlı olarak seçilmiştir. Her kademesinde çatallaşan bir yol gibi. In¬san oluşuncaya kadar, sayısız çatallanmış yoldan şansa bağlı olarak geçilmiş ve bu¬güne gelinmiştir. Koşullar tamamen aynı olsa da, başlangıçtan, hatta bir primat evre¬sinden, tekrar bugünkü insana benzer bir canlının gelişmesi, kural olarak olanaksız¬dır. Çünkü her çatallanmış kavşakta, insana götüren yolun, doğrulukla tekrar seçilmesi çok az bir olasılıkla olabilir. Bunun için çok tipik birkaç örnek verelim: a) Birçok bitki, geçmişte, gerekli olmadığı için petallerini yitirmiştir (örneğin böcekler yerine rüzgarla tozlaşmaya başladıkları için). Bir zaman sonra tekrar bö¬ceklerle tozlaşma zorunluluğunu duyunca, petallerini aynı şekilde oluşturamamış, bunun yerine, üreme zamanlarında çiçeklerine yakın yapraklarını renklendirecek özellikleri kazanmıştır (Atatürk Çiçeğinin kırmızı yapraklarımanımsayınız!). b) Birincil su hayvanları (balık gibi) oldukça etkin bir solunumu yürütebilecek solungaç sistemlerini, karmaşık bir yol izleyerek geliştirmiştir. Kara yaşamına uyum yaptıktan sonra, bir kısım canlı, tekrar suya dönmüştür (balinalar, yunuslar vs.); fa¬kat hiçbiri, embriyonik gelişimlerinde kalıntı halinde solungaç yapısını gösterdikleri halde, tekrar solungaç yapısını geliştirememiştir. Hemen hepsi yine akciğeriyle so¬lunuma devam eder. Fakat bunun yanısıra oksijeni uzun süre tutabilecek ya da depo¬layabilecek yapıları geliştirmişlerdir. Keza hiçbiri balıklardaki gibi yanlardan basılmış kuyruk yüzgecini geliştirememiş; bunun yerine üstten basık kuyruk yüzgeçlerini ge¬liştirebilmişlerdir. Evrimde bir yapının tekrar ortaya çıkma olasılığı yok denecek kadar azdır. Örneğin balıkların kuyruk yüzgeci yanlardan basılmıştır. Kara yaşamından tekrar su yaşamına dönmüş hayvanlar (şekilde yunus) ancak üstten basık kuyruk yüzgecini geliştirebilmişlerdir (Kosswig'den) Ön bacakları kürek şekline dönüşmüştür; fakat hiçbir zaman balık yüzgeçlerine benzemez. Çünkü evrimsel olarak bir kere yitirilen bir yapı¬mn tekrar kazanılması hemen hemen olanaksızdır. ya da çok küçük olasılıklarla tekrar¬lanabilir. Burada yönlendirici unsur çevre koşullarının farklılığı değil, şansa bağlı seçi¬limlerin etkisidir. Mutasyonların bir kısmı dönüşlüdür. (Geri Mutasyonlar); bununla beraber ev¬rimsel gelişmeler geriye dönük değildir (Dollo Yasası). Örneğin bir kuşun, tekrar sü¬rüngene; bir balinanın karada yaşayan atasına dönüşmesi; parazitlerin serbest yaşa¬ması; atın tekrar beş parmaklı olması olanaksızdır. Çünkü gerekli tüm geri mutasyon¬ların şansa bağlı olarak elde edilmesi, olasılık açısından hemen hemen sıfırdır. Keza aynı nedenle, körelmiş organların ve yapıların da tekrar işlev görebilecek eski halleri¬ne dönmesi olanaksızdır. Kalıtsal Sürüklenmenin işleyişi Eğer bir populasyon HARDY - WEİNBERG eşitliğini gösteremeyecek kadar küçük¬se, ya da köken aldığı populasyondan küçük gruplar halinde ayrılmışsa, şansa bağlı döllenmeler sonucu bir zaman sonra köken aldığı populasyonun yapısından belirgin olarak farklılaşır. Kalıtsal sürüklenmeyi sağlayan olayları kısaca görelim. Göç ya da Sürüklenme: Oldukça büyük olan bir populasyondan, küçük bir grup koparak ayrılırsa, bu küçük grubun ileride meydana getireceği yeni populasyo¬nun gen havuzu köken aldığı populasyonunkinden farklı olur. Çünkü bu küçük grup ayrılırken bu grubun gen havuzu, ana populasyonun gen havuzundan belirli bir fark¬lılık gösterir. Örneğin Anadolu'da yaşayan insanlarda mavi göz geni frekansının orta¬lama % 10 olduğunu varsayalım. Mavi göz geni frekansı % 30 olan bir ailenin ya da aşiretin Anadolu'dan Mısır'a göç ettiğini ve orada yıllarca kendi içerisinde çoğaldığını düşünelim. Bir zaman sonra oluşacak bu yeni populasyonda mavi göz geninin fre¬kansı % 30 olmakla ana populasyondan farklılık gösterecektir. Çünkü başlangıç gen frekansı farklıdır. Özellikle insan populasyonlarında bu sürüklenmeler çok görülür. Çünkü göç eden toplumlar uzun yıllar kendi içlerinde evlendikleri için, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimlerini koruma ve yaygınlaştırma eğilimi gösterirler. Bir zaman sonra içine göç ettikleri toplumlarla karışmaya, başlangıçta taşıdıkları gen bileşimIe¬rini yitirmeye ve belirli bir derecede göç ettikleri toplumun gen bileşimini değiştirme¬ye başlarlar. Anadolu'ya büyük ve küçük birçok göçün olduğu ve bunların uzun yıllar kendi içlerinde evlendikieri bilinmektedir. Bu nedenle insan toplumuna ilişkin kalıtsal sürüklenmenin en iyi örneklerini Anadolu'da görmek mümkündür. Keza adalara göç etmiş insanlarda da bu kalıtsal sürüklenmeler çok belirgin olarak görülür. Kan grup¬ları üzerinde doğal seçilimin çok büyük etkisi olmadığından, göç eden toplulukların kan grupları incelenmekle koptukları populasyonlar tahmin edilebilir. Eğer bir populasyon sürekli olarak genişliyorsa, bir zaman sonra populasyonun kenarındaki gen bileşimleri, merkezdekilerden daha farklı olmaya başlar ve bu fark gittikçe artabilir. Birçok canlı grubu, küçük populasyonlar halinde yeni ortamları işgal ederek, ana populasyona bağımlı olmadan çoğalabilir ve yeni özellikli populasyonlar oluştu¬rabilir. Küçük populasyonların kendi içinde çiftleşmesiyle meydana gelen evrimsel değişiklikler, doğal seçilimden ziyade şansa dayanır.Bir populasyondan bir parça koptuğunda, o parça, populasyonun gen ortala¬masına etki edecek bir miktar geni de beraberinde götürmüşse, ana populasyonun gen bileşimi bir miktar bozulabilir (ana populasyon çok büyük olmamak koşuluyla). Örneğin demin verdiğimiz misalde, % 30'luk mavi gen göçü, ana populasyonun ortalamasının (% 10) bir miktardüşmesine neden olabilir. Bu nedenle, bir populas¬yondan dışa göç de HARDY - WEiNBERG eşitliğini bozabilir. Afetlerin ve Sığınmaların Etkinliği: Herhangi bir zamanda meydana gelecek bir afet, populasyonun büyük bir kısmını ortadan kaldırabilir ve arta kalan pek az bir kısmından sonunda yeniden bir toplum oluşabilir. Fakat arta kalan küçük parça, eğer önceki toplumun tam özelliğini taşımayan bir gen havuzuna sahipse, yeni meydana gelen toplumun yapısı öncekinden çok farklı olur. Özellikle yangın, fırtına, su bas¬kını, deprem, hatta savaş, bu yeni özellikleri ortaya çıkarabilir. Sığınma: Çoğunlukla kışı saklanarak geçiren canlılarda, bir sonraki yazda yine küçük populasyonların etkisi görülür. Örneğin soğuk bir kış, saklanan bireylerin büyük bir kısmını yok ederken, iyi saklanmış küçük bir grup, bu yıkımdan kurtulur ve ger havuzunu, yazın oluşacak tüm populasyona verir. Bazı böceklerde, bazı özelliklerin en azından bazı yıllarda neden yaygın olduğu bu yolla açıklanabilir. Diğer Sürüklenme Şekilleri Doğal seçilimde ve uyumda başarılı olmasa dahi bazı özelliklerin dölden döle aktarılma olasılığı vardır. Bunu sağlayan kalıtsal mekanizmalar şunlardır. Pleiotropik Sürüklenme (= Özellik Sürüklenmesi): Doğal seçilim, genelolarak tek bir genin fenotipi üzerinde değil, tüm genomun fenotipi üzerinde etkisini gösterir.(yani tek bir geni seçmekten çok o geni bulunduran DNA'yı -yani bireyi- seçer) Bu nedenle bazı özellikler uyumsal değer göstermemesine ve yarar sağla¬mamasına karşın yine de varlığını devam ettirir. Çünkü bu özellikler, bireye çok yarar sağlayan özelliklerle birlikte aynı bireyde bulunur. Yararlı özellikler seçilirken, zararı olanlar da beraberce kalıtılır. Bu tip özelliklerin sürüklenmesinde pleiotropi çok önemlidir. Bilindiği gibi bir gen birden fazla özelliği denetliyorsa, pleiotropik etki gösteriyor demektir. Özelliğin biri canlıya yarar sağlıyorsa ve canlının uyum yeteneğini artırıyorsa, sürekli seçilir, buna bağlı olarak yararsız ve uyum yeteneği olmayan özellik de kalıtılır. Örneğin kır¬mızı renkli soğan insanlar tarafından tercih edilmez ve dikilirken ayıklanır. Fakat kırmızı rengi meydana getiren gen, aynı zamanda mantarlara karşı fungusit bir madde de salgıladığı için, bulunduğu bireylere yaşamsal uyum yeteneği verir; bu nedenle, kırmızı renkli soğanlar, beyaz renkli soğanların arasında varlığını sürekli koruyabilir. Gen Sürüklenmesi (= Kalıp İlkesi): Birçok gen yakınlıklarından dolayı bera¬berce kalıtılma eğilimi gösterir. iki gen birbirine çok yakın ise, parça değişimiyle bir¬birlerinden çok zor ayrılırlar. Işte bu genlerden biri yararlı, diğeri zararlı özellik sağlar¬sa ve yararlı genin özelliği, zararlı genin özelliğinden çok daha fazla öneme sahipse, zararlı özellik meydana getiren gen de yararlı özellik meydana getiren genle birlikte sürekli kalıtılır ve korunur. Buna 'Kalıp İlkesi' denir. Prof.Dr.Ali Demirsoy Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/evrimlesmeyi-saglayan-duzenekler

