Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 88 kayıt bulundu.

Rengeyiği likeni (Cladonia rangiferina)

Bilimsel sınıflandırma Alem: Fungi (Mantarlar) Bölüm: Ascomycota Sınıf: Lecanoromycetes Takım: Lecanorales Familya: Cladoniaceae Cins: Cladonia Tür: C. rangiferina Binominal adı Cladonia rangiferina (L.) Weber ex F.H.Wigg. (1780) Cladoniaceae familyasından, Kuzey yarımkürede taygalarda yetişen ve rengeyikleri tarafından yenen bir liken türü. Diğer likenler gibi ağır büyürler (yılda 3–5 mm kadar).

http://www.biyologlar.com/rengeyigi-likeni-cladonia-rangiferina

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Ayna Nöronlar: Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/populer-bilim-ve-gelecek-ayna-noronlar

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Likenlerin Özellikleri

Likenler başlıbaşına birer organizma değildirler. Mantarlar ile alglerin birleşerek morfolojik ve fizyolojik bir bütün halinde meydana getirdikleri simbiyotik birliklerdir (Güner 1986). Likenlere katılan alg ve mantar genellikle serbest yaşayan akrabalarından farklı formda ve tutumdadırlar (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Renksiz bir mantar hifinde oluşan tallusun yapısına algin katılması sonucu ortaya renkli klorofili olan yepyeni ototrof bir bitki çıkar (Güner 1986). Likendeki alg ve mantar kendilerini çoğaltabilecek bir form oluşturmak için bir araya gelirler Diğer türlü tutunamadıkları habitatlarda birliktelik oluşturur ve yayılırlar Likenler, alg ve mantarların nadir oldukları yerlerde yayılmışlardır Mantar hifleri, liken tallusunun ihtiyacı olan su, CO2 ve mineral maddeleri temin eder. Alg hücreleri ise mantara, klorofili vasıtasıyla sentezlediği organik maddeleri ve oksijeni sağlar Mantar bu besinleri alg hücrelerinin içerisine kadar uzanan boruları sayesinde emer. Özgül yaşam şekilleri sayesinde likenler ekstrem koşullarda yaşam şansı kazanır (Güner 1986). Alg hücreleri mantar dokularıyla kaplanmıştır, böylece mantar onları şiddetli ışık, kuraklık ve ısıdan korur Likenlerin yapısına katılmada en çok rastlanan alg türleri özellikle Cyanophycea (mavi-yeşil algler) veya Chlorophycea (yeşil algler) üyeleridir. Mantarlardan ise çoğunlukla Ascomycetes nadir olarak ise Basidiomycetes cinsleri katılır (Güner 1986). Likenler mantarların sistematik bir grubu değildir, bir biyolojik gruptur. Liken birlikteliğini yalnızca mantar ile alg veya mantar ile siyanobakteri oluşturmaz. kidenfazla organizmadan oluşmuş likenler de vardır ve bunlar içerdikleri canlı sayısı veya çeşidine göre Hawksworth tarafından farklı gruplara ayrılmışlardır (Hawksworth1976). Likenler sistematikçiler tarafından değişik şekillerde sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma yapılırken; tallus yapıları, morfolojik yapıları, üzerinde büyüdükleri bitki substratları, likeni oluşturan mantarın sınıfı dikkate alınmıştır. 1.1.1 Likenlerin sınıflandırılması 1.1.1.1 Tallus yapılarına göre likenler Alg ve mantarın birbiri ile karışımı değişik şekillerde olabilir. Eğer alg ve mantar tallus yapısında homojen bir dağılım gösteriyorsa böyle likenlere ‘Homeomerik’ liken, alg ve mantar türleri arasında farklı dağılım varsa bu tiplere ‘Heteromerik’ liken adı verilir. Homeomerik tip talluslu likenlerde tallus, jelatini andıran müsilajımsı yapıdadır. Alg ve mantar türleri ayrı bir tabaka oluşturmaksızın birbirleri ile karışmışlardır (Güner1986). Mantar miselyumu, algin salgıladığı müsilaj içerisinde homojen olarak dağılmıştır. Likenin şekli alg tarafından belirlenir (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Heteromerik tipi talluslu likenlerde algler üst kabuk tabakası ile orta kısım arasında bir tabaka oluşturur (Şekil 1.1). Diğer kısımlar sıkı veya gevşek olarak mantar hiflerinden oluşmuş dokular halindedir. Likenlerin çoğu bu tipe dahildir. Üst kabuk tabakasının altında alglerin oluşturduğu ‘gonidiyum’ tabakası bariz olarak ayırt edilebilir (Güner1986). Bunun altında mantar hiflerinden oluşmuş ‘medulla’ isimli tabaka bulunur. Örnek olarak Hypogymnia cinsini verebiliriz. Heteromerik likenlerde, likenin şekli içerisinde alg içeren zonları olan mantar tarafından belirlenir (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler bulundukları ortama ve beraber yaşadıkları bitkilerin durumlarına göre değişik şekillerde olabilirler. Onlar dış görünüşlerindeki değişikliklere göre de çeşitli tiplere ayrılırlar. 1.1.1.2 Dış görünüşlerine göre likenler 1.1.1.2.1 Kabuksu (Crustose) likenler Üzeri boyanmış tahta görünümündedirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Kayalar üzerinde gelişirler (Güner 1986). Yassı tallusları kabuk şeklindedir ve tüm altyüzeyi ile ortama sıkı sıkıya bağlanarak yaşadıkları yüzeyde kabuk oluştururlar. Bu kabuk oldukça kalın ya da yüzeyin içine doğru gömülüdür. Substratından kazıyarak ayrılabilir (www.mdc.mo.gov /conmag/1998/10/20.htm, 2004). Salgıladıkları liken asitleriyle bazen kayaları eriterek içine kadar girerler. Bunlara endolitik likenler denir. Liken asitleri, değişik karakterdedirler; parlaktırlar hiflerin ve tallusun yüzeyini örterler, kristalimsi yapıları andıran pulcuklar halinde göze çarparlar (Güner 1986). 1.1.1.2.2 Yapraksı (Foliose) likenler Toprak istekleri çoktur. Çıplak kayaların üzerinde görülmezler. ki koruyucu mantar tabakaları vardır. Tallusları küçük veya büyük loplara ayrılmıştır (Güner 1986). Kökyapıları sayesinde yaşadıkları yüzeyden biraz yüksekte dururlar. Büyüdükleri ortamlara rizoid şeklinde hifler gönderirler Substratlarına hafifçe bağlıdırlar (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Çoğu foliose tipler yılda 2 veya 5 mm büyürler (Armstrong 2004). Parmelia, Lobaria, Hypogymnia cinsleri yapraksı likenlere örnek olarak verilebilir. 