Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 71 kayıt bulundu.

Biyolojinin Önemi

Doğumdan ölüme kadar yasamin her evresinde bilinçli ve saglikli yasama , ekonomik gelismeyi sürekli kilma , çevreyi bozulmadan tutma , üretimin kalitesini ve miktarini artirmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Temel bilim olan biyoloji , canli ve doga ile ilgili her konuyu içine almaktadir , bu bakimdan arastiran düsünen insana sinirsiz sayida çalisma olanagi saglar. Burada basarili olmanin en önemli sirri, düsünerek dogayi izlemektir . Doganin bilinçsiz kullanilmasi , insan ve diger canlilarin yasami için tehlikeli sonuçlar ortaya çikarir . Çevre kirlenmesi , erozyon , madde kaybi , yesil alanlarin azalmasi , hizli nüfûs artisi , plânsiz kentlesme , biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasi bu sorunlarin basinda gelir. Örnegin orta Anadolu'nun çöllesme tehlikesi ile karsi karsiya kalmasi , nehirlerin kirlenmesi , kiyi güzelliklerimizin bozulmasi , dogal kaynaklarimizin iyi kullanilmamasi sonucunda ortaya çikan sorunlardir . Biyoteknoloji alanindaki çalismalarla , atik maddelerin temel yapilarina kadar parçalayabilen mikroorganizmalar kullanilarak daha temiz bir çevrenin yaratilmasi saglanacaktir . Biyoteknolojinin amaci , bir canlinin belirli özelliklerini sifreleyen genetik bilginin bir baska canliya nakledilmesidir . Böylece nakledilen bilginin geregi , ikinci canli tarafindan yerine getirilir . DNA molekülünün yapisi üzerinde yapilan bu degisiklikle amaca yönelik üretim yapilir . Biyoloji ; uygulama alanlarin olan tip , tarim , hayvancilik , ormancilik , endüstri ve diger alanlardaki çalismalar sayesinde , insanlarin gelecege daha umutla bakmalarini saglayan genis bir bilim dali olmustur . Biyoloji ile ilgili bilgilerin eksikligi , ne yazik ki basta çevrenin bozulmasi , önlenmesi mümkün olmayan saglik sorunlarinin ortaya çikmasi , dogal kaynaklarin sürekli ve verimli olarak kullanilmamasi , biyolojik zenginliklerden yeterince yararlanilamama gibi sorunlar dogmustur . Biyoloji ile bireyin kendisini ve çevresini tanimasi , çevresini koruma bilincini kazanmasi hedeflenmistir . Biyoloji bilgisine sahip olmanin bireyin yasamina getirecegi yararlar çevresini tanima , sagligini koruma biyolojik zenginlikleri tanima ve onlardan yararlanma , canlilarin temel yapisini ögrenme olabilir . Çevrenin bozulmasi ve kirlenmesine iliskin bilgi ve bilinci gelistirme , arastirma duygusunu ve kisiligini gelistirme , son gelismeleri tanima ve 21. yüzyila hazirlanma biyolojinin saglayacagi diger yararlarindandir . Biyoloji bilimine yeterli önemin verilmemesi sonucunda ortaya çikan sorunlar sunlardir : Çevrenin bozulmasi ile ilgili sorunlar : Erozyon , sulak alanlarin kurutulmasi , denizlerin ve göllerin kirlenmesi , ormanlarin ve meralarin tahrip edilmesi , Birçok canli türünün ortadan kalkmasiyla biyolojik çesitliligin azalmasi ve doga dengesinin bozulmasi , Canlilarin asiri ve yanlis tüketiminden dolayi , dogal kaynaklarin tahrip edilmesi , gibi sorunlar çevrenin bozulmasina sebep olurlar . Saglikla ilgili sorunlar : Yanlis beslenmeye bagli birçok hastalik , Akraba evliligine bagli anomalilerin artmasi , Kalitsal bozukluklarin zamaninda tanimlanamamasina bagli olarak sagliksiz soylarin ortaya çikmasi ve bunlar gibi birçok sorunlar . Ekonomiyle ilgili sorunlar Dünyanin en önemli kültür bitkilerini ve hayvanlarini barindiran ülkemizde , islah çalismalarinin yapilmamasi ve üretimin gereken sekilde artirilmamasi , ekonomik sorunlardandir . Sosyal yapiyla ilgili sorunlar : Çevre bozulmasina yada yaslanabilir bir çevre olusturulmamasina bagli olarak göçe sürüklenme , Saglikli ve güzel ortamlarda çocuklarin yetistirilmemesine bagli olarak , bedensel ve ruhsal yetersizlikler , sosyal yapiyla ilgili sorunlardir . Biyolojinin Gelecegi Dünyamizin kaynaklari , sürekli çogalan ve tüketimi gittikçe artan ,nsan topluluklarina yeterli olmayacak duruma gelmistir . Denizler , iç sular ve atmosfer kirlenmis , toprak yapisi yer yer yenilenemeyecek kadar bozulmustur . Tüm dünya yasam tehlikesine dogru sürüklenmektedir . Çözüm yolu , bazi yöntemlerle birlikte biyoloji bilimine dayanmaktadir. Önümüzdeki yüzyilin basinda su gelismelerin olmasi beklenmektedir . Insan topluluklarinda kalitsal hastaliklara neden olan genler , döllenme sirasinda saglamlariyla degistirilecek kanser , düsük ve yüksek tansiyon, seker hastaligi , cücelik v.b. hastaliklar önlenebilecekler . Canlilarin ömür uzunlugunu kalitsal olarak denetleyen genler kontrol altina alinarak yada degistirilerek , uzun bir yasam saglanabilecektir . 1996 yilindan bu yana ana karnindaki bir fetusun ne kadar yasayacagi artik tahmin edilebilmektedir . Bir canlida özelligi bir özelligi ortaya çikaran gen yada genler , diger canlilarin kalitsal yapisina eklenerek bazi eksikler bu yolla giderilebildigi gibi fazladan bazi özelliklerinde kazanilmasida saglanacaktir . Örnegin ; C vitamini karacigerde sentezlettirilecegi için vitamin olmaktan çikacaktir . Bitki ve hayvanlarin islahinda olaganüstü atilimlar gerçeklesecek , verim artirilacak bir çok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalarda yaptirilabilecektir . Genlerdeki degisiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çikmasi saglanacaktir . Yenilenme mekanizmasi aydinlatilacagindan kismi doku ve organ yitirilmeleri yerine konulabilecektir . Bugüne kadar doku ve organ nakli tekniginde , doku uyusmazligi nedeniyle basarisizliklar olmustur , ancak bu sorun doku ve organ nakli teknigindeki gelismelerle asilmaktadir . Bunun için simdiden organ bankalarinda çesitli organlar gerektiginde kullanilmak üzere korunmaktadir . Su anda genellikle sperm , kemik , deri ve bazi özel dokular saklanabilmektedir . Yakin gelecekte ise çesitli doku ve organlar , bir bütün olarak yapilari bozulmadan saklanabilceklerdir . Canlilardaki genlerin bütünü kataloglanabilecek , bunlarla ilgili bankalar kurulacak . Ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri genis oranda kullanilacagi için birçok ilacin etkili ve ucuza üretilmesi saglanacaktir . Bütün bunlarin yaninda tehlikeli olabilecek mikroorganizmalari üretmek , dogal yasam görüntüsünü kismen de olsa bozma gibi biyolojik gelismelerin dogurabilecegi sakincalarida vardir.

http://www.biyologlar.com/biyolojinin-onemi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

Göllerin Jeolojik Yapıları

Göller göl çukurlarının meydana geliş şekillerine göre ikiye ayrılır. Doğal göller: Doğal çukurlarda suların toplanmasıyla oluşan göllerdir. Tektonik göller: Kıtalar arası kaymayla oluşan çatlakların, çukurların su ile dolmasından meydana gelmiş büyük ve derin göllerdir . Örneğin; Afrika’daki Tanganika gölü,Takoe gölü Asyadaki Baykal gölü, Aral gölü Türkiye’de Burdur, Eğridir, Acıgöl, Tuz gölü Hazar, Sapanca gölleri vardır . Ülkemiz tektonik bir yapıya sahiptir bu yüzden göllerimizin %90 ı tektoniktir. Krater gölleri: sönmüş eski yanardağların krater çukurlarında suların birikmesiyle derin göller oluşur .Bu göller kapalı havza niteliğindedirler . tuzlu veya acı su gölleridir bu yüzden biyolojik verimlilik düşüktür. Suyun krater etrafında biriken volkan külünün (tüf) oluşturduğu çukurlarda birikmesiyle Moar gölleri oluşur . Ülkemizde en büyük krater gölü Nemrut gölüdür bunun dışında (Isparta) Gölcük moar gölleri ise Acıgöl (Nevşehir ve Isparta da). Buzul gölleri: Eski çağlardan kalan buzullarının hareketiyle aşınma sonucu açtıkları çukurlara suların dolmasıyla oluşan göllerdir. En yaygın olarak Alp dağlarınınkuzey ve güney yamaçlarında bu göllere rastlanır. Türkiye de çokfazla eski buzul yapı yoktur en önemlileri Doğu Karadeniz de Yıldız, Malı, Deligöl, Uludağ da Aynalıgöl, Karagöl, Kilimligöl Heybeligöl, Buzlugöl, Hakkari de Bay ve Gelyana gölleridir. Karstik göller (kalkerli göller): Kalkerli toprak yapısındaki bölgelerde (CaCO3, NaCl, CaSO4, FeO2, AlO2 ) kireç taşlarının ve alçı taşlarının (Jips) erimesi sonucu oluşmuş çukurlara suların dolmasıyla oluşmuş göllerdir. Özellikle Yugoslavya da, Alp dağları eteklerinde, Hindistan da, Türkiye de Konya civarında vardır. Büyüklüklerine göre üç şekilde isimlendirilirler. En büyükleri Polye daha küçüklerine Dolin en küçüklerine Obruk gölü denir. Polye göllerine örnek İşkodar (Yugoslavya), Obruk göllerine örnek olarakta Türkiye deki Sultan obruk. Türkiye deki karstik göller; Sultan obruk, Timraş Alibeyköy, Arpagölü, Hafik gölü, Tödürge gölü. Doğal Set Baraj gölleri Lav Seti gölleri: Yanardağlardan çıkan lavların dere yataklarını kapatması ve böylece suyun burada birikmesiyle bu göller oluşur. Türkiyede (Van) Çıldır (Ağrı) Balıklı göl. Van Gölü Heyelan seti gölleri: Yer kayması sonucu vadilerin tıkanmasıyla bu bölgede biriken suların oluşturduğu göllerdir. Türkiye de Tortum çayı üzerindeki Tortum gölü, Bolu da ki Karagöl. Tortum Gölü Alüvyon baraj gölleri: Nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla akarsu yatağını tıkanması sonucu oluşan göllerdir . Derin olmayan küçük göller oluşur. Türkiye de (Salihli) Eymir, Mogan, Marmara gölleri, Meriç, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Ceyhun, Seyhan, B. Menderes. Sahil baraj gölleri: Deniz dalgalarının sürüklediği çamur ve çakılların sahile çok yakın durgun bölgede oluşur. Suyu tuzludur, eğer göle akarsu boşalıyorsa sular giderek tuzlu dan acıya ve tatlıya dönüşür. Bazen körfeze yada koya dökülen büyük bir akarsuyun taşıdığı sedimentler birikerek set oluşturur ve zamanla körfezin iki yakasını birbirine bağlar. Türkiye de Küçük Çekmece ve Büyük Çekmece gölleri. Büyük Çekmece Gölü Moren (Kaya parçaları) seti gölleri: Buzullar sonucu taş ve kaya parçaları belli bir vadi tıkanırsa oluşan göllerdir. Türkiye de yoktur. Yapay göller: Yapay göller insan eliyle bir su kütlesinin etrafını çevirerek yada önü kesilerek biriktirmek yoluyla bir amaç için yapılmış bir fayda sağlayan göllerdir. Türkiyede Devlet su İşleri tarafından kurulan barajlar bu göllere örnektir. Baraj Alanı Kaynak akarsuyu Atatürk barajı 817km2 Fırat Keban 675km2 Fırat Karakaya 298km2 Fırat Hirfanlı 263km2 Kızılırmak Sarıyer 84km2 Sakarya Seyhan 68km2 Seyhan Kadıköy 66km2 Davent suyu (Edirne) Demirköprü

http://www.biyologlar.com/gollerin-jeolojik-yapilari

Blephariceridae

En çok farklılaşmış nematocer familyalarından birisidir. Ağ kanatlı sivrisinekler diye de adlandırılır. Narin yapılı, uzun bacaklı, uzun ve çok segmentli antenlidirler. Antenlerinde belirgin kıllanma yoktur. Kanatlarındaki çok sayıda ve ağsı yalancı damarlanma ile kolayca tanınabilirler. Vücut büyüklükleri küçükten orta büyüklüğe kadar değişen ölçülerdedirler. Güçlü arka bacaklar, birleşmemiş gözler, bağımsız M3 damarının oluşu güçlü karakteristik özellikleridir. Bileşik gözler enine bir hat ile bir üst ve alt bölgeye ayrılır. Üst bölge daha büyük ommatidiumlardan, alt bölge ise daha küçük ommatidiumlardan meydana gelir. Erginler genellikle temiz sulara yakın yerlerde ağaç yapraklarının, köprülerin altında dinlenirken bulunurlar. Akarsu seven sineklerdir ve bütün alanlarda kolaylıkla tanınabilir. Erginler kendilerine oldukça benzeyen tipulidlerle karıştırılabilir. Fakat daha güçlü ve kontrollü uçuşlarıyla kolaylıkla ayırt edilebilirler. Erginleri çeşitli beslenme alışkanlıkları gösterir. Birçok türün dişisi iyi gelişmiş ağız parçalarına sahiptirler ve diğer böceklerin, özellikle yumuşak vücutlu sucul böceklerin predatörüdür. Avlarını arka tarsusları ile yakalarlar. İndirgenmiş ağız parçalarına sahip erkeklerin ve mandibulları olmayan dişilerin beslenmeleri bilinmiyor. Bazı türler nektarlarla besleniyor olabilir. Bazı türlerin erginlerinin yaşamları çok kısadır (1-2 hafta). Erkeklerin yaşamları dişilere göre çok daha kısadır. Bazı türlerin erginleri yaprakların altında asılı görülürler. Bazı türlerde kayaların çıkıntılarında ıslak yüzeylerde bulunurlar. İnsanları ve memeli hayvanları sokmaz ve kan emmezler . Ergin hale geldikten çok kısa zaman sonra çiftleşme gerçekleşebilir. Çiftleşmenin hemen ardından küçük salkım halindeki yumurtalar ıslak ya da çıkık kayalara bırakılır. Bazı dişiler su altına doğru sürünürler ve suya batmış haldeki kayalara bırakırlar. Larvalar nehirlerde kayalar üzerinde iyi gelişmiş birer birlik oluştururlar. Şelale ve nehirlerin alt yüzeylerinde akıntının hızlı olduğu, sert zeminlerde yaygın olarak yaşarlar. Akarsularda 4 farklı larval dönemleri vardır ve çok değişik adaptasyonlar gösterirler. Cephalotorax ve 6 adet vakum diski bulunur. Larvalar göz alıcı bir görünüşe sahiptir. Vücutları 6-7 segmentten ibarettir. Segmentler derin girintilerle ayrılmıştır. Her segment orta ventral kısımda çıkıntılar bulundurur. Suctorial diskler gerçek hidrolik çubuklar şeklindedir ve larvaların pürüzsüz yüzeylere tutunmasını sağlar. Örneğin kolayca cama tutunabilirler. Blephariceridae larvaları kazıcıdırlar. İyi gelişmiş ağız parçalarıyla suyun içine batmış kayalarda ince film halindeki alglerle, bakterilerle ve diğer organik materyallerle beslenirler. Diyatomeler onların diyetlerinin ana içeriğidir. Prepupal larvalar nehirlerin veya kayaların belli noktalarında hareketlidirler. Nadiren pupalar organik materyallerde bulunur. Oluşan pupa larval derisini atar, genellikle tamamını atar ve eşzamanlı bir şekilde kendisini 3-4 çift ventrolateral yapışma diski ile kayalara tutturur. Bu işlemin tamamı 5- 10 dk sürer. Pupalar hızlı akan sulara dorsoventralden basıklaşmak ve aerodinamik bir yapı almasıyla iyi bir şekilde adapte olmuşlardır. Bazı kayalar yüzlerce pupa barındırabilir. Pupal yönelme, oksijen alımını artırmak için solunum organları akış yönüne olacak şekildedir. Pupal süreçleri türlere ve su sıcaklığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Ama genellikle 2-3 hafta arasındadır. Ergin bireyler olabilmeleri için yüzeylere sıkı tutunmak zorundadırlar. Pupadan ergine hale geçebilmesi için gereken süre 3-5 dk gibi oldukça kısa olabilir. Kanatlar Pupal süreçte tamamen gelişir ve ancak ergin çıkışı sırasında açılır. Ama erginler kanatları suya deymeden uçabilirler. Bazı türler gece ya da seher vakti ya da alacakaranlıkta pupadan çıkarlar. Ama çoğu tür öncelikle gün boyu çıkarlar. Kaynaklar •Courtney, G.W. 2000. A.1. Family Blephariceridae. pp. 7-30 in L. Papp & B. Darvas (editors). Contributions to a Manual of Palaearctic Diptera. Appendix. Science Herald, Budapest. •Hogue, C. L. 1981. Blephariceridae. pages 191-197, in McAlpine, J. F. et al. (eds.): Manual of Nearctic Diptera. Volume 1. Research Branch, Agricultural Canada, Ottawa. Agric. Can. Monogr. 27. •Lindner, E. . 1930. 2. Blephariceridae, pp 1-36. In: Lindner, E. (Ed). Die Fliegen der palaearktischen Region, II/2, E. Schweitzerbart'sche Verlagsbuchhandlung, Stutgart. •Zwick, P., 1992: Family Blephariceridae, pp. 39-54. In Soos A., Papp L. Oosterbroek P. (eds.): Catalogue of Palaearctic Diptera,1. Akadémiai Kiadó, Budapest.

http://www.biyologlar.com/blephariceridae

İnci balığı (Alburnus alburnus)

İnci balığı (Alburnus alburnus)

İnci balığı (Alburnus alburnus), sazangillere (Cyprinidae) ait bir balık türü. İsmi pullarından yapay inci yapılmasından kaynaklanmaktadır.Kibar bir vücut yapısı ve yukarıya yönelik bir ağzı vardır. Boyları 15–20 cm, çok nadir 25 cm olur. Sırtları yeşilimsi-gri renkli ve yanları gümüş rengi olur. Yüzgeçlerinin rengi sırtından biraz daha koyudur. Planktonlar, kurtlar, böcek larvaları ve su yüzeyindeki sinekleri avlayarak beslenir.Olta balıkçılığında, sudak balığı avı için yem olarak çok uygundur.İnci balıkları büyük sürüler halinde yavaş akan ırmaklarda ve göllerde bulunurlar. Rusya'nın İdil Nehrinden batı Avrupa'ya kadar, ve hatta İrlandada, İskoçyada ve İskandinavya'da yaygınlardır.Nisan-Haziran arası üreyip yapışkan yumurtalarını nehirlerin giriş veya çıkışındaki kıyıların kumluklarına, taşlara ya da su bitkilerine bırakır.Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     Actinopterygii (Işınsal yüzgeçliler)Takım:     Cypriniformes (Sazansılar)Familya:Cyprinidae (Sazangiller)Cins:     AlburnusTür:     A. alburnus

http://www.biyologlar.com/inci-baligi-alburnus-alburnus

Tahta balığı (Blicca bjoerkna)

Tahta balığı (Blicca bjoerkna)

Tahta balığı (Blicca bjoerkna), sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait bir balık türü. Tahta balığı çapak balığına çok benzer ve sıkca bununla karıştırılır. İkisini birbirinden ayırt edebilmek için tahta balığının daha büyük olan gözlerine dikkat etmek gerek. Ayrıca yüzgeçlerinin uçları hafif kızılımsı olur, çapak balığının yüzgeçleri gri renkdir. Tahta balığı en fazla 40 cm uzunluğuna ulaşır, ve böylece çapak balığından küçüktür. Anal yüzgecinin kenarları siyah renkdir, ve çapak balığı gibi bazen sarımsı ya da yeşilimsi sırtı olmaz; tahta balığı daima gümüş rengidir. Marmara ve Trakya bölgesinde ağır akışlı nehirlerin sıcak, sığ ve bitkisi bol olan bölümlerinde yaşar. Göllerde de yaşam gösterir. Planktonlar, küçük canlılar ve bitkilerle beslenir. Mayıs - Temmuz arası üreme yapar. Çok yavaş büyür. 3-5 yaşlarında 10-12 en çok 25-35 cm. olabilir. Eti çok kılçıklı ve lezzetsizdir. Genelde etobur balıkların yetiştiriciliğinde yem olarak kullanılır.   Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     ActinopterygiiTakım:     Cypriniformes (Sazansılar)Familya:     Cyprinidae (Sazangiller)Cins:     BliccaTür:     B. bjoerkna

http://www.biyologlar.com/tahta-baligi-blicca-bjoerkna

Koca ağız balığı (Aspius aspius)

Koca ağız balığı (Aspius aspius)

Koca ağız balığı (Aspius aspius), sazangiller familyasına ait bir etçil balık türü. Trakya, Marmara, ve Kuzey bölgelerimizin hızlı akarsularında yaşar. Ortalama 60-80 en çok 120 cm boy ve 2 – 4 kg. dan 10 kg.' a kadar büyüyebilirler. Aşağıya yönelik olan ağzı çok büyüktür, ağzının kenarları gözlerinin altına kadar varır. Ağzında dişleri olmamasına rağmen, etçil bir balıktır, su içindeki her türlü hayvanla beslenebilir. Erginleri yalnız dolaşır. Cinsel olgunluğa 4-5 yaşlarında ulaşıp Nisan - Temmuz arasında 80-100.000 yumurta bırakır. Koca ağız balığı yaşamının ilk yıllarında etçil değildir, ancak sonradan yırtıcı bir balık olur. Az lezzetli eti nedeniyle ekonomik değeri bölgeseldir. Buna karşın olta avcılığı için çok zevkli bir balıktır. Koca ağız balığı ile aynı cinse ait olan sis balığı (Apius vorax) türü Fırat ve Dicle nehirlerinde yaygındır. Boyları 40 cm. olur. Koca ağız balığı, Tuna nehri ile Main nehrini birbiriyle birleştiren kanalın yapımından sonra batı Avrupa'da da yayılmaya başlamıştır.   Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     ActinopterygiiTakım:     Cypriniformes (Sazansılar)Familya:Cyprinidae (Sazangiller)Cins:     AspiusTür:     A. aspius

http://www.biyologlar.com/koca-agiz-baligi-aspius-aspius

Kıtaların Kayma Kuramı (=Continental Drift)

Günümüzde Wegener (1912)’ın kıtaların kayma kuramı genel bir kabul görmektedir. Bu kuram özet olarak dünya yaklaşık olarak 200-250 milyon yıl önce tek bir kıtadan oluştuğunu ve daha sonra bu kıtanın parçalaranark günümüzdeki kıtaları oluşturduğu şeklinde ifade edilebilir. . Wegener bu bütün kıtaya “Dünya Kıtası” anlamında Pangea adını vermiştir. Tek kıtadan bahsedilince, tek bir okyanustan da bahsetmek gerekir. Okyanuslarda, “Bütün Okyanuslar” anlamında Panthalasse olarak adlandırılmıştır. Bu kuram ileride daha detaylı olarak ele alınacaktır. Kıtaların Kayma Kuramını anlayabilmek için, paleomanyetizmadan elde edilen bilgilerin bilinmesi gerekmektedir. Paleomanyetizma: Dünyada, yanardağ işlevleriyle içinde demir minerali bulunan mıknatıslanabilir kayaçlar oluşmaktadır. Yanardağlardan çıkan akıcı sıcak lavlar yeryüzüne ulaştıklarında (Curie sıcaklığı altına düştüklerinde), soğuyup katılaşmaya başlarlar. Bu soğuma anında demir molekülleri yönelimlerini o andaki manyetik alanın etkisi altında gerçekleştirirler. Bugün böyle bir soğumada demir molekülleri, bugünkü manyetik kuzey-güney yönünde dizilirlerdi. İşlevini uzun bir süre sürdüren bir yanardağdan dikine alınan bir kesitinde, lavlardaki katmanların içindeki demirli minerallerinin yönüne bakılarak kutuplarda meydana gelmiş bulunan değişiklikler saptanabilir. Bu yönteme dayanılarak, dünyanın birçok yerinde değişik katmanlardan örnekler alınarak manyetik alanlar incelenmeye başlandı. Çok şaşırtıcı sonuçlar elde ediliyordu. Daha önceki manyetik kutuplaşmanın, bugünkünden tamamen farklı olduğu görülüyordu. 200 milyon yıl önce dünyanın iki kuzey ve iki güney kutbu varmış gibi sonuçlar elde edildi. Yapılan çok titiz çalışmalardan sonra, kayan manyetik kutuplar değil kıtaların kendileri olduğu sonucuna varıldı. Bu sonuç 1912 yılında Alman jeofizikçi Alfred Wegener (1880-1930) ’in yaptığı saptamayı destekliyordu. Wegener’e (1912) göre, Güney Amerika’nın doğu kıyısında bulunan dirsek şeklindeki çıkıntının, Afrika’nın batı kıyısındaki girintiyle uyum içinde olması rastlantı değil, bu iki kıtanın bir zamanlar birlikte olması sonucuydu. Wegener, bir zamanlar birlikte olan bu iki kıtanın, dünyanın plastik magması üzerinde kayarak birbirinden uzaklaştığını varsayıyordu. Yapılan detaylı gözlemlerle, bir çok kıta parçasının birbirinden ayrıldığını gösteriyordu. Örneğin, Hindistan Afrika’nın güneydoğu kıyısından kopmuştu. Wegener’in kıtaların kayma kuramının karşılaştığı en büyük zorluk, hiç kimse, kıtaların magma üzerinde kaymasını sağlayacak gücü açıklayamıyordu. Bugün bu gücün varlığı tartışılmamakta, ancak kaynağı hala tartışılmaktadır. Bir kısım jeofizikçi bu kuvvetin kökeninin konveksiyon (yerin içindeki sıcaklık farkından meydana gelen hareketler) olduğunu savunmaktadır. Wegener’e (1912) göre, Güney Amerika’nın doğu kıyısında bulunan dirsek şeklindeki çıkıntının, Afrika’nın batı kıyısındaki girintiyle uyum içinde olması rastlantı değil, bu iki kıtanın bir zamanlar birlikte olması sonucuydu. Wegener, bir zamanlar birlikte olan bu iki kıtanın, dünyanın plastik magması üzerinde kayarak birbirinden uzaklaştığını varsayıyordu. Yapılan detaylı gözlemlerle, bir çok kıta parçasının birbirinden ayrıldığını gösteriyordu. Örneğin, Hindistan Afrika’nın güneydoğu kıyısından kopmuştu. Wegener’in kıtaların kayma kuramının karşılaştığı en büyük zorluk, hiç kimse, kıtaların magma üzerinde kaymasını sağlayacak gücü açıklayamıyordu. Bugün bu gücün varlığı tartışılmamakta, ancak kaynağı hala tartışılmaktadır. Bir kısım jeofizikçi bu kuvvetin kökeninin konveksiyon (yerin içindeki sıcaklık farkından meydana gelen hareketler) olduğunu savunmaktadır. Kıtaların kayması : a) Süper kıta olarak adlandırılan bundan yaklaşık 200 milyon yıl önceki (Triyasta) kara parçası Pangaea, b) Bundan yaklaşık 135 milyon yıl önce (Kretase'de) parçalanan bu süper kıta, Laurasia (Kuzey Yarımkürede) ve Gondwana (Güney Yarımküre) diye iki büyük parçaya ayrılmıştır, c) Daha sonraki parçalanmalar, bundan aşağı yukarı 65 milyon yıl önce (Tersiyer'de) ortaya çıkmıştır. Bu evrede Avrupa ile Kuzey Amerika'nın hâlâ bağlantılı olduğuna dikkat ediniz, d) Bugünkü kıtaların genel konumlanması ve e) Yaklaşık 50 milyon yıl sonra kıtaların alabileceği konumun bir projeksiyonu (Norstog ve Long'dan 1950 li yıllarda yapılan araştırmalar, Afrika’nın batı kıyılarının şeklinin Güney Amerika’nın doğu kıyılarının şekline uyumundan öte, her iki kıyıdaki taş formasyonlarının çeşidinin ve yapısının da büyük ölçüde birbirine uyduğunu göstermiştir. Bu kuram zoolojik bulgular ile de desteklenmiştir. Kökeni eskiye dayanan yengeçler üzerine yapılan çalışmalar ( daha sonra biraz daha detaylı verilecek), Batı Afrika ile Güney Amerika’nın doğu kısmındaki nehirlerin yaşayan bazı yengeçlerin yakın akraba olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu hayvanlar tamamen tatlı suya bağımlılar ve deniz yoluyla yayılmaları söz konusu olamaz. Bazı amfibi ve sürüngenler için de bu geçerlidir. Bu canlılardan bazıları hem Güney Afrika hem de Brezilya’da aynı jeolojik zamanlara ait tortullarda bulunması da bu bağlantı konusunda bilgi vermektedir. Bunların Atlantik okyanusunu yüzerek geçmeleri olanaksızdır. Kıtaların bu şekilde farklı coğrafik bölgelere kayması, birlikte getirdiği ya da götürdüğü canlıların, yeni ortama uyum yaparken, dallanmasına ve çeşitlenmesine neden olmuş ve çok sayıda tür çeşitliliği ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak eğer kıtalar kaymamış olsaydı, bu denli zengin bir biyolojik çeşitlilik ortaya çıkmayacaktı. kıtanın yani Kuzey Amerika ile Avrasya arasında “ Lomonossow Sırtı” denen bir yükseltinin varlığı kabul edilmiştir. Gondwana kökenli olmasına karşın, Hindistan, kuzeydoğu’ya doğru göçüne devam ederek, Tersiyerde Avrasya’ya bağlanmıştır. Yine tersiyerin sonunda (Neojen’in sonu) farklı kökenli Kuzey Amerika ile Güney Amerika kıtaları Panama geçidi ile karasal bağlantı kurmuştur. Tetis denizinin tortullarından (Hindistan’nın Asya ile çarpışması etkisiyle de) Himalaya, Toros, Alp gibi sıradağlar oluştu. Alplerin oluşmasıyla Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz, Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Tetis denizi Anadolu fauna tarihi açısından çok önemlidir. Yine bu zamanlarda Sarmatik denizi adı verilen bir iç deniz oluşmuştu. Bu iç deniz Karadeniz, Hazar denizi ve Aral gölü olmak üzere 3 kısma ayrıldı. Daha sonra Akdeniz ve Karadeniz arasında boğazlar yoluyla bağlantı kurulmuştur. Anadolu’nun büyük kısmı Kuzeyde yer almış ve güneydeki faunadan büyük ölçüde ayrı kalmıştır. Bu nedenle ülkemizdeki canlı formları Afrika elemanlarından daha çok Avrupa ve Asya elemanlarına benzemektedir. Kıtaların Kayma Kuramı’na, daha önce değindiğimiz paleomanyetizma, manyetik kutupların başka yerdeymiş gibi saptanması, geçmişte birbirinin devamı olduğu varsayılan kıyılarda aynı zamanda olduğu saptanan buzul kalıntıları, Güney Amerika ile Afrika kıtasının topoğrafik benzerliği, kutup bölgelerindeki fosillerin tropik iklimi işaret etmesi ve uzay çalışmalarından kıtaların hareket ettiklerinin saptanması, büyük ölçüde destek sağlamıştır. Kıtaların Kayma Kuramı özellikle Kretase ve Jura’daki hayvansal yayılışlar için mantıklı açıklamalar getirilmesini sağlamıştır. Kıta kaymaları dünya üzerindeki su ve hava akımlarını büyük ölçüde etkilemiş ve değiştirmiştir. Dolaysıyla iklimlerde büyük değişikliklere neden olmuştur. Daha önce değinildiği gibi kıtaların kayması ile zengin bir biyolojik çeşitlilik oluşmuştur. Biyolojik çeşitliliğin artmasında kıtaların kaymasından başka etkenlerinde rol aldığı varsayılmaktadır. Bunlardan özellikle dünyayı çepeçevre saran manyetik şemisyedeki yırtımalararın neden olduğu sanılmaktadır. Manyetik şemsiyedeki yırtılmalar mutasyonların çoğalmasına neden olmuş, mutasyonların çoğalması da (doğal seçilim için seçeneklerin çoğalması) canlıların çeşitlenmesine yol açmıştır. Bu yırtılmaların tekrarlandığı sanılmaktadır. Olay tekrarlanırken, mutasyon miktarı artar, doğal seçilim olanakları fazlalaşır; manyetik kalkan yeniden kurulunca yeniden dengeli populasyonlar ortaya çıkar. Kıtaların Kayma Kuramı'ndaki başlıca olayları ana hatları ile yeniden şöyle özetlemek mümkündür. Permiyenin sonunda, yani 225 milyon yıl önce yeryüzünün bütün kara parçaları Pangea adı verilen bir tek kıtadan ibaretti. Daha sonra ikiye ayrıldı. Böylece güneyde Gondwana, kuzeyde de Laurasia kıtaları oluştu. Bu iki kıtanın arasında Tetis Denizi yer aldı. Mezozoyikte Güney Amerika kuzeybatıya, Hindistan ve Avustralya kuzeydoğuya hareket etti. Kuzey yarımküresinde Avrasya ile Kuzey Amerika biribirinden ayrıldı. Tersiyer'de Hindistan Avrasya'ya bağlandı ve keza Afrika bu kıta ile temasa geçti. Tersiyer'in sonunda Kuzey Amerika'nın Güney Amerika ile kara bağlantısı gerçekleşti.

http://www.biyologlar.com/kitalarin-kayma-kurami-continental-drift

DENİZ EKOSİSTEMLERİNİN KONTROLÜ

Rüzgar ve akımlarla gelen etkenler, bununla birlikte besin çeşitleri (katmanları) (bunlara artıklardan gelen nitrojen ve fosfor dahil), endüstriyel artıklar yosunların büyümesine elverişli koşullar oluşturur. Yosunlar deniz hayatına zararlıdır ve belli başlı hastalıklarda kaynak teşkil ederler. Tonik planktonların ortada bulunmalarının kontrolü üzerinde iki belirgin metod vardır. Bunlar , lokal örnekleme ve biyolojik örneklemedir. Her control deniz canlılarının zehirlenmelerinin etkilerinin önlenmesinde gelişmiş kentlerde etki sağlamıştır ve bu kontroller daha az gelişmiş ülkelerde de yapılmalıdır. Global çevre koruyucuları tarafından geniş deniz ekosistemlerinin kontrolü ilk olarak Gine Körfezi’nde programlanmış, sonra da Sarı Deniz’re geçmiş, daha sonra da dünyanın diğer 49 kıyısal deniz ekosistemleri ile devam etmiştir. İÇME SUYU İnsanın gelişmesi ile birlikte içme suyu da sınırlı bir kaynak haline gelmiştir. Güvenilir su kaynakları sürekli kullanım ile tükenmeye başlamıştır. Nehirlerin, göllerin, yeraltı kaynak sularının gün boyunca tükenişi artmıştır. 26 ülkede kendi su kaynakları kişi başına 1000 metreküpte azdır ve daha da azalmaktadır. Buna karşılık dünya nüfusunda % 1.7’lik artış bulunmaktadır. Şunu unutmamak gerekir ki su kaynakları tam olarak kontrol edilememektedir. Birçok ülke kendi sınırları içinde nehir akışlarını ve seviyelerini kontrol etmektedirler. Bununla birlikte Global Rount Data Center, WMO’nun bir kolu olarak yüzlerce ülkedeki akış diyagramlarını ve göl seviyelerinin bilgilerini oralardaki istasyonlardan almaktadır. Ayrıca uydulardan ve hava istasyonlarından gelen bilgiler de kullanılmaktadır. Hidrolojik çevrim iklim değişikliklerinde hassas bir göstergedir. Değişiklikler hakkındaki bilgiler global iklim modelleri üzerinde kullanılabilmektedir. Global kontrol GEMS ‘in sorumluluğundadır. 50 değişik veriyi inceler ve birkaç yüz istasyondan bilgi alır. Seviyelerin kontrolünde yer altı ve yer üstü sularındaki bakteri oranı endüstriyel kirlenmeleri baz alır. Okyanuslardaki yosun kirlenmesini, nehir ve göllerdeki klorofil seviyelerini ölçer ve tehlike olup olmadığını araştırır. Büyük kütleler halinde yüzen bakteriler veya mavi-yeşil algler daha fazla gözlenmektedir. Bunlar toksinlerdir ve göz hastalıkları, kas ağrıları, mide bulantılarına yol açmaktadırlar. Bu yosunların olduğu yerlerde yüzenler bu hastalıklara kolaylıkla yakalanabilirler. Yosunlar nemli zamanlarda artmaktadırlar, boğazlar ve dar alanlarda bollaşmaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/deniz-ekosistemlerinin-kontrolu

Kıtaların Kayma Kuramının Zoocoğrafik Açıdan Önemi

Wegener, Kıtaların Kayma Kuramı’nı ortaya atınca ve bu kurama önemli destekler gelince ve özellikle 1960 ve 1995 yılları arasında belirli ölçülerle bilimsel olarak kanıtlanınca, geçmişteki fauna ve flora yayılışlarının, bundan önceki kuramlarda öne sürüldüğü gibi büyük ölçüde kara ve su köprüleri ile olmadığı sonucuna varılmıştır. Yayılışların, bugünkü kara parçalarının tümünün bir araya gelmesinden oluşmuş “pangea” dediğimiz tek ve bütün bir kara parçasının var olmasıyla gerçekleştiği anlaşılmıştır. Dünya tek kıta iken evrimleşen ve kalıtsal yapısı ya da evrimleşmeye dirençliliği nedeniyle yapısını değiştirememiş ya da çok az değiştirmiş canlıların her kıtada temsil edilmesi beklenilmelidir. 1950’lerdeki bazı ünlü biyocoğrafyacılar (MİCHAELSEN, İRMSCHER, RENSCH, EANNEL gibi) bu kuramda yer alan kıtaların arasındaki biyolojik ilişkileri açıklamalarıyla öne çıktılar. Nitekim, en yaygın toprak solucanı (Lumbricus terrestris) ve bazı yengeç türlerinin tüm kıtalarda (yalıtılmış bölgeler halinde olsa bile) bulunmaları (kozmopolit yayılış) (daha sonra taşınma olaylarıyla kozmopolit olanlar değil), bu devirdeki flora ve fauna birliğinin bir kanıtı olarak gösterilebilir. Doğal olarak faunanın bu eski sakinlerini ararken, özellikle, evrimsel değişime dayanıklı olan ya da mutasyon oluşturan etkilerden büyük ölçüde korunmuş olan canlı grupları göz önüne alınmalıdır. Bunlar genellikle toprak içinde, taşların altında (solucanlar, kırkayaklar, çıyanlar, galeri ve tünel kazarak toprak altında yaşayan böcekler ve omurgalılar vs), suların derinliklerinde yaşayan (bir çok kabuklu (Crustacea), yumuşakça (Mollusca)) ve sert ışınlara dirençli kabukları olan hayvanlardır (midyeler ve dış iskelete sahip eklembacaklılar). Bu kuram için öne sürülen en önemli zoolojik bulgu Unca adı verilen bir yengeç türünün dağılışı gösterilmektedir. 1968 yılında Amazonların ağzında bulunan çok küçük, vücut yapısı bakımından ilkel ve köken olarak çok eski (değişmeden ya da pek az değişerek günümüze ulaşmış) bu yengeç türü, dünyanın uygun birçok yerinde dağınık durumda, sanki her biri ayrı bir vahada yaşıyormuş gibi bulunmaktadır. Bu yengeçlerin pasif ya da aktif olarak yayılma olanakları olmadığı için, kıtalar birbirlerinden ayrılmadan önce oluştukları ve yayıldıkları kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra yapılan zoolojik araştırmalar, özellikle kökeni eskiye dayalı yengeçler üzerinde yapılan çalışmalar, Batı Afrika ile Doğu Amerika nehirlerinde, özellikle, taban sularında ve sedimanlarında yaşayan bazı yengeçlerin yakın akraba olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu hayvanlar tamamen tatlı suya bağımlı olduklarından, deniz suyu bir çeşit zehir etkisi yapar. Dolayısıyla herhangi bir yola Atlantik’i aşmaları söz konunu olamaz. Kuram bazı eksik ve kuşkulu noktaları nedeniyle, özellikle jeologlar tarafından itiraza uğruyordu. Fakat daha sonra yapılan katkılarla derin denizlere yönelik paleontolojik, jeolojik, stratigrafik ve biyolojik (BRUNDİN) bulgular; uzaydan çekilen fotoğraflar, sismik incelemeler ve derin deniz araştırmaları, kurama önemli boyutlarda destek sağlamıştır. Atlantik’te kıtaların birbirinden ayrılma hattının uzaydan saptanması ve buradaki jeolojik olayların açıklanası, Kıtaların Kayma Kuramı üzerindeki kuşkuyu ortadan kaldırarak, araştırmaların ayrıntılara yönelmesini sağladı. Kıtaların kayma kuramı özellikle Kretase ve Jura’daki hayvansal yayılışlar için mantıklı açıklamalar getirilmesini sağlamıştır.      

http://www.biyologlar.com/kitalarin-kayma-kuraminin-zoocografik-acidan-onemi

Tetis(Tethys) Denizi ve Bağlantılarının Oluşumu

Paleozoyikten Tersiyerin başlarına (Oligosen'e kadar) kadar dünyayı kuşak gibi saran ilkin denizlerden birisiydi . Bu denizin tortullarından, Himalaya, Toroslar, Dinarlar ve Alpler oluştu. Alplerin oluşumuyla, Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Bu denizin en tipik fosili Nummulitlerdir. Oligosende Anadolu’yu oluşturan kara parçası hemen hemen deniz seviyesinin altındaydı ve büyük bir olasılıkla birkaç küçük adadan oluşuyordu. Oligosenin sonuna doğru önemli bir değişiklik ortaya çıkmıştır. Tetis kuzeye doğru "Paratethys" denen bir kol meydana getirmiştir. Paratesis ile Tetis arasında Alp sıradağları yavaş yavaş yükselmeye başlamıştır. Paratetis, Rhone havzasından başlayarak bugün Bavyera'nın ve Kuzey Almanya'nın bulunduğu bölgelere, doğuda bugünkü Macaristan üzerinden bugünkü Karadeniz'e, bugünkü Kafkasların bulunduğu yerin kuzeyine, bugünkü Hazar Denizi’nin bulunduğu bölgeye ve keza doğuda bugünkü Aral ve Balkaş Gölü'nün bulunduğu bölgelere uzanıyordu. Paratetis ile Tetis arasında bağlantı vardı. Anadolu, Miyosen'de bir kara köprüsüyle Avrupa Kıtası'na bağlıydı. Anadolu o günden bu yana kural olarak yükselmesini sürdürmektedir. Miyosen'de Paratetis ile Tetis arasındaki ilişki kesilir. Paratetis'in kuzey ve batı kısımları karaya dönüşür; doğu kısımları ise iç deniz haline geçer. Bu iç deniz daha sonra Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü'nü oluşturacak Sarmatik İç Deniz ile Balkaş ve Baykal Göllerini yapacaktır. İç deniz haline geçenler, yağışın bol olması nedeniyle bir zaman sonra kısmen tatlısu ve büyük ölçüde acısu gölleri haline dönüşürler Bu dönemde tuzlu suda yaşamaya uyum yapmış Echinodermata (= derisidikenliler) ve Cephalopoda (= kafadanbacaklılar) türlerinin büyük bir kısmı ortadan kalkar. Bu dönemdeki Sarmatik İç Deniz, bugünkü Macaristan, bugünkü Karadeniz ve bugünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü'nün bulunduğu alanı kapsar. Miyosen'den itibaren, acısuda yaşayacak endemik bir fauna evrimleşmeye başlar. Bu faunanın temsilcilerini, bugün, Karadeniz ve Hazar Denizi'nde görmek mümkündür. Her iki denizde de bu dönemin temsilcisi olan Gobiidae (= kayabalıkları) türleri bulunmaktadır (ventral yüzgeçlerinin birleşerek bir vantuz meydana getirmeleriyle özellik kazanmışlardır). Keza Caspialosa (= ringabalıkları) hem Karadeniz'de hem de Hazar Denizi'nde bulunmaktadır. Daha sonra Sarmatik İç Deniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Bu sırada bugünkü İtalya, Adriyatik, Yunanistan ve Anadolu'nun bulunduğu bölge kesiksiz bir kara parçası olduğu için, Avrupa faunası kolaylıkla Anadolu'ya, Anadolu faunası ise Avrupa'ya geçme olanağını buluyordu. Bu kara parçasının üzerinde, bugün Ege Denizi'nin bulunduğu kısımda, kollarının bir kısmının bugünkü Vardar vs. nehirlerinin bulunduğu Avrupa yakasından, bir kısmı Anadolu'nun Ege kıyıları tarafından alan nehirler ile, bir kısmı da bugünkü Belgrat ormanlarının bulunduğu yerden kaynaklanarak, bugünkü Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerdeki kara üzerinden güneye doğru akan bir nehir bulunuyordu. "Egeopotamus" denen bu nehir Kos Adası ile Girit Adası arasından Tetis'e (Akdeniz'e) dökülüyordu. Bu nehrin bugünkü Belgrat ormanının (İstanbul'un batısında) bulunduğu yerdeki kaynağı, buradan Karadeniz'e uzanan bir boğaz ile (dünyanın bilinen en eski boğazı) ilişkiliydi. Böylece Egepotamus aracılığıyla Karadeniz'in bir miktar suyu Akdeniz'e akıtılmaktaydı. Bu dönemde bugünkü Sisam, Rodos vs. adaları (Oniki adalar) Anadolu'nun kara uzantısı üzerinde bulunuyordu. Anadolu'nun yalnız güneybatı kesiminde ve Karpados Adası'nda yaşayan, tuzlu suya kesin dirençsiz olan bir semender türü (Mertensiella luschani), bu birliğin önemli bir kanıtı olmaktadır. Miyosen'den bu yana Akdeniz'in kapladığı alan gittikçe daralmıştır ve Miyosen-Pliyosen'de, İskenderun ve Aşağı Mezopotamya üzerinden Hint Okyanusu ile sağlanan bağlantı yitirilmiştir. Bu gelişmelerin sonunda, (bağlantının tamamen kesilmesi Pliyosen'de tamamlanmıştır) Tetis faunası kesin olarak ikiye ayrılmıştır. Doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Akdeniz ortaya çıkmıştır. Tetis Denizi'nin bıraktığı fosiller en iyi Mont-Blanc'ın İtalya kesiminde ve Lübnan'daki ilgili katmanlarda görülür. Hint Okyanusun'da yaşamakta olan balık cinsleri, 40 milyon yıl önce bugünkü Akdeniz'in bulunduğu yerlerde de yaşıyordu. Akdeniz'de fosilleri bulunan balıklarla, bugün Hint Okyanusu'nda yaşayan balıkların aynı yapıyı göstermesi, balıkların (en az bir zamanlar bu bölgelerde yaygın olan) önemli ölçüde evrimleşmediğini göstermektedir. Halbuki, toynaklı hayvanlar bu devirde karalarda yeni yeni evrimleşmeye başlamıştı. Miyosen'den itibaren iklim soğumaya başlamış ve bunun sonucu olarak Akdeniz'deki faunanın önemli bir kısmı ortadan kalkmıştı. Soğuk suya uyum yapmış bazı derisidikenliler (Echinodermata), böylece, yavaş yavaş Atlantik'ten Akdeniz'e girerek yayılma olanağını bulmaya başlamışlardı. En soğuk dönem olan Tersiyerin sonunda (buzul dönemlerinde), bu yayılma en üst düzeye ulaşmıştı. Bu dönemde, ayrıca, soğuk suyu seven Mallotus villosus ( bir köpekbalığı), Salmo trutta (alabalık), Cyprino islandica (bir tür sazan), Pecten islandica (bir midye türü) ve Alca impennis (Sicilya'da bulunmuş kanatsız bir kuş fosili) de Akdeniz'de ulaşmıştır.

http://www.biyologlar.com/tetistethys-denizi-ve-baglantilarinin-olusumu

Deniz suyu niçin tuzludur ?

Yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş mineral vardır. Yataklarındaki bu mineralleri ve içlerinde tuz bulunan kayaları erozyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu mineraller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl) diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri dönmez. Bilim insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte 4,5 milyar küsur yaşındadır. Ayrıca bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir. Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var. Tuz iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim insanları Sodyum'un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile karalardan denizlere taşındığını, Klor'un ise dünya tarihinin ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar. Ama hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/deniz-suyu-nicin-tuzludur-

Yağmur Ormanları

Yağmur Ormanları: Tam da gerçek değerlerini anlamaya başlarken süratle yok ettiğimiz dünyanın en kıymetli biyolojik hazineleri... Bir zamanlar dünyanın kara ile kaplı yüzeyinin % 14'ünü oluşturan yağmur ormanları günümüzde ancak % 6'lık bir alanı oluşturuyor ve uzmanların tahminlerine göre, eğer bu hızla tükenmeye devam ederse, son kalan yağmur ormanları da önümüzdeki 40 yıl içinde ortadan kalkacak. Uzmanların tahminlerine göre önümüzdeki çeyrek yüzyıl boyunca, yağmur ormanları kıyımına bağlı olarak, dünya bitki, hayvan ve mikroorganizma cinslerinin neredeyse yarısı ortadan kalkacak veya ciddi tehdit altına girecek. Dünyamızda bulunan tatlı su kaynağının beşte biri Amazon Havza'sında bulunmaktadır. Tropik yağmur ormanları karbondioksiti tüketerek oksijen üretirler. Amazon yağmur ormanları, sağlamış olduğu bu çok önemli ekolojik hizmet ile sürekli bir karbondioksit - oksijen çevrimini sağladığından "gezegenimizin ciğerleri" olarak anılırlar. Dünyamızda ihtiyaç duyulan oksijenin % 20'den fazlası Amazon yağmur ormanlarında üretilmektedir. Bundan 5 yüzyıl önce Amazon Yağmur Ormanlarında tahminen 10 milyon Kızılderili yaşarken, bugün bu rakam 200.000'in altındadır. Peru'daki tek bir yağmur ormanı rezervi, ABD'nin tamamında bulunandan daha fazla kuş türüne ev sahipliği yapabilir. Uzmanların tahminine göre, yağmur ormanları kıyımına bağlı olarak her gün 137 bitki, hayvan ve türünü kaybediyoruz. Bu da yılda yaklaşık 50.000 türe denk düşüyor. Yağmur ormanları türleri kayboldukça, hayatı tehdit eden hastalıkların muhtemel tedavileri imkanları da yok oluyor. Şimdi dünya çapında reçete ile satılan 121 ilaç bitki kaynaklı maddelerden üretiliyor. Bugün yağmur ormanlarında en azından 3000 meyve yetişirken, bunlardan sadece 200 tanesi Batı dünyasında kullanılıyor. Yağmur ormanlarında yaşayan Kızılderililer 2000'den fazlasından faydalanıyor. Brezilya'daki tek bir gölcük, Avrupa'da bulunan nehirlerin tamamında bulunandan daha fazla balık türü içerebilir. Amazon nehrinde bulunan balık türleri sayısı, Atlantik Okyanusu'nun tamamında bulunan balık türü sayısından daha fazladır. Kaynak: insanvebilim.com  

http://www.biyologlar.com/yagmur-ormanlari

İçsuların biyocoğrafik dağılımı

Irmaklar Yıl boyunca hemen hemen sabit sıcaklıkta çıkan yeraltı suları, üst yüzey sularının da katılmasıyla, su bolluğuna göre sırasıyla dereleri, çayları, ırmakları ve nehirleri oluşturur. Kaynaktan uzaklaştıkça, sıcaklık dış koşulların etkisi altına girer. Eğimden dolayı meydana gelen akıntı ve köpürme, havadaki 02'in alınmasını sağlar. Bu akıntılı bölgelerdeki özel koşullara uyum yapmış "Reofilik" bentozlar, akıntının sürükleme gücüne karşı koymak için bir takım ek önlemler kazanmışlardır. Bunlar arasında, vücudun yassılaşması, yapışma emeçlerinin (vantuzlarının) oluşması, yapıştırıcı salgıların çıkarılması gibi özellikler sayılabilir. En üst bölgelerdeki akıntılarda "Rhithral", yüksek 02 derişimi, oransal olarak kararlı bir sıcaklık yapısı ve çok kuvvetli akıntılar hüküm sürdüğünden, buralarda çok özelleşmiş bentoz kommuniteler (dip canlıları) yaşar. Bu bölgeler, çok kuvvetli akıntı olması nedeniyle, ancak yapısal ve fizyolojik olarak uyum yapmış canlıların yaşamasına izin verir. Örneğin; birgünsineği larvaları, taşsineği larvaları, vantuzlusalyangozlar, sıçrayan dereyengeçleri, bazı sineklerin larvaları ve titreksinek larvaları gibi organizmalar bu bölgelerde yaşayan canlılardan bazılarıdır. Nektonlardan, kışın yumurtlayan balıklar (alabalıklar) yaygındır. Aşağı bölgedeki akıntılarda "Potamal" sıcaklık değişmeleri çok fazladır. Oksijen miktarı da buna bağlı olarak çok değişkendir. Akıntı yavaşlamış ve çoğunlukla zeminde çok azalmıştır. Buralarda oksijen azlığına hoşgörülü (mezo, eury- ve oksibiyont türler), çoğunlukla euryterm (sıcaklık değişmelerine dayanıklı) türler yaşar: Örneğin, Odonata (subakireleri) larvaları, sucul kınkanatlılar (Dytiscidae, Hydrophilidae) sucul sinekler (Limnophilidae, Atriplectidae), su tesbihböcekleri ve çok sayıda su akarı gibi. Burada yaşayan balıklar hemen her zaman yaz aylarında yumurta bırakırlar (sazanlar, turna balıkları, levrek türleri gibi). Rhithral (üst hızlı akıntılar) ve potamaldaki (alt yavaş akıntılar) tipik kommuniteler, enlem ve boylama ve keza yüksekliğe bağlı olmadan yeryüzünün her yerinde genel bir yapı olarak ortaya çıkar. Rhitron kommünitenin genişlemesine, adalar ve dağ sıraları engel olur. Göller Durgun tatlısularla doldurulmuş çukur alanlar, limniyon (göller, göletler, bataklıklar) ekosistemini oluşturur. Suyun yoğunluğu, +4°C'de en yüksek özgül ağırlığa erişir. Özellikle belirli derinlikte olanlarda, sıcaklık bakımından bağımsız bir tabakalaşma oluşur. Kutup bölgelerindeki soğuk göllerin derin kısımlarında oldukça sıcak sular bulunur. Bu bölgenin üzerinde bulunan tabakalar, sadece yaz aylarında biraz ısınır; fakat çoğunluk çok soğuktur ve hatta yaz aylarında bile buz tutarlar. Subtropiklerdeki ve tropiklerdeki sıcak sulu göller hiçbir zaman donmamakta ve derinliklerinde bütün yıl boyunca serin su bulunmaktadır. Ilıman bölgelerdeki ılık göller, bu iki ekstrem göl tipi arasında kalan bir değişiklik gösterir. İlk ve sonbaharda, bu göllerde, sıcak göl yapısından (yaz), soğuk olan göl yapısına (kış) dönüşüm görülür. Arada kalan sürelerde, özellikle yaz günlerinde bir sıcaklık tabakalaşması oluşur. Rüzgarın etkisiyle meydana gelen hızlı değişmeye karşın, üst kısımda oldukça tekdüze (homojen) ısınmış bir tabaka "Epilimniyon", bu ü+4°C üst tabakanın altında sıcaklığın daha düşük ve oransal olarak daha kararsız olduğu bir geçiş tabakası "Termoklin" (metalimniyon), onun altında da, yani derinde ise, sıcaklığın düşük fakat kararlı olduğu "Hipolimniyon" tabakası bulunur. Oksijen derişimi de kural olarak bu sırayı izler. Oksijen bakımından en derişik ve besin bakımından en verimli tabaka epilimniyondur. Hypolimniyonda ise buna karşılık tüketim yüksek, oksijen derişimi düşüktür; bu bölgenin tabanında göl yaşamı için çok önemli olan mineralleşme görülür. Tabandaki çamur tabakaları içinde az miktarda oksijen bulunur ve buralarda sadece çok az sayıda oligo-, eury- ve oksibiyont hayvan türleri (Chironomus larvaları, Tubifex) yaşar. Sabit sıcaktı tabakalaşma gösteren tropik göllerin zemini, hemen hemen oksijen almadığından, buralara hayvanların yerleşmesi zor olmaktadır ya da mümkün olmamaktadır. Epilimniyonda türce zengin limnoplanktonlar baskındır. Zooplankton olarak da Copepoda, Branchiopoda (özellikle Cladocera), Rotifera ve Protozoa, fitoplankton olarak da Diatomea, Cyanophycea ve bazı bakteriler bulunur. Bunlar aynı zamanda nektonların (balıkları vs.) temel besin maddelerini oluştururlar. Balık faunası bölgelere göre önemli farklılıklar göstermesine karşın, limnoplanktonlarda büyük benzerlikler görülür. Bu sonuncuların birçok türü kozmopolittir. Hypolimniyonda renkli fitoplanktonlar, ışık yetersizliğinden dolayı yaşayamazlar. Burada, bakteriler daha yaygın bir şekilde bulunurlar ve madde döngüsünün parçalanma evresini gerçekleştirirler. Göletlerin zeminine ya da göllerin kıyı kesimlerinin tabanına bentozlar yerleşir. Bunlar daha çok böcek larvaları, oligoketler, yengeçler ve tatlısu salyangozlarıdır. Besin maddesi miktarına göre göller ötrofik (zengin) ve oligotrofik (fakir) diye genellikle ikiye ayrılır. Bunlardan birincisinin epilimniyonunda fazla miktarda üretim mevcuttur. Hipolimniyonda oksijen azlığından dolayı mineralleşme; ancak kısmen olabilir. Dolayısıyla ürün atıklarının bir kısmının taban çamuru olarak biriktiği; hatta kokuştuğu görülür. Bu tip göle daha çok ılıman enlemlerdeki sığ göllerde rastlanır. İkincisi oligotrof göllerdir. Ülkemizin yüksek dağlarındaki bütün derin göller bu tiptir. Bunlarda epilimniyonda üretim azdır; hipolimniyonda ise ışıklı bölgeden gelen üst yüzey bölgelerinin ürünleri tamamen mineralize edilir. Oksijen miktarının derinlerde yeterli olması, büyük çapta hayvansal yerleşimin olmasını sağlar. Bataklıklar Bataklıklarda tamamen farklı fiziksel ve kimyasal etmenler egemendir. Bu ekosistemin yapısı yeryüzünün her yerinde bir benzerlik gösterir. Göllerin yükselmesi sürecinde son evre olarak ortaya çıkarlar. Epilimnik ya da limnik ürünün tümü, minerallerine kadar yıkılmaz. Turbalık yosunlarının (Sphagnum) egemen hale geçmesi, bataklığın hem yükselmesini hem besin bakımından yüklenmesini ve çamur depolanmasını sağlar. Bataklıklar gittikçe sığlaşır ve nihayet karaya dönüşür. Humustaki yüksek asitli içerik ile az mineral varlığı "Dystrophe = Bozulmuş Göller" bataklıklar için tipiktir. Bu tip biyotoplara, yüksek bitki örtüsü ve bu kimyasal koşullara uymuş kommüniteler ve az sayıda "Tyrphobiost = Bataklıkta Yaşayan" hayvan türleri (örneğin birkaç özelleşmiş böcek türü) yerleşir.