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

1.Familya:Boidae Eryx jaculus: Mahmuzlu Yılan; Genel Özellikler: Boğa Yılanları ailesinden (en büyük yılan türleri ailesi) olan bu türün en büyük özelliği zehirsiz olmaları ve avlarını boğarak öldürmeleri. Benekli olan sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Beneklerinin rengiyse sarımsı beyaz. Karın bölgesi kirli beyaz, bazen küçük koyu benekler olabilir. Besinlerinin büyük bir kısmını fare gibi kemiriciler oluşturur. Bunun yanında küçük sürüngenleri, salyangozları da yiyebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için fare sayısının artmasını engellerler. Bundan dolayı oldukça yararlıdırlar. Sabahleyin ve akşamüzeri aktiflik gösterirler. Dişiler bir defada 14 cm boylarında 18-20 kadar canlı yavru doğurur (Ağustos ve Eylül). Su ihtiyacını bitkilerin üzerindeki çiylerden karşılar. Rahatsız edilmedikleri sürece insanlara saldırmazlar. Boyları 1 metre kadar olabilir. Habitat: Kurak yerlerdeki kumlu, taşlı yerlerde yaşarlar. Aktif olmadıkları zaman taş altları ve kemirici yuvalarında saklanırlar. Kuma gömüldükleri de olur. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Güney ve Batı Anadolu, Şanlıurfa civarı ve Doğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de iki tane alt türü bulunur; a- Eryx jaculus turcicus (Oliver, 1801) b- Eryx jaculus familiaris Eichwald, 1831 2.Familya:Colubridae Coronella austrica: Avusturya Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kırmızımsı kahverengiyle sarımsı kahverengi arasında değişir. Belirginliği az olan beneklerinin rengiyse siyah. Karın bölgesiyse grimsi kahverengiden kırmızımsı renge kadar değişir. Ayrıca burun bölgesinden başlayıp, gözün üzerinden geçen ve boyuna doru uzanan bir şerit bulunur (temporal bant). En çok yedikleri besin kertenkeleler. Bunların yanında kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, küçük yılanları da yerler.Tırmanıcı özellikleri var. Sabahları ve öğleden sonraları aktiftir. Öğle uykuları var. Az hareketli ve sakin bir türdür. Kış uykusuna da yatarlar. Bu hayvanlar üreme işlerini doğurarak yaparlar (ovovivipar). Ancak doğurma memelilerdeki gibi olmaz. Yavru anne karnında bir yumurta içinde gelişir (plasenta yok) ve dışarıya öyle bırakılır. Dişiler bir defada 4-13 yavru doğururlar. Ağustos ya da Eylül'de yumurtadan çıkan yavrular 3 (erkekler) ve 4 (dişiler) yılda erginleşir. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Ormanlık yerlerin kenarlarındaki taşlıklarda, kumluklarda, çayırlıklarda, çalılık yerlerde yaşarlar. Ağaçlarda da görülürler. Yüksekliği 2350 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde (Trakya dahil) daha çok olmak üzere, Orta ve Batı bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Dolichopis caspius (Coluber caspius): Hazer Yılanı, Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengimsi gri ve gri rengin diğer tonlarında olabilir. Sırtta ayrıca koyu renkli benekler bulunur. Ayrıca sırttaki pulların kenarları beyaz renkli olur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz renkte. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sinop'tan Mersin'e kadar olan hattın batısında kalan yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Dolichopis jugularis (Coluber jugularis): Kara Yılan; Genel Özellikler: Gençlerin sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverenginin tonlarında olur. Sırttaki beneklerin rengi koyu kahverengi ya da siyah. Üzerindeki pulların kenarlarıysa siyah renkli. Karın bölgesi kirli beyaz ve kenarlara doğru küçük benekli. Erginlerin sırt kısmı parlak siyah. Başın üst tarafında kırmızımsı lekeler bulunur. sırttaki pulların ortasında kırmızımsı bir çizgi bulunur. Kırmızımsı olan karın bölgesinde küçük siyah benekler bulunur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler.Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 7-11 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz, Ege (İzmir'e kadar) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Hızlı hareket eden bu hayvan insandan genellikle kaçmaz ve korkutmak için "tıss" diye ses çıkarır. Zehirsiz olan bu tür kendini savunmak için saldırabilir ve insanı ısırdığında kolay kolay bırakmaz. Dolichopis schmidti(Coluber schmidti): Kırmızı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak genç bireylerde grimsi kahverengi ve uzunlamasına koyu kahverengi ya da siyah benekli. Gençler büyüdükçe benekler kaybolmaya başlar. İyice erginleştikten sonra parlak kırmızı ve beneksiz olurlar. Genç bireylerde karın bölgesi sarımsı beyaz, erginlerdeyse sarımsı beyaz ya da kırmızımsı olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 160 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 500-1700 metre arasında olan yerlerde bulunurlar. Türkiye'deki Dağılım: Doğu, Güneydoğu, ve İç Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Hemorrhois nummifer (Coluber nummifer): Sikkeli Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlağımsı ve ayrı ayrı iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleri, İç Anadolu'nun batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Saldırgan bir yapıları var. Rahatsız edildiklerinde ya da savunma amaçlı saldırırlar. Hemorrhois ravergieri (Coluber ravergieri): Kocabaş Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlak olmayan ve zikzak yapmış (şerit gibi) iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur.Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Rahatsız edildiklerinde ya da kendilerini korumak için saldırabilirler. Platyceps collaris (Coluber rubriceps): Toros Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi arka tarafları sarımsı kahverengi, baş taraflarıysa grimsi kahverengi olur. Başın üst kısmıysa kırmızımsı kahverengi. Vücudun ön yan taraflarında siyah ya da koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arkaya doğru gittikçe küçülür ve kaybolur. Boyun tarafındaki ilk iki benek genelde birleşir ve halka oluşturur. Gözün arka ve ön tarafları siyah renkli. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olup beneksizdir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 100 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da görülürler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Platyceps najadum (Coluber najadum): İnce Yılan; Genel Özellikler: Vücut yapıları diğer yılanlara göre oldukça ince. Sırt bölgesinin rengi arka tarafta kırmızımsı kahverengi ve kahverenginin diğer tonları, ön taraftaysa grimsi. Vücudun ön tarafının yanlarında kenarları beyaz olan iri siyah benekler bulunur. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Baş taraftaki ilk iki benek bazen birleşik olabilir. Benek bulunmayan karın bölgesi, kirli beyaz ya da sarımsı olabilir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Yavrular 2 ya da 3 yılda erginleşebilirler (sıcaklığa bağlı olarak). Boyları 140 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da bulunabilirler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun İzmir-Ağrı hattının güneyinde kalan kısımlarıyla, Trakya ve Doğu Karadeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Platyceps ventromaculatus (Coluber ventromaculatus): Benekli Yılan; Genel Özellikler: Bu hayvana ilk bakıldığında göze çarpan koyu renkli (siyah ya da kahverengi) benekleri. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Sırtın zemin rengiyse grimsi kahverengi ve tonlarında olur. Karın bölgesi daha açık renkli olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün az olduğu kurak, taşlık ve çalılık yerlerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa'da Suriye sınırına yakın olan bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis aurolineatus: ??? Eirenis barani: Baran Cüce Yılanı; Genel Özellikleri: Dorsali sarımsı kahverengi, ventrali beyaza yakın ve lekesizdir. Bazı fertlerde dorsal taraf lekelidir. Ense kısmında bulunan siyah bant gençlerde daha barizdir. Yaş ilerledikçe kaybolur. Habitat: Az bitkili taşlık bölgelerde taş altlarında yaşar. Böceklerle beslenirler. Türkiye'deki Dağılımı: Anadolu Diyagonali, Niğde, K.Maraş, Bolkarlar, Adana, Hatay ve Suriye’de dağılış gösterir. Eirenis collaris: Yakalı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarından zeytini yeşile kadar değişir. Ense kısmında büyük siyah bir benek vardır. Ortası açık renkli, kenarları siyah olan sırt pulları vardır. Beneksiz olan karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. kış uykuları vardır. Genel olarak böceklerle, örümceklerle, küçük kemiricilerle, seyrek olarak da kertenkelelerle beslenirler. Dişiler bir defada 4-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 10 cm kadar olur ve 2-3 yılda erginliğe ulaşırlar. Boyları 40 cm kadar olur. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1600 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz bölgesinin doğusunda, Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis coronella: Halkalı Yılan; Genel Özellikler: Oldukça küçük boyludurlar. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (sarımsı) olur. Boyun kısmında 1-2 tane halka halini almış büyük koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arka tarafa doğru, küçülerek ve belirginliği azalarak devam eder. Çok küçük noktalı olan karın bölgesi, sarımsı beyaz renkte olur. Genel olarak böcekler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis decemlineatus: Çizgili Yılan; Genel Özellikleri: Boyu yaklaşık 1 m kadar olup, dorsali gri kahverengi ve üzerinde 2 çift ince siyah boyuna çizgi bulunur. Yaşla birlikte bu çizgiler silikleşir. Başın üzeri lekesizdir. Ventral sarımsı renktedir. Habitat: Açık arazilerde, taşlık yerlerde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılımı: Yurdumuzun Güneydoğu ve doğu kısımlarında (Adana, Van, Gaziantep ve Van) yaygındır. Eirenis eiselti: ??? Eirenis hakkariensis: Hakkari Cüce Yılanı; ??? Eirenis levantinus: Levant Cüce Yılanı; ??? Eirenis lineomaculatus: Bodur Yılan; Genel Özellikler: "Bodur Yılan" denmesinin nedeni kısa boylu ve kalın vücutlu oluşu. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında olur. Sırta siyah ya da koyu kahverengi küçük benekler bulunur. Bu benekler vücudun yan taraflarında daha küçük olur. Ayrıca boynun sırt tarafında, halka şeklinde koyu bir benek bulunur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu (Adana, Hatay, -Amik Ovası-) bölgelerinde, habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis modestus: Uysal Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (özellikle sarımsı) olur. Genç bireylerde, boynun hemen arka kısmında büyük siyah ya da koyu kahverengi bir benek bulunur. Bu büyüdükçe belirginliğini yitirir ve yaşlılarda görülmez. Sırttaki pulların kenarları ortaya göre daha koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 3-8 kadar yumurta bırakabilir (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak böcekler, örümcekler ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 70 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında, bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis punctatolineatus: Van Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Sırtın ön taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Bu benekler arka tarafta birleşerek ince bir şerit oluşturur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 50 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Akdamar Adası (Van Gölü İçinde), Van ve Hakkari civarında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis rothi: Kudüs Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis thospitis: ??? Elaphe dione: Step Yılanı; ??? Elaphe sauromates (Elaphe quatuorlineata sauromates): Sarı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı gri ve tonlarında olur. Sırttaki bir ya da iki sıralı beneklerin rengi, koyu kahverengi ya da siyah olur. Şakak bölgesinde çizgi (temporal bant) bulunur. Gençken belirgin olan benekler ve temporal bant, yaşlandıkça belirginliğini kaybeder. Benekli olan (koyu kahverengi ya da siyah) karın bölgesi sarımsı beyaz renkte olur. Dişiler bir defada 6-16 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok sakin hayvanlar olup ancak kendilerini güvende hissetmezlerse saldırırlar. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Sık ormanlık olmayan yerlerdeki taşlık ve çalılıklarda, tarlalarda, bahçelerde yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis hohenackeri (Elaphe hohenackeri): Kafkas Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında olur (grimsi, sarımsı). Sırtın ortasında beyazımsı bir şerit ve bu şeridin her iki yanında, koyu kahverengi (sarımsıda olabilir) ya da siyah benekler bulunur. Bu beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılmaya başlar. Ense kısmında U biçiminde büyük bir benek daha bulunur. Başın üst kısmında küçük siyah noktalardan çok bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi oldukça belirgin. Kırmızımsı ya da portakal renginde benekler bulunan karın bölgesi grimsi siyah bir renkte olur. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak fare gibi küçük kemiricilerle, kertenkelelerle ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Genel olarak açık araziler, ormanlık yerler, tarlalar, bahçeler yaşam alanları içinde. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Türkiye'de iki tane alttürü bulunuyor. a- Elaphe hohenackeri hohenackeri (Anadolu'nun Sinop Hatay hattının doğusunda kalan yerlerde, uygun habitatlarda ) b- Elaphe hohenackeri taurica (İç Anadolu'nun güneyiyle, Orta ve Doğu Akdeniz Bölgelerinde uygun habitatlarda) Zamenis longissimus (Elaphe longissima): Eskülap Yılanı, Küpeli Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ve tonlarında. Gençlerde sarımsı kahverengi ya da grimsi gibi daha açık renkli olur. Sırttaki beneklerin rengiyse beyaz. Başın ense kısmında hilal şeklinde sarımsı büyük bir benek bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) gençlerde oldukça belirgin. Karın bölgesi sarımsı olur. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler (kütük altlarına, gazeller içine, vs). Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok hızlı hareket edebilirler. İnsan kolay alışabilirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: En çok bulundukları yerler ormanlık ve çalılık yerlerdeki taşlık alanlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya ve Karadeniz (Giresun'dan batısı) bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis situla (Elaphe situla): Ev Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında (sarımsı, kırmızımsı, grimsi) olur. Sırt tarafta uzunlamasına çizgiler (baştan kuyruğa kadar) ya da benekler bulunur. Benekler yuvarlağımsı olup kenarları siyah, iç kısmı tuğla kırmızısı olur. bunlar bazen birleşip zikzak oluşturabilir. Vücudun yan taraflarında, küçük siyahımsı benekler bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Karın bölgesinin ön taraflarında küçük siyahımsı benekler bulunabilir ve karın sarımsı beyaz olur. Karın bölgesi bazen, koyu kahverengi ya da siyah olabilir. Dişiler bir defada 2-5 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Tavanlara ve duvarlara tırmanabilirler. Saldırmaları ancak kendilerini güvende hissetmediklerinde olur. Boyları 90 cm kadar olabilir. Habitat: Çalılık yerler, taşlık alanlar, tarlalar, bahçeler başlıca yaşam alanları. Ayrıca evlerde de çok bulunurlar. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde ve batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix natrix: Yarı Sucul Yılan, Küpeli Su Yılanı; Genel Özellikler: Sırt kısmının deseni oldukça farklılık gösterir. Genel olarak renk kahverengi, grimsi ve bu iki rengin tonlarında olur. Sırt kısmında iki tane boylamasına uzanan çizgi bulunur. Bu çizgilerin etrafında koyu renkli benekler bulunur. İnce kahverengi benekleri olan başın üst kısmının rengi, grimsi kahverengi. Ense kısmında belirgin bir biçimde bulunan yarım ay şeklinde olan sarı (bazen kırmızı) bir benek bulunur. Vücudun yan taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Karın bölgesi genel olarak sarımsı beyaz. Ender olarak siyah üzerine sarımsı beyaz benekli görülebilir. En bilinen özelliği yarı sucul olmaları. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Yakalandıklarında ısırmazlar ancak kötü kokan bir gaz salgılarlar. Kendilerini savunma amaçlı olarak ölü taklidi yapabilirler. Genel olarak (yarı sucul olduğundan) küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 6-13 kadar yumurta bırakabilirler. 4-8 haftalık kuluçka döneminden sonra yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 100 cm (en fazla 150 cm) kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göl kenarlarında, bu yerlere yakın çayırlıklarda yaşarlar. Ayrıca suya da çok fazla girerler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix tesselata: Su Yılanı; Genel Özellikler: Biyolojik özellikleri N. natrix türüne çok benzer. Sırt kısmının deseni oldukça bu türde de farklılık gösterir. Genel olarak yeşil ve yeşilin tonlarıyla, grimsi ve sarımsı kahverengi renklerinde olur. Sırt kısmında koyu renkli benekler bulunur. Başın üst kısmında benek bulunmaz. Ense kısmında belirgin bir biçimde (ters "V") bulunan olan siyah bir benek bulunur. Başın arkasında N. natrix'te bulunan yarım ay şeklindeki benek bunlarda bulunmaz. Karnın ön tarafı küçük siyah benekli, genel olarak sarımsı ya da pembemsi beyaz. Arka tarafıysa siyahımsı olup benekleri pembemsi beyaz. Besleneme durumlarına baktığımızda N. natrix'le aynı. Küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Ama ondan daha fazla balık tüketirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 5-25 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 120 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göllerde su içinde ve kenarlarında yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix megalocephala: Hemşin Yılanı; ??? Pseudocyclophis persicus: İran Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhynchocalamus melanocephalus: Toprak Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi, sarımsı kırmızı. Bazen de yeşil ve yeşilin tonlarında da görülür. Sırt bölgesinde benekler bulunmaz. Başın üst tarafında iki tane siyah benek bulunur. Ayrıca ensede de bir tane büyük benek bulunur. Bu beneğin baş kısma doğru olan bölümü V şeklinde olur. Karın bölgesinin rengiyse sarımsı beyaz. Bu hayvanın sayısı çok az olduğundan ve oldukça az rastlanıldığından dolayı biyolojileriyle ilgili araştırma yapılamamış. Genel olarak böcekler ve diğer küçük omurgasızlarla beslenirler. Küçük boylu ve kazıcı olan bu yılanların boyu 40 kadar olur. Habitat: Kurak bölgelerde, taşlık alanlarda yaşarlar. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Cizre (Mardin), Adana ve Hatay civarında habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. Rhynchocalamus barani: Amanos Yılanı; ??? Spalerosophis diadema: Urfa Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ve tonlarında olur. Bunun yanında yeşilimsi ve gri renkler de görülebilir. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. bu benekler baş ve ense kısmında da görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Yavruları böceklerle beslenir. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Bitkisi az olan yerlerde, yarı-çöl özelliği gösteren bölgelerde, kumlu topraklarda ve bozkırlarda yaşarlar. Yüksekliği 500-1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da (Birecik -Şanlıurfa- ve Ceylanpınar) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Oldukça az rastlanırlar ve sayıları da oldukça azalmıştır. Malpolon monspessulanus: Çukurbaşlı Yılan; Genel Özellikler: Renklenme yaşlı bireylerle gençler arasında farklılık gösterir. Genel olarak gençlerde, baş bölgesi sarımsı kahverengi ve küçük siyah benekli. Sırt kısmı, grimsi ya da kahverenginin tonlarında, beneklerse siyahımsı. Beneklerin kenarlarında bazen beyaz çizgiler bulunabilir. Karın bölgesi beyazımsı siyah noktalı olur. Yaşlandıkça beneklerin tümü belirginliğini yitirmeye başlar ve soluklaşır. Zamanla sırt kısmı yeşilimsi gri kahverengi, karın kısmıysa, gri benekli sarımsı beyaz olur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Dişiler bir defada 4-12 (en büyük bireyler 20) kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yavruları, küçük yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu taşlık alanlar, çalılık yerler, tarlalar başlıca yaşam alanları. Ayrıca bahçeler ve sulama kanallarının yanında da bulunurlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Karadeniz bölgesi dışında kalan tüm bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Telescopus fallax: Kedi Gözlü Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, kahverengi ve bu renklerin tonlarında olur. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. Beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılır. Başın üst kısmı da koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz noktalı olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Sabahleyin erken ve akşam geç saatlerde avlanmaya çıkarlar. Oldukça dik yerlere rahatlıkla tırmanabilirler. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Boyları en fazla 100 cm kadar olabilir. Habitat: Taşlık bölgeler, yamaçlar, güneş alan yerler, yol kenarları, eski evler ve harabeler başlıca yaşama alanları. Yayılış yüksekliğine baktığımızda 1600 metre yüksekliğe kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güney, Batı ve Güneydoğu Anadolu habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu yılanlar insanlar için tehlikeli değil. Zehir dişleri ağzın arkasında olduğu için ısırsalar bile zehri boşaltamazlar. Zehri sadece avlarını bayıltmada kullanırlar. Telescopus nigriceps: Siyah Bantlı Kedi Gözlü Yılan; ??? 3.Familya: Leptotyphlopidae Leptotyphlops macrorhynchous: İpliksi Yılan; Genel Özellikler: Çok ince bir vücuda sahip olan yılan türü. Gözleri körelmiş olup üzeri deriyle kaplanmıştır. Bir çok özelliği Kör Yılan'a benzer. Sırt bölgesinin rengi genel olarak pembemsi kahverengi ya da sarımsı kahverengi olur. Karın bölgesiyse sarımsı. Birkaç tanesi bir arada bulunarak yaşarlar. Genelde toprak altında yaşayan bu hayvanlar akşam saatlerinde kısa bir süre dışarı çıkarlar. Yumuşak toprağın içinde sert olan başları sayesinde ilerleyebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4 tane yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 20 cm (en fazla 25 cm) kadar olur. Habitat: Açık olan yerlerde, yumuşak ve nemli toprakların içinde taş altlarında yaşarlar. Yüksekliği 500 - 1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Birecik (Şanlıurfa) ve Kızıltepe (Mardin)'de habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. 4.Familya: Typhlopidae Typhlops vermicularis: Kör Yılan; Genel Özellikler: Solucana çok benzerler. Gözleri körelmiş olduğundan "kör yılan" denmekte. Sırt bölgesinin rengi genel olarak, sarımsı kahverengi, pembemsi kahverengi olur. toprak altlarında bulunduklarından saydamsı bir görünüşü var. Karın bölgesiyse sarımsı. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4-8 kadar yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 25 cm (en fazla 35 cm) kadar olur. Habitat: Yumuşak toprakların içinde, taş altlarında bulunurlar. Nemli yerleri daha çok tercih ederler. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu bölgesi dışında olan bölgelerin hepsinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhinotyphlops episcopus: Sivriburun Yılan; ??? 5.Familya: Viperidae Macrovipera lebetina (Vipera lebetina): Koca Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak grimsi kahverengi ve bu rengin tonlarında olur. Sırtta bazı yerlerde birleşik koyumsu benekler (bazen belirsiz) bulunur. Bunların yanında (sırtın ortalarında) kenarları koyu renkli, iç kısımları tuğla kırmızısı ya da sarı renkte beneklerde bulunur. Başın üst kısmında bazen küçük siyah benekler bulunabilir. Kuyruk ucu sarımsı. Beyazımsı ya da pembemsi olan karın bölgesinde nokta halinde siyah benekler bulunur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler, kuşlar, yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını sabahın erken saatlerinde ya da geceleyin avlarlar. Yemeden önce zehirleyerek öldürürler. Hareketleri oldukça ağır olan bu hayvanlar gündüzlerini daha çok dinlenerek geçirirler. Genel olarak canlı doğururlar (5-7 kadar). Bazı bölgelerde de yumurtlarlar (4-7 kadar). Yumurta 1 ay içinde açılır. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Ovalarda, taşlık yerlerde, terk edilmiş evlerde, harabelerde, bahçelerde ve tarlalarda yaşarlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Akdeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de yaşayan en uzun, kalın ve zehirli olan yılan türü. İnsanlara, sadece kendilerini korumak için saldırabilirler. Zehirleri insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Montivipera albizona (Vipera albizona): ??? Montivipera bulgardaghica(Vipera bulgardaghica): ??? Montivipera raddei (Vipera raddei): Ağrı Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1000-3000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Kars, Ağrı, Iğdır, Hakkari ve Van civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Montivipera wagneri (Vipera wagneri): Vagner Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları ortalama 50-80 cm kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1200-2000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kars'ta habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok dar bir alanda yayılış gösterdiği için soyları tehlike altındadır. Montivipera xanthina (Vipera xanthina): Şeritli Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar uzanan siyah ya da koyu kahverengi büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Orta, Güney ve Batı Anadolu'da habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Vipera ammodytes: Boynuzlu Engerek; Genel Özellikler: "Boynuzlu" denemesinin nedeni burun ucunun gergedan boynuzu gibi küçük ve yukarıya doğru olmasından. Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, sarı ve kahverengi renklerinin tonlarında olur. Sırtta ayrıca koyu kahverengi, baklava deseni benzeri zikzak desenler bulunur. beneklerin ortası kenarlara göre daha açık olur. Kuyruğun uç kısımları genç bireylerde sarımsı pembe renkli olur. Başın üst kısmında küçük ve belirgin benekler bulunur. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve küçük benekli olur. Genel olarak küçük kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, diğer yılan türleri ve kertenkeleler başlıca besinlerini oluşturur. Kemiricileri ve kuşları zehirleyip öldürerek, diğerlerini canlı olarak yerler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Hareketleri oldukça yavaştır. Eylül-Ekim'den Mart-Nisan'a kadar kış uykusuna yatarlar. İlkbaharda çiftleşen dişiler, Ağustos ayında 5-14 kadar yavru doğururlar. Boyları genel olarak 50-60 cm (erkekler en fazla 90 cm) kadar olur. Habitat: Yunanca'da ammos kum, dytes gömülen anlamında. Bu hayvanın tür adına "ammodytes" denmesinin nedeni, yaşama alanı olarak kumlu bölgeleri tercih etmesi. Ama Türkiye'de kumlu yerlerden daha çok küçük boylu bitkilerin altlarında, orman açıklıklarında, çalılık ve taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Batı, Kuzeydoğu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri insanlar için tehlikeli olabilecek kadar kuvvetli. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. İnsanla karşılaştığında ilk olarak kaçmaya çalışırlar. Eğer sıkıştırılırlarsa başlarını havaya kaldırarak tıslarlar ve kendilerini çok tehlikede hissederlerse saldırabilirler. Türkiye'de V. a. montandoni Boulenger 1904, V. a. meridionalis Boulenger 1904, V. a. transcacasica Boulenger 1904 olmak üzere üç tane alt türü bulunur. Vipera barani: Baran Engereği; Genel Özellikler: "Baran Engereği" denmesinin nedeni Prof. Dr. İbrahim Baran'dan (herpetolog) dolayı. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar bu türün sadece Türkiye'de bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle endemik bir tür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ya da grimsi kahverengi. Kuyruk ucu sarımsı. Bazen sırt biraz açık renkli olur. Bu halde benekler zikzaklı olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 55 cm kadar olur. Habitat: Kısa boylu bitkilerin altında, taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 400 metreye (bilinen) kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sakarya'da, Torosların Silifke civarındaki yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok fazla avlandığından ve dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Vipera kaznakovi: Kafkas Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah, gri, sarı ve kırmızı renklerin tonlarında olur. Sırtın büyük bir bölümünü kaplayan ve baştan kuyruğa kadar uzanan zikzaklı bir şerit bulunur. Bu şerit bazen parçalı halde de olabilir. Vücudun yan tarafları küçük benekli ya da noktalı olur. Beyaz benekli olan karın bölgesinin rengi, siyah ve tonlarında olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları genel olarak 50-60 cm kadar olur. Habitat: Ormanlık yerlerin taşlık bölgelerinde yaşarlar. Rutubeti yüksek olan yerleri severler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Ülkemizde sadece Hopa (Artvin) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Başlarının arka tarafları oldukça şişkin olduğundan zehir bezleri de büyüktür ve bundan dolayı zehirleri, insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. Ayrıca kaçak olarak yapılan ihraçtan dolayı soyları tehlike altında ve korunmaları gerekiyor. Vipera pontica: Çoruh Engereği; ??? Vipera anatolica (Vipera ursinii anatolica): Anadolu Küçük Engereği; Vipera eriwanensis (Vipera ursinii eriwanensis): Küçük Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak soluk kahverengi, grimsi, sarımsı ya da açık yeşil. Sırtta baştan başlayıp kuyruğa kadar devam eden, zikzaklı ya da dalgalı koyu renkli bir şerit bulunur. bu şeridin kenarları iç taraflarına göre daha koyu renkli olur. Vücudun yan taraflarında da baştan kuyruğa kadar uzanan koyu benek sıraları bulunur. Baş kısmında iki tane büyük benek bulunur. karın bölgesin sarımsı beyaz ve bunun üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. En çok yedikleri besin çekirge. Bunun yanında diğer böcekleri ve az olarak da kertenkeleleri ve küçük kemiricileri de besin olarak alırlar. Kaya ve taş altlarında, kemirici hayvanların yuvalarında kış uykusuna yatarlar. Dişiler yazın sonlarına doğru (bir defada 10 kadar olmak üzere) doğururlar. Yeni doğan yavrular 13-14 cm kadar olur. Boyları 40-50 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak açık yerlerin, taşlık ve otluk bölgelerinde yaşarlar. Ormanlık ve ağaçlık yerlerde az da olsa bulunabilirler. Yüksekliği 3000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kuzeydoğu Anadolu'da ve Akdeniz Bölgesinde sadece Elmalı (Antalya) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. 6.Familya:Elapidae Walterinnesia aegyptia: Çöl Kobrası; Genel Özellikler: Hayvanın tüm vücudu siyah renk ve tonlarında. Zehirli olan bu hayvanın zehir dişleri çenenin önünde. Zehirleri engerek yılanlardan (hematoksik zehir etkisi) farklı olarak nörotoksik (sinirler üzerine zehirleyici) bir etki yapar. En küçük yavrular bile zehirleyebilir. Genel olarak, küçük kemiriciler, kuşlar, diğer sürüngen türleri ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Avlarını zehirleyip öldürdükten sonra yerler. Gece aktiflik gösterirler. Boyları en fazla 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtünsün az olduğu yerlerde, çöl ve yarı çöl özelliği gösteren yerlerde, kum içinde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa ve civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Zehirli olan bu türün ülkemizde var olduğuna ilişkin ilk bilimsel kayıt Eylül 2000'de (Dr. İsmail H. Uğurtaş tarafından) verilmiştir.   Bilgiler; www.biltek.tubitak.gov.tr ve reptile.fisek.com.tr/ sitelerinden alıntıdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yasayan-yilan-turleri