1.1.1.2.3 Dalsı (Fruticose) likenler Tıpkı çalıya benzer, oldukça büyük likenlerdir. Yaşadıkları yüzeylere tek bir noktadan bağlıdırlar. Ağaçlar üzerinde gelişirler. pliksi veya şeritsi tallusları diktir. Likenler üzerlerinde büyüdükleri zemine göre de isimlendirilirler. Toprakta büyür sterrikolous, kayalarda büyürse saksikolous, ağaçlarda büyürse lignikolous, ağaç kabuklarında büyürse kortikolous, karayosunları üzerinde büyürlerse musikolous, likenlerin üzerinde yetişirlerse likenikolous likenler olarak isimlendirilirler. Tallusları çok sık dallanmıştır (Güner 1986). Kolayca substratlarından ayrılırlar Usnea cinsi likenler dalsı likenlere örnek olarak verilebilir. 1.1.1.3 Yapısına katılan mantarın cinsine göre likenler Likenler yapısına katılan mantarların sınıfına uygun olarak başlıca iki sınıfa ayrılırlar. 1.1.1.3.1 Ascolichenes (Aksuslu likenler) Alglerin askuslu mantarlarla birlikte oluşturdukları bir simbiyoz yaşamlı bitkilerdir. Likenlerin çoğu bu gruba dahildir. 1.1.1.3.2 Basidiolichenes (Bazidiyumlu likenler) Genellikle tropikal bölgelerde rastlanır. Likenler, deniz kıyısından en yüksek dağlara, sıcak bölgelerden kutuplara kadar geniş bir yayılım alanına sahiptirler, en kötü şartlar altında dahi gelişebilmektedirler. Tallusları çok yavaş büyür (Güner 1986). Toprakta, kayalarda, taşlarda, ağaçlarda, ağaç kabuklarında dallarda, kemiklerde, deride, yünde, kerestelerde, evlerin duvarlarında, anıtlarda, kiremitlerde, mezar taşlarında, camlarda ve eski demir alet ve eşyalarda büyüyüp gelişebilirler (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler yağmurdan hatta likenle çok kısa süre temasa geçen çok seyreltik bir akıntıdan bile besin sağlayabilirler, biriktirebilirler. Bazı likenler sadece özgül habitatlarda bulunurlar mesela yalnız bir çeşit ağaç veya kaya üzerinde. Aynı zamanda bir ağaç gövdesinde 30 dan fazla liken çeşidine rastlamak da mümkündür. Dar habitat koşullarında yaşayan likenler habitat şartlarına karşı oldukça hassasdırlar, mesela bazı türler hava kirliliğine hassasdırlar ve hava kalitesinin ölçülmesinde kullanılırlar. Bu hassasiyetlerine karşı çok sert doğa koşullarına karşı dayanıklıdırlar (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Çok yavaş büyürler ancak çok yaşlanabilirler, 6000 yıldır yaşayanları tespit edilmiştir ve büyük ihtimalle dünyada yaşayan en yaşlı organizmadır (Ulrik 1999). 1.1.2 Likenlerin çoğalması Likenler iki şekilde çoğalırlar. Mantar kısmı keselerde spor üretir ve bu sporlar likenden salınır. Hafif olan bu sporlar belli bir mesafe taşınabilir ve uygun alg veya bakteri partnerini bulursa yeniden bir liken oluşturabilir. Bulamazsa yaşayamaz, ölür. İkinci şekil ise daha güvenlidir; çoğu likenin yüzeyinde, ‘soredia’ adı verilen hem alg hem de mantardan materyal taşıyan, kahverengi veya siyah diskler bulunur Likenin yüzeyinde toz yumağı gibi görünürler, rüzgar, yağmur veya otlayan hayvanlarca taşınan soredialar yayılır ve yeni likenler oluştururlar (Şekil 1.5). 1.1.3 Likenlerin önemi Kayalar üzerinde gelişen kabuksu likenler oluşturdukları liken asitleri yardımı ilekayaları parçalayarak ortamda toprak oluşumuna neden olurlar. Liken asidi kalkerli ve granitik kayaları kademeli olarak parçalar. Zamanla buralarda parçalanma sonucu oluşan ufak taşcıklar üzerinde az toprağa ihtiyaç gösteren yapraklı kara yosunları gelişmeye başlar. Daha sonraları da parçalanmanın ilerlemesi ve karayosunlarının artıklarının birikmesi ile toprak miktarı çoğalmaya ve böyle yerlerde yüksek bitkiler büyümeye yönelir (Güner 1986). Böylece likenler bitki örtüsünün gelişim sürecinde öncü bitkiler olmuş olurlar (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler, genellikle acı kimyasallar içerdiklerinden yaban hayatın ana besin kaynağını oluşturmazlar ancak besin zincirinde önemli yere sahiptirler (www.mdc. mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Tırtıllar, solucanlar, sümüklüböcekler, salyangozlar likenlerle beslenirler. Likenle kaplı ağaçlar üzerinde yetişkin güveler mimikri yaparak dinlenirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004). Ağaç kabukları ve rutubetli ortamlardaki kayalar üzerinde gelişen yapraksı ve dalsı likenler hayvan besini olarak kullanılmaktadır. Bunların başında arktik bölgelerde bol gelişen ve ren geyiklerinin önemli besinlerini oluşturan Cladona rengiferina ve Cetraria islandica türleri gelmektedir. Ayrıca bu tip likenlerden alkol de elde edilmektedir (Güner 1986). Çoğu kuş likenleri yuva yapımında kullanır, Missouri’nin en renkli ötücü kuşu Parula yuva yapımında Usnea likenini ya da spanyol yosununu tercih eder. İnsanlar, yüzyıllardır likenleri boyamada kullanmışlardır, Romanlar mor boyasını likenlerden elde etmişlerdir, iskoçya’daki geleneksel erkek eteklikleri liken ekstratlarıyla boyanmıştır (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Hintliler kilimlerinde liken boyalarını kullanmışlardır. Ressamlar vivid morunu elde edebilmek için likenlerden faydalanmışlardır (www.mdc.mo.gov/conmag/1998/10/20.htm, 2004). Likenlerden yapılan çay ve merhemler tüm dünyada geleneksel ilaç olarak kullanılmıştır. Likenler ayrıca modern ilaç, antibiyotik ve kremlerde kullanılmıştır. Parfüm endüstrisinde, fiksatif olarak kullanılırlar, parfümün kokusunun yavaşça dağılmasını sağlarlar (Ulrik 1999). Liken asitlerinin bazı maddelerle reaksiyon vermeleri, ayrıca bazı boya maddelerini içermeleri ve antibiyotik içeren cinslerinin olması likenlerin önemini arttırmaktadır. Roccella türlerinden asit/baz indikatörü olarak kullanılan turnusol elde edilir. Afrika ve Arabistan’da yetişen Aspicilia esculanta (Manna likeni)’ dan ekmek yapılmaktadır. Çalımsı yapıda ve sert olan türlerin üretimi yapılarak evlerde ve benzeri yerlerde dekorasyon işlerinde kullanılmak üzere pazarlarda