http://www.biyologlar.com/icsularin-biyocografik-dagilimi

İKİLİME BAĞLI DAVRANIŞLAR

TÜRLERİN ÖNEMİ Hayvanlar aleminde en göze çarpıcı olayın hayvanların yer değiştirmesi olup, iki yönden tartışma konusu olabilir. Birinci şık, uygun klimatik koşulların kaybolmasıyla faunanın daha uygun yerlere göç etmesi. İkinci şık ise, iklime bağlı olarak besin kaynaklarının düzensiz olması ve bunu sonucunda göç olayının zorunluluğu. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) İlk olarak klimatik koşulların değişmesi türlerin ancak belirli klimatık koşullarda yaşayabileceğini gösterir ve özellikle soğuk kuşakta yaşayan kuşlarla bazı memeli hayvanlar mevsimlere bağlı olarak yer değiştirirler. Şiddetli kış koşullarının başlaması ile kuş sürüleri sıcak bölgelere doğru hareket ederler. Örneğin yaz mevsimini Doğu Kanada”da geçiren “arktik deniz kırlangıcı” güz sonunda batı avrupa yönünde Atlantik okyanusunu geçer ve kıyıyı izleyerek Afrikaya ulaşır. Yeniden Atlantik okyanusunu doğu-batı yönünde aşarak Brezilyaya varır ve güney Amerika kıyıları boyunca yoluna devam eder. Bu kuşun her yıl katettiği mesafe 40bin km.yi geçer. Türkiye’de çok iyi tanınan “leylek ve çaylak” lar her yıl Tropikal Afrika ile Orta Avrupa arasında gidip gelirler. Amerikan bizonları, geyik türleri, karibolar ile bunları izleyen kurtlarda her yaz sonu tundra sahasından güney bölgelere inerler, yaz başında ise yeniden eski yerlerine dönerler. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) Faunanın büyük çoğunluğu yer değiştirme yerine, daha çok aynı ortamda kalmak için bir çaba gösterdiği görülür. Bu çabayı gösteren hayvanlar toprağı kazarlar. Bu ilk bakışta yuva kurmak arzusunu açık bir belirtisi olarak yorumlanabilir. Ancak toprağı kazma şeklinde meydana getirilen dehlizler, tüneller, çukurlar vb. canlıların sadece iklim faktörlerini sert etkisinden korunmak için değil, aynı zamanda dinlenme, saklanma, üreme ve yokluk günleri için besin maddelerini depo etme gibi fonksiyonlarını da bir araya getirildiği için diğer çaba ve davranışlardan ayrı bir üstünlük olarak kabul edilebilir. Hayvanların toprağı kazması aşırı ısı koşulları şiddetli rüzgarlar, reliefin açıklığı gibi faktörlerdir. Toprak içinde yaşayan ve devamlı toprağı kazan cinslerin başında solucanlar, kırk ayaklar ve çıyanlar yer alır. Karıncalar yağmur ormanları bölgesinde yuvalarını ağaçların üzerlerine yaparlarken, iklimin daha şiddetli haller gösterdiği tropikal step ve çöller ile, ılıman kuşakta ise özellikle toprak içinde yaparlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.268) Ormandan yoksun bölgelerde sürüngenlerden birçoğu toprak kazma yeteneğine sahiptirler. Kaplumbağalar ve çeşitli kertenkele türleri en sert toprakları bile kazabilmektedirler. Kemiriciler en iyi toprak kazan takım olarak bilinirler. Bunlara ek olarak kuşların bir kısmının da yuvalarını toprak içinde yapmaları, bunlarında toprak kazma yeteneğinin olduğunu gösterir. Başta karıncalar ve termitler olmak üzere birçok hayvanın bu yerlere besin depo etmeleri toprak kazma adetini tek yönlü olmadığını gösterir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.269) Kış uykusu daha çok yaz ve kış olaylarının şiddetlendiği Ilıman ve Soğuk kuşaklarda ceryav eder. Kışın solucanlar toprağın daha derinlerine inip orada hareketsiz olarak kışı geçirirler. Salyangozlar ise kendilerini bir tür örtü tabakasının altında veya dehlizlerde; kurbağa türleri, kuru toprağın altına saklanarak kışı geçirir. Yarasalar, dağ sıçanları ve bazı fare türleride kış uykusuna çekilirler. Bunların çoğunluğu kritik dönemi besin almadan fakat bünyelerindeki yağları harcamak suretiyle geçirirler. Bazı et yiyiciler yalancı kış uykusuna yatarlar. Ayılar ve kuzey Amerika sansarı buna örnektir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.270) Yaz uykusu ise yaz aylarının çok şiddetli geçtiği bölgelerde olur. Uykuları birkaç yıl bile sürebilir. kurbağalar, salyangozlar, timsahlar, yılanlar yaz uykusuna yatarlar. Memelilerden ise; aardvaklar, Madagaskar adasındaki bazı böcek yiyiciler, lemurlar yaz uykusuna yatar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojininİlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.271) Vücut ısılarının aşağı yukarı hiç değişmeyen sıcakkanlı hayvanların pek çoğu kışı fal olarak geçirirler. Köstebek, fare, tavşan, tilki v.b.. bu karakterde olan hayvanlardır. Kışın inlerinden çıkıp yiyecek ararlar.bazı sıcak kanlı memeliler kışı herhangi bir barınağa ihtiyaç duymadan geçirebilirler. Geyik, kurt, vaşak, yabani domuz ile arktik tavşanı yer alır. Şiddetli kış koşullarını kısmen hafifletebilmek için kapalı sahalara doğru çekikleri görülür. Vücutlarını saran kalın yağ tabakası, kış koşullarının etkisini azaltır. Ayrıca bu yağlı derinin üzerinde kılarda vardır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.272) Kuzey bölgelerdeki bazı hayvanlar kışı aynı sahada geçirirler. Sincap,mink, ermin, rakkon, sukunk ve çirçinella bu guruba örnektir. Hayvanların rengi iklim bölgelerine göre değişişklikgösterir. Tropikal bölgelerin kuşları, çok parlak ve frapan renktedir. Çöl bölgelerinde yaşayan hayvanların rengi ise mattır. Bundan sonra çölün donuk sarı kırmızımtırak renkleri birçok hayvanda yer almıştır. Yılanlarla kertenkelelerin büyük bir kısmı bir çok kuş türü ve bazı memeliler özellikle bu iki renge sahip bulunurlar. Kutup bölgelerinde yaşayan hayvanların kürklerinin çoğunlukla beyaz renkte olması kar rengine benzeyerek görünmekten kaçmak veya avını kendini belli etmeden yaklaşmak için faydalıdır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.273) Üreme süreci ısı ve nem ikilisinin bütün yıl yüksekliğini devam ettirdiği bölgelerde bitkilerde olduğu gibi hayvanların yaşantısında da bir devamlılık hali mevcuttur. Ilıman kuşak ile soğuk kuşşakta döl alma sayısı çok azalır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) Hayvanların yaşam koşulları, yaşam ortamları, üreme yetenekleri ve metabolizma faaliyetlerinin tüm iklim faktörlerinin uzak veya yakın etkisi altında olduğu kanısına varılır. Böylece faunanın da aynen bitkiler gibi klimatik faktörlerin kontrolü altında bulunduğu anlaşılmış olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) BESİN Nemli tropikal bölgelerde belirli ve şiddetli mevsim farklarının olmaması, yüksek ısı, bol yağışlar ve daimi nemlilik; bitkisel yaşamı optimum koşullara yaklaştırmıştır. Hatta besin bolluğu, Tropikal bölgelere fauna bakımından dünyanın en yoğun kuşağı haline getirmiştir. Besin bolluğunun geçerli olduğu sahalarda hayvanların uzak mesafeler içinde yer değiştirdikleri pek görülmez. Örneğin, yağmur ormanlarının kuşlarının uçuculuk yeteneklerini yitirmiş olmaları çok dikkat çekici bir olaydır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.264) Et yiyici hayvanlar ile et/bitki yiyici hayvan türleri ise geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlamak şeklinde sürdürürler. Besin kaynaklarını bol olduğu Tropikal Bölgelerdeki hayvan türlerinin Ilıman ve Soğuk Kuşaklarda yaşayan hemcinslerine nazaran daha büyük ve daha ağır olması halidir. Tropikal bölgelerdeki salyangozlar, kurbağalar, timsahlar, kaplumbağalar, yılanlar bunlara örnek olarak verilebilirler. Tropikal bölgelerde, her cinsin tür sayısında önemli bir çoğalış göze çarpar(Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.265) POPULASYON DENETİMİ Avcı ve avlanan türler arasındaki denge; Avcı ve avlanan türler arasında bir denge vardır. Avını tamamen tüketen bir avcı yok olmaya mahkumdur. ABD’de Royal Milli Parkını ele alalım. “Elk” adı verilen kuşların sayısı 1200 civarındaydı. Bu kuşu yiyen kurt miktarı 20-25 arasındaydı. Kuşlar için populasyon çoktu. Kuşlar fazla besin bulamadığından, doyuma erişen populasyondafazla doğum olmuyor. Hava şartları kötüleşip kar yağışı başladı. Kuşlar kara saplanıp kurtlara yem oldular. Kuşların sayısı 600 inip kurtların sayısı 50’ye çıktı. Bu durumda besin fazlası olan kuşlarda doğum oranı arttı. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.224) TÜRLER ARASI KAYNAK PAYLAŞIMI Çam ormanlarının yararlı kuşlarından “dendroica”lar çam kurtlarını yiyerek ormanın sağlığını korur. Beş tür dendroica vardır. Bunlar çamın değişik bölgelerindeki kurtları yerler. D.castaneo yalnız ağaç tepelerinden, D.corrotana ise ağaçların altındaki kurtları yer. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.222) KITASAL BÖLGELER Kara faunası için 3 büyük kıtasal bölgeye ayırmak mümkündür. 1. Kuzey-Orta-Güney Amerika’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 2. Avustralya-Okyanusya’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 3. Afrika-Asya-Avrupa’nın meydana getirdiği kıtasal bölge Her kıta bloğu, ister kendi potası içinde, ister hariçten gelen göçlerle nüfuslanmış olsun, her kıtanın kendine özgü bir faunası olduğu kadar, kıtaları karakterize eden türlere de sahip bulunmaktadır. Avustralya’da: tek delikli memeliler ve keseli hayvanlar ile; Kuzey Amerika: bizon ve kariboları ile; Güney Amerika: puma, tabir, jaguarı ile; Afrika:zebra, antilop, fil, zürafa, aslan, gergedanı ile; Asya; at, kaplan, deve,eşek,koyun ve keçi ile...her biri kendine özgü faunal tertiplerle birbirinden bu yönde ayrılırlar. Bu özellikle her bir kıtayı bağımsız kıtasal bölge kavramı içine sokmuş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.297) Afrika’nın karakteristik bir türü olan zürafanın Güney Afrika’daki türü Oranj ile Zambezi nehirlerinin arasında kalan sahada yaşar ve oranj nehrinin güneyini geçemezken; siyah gergedan ile zembrayaşam sahalarını daha genişleterek Kap’a kadar uzanan saha içinde bulunurlar. Zebra ve antiloplar ise, zürafalarla beraber Merkezi Afrika’nın savan ve stepler sahası üzerinde toplanırlar. Kaplan, Asyada Himaliyaormanlarında yaşadığı gibi, Güney çine kadar uzanan dağlık orman bölgelerinde yaşar. Örnekler çoğaltıldığı sürece her bir türün kendine özgü bir yaşam sahası bulunduğu, türlerin bu çemberi kırarak bunun dışına çıkmak arzusunda bulunmadıkları belirmiş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.298) Denizler bu kıtalara ait hayvanların kıtasal-bölge sınırlarının dışına çıkmalarını kısıtlar. Her ne kadar kara hayvanları içerisinde en yüzücü sınıfı sürüngenler ve kurbağagiller meydana getirmektelersedebunların yüzücülükleri kıtalar arası mesafeleri aşacak kadar fazla değildir. Memeli hayvanların bir kısmı ise dar anlamda bu yeteneğe sahiptirler. Kuşlar için, denizi bir engel olarak tanımlamak mümkün olamaz. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.299) FAUNA BÖLGELERİNE ÖRNEKLER Karınca yiyen uno, tatu ile bazı kurbağalar, kara kurbağaları ve çok çeşitli kuşlarla baımemeli hayvanlar karıncalara bağlı olarak bu bölgede yaşarlar. Yılan ve kertenkele gibi türler özellikle iri kuşlar için yeni besin kaynağı olduklarından bu türleri yiyen kuşların (leylek , çaylak, kartalv.b.) bu bölgeye yerleşmiş oldukları görülür. Ufak memeli hayvanların büyük et yiyici memelilere av olması, et yiyici büyük hayvanları (kurt, vaşak, çakal, v.b. bu sahaya çeker. Böylece ot yiyen hayvanlar birlikte kurdukları ilişki oranında et yiyicilerde ot yiyicilerle aynı ilişkiyi korumuş olurlar. Görüldüğü gibi faunnanın birbirinin sırtından geçinmesi yani yaşamlarını karşılıklı varlık mücadelesi şeklinde devam ettirmekte olmaları faunaya, bitkilerde pek görülmeyen bazı özellikler kazandırmıştır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.308) Türler arası yaşam mücadelesi büyük, küçük, kuvvetli, zayıf tanımadan kıyasıya devem eder. Burada esas su ile besin maddeleri sağlama meselesi üzerinde toplanır. Besin kaynaklarının bol ve su kaynaklarının bütün hayvanların ihtiyaçlarının karşılayacak kadar çok olduğu yerlerde benzer grupların birbirleriyle olan çatışması en alt düzeye iner. Besin kaynaklarının azalmaya ve su kaynaklarının kurumaya başladığı dönemlerde ot yiyici hayvanlar bir araya gelerek sürüler halinde yaşamaya başlarlar. Sosyal bir dayanışma meydana gelir. Özellikle bizon, antilop ve zebralar sürüler halinde su ve besin kaynaklarını aramak için yer değiştirmeleri , etkilerini et yiyici, fauna üzerinde gösterdiğinden; onlar da sürüler teşkil ederler. Özellikle çakallar, sırtlanlar ve aslanlar sürüler halinde ot yiyici hayvanları izler ve kendilerine has avcılık metotlarıyla avlarlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.314) Et yiyicilerle ot yiyiciler arasındaki varlık mücadelesi bu hayvanlara bir takım yetenekler kazandırmıştır. At, zebra, zürafa gibi ot yiyiciler su ve besin kaynaklarına çabuk ulaşmak ve düşmanlarından kurtulmak için hızlı koşucu olmuşlardır. Ancak bu yetenek avını yakalamak isteyen et yiyicilere de geçmiştir. Bu hayvanlarda sezme hassası görme hassasından daha da gelişmiştir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.315) Aynı mücadele daha ufak hayvanlarda da mevcuttur. Karıncalar kütle halinde daha büyük hayvanlara hücum ederek onları yok etmesi çok karakteristik bir özelliktir. Akrep, örümcek, kırkayak ve yılanların kuvvetli zehirleri sayesinde düşmanlarına yem olmamak kadar, bu yolla besin sağlamaları da başka bir örnektir. Ayrıca her türün kendisini düşmanlarından saklanmak gibi bir çabaya girişirler. Kaplumbağa, kirpi gibi hayvanlar düşmanlarını gördükleri anda kapanırlar, bazıları ise renk değiştirerek korunurlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.316) YABANIL YAŞAMIN DENETİMİ Çeşitli yaban hayvanlar, ekolojik sükseksiyonların değişik basamaklarına uyum gösterdiğinden korunmaları ve iyi kollanması gerekir. Amerika’nın iç kesimlerinde meydana gelen çiftlik artışı sonucu doğal orman ve çayırlıklar bozuldu. Bu habitata uyum sağlayan çayır tavukları ve kekliklerin sayısı azaldı. Avrupa’da ise çiftlik alanlarında yaşamaya alışık halkalı sülün ve macar kekliklerin getirilmesiyle denge sağlandı. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Av hayvanlarını korumak için şu maddeler uygulanabilir 1. Avlanmayı sınırlayıcı yasalar 2. Yapay av hayvanı üretimi 3. Habitatı geliştirme Koruyucu yasalar bir populasyonun aşırı büyüyüp, küçülmesinde kullanılabilir. Bir populasyonküçüldükçe avlanma azaltılmalı büyüdükçe arttırılmalıdır. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir alan yapay yoldan av hayvanı yetiştirmek, yeni bir bölgeye ya da daha önce avlanarak yok edilenlerin yerine konularak yapılır. Örneğin kunduzlar Pensilvanya’da yok edilmiş yerlerine yeni kunduzlar getirilmiştir. Bugün su içinde setler yapan 15-20 bin kunduz olduğu sanılmaktadır. Bir bölgeye yeni bir tür aşılama işi özenle yapılmalıdır. Aksi halde tür zararlı olacak şekilde çoğalabilir. Avustralya’da tavşanlar ve ABD’de serçelerde görüldüğü gibi(Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir göldeki balıklardan yararlanma; olta balıkçılığı ya da suyu boşaltarak besinleri toplamak olabilir. Olta balıkçılığının populasyona çok büyük bir zararı yoktur. Bir gölde avlanma yapılacaksa, balıkların çoğalması için uygun koşullarda sağlanmalıdır. Örneğin sudak avlamak istiyoruz. Şayet göle gümüş balığı aşılarsak üç yıl içinde sudak üretimi 7-10 kat artmaktadır (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) DOĞUŞTAN GELEN DAVRANIŞLAR Periyodik davranışlar: Özellikle ılıman bölgedeki canlılar tipik tarzda, mevsime bağlı ritmik davranışlarda bulunurlar. Mesela balık kuş ve memelilerden çoğu ilkbaharda, geyik ve koyunlar sonbaharda olmak üzere yılda bir defa üreme faaliyeti gösterirler. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Yırtıcı (Predatör) Davranış: Etçil hayvanlar geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlayarak devam ettirirler. Mesela etoburlar arasında seri hareketlerle avını izleyenler, avını pusuda bekleyenler, avını savaşarak yakalayan formlar vardır. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Antipredatör Davranış: Av, düşmanlarından kurtulmaya yönelik hünerler sergiler. Bu bazen kaçış, bazen gizlenme, bazen donup-kalma, bazen de direnme ve düşmana tehtid şeklinde olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.18) Yönelme ve Göç: Hayvanların çoğu, duyu organlarından yararlanarak, kendilerini yaşadıkları bölgede belirli bir yere göre yöneltirler(İdrisUğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.19) Habitat Seçimi: Bir hayvanın kendisine uygun gelen bir yaşama ortamını arayıp bulması farklı habitat tipleriyle karşı karşıya kaldığında bunlardan birini tercih etmesine habitat seçimi denir. Bu hayvanın hayatta kalması ve çoğalmada başarılı olmasını sağlayacak bir yönde bir seçim olup doğuştan gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Kur Yapma ve Çiftleşme: Nesillerin devamı için hayvanlarda karşı cinsiyetlerin bir araya gelmesi ve çiftleşmeleri gerekmektedir. Bu arada, karşı tarafın dikkatini çekmek ve birleşmeye razı etmek için çiftleşme öncesi kur yapma denilen davranışlar sergilerler. Sergilenen bu davranışlar: Bana bak, beni görüyor musun, bak ne kadar alımlıyım, ne kadar güçlüyüm, ben buradayım anlamına gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Vakitli Üreme: Hayvanlarda üreme, yavruların yeterli gıda bulabilecekleri bir dönemde dünyaya gelmelerini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.22) Yavru Bakımı: Yavrularıyla ilgilenme ve yavru bakımı davranışları gerçek anlamda sadece kuşlarda ve memelilerde görülür. Birçok kuş türünde yavru kuşlar, anneleri yaklaştığında ona doğru başını uzatarak ve ağızlarını açarak tepki gösterirler. Anakuş da buna yavrunun ağzına yiyecek koyarak cevap verir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.23) ÖĞRENİLEN DAVRANIŞLAR Hayvanlarda doğuştan gelen davranışların yanında sonradan öğrenme yoluyla kazanılan davranışlarda vardır. Uygun besin cinslerini tanıma ve sosyal ilişkiler, kısmen sonradan öğrenilen davranışlardır. Hayvanın tabi düşmanını tanıması ve bunlardan kaçış yollarını öğrenmesi zamanla olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.24) BİYOLOJİK İLİŞKİLER Tür İçi İlişkiler Erkek-dişi ilişkileri: Aynı türden olan erkek dişi bireyler sadece çiftleşmek veya yavru vermek ve korumak amacıyla daima ilişki içindedir. Koloniler:Bazı türlerde bireylerin çoğu bir araya gelerek koloniler oluşturmakta ve aralarında iş bölümü yapmaktadırlar. Koloniler aseksüel üremeler sonucunda oluşan ve birbirlerinden ayrılmayan bireyler topluluğudur. Gruplar:Aynı türe ait bireyler bazen belli bir amaç için bir araya gelerek grupları oluştururlar. Kümeleşme: Bir ortamda aşırı derecede yerleşen hayvanları ifade eder. Sosyal Yaşantı:Hayvanlar kendilerine özgü bir yapıya ve çok karmaşık olan bir iş bölümüne sahiptir. (Ahmet Kocataş, 1999, Ekoloji Çevre Biyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, s.169-175) Türler Arası Etkileşimler: İki tür arasında etkileşim, türler için yararlı, zararlı yada etkisiz oluşuna göre sınıflandırılmıştır. Etkileşim Tipi A Türü B Türü Zorunluluk Rekabet - - + Predasyon + - + Parazitizm + - + Kommensalizm + 0 - Amensalizm 0 - - Mutailizm + + + Protooperasyon + + - nötralizm 0 0 - + : Populasyon gelişimini arttırır/ zorunluluk var. - : Populasyon gelişimini azaltır/ zorunluluk yok. 0 : Populasyon etkilenmez (Yüksel Keleş, 2001, Canlılar Bilimi, Mersin Üniversitesi Yayınları, Mersin, s. 172) Karınca ve Misafirleri Arasındaki İletişim Karıncalar birçok eklembacaklı türünü evlerinde barındırır ve besler. Karıncalar konuklarını şaşırtıcı bir dostlukla karşılar; işgalci türü yuvalarını kabul etmekle kalmaz, besler, bakar ve büyütürler. Bunlar arasında; kene, örümcek, kollembolanlar, sinek, arı ve birçok böceği yuvalarına alırlar. Bunun nedenini bu böceklerin salgıladıkları kimyasal sıvı olduğu düşünülmektedir. (James L. Gould çev.Feryal halatçı,1999, Olağan Dışı Yaşamlar, Kozan Of Set, Ankara, s.169) ÇEŞİTLİLİĞİN ÖNEMİ İnsanların aklına birçok soru gelebilir: Ekosistemde, fertlerin sayısı az olan neden bu kadar çok tür vardır? Tek tük rastlanan bu türlerin ne faydası vardır? Çevreye en iyi uyum sağlayan birkaç tanesi hariç hepsini yok etsek de insana en faydalı olan birkaç tanesini bıraksak ne olur? Bu gün genel olarak kabul edilen, fakat fazla bir ilmi delile dayanmayan bir husus, türlerin çeşitliliği sayesinde, toplumun hayatta kalma gücünün artmakta olmasıdır. Ne kadar çok tür bulunursa değişen şartlara adapte olabilme gücü de o kadar fazla olmaktadır. Yani gen havuzu ne kadar büyükse, adaptasyon potansiyeli de o kadar büyük olacaktır.

http://www.biyologlar.com/ikilime-bagli-davranislar


Dünya 4 derece ısınsa yaşam nereye gider

Dünyamızın 4 derece ısınması durumunda – ki içinde bulunduğumuz yüzyılda çok büyük bir olasılık- insan türü hayatta kalmak için çok büyük bir savaş verecek. Su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk nedeniyle dünyanın büyük bir kısmı yaşanamaz hale gelirken, Kanada, Sibirya, Grönland ve Antarktika`nın batı kıyıları gibi çok az bölge, insan türünün yaşamını sürdürebilmesine izin verecek. En fazla bir milyon kişinin barınabileceği bu dünyada, enerji ve gıda üretimi de zor koşullarda sürdürülecek. Böyle karamsar bir senaryonun yaşanmaması için tek umut, var olan ulusal sınırların ortadan kalkması ve yepyeni bir dünya düzeninin kurulması. Timsahlar, İngiltere sahillerinde kol gezerken, Saygon, New Orleans, Venedik ve Mumbai gibi kentler sular altında kalacak. İnsan türünün %90`ı yok olacak. Bu bir film senaryosu değil; içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın dört derece ısınması durumunda ortaya böyle bir tablonun çıkması çok büyük bir olasılık. Açıkça kimse böyle bir geleceğe sahip olmak istemese de, bugünkü göstergeler daha farklı bir geleceğin mümkün olmadığını gösteriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma girişimlerinin sonuçsuz kalması veya gezegenin iklim geribesleme mekanizmalarının ısınmayı hızlandırma olasılıkları, bilim insanları ve ekonomistlerin yalnızca bu dünyanın geleceğinden değil, giderek artan insan popülasyonunun sürdürülebilirliğinden de kaygı duymalarına yol açıyor. Bugünkü insan sayısının hayatta kalabilmesi için dünyada köklü bir düzen değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bu arada iyi haber, insan türünün yok olma olasılığının çok düşük olması. İnsan türünün, sayıları birkaç yüz bine düşse bile yeryüzünden silinmesi çok zor. Fakat yaklaşık 7 milyarı bulan bugünkü nüfusu devam ettirmek gerçekten çok ciddi bir planlama yapılması gerekiyor. `DÖRT DERECELİK ISINMA NEDİR Kİ` DEMEYİN! Dört derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok fazla değilmiş gibi görünüyor. Bu, gece-gündüz sıcaklık farkından bile az. Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini düşünebilirsiniz. Böylece kuzeyin soğuk ve karanlık kentlerinden Akdeniz`in sıcak ve güneşli sahillerine taşınmaya gerek kalmaz. Ancak tüm gezegenin ortalama 4 santigrat derece ısınması, çok farklıdır ve bu farklılık insanoğlunun felaketine yol açabilir. Bu ısınma 18.yüzyıldan başlayan insan faaliyetlerinin bedelidir. `Yeni Jeolojik Çağ` olarak tanımlanan bu döneme bazı bilim insanları (Başta Almanya, Mainz`deki Max Planck Enstitüsü`nden Nobel ödüllü atmosfer kimyası uzmanı Paul Crutzen) `Antroposen` adını veriyor. Sıcaklıkta dört derecelik artışın meydana gelmesi de çok zor değildir. 2007 yılında İklim Değişikliği Üzerine Hükümetlerarası Panel`in (IPCC- Intergovernmental Panel on Climate Change) yayımladığı bir rapor, içinde bulunduğumuz yüzyılda 2 ile 6.4 derecelik bir ısınmayı öngörüyor. IPCC`nin eski başkanı Bob Watson`a göre dünya dört derecelik ısınma olasılığına karşı önlemleri şimdiden almalı. ISINMA KAÇINILMAZ Daha sıcak bir dünya ile nasıl başa çıkacağız? Bu konuda en önemli faktör, bu aşamaya gelmeye ne kadar süremizin kaldığı ile ilgilidir. Dört derecelik artışın ne zaman başlayacağı ise atmosfere ne kadar sera gazı pompaladığımıza değil, dünyanın ikliminin bu gazlara ne kadar duyarlı olduğuna bağlıdır. Ayrıca bu, iklim geribesleme mekanizmasının ısınmayı hızlandırdığı `geri dönüşü olmayan noktaya` erişip erişmediğimiz ile de ilgilidir. Modeller dünyanın dört derecede `pişmesi`nin 2100 yılında gerçekleşeceğini gösterse de bazı bilim adamları bu noktaya 2050 yılında erişebileceğimizi öngörüyor. Bu aşamaya geldiğimizde bilim insanları Dünya`da yaşamın kâbusa dönüşmesinden korkuyor. İngiltere`deki Exeter Üniversitesi`nden iklim sistemlerinin dinamiği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Peter Cox, görüşlerini şöyle dile getiriyor: `İklim bilimciler başlıca iki gruba ayrılır: Biri, sera gazı emisyonunu vakit geçirmeden kesmemiz ve yüksek küresel sıcaklıkları aklımızdan çıkartmamız gerektiğini söyleyen ihtiyatlı bilim insanları. Diğeri ise, ne yaparsak yapalım felaketin kaçınılmaz olduğuna inanan ve her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçmamız gerektiğini söyleyen karamsarlar. Ben orta noktadayım. Değişiklikler kaçınılmaz ve bizler adımlarımızı bu değişikliklere göre atmalıyız.` SICAK BİR GELECEK NELERE GEBE? Şu anda hayatta olan insanların bu felaketi yaşayabileceği olasılığını aklımızdan çıkartmadan, mümkün olan en az kayıp ile hayatta nasıl kalabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Böyle bir gelecek bize nelere mal olacak? Dünya buna benzer bir sıcaklık artışını son olarak 55 milyon yıl önce Paleosen-Eosen Termal Maksimum olayında yaşamıştı. O dönemde suçlunun `klatrat`lar (iki kimyasal cismin kristalsel birleşmesi; bu birleşmede cisimlerden birinin molekülleri, diğer cismin moleküllerinin oluşturduğu kristal örgüdeki atom boşluklarına yerleşir-kimyasal olarak kafeslenmiş ve donmuş metanın bulunduğu geniş topraklar) olduğu düşünülüyor. Metanın derin deniz dibinden serbest kalıp, atmosfere püskürerek 5 gigaton karbon oluşturduğu tahmin ediliyor. Zaten sıcak olan gezegen 5 veya 6 derece ısınınca, buzlardan arınmış olan kutup bölgelerinde tropik ormanlar yetişmiş ve okyanus suları o kadar asidik hale gelmiş ki deniz canlıları kütlesel olarak ortadan kalkmış. Deniz seviyesi bugüne göre 100 metre yükselmiş ve güney Afrika`dan Avrupa`ya kadar olan bölge tümüyle çölleşmiş. Deniz seviyesinin yükselmesi kıyılarda suların iki metre yükselmesine yol açabilir. Öyle ki eğer Grönland buzul tabakası ve Antarktika`nın bir kısmı erirse bu yükselme daha da fazla olabilir. New York`ta NASA`nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü`nden iklim bilimcisi James Hansen, su seviyesindeki yükselme konusunda şunları söylüyor: `Batı Antarktika`daki buzul tabakalarının bu yüzyıldaki ısınma karşısında direneceğini hiç sanmıyorum. Bu da deniz seviyesindeki yükselmenin en az 1 veya 2 metre arasında olacağı anlamına geliyor. CO2 yoğunluğunun 550 ppm (parts per million) seviyesine (bugün yoğunluk 385 ppm seviyesinde) yükselmesi ise kıyamete yol açacak. Bu da deniz seviyesinin 80 m veya daha fazla yükselmesi demek oluyor.` HANGİ BÖLGELER ETKİLENECEK? Dünya yüzeyinin yarısı 30 ve -30 derece enlemleri arasında tropik bölgelerde yer alıyor ve burası özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeler. Örneğin Hindistan, Bangladeş ve Pakistan daha şiddetli muson yağmurlarına maruz kalacak. Bu da bu bölgelerin şimdi olduğundan daha yıkıcı su baskınlarına hedef olacağı anlamına geliyor. Yine de toprak daha da sıcak olacağı için bu su daha çabuk buharlaşacak. Sonuçta Asya büyük bir kuraklığa teslim olacak. Bangladeş`in topraklarının üçte birini kaybedeceği düşünülüyor. Afrika musonlarının, daha az bilinmesine karşın, daha da yoğun olması bekleniyor. Bu da Sahel Bölgesi`nin –Sahra Çölü`nün güneyinde kıtayı bir ucundan diğerine bölen kuşak- yeşillenmesine yol açabilir. Ancak diğer modellere göre Afrika`daki kuraklık daha da kötüleşecek. İçme suyu sıkıntısı dünyanın her yerinde hissedilecek. Çin`de, güney-batı ABD`de, Orta Amerika`da, Güney Amerika`nın büyük bir kısmında ve Avustralya`da daha sıcak havalar, toprağın nemini buharlaştıracak ve kuraklık başlayacak. Dünya`da bugün var olan çöller daha da genişleyecek. Öyle ki Sahra çölü Orta Avrupa`ya kadar ilerleyecek. Buzulların erimesi, Tuna`dan Ren`e, Avrupa nehirlerinin kurumasına neden olacak. Benzer etkiler Peru`daki And Dağları, Himalayalar, Karakurum Dağları`nda da hissedilecek. Dolayısıyla Afganistan, Pakistan, Çin, Butan, Hindistan ve Vietnam susuz kalacak. KARAMSAR BAKIŞ `Yeterli su garantisine yalnızca yüksek enlemlere çıktıkça sahip olabileceğiz` diye konuşan NASA`da görevli James Lovelock, `Bu bölgede her şey çıldırmış gibi gelişecek. İşte yaşam yalnızca burada barınacak. Dünya`nın geriye kalanı birkaç vahanın bulunduğu koskoca bir çöl olacak` diyor. `Gaia Kuramı`nın kurucusu olan Lovelock, bu kuramıyla Dünya`yı kendi varlığını koruyabilen ve düzene sokan bir organizma olarak değerlendiriyor. Bu durumda gezegenin yalnızca bir kısmında insanlar yaşayabilecekse bu kadar geniş bir popülasyon nereye sıkışacak? Lovelock gibi bilim insanları bu konuda çok da iyimser değiller: `İnsanlar çok güç bir durumda ve önlerindeki bu zorlu evreyi aşabilecek kadar da akıllı olduklarını sanmıyorum. Tür olarak varlıklarını sürdürecekler ama çok fire verecekler` diye konuşan Lovelock, `Bu yüzyılın sonunda sağ kalan insanların sayısı bir milyarı geçmeyebilir` diyor. İYİMSER BAKIŞ Almanya`daki Potsdam İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü`nden John Schellnhuber gelecekle ilgili daha iyimser görüşlere sahip. Dört derecelik bir ısınmanın çok büyük bir etkisi olacağını kabul ediyor ama insanoğlunun bu felaketin üstesinden geleceğine de inanıyor. Hayatta kalabilmek için insanların radikal değişiklikler yapması gerekiyor. Schellnhuber topluma jeopolitik açıdan değil, kaynak dağılımı açısından bakılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. `Her ülkenin yiyecek, su ve enerji bakımından kendi kendine yetmesi gerektiğine inanmak gibi bir yanılgı içindeyiz` diye konuşan Cox, `Dünyayı daha farklı ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, kaynakların nerede bulunduğuna bakıp, popülasyonu, yiyecekleri ve enerjiyi, planlamamız gerekiyor. Eğer uzaylılar Dünyamıza inse, Pakistan ve Mısır gibi dünyanın en kurak bölgelerinde pirinç gibi çok fazla su isteyen bitkilerin yetiştirilmesini delilik olarak nitelendirebilir` diyor. POLİTİKAYI DEVRE DIŞI BIRAKMAK Doğal kaynaklar üzerindeki çatışmaların, iklim değişiklikleri ile birlikte artması kaçınılmaz. Kaldı ki dünya liderlerinin siyaseti bir kenara bırakarak, kendi serbest iradeleriyle sahip oldukları yetkilerden vazgeçeceklerini düşünmek bile hayaldir. `İnsanoğlunun tek şansı siyasi engellerin üstesinden gelmektir` diye konuşan Mikronezya`da sular altında kalmak üzere olan ada devleti Kiribati`nin Devlet Başkanı Anote Tong, `Bizim için artık çok geç. Halkımızı yavaş yavaş Avustralya ve Yeni Zelanda`ya taşıyoruz. Dünyanın diğer bölgelerinin de benzer bir akıbete maruz kalmasını engellemek için ulusal sınırları ortadan kaldırmak gibi sert tedbirler almalıyız` diyor. Cox da aynı fikirde: `Hayatta kalmamızın önündeki tek engel ulusal sınırlar ise bu konuda gerekli adımları atmalıyız. Hayatta kalmamız her şeyden önemli.` İklim madellerinin çoğu gezegenin kuzey ve güney uçlarının daha fazla yağış alacağını öngörüyor. Kuzey yarıkürede Kanada, Sibirya, İskandinavya ve Grönland`ın buzullardan temizlenen kısımları, güney yarıkürede ise Patagonya, Tasmanya, Avustralya`nın ve Yeni Zelanda`nın kuzeyi, Antarktika`nın buzullardan arınmış batı kıyıları insan yaşamına uygun görünüyor. Bir insana gerekli olan yerleşim alanının 20 metre kare olduğunu varsayarsak, 9 milyar insana 18.000 kilometre kare genişliğinde bir alan gerekir. Kanada`nın tek başına 9.1 milyon kilometre kare olduğuna göre ve Alaska, Rusya ve İskandinavya gibi yüksek enlem ülkeleriyle birleştirildiğinde, herkesin yerleşmesine yetecek miktarda toprak bulunduğu sonucu çıkıyor. Suya erişimi olan bu değerli topraklarda yiyecek üretmek mümkün olabilecek. Dolayısıyla insanlar, yüksekte kalan bu bölgelerde kalabalık kentlerde yaşayabilecek. Ne var ki bu kadar sıkışık ortamlarda yaşam sürdürmek beraberinde birçok sorunu da getirecek. Örneğin salgın hastalıklar kolayca yayılabilecek ve kitlesel ölümlere yol açabilecek. VEJETARYEN BİR DÜNYA İnsanların yeni bir yaşam kurduğu bu bölgelerde büyük bir olasılıkla vejetaryen bir dünya kurulacak. Isınma ve asitlenmeye bağlı olarak denizlerde balık kalmayacak. Kümes hayvanı yetiştiriciliği yalnızca çiftliklerden arta kalan bölgelerde görülecek. Hayvancılık da otlak azlığına bağlı olarak yalnızca keçi gibi çöl bitkileriyle beslenen hayvanlarla sınırlı tutulacak. Et azlığı sentetik etlerin üretimini artıracak. Yosun temel gıda maddeleri arasına girecek. Bataklık ve sulak arazilerde tarım yapılması sağlanacak. ENERJİ ÜRETİMİNDE DARBOĞAZLAR Yeni kentlere enerji sağlamak için de yaratıcı fikirler yaşama geçirilecek. Afrika, Ortadoğu ve Güney ABD`yi kapsayacak şekilde geniş bir kuşak, güneş enerjisi üretim tesislerine ayrılacak. Yüksek-voltaj doğru akım nakil hatları bu enerjiyi kentlere taşıyacak veya bu enerji hidrojen olarak depolandıktan sonra nakledilecek. Eğer güneş enerjisi üretim tesisleri Ürdün, Fas ve Libya`da 2010 yılında devreye girerse, 2020 yılında toplam enerji sevkiyatı yılda 55 teravat saate çıkabilir. Bu da 35 milyon insanın evde kullanacağı elektrik gereksiniminin karşılanacağı anlamına geliyor. 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusunun enerji talebini karşılamaktan çok uzak olan bu miktarın arttırılması için güneş enerjisi üretim tesislerinin geniş bir alana yayılması gerekiyor. Nükleer, rüzgâr, hidro-enerji, jeotermal ve açık deniz rüzgâr jeneratörleri de devreye girerek, enerji arzına katkıda bulunacak. ESKİ, YEŞİL DÜNYA UMUDU Toprak, enerji, yiyecek ve suyu planlı bir şekilde kullandığımız takdirde insan popülasyonunun hayatta kalma şansı artar. Ancak buna yaşamak denirse... Bir kere Dünya`daki biyolojik çeşitlilik azalacak, çünkü pek çok organizma yüksek sıcaklığa, susuzluğa, ekosistemlerinin yok olmasına dayanamayacak veya aç insanlar tarafından avlanacaklardır. Schellnhuber, koşulların bu kadar elverişsiz olduğu bir dünyada insanların eski yeşil dünyalarını geri getirmek için ellerinden geleni yapacaklarına inanıyor: `İnsan türünün hayatta kalması CO2 düzeyini 280 ppm`ye çekmesine bağlıdır. Artan sıcaklık yüzünden ormanları yeniden oluşturamazsak da bazı bölgelerde yeni ağaçlar yetiştirebiliriz. Böylece az sayıda ağaç, yerel iklimi değiştirerek yağmur miktarını arttırmaya yetebilir. Bu da ormanların gelişmesi için uygun zemini yaratır.` GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA Dört derece ısınmış bir dünya ile ilgili en korkutucu senaryo bugünkü dünyamızın koşullarına bir daha sahip olamayacak noktaya gelmemizdir. Daha da kötüsü pek çok model, dört derecelik sıcaklık artışının bir kere meydana geldikten sonra durdurulamayacak hale geleceğini öngörüyor. Daha da sıcak bir dünyada bilim insanları insan türünün akıbeti hakkında hiç de olumlu şeyler düşünülmüyor. Crutzen iyimser olmaya çalıştıklarını ancak bugünkü verilerin buna izin vermediğini söylüyor: `Gelecek hakkında iyimser düşünmek için karbon emisyonunu 2015 yılına kadar %70 oranında düşürmemiz gerekir. Oysa biz ne yapıyoruz? Karbon emisyonunu her yıl %3 oranında arttırıyoruz.` Derleyen: Reyhan Oksay (Cumhuriyet Dergi)

http://www.biyologlar.com/dunya-4-derece-isinsa-yasam-nereye-gider

Bir balığın ve kurbağanın cinsiyetini hangi özelliklerine bakarak nasıl anlayabiliriz?

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi

http://www.biyologlar.com/bir-baligin-ve-kurbaganin-cinsiyetini-hangi-ozelliklerine-bakarak-nasil-anlayabiliriz

Anguilla anguilla Yılan Balığı ve Özellikleri

Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Sınıf : Pisces (Balıklar) Alt Sınıf : Osteichthys (Kemikli Balıklar) Takım : Anguilliformes (Yılanbalığımsılar) Familya : Anguillidae (Yılanbalıkları) Tür : Anguilla anguilla (Anguilla vulgaris, Muraena anguilla) (Avrupa Yılanbalığı) Tarihçesi: M.Ö. 3. Yüzyılda yaşayan Aristo, "Toprağın bağırsakları" dediği solucanlara benzeyen bu canlılarla ciddi ciddi ilgilenmişti. M.Ö. 1. yüzyılda bir Romalı düşünür ise, "Yılanbalıklarının kaya parçalarına çarpan diğer balıkların derilerinden meydana geldiğini" ileri sürmüş. 17. yüzyılda Francesco Redi adlı doğabilimci, yılanbalığının bir balık olması nedeniyle ancak yumurta yoluyla üreyebileceğini belirtmiş. Sigmund FREUD'ta 19. yüzyılın sonlarına doğru çalışmalarında biyolojiye ağırlık verdiği dönemde, çağrıştırdığı cinsellik açısından yılan balığını tanımaya çalışmış ancak sonuçsuz kalmış. 1920 yılında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt, Atlantik Okyanusunda avlanırken, ağına takılan 77 mm boyunda yılanbalığı larvalarına rastladı.Bunları takip etti ve sonunda yılanbalığı larvalarının Atlas Okyanusunda, Amerikanın biraz açıklarında "Sargasso Denizi" denilen bölgede doğuyorlardı. Daha sonra uzun bir yolculuğa çıkıp Avrupa'ya kadar geliyorlar ve burada ulaştıkları tatlı sularda gelişip büyüdükten sonra yeniden denize dönüyorlardı. Avrupa kıyılarından Meksika'ya gidildikçe larvaların boyları küçülmekte, buna göre yılanbalıkları Meksika yakınlarında üremekte. Yılanbalıklarının yumurta ile üremelerine ilişkin ilk bilgi yumurtalıkların keşfi ile olmuş, ancak birçok bilim adamı yumurtaları bulmak için çok uzun bir süre uğraşmıştır. İtalyan bilim adamı Lazzaro Spallanzani, yılanbalıklarını 40 yıl boyunca incelemesine karşın yumurtalı bir bireye hiç rastlamadığını belirtmiş. 1974 yılında Japon bilim adamları yakaladıkları bir dişi yılanbalığını suni yolla döllemeyi denediler.Laboratuarda gerçekleşen deneyde,dişi yılanbalığı yumurtlar yumurtlamaz öldü.Karnı yarıldığında dönüş yolculuğunda hiç yiyeceği kalmadığı anlaşıldı. 1981 yılında Alman okyanus bilimci Friedrich Wilheim Tesch ilginç bir deney yaptı.Yakaladığı dört dişi yılanbalığını Sargasso Denizi'ne alıcılar bağlayarak bıraktı.Son sinyaller 700 metre derinlikten geldi ve daha sonra yılanbalıklarının izini kaybetti. Yılanbalığı gizemini ve efsane kimliğini hala koruyor. Genel Özellikleri Yılanbalıkları,her ne kadar sürüngene benzese de gerçek bir balık türüdür.Solungaçları vardır. Karın yüzgeçleri yoktur,ancak sırt ve göğüs yüzgeçleri vardır. Karın yüzgecinin olmaması bu balık türüne özgüdür. Üzerinde yoğun bir mukus tabakası olan, kaygan bir derileri var. Bundan dolayı çıplak elle tutulamaz.Yılanbalıkları geceleri hareketlidir,gündüzleri çamurun içine saklanırlar.Çayıra bırakıldıklarında suyun yönünü hemen bulabilirler. Susuz ortama karşı çok dayanıklıdırlar ve uzun süre su dışında kalabilirler. Çünkü bu hayvanlar,yağmurlardan sonra ıslak yerlerde, nemli çimenlerde kolaylıkla hareket edebilirler. Bundan dolayı bir nehirden başka bir nehre (yakın mesafede) bile geçebilirler. Turna balıkları,mersin balıkları ve su kuşları en büyük düşmanlarıdır.Kanları çok tehlikeli bir sinir zehiri içerir, kanı yara ve çatlaklara değmemesine özen gösterilmelidir.Isıtıldığında zehir parçalanır.Toplam 19 yılanbalığı türü vardır Vücut uzun yılan şeklinde, yanlarda hafif yassı olup küçük pullarla kaplıdır. Renk üreme zamanına kadar kahverengimsi sarı, üreme zamanı gelince gümüşidir. Ömürlerinin büyük kısmını (6-20 yaşa kadar) tatlı sularda geçirirler. Yumurtlamak üzere tatlı suları terk ederek denize açılırlar. Üremelerini Meksika Körfezinde gerçekleştirirler. Hayatlarında bir defa yumurta kaparlar. Yumurtlayan yılan balıkları ölür. Çıkan yavrular 3 yaşında, 65-70 mm boyuna geldiklerinde karasularımıza ulaşırlar. 20-60 yıl yaşarlar. Göçün ortaya çıkmasında en önemli nedenlerin başında; üremedir, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunulan bölgeden uzaklaşmaları gerekmektedir. Yaşam ortamındaki besin miktarında azalma, populasyonun artmasıyla birlikte yaşam alanının küçülmesi gelmekte.Yılanbalıklarını göçteki amacı; iç güdüsel olarak doğdukları yere ulaşıp üremek istemeleridir. Coğrafik Dağılımları: Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Larva Dönemleri Şubat ile nisan ayları arasında dünyaya geliyorlar. Larvalarına "Leptocephal" adı verilen larvalar küçük bir dil balığı biçiminde ve vücutlarına oranla iri siyah gözleri bulunur. Şeffaf görünümde olur,kasları iç organları görülür. Uzunlukları yaklaşık 5-6 milimetre arasındadır. Sargasso Denizi'nden Avrupa'ya kadar gelişi sırasında zooplanktonlarla ve küçük kabuklularla beslenirler. Bu hayvanları 14 dişiyle parçalayarak yer. Yolculuğunu, ya kendisini akıntılara bırakarak ya da küçük sürüngenler gibi hareket ederek tamamlıyor. Dokuz ayda tam 6000 km yol katettikten sonra Avrupa Kıyılarına ve 7000 km'den sonra da Akdeniz havzasına ulaşırlar. Yavru Dönemleri Larva Avrupa kıyılarına vardığında,tatlı su ortamına uyum sağlamak ve kıyıdaki haliçleri daha kolay aşmak için metamorfoz geçirip, saydam ve minyatür yılanbalığı haline dönüşür . Bu ortamda yaşayabilmek için iç basıncını ayarlar. Larva dönemindeki dişlerini kaybeder ve bundan dolayı beslenemez. Beslenmeme döneminin uzamaması gerekir . Nehirlerde ilerlerken büyümeye başlarlar. Yılda boyları yaklaşık 10 cm, kiloları da 20 gram artar. Tatlı suya ve nehirlerin içlerine ulaşmak için çok hızlı ve gruplar halinde hareket eder. Nehirleri tırmanmaya başlayıp bazen kıyıdan 200 km içerlere kadar sokulurlar. Ancak daha fazla ilerleyemezler. Çünkü akarsular üzerinde barajlar ve setlere takılırlar. Grup halindeki dolaşmaları, kıyıdaki haliçlerde beyaz lekeler oluşturur. Belli bir süre sonra bir yere yerleşirler. Burada ikinci metamorfoz olur. Küçüklük Dönemleri Halk arasında "sarı yılanbalığı" denilen 3. aşamaya ulaşırlar. Bu metamorfoz aşamasında cinsiyeti belirlenir ve bu dönemde çok saldırgan olurlar. Derisinde beliren pigmentler nedeniyle rengi yavaş yavaş koyulaşır. Yemek borusu açıldığından yeniden beslenmeye başlıyor. Geceleri avlanmaya çıkarlar; Kız böceği, sinek, çamca balığı yiyerek beslenirler. Kış aylarında sularında soğumasıyla da kendini çamura gömerek kış uykusuna yatar. Nehir boyunca günde birkaç kilometre mesafe katederek sonunda bir süre sabit kalacağı noktaya ulaşır. Bugün yeryüzündeki yılanbalığı sayısının azalmasının temel nedenlerinden biri de onun yol aldığı bu nehirlere insanoğlunun inşa ettiği baraj ve setler. Bu dönemde uzunluğu cinse göre farklılık gösterir. Erkeklerde 5-8 yıl sürerken, dişilerde 7-12 yıl devam eder. Bu süre sonunda geldikleri yere dönmek için yola çıkarlar. Amaçları, tamamen içgüdüsel biçimde Sargasso Denizi'ne ulaşmak ve orada çiftleşmek. Yolculuğa çıkmadan son metamorfozlarını da geçirirler. Yetişkinlik Dönemleri Açık ve tuzlu su için gerekli metamorfozları geçirir. Derisi kalınlaşır,derinliklerin karanlığında yolunu daha iyi görmesi için gözlerinin hacmi artar ve bilye büyüklüğüne ulaşır. Daha önce vücudunun üçte birini oluşturan yağ tabakasını eritmeye başlar. Başını ön tarafı daha sivrileşir;böylelikle daha ince,aerodinamik bir yapı kazanır. 6 ile 13 yıl arasında bir süre bu yeni mekanında yaşıyor ve irileşiyor. Derisinin rengi ;karın kısmı gümüşümsü,sırt kısmıysa daha koyu bir görüntü kazandıktan sonra,12 gün içinde açık denizdeki yeni yolculuğuna hazırlanıyor. Boyu 1.2 metreye ulaşıyor ve vücudunun iç basıncını yeniden tuzlu suya göre ayarlıyor. Dönüş yolunda,akıntılardan mümkün olduğunca kaçınır ve bunu tamamen içgüdüsel olarak yapar. Geri dönüş yapan bir yılanbalığı bugüne kadar ,Avrupa kıyısından başlayarak tüm Atlas Okyanusu boyunca izlenememiştir. Sargasso Denizine ulaştıktan sonradaki yaşamları konusunda da bilgiler tam değildir. Dönüşü 120-200 gün süren yılanbalığı çok derin sularda yüzdükleri ve çok ağır basınç altında kaldıkları belirtiliyor. Basınç sayesinde üreme organları gelişmektedir ve hormon salgılamaya başlarlar.Sargassso Denizi'nin 600 metreye varan derinliklerinde çiftleşmeye uygun konuma gelirler. Dişilerde yumurtalar toplam kilosunun yüzde 80'ine ulaşır,yani 800 gram yumurta taşır. Renkleri: Yılanbalıklarında çeşitli renklenmeler görülür. Doğduğunda saydamdır.Nehirlere girinceye kadar bu formunu korur, nehirlere girdikten sonra renk pigmentleri oluşur. Rengi kahverengi sarımsıya döner,cinsel olgunluğa tam erişmemiştir.Bu hayvanlara sarı yılanbalıkları denir. 10-15 yaşlarında ise sırtları siyah, karın kısımları gümüşi renk alır.Cinsel olgunluğa erişmiştirler.Bu hayvanlara parlak veya gümüşi yılanbalıkları denir. Habitat ve Coğrafik Dağılımları Dipte, çamura bağlı olarak,tatlı suda ve denizde yaşarlar.Atlantik Okyanusu, Akdeniz, Batlık Denizi, Karadeniz ve bunlara akan akarsularda bulunurlar. Kuzey Afrika'da Cezayir'de görülebilirler.70 ile 25 kuzey enlemleri arasında dağılım gösterirler.Göçleri bütün Akdeniz, Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu ve Adriyatik Denizine dökülen nehir ve göllerden yola çıkan Avrupa yılanbalıklarının göçü Meksika Körfezi'nin 800 ile 1000 metre derinliklerinde son bulur.Sadece Avrupa yılanbalığı (Anguilla anguilla) ülkemiz iç sularında yaşar.Akdeniz ve Ege 'ye dökülen bütün göl ve nehirlerimizde bol miktarda bulunan yılanbalığı Batı Karadeniz'den Sakarya Nehri'ne kadar yayılan bir yaşam alanına sahip. Ekonomik Önemi: Bir çok ülkede beğenilen ve oldukça fazla tüketilen bir besin.Balık yetiştiriciliğinde genelde suni olarak balıkları üretmek mümkünken, yılanbalıkları suni olarak henüz üretilebilmiş değil.Yetiştiriciliği göç sonucu nehir ağızlarına gelen yılanbalığı larvalarının yakalanarak büyük havuzlarda beslenmeye alınmasıyla yapılmakta.Yakalanan yavruların bir kısmı doğrudan besin olarak tüketilir.1 kg yılanbalığı yavrusu 2800 ile 3500 arasında birey içerir.Avrupa kıyılarında yakalanan yavru balık miktarının yıllık 300 ton civarında olduğu söylenmekte.Bu miktar 900 milyar ile 1 trilyon arasında yavru balık anlamına geliyor. Türkiye kıyılarına ulaşan milyonlarca yavru balık büyük sürüler oluşturarak iç sulara girer.Nehir üzerindeki barajlara,yakındaki nehirlere,geceleri karaya çıkarak çamur ve nemli çayırlar üzerinden ilerleyerek ulaşabilir.Ülkemizde Akdeniz ve Ege kıyılarına dökülen nehirler üzerine yapılan barajlarda,balıkların yukarı çıkabilmesi için şelaleler yaparak yükselen balık merdivenleri bulunmadığından özellikle Gediz Nehri üzerindeki barajlarda, yavru balıkların türbinlere girmeleri,karaya çıkarak yukarı çıkmak istemeleri sonucu büyük kısmı telef olmakta. Nehirlere girişi,denizlerdeki akıntıları yardımıyla güney kıyılarından itibaren başlıyor. Aralık ve mart ayları arasında nehirlere giren yılanbalıkları,6-9 sene için denizlere kitlesel göç yapıyor.Yılan formunda olduğu için yerli halk tarafından tüketilmiyor ancak ;yurtdışında oldukça yüksek düzeyde alıcı buluyor. FAO'nun (Dünya Tarım Örgütü) ülkemizde yetiştiriciliğini tavsiye ettiği üç su ürünü karides,yılanbalığı ve süs balıkları arasında,ekonomik olarak en hesaplısı olan yılanbalıkları için hiçbir girişim yapılmıyor. Türkiye su ısısının Avrupa'ya göre yüksek olması,bu balığın göç dönemlerinde farklılık oluşturuyor.Avrupa'da yılanbalığı avcılığı mayıs-ekim dönemlerinde,ülkemizde ise eylül-ekim dönemlerinde gerçekleştiriliyor.Meriç Nehri 9.kilometrede Yunanistan sınırları içine kıvrılmış durumda.Bu noktadan itibaren sularının büyük bir kısmı Yunanistan sınırları içinden denize dökülmekteyken yatağındaki bu değişim, beraberinde bir çok sorunu da getirmiş. Yılanbalıkları içgüdüsel olarak akıntıya karşı yolculuk etme eğiliminde olduklarından, debisi giderek artan Yunanistan sınırlarındaki Meriç ağzında giriş yapmaya başladılar.Balıklar,geri dönüşte de aynı yol izlediklerinden, epeydir Yunanlı balıkçılar tarafından 9. kilometrede ve Meriç ağzında kurulan ağlarla avlıyorlar.Bugün Enez'de yılda sadece 1.5 tonluk bir üretimimiz var.Meriç'in 9. kilometreden ayrılan Türkiye kolunun debisinin azalmasıyla artık nehir yatağı giderek mıcır, taş yığınlarıyla dolmuş bulunuyor. Ekonomik olarak önem kazandığı yörelerimizin başlıcaları: Enez, Çandarlı (İzmir), Söke (Dalyan), Güllük (Muğla), Köyceğiz dalyanı ,Oragon çayı... Göç Sırasında Yön Bulma Yetenekleri Göç eden hayvanların yön bulma yetenekleri bilim dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuş. Bu görüşlerden bazıları şöyledir; 1-) Göç sırasında dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü: Dünyamızın bir manyetik alanı vardır. Bazı deniz memelileri, kuşlar, bazı balıklar, bazı böcekler, bazı mikro organizmalarda bu manyetik alanı saptayabilen algılayıcılar bulunur. Manyetoreseptör denen bu algılayıcıları sayesinde hayvanlar, uzun mesafeli göçte veya gezintilerinde yönlerini kolayca bulabiliyorlar. Ama bunun dışında kullandıkları referanslarda vardır. Yılanbalıklarının doğdukları yere geri dönüşleri, manyetoreseptörler ve suyun kimyasal yapısını tanımalarıyla açıklanmakta, denizlerde dahil olmak üzere her suyun, hatta her bölgenin kendine özgü bir kimyasal yapısı olur. Rota bu kimyasal bileşime göre saptanır. 2-) Sargasso Denizi'nde doğan canlılar, gelişme bölgelerine doğru göçerken suyun kimyasal yapısını belleklerine kaydederler. Gelişme dönemini tamamlayıp geri dönerken de, belleklerinde kayıtlı olan üreme alanlarına geri dönerler. Bu göçün tam anlamıyla bir yanıtı olmamakla birlikte kabul edilen bir görüşe göre dünyamızdaki kıtalar henüz birbirlerinden ayrılmamışken, yılanbalıkları bugün üredikleri yerde ürüyorlardı. Kıtaların ayrılmaya başlamasıyla, kıtalar arasındaki mesafeler uzadı. Milyonlarca yıl sonra bugün ki durumuna geldi. Göç başta kısa mesafelerde yapılırken, kıtalar birbirinden ayrılıp uzaklaşınca göç mesafesi de arttı. Sargasso Denizi belki de onların yumurtlamak için en uygun koşulları ( suyun sıcaklığı, kimyasal yapısı, bölgenin jeomanyetik alanı vb) sağlayan bir bölge olduğu için binlerce yıldır aynı bölgeye gelip yumurtlamakta. Yılanbalıkları iç güdüsel olarak göç ederler,yani ilk doğdukları yere giderek orada doğurur ve ölürler.Bu olay tamamen kalıtsal bir davranıştır. Zaten bununla ilgili görüşler ileri atılmıştır. Yılanbalıkları belirli periyotlarda bu göç olayını gerçekleştirirler ,yani; belirli bir büyüme sonunda göç etmeye başlarlar ritimleri bellidir.Göç olayı çiftleşme ,solunum gibi düşünülebilir.Sadece yılanbalıkları göç etmezler ;kuşlar,balıklar..vb İkinci Göç Bu göç, yılan balıklarının doğduğu yere üremek için yaptıkları göçtür. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terkettiklerinde cinsi olgunlukları tamamlanmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Sargossa"daki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaşacağı zamana kadar, denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedir. 5000 km"lik uzun ve tehlikeli göçün tek hedefi, doğdukları yere ulaşıp üremektir. Üreme alanında deniz derinliği 4-5 bin metredir. Yılan balıkları yavruları ise 400-500 metrede güneş ışınlarının son ulaştığı derinliklerde yakalanırlar. Yılanbalıklarının yumurtladıktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Ürediği Yer: Sargossa Denizi Yılan balıklarının üreme alanları Peurto Rico ve Bermuda Adalarından eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Sargossa denizi bir kuyu şeklinde ve 1000 m derinliğe kadar bir bölgede tuzluluk oranı % 0,35 ve su sıcaklığı 17 dereceyle, yılan balıklarının üreme sahaları olarak diğer bölgelerden ayrılır. Yılan balıkları tam olarak nerede toplanıyorlar? Yumurtlamaları nerede oluyor? Erkekler nerede bu yumurtaları döllüyorlar? Bu yerler ve olaylar hiçbir kimse tarafından gözlenememiştir. Sadece bu olayların anılan bölgede olduğuna dair bir çok bilgiye sahibiz... Yılan balıkları derin su balıklarıdır. Tatlı sulara geçici olarak, büyümek için gelmektedirler. Sargossa denizinde 400 metre derinlikte yumurtadan çıkmış yılan balıkları, 15 yıl sonra tekrar üremek için aynı sulara geri dönmektedir. Üreme zamanına ulaşan yılan balıklarını, tatlı sulardan denizlere göç ettiği dönemde “gümişi yılan balığı” adı verilir. Bu dönemde yılan balıkları yumurtaları incelendiğinde üreme organı içinde yağ damlaları gözlenmektedir. Bu durum yumurtaların deniz dibinde değil orta sularda olabileceğini kanıtlamaktadır. Sargossa denizinde derinlik 4500 metre dolaylarındadır. 400-500 metre derinlik bu denizde güneş ışınlarının ulaşabildiği son derinlik olmakta, 500-600 metreden sonra ise hayat güçleşmektedir. Üremenin bu derinlikte olmasından sonra, yumurtadan çıkan larvaların büyüyerek yükselmeye başladıkları saptanmıştır. Örneğin 5-15 mm boyundaki yılan balığı larvaları 100-300 metre derinliklerde rastlanırken, biraz daha büyükleri ve bu denizden uzaklaşmış olanları 50 m civarındaki derinliklerde bulunmaktadır. Bütün bu bilgiler yılan balıklarının döllenmiş yumurtalarının bu bölgede izlenememiş olmasına rağmen, üremenin bu bölgede olduğunu kanıtlayan veriler olmaktadır. Aynı bölgede Mart ve temmuz ayında milyarlarca leptosefalus larvasının gözlenmiş olması, üremenin ilkbahar ve yaz başlangıcında olabileceğine işaret etmektedir. Yumurtlayan Yılan Balıklarına Ne Oluyor? Yumurtladıktan sonra yılan balıklarının akibetlerinin ne olduğu günümüzde hala bir bilinmezdir. Çünkü yumurtladıktan sonra Avrupa kıyılarına geri dönmüş tek bir yılan balığına raslanamamıştır. Bu durumda iki hipotez ileri sürülmektedir: Bunlardan ilki yılan balıkları yumurtladıktan sonra derin dip balığı olarak yaşamını sürdürür. Diğeri ise, yılan balıkları yumurtladıktan sonra kitle halinde ölürler. Bu iki görüşten ikincisini destekleyecek bir çok delil bulunmaktadır. Gümüşi yılan balığı olarak adlandırılan üremek için denizlere açılmaya yönelmiş bir yılan balığında anüs yapısının bozulduğu, sindirim sisteminin deforme olduğu ve kaslarda değişim başladığı gözlenmiştir. Bazı balık türlerinde de üremeden sonra ölüm olduğu bilinmektedir. Örneğin som balıkları yumurtlamak için denizlerden nehirlere göç ederler. Ve hepsinin yumurtladıktan sonra öldükleri gözlenir. Öyleyse yılan balıklarının da üredikten sonra öldüklerini kabul etmek yanlış olmayacak ve bunların 4500 m’ye varan derinliklere çöküp çürüdüklerini kabul etmekten başka yorum kalmayacaktır. Yumurtadan Çıkan Larvaların İlk Yolculuğu Yumurtadan çıktıktan sonra larvalar için önemli, uzun ve güç bir yolculuk başlar. Üreme alanının hemen çevresine üreme mevsiminde milyarlarca larva dağılarak yol almaya başlarlar. Larvalar kuzeyden Labrodor"dan gelen soğuk su akıntısı ve güneyden Ekvatordan gelen sıcak su akıntısının zararlı etkisi nedeniyle bu yönlere gitmezler. Amerika kıtasına gitmeyi tercih etseler, Amerika kıyılarına kısa sürede ulaşacaklar ve metamorfoz denilen normal vücut değişimlerini (3 yıl gerekir) sağlayamadan kıyılara ulaştıkları için ölmekten kurtulamayacaklardır. Aynı bölgede Amerikan yılan balıkları da üremesine karşın, onların yavruları tatlı suya girebilecek morfolojik değişime 1 yılda ulaşırlar, bu yüzden Avrupa kıyılarına doğru değil, Amerika kıyılarına doğru göçe başlar. Çünkü morfolojik değişimden hemen sonra beslenemez ise onlar da ölecektir. Böylece bu balıklarda, beslenme sahaları olan tatlı sulara ulaşma süreleri ile morfolojik değişimleri tamamlama süreleri birbirini takip etmektedir. Ilkbahar başında yumurtadan çıkan larvalar defne yaprağına benzer ve bunlara leptosefalus denir. Bu larvalar Meksika körfezinden başlayıp Batı Avrupa kıyılarına kadar gelen sıcak su akıntılarıyla Avrupa kıyılarına kadar göç ederler. Şimdiye kadar yakalanan en küçük larva 7 mm olup, 75- 300 metre derinliklerde rastlanmıştır. Avrupa kıyılarına yaklaştıklarında boyları 75 mm"ye ulaşmaktadır. Avrupa yılan balığı larvalarının kat ettikleri mesafe 5000 km, Amerikan yılan balıklarının 1000 km kadardır. Larvalar kıyılara ulaştıklarında, defne yaprağı şeklinden yılan balığına benzeyen silindirik bir şekle dönüşmeye başlar. Vücut büyüklüğü ve ağırlığı artar. Larva dönemine ait dişler kaybolur. Larva döneminde mikroskobik canlılarla beslenirler. Avrupa yılan balıkları su akıntılarıyla nehir ağızlarına geldiklerinde 2.5 yılı geçmiştir. Türkiye kıyılarına gelmeleri ise 3 yılı bulmaktadır. Nehirlere giren yılan balıklarının zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara "Sarı Yılan Balığı" denir. 14-15 yıl kadar sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenme, etçil olarak dip canlılarıyla ve diğer balıklarla olmaktadır. Büyümesi yaşadığı ortama bağlıdır. Dişi balıklar (45-150 cm), erkeklerden (50 cm) daha büyüktür. Büyümedeki farklılık ve yaşadığı ortam cinsiyetin ayırt edilmesini sağlar. Erkek balıklar nehir ağzında kalırken, dişi bireyler kaynağa yakın yerlerde bulunur. Su dışında uzun süre yaşayabilen, susuz ortamda dayanıklı olan yılan balıkları, ıslak zeminlerde, nemli çimler üzerinde kolayca hareket edebilir. Hatta deniz-tatlı su bağlantılı bataklık alanlarda çamur içinde çok rahat hareket edebilen, bu balıkları, bu alanlarda 1-1,5 metre çamur içinde bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. 15 yaşına kadar tatlı sularda büyüyen sarı yılan balıkları ikinci bir değişim geçirir. Karın kısmı, gümüşi, sırt kısmında koyu bir renklenme görülür. Vücutlarındaki yağ oranı artar (vücut ağırlığının %30"unu geçebilir) Bu aşırı yağlanma onun Sargossa denizine yapacağı zorlu göçte dayanmasını sağlar. Zira yılan balıkları yaklaşık 18 ay sürecek bu göçte hiçbir besin almazlar. KAYNAKÇA: Alpbaz A., Hoşsucu, H., 1988. Iç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Y.O. Yayınları No:12, 1-98 s. Izmir. Güner, Y., Kırtık, A. 2000, Yılan Balığı Biyolojisi ve Yetiştiriciliği. Tarım Bakanlığı Hizmet içi Seminer Notları. 32 sayfa. Bilim ve Teknik Dergisi ; Kasım 2002 Atlas Dergisi ; Mayıs 2000 Focus Dergisi ; Eylül 1998 Omurgalı Hayvanlar, Prof.Dr.Mustafa KURU   Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfından Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Avrupa yılan balığı dışında K.Amerika ve Grönland!a ait Anguilla rostrata; Çin ve Japonya'da Anguilla japonica; Avustralya ve Y.Zelanda'da A.dieffenbachi ve A.australis türleri bulunur. Yılan balıkları kesinlikle karasal bir hayvan değildir. Bir balık türüdür. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Hayatları boyunca yumurtadan çıktıktan sonra 5 dönem geçirirler. İlk dönem larvaların yumurtadan çıktıktan sonraki keseli dönemidir. İkinci dönem 1-3 yıl arasında değişen larva dönemidir. Üçüncü dönem larvanın leptocephalus safhasındaki elver tabir ettiğimiz safhaya geçiş dönemidir. Dördüncü dönem elver haline gelen balıkların nehirlere veya göllere girerek yaşamalarıdır. Beşinci dönem de yılan balıklarının üremek için denize seyahat ettikleri dönemdir. Yılan balıklarının yumurtlamak için Sargossa Körfezine gittiği ve yumurtladıktan sonra öldükleri sanılmaktadır. Avrupa'da uygulandığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması şekliyle yetiştiriciliği yapılabilir (extansive). Bu yöntemlerde acı su (%010-20 tuzluluk) tabir edilen dalyanlarda veya göllerde yavru yılan balıkları kontrollu bir alan bırakılır. Gelişme tamamen doğal koşullara bırakılır. Yapay yem kullanılarak gelişme desteklenebilir. Üretim oranının 5-20 kg/dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Japonya'da uygulandığı gibi kontrollü yetiştiricilik yapılabilmektedir (Intensive). Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. • Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. • Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. • Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. 1. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. 5.2. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Beş farklı yöntemi vardır: Durgun Su Yöntemi: En eski ve yaygın yöntemdir. Balıkların oksijen ihtiyacının fitoplanktonlar vasıtası ile karşılanması esasına dayalıdır. Yılan balıklarına 12 ºC'nin altında yem verilmez zaten gelişme de olmaz. Bu yetiştirme yönteminde 3-4 dekarlık havuzlar kullanılır. Metrekarede 2-4 kg. balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için sıcaklığın 23-30ºC arasında olması gerekir. Başarılı bir üretimde balıkların 2 yıl veya daha az sürede 150-200 gr.a ulaşması beklenir. Akarsu Yöntemi: Bu yöntemde havuzlar küçük tutulur. Alanları 150-300 m² arasında olur. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyu bulunması gerekir. Yöntemin başarılı olması için su sıcaklığının 23ºC den yüksek olması gerekir. Bu yöntemde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak 30 gr. Civarında tutulması gerekir. Ağ Kafes Yöntemi: 2 x 3 x 1,5 m ölçülerinde 18 x 7 mm. Ağ gözlü metal veya tahta kafesler kullanılabilir. Kafes başına 20-30 kg. arası yılan balığı konulabilir. Yöntem yenidir ve hala geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Tünel Yöntemi: Bu yöntemde ticari bir işletme kurulmamış olup, bilimsel denemeler başarılı yetiştiricilik çalışmalarının yapılabileceğini göstermiştir. Yılan balıklarının karanlıkta yem alma eğilimlerine dayanarak yapılmıştır. Bu çalışmada amaç balıkların gündüz saklanması mümkün olabilecek karanlık tünellerin hazırlanmasıyla doğal ortama yakın bir ortamın yaratılmasıdır. Sirkülasyon Yöntemi: Devamlı olarak sirkle edilen suyun kullanılması yolu ile yetiştirme yapılmasına dayana yöntemdir. Bu tür çalışmada 2 tür havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan sı devamlı olarak bir motopomp vasıtasıyla filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel ve biyolojik temizlenmesi yapılır. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: • Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. • Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. • Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. • Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. • Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. • Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. • Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. • Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. • Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; • Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7’ nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. 5.5. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR   Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR PDF DÖKÜMAN İNCELE : documents/ck37.pdf    