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyor

Prof. Utkan Demirci;Harvard'da geliştirdiği yöntemlerle sağlığın geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyorHarvard Tıp Fakültesi'ne bağlı MIT Sağlık Bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesör olan Utkan Demirci, dünyayı değiştirecek 35 bilim adamı arasında gösteriliyor. Alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk yumurtalık kanseri idrar testini geliştiren Prof. Utkan Demirci, Medical Tribune Türkiye Yayın Koordinatörü Zuhal Demirarslan’ın sorularını yanıtladı.MT: Dünyayı değiştirecek ilk 35 bilim adamından biri olarak gösteriliyorsunuz. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?Harvard Tıp Fakültesine bağlı Harvard-MIT sağlık bilimleri ve Teknoloji bölümünde profesörüm. Mikroteknolojilerin sağlık üzerine uygulamaları üzerine çalışan 30 kisilik dinamik bir araştırma grubunu yönetiyorum. Teknoloji Review Magazin MIT bazlı bir dergi. Her sene dünyadaki başarılı bilim adamları arasından 35 yaşın altındaki 35 kişiyi bilime katkılarına bakarak seçer. Geçmişte TR35'a seçilmiş bir çok kişinin başarılı işler yapmaya devam ettiğini, kilit noktalarda hem bilimde hem yönetim seviyesinde hatta bazılarının politikada devam eden pozitif etkilerini görüyoruz. Ben de onların izinden gitmeyi hedefliyorum.MT: Nano teknolojiden ve bunun sağlıkta nasıl uygulandığından bahsedebilir misiniz?Bir mikrometre, bir saç telinin yüzde biri kalınlığına karşılık geliyor. Vücudumuzdaki hücreler de mikrometre boyutundalar. Hücrelerin içinde gerçekleşen molekül seviyesindeki reaksiyonlar ise nanometre boyutunda gerçekleşiyor. Bizim hücrelerde neler olduğunu daha kolay anlayabilmemiz için hücrelerin boyutuna inmemiz gerekiyor.Kısaca özetlemek gerekirse, çuvaldızla dantel oya işlenmez. Küçük boyuttaki olayları öncelikle anlayabilmek ve kontrol edebilmek için o boyutlarda teknolojileriniz olması gerekiyor. Nanoteknoloji bu bağlamda ince dantel iğnesidir. Bu iğne ile hücrelerin fonksiyonlarını irdelemek imkanını buluyoruz. Buradan öğrendiğimiz kazanımlar, bizim sağlıkta bu bilgileri nasıl kullanabileceğimiz konusunda bize ipuçları sunuyor.MT: Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için geliştirdiğiniz idrar testini anlatabilir misiniz? Bu çalışmaya nereden yola çıkarak başladınız?Yapmaya çalıştığımız işler, kolay, pahalı olmayan yöntemleri kullanarak, yatağın başucunda ya da Afrika'da bir dağın başında çalışabilecek testleri daha büyük bir çoğunluğun hizmetine daha kolay bir şekilde sunabilmek. Bunun için araştırma labaratuvarlarında binlerce lira değerindeki cihazlarla yapılan testleri, biz cep telefonuyla,ucuz ve tek kullanımlı atılabilir testler haline getirmeye çalışıyoruz. Yumurtalık kanseri idrar testi bu çalışmalarımızdan biridir ve alanındaki cep telefonu ile ELISA yapabilen ilk örnektir. Amacımız herkesin ucuz ve kolay erişimini sağlamak, bu sayede geniş kitlelere sağlığın ulaşmasına katkıda bulunmak.MT: Sizce bu test yumurtalık kanserinden ölümleri engelleyecek mi? Maliyeti ile ilgili bilgi verebilir misiniz?Ölümleri engelleyecek demek yanlış olur. Zira diagnostic testler, hastalığın tesbitine yöneliktir. Tabi ki kanserde erken teşhisin tedavi üzerindeki etkileri biliniyor. Bu açıdan bakarsak mutlaka pozitif katkıları olacaktır. Evde kolayca uygulanabilirlik esas amaç burada. Fiyatının on lirayı geçmemesini esas almak gerekir.MT: Tıp dünyasından bu testle ilgili size geri dönüşler nasıl?Bu testi değişik hastalıklar için de uygulamak mümkün. Özellikle ELISA testlerinin kullanıldığı birçok hastalıkta etkili olabilecek bir test. Bu testin birçok başka alandaki uygulamalarına ilgi de var.MT: Yalnızca erken teşhiste mi kullanılacak yoksa yumurtalık kanseri olan hastalarda da faydası olacak mı?Özellikle yumurtalık kanserinde erken teşhisten çok hastalığın geri gelmesini monitör etmede kullanılan bazı biyolojik işaretlerin izlenmesinde etkili olabilir. Baktığımız moleküller buna işaret eden moleküller. Özellikle yumurtalık kanserinde yeni ve daha net sonuçlar veren moleküllerin keşfedilmesi için dünyanın birçok yerinde araştırmalar devam ediyor.MT: Nano teknoloji ile geliştirdiğiniz çiplerin başka hangi sağlık uygulamaları var?Özellikle bulaşıcı hastalık alanlarında etkili uygumaları olduğunu görüyoruz. Örneğin ameliyat geçirmiş hastalarda, hastaneden gelebilecek enfeksiyonların tesbitinde, bunun yanı sıra idrar yolu enfeksiyonlarında da etkili olabileceğini görüyoruz.MT: Bu uygulamaların (yumurtalık kanseri idrar testi de dahil) ne zaman kullanıma sunulacağını düşünüyorsunuz?Bu konuda çalışmalarımız devam ediyor. Türkiye'de Koek Bioteknoloji bu testlerin geliştirilmesi için çalışmalarda bulunuyor.MT: Sizce gelecekte nano teknoloji ile ilgili neler bekliyor bizleri?Biyoteknoloji ve bunun nano-boyutta uygulamaları çok geniş ve çok yeni bir alan. İleride biyoloji biliminin bizim anladığımız kısmının genişlemesinde ve daha kesin ve daha net temel kurallara oturmasında bu tarz yeni teknolojilerin rolü büyük olacak.MT: Kendi labaratuvarınızda çalışıyorsunuz, ekibinizde Türk hekimler ya da Türk çalışanlar var mı?Türkiye'den çok sayıda lisans ve üstü seviyede öğrencim oldu. Sayıları 100'e yaklaşmıştır. Doktorasının bir kısmını benimle yapan Türkiye'den derecesini alacak yaklaşık 5 öğrencim oldu. Ayrıca, Türkiye'den lisans eğitimini almış, şu anda doktora üstü çalışmalarını benim labaratuvarımda sürdüren 10'a yakın öğrencim var. Bunun yanı sıra Türkiye'den TUBITAK ya da Fullbright Türkiye desteğiyle labaratuvarımıza gelen profesörler de oldu. Beni en çok sevindiren ise Türkiye'de lisans eğitimleri esnasında labaratuvarıma yazları gelip araştırmamıza katkıda bulunan öğrencilerimin şu anda dünyanın her yerindeki değerli üniversitelerde doktora çalışmalarına devam etmesidir. En önemlisi ise doktora üstü çalışmalarını benimle sürdüren öğrencilerimin bazılarının, labaratuvarlarını kurarak araştırmalarına devam etmesi. Sizin aracılığınızla öğrencilerime araştırmama olan katkılarından dolayı teşekkür etmek isterim. Başarılarıyla bizi gururlandırıyorlar. Onların başarıları ülkemizin başarısıdır, gelecekte bizi en iyi şekilde temsil edeceklerine hiç şüphem yok.MT: Türkiye'de ortak çalıştığınız kurumlar var mı? Varsa ortak hangi projelerde çalışıyorsunuz?Türkiye'de bir çok üniversite ile beraber çalıştığımız hocalarımız oldu. En son yaptığımız çalışmalar ise Dr. Selçuk Kılınç ile beraber ince bağırsak transplantasyonundaki kök hücre çalışmalarıydı. Biz daha çok bu hocamızın yaptığı bu çalışmaların sonuçlarının incelenmesi konusunda fikir alışverişinde bulunduk. Bu konuda özellikle sayın milletvekilimiz Prof. Dr. Cevdet Erdol hocamızın desteklerini de burada belirtmek isterim. Türkiye'de bir kök hücre merkezi kurulmamış olsaydı, bu çalışmalar mümkün olmayacaktı. Buradaki sonuçları da önümüzdeki yıl içerisinde bilimsel bir makale olarak paylaşacağız.MT: Şu anda labaratuvarınızda üzerinde çalıştığınız projelerden bahsedebilir misiniz?Labaratuvarımızda 30'a yakın araştırmacı çok farklı projelerde çalışıyor. Temel olarak üzerinde çalıştığımız konular hücreleri ve onların mikro-çevresini kontrol eden teknolojiler üretmek üzerine kurulu. Amacımız bu teknolojileri kullanarak daha hızlı, daha ucuz ve etkili sistemler geliştirerek, hastalıkları zamanında ve inceden yakalayıp, zamanında tedavilerine imkan sunmak.MT: 2012 EMBS başarı ödülü aldınız.Bu ödülden bahsedebilir misiniz. Hangi çalışmanızla bu ödüle layık bulundunuz?Tibbi içerikli mikro ve nano teknolojilerin gelişimine yaptığım bilimsel katkılardan dolayı verilmiş bir ödül. Bu pozitif değerlendirmelere nail olmuş olmak sevindirici. İnşallah devamı gelir ve yaptığımız işlerin insanlara hizmeti olur.MT: Bundan sonraki hedefleriniz neler?Hayatta hep kısa ve uzun vadeli hedeflerim oldu. Kısa vadede akademik çalışmalarıma devam etmek istiyorum. İnsan sağlığı için önemli problemlere mühendislik bakış açısını uygulayarak ucuz, basit çözümler getirmeye devam etmek istiyorum. Bunun için labaratuvarımızda her zaman yetenekli öğrencilere ihtiyacımız var. Türkiye'den labaratuvarımıza katılıp araştırmamıza katkıda bulunmak isteyenlere her zaman kapımız açık. Son zamanlarda gördüğüm bir gerçeklik de labaratuvarda üretilen teknolojilerin insanların kullanımına sunulması için iş yine bize düşüyor. Bunun için Türkiye'de Koek Bioteknoloji ile çalışmalara başladık. ABD'de de benzer şirketleşme çalışmalarına destek veriyoruz. Teknolojiler ürün haline gelmediği sürece insanların yararına ve hizmete dönüşmeleri mümkün olmuyor.Uzun vadede amacım ise yıllar boyunca kazandığım pozitif birikimlerimi Türkiye'de bilimin ve sanayinin gelişimine katkılar yapabilmek için kullanabilmek. Bunun yanı sıra ülkemizde bilim ve eğitimle ilgili politikalara ihtiyaç var. Özellikle ülkemizde herkese, özellikle genç kızlara, eşit eğitim fırsatları sağlayabilecek projelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu alandaki sosyal sorumluluk içeren projelere katkıda bulunabilmek isterim. Bu konularda katkıda bulunabileceğim imkanlar doğarsa ülkemde görev yapabilmek en büyük dileğim. Eğer bunu başarabilirsem kendimi birşeyler başarmış atfedeceğim.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/harvardda-gelistirdigi-yontemlerle-sagligin-genis-kitlelere-ulasmasini-sagliyor

Zoocoğrafik Bölgeler (Karasal)

Zoocoğrafik bölge, hayvan türlerinin bileşimi bakımından kendine özgü bir yapı gösteren ve yakın bölgelerden belirli bir coğrafik sınırla ayrılmış bir kıta ya da deniz alanıdır. Çeşitli şekillerde zoocoğrafik bölge sınıflandırması yapılmıştır. Bu ayırımın temelinde yatan farklılık, ayırım için gözönüne alınan hayvanların farklılığıdır. Çünkü topraksolucanlarının, salyangozların, böceklerin, kuşların ve memelilerin coğrafik yayılışları birbirlerinden farklıdır. Bundan dolayı, yeryüzünün bütün hayvan grupları için, tartışmasız geçerli olabilecek, bir zoocoğrafik bölge tanımlaması olanaksızdır. Şimdiye kadar yapılan ayrımlarda, özellikle kuş ve memelilerin yayılmaları esas alınmıştır. Bu konudaki ilk denemeyi RL SCHLATER (1825-1913) kuşlara göre yapmış ve dünyayı, Palearktik, Etiyopya, Hindistan, Avustralya, Nearktik ve Neotropik olmak üzere altı bölgeye ayırmıştır, A.R. WALLACEA (1823-1913) bu ayırımı benimseyerek, memeli hayvanlara uygulamıştır, WALLACEA (1868)'den sonra ilk üç bölge Arctogea (ya da Megagla) adı altında bir araya toplanmıştır. Bu kitapta izlenen gruplandırma, memeli hayvanların yayılmasını esas alan yöntemdir. Fauna bileşiminin farkına ve özgüllüğüne göre, bu ayırımda karalar, ana hatlarıyla 6 zoocoğrafik bölgeye ayrılır. Bunlar; Palearktik, Etiyopya, Oriental, Avustralya, Nearktik, Neotropik . Bazen, Palearktik ve Nearktik bölgeleri, Holarktik diye bir tek zoocoğrafik bölge olarak da ele alınmaktadır. Eski- ve Yenidünya faunalarının farklılığı, ekvatora doğru gittikçe artmaktadır. Örneğin kuzeyde Nearktik ile Palearktikte bazı memeli türleri, her iki tarafta birer alttür ile temsil edilmelerine karşın (rengeyiği = Ranfigertarandus, tavşan = Lepus timidus ve Alces alces), Nearktik'in orta kısmı ile güneyine inildikçe, birçok diğer cinsin kuzeyde ve güneyde farklı türler ile temsil edildikleri görülür. Örneğin sansarlar (Martes), gelincikler (Citellus), oburlar (Gulo), vaşaklar (Lynx), kurtlar (Canis), geyikler (Cervus), kunduzlar (Castor), atlar (Equus) ve bizonlar (Bison) buna tipik örneklerdir. Daha güneyde ise aynı familya farklı cinslerle ortaya çıkmaktadır. Örneğin, köstebeklerde (Talpa) ve çayırköpeklerinde (Cynomis) olduğu gibi. Arktogea'da, güneye doğru inildikçe, faunada meydana gelen farklılığın derecesi aşağıdaki şekilde şematik olarak gösterilmiştir. Holarktik'in güney sınırından sonra ise, bu farklılaşmanın derecesi bazı durumlarda familya düzeyine ulaşır. Örneğin Yenidünya maymunları (Plathyrrhina) ve Eskidünya maymunları (Catarrhina) (bunlar Tersiyerce, Avrupa ve Kuzey Amerika'da yayılım gösteren Omomyidae familyasından türemişlerdir). Bu familyanın üyelerinin bir kısmı güneye doğru göç ederek, Güney Amerika'da Plathyrrhina'nın atasını, diğer bir kolu da Afrika'ya yayılarak Catarrhina'nın atasını oluşturmuş ve en azından familya düzeyinde farklılaşmıştır. Deveantiloplarında (Güney Amerika'da yayılmış) ve develerde de (Asya ve Afrika'ya yayılmış) aynı durum gözlenir. Kıtaların karasal bağlantıları Mezozoyikte henüz kesilmediği için ata hayvan gruplarının kuzeyden güneye doğru yayılmalarında güçlükler ortaya çıkmamıştır. Bu saptama, örneğin memelilerde olduğu gibi, fauna farklılığını ve benzerliğini açıklamada büyük kolaylıklar sağlar. Bu farklılığa dayanarak yapılan zoocoğrafik ayırım ve içerdikleri türler aşağıdaki gibidir. Bitkilerin ve hayvanların dünya üzerindeki yayılışı göz önünde tutularak her bölgenin kendine özgü organizması olmak koşuluyla, dünya, altı bölgeye ayrılmıştır. Bu ayırımda memeliler ve kısmen kuşlar, ölçüt (kıstas) olmasına karşılık, diğer hayvan grupları ve bitkiler de göz önüne alınır. Her bölge birbirinden geniş mesafelerle ayrılmış farklı iklim kuşaklarını içinde taşıyan bir takım alt bölgelere ayrılabilir. Bunun yanında altı bölge, birbirinden jeolojik devirlerde büyük engebelerle (okyanus, çöl ve dağ) ayrılmıştır. Alt bölgeler arasında her zaman göç mümkün olabilmesine karşılık, bölgeler arasında göç seyrek olur.  

http://www.biyologlar.com/zoocografik-bolgeler-karasal

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Biyoteknolojinin Tarımda Kullanılması ( Avantajları ve dezavantajları )