satılmaktadır. İskandinav ülkelerinde bu türler mezarlarda çiçek yerine tabutun başına konmaktadır (Güner 1986). Bazı liken türleri kumlu topraklarda oldukça yaygındır. Rüzgara karşı toprağa iyitespit olarak erozyonu önlerler. Amerika’nın doğusunda kullanılmayan yollarda Baeomyces roseus killi topraklara iyi tutunarak su erozyonunu önler (Yurdakulol ve Yıldız 2002). Likenler kirliliğin belli bir seviyesine sülfürdioksitten dolayı hassastırlar, Bu yüzden çevreciler tarafından hava kirliliğinin ölçümünde kullanılırlar. Likenler sünger gibi kirletici maddeleri emerler, onların kimyasal analiziyle araştırıcılar havada ne olduğunu söyleyebilirler (www.ipcc.ie/infolichens.html, 2004) 1.1.4 Hypogymnia Cinsi Bu çalışmada Türkiye’nin değişik yörelerinden toplanmış Hypogymnia cinsine ait liken türleriyle çalışılmıştır. Bu çalışmada kullanılan Hypogymnia cinsine ait örneklerden bazıları Şekil 1.6’da gösterilmiştir. Hypogymnia’lar, uzun süre çok fazla benzer özellik taşıdığı Parmeliceae familyasının üyesi olarak kabul edilmiştir. 1960 yılında Nylander tarafından rizoidlerinin bulunmayışı ile Parmelia cinsinden ayrılmış (Nylander 1896) ve Poelt tarafından Hypogymniaceae familyası olarak tanımlanmıştır (Poelt 1973). Sonrasında Hypogymnia cinsinde tallusun şişkin ve iç kısmını boş olduğu göz önüne alınarak tallusları dolu bireyleri, Goward tarafından Brodoa cinsi olarak ayrı bir familya altında toplanmıştır (Zeybek vd. 1993a). Bitter Hypogymnia türlerinin sınıflandırmasında soralia morfolojisinin iyi bir karakter olduğunu savunmuştur (Bitter 1901). Modern liken sistematiğinde Hypogymnia cinsi, Hypogymniacea familyası, Lecanorales ordosu altındadır (Zeybek vd. 1993a). Sonraki dönemlerde bu cins üzerine Krog ve Elix’in çalışmaları olmuştur. Krog Artrik ve Boreal Kuzey Yarımküredeki türlere yoğunlaşırken (Krog 1968), Elix Avusturalya ve Doğu Asya’daki bireyleriyle ilgilenmiştir (Elix 1979). Ülkemizde ise bu cins üzerine çalışan araştırmacılar Ulvi Zeybek ve Volker John’dur. Bu araştırmacılar, Türkiye’deki Hypogymnia türleri üzerine yaptıkları taksonomik çalışmada türlerin morfolojik özelliklerine göre ayrımını sağlayan bir tür tayin anahtarı oluşturmuşlar ve Türkiye'deki yayılış alanlarını açıklamışlardır (Zeybek vd. 1993a). Başka bir çalışmalarında ise yalnızca morfolojiyle tanımlamalarının zor olduğunu söyledikleri Hypogymnia bireylerinin farklılıklarını kimyasal analizler yaparak ortaya koymuşlardır. Bu çalışmalarında likenlerin ikincil metabolitlerini tanımlamışlardır (Zeybek vd. 1993b). Hypogymnia cinsi, içi boş şişkin loplara sahip birbirine morfolojik ve anatomik olarak oldukça benzeyen türlere sahip bir taksondur. Tallusları iyi gelişmiştir. Rizoidleri yoktur. Lobların kenarları siyah buruşuk, üst kısımları ise beyaz-beyazımsı gridir, bazı türlerinde uçları ince kahverengi veya siyah çerçevelidir. Lopların kenarları içe kıvrık ve iç kısımları bağlantısızdır (hypo:alt, gymnia:çıplak ) Türlere göre başsı, dudaksı, yüzeysel veya yüksük şeklinde soralleri vardır. Apotesiyum bulunan türlerinde sorallerin ender oluşu tipiktir. Tallusun anatomik yapısı heteromeriktir. Apotesiyumda gelişen askosporangiyumlar 8 sporludur. Sporlar renksiz, uç kısımlarında iyod ile maviye boyanan yüksük bulunur (Zeybek vd .1993a). Bu cinsin taşıdığı en önemli karakteristik özellikleri; Sorelia lokasyonu, kısa yan lopların varlığı veya yokluğu, lobların renklenmesi, lop çapları ve dallanma şekilleri, şişkin, topuz-boğum tipi lopların varlığı, yassı veya yassı olmayan büyüme şeklidir. Ancak bu özellikler de türlerin birbirinden ayrımında bazen yeterli olamamaktadır(www.blm.gov/or/plans/surveyandmanage/MR/...2/Lichens-346949.pdf., 2004). Hypogymnia cinsine ait bireyler, küçük yüzeyler üzerinde büyüyebilme yeteneklerinden dolayı genç dallar ve kökler üzerinde bulunabilmektedirler. Kırlarda nemli koşullarda genellikle çalılıkların köklerinde bulunmaktadırlar. Yaygın olarak asit habitatlarında yaşarlar. Ağaçlık alanlarda huş gibi düşük pH’lı kabuklu ağaçlar ya da Picea gibi korniferler üzerinde yetişmektedirler (www-biol.paisley. ac.uk/bioref/Fungi_lichens/ Hypogymnia_physodes.html, 2004). Asidik koşullara dayanıklılığından dolayı sülfürdioksit kirliliğinin yüksek seviyelerinde yaşayabilirler ve bu özellikleri sayesinde biyoindikatör olarak da kullanılmaktadırlar. Ayrıca Fransa’da, Kuzey Avrupa ve Güney Afrika meşelerinden elde edilen Hypogymnia cinsi liken ekstraktları parfüm endüstrisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada Türkiye’de bulunan Hypogymnia cinsine ait türlerin rDNA ITS bölgesi dizi analizi ile çeşitliliklerinin tanımlanması amaç edinilmiştir. Çalışmaya bu cinse ait dört farklı türün farklı lokalitelerden toplanmış örenekleriyle başlanmıştır. Bu türlerin isimleri ve morfolojik özellikleri aşağıdaki şöyledir. Hypogymnia farinacea Zopf Sinonimleri: Parmelia farinacea Bitter, Hypogymnia bitteriana (Zahlbr.) Krog, Parmelia bitteriana Zahlbr. Tallusları gri renkli, rozet durumludur, 1-3mm eninde dar loplu ve yatıktır. Yukarı kalkık lop uçlarında başsı soralleri sıktır. breli ve iri yapraklı orman ağaçları kabuklarında yoğun birlikler oluşturur. Odun ve taşlar üzerinde seyrek bulunurlar. Ülkemizde zmir, Muğla, Hatay illerinde yaygındır. Hypogymnia laminisorediata D. Hawksw. et Poelt Tallusları gri renkli, parlak değildir. Lopları 2-5 mm eninde geniştir. Uçları çoğunlukla siyah çerçevesiz, ender olarak çerçevelidir. Tallus yüzeyinde siğilimsi isidiyuma benzer çıkıntılar vardır. Apotesiyumları irili ufaklı gruplar halinde ve kalın saplıdır. Ülkemizde zmir, Manisa illerinde dağılım göstermektedir. Hypogymnia physodes, (L.) Nyl. Sinonimi: Parmelia physodes (L.) Ach. Talluslarının morfolojik yapısı ortama göre değişkendir, gri renklidir, parlak değildir.