http://www.biyologlar.com/anguilla-anguilla-yilan-baligi-ve-ozellikleri


Orman, Çevre ve Ekosistem

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de binlerce yıldır ormanların değeri; genellikle ormanların kereste üretim kapasitesi ile ya da ormanlardan elde edilen yakacak miktarıyla ölçülmüştür. Binlerce yıldır hakim olan bu düşünce sonucu önce ağaçlar kesilmiş veya yakılmış, daha sonra toprak çoraklaşıncaya veya tamamen verimsiz hale gelinceye kadar otlatılmış ya da ektansif tarla tarımı yapılmıştır. Bunun en acı örneğini iç Anadolu ve Doğu Anadolu'da göz alabildiğine uzanan bozkırlarda görmekteyiz. Bilimsel verilere göre bundan 10.000 yıl öncesine kadar % 70'i ormanlarla kaplı olan Anadolu, yıllarca o kadar insafsızca tahrip edilmiştir ki; bugün birçok insana "Çölleşmeye yüz tutmuş bu alanlar neden yurt tutulmuştur?" sorusunu sorduracak bozkırlar haline getirilmiştir. 20. Yüzyıla kadar, usulsüz faydalanmalar, doğal nedenler, savaşlar ve yangınlarla tahrip edilen orman alanları, günümüzde hızlı nüfus artışı sonucunda ortaya çıkan yeni tarım alanları kazanma arzusu, daha fazla yapacak ve yakacak ihtiyacı ve sanayileşme sonucu ortaya çıkan asit yağmurları gibi yeni sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Çeşitli kaynaklara göre bugün dünyamızda her otuz saniyede, bir hektar orman yok edilmekte olup, insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ormanların yapacak ve yakacak değeri; bulunduğu ekosistemin, sonuçta ülkenin ve tüm yeryüzünün ekolojik dengesinin sağlanmasındaki işlevleri ve önemi yanında oldukça az öneme sahiptir. Bu nedenlerle ormanlarla ilgili yönetim planları hazırlanırken; tüm çevre koruma, sosyal ve ekonomik konular bir arada düşünülmeli, program ve stratejiler geliştirilirken ekolojik bütünlük ve sürdürülen üretkenliğin devamı göz önünde bulundurulmalıdır.Ormanların yapacak ve yakacak dışındaki sayısız değerlerinin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: •Ormanlar, çeşitli ağaç türlerinin yanında, çok zengin orman altı bitki türleri, yaban hayvanları, mikro organizmalar, böcekler, kuşlar, balıklar ve memeliler için en önemli tabiatlardan biridir. Bu özelliklerinden dolayı doğal dengenin korunması, işlenmesi ve genetik kaynakların devamının sağlanması açısından son derece değerli ekosistemlerdir. Özellikle tropikal yağış ormanları, biyolojik üretkenlik açısından yeryüzünün en zengin parçalarıdır. •Ormanlar, çevrenin iklimini önemli ölçüde etkiler. Yıllık sıcaklık değişmelerin! azaltarak, yörenin iklimini yumuşatır. Havanın nemini ve yağışları artırır ve düzenli yağmasını sağlar. Rüzgarların şiddetini azaltır. Bunların yanında, sera etkisi yapan gazları toplama kapasitesiyle, global ölçekte tüm yeryüzünü tehdit eden iklim değişikliğini yavaşlatıcı etki yapar. Yeşil bitkiler, özümleme ile her yıl atmosferdeki toplam karbonun % 14'ü olan,100 milyon ton karbonu alır. Yaklaşık aynı miktardaki karbon da bitki solunumu ve organik maddelerin çürümesiyle atmosfere verilir.Milyonlarca yıldır bitkiler özümleme ile atmosferdeki CO2 gazını kullanarak dengede tutmuştur. Fakat son yıllarda organik kökenli yakıtların tüketimindeki artış, atmosferdeki CO 2 dengesini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Bunun sonucu ısının 1 derece artması bile yeryüzünde büyük değişmelere neden olacak ve çok tehlikeli sonuçlar yaratacaktır. Aynı zamanda ormanlar, denizlerden sonra en fazla O2 üreten doğal kaynaktır. Bir araştırmaya göre 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çapındaki bir kayın ağacı saatte 1,7 Kg. O2 üretmektedir. Bu miktar 72 kişinin bir saatte tükettiği O2 miktarına eşdeğerdir. Yine aynı kayın ağacı bir saatlik özümleme sırasında 2.350 Kg.CO 2 gazını kullanmakta olup, bu değerde 40 kişinin bir saatte çıkardığı CO 2 miktarına eşittir. İnsan sağlığı açısından ormanların diğer bir özelliği de, atmosferdeki gaz, duman, buhar ve toz şeklindeki maddeleri tutarak zararlı etkilerini önler ya da zarar derecelerini önemli ölçüde azaltır. •Ormanlar dünya su çevriminde ve rejiminde düzenleyici rol oynadığı gibi, bulundukları bölgenin su kaynaklarının verimliliğini arttıran, devamlılığını, düzenliliğini ve su kalitesini sağlayan en önemli doğal regülatörlerdir. Özellikle su rejimi üzerinde olumlu etkisi Türkiye gibi dağlık arazilerde daha büyük önem taşımaktadır. Bu tür arazilerde yağışla gelen suların arazide uzun süre tutulmasını, bütün canlıların bu sudan azami derecede faydalanmasını sağlamakta, sel ve taşkınları engelleyerek büyük zararları önlemektedir. •Ormanların bir başka özelliği de toprak oluşumunu ve verimini arttırıcı etki yapması, erozyonu engelleyerek toprak kaymasını önlemesidir. Ülkemiz topraklarının, topogratik yapısı nedeniyle % 90'ından fazlasının çeşitli derecelerde erozyona uğramakta, her yıl akarsularla, 10 cm kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğündeki, 500 milyon ton ağırlığında toprak kitlesi denizlere taşınmaktadır. Bu kadar şiddetli bir erozyonun olduğu bir ülkede, tarımın geleceği için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Bugün sulama ve enerji üretimi amacıyla, iç ve dış kaynaklı çok büyük paralar karşılığında kurulan barajlarımızın pek çoğu, havzada ağaçlandırma çalışmalarına önem verilmediği için şiddetli erozyon sonucu hızla dolma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Keban Barajı Fırat ve Murat nehirleri, Munzur Çayı, Peri ve Çatlı suları ile yılda toplam 31.5 milyon ton sediment taşınmaktadır. Böylece barajın faaliyete geçtiği 1974 yılından bu yana, baraj tabanında 550 milyon tonun üzerinde sediment toplandığı tahmin edilmektedir. Maalesef, genellikle ormanlardan uzak ve tamamen çıplak olan baraj havzalarımızın hemen hepsinde aynı durum söz konusudur. Bu nedenle bir an önce baraj havzalarında arazi kullanım planları yapılarak, tarım yapılan sahalarda koruyucu tedbirlerin alınması, süratle ağaçlandırma çalışmalarının yapılması gerekmektedir. •Ormanlar yerel halk için sosyo kültürel bir çevre oluşturmaktadır. Çevresini süsler, güzelleştirir ve doğal peyzajı tamamlayarak estetik etkisini artırır. İnsanların piknik yapma, eğlenme, dinlenme, gezip dolaşma ile dağ sporları, kayak yapma ve avcılık gibi sportif faaliyetlerin yapılmasına, her türlü kamp alanlarının kurulmasına uygun koşullar yaratır. Orman içinde ateş yakmak da çok tehlikelidir. Çeşitli ve zorunlu nedenlerle ateş yakarsak, isimiz bittikten sonra ateşin üzerine toprak atıp iyice ve tam olarak söndürmeliyiz. Söndürülmeyen ateşi rüzgar sağa sola götürür, yangın çıkmasına neden olur.Biz yakmamış olsak bile ormanda iyice sönmemiş ateş görürsek hemen söndürmeleyiz. Kendimiz söndüremiyorsak çevreden yardım istemeliyiz; karakola, muhtara, resmî kuruluşlara haber vermeliyiz. Bu, bir vatandaşlık görevidir. Kaçak ağaç kesimini önlemek: Kaçak ağaç kesmek de ormanları yok eden başka bir sebeptir. Ormandan izinsiz ağaç kesmek, bindiğimiz dalı kesmek demektir. Çünkü usulsüz ağaç kesmek, ormanların büyüyüp gelişmesini engeller.Ormandan ağaç kesmenin bir yolu vardır. Orman mühendisleri, ormanda her yıl hangi ağaçların kesileceğin! belirtirler. Belirtilen bu ağaçlar kesilmelidir. Buna "düzenli kesim" denir. Düzenli kesimle hem ihtiyaçlar karşılanır, hem de ormanların büyümesi, gelişmesi sağlanır. Keçilerden korumak: Keçiler de ormanların baş düşmanıdır. Çünkü keçiler, genç fidanların uç dallarını yemesini pek severler. Ormana girince küçük demez, büyük demez, yetişebildikleri her şeyi yerler. Bu yüzden uç dalları koparılmış fidanlar da büyüyemez, ölür. Körpe fidanlar böyle yok ola ola, orman da köyümüzden, kentimizden uzaklaşır.Yapılacak iş ormana zararlı olan keçi yerine, koyun, inek gibi hayvanları beslemek ya da keçileri ormandan uzak tutmaktır. Tarla açmayı önlemek: Ormanın değerini bilmeyenler, bazan bir karış toprak için binlerce ağaca kıyarak tarla açarlar. Bu şekilde tarla açmak, bize hiçbir şey kazandırmaz. Gerçekte orman toprağı çok verimli değildir. Bu yüzden ormandan açılan tarlalar pek verimli olmaz. Birkaç yıl ekildikten sonra verim iyice düşer. Emeğimizin karşılığını alamayız. Alamayınca da üç beş yıla bir yeni tarla açmak isteriz. Sonunda memleketimizde orman kalmaz.Tarla yoksa, orman işlerinde çalışılmalıdır. Hayvan beslenmelidir. Arıcılık, tavukçuluk yapılmalıdır. Ormanların Yararları Faydaları Nelerdir? ORMANLARIN YARARLARI A) Doğal Dengeyi Sağlar : Eğimli sahalarda ormanlar toprağı örgü şeklinde sararak toprakların aşınmasını önler. Toprak tabakasına saldığı kökleri ile suyun derinlere sızması için, küçük kanalcıklar oluşturur.Böylece ormanlık sahalara düşen yağışlar toprağa sızar ve oradan yer altı suyuna, derelere ve kaynaklara kavuşur. Ormanların diğer önemli tarafı,doğadaki besin maddelerinin dolaşımını sağlamasıdır. Toprağa düşen dal ve yapraklar; bakteriler tarafından organik maddeye dönüşür.Organik madde, topraktaki bitki besin maddesini artırarak bitki örtüsünün daha iyi gelişmesini sağlar. Diğer taraftan toprağa karışan organik madde toprakta gözenekli bir yapı oluşturur.Bu da yağışların toprağa sızmasını sağlar.  B) Ormanlar Dinlendirici Etki Yapar : Orman içi mesire yerleri ve milli park alanları, önemli dinlenme yerleridir. Ülkemizde son yıllarda önemli milli parklar kurulmuştur.Bunlar;Yozgat çamlığı, Kaçkar Adana(soğuksu),Kızılcahamam, Kuş Cenneti, Uludağ,Yedigöller,Dilek yarımadası(Aydın). Spil dağı, Kızıldağ(Yalvaç), Termosos, Köprülü Kanyon, Olimpos, Beydağları, Altınbeşik mağarası (Antalya)Kovada (Isparta), Mercan vadisi, Maçka, Altındere, Hatilla vadisi, Beyşehir,Karagöl, Nemrut Dağı (Adıyaman), Başkomutanlık (Afyon), Honaz Dağı (Denizli) C) Odun, Kereste Ve Bazı Sanayi Kollarına Ham Madde Sağlar: Ormanlardan yakacak odun ve kereste üretilir.Yılda ortalama 6-8 milyon m3 tomruk elde edilir. Bunlar inşaatta, kağıt üretiminde,ambalaj sanayisinde, maden ocaklarında destek ,PTT ve enerji hatlarında taşınma direği olarak kullanılır. Ayrıca çamdan elde edilen reçine, kimya sanayiinde, boya yapımında kullanılır. Ormanlarımızdan odun ve kereste üretimi orman işletmelerine yapılır.Odunu büyük bir bölümü yakacak olarak evlerin ısıtılmasında kullanılınır.Evlerin ısıtılmasında enerjinin beşte biri odundan sağlanır. Ormanlarımızı., korunan ormanlar ve verimli parklar hariç işletmemiz gereklidir. Ormanlarımız, orman içinde ve orman kenarında yaşayan köylülerimizin önemli gelir kaynağıdır. Köylerimizin üçte ikisi orman içinde ve kenarında kurulmuştur.Nüfusumuzun onda biri ormanlardan yararlanmaktadır.Bu yönü ile de ormanlarımız vatandaşlarımıza iş temin eden doğal kaynaktır. Kısaca Ormanların Faydaları 1-Odun ve kereste ihtiyacımızı sağlar. 2-Eğimli yamaçlarda erozyonu önler 3-Her türlü dinlenme ihtiyacımıza cevap verir. 4-Yurt savunmasında, çeşitli yönlerden kolaylık sağlar. 5-Yabani ve özellikle av hayvanlarını barındırır. 6-Yağış sularını yer altına toplar,bunlarında kaynaklar halinde çıkmasını sağlar. 7-Havadaki oksijen ve karbondioksit dengesini sağlar. Not: Ormanlardan sürekli faydalanmak için ormancılığın üç temel ilkesi vardır. a-Ormanların genişletilmesi b-Devamlı korunması c-İşletilmesi Ormanların Faydaları Ormanlar; ağaçlarla birlikte diğer bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi canlı varlıklarla toprak hava, su , ışık ve sıcaklık gibi fiziksel çevre faktörlerinin birlikte oluşturdukları karşılıklı ilişkiler dokusunu simgeleyen ekosistemler olup, dünya yaşamı için vazgeçilmezdirler... - Ormanlar yaşantımızın her safhasında ihtiyaç duyduğumuz yapacak ve yakacak hammadde kaynağıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak vb. ile mineral nitelikli çakıl, kum vb.hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. - Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynağıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yer altı sularının oluşmasına yardım eder. - Ormanlar erozyonu önler. Ormanlar rüzgarın hızını azaltır, toprağı kökleri ile tutarak yağışların ve akarsuların toprağı taşımasını önler. - Ormanlar, yaban hayatı ve av kaynaklarını koruru. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluşturur. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır. - Ormanlar bitki örtüsü ve toprak içerisinde büyük miktarda karbon depoladıklarından, ikim üzerinde olumlu etkiler yapar. Aşırı sıcaklıkları düzenler, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken, kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. - Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar. Rüzgar hızını azaltarak toprak ve kar savurmalarını ve rüzgarın kurutucu etkisini yok eder. Bu nedenle açık alanlara oranla ormanlarda gündüzler serin geceler ise sıcaktır. - Ormanlar, eğelenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar. - Yerleşim alanları çevresindeki hava kirliliğini ve gürültüyü önlemesi ile insan sağlığı bakımından büyük önem taşır. Ormanların insan sağlığı üzerindeki bütün bu olumlu yararları nedeniyle büyük kentlerin çevresinde ormanlar yetiştirilmekte, dinlenme yerleri kurulmaktadır. - Ormanlar, orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır. - Ormanlar, ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidir. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlar, - Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunur, - Ormanlar, doğal güzellikleri ve sayılmayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız takdirde tükenmez bir doğal kaynaktır. Dünyada ve Ülkemizde Orman Varlığı Dünya kara alanlarının %30’nu kaplayan ormanlar 3.8 milyar hektardır. Tropikal ve yarı tropikal ormanlar bu alanın % 56’sını teşkil etmektedir. Dünya ormanlarının % 95’i doğal orman, % 5’ ise ağaçlandırma ile tesis edilen suni ormanlardır. Ülkemizin ormanlık alanı ise 20.7 milyon hektar olup yurdumuzun genel alanının % 26.8’sini oluşturmaktadır. Ormanlarımızda yetişen asli ağaç türlerimiz; kestane, kayın, meşe, kızılağaç, kavak, huş, ıhlamur, dişbudak, akçağaç, karağaç, çınar, söğüt, ceviz ve sığla gibi yapraklı ağaçlar ile çam, göknar, ladin, sedir, ardıç, servi ve porsuk gibi iğne yapraklı ağaçlardır... Ormanların Ülkemiz Ekonomisindeki Yeri Ormancılık sektörünün ülke ekonomisine olan katkılarını para ile ölçülebilen ve para ile ölçülemeyen katkılar olarak ikiye ayrılmak gerekir. Odun kökenli orman ürünleri üretimi, orman tali ürünleri üretimi, işlendirmeye katkısı, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltıcı etkisi, ödemeler dengesini olumlu yönde etkilemesi, mineral nitelikli katkıları, tarım, hayvancılık ve turizme olan katkıları para ile ölçülebilen katkılardır. İlkim, toprak su gibi doğal kaynakların korunması ve dengede tutulması, rüzgar ve kumul hareketlerine karşı önleyici perde görevi görmesi, su akışını düzenlemesi, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürekliliğini sağlayarak çoraklaşmayı önlemesi, erozyonu önlemesi dolayısıyla tarım alanları ile barajların ekonomik ömrünü uzatması, çığ ve sel baskınlarını önlemesi halkın rekreasyon ihtiyaçlarını karşılaması, insan sağlığını olumlu yönde etkilemesi ve iş verimliliğini artırması ise para ile ölçülemeyen katkılardır. Ülkemizde çok önemli bir sektör olan ormancılık ülke kalkınmasında "itici ve teşvik edici" stratejik bir rol oynar.

http://www.biyologlar.com/orman-cevre-ve-ekosistem

Balıklarda Göçlerle İlgili Davranışı Kontrol Eden Faktörler

Balıkçılık biyolojisi alanında, balık fizyolojisi üzerinde çalışan bilim adamlarından birçoklarının yaklaşık yüzyıldan beri, bu konu üzerine dikkat ve önemle eğildikleri bir gerçektir. Bazı balıklarda gözlenen üreme ile ilgili göçler (migrasyon), tıpkı bazı kuşlar gibi, belirli zamanlarda, hayati önemi büyük ve neslin devamı için, bir zorunluluk olarak yapılan göçlerdir. Bu göçler hangi amaçla olursa olsun iki yönde yapılır. Denizlerden tatlısulara Tatlısulardan denizlere Normal olarak, denizlerde yaşayan, fakat yumurta bırakmak üzere tatlısulara geçen balıklara Potamotok veya Anadrom balıklar denir. Örneğin, Tirsi balığı (Clupeid' lerden Alosa türleri) ; Som balığı (Salmonidler' den Salma salar] Anadrom balıklardır. Buna karşın, tatlısulardan denizlere geçen balıklara'da Katadrom balıklar denir. Avrupa Yılan balığı (Anguilla anguilla] ; Kefal balıkları (Mugilidae) Katadrom balıklardandır. Özellikle, Atlantik ve Pasifik okyanusları gibi, büyük denizlerde, göçlerin balık avcılığı yönünden önemi fazladır. Bu konuda, son 50-60 yıldan beri, gerek kırsal alanlarda (doğada) ve gerekse, laboratuvar koşullarında göçlerle ilgili pekçok araştırma projeleri üzerine gözlem ve deneyler sürdürülmektedir. Bununla beraber, zaman zaman alınan sonuçlarla, ulaşılan mesafe göç olayının mekanizmasını açıklamaya ve sırlarını çözmeye halen yeterli değildir. Gerçek şudur ki, kalıtsal özelliklerinden veya içgüdüsel davranışlarından başlayarak, hormonal etkilere ve bu temel faktörleri etkileyen fizikokimyasal çevre koşullarına kadar, göç olayı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili ve araştırılması güç olan pekçok faktör söz konusudur. Hal böyle iken, göç olayını, şimdilik belli bir amacı gerçekleştirmek üzere veya diğer bir deyimle, neslin devamlılığını sağlamak üzere, içgüdüsel bir davranış çerçevesi içinde programlanmış bir seri fizyolojik uyum sağlama dizisi içinde aramak lazım geldiği söylenebilir. Oldukça karmaşık bir uyum dizisi içinde cereyan ettiği sanılan göçle, amaca ulaşmak için, neden bu kadar dolanbaçlı yollar seçilmiş olduğunun cevabı halen bir sır olmakla beraber, yapılan gözlemlerle pekçok ipuçları da gözden kaçmamaktadır. Örneğin, üreyebilmeleri için, iyi beslenebilecek ve risklerden uzak bir ortama göç gereksinimi duyma ve orada beslendikten ve gonadların gelişimini sağladıktan sonra da bunları en uygun bir ortamda bırakarak, yumurtaların döllenmesini sağlama ve sonra da çıkan larvaların metamorfozu ile minyatür bir yılan balığına (elver) dönüştürme olanağına kavuşturmak için hormonal gelişme gereksinimlerini gerçekleştirme v.b. gibi istekleri oluşturabilmek üzere yapılan düzenlemenin, bu hayvanlarda görülen içgüdüsel bir göçü sergilediği düşünülebilir. Zira böyle bir göçün keyfi bir davranış olmayıp, mecburiyet kespeden bir davranışla içgüdüye bağlandığı bir gerçektir. Bu periyodik göç şayet keyfi olsaydı, koşulların değişmesiyle zaman zaman değişebilirdi, oysa ki belli bir program çerçevesi içinde aynı aksiyonun tekrarı ile nesillerin devamı sağlanmaktadır. Bütün bu sorulara, muhtemelen daha da akla yakın bir cevap bulabilmek için olsa gerek ki, göç eden bu balıklar üzerinde giderek artan araştırmalar sürdürülmektedir. Balıklarda, belirtilen amaçla gerçekleştirilen başlıca iki tip göçten söz etmiştik. Sırası gelmişken yukarıda sözü edilen Som bahklarındaki (Sa/mo salar] göçünü ele alalım. Suları oldukça soğuk (5°-6°C) nehirlerde bölgeye göre Kasım - Şubat arası yumurtadan çıkan ve belli bir süre (2 yıl kadar) sonunda okyanusa göç eden ve burada beslenip, belli bir cinsi olgunluğa ulaşarak, yumurta bırakmak üzere tekrar doğdukları yere (nehirlere) dönen balıklarda (Salmonidae familyasından Atlantik Salmonu Salma salar'da. ve Pasifik Salmonu Onchorynchus nerko'da.} gözlenen bu tip göç olayı, yukarıda belirtilen Anadromus göç olarak adlandırılır. Yılan balıklarında (Anguilla anguilla} ise, okyanusların belirli ortamlarında, bu balıkların bıraktıkları yumurtalardan çıkan larvalar (Leptocephalus), belli bir süre (3 yıl kadar) sonunda metamorfoz geçirip, genç bir yılan balığı yavrusu (elver) haline dönüştükten sonra, beslenip cinsel olgunluğa erişmek üzere tatlısulara geçerler. Cinsi olgunluğa erişinceye kadar yaşamlarını burada sürdürdükten sonra, olgunlaşarak yumurta bırakmak ve nesillerinin devamını sağlamak üzere, tekrar doğdukları yerlere (denize) dönerler. Bu tip göçe de Katadromus göç adı verilir. Kuzey Avrupa'da (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya ve ingiltere) veya Kuzey-Doğu Amerika kesiminde herhangi küçük bir nehirde doğup ta, yaşamına başlayan Salmo salar türüne mensup bir Som balığı yavrusu ile aynı şekilde Pasifiğe akan nehirlerde yaşayan Onchorynchus türlerinin yavruları, henüz genç sayılabilecek bir yaşta iken (2 yaşında) nehirlerin aşağı kısımlarına doğru göçe başlarlar ve sonunda nehrin onları götürdüğü okyanusa (Salmo salar Atlantiğe; Onchorynchus Pasifiğe) ulaşırlar. Orada 4-5 yıl yaşadıktan sonra, tekrar doğdukları yere, tatlısulara dönmek üzere, uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bu sırada nehirlerin akış yönünün tersine yüzerek irili ufaklı pekçok çağlayanlardan geçerek bu yolculukları sonunda, hedeflerine ulaşabilmek için doğdukları yerleri acaba nasıl hatırlayabileceklerdir, hatta bazen binlerce km. ye ulaşan bu dönüş yolunu nasıl bulupta katedebileceklerdir. Göç olayı boyunca ortam koşullarının ne denli değişken çevre koşullarına uyabilmeleri için, balığın metabolizmasında ne gibi değişiklikler oluşacaktır. Alabalıkların, genellikle Atlantik ve Pasifik Salmonu türlerinde gençler (jüvenil) her ilkbaharda, günlerin uzamasıyla beraber yolculuğa çıkar ve nehirlerin alt kesimlerine doğru inmeye başlarlar. Bu arada eğer varsa yollan üzerindeki, göllere de uğrarlar ve orada yine denize doğru yollarına devam ederler. Uzun yıllardan beri, gümüşimsi renkte görülen bu genç bireylerin, adeta kabına sığamazcasına hareketleriyle ilkbaharda nehirlerde 2-3 ay süre ile görülebilmelerinin nedeni de, denize doğru olan bu göçlerden dolayıdır. Yılan balıkları (Anguilla anguilla} için durum, daha da ilginçtir. Yıllar önce, bu balıkların yumurtalarından yeni çıkan larvaları, başka bir balık türü sanılarak, morfolojik görünümüne uygun düşen Leptocephalus adı ile isimlendirilmiş ve sınıflandırmada da bu şekilde yer almıştır. Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla} tülünün bu larvaları, doğdukları yer olan Sargassa denizinden Avrupa'ya doğru yola çıkarak 3 yılda Atlantiği aştıktan sonra, Avrupa kıyılarına ulaştıklarında, geçirdikleri bir metamorfozla tipik bir yılan balığı yavrusuna dönüşürler. Daha önce Leptocephalus diye adlandırılan bu yavruların, larval safhasının, aslında Avurpa yılan balığının yavru safhasından önceki, larval safha olduğu hakikati anlaşılmış ve bu safhaya sehven verilen Leptocephalus tarihi adı da bir hatıra olarak muhafaza edilegelmiştir. Avrupa yılan balıkları (Anguilla anguilla) türü Kuzey Atlantiğin Doğu kıyılarında, Batı Avrupa'da, Akdeniz ve Batı Afrika kıyılarında ve hatta dağılım alanları içine İzlanda, Kanarya adaları, Azor adaları, Madeire adalarını da alırken; Amerikan yılan balığı (Anguilla rostrata) türü ise, Labrador yarımadasından, Meksika körfezinin güneyine, Panama'ya, Antiller'e ve Bermuda'ya kadar uzanan bir dağılım gösterir. Bizi burada doğrudan ilgilendiren husus ise, Avurapa yılan balıklarının ve özellikle ülkemiz karasularına giren Akdeniz yılan balıklarının Sargossa denizinde üreyebilmeleri için, uzun bir yolculuğa çıkmaları ve sadece orada yumurta bırakmalarıdır. Bu bölge; 22° 35° Kuzey, 48°-65° Batı enlem ve boylamları içine girer. Bu alanda yumurta bırakma derinliğinin 300 m. olduğu ve su sıcaklığının da 18°C de sabit kaldığı görülür. Yılan balıkları gibi, çok özel olan tek bir yerde (bölgede) yumurtlama alanları olmasa bile, Alabalıklar da onlardaki gibi, metamorfoz deyimini akla getiren bazı morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirirler. Her iki tür balık için de, yaşamlarının değişik evrelerinde, farklı ortamlarda bulunabilme yeteneğinin metamorfoz olayı ile yakından ilişkili olabileceği düşünülebilir. Alabalıklara örnek olarak Atlantik türü Som balığı (Salmo salar) türünü alabiliriz. Bu türe ait yumurtalar bırakıldıkları nehir veya derelerde, suyun sıcaklığına bağlı olarak 5 haftadan 21 haftaya kadar sürebilen bir kuluçka (înkübasyon) periyodu geçirirler. Bu sürenin sonunda süratli akan sığ suların tabanında çakıllar arasında Alevin adı verilen sarı torbalı (Vitellüs keseli) larvalar belirir. Bu larvalar ancak, vitellüs kesesi absorbe edildikten sonra postlarval safhaya geçerler. Yavrular, yuvayı terkettikleri zaman, boyları aşağı yukarı 3-5 cm.ye ulaşır. Bundan sonra da sığ sularda yaşamaya devam ederler. Bunlara Fry veya parmak boyu balık anlamına gelen Fingerling adı verilir. Bu yaştaki yavrular, bir süre aquatik küçük organizmalarla (bazı küçük su böcekleri ve diğer omurgasızlarla) beslenirler. Ancak, bunların boyları bir yıl sonra 7.5-10 cm. ye, iki yıl sonra da 12.5-15 cm.ye erişir. Bu yaştaki Salmonlara Parr adı verilir. Bunlar, bu çağda halen vücutlarında larva özelliklerini taşırlar. Çünkü Parr çağındaki bir balığın vücudunda onu karakterize eden 10-11 enine (sırt-karın istikametinde) koyu renkli bandlar bulunur. Bu bandlar arasında da yer yer kırmızı benekler görülür. Ayrıca, solungaç kapağı üzerinde iki adet yuvarlak siyah leke dikkati çeker ve bunlardan birisi, gözün hemen arkasında yer alır. Pullar, ilk yaz süresince, şekil almaya ve pulun ortasındaki çekirdek bölgesi etrafında büyüme halkaları belirmeye başlar, ilk kış geçtikten sonra, pul üzerinde koyu bir halka ayırd edilir. Bu halka, balığın kışın çok yavaş veya hiç büyümediğini gösterir. Bugün, yaş tayininde pul çalışmaları başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Pullardan yararlanarak bir balığın yaşı, büyümesi, biyolojik özellikleri, tatllsularda ne kadar kaldıkları ve denize ne zaman döndükleri gibi bir çok faydalı bilgileri öğrenebiliriz. DAHL'a göre Güney Norveç'te Parr'ların çoğu, 2 veya 3 yaşında iken denize göç ederler. Bununla beraber, daha Kuzeyde bu göç içgüdüsü, bu kadar genç yaşta iken hissedilmez ve Arktik çevreye yakın bölgelerde, bu balıkların bazıları göç etmeden önce, 4 veya 5 yaşına kadar tatlısularda kalabilirler. Hutton'un Wye nehri (ingiltere) için verdiği rakamlara göre; bölgede mevcut balıklardan bir yaşında olanların % 7.5'u iki yaşında olanların ise % 88,5'u göç etmiştir. Ancak % 4'ü üç yaşına kadar nehirlerde kalmışlardır. Bununla bearber 4 yaşındaki Parr'lara ise, Wye nehrinde hiç rastlanmamıştır. Mallock'a göre, Parr'lar kış aylarında sığ sulara geçerler ve taşlar altında istirahat ederler. Hatta erkeklerin bazıları denize göç etmeden önce erginleşerek dölleme olayına dahi katılırlar. Denize göç, 8-17 cm. boya ulaşınca başlar. Bu esnada portakal sarısı renkleri de kaybolur, gümüşi bir renge bürünürler. Parr yaşında iken balığın renk alması, deri içindeki pigment hücrelerinin etkisi ile olur ve bu renk saydam olan pulların altında görülebilir. Böyle bir balığa, denize doğru göç içgüdüsü geldiği zaman, pulların örttüğü ince derinin görünümü, gümüşi bir renkle yer değiştirir. Parr çağında bir balığın ilk defa renk değiştirmesi, bu ilk göç sırasında gözlenebilir. Yeni kazandığı bu gümüşi renk, daha yoğunlaşmaya başladığı zaman Parr'ların renkleri çok koyulaşır. Bununla beraber, eğer gümüşi renkte görülen pullar kaldırılarak bakılacak olursa, zemindeki derinin de gümüşi renkte olduğu kolaylıkla anlaşılabilir, işte bu çağa ulaşmış bir Parr'a Smolt adı verilir. Smolt çağında olan bu balıklar, nehirlerin ağızlarına geldikleri zaman, açık denize doğru süratle açılırlar. Smolt çağında iken, bu balıklar, genç bir Salma trutta'nın deniz formuna çok benzerler. Bununla beraber, Salmo trutta'nın kuyruğu çatallı olup, vücut yüksekliği de boyuna oranla çok fazla değildir. Aynı yaştaki bir S. truttada. vücutta portakal sarısı renk hakim ve devamlıdır. Açık renkli bir hale ile çevrilen kırmızı benekler yanal çizgi boyunca devam ederler. Bu bakımdan Salmo salar'ın smolt çağı ile Salmo trutta'da lateral çizginin altına kadar uzanan pekçok siyah benekler görülür. Açık denizlerde, Smolt çağındaki balıklar Yılan balığı yavrularını ve Ringa balıklarını yiyerek çok çabuk büyürler. Bu nedenle, bu balıkların bir yıl denizde kaldıktan sonra tekrar nehire döndükleri zaman boyları 40 cm.'den aşağı, ağırlıkları da 800 gramdan az değildir. Bu arada bazıları da istisnai olarak çok büyümüş olabilirler. Hatta bunlar arasında, aynı yaşta oldukları halde, 5-6 kg. olanlarına dahi rastlanabilir. Salmonların, denizden tekrar nehirlere döndükleri çağa Grilse adı verilir. Bu yaştaki balıklar, ergin bir Salmon'un bütün özelliklerini içerirler Bundan böyle, bu balıklarda Parr işaretine rastlanmaz. Hutton ve diğer yazarlara göre, bir kış denizde kalan Grilse'e Salmon nazari ile bakılabilir. Grilse'nin ortalama boyu aşağı yukarı 60 cm'yi bulur. Grilse çağındaki birçok Som balığı nehirlere geçmezler. Kış ve ilkbahar süresince denizlerde kalırlar. Aşağı yukarı 4 yaşına geldikleri zaman küçük bir ilkbahar salmonu olarak nehirlere geçerler. Grilse'nin yumurta bırakma çağına da Kelt adı verilir. Salmonların çok zaman, geldikleri nehre döndükleri gözlenmiştir. Johnston (1905), Tay (ingiltere) nehrinde Smolt çağında 5500 Salmon'u markalamıştır. Markalanan bu balıkların büyük bir kısmı, bir yıl sonra, bazıları iki yıl ve diğer bazıları da 3 veya 4 yıl sonra, tekrar aynı nehirde yakalanmışlardır. Yakalanan bu balıkların herbiri, kendi hayat tarihlerini pullarının üzerinde açıkça göstermişlerdir. Şu halde, pulların okunmasıyla, markalama deneyleri sonucunda uzun bir süre denizlerde kalarak geri dönen balıkların, bu süre zarfında gösterdikleri büyüme farklarını ve ne zaman nehirleri terkedip, ne zaman geri döndüklerini öğrenebiliyoruz. Anguilla anguilla (Avrupa yılan balığı) Kuşkusuz 50 yıl öncesine kadar herhangi bir kimse, yılan balığı hayatının esrarengizliği hakkında konuşabilirdi fakat bugün bu esrarı çözmek için yaptığı araştırmalarla bütün dünyada şöhret yapan Danimarkalı büyük biyolog Johansen SCHMIDT'e ve onun büyük deniz ekspedisyonuna katılanlara ne kadar teşekkür edilse azdır. Bununla beraber, Yılan balığının hayat devri, hala ilgi çekiciliğini sürdürmekte olup, daha fazla aydınlatılması gereken bir konu olarak ortada durmaktadır. Anguilla anguilla nın hayat devri kısaca 8 safhada özetlenebilir. Bu safhaları şöylece sıralayabiliriz Şeffaf olan larvanın (Leptocephalus) Sargasso denizinde doğuşu ve kısa bir süre sonra yüzey sularına çıkışı. Buradan, okyanus sularının akıntısına kapılarak Batı Avrupa sularına doğru göç yoluna girmesi. Bu sırada Leptocephalus'un. küçük ve şeffaf bir yılan balığı veya Elver şekline değişmesi (metamorfozu). Yavru diyebileceğimiz bu genç bireyler (Elver) tarafından Batı Avrupa ve Akdeniz sularının istilâsı. Elverlerin sarı yılan balığına değişmesi (metamorfozu). Bunların içsulara geçerek (nehir ve göllere) büyüme safhasına geçişi. Tatlısudan denize dönerken eşeysel organlarının (ovaryum ve testislerinin) olgunlaşmaya başlamasıyla gümüş renkli yılan balığına dönüşmesi (metamorfozu). Üreme göçü için denizlere dönüşü ile gümüş renkli yılan balığının okyanuslara geçişi ve buradan yumurta bırakarak çoğalma (üreme) ve ölüm safhası olan Sargasso denizine gidişi şeklinde özetlenebilir. Yumurta bırakma göçüne iştirak eden bu balıklara balıkçılar Sivri-burunlu yılan balığı adını verirler. Bu balıklar üreme sahasına göç ederlerken ya çok az gıda alırlar veya hiç almazlar. Denizlere göç, Akdeniz ve civarı ülkelerde ve Adriyatik sahillerinde Eylül ayında başlar. Daha kuzeyde (İsveç, Danimarka ve İngiltere’ nin doğu sahillerinde) göl ve dereleri Ağustos ve Eylülde terkederler. İskandinavyadan genellikle Eylül ve Ekimde ayrılırlar. Bütün Akdeniz ve Avrupa sularından göç eden yılan balıklarının hedefi, yumurta bırakmak için yer yer 1000 m. derinliği aşan Meksika körfezine doğru yol almaktır. Yılan balıklarının yumurta bırakma sırları, ancak 20. yüzyılda açıklanabilmiştir. Daha önce, Elvers denen genç bireylerin ilkbaharda Batı Avrupa nehirlerine geçtikleri ve büyük yılan balıklarının da Sonbaharda nehirlerden aşağı göç ettikleri biliniyordu. Bununla beraber, gümüş renkli yılan balıklarının denizlere geçer geçmez kaybolmaları ve bunu takip eden ilkbaharda genç yılan balıklarının (elvers) ortaya çıkması dikkati çekiyordu. Bu iki safha arasındaki boşluk hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. O zamanlar Baltık denizinde Sonbaharda gümüş renkli yılan balığı üzerine düzenli bir balık avcılığı yapılıyordu. Bu balıklar o zaman bir takım özel sepetlerle tutulmaktaydı. Bu sepetlerin ağızları Baltık körfezine dönük olarak yerleştirildiklerinde, oldukça çok denecek miktarda balık yakalanmakta, aksi istikamette kondukları zaman (Atlantiğe doğru dönük olunca) hiç balık tutulmamakta idi. İşte ilk defa bu deneyimlerden yılan balıklarının Kuzey denizine doğru göç ettikleri ortaya çıktı. Bundan sonra, Uluslararası Deniz Araştırmaları Sosyetesinin himayesi altında Danimarkalı bazı araştırıcılar bu balıkların denize doğru yaptıkları göç yollarını saptamak amacı ile bunları madeni plakalarla markalayarak yollarını takip etmeye başladılar. Bu esnada, açık denizde yaptıkları birçok sondalamalarla, markalanan bu balıkları, oralarda göç esnasında çeşitli derinliklerde tekrar yakalamayı başardılar. Doğada yapılan bu müteaddit sondalamalarla yılan balıklarının denize doğru muntazam ve düzenli göçler yaptıkları kanıtlanmış oldu. Yapılan araştırmaların sürdürülmeliyle göç süratinin ortalama olarak günde 15 km. yi bulduğu öğrenilmiş oldu. Markalama deneylerinden elde edilen sonuçlara göre 29 günde 367 km. ve 93 günde ise, 1200 km. yol katettikleri anlaşıldı. Bundan sonra birçok yılan balıkları markalanarak, 15 Ağustos 1905 tarihinde Finlandiya'da Tvarminne sahillerinde suya bırakılmışlar ve aynı yıl 16 Aralık ta, bu balıklar Jutland’ın (Danimarka) Doğu sahilinde Helgenes yakınında tekrar yakalanmışlardır. Ergin yılan balıklarının denizlerden nehirlere geçtiği asla gözlenmemiştir. Bu nedenle şu kanaate varılmıştır ki, yılan balıkları herhalde, hayatlarında bir defa yumurta bırakmakta ve sonra denizde ölmektedirler. Bugün yılan balıkları hakkında noksan olan bilgimiz kısmen de olsa tamamlanmış sayılmakta ve bu iki nokta arasındaki boşlukta (doğum yeri ve ölüm yeri gibi) bu suretle doldurulmuş bulunmaktadır.Bu problemin açıklığa kavuşturulmasını Danimarkalı araştırmacı E. J. SCHMIDT e borçluyuz. Leptocephalus (yumurtadan çıkan ilk şeffaf ve zakkum yaprağına benzeyen yılan balığı larvası) ilk defa 1763 te Villiam MORRIS tarafından tavsif edilmiştir. Bundan sonra, bu formdan birçok numuneler Messina boğazından yakalanmışlar ve bütün bu numuneler Leptocephalidae familyası içinde mütalea edilmişlerdir. Leptocephalus bireyleri şeffaf olup, aşağı yukarı, bir zakkum yaprağı şeklinde yassılaşmış görünümdedir. Onun larva safhasında bir balık olduğunu ilk defa CARUS söylemişse de, bunun Kordeia balığı (Trachypteridae) familyasından bir forma ait olduğunu düşünmekle hata etmiştir. Ancak, 1869 da GILL bunun bir yılan balığı larvası olabileceğini açıklamış ve Leptocephalus morrisii'nin bununla ilgisi bulunmadığını, hatta Conger (Migri) yılan balığının larvası olduğunu da söylemiştir. GUNTHER, bu görüşü kabul etmiş, fakat bu larvaları anormal bir şekilde gelişmiş formlar olarak düşünmüştür. 1886 da Fransız Doğa bilgini DELAGE, Leptocephalus morrisii'yi Roscoff laboratuvarında akvaryumda 7 ay canlı olarak beslemeye muvaffak olmuş ve bunun sonunda genç bir Conger yılan balığına dönüşme safhasını yakından gözleme fırsatını bulmuştur. 1904 yılında SCHMIDT in Faroe adalarının batısında bir örnek yakalamasına kadar, yılan balıklarının larval safhası olan Leptocephalus Akdenizin dışında yakalanmamıştı. İkinci örnek, Farran tarafından irlanda'nın Batı açıklarında ele geçirilmiş ve bundan sonra, Kuzey-Doğu Atlantik'te birçok örnekler elde edilmiştir. Daha sonra Schmidt, bu larvaların sistematik bir araştırmasını yapmayı düşünmüş ve bunun içinde Güney Atlantik'te yaptığı araştırmalardan bir sonuç elde edememesine karşın İngiliz adalarının Batısın da 500 kulaç derinlikte oldukça büyük yılan balığı larvaları sürülerine rastlamıştır. Neden bu larvalar daha önce bulunmamışlardı. Çünkü yılan balıkları yumurta bırakmak için okyanusta büyük derinlikler aramaktadır (1000 m. veya daha fazla). Bu derinlikler Baltık ve Kuzey denizlerinde yoktur. 800-1000 m. derinliklerde ısı, hiç değilse, 5-7 °C derecededir. Bu temparatüre, Kuzey denizinde rastlanmaz, ingiltere adaları, su altında kalmış büyük plato veya bir kıta parçası üzerinde bulunduğundan burada deniz, ani olarak derinleşmekte olup, 100, 500 ve 1000 kulaçlık yerler genelde birbirlerine çok yakındır. Larvalar buralardan göz açıklığı küçük olan orta derinlik ağları ile yakalanmışlar ve ilk büyük avlama İrlanda'nın Güney-Batısında (56 ve 45 Kuzey enlemleri arasında) yapılmıştır. Burada 500 kulaç, derinlikte ısı, bütün yıl süresince 9°C dir, larvalar 500 kulaç derinlik boyunca, Faroes'tan İspanyanın kuzeyine kadar olan sahalarda yakalanabilmişlerdir. Böyle bir larva, yılan balığına değişeceği sırada Leptocephalus'un vücut şeklinde bir değişme olmakta, yani vücut genişliği azalmakta, gözler küçülmekte, larva safhasındaki dişler kaybolmakta ve bağırsak kısalmaktadır. Schmidt 1922 de kendisinin hemen hemen son yayınlarında yılan balıklarının çoğalma özelliklerini özetlemektedir. Buna göre, yumurta bırakma, ilkbaharın başlangıcında başlar ve Yaz içinde sona erer. Çıkan küçük larvalar 7-15 mm. civarındadır, larvalar yumurtadan çıktıktan sonra ilk ay çok çabuk bir büyüme gösterirler ve ilk Yaz süresince ortalama boyları 25 mm. ye ulaşmaktadır. Bundan sonra, larvalar su yüzeyine doğru çıkmaya başlarlar. 25 mm. civarında olan bu larvalardan 13-27 kulaç arasındaki derinliklerde pekçok toplanabilmiştir. Hatta bazen bu boyda olan larvalara yüzey sularında da rastlanabilmiştir. İlk yaz süresince bunlara Batı Atlantik'te (50° Batı boylamının batısında) rastlanmıştır, ikinci Yaz, bunlar 50-55 mm.ye ulaşmışlar ve bu çağda iken orta Atlantik'te görülmüşlerdir. Üçüncü Yaz Avrupa sahili açıklarına gelmişler ve bu esnada tam büyümüş larvalar haline ulaşmışlardır. Bu durumda aşağı yukarı 7.5 cm. boya erişmiş olmalarına rağmen, halen, yaprak şeklindeki yassı larva görünümünü muhafaza ettikleri görülmüştür. Sonbahar ve Kış müddetince, geriye doğru bir gelişme geçirerek asıl yılan balığı şeklini alırlar. Bu safha Elver safhasıdır. Bu safhada sahillere Elver'ler (henüz metamorfozu bitirmiş olan yavrular) bundan sonra, yönlerini nehirlere ve içsu membalarına doğru çevirirler. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz Avrupa yılan balığı yani Anguilla anguilla'dır. Amerikan yılan balığının türü ayrıdır. Bu tür Anguilla rostrata adı ile anılır. Bu türün yumurta bırakma sahası ise, Avrupalı yılan balığının yumurta bıraktığı yerin merkezinin Batı ve Güneyinde yer alır, bu saha Batı İndiana'nın Kuzey hattı boyunca uzanan sahadır. Dolayısıyla iki çoğalma mıntıkası birbirinin üzerine isabet eder. Bu nedenle, bu iki türün yumurtalarından çıkan larvalar da orta Atlantik'te birbirleriyle karışırlar. Bu larvalar sonra, nasıl oluyorda birbirlerinden ayrılarak Amerikan yılan balığı lavvaları yönünü Amerika sahillerine, Avrupa yılan balığı larvaları da yönünü Avrupa sahillerine yöneltebiliyor. Amerikan yılan balığının pelâjik larva safhası aşağı yukarı bir yıl içinde sona erer. Bu nedenle, böyle bir larvanın Avrupa'ya uzun bir seyahat yapmasına esasen zaman da yoktur, çünkü katedilecek mesafe onların ergin hale erişme süresinden daha fazladır. Oysaki, Avrupa yılan balığı larvasının gelişme süresi üç yıl sürer. Bu nedenle bu larvaların Amerika sahillerinden çok uzaklara gitmek için zamanları da vardır. Bunlar Atlantik'in Doğu kısmına varınca, Elver safhasına ancak ulaşmış olurlar. Kısa bir süre sonra da sahillere ve içsulara geçmek için ise nehirleri aramaya başlarlar.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-goclerle-ilgili-davranisi-kontrol-eden-faktorler