Biyoteknoloji özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalardır. Geleneksel veya modern olmak üzere 2' ye ayrılır. Geleneksel biyoteknoloji; şarap yada peynir yapımındaki maya kullanımı, bazı deterjanlarda enzim kullanımı ve bazı antibiyotiklerin üretimi gibi canlı organizmaların yapılarının değiştirilmeden kullanıldığı teknolojilerdir Modern biyoteknoloji ise rekombinant DNA, nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enfeksiyonu, farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme, çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan invitro nükleikasit tekniklerinin tamamı olarak adlandırılır. Modern biyoteknoloji 1970' li yıllardan başlayarak klasik ıslah yöntemleriyle, doğal üreme-çoğalma süreçleriyle elde edilemeyen değişikliklerin yapılmasını sağlamıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak elde edilen organizmalara genetik yapısı değiştirilmiş organzimalar, gen transferiyle belirli özellikleri değiştirmiş bitki, hayvan yada mikroorganizmalara transgenik denir. Modern biyoteknoloji tıpta gen tedavilerinden, tarımda daha dayanıklı ve verimli ürünlerce, tekstil ve kozmetik sanayine kadar çok geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Modern biyoteknoloji özellikle bitkisel çalışmalarda rutin olarak kullanılabilir hale gelmiş hatta modern biyoteknolojinin son aşaması olan doğrudan gen transferi tekniğide kullanılmaya başlanmıştır. Gen transferi çalışmalarının basamakları sırasıyla, istenen genlerin bulunması, karakterize edilmesi, izolasyonu ve hedef organizmaya aktarılmasıdır. Yakın zamana kadar gen aktarımında kullanılan en önemli vektörler konakçı hücreye girme yolunu kendisi bulan genetik yapısı değiştirilmiş bakteri ve virüslerdi. Bunların herbiri bazı avantaj ve dezavantajlara sahip. Çünkü virüsler her zaman eklenmiş genin yanında kendi genlerinde bir kısmını etkili hale getirler ve bu durum konak hücrede istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu yüzden bazı metotlar geliştirilmiştir. Bu metotlardan bazıları ağır metal tuzları kullanarak mikro enjeksiyon, organizmada belli bir hücre tipi tarafından alınacak şekilde yapılmış ince yağ kapsüllerinde taşınma, gun bombardment; bu teknikte ilgili genlerin üzerleri altın partikülleriyle kaplanır. Sonra bu yüklenmiş genler "gene-gun" denilen bir aletle bitki hücresine gönderilir. Burda önemli olan kriter, seçilen hücrenin veya dokunun transformasyona veya sonra tüm bitkide rejenerasyona neden olmalıdır. Diğer bir gen transfer tekniğinde gelişmiş bir bakteri olan Agrobacterium tumafaciens kullanılır. Bu bakterinin doğal bir özelliği tümörlü bazı bitkilere plosmid nakletmesidir (T-DNA). Virulant bakterinin bitki genomuyla birleşmesiyle transformasyon sonuçlanır. Bitki genomunda tümöre neden olan genlerle plosmidler yer değiştirir. Modern biyoteknoloji en geniş kullanım alanını tarımda bulmuştur. Bitkilerde bu metodlardan en çok bakteriler, virüsler ve gunbombardment kullanılır. Tarımsal biyoteknolojide başşlıca 2 amaçtan birincisi daha yüksek kalitede, daha sağlıklı ve besleyici değeri yüksek gıdalar üreterek özellikle tedavide kullanılacak gıdaların üretimiyle ilaç masraflarını minimuma indirmektir. Diğer amaç ise ülkelerin artan nüfusu için satın alabilecekleri temel gıdaların üretimi artırmaktır. (8) TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ UYGULAMALARI ve AMAÇLARI Ticari olarak en çok üretimi yapılan Bacillus thuringiensisden gen aktarılan transgenik, zararlılara dayanıkılı bitkiler; sap ve koçan kurduna dayanıklı mısır, yeşil ve pembe kurda dayanıklı pamuk, patates böceğine dayanıklı patates olup ayçiçeği, buğday ve domateste de bu tarz çalışmalar sürmektedir. Herbisitlere dayanıklılık kazandırılan ve ticari üretime sokulan soya, pamuk, mısır ve çeltiği yanı sıra buğday ve şeker pancarında da yakın gelecekte benzer özellikle kazandırılacaktır. Hastalık ve zararlılara dayanıklılığın aktarılmasıyla hem ilaçlama maliyetleri azaltılır hemde bitki strese girmeyeceği için verimde bir artış sağlanır. Herbisitlere dayanıklılığın kazandırılmasıyla tüm yabancı otlar ölürken bitki canlı kalır. Böylece masraflar düşerken verimde de bir artış sağlanır. Tarımsal biyoteknolojinin uygulamalarıyla yüksek oleik asit düşük linolenik asit içerikli soya, ayçiçeği, yer fıstığı çeşitleriyle, sabun ve detrjan yapımı için daha ucuz ham madde sağlayan kolza çeşidi üretime kazandırılmıştır. Sebze ve meyvelerde etilen sentezinin bloke edilmesiyle olgunlaşmanın geciktirilmesi dolayısıyla raf ömrünün uzatılması domateste başarılmıştır. Çilek, kiraz, muz ve ananasta bu tarz çalışmalar sürmektedir. Kaliteye yönelik bir diğer uygulamada ise aromanın arttırılması için kuru madde içeriği yüksek domates elde edilmiştir. Besin değeri yüksek gıda üretimi amacıyla yapılan biyoteknolojik çalışmalarda ise A vitamini ve demir içeriği yüksek çeltik çeşidi, protein içeriği yüksek tatlı patates, antioksidont içeriği yüksek sebze ve meyveler elde edilecektir. Ayrıca yakın gelecekte bitkilerde immunoglobulinlerin üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik olarak parçalanabilir sentetik plastik üretimi mısır ve kolzoda çalışılmaktadır. Bioreaktör bitkilerin üretimide bu alandaki son gelişmelerden birisini oluşturmaktadır. Diğer taraftan transgenik ürünler kendi türlerine ait olmayan genleri de taşıdıkları için bazı risklerde söz konusudur. Transgenik ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapıdır. Uygulanan biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretliyici olarak antibiyotik, herbisit, dayanıklılık genleri kullanılır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde istenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması ihtimalini ortaya çıkarır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan yada hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali insan ve hayvan sağlığı açısından önemli risklerdendir. Bitkilere aktarılan yeni özellikler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evoluasyonlarında sapmalara sebep olabilir. Eğer yabani otlara dayanıklılık geni, transgenik bitkinin yabani türlerine geçerse, bu türlerle yapılacak mücadelenin zorluğu açıktır. Ayrıca herbisitlere dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği bir alanda bir yıl sonra kendi gelen bitkiler, o yıl ki diğer bir ürün için yabancı olacak ve herbisitlerle mücadeleleride güç olacaktır. Aktarılan yeni özelliklerden veya kullanılan teknolojide taşıyıcı olan veya değiştirilerek çevreye bırakılan mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına etkiside tereddüt yaratır. Eğer geliştirilen mikroorganizmalar çevreye hakim olursa doğal ortam bozulur. Çevreye ve biyo çeşitliliğe olabilecek bir diğer etkide tek yönlü kimyasal kullanılmasından dolayı tek yönlü evoluasyonun teşvik edilmesidir. Böylece ortamda tek yönlü bir flora meydana gelecek ve yine çevrede bir dengesizlik meydana gelecektir. Ekonomik olarakta transgenik tohumlar normal tohumlardan daha pahallıdır ve bu ürünler çoğunlukla tozlaşan hibrit türlerdir. Yani her yıl tohum yenilemesi gerekir. Yüksek fiyat nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyen küçük çiftler bu durumdan zarar görecektir. Diğer bir husuta transgenik ürünlerin tüketiciler tarafından tercihi ve kabul edilmesidir. Yani tüketicinin ne yediğini bilmesi ve ona göre tercihi yapabilmesi için bu ürünlerin etiketlendirilmeleri gerekir.(8) Sonuç olarak transgenik ürünlerin avantaj ve dezavantajları arasında bir oran kurmalı ve gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı araştırılmalı ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı göz önüne alınarak, 21. yüzyılda 6 milyarın üzerine çıkacak dünya nüfusunun beslenmesi için tarımsal biyoteknoloji yegane çözüm olarak görülmektedir. Ancak bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri, olabilecek risklerin minimuma indirilmesi ve bunun için gerekli önlemler alınması gerekir. REFERANSLAR: 1. Prof. Dr. F.V. Sukon Biyomühendisliğe Giriş Ders Notları 2. Doç. V. Eser, S. İbiş, N.Sönmez 4. Tüketici Konseyi Toplantısı Tarım Bakanlığı Araştırması 3. T.M. Klein, R. Arentzen, P. A. Lewis and S. Fitzpatrick-McElligott, Transformation of microbes, plants and animals by particle bombardment.Bio/Technoloy 10 ( 1992 ), pp. 286–291. Abstract-EMBASE Abstract-MEDLİNE Abstract-BIOTECHNOBASE 4. M. D. Chilton, M. H. Drummond, D. J. Merlo, D. Sciaky, A. L. Montoya, M. P. Gordon and E. W. Nester, Stable incorporation of plasmid DNA into higher plant cells: the molecular basis of crown gall tumorigenesis. Cell 11 ( 1977 ), pp. 263–271. Abstract-MEDLİNE Abstract-EMBASE 5. P.Zambryski, H. Joss, C. Gentello, J. Leemans, M. Van Montagu and J. Schell, Ti plasmid vector for the introduction of DNA into plant cells without alterationof their normal regeneration capacity. EMBO J. 2 (1983 ), pp. 2146–2150 6. Bevan, Agrobacterium vectors for plant transformation. Nucl.Acids Res. 12 ( 1984 ), pp. 8711–8721. 7. J. Schell, Transgenic plants as tooks to study the molecular organization of plant genes. Science 237 ( 1987 ), pp. 1176–1183 8. Dr. S. Kefi Tarımsal Araştırmalar Hazırlayan: Berna OLTULU   Danışman: Sacide PEHLİVAN

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-tarimda-kullanilmasi-avantajlari-ve-dezavantajlari-

Ortak atadan türeyiş

Geçiş fosilleri ve geçişi kanıtlayan diğer göstergeler Ortak atadan türeme düşüncesi ilk olarak sıralı bir biçimde tabakalaşmış kayalarda bulunana fosillerdeki sistematik değişikliklerin gözlenmesiyle oluştu. Bugün bu gibi tabakaların bazılarının birkaç kilometre kalınlıkta olabildiği ve 2.7 milyar yıllık bir birikime karşılık geldiğini biliyoruz. Zaman içinde geriye doğru gidildikçe fosiller günümüzdeki türlere daha az benziyor ve pek çok farklı tür tek bir türe indirgenebiliyordu. Ancak Darwin zamanında paleontoloji bilimi daha emekleme dönemindeydi ve tabakalaşmış kayaların çoğu ya hiç çalışılmamış, ya da yetersiz çalışılmıştı. Bu yüzden geçiş türü fosilleri eksikti ve bu Darwin’in endişelendiriyordu. Yaratılışçılar daha o zamandan beri evrim teorisindeki bu noktayı yakalayıp , teoriyi buradan vurmaya çalıştılar. Gerçekte bugün fosil belgelerinde aradaki boşlukların çoğu doldurulmuşsa da yine de boşluklar vardır. Gözlenen yaşam biçimlerinin ortaya çıkış sırası ve prokaryotlar (çekirdeksiz hücreler) dışında hepsinin aynı tür hücrelerden oluşmuş olması, bütün ana yaşam biçimi sınıflarının ilk ökaryotik (çekirdekli hücreler) hücreler düzeyinde aynı atayı paylaştıklarını göstermektedir. Ayrıca balıklarla amfibiler, amfibilerle sürüngenler, sürüngenlerle memeliler arasındaki geçişleri belgeleyen çok sayıda fosil bulunmuştur. Yaratılışçıların bahsettiği gibi bir tufan olayına ait hiçbir ize rastlanmamıştır. Ancak zaman zaman olağandışı çok yağışın olduğu dönemlerin olduğuna kuşku yoktur ama bütün dünya üzerinde dağları bile aşan bir su baskınını destekleyen tek bir bilimsel kanıt yoktur. Tüm canlıların geçmişi hakkında her basamaktaki canlının fosiline rastlamak mümkün değildir. Hiçbir fosile rastlanmayabilirdi de. Fosil elde etmenin ne kadar zor, şans eseri olabilecek bir olay olduğunu anlamak için fosillerle ilgili kısma bakınız.Ama eldeki fosillerden edinilen kanıtlar, bilmeceyi birleştirmek için önemli ipuçları sağlamaktadırlar. Şimdi bu geçiş fosillerine biraz değinelim, hani şu yaratılışçıların hiç bulamadığımız söyledikleri geçiş fosilleri. Eustropnepteron isimli balık, Labyrşndthodont adlı bir amfibiana evrimleşmiştir. Amfiabianlardan sürüngenlere evrimleşen canlılar bugün bile mevcuttur. Seymouria bu geçişe bir örnek teşkil eder. Ve her iki sınıfa ait özellikler taşır. Sürüngenlerden kuşlara evrimleşen canlılardan birkaçı ise Archaeptoryx, confuciusornis, Sinornis, Eoaluavis v.b. dir. Bunlardan Archaeptoryx , dincilerin en çok saldırıda bulunduğu bir türdür ve ona kesinlikle bir kuş gözüyle bakarlar. Ancak onun yarı kuş-yarı sürüngen olduğu kesinlikle ispatlanmıştır. Sadece bu canlı üzerine yazılmış bir makale Bilim Ve Ütopya dergisinin Kasım 98 sayısında mevcuttur. Sürüngenlerden memelilere geçişin bir örneği olan Monotreme’lerden Echidna yumurta ile üreyen bir memelidir, ancak memelilerden bir farkı REM uykusunun olmamasıdır. Yine aynı şekilde Cynognatus hem memeli hem sürüngen özelliklerini taşıyan kurt büyüklüğünde bir canlıdır. Burada yazmaya gerek duymadığım daha bir sürü geçiş fosili bulunmaktadır. Embriyolojik kanıtlar Embriyoloji, ortak ata düşüncesine başka bir koldan destek sağlayan bir bilim dalıdır. Bir midye türü ile karides, istakoz gibi deniz kabuklularınnın pek bir benzer tarafı yoktur. Ancak embriyolojik açıdan incelendiğinde bu midyenin gelişimi sırasında bir larva döneminden geçtiği ve bu sırada bu deniz kabuklularından hiçbir farkı olmadığı anlaşılmıştır. Bu da ikinsin ortak atadan geldiğini gösterir. Benzer biçime insan ve diğer memeli embriyonları gelişmeleri sırasında hiçbir yanılgıya olanak bırakmayacak şekilde balıklarda bulunan solungaç oyukları taşıyan ancak bunların kullanılmadığı bir durumdan geçerler ki bu da insanların ve diğer memelilerin solungaçlar yardımıyla solunum yapan uzak ataları paylaştıklarını gösterir. Hatta Bilim Ve Ütopya dergisinin Ekim 98 sayısının 27. sayfasına bakacak olursanız çeşitli hayvanların erken embriyon dönemlerinde birbirlerine ne kadar benzediklerini görürüsünüz. Bu da hepsinin ortak geçmişi yani ortak atayı paylaştıklarını gösterir. Moleküler biyoloji kanıtları Her şeyden önce kalıtımın kimyasal temelinin evrenselliği; yani tüm canlılar için aynı kalıtsal mekanizmanın geçerli olması ortak atadan türeyişin karşı konulmaz derece güçlü bir kanıtıdır. Bakteriler, bitikler, ve insanlar da dahil olmak üzere bütün hayvanlarda kalıtsal bilgi DNA içinde kodlanmıştır. Hücre çekirdeğinde bulunana DNA’da depolanmış bilgiyle protein sentezlenmesini mümkün kılan genetik şifre bütün canlılarda küçük farklılıklar dışında aynıdır. Ayrıca bugün bütün canlılarda protein sentezinde 20 çeşit aa’nın kullanıldığı bilinmektedir. Ancak moleküler biyolojide elde edilen kanıtlar daha da ileri gider. DNA’yı oluşturan nükleotidlerin ve proteinlerdeki aa’ların dizilişindeki benzerlik derecesi artık sayısallaştırılabiliyor. Mesela insanla şempanzenin bir protein çeşidini oluşturan aa’ların 104’ü de aynıdır. Başka bir tür maymunda ise 1 aa fark eder. Atta bu fark 11, bir balık türünde ise 23tür. Görüldüğü gibi aa farkı arttıkça canlının bize benzerliği de azalmaktadır.