http://www.biyologlar.com/likenlerin-ozellikleri

Zika Enfeksiyonunun İnsan Hücresini Nasıl Değiştirdiğini Görün...

Zika Enfeksiyonunun İnsan Hücresini Nasıl Değiştirdiğini Görün...

Bu görsel özet, hem insan hepatomu hem de nöronal progenitör hücrelerde Zika virüsü enfeksiyonunun hücresel mimarinin önemli yapısal değişikliğe neden olduğunu gösteren Cortese ve arkadaşlarının bulgularını göstermektedir.

http://www.biyologlar.com/zika-enfeksiyonunun-insan-hucresini-nasil-degistirdigini-gorun-

Orta beyin - Mesencephalon Nedir

Orta beyin - Mesencephalon Nedir

Orta beyin ya da mesencephalon (Grekçe: mesos - orta, enkephalos - beyin), merkezi sinir sisteminin; görme, işitme, motor kontrol, uyku/uyanma, uyarılma (tetiklik) ve sıcaklık regülasyonu ile ilgili bir parçasıdır.

http://www.biyologlar.com/orta-beyin-mesencephalon-nedir

Asklı Likenler ve Asklı Mantarlar

Asklı Likenler; Asklı mantarlarla yeşil suyosunlarının ortak yaşamalarının, yani iki ayrı organizmanın oluşturduğu liken sınıfıdır. Hemen hemen tüm likenlerin büyük çoğunluğunu kapsar. Meyvelenmeleri peritesiyum ve apotesiyum biçimindedir. 6 takıma ayrılırlar. 1. Arthoniales, 2. Verrucaliales, 3. Pyrenulales, 4. Caliciales, 5. Graphidales, 6. Lecanorales. Yapılan kabuksu ve dalsı olup genellikle yaşamlarını ağaç kabukları ve kayalar üzerinde sürdürürler. Başlıca cins ve türleri şunlardır: Roccella tinctoria ve R. fucuforme (turnusol likeni), Akdeniz Bölgesi’nde yayılış gösteren yapraksı likenlerdir. Bu türlerden mayalanma yoluyla turnusol (lackmus) elde edilir. Turnusol mavi bir boya maddesidir. Turnosol eriyiği ya da turnusol kâğıdı halinde asit-baz göstergesi olarak kullanılır. Öte yandan bu likenler kırmızı renkli bir boya maddesi olup yün boyama işlerinde kullanılan orsein de oluştururlar. Lecanora esculenta da (Manna likeni) bu gruba girer. Anadolu ve doğusundaki bölgelerde bozkırlarda rastlanan kabuksu likendir. Mannit bakımından zengin, güçlendirici ve hafif yumuşatıcı (laksatif) özelliğe sahip manna (kudret helvası) bu likenin meyvesidir. Ochrolechia tartarea, kutup bozkır bölgelerinde yaşar. Eskiden Roccella gibi orsein ve turnusol elde etmede kullanılmıştır. Asklı Mantarlar; Sporları askus ya da borucuk adı verilen bir taşıyıcı içinde bulunan mantarlar altsınıfıdır. Borucuklu mantarlar da denir. Askusların taşıdığı sporlar belirli sayıda, 2 ve bunun katları kadar, genellikle de 8′dir. Asklı mantarların yapılarında selüloz yerine kitin bulunur. Çeşitli büyüklük bir biçimde, birçoğu asalak olarak yaşayan 1.600 kadar cinsi ve 12 bin dolayında türü vardır. Bira, kefir, şarap vb yapımında kullanılan maya mantarları, penisilin elde edilen mantar, çavdar mahmuzu gibi ekonomik değeri olan mantarlar ve birtakım yenen mantar bu altsınıftandır.