Mersin Balıkları Hakkında Genel Bilgi

Mersin balıkları büyüme devrelerini denizlerde, üreme devrelerini de tatlısularda geçirirler, yani anadrom balıklardır. Genellikle ülkemizde Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çoruh nehirlerinin denize döküldüğü yerlerden 4-5 km. kadar içerilere geçerler. Mayıs sonunda yumurtalarını tatlısulara bırakarak yazdan önce tekrar denize dönerler. Besin olarak en fazla Ringa ve Uskumruları severlerse de nehirlerin dip çamurlarında buldukları her türlü küçük hayvanları (Chironomuslar, Dipler ve Tricopter larvaları, Crustacca, Kurtlar ve Gastropodlar) da yerler. Yumurtalarından dünyaca meşhur olan havyar yapılırken, hava keselerinden de tutkal yapımında kullanılan ihtiyokol adlı madde çıkartılır. Halk arasında bağırsak adı verilen ve 70-80 cm. boyunda olan sperma keseleri çok lezzetlidir, fakat kıymetli bir gıda maddesi olmasına rağmen bizde yenilmediği için genellikle yabancı ülkelere ihraç edilmektedir. Ülkemizde Mersin balığı avcılığı yok denecek kadar az yapılır. Örneğin, Su ürünleri Genel Müdürlüğünün 1973 yılındaki istatistiklerine göre Mersin balığının yıllık avlama miktarının göl ve akarsular dahil olmak üzere 3700 kg. civarında olduğu bildirilmektedir. Mersin balıklarının avlanmasında çoğunlukla çökertme dalyanlarından istifade edilirse de Kalkan ağları, çekme ağlar ve yüzen ağlar da kullanılabilir. Ağa girmiş olan bir Mersin balığı önce kıpırdamaz, fakat sudan çıkar çıkmaz harekele başlayarak kuyruk çarpması ile en kuvvetli ağları dahi parçalayıp büyük zararlar verebilir. Bu nedenle, balık, henüz sudan dışarı çıkmadan önce ağzından ve solungaç deliğinden bir ip geçirilip düğümlenir ve ipin diğer ucu hayvanın kuyruğuna sıkıca bağlanır. Böylece balığın şiddetli kuyruk darbeleri ve sağa sola çarpmaları önlenmiş olur. Genellikle kıyılarda avlanan balıkların açık denizdekilere göre daha çok besili oldukları söylenir.

http://www.biyologlar.com/mersin-baliklari-hakkinda-genel-bilgi

Dogal Çevreyi Etkileyen Sorunlar

1. Hava Kirliligi 2. Su Kirliligi 3. Gürültü Kirliligi 4. Görüntü Kirliligi 5. Toprak Kirliligi 6. Hızlı Nüfus Artışı “Tanrı affeder, bazen insanlar da, fakat doga hiçbir şeyi affetmez.” William JAMES 1.Hava Kirliligi: Atmosferdeki toz, gaz, duman, is ve kokunun canlılara zarar verecek boyuta ulaşmasına hava kirliligi denir. Atmosfer; yerden rüzgârla kalkan tozlar, yanan kömür petrol ve odundan çıkan duman, araba egzozlarından çıkan kurşun ve karbon monoksit ve yanan kömürden çıkan kükürt dioksit ile kirlenmektedir. Özellikle fosil yakıtlardan çıkan karbondioksit gazı atmosferde sera etkisi yapmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit gazı dünyadan geriye yansıyan uzun dalga ışınlarının hapsedilmesine ve troposferin ısınmasına yol açmaktadır.”Sera etkisi”diye nitelendirilen bu durum atmosferde farklılıklara neden olmaktadır. Deodorantlar, saç spreyleri, parfümler gibi tüplerdeki gazlara itici gücü veren CFC ( Kloroflorokarbon ) gazları ise atmosferde serbest kaldıklarında ozon atomlarını çözerek “ozon tabakasının incelmesine” neden olmaktadır. Bu durumun bir sonucu olarak cilt kanseri riski ve gözlerde katarakt oluşma olaylarında artış gözlenmektedir. Yine atmosfere bırakılan bazı gazlar, bitkilerde fotosentezi yavaşlatıp agaç yapraklarında bozulmalara, tarımsal üretimde azalmalara neden olmaktadır. Özellikle kömürle çalışan termik santrallerin bacalarından hiçbir arıtmaya tabii tutulmadan atmosfere verilen sülfürik asit yagışlarla asit yagmurlarına dönüşmekte; bitkilere ve ormanlara büyük zararlar vermektedir. Yüksek binaların bacalarından çevreye yayılan kükürt dioksit gazı akciger kanserine neden olmaktadır. Hava taşıtları da kirlilige neden olmaktadır. Örnegin Boeing 727 modeli uçak 265.000 kilogram kirli su, 80 kilogram zehirli atık, 5.000 kilogram zehirli hava üretmektedir. Bir jet uçagı 6.000 Volkswagen otomobiline eşit derecede duman çıkararak havayı kirletmektedir. Dünya çevresinde 2000 kilometre uzaklıga kadar olan mesafede 3 milyon kilogram çöp dönmekte ve bu miktar her gün biraz daha artmaktadır. Şehirlerin yer seçiminde yapılan yanlışlıklar ile yüksek katlı binaların rüzgârların önünü kesmesi de hava kirliligine neden olmaktadır. Türkiye’de havayı kirleten tesislerin başında linyit ile çalışan termik santraller gelmektedir. Bu santrallerin kükürt oranı yüksek linyit kömürü kullanmaları temel etkendir. 2000 yılında bu santrallerden atmosfere verilen kükürt dioksit miktarı 2.000.000 ton civarındadır. Yatagan, Soma, Tunçbilek, Afşin-Elbistan gibi şehirlerde termik santraller nedeniyle hava kirliligi üst boyutlardadır. Erzurum, Kayseri, Sivas, Ankara gibi şehirlerde ise evsel ısınma ve daglar arasındaki konum özellikleri nedeniyle hava kirliliginde özellikle kış mevsiminde artış gözlenmektedir. Demir-çelik endüstrisi, Gübre endüstrisi, Çimento fabrikaları, Petrokimya fabrikaları, Deri fabrikaları, Kâgıt ve selüloz fabrikaları, Şeker fabrikaları, Tekstil endüstrisi, Tarımsal mücadele ilacı üreten fabrikalar, Boya fabrikaları ile Termik enerji santralleri hava kirliliginde büyük paya sahiptir. Bursa, İzmit, İzmir, Kırıkkale, İstanbul, İskenderun, Karabük ve Adana şehirlerindeki hava kirliliginde sanayi tesislerinin payı büyüktür. İstanbul, Bursa, Sivas, Çanakkale, Kütahya, Eskişehir ve Diyarbakır Türkiye’nin en kirli kentleri arasındadır. 1952’de Londra’da 3000 insan solunum yetmezligi sonucu olmuştur. 1981’de İspanya’nın Madrid şehrinde yemek yagına karışan zehirli maddeler 340 kişinin ölmesine, 3000 insanın da zehirlenmesine yol açmıştır.1985 yılında Hindistan’ın Bhopal şehrinde kimyasal ilaç üreten bir fabrikadan çevreye yayılan metilizosiyanat gazı 3.000 insanın ölümüne 300.000 insanın zehirlenmesine yol açmıştır. Meksiko şehrindeki Paseo de la Reforma bulvarındaki çiçekler kirli hava nedeniyle çok çabuk öldüklerinden çiçek dikim işi iki ayda bir yenileniyor. Los Angeles’teki bir bulvarda gerçek bitkiler yetişmediginden plastik agaç ve çitler konulmuştur. “Su çetin bir hasımdır. Bütün hataları keşfetmesini bilir ve en küçük yanlışı pahalı ödetir.” J. CHAİLLEY 2.Su Kirliligi: Su kirliliginde; gübrelerin bünyesindeki kimyasallar, tarım ilaçları, petrol ürünleri, radyoaktif atıklar, deterjanlar, rüzgâr ve akarsu erozyonu, kanalizasyon atıkları, çöpler ile is ve duman etkili olmaktadır. Bu kirleticilerin çogu akarsu, göl ve denizlere dökülmektedir. Örnegin denizlere her yıl yaklaşık 200.000 ton petrol, 320.000 ton fosfor, 800.000 ton azot, 60.000 ton deterjan, 21.000 ton çinko, 3900 ton kurşun, 240 ton krom ve 100 ton cıva bırakılmaktadır. ABD’de her yıl denize atılan çöp miktarı 7 milyon tondur. Akdeniz’e yılda 4–5 milyar ton sanayi atıgı dökülmektedir. Bu nedenle pek çok deniz canlısı ölmekte, yaşama ve üreme alanları yok olmaktadır. Dünyanın en büyük tatlı su gölü olan Baykal, kıyılarındaki kâgıt fabrikalarının zehirli atıkları ile kirlenmektedir. Petrokimya sanayi Azerbaycan’ın Sumgayıt şehrini yaşanmaz hale getirmiştir. Hazar Denizine dökülen Volga Nehri, Rusya Federasyonundaki sanayii atıklarının % 40’ını taşımaktadır. Oysa denizler dünya için termostat işlevi görüp, her yıl 3 milyar ton karbondioksiti emerek atmosferi yaşanır kılmaktadır. Yine dünya protein ihtiyacının % 14’ü denizlerdeki balıklardan saglanmaktadır. Denizlerdeki bitki ve hayvan türlerinin 500’ü ilaç hammaddesi olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de de su kirliligi üst boyutlardadır. Özellikle hızlı şehirleşmeye baglı olarak evsel ve endüstriyel atıkların su ortamlarına arıtılmadan verilmesi kirliligi artırmıştır. Ayrıca su havzalarındaki yapılaşma ile yapay kimyasalların su ortamlarına karışması da kirliligi artırmaktadır. Porsuk, Ergene, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Bakırçay, Sakarya nehirleri ile Nilüfer Çayındaki kirlilik had safhadadır. Çevresindeki sanayi tesisleri nedeniyle, Manyas, İznik, Van, Sapanca, Burdur ve Akşehir gölleri de kirlilik tehdidi altındadır. Küçük yerleşim merkezlerinde kanalizasyonun biriktirildigi fosseptik çukurlarından sızan sular, yeraltı sularına karışmaktadır. Sanayii tesislerinin ulaşım kolaylıgı ve su bollugu nedeniyle ova tabanlarını tercih etmesi de ( Bursa, Adapazarı, Balıkesir, Ergene, Gediz ve Çukurova gibi...) yeraltı sularının hızla kirlenmesine yol açmaktadır. Endüstri tesisleri, yazlık konutlar ile turizm tesislerinin belli bir planlama olmadan, kurallara uyulmadan kıyılara kurulması da başta körfezler olmak üzere kıyıların hızla kirlenmesine neden olmaktadır. Bu nedenlerle Haliç, İzmit, Gemlik, İzmir ve İskenderun körfezleri hızla kirlenmektedir.21 Ülkenin atıkları Karadeniz’e taşınmaktadır. Havzasındaki 300 nehirle yılda 500 milyon metreküp endüstriyel ve evsel atık bu denize boşalmaktadır. Aşırı avlanma ve kirlenme nedeniyle Karadeniz’deki balık üretimi 500.000 tondan 100.000 tona düşmüştür. 23 ticari balık türü ise beşe inmiş durumdadır. Türkiye’de 3215 belediyenin yalnızca 141’inde kanalizasyon sistemi vardır. Türkiye’deki atık suların yaklaşık % 78’i arıtılmadan ırmak, göl ve denizlere oldugu gibi bırakılmaktadır. Sulardaki insan saglıgına zararlı maddeler, salgın ve bulaşıcı hastalıklara neden olmaktadır.( kolera, tifo, dizanteri gibi ) Zehirli atıklar oksijen dengesini bozarak göl ve nehirleri yaşanabilir olmaktan çıkarır. Dünyada 1.300.000.000 kişi saglıklı sudan yoksundur. Her yıl 5.000.000 kişi saglıksız sulardan bulaşan hastalıklarla ölmektedir. 10.000.000 kişi kilometrelerce uzaktan su taşımaktadır. Irmak ve göl sularındaki kullanım son 40 yılda iki katına çıkmıştır. Dünyadaki temiz suyun %50’si yalnızca insanlar tarafından kullanılıyor. “Eski haliyle karşılaştırıldıgı zaman topragımız, hastalıktan çürümüş birinin iskeletine benzemektedir. Tombul ve yumuşak tarafları kaybolmuş, geriye çıplak bir ceset / leş kalmıştır.” PLATON 3.Toprak Kirliligi: Nüfus artışına baglı yanlış arazi kullanımının neden oldugu toprak erozyonu toprak kirliliginde ilk sırayı almaktadır. Yanlış ve aşırı ilaç kullanımı, bilinçsiz gübre kullanımı ile endüstriyel atıklar da toprak kirliliginde önemli bir yere sahiptir. Ev ve tesislerin bacalarından çıkan emisyonların asit yagmurları ile topraga inmesi, çöp toplama havzalarındaki atıkların yüzey suları ile derinlere taşınması topragın yapısını tamamen degiştirmektedir. Çogu yerde maden ocaklarının işletilmesi sırasında yüzeye çıkarılan agır metaller de topraga zarar vermektedir. Nükleer atıklar genelde topraga gömülmektedir. Bunlar yeraltı suları ile topraga yayılarak ortamı kirletmekte, canlı yaşamını olumsuz etkilemektedir. Hayvan dışkısı da toprak kirliligine yol açmaktadır. Zira günümüzde kullanılan teknolojiler nedeniyle geçmişte gübre olarak kullanılan bu dışkılar belli alanlarda toplanmaktadır. Anız yakılması da topraga büyük zarar vermektedir. Anız yakılması yangına yol açtıgı gibi, toprak verimini azaltmakta erozyona davetiye çıkartmaktadır. Türkiye’nin en verimli toprakları erozyonla deniz, göl ve çukurlara taşınmaktadır. Normal koşullarda 1 santimlik bir toprak tabakasının oluşması için gerekli süre yaklaşık 250–1000 arasındadır. Görüldügü gibi binlerce yılda oluşan toprak tabakası, erozyonla 15–20 yıl gibi kısa bir süre içerisinde kaybolmaktadır. Sadece Fırat Nehrinin yılda taşıdıgı toprak miktarı 108 milyon ton civarındadır. Türkiye’de erozyona baglı yıllık toprak kaybının 1milyar ton civarında oldugu tahmin edilmektedir. Türkiye akarsu havzalarında çok şiddetli erozyon %36, orta şiddette erozyon %31, hafif erozyon ise %28 civarındadır. Dünyada ise yılda 75 milyar ton toprak erozyonla taşınmaktadır. Erozyon dogal dengeyi bozmakta; canlı ve bitki türlerinin azalmasına neden olmaktadır. Taşınan bu topraklardan dolayı; tarımsal üretim potansiyeli azalmakta, baraj ve sulama sistemleri zarar görmekte, suyolları ve limanlar zarar görmektedir. Bu nedenle erozyon topragın kaybedilmesi, dogal kaynakların tükenmesi demektir. Bundan dolayı tarımsal ve hayvansal ürünlerde büyük açıklar oluşmakta, milyarlarca dolar ödenerek bugday, pirinç, yaglı tohum, et, şeker v.s ithal edilmektedir. Örnegin 1988’de kişi başına düşen bugday üretimi 387 kg iken, 1995’de bu rakam 280 kg’a düşmüştür. Bugdaydaki gerileme % 25’tir.Aynı dönemde pirinç ve susamda yaşanan üretim azlıgı % 34, ayçiçeginde % 43, soyada % 75’tir.Aynı şekilde hayvan sayısı 1987–1995 arasında sıgırda % 21, koyunda % 32, keçide ise % 33 azalma göstermiştir. Erozyon, barajların çok kısa sürede devre dışı kalması demektir. İnsanların aşsız ve işsiz kalması demektir. Oysa bilinmelidir ki toprak üretilemeyen, satın alınamayan çok degerli bir kaynaktır. Şu unutulmamalıdır ki Aşagı Mezopotamya’da Sümer, Akad ve Babil uygarlıkları ile Sarı Irmak boylarındaki Çin uygarlıklarının yıkılmasında susuzluk ve toprak erozyonu çok önemli rol oynamıştır. “Ya bizler kentlerimizin kirlenmesini ortadan kaldıracagız; ya da kentlerimizin kirlenmesi bizleri...” Robert F. KENNEDY 4.Gürültü Kirliligi: Gürültü; istenmeyen ve insanı rahatsız eden ses olarak tanımlanabilir. Teknolojik gelişmenin sonucu olan gürültü gelişmiş ülkelerde tüm çevre sorunları arasında ilk sırayı almaktadır. İnşaatlardaki tadilat ve onarımlar, ulaşım araçları ( uçak, tren, helikopter, motorlu taşıtlar v.s ) elektrikli aletler ( kompresörler, matkap, elektrik süpürgesi, mutfak robotu, hidrofor, havalandırma v.s ) yazlık eglence yerleri, bar ve diskotekler, su ve tüp satıcıları, müzik aletleri gürültüye neden olmaktadır. Trafigin sıkışık oldugu arterler ile trafik ışıklarının geçiş alanlarında minibüs, taksi ve otobüslerin çaldıgı gereksiz kornalar insanları fazlasıyla rahatsız etmektedir. Bu durum başta çocuk, hasta ve yaşlılar olmak üzere tüm insanların ruh saglıgını olumsuz etkilemektedir. Her türlü gürültü işitme saglıgını bozmakta, algılamayı olumsuz etkilemektedir. Son yıllarda kalp ve damar rahatsızlıklarında büyük artış gözlenmektedir. Çogu kez iş performansının azalmasına da neden olmaktadır. Büyük şehirlerde yanlış yapılaşma ve yeşil alan azlıgı da gürültünün rahatsızlık katsayısını artırmaktadır. Yüksek ses ve gürültüden dogal ortamda ki diger canlılar da rahatsız olmaktadır. “Çevresel tehlikeler artık yalnızca kuş meraklılarını ilgilendirmiyor; bu tehlikenin çanları hepimiz için çalıyor.” Frank M. POTTER 5.Görüntü Kirliligi: Teknolojinin gelişmesiyle birlikte görüntü kirliliginde büyük artış olmuştur. Hızlı ve denetimsiz yapılaşma mimari estetikten yoksun binaların artmasına neden olmuştur. İskân izni olmadan yapılan, yapılırken iyi denetlenmeyen binaların kat sayısında, mimari tarzında, dogal çevreyle uyumunda belli bir standart yoktur. Cadde ve sokaklar gelişigüzeldir. Araç giriş ve çıkışına, araç park etmeye çogu kez uygun degildir. Cadde ve sokaklarda araçların çift taraflı park edilmesi, trafik akışını zorlaştırmaktadır. Araçların kaldırımlara çıkması yaya yolunu kapamakta, sokakta araçların çift yönlü park etmesi yaşlı, hasta, çocuk ve özürlülerin geçişlerini güçleştirmektedir. Sıvanmamış, boyanmamış, çatısı olmadıgından inşaat demirleri açıkta kalmış binalar, çatı, balkon ve duvarları istila eden anten ve vericiler; balkonlara asılan çamaşırlar, yıgılan eşyalar... telefon, elektrik ve reklam direkleri, panolar çevre ahengini fazlasıyla bozmaktadır. Yabancı bir ülkedeymiş izlenimi veren alışveriş merkezi, magaza ve dükkân isimleri ile günlük konuşmalarda kullanılan gereksiz yabancı sözcükler fazlasıyla rahatsız edicidir... Carousel, Capitol, Town Center, Galerıa, Fly Inn ( Alışveriş merkezleri ) Show, Flash, Star, Cine 5, Number One, Prima, Discovery Channel ( Televizyon ) Best, Capitol, Energy, Joy, Kiss, Power, Classic, City ( Radyo ) Cınemax, Movıeplex, Pyramıd, Prestıge, Cınepol, Prıncess, Cınemass, Holıdayplex, Rexx, Grandhouse ( sinema ) Fitness Center, Cafe Bar, Fast Food, Shopping Center, Show Room, Travel Agency, Jeans Sportwear, Garden Flower, Catering Service ( şirket ) Academic Hospital, İnternational Hospital, Central Hospital, ( Hastahane ) Square Hotel, The Plaza Hotel, Ritz Carlton, Hotel Princes, ( Otel ) Hey Gırl, Cosmopolıtıan, Amıca, Marıe Claire, Esquire, Formsante,Home Art, Bazaar, Voyager, Capital, Gezi Travel, Country Homes, House Beautiful ( Dergi )...gibi “Dünya üç grup insandan oluşur; sonuçları ortaya çıkaran ve olayları yaratan küçük seçkin bir grup, olup bitenleri seyreden oldukça büyük diger bir grup ve nelerin olup bittigini bilmeyen muazzam bir kalabalık.” M. BUTLER 6.Hızlı Nüfus Artışı: Dünya nüfusu son yüzyılda 1,5 milyardan 6 milyara çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı dogal kaynaklar ve çevre üzerinde büyük baskı yaratmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kalkınma hızının, nüfus artış hızının gerisinde kalması pek çok soruna neden olmaktadır. Gelecekte besin kaynakları, enerji ve su kaynakları, toprak, orman ve diger dogal kaynaklar hızla artmaya devam eden dünya nüfusuna yeterli gelecek mi? Mevcut dogal kaynakların böylesine bir tüketime yetmeyecegi çok açıktır. “Dünya, aç oldukları için uyuyamayanlarla, açlardan korktukları için uyuyamayanlar arasında bölünmüş durumdadır.” Paulo FREİRE Zira milyarlarca insan kaynakları giderek tükenen, çevre dengesi bozulan bir dünyada ayakta kalabilme mücadelesi vermektedir. * Yetersiz beslenme, * Saglıksız barınma, * Çocuk ölümleri, * İşsizlik, * Dogal çevrenin kirlenip bozulması, * Egitim hizmetlerinden mahrum kalma * Dogal kaynakların hızla tükenmesi hızlı nüfus artışının neden oldugu sonuçlardan bazılarıdır. “Bir ulusun büyüklügü, nüfusun çoklugu ile degil, akıllı ve erdemli kişilerin sayısıyla ölçülür.” Victor HUGO Günümüzde 500 milyona yakın insan aç ya da kötü beslenmektedir. 200 milyona yakın çocuk temel egitimden yoksundur. 8000 yıl önce 6.000.000.000 hektar olan dünya orman varlıgı % 50 azalarak günümüzde 3.000.000.000 hektara düşmüştür. Dünya ormanlarının % 75’i yüksek risk altındadır. Dünyada her yıl 16.000.000 hektar orman alanı yok edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa Birligi ülkelerinde her yıl 110.000 hektar orman yanmaktadır. Afrika’da her yıl 4,8 milyon hektar, Asya’da ise 4,7 milyon hektar orman yok edilmektedir. Denizlerdeki balıkların dörtte biri aşırı avlanma nedeniyle tükenmiştir. Dünyanın akcigerleri yok oluyor. Doganın 3 milyar yılda biriktirdigi oksijen tükeniyor, besin zincirinin alt halkaları birer birer devreden çıkıyor. Kolera ve sıtma gibi hastalıklar suların kirlendigi fakir bölgelerde hızla yayılıyor. “Önce gelincikleri yolduk, Nar agaçlarını tuttuk kurşuna, Ardından andızları devirdik, Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç ugruna Sonra sıra ormanlara geldi, Yüz binlerce dönüm ateş yaktık, Sivas’a kadar gidip bulduk, Dikili tek agaç bırakmadık Şimdi damlarda yanıp söner, İsli lambalar gibi insan gözleri, Daha çok atılacak, it gibi sokaklara, Delik deşik insan ölüleri.” Cahit KÜLEBİ Sonuç olarak çevre sorunlarını en aza indirerek yaşanabilir bir dünya yaratmak elimizdedir. Bunun için: Silahlanma ve savaşa harcanan paralar azaltılmalı, onun yerine yenilenebilir enerji, toplu taşımacılık, dogal dokusu bozulmamış yaşanabilir kentler kurulmalıdır. Tarım alanlarının konut ve sanayi tesisleriyle yok edilmesine izin verilmemelidir. Sulak alanlar, bataklıklar, göller, akarsular, nadir ekosistemler koruma altına alınmalıdır. Sanayii ve santral gazları filtre edilmeden atmosfere bırakılmamalıdır. Denizlere ve okyanuslara milyarlarca kilo çöp ve atık madde atılmasından vazgeçilmelidir. Sular arıtılmadan deniz ve göllere verilmemeli, arıtılan suların bir kısmı yeniden kullanılmalıdır. Enerji üretimi için linyit, fuel-oil, radyoaktif elementler ile çalışan santraller yerine su gücü, rüzgâr ve jeotermal enerji ile çalışan santraller tercih edilmelidir. Çimento fabrikaları, linyitle çalışan termik santraller ve agır sanayi tesislerinin bacalarına katı parçacık ile kirleticileri süzecek filtreler takılmalıdır. Yakıt tasarrufu saglama, bilinçli ısınma ile hava ve çevre kirliliginin zararları konusunda insanlar bilinçlendirilmelidir. Mevcut ormanlar korunmalı, azalan orman varlıgını artırmak için agaçlandırma seferberligi başlatılmalıdır. Araziden ve topraktan yararlanma konusunda insanlar egitilmelidir. Mera hayvancılıgı yerine ahır hayvancılıgı teşvik edilmeli, aşırı otlatılmanın önüne geçilmelidir. Çöpler yerleşim yeri ve su kaynaklarına uzak bölgelerde depolanmalıdır. Çöpler sınıflandırılarak toplanmalı; geri dönüşümü olanlar ( kâgıt, cam, demir v.s ) yeniden kullanılmalıdır. Çöplerden enerji ve gübre üretiminde yararlanılmalıdır. Zehirli, tarımla mücadele ilaçları çok az kullanılmalı, biyolojik mücadeleye önem verilmelidir. Yanlış sulama ve gübreleme yöntemlerinden kaçınılmalı, tarım uzmanlarının bu konudaki öneri ve uyarıları dikkate alınmalıdır. Maden ocakları, çöp toplama alanları toprakla kapatılarak yeşil alanlara dönüştürülmelidir. Orman köylüleri ekonomik ve sosyal yönden desteklenmeli, yeni geçim kaynakları yaratılmalıdır. Motorlu taşıtların egzoz borusuna susturucu takılmalı, toplu taşımacılık metro ile yeraltına indirilmeli, bisiklet kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Kaynak: kursunkalem.com

http://www.biyologlar.com/dogal-cevreyi-etkileyen-sorunlar

YILAN BALIĞI BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRİCİLİĞİ

Yılan balıkları eski yıllardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Su bulunan bir çok yerde yılan balığına rastlandığı halde yumurtlama ve yavrulama sırasında izlenememesi, yumurtalı veya karnında yavru bulunan bir balığa rastlanamaması bu ilginin çok eskiden beri doğmasına neden olmuştur. Dünyadaki toplam yılan balığı istihsali; Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla ) (1990-1991) 23 950 ton, Japon yılan balığı ( Anguilla japonica ) 109 100 ton, Amerikan yılan balığı ( Angıilla rostrata ) 2 850 ton, diğer yılan balığı türleri ise 1 500 ton olup toplam 137 400 tondur. Dünya su ürünleri istihsalinde çok önemli bir yer tutan yılan balıkları ülkemizde yetiştiricilikte bir yer bulamamıştır. İç su ve dalyanlarımızdan 400 ton yılan balığı yakalanmıştır (DİE, 1997). Yılan balıklarının büyük bir ekonomik önemi vardır. Özellikle fümesi sevilerek yenmekte olduğundan Avrupa’ya ihraç edilmekte ve ülkemiz için önemli bir döviz kaynağı oluşturmaktadır. Bu çalışma, yılan balığı yetiştiriciliği için gerekli bilgilerin derlenmesi ile oluşturularak ülkemiz için konunun önemini açıklanmıştır. Bu bilgilerin ışığında hiç de azımsanmayacak potansiyele sahip olduğumuz yılan balığı yetiştiriciliği konusunda devlet desteği ile gerekli girişimlerin yapılması önem arz etmektedir. Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Coğrefik Dağılım Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Yaşam Döngüsü Yılan balıklarının biyolojik döngüsünde başlıca üç nokta vardır. - Bu üç yılan balığının yaşam süresi oldukça uzundur(Avrupa yılan balığında 15 yıla kadar) - Yalnızca bir kez ürerler. - Hayatlarının büyük bir kısmı tatlı sularda geçer. Denizde uzun bir göç süresi vardır. Yumurtlama alanı Yılan balıklarının doğal ortamda üremesi gözlemlenememiştir. Ancak markalanan bireyler Atlantik okyanusunda takip edilmiştir (Tesch, 1973) ve pek çok avlama sahası ayrıntılı olarak incelenmiştir. Danimarkalı Schmidt 1904-22 yılları arasında yaptığı çalışmalar sırasında Avrupa yılan balığının yumurtalarını Meksika körfezine bıraktıklarını ispatlamıştır. İlk göç Avrupa yılan balıkları Bermuda adalarının güneydoğusunda tam olarak bilinmeyen bir derinlikte üremektedirler. En küçük larvalara (7 mm) 75 ile 300 metre derinlikler arasında rastlanmıştır. Leptosefalus larvaları ilk bahar başında yumurtadan çıkarlar ve Golfstrim akıntıları ile Avrupa kıyılarına doğru göç ederler. Bu sırada 75 mm boya sahip olan leptosefaluslar metamorfoz geçirirler ve söğüt veya defne yaprağı şeklinden yılan balığını andırır silindirik bir şekil alırlar. Başlangıçta şeffaf bir görünümde olan yılan balıklarında , 7-8 ay sonra pigmentleşme gerçekleşir ve akarsulara girerler. Hayatlarının ilk dönemine denizde başlarlar ve bu aşamada planktonik bir hayat sürerler. Yavrular su hareketlerine karşı direnç gösteremezler. Yanlardan yassılaşmış bir vücuda sahip olan leptosefalusler büyük gözlere ve büyük dişleri olan geniş bir ağza sahiptirler. Bu aşamada karnivordurlar ve besinlerini zooplanktonlardan sağlarlar. Larvalar gece gündüz periyodunda, farklı derinliklerde bulunurlar. Geceleri yüzeye yakın yerlerde (35-130 metre) yakalanırken gündüzleri 300-600 metre derinlikler arasında dağılım gösterirler. Leptosefaluslar Avrupa kıyılarına doğru yaklaştıkça büyümelerini tamamlamış olurlar. İlkbahardan yaza kadar İspanyanın kuzey kıyısından, Feroe adalarının batı kıyılarına kadar dağılım gösterirler. Metamorfozu başlamamış bireylere metamorfozu devam etmekte olan bireylerin bulunduğu kıyılardan çok daha uzakta rastlanmıştır. Genel olarak leptosefaluslerin kıta sahanlığına yaklaşmaları iki buçuk yıl sonra olur. Yumurtadan şeffaf elver konumuna yaklaşık üç yılda gelmektedirler ( Tesch, 1987). İlk Metamorfoz Larvaların büyük bir çoğunluğu metamorfoz sürecini kıta sahanlığında, ağustos-eylül aylarında tamamlarlar. Bu metamorfozda aşağıdaki değişikliklere rastlanmaktadır. - Ağırlık ve boyda meydana gelen bir azalma. Örneğin leptosefalus safhasında olan (tanesi yaklaşık 1,5 g) 75 mm boyundaki larvaların yaklaşık 700 tanesi 1 kg gelirken, elver haline geçmiş aynı boy larvaların yaklaşık on misli vücut ağırlıklarından kaybettikleri ve 7 000 tanesinin 1 kg geldiği görülür. - Morfolojik değişimi, Söğüt yaprağı şeklinde yassı olan leptosefaluslar silindirik bir yapıya ulaşırlar. Bu şekildeki yılan balığı yavrularına elver adı verilir. - Beslenme durur. Planktonik larvada bulunan dişler kaybolur. - Ağırlığı azalır ve sindirim organları kısalır. - Troid ve hipofiz etkinliğinin artması ile endokrin sistemin çalışmasının değişmesi, davranış değişikliğine, Gel-git akıntılarına ve tatlı sulara olan duyarlılığın artmasına ve iç sulara göç etmesine sebep olur. Tatlı suya ilk göç (anadrom göç) Şeffaf elverler su akıntılarını takip ederek kıyı sularında toplanırlar. Metamorfoz ergin yılan balığına benzeyinceye kadar devam eder. Pigmentasyon sonucunda sırt kısmı zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara “sarı” yılan balığı denir. Sarı yılan balıklarının tatlı suda büyümesi On dört on beş yıl kadar süren bu aşamada sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenmenin başlaması pigmentasyonun son safhasında ve ağırlık artışı başladığında ortaya çıkar. Beslenme karnivor olarak bentik omurgasızlarla ve belli bir boyu aştıktan sonra diğer balıklarla olmaktadır. Büyüme oldukça yavaştır. Yılan balığının gelişimi yaşadığı ortam şartlarına bağlıdır. Dişiler, erkek bireylerden boy olarak daha uzun olup, erkekler 50 cm den küçük, dişiler 45-150 cm arasında, nadiren 200 cm boy ve 4-6 kg ağırlığa kadar ulaşmaktadırlar. Buna rağmen çoğunlukla, yakalanan dişilerde ağırlık 250-400 gram ve boy 70-80 cm kadardır. Gonatların dişi yönünde gelişmeye başlaması 15-20 cm. den itibaren olmaktadır. Cinsel farklılaşmanın başlıca belirtileri cinsiyet organları üzerinde görülmez. Büyümedeki farklılaşma ve erkek bireylerin nehir ağızlarında kalırken dişi bireylerin kaynağa yakın yerlerde bulunması ile cinsiyet ayırt edilir. Göç etme eğilimindeki bu farklılaşma çok erken safhalarda, şeffaf elver yada elver aşamasında görülür. İkinci metamorfoz Deniz suyuna geçmek üzere ikinci kez ortam değiştirmeleri sırasında yılan balıklarında oluşan morfolojik değişiklikler beş başlık altında toplanabilir. - Kahve rengi ve zeytin yeşili olan vücut rengi değişir, karın gümüşi beyaza döner. Sırt ve yüzgeç rengi koyulaşır. Dalgalı renklenme kaybolur. Yılan balıklarının tüketici tarafından en çok talep edildiği şekli gümüşi yılan balığı safhasıdır. - Etlerindeki yağ oranı artarak vücut ağırlığının % 30’ unu geçebilir. Bu yağlanma yılan balığının Saragossa’ya doğru yaptığı uzun göçe dayanmasını sağlar. - Tesch’e göre göz çapı iki katı kadar artar. Bu sayede daha az riskli bir yolculuk yapar. Bununla birlikte ışıktan kaçma davranışı ortaya çıkar. - Pektoral yüzgeçler yuvarlak şekillerini kaybederek erken olgunluk döneminde sivrileşirler. - Son olarak olgunlaşmanın ilerlemesi ile cinsel organlar gelişir. Vücutlarında çok fazla yağ depolarlar. Diseksiyon yapılarak cinsiyet teşhis edilebilir. Gonatların gelişimi deniz ortamına geçtikten sonra gerçekleşir. İkinci göç ( katadrom göç) Bu, yılan balıklarının doğduğu yere geri döndüğü üreme göçü olup, Anguilla anguilla için 5000 km. dir. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terk ettiklerinde gonatlar hala tam olarak olgunlaşmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Tatlı suda yakalanan örneklerde sindirim sisteminin köreldiği ve işlevini yitirdiği gözlenmiştir. Gümüşi yılan balıkları Saragossa’da ki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaştığı süreye kadar denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedirler. Hayatlarında bir kez yaptıkları üreme sonucunda yaşam süreçleri son bulur. Yılan balıklarının bu göç sırasında yönlerini nasıl buldukları günümüzde hala bilinmemektedir. Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. · Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. · Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. · Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Durgun Su Yöntemi Japonya ve Tayvan’da kullanılan en eski ve yaygın olan metottur. Balıkların oksijen ihtiyaçlarını su içindeki fitoplanktonlar ile karşılanması bu yetiştirmenin temel prensiplerinden biridir. Geceleri oksijen miktarını çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekir. Özellikle fazla balığın stoklandığı, suyun sıcaklığının fazla olduğu dönemlerde, konunun önemi daha da artmaktadır. Suya oksijen kazandırmak için suyu karıştıran makineler yada basınçlı hava veren düzenek kullanılır. Bu yetiştirme yönteminde havuzlara çok az (%10) su verilir. Verilen suyun havuz suyunu karıştırmaması havuzun bir köşesinden girip, diğer köşesinden dışarı çıkması sağlanır. Böylece havuzdaki plankton varlığının korunması ve suyla sürüklenip gitmesi önlenmiş olur. Bu yetiştirme yönteminde metre karede 2- 4 kg balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için su sıcaklığının 23-30 °C arasında olması gereklidir. Bu şartlarda iki yıl veya daha az sürede 150-200 grama ulaşması gerekir. Bu ağırlığa Tayvan’da 1,5 yılda , İngiltere’de 4 yılda, Japonya’da 2 yılda ulaşır. Güney Ege ve Akdeniz’de yılın 8-9 ayı su sıcaklığı 20 °C den yukarıda tutulabileceğinden yılan balığı yetiştiriciliği bu bölgelerimizde karlı olabilir. Yılan balıklarına 12 °C nin altında yem verilse dahi gelişme olmaz. Bu yetiştirme yönteminde havuz alanı 3-4 dekar arasında tutulur. Akarsu Yöntemi Akarsu yönteminde havuzların alanı 150-300 m² dir. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyunun olması gerekir. Birim sahada yetiştirilebilecek balık miktarı verilebilecek oksijene, dolayısıyla suya bağlı olarak değişir. Yöntemin başarılı olabilmesi için su sıcaklığının 23 °C üzerinde olması gerekir. Bu yetiştirme yönteminde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak ağırlıklarının yaklaşık 30 g. olması tavsiye edilmektedir. Çünkü suyun hızla değiştiği ortamda yavrularda gelişme iyi olmamaktadır. Bu yöntemle yetiştiricilik yapan işletme sayısı oldukça azdır. Ağ Kafeslerde Yetiştirme Yöntemi Japonya’da ağ kafeslerde yapılan sazan ve alabalık yetiştiriciliğinin aynısıdır. Bu amaçla bu havuzlar iç sularda ve göllerde kullanılmaktadır. Japonya’da Şizouka balıkçılık deneme istasyonunda derinliği 1,5 m olan 8 mm göz açıklığında ağlar ile ağ havuzlarda yapılan deneme oldukça olumlu sonuçlar vermiştir. Bu denemede toplam 23,3 kg yılan balığı konulmuş, 38 gün sonra 38,6 kg balık, ortalama 180 g ağırlıkta hasat edilmiştir. Bu çalışmada dondurulmuş uskumru eti kullanılmış olup, yem dönüşüm katsayısı 7,35 bulunmuştur. Bu denemede ortalama su sıcaklığının 25,5 °C, tuzluluğun %0 21, birim alandaki verim 7,7 kg olarak tespit edilmiştir. Tünel Yöntemi Bu metotla ticari bir işletme kurulmamış olmakla beraber tünel yöntemi ile yılan balığı yetiştirilebileceği denemelerle gösterilmiştir. Bunda amaç, yılan balığının karanlık saklanacak yeri bulunan doğal ortamına benzeyen bir alanın sağlanmasıdır. Bunun için balıkların gündüz saklanmasının mümkün kılacak karanlık tüneller suya yerleştirilir. Havuzlarda ılık akarsu yöntemi kullanılmıştır. Sirkülasyon Yöntemi Devamlı olarak sirküle edilen suyun kullanılması, yetiştirme çalışmalarında olumlu sonuçlar alınmıştır. Bu tür bir çalışmada iki adet havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan su devamlı olarak bir motopomp vasıtası ile filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel temizlenmesinin yanı sıra biyolojik temizleme de gerçekleşir. Filtre kumu ve taşlarındaki bakteriler balıkların atıklarındaki nitrit, nitrat ve amonyak gibi toksik kimyasal bileşikleri azota kadar indirgeyerek zararsız hale getirirler. Bu tür bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kullanılan havuzların kapasitesi, filitrasyon yüzeyi, filtre yapan temizleyici kütlenin kalınlığı, kullanılan pompaların kapasitesi, su kalitesi, sudaki oksijen miktarı, sıcaklık ve artık yemlerin temizlenmesi gibi pek çok konuyla ilgilidir. Bu tür bir yetiştirme yöntemi, ancak kullanılacak suyun kısıtlı olduğu yerlerde düşünülebilir. Bu yöntemle küçük bir alanda fazla miktarda balık üretimi mümkün kılınabilir. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: - Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. - Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. - Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. - Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. - Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. - Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. - Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. - Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. - Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; - Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7' nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme sırasında sık sık boylama yapılır. Bu şekilde büyüme daha iyi olur. Yetiştiriciliğin son safhası büyütme havuzlarında gerçekleşir. 660 m² havuza her biri 10 g olan ( 100 adedi 1 kg ) 300 kg balık yani m² ye 50-60 balık konur. Burada amaç 150-200 g ağırlığında pazarlanacak bireyler elde etmektedir. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. 30- 40 cm ye kadar erkek ve dişi bireyler arasında büyüme bakımından bir fark yoktur. Bu uzunluktan sonra özellikle avrupa yılan balığı erkek bireylerin büyümesinde bir düşüş görülür (Şekil x ). Erkekler en fazla 50 cm büyürler. Bu boydaki ağırlık 100-120 g dır. Dişi bireyler 50-70 cm ye kadar boya ve 300-500 g ağırlığa kadar büyüyebilirler. Erkek dişi arasındaki oran erkek lehine 20:1 dir. Cinsiyet farklılaşması 14-20 cm arasında olur. Bu boya kadar balık aynı zamanda hem erkek hem de dişi cinsiyet hücrelerini taşır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. KAYNAKLAR Alpbaz, A.,Hoşsucu, H., 1988, İç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniv. Su Ürünleri Y.O. Yay No:12, 1-98 s. İzmir. Anonim, 1985, Yılan Balığı, T.C. Ziraat Bankası Ege Bölge Müdürlüğü, Su Ürünleri Çalışmaları/1, (Çev) Hakkı Çakır, 62 s., İzmir. Çelikkale, M.,S., 1994, İç Su Balıkları ve Yetiştiriciliği, Cilt 1, 2. Baskı, Karadeniz teknik Üniv. Sürmene Den.Bil Fak. Yay NO: 2, 337-362 s Trabzon. DİE., 1991, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1583, Ankara 1995, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara 1997, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara Gault, J., 1986, L’élevage de l’anguille,(in) Aquaculture, (ed) Barnabe, G., Technique et Documantation-Lavoisier, 739-771 pp, Paris. Geldiay,R., Balık, S., 1996, E Ege Üniv. Su Ürünleri Fakültesi, Yay No:16, 2. Baskı, E.Ü. Basımevi, 204-209 s, İzmir. Tesch, F.,W., 1983, Der Aal, Biologie und Fischerei, Verlag Paul Parey, 340p, Hamburg und Berlin. Usui, A., 1974, Eel Culture, Fishing News (Books), Ltd.,186 p, England. Kaynak; tarim.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yilan-baligi-biyolojisi-ve-yetistiriciligi

KURBAĞA BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/kurbaga-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

MİKROORGANİZMA KÜLTÜR KOLEKSİYONLARI

Daha önceki derslerimizde bahsettiğimiz gibi, Koch ve Pasteur başta olmak üzere bilim adamları mikroorganizmaların saf kültürlerini elde ederek metabolizma işlevlerini incelemişler ve doğadaki çeşitli olaylarda rolleri bulunduğunu vurgulamışlardır. Bir mikroorganizmanın saf şekilde elde edilebilmesi ve üretilmesi, doğadaki çevre şartlarının ve besinlerinin laboratuvarda sağlanabilmesi ile mümkündür. Ancak doğa şartlarının laboratuvarda aynen sağlanabilmesi olası değildir. Bakteri kromozomundaki genlerde doğal olarak mutasyonlar oluşabilir. Bir bakteri hücresinde bulunan plazmitler diğer bir bakteri hücresine girerek genetik değişikliğe sebep olabilir. Bazı bakterilerin laboratuvarda uzun süre kültürleri yapıldığında morfolojileri ya da antijen yapıları değişir. Bazen metobolizma değişikliği olur ve normal metabolizma işlevlerinin başka şekle dönüştüğü görülür. Antijen yapısı değişen bakteri serolojik işlemlerde ya da aşı hazırlanmasında kullanılamaz duruma gelir. Bakterinin faydalı ürün veren metabolizmasında değişme olduğunda ise, artık bu ürünü elde etmek mümkün olmaz. Laboratuvarda suşlarda* böyle değişmeler sıklıkla görüldüğünden suşların değişme olmadan muhafaza edilmesi gerekir. Benzer şekilde mutasyonlar doğada da olduğundan çeşitli yerlerden veya aynı yerden elde edilen suşlar incelendiğinde metabolizmalarında veya verimlerinde farklar olduğu görülmektedir. *Belirli bir kaynaktan üretilerek elde edilen ve tüm özellikleri belirlenmiş olan saf bakteri topluluğudur. Doğada canlı organizmaların bulunduğu tüm bölgeleri kapsayan biyosfer; okyanusları, kıtaların kara yüzeylerini, gölleri ve nehirleri, atmosferin aşağı kısımlarını içerir. Biyosferin her tabakasında mikroorganizmalar bulunur. Doğada fazla miktarda bulunan mikroorganizmalarda geniş bir genetik zenginlik de bulunmaktadır. Genetik farklılığı olan bazı mikrooragnizmalar yüksek verimli ürünler oluşturmaktadır. Seçilen mikroorganizmalar ile yapılan laboratuvar çalışmaları sonucunda yeni mutantlar ve genetik şifresi değişik mikroorganizmalar üretilmektedir. Bunlardan yüksek verimli ürünlerin ve faydalı maddelerin eldesi mümkündür. Besin maddelerinin fermentasyonunda, ilaç ve kimyasal maddelerin fermentasyonla elde edilmesinde, aşı yapımında, azotun bitkilere sağlanmasında, çöp ve gübreden metan gazının elde edilmesinde bu genetik zenginliğe sahip mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır. Bu işlemlerde değerli suşlar, ekonomik değeri fazla mutantlar bulunarak kullanılmalıdır. Uygun suşun bulunması oldukça pahalı olduğundan, elde edilen suşlar kaybedilmeden korunarak muhafaza edilmelidir. Değerli suşlar temel ve uygulamalı mikrobiyoloji araştırmalarında etkin yatırımların başlıca dayanağı olmaktadır. Kültür korumanın temel prensibi varyasyon veya mutasyona uğratmadan mikroorganizmayı saf halde ve uzun süre canlı tutmaktır. Kültür koleksiyonunun ilk işlevi gerekli kültürleri alıp antijenliği, toksijenliği, metabolizma işlevi ile genetik yapısını değişmeden koruyarak muhafaza etmek ve bunları gereken yerlere sağlamaktır. Büyük çaplı endüstriyel kalkınmayı sağlamak üzere güçlü kültürlerin üretilmesi, temel araştırmaların başlatılması, temel bilgilerin oluşturulması ve geliştirilmesi kültür koleksiyonu merkezlerinde yapılabilmektedir. Endüstriyel mikrobiyolojide mikroorganizmaların ve enzimlerin biyokimyasal aktivitelerinden yararlanılır. Bazı bakterilerin 1 gr’ı 14000 gr laktozu 1 saatte parçalayabilir. Mikroorganizmaların çok hızlı büyüme ve üreme güçleri dolayısıyla aktiviteleri çok fazladır. Bir mikroorganizma hücresinde yüzlerce, binlerce çeşit enzim bulunduğu gösterilmiştir. Escherichia coli (E.coli)’de 2000’den fazla çeşitli enzim vardır. Her enzimin özel biyokimyasal aktivitesi bulunduğundan, endüstriyel mikrobiyoloji alanında çok geniş çalışma olanakları bulunabilmektedir. Çeşitli metabolizma ürünleri oluşturan ve enzim sağlayan yüzlerce mikroorganizma türünden çok azı endüstriyel amaçlarla kullanılmaktadır. Çünkü ürünlerden çok azı yararlı ürünlerdir. Yararlı ürün verebilen mikroorganizma suşlarının seçilerek endüstride kullanılmaları gerekir. Endüstride kullanılacak standart mikroorganizmaların özellikleri: Ucuz organik maddeler kullanılarak kolay üretilmelidir. Bol miktarda kültür sağlanmalıdır. Ürün fazla miktarda elde edilebilmelidir. İstenilen dönüşümlerin basit ve hızlı bir şekilde, yüksek verimle ve minimum enerji kullanılarak gerçekleşmesi gerekir. Zaman içinde suşların salgılama özellikleri korunmalıdır. Ürünler kolay izole edilebilmelidir. Topraktan, sudan veya canlı varlıklardan izole edilen bir mikroorganizmanın tanımı yapılır. Bu mikroorganizma hücresinin veya ürünlerinin endüstride yararlı olduğu anlaşılırsa, mikroorganizma fermentör adı verilen büyük üretme kaplarında, hızlı ve yoğun üreme için gerekli şartlar sağlanarak üretilir. Mikroorganizma hücrelerinin, hücre içi ve hücre dışı enzimleri ve fermentasyon ürünü maddeleri elde edilerek aktivitilerinin tanımı ve tayini yapılır. Mikroorganizmaların ucuz hammaddeleri, ekonomik değeri olan organik maddelere dönüştürme yeteneği en önemli kunulardan biridir. Bu işlemlerde yüksek verimli ürünlerin elde edilmesini sağlayan gen değişimine uğramış mikroorganizma suşlarının kullanılması gerekli olmaktadır. Bu konudaki çalışmalar son yıllarda hızla önem kazanmıştır ve Gen Mühendisliği konularına girmiştir. Mikrobiyolojik çalışmalar yapan her laboratuarda bir kültür koleksiyonu olmak zorundadır. Bu koleksiyon, laboratuvarın amacı ve işlevi, teçhizat ve ekipman ile personel durumu, koleksiyona alınacak mikroorganizmaların özellikleri, koleksiyonun hedeflenen süresi vb. gibi bir çok faktöre bağlı olarak değişik şekillerde ve kapasitelerde düzenlenir. Koleksiyonda en azından o laboratuara özgü mikroorganizmalar bulunması gerekir. Mikrobiyolojinin gelişme sürecinde kültür korumaya yönelik daha kolay, daha pratik, daha ucuz ve en önemlisi daha etkin yöntemler gelişmiştir. Bu süreç içinde en eski çalışmanın çiçek aşısı ile yapıldığı sanılmaktadır. 1799 yılında Dr. Carro ipliklere emdirilmiş çiçek aşısını 1 yıl süre ile saklamış ve bu süre sonunda aşının etkinliğini koruduğunu görmüştür. Gelişen bilim ve teknoloji süreci içinde kültür korumaya yönelik pek çok yöntem bugün başarı ile uygulanmaktadır. Ancak, tüm mikroorganizmalar için aynı yüksek başarı düzeyi ile kullanılabilecek tek bir yöntem yoktur. Bu nedenle farklı mikroorganizma grupları için farklı yöntemler veya aynı yöntemin çeşitli modifikasyonları önerilmektedir. Bununla beraber özel mikroorganizma gruplarının da yer aldığı büyük koleksiyonlar hariç tutulur ise bir gıda mikrobiyolojisi laboratuarı için tek bir yöntem ile tatmin edici bir koleksiyon oluşturulabilir. Koruma Yönteminin Seçimi Yukarıda da belirtildiği gibi koleksiyon oluşturulmasında pek çok faktör tarafından etkilenen farklı yöntemler uygulanmaktadır. Uygulanan her yöntemin bu faktörlere bağlı olarak çeşitli avantaj ve dezavantajları vardır. Aşağıda bu faktörler kısaca verilmiştir. Canlılığın korunması: Kültür koleksiyonunun temel amacı mikroorganizma canlılığının korunmasıdır. Canlılık, gerek koruma işlemi (dondurma, kurutma) sırasında, gerek depolama sırasında azalır. Kültürün tümüyle kaybının önlenmesi için belirli sürelerde kültür aktifleştirilip yeniden korumaya alınmalıdır. Popülasyon değişimi: İşlem sırasında olan ölümler ile uygulanan işleme dirençli olanların lehine popülasyonda bir değişme olur. Bu durumda kültürün ilk durumuna göre orjinalliğinde değişme olur. Bu değişiklik kültür koruma amacına uygun değildir. Kültürün başlangıç konsantrasyonunun yüksek olması ile bu sakınca en aza indirilir. Genetik değişim: Özellikle endüstriyel ve bilimsel önemi olan kültürlr genetik değişmelere uğramayacak şekilde korunmalıdır. Genetik değişimler koruma vaya depolama sürecinde meydana gelebilir. Mutasyon ve plazmidlerin yitirilmesinin en az olduğu yöntemler seçilerek temel karakterlerin kaybedilmemesi ve yeni karakterler kazanılmaması bu tip özel mikroorganizmalar için önemlidir. Saflığın korunması: Koruma işlemi ve aktifleşme sırasında ne kadar fazla işlem basamağı var ise kültür, kontaminasyona o denli açıktır. Saflığın yitirilmesi kültür koleksiyonunda kabul edilemez. Maliyet: Personel giderleri, alet ve ekipman giderleri, sarf malzeme giderleri kültür koleksiyonunda kullanılacak yöntemi en yüksek derecede etkileyen faktörler arasındadır. Koleksiyona alınacak kültür sayısı: Kültür koleksiyonunda korunacak mikroorganizma sayısı koruma yöntemini belirleyen temel faktörlerden birisidir. İlk koruma ve koleksiyonun aktifleştirilmesi için gereken iş gücü bir anlamda koleksiyondaki sayıyı ve dolaylı olarak yöntemi belirler. Bir diğer deyişle koleksiyondaki mikroorganizma sayısı ile seçilecek koruma yöntemi doğrudan ilişkilidir. Küçük bir koleksiyon için uygun bulunan bir yöntem zamanla koleksiyonun büyümesi durumunda elverişsiz kalabilir. Bu nedenle yöntem seçiminde ileride kapasite büyümeleri de dikkate alınmalıdır. Kültürün değeri: Endüstriyel ve bilimsel önemi olan kültürlerde maliyet kuşkusuz önemli bir faktör değildir. Bu tip kültürler için en etkin yöntem seçilmek zorundadır. Koleksiyonda değerli olan kültürler de bulunuyor ise önemlerine göre birden fazla yöntem ile koruma yapılmalıdır. Benzer şekilde maliyetler dikkate alınarak önemli ve daha az önemli kültürler farklı yöntemlerle koleksiyona alınabilir. Kültürlerin kullanım sıklığı: Rutin gıda analizlerinde şahit mikroorganizma veya eğitim gibi koleksiyondaki mikroorganizma sıklıkla kullanılıyor ise orijinal koleksiyona ilaveten bu amaçla kullanılacak yan koleksiyonların da bulunması gerekir. Kültürün dağıtımı: Eğer koleksiyondaki mikroorganizmalar çeşitli nedenlerle diğer laboratuarlara da iletilecek ise yine ana koleksiyon yanında bu amaca uygun bir koruma yöntemi de uygulanmalıdır. Örneğin sıvı azotta korunan kültürlerin bir başka laboratuara iletilmesi çok yüksek maliyetler gerektirir. Buna karşın kurutulmuş kültürler mektupla dahi başka laboratuarlara gönderilebilir. Mikroorganizma türü: Korunacak mikroorganizmanın cins, tür hatta suşu koruma yöntemi üzerinde doğrudan etkilidir. Bazı bakteriler (örneğin koliform grup bakteriler, stafilokok, basiller vb. ) basit ve ucuz yöntemler ile yıllarca korunabilir iken bazı türler (örneğin Leptospira) modifiye yöntemlerle ancak kısa süreler ile korunabilmektedir. Mikroorganizma kültürlerinin korunmasına yönelik olarak uygulanan yöntemler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Sınıflandırma genel olarak ya koruma süresine ya da yöntemlerin benzerliğine göre yapılmaktadır. Kavram benzerliklerine göre sınıflandırma şöyledir. Transfer Kurutma Liyofilizasyon Dondurma İlk iki yöntem Basit Yöntemler, diğer ikisi Modern Yöntemler olarak bilinir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizma-kultur-koleksiyonlari