http://www.biyologlar.com/ortak-atadan-tureyis

Biyolojik Silah Nedir ve Nasıl Uygulanır ?

Biyolojik Silah Nedir ve Nasıl Uygulanır ?

Üzerinde sıklıkla durulan biyolojik silahlar, herhangi bir saldırıda kullanıldıklarında benzeri nadir görülen insan yapımı bir salgına neden olmaktadırlar;

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-nedir-ve-nasil-uygulanir-

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroplardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroplar daha kolay hastalığa neden olabilir. Kanında HIV virüsü bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV enfeksiyonlu" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV, veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler. AIDS AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi hastalığın irsi olmadığını anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir. Bir HIV taşıyıcısı hastaymış gibi görünmeyebilir veya taşıyıcı kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV virüsü taşıdığını bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV taşıyıcılarında semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV virüsünün kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır. Virüsün yapısı Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur. HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. Bunlar: gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar. gp41: HIV'in yaşamasını sağlar. gp120: HIV'in DNA'ya girmesini sağlar. LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler. Kronoloji İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı. Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmis Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizligi ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü. Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis carinii pnömonisi ile öldü. 1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi. 1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi. 1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi. 1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu. 1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi. Bulaşma yolları ve önlemler HIV virüsü bulaşabilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV virüsü cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşır. Cinsel ilişki HIV vücuda HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvıları transferi yoluyla bulaşır. Bu durum; vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebildiği transferi ile de bulaşıcılık olacağı anlamına gelir (parenteral yol). Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV virüsünden koruma sağlayamaz. HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV virüsünün bulaşma ihtimalini daha yükseltir. HIV virüsünün iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekden kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrikada 2 nci tip Avrupa ve Amerika'da ise 1 nci tip daha sık görülür. Damardan uyuşturucu madde kullanımı HIV virüsü taşıyan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir... Organ, kan ve kan ürünleri nakli Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV virüsü bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir. HIV testleri HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir. Pencere dönemi Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır. CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha bile kısa surede pozitif sonuc vermektedir." Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir. Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor. Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.” AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında calışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor. San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir." Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor. Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor. Amerikan Kamu Sağlığı Kurumu'nun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor. BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor. Tedavi HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır. Ancak, şu anda Türkiye'de saptanmış Aids hasta sayısının az olması da önemli faktör olmalı ki; Bağkur, SSK, Emekli sandığı, Yeşil Kart gibi Sigortalar aylık masrafın 1000-1500 USD olduğu ilaç maliyetlerini karşılamaktadır. Aids şüphesi olanlar derhal ELISA testi yapmalıdırlar ki uzun süreli hayat sürme imkânını yakalayabilsinler, her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanının faydası çok büyüktür. HIV virüsünü kapmak her şeyin sonu değildir, isteyen hastalar Aids Savaş Derneğinden psikolojik destek de alabilirler. Korunma Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi: Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir. Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez. Deri HIV'den nasıl arındırılır? Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir. Ortaya Çıkışı AIDS hastalığının Afrika’da maymunlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. Bu virüsün orta Afrika’da şempanze avlayan insanlara bu esnada aldıkları yaralar vasıtasıyla veya sonrasında şempanze etiyle temas ettiklerinde geçmiş olabileceği iddia edilmekte.

http://www.biyologlar.com/hiv-virusu-human-immunodeficiency-virus-

Mikroorganizmalar

Mikroorganizmalar, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük ve tek hücreli canlılardır. Bakteriler, mayalar, küfler, algler ve protozoa temel mikroorganizmalardır. Şapkalı mantarlar, yosunlar, likenler de aslında mikroorganizmalardır, ancak bunlarda farklılaşmış hücreler ve/veya birleşmiş hücreler olduğu için normal bitkilere benzer görünümdedirler. Tek bir hücreden milyonlarcası çoğalarak koloni denilen ve çıplak gözle görülebilen yapılar oluşur. Ekmeğin, yoğurdun üzerindeki küfler, reçelin üzerindeki mayalar, sirkenin üzerinde toplanan sirke anası, vücutta çıkan iltihaplı sivilceler ve çıbanlar aslında koloni denilen yapılardır. Dünyada 500.000 - 6.000.000 arasında farklı türde mikroorganizma olduğu sanılmaktadır. Bugüne kadar bunların %5 'inden daha azı olduğu kabul edilen 3500 bakteri, 90.000 fungi (maya, küf, şapkalı mantar), 100.000 protist (alg ve protozoa) tanımlanabilmiştir. Mikroorganizmaların Yarar ve Zararları Mikroorganizmaların pek çok yararı vardır. 1-.Doğadaki organik maddeleri bozarak doğaya kazandırır. 2- Çeşitli gıdalar mikroorganizmalar ile elde edilir (yoğurt, kefir, kımız gibi süt ürünleri, tüm alkollü içecekler, sirke, boza, uzak doğu kökenli soy sos gibi çeşitli ürünler, ekmeğin mayalanması, tek hücre proteini). 3- Çeşitli endüstriyel ürünler mikroorganizmalar ile elde edilir (alkol, aseton, butanol vs). 4- Biyolojik atık su arıtımında mikroorganizmalar kullanılır, buradan çıkan çamur değerli bir organik kütledir. 5- Biyogaz reaktörlerinde mikroorganizmalardan yararlanılır. 6- Maden yatakları mikroorganizmalar ile ıslah edilir. 7- Biyolojik gübre, biyoinsektisid üretiminde mikroorganizmalar kullanılır. 8- Doğadaki C, N, P, S gibi çevrimlerde mikroorganizmalar önemlidir. 9- Genetik pek çok çalışmada mikroorganizmalardan yararlanılır. 10-Bağırsaklarda bulunan bazı mikroorganizmalar K vitamini sentezinde faydalıdır. 11-Vücudumuzun normal florasında bulunan m.o.lar zararlı m.o.ların vücudumuza yerleşmesini engellemeye çalışır. 12-Toprakta verimliliği artırır........vs….. Mikroorganizmaların zararlarıda vardır. 1- Mikroorganizmalar insanları, bitkileri ve hayvanları hastalandırırlar ve öldürürler. 2- İnsan ve hayvanlarda çeşitli zehirlenmelere neden olurlar. 3- Gıdaları bozarak kullanılamayacak hale getirirler. 4- Ekonomik zarar ve kayıplara neden olurlar. 5- Ürün kalitesini ve verimini düşürür. 6- İşgücü kayıplarına sebep olurlar……vs Mikroorganizmaları yararlı ve zararlı olarak sınıflandırmak mümkün değildir. İnsanların denetim altında olmak üzere yararlı olan bir mikroorganizma başka bir yerde zararlı olabilir. Örneğin sirke yapımında kullanılan bakteri şarap fabrikasına bulaşırsa işletmenin tüm şarabı sirke haline gelir ve büyük ekonomik kayıp yapar. Genetik çalışmalarda kullanılan mikroorganizmalardan bazıları hastalık yapma (patojen) özelliği taşırlar. Küflü peynir yapımında kullanılan küfler beyaz peynire bulaşırsa hiç bir sağlık sorunu olmaz ancak beyaz peynir küflenmiş görünümde olacağı için tüketici tarafından alınmaz, ayrıca yasal olarak bu peynirin satılması da mümkün değildir. Mikroorganizmaların Büyüklükleri Mikroorganizmalar, gözle görülemeyecek kadar küçük olmaları nedeniyle, ancak mikroskoplar altında görülebilir ve ölçülebilirler. Bakterilerin boyutları, üreme durumuna, besiyerinin bileşimine ve çevresel koşullara göre değişebilir. Hatta, saf kültürlerde bile değişik boyutlara sahip mikroplara rastlanabilmektedir. Ancak, üreme fazındaki kültürlerde, bakteriler, boyutları bakımından bir örneklilik (homojenite) gösterirler. Kültürler durma ve ölme dönemine girerse, normalinden çok daha büyük formlara rastlamak olasıdır. Bu nedenle doğruya yakın bilgiler, kültürler üreme fazında iken, yapılan ölçümlerden elde edilebilir. Mikroplarda, boyamak için, yapılan bazı işlemlerden dolayı olabilecek büzülmeler dikkate alınmazsa, boyalı preparatlar ölçümler için tercih edilirler. Gerektiğinde natif preparatlardan da yararlanılabilir. Mikroorganizmaların (bakteri, virus, mantar, protozoa, vs.) büyüklüklerini belirlemede internasyonal metrik sisteme ait ölçü birimlerinden yararlanılır.Ökaryotik organizmalar ve bakteriler mikrometre (µm =10-6 m), viruslar nanometre (nm =10-9 m), atom ve moleküller de Angstrom (A°, 10-10 m) olarak ölçülmektedirler.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalar

Dünya 4 derece ısınsa yaşam nereye gider

Dünyamızın 4 derece ısınması durumunda – ki içinde bulunduğumuz yüzyılda çok büyük bir olasılık- insan türü hayatta kalmak için çok büyük bir savaş verecek. Su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk nedeniyle dünyanın büyük bir kısmı yaşanamaz hale gelirken, Kanada, Sibirya, Grönland ve Antarktika`nın batı kıyıları gibi çok az bölge, insan türünün yaşamını sürdürebilmesine izin verecek. En fazla bir milyon kişinin barınabileceği bu dünyada, enerji ve gıda üretimi de zor koşullarda sürdürülecek. Böyle karamsar bir senaryonun yaşanmaması için tek umut, var olan ulusal sınırların ortadan kalkması ve yepyeni bir dünya düzeninin kurulması. Timsahlar, İngiltere sahillerinde kol gezerken, Saygon, New Orleans, Venedik ve Mumbai gibi kentler sular altında kalacak. İnsan türünün %90`ı yok olacak. Bu bir film senaryosu değil; içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın dört derece ısınması durumunda ortaya böyle bir tablonun çıkması çok büyük bir olasılık. Açıkça kimse böyle bir geleceğe sahip olmak istemese de, bugünkü göstergeler daha farklı bir geleceğin mümkün olmadığını gösteriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma girişimlerinin sonuçsuz kalması veya gezegenin iklim geribesleme mekanizmalarının ısınmayı hızlandırma olasılıkları, bilim insanları ve ekonomistlerin yalnızca bu dünyanın geleceğinden değil, giderek artan insan popülasyonunun sürdürülebilirliğinden de kaygı duymalarına yol açıyor. Bugünkü insan sayısının hayatta kalabilmesi için dünyada köklü bir düzen değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bu arada iyi haber, insan türünün yok olma olasılığının çok düşük olması. İnsan türünün, sayıları birkaç yüz bine düşse bile yeryüzünden silinmesi çok zor. Fakat yaklaşık 7 milyarı bulan bugünkü nüfusu devam ettirmek gerçekten çok ciddi bir planlama yapılması gerekiyor. `DÖRT DERECELİK ISINMA NEDİR Kİ` DEMEYİN! Dört derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok fazla değilmiş gibi görünüyor. Bu, gece-gündüz sıcaklık farkından bile az. Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini düşünebilirsiniz. Böylece kuzeyin soğuk ve karanlık kentlerinden Akdeniz`in sıcak ve güneşli sahillerine taşınmaya gerek kalmaz. Ancak tüm gezegenin ortalama 4 santigrat derece ısınması, çok farklıdır ve bu farklılık insanoğlunun felaketine yol açabilir. Bu ısınma 18.yüzyıldan başlayan insan faaliyetlerinin bedelidir. `Yeni Jeolojik Çağ` olarak tanımlanan bu döneme bazı bilim insanları (Başta Almanya, Mainz`deki Max Planck Enstitüsü`nden Nobel ödüllü atmosfer kimyası uzmanı Paul Crutzen) `Antroposen` adını veriyor. Sıcaklıkta dört derecelik artışın meydana gelmesi de çok zor değildir. 2007 yılında İklim Değişikliği Üzerine Hükümetlerarası Panel`in (IPCC- Intergovernmental Panel on Climate Change) yayımladığı bir rapor, içinde bulunduğumuz yüzyılda 2 ile 6.4 derecelik bir ısınmayı öngörüyor. IPCC`nin eski başkanı Bob Watson`a göre dünya dört derecelik ısınma olasılığına karşı önlemleri şimdiden almalı. ISINMA KAÇINILMAZ Daha sıcak bir dünya ile nasıl başa çıkacağız? Bu konuda en önemli faktör, bu aşamaya gelmeye ne kadar süremizin kaldığı ile ilgilidir. Dört derecelik artışın ne zaman başlayacağı ise atmosfere ne kadar sera gazı pompaladığımıza değil, dünyanın ikliminin bu gazlara ne kadar duyarlı olduğuna bağlıdır. Ayrıca bu, iklim geribesleme mekanizmasının ısınmayı hızlandırdığı `geri dönüşü olmayan noktaya` erişip erişmediğimiz ile de ilgilidir. Modeller dünyanın dört derecede `pişmesi`nin 2100 yılında gerçekleşeceğini gösterse de bazı bilim adamları bu noktaya 2050 yılında erişebileceğimizi öngörüyor. Bu aşamaya geldiğimizde bilim insanları Dünya`da yaşamın kâbusa dönüşmesinden korkuyor. İngiltere`deki Exeter Üniversitesi`nden iklim sistemlerinin dinamiği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Peter Cox, görüşlerini şöyle dile getiriyor: `İklim bilimciler başlıca iki gruba ayrılır: Biri, sera gazı emisyonunu vakit geçirmeden kesmemiz ve yüksek küresel sıcaklıkları aklımızdan çıkartmamız gerektiğini söyleyen ihtiyatlı bilim insanları. Diğeri ise, ne yaparsak yapalım felaketin kaçınılmaz olduğuna inanan ve her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçmamız gerektiğini söyleyen karamsarlar. Ben orta noktadayım. Değişiklikler kaçınılmaz ve bizler adımlarımızı bu değişikliklere göre atmalıyız.` SICAK BİR GELECEK NELERE GEBE? Şu anda hayatta olan insanların bu felaketi yaşayabileceği olasılığını aklımızdan çıkartmadan, mümkün olan en az kayıp ile hayatta nasıl kalabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Böyle bir gelecek bize nelere mal olacak? Dünya buna benzer bir sıcaklık artışını son olarak 55 milyon yıl önce Paleosen-Eosen Termal Maksimum olayında yaşamıştı. O dönemde suçlunun `klatrat`lar (iki kimyasal cismin kristalsel birleşmesi; bu birleşmede cisimlerden birinin molekülleri, diğer cismin moleküllerinin oluşturduğu kristal örgüdeki atom boşluklarına yerleşir-kimyasal olarak kafeslenmiş ve donmuş metanın bulunduğu geniş topraklar) olduğu düşünülüyor. Metanın derin deniz dibinden serbest kalıp, atmosfere püskürerek 5 gigaton karbon oluşturduğu tahmin ediliyor. Zaten sıcak olan gezegen 5 veya 6 derece ısınınca, buzlardan arınmış olan kutup bölgelerinde tropik ormanlar yetişmiş ve okyanus suları o kadar asidik hale gelmiş ki deniz canlıları kütlesel olarak ortadan kalkmış. Deniz seviyesi bugüne göre 100 metre yükselmiş ve güney Afrika`dan Avrupa`ya kadar olan bölge tümüyle çölleşmiş. Deniz seviyesinin yükselmesi kıyılarda suların iki metre yükselmesine yol açabilir. Öyle ki eğer Grönland buzul tabakası ve Antarktika`nın bir kısmı erirse bu yükselme daha da fazla olabilir. New York`ta NASA`nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü`nden iklim bilimcisi James Hansen, su seviyesindeki yükselme konusunda şunları söylüyor: `Batı Antarktika`daki buzul tabakalarının bu yüzyıldaki ısınma karşısında direneceğini hiç sanmıyorum. Bu da deniz seviyesindeki yükselmenin en az 1 veya 2 metre arasında olacağı anlamına geliyor. CO2 yoğunluğunun 550 ppm (parts per million) seviyesine (bugün yoğunluk 385 ppm seviyesinde) yükselmesi ise kıyamete yol açacak. Bu da deniz seviyesinin 80 m veya daha fazla yükselmesi demek oluyor.` HANGİ BÖLGELER ETKİLENECEK? Dünya yüzeyinin yarısı 30 ve -30 derece enlemleri arasında tropik bölgelerde yer alıyor ve burası özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeler. Örneğin Hindistan, Bangladeş ve Pakistan daha şiddetli muson yağmurlarına maruz kalacak. Bu da bu bölgelerin şimdi olduğundan daha yıkıcı su baskınlarına hedef olacağı anlamına geliyor. Yine de toprak daha da sıcak olacağı için bu su daha çabuk buharlaşacak. Sonuçta Asya büyük bir kuraklığa teslim olacak. Bangladeş`in topraklarının üçte birini kaybedeceği düşünülüyor. Afrika musonlarının, daha az bilinmesine karşın, daha da yoğun olması bekleniyor. Bu da Sahel Bölgesi`nin –Sahra Çölü`nün güneyinde kıtayı bir ucundan diğerine bölen kuşak- yeşillenmesine yol açabilir. Ancak diğer modellere göre Afrika`daki kuraklık daha da kötüleşecek. İçme suyu sıkıntısı dünyanın her yerinde hissedilecek. Çin`de, güney-batı ABD`de, Orta Amerika`da, Güney Amerika`nın büyük bir kısmında ve Avustralya`da daha sıcak havalar, toprağın nemini buharlaştıracak ve kuraklık başlayacak. Dünya`da bugün var olan çöller daha da genişleyecek. Öyle ki Sahra çölü Orta Avrupa`ya kadar ilerleyecek. Buzulların erimesi, Tuna`dan Ren`e, Avrupa nehirlerinin kurumasına neden olacak. Benzer etkiler Peru`daki And Dağları, Himalayalar, Karakurum Dağları`nda da hissedilecek. Dolayısıyla Afganistan, Pakistan, Çin, Butan, Hindistan ve Vietnam susuz kalacak. KARAMSAR BAKIŞ `Yeterli su garantisine yalnızca yüksek enlemlere çıktıkça sahip olabileceğiz` diye konuşan NASA`da görevli James Lovelock, `Bu bölgede her şey çıldırmış gibi gelişecek. İşte yaşam yalnızca burada barınacak. Dünya`nın geriye kalanı birkaç vahanın bulunduğu koskoca bir çöl olacak` diyor. `Gaia Kuramı`nın kurucusu olan Lovelock, bu kuramıyla Dünya`yı kendi varlığını koruyabilen ve düzene sokan bir organizma olarak değerlendiriyor. Bu durumda gezegenin yalnızca bir kısmında insanlar yaşayabilecekse bu kadar geniş bir popülasyon nereye sıkışacak? Lovelock gibi bilim insanları bu konuda çok da iyimser değiller: `İnsanlar çok güç bir durumda ve önlerindeki bu zorlu evreyi aşabilecek kadar da akıllı olduklarını sanmıyorum. Tür olarak varlıklarını sürdürecekler ama çok fire verecekler` diye konuşan Lovelock, `Bu yüzyılın sonunda sağ kalan insanların sayısı bir milyarı geçmeyebilir` diyor. İYİMSER BAKIŞ Almanya`daki Potsdam İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü`nden John Schellnhuber gelecekle ilgili daha iyimser görüşlere sahip. Dört derecelik bir ısınmanın çok büyük bir etkisi olacağını kabul ediyor ama insanoğlunun bu felaketin üstesinden geleceğine de inanıyor. Hayatta kalabilmek için insanların radikal değişiklikler yapması gerekiyor. Schellnhuber topluma jeopolitik açıdan değil, kaynak dağılımı açısından bakılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. `Her ülkenin yiyecek, su ve enerji bakımından kendi kendine yetmesi gerektiğine inanmak gibi bir yanılgı içindeyiz` diye konuşan Cox, `Dünyayı daha farklı ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, kaynakların nerede bulunduğuna bakıp, popülasyonu, yiyecekleri ve enerjiyi, planlamamız gerekiyor. Eğer uzaylılar Dünyamıza inse, Pakistan ve Mısır gibi dünyanın en kurak bölgelerinde pirinç gibi çok fazla su isteyen bitkilerin yetiştirilmesini delilik olarak nitelendirebilir` diyor. POLİTİKAYI DEVRE DIŞI BIRAKMAK Doğal kaynaklar üzerindeki çatışmaların, iklim değişiklikleri ile birlikte artması kaçınılmaz. Kaldı ki dünya liderlerinin siyaseti bir kenara bırakarak, kendi serbest iradeleriyle sahip oldukları yetkilerden vazgeçeceklerini düşünmek bile hayaldir. `İnsanoğlunun tek şansı siyasi engellerin üstesinden gelmektir` diye konuşan Mikronezya`da sular altında kalmak üzere olan ada devleti Kiribati`nin Devlet Başkanı Anote Tong, `Bizim için artık çok geç. Halkımızı yavaş yavaş Avustralya ve Yeni Zelanda`ya taşıyoruz. Dünyanın diğer bölgelerinin de benzer bir akıbete maruz kalmasını engellemek için ulusal sınırları ortadan kaldırmak gibi sert tedbirler almalıyız` diyor. Cox da aynı fikirde: `Hayatta kalmamızın önündeki tek engel ulusal sınırlar ise bu konuda gerekli adımları atmalıyız. Hayatta kalmamız her şeyden önemli.` İklim madellerinin çoğu gezegenin kuzey ve güney uçlarının daha fazla yağış alacağını öngörüyor. Kuzey yarıkürede Kanada, Sibirya, İskandinavya ve Grönland`ın buzullardan temizlenen kısımları, güney yarıkürede ise Patagonya, Tasmanya, Avustralya`nın ve Yeni Zelanda`nın kuzeyi, Antarktika`nın buzullardan arınmış batı kıyıları insan yaşamına uygun görünüyor. Bir insana gerekli olan yerleşim alanının 20 metre kare olduğunu varsayarsak, 9 milyar insana 18.000 kilometre kare genişliğinde bir alan gerekir. Kanada`nın tek başına 9.1 milyon kilometre kare olduğuna göre ve Alaska, Rusya ve İskandinavya gibi yüksek enlem ülkeleriyle birleştirildiğinde, herkesin yerleşmesine yetecek miktarda toprak bulunduğu sonucu çıkıyor. Suya erişimi olan bu değerli topraklarda yiyecek üretmek mümkün olabilecek. Dolayısıyla insanlar, yüksekte kalan bu bölgelerde kalabalık kentlerde yaşayabilecek. Ne var ki bu kadar sıkışık ortamlarda yaşam sürdürmek beraberinde birçok sorunu da getirecek. Örneğin salgın hastalıklar kolayca yayılabilecek ve kitlesel ölümlere yol açabilecek. VEJETARYEN BİR DÜNYA İnsanların yeni bir yaşam kurduğu bu bölgelerde büyük bir olasılıkla vejetaryen bir dünya kurulacak. Isınma ve asitlenmeye bağlı olarak denizlerde balık kalmayacak. Kümes hayvanı yetiştiriciliği yalnızca çiftliklerden arta kalan bölgelerde görülecek. Hayvancılık da otlak azlığına bağlı olarak yalnızca keçi gibi çöl bitkileriyle beslenen hayvanlarla sınırlı tutulacak. Et azlığı sentetik etlerin üretimini artıracak. Yosun temel gıda maddeleri arasına girecek. Bataklık ve sulak arazilerde tarım yapılması sağlanacak. ENERJİ ÜRETİMİNDE DARBOĞAZLAR Yeni kentlere enerji sağlamak için de yaratıcı fikirler yaşama geçirilecek. Afrika, Ortadoğu ve Güney ABD`yi kapsayacak şekilde geniş bir kuşak, güneş enerjisi üretim tesislerine ayrılacak. Yüksek-voltaj doğru akım nakil hatları bu enerjiyi kentlere taşıyacak veya bu enerji hidrojen olarak depolandıktan sonra nakledilecek. Eğer güneş enerjisi üretim tesisleri Ürdün, Fas ve Libya`da 2010 yılında devreye girerse, 2020 yılında toplam enerji sevkiyatı yılda 55 teravat saate çıkabilir. Bu da 35 milyon insanın evde kullanacağı elektrik gereksiniminin karşılanacağı anlamına geliyor. 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusunun enerji talebini karşılamaktan çok uzak olan bu miktarın arttırılması için güneş enerjisi üretim tesislerinin geniş bir alana yayılması gerekiyor. Nükleer, rüzgâr, hidro-enerji, jeotermal ve açık deniz rüzgâr jeneratörleri de devreye girerek, enerji arzına katkıda bulunacak. ESKİ, YEŞİL DÜNYA UMUDU Toprak, enerji, yiyecek ve suyu planlı bir şekilde kullandığımız takdirde insan popülasyonunun hayatta kalma şansı artar. Ancak buna yaşamak denirse... Bir kere Dünya`daki biyolojik çeşitlilik azalacak, çünkü pek çok organizma yüksek sıcaklığa, susuzluğa, ekosistemlerinin yok olmasına dayanamayacak veya aç insanlar tarafından avlanacaklardır. Schellnhuber, koşulların bu kadar elverişsiz olduğu bir dünyada insanların eski yeşil dünyalarını geri getirmek için ellerinden geleni yapacaklarına inanıyor: `İnsan türünün hayatta kalması CO2 düzeyini 280 ppm`ye çekmesine bağlıdır. Artan sıcaklık yüzünden ormanları yeniden oluşturamazsak da bazı bölgelerde yeni ağaçlar yetiştirebiliriz. Böylece az sayıda ağaç, yerel iklimi değiştirerek yağmur miktarını arttırmaya yetebilir. Bu da ormanların gelişmesi için uygun zemini yaratır.` GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA Dört derece ısınmış bir dünya ile ilgili en korkutucu senaryo bugünkü dünyamızın koşullarına bir daha sahip olamayacak noktaya gelmemizdir. Daha da kötüsü pek çok model, dört derecelik sıcaklık artışının bir kere meydana geldikten sonra durdurulamayacak hale geleceğini öngörüyor. Daha da sıcak bir dünyada bilim insanları insan türünün akıbeti hakkında hiç de olumlu şeyler düşünülmüyor. Crutzen iyimser olmaya çalıştıklarını ancak bugünkü verilerin buna izin vermediğini söylüyor: `Gelecek hakkında iyimser düşünmek için karbon emisyonunu 2015 yılına kadar %70 oranında düşürmemiz gerekir. Oysa biz ne yapıyoruz? Karbon emisyonunu her yıl %3 oranında arttırıyoruz.` Derleyen: Reyhan Oksay (Cumhuriyet Dergi)