http://www.biyologlar.com/askli-likenler-ve-askli-mantarlar

BAĞ DOKUSUNUN TEMEL FONKSİYONLARI, BAĞ DOKUSUNUNUN KÖKENİ, GLİKOZAMİNOGLİKANLAR

Desteklik Yumuşak dokuları destekleme Vücut şeklinin sağlanması Hücre ve organları birbirine bağlama Savunma *Fagositik ve immunokompetan hücreleri ile (makrofaj, plazma, lenfosit gibi) *Bağ dokusunun temel maddesinin bileşenleri epitelden geçen mikroorganizmaların yayılmasını önleyen fiziksel bir engel oluşturur. Akışkanlığı azdır. Ancak hiyaluronidaz üreten bakteriler bağ dokusunun akışkanlığını artırarak güçlü yayılmaya yol açar. Beslenme Kan ile doku arasındaki alışverişi için bağ dokusu matriksi çok uygundur. BAĞ DOKUSUNUNUN KÖKENİ Çoğu mezodermal, az bir bölümü (baş ve boyun bölümünün bağ dokuları) ektodermal nöral krista orjinlidir. Mezoderm --- mezenkimal hücreler --– mezenkim Mezenkim, gelişme ve farklanmayla bağ dokusu türlerini, kas dokusunu, organları (damarlar ve bazı bezleri ) oluşturur. Mezenkimal hücreler, oval çekirdekli ve belirgin çekirdekçikli hücrelerdir. Mezenkimde ara madde az ve viskozdur. Az sayıda lif vardır. AMORF TEMEL MADDE *Renksiz , saydam, homojen, amorf , yüksek oranda su içerir. *Hücre ve lifleri birbirine bağlar. *Temel madde, glikoprotein + proteoglikan’ların kompleks bir karışımıdır. *Hücre ve lifler arası boşlukları doldurur. *Viskoz, yağlayıcı , dokuların yabancı partiküllerce işgalini engelleyici özelliği vardır. Glikozaminoglikanlar (Asit mukopolisakkarit): Yapılarında karbohidrat çok (%80-90), protein azdır. OH- COOH-, ve SO4 grublarından zengindir. Polianyonik ve hidrofilik yapılardır. Üronik asit + N-asetil hekzozamin (tekrarlayan disakkarit birimler) Örnek: glukorinik asit + glukozamin iduronik asit + galaktozamin Glikozaminoglikanlar bir proteine bağlandıklarında proteoglikanlar oluşur. Hiyaluronik asit ® glikozaminoglikan’dır Proteoglikan aggregatları: Bir hiyaluronik asit zincirine proteoglikanların eklenmesi ile oluşan yapıdır. Kıkırdak dokusunda görülür. GLİKOZAMİNOGLİKANLAR Sülfatsız Glikozaminoglikanlar: Hiyaluronik asit (göbek bağı, sinoviyal sıvı, vitröz hümor ve kıkırdakta bulunur). Sülfatlı Glikozaminoglikanlar: Dermatan sülfat: Derinin dermisi, tendon, ligament, fibröz kıkırdakta bol bulunur. Bu alanlar kollajen tip I’ den zengindir. Kondroitin sülfat : Hiyalin ve elastik kıkırdakta bulunur. Bu alanlar kollajen tip II’ den zengindir. Heparan sülfat : Akciğer, karaciğer, uterus, arter duvarında çok bulunur. Kollajen tip III (Retiküler lif) bu alanlarda çoktur. Keratan sülfat: Kornea, kıkırdak, anulus fibrosis, nukleus pulposus’ ta bol bulunur. Proteoglikanların Sentezi Protein ® GER’de sentezlenir. Glikolizasyon ®GER’ de başlar, sülfasyonun da meydana geldiği Golgi komplekste tamamlanır. Proteoglikanların ve Glikoproteinlerin Fonksiyonu: Fibrillerden liflerin meydana getirilmesinde ve fibrillerin oluşması için tropokollajen kümeleşmesinde önemli rol oynarlar. Hücreleri liflere bağlar, diffüzyona olanak sağlarlar. Glikoproteinler Glikoprotein: Dallanmış oligosakkarit (az)+ protein (çok) Yapısal Glikoproteinler Fibronektin: Fibroblastlar, hepatositler (dolaşımdaki fibronektinin büyük kısmını oluştururlar), makrofajlar, amniyotik hücreler, endotel hücreleri ve bazı epitel hücrelerce sentezlenirler. Hücre birleşmesi ve göçüne yardımcı olur. Yara iyileşmesi sırasında haraplanan kollajen ve fibrin üzerinde toplanır. Önce trombositlerin adezyonunu ardından fagosit ve fibroblastların göçünü artırır. Lenfokinlerin makrofajlara bağlanmasını, fagositlerin adherensini ve kemotaksisini artırır. Molekül ağırlığı 222 000-240 000 dır. Laminin: Bazal lamina yapısında bulunur. Epitelin bazal laminaya yapışmasını sağlar. Kondronektin: Kıkırdakta kondrositlerin tip II kollajene bağlanması sağlar. Osteonektin : Kemikte osteositlerin kollajen liflere bağlanması sağlar. Hemonektin: Kemik iliğinde hücrelerin liflere tutunmasını sağlar.

http://www.biyologlar.com/bag-dokusunun-temel-fonksiyonlari-bag-dokusununun-kokeni-glikozaminoglikanlar

ALFA-FETOPROTEİN (Amniyon Mayi)

Normal Değer: Laboratuvara danışınız Kullanımı: Serum AFP düzeyi yüksek çıkan hamilelerde nöral tüp defektlerinin tanısı için kullanılır. Bir tarama testidir ve sonucun negatif çıkması nöral tüp defekti olmadığı anlamına gelmez. Pozitif sonuçlar asetilkolinesteraz ve feral hemoglobin ölçümü ile doğrulanmalıdır. Ayrıca bazı benign durumlarda da yanlış yüksek sonuçlar elde edilebilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/alfa-fetoprotein-amniyon-mayi