ANADOLU PEK ÇOK CANLI TÜRÜNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

Türkiye, orta enlem kuşağında yer alır. Deniz seviyesinden iki bin metre ve üzerine uzanan pek çok farklı yüksekliğe sahip dağları, platoları ve ovalarıyla farklı iklim koşulları isteyen binlerce canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Vadiler ve çöküntü alanlarının yarattığı mikroklima etkisi, tür zenginliğini daha da arttırmaktadır. Eski dünya kıtaları arasında köprü görevi gören Türkiye, son iki milyon yılda yaşanan buzul çağlarında pek çok canlı türü tarafından sığınak olarak kullanılmış ve günümüzdeki biyolojik çeşitliliğine kavuşmuştur. Ancak öncelikle sığınak koşullarını sağlayan yer şekillerinin gelişimini özetlemek gerekir. TÜRKİYE`NİN BİYOCOĞRAFYASI Türkiye, jeolojik açıdan genç bir ülkedir ve halen devam etmekte olan bir dağ oluşum kuşağında yer almaktadır. 65 milyon yıl önce başlayan bu dağ oluşumu hareketleriyle Afrika, Arabistan ve Hindistan kuzeye, Avrupa ve Asya`ya doğru ilerlemekte ve bu ilerlemenin sonucunda temas sağlanan kesimlerde yüksek dağ kıvrımları oluşmaktadır. Bu durum bir dünya haritasında rahatlıkla gözlenebilir. Çevresindeki büyük kıtalarla kıyaslandığında çok geç deniz yüzeyine çıkan Anadolu, Afrika`nın eski Akdeniz`in (Tetis) tabanındaki tortulları itekleyip yükseltmesiyle Toros Dağları`na kavuşmuştur. Anadolu, yaklaşık 12 milyon yıl önce Arap levhasının - yılda iki üç santimetre kadar bir hızla - çarpmasıyla doğu kısmından yükselmeye başlamış, batı kesimi ise gevşeme sonucu kırılmalarla bloklar halinde çökerek Gediz ve Menderes Nehirleri için hazır vadiler oluşturmuştur. İç Anadolu Kapalı Havzası da aynı dönemin eseridir. Yine aynı dönemde Karaman`ın kuzeyindeki Karacadağ`dan Ağrı Dağı`na dek uzanan hat boyunca volkan dağları yükselmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır. Türkiye bu nedenle dağlık ve engebeli bir araziye sahiptir ve bu hareketler halen devam etmekte olduğundan deprem yönünden de aktif durumdadır. İşte Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğinin kaderi büyük ölçüde bu dönemlerde yazılmıştır. Oluşan dağ silsileleri hızla yayılmakta olan çiçekli bitki ve böceklere fiziksel bir engel etkisi yapmış ve bu canlıların topluluklarını birbirinden kopararak farklı türlere dönüşmelerini sağlamıştır. Buzul çağlarında Anadolu`ya sığınan ve sonrasında değişen iklim koşullarına uyum sağlayarak evrimleşen türleriyle bu zenginlik daha da artmıştır. Bugün, Avrupalı canlılara daha çok Karadeniz ve Batı Anadolu`da, Afrikalı türlerin topluluklarına Akdeniz Bölgesi`nin sahil şeridi ve Güneydoğu Anadolu`da, Asya kökenli türlere ise Doğu ve Orta Anadolu`da rastlanmaktadır. BUZUL ÇAĞLARI Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğini şekillendiren diğer önemli süreç 1 milyon 800 bin yıl ile 10 bin yıl öncesi arasında yaşanmış olan `Buzul Çağları`dır. Bu dönemlerin ardından mikroklimatik özelliğe sahip alanlar daha da önemli bir rol üstlenerek Anadolu`nun tam bir mozaik görüntüsüne sahip olmasını sağlamıştır. Havadaki aşırı soğuma ile karakterli buzul dönemlerinin arasında, bu süreci parçalara bölen buzul arası ısınma dönemleri yaşanmıştır. Soğuma dönemleri sırasında kuzeyde yaşayan canlılar güneye doğru ilerlemeye başlamış ve Anadolu pek çok canlı türü için önemli bir sığınak işlevi görmüştür. Canlıların Türkiye`ye ulaşabilmeleri için iki giriş kapısı işlev görmüştür: Trakya ile Kuzeydoğu Anadolu. Kuzeyde yaşayan canlılar bu kapılardan girerek Anadolu`ya yerleşmiştir. Ancak Anadolu`yu kuzeydoğudan Antakya yönüne doğru ikiye bölen ve yüksek dağ silsilelerinden oluşan `Anadolu Diyagonali` adlı fiziksel engel, bu iki kapıdan giriş yapan bazı canlıların birbirleriyle Anadolu`da yeniden buluşmalarına engel olmuştur. Hareket yeteneği az gelişmiş olan bitki türleri ve bazı hayvanlar, bu diyagonalin batı ve doğusunda birbirlerinden bağımsız olarak çoğalarak farklılaşmaya başlamışlar, bu durum Anadolu`daki biyolojik çeşitliliğin daha da artmasını sağlamıştır. Buzul arası sıcak dönemlerde ise güneydeki canlı toplulukları kuzeye doğru harekete başlamıştır. Bu dönemlerde Antakya, Güneydoğu Anadolu ve Iğdır Ovası, Afrika ve çöl kökenli türler için giriş kapısı işlevi görmüştür. Tüm bu güneye iniş ve kuzeye çıkışlar, Anadolu topografyasından doğan mikroklimatik zenginlik nedeniyle bu topraklar üzerinde çok daha şaşırtıcı izler bırakmıştır. Güneyde olmasına rağmen serin ve nemli bir iklime sahip olan kara parçalarını kuzeyli türler, diğer yandan, kuzeyde olmasına karşın sıcak Akdeniz iklimi özelliklerini taşıyan alanları ise güneyli türler terk etmemişlerdir. Buzul arası dönemlerde kuzeyli türler dağların kuzeye bakan yamaçları ile depresyon kenarlarında korunabilmiş, buzul dönemlerinde de güneyli türler vadilerde, depresyon alanlarında ve dağların güney yamaçlarında korunabilmiş ve uygun iklim koşulları oluştuğunda yeniden çoğalmışlardır. Bugün Akdeniz`in tam yanı başında uzanan Amanos Dağları`nda Karadeniz ikliminin kayın ormanlarını, Çoruh ve Kelkit vadilerinde ise Akdeniz`e özgü kızılçam ve sedir topluluklarını yaşatan şey aslında buzul dönemlerinin izleridir. Buzul dönemleri ve aralarındaki gelgitler sadece Türkiye içindeki canlı topluluklarının yer değiştirmesini değil aynı zamanda Anadolu`dan çok daha kuzeyde yayılmış bazı türlerin buraya yerleşmelerini sağlamıştır. Soğuk koşullara uyum sağlamış pek çok tür buzulların çekilmesiyle büyük ölçüde yeninden kuzeye doğru yayılmaya başlamış olsa da bazı bireyler Anadolu`daki yüksek dağların zirvelerine ve kuzey yamaçlarına yerleşmiştir. Yüksek dağlar açısında çok zengin olan Doğu Anadolu, bugün asıl dağılışı kilometrelerce kuzeyde olan pek çok canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Kadife ördek (Melanitta fusca) bu dönemlerin Türkiye`de bıraktığı izlere en iyi örneklerden biridir. Aslında Avrupa, Asya ve Amerika`nın en kuzey enlemlerinde yaşayan bu tür, şaşırtıcı bir şekilde Doğu Anadolu`daki bazı yüksek rakımlı dağ göllerinde yaşamaya devam etmektedir. Bu gibi esas dağılışından uzakta ve kopuk olarak yaşayan canlı topluluklarına `enklav` denilmektedir. Anadolu, dağlık ve engebeli olmasaydı buzul dönemlerinde tamamen kuzeyli, buzular arası dönemlerde ise tamamen güneyli türler bulunacak ve şimdiki biyoçeşitlilik oluşamayacaktı. Anadolu`nun bugünkü doğası yukarıda konu edilen nedenlerin birleşimi sonucunda her bir taşı ayrı bir tarihsel olayı tarif eden bir mozaik haline dönüşmüştür. Türkiye`nin korunması gereken alanlarını belirleyebilmek için onu oluşturan doğal birimlerin neler olduğunun ve bunların birbiriyle ilişkisinin anlaşılması gerekmektedir. Daha da önemli olansa, Anadolu doğasının tek bir bütün olduğunu, onu oluşturan parçaların ancak tümünün bir arada kaldıkları sürece var olabileceklerini anlayabilmektir. BİTKİ COĞRAFYASI Bitki coğrafyası bitki türlerinin dünyadaki dağılış biçimleri ile coğrafi özellikler arasındaki ilişkileri araştıran bilim dalıdır ve Türkiye`deki canlıların dağılışlarını anlamamız için önemli ipuçları vermektedir. Bu bilim dalına göre dünya 37 ayrı `flora bölgesine` ayrılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre üç farklı bitki coğrafyası bölgesi Türkiye sınırları içinde buluşur. Türkiye gibi dünyanın çok küçük bir bölümünü kaplayan bir alanda üç ayrı bölgenin buluşması çok nadiren görülen bir durumdur. Bitkiler besin zincirinin ilk basamağını oluşturduğu ve hayvan türlerinin dağılışı da büyük ölçüde bitkilere bağlı olduğu için bitki coğrafyasından aldığımız bu bilgiler Türkiye`deki hayvanların çeşitliliğini tam olarak kavrayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türkiye`de buluşan bitki coğrafyası bölgeleri şunlardır: İran-Turan Bölgesi, Akdeniz Bölgesi ve Avrupa-Sibirya Bölgesi. Bu buluşmanın gerçeğe yansımasını şöyle örnekleyebiliriz: Sinop`tan güneye doğru yürümeye koyulan biri, yol boyunca ilk önce Fransa`dan Sibirya`ya kadar uzanan bir coğrafyanın doğal özelliklerini görecektir. Orta Karadeniz`deki dağları aşıp Orta Anadolu düzlüğüne yaklaştıkça üstünde yürüdüğü topraklar İran`ın ve Çin`in doğal manzarasında bir alana dönüşecektir. Orta Anadolu düzlüğünü geçip Toros Dağları`nın kuzey yamaçlarını aştıktan sonra ise bu kişi İspanya`dan Filistin`e uzanan Akdeniz bitki coğrafyasının topraklarına ayak basmış olacaktır. Başka bir deyişle kahramanımızın rotası, Kuzey Afrika`dan Sibirya`ya ve Çin`e kadar uzanan bir bölgenin biyolojik çeşitliliğinden parçalar taşımaktadır. Gerçekten de yeryüzündeki çok az coğrafyada böylesine farklı bir deneyimi yaşamak mümkündür. Bu bitki coğrafyası bölgeleri, "Önemli Doğa Alanları"nın belirlenmesinde kullanılan biyomların tanımlanması açısından da büyük önem taşımaktadır. ENDEMİZM Küçük bir kıta olarak da tanımlanabilecek olan Anadolu`nun benzersiz bir kara parçası olmasını sağlayan diğer bir nokta ise topografya ve iklimindeki çeşitliliktir. Sıradağların, volkanların, kapalı havza göllerinin, taşkın ovalarının, karstik platoların, denizlerin ve büyüklü küçüklü pek çok nehrin birbirlerine olan yakınlıkları, farklı iklimlerin aynı zaman dilimi içinde yan yana görülebilmesine neden olmaktadır. Topoğrafya ve iklimdeki çeşitlilik, Türkiye`deki biyolojik çeşitliliğe iki boyutta yansımaktadır. Bunlardan ilki doğal yaşam ortamlarının çeşitliliğidir. Nemli ve kuru ormanlar, ova ve dağ bozkırları, tuzcul bozkırlar ve kapalı havza gölleri, iki bin metrenin üzerinde uzanan yüksek dağ çayırları, makilikler ve uzun kıyı şeridi boyunca uzanan farklı habitatlar Türkiye`de belki de dünyanın hiç bir yerinde olmadıkları kadar birbirine yaklaşmakta ve geniş alanlar kaplamaktadır. Konunun diğer boyutu ise farklı alanların birbirinden fiziksel ve iklimsel olarak kopmasıdır. İklimsel özelliklerin noktasal değişimine toprak yapısındaki ve jeomorfolojideki farklılıklar da eklendiğinde fiziksel izolasyonun etkisi daha da derinleşmektedir. Tüm bunlar, biyolojik çeşitliliği artıran en temel kavramlardan birini, yani endemizmi oluşturan coğrafi koşulları sağlamaktadır. Yüksek dağ zirveleri, derin nehir vadileri, kapalı havza gölleri, fiziksel izolasyonun en üst düzeyde görüldüğü ve bu nedenle sadece bu alana özgü pek çok canlı türünü, yani endemik türü barındıran alanlardır. Bu alanlar pek çok "Önemli Doğa Alanı"nın seçiminde içerdikleri endemik türler nedeniyle belirleyici olmuştur. (*) Doğa Derneği"nin Genel Müdürü (**) Coğrafi Bilgi Sistemleri Danışmanı (KAYNAK: www.dogadernegi.org)

http://www.biyologlar.com/anadolu-pek-cok-canli-turune-ev-sahipligi-yapiyor

Kunduzlar ( Castor )

Alem: Animalia Şube: Chordata Sınıf: Mammalia Takım: Rodentia Familya: Castoridae Cins: Castor ( Linnaeus, 1758 ) Kunduz Yaşadığı yerler: Kuzey yarımkürede, akarsu kenarlarında. Özellikleri: Kamburumsu vücutlu, geniş yassı kuyruklu. Su içinde kulübe ve bentler yapar. Ağaçları kemirerek devirir. Ağaç kabuklarını yer, soyulmuş dalları çamurla sıvayarak bent ve yuva yapar. Arka ayakları perdeli olduğundan iyi yüzücüdür. Postu için avlanır. Ömrü: 20-30 yıl. Çeşitleri: Avrupa (Castor fiber) ve Amerika (Castor Canadensis) kunduzları olmak üzere iki türü bilinir. Kuzey yarımkürenin orman kenarlarındaki akarsularında yaşayan kürklü, kemirici bir memeli. Toplum hayatı yaşar. Mühendislik özelliğiyle tanınır. Şişman, kamburumsu görünüşlü, yuvarlak başlı, kısa kulaklıdır. Kuyruk hariç ortalama 70 cm boyunda ve 30 kg ağırlığındadır. 50 kg gelenleri vardır. Geniş ve yassı kuyruğu 40 cm uzunlukta olup, pullu bir deriyle kaplıdır. Yüzerken dümen vazifesi görür. Tehlike durumunda suya çarparak çıkardığı seslerle arkadaşlarını uyarır. Karada ağaçları kemirirken ayağa kalkmak için destek olarak kullanır. Bent ve yuva yaparken çamur ve toprağı sıkıştırmak ve düzlemek için duvarcı malası gibi kullanır. Post tüyleri iki katlıdır. Üsttekiler gayet sert olup dikensizdir. Alttakiler ise ince ve sık tüylüdür. Aralarından su geçmez. Makbul olan bunlardır. Üsttekiler kürkçüler tarafından yolunur. Çoğunun postu kestane renginde ise de siyah, sarı ve beyaz tonlusu da vardır. Ayakları beş parmaklıdır. Ön ayaklar küçük ve perdesizdir. Toprağı eşmeğe ve malzeme tutmaya yarar. Daha büyük olan arka ayakları tamamen perdelidir. Bunları yüzerken kürek gibi kullanır. Arka ayağının ikinci parmağı yarık olup, kuş gagasına benzer iki tırnağı vardır. Bunlarla ıslak tüylerini tarar. Kunduz kolonileri genellikle ormanlık bölgelerde ağır akan ve zemini gözüken su kenarlarında yaşarlar. Sert odunlu ağaçların kabuklarını kemirerek beslenirler. Kök ve yaprak da yerler. Akça, ıhlamur ve huş ağacı kabuklarını severler. Kozalaklı ağaç kabuklarını asla yemezler. Kozalaklı ve ağaçsız bölgelerde rastlanmazlar. Eskiden Asya’nın kuzey memleketlerinde, Kanada’da ve Avrupa’nın Tuna gibi büyük nehir kıyılarında bol bulunurdu. Britanya Adalarında nesilleri tükenmek üzeredir. Avrupalılar Kuzey Amerika’ya ilk ayak bastıklarında kunduzlar, hemen hemen bütün orman nehirlerinde bulunurdu. Kolay avlandıklarından nesilleri azaldı. Bugün Don ve Elbe nehirlerinin bazı yerlerinde, Polonya ve Rusya’nın hızlı akarsularında nesilleri korunmaya çalışılmaktadır. Kunduzlar harika su mimarlarıdır. Dünyanın en güzel yuva yapım ustalarıdır. Kubbemsi yuvalarını göl ve nehirlerde yaparlar. Evlerini yapmadan önce nehirlerin önüne barajlar kurarak sun’i göller meydana getirirler. Kış gelmeden önce yuvaların bitmesi için, kunduz aileleri birbirlerine yardım ederler. Keskin dişleriyle ağaçları kemirerek devirir, bent ve yuva yapımında kullanırlar. Bir baraj için tonlarca kütük harcarlar. Aralarına ağır taşlar yerleştirerek balçıkla sıvayarak birbirine tuttururlar. Balçığı kuvvetlendirmek için yaprak ve otla karıştırırlar. Sıkıştırmak ve düzeltmek için de geniş ve yassı kuyruklarını duvarcı malası gibi kullanırlar. Suyun basıncını yenmesi ve yıkılma olmaması için barajın alt tarafı geniş, üst tarafı dar yapılır. Yaptıkları bentlerin uzunluğu 15 m’den 300 m’ye kadar olabilir. Suyun akışının sağlanması için üstten bir miktar açıklık bırakılır. Kubbemsi yuvalarının dış atmosfere karşı kapısı yoktur. Giriş su altından iki kanaldan gerçekleşir. Kunduz, yuvasından nehrin içine açılan iki toprak altı kanalı kazar. Birincisi genel giriş kapısı, ikincisi emniyet kapısıdır. İkinci kanal daha derinden kazılmış olup ilk girişin daha aşağısından nehre açılır. Böylece kunduzlar göl donduğu zaman bile emniyet içinde gidip gelebilirler. Yuvalarının yüksekliği su seviyesinden 3 metre kadar yukarı olabilir. Genişlikleri ise 2-7 metreyi bulur. Dışarıdan bakıldığında kubbe, ağaç yığıntısından ibarettir. Kubbe, dal ve otlar karışık çamurla sıvandığından son derece dayanıklıdır. Ancak sıvanmamış olarak bırakılan küçük bir kısım havalandırmayı sağlar. Sert dallarla örülmüş hava bacasından yuvaya avcı bir hayvanın girmesi mümkün değildir. Yuvada iki veya daha fazla odacık vardır. İçleri kuru ağaç kabuğu ve yapraklardan yapılmış yataklarla döşenmiştir. Amerikan kunduzları iki katlı kulübeler yaparlar. Avrupa kunduzları böyle mükemmel yuvalar yapamadıklarından ayrı bir tür olarak kabul edilirler. Kunduzlar, suyun akış istikametine göre daima yuvanın alt tarafına barajlar yaparlar. Böylece yaz mevsiminde su seviyesini sabit tutmuş olurlar. Böyle barajlar yapmasalardı, yazın su seviyesi düştüğünden yuvalarına giden su altı kanalları ortaya çıkardı. Yazın karaya çıkarak kök, su bitkileri ve ağaç kabuklarıyla beslenir, bir kısmını da kış için depo ederler. Suyun son seviyesinin altında kışlık depoları vardır. Kemirdikleri ağaçların kabuklarını yer, çıplak kısımlarıyla bent ve yuvalar yaparlar. Kunduzlar genellikle gece faaliyet gösteren hayvanlardır. Gündüz yuvalarının yakınına taşıdıkları ağaçların kabuklarını yerler. 10 cm kalınlıktaki bir ağacı 15 dakikada kemirip devirebilirler. Bazan 1,5 m’den kalın ağaçları da devirirler. Keskin ön dişleri 10-12 cm uzunluğundadır. Kızılderililer bunları bıçak olarak kullanırlardı. Gece, ağaçları kemirirken aile kolonisinin bir tanesi nöbetçi olarak etrafı gözler. Ağaç çatırdamaya başlayınca kemirmeyi bırakarak uzaklaşırlar. Devrilmediği takdirde bir miktar daha kemirirler. Ağaç büyük bir gürültüyle devrilmeye başlayınca hepsi suya dalarak etrafı dikkatle dinlerler. Gürültüye davetsiz misafirler gelmediği takdirde ağacı parçalara ayırarak yuva yakınlarına götürürler. Kışın taze ağaç köklerine ulaşabilmek için bazan 3-5 m içlere kadar kanallar kazarlar. Bu kanallarda dikkat edilen husus, içlerinde suyun devamlı bulunmasıdır. Bunun için kanallar su seviyesinin altından kazılır. Su altında yüzerken burun ve kulaklarının kapaklarını kaparlar. Ağzında dal parçası taşırken gevşek dudaklarını ön dişlerinin arkasına çekerek ağızlarını sıkıca kaparlar. İyi yüzer ve su altında 15 dakika kalabilirler. Erkek yalnız bir dişiyle yaşar. Ocak veya şubatta su altında veya su kenarlarında eşleşirler. Doğum 100 gün kadar sonra nisan-mayıs aylarında gerçekleşir. Gözleri açık, yumuşak tüylü 2-4 yavru doğar. Yavrular büyüdükçe yuva içinden yeni kanallar açılarak yeni yuvalar yapılır. 2 yaşında erginleşir. 20-30 yıl kadar yaşarlar. Kunduz kürkü oldukça değerlidir. Halk arasında “samur kürk”ü olarak da bilinir. Kuyruğunun altında “kunduz hayası” denen iki salgı bezi vardır. Castoremin denen salgıları, ilaç ve parfümeride kullanılır. Kunduz bir timsahla karşılaştığında kendini çamura bulayarak gizler. Yaklaşan timsahın açık ağzından hızla içeri dalarak iç organlarını parçalar. Sonra da karnını yararak dışarı çıkar. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi  

http://www.biyologlar.com/kunduzlar-castor-

β- Mesosaprob sular

Bu tür sularda oksidasyon daha ilerlemiştir. Oksijen tüketimi % 50, nin altındadır. Bakteri yoğunluğu oldukça azalmıştır. Çok çeşitli türde su bitkileri ve hayvanları bulunur. Su çiçekleri ne rastlanmaz. Karakteristik olarak yeşil algler, midyeler, küçük yengeçler ve yüksek su bitkilerine rastlanır. Fazla kirlenmemiş nehirlerin belirli kısımları ile göllerin büyük kısımları bu su grubuna girmektedir.

http://www.biyologlar.com/-mesosaprob-sular-1

Biotop Tipleri

Eğer denize dökülen büyük bir akarsuyun (Örneğin, Büyük Menderes gibi) kenarında durarak, çamurla karışık ve adeta sapsarı görünümdeki suyun, yavaş yavaş denize akışına bakıp, bu suyun yüksek dağ ve ormanlardan veya bunların yaylalarındaki çayırlardan doğarak, yer yer köpüren, coşan ve çağlayan şelaleler meydana getiren billur gibi şeffaf ve tertemiz birçok suların birleşiminden türediğini düşünebilmek gerçekten zordur, işte, bu iki kutup arasında görülen son derece farklı fiziksel koşulların yarattığı biyolojik habitatlar da, kaynaktan başlayarak denize ulaşıncaya değin çok değişik görünümler yansıtırlar. Durumu daha iyi anlayabilmek için, örnek olarak seçtiğimiz akarsuyun çıktığı yerden (kaynağından) başlayarak döküldüğü yere (denize döküldüğü yer) doğru yavaş yavaş yürüyelim. Önce birçok küçük su sızıntılarının meydana getirdiği dereciklerin toprak ve çakıllar arasında meandirlar çizerek aşağı doğru ilerlediklerini ve bu arada, birbirlerine yakın olanların zaman zaman birleşerek daha büyükçe dereler oluşturduklarını, önlerine gelen engelleri aşarak ve etrafa köpükler saçarak coşku içinde aktıklarını ve nihayet, önlerine rastlayan tümseklerden düşerek maydana getirdikleri şelalelerin kayalar üzerinde kazan şeklinde küvetler açtıklarını adeta görür gibi oluruz. Bundan sonra da arazinin eğimine ve ekolojik yapısına bağımlı olarak birbiri ardına sayısız göletler oluşturup aşağı doğru indiğine tanık oluruz. Dağ derelerinin suyu genellikle soğuk olur. Bunun nedenini ise, üzerlerinde genellikle karlar bulunduran ve bu nedenle de devamlı olarak serin olan bölgenin yeraltı suyundan kaynaklanmış olmasında aramak gerekir. Aşağı vadilerde su sıcaklığının son derece yüksek olduğu ve o oranda yavaş aktığı mevsimlerde bile, sıcaklık 12°C yi geçmez, hatta çoğu zaman daha da düşük olabilir. Bu nedenledir ki, eğer kaynağa çok yakın değilse, oksijence de çok zengin olabilir. Genellikle karların erimesiyle meydana gelmiş, soğuk saydam ve temiz bir sudur. Aslında da böyledir. Dere, dağların küçüklü büyüklü birçok vadilerinden gelen kollarla da birleşerek aşağıya doğru indikçe büyür. Nihayet dağın eteğine varıncaya kadar kollar alarak daha da fazla büyür ve genişler. Vadiye inildiğinde, hızında bir yavaşlama ve yatağında bir genişleme görülen küçük bir nehir halini alır. Su, bu düzeyde bile bol miktarda erimiş oksijen içeriyorsa da sıcaklığı biraz artmıştır. Bununla beraber yaz mevsiminde bile sıcaklık ender olarak 10°C nin üzerine çıkar. Artık yukarıda görülen o hızlı akıntılar burada görülmez, düzlüğe doğru akışında seçkin bir yavaşlama dikkati çeker. Ovalara yaklaşırken eğim daha da azalmış olduğundan akışın iyice yavaşladığı görülür. Kaynağa yakın bölgelerde derenin tabanı, dağlardan koparılarak sürüklenmiş büyük taşlarla dolu olduğu halde, aşağı vadilere doğru inildikçe onların yerini giderek küçülen çakıllar ve sonra da kumlar alır ve nihayet yerlerini çamura terkeder. Böylece dere yatağının kenarlarında çeşitli su bitkileri görülmeye başlar ve su düzeyi de giderek derinleşir. Bu tip habitatlara, özellikle nehrin kıvrımlarında meydana getirdiği küçük koylarda ve yanlarda açılan akıntısız küçük körfezlerde rastlanır. Bu durum ise, suyun yavaş akışına ve daha derin oluşuna bağlıdır. Bu bölgede su hareketinin azlığı nedeniyle hava absorbsiyonu da azalacağından ve sıcaklık da arttığı için oksijen konsantrasyonu daha düşük olur. Nihayet vadiye inildiğinde etrafı su bitkileri ile donatılmış ve özellikle yaz aylarında suyu iyice ısınmış, oldukça büyük bir nehirle karşılaşırız. Bundan sonra da nehrin denize dökülmeden önce aşağı. havzaya yaklaşırken gel-git etkisi altında deniz suyu ile de karışarak acısu özelliği kazandığını ve nihayet denize boşaldığını görürüz. Bu değişik akuatik ortamların faunası da fiziksel görünüm ve koşullarda olduğu gibi çok değişik özellikler taşımaktadır. Burada bizi doğrudan ilgilendiren kuşkusuz balıklar ve onlarla yakından ilgili fauna olacaktır. Şimdi biz bu durumu da yukarıdan (membadan) aşağıya (mansaba) yürüyerek incelemeye devam edelim. İlk bakışta, bu berrak suda herhangi bir yaşamdan eser yokmuş gibi görünürse de kaynaktan biraz uzaklaşınca su içinde bulunan bir taşı ters çevirecek olursanız, bazı yassılaşmış böcek veya kurtçukların, ışıklı yerden kuytu ve gölge yerlere doğru kaçıştıklarını ve hemen diğer taşlar altına veya deliklere sığındıklarını görürsünüz. Bunların çoğu, ilgili habitatlarda yaşamaya alışmış olan Tricopter larvalarından ibarettir. Işıktan hoşlanmadıkları için genellikle derelerdeki taşların alt yüzeylerinde yaşarlar. Bu nedenle de kaldırılan taşların altından, karanlık bir köşe aramak için etrafa kaçışırlar. Aynı taşlar üzerinde ara sıra yassı kurtlara da (Planaria) rastlanabilir. Bu hayvanların görünüşleri, taşlar üzerinde temkinle sürünerek gidişleri nedeni ile çok küçük sülükleri hatırlatır. Daha dikkatli bir araştırma sonunda da bazı küçük balıkların taşlar arasında koşuştuklarını görürüz. Bunlar da çoğu kez bıyıklıların (Barbus) yavruları veya Tatlısu alası (Salma trutta)'nın genç bireyleri olabilirler. Bu arada nadiren Yılan balığı (Anguilla anguilla) gençlerine de buralarda rastlanabilir. Bu bölgede çok görülen Alabalıklar oldukça parlak ve renkli görünürler. Özellikle genç bireylerin vücutlarının iki yanında ve yanaklarında etrafı açık mavi veya beyazımsı halelerle çevrilmiş parlak kırmızı benekler dikkati çeker. Alabalıkların ulaşabileceği en üst yatakları oluşturan bu bölge, kaynağa oldukça yakındır. Buradan aşağı doğru, Alabalıkların gidebileceği yer, bölgenin iklimi ve topografyası ile ilgili olarak değişmektedir. Üreme zamanı gelince (Kasım-Ocak) bir içgüdü sonucu, hormonal bir tepki ile bu balıklar dağ derelerinin kaynaklarına doğru yola çıkarlar. Bazen çağlayan ve şelale gibi su setleri bu dönüşü neredeyse olanaksız hale koyabilirse de çoğunlukla atlayarak, sıçrayarak bu engelleri aşmasını bilirler. Bu dönüş sırasında genellikle Barbuslar da onları izlerler. Bu bölge, Alabalıkların rengi ve görünüşü kadar değişiktir. Bu balıkların yaşadığı yükseklikler ülkemizde bazan 2000-2500 m. ye kadar çıkabilir. Aşağı bölgelerdeki nehir, dere ve çayların kaynağına yakın kesimlerindeki temiz ve bol oksijenli akarsularda da, bu balıklara çok rastlanır. Bununla beraber, Vadi boyunca Bıyıklı balık (Barbus) türleri ile birlikte Çöpçü balığı, Kaya balığı (Gobio), Tatlısu sardalyası (Alburnus), Çöpçü balığı (Cobitis) ve Yılan balığı (Anguilla) cinslerine ait türlere de rastlanabilir. Daha aşağılarda akarsu birkaç kol daha alarak genişler ve nihayet vadinin aşağı kesimlerine inilince, etrafı adeta su bitkileri ile sınırlandırılmış büyük bir kanal şeklini alır. Daha da kuzeyde yer alan Avrupa ülkelerinde bu bölgeye kadar çeşitli Alabalık türleri yaşamakta ise de, ülkemizde sular vadiye inince birden ısındığı için, yerini daha çok Cyprinid-lere terk eder. Bunlardan ise, akarsuyun aşağı havzasında ilk dikkati çeken ve bölgemizde kababurun olarak isimlendirilen Chondrostoma nasus türüdür. Bunlar boynuzumsu maddeden (keratin) yapılmış keskin dudakları ile sualtı vejetasyonundan faydalanmağa ve küçük dip faunası ile beslenmeye gelirler. Buna karşın Tatlısu kefali olarak bilinen Leuciscus cephalus ise yüzey suyunda organik orijinli, büyük ve küçük ne bulursa onları yem olarak alır. Aynı habitatta, aşağı yukarı benzer davranışlarla yem arayan diğer bir Tatlısu kefali türü (Leuciscus borysthenicus), zeminde yaşayan Tatlısu kayası (Gobio gobio) ve sığ yerlerdeki otlar arasında bulunan Ot balığı (Phoxinus phoxinus) yadırganmayan formlar olarak görülürler. Bunların yanında, genellikle onların genç formları ile beslenen ve yırtıcı bir balık olarak tanınan Tatlısu köpek balığı (Aspius vorax) na da rastlanabilir. Bazen de, Alabalıkların (Salma trutta) bulunduğu derelerin alt başlarında Turna balıklarına (Esox lucius) rastlanabilir. Aynı şekilde, fakat daha çok tabanı çakıllı ve taşlı bölgelerde Sazangillerin (Cvprinid) en değerli balıklardan biri olan Bıyıklı (Barbus) türleri dikkati çeker. Bunlar Alabalıklardan sonra, bu üçüncü bölgenin hemen hemen en önemli ve ekonomik değeri yüksek balıkları olarak tanınırlar. Bu bölge suları genellikle küçük derelerin birleşerek nehirleşmeye doğru gitmesiyle karakterize edilir. Bununla beraber, oldukça süratli akarlar ve halen bol oksijen içerirler. Sıcaklık, bu bölgede yaz mevsimi süresince 10.5°C yi geçmez ve sığ kesimlerde kum yığınları ile ufak çakıl bankları bulunur. Sahillerinde bazen oldukça dar ve sık bir vejetasyon kemeri meydana gelir. Şüphesiz Bıyıklı (Barbus) türleri değişik klimatik bölgelerde değişik türlerle (Barbus capito, Barbus rajanorum, Barbus plebejus, Barbus mursa v.b.) temsil edilebilirler. Bu arada Cyprinid' lerden Kızılgoz (Rutilus rutilus) ve Yassı Kızılkanat (Scardinius erythrophthalmus) türleri de aynı ortamda bulunabilirler. Bununla beraber, her zaman bu böyle demek değildir. Bundan başka yine oldukça yırtıcı türlerden olan Tatlısu levreği (Perca fluviatilis) ile onun yakın akrabası olan Stizostedion lucioperca bazı bölgelerde ve özellikle ikincisi, Eğridir ve Marmara göllerinde ekonomik değeri büyük olan bir sofra balığı olarak önemlidirler. Bu bölgelerde, Yılan balıklarına (Anguilla anguilla) daima rastlanır Her halde en fazla sayıda türe, nehrin dördüncü bölgesinde rastlanacaktı. Bu bölgeye predominant bir karakter kazandıran kapak balığı Abramıs brama' nın çokluğu, burayı özellikle batıda «Abramis bölgesi» olarak adlandırmaya neden olmaktadır. Bu isim altındaki bölgelerde, nehir, dere ve çaylar genellikle sakin akarlar, derinlik hemen hemen her yerde aynidir ve yaz sıcaklığı oldukça yüksektir. Bazen sıcaklık çok yüksek değerlere dahi ulaşabilir. Yüzey sularında çok iyi oksijenlenme olmakla beraber, zemin sularında özellikle yazın oksijen miktarı zayıftır veya bazen hiç oksijene rastlanmayabilir. Kenarlar sık bir vejetasyon kemeri ile örtülüdür. Zemin oldukça yoğun bir sedimantasyonu teşkil eden kum veya çamurla kaplıdır. Etrafında sayısız yan sular, küçük koy, körfez ve gölcükler bulunur. Sığ sularla durgun ve sakin koylar ve yan gölcükler özellikle yumurtalarını akuatik bitkiler üzerine yapıştıran Sazan (Cjprinid) ve Turna (Esocid) gibi birçok balık türleri için yumurta bırakma ortamı teşkil ederler. Özellikle Abramis brama bu tip sualtı vajetasyonu içeren durgun suları çok sever Su sıcaklığı bu bölgelerde yazın 18°C yi geçer. Şüphesiz böyle bir biotopta Abramis'in birçok akrabaları da beraber bulunabilir. Bunlar arasında ekonomik yönden en değerli olanları Aynalı Sazan dışında şüphesiz ki Doğal Sazan balığı (Cyprinus carpio) ve Yeşil sazan (Tınca tınca) lardır. Bunlardan sonra Kızılkanat sürülerini (Scardinius erytrophthalmus,, uzun burnu ve zemine doğru bakan ağızları ile dikkati çeken ve oldukça karakteristik bir balık olan ve ülkemizin bazı kesimlerinde (Eğridir) Çiçek balığı adı ile anılan Vimba vimba'yi unutmamalıyız. Bunlardan başka bu tip biotoplarm diğer bir formu da, Havuz balığı adı ile anılan sarı-kahverengi görünümde Carassius carassius' lardır. Ayrıca, bu bölgelerde yem bol olduğu için, predatör balıklardan Tatlısu levrekleri (Perca fluviatilis ve Stizostedion lucioperca gibi türler) Barbus' ların bulunduğu bölgeden çok daha fazla bulunurlar. Bu arada büyük nehirlerimizin çoğunda bulunan ve ekonomik değeri çok yüksek olan Yayınlardan Silurus glanis'te böyle yavaş akan bölgelerin karakteristik bir formudur. Bu balık, daha çok batık veya devrilmiş ağaç kütüklerinin dalları altında veya sahil banklarının altındaki oyuklarda saklanarak önlerinden geçecek avı (diğer balıklar, kurbağalar v.b.) yakalamak için fırsat beklerler ve tetikte dururlar. Bazan yüksek rakımlı sulara da çıkarlarsa da, buralarda kolaylıkla yakalayabilecekleri, yavaş hareket eden balıklar bulunmadığı için doğal olarak nadir görülürler. Yılan balıkları (Anguilla anguilla) özellikle Abramis bölgesinde çok bulunurlar. Ayrıca denizden gelipte, buralarda yumurta bırakan daha birçok balık türleri göze çarpar. Bunların en küçüğü Tirsi balıkları (Alosa türleri) ve en büyükleri de Mersin balıkları (Acipenser türleri)'dir. Mersin balıkları özellikle Karadeniz'de oldukça azalmışlardır. Bu balıklara, tatlısu ile deniz suyunun birleştiği yerde (nehirlerin ağzından 4 km. içeriye kadar), bölgelerin özelliklerine göre az veya çok miktarlarda rastlamak mümkündür. Med-cezir, su akıntılarının değişmesine ve kuvvetli rüzgarlarda tuzlulukta büyük dalgalanmalara (tuzluluğun azalıp çoğalmasına) sebep olurlar. Bu nedenle, buralarda yaşayan hayvanlar gerek tatlısu ve gerekse tuzlu suya karşı büyük bir tolerans gösterirler. Balıklar arasında bu türlü adaptasyon yeteneği özellikle Pisi balığında (Plueronectes flesus) ve Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) görülür. Gerek Abramis bölgesinde ve gerekse nehir ağzı bölgesinde, her türlü hayatın küçük formlarına rastlamak mümkündür. Zemin faunası arasında mikroskopik yapıda olan ve çok değişiklik gösteren kurtlar, yumuşakçalar (Salyangozlar, Midyeler v.b), böcek larvaları ve diğer birçok organizmalarla her türlü organik madde tüketicileri bulunabilirler. Sahillerde, sakin ve kuytu bölgelerde sıcak mevsim boyunca büyük boyutlu planktonik Krustase larvaları gelişir ve bütün nehir ağzı bölgesine dağılırlar. Şüphesiz ki, bu bölgelerin birbirlerinden kesinlikle ayrıldığı düşünülemez. Özellikle aktif organizmalardan olan balıklar bu bölgeler arasında devamlı şekilde geçiş yapabilirler. Bu nedenle belirlenen sınırların daima coğrafik, klimatik ve ortam etkileri altında olduğunu düşünmek gerekir. Bununla beraber, bir nehrin belirli kesiminin özellikleri, onun hangi bölgeye ait olduğunu büyük bir yaklaşımla gösterebilir. Türkiye'de oldukça uzun ve bazen düzenli akan bölgeler içeren nehirler olduğu gibi, özellikle dağlık bölgelerde kısa ve çoğu zaman düzensiz akan nehirler, çaylar ve dereler de vardır. Kuşkusuz özellikle ikinci gruptaki nehir, dere ve çaylarda tedricen değişen biotoplara rastlamak olanağı yoktur. Diğer taraftan, ülkemizde spor balıkçılığı geliştirilemedeği için aslında ne amatör balıkçılar ve ne de biyologlar bu bölgeleri ayırmağa lüzum görmemişler, dolayısıyla böyle bir çalışmaya da gereksinim duyulmamıştır. Nehirler bir yana bırakılacak olursa, göller, gölcükler ve barajlar ülkemizde tatlısu balıkçılığı yönünden büyük önem taşıyan azımsanmayacak biotopları oluşturur ve çoğu iyi besleyici (Eutrof) karakter gösterirler. Eutroph karakterdeki göl ve gölcüklerimizin aşağı yukarı hepsi sığ sulardır. Çoğunda güneş radyasyonları tabana kadar nüfuz edip, zengin bir vejetasyonun gelişmesine neden olur. Bu yüzden, böyle biotoplar genellikle vejetasyonla örtülüdürler. Diğer taraftan, güneş radyasyonlarının tabana kadar ulaşamadığı derin göller (Van, Beyşehir ve Eğridir gölleri) de mevcuttur. Böyle göllerin tabanında vejetasyon olmadığı gibi, dip suları da yüzeye nazaran oldukça düşük sıcaklıktadır. Farklı göller arasında bir de Alpin gölleri, ele alacak olursak, bunlar ülkemizin yüksek dağlık bölgelerindeki küçük göllerle karşılaştırılabilir. Bunlar çoğu zaman 1500—2000 m. nin üzerindeki yüksekliklerde bulunurlar ve çoğunlukla etrafları karlarla örtülü olabilir. Genellikle eriyen kar sularıyla beslendiklerinden, yüzey ve dip sıcaklıkları düşük olur. Bu tip göllerdeki balık faunasının başında Alabalıklardan (Salmonidae) Salmo trutta (Abant gölü), Sazangillerden (Cyprinidae] Ot balığı (Phoxinus) ve sirazlar (Capoeta) (Eğridir gölü) gelir. Bu türler, dağların her türlü olumsuz şartlarına, bu arada kar ve buzun engellemesi sonucu ortaya çıkan oksijensizlik ve ışıksızlığa da dayanıklılık gösterirler. Kış boyunca, yaşamını sürdürebilen birkaç bitkinin fotosentez olayı ile de suya oksijen sağlanması olanaksızdır. Aksine, karanlık bir ortamda solunum ile devamlı CO2 çıkartarak sudaki yaşamı temsilinden tedirgin edebilirler. Çünkü, fotosentez ile çıkarttıkları çok az miktardaki oksijeni kendi solunumları için kullanırlar.

http://www.biyologlar.com/biotop-tipleri

Kurbağaların Anatomisi , Biyolojisi,

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; ·Yumurtlama havuzları ·Kuluçka havuzları ·Yavru ( iribaş ) havuzları ·Genç yavru havuzları ·Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4.DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5.KURU M. Omurgalılar Zooljisi      

http://www.biyologlar.com/kurbagalarin-anatomisi-biyolojisi

Kurbağalarda beslenme

Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarda-beslenme

Sera etkisi nedir?

Dünya üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır. Bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit, metan ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır. Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına da sera etkisi denirsera etkisi Sera etkisinin yararları nelerdir? 1- Sera etkisi dünyada yaşam olması için gereken sıcaklığı sağlıyor. 2- Su buharı karbondioksit ve metan gazı dünyanın üzerinde doğal bir örtü oluşturuyor. Sera etkisinin zararları nelerdir? 1- Buzulların erimesi. 2- Okyanusların yükselmesi. 3- Kıyı kesimlerde toprak kayıplarının artması. 4- Bazı yerlerde kasırgalar seller ve taşkınların şiddeti ve sıklığı artar. 5- Bazı yerlerde uzun süreli şiddetli kuraklıklar ve çölleşmeler görülür. 6- Kışın sıcaklıklar artar. 7- İlk bahar erken gelir. 7- Sonbahar geç gelir. 8- Hayvanların göç dönemleri değişir. 9- Bu mevsim değişikliklerine dayanamayan hayvanlar ve bitkiler azalıyor ya da tamamen yok oluyor. 10- İnsan sağlığını doğrudan etkiler. Bilimadamları iklim değişikliklerinin kalp solunum yolu bulaşıcı alerjik ve bazı diğer hastalıkları tetikleyebileceği görüşünde. Sera etkisi ve küresel ısınma Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.) Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Atmosferin ısıyı tutma yeteneği sayesinde suların sıcaklığı dengede kalır. Böylece nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine sera etkisi denir. Dünya atmosferi cam seralara benzer bir özellik gösterir. Son yıllarda atmosferdeki CO2 miktarı hava kirlenmesine bağlı olarak hızla artmaktadır. Metan, ozon ve kloroflorokarbon (CFC) gibi sera gazları çeşitli insan aktiviteleri ile atmosfere katılmaktadır. Bu gazların tamamının ısı tutma özelliği vardır. CO2 ve ısıyı tutan diğer gazların miktarındaki artış, atmosferin ısısının yükselmesine sebep olmaktadır. Bu da küresel ısınma olarak ifade edilir. Bu durumun, buzulların erimesi ve okyanusların yükselmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracak iklim değişmelerine yol açmasından endişe edilmektedir. İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısı şöyledir: 1- Enerji kullanımı %49, 2- Endüstrileşme %24, 3- Ormansızlaşma %14, 4- Tarım %13'tür.