http://www.biyologlar.com/dunya-4-derece-isinsa-yasam-nereye-gider

1.ULUSAL LİSANS ÜSTÜ KÖK HÜCRE ÖĞRENCİ SEMPOZYUMU

1.ULUSAL LİSANS ÜSTÜ KÖK HÜCRE ÖĞRENCİ SEMPOZYUMU

Manisa Celal Bayar Üniversitesi tarafından gerçekleştirilecek olup, disiplinler arası bilgi paylaşımının yetersiz olduğu düşüncesi ile yapılması planlandı. Kongrenin cazibesini artırmak için kök hücre sempozyumu ile birlikte düzenlenmesi istendi ve lisans öğrencisinin katılımının lisansüstü öğrenci ve yaşamını yönlendirebileceğine inanıldı. Kongrenin Çeşme Altın yunus otelinde yapılması daha önceki tecrübelerimiz doğrultusunda tamamı sözlü sunu olarak izlenecek kongrede ortak konular üzerinde herkesin tartışma ortamından yararlanması doğrultusunda iki büyük ana salonda davetli konuşmacılar ile altı salonda bireysel çalışmaların uzmanlarca değerlendirilmesi planlandı. Konuların ortak olması durumunda tüm disiplinlerden birer öğretim üyesinin katılımı sağlanarak daha geniş boyutta değerlendirmeler, tavsiyeler ve yönlendirmeler gerçekleşebilmesi istendi. Katılımınız bu yönleri ile düşünüldüğünde, hem kongremizin hem de sempozyumun eğitici, öğretici aynı zamanda eğlence ve dinlenme etkinliğini paylaşmayı sağlayacağını düşünerek 6-7 Nisan 2013 tarihinde İzmir ilinin güzidesi Çeşme’de ve incisi Altın Yunus’ta sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyacağız. Kök hücrelerin giderek artan önem ve fonksiyonları sağlıktan hastalığa büyük bir kullanım ve umut oluşturmakta, ayrıca bu hücrelerin davranışlarını anlamakta gelecekteki işlevlerine katkı sağlamaktadır. Öğrencilerimizin bu sempozyumla tababet ilminde yeni, etkili ve zararsız olabilecek bir aracı öğrenme fırsatı elde etmeleri ile birlikte akademik kariyer aşamalarındaki tecrübeleri birinci elden kazanma şansına sahip olacaklardır. Sempozyum sağlıkla ilgili tüm öğrencilere katkı sağlayacağı düşüncesi ile estetikten kansere birçok farklı kullanım alanları olan kök hücre davranışının biraz olsun anlaşılması sağlanacaktır. Düzenli olarak gerçekleştirilmesi istenen lisansüstü öğrenci kongresinde ders aşamasındaki öğrencilerden seminerleri veya tez konuları ile ilgili önerileri, tez aşamasındaki öğrencilerden de elde ettikleri sonuçları sunu olarak ortaya koymaları ve tartışma ortamında olgunlaştırmaları beklenmektedir. Sunuların tamamı enstitümüz dergisinde yayınlanacaktır. Davet edilecek olan konusunda uzman araştırmacılar, kongremizin bilimsel aktivitesinin daha üst seviyeye çıkmasına katkıda bulunacaktır. Tüm anabilim dalları başkanları davetli konuşmacımız olup çok disiplinli sağlık eğitiminin bu gözle değerlendirilmesini sağlayacak sunular yapmaları istenmektedir. Arzu etkileri takdirde Sağlık Bilimleri Enstitülerinin Müdürlerinin de yine bu gözle anlatacakları konular olabilecektir. Kongre bilimsel programının çok disiplinli özelliği ile daha renkli bir toplantı yapmamızı sağlayacak olup birçok bilim alanında önleyici, yenileyici, tedavi edici ve engelleyici yönleri ile sağlık sorunlarına yeni yaklaşımlar getirerek kök hücrelerin detaylı olarak tartışılmasını gerçekleştirecektir. Kongrede konuşmacı olarak görev yapacak bilim insanlarına şimdiden teşekkürlerimizi sunarız. Toplantı ve konaklama ücretleri oldukça düşük tutularak tüm sağlık bilimleri ile ilgili öğrencilerinin katılımı sayesinde bilimsel ve sosyal açıdan başarılı bir kongre düzenlenmesi amaçlanmıştır. Sağlık bilimleri ile ilgili tüm değerli insanları bir araya getirmeyi planladığımız toplantımızda bilimsel ve sosyal zenginlikleri paylaşmaya davet eder, sevgi ve saygılar sunarız. Prof. Dr. M. İbrahim TUĞLU Sempozyum ve Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı İLETİŞİM ADRESİ Prof. Dr. İbrahim Mehmet TUĞLU Celal Bayar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Dekanlık Binası, UNCUBOZKÖY, 45020, Manisa,İş Tel: 0 236 2331920, http://www2.bayar.edu.tr/saglik/ manisa-cbusbe-lisansustukongre-cesme-2013@yahoo.com cep: 0507 449 4443 – tel:0236 233 1920/101 – faks: 0236 2382158 Prof. Dr. M. İbrahim TUĞLUSempozyum ve Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı   İletişim Bilgileri Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bölümü Histoloji-Embriyoloji ABD. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü Dekanlık Binası Uncubozköy-Manisa, Türkiye 45100 0 533 337 38 21 mituglu@yahoo.com, ibrahim.tuglu@cbu.edu.tr Davetli Konuşmacılar Prof. Dr. Erdal KARAÖZ Kocaeli Üniversitesi Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi Kök Hücre Araştırmalarında Güncel Yaklaşımlar   Prof. Dr. Alp CAN Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Epitel Mezenkim Geçişi. Tüm Kök Hücrelerin Çıkış Noktası Ayrıca; Düşler Gezegeni. Suküreye Bir Yolculuk Görsel Sunusu   Prof. Dr. İbrahim TUĞLU Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji ABD Deneysel Kök Hücre Uygulamaları Prof. Dr. Sevinç İNAN Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji ABD Kanser hücrelerinde sinyal yolakları Prof. Dr. Tuncay VAROL Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi ABD Pedografi Doç. Dr. Enis CEZAYİRLİ Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi ABD End note ve referanslar Prof. Dr. Gürbüz BÜYÜKYAZICI Celal Bayar Üniversitesi BESYO Spor Bilimleri BESYO ve hastalıkların önlenmesi   Doç. Dr. Kamil VURAL Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ABD Nörotoksisite   Yrd. Doç. Dr. Adalet KOCOĞLU Celal Bayar Üniversitesi SYO Hemşirelik ABD SYO ve lisansüstü eğitim http://sbekok.cbu.edu.tr/index.html

http://www.biyologlar.com/1-ulusal-lisans-ustu-kok-hucre-ogrenci-sempozyumu

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

PARAZİT HASTALIKLARINA KARŞI DİRENÇ VE KLİNİK BELİRTİ

Parazitlere karşı biri doğal bağışıklık ve sonradan kazanılmış bağışıklık olmak üzere 2 türlü direnç oluşur. 1-Doğal direnç: insan ve bazı hayvan türlerinin çeşitli parazitlere karşı direnci vardır, örnek, insan kuş malaryasına dirençlidir. Bu tip dirençte konağın, o parazit veya onun ürünleri ile önceden teması olmaz. Doğal direncin oluşumunda rol oynayan faktörler ; a) Vücudu örten deri ve mukozalar: Parazitin vücut içine girmesine engel olabilecek yapıya sahiptirler.Midedeki asit salgısı bir çok parazitin ölmesine neden olacak güçtedir ve bu nedenle hastalık oluşmasını engeller, örneğin, E histolytica'nın trofozoit şekilleri mide suyunda harabolur ve hastalık oluşmaz. Ancak bazı parazitlerin buna karşı savunması vardır ve kist şekilleri mide suyundan etkilenmez. b) Kan ve vücut sıvılarının parazit öldürücü etkisi: Kanda bulunan non-spesifik savunma maddeleri ve fagositler parazitleri tahribederek hastalık yapmalarım engellerler. c) Vücut ısısı: Bazı parazitler belli sıcaklıktaki vücut ısılarında yaşayabilirler d) Beslenme tarzı: Proteinden zengin besinlerle beslenenlerde antikor oluşumu kolay olmakta ve kişinin direnci artmaktadır. e) Hormonlar: Bazı hormonların azlığı veya fazlalığı yani hormonal dengenin bozulması konağın direncinin kırmakta ve hastalık oluşmasını kolaylaştırmaktadır, örnek, Diabetes mellitus enfeksiyonlara direnci azaltmakta,bunun sonucu kolayca enfeksiyon oluşmakta ve oluşan enfeksiyon çok güç iyileşmektedir. Ayrıca açlık, aşırı yorgunluk, başka hastalıklar ve psikolojik nedenler, doğal direncin düşmesine ve parazitlerin kolayca yerleşmesine neden olur. 2-Kazanılmış bağışıklık: Konağın daha önce parazitin kendisi veya onun ürünleri ile karşılaşması sonucu ortaya çıkan bir dirençtir. Burada parazite karşı antikorların ve hücresel cevap oluşur. Bu, 2 yolla olur: A. Aktif Bağışıklık Konağın kendisinin oluşturduğu bağışıklıktır. Bu tür bağışıklık yavaş yavaş oluşmakta ve uzun süre devam etmektedir.Geçirilen enfeksiyonlar veya aşılamalarla elde edilir. Paraziter enfeksiyonlarda aktif bağışıklık 2 türlü oluşmaktadır: a) Reenfeksiyona karşı bağışıklık; konağın bir enfeksiyonu geçirdikten sonra aynı türdeki parazit enfeksiyonuna karşı dayanıklılığıdır. Örnek, şark çıbanı çıkaranlar hastalık iyileştikten sonra bir daha aynı hastalığa yakalanmazlar. b) Süperenfeksiyona karşı bağışıklık (premunisyon bağışıklığı); konağın vücudunda enfeksiyon devam ettiği sürece aynı parazit türüyle tekrar enfekte olmamasıdır. Örnek, insan sıtma hastalığına yakalandığında, plasmodium vücutta bulunduğu sürece bir başka plasmodium ile enfeksiyona dirençlidir. B. Pasif Bağışıklık Başka bir tür canlının vücudunda oluşmuş olan antikorların hastaya veya hastalanması muhtemel kişiye verilmesidir. Hızla oluşur, fakat 2-3 haftada etkisiz hale gelir. Anneden fötusa plasenta yoluyla veya emzirme sırasında sütle geçen antikorlar bebeği bir süre enfeksiyonlardan korurlar. PARAZİT ENFEKSİYONLARINDA KLİNİK BELİRTİLER Bir parazitin hastalık belirtisi gösterebilmesi o parazitin türüne, vücuda giriş yerine, vücut içinde ve dokulardaki göç durumuna, yerleştiği sisteme veya organa, dokularda meydana getirdiği patolojik bozukluklara bağlıdır.Genel olarak her parazit hastalığında hastalık belirtilerinin ortaya çıkması için az veya çok, bir sürenin geçmesi gereklidir ki buna kuluçka (enkübasyon) dönemi denir.Parazitozlarda hastalık belirtileri genel belirtiler ve lokal belirtiler olmak üzere 2 grupta incelenir: 1-Genel Belirtiler: a) Ateş yükselmesi, b) Nabız değişiklikleri, c) Sinir sistemi bozuklukları: Baş dönmesi, kusma, hıçkırık, baş, bel ağrıları, uyuklama veya uykusuzluk, çırpınmalar, sayıklamalar şeklinde görülebilir. d) Deri ve mukozalarda döküntüler: özellikle sistemik hastalık yapan parazitler olmak üzere, çeşitli parazitozlarda, deri ve mukozalarda bir çok lezyon oluşur ve bunlar bazan hastalığın tanısında çok yararlı bilgiler verirler. Bu lezyonlar makul, papül, tüberkül, ürtiker, nodul, vezikül, bul, püstül, keratoz ve hiperkeratoz, kabuk, yara, ülser şeklinde olabilir. e) Kan değişiklikleri: Kandaki değişiklikler, parazitlerin kan yapıcı dokulara etkisi sonucu kan elemanlarında veya serumda bileşim değişikliklerine neden olabilirler. 2-Lokal belirtiler: Parazitin yerleştiği sistem veya organa göre ortaya çıkar. Örneğin, sindirim, ürogenital, solunum sistemleri ile ilgili belirtiler görülebilir.

http://www.biyologlar.com/parazit-hastaliklarina-karsi-direnc-ve-klinik-belirti

KİMYASAL ATIKLAR VE İÇERİKLERİ

Kimyasal maddelerin içerik olarak değerlendirilmesi çok geniş bir alana yayılmaktadır. Kansere neden olan zararlı kimyasallar vücuda hava, su ve besin yoluyla alınır. Besinlerin pişirilmesi sırasında da kansere neden olabilecek zararlı kimyasallar oluşabilir.”Doğrudan ateşle pişirmede, dumandaki kimyasallarda besinin içine girer. Zararlı kimyasallardan bir bölümünün de küflenmiş besinlerle vücuda alındığını, iyi kurutulmayan, uygun koşullarda saklanmayan fındık, fıstık, tahıl ürünleri, kurubaklagiller ve kurutulmuş meyvelerde çoğalan küflerin kanser yapıcı zehirler ürettiği söylenmektedir. Lanolin Oil, Castor Oil, Cetyl Acetate, petrolatum, Octyl hydrosterate, balmumu, Octyl Palmitate, Propylene glycol ricinoleate, Ceresin, Paraffin, Carnauba, Acetylated lanolin alcohol, PVP/Hexadecene copolymer, tocopheryl acetate (Vitamin E acetate), Acrylates copolymer, Rose hips seed oil, Fragrance, Methyl Paraben, PropylparabenBHA, renk veren pigment maddelerinden (renk verici maddeler: demir oksitler, titanyum dioksit, zirkonyum tuzları, alüminyum tuzları, kalsiyum tuzları vb..) ve kokuveren doğal aromalardan yapılırlar. Rujların içinde bulunan petrolatum, lanolin, eosin, pigment maddeleri insan sağlığı açısında tehlikeli olabilecek maddelerin başında yer alır. Büyük bir kısmı petrolden elde edilen kimyasal maddelerden oluşur. Çamaşır ürünlerinin çoğu doğal ortamda ayrıştırılıp geri kazanılmayan malzemeler; fenol, amonyak, naftalin ve diğer zararlı kimyasal maddeleri içerirler.

http://www.biyologlar.com/kimyasal-atiklar-ve-icerikleri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0