Doğurganlık - Fertilite Nedir

Kadında Doğurganlık Kadınlarda doğurganlık, gebe kalabilme ve bebek sahibi olabilmektir. Bir kadında doğurganlık13 yaş civarında adetlerin başlamasıyla başlar ve genellikle bu 45 yaş civarında sonlanır. Fakat potansiyel olarak doğurganlık yaklaşık 51 yaş civarına dek yani menapoza kadar sürer. Kız çocuğunun anne karnında 5 aylıkken sahip olduğu yumurta sayısı yaklaşık 6-7 milyondur, bu sayı doğumda 1-2 milyona düşer, çocukluk çağında yavaş yavaş azalarak ergenlik döneminden itibaren ayda bir yumurta yumurtlamak suretiyle bu azalma menopoza kadar aylık ortalama 350-400 yumurta harcayarak devam eder. Bu yumurtalar yumurtalıklar içerisinde follikül denen içi sıvı ile dolu boşluklarda saklanırlar. Küçük kız doğurganlık çağına girdiğinde aylık menstrual sikluslar (adet) başlar. Her siklus sırasında yumurtalık bir yumurta geliştirir. Nadiren birden çokta olabilir. Bu yumurta erkekten gelen sperm hücresi ile birleşirse gebelik oluşur. Yumurta hücresinin gelişimi beyinde hipotalamus ve hipofiz denen bölgelerden ve yumurtalıklardan salgılanan bazı hormonların ve kimyasalların ince dengesine bağlıdır. Erkekte Doğurganlık Erkekte doğurganlık. Kadını hamile bırakabilme yetisi anlamına gelir. Bunu sağlayabilmek için. Erkeğin üreme sisteminin sperm üretebilme ve depolayabilmesi ayrıca depolanan bu spermlerin vucut dışına taşınabilmesi gereklidir. Kadının hayatı boyunca üreteceği yumurta hücreleriyle doğmasına karşın erkek hayatı boyunca sürekli yeni sperm üretebilme yeteneğine sahiptir. Erkek. Puberteye eriştikten sonra . sperm depoları yaklaşık her 72 günde bir yenilenmektedir. Doğurganlık (fertilite) Terimleri: Fertilizasyon: Sperm ve ovumun birleşmek üzere biraraya gelmesi Konsepsiyon: Gebeliğin oluşması (döllenme) Gebelik: Ovum ve spermin birleşmesinden sonra. Kadın üreme sisteminde embriyo veya fetusun gelişmesi. Hayatın Temeli İnsanlar hayata tek bir hücre, döllenmiş yumurta ya da zigot olarak başlarlar. Bu hücrelerin herbirinin çekirdekciklerinde DNA denilen (deoxyribonucleic acid) ve biraraya gelerek genleri oluşturan bilgi kodları vardır. Bu genler'de kromozomlar olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Bir insan zigotu 23 çiftten oluşan 46 adet kromozom içerir. Bunların yarısı babadan diğer yarısı ise anneden gelir. DNA bilgi ile depolu olması yanında kendini kopyalama yeteneğine de sahiptir. Bu kopyalama yeteneği olmaksızın hücreler çoğalamazlar ve bilgileri kuşaklar boyunca iletemezler. Gebelik Şansını (Doğurganlığı) Artırmak İçin Neler Yapılabilir? Sigara Sigara kadınlarda fertiliteyi düşürebilir. Pasif içicilik de aynı şekilde etki eder. Sigara içimi ile alınan nikotin, yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek, kadının yumurtasının genetik anomalilere daha fazla eğilimli olmasına neden oluyor. Nikotin, yumurta hücrelerini bozmasının yanında menopozun beklenenden erken gelmesine de yol açabiliyor. Menopoz öncesinde de sigara içen kadınların yumurtalıkları sağlıklı yumurtalar üretmeye direnç gösterir hale gelir. Sigara kullanımı doğal gebe kalmayı zorlaştırırken, düşükleri hızlandırır. Gebelikte sigara ve alkol kullanan kadınlarda düşük oranının yüksek olduğu bildiriliyor. Erkeklerde de sigara içmekle sperm kalitesinin düşüşü arasindaki bağ gösterilmiş olup bunun fertilite üzerindeki etkisi henüz çok açık değildir. Sigaranin bırakılmasının genel olarak sağlık kalitesini yükselteceği açıktır. Eğer sigara kullanıyorsanız, tüm yaşantınız ve üreme sağlığınız için bırakmanızı öneririz. Stres Stresin infertilite üzerine etkisi belirgindir. Örneğin stres nedeniyle kadında anovulasyon (yumurtlamanın oluşmaması) olabilir. Çok açıktır ki Kısırlık tedavisi, ister klasik ister tüp bebek yöntemleri ile olsun, çiftler üzerinde büyük stres, kaygı, gerginlik, korku, uykusuzluk, iç sıkıntısı, depresyon gibi değişik derecelerde psikolojik baskılara neden olabilmektedir. Bazı kısırlık vakalarında çok kısa tedavi süresi veya ilk denemede gebe kalma gerçekleştiğinde bu tür psikolojik sıkıntılar daha hafif atlatılabiliyor. Diğer taraftan, uzun süredir tedavi görmelerine rağmen gebe kalamayan çiftlerde sorunlar daha ağır hale gelebiliyor. Tedavi süresince merkezimizde psikoloğumuzdan bu konuda destek almanız bu stresi yenmekte önemli katkı sağlayacaktır. Yapılan çalışmalar, stresi azaltmanın başarı şansınızı artırabileceğini göstermiştir. Kafein Yapılan çalışmalar günlük kafein alımının günde 50mg’ın altında tutulması gerektiğini göstermiştir. Böylece kafeinin gebelik şansını düşürücü etkisinden kaçınılabilir. Kafein, kahve, kola. çay ve çikolatada değişik miktarlarda bulunmaktadır. Kilo Kadının kilosunun boyu ile uyumlu olup olmadığını belirlemek için ‘vücut kitle indeksi (BMI)’ kullanılır. Bir kadının BMI’sı 20-24 arasındaysa normal, 25-29 arasındaysa kilolu, 30-39 arasındaysa yüksek kilolu, 40 ve üzerindeyse aşırı kilolu olarak değerlendirilir. Vücut-kütle indeksi (BMI) 30’un üzerinde olan bayanlara kilo vermeleri gebelik şansını artıracağı gibi gebe kalınması durumunda oluşacak aşırı kiloların sebep olduğu kilolu bebek doğurma, zor doğum ve sezeryanla doğuma gerek duyulma eğilimi gibi olumsuzluklar da önlenmektedir. Bunun yanısıra kilonun aşırı düşük oluşu da doğurganlığı olumsuz etkileyen faktörlerdendir. BMI’I 20nin altında olan bayanlarda menstrual siklus bozulabilmekte hatta bazı beslenme bozuklukları ve aşırı egzersiz ile oluşan ileri derecede kilo kayıplarında adetler tamamıyla kaybolmaktadır. Yapılan çalışmalar, düşük kilolu kadınların, ortalama 2.700 ila 3.600 kg aldıktan sonra yarısından fazlasınınkendiliğinden gebe kaldıklarını göstermiştir. Vitamin Desteği Yapılan çalışmalar, gebelik oluşmadan önce folik asit kullanımının, bebeklerde nöral tüp defekti görülme olasılığını neredeyse %50 azalttığını göstermiştir. Bu nedenle Gebe kalmayı planlayan kadınların Gebelikten 1-2 ay önce her gün en az 0.4 mg folik asit almalarını tavsiye ediyoruz. Marul, avocado. dere otu, ceviz, badem, brokoli, bezelye, ıspanak, kavun, , muz, portakal, lahana, yeşil biber, unlu mamuller ve ekmek çok iyi birer folik asit kaynağıdır. Yeterli folik asit alındığından emin olamıyorsanız, folik asit içeren multivitamin preparatlarını kullanabilirsiniz. Cinsel İlişki Planı Yirmisekiz günde adet gören bir hasta için ortalama yumurtlama günü 14. gün, 30 günde bir adet gören hasta için 16. gündür. Yani yumurtlama sonrası dönem sabit olup, genellikle 14 gündür. Bu nedenle yumurtlama dönemi düzenli adet gören hastalarda iki adet arası dönemden 14 çıkarılarak bulunabilir. Ancak yumurtlama günü +/- 3 gün değişiklik gösterebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için aktif cinsel ilişki dönemi uzatılmalıdır. Düzenli ve 28 günde bir adet gören hastalarda adetin 10-17 günlerinde (kanamanın 1.gününden saymak gerekir) iki günde bir ilişkide bulunulduğu takdirde sorun yoksa 6 ayın sonuunda çiftlerin %75’i gebe kalır.