http://www.biyologlar.com/sera-etkisi-nedir

Biyolojik Çeşitlilik, Çevre sorunları ve Etkileri

1- Biyolojik Çeşitlilik : Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğine biyolojik çeşitlilik denir. Her ekosistemin kendine özgü bir biyolojik çeşitliliği vardır ve biyolojik çeşitlilik bir doğal zenginliktir. Bir ülkedeki bitki ve hayvan türleri, hem o ülkenin, hem de dünyanın biyolojik zenginliği olarak kabul edilir. Bir ekosistemdeki biyolojik çeşitliliğin fazla olması o ekosistemin diğer ekosistemlere göre üstün olması anlamına gelmez. Biyolojik çeşitlilik sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olur ve üç farklı kavramdan oluşur. Bunlar genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliğidir. Bir tür içindeki bireylerin sahip olduğu kalıtsal özelliklerin yani bireylerin genetik yapılarının farklı genetik çeşitliliği oluşturur. Bir ekosistemde yaşayan ve genetik olarak birbirlerine benzerlik gösteren türlerin sayısı tür çeşitliliğini oluşturur. Belli bir bölgede yaşayan bitkiler ve hayvanlar gibi canlı varlıklarla toprak, su, hava ve mineraller gibi cansız varlıkların çeşitliliği, ekosistem çeşitliliğini oluşturur. Ekosistemlerin görevi, canlıların yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmek için uygun ortamın hazırlanmasını sağlamaktır. Ekosistemler, canlı ve cansız varlıklardan oluşur ve bir ekosistemin özelliğini, o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, nem, toprak, hava, rüzgâr, iklim gibi cansız varlıklar belirler. Bu cansız varlıkların canlılarla olan etkileşimi, ekosistemlerin çeşitliliğini belirler. Ekosistemlerin orman, göl, çöl, dağ, sazlık, akarsu, okyanus gibi çeşitleri vardır. Bu çeşitlilik arttıkça, ekosistemde yer alan habitat ve tür çeşitliliği de artar. NOT : 1- Orman ve okyanus ekosistemlerinde canlı türü sayısı, çöl ve kent ekosistemlerindeki canlı türü sayısından daha fazladır. 2- Canlı türlerinin sayısı 5 – 30 milyon arasında tahmin edilmektedir. Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmektedir. 2- Biyolojik Çeşitliliğin Faydaları : İnsanlar, tarım ve teknolojide sahip olduğu bugünkü seviyeye, biyolojik çeşitlilik ve zenginlik sonucu ulaşmıştır. Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin sağladığı faydalar insan hayatının devamı için gereklidir. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türleri tarım, eczacılık, tıp, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve sanayi alanlarında, temiz su ve hava sağlanmasında kullanılırlar. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve çeşitliliğinin fazla olması, o ülkeye ekonomik kazanç sağlar. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar, gezegeni yaşanabilir hale getirir, insanların sağlığını, çevreyi ve ekosistemleri destekler. a) Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : Bitkiler havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır, toprak yorgunluğunu giderir. Diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme devamlılık kazandırırlar. Ülkemize özgü olarak yetiştirilen çam, meşe, palamut, kavak, ardıç türü ağaçlar ormancılıkla ilgili fayda sağlar. Acur, taflan, çitlenbik, iğde, göleviz, ahlat (yaban armudu), alıç, delice, idris, melengiç, hünnap, üvez, yonca, mürdümük gibi sebze ve meyveler tıp alanında fayda sağlar. b) Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Bazı böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının ve çeşitliliğinin sürmesini ve bu sayede ekosistemin sürekliliğini sağlar. Böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlar. Bazı böcek türleri de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların besin kaynağı durumundadır. Ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış koyun, keçi, inek, sığır gibi türler hayvancılıkla ilgili fayda sağlar. Ülkemize özgü olarak bulunan alabalık, kefal ve levrek türü balıklar balıkçılıkla ilgili fayda sağlar. c) Ekosistem Çeşitliliğinin Faydaları : Doğaya dayalı turizme eko turizm denir. Eko turizm son yıllarda artan bir öneme sahiptir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. NOT : 1- Her bölgenin kendine özgü biyolojik çeşitliliği yani bitki ve hayvan türleri vardır ve bir bölgenin biyolojik çeşitliliğini o bölgedeki ekosistemleri oluşturan cansız varlıklar belirler. 2- Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanoğlu, eski çağlarda tarım toplumuna geçmesinden günümüze kadar çok sayıda bitki türünü kültüre almıştır. Tarih boyunca 3000 kadar bitki türünün beslenmede kullanıldığı ve bunların % 30’unun gıda üretiminin çoğunu karşıladığı belirtilmektedir. Geri kalan türlerin de tarım için önemi büyüktür. Bugün Genetik Mühendisliği ve Biyoteknolojideki ilerlemeler sonucu, günümüzde kullanılan çeşitlere yabani akrabalarından gen aktarımı yapılarak zararlı böcek, hastalık, yabancı otlar ve kuraklığa dayanıklı yeni çeşitler elde edilmektedir. Bugün, tarımda kullanılmayan doğada bulunan birçok bitkinin gelecekte tarımda kullanılma potansiyeli vardır. Bugün kültürü yapılan birçok meyve ve sebzenin ilk defa kültüre alındığı yer Türkiye’dir. Bu türlerin ülkemizde bulunan yabani akrabalarının paha biçilmez değeri vardır. Birçok bitki türü, tıp ve eczacılıkta eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Son yüzyılda, biyokimya bilimindeki gelişmeler sonucu birçok bitkiden çeşitli bileşikler elde edilmiştir. Günümüzde 250.000 bitki türünden, ancak 5.000 ‘inin eczacılık değeri yönünden incelendiği kaydedilmektedir. Gelecek yıllarda bilimdeki ilerlemelere bağlı olarak birçok bitkiden, değişik hastalıklar için bileşiklerin elde edilmesi mümkündür. Ülkemiz tıp ve eczacılıkta kullanılan ve aromatik bitkiler yönünden zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca süs bitkisi olarak ve peyzaj düzenlemelerinde kullanılan soğanlı bitkilerce de zengindir. Önümüzde ki yıllarda, bu yönüyle değerlendirilebilecek çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Yine tarımsal zararlıların mücadelesinde bazı bitkilerden elde edilen bitkisel kökenli ilaçlar kullanılmaktadır. Doğadaki birçok bitki, bu yönüyle de önem arz etmektedir. 3- Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Yine kültüre alınan hayvanların yabani akrabaları, hayvan ıslahında kullanılmaktadır. Böceklere bakıldığında 1.200.000 böcek türünden, ancak 750 tür kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. Geri kalan türler bizim için faydalı türlerdir. Bunlardan bazıları tarımda zararlı türlerin üzerinde beslenerek bu türlerin savaşımında kullanılmaktadır. Bitkilerin büyük çoğunluğu tozlaşma için böceklere gereksinim duymaktadır. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının devamlılığı ve çeşitliliğine olanak vermekte ve ekosistemin devamlılığını sağlamaktadır. Yine böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlamakta adeta doğada birer gönüllü temizlik işçisi gibi çalışmaktadır. Bazı türler de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların gıda kaynağı durumundadır. Tüm bu yönleriyle, yeryüzündeki yaşamın böceklere bağlı olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz. 4- Ekosistemin Ekoturizm Olarak Sağladığı Faydalar : Doğaya dayalı turizm, ekoturizm olarak adlandırılmaktadır. Ekoturizm son yıllarda artan bir önem arz etmektedir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. A.B.D.’de Milli Parklar Servisi’nin 1998 yılı ölçümlerine göre, yaklaşık 300.000 turistin milli parkları ziyareti ile, direk ve dolaylı gelir olarak 14 milyar dolar gelir elde edilmiştir. Benzer durum dünyanın diğer ülkelerinde de vardır. Dünya Turizm organizasyonu, ekoturizmin uluslar arası turizmin % 7’sine karşılık geldiğini bildirmektedir. Ülkemizde de Fethiye’de bulunan Kelebekler Vadisindeki kelebekleri görmek amacıyla, tatil sezonu boyunca günübirlik olarak 15.000 turistin ziyaret ettiği bildirilmektedir. Biyolojik çeşitlilik ve doğal güzellikler bakımından, dünyada eşsiz bir yere sahip ülkemiz, ekoturizmde büyük potansiyel arz etmektedir. Ülkemizin sahip olduğu doğal güzellikler ve biyolojik zenginlikler yurt içi ve dışında yeterince tanıtılmalı ve ekoturizm geliştirilmelidir. SORU : 1- Yaşanılan bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? 2- Yaşanılan bölgeye özgü bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Yaşanılan bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği diğer bölgelerde de aynı mıdır? 4- Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması, bölgenin doğal zenginliklerinin bir göstergesi midir? 5- Kaç değişik kuş türü biliyoruz? 6- Kaç değişik balık türü biliyoruz? 7- Kaç değişik çiçek çeşidi biliyoruz? 8- Çeşitlilik nedir? 9- Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği, o yerin hangi özelliğini ortaya koyar? 10- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangileri ülkemizde yaşamaktadır? 11- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangilerinin nesli tükenmek üzeredir? 12- Ülkemizde farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Biyolojik Çeşitliliğin Azalması ve Yok Olması : Bir ekosistemde, bölgede, ülkede veya dünyada yaşan herhangi bir canlı türünün yok olması o canlının neslinin tükenmesi yani biyolojik çeşitliliğin azalması, canlı türlerinin yok olması da biyolojik çeşitliliğin yok olması anlamına gelir. İklim değişikliliği, kirlenme, doğal kaynakların aşırı kullanımı, sürdürülebilir olmayan kaynakların kullanımı ve hızlı nüfus artışı biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve türlerin yok olmasına neden olur. Habitatların yok olması veya zarar görmesi, birçok bitki ve hayvan türünün neslinin yok olmasına neden olur. Biyolojik çeşitliliğin korunması için 1992’de 172 ülkenin katıldığı Rio Zirvesi olarak bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı yapılmış ve İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik sözleşmeleri imzaya açılmıştır. Rio Zirvesi’ne katılan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 156 ülke Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni (BÇS) imzalayarak, kendi sınırları içerisindeki bitkilerin ve hayvanların çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine, ayrıca gelecek nesillerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarından ödün vermeden günümüz ihtiyaçlarının karşılanması için çeşitli yollar aranması konusunda anlaşmaya varmıştır. • Önceki yıllarda yaşayan mamut, bizon, moa, dinozor gibi canlılar günümüzde yaşamamaktadır yani nesilleri tükenmiştir. • Önceki yıllarda ülkemizde yaşayan Anadolu leoparı, Asya fili, kunduz, aslan gibi canlılar şuan ülkemizde yaşamamaktadır ve ülkemizde nesli tükenmiştir. • Şu an ülkemizde yaşayan Akdeniz foku, kelaynaklar, deniz kaplumbağaları, alageyik, boz ayı, kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenmek üzere olan canlılardır. NOT : 1- Türkiye'de 500'den fazla habitat çeşidinde 10.000'den fazla çiçekli bitki ve eğrelti; 400'den fazla kuş; 500'den fazla balık; 100.000'den fazla sürüngen ve 160.000'den fazla omurgasız hayvan türü kayıtlıdır. SORU : 1- Biyolojik çeşitlilik yok olabilir mi? 2- Biyolojik çeşitliliğin yok olması nasıl gerçekleşir ve ne gibi sonuçlar getirir? 3- Canlıların neslinin tükenmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına gelir mi? 4- Ülkemizin Biyolojik Zenginlikleri : Ülkemizin Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü görevi görmesi, ayrıca çok değişik iklim ve coğrafi yapıya sahip olması nedeniyle, bitki ve hayvan türleri bakımından oldukça zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Türkiye’de 120 memeli, 413 kuş, 93 sürüngen 18 kurbağagil, 276 deniz balığı, 192 tatlı su balığı ve 60–80.000 böcek türünün bulunduğunu bilinmektedir. Yine ülkemiz bitki türleri bakımından da oldukça zengindir. Bütün Avrupa kıtasında 12.000 bitki türü bulunmasına karşın ülkemizde 9.000 bitki türü bulunmakta ve bu türlerin % 30’u dünyada sadece Türkiye’ de bulunmaktadır. Oldukça fazla sayıda bitki ve hayvan türünün tanımlandığı yer ve anavatanı ülkemizdir. Tüm bu yönleriyle Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından bir kıta özelliği göstermekte olup dünyada eşsiz bir yere sahiptir. 5- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması : Biyolojik çeşitlilik, bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğidir. Ülkemizde ve dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bitkiler kardelen ve salep yapımında kullanılan orkidelerdir. Deniz kaplumbağaları, Akdeniz fokları, bozayı, Ankara keçisi, Tuj koyunları, alageyik, sülün ise nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanlardandır. İster bitki ister hayvan olsun bu canlıların nesillerinin konuna altına alınması için tabiat parklarının, doğal yaşam alanlarının oluşturulması, organik tarımın tercih edilmesi ve insanların bu konularda eğitilmesi gerekmektedir. Çiftçiler aşırı otlatmanın, bitkilerin aşırı toplanmasının, ormanların arazi kazanmak amacıyla tahrip edilmesinin biyolojik çeşitlilik açısından olumsuz etkileri konusunda bilinçlendirilmelidir. Kıyı habitatlarının tahrip edilmesi, balıkçılığın ve avlanmanın aşırı ve kontrolsüz yapımı engellenmelidir. Ayrıca bu türlerin korunması ve denetimi için mekanizmalar geliştirilmelidir. Biyolojik çeşitlilik tüm dünyanın ortak zenginliğidir. Bugünün ihtiyaçlarını karşılayarak gelecek kuşaklara da bu çeşitliliği aktarabilmek amacıyla biyolojik çeşitliliğin korunması gereklidir. C- ÇEVRE SORUNLARI VE ETKİLERİ : 1- Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri (Çevre Sorunları) : Çevre sorunları, insanların yaşadığı problemlerden biridir çevre sorunlarının yani ekosistemlerdeki bozulmaların bir kısmı doğal yolla, bir kısmı da insan etkisiyle oluşur. İnsanlara ve ekosistemlere zarar veren doğal kaynaklı bozulmalar, su, toprak ve hava hareketleriyle oluşur. Su taşkınları, depremler, erozyon, volkanik hareketler (yanardağ patlamaları), fırtına, kasırga, uzun siren kuraklık ekosistemlerin bozulmasına yol açan doğal afetlerdir. İnsanlar, bulundukları ekosistemlerdeki (çevrelerindeki) canlı ve cansız varlıkları etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına yol açarlar. İnsanlar, ekosistemlerdeki doğal varlıklarla iç içe yaşarken zamanla teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması sonucu doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunu ortaya çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı, bilinçsiz sanayileşme, düzensiz şehirleşme, doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması, nükleer silahlar ve nükleer santral patlamaları, biriktirilmiş suların (barajlardaki suların) taşkınlara neden olması, orman tahribatı ve çığ gibi olaylar doğal denge üzerinde olumsuz etkiler yaparak çevre kirliliğine yani ekosistemlerin bozulmasına yol açan insan kaynaklı faktörlerdir. Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. SORU : 1- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunları nelerdir? 2- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları nelerdir? 3- Ülkemizi ve dünyayı tehdit eden çevre sorunları dünyayı nasıl etkiler? 4- Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır? 5- Ekosistemlerdeki bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirin? 6- Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? 2- Çevre Kirliliğine Neden Olan (İnsan Kaynaklı) Faktörler : a) Orman Tahribatı : Orman yangınları, ihmal, dikkatsizlik, kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır. Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta, toprak zenginliği kaybolmaktadır. (Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur). SORU : 1- Ülkemizdeki orman tahribi sadece ülkemizi mi etkiler? 2- Orman tahribi nasıl engellenebilir? 3- Ormanların kaybı hayatımızı nasıl etkiler? b) Çığ : Yüksek yerlerdeki karların şiddetli ses etkisiyle dağın yamaçlarına yuvarlanmasına çığ denir. Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığında çığ oluşur. Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan, dağlık eğimli arazilerde görülür. Çığlar beraberinde toprak, taş ve ağaçları da sökerek götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma, toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Çığlar, tarım alanlarının veriminin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur. SORU : 1- Çığdan korunma yolları nelerdir? c) Nükleer Silahlar ve Nükleer Santral Patlamaları : Nükleer silahlar, nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olur. (1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Enerji Santrali Kazası’nın yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğin en canlı örneğidir. Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz Bölgesi’nin etkilendiği tespit edilmiştir). SORU : 1- Nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler? 2- Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? d) Biriktirilmiş Suların Taşkınlara Yol Açması : Barajların yıkılması sonucu oluşan taşkınlar, bitki örtüsüne, ekili alanlara toprağın verimli tabakasının taşınmasına neden olur. e) Aşırı Nüfus Artışı : Bir bölgedeki ya da ekosistemdeki nüfus artışını ya da azalışını o ekosistemdeki göçler, doğum ve ölüm olayları belirler. Nüfus artışının az olduğu dönemde insan tarafından çevreye verilen zarar doğal yollarla kendiliğinden düzeltilebiliyordu. Nüfus artışı fazla olduğu için; • Doğal kaynaklar aşırı kullanıldı. • Barınma amacıyla yeşil alanlar yok edildi. • Büyük kentler çevre kirliliğine yol açtı. • Araçların egzoz gazları hava kirliliğine yol açtı. • Soğutucularda kullanılan karbon maddesi ozon tabakasını inceltti. • Tarımsal alanlarda yapılan ilaçlamalar yararlı böcekleri de yok etti. • Evsel atıklar, lağım suları ve sanayi atıkları çevreyi kirletti. • Tarımda üretimi arttırmak için aşırı kullanılan gübreler çökerek toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açtı. f) Plansız Sanayileşme : Nüfusun hızla artması sonucu sanayi gelişmiş ve bunun sonucu çevre (hava, toprak, su) zarar görmüş, kirlenmiştir. • Tarla ekmek için orman arazilerinin kesilmesi. • Artan kereste ihtiyacı nedeniyle ormanların kesilmesi. • Fabrika bacalarına filtre takılmaması. • Fazla ürün elde etmek için tarımda aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılması. • Fabrika atıklarının arıtılmadan suya ya da toprağa verilerek su ve toprağı kirletmesi. g) Doğal Kaynakların Bilinçsiz Kullanılması : Bir ekosistemdeki hava, toprak, su, hayvanlar, bitkiler, yeraltı zenginlikleri ve doğal güzellikler o ekosistemdeki doğal kaynakları oluştururlar. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması çevre kirliliğine yol açar. • Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. • Gereksiz tarım ilaçları ve böcek öldürücülerin kullanılması. • Soğutucuların ve spreylerin fazla kullanılması. • Ev ve sanayi atıklarının çevreye dağılması. • Nükleer silahların ve radyasyona yol açan maddelerin kullanılması. • Kalitesiz fosil yakıtların (kömür, petrol, doğal gaz) kullanılması. 3- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. a) Hava Kirliliği : Atmosferde bulunan zararlı gazların (karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri) miktarının artmasına hava kirliliği denir. Hava kirliliğinin canlı ve cansız varlıklar üzerinde olumsuz etkileri vardır. Havayı katı ve gaz halindeki maddeler kirletir. Sanayi tesislerinden filtre edilmeden bırakılan gazlar, araç egzozlarından çıkan gazlar, fosil yakıtların (petrol, kömür ve doğal gaz) yanmasından oluşan gazlar (evlerin ısıtılmasında, taşıtlarda ve sanayi tesislerinde fosil yakıtların aşırı kullanılması sonucu) hava kirliliği oluşur. Hava kirliliği sonucu asit yağmurları oluşur, sera etkisi artar ve ozon tabakası delinir. Sera etkisi ve ozon tabakasındaki incelme, iklim üzerinde tüm Dünya’da (küresel boyutta) değişikliklere yol açar. Kullanılan fosil yakıtların oluşturduğu katı ve gaz halindeki atıkların (fosil yakıtların yanması ile havaya karışan karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri), suya ve su döngüsüne karışması sonucu bu atıkların yağış olarak yeryüzüne inmesine asit yağmuru denir. Güneş’ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır. Yeryüzünden yansıyan bu ışınların bir kısmı, atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur. Güneş ışınlarının bir kısmının uzaya gönderilmesinin engellenmesine sera etkisi denir. Sera etkisine neden olan gazların (başta karbondioksit olmak üzere) miktarının artması, soğurulan güneş ışınlarının miktarının artmasına sebep olur. Bunun sonucunda atmosferin ve Dünya’nın sıcaklığı aşırı yükselir. Atmosferdeki sera etkisinin artmasına küresel ısınma denir. Küresel ısınma sonucunda buzullar erimeye ve okyanuslardaki su seviyeleri yükselmeye başlar ve küresel çölleşme gerçekleşir. Hava kirliliğine sebep olan (flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan) gazlar ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Ozon tabakasının incelmesi sonucu Güneşin zararlı ultraviyole ışınları yeryüzüne ulaşır ve bu ışınlar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler ve canlıların bağışıklık sistemini bozar. (Flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan gazların kullanılmaması konusu Brezilya'da ulusların imzasına açılmış ve iki ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu ülkeler Türkiye ve A.B.D.dir). 1- Havanın Canlılar İçin Önemi (*) : 1- Canlılar havasız yaşayamaz. 2- Solunum için bazı canlılar (insanlar ve oksijenli solunum yapan canlılar) oksijene ihtiyaç duyarlar. Havadaki oksijen, suya ve toprağa geçer, buradaki canlılarda oksijen kullanır. 3- Yeşil bitkiler, fotosentez yaparken havadaki karbondioksiti kullanır ve oksijen üretir. 4- Havanın azotu bazı bitkiler tarafından, (azot bağlayıcı) bakteriler yardımıyla alınarak protein yapımında kullanılır. (Canlıların temel yapısını proteinler oluşturduğu için önemlidir). 5- Havadaki su buharı canlılar için gereklidir. 2- Hava Kirliliğinin Etkileri (*) : 1- Solunum sistemi hastalıklarına neden olur. (Astım, bronşit, akciğer kanseri). 2- Yeşil alanlar yok olur, tarım ve hayvancılık olumsuz etkilenir. 3- Dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur. (Kalp yetmezliği, damar tıkanıklığı). 4- Kağıt, kumaş, sanat eserleri, tarihi kalıntılar, araçlar ve evlerin yıpranmasına neden olur. 5- Kirli havada biriken kurşun oranı saçların dökülmesine neden olur. 3- Hava Kirliliğinin Önlenmesi (*) : 1- Sanayi tesisleri katı, sıvı ve gaz atıklarını arıtarak doğaya bırakmalıdır. (Yönetim bu gereçler için sanayi kuruluşlarına uzun vadeli ve düşük faizli krediler vererek kontrolü çevre örgütlerine devir etmelidir). 2- Havayı kirletmeyen doğal gaz, rüzgar, güneş enerjisi ve nükleer enerji gibi enerji kaynakları desteklenmelidir. 3- Bacalardan ve egzozlardan çıkan gazlar, yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak zararsız hale getirilmelidir. 4- İnsanların yeşil bitkileri ve ormanları kullanmaları sağlanarak, yeşil alanlar çoğaltılmalıdır. (Evlerin çevrelerinin beton duvarlarla çevrilmesi yasaklanarak, belediyeler aracılığı ile mülklerin yeşil bitkilerle sınırlandırılması sağlanmalıdır). SORU : 1- Asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? 2- Sera etkisi hayatımızı nasıl etkiler? 3- Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya’yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? b) Su Kirliliği : Sanayi kuruluşlarının ve enerji üretim santrallerinin atıkları, nüfus artışı, şehirleşme, deniz taşımacılığı ve kazalar, asit yağmurları, foseptikler, çöplükler, tarımda kullanılan ilaçlar, doğal ve yapay gübreler su kirliliğine neden olur. Su kirliliği, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokar. İçme ve kullanma suları daima temiz olmalıdır. Su kirliliğinden dolayı deniz, göl ve akarsularda her türlü üretim düşer, içme ve kullanma suyu bulmakta güçlük çekilir, suya bağlı ekosistemlerde doğal denge bozulur. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliği de önem taşımaktadır. Sakarya ve Gediz Nehirleri, Akşehir Gölü ve Tuz Gölü, İzmit ve İzmir Körfezleri ile Marmara Denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir. SORU : 1- Ülkemizdeki su kirliliği Dünya’yı nasıl etkilemektedir? 2- Su kirliliğine nasıl çözüm bulunabilir? c) Toprak Kirliliği : Yerleşim alanlarından çıkan atıklar ve çöpler, sanayi atıkları, egzoz gazları, kimyasal (organik ve mineral) gübreler, tarımla mücadele ilaçlarının kullanımı, yanlış arazi kullanımı, su ve rüzgar erozyonu, ile ulaşım ağı toprak kirliliğine neden olur. Bir yerde belirli kalınlıktaki toprağın oluşabilmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekmektedir Bunun için doğal kaynaklardan biri olan toprağın çok iyi korunması gerekir. Son yıllarda (yirminci yüzyılın başından itibaren) modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte, toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Toprak kirliliği ürün kalitesinin düşmesine, topraktaki organik ve inorganik maddelerin azalmasına ve dolayısıyla ekosistem dengesinin bozulmasına yol açabilmektedir. SORU : 1- Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? 4- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Çevre kirliliği sonucu; 1- Dünya’nın coğrafyası değişir. 2- Dünya’nın iklimi değişir. 3- Erozyonlar oluşur ve toprağın verimini düşürür. 4- Su kaynakları azalır ve kurur. 5- Enerji kıtlığı başlar. 6- Biyolojik çeşitlilik (canlı çeşitliliği) azalır. 7- Beslenme sorunu doğar. 5- Çevreyi Korumak İçin Alınacak Önlemler : 1- Sanayileşmede çevreye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. 2- Canlı türlerinin ve nesillerinin devamının sağlanması gerekir. 3- Bilinçli tarım yapılması gerekir. 4- Ormanların yok edilmemesi gerekir. 5- Su kaynaklarının kirletilmemesi gerekir. 6- Geri dönüşümlü ürünlerin kullanılması gerekir. 7- Tüketim maddelerinin geri dönüştürülebilecek şekilde kullanılması gerekir. 8- Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekir. 9- Yenilenemez enerji kaynaklarının kullanılmaması gerekir. 10- Eğitime önem verilmesi ve tutumlu olunması gerekir. 11- Sürdürülebilir kalkınma yapılması gerekir. SORU : 1- Çok sayıda kurum ve kuruluşun çevre konusunda faaliyet göstermesi çevre sorunlarının çözülmesi için yeterli midir? Neden? 2- Ülkemizde bu konuda çalışan kuruluşlardan hangilerinin isimlerini ve nasıl öğrendiniz? 3- Çevre sorunlarıyla ilgili, gönüllü kuruluşlardan birine üye olarak çalışmak isteseydiniz hangisini tercih ederdiniz? Neden? NOT : 1- Çevre sorunlarının sınır tanımaz özelliğinden dolayı uluslararası iş birliği zorunlu bir hale gelmiştir. Bu konudaki ilk uluslararası düzeyde toplantı 1972 yılında, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen Stokholm 1. Çevre Konferansı’dır. Bu toplantı sonunda, çevreye verilen önemi vurgulamak için 5 Haziran günü “Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. 2- Uluslararası düzeyde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) • Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) • Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) 3- Ülkemizde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Çevre Bakanlığı • Tübitak • Türkiye Ormancılık Derneği • Türkiye Bitki Koruma Derneği • Türkiye Erozyonla Mücadele • Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) • Türkiye Çevre Eğitim Vakfı 4- Zoolog : Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini inceleyen, onları özelliklerine göre sınıflandıran ve çeşitli etmenlerin hayvanlar üzerindeki etkilerini araştıran kişilere zoolog denir. Zoologlar araştırmacı veya uygulayıcı olarak görev yaparlar. Araştırmacı olarak çalışan zoolog; yeryüzündeki hayvanların yaşayışlarım, doğal ortamları içinde gözlem yolu ile inceler. Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini laboratuarlarda inceler ve elde edilen verilere göre hayvanları sınıflandırır. Hayvanların evrimini, fosilleri inceleyerek araştırır. Uygulama alanında çalışan zoolog; çeşitli ilaçların hayvanlar üzerindeki etkisini deneysel olarak inceler, tarımda böcekler ve diğer zararlı hayvanlarla mücadele yöntemleri geliştirir, milli parklardaki hayvanlar için uygun ortamlar oluşturulmasına çalışır, ülke dışına çıkarılmaya ya da yurt dışından getirilmeye çalışılan hayvan türleri konusunda görüş bildirir, hastanelerde doku ve hücre incelemeleri yapar. Zoolog olmak isteyenlerin üst düzeyde genel yeteneğe sahip, doğayı seven, canlılarla uğraşmaktan hoşlanan, meraklı ve iyi bir gözlemci, fen bilimlerine özellikle biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, sabırlı, araştırmacı ve bilimsel meraka sahip ve estetik anlayışı yüksek kimseler olmaları gerekir. Zoologlar çalışmalarını laboratuarda ve açık havada yürütürler. Çalışırken biyologlarla, ziraat mühendisleriyle, veteriner hekimlerle, kimyagerlerle ve kimya mühendisleri ile iletişim halindedirler. 1- Biyolojik Çeşitlilik : Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğine biyolojik çeşitlilik denir. Her ekosistemin kendine özgü bir biyolojik çeşitliliği vardır ve biyolojik çeşitlilik bir doğal zenginliktir. Bir ülkedeki bitki ve hayvan türleri, hem o ülkenin, hem de dünyanın biyolojik zenginliği olarak kabul edilir. Bir ekosistemdeki biyolojik çeşitliliğin fazla olması o ekosistemin diğer ekosistemlere göre üstün olması anlamına gelmez. Biyolojik çeşitlilik sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasına yardımcı olur ve üç farklı kavramdan oluşur. Bunlar genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği ve ekosistem çeşitliliğidir. Bir tür içindeki bireylerin sahip olduğu kalıtsal özelliklerin yani bireylerin genetik yapılarının farklı genetik çeşitliliği oluşturur. Bir ekosistemde yaşayan ve genetik olarak birbirlerine benzerlik gösteren türlerin sayısı tür çeşitliliğini oluşturur. Belli bir bölgede yaşayan bitkiler ve hayvanlar gibi canlı varlıklarla toprak, su, hava ve mineraller gibi cansız varlıkların çeşitliliği, ekosistem çeşitliliğini oluşturur. Ekosistemlerin görevi, canlıların yaşamlarını ve nesillerini sürdürebilmek için uygun ortamın hazırlanmasını sağlamaktır. Ekosistemler, canlı ve cansız varlıklardan oluşur ve bir ekosistemin özelliğini, o ekosistemi oluşturan su, sıcaklık, ışık, nem, toprak, hava, rüzgâr, iklim gibi cansız varlıklar belirler. Bu cansız varlıkların canlılarla olan etkileşimi, ekosistemlerin çeşitliliğini belirler. Ekosistemlerin orman, göl, çöl, dağ, sazlık, akarsu, okyanus gibi çeşitleri vardır. Bu çeşitlilik arttıkça, ekosistemde yer alan habitat ve tür çeşitliliği de artar. NOT : 1- Orman ve okyanus ekosistemlerinde canlı türü sayısı, çöl ve kent ekosistemlerindeki canlı türü sayısından daha fazladır. 2- Canlı türlerinin sayısı 5 – 30 milyon arasında tahmin edilmektedir. Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmektedir. 2- Biyolojik Çeşitliliğin Faydaları : İnsanlar, tarım ve teknolojide sahip olduğu bugünkü seviyeye, biyolojik çeşitlilik ve zenginlik sonucu ulaşmıştır. Biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemlerin sağladığı faydalar insan hayatının devamı için gereklidir. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türleri tarım, eczacılık, tıp, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve sanayi alanlarında, temiz su ve hava sağlanmasında kullanılırlar. Biyolojik çeşitliliği oluşturan bitki ve hayvan türlerinin sayısının ve çeşitliliğinin fazla olması, o ülkeye ekonomik kazanç sağlar. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar, gezegeni yaşanabilir hale getirir, insanların sağlığını, çevreyi ve ekosistemleri destekler. a) Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : Bitkiler havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır, toprak yorgunluğunu giderir. Diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme devamlılık kazandırırlar. Ülkemize özgü olarak yetiştirilen çam, meşe, palamut, kavak, ardıç türü ağaçlar ormancılıkla ilgili fayda sağlar. Acur, taflan, çitlenbik, iğde, göleviz, ahlat (yaban armudu), alıç, delice, idris, melengiç, hünnap, üvez, yonca, mürdümük gibi sebze ve meyveler tıp alanında fayda sağlar. b) Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Bazı böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının ve çeşitliliğinin sürmesini ve bu sayede ekosistemin sürekliliğini sağlar. Böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlar. Bazı böcek türleri de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların besin kaynağı durumundadır. Ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış koyun, keçi, inek, sığır gibi türler hayvancılıkla ilgili fayda sağlar. Ülkemize özgü olarak bulunan alabalık, kefal ve levrek türü balıklar balıkçılıkla ilgili fayda sağlar. c) Ekosistem Çeşitliliğinin Faydaları : Doğaya dayalı turizme eko turizm denir. Eko turizm son yıllarda artan bir öneme sahiptir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. NOT : 1- Her bölgenin kendine özgü biyolojik çeşitliliği yani bitki ve hayvan türleri vardır ve bir bölgenin biyolojik çeşitliliğini o bölgedeki ekosistemleri oluşturan cansız varlıklar belirler. 2- Bitki Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanoğlu, eski çağlarda tarım toplumuna geçmesinden günümüze kadar çok sayıda bitki türünü kültüre almıştır. Tarih boyunca 3000 kadar bitki türünün beslenmede kullanıldığı ve bunların % 30’unun gıda üretiminin çoğunu karşıladığı belirtilmektedir. Geri kalan türlerin de tarım için önemi büyüktür. Bugün Genetik Mühendisliği ve Biyoteknolojideki ilerlemeler sonucu, günümüzde kullanılan çeşitlere yabani akrabalarından gen aktarımı yapılarak zararlı böcek, hastalık, yabancı otlar ve kuraklığa dayanıklı yeni çeşitler elde edilmektedir. Bugün, tarımda kullanılmayan doğada bulunan birçok bitkinin gelecekte tarımda kullanılma potansiyeli vardır. Bugün kültürü yapılan birçok meyve ve sebzenin ilk defa kültüre alındığı yer Türkiye’dir. Bu türlerin ülkemizde bulunan yabani akrabalarının paha biçilmez değeri vardır. Birçok bitki türü, tıp ve eczacılıkta eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Son yüzyılda, biyokimya bilimindeki gelişmeler sonucu birçok bitkiden çeşitli bileşikler elde edilmiştir. Günümüzde 250.000 bitki türünden, ancak 5.000 ‘inin eczacılık değeri yönünden incelendiği kaydedilmektedir. Gelecek yıllarda bilimdeki ilerlemelere bağlı olarak birçok bitkiden, değişik hastalıklar için bileşiklerin elde edilmesi mümkündür. Ülkemiz tıp ve eczacılıkta kullanılan ve aromatik bitkiler yönünden zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca süs bitkisi olarak ve peyzaj düzenlemelerinde kullanılan soğanlı bitkilerce de zengindir. Önümüzde ki yıllarda, bu yönüyle değerlendirilebilecek çok sayıda bitki türü bulunmaktadır. Yine tarımsal zararlıların mücadelesinde bazı bitkilerden elde edilen bitkisel kökenli ilaçlar kullanılmaktadır. Doğadaki birçok bitki, bu yönüyle de önem arz etmektedir. 3- Hayvan Çeşitliliğinin Faydaları : İnsanlar, ilk çağlardan günümüze kadar hayvanları avlayarak, evcilleştirerek gıda kaynağı olarak, taşımacılıkta, giyimde ve tıpta kobay amaçlı kullanmışlardır. Yine kültüre alınan hayvanların yabani akrabaları, hayvan ıslahında kullanılmaktadır. Böceklere bakıldığında 1.200.000 böcek türünden, ancak 750 tür kültür bitkilerinde zararlı olmaktadır. Geri kalan türler bizim için faydalı türlerdir. Bunlardan bazıları tarımda zararlı türlerin üzerinde beslenerek bu türlerin savaşımında kullanılmaktadır. Bitkilerin büyük çoğunluğu tozlaşma için böceklere gereksinim duymaktadır. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının devamlılığı ve çeşitliliğine olanak vermekte ve ekosistemin devamlılığını sağlamaktadır. Yine böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlamakta adeta doğada birer gönüllü temizlik işçisi gibi çalışmaktadır. Bazı türler de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların gıda kaynağı durumundadır. Tüm bu yönleriyle, yeryüzündeki yaşamın böceklere bağlı olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz. 4- Ekosistemin Ekoturizm Olarak Sağladığı Faydalar : Doğaya dayalı turizm, ekoturizm olarak adlandırılmaktadır. Ekoturizm son yıllarda artan bir önem arz etmektedir. Teknolojik ilerlemeler ve yaşam biçimine bağlı olarak stres altındaki insanlar, doğada kendini dinlendirmektedir. Milli parklara ve doğaya gidilerek stres atılmaktadır. A.B.D.’de Milli Parklar Servisi’nin 1998 yılı ölçümlerine göre, yaklaşık 300.000 turistin milli parkları ziyareti ile, direk ve dolaylı gelir olarak 14 milyar dolar gelir elde edilmiştir. Benzer durum dünyanın diğer ülkelerinde de vardır. Dünya Turizm organizasyonu, ekoturizmin uluslar arası turizmin % 7’sine karşılık geldiğini bildirmektedir. Ülkemizde de Fethiye’de bulunan Kelebekler Vadisindeki kelebekleri görmek amacıyla, tatil sezonu boyunca günübirlik olarak 15.000 turistin ziyaret ettiği bildirilmektedir. Biyolojik çeşitlilik ve doğal güzellikler bakımından, dünyada eşsiz bir yere sahip ülkemiz, ekoturizmde büyük potansiyel arz etmektedir. Ülkemizin sahip olduğu doğal güzellikler ve biyolojik zenginlikler yurt içi ve dışında yeterince tanıtılmalı ve ekoturizm geliştirilmelidir. SORU : 1- Yaşanılan bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? 2- Yaşanılan bölgeye özgü bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Yaşanılan bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği diğer bölgelerde de aynı mıdır? 4- Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması, bölgenin doğal zenginliklerinin bir göstergesi midir? 5- Kaç değişik kuş türü biliyoruz? 6- Kaç değişik balık türü biliyoruz? 7- Kaç değişik çiçek çeşidi biliyoruz? 8- Çeşitlilik nedir? 9- Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği, o yerin hangi özelliğini ortaya koyar? 10- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangileri ülkemizde yaşamaktadır? 11- Ders kitabında verilen resimlerdeki canlılardan hangilerinin nesli tükenmek üzeredir? 12- Ülkemizde farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvan türleri nelerdir? 3- Biyolojik Çeşitliliğin Azalması ve Yok Olması : Bir ekosistemde, bölgede, ülkede veya dünyada yaşan herhangi bir canlı türünün yok olması o canlının neslinin tükenmesi yani biyolojik çeşitliliğin azalması, canlı türlerinin yok olması da biyolojik çeşitliliğin yok olması anlamına gelir. İklim değişikliliği, kirlenme, doğal kaynakların aşırı kullanımı, sürdürülebilir olmayan kaynakların kullanımı ve hızlı nüfus artışı biyolojik çeşitliliğin azalmasına ve türlerin yok olmasına neden olur. Habitatların yok olması veya zarar görmesi, birçok bitki ve hayvan türünün neslinin yok olmasına neden olur. Biyolojik çeşitliliğin korunması için 1992’de 172 ülkenin katıldığı Rio Zirvesi olarak bilinen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı yapılmış ve İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik sözleşmeleri imzaya açılmıştır. Rio Zirvesi’ne katılan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 156 ülke Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni (BÇS) imzalayarak, kendi sınırları içerisindeki bitkilerin ve hayvanların çeşitliliğinin tam olarak korunması sorumluluğunu üstleneceklerine, ayrıca gelecek nesillerin doğal kaynaklara olan ihtiyaçlarından ödün vermeden günümüz ihtiyaçlarının karşılanması için çeşitli yollar aranması konusunda anlaşmaya varmıştır. • Önceki yıllarda yaşayan mamut, bizon, moa, dinozor gibi canlılar günümüzde yaşamamaktadır yani nesilleri tükenmiştir. • Önceki yıllarda ülkemizde yaşayan Anadolu leoparı, Asya fili, kunduz, aslan gibi canlılar şuan ülkemizde yaşamamaktadır ve ülkemizde nesli tükenmiştir. • Şu an ülkemizde yaşayan Akdeniz foku, kelaynaklar, deniz kaplumbağaları, alageyik, boz ayı, kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenmek üzere olan canlılardır. NOT : 1- Türkiye'de 500'den fazla habitat çeşidinde 10.000'den fazla çiçekli bitki ve eğrelti; 400'den fazla kuş; 500'den fazla balık; 100.000'den fazla sürüngen ve 160.000'den fazla omurgasız hayvan türü kayıtlıdır. SORU : 1- Biyolojik çeşitlilik yok olabilir mi? 2- Biyolojik çeşitliliğin yok olması nasıl gerçekleşir ve ne gibi sonuçlar getirir? 3- Canlıların neslinin tükenmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına gelir mi? 4- Ülkemizin Biyolojik Zenginlikleri : Ülkemizin Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü görevi görmesi, ayrıca çok değişik iklim ve coğrafi yapıya sahip olması nedeniyle, bitki ve hayvan türleri bakımından oldukça zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Türkiye’de 120 memeli, 413 kuş, 93 sürüngen 18 kurbağagil, 276 deniz balığı, 192 tatlı su balığı ve 60–80.000 böcek türünün bulunduğunu bilinmektedir. Yine ülkemiz bitki türleri bakımından da oldukça zengindir. Bütün Avrupa kıtasında 12.000 bitki türü bulunmasına karşın ülkemizde 9.000 bitki türü bulunmakta ve bu türlerin % 30’u dünyada sadece Türkiye’ de bulunmaktadır. Oldukça fazla sayıda bitki ve hayvan türünün tanımlandığı yer ve anavatanı ülkemizdir. Tüm bu yönleriyle Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından bir kıta özelliği göstermekte olup dünyada eşsiz bir yere sahiptir. 5- Biyolojik Çeşitliliğin Korunması : Biyolojik çeşitlilik, bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin ve çeşitlerinin sayıca zenginliğidir. Ülkemizde ve dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bitkiler kardelen ve salep yapımında kullanılan orkidelerdir. Deniz kaplumbağaları, Akdeniz fokları, bozayı, Ankara keçisi, Tuj koyunları, alageyik, sülün ise nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan hayvanlardandır. İster bitki ister hayvan olsun bu canlıların nesillerinin konuna altına alınması için tabiat parklarının, doğal yaşam alanlarının oluşturulması, organik tarımın tercih edilmesi ve insanların bu konularda eğitilmesi gerekmektedir. Çiftçiler aşırı otlatmanın, bitkilerin aşırı toplanmasının, ormanların arazi kazanmak amacıyla tahrip edilmesinin biyolojik çeşitlilik açısından olumsuz etkileri konusunda bilinçlendirilmelidir. Kıyı habitatlarının tahrip edilmesi, balıkçılığın ve avlanmanın aşırı ve kontrolsüz yapımı engellenmelidir. Ayrıca bu türlerin korunması ve denetimi için mekanizmalar geliştirilmelidir. Biyolojik çeşitlilik tüm dünyanın ortak zenginliğidir. Bugünün ihtiyaçlarını karşılayarak gelecek kuşaklara da bu çeşitliliği aktarabilmek amacıyla biyolojik çeşitliliğin korunması gereklidir. C- ÇEVRE SORUNLARI VE ETKİLERİ : 1- Ekosistemlerin Bozulma Nedenleri (Çevre Sorunları) : Çevre sorunları, insanların yaşadığı problemlerden biridir çevre sorunlarının yani ekosistemlerdeki bozulmaların bir kısmı doğal yolla, bir kısmı da insan etkisiyle oluşur. İnsanlara ve ekosistemlere zarar veren doğal kaynaklı bozulmalar, su, toprak ve hava hareketleriyle oluşur. Su taşkınları, depremler, erozyon, volkanik hareketler (yanardağ patlamaları), fırtına, kasırga, uzun siren kuraklık ekosistemlerin bozulmasına yol açan doğal afetlerdir. İnsanlar, bulundukları ekosistemlerdeki (çevrelerindeki) canlı ve cansız varlıkları etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına yol açarlar. İnsanlar, ekosistemlerdeki doğal varlıklarla iç içe yaşarken zamanla teknolojinin gelişmesi ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması sonucu doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunu ortaya çıkmıştır. Hızlı nüfus artışı, bilinçsiz sanayileşme, düzensiz şehirleşme, doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması, nükleer silahlar ve nükleer santral patlamaları, biriktirilmiş suların (barajlardaki suların) taşkınlara neden olması, orman tahribatı ve çığ gibi olaylar doğal denge üzerinde olumsuz etkiler yaparak çevre kirliliğine yani ekosistemlerin bozulmasına yol açan insan kaynaklı faktörlerdir. Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. SORU : 1- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunları nelerdir? 2- Ülkemizi ve Dünya’mızı tehdit eden önemli çevre sorunlarının sebepleri ve sonuçları nelerdir? 3- Ülkemizi ve dünyayı tehdit eden çevre sorunları dünyayı nasıl etkiler? 4- Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır? 5- Ekosistemlerdeki bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirin? 6- Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? 2- Çevre Kirliliğine Neden Olan (İnsan Kaynaklı) Faktörler : a) Orman Tahribatı : Orman yangınları, ihmal, dikkatsizlik, kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır. Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta, toprak zenginliği kaybolmaktadır. (Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır. Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur). SORU : 1- Ülkemizdeki orman tahribi sadece ülkemizi mi etkiler? 2- Orman tahribi nasıl engellenebilir? 3- Ormanların kaybı hayatımızı nasıl etkiler? b) Çığ : Yüksek yerlerdeki karların şiddetli ses etkisiyle dağın yamaçlarına yuvarlanmasına çığ denir. Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığında çığ oluşur. Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan, dağlık eğimli arazilerde görülür. Çığlar beraberinde toprak, taş ve ağaçları da sökerek götürür. Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma, toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Çığlar, tarım alanlarının veriminin düşmesine ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olur. SORU : 1- Çığdan korunma yolları nelerdir? c) Nükleer Silahlar ve Nükleer Santral Patlamaları : Nükleer silahlar, nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olur. (1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Enerji Santrali Kazası’nın yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğin en canlı örneğidir. Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz Bölgesi’nin etkilendiği tespit edilmiştir). SORU : 1- Nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler? 2- Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? d) Biriktirilmiş Suların Taşkınlara Yol Açması : Barajların yıkılması sonucu oluşan taşkınlar, bitki örtüsüne, ekili alanlara toprağın verimli tabakasının taşınmasına neden olur. e) Aşırı Nüfus Artışı : Bir bölgedeki ya da ekosistemdeki nüfus artışını ya da azalışını o ekosistemdeki göçler, doğum ve ölüm olayları belirler. Nüfus artışının az olduğu dönemde insan tarafından çevreye verilen zarar doğal yollarla kendiliğinden düzeltilebiliyordu. Nüfus artışı fazla olduğu için; • Doğal kaynaklar aşırı kullanıldı. • Barınma amacıyla yeşil alanlar yok edildi. • Büyük kentler çevre kirliliğine yol açtı. • Araçların egzoz gazları hava kirliliğine yol açtı. • Soğutucularda kullanılan karbon maddesi ozon tabakasını inceltti. • Tarımsal alanlarda yapılan ilaçlamalar yararlı böcekleri de yok etti. • Evsel atıklar, lağım suları ve sanayi atıkları çevreyi kirletti. • Tarımda üretimi arttırmak için aşırı kullanılan gübreler çökerek toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesine yol açtı. f) Plansız Sanayileşme : Nüfusun hızla artması sonucu sanayi gelişmiş ve bunun sonucu çevre (hava, toprak, su) zarar görmüş, kirlenmiştir. • Tarla ekmek için orman arazilerinin kesilmesi. • Artan kereste ihtiyacı nedeniyle ormanların kesilmesi. • Fabrika bacalarına filtre takılmaması. • Fazla ürün elde etmek için tarımda aşırı gübreleme ve ilaçlama yapılması. • Fabrika atıklarının arıtılmadan suya ya da toprağa verilerek su ve toprağı kirletmesi. g) Doğal Kaynakların Bilinçsiz Kullanılması : Bir ekosistemdeki hava, toprak, su, hayvanlar, bitkiler, yeraltı zenginlikleri ve doğal güzellikler o ekosistemdeki doğal kaynakları oluştururlar. Doğal kaynakların bilinçsiz kullanılması çevre kirliliğine yol açar. • Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. • Gereksiz tarım ilaçları ve böcek öldürücülerin kullanılması. • Soğutucuların ve spreylerin fazla kullanılması. • Ev ve sanayi atıklarının çevreye dağılması. • Nükleer silahların ve radyasyona yol açan maddelerin kullanılması. • Kalitesiz fosil yakıtların (kömür, petrol, doğal gaz) kullanılması. 3- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği ve nükleer kirlilik çevre kirliliği sonucu oluşan kirlenmelerdir. a) Hava Kirliliği : Atmosferde bulunan zararlı gazların (karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri) miktarının artmasına hava kirliliği denir. Hava kirliliğinin canlı ve cansız varlıklar üzerinde olumsuz etkileri vardır. Havayı katı ve gaz halindeki maddeler kirletir. Sanayi tesislerinden filtre edilmeden bırakılan gazlar, araç egzozlarından çıkan gazlar, fosil yakıtların (petrol, kömür ve doğal gaz) yanmasından oluşan gazlar (evlerin ısıtılmasında, taşıtlarda ve sanayi tesislerinde fosil yakıtların aşırı kullanılması sonucu) hava kirliliği oluşur. Hava kirliliği sonucu asit yağmurları oluşur, sera etkisi artar ve ozon tabakası delinir. Sera etkisi ve ozon tabakasındaki incelme, iklim üzerinde tüm Dünya’da (küresel boyutta) değişikliklere yol açar. Kullanılan fosil yakıtların oluşturduğu katı ve gaz halindeki atıkların (fosil yakıtların yanması ile havaya karışan karbon oksitleri, kükürt oksitleri ve azot oksitleri), suya ve su döngüsüne karışması sonucu bu atıkların yağış olarak yeryüzüne inmesine asit yağmuru denir. Güneş’ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır. Yeryüzünden yansıyan bu ışınların bir kısmı, atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur. Güneş ışınlarının bir kısmının uzaya gönderilmesinin engellenmesine sera etkisi denir. Sera etkisine neden olan gazların (başta karbondioksit olmak üzere) miktarının artması, soğurulan güneş ışınlarının miktarının artmasına sebep olur. Bunun sonucunda atmosferin ve Dünya’nın sıcaklığı aşırı yükselir. Atmosferdeki sera etkisinin artmasına küresel ısınma denir. Küresel ısınma sonucunda buzullar erimeye ve okyanuslardaki su seviyeleri yükselmeye başlar ve küresel çölleşme gerçekleşir. Hava kirliliğine sebep olan (flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan) gazlar ozon tabakasının incelmesine sebep olur. Ozon tabakasının incelmesi sonucu Güneşin zararlı ultraviyole ışınları yeryüzüne ulaşır ve bu ışınlar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiler ve canlıların bağışıklık sistemini bozar. (Flora klora karbon gibi itici ve soğutucu olarak kullanılan gazların kullanılmaması konusu Brezilya'da ulusların imzasına açılmış ve iki ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu ülkeler Türkiye ve A.B.D.dir). 1- Havanın Canlılar İçin Önemi (*) : 1- Canlılar havasız yaşayamaz. 2- Solunum için bazı canlılar (insanlar ve oksijenli solunum yapan canlılar) oksijene ihtiyaç duyarlar. Havadaki oksijen, suya ve toprağa geçer, buradaki canlılarda oksijen kullanır. 3- Yeşil bitkiler, fotosentez yaparken havadaki karbondioksiti kullanır ve oksijen üretir. 4- Havanın azotu bazı bitkiler tarafından, (azot bağlayıcı) bakteriler yardımıyla alınarak protein yapımında kullanılır. (Canlıların temel yapısını proteinler oluşturduğu için önemlidir). 5- Havadaki su buharı canlılar için gereklidir. 2- Hava Kirliliğinin Etkileri (*) : 1- Solunum sistemi hastalıklarına neden olur. (Astım, bronşit, akciğer kanseri). 2- Yeşil alanlar yok olur, tarım ve hayvancılık olumsuz etkilenir. 3- Dolaşım sistemi hastalıklarına neden olur. (Kalp yetmezliği, damar tıkanıklığı). 4- Kağıt, kumaş, sanat eserleri, tarihi kalıntılar, araçlar ve evlerin yıpranmasına neden olur. 5- Kirli havada biriken kurşun oranı saçların dökülmesine neden olur. 3- Hava Kirliliğinin Önlenmesi (*) : 1- Sanayi tesisleri katı, sıvı ve gaz atıklarını arıtarak doğaya bırakmalıdır. (Yönetim bu gereçler için sanayi kuruluşlarına uzun vadeli ve düşük faizli krediler vererek kontrolü çevre örgütlerine devir etmelidir). 2- Havayı kirletmeyen doğal gaz, rüzgar, güneş enerjisi ve nükleer enerji gibi enerji kaynakları desteklenmelidir. 3- Bacalardan ve egzozlardan çıkan gazlar, yenilenebilir enerji kaynakları kullanılarak zararsız hale getirilmelidir. 4- İnsanların yeşil bitkileri ve ormanları kullanmaları sağlanarak, yeşil alanlar çoğaltılmalıdır. (Evlerin çevrelerinin beton duvarlarla çevrilmesi yasaklanarak, belediyeler aracılığı ile mülklerin yeşil bitkilerle sınırlandırılması sağlanmalıdır). SORU : 1- Asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? 2- Sera etkisi hayatımızı nasıl etkiler? 3- Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya’yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? b) Su Kirliliği : Sanayi kuruluşlarının ve enerji üretim santrallerinin atıkları, nüfus artışı, şehirleşme, deniz taşımacılığı ve kazalar, asit yağmurları, foseptikler, çöplükler, tarımda kullanılan ilaçlar, doğal ve yapay gübreler su kirliliğine neden olur. Su kirliliği, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokar. İçme ve kullanma suları daima temiz olmalıdır. Su kirliliğinden dolayı deniz, göl ve akarsularda her türlü üretim düşer, içme ve kullanma suyu bulmakta güçlük çekilir, suya bağlı ekosistemlerde doğal denge bozulur. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliği de önem taşımaktadır. Sakarya ve Gediz Nehirleri, Akşehir Gölü ve Tuz Gölü, İzmit ve İzmir Körfezleri ile Marmara Denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir. SORU : 1- Ülkemizdeki su kirliliği Dünya’yı nasıl etkilemektedir? 2- Su kirliliğine nasıl çözüm bulunabilir? c) Toprak Kirliliği : Yerleşim alanlarından çıkan atıklar ve çöpler, sanayi atıkları, egzoz gazları, kimyasal (organik ve mineral) gübreler, tarımla mücadele ilaçlarının kullanımı, yanlış arazi kullanımı, su ve rüzgar erozyonu, ile ulaşım ağı toprak kirliliğine neden olur. Bir yerde belirli kalınlıktaki toprağın oluşabilmesi için milyonlarca yıl geçmesi gerekmektedir Bunun için doğal kaynaklardan biri olan toprağın çok iyi korunması gerekir. Son yıllarda (yirminci yüzyılın başından itibaren) modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte, toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Toprak kirliliği ürün kalitesinin düşmesine, topraktaki organik ve inorganik maddelerin azalmasına ve dolayısıyla ekosistem dengesinin bozulmasına yol açabilmektedir. SORU : 1- Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? 4- Çevre Kirliliğinin Sonuçları : Çevre kirliliği sonucu; 1- Dünya’nın coğrafyası değişir. 2- Dünya’nın iklimi değişir. 3- Erozyonlar oluşur ve toprağın verimini düşürür. 4- Su kaynakları azalır ve kurur. 5- Enerji kıtlığı başlar. 6- Biyolojik çeşitlilik (canlı çeşitliliği) azalır. 7- Beslenme sorunu doğar. 5- Çevreyi Korumak İçin Alınacak Önlemler : 1- Sanayileşmede çevreye zarar vermemek için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. 2- Canlı türlerinin ve nesillerinin devamının sağlanması gerekir. 3- Bilinçli tarım yapılması gerekir. 4- Ormanların yok edilmemesi gerekir. 5- Su kaynaklarının kirletilmemesi gerekir. 6- Geri dönüşümlü ürünlerin kullanılması gerekir. 7- Tüketim maddelerinin geri dönüştürülebilecek şekilde kullanılması gerekir. 8- Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması gerekir. 9- Yenilenemez enerji kaynaklarının kullanılmaması gerekir. 10- Eğitime önem verilmesi ve tutumlu olunması gerekir. 11- Sürdürülebilir kalkınma yapılması gerekir. SORU : 1- Çok sayıda kurum ve kuruluşun çevre konusunda faaliyet göstermesi çevre sorunlarının çözülmesi için yeterli midir? Neden? 2- Ülkemizde bu konuda çalışan kuruluşlardan hangilerinin isimlerini ve nasıl öğrendiniz? 3- Çevre sorunlarıyla ilgili, gönüllü kuruluşlardan birine üye olarak çalışmak isteseydiniz hangisini tercih ederdiniz? Neden? NOT : 1- Çevre sorunlarının sınır tanımaz özelliğinden dolayı uluslararası iş birliği zorunlu bir hale gelmiştir. Bu konudaki ilk uluslararası düzeyde toplantı 1972 yılında, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen Stokholm 1. Çevre Konferansı’dır. Bu toplantı sonunda, çevreye verilen önemi vurgulamak için 5 Haziran günü “Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. 2- Uluslararası düzeyde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) • Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) • Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) 3- Ülkemizde çevreyle ilgili faaliyet gösteren önemli kuruluşlardan bazıları; • Çevre Bakanlığı • Tübitak • Türkiye Ormancılık Derneği • Türkiye Bitki Koruma Derneği • Türkiye Erozyonla Mücadele • Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) • Türkiye Çevre Eğitim Vakfı 4- Zoolog : Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini inceleyen, onları özelliklerine göre sınıflandıran ve çeşitli etmenlerin hayvanlar üzerindeki etkilerini araştıran kişilere zoolog denir. Zoologlar araştırmacı veya uygulayıcı olarak görev yaparlar. Araştırmacı olarak çalışan zoolog; yeryüzündeki hayvanların yaşayışlarım, doğal ortamları içinde gözlem yolu ile inceler. Hayvanların anatomik ve fizyolojik özelliklerini laboratuarlarda inceler ve elde edilen verilere göre hayvanları sınıflandırır. Hayvanların evrimini, fosilleri inceleyerek araştırır. Uygulama alanında çalışan zoolog; çeşitli ilaçların hayvanlar üzerindeki etkisini deneysel olarak inceler, tarımda böcekler ve diğer zararlı hayvanlarla mücadele yöntemleri geliştirir, milli parklardaki hayvanlar için uygun ortamlar oluşturulmasına çalışır, ülke dışına çıkarılmaya ya da yurt dışından getirilmeye çalışılan hayvan türleri konusunda görüş bildirir, hastanelerde doku ve hücre incelemeleri yapar. Zoolog olmak isteyenlerin üst düzeyde genel yeteneğe sahip, doğayı seven, canlılarla uğraşmaktan hoşlanan, meraklı ve iyi bir gözlemci, fen bilimlerine özellikle biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, sabırlı, araştırmacı ve bilimsel meraka sahip ve estetik anlayışı yüksek kimseler olmaları gerekir. Zoologlar çalışmalarını laboratuarda ve açık havada yürütürler. Çalışırken biyologlarla, ziraat mühendisleriyle, veteriner hekimlerle, kimyagerlerle ve kimya mühendisleri ile iletişim halindedirler. Hazırlayan:MURAT ÜSTÜNDAĞ Kayseri Mithatpaşa İlköğretim Okulu Fen ve Teknoloji Öğretmeni

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-cevre-sorunlari-ve-etkileri

Sera Gazlarının Ekolojik Denge Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir

Dünya üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır Bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına da sera etkisi denir Atmosferde bu gazların miktarının artması ısınmayı artırır. Günümüzdeki tehlike, karbondioksit ve diger sera gazlarinin miktarindaki artışın bu dogal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır Binlerce yıldır dünyamizdaki karbon kaynakları kararlı kalırken, şimdi modern insanoğlu aktiviteleri-fosil yakıtlarin kullanımı, ormanların yokoluşu, aşırı tarım yapılması, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diger sera gazlarının atmosfere salınmasına sebep olmaktadır Sera etkisi dünyamızı nasıl değiştiriyor? Yeryüzü güneşten gelen bir ışık enerjisi alır Bu enerjinin bir kısmı bulutlar ve yer yüzeyi tarafından yansıtılır Geriye kalan kısım atmosfer ve yeryüzü tarafından toplanır Yeryüzü, bir kısmı atmosfer tarafından soğurulan kızılötesi ışınlar yayar Bu kızılötesi ışınların uzaya giden kısmıyla yeryüzünde biriken güneş enerjisi dünyanın ortalama sıcaklığını sabitleyebilecek şekilde dengelenir Eğer atmosfer daha fazla kızılötesi ışın soğurursa, yeryüzü topladığından daha az enerji yayar ve bu ısınmasına neden olur Bu durum, ilk sıcaklıktan daha yüksek bir sıcaklıkta yeni bir denge sağlanana dek yeryüzün ışımasını artırır Buna sera etkisi denir Sera etkisi olmasaydı yeryüzündeki ortalama sıcaklık -18 derece olurdu Oysa,bugün sıcaklık 15 derece Kısaca kızılötesi ışınların atmosfer tarafından tutulması “sera etkisi” olarak adlandırılır, çünkü bitki seralarındaki camların iç tarafı, gezegenin atmosferi gibi görünen güneş ışınlarını geçirme ve nesneler tarafından seranın içine salınan kızılötesi ışınların bir kısmını geçirmeyerek tutma özelliğine sahiptir Ancak bu etki seraların içine hakim olan sıcaklığın tek sorumlusu değildir Camların iç tarafı havanın dolaşımını ve dolayısıyla ısının taşınarak azalmasını engeller Bu durum özellikle rüzgar kuvveti dikkate alındığında daha önemlidir Ancak, sera etkisinin bu son özelliği gezegeni çevreleyen uzay boşluğu için geçerli değildir ve bu anlamda sera etkisi olarak adlandırılan olaya dahil değildir Kızılötesi ışınları soğuran tüm gazlar sera etkisine neden olan gazlardır Bunlar, karbondioksit, su buharı, azot protoksit, ozon ve sentetik endüstri molekülleridir Etkileri, yoğunluklarına ve molekül başına soğurma kapasitelerine bağlıdır Yoğunlukla ilgili olarak su buharının durumu ayrıcalıklıdır, çünkü yeryüzünde bolca bulunan su iklim sisteminin ayrılmaz parçasıdır Su buharının atmosferdeki yoğunluğu havanın onu tutma kapasitesi ile belirlenir Endüstriyel çağın başından beri insan faaliyetleri sera etkisi yaratan başka gazların salımına sebep oluyor ve bu gazların atmosferdeki yoğunluğu belirgin ve düzenli bir şekilde artıyor Ek sera etkisi de küresel ısınmayı tetikliyor Bu “radyoaktif gelişme” 1990 ile 2004 yılları arasında yüzde 20 oranında artış gösterdi. Gezegenimiz 4,65 milyar yıllık tarihi boyunca birçok kez ısınmış ve soğumuştur Günümüzde dünyamız yine hızlı bir ısınma periyoduna girmiştir ve bu kez diğerlerinden farklı olarak, oldukça fazla bir nüfus kitlesiyle bu etkiye maruz kalacaktır Küresel ısınmayı sade bir tanımlama ile; “atmosfer, okyanuslar ve kara kütleleri yüzeyindeki sıcaklıktaki yükselme” olarak tanımlayabiliriz Bu ısınmaya kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere dahil olan sera gazlarının neden olduğu sanılmaktadır Sera Etkisi Dünyamızı aydınlatan ve ısıtan enerjinin kayna ğ ı güne ş tir Güneşten, gezegenimizin yüzeyine ulaşan kısa dalgalı radyasyon, ışıktan ısıya dönüşmek suretiyle dünyamızı ısıtır Yeryüzü, bu radyasyonun bir kısmını uzun dalgalı kızılötesi ışın olarak uzaya geri yansıtır Bu uzun dalgalı kızılötesi ışınların büyük bölümü uzaya geri dönerken, bir bölümü dünya atmosferinde sera gazları vasıtasıyla tutulu kalmaktadır Atmosferde kızılötesi ışınların tutulması ve yansıtılması sırasında, tıpkı seradaki camlar gibi ısıyı muhafaza etme özelliklerinden dolayı bu gazlara “sera gazı” adı verilmiş tir Bu gazların atmosfer içindeki miktarlarının artması ile atmosfer, güne ş yoluyla dünyamıza sağlanan ısının tutulmasını tekrar geriye bırakılmasını sağlayan bir yalıtkana dönüşmektedir Sera Gazı Çeşitleri Sera gazları tabii olarak do ğ ada bulunurlar ve ayrıca insanların çeşitli faaliyetleri sonucu ortaya çıkarlar Sera gazları içerisinde en bol miktarda bulunanı okyanuslar, denizler, göller ve akarsulardan buharlaşma yoluyla atmosfere karışan su buharıdır Karbon dioksit (CO2) ikinci en fazla bulunan sera gazıdır Organik maddenin çürümesi, hayvan ve insanlarını solunumu, yanardağ patlamaları gibi birçok do ğ al olaylar sonucu atmosfere dahil olmaktadır Ayrıca, insanlar fosil yakıtlar, katı atıklar, ağaç ve ağaç ürünleri yakmak suretiyle evlerini ısıtmak, motorlu taşıtlar kullanmak ve elektrik üretmek amaçlarıyla atmosfere dahil olan karbon dioksit miktarını arttırırlar 18nci yüzyılın ortalarındaki Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki miktarı 281 ppm’den 368 ppm’e ulaşarak %31’lik bir artış göstermiştir Metan (CH4), atmosfer içerisinde daha etkili yalıtkanlık yaratan bir gazdır Aynı miktardaki karbon dioksite oranla en az 20 kat daha fazla ısıyı tutabilmektedir Kömür, doğal gaz ve petrolün üretim ve taşınması esnasında atmosfere dahil olmaktadır Metan, büyükbaş hayvanlar başta olmak üzere kimi hayvanların sindirim yan ürünü olarak ortaya çıkmasının yanında atık alanlarındaki organik maddelerin bozuşmasından da meydana gelmektedir Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki metan miktarı iki kattan daha fazla artmıştır Diazot monoksit (N2O), esas olarak tarım topraklarının işlenmesi ve fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkmaktadır Çok güçlü yalıtkanlık özelli ğ i olan bir gazdır Aynı miktardaki karbon dioksitin tuttuğundan yaklaşık 300 kat fazla ısı tutma özelliğine sahiptir Atmosferdeki miktarı, sanayileşme öncesindeki düzeyle kıyaslandığında %17’lik bir artı ş göstermiştir Sera gazları, aynı zamanda modern ve teknolojik bir hayatın devamı için gerekli üretim işlemleri sonucunda da meydana gelmektedir - Alüminyumun eritilmesinden perflorlu bileşikler meydana gelmektedir - Otomobil koltukları, mobilyalar ve yalıtımda kullanılan köpükler de dahil olmak üzere birçok maddenin üretimi esnasında hidroflorokarbonlar meydana gelmektedir - Kimi gelişmekte olan ülkelerde montajı yapılan buzdolaplarına hâlâ soğutucu gaz olarak kloroflorokarbonlar kullanılmaktadır 20nci yüzyıl boyunca, atmosfer içerisinde büyük miktarlarda artış gösteren bu sentetik kimyasalların bazıları atmosfer sıcaklığını arttırma özelliklerinin yanında, dünyamızı morötesi ışınların olumsuz etkilerinden koruyan ozon tabakasına da zarar vermektedirler 2000 yılında triflorometil sülfür pentaflorid adında yeni bir sentetik bileşiğin atmosferde hızlı bir şekilde arttı ğ ı belirlenmiştir Bu gazın diğer bilinen sera gazlarından çok daha fazla ısı tutma özelli ğ i olması endişe vericidir ve endüstriyel kaynağı hâlâ bulunamamıştır Küresel Isınmanın Etkileri Dünya üzerindeki tüm yaşamlar sera etkisi ile yakından ilişkilidir Sera etkisi olmayan bir dünya, yaklaşık 33 o C’lik bir soğuma ile karşı karşıya kalır ki, bu da dünyamızın bir kutuptan diğerine buzlarla kaplanması anlamına gelmektedir Ancak, sera gazlarının atmosferde aşırı bir şekilde artması da sürekli ısınma şeklinde dengelerin bozulması tehdidini yaratmaktadır Dünyanın ortalama yüzey sıcaklı ğ ı 15 o C’dir Geçti ğ imiz yüzyılda bu sıcaklık 0,6 o C’lik bir artış göstermiş tir Kıtalar üzerindeki sıcaklık okyanuslar ve denizlere oranla daha fazla artmıştır 1950 yılından bu yana deniz yüzeyi sıcaklı ğ ı kara yüzeyindekinin ancak yarısı kadar artmıştır Gece sıcaklıklarında da her 10 yılda ortalama 0,2 o C artı ş görülmüş tür IPCC (Intergovernmental Panel On Climate Change)’nin 2001 yılında yayımlanan üçüncü değerlendirme raporunda 2100 yılına kadar dünyamızdaki ortalama sıcaklığın 1,4-5,8 o C arasında artacağı belirtilmektedir Bu artışın 1990-2025 yılları arasında 0,4-1,1 o C, 1990-2050 yılları arasında 0,8-2,6 o C civarında seyredeceği kurgulanmaktadır Küresel ısınmaya bağlı olarak geçti ğ imiz yüzyılda kar örtüsü ve buzul boyutlarında küçülmeler ya ş andı 1960’ların sonlarından bu yana Kuzey Yarıküre’de kar örtüsünde %10’luk bir azalma oldu Orta ve daha yukarı enlemlerde göl ve nehirlerin yıllık buzla kaplı kalma sürelerinde yaklaşık 2 haftalık bir kısalma oldu 20nci yüzyıl boyunca dağ buzullarında da büyük çapta zirveye doğru çekilmeler yaşandı 1950’lerden 2000’e kadar geçen sürede Kuzey Yarıküre’de bahar ve yaz aylarındaki deniz buzulu boyutlarında %10-15 oranında küçülmeler yaşandı 20nci yüzyılın son 30 yılında Arktik deniz buzulu kalınlığında yaklaşık %40’lık bir azalma ya ş andı Önümüzdeki süreçte de ısınmaya bağlı olarak okyanusların ılıklaşmasıyla birlikte da ğ buzullarının ve kutuplardaki buz örtüsünün erimeye devam etmesi beklenmekte ve deniz seviyelerinin de 9-100 cm arasında yükseleceği tahmin edilmektedir 20nci yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde 10-25 cm arasında bir artı ş oldu ğ u saptanmıştır Sibirya’nın batısında 11 bin yıldır donmuş halde bulunan ve yaklaşık Fransa ve Almanya büyüklüğündeki turbalıklar küresel ısınmanın etkisiyle son 3-4 yıldır erimeye başladılar Son 40 yıl içinde bu yörede 3 o C’lik bir sıcaklık artışı görülmüştü Artık geri dönüşü olmayan bu erime olayının sonucunda atmosfere milyarlarca ton metan gazı dahil olacak CO2 gazından 20 kat daha fazla ısı tutabilme özelli ğ i olan CH4 gazının bu düzeyde atmosfere salınımı küresel ısınma hızını ve şiddetini bu güne kadar yapılan tahminler üzerinde arttıracaktır Deniz seviyesinde görülecek yükselme, birçok kıyı bölgesi yerleşimini olumsuz yönde etkileyecektir Örneğin deniz seviyesinde meydana gelecek 100 cm’lik bir artışla Hollanda’nın %6’sı, Bangladeş ’in %17,5’i ve birçok adanın ya tümü ya da büyük bölümü sular altında kalacaktır Denizlerdeki yükselme kıyı ekosistemlerinde büyük değişiklikler yaratacak, denizlere yakın alçak düzlüklerde yeni bataklıklar meydana gelecektir Denizlerin karalar üzerinde ilerlemesi ile oluşacak arazi kayıplarının yanında kıyı erozyonlarında da artışlar görülecektir Mevsimler bazı bölgelerde daha uzun olmaya başlayacak, kış ve gece sıcaklıkları, yaz ve gündüz sıcaklıklarından daha fazla artma eğiliminde olacaktır Isınan bir dünyada sıcak stresinden dolayı daha çok insan ölecek, tropik bölge hastalıkları serin iklim bölgelerine doğru yayılma gösterecektir Isınmayla birlikte okyanus ve denizlerden daha fazla su buharlaşacak ve dünya daha rutubetli olacaktır Bu da yağışların artmasına neden olacaktır Kıtalar üzerine düşen yağış miktarı son yüzyıl içerisinde %1’lik bir artış göstermiş tir Gücünü suyun buharlaşmasından alan kasırgalar muhtemelen daha da güçlü olacaklardır El Nino kasırgası önceki yüz yıllık periyotla karşılaştırıldığında son 20-30 yıllık süreçte daha sık, uzun süreli ve şiddetli görülmeye başlanmıştır Sert ve devamlı rüzgarlar, suyun topraktan daha hızlı bir şekilde buharlaşmasına yol açacak, bu da bazı bölgelerin eskisinden de daha kurak olmalarına neden olacaktır 20nci yüzyıl boyunca orta ve daha yukarı enlemlerdeki kıtalar üzerine düşen yağış ta %5-10 arasında artış saptanmıştır Yoğun yağış sıklığında da %2-4’lük artış (24 saatte 50 mm) görülmüştür Buna karşılık subtropikal alanlardaki karalara düşen yağışta %3’lük azalma olmuştur Özellikle kuzey ve batı Afrika ve Akdeniz ülkelerinin kimilerinde yağışlarda düşüş yaşanmıştır Son 10 yılda Asya ve Afrika gibi bazı kıtalarda kuraklık ve sıcaklık şiddetlerinde artış olmuştur İklimi ısınmış bir dünyada muhtemelen önceden oldu ğ undan daha fazla tarım ürünü üretilebilecektir Ancak, bu üretim ille de ş u anda verimli olan bölgelerde olmayıp serin iklim kuşaklarına doğru kayacaktır Kuzey Yarıküre’de özellikle üst enlemlerde son 40 yıllık süreçte, ürün yetiştirme sezonunda her on yılda 1-4 gün uzama belirlenmiştir Küresel ısınma ve nemin artmasına paralel olarak gelecekte tarım ürünlerine ve ormanlara daha fazla böcek ve hastalık musallat olacaktır Küresel ısınmanın etkisiyle hayvanlar ve bitkiler kutuplara ve üst dağlık kesimlere yüksek rakımlara doğru göç edeceklerdir Ancak, bu göç yollarını tıkayan kentler ya da tarım arazileri ile karşılaşan ve bunları aşamayan bitki türlerinin nesilleri tükenecektir Küresel Isınmanın Türkiye Üzerindeki Olası Etkileri Türkiye, küresel ısınmanın potansiyel etkileri açısından risk grubu ülkeler arasındadır Ülkemiz küresel ısınmanın özellikle su kaynaklarının zayıflaması, orman yangınları, kuraklık ve çölleşme ile bunlara bağlı ekolojik bozulmalar gibi olumsuz yönlerinden etkilenecektir IPCC’nin 2002 yılı yayımlanan V Teknik Raporu’nda; 1901-2000 yılları arasında Türkiye’de -her 10 yılda sıcaklık 0,2 o C’ye kadar arttığı, -yağış ta ortalama %10 düşüş olduğu, 2071-2100 yılları arasında ise -Samsun’dan Adana’ya bir hat çizildiğinde bunun batı kısmının 3-4 o C, doğu kısmının ise 4-5 o C civarında ısınacağı, -günlük yağış miktarında 0,25 mm’ye kadar düşeceği, -buharlaşma ve evaporasyonun artacağı, -yaz kuraklığının artacağı, -yağıştaki azalış , sıcaklık, evaporasyon ve kuraklıktaki artışla doğrudan bağlantılı olarak orman yangınlarında artış olacağı, -su kaynaklarındaki zayıflamaya bağlı olarak iç sularda yaşayan balık türlerinde azalma yaşanacağı, -sularda meydana gelecek sıcaklık artışının üreme bozukluklarına yol açacağı, -arazi kullanımında meydana gelecek değişikliklerin erozyonu artıracağı, belirtilmektedir Dünya Su Kaynakları ve Tarım Toprakları Dünya üzerindeki en yaşlı kayalar oldukları belirlenen Greenland’daki Isua kayaları içerisinde 3,8 milyar yıllık suya rastlanmıştır Suyun kökeni ile ilgili birçok teori bulunmakla birlikte yeryüzünde bu zamandan daha önce suyun varlığına dair başka kanıt bulunamamıştır Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km 3 olup, bu suyun %97,5’i tuzlu su, geriye kalan %2,5’i tatlı su kaynaklarından olu ş maktadır Tatlı suların da ancak %0,3’ü göllerde, akarsularda, barajlarda ve göletlerde bulunmaktadır Dünyamızda 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksundur 2,3 milyar kişi sağlıklı suya hasrettir ve yılda 7 milyon kişi su ile ilgili hastalıklardan ölmektedir Dünyada kişi başına su tüketimi yılda ortalama 800 m 3 civarındadır Ayrıca, dünyada 800 milyon kişi gıda yetersizliği ile karşı karşıyadır Dünyadaki toplam su tüketiminin %73’ü sulamada kullanılmaktadır 1995 yılı itibarıyla dünyada sulanan tarım alanları 253 milyon hektar iken, 2010 yılında 290 milyon hektara, 2025 yılında ise 330 milyon hektara ulaşması beklenmektedir Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisi 3,2 milyar hektardır Son yıllarda kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde %14,3 azalırken, gelişmekte olan ülkelerde %40 oranında azalmıştır Birleşmi ş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’ne göre kişi başına düş en tarım arazisi 0,23 hektar olup, 2050 yılında bu miktar 0,15 hektara kadar düşecektir Türkiye’nin Su Kaynakları ve Tarım Toprakları Ülkemizin yenilenebilir su potansiyeli 234 milyar m 3 olup bulun 41 milyar m 3 ’ü yeraltı suları, 193 milyar m 3 ’ü yerüstü sularından meydana gelmektedir Ülkemizde çeşitli amaçlara yönelik kullanımlarda teknik ve ekonomik anlamda tüketilebilecek yüzey ve yeraltı suyu miktarının 110 milyar m 3 olduğu belirlenmiştir Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için yılda ortalama kişi başına 10000 m 3 su potansiyeline sahip olması gerekir Su potansiyeli 1000 m 3 ’ten az olan ülkeler “Su Fakiri” kabul edilmektedir Ki ş i başına düşen kullanılabilir su potansiyeli 3690 m 3 olan ülkemiz, dünya ortalaması olan 7600 m 3 ’ün oldukça altında olmasından dolayı su fakiri olmamakla birlikte su kısıtı bulunan ülkeler arasındadır Kişi başına düşen kullanılabilir su miktarımız 1735 m 3 ’tür Devlet İstatistik Enstitüsü, 2025 yılına kadar ülkemiz nüfusunun 80 milyona varacağını tahmin etmektedir Bu durumda kişi başına düşecek kullanılabilir su miktarımız 1300 m 3 ’e düşecektir Ülkemizin yüzölçümü 78 milyon hektar olup bunun sadece 28 milyon hektarlık kısmı ekilebilir arazilerden meydana gelmiştir Suyun Tarımdaki Önemi Kıtlık ve açlığın dünyayı ciddi olarak tehdit etti ğ i 21nci yüzyılda toprak ve su en önemli stratejik maddeler olarak kabul edilmektedir Günümüzden 6000 yıl önce Mezopotamya bölgesinde Sümerler, hendekler kazarak Fırat ve Dicle’nin sularını tarlalarına akıtmakla insanoğlunun ilk sulu tarıma geçmesini sağladılar ve uygarlığı başlattılar Kentler kuruldu, nüfus arttı, ortaya yönetici sınıflar çıktı Benzer geliş meler Mısır’ın Nil, Hindistan’ın İndus vadileriyle Çin’de Sarı Nehir civarında yaş andı Suyun en verimli şekilde değerlendirilmesi 2nci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştır Sava ş tan sonra insanların beslenme ve giyinme gibi gereksinimlerinin artı ş ı topraktan daha fazla yararlanmayı zorunlu hale getirmiş ve bunun da etkin sulama ile sağlanabileceği sulama yatırımlarına öncelik verilmiştir Türkiye’de de modern anlamda sulama projelerinin geliştirilmesi, 1950’li yılların başında DS İ ve TOPRAKSU gibi kamu kurumlarının kurulması ile büyük bir hız kazanmıştır Ülkemizde ekilebilir araziler limitine 1970’li yıllarda ulaşılmış , bu tarihten itibaren ise tarımsal üretimin arttırılması ancak ülke genelinde geliştirilen modern sulama projeleri ile mümkün olabilmiştir Ülkemiz topraklarının 25,8 milyon hektarlık kısmı sulanabilir arazilerden oluşmaktadır Ekonomik olarak sulanabilir arazi miktarı ise 8,5 milyon hektardır DSİ , Mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve halk sulamalarıyla bu alanın ancak 4,9 milyon hektarlık kısmı sulamaya açılabilmiştir Sektörel bazda yapılan su tüketim tahminlerinde, ülkemizin ekonomik olarak sulanabilir 8,5 milyon hektar arazisinin, bu i ş için ayrılan ödenekler dikkate alındığında, tamamının sulamaya açılabilmesi için yaklaşık 100 yıl daha gerekmektedir Dünyadaki sulanan alanlar ekili alanların sadece %17’lik kısmını oluşturmalarına karşın, toplam bitkisel üretimin %40’ı bu alanlardan elde edilmektedir Suyun Yanlış Kullanımının Sonucu: Çölleşme! Kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alan ülkemizde kuraklık ve çölleşme sorunlarının küresel ısınma ile daha da artacağı dikkate alındığında sulama, aynı zamanda önemli bir sorunu da beraberinde getirmektedir; toprakların tuzlanması, yani arazi kalitesinin bozulması, çölleşme! Yağışlı bölgelerde, toprak içerisinde doğal olarak bulunan tuzlar yağmur sularıyla akarsulara ve yer altı sularına taşınır, bunlar aracılığıyla da deniz ya da göllere kadar ulaşır Bu nedenle yağışlı bölge topraklarında genellikle tuz birikmesi olmaz İklimi sıcak, yağış ı az bölgelerde tarımsal üretim ve verimi arttırmak amacıyla toprağa kontrolsüz-gelişigüzel verilen sular, içlerinde doğal olarak bulunan tuzu toprağın içine dahil ederler Fazla verilen bu su, aynı zamanda taban suyunu yükseltmek suretiyle toprak ve taban suyu içinde bulunan tuzları da yukarı doğru harekete geçirir Sıcağın etkisiyle beraberinde toprak yüzeyine kadar taşıdığı tuzları burada bırakarak, hızla buharlaşmak suretiyle, toprak yüzeyinde buzlanma yaratır, tarımsal üretimi sınırlar ve verimi düşürür Fırat Nehri’nin iyi kalitedeki suyu bile her yıl 10 dekar toprağa 1,1 ton civarında eriyebilir tuzlarını dahil etmektedir 1940 yıllarında dizel motopompların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte sulama masraflarının düştüğü Suriye’nin Fırat Nehri havzasında yeni alanlar tarıma kazandırılmıştır 1980 yılına kadar geçen süreçte, bu arazilerin yarısına yakın kısmında son derece yüksek tuz konsantrasyonları meydana gelmiş ve bu alanların büyük bir kısmı terk edilmiştir Aynı durum şu anda GAP Bölgemizde de görülmektedir Harran Ovası’nın topraklarında belirgin bir tuzlanma başlamıştır GAP Bölgesinin kalan toprakları da sulamaya açıldıkça, bu problem o kısımlarda da görülecektir Sadece Harran Ovası de ğ il, tüm GAP topraklarının ilerideki en önemli sorunu tuzluluk olacaktır Bugün, bir zamanlar “verimli ay” olarak tanımlanan Mezopotamya bölgesindeki toprakların %80’i tuzlanarak elden çıkmıştır Dünya tarihinde su kaynakları yönetimi uygarlıkların gelişmesinde ve hatta çöküşlerinde her zaman önemli roller oynamıştır Mısır, Çin, Hindistan, Mezopotamya uygarlıklarında, hanedanlıkların yıkılması ile su kaynakları yönetimi arasında yakın ili ş kiler bulunmaktadır Mezopotamya’da drenajın olmayı ş ı ya da yetersizliği, sulama suyunun alt katmanlardaki tuzu bitki kök derinli ğ ine çıkartması ve sulama suyundaki tuzun bitki kök bölgesinde birikmesi sonucunda tarım alanlarında tuzlanmaya neden olmuştur Ülkemizde tuzlu, sodyumlu ve borlu topraklar İ ç Anadolu başta olmak üzere 1,6 milyon hektar alan kaplarlar Özellikle batı ve güney bölgelerimizde aşırı sulamalar sonucu toprak kalitesi bozulmuş , tuzlanma, zararlı ve hastalık oranları artmış ve verim düşmeye başlamış tırÇukurova, Gediz, Söke ve Amik Ovaları tipik örneklerdir Dünyada hâlâ pek çok sulama projesi, kısa vadeli ve akılcı olmayan planlamalar yüzünden tarım topraklarında tuzlanmaya neden olmaktadır Bugün dünyada tuzlanmanın yılda 2 milyon hektar gibi bir miktarla yayıldığı ve bu nedenle sulama sayesinde elde edilen üretim artışının sağladığı gelirlerin büyük oranlarda azalmasına neden olduğu görülmektedir Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizdeki su tüketiminin %73’ü tarım sektöründe gerçekleşmektedir Erozyonun Barajlarımız ve Sularımız Açısından Önemi Büyük yatırımlar yapılarak çeşitli amaçlar için tesis edilen, bir amacı da sulama olan barajlarımız, akarsu ve yüzey akışların taşıdığı toprak materyali ile planlanan ekonomik ömürlerinden daha kısa sürede dolmakta ve işlevlerini yitirmektedir Genelde ekonomik ömürleri 50 yıl olarak belirlenen bazı barajların aşırı erozyon etkisi ile 15-20 yılda doldukları görülmüştür (Karamanlı 13 yıl, Altınapa 10 yıl, Kartalkaya 19 yıl, Kemer 22 yıl) Yapılan ölçümlere göre; - Dicle Nehri’nin 26,7 milyon ton/yıl - Fırat Nehri’nin 16,8 milyon ton/yıl - Kızılırmak Nehri’nin 15,7 milyon ton/yıl - Çoruh Nehri’nin 7,8 milyon ton/yıl sediment taşıdığı tespit edilmiştir Fırat üzerinde tesis edilmiş olan Keban Barajı’na her yıl en az 32 milyon ton toprak taşınmış ve tesis tarihi olan 1974 yılından 2001 yılına dek yaklaşık olarak 850 milyon ton toprak baraj tabanına yığılmıştır Dünya genelinde erozyonla kaybedilen toprak miktarı 24 milyar tondur Ülkemizde her yıl kaybolan 500 milyon tona yakın verimli topraklarla birlikte 9 milyon ton bitki besin maddesi de yitirilmektedir Bu özelli ğ i ile de erozyon, ekosistemin ve suların kirletilmesinde en büyük etken olmaktadır Çünkü yüzey akışları ile taşınan bitki besin maddeleri (gübre dahil) ve tarım ilaçları su kaynaklarının kirlenmesine neden olmaktadır Ülkemizdeki ortalama yıllık toprak kaybı Avrupa’da olu ş an kaybın 9,5 katı, Avustralya’da olu ş an kaybın 2,9 katı, Amerika’da oluşanın 1,6 katıdır Barajlar, akarsuların taşıdıkları toprak materyalini tutmak suretiyle denize kavuştukları yerlerde oluşturdukları deltaların beslenmesini engellemekte, denizlerin deltaları aşındırmasına-kıyı erozyonuna neden olmakta, denizlerin karalar üzerinde ilerlemeleri sorununu da yaratmaktadır Sonuç Olarak Hem ekolojik dengenin korunması, hem de insan topluluklarının sürdürülebilir gelişiminin sağlanması için, su ve toprak kaynaklarının bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçları karşılayabilecek en akılcı bir şekilde kullanılması gerekmektedir Bugün yeryüzünde en çok yararlanılan yenilenebilir su kaynağı akarsulardır (dünyada yenilenebilir su rezervi yılda yaklaşık 42750 km 3 olarak tahmin edilmektedir) Özellikle dünya nüfusunun ve buna bağlı olarak ta gıda ihtiyacının hızlı bir şekilde artış göstermesi insanoğlunun akarsuları, en fazla su tüketen sektör olan tarımda hemen hemen son damlasına kadar kullanmasına yol açmıştır Akarsuların aşırı ve plansız kullanımlarının olumsuzluklarına örnek vermek gerekirse, Aral Gölü’nü besleyen Amu Derya ve Siri Derya nehirlerinin aşırı ve plansız kullanımları, bu gölün oldukça küçülmesine yol açmış , bundan dolayı da 20 balık türü ortadan kalkmış ve balıkçılığın bitmesine neden olmuştur Bir başka örnek ise, Ganj Nehri gibi dünyamızdaki birçok büyük akarsu günümüzde deltasına kadar ulaşamamaktadır Önümüzdeki süreçte denizlerin yükselmesiyle bu gibi akarsu yatakları vasıtasıyla tuzlu sular karaların içlerine ilerleyecekler, toprak ve su kaynaklarında tuzlanmaya neden olacaklardır Kurak mevsimler boyunca yararlanabilmek ve küresel ısınmanın ülkemiz üzerindeki olumsuz etkilerini azaltabilmek amacıyla, elbette akarsularımız üzerindeki baraj ve özellikle de gölet sayımızı arttırmamız gerekmektedir Ancak bu yapılaşma asla akarsularımızın do ğ al akışını ve doğanın dengesini büyük ölçüde etkileyecek yapılaşmalar olmamalıdır Küçük birikimler sağlayacak göletlerin yapımına ağırlık verilmelidir Su kaynaklarımızı arttırmaktan daha önemlisi, bu kaynakların insanlarımız tarafından en verimli şekilde kullanılması bilincinin oluşturulmasıdır Nüfusu hızla artan İstanbul’da önemli su rezervuarları olan Elmalı Barajı ile Küçükçekmece gölü çevrelerinin yo ğ un yerle ş im ve sanayi alanına dönüşmesi sonucu bu kaynaklar kullanma suyu olarak dahi şehre verilememektedir Yerleşim ve sanayi alanları Büyükçekmece gölü koruma kuş aklarına kadar dayanmış durumdadır Bu kaynakların ve bunları besleyen akarsuların çevresinde gelişigüzel kimyasal gübre ve zirai mücadele ilacı kullanmakta kirlili ğ e ve su kalitesinin bozulmasına neden olmaktadır Özellikle azotlu gübre kullanımındaki hatalar N2O emisyonunu da artırmaktadır Trakya’yı boydan boya geçen ve Meriç Nehri’ne birle ş en Ergene Nehri kirlilikten dolayı tarımsal sulamada dahi kullanılamamaktadır Oysa birçok gelişmiş ülkede büyük kentlerdeki su kaynakları ve havzaları ormanlarla çevrilmiş tir ve kirlenmediğinden dolayı da arıtılmaksızın kullanıma sunulabilmektedir Toprakların üretkenlik kapasitesinin düşmesi ya da yok olması çölleşme olarak tanımlanabileceğinden tarım toprakları üzerinde hızlı kentleşme ve sanayileşme yaşanan Bursa, Sakarya ovaları, Çukurova, İzmir, Manisa, Kocaeli ve İstanbul Türkiye’nin en hızlı çölleşen yöreleridir Oysa gelecekte küresel ısınmanın etkisiyle tarımında önemli verim kaybı yaşayacak Türkiye’nin tarım topraklarını kaybetmemesi, su kaynaklarını cömertçe kirletmemesi gerekmektedir Günümüzde tarımsal üretim miktar ve verimini, kaliteli tohumlar kullansak dahi ancak sulamayla arttırmamız mümkün oldu ğ undan gerek yeraltı gerekse yer üstü su kaynaklarımızı temiz ve planlı kullanmalıyız Yıllık çekilebilir yeraltı suyu rezervi 12,3 km 3 olan ülkemizde, tarım alanlarının sulanmasında özellikle bu su kaynaklarımızı da devreye sokmamız gerekir Ancak, kuraklığın şiddetli görüldü ğ ü devrelerde yeraltı sularına fazla yüklenmemek, yerüstü su kaynaklarını bu dönemlerde devreye sokmak yararlı olacaktır Özellikle denizlere yakın bölgelerde yeraltı sularında aşırı kullanım, deniz sularının bu alanlara ilerlemesine neden olmakta ve tuzlanan bu kaynakları tekrar geri kazanmak mümkün olmamaktadır Türkiye, küresel ısınmanın özellikle yağışın azalması, sıcaklığın ve dolayısıyla kuraklığın artmasına bağlı olarak arazi kullanım şekli ve tarım metotları ile su kaynaklarının kullanımı ve su kalitesi konusunda özen göstermelidir Ülkemizde adeta bir gelenek haline gelen ormanların ve meraların tahrip edilmesinin önüne geçilmelidir Önemli karbon yutak alanı olan bu alanların amacı dışında kullanılmaları hem verimli yüzey toprağının yok olmasına, hem de yaratılan erozyonla su kaynaklarının siltasyonla kalitelerinin bozulmasına ve baraj göllerinin hızlı dolmasına yol açmaktadır Yanlış arazi kullanımı yağışla gelen suyun toprağa sızmasını da önlemekte yüzey akışa geçerek sele ve yeraltı su kaynaklarının beslenememesine yol açmaktadır Gelecekte daha kurak bir periyoda girecek Türkiye’de erozyon kontrolü ve suyun toprakta muhafaza edilmesi önem kazanmaktadır Suyun toprakta muhafazasını sağlayan anızın tahrip edilmesinin önüne geçilmelidir Toprak yüzeyi anızsız nadasa bırakılmamalıdır Suyun muhafazası açısından topraklar yüzlek sürülerek hafifçe kabartılmalıdır Yüksek verimli kurağa dayanıklı tohumlar geliştirilmelidir Baraj gölleri altında verimli tarım topraklarının kalmamasına özen gösterilmelidir Sulama amaçlı inşa edilerek tarımsal üretimi ve verimliliği arttırmayı amaçlayan bir baraj, aynı zamanda tarımsal üretimin gerçekleşme alanı olan verimli alüviyal toprakları suları altında bırakarak yok etmemelidir Sulamaya açılan bölgelerde, topraklarda tuzlanmanın önlenmesi açısından mutlaka drenaj sistemleri kurulmalıdır Ülkemizde tarımsal üretim planlaması yapılmadığından, sulamaya açılan bölgelerde ekilecek bitki deseni köylünün insiyatifine bırakılmakta, buna sulama konusundaki bilgisizlikte eklenince sulamadan yeterli randıman alınamadı ğ ı gibi topraklarımızın üretkenlik kapasitesi de düşmektedir Sürekli baraj ve gölet in ş a etmenin yanında çiftçi, sulu tarım konusunda eğitilmeli ve denetim altında tutulmalıdır Eskiden in ş a edilmiş olup, bugün bakımsızlıktan dolayı işlevini kaybetmiş oldukça fazla sulama tesisi bulunmaktadır İklime dayalı olumsuzluklardan ülke tarımımızın en az düzeyde etkilenmesi için ülkemizin tarım kesimi ve bu kesimle muhatap olan tarım kurumları devlet tarafından daha fazla desteklenmeli, Tarım Bakanlığı’nın 1984 tarihli reorganizasyonu ile kapatılan TOPRAKSU Genel Müdürlüğü zaman kaybedilmeden kurularak toprak ve su kaynaklarının yönetimi tek elde toplanmak suretiyle mücadeleye derhal başlanmalıdır.

http://www.biyologlar.com/sera-gazlarinin-ekolojik-denge-uzerindeki-olumsuz-etkileri-nelerdir

Ekosistemler ve Biyolojik Çeşitlilik

1.Ekosistemler 2.Biyolojik Çeşitlilik 3.Çevre Sorunları ve Etkileri Okul bahçesine çıkıp gözlerimizi kapattığımızı hayal edelim.Gözlerimiz kapalıyken hangi sesleri duyuyoruz?Duyduğumuz seslerden hangilerinin doğal,hangilerinin yapay olduğunu belirleyelim.Şimdi' de bir ormanda olduğumuzu hayal edelim. Gözlerimiz kapalıyken duyduğumuz seslerin kaynaklarını söyleyelim.Bir ortamdaki doğal seslerin çeşitliliği buradaki canlı çeşitliliği hakkında bize bilgi verir mi? Neden? Aşağıda fotoğraflarını gördüğümüz yerlerdeki çevre sorunlarının sebepleri neler olabilir?Bu sorunlar o ortamdaki canlıların yaşamlarını,dolayısıyla ülkemizi ve dünyayı nasıl etkilemektedir?Çevre sorunlarının oluşumunda sizin de bir rolünüzün olduğunu düşünüyor musunuz?Neden? Yukarıdaki soru ve yönergelerden de anlaşıldığı gibi bu ünitede,çevremizde bulunan canlı ve cansız varlıklar arasındaki etkileşimlerle,ülkemizdek i ve dünyadaki çevre sorunlarını ve bu çevre sorunlarının çözüm yollarını ele alacağız. 1.Ekosistemler Anahtar Kavramlar tür habitat popülasyon ekosistem Yukarıdaki fotoğraflara hangi renkler hakimdir?Ortamın özellikleriyle bu renkler arasında bir ilişki olabilir mi?Bu ortamlarda hangi canlılar yaşamaktadır?Çölde yaşayan bir canlı, yağmur ormanında veya okyanus dibinde de yaşayabilir mi?Neden? Bir önceki sayfada okuduğumuz mısraların baş harflerini birleştirdiğimizde ortaya çıkan kelimenin ne anlama geldiğini aşağıdaki etkinliği yaparak öğrenelim. Canlılar yaşam alanlarında tek başlarına bulunmazlar. Diğer canlılarla hatta cansızlarla etkileşim halindedirler.Bu etkileşimin sebepleri neler olabilir?Beslenme ve üremenin bu etkileşimde bir rolü olabilir mi? Şimdi organizmalardan hangilerini tür olarak adlandırabildiğimizi, türlerin popülasyonları nasıl oluşturduğunu,popülasyond aki türlerin yaşam alanlarını ve sadece canlıları değil,cansız faktörleri de içeren ekosistemleri birlikte inceleyelim. Aşağıda Şanlıurfa Ceylanpınar' da yaşayan bir Anadolu ceylanının fotoğrafı görülmektedir. Birbiriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip, ortak atadan gelen benzer özellikteki organizmalara tür denir. Buna göre Anadolu ceylanı, Kangal köpeği, Van kedisi, sarıçam vb. birer türdür. Peki etrafımızda gördüğümüz her canlı bir tür müdür? Katır ve Kurt köpeği için ne söyleyebiliriz? İnsanlar da bir türe ait bireyler midir? Aşağıdaki fotoğrafta ise birden fazla Anadolu ceylanı bulunmaktadır. Belli bir bölgede yaşayan, aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluğa popülasyon denir. Bu fotoğraf Ceylanpınar'daki geyik popülasyonunun bireylerine aittir. Öyleyse yan yana bulunan ve fiziksel şartları birbirinden farklı olan iki göldeki sazan balıkları aynı popülasyona ait örnekler olabilir mi? Her tür hayatını kendisi için uygun olan bir ortamda sürdürür. Örneğin ceylanlar ormanda, kangurular Avusturalya 'da ikinci kefali Van gölünde kelaynaklar Birecik' de kayalıklarda yaşar. Bir canlının yaşam alanı ya da arandığı zaman bulunduğu yer habitat olarak adlandırılır. Öyleyse bizim habitatımız neresidir? Aşağıdaki fotoğrafta ise ceylanlar sık ağaçlarla kaplı bir ormanda, diğer canlılarla birlikte görülmektedir. Ceylanların yaşadığı yerde sadece canlılar mı görülüyor? Canlıların yaşamını sürdürebilmesi için hava,su,toprak gibi cansız faktörlere ve güneş ışığına ihtiyacı vardır.Bu nedenle bir ortamdaki canlı ve ansız faktörler,bu çevrede hangi canlıların yaşayacağını belirler.Belli bir habitattaki hayvan ve bitki topluluğu ile bu topluluğun içinde yaşadığı çevrede oluşan,aralarında madde alışverişi olan ve büyük ölçüde kendi kendine yeten sistem ekosistem olarak adlandırılır.Buna göre göl,deniz ve ormanlar birer ekosistem midir?Neden? Yaşadığımız dünyada her şey belli bir düzen içerisindedir.Hücre içindeki moleküller,atomlardan oluşmaktadır.Hücreler dokuları,dokular,organlar ı,organlar sistemleri,bir araya gelen sistemler de organizmayı oluşturur.Peki, organizmalar bir araya geldiğinde oluşan birimlere ne ad verilir?Aşağıdaki şemada atomdan üzerinde yaşadığımız gezegene kadar uzanan akışı inceleyelim. Küçük bir uğur böceğinden kavak ağacına kadar bütün canlılar,hem birbiriyle hem de çevredeki canlılarla etkileşim içindedir.Bir ekosistemde yaşayan insanlar,hayvanlar,bitkil er mantarlar ve mikroorganizmalar o ekosistemin canlı faktörlerini oluşturur.Cansız faktörler ise hava,su,toprak,rüzgar ve güneş ışığıdır.Bir ekosistemi diğerlerinden ayıran bu faktörlerin etkisini ve farklı ekosistemleri birlikte inceleyelim. Bir ekosistemdeki canlı çeşitliliğini belirleyen cansız faktörlerin en önemlilerinden biri iklimdir. Ekosistemlerin iklimleri birbirine benzer mi?Bir bölgedeki yağış,nem,rüzgar ve sıcaklık özellikleri,oradaki bitki örtüsü ile hayvan çeşitliğini belirler.Peki,her ekosistemde aynı canlılar mı yaşar? Sıcak ve kurak iklimin hakim olduğu çöllerde yaşayan canlıların,buralarda yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayacak çeşitli özelliklere sahip olmaları gerekir.Örneğin burada yaşayan bitkiler kaktüslerde olduğu gibi gövdelerin su ve besin depolar.Çöl fareleri de yiyecek bulamadıkları zaman açlıktan ölmemek için kuyruklarında yağ depolar.Yağışın,suyun ve bitki örtüsünün yeterli ölçüde bulunmadığı ortamlara çöl ekosistemi hakimdir.En büyük çöl ekosistemi Sahra çölü' dür Yeryüzün en büyük ekosistemlerinden biri de deniz ekosistemlerdir. Bu ekosistem de mikroskobik canlılardan dünyanın en büyük memeli hayvanlarına kadar pek çok canlı yaşamaktadır. Denizlerdeki tuz oranı,bitki örtüsü, suyun derinliği,sıcaklığı,ışık miktarı bu ekosistemdeki hayvan türlerinin çeşitliliğini belirler.Denizlerde fotosentez yapan canlılar ile bu canlıları yiyerek beslenen küçük canlılar bulunur.Yunus ve balina gibi hayvanlar ise besinlerini denizlerdeki diğer canlılardan karşılarlar.Ülkemizin üç tarafını çeviren denizlerde de olduğunu gibi deniz ekosistemleri birbirinden farklı özellikler gösterir.Dünyanın en büyük deniz ekosistemi Hazar Denizinde görülmektedir. Yağmur ormanları yağış ve sıcaklığının çok yüksek ve değişmez olduğu bölgelerde bulunur.Bu ormanlar doğal kaynaklardan yana çok zengindir,dünya ikliminin dengede tutulması acısından da öne taşır.Bu ekosistemler,yırtıcı kuşlardan palmiyeler,maymunlardan çalılara kadar birçok canlı türünü barındırır.Yağmur ormanlarının en büyüğü Amazon ormanlarıdır.Kent ekosistemindeki iklim şartları ve canlı çeşitliliği diğer ekosistemlerle benzerlik gösterir mi? Bu ekosistemin özellikleri burada yaşayan canlıları nasıl etkilemektedir? Canılar yaşamlarını sürdürebilmek için beslenmek zorundadır. Besinlerini değişik kaynaklardan sağlar.Bitkiler kendi besinlerini kendileri üretirken hayvanların bazıları otla,bazıları etle,bazıları hem ot hem etle beslenir.Bu yüzden hayvanlar otla beslenenler,etle beslenenler,hem etle hem otla beslenenler olmak üzere üç guruba ayrılır.Canlılar arsındaki beslenme ilişkisini bir zincirin halkalarına benzetebiliriz.Bu zincirdeki her bir halka bir canlıyı temsil eder.Aşağıda bir besin zinciri örneği görülmektedir. Yukarıda görülen besin zincirine benzer başka besin zinciri örnekleri de verebilir miyiz? Bu besin zincirlerinin bir araya gelerek bir ağ oluşturduğunu söyleye bilir miyiz? Yandaki resmi inceleyerek canlılar arasındaki beslenme ilişkilerinin önemini açıklayabilirmiyiz? Her ekosistem çok sayıda farklı besin zinciri içerir ve bunlar bir araya gelerek besin ağını oluşturur. Yeryüzündeki tüm canlılar çok büyük ve karmaşık bir besin ağı içinde birbirine bağlanmıştır.Farklı beslenme biçimleri,farklı ekosistemleri birbirine bağlanmaktadır.Peki,insan ların içinde yer aldığı besin ağı örnekleri oluşturabilir miyiz? Anahtar Kavram Biyolojik çeşitlilik Yaşadığınız bölgede en çok yetiştirilen sebzeler hangileridir? Bölgelerine özgü bitki hayvan türlerini sayabilir misiniz? Yaşadığınız bölgedeki bitki ve hayvanların sayısı ve çeşitliliği,diğer bölgelerde de aynımıdır? Bitki ve hayvan türlerinin sayıca fazla olması,bölgenizin doğal zenginliğinin bir göstergesi midir? Bir ekosistemin görevi canlıları barındırarak onlara nesillerini sürdürebilmeleri için uygun ortamı hazırlamaktır.İklim,topra k ve su gibi cansız faktörlerin canlılarla olan etkileşimi,ekosistemlerin çeşitliliğini ortaya çıkarmaktadır.Ekosistemle rin orman,,dağ,sazlık akarsu gibi çeşitleri vardır.Bu çeşitlilik arttıkça ekosistem içinde yer alan ve tür çeşitliliği de artmaktadır. Öyleyse çeşitlilik ne demektir? Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerinin çeşitliliği o yerin hangi özellini ortaya koyar? Bu soruların cevaplarını '' Biyolojik çeşitlilik'' adlı etkinliği yaparak öğrenelim. Bir bölgedeki bitki ve hayvan türlerini ve çeşitlerinin sayıca zenginliği biyolojik çeşitlilik anlamına gelir.Bir ülkedeki tüm bitki ve hayvan türleri hem o ülkenin hem de dünyanın biyolojik zenginliklerinden sayılır.Ülkemizdeki farklı ekosistemlerin biyolojik çeşitliliğini oluşturan bitki ve hayvanlara örnek verebilir miyiz?Özellikle tarım,eczacılık,tıp,hayva ncılık,ormancılık,balıkçı lık ve sanayi alanında kullanılan türler bu açıdan önemlidir.Örneğin,hayvanc ılıkla ilgili olarak ülkemizin çeşitli yerlerindeki doğal çevreye uyum sağlamış sığır,koyun,keçi türleri yetiştirilmektedir.Ülkemi ze özgü olarak ormancılıkta çam ve meşe türleri; balıkçılıkta ise alabalık,kefal ve levrek bulunmaktadır.Köy ve kasaba pazarında rastlanabilen acur, taflan,çitlembik,iğde, göleviz ,ahlat,alıç,delice,idris, melengiç,hünnap,üvez,yonc a mürdümük gibi sebze ve meyveler de ülkemizin biyolojik zenginliklerindendir. Biyolojik çeşitlilik, ekosistemleri dengede tutar,gezegenimizi yaşanılabilir hale getirir; sağlığımızı,çevremizi ve ekonomimizi destekler.Buna rağmen doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı ve hızlı nüfus artışı ekosistemdeki türlerin giderek yok olmasına sebep olmaktadır.Habitatların kaybolması veya zarar görmesi birçok bitki ve hayvanın neslinin tükenmesine yol açmaktadır.Öyleyse canlıların neslinin tükenmesi,biyolojik çeşitliliğin azalması anlamına mı gelir?Örneğin,çevrenizde yaşayan dinozor,mao veya mamut gördünüz mü?Anadolu leoparı,Asya fili,kunduz ve aslan bunda yıllar önce ülkemizde yaşamış,ancak şu an nesli tükenmiş canlılardandır.Bunun yanı sıra ülkemizde Akdeniz foku,kelaynaklar,deniz kaplumbağaları,alageyik,b ozayı,kardelen çiçeği ve salep yapımında kullanılan orkideler nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan türlerdendir.Sizde nesli tükenmiş ya da tükenme tehlikesi altında olan canlılara örnek verebilir misiniz? Çevremizde yaşayan bitki ve hayvanlar da bizler gibi birer canlıdır. Onlarda bizim gibi sevgiye ve korunmaya ihtiyaç duyar.Peki,bizler bitki ve hayvanlara olan sevgimizi nasıl gösterebiliriz? Bitki ve hayvanların korunmasına yönelik yöresel, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren organizasyonlar var mıdır? Bu organizasyonların amaçları ve çalışmaları nelerdir?Bireysel olarak veya gurup halinde katkı sağlayabileceğiniz organizasyonların çalışmalarına katılarak çevrenizdeki insanların bu konuda bilinçlendirilmelerini sağlamak ister misiniz?Bu konuda ne tür çalışmalar yapılabilir? Bitki ve hayvanlara olanlara olan sevgimiz, biyolojik çeşitliliğin korunmasında rol oynar.Biyolojik çeşitliliğin korunması,doğal kaynakların bilinçli kullanımı yoluyla Dünya'nın geleceği için uzun vadeli bir yatırım sağlar. 3. Çevre Sorunları ve Etkileri Anahtar kavramlar Çevre sorunları Küresel ısınma Asit yağmuru Sera etkisi Ülkemizde çevre için alarm veren noktalar: Beyşehir gölü: Erozyon ve sulama amaçlı kontrolsüz su alımı nedeniyle ölüyor. Akdeniz: Nesli tükenme tehlikesi altında olan foklar için yapılan çalışmalar olumlu sonuç vermiyor Hasankeyf: küçük kerkenez ve tavşancıl gibi türler sular altında kalarak yok olacak. Niğde: Aralarında nesli tükenmekte olan dikkuyruk ördeklerininde yer aldığı yaklaşık 110 tür su kuşunun son yaşam alanlarından Akkaya göleti, atıklarla kirletiliyor. Giresun: Şebinkarahisar, Alucra ve Çamoluk ilçelerindeki erozyon tehdidi,tüm ilçelerin atıklarını dere ve denize akıtması,fındık tarım için kullanılan kimyasal gübreler sorunların başında geliyor. Karadeniz: Atıklarla kirleniyoruz. Ticari değeri olan 26 tür balıktan sadece 6 tür kaldı.Her yıl yaklaşık 3000 yunus ölüyor. Toroslar: Dağların eteklerinden toplanıp yurt dışına gönderilen kardelen çiçeği bilinçsiz toplama yüzünden 60 yıl öncesine göre yaklaşık %90 azaldı. Torunlarımız Kavrulacak: Bilim insanına göre 2100lü yıllarda yaşayacak torunlarımız,şimdilerde bizi bunaltan sıcakları ''mumla arayacak''.Bilim insanları dünya sıcaklığının gelecekte çok daha fazla artacağını belirleyerek yaklaşık 80 yıl sonrasının ortalama sıcaklığını da hesapladı.Tahmini hesaplara göre şu anda 1,7C sıcaklığa sahip olan gezegenimizin sıcaklığı ortalama 4,9Ca kadar yükselecek. Tehdidin Boyutları:2002 yılında Avustralya"da yaşanan şiddetli kuraklığın temel sebebi küresel ısınmaydı. Kuzey Pasifik"teki somun popülasyon,bölgedeki sıcaklığın normalden 6 derece daha artması yüzünden büyük düşüş görüldü. Kaliforniya kıyılarında yüzlerce deniz kuşunun denizlerin ısınması yüzünden besin kıtlığı çektiği ve bunun sonucunda öldüğü görüldü.Avusturalya'daki Great Barrier sürdürülebilir olamayan balıkçılık yöntemleri ve iklim değişikliği yüzünden çok yakında yok olama tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. Küre Isındıkça Grönland Eriyor: Kuzey yarım küreni en büyük buz kütlesi olan Grönland adası küresel ısınma sebebiyle eriyor.Amazon ormanları da küresel ısınmanın bir başka kurbanı olacak.Brezilya hükümetinin yaptığı araştırmalar,dünyanın akciğeri sayılan Amazon'un 2003 yılında yitirdiği ormanlık alan miktarının rekor seviyeye ulaştığını gösteriyor.Ülkemizi ve dünyamızı tehdit eden önemli çevre sorunlarıyla ilgili bir çok haberi gazete ve televizyonlardan öğreniyoruz.Geleceğimizi tehlikeye sokan bu sorunların sebeplerini ve sonuçlarını birlikte öğrenelim. Torunlarımıza Bunları mı Bırakacağız? Ekosistemler zamanla neden değişip bozulmaktadır?Bu bozulmalar beraberinde hangi sonuçları getirir? Çok küçük bir ekosistemin zarar görmesi tüm dünyayı nasıl etkiler? İnsanlar doğayla iç içe yaşarken zamanla teknolojiden faydalanmaya ve doğal kaynakları bilinçsizce kullanmaya başlamışlardır. Bunu sonucunda da doğanın dengesi bozulmuş ve birçok çevre sorunuyla karşı karşıya kalınmıştır.Hızlı nüfus artışı,bilinçsiz sanayileşme ve düzensiz şehirleşme çevre sorunlarının temel sebepleri olmuştur. Şimdi ülkemizi ve dünyayı tehdit eden bu çevre sorunlarından bazılarını inceleyelim. Hava Kirliliği Hava kirliliğini çevredeki canlılar ve cansızlar üzerinde olumsuz etkileri vardır.Evlerin ısıtılmasında kullanılan yakıtların artıkları,taşıtlar,sanayi tesisleri gibi faktörler hava kirliliğine sebep olmaktadır.Hava kirliliği denince ilk akla gelenler asit yağmurları,sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesidir.Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından biri,asit yağmurlarıdır.Fosil yakıtların yakılması sonucu atmosferde kükürt ve azot içeren gazlar birikir.Bu gazlar su buharıyla birleşince bir kimyasal tepkime oluşur.Bu tepkime sonucu sülfürik asit ve nitrik asit damlaları oluşur.Bunlar yağışlarla birlikte yeryüzüne iner.Bu şekilde yeryüzüne inen yağışlar,asit yağmurlarıdır.Peki sizce asit yağmurlarının çevremiz üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Asit yağmurları ağaçların.tarihi eserlerin ve yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi binaların zarar görmesine neden olur.Su ve toprakta yaşayan canlıların yaşamını tehdit eder.Canlı türlerinin yok olmasına sebep olabilir. Asit yağmurlarının zararlı etkilerini azaltmak amacıyla ısı yalıtımı yapmak,çevre dostu temiz enerji kaynaklarını kullanmak ve toplu taşıma araçlarını tercih etmek gibi önlemler alabiliriz. Hava kirliliğinin bir diğer sonucu da sera etkisidir.Güneş" ten gelen ışınların bir kısmı yeryüzü tarafından soğurulurken bir kısmı da uzaya geri yansır.Yansıyan bu ışınların bir kısmı,atmosferde soğurularak havanın ısınmasına sebep olur.Atmosferdeki ( başta karbondioksit olmak üzere) sera etkisi yapan gazların miktarının artması,soğurulan ışınların da artmasına sebep olur.Sera etkisi adı verilen bu olay,atmosferin ve Dünya"nın sıcaklığını yükseltmektedir.Bu ısınmanın sonucunda küresel ısınma gerçekleşmekte ve dolaysıyla buzulların erimeye ve okyanuslardaki su seviyelerinin yükselmeye başladığı görülmekte küresel çölleşme olması beklenmektedir.Sizce bu durum hayatımızı nasıl etkiler? Hava kirliliğine sebep olan gazlar ozon tabakasının da incelmesine sebep olmaktadır.Ozon tabakasının incelmesi bitki ve hayvanlarda bazı olumsuz durumlar yaratarak biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkilemektedir.Tüm canlıların bağışıklık sistemini bozmaktadır. Asit yağmurları, sera etkisi ve ozon tabakasının delinmesi gibi Dünya"yı etkileyen bu çevre problemleri ülkemizi nasıl etkilemektedir? Su Kirliliği Endüstriyel atıklar, evsel atıklar,tarımsal mücadele araçları,doğal ve yapay gübreler, sanayi kuruluşlarının olumsuz etkisi vb. suların kirlenmesine yol açmaktadır.Bu durum, tüm canlıların hayatını tehlikeye sokmaktadır.Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olduğundan deniz kirliliğide önem taşımaktadır.Sakarya ve Gediz nehirleri,Akşehir gölü ve Tuz gölü,İzmit ve İzmir körfezleri ile Marmara denizi ülkemizde su kirliliğinin görüldüğü yerlerdendir.Sizce ülkemizdeki su kirliliği Dünya" yı nasıl etkilemektedir? Buna nasıl çözüm bulunabilir? Toprak Kirliliği Yirminci yüzyılın başından itibaren modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte toprak kirliliği de bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.Yerleşim alanlarından çıkan atıklar,egzoz gazları,endüstriyel atıklar,tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler toprak kirliliğine sebep olan en önemli etkenlerdir.Toprak kirliliği hangi çevre sorunlarını beraberinde getirir? Orman Tahribi Ormanlar, doğanın ayrılamaz bir parçasıdır.Pek çok canlıya ev sahipliği yapar.Erozyon ve çölleşmeyi önler,kereste,ilaç hammaddesi ve besin gibi bir çok maddeyi sağlar.Yaşamımızda bu kadar önemli bir yere sahip olan ormanlar her yıl ülkemizde ve dünyada çeşitli sebeplerle tahrip edilmektedir.Ormanlarda yaşanan bu sorunların sebeplerini ‘"Ormanlarımızı Koruyalım"" adlı etkinliğimizde bulmaya çalışalım. Orman yangınları,ihmal,dikkatsi zlik,kaçak yapılaşma ve arazi açmak için ağaçların bilinçsizce kesilmesi gibi sebepler yüzünden ormanlar tahrip olmaktadır.Bunun sonucunda ekosistemlerin doğal dengesi bozulmakta, ormanda yaşayan canlı türleri ve bu türlerin habitatları yok olmakta toprak zenginliği kaybolmaktadır. Ülkemizde orman yangınlarının kayıtları 1937 yılında tutulmaya başlanmıştır.Bu kayıtlara göre yaklaşık 1,5 milyon hektar ormanlık alan yok olmuştur.Ülkemizdeki ormanların tahribi sadece ülkemizi mi etkiler?Ormanların tahribini nasıl engelleyebiliriz?Ormanlar ın kaybı hayatımızı nasıl etkiler? Çığ Çığların tarım alanlarının veriminin düşmesi ve su kaynaklarının kirlenmesi üzerindeki etkilerini hiç düşündünüz mü? Eğimli arazi üzerinde birikmiş büyük kar örtüsü, yer çekimi etkisiyle kaydığından çığ oluşur.Çığ genellikle bitki örtüsü olmayan,dağlık eğimli arazilerde görülür.Çığlar beraberinde toprak,taş ve ağaçları da sökerek götürür.Bu şekilde meydana gelen aşınma ve taşınma,toprağı verimsizleştirerek canlıların yaşamını tehlikeye sokar.Peki çığdan korunma yolları nelerdir? Nükleer Kirlilik Nükleer silahlar nükleer kazalar ve bu kazalar sonunda ortaya çıkan nükleer atıklar kirlenmeye sebep olmaktadır.Yandaki fotoğrafta görülen nükleer patlama olayı bu durumun etkilerini ne derecede önemli boyutta olduğunu ortaya koymaktadır. 1986 yılında yaşanan Çernobil nükleer enerji santrali kazasının yarattığı olumsuz etkiler, bu kirliliğinen canlı örneğidir.Bu olaydan ülkemizin en çok Karadeniz bölgesinin etkilendiği tespit edilmiştir.Sizce nükleer kirlilik sadece belli bir bölgeyi mi etkiler?Nükleer kirliliğin canlılar ve onların çevreleri üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Temiz Çevre, Sağlıklı Gelecek Çevreyi Korumak için Bize Düşenler · Ormanlarımızı koruyalım. · Ağaçlandırma çalışmalarına katılalım. · Geri dönüşümlü ürünleri kullanalım. · Güneş,rüzgar ve akarsu gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmaya çalışalım. · Enerji tüketimini azaltmak için lambaları,televizyon ve bilgisayar gibi aletleri kullanmadığımız zamanlarda kapalı tutalım. · Aşırı ve bilinçsiz avlanma konusunda çevremizdekileri uyaralım. · Doğal kaynakları bilinçli kullanalım. · Çevre eğitimine önem verelim. · Yakın yerlere giderken otomobile binmek yerine yürüyelim ya da toplu taşıma araçlarını kullanalım. · Evimizin ve iş yerimizin ısı yalıtımını yapalım. Atatürk ve Çevre Sevgisi Atatürk Orman Çiftliği Atatürk"ün doğa ve ağaç sevgisinin en belirgin örneğidir.Atatürk,1925 yılında kendi maaşından ödeyerek çiftliğin bu günkü yerini satın almıştır.Bu araziyi daha sonra devlete devretmiştir.O yıllarda bataklık ve boş bir arazi halinde olan çiftlik bugün insanların dinlenebiliceği bir yer haline gelmiştir. Atatürk, yaşadığı yılların şartları içinde çevre ve tabiat güzelliği kavramlarına ışık tutan eşsiz bir önderdir.Onun kişiliğinde,bitki ve hayvan sevgisinin önemli bir yeri vardır. Anıtkabir"de dünya uluslarının gönderdikleri fidanlarla oluşturulan Barış Parkı,barışı seven Ata"nın çevreci kişiliğiyle bütünleşmiştir.Afet İnan,Atatürk"ün Cumhurbaşkanlığı Köşkü olarak Çankaya"yı seçmesinin sebebini şöyle anlatmıştır:""Atatürkün Çankaya"yı seçmesindeki etken,birkaç büyük karakavak ve söğüt ağaçlarının burada bulunmasıydı.Onların rüzgarlı günlerindeki hışırtısından daima zevk duyardı."

http://www.biyologlar.com/ekosistemler-ve-biyolojik-cesitlilik

Madde Döngüsü

MADDE DÖNGÜSÜ Maddelerin devirli olarak kullanılmasıdır.Yaşamda çok önemli bir payı vardır. Doğada da başlıca su, karbon, oksijen, azot, fosfor gibi maddeler devirli kullanılır. 1:Su Döngüsü Yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır.. Su, güneşin etkisiyle buharlaşır. Bitki ve diğer canlılardan terleme yoluyla buharlaşan su, atmosfere karışır. Bu su buharları soğuk hava tabakalarında yoğunlaşarak yağmur, dolu,kar, olarak yeryüzüne düşer. Yeryüzüne yağışlarla inen su gölleri, nehirleri ve yer altı sularını oluşturur. Canlılar tarafından kirletilmiş atık sular, akarsularla denize ulaşır. Atık sular, döngü sırasında toprakta ve denizlerde, (ekosistemde) temizlenerek. 2:Karbon Döngüsü Canlı maddenin esas yapısını karbon elementi oluşturur. Canlıların en önemli karbon kaynağı karbondioksittir. Yeşil bitkiler tarafından fotosentezde kullanılır. Solunum olayında çıkan karbondioksit bitkiler tarafından kullanılarak oksijen haline getirilir. Tüm canlıların solunum yaptıkları gece süresince karbondioksit miktarı artar, gündüz ise karbondioksit miktarı azalır. 3: Oksijen Döngüsü Oksijen canlılar için önemli bir gazdır. Solunum için gereklidir. Oksijenin Kaynağı fotosentez sonucunda ortaya çıkar. Fotosentez sırasında karbondioksit kullanılırken oksijen açığa çıkar. Karbon ve oksijen döngüsü birbiriyle bağlantılıdır. 4: Azot Döngüsü Canlıların yaşamak için azota ihtiyaç duyarlar. Atmosferin yaklaşık %78’i azot gazından oluşmuştur. Bitkiler, azotu gaz şeklinde kullanamazlar. Atmosferdeki azot, şimşek, yıldırım gibi olaylar sonucunda yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit de topraktaki nitratlara dönüştürülür. Hayvan ve bitki kalıntılarındaki proteinler saprofit bakteriler tarafından ayrıştırılarak önce amonyağa dönüştürülür. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite, nitrit de nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür. Bu olaya nitrifikasyon denir. Böylece azot devri tamamlanmış olur. Nitrit ve nitratlar nitrojen döngüsünün dördüncü aşamasında nitrojen gazına çevrilir. Bu olaya denitrifikasyon denir. 5: Fosfor Döngüsü Fosfor, omurgalılarda en çok diş ve kemiğin yapısında bulunur. Fosforun doğadaki kaynağı fosfatlı kayaçlardır. Fosfor doğada azota göre daha az bulunmaktadır. Atmosferde fosfor elementi bulunmadığı için fosforun döngüsü karalardan denizlere denizlerden karalara doğrudur. Fosfatların karalardan denizlere dönüşü hızlı, denizlerden karalara dönüşü ise çok daha yavaştır. Fosforun denizlerden karalara geçmesi balıklar yoluyla olur. Balıkların kuşlar ve insanlar tarafından yenmesiyle de fosfor karalara taşınır.

http://www.biyologlar.com/madde-dongusu

Malariada Tehdit Olabilirmi ( Sıtma)

Sıtma Hastalık yapıcı bir grup parazit olan, plazmodiumların, anofelsivrisineklerinin dişileriyle insanlara bulaşan had, ateşli birhastalık. Hastalığın en bariz belirtisi olan, titremeyle yükselen ateş plazmodiumun çeşidine göre değişik fâsılalarla olur. Teşhisi kolay, tedâvisi ve korunması mümkün olan sıtma hastalığı çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Batı dillerinde kullanılan 'Malaria' terimiİtalyancada 'kötü hava' anl***** gelir. Hastalığın en bâriz belirtisi olan titremeyle yükselen ateş plazmodiumun çeşidine göre değişik fâsılalarla olur. Teşhisi kolay, tedâvisi ve korunması mümkün olan sıtma hastalığı çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Hastalığı ilk defa bildirenlerEski Mısırlılardır. M.Ö. 460-370 yıllarında Hippocrates de bataklık bölgelerde, tekrarlayan ateş ve dalak büyüklüğüyle seyreden bir hastalığın mevcudiyetini fark etmiş ve dört ayrı şekilde olabileceğini bildirmiştir. Torti (1753), ateşli hastalıklar için yazmış olduğu kitabında ilk defa “Malaria” adını kullanarak diğer hastalıklardan ayrı olarak ele aldı. 1894’te Manson, sıtmanın sivrisineklerle bulaştığını buldu. Eskiçağlarda kitleler hâlinde ölüme sebep olan sıtma, bugün de bu tehlikesini muhâfaza etmektedir. Rusya’da Birinci Dünyâ Savaşından sonra beş milyon sıtmalı vardı ve bunların 60.000’i öldü. 1934’te Seylan’da üç milyon sıtmalının 100.000’i hayâtını kaybetti. Amerika’da ilk salgın 1938’de Brezilya’da vukû buldu ve 100.000 hastanın 14.000’i öldü. Salgın, 1942’de Nil Vâdisine kaydı ve Mısır’da 12.000 kişiyi öldürdü. Daha sonra Etyopya’da 15.000 ölü bıraktı. Savaşları ve tabiî âfetleri tâkiben Karayiblerde büyük hasar yapan salgın, 1963’te Haiti’de 75.000 kişinin ölümüne sebep oldu. Yeryüzünde belirli bölgelerde sık bulunan hastalık 45 derece kuzey, 40 derece güney enlemleri arasında fazladır. Tropik ve subtropik bölgelerin hastalığıdır. Afrika’da ölen her yüz çocuktan onunun sebebi olan sıtma, Türkiye’de de önemli bir sağlık problemi olup, devamlı mücâdele edilmektedir. Plazmodiler amibe benzeyen, mikroskopta görülebilen tek hücreli parazitlerdir. Çoğalmaları iki safhada olur. Birincisi, cinsî üreme safhasıdır ve sivrisineklerde vukû bulur. İkincisi, cinsî olmayan çoğalma safhasıdır ki, insan alyuvarlarında olur. Enfeksiyonun kaynağı genellikle hasta bir şahıs veya belirtisiz bir taşıyıcıdır. Sıtma, sivrisineklerle bulaştığı gibi, hastalıklı kan nakilleriyle veya bulaşık şırıngalarla da geçebilir. Plazmodiumların dört tipi vardır: Plazmodium vivax denilen tipi, tersiyana sıtmasını yapar. Ateş 48 saatte bir yükselir. Asya’da, Avrupa’da ve Akdeniz ülkelerinde bulunur. Afrikalılar buna karşı dirençlidirler. Plazmodium malaria, quartana sıtmasını yapar, 72 saatte bir ateş yükselir. Az rastlanır. Hindistan, Asya ve tropikal Afrika’da karşılaşılır. Plazmodium ovale az bulunur. 48 saatte bir ateş yapar. Bilhassa Batı Afrika’da vardır. Plazmodium falciparum, tropikal bölgelerde, Güneydoğu Asya’da çok görülen bu tip, en şiddetli seyreden sıtma şeklini yapar. Ateşler daha uzun sürer. Nöbetler ortalama günaşırı gelir. Sıtmanın özelliği belirtilerin nöbetler hâlinde gelmesidir. Nöbet başlamadan birkaç gün önce halsizlik, neşesizlik, iştahsızlık, başağrısı, sırt ve bacak ağrıları olur. Nöbet, şiddetli titremeyle yükselen ateşle başlar, terlemeyle sona erer. Fakat ateşsiz vakalar da olabilir. Tersiyana ve quartanada titreme çok fazladır. Hastanın bütün vücûdu sarsılır, çeneleri birbirine çarpar. Nabız hızlanır, başağrısı, sinirlilik, kollarda ve bacaklarda ağrılar olur. Uzun süren durumlarda karaciğer ve dalak büyür, sarılık ve kansızlık gelişebilir. Solunum şikâyetleri ve hatta zâtürre olabilir. Menenjit, şuur bulanıklığı, çeşitli felçler meydana gelebilir. Enterit sıcak iklimlerde sık olur. Dalak kendiliğinden yırtılabilir, iç kanama olabilir. Tedâvisi: Sıtmalı hasta devamlı yatakta bulundurulmalıdır. Kuvvetli besinler verilir. İlâç olarak ilk kullanılan kınakına kabuklarıdır. Bunları ilk kullananlar Güney Amerika’da Peruvia Indianlarıdır. Bunu ilk bildiren 1683’te Kontes dre Chinchone’dir. 1820’de bundan kinin elde edilmesi cihetine gidildi. İlk yapılan mepakrin idi, fakat yan tesirleri sebebiyle pek kullanılmadı. Daha sonra kinolon grubu ilâçlar geliştirildi ki, bunlardan klorokin hâlâ kullanılmaktadır. Bu ilâçlar baskılayıcı ve tedâvi edici olarak iki şekilde kullanılır. Primetamin, proquanil, klorakin baskılayıcılardandır. Düzenli şekilde alındıklarında parazitin insanda gelişip, çoğalmasını önler. Sıtmalı bölgeye seyâhat edeceklerin bir hafta önceden bunlardan birini kullanmaları tavsiye edilir. Tedâvi ediciler arasında klorokin, primakin ve kinin sayılabilir. Klorokin en etkilisidir. Alyuvarlar içindekilere etki etmesine rağmen karaciğerdeki sporozoitlere etki etmez. Cinsi üremeyi önler. Dokulardaki parazitlere primakin daha etkilidir. Bu ilâçlar uygun kombinasyonlarda ve özel ekipler tarafından hastalara bizzat uygulanmaktadır. Korunma: Sıtmayla mücâdelede en önemli hususlardan birisi sivrisineklerle mücâdeledir. Bunun için de en kıymetli yol anofel türlerini yok etmektir. Bu hususta dünyâda geniş çaplı ilk çalışma yirminci asrın başlarında Küba ve Panama bölgesinde başlatılmıştır. Bu eradikasyon (kökünü kazıma) neticesinde Küba’da 1899’da binde 999 olan hasta oranı 1908’de binde 19’a düşürülmüştür. 1939’da DDT’nin kullanılmağa başlanması başarıyı daha da arttırdı. 1946 yılında Dünyâ Sağlık Teşkilâtı sıtma eradikasyonunu geniş çaplı olarak ele almıştır. DDT (Dichloro-diphenyl-trichloroethane) petrol içinde % 5 emülsiyon şeklinde evlere, ahırlara, kümeslere, püskürtülür. Yiyecekler, içecekler korunmalıdır. Bâzı tip anofeller DDT’ye karşı direnç kazanmışlardır. Bu yüzden yeni maddeler araştırılmaktadır. Bunlarla beraber bütün su birikintilerinin, bataklıkların kurutulması, nehirlerin, akarsuların düzenlenmesi gerekmektedir. Ülkemizde sıtma eradikasyon çalışmaları 1926’dan bu yana ciddî sûrette ele alınmış ve başarı elde edilmiştir. Bu konuda 4871 sayılı kânun, çalışmaları disiplin altına almıştır. Sıtma, ihbarı mecbûri bir hastalıktır. Sıtma mücâdelesini, Sıtma Savaş Dispanserleri’nde özel eğitim görmüş ekipler ücretsiz olarak yürütmektedir. 1957’den sonra Dünyâ Sağlık Örgütünün plânlı çalışmaları ve dünyâ genelinde girişilen sıtma savaşı, dünyâda yaygın olarak seyreden bu hastalığı, hastalığa yakalananların sayısını, ölüm oranını gün geçtikçe azaltmaktadır. Türkiye’de sıtmayla savaş SSYB’ye bağlı Sıtma Savaş ve Eradikasyon Teşkilatı tarafından yürütülmektedir. Bu ciddî çalışmaların netîcesi olarak 1970 yılında sıtma sayısı 1293 vak’aya kadar düşmüştür. Fakat “Sıtmayı ortadan kaldırdık” fikriyle çalışmaların bir ara duraklamasıyla, 1977’den sonra enfeksiyon sayısı birden artmış ve 28.849 kişi hastalanmıştır. Bu arada DDT’ye karşı direnç kazanan anofeller, hastalığı hızla yaymışlar, 1978’de 101.742 kişi hastalanmıştır. Bu târihten sonra sıkı bir aşılama kampanyası başlatıldı. Hastalık tamâmen yok edilemedi fakat hızlı yayılması önlendi. 1981’de ise bu rakam 53.403’tür. Türkiye’de daha çok Güneydoğu Anadolu, Çukurova Bölgesinde görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/malariada-tehdit-olabilirmi-sitma-1