http://www.biyologlar.com/dogurganlik-fertilite-nedir

KARDİYOVASKÜLER SİSTEMİN GELİŞİMİ

Üçüncü haftanın ortasına dek besin gereksinimini yalnızca diffüzyonla sağlayan embriyo, bu haftadan sonra daha gelişmiş bir sisteme gereksinim duyar. Kardiyovasküler sistem gelişimi, geç presomit embriyonun splanik mezoderm tabakasındaki mezenşimal hücrelerin çoğalması ve anjiyogenik demetler (kan adacıkları) olarak adlandırılan izole hücre kümelerini oluşturması ile başlar. Hücreleri angioblastlardır. Kalp hücrelerinin ataları primitif çizginin hemen lateralinde epiblastta yer alırlar. Buradan primitif çizgi boyunca göç ederler. İlk göç eden hücreler kalbin kraniyal segmentlerini yani çıkış akım kanalını oluşturacak olan hücrelerdir. Sonra sırasıyla sağ ventrikül, sol ventrikül ve sinüs venozus gibi kalbin kaudal kısımlarını oluşturacak olan hücreler göç ederler. Kardiovasküler sistem tamamen splanik mezodermden gelişmez. Nöral krista hücreleri de kalbin gelişimine katılır. Nöral krista hücreleri kalbin bölmelenmesinde gerekli olan endokardial yastıkların ve valflerin oluşumuna katılır. Ayrıca aortik ark yapısına da katılırlar. Başlangıçta anjiyogenik kümeler embriyonun yan taraflarında yerleşikken, sonradan baş bölgesine yönünde hızla yayılırlar. Zamanla bir lümene sahip olurlar ve at nalı biçimli küçük kan damarları ağını oluştururlar. Bu ağın ön merkezi bölgesi kardiyogenik alan olarak adlandırılır ve bu bölgenin üzerindeki intraembriyonik sölomik kavite daha sonra perikardiyal kavite içine doğru gelişir. At nalı biçimli pleksusa ek olarak, diğer anjiyogenik kümeler bilateral ve paralel olarak ortaya çıkar ve embriyonik bölgenin orta hattına yaklaşırlar. Bu demetler bir lümen edinerek dorsal aorta olarak adlandırılan bir çift uzun damarı oluştururlar. Daha sonraki evrelerde bu damarlar, kalp tüpünü oluşturacak at nalı biçimli pleksusla bağlantı kurarlar. Embriyo 3-4 haftalıkken, embriyo içi damarların embriyo dışı damarlarla birleşmesi ve kalbin harekete geçmesi ile çok ilkel bir dolaşım başlar. Embriyoda ortaya çıkan damarlar ilk önce simetrik ve ağ şeklindedir. Zamanla bu ağ içersindeki bazı kısımlar gerileyip ortadan kalkınca yetişkindeki asimetrik anatomik durum ortaya çıkar.