Küresel Isınma

Yerküremizdeki hayatın devamlılığının güneş ışınları sayesinde olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek. Dünyamız, güneşten aldığı ışık enerjisinin önemli bir bölümünü ısı enerjisi olarak tekrar atmosfere yollar. Atmosferde, en önemli iki ana bileşen olan azot ve oksijenin az miktarda da olsa su buharı, karbondioksit, metan, azot oksit, ozon ve kloroflorokarbonlar gibi başka bileşenler de vardır. Bunlar düşük oranda olmakla birlikte, etkileri çok büyüktür. Bu gazlar atmosferde olmasaydı, yerkürenin ortalama sıcaklığı canlı yaşamının olası olmadığı –18 derece gibi bir değerde olurdu. Oysa bu gazların atmosferdeki varlıkları sayesinde, yerkürenin ortalama sıcaklığı 15 derece dir. Yerküre güneşten gelen ışınları atmosfere geri yollarken bu gazlar devreye girip bu ışınları soğurur ve ısı olarak yeniden atmosfere yayarlar. Bu durum 19.yy başlarında Fransız fizikçi Jean Fourier’in dikkatini çekmiş olmalı ki, atmosferdeki bu etkinin tıpkı bir seradaki gibi olduğunu düşünmüş ve bu etkiye sera etkisi adını vermiş. Sera gazlarının canlıları koruyucu bu etkisine karşın bu gazların artışına bağlı olarak iklim sistemlerinin dengesinin bozulması ise insanlığın sonunun getirebilecek küresel ısınmaya yol açmaktadır. 19.yy sonlarında İsveçli kimyacı Svante Arrhenius, ilk defa kömür gibi fosil yakıtların yakılmasının ve yerleşim yeri ya da tarım arazisi açmak için ormanların yok edilmesinin, karbondioksit ve metan gibi sera gazlarının atmosferdeki miktarını arttırdığını dile getirdi. Arrhenius, aynı zamanda karbondioksit miktarındaki artışların, yerkürenin sıcaklığında da bir artışa neden olduğuna dikkat çekti ve ilk defe küresel ısınma tehditini tanımladı. Sonuç olarak, günümüzde insanların çeşitli aktiviteleri nedeniyle bu sera gazlarının miktarındaki artışa paralel olarak yeryüzü sıcaklığının da yapay olarak artması KÜRESEL ISINMA olarak adlandırılmaktadır. Kısaca, dünya genelinde ortalama sıcaklıkların artması olarak da tanımlanabilir. Doğal olaylar ve insan aktiviteleri sonucunda bu sıcaklık artışı gerçekleşir ve her geçen gün de giderek artmaktadır. Doğal olarak dünyadaki bu sıcaklık artışının olası birçok etkisi vardır. Bu ısınmanın sonucunda oluşan hızlı sıcaklık değişimleri, düzensiz iklim koşullarına, büyük kasırga ve fırtınalar gibi felaketlere yol açmaktadır. Ayrıca çevre koşullarının çok hızlı değişimi, canlı hayatının uyum gösterememesine ve giderek azalmasına veya yok olmasına neden olmaktadır. Buzulların erimesi ve denizlerin yükselmesi de birçok toprak parçasının sular altında kalmasına ve sellere neden olacaktır. Zararlıların ve hastalıkların büyük ölçüde artacağı tahmin edilmektedir ve tarımın da bundan büyük ölçüde zarar göreceği düşünüldüğünde büyük kıtlıkların yaşanacağı ortadadır. Son yıllarda insan etkinlikleri ile küresel ısınma arasında doğrudan bir ilişkinin varlığını kanıtlamaya yönelik birçok araştırma yapılıyor. İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısı ise şöyle hesaplandı: Enerji kullanımı %49, Endüstrileşme %24, Ormansızlaşma %14, Tarım %13. Dünya Meteroloji Örgütü’nce 1979’da düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı belki de bu hassas konuya uluslararası düzeyde dikkat çeken ilk toplantı oldu. Bunu birçok toplantı ve konferans izledi. 1992’de Rio’da gerçekleştirilen yerküre zirvesindeyse iklim değişikliklerine neden olan sera gazları salınımını azaltmaya yönelik eylem stratejilerini ve yükümlülüklerini düzenleyen BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) imzaya açıldı ve sözleşme 184 ülkenin katılımıyla 1994’de yürürlüğe girdi. Küresel sera gazları salınımı 2000 sonrasında azaltmaya yönelik yasal yükümlülük girişimleri ve hedefleriyse, İDÇS Taraflar Konferansının 1995’te Berlin’de ve 1997’de Kyoto’da yapılan toplantılarında gündeme geldi. Kyoto Protokolü’ne göre, İDÇS’ye taraf gelişmiş ülkeler, insan kaynaklı karbondioksit eşdeğer sera gazı salınımlarını 2008-2012 döneminde 1990’daki düzeylerin ortalama %5 altına indirmeyi kabul ettiler. ABD için belirlenen salınım azaltma yükümlülüğü %7 idi. Dünya nüfusunun yirmide birini oluşturan ABD, her yıl atmosfere yayılan karbondioksitin dörtte birinden fazlasından sorumlu. Ne var ki, ABD daha sonra, ülke ekonomisinin çıkarlarına zarar vereceğini öne sürerek protokole taraf olmayacağını bildirdi. Şubat 2005’te Rusya Federasyonu’nun da onaylamasıyla Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi. Aralık 2005’te Kanada’nın Montreal kentinde iki hafta süren ve iklim değişikliğiyle mücadeleye 2012’den sonra da edilmesi için anlaşma sağlamayı hedefleyen BM Koferansı’nda, ABD’nin katılımı olmaksızın bu yönde garı resmi bir anlaşma sağlandı. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte biri deniz kıyılarındaki 60 km’lik alanda yaşıyor. Yapılan bazı tahminlere göre 2100 yılına kadar deniz su seviyelerindeki artış 40 ile 65 cm arasında olacaktır. Bu durumda adalarda, kıyı şeritlerinde, kıyı nehirlerinde ve nehir yataklarında yaşayanlar ile birlikte balıkçılık ve kıyılarda turizim tesisi işleten ve tarım yaparak geçimini sağlayanlar, yerleşim ve geçim alanlarını kaybedeceklerdir. Bengaldeş, Hollanda ve Mısır gibi ülkeler büyük zarar görecek ülkelerin başında yer almaktadır. Tabii ki Kıbrıs’ın da bundan etkilenmesi kaçınılmazdır. Küresel ısınmaya etkimiz çok minimum düzeyde olsa da bu global felaketin önemli ölçüde etkileyeceği ülkelerden birisiyiz. Artık kendi çevresel sorunlarımızı bir kenara bırakarak tüm çabamızı küresel ısınmadan nasıl korunacağımıza yöneltmemiz gerekiyor. Birçok dünya ülkesi küresel ısınmanın kaçınılmaz olduğunu kavrayarak, bu durumdan en az etkilenmenin nasıl mümkün olacağının hesaplarını yaparken, bizler de bir ada ülkesi olarak bu felaketten en fazla etkilenecek ülkelerden birisi olarak bu konuda gerekli tedbirleri almalıyız. Küresel ısınmanın etkileri ülkemizde her geçen yıl daha fazla hissedilirken, bizler yatırımları kıyı bölgelerinden uzaklaştırmanın yollarını aramalıyız. Özellikle Annan planı ile birlikte artan inşşat sektörünün kıyı bölgelerinde yerleşimi artırdığı düşünüldüğünde ve nüfusumuzun büyük kısmının kıyı bölgelerde yaşadığı, en önemli tesislerimizin bu alanlarda yer aldığı düşünüldüğünde tablo bizler için kararmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma

Biyoçeşitliliğin Korunması için Yasal Düzenlemeler

Rusya'nın batısındaki kıyı bölgesinin biyolojik çeşitliliğini korumak için yapılan faaliyetlerin en canlı örneğini; " Yuntolovsky "nin yaratılması oluşturmaktadır.Korunmakta olan bu bölge, St. Petersburg kentinin kuzey-batısında yer almaktadır. Güneyde 'Fin' Körfezi, batıda ve doğuda 'Yuntolovka' ve 'Kamenka' nehirleri, 'Kamenka' Nehri düzlükleri ile sınırlandırılmıştır. 'Saint-Petersburg' sınırları dahilinde yer alan bölge; birkaç yıl boyunca şehir planlamacıları, sanayi yatırımcılarını, yat kulüpleri ve yazlık ev sahiplerinin arasındaki yöresel ilgi çatışmalarının merkezi olmuştur. 'Yuntolovsky'; doğal kıyı kuşağının doğudaki bir uzantısı olmaktadır. Fin Körfezinin doğusundaki kıyı peyzajının ve 'Lakhtinsky' Körfezi sularının korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bölge; nadir flora türleri, uçuş yolları, kuşların yuva ve konaklama alanları ve balıkların kuluçka alanları açısından önemli bir habitatlar içermektedir. 'Lakhtinsky' Körfez sahasının tamamı; eşsiz bir doğa olgusunu ortaya çıkarmaktadır: -memba bataklıkları, Kızılağaç bataklıkları, 'Arı Çiçeği' (honeywort) gibi kayıtlarda (The Red Book) yer alan nadir flora türlerine ait habitatları, 'Belomor-Baltık' göç yolu üzerinde hareket eden nadir kuş türlerinin yuvalama ve konaklama alanlarını kapsamaktadır. 20. Yüzyılın 1920'li yılları başına geri dönersek; kentteki bilim-insanları ve uzmanlar; bu eşsiz bölgeye dikkati çekerek, doğal bir rezerv yaratma fikrini ortaya çıkarmışlardır. Çeşitli nedenlerden dolayı bu çalışma, ancak 90'li yılların başlangıcında uygulama ihtimali ortaya çıkabilmiştir. 1990-1991 yıllarında, 'Lenigrad Halk Vekilleri Meclisi' (The Board of Lenigrad Council of People's Deputies) tarafından onaylanmış olan yasal bir karar ile; 'Yuntolovsky' koruma bölgesi gerçekleştirilmiştir. Bu şekilde geçici sınırlar belirlenerek, koruma bölgesi ve komşu alanlarında bazı uygulamalar durdurulmuş bulunmaktadır. Alınan kararlar ile 'İcra Komitesi'ne koruma bölgesinin organizasyonunu artırmayı hedefleyen birkaç özel önlemin uygulanması konusunda da yetki verilmiştir. Ancak bu, hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. 1996 yılında 'Saint-Petersburg' idaresi altındaki 'Çevre Koruma Müdürlüğü' ve 'AB Kıyı Koruma Birliği'; 'Yuntolovsky' koruma bölgesinin yönetim planını geliştirmek için anlaşma yapmışlardır. Bu anlaşma yapılırken, Avrupa Ülkelerinin özel koruma yaklaşımına özgü doğal alanların organizasyonu ve yönetimi konularındaki önemli deneyimlerden faydalanılması düşünülmüştür. Yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasında, Kentin sürdürülebilir kalkınmasına doğru pratik bir yaklaşım getirilmiştir. Bu kapsamda, 1992'de 'Rio de Janeiro'da kabul edilen ve çeşitli uluslararası yazışmalarda belirtilmiş olan, sürdürülebilir kalkınmaya ait çok önemli ilkeler dikkate alınmıştır: - biyolojik çeşitliliğin korunması - Baltık uçuş yolunun bir parçasını oluşturan 'Yuntolovsky' koruma bölgesi; göçmen kuşların konaklama ve beslenme yeri olarak, uluslararası düzeyde büyük bir önem kazanmıştır. Çoğu flora ve fauna türleri Baltık bölgesi ve Rusya için hazırlanan özel bir belgede (The Red Book of the Baltic Region and Russia) yer almıştır: - sulak alanların korunması; - su kaynaklarının korunması - Fin Körfezine doğrudan bağlantılı koruma alanının yeniden oluşturulması ve korunması, Baltık bölgesi su alanlarındaki ekolojik koşulların gelişmesine imkan verecektir; - sosyal sorunların çözümlenmesi - yukarıda sözü edilen bölge, istihdam fırsatları yaratmayı teşvik eden rekreasyonel amaçlar için kullanılmıştır; - halkın ekolojik eğitimini geliştirmek - Yönetim planı bölgenin bilimsel araştırma amacıyla değerlendirilmesini zorunlu tuttuğu için, 2002 yılında bir ekolojik enformasyon merkezi ve bir doğa müzesi kurulmuştur. Öğrenciler, çocuklar ve halk; eğitim programının uygulanması kapsamında bu müzeden yararlandırılmıştır. 'Yuntolovsky Koruma Bölgesi' Yönetim Planı'nın temel amacı; belirtilen amaçları yerine getirmek ve aynı zamanda, doğal alanın Kentin en kazançlı bir şekilde varolmasına imkan sağlayan optimal koşulları oluşturmaktır. Yukarıda belirtilen gelişmelere paralel olarak, bölgenin modern statüsü üzerine yapılan birkaç çalışma; Saint-Petersburg Valisinin de onayı ile, koruma alanının sınırlarının belirlenmesine yönelik yasal bir prosedür için, önerilerin oluşturulması ve yapılandırılmasına zemin hazırlamıştır. Bilimsel koruma yaklaşımına uygun olarak, Kentin doğal alanlarını denetlemek için bir idari birim oluşturulmuştur. 1997 yılında 'Yuntolovsky' Koruma Bölgesinin bulunduğu Saint-Petersburg'taki 'Primorsky' idari bölgesindeki halk; 21. yüzyıl için Bölgesel Gündem'i hazırlayıp onaylatmıştır. Bu Gündem'de; bölgedeki biyolojik çeşitliliğin korunması ve geliştirilmesini amaçlayan planlara özel bir önem verilmiştir. Belediye (resmi) yetkililerinin yardımlarını alma umudunu taşıyan bölge halkı, " Yuntolovsky Ekoloji Merkezi " adıyla kendi halk örgütlerini kurmuşlardır. Bu merkeze, koruma alanı ve komşu alanların iyileştirilmesi ve ekolojik bilincin artırılmasına yönelik konuları çözme görevi verilmiştir. Oluşturulan merkezde, belirli yaş gruplarına göre, biyolojik çeşitliliğin korunması konularında eğitim kursları ve bu koruma alanı dahilinde geziler düzenlenmektedir. Ayrıca, doğanın korunması ve ekolojik turizmin (eko-turizm) geliştirilmesi ile ilgili sorunlar üzerine seminerler ve atölye çalışmaları (workshops) organize edilmektedir. Kent halkı, koruma alanını çevreleyen bölgenin iyileştirilmesi, bölgedeki bitki formasyonunun yeniden oluşturulmasını amaçlayan çeşitli faaliyetlere aktif olarak katılmaktadır. 1999 yılında, koruma alan sınırlarında bir kuş-izleme kulesi yerleştirilmiş ve halkın buraya serbestçe girişine izin verilmiştir. Daha sonraları koruma sahası çevresine bilgi panoları yerleştirilerek, koruma alanı sınırları gibi detaylar çarpıcı bir şekilde gösterilmiştir. Ayrıca, bölgenin biyolojik değeri ve beklenen uygun davranış özellikleri belirtilmiştir. Antrenman yollarını, rekreasyonel hizmetleri ve bilgilendirici malzemeleri kapsayan ekolojik bir park; şehir halkı için hazırlanmış olup, koruma alanını kentsel (yapay) çevreden ayıkmaktadır. - 2002 yılında, 'Danimarka Çevre Koruma Örgütü'nün yardımıyla, koruma alanındaki ekolojik koşulların izlenmesi için coğrafi bilgi sistemleri için bir veri-tabanı üretilmiştir. Bu sistemin kullanılması yoluyla, koruma alanının gelişim süreci açısından en önemli konuların belirlenmesini sağlamıştır. Böylece, son birkaç yıl içinde gerçekleştirilen izleme faaliyetlerinin sonunda, 'Lakhtinsky' Körfezi bölgesindeki su kuşlarının besin kaynaklarının üretkenliğinde bir düşüş olduğu gözlenmiştir. Bu gelişme ise, bir restorasyon programını başlatmıştır. - 'Lakhtinsky' Körfezinin kuzey bölümü için hazırlanan 'Sığ Suların Restorasyon Programı' ile; Körfeze akan nehirler üzerinde hidro-teknik çalışmalar yapılmış olup, bunun sonucunda ise verilen zararların önlenmesi planlanmaktadır. Bu çalışmalara, yöredeki sanayi yatırımcılarının katilimi da sağlanmıştır. Ayrıca, şehirdeki doğa koruma örgütleri, bu benzersiz doğal bölgenin olumsuz etkilerden korunması amacıyla, endüstriyel faaliyetlerin yoğun bir denetime konu olmasını zorunlu kılmışlardır.

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligin-korunmasi-icin-yasal-duzenlemeler

İLAÇ HAMMADDESİNDE KULLANILAN BİTKİLER

İLAÇ HAMMADDESİNDE KULLANILAN BİTKİLER

İçerdikleri etkili bileşikler nedeniyle hastalıkların tedavisinde kullanılan ve hastalıkları önleyen bitkiler, tıbbi bitkiler grubuna girmektedir.

http://www.biyologlar.com/ilac-hammaddesinde-kullanilan-bitkiler

ÇEVRE MİKROBİYOLOJİSİ ÖĞRENCİ FİNAL SINAVI SORULARI

1) Çok genel olarak mikroorganizmaların habitatları nelerdir birkaç cümle ile açıklayınız. Litosfer karasal ekosistemdir. Toprak mikroorganizmalar için uygun bir ortamdır. Hidrosfer tatlı su habitatları göl bataklık sıcak su kaynakları nehirleri kapsar. Mikroorganizmaların yaşamına uygun ortam olabilmesi için sıcaklık ph besin koordinasyonu ve O2 uygun seviyede olmalıdır. Atmosfer yüksek ışık yoğunlukları, ekstrem sıcaklık değişiklikleri organik maddelerin düşük konsantrasyonu ve elde edilebilir suyun kıtlığı ile karakterize edilebilir. Biyolojik habitatlar bazı mikroorgazmalar bir canlı üzerinde parazitik simbiyotik mutaalistik veya daha başka şekillerde yaşayabilmektedirler. 2) Psikrofil organizmalar ile psikotolorent organizmaları karşılaştırınız. Psikrofil organizmalar büyüme için Optimum 15 C derece yada altı maksimum 20 C derece ve minimum 0 Cderece veya daha düşük değerler olarak tanımlanırken, psikotolerant organizmalar 0 C derecede gelişebilen fakat optimal temp. 20-40 C derece civarında olan organizmalara denir. Psikotolerant organizmaları psikrofillere oranla çok daha geniş yayılma gösterir. Ilıman çevreler yaz sıcaklığında ısındığı için ısıya duyarlı olan psikrofiller çabuk bir şekilde ölürken bu durumda psikotolerant organizmalar daha geniş alana yayılırlar. Psikotolerant organizmalar et süt ve süt ürünleri, sebzeler, çeşitli meyva suları gibi besinlerin soğuk depolama yapıldığı alanlarda ılıman iklimlerde su ve toprakta bulunur. Psikrofil ise değişmez soğuk çevrelerde bulunur, oda temp. Yakın derecelerde ve hatta kışı ılıman geçiren bölgelerde bile hızla ölürler. 3) Denizel bir Volkanik izolat olan Optimum 113, maksimum 121 C derecede gelişip hayatsal faliyetlerini sürdürebilen mikroorganizma Pyrolobus fumarii dir. 4) Karbon ve Oksijen döngüsüne bağlı olarak algler ve epifitik bakteriler arasındaki ilişkiyi açıklayınız. Algler ışığı kullarak O2 ve orgnaik bileşikleri üretirler. Bakteriler ise alglerin ürettiği O2 ve organik bileşikleri kullanarak CO2 ve vitaminleri ortama verirler. Algler ortamdaki CO2 ve vitamini kullammak suretiyle bakteriler için gerekli olan maddeleri üretirler böylece algler ve bakteriler arasında her ikisininde fayda gördüğü sinerjistik bir ilişki oluşur 5) Aquatik habitatlarda derinlik sıcaklık ilişkisi nasıldır? Derinlik arttıkça sıcaklık epilimnion tabakasında kısmen sabit arasıra artma ve azalmalar görülmektedir. Termaklin tabakasında ise hızlı bir düşüse geçmektedir. Hipolimnion tabakasında ise bu düşüş yerini daha yavaş bir düşüse bırakmıştır. 6) Rizosfer içinde bitki köklerinin toprak mikrobiyal kommuniteri yoğunluğa ve kompozisyon üzerindeki etkisine Rhizosphere effect denir.rüklüğün etkeni mantarlar Armillaria mellea ve Phanerochaeta chrysasporium ‘dur. 7) Kahverengi çürüklüğün etkeni mantarlar Serpula lacrymans(ev süngeri) ve Piptocarpus betulinus(hus mantarı) beyaz çürüklüğün etkeni mantarlar Armillaria mellea ve Phanerochaeta chrysasporium ‘dur. 8) Toprakta bulunan Actinomycet türleri toprağa küf kokusunu veren gazlaradan hangisini üretir? A) Azot yağ B ) CO2 C) Oksiyen D) Geomisin E) Kükürt di oksit 9) Aşağıdakilerden hangisi yüksek orgnaik pollüsyonlu ortamlarda normal şekilde gelişen indikatör organizmlaradan biri değildir? Penicillium 10) Aşağıdaki mikroorganizmalardan hangisi Rhizobium türüne antogonist etki eden bakterilerden değildir Cevap: Candida 11) Aşağıdakilerden hangisi mikrobiyal parçalanmaya diğerlerinden daha dirençlidir. Cevap: Asfalt 12) Aşağıdakilerden hangisi sıvı civayı buharlaştırarar atmosfere giden metil civa haline dönüştürür? Cevap: Pseudomonas

http://www.biyologlar.com/cevre-mikrobiyolojisi-ogrenci-final-sinavi-sorulari-1

Başbakanımız Fırtına Deresine Alabalık Bıraktı

Başbakanımız Fırtına Deresine Alabalık Bıraktı

Türkiye’nin en büyük biyolojik çeşitlilik popülasyonuna sahip 40 Milli parkından birinde bulunan ve Uluslararası Öneme sahip olan Fırtına Deresine, Kaçkar Dağları Milli Parkına ziyaretleri sırasında Orman ve Su İşleri Bakanlığı/Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından başlatılan "Doğal Alabalık Üretilmesi ve Orman İçi Suların Balıklandırılması" projesi kapsamında,  30.000 adet Doğal Kırmızı Benekli Alabalık salımı Sayın Başbakanımızın teşrifiyle gerçekleştirildi.Orman ve Su İşleri Bakanlığı/Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü Maçka-Altındere Alabalık Üretme İstasyonunda Fırtına Deresinden alınan doğal Karadeniz Alabalığı anaçlarından üretilen 30.000 adet yavru Karadeniz Alabalığı (Salmo trutta) 26.08.2013 günü Başbakanımız Sn Recep Tayyip ERDOĞAN, Gümrük ve Ticaret Bakanımız Sn Hayati YAZICI, Rize Milletvekilleri Sn Hasan KARAL ve Sn Nusret BAYRAKTAR, Rize Valisi Sn Nurullah ÇAKIR, Rize Belediye Başkanı Sn. Halil BAKIRCI, Garnizon Komutanı Kıdemli Albay Sn. İsmet CANSARAN, Emniyet Müdürü Sn Hüseyin YENİCE, Ak Parti İl Başkanı Sn Himet AYAR, DKMP 12. Bölge Müdürü Sn Mustafa BULUT ve Bölge Müdür Yardımcısı Sn. Cüneyt ALOĞLU, DSİ Bölge Müdürü Sn. Adil Erdoğan YAŞAROĞLU, Orman Bölge Müdürü Sn. Mustafa GEDİKLİLİ, Karayolları Bölge Müdürü Sn. A. Hulki TUNCER, Rize Belediye Başkanı Yardımcıları Sn. Mustafa ALTAY ve Sn. Osman KARAVİN, Çamlıhemşin Belediye Başkanı Sn. İdris Lütfü MELEK,  DKMP Genel Müdürlüğü Şube Müdürü Sn Gökhan SEYHAN, Avcılık ve Yaban Hayatı Şube Müdürü Sn.Rıza KAMİL, DSİ Rize Şube Müdürü Sn. Mustafa SELİMOĞLU, Karayolları Rize Şube Müdürü Sn. Ercan ÇİÇEK, Rize Orman İşletme Müdürü Sn. Abdi EKŞİ, Pazar Orman İşletme Müdürü Sn Mustafa KESİCİ, Rize İli Mülki Amirleri, Rize Şube Müdürlüğü teknik personeli ve Ayder sakinlerinin katılımıyla Fırtına Deresine salındı.Başbakan Erdoğan, “Hayırlı olsun” temennisinde bulunarak doğal alabalık yavrularını elindeki kovadan Fırtına Deresi’ne bırakırken, Organik Alabalık üretiminin orman içi sularımızda başladığını ve bu kapsamda Rize ilimize 110 bin adet doğal (kırmızı benekli)yavru alabalık bırakıldığını, proje kapsamında Türkiye Genelinde ise 3 milyon yavru balığın orman içi sulara bırakıldığını ifade etmiştir. Daha sonra Ayder Yaylasında özel sektör tarafından yapımı tamamlanan Kaçkar Otelin açılışını yapmıştır.  "Doğal Alabalık Yetiştirilmesi, Üretilmesi ve Orman İçi Suların Balıklandırılması" projesi kapsamında; su ürünleri yönünden iç su kaynaklarımızın rasyonel bir şekilde değerlendirilmesi, zengin bir protein kaynağı olan balığın gıda olarak insanlara daha fazla sunulması, amatör/sportif amaçlı avcılık yapan vatandaşlarımızı daha çok iç sulara çekebilmek amacıyla balıklandırma çalışmaları yapılmaktadır. Projeyle; Ülkemizin doğal (Kırmızı Benekli) alabalık türlerinin üretimi ve üretilen bireyler ile orman içi su kaynaklarındaki tahrip olan alabalık popülasyonlarının optimum düzeye ulaştırılması, sportif balık avcılığının geliştirilmesi ve tabiat turizminin çeşitlendirilmesi planlanmıştır. Başbakanımız Sn Recep Tayyip ERDOĞAN’a Bakanlığımızın "Doğal Alabalık Yetiştirilmesi, Üretilmesi ve Orman İçi Suların Balıklandırılması Projesi" ne vermiş olduğu destekleri için Orman ve Su İşleri Bakanlığı olarak şükranlarımızı sunarız. Karadeniz Alası (Salmo trutta) Ülkemizin endemik balık türlerinden birisidir. Anadrom bir balık olan Karadeniz alası denizde cinsi olgunluğa ulaştıktan sonra üremek üzere tatlı sulara girer ve uygun yumurtlama alanlarına yumurta bıraktıktan sonra tekrar denize geri döner. Karadeniz alası diğer birçok salmonidler gibi anadromdur ve neslinin devamını sürdürebilmek için mutlaka tatlısulara girmek zorundadır. Yetişkin Karadeniz alaları nehirlere girdiklerinde yumurtlama alanlarına ulaşabilmek için çok büyük engelleri aşmak zorundadırlar. Oldukça zahmetli bir yolculuktan sonra nehirlerin üst kısımlarındaki yumurtlama alanlarına ulaşan damızlık balıklar, yumurta bıraktıktan sonra tekrar denize geri dönmektedir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/basbakanimiz-firtina-deresine-alabalik-birakti

Karadeniz Alasının Yolculuğu Daha Güvenl

Karadeniz Alasının Yolculuğu Daha Güvenl

Bölgemizin Uluslararası öneme sahip iki sulak alanından biri olan Fırtına Deresi; Endemik bir balık türü olan Karadeniz Alasının (Salmo trutta) önemli yaşam alanlarından biridir.Karadeniz Alası (Salmo trutta) Ülkemizin endemik balık türlerinden birisidir. Anadrom (Hayatlarının Çoğunu Denizlerde geçiren ve her yıl yumurtlamak için tuzlu sudan tatlı suya göç eden balıklar) bir balık olan Karadeniz alası denizde cinsi olgunluğa ulaştıktan sonra üremek üzere tatlı sulara girer ve uygun yumurtlama alanlarına yumurta bıraktıktan sonra tekrar denize geri dönerler. Karadeniz alası diğer birçok salmonidler gibi anadromdur ve neslinin devamını sürdürebilmek için mutlaka tatlı sulara girmek zorundadır. Yetişkin Karadeniz alaları nehirlere girdiklerinde yumurtlama alanlarına ulaşabilmek için çok büyük engelleri aşmak zorundadırlar. Oldukça zahmetli bir yolculuktan sonra nehirlerin üst kısımlarındaki yumurtlama alanlarına ulaşan damızlık balıklar, yumurta bıraktıktan sonra tekrar denize geri dönmektedir. Ancak özellikle son zamanlarda Fırtına Deresinin mansabında yapılan köprü çalışması ve rafting, kano parkuru çalışmaları ile dere yatağında meydana gelen kısmi bozulmalar sebebiyle Karadeniz alasının üreme döneminde denizden fırtına deresinin membaına doğru yaptığı yolculuk zorlaşmaktaydı. Bu maksatla Doğa Koruma ve Milli Parklar 12. Bölge Müdürlüğünce Karadeniz alasının üreme döneminde yapacağı yolculuğun daha güvenli olması için, fırtına deresinin deniz ile birleştiği noktadan itibaren rafting kano parkuruna kadar, parkurun başlangıcından itibaren de yaklaşık 200-300 metre memba istikametinde dere yatağının doğal yapısını bozmayacak şekilde bir kılavuz kanal oluşturmak suretiyle doğal balık geçidi yapılmıştır. Bu sayede hem suyun aynı debide sürekli akışı sağlanmış olacak hem de çalışmalar sebebiyle özellikle derenin mansabında dere yatağına yapılan müdahaleler sonucu Karadeniz alasının iniş-çıkışlarda kullandığı güzergâhın aynı kalması sağlanacaktır.   http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/karadeniz-alasinin-yolculugu-daha-guvenl

Gölge Balıkları Nasıl Canlılardır?

Gölge Balıkları Nasıl Canlılardır?

Yaygın Adı: Gölge balıklarıBilimsel Adı: (Tür) Thymallus sp.Familya: SalmonidaeAlt familya: ThymallinaeTakım: SalmoniformesTür Sayısı: 5 (1 tanesi diğer 4 alttürü kapsar) 1 cins içindeBoyutları: 20 santimetreden 30 cm civarına kadardır. Fiziksel Özellikleri: En derin noktası, omuz civarında olan, hafifçe basık, uzun  bir vücuda sahiptir. Küçük, eğimli bir başı vardır. Sivri burunlu, her iki çenesinde de çok sayıda küçük diş bulunur. Başın üst yarısında orta ya da büyük boy gözlere sahiptirler. Özellikle erkeklerde, göğüs ve leğen yüzgeçlerinin çizgisinin ortasındaki ön uçta yelkensi sırt yüzgeçleri dikkat çeker. Anal yüzgeç sırası yağ yüzgeciyle aynı sırada ve arkada bulunur. Kuyruk yüzgeci büyük ve belirgin derecede çatallıdır. Pullar orta büyüklüktedir.Yaşam Çizgisi: İlkbaharda dişi genellikle kum veya çakıl dipli sığ çukurcuklar kazar. 8 bin veya daha fazla yumurta gömülür, 3-4 hafta sonra yumurtalar açılır.Beslenme Tarzı: Çoğunlukla dipte yaşayan omurgasızlar.Yaşam Alanı: Nehirlerin akıcı orta kısımlarında yaşarlar. Temiz, bol oksijenli, kum veya çakıl dipli sular veya su birikintilerinin arasındaki kumluklarda da yaşadıkları görülmüştür.Yeryüzünde Dağılımı: Kuzey Yarımküre de geniş bir alana yayılmışlardır.61 cm uzunluğundaki Avrupa gölge balığı, İngiltere, Fransa, doğuya doğru Kuzeybatı Rusya’daki Ural Dağları’nda bulunur. Bol oksijenli sularda yaşar ve böcekler, yarı ergin böcekler, küçük solucanlar ve kabuklularla beslenir.Yalnızca birkaç tür adını yaşadıkları habitata verebilmiştir; gölge balığı da bu türlerden biridir. Avrupa sularının klasik Gölge balığı Bölgelerini hızlı akan ırmakların orta erimlerindeki temiz, serin, çakıl döşeli suları veya ortasında havuzlar olan hızlı akarsuların sığ kayalık sularını sever.Tipik akarsu tercihlerine karşın, Avrupa gölge balığı (Thymallus thymallus) geniş bir alanda, çok çeşitli habitatlarda bulunur (Kuzeybatı Rusya’da ki Ural Dağları dâhil). Akarsuyu çok az olan ya da hiç olmayan göllerde bulunabilir. Gölge balıkları ayrıca kıyı koylarında ve diğer sığ, acı, kıyı sularında da görülebilir.Gölge Balığı KlanıGölge balıkları, yakın akraba olan beş tür oluşturur. Bunlardan biri ( Thymallus arcticus) dört alt türü kapsar. En iyi bilinen tür, Kuzey Avrupa’da, geniş bir alanda ve Ural Dağları’na kadar doğuya uzanan bir bölgede bulunan Avrupa’da ki gölge balığıdır. Özellikle erkeklerde çok gelişmiş ve renkli olan, yelken benzeri sırt yüzgeçleriyle, son derece çekicidirler.Avrupa gölge balıkları dışadönüktür ve sürüler oluşturur. Dibe yakın durur ve genelde akıntının yukarısına doğru dönük olur, dipte yaşayan omurgasızlar ve küçük balıklarla beslenirler. Su yüzeyine çıkarak orada yaşayan böcekleri de yerler.İyi su beslenme koşullarında, Avrupa gölge balığı 60 cm uzunluğa, 6.7 kg ağırlığa kadar büyüyebilir ve 14 yıl yaşayabilir. Ünlü bir akrabası olan Arktik gölge balığı (T. Arcticus) daha büyük (76 cm’ye kadar büyüyebilir)ve 18 yıl gibi biraz daha uzun bir ömrü vardır. Avrupalı kuzeni gibi, Arktik gölge balığı benzer bir yaşam biçimi sever ve av balığı olarak bilinir.Kaynakça: BBC – John DawesYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/golge-baliklari-nasil-canlilardir

Palyaço Balığının Özellikleri

Palyaço Balığının Özellikleri

Yaygın Adı: Palyaço balığı Bilimsel Adı: Botia macracanthus Familya: Cobitidae Alt familya: Botiinae Takım: Cypriniformes Boyutları: 40 cm’ye kadar; çoğu yaklaşık olarak 30 cm’ye erişir. Fiziksel Özellikleri:Sivri, iki çift burunsal duyarganın durduğu subterminal ağız (ağızları burun ucunun hemen altında anlamındadır)ile beraber pulsuz kafaya sahiptir. Her gözün altında bir erektil kılçık bulunur. Vücut sıkıştırılmış, kanatçıklar iyi biçimlenmiş olup (özellikle kuyruk yüzgeci), yağ yüzgeci bulunmamaktadır. Renklenme: Üç göze çarpan siyah şerit, temelde turuncu renkli, ilk şerit kafanın tepesinde gözden ve yanaklardan çene alanına geçer. Önde daha çok göze çarpan ikinci şerittir. Yaşam Çizgisi: Yumurtlama alışkanlıkları hakkında çok az bilgi vardır. Akıntıya karşı göçler sadece yüksek su sezonundan önce meydana gelir. Yumurtlama nehirlerin hızlı akıntılarında gerçekleştirilir. Beslenme Tarzı: Besinler ağırlıklı olarak, (özellikle) solucanlar ve kabukları içeren, diplerde ikamet eden omurgasızlardır. Bazı bitkiler de önemlidir. Yaşam Alanı: Kalimantan (Borneo) ve Sumatra’daki (Endonezya) akıntılı nehirlerde yaşarlar. Kalimantan türleri normal olarak birkaç asılı sediman (bir çeşit bitki) ile birlikte kahverengi-veya siyah-su nehirlerinde bulunur. Sumatra’da bulanık sularda bulunabilir. Yeryüzünde Dağılımı: Kalimantan ve Sumatra; ayrıca Tayland ve Filipinlerde de üretilmiştir, fakat bu üretimler kökleşmemiş olabilir. Palyaço balığı çok yönlü bir türdür. Küçükleri akvaryum ticareti için toplanır ve büyüklerse yemek için yetiştirilir. Bu tür faaliyetlere rağmen palyaço balığı kendi doğal sularında hala bol miktarda bulunur. Botia familyasından palyaço balığı ve kardeş türleri, Cobitidae familyasındaki gerçek çopra balıklarındandır. En yakın akrabalarından bazılarının aksine, vücutları uzun ve yılan balığı görünümlü değil ama basıktır (bir taraftan diğerine düzler). Kuhli çopralar (Pangio türleri), değişken çopralar (Misgurnus türleri) veya omurgalı çopralar (Cobitis taenia) ve akrabaları ile kıyaslandığında vücutları daha güçlüdür. Familyanın diğer tüm üyeleri gibi, Botia çopralarının da subterminal ağızları vardır. Burunları sivri ve gagamsıdır. Rostral bıyıklar diye bilinen iki çift bıyık bulunur (rostrum gagamsı bir yapı). Her iki gözün altında da balık endişeye kapıldığında veya tehdit altında olduğunda kaldırabildiği dikleşmiş bir omurga mevcuttur. Yan Şekilde UyuyanlarBalıklar uyurken çoğu tür kendilerini bir şekilde gözlemeye çalışır. Scaridae familyasından papağan kuşu, koruyucu bir mukoz koza üretir ve içine girerek uyur. Lebiasinidae familyasından kalem balığı renk değiştirir ancak Gobiidae familyasından kayabalığı kumun içine sokulup güvenli yarıklar arar. Ancak bunlardan hiçbiri palyaço balığının yaptığını yapmaz. Denizin dibinde yanlamasına yatarak uyur. Bu sıra dışı hareket, bir akvaryumcunun balık tankının dibinde yan yatmış, zor nefes alan ve ölmek üzere olan bir palyaço balığını fark edene denk bilinmedi. Ancak balık rahatsız edildiğinde uyandı ve süzülmeye başladı. Yıllar içerisinde bu davranış defalarca gözlemlendi ve şu an gayet normal olarak görülüyor. Palyaço balıkları insanlar tarafından tehdit edilen bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Genç üyeler ev akvaryumları için toplanırken, daha büyük olanlarsa, 40 cm’ye kadar uzayabilir, yemeklik balık olarak görülebilir. Yumurta bırakmaları ise met zamanı (denizlerin kabarması olayı) gelmeden hemen önceki akıntıya karşı göçten sonrasına denk gelir. Kısa bir süre sonra, büyük sürüler halinde gezen gençler, Endonezya’daki Sumatra ve Borneodaki Kalimantan’ın bazı büyük nehirlerinin sığ bölgelerine doğru hareket eder. Çoğunlukla tam da bu zamanlarda yakalanıp akvaryumlara yerleştirilirler. Ancak yoğun talebe rağmen, palyaço balığı kendi doğal sularında hala bol miktarda bulunur. Endonezya, gelecek üreme popülasyonlarını koruyabilmek için dört santimetreden daha büyüklerin ihracatını yasakladı. Akvaryumcuların tercih ettikleri büyüklükse, yumurtlama alanlarından göç eden çekici gençlerin ulaştığı  dört santimetre büyüklüğüdür.   Kaynakça:BBC – John DAWES Yazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/palyaco-baliginin-ozellikleri

Uzun Burunlu Zargana Nasıl Bir Canlıdır?

Uzun Burunlu Zargana Nasıl Bir Canlıdır?

Yaygın Adı: Uzun Burunlu Zargana  Bilimsel Adı: Lepisosteus osseus Familya: Lepisostedidae Takım: Semionot iformes Boyutları: 1,8 metreye kadar uzar. Fiziksel Özellikleri: İnce gövdelidir. Dar uzun somaklı (somağı diğer tüm zarganalardan baş ve gövdesi daha uzun) pulları ganoiddir. Kısaltılmış heteroserk  kuyrukludur. Yaşam Çizgisi: Yaşadığı yere bağlı olarak mart ayından ağustos ayına kadar bir dişi birkaç erkekle birlikte aynı yere 27000-77000 yumurta bırakabilir; yumurtalar, 6-9 gün sonra çatlar ve yavrular çıkarak içlerindeki öz besinleri bitinceye kadar bitkilere yapışırlar. Erkekler 3-4 yılda erginleşir. Dişilerin erginleşmesi, 6 yıl sürebilir.   Beslenme Tarzı: Yırtıcıdırlar. Başlıca balıklar ve kabuklular ile beslenir. Yaşam Alanı: Göller, nehirler ve durgun sular dâhil olmak üzere temiz, sakin, berrak veya yavaş akan sularda, sıklıkla suya batmış dallar ve bitkilere yakın yerlerde bulunur. Sahil bölgelerinde az tuzlu sularda bulunurlar. Yeryüzünde Dağılımı: Kanadanın Quebec şehrinden güneye orta Florida’ya ve Delaware’den batıya doğru Meksika’ya aynı zamanda Superior gölü hariç diğer tüm büyük göllerde dağılım gösterirler. İnce yapılı; uzun burunlu zargananın olağandışı uzun somağı, narin ve hassas bir cihaz gibi görünür. Fakat somağı sert ve çok etkili bir avlanma aracıdır. Uzun burunlu zargana, türünün en yaygın olanıdır. Kanada’nın Quebec şehrinden güneye Orta Florida’ya ve oradan batıya doğru Teksas ve Meksika’ya kadar uzanan bölgelerde yaşar. Aynı zamanda Superior Gölü hariç diğer tüm Büyük Göller ile Delawareden Floridaya kadar uzanan bölgelerde yamaç sularını Atlas Okyanusu’na boşaltan drenaj kanallarında bulunur. Yaşadığı yerlerin sahil kesimlerinde hem tatlı sularda hem de hafif tuzlu sularda yaşayabilir. Her nedense, tercih ettikleri yaşam alanları, göller, durgun sular veya yavaş akan havuzlar, su birikintileri ile orta boy ve büyük nehirlerde yaşamaktır. Çok İsimli BalıkBirçok balık, yıllar içinde farklı bilimsel isimlerle tanınmıştır fakat bu konuda rekoru elinde tutan uzun burunlu zargana balıklarıdır. Lepisosteus osseus ismi, bu balığa 1758 yılında verilmiş olmasına rağmen, o tarihten beri 38 kadar başka bilimsel isim ile anılmıştır. O isimlerden birisi olan Esox osseus, özellikle ilginçtir çünkü bu isim kuzey turna balıkları (Esox licius) gibi turna balıklarına verilmiş jenerik bir isimdir. Bu isim, onlara ikisinin de pusu kurarak avlanma tekniğini kullanan ve kendilerini yırtıcılığa adamış balıklar olmaları nedeniyle uygun görülmüş olsa gerek. Saklandıkları yerde, genellikle uygun bir kurbanın kendi menzillerinin içine girmelerini bekler ve sonra şaşkınlıktan insanı hayrete düşürecek bir çabuklukla adeta yıldırım hızıyla ileriye atılırlar. Uzun burunlu zarganaların ince uzun ve zarif çenelerine dizilmiş keskin dişleri, kurbanlarına hiç kaçma şansı bırakmayacak bir biçimde sıkıca kavrar ve aynı anda birkaç işi bir arada yapma becerilerini güçlükle de olsa sürdürerek, avlarını önce kafasından başlamak üzere bütün olarak yutarlar. Bu türlere geçmişte verilen diğer bir isim ise, gavyallar familyasından Ganj Nehri timsahı olarak bilinen uzun somaklı Asya timsahı ile uzun burunlu zargana balıkları arasındaki benzerlikleri yansıtan Lapisosteus gaviel olmuştur. Onun akrabalarına verilen isim ise, timsah zarganaları olarak bilinir. Gruplar Halinde YumurtlamaUzun burunlu zarganalar, nehirlerin üst kısımlarına doğru yumurtlama göçlerine ilkbaharın ilk günlerinde başlarlar. Gerçek yumurtlama, mart ayı kadar erken olabilmesine rağmen, üreme yaz boyunca ağustos ayına kadar sürer. Bazı raporlara göre, bir tek dişi, birçok erkek balığı birlikte grup olarak yumurtlamak amacıyla cezbederek etrafına toplayabilir.Diğer raporlar da grup olarak yumurtlamaya işaret etmekte fakat cinsiyet yönünden bir ayrıma gitmemektedir. Gruplar, her iki cinsten birkaç balıktan oluşabilir.  Kaynakça: BBC John Dawes Yazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/uzun-burunlu-zargana-nasil-bir-canlidir

Avrupa’da Yılan Balıkları yeniden çoğalıyor mu?

Avrupa’da Yılan Balıkları yeniden çoğalıyor mu?

Çevrecilere göre yok olma tehlikesi altındaki bu türün azalışı durdu ve belki de tersine döndü. Yılan Balıklarının, üç yıl üst üste rekor sayıda yakalanması, çevrecilerin yaşayan yılan balıklarının sayısının azalışının değiştiğini düşünmesine neden oldu.Avrupalı Yılan Balıkları son 40 yılda büyük bir çöküş yaşadılar ve kritik derecede tehlike altında olarak sınıflandırılmışlardı. Ancak şimdiki işaretlere göre bu yok oluş durdu ve belki de terse döndü.Birleşik Krallık'ın çoğu yerinde Noel'den beri oluşan büyük fırtınalar sebebiyle meydana gelen sel, nedeniyle barajlar dahil bariyerleri asan suların Yılan Balıklarına faydalı olabileceğini, aksi takdirde Yılan Balıklarının yolculuklarını gerçekleştiremeyeceklerini gösteriyor. Fransa'da Yılan Balığı sanayisinin Birleşik Krallık'taki sayıya yaklaşması ve son bir kaç hafta içindeki avların tüm beklentileri aşması, Yılan Balıklarının Atlantik'ten geldiğinin güçlü bir göstergesi olarak kabul ediliyor. Fransa'da Yılan Balıklarının bulunduğu üç ana nehirde üçünde kota aşıldı ve tahminlere göre bu rekor sayılar Birleşik Krallık'a da ulaşacaklar. 2013 yılında Yılan Balığı sayısı – Atlantiği geçtikten sonra Avrupa sahillerine ulaşan juvenil formu – Severn'e ve diger Birlesik Krallik nehirlerine ulaşirken son yirmi yılın en iyi seviyesindeydi ve şimdi 2014 daha da umut verici. Sürdürülebilir Yılan Balığı Grubu'nun başkanı Andrew Kerr'in söylediklerine göre Yılan Balıkları'nın Avrupa sahiline ulaşabilen sayısının azaldığını gösteren işaretler en alt düzeye inmiş olabilir. 2012 yılının 3 ayıyla karşılaştırdığınızda Güney-Batı Fransa'da Adour Nehrinin kotalarına ulaşması Kasım'da başlayan sezonda 11 günde başarıldı. Gironde sezonu 15 Kasım'da açıldı ve 2012 yılın 6 haftasıyla ve 2011 yılın 3 ayıyla karşılaştığınızda 3.7 ton kota 8 gün içinde dolduruldu.Daha büyük kotası olan Loire'deki balık sayısının üçüncü kez yüksek miktarda olacağı umuluyordu ancak balıkçılar pazar fiyatlarının çökmesi yüzünden sezonu geciktirmeye karar verdiler. Ancak, daha kuzeyde olan Arzal Deltasi, bir kaç gün içinde yarım tonlu kotasını doldurulmuş durumda. Raporlar, Yılan balıklarının da büyük bölümünü oluşturduğu yasadışı balık avcılığı Fransa'da birçok bölgeye yayıldığını gösteriyor. Fransız yetkililer gece görüş sistemleri ve helikopterler kullanarak yasadışı balık avını ve Yılan Balığı ticaretini engellemeye çalışıyorlar. İngiltere'de juvenil Yılan Balıkları'nın büyük sayıda daha erken gelmesinin stok sayısının rekor seviyede olacağı anlamına geliyor. Geçen sene her zamankiden daha fazla, 1 milyondan daha fazla genç Yılan Balığı Birleşik Krallık sularına bırakıldı. Juvenil Yılan Balıklarının yaklaşık dörtte üçü neredeyse akıntıya karşı serbest bırakıldı. Kalan çeyrek serbest bırakılmadan önce daha fazla büyüyene kadar tutsak kaldı.Son haftalarda çeşitli yerlerde – Blagdon gölü, Mendips, Shropshire'de Thames Nehri ve Wales'te Llangorse gölü dahil – büyük çaplı serbest bırakılmalar olmuştur. Çeviri: Noemi TAPAİ TTKD Erasmus Stajyeri  Kaynak: http://www.theguardian.com/environment/2014/jan/14/european-eels-record-third-year  http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/avrupada-yilan-baliklari-yeniden-cogaliyor-mu

Büyük Mersin Balığı: Morina

Büyük Mersin Balığı: Morina

Yaygın Adı: Büyük Mersin Balığı (Morina)Bilimsel Adı: Huso husoFamilya: AcipenseridaAlt Familya: AcipenserinaeTakım: AcipenseriformesBoyutları: 8,6 metreye kadar uzunluk ve 1300 kilograma kadarda ağırlıkları olabilir. Tipik iri türleri 6 metre boyundadır. Fiziksel Özellikleri: Yetişkinleri ağır gövdeli bir görünüm sergilerler. Daha genç türler daha aerodinamiktirler. Deri zarlarını, boğaz bölgesindeki solungaçları sınırlar. Ağzı geniştir ve somağının üstünde iki çift uzun bıyık bulunur. Pulları özellikle güçlü ve sağlam olmamakla birlikte, yaşlandıkça aşınır ve yitirilir.Yaşam Çizgisi: Sonbahar sonu eylül ve ekim aylarında nehirlerin üst kısımlarına 500 km veya daha uzağa göç eder. İlkbahar sonu, nisan ve mayıs aylarında nehirlerin alt ve orta kesimlerine göç eder. Her iki soyda mayıs ayları civarında taşlık ve çalıların üstüne yumurtlar. Büyük dişiler 7 milyon kadar yumurta bırakır. Yaklaşık bir hafta sonra yumurtalar çatlar ve yavrular çıkar. Yetişkinler denize döner ve yavrular genellikle ilk yılları esnasında açık denize göç ederler.Beslenme Tarzı: Genç büyük mersin balıkları, omurgasızlar ve küçük balıklar ile beslenirler. Yetişkinler neredeyse tamamen balıklar artı, su kuşları ve foklar dâhil diğer avlarla beslenirler.Yaşam Alanı: Başlıca yüzeye yakın veya ince çökellerin üzerindeki orta su bölgelerinde; sıklıkla dere ve nehir ağızlarına yakın yerlerde yaşarlar. Karadeniz’de kışın 180 metre daha derin sulara göç ederler.Yeryüzünde Dağılımı: Adriyatik, Karadeniz ve Hazar Denizi ve bağlantılı nehir sistemlerinde dağılım gösterirler.Durumu: Bazı popülasyonları  IUCN (Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesi) tarafından tehlikede olarak sınıflandırılmıştır. Bir tanesi, kritik tehlikede ve diğer bir soyu da tükenmiş olarak sınıflandırılmıştır. Morina, tatlı su balıklarının en büyüğü olarak bilinir. Mersin balığı ise dünyanın en pahalı havyarını üretir.Büyük mersin balıkları, tüm mersin balıklarının en irisidir ve aslında tatlı su balıklarının en büyüğüdür. Büyük mersin balıklarının 6 metre uzunlukta olanları nadirdir ve dev türlerin 8,6 metre uzunlukta oldukları rapor edilmiştir. Dişileri, bir seferde 7 milyon adet yumurta bırakabilir. Siyah yumurtalar, en yüksek fiyatlı havyar olması nedeniyle bu balıklardan bir yumurtlama döneminde elde edilen havyar büyük bir servet ifade eder.Uzun Mesafe YumurtlayıcılarıÇoğu iri mersin balıkları gibi, büyük mersin balıkları, vakitlerinin büyük bir kısmını hamsi, kaya balığı ve ringa balıkları ile beslenerek denizlerde geçirir. Daha irilerinin kuşlar dâhil diğer omurgalıları yedikleri rapor edilmiştir. Büyük mersin balıkları, 500 km mesafe giderek yumurtlamak için tatlı sulara göç ederler. Yumurtalar, hızlı akan sularda taşlık nehir yataklarına bırakılır. Yumurtalar, 130 santigrat derece civarındaki sıcaklıkta bir hafta içinde çatlar ve içlerinden yavrular çıkar.Yumurtadan çıktıktan bir hafta sonra larva halindeki büyük mersin balıklarının yavruları beslenmeye başlar. Bu evrede, onların besinleri, küçük omurgasızlardan oluşur. Her nedense, tedricen, besinlerinin çoğunu özellikle balıklar oluşturuncaya kadar yavrular, daha küçük balıklarla beslenirler. Genellikle, bir yıl içinde açık denize çıkarlar. Ondan sonraki büyümeleri nispeten daha yavaştır ve dört yıl sonra 1 metre, 16 yıl sonra 2 metre uzunluğa erişirler.Erkekler, 12 – 16 yıl ve dişilerin erginleşmesi 20 yıl alır. Birçok defa yumurtlama dönemleri geçirerek ve göç ederek 100 yaşına kadar yaşayabilirler.Azalan PopülasyonlarBüyük mersin balıkları, aşırı balık avcılığı yüzünden ve gitgide kötüleşen yaşam alanlarında hayatta kalma mücadelesi verirken çok sıkıntılar çekmişlerdir. Sonuç olarak, bu balıklar artık eskisi gibi yaygın değildir ve bazı popülasyonları kritik yok olma tehlikesi altındadır. En azından bir İtalyan popülasyonunun, şu anda soyu tükenmiş olarak bilinmektedir. Hem doğrudan hem de dolaylı olarak denizlerdeki yaşam çevresini etkileyen açık deniz petrol arama çalışmalarının büyük mersin balıkları popülasyonlarına birçok tehdit oluşturduğunun izleri sürülebilir.Atık deniz petrol aramaları, delik delme maliyetleri ile doğal gaz ve petrol taşımak için denizlere petrol boru hatlarının döşenmesi, petrol ile bağlaşık endüstrilerin genişlemesi, petrol terminallerindeki denetimsiz büyüme ile birlikte kanalizasyon ve atık üretimi problemleri, bu balıkların yaşam alanlarına yapılan fiziksel taciz ve saldırıları kapsamaktadır. Büyük mersin balıklarına ve onun akrabalarına karşı, bu kirlilikle ilgili olarak önceki Sovyetler Birliği’nin sahilleri boyunca fabrikaların hızla yayılması başka bir tehdittir.Büyük mersin balıklarının uygun yumurtlama yerlerinden mahrum olmaları nedeniyle nehirlere barajlar yapılması da ciddi bir tehdit olarak düşünülmektedir. Daha da kötüsü, Yabani yavru stoklarının azlığı yüzünden son yıllarda nehirlerde üreyen büyük mersin balıkları stoklarının yeniden arttırılması gerçekleştirilememiş görünmektedir.Kaynakça: BBC John DavesYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/buyuk-mersin-baligi-morina

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0