http://www.biyologlar.com/kardiyovaskuler-sistemin-gelisimi

KALP TÜPÜNÜN OLUŞUMU ve POZİSYONU

Başlangıçta, kardiyogenik alanın merkezi kısmı prokordal plağın ve nöral plağın ön kısmında yerleşiktir. Nöral tüpün kapanması ve beyin veziküllerinin oluşumundan sonra merkezi sinir sistemi, baş bölgesine doğru merkezi kardiyojenik alan ve gelecekteki perikardiyal boşluk üstüne doğru hızla büyür. Prokordal plak (gelecekteki buccopharyngeal membran) ve kardiyojenik plağın merkezi kısmı ileri doğru çekilir. Beynin büyümesi ve embriyonun baş yönünde katlanması ile bukkofaringeal membran öne doğru çekilirken, kalp ve perikardiyal boşluk önce servikal bölgeye, ardından toraksa doğru yer değiştirir. İlk olarak angioblastik kordonlar olarak adlandırılan ikili endotelyal bantlar görülür. Bu kordonlar endotelyal kalp tüplerini oluşturmak üzere kanallaşırlar. Sefalokaudal kıvrılmayla eş zamanlı olarak, yassı embriyonik alan transvers yönde kıvrılır. İki endokardiyal tüp birbirine yaklaşır ve kaynaşır. Kaynaşma sefalik uçtan başlar ve kaudal uca doğru ilerler ve tek endokardiyal tüp şekillenir. Böylece kalp, kaudal uçtan giren venöz kanı birinci aortik arktan dorsal aortaya pompalayan, iç yüzü endotelle döşeli dışı miyokardiyal tabakadan oluşan kesintisiz ve geniş bir tüp halini alır. Gelişen ilkel kalp tüpü, perikardiyal kaviteye doğru giderek büyür. Başlangıçta, tüp, perikardiyal boşluğun dorsal kenarına dorsal mezokardium olarak adlandırılan bir mezodermal doku kıvrımı ile asılı kalır. Ventral mezokardium hiç oluşmaz. Gelişim ilerledikçe dorsal mezokardium da ortadan kalkar. Endokardiyal tüplere komşu olan mezoderm giderek kalınlaşır ve epimiyokardiyal mantoyu oluşturur. Bu tabaka endotelyal tüpten önceleri kardiyak jöle olarak adlandırılan bir madde ile ayrılır. Daha sonra bu madde endotelden kaynaklanan hücrelerle istila edilir. Sonuçta, kalp tüpünün duvarı 3 tabakadan oluşur: • Kalbin iç endotel döşemesini oluşturan endokardium • Muskuler duvarı oluşturan miyokardium • Tüpün dışını örten epikardium ya da visseral perikardium

http://www.biyologlar.com/kalp-tupunun-olusumu-ve-pozisyonu

KALP SEPTUMLARININ OLUŞUMU

Kalbin büyük septumlarının oluşumu gelişimin 27. ve 37. günleri arasında şekillenir. İki aktif olarak büyüyen doku kütlesi kaynaşıncaya kadar birbirlerine doğru büyürler ve lümeni 2 ayrı kanala ayırırlar. Septum, tek bir doku kütlesinin lümenin zıt tarafına ulaşıncaya kadar aktif büyümesiyle de oluşabilir. Doku kitlelerinin oluşumu ekstraselüler matriksin sentezlenmesi, depolanması ve hücre çoğalmasına bağlıdır. Endokardiyal yastıkçıklar olarak adlandırılan hücre kütlesi atrioventriküler ve trunkokonal bölgelerde gelişir. Bu bölgelerde atrial ve ventriküler septum (membranöz parça), atrioventriküler kanallar ve aortik ve pulmoner kanalların oluşumuna yardımcı olurlar. Gelişimlerindeki bozukluklar, atriyal ve ventriküler septal defektler, büyük damarlarla ilgili defektler ve Fallot tetralojisi gibi bir çok kalp malformasyonunun kökeninde rol alırlar. Trunkokonal yastıkları oluşturan hücreler nöral krista kökenli olduğundan kalp anomalileri sıklıkla nöral krista ile ilgili kraniyofasiyal defektlerle birlikte görülür. Bazen septum hücre çoğalması olmadan da oluşabilir. Eğer atrium ve ventrikül duvarındaki dar doku şeriti büyüyemezse, etrafındaki alanlar hızla büyüyerek iki genişleyen kısım arasında dar bir şerit oluşabilir. Genişleyen kısımların büyümesi dar parçanın her kenarında devam ettiğinde, iki duvar birbirine yaklaşır ve hatta kaynaşırlar ve bir septum oluşur. Böyle bir septum, orijinal lümeni asla tamamen bölemez ancak iki genişleyen bölge arasında bağlayıcı dar bir kanal geride bırakır. Genellikle komşu alanlarda çoğalan hücrelerin oluşturduğu bir doku ile ikincil olarak kapanır. Böyle bir septum, atriumları ve ventrikülleri bölmek için şekillenir.

http://www.biyologlar.com/kalp-septumlarinin-olusumu

EMBRİYOLOJİK GELİŞİM EVRELERİ

4. Hafta -Başlangıçta embriyo hemen hemen düzdür ve yüzeyinde 4-12 somit seçilir. -24. günden başlayarak embriyoda,1. yutak(mandibula)kavsi ve 2.yutak(hyoid) kavsi belirir. -1. yutak kavsinin büyük bir bölümünden mandibula(alt çene), öne doğru uzantısından ise maxilla (alt çene) oluşur. -Kalp ventralde büyük bir çıkıntı şeklinde seçilir ve kan pompalar. -26. günde embriyoda üç çift yutak kavsi gözlenir.Nöral tüpün ön açıklığı kapanmıştır. -Üst extremite tomurcukları,26-27. günlerde vücudun ventrolateral duarında küçük şişkinlikler şeklinde görülmeye başlar.Aynı zamanda iç kulak tsalağı olan otik çukurlar belirir. -Başın iki yanında gözün lensini oluşturacak ve lens plakodları olarak adlandırılan ektodermal kalınlaşmalar gözlenir. -4. haftanın sonunda 4 çift yutak kavsi ile alt extremite tomurcukları belirgin hale gelir. -4. haftanın sonundaki karakteristik görünüm uzun ve incelmiş bir kuyruktur. -4. haftada pek çok organ sisteminin özellikle kardiyovasküler sistemin ilk taslağı oluşmuştur. -4. haftanın sonunda nöral tüpün alt açıklığı da genellikle kapanmış olur. 5.Hafta -Baş büyümesi diğer dölümlere göre daha fazladır.Bunun nedeni beyin ve yüz taslaklarının hızlı gelişmesidir. -Üst extremiteler kürek,alt extremiteler ise palet şekline benzemektedir. -Bu haftada gözlenen mezonefrik çıkıntılar,insanda geçici böbrek olan mezonefrozun yerini belirtir. -2. yutak kavsiidiğerlerine göre fazla gelişerek 3. ve 4. yutak kavislerinin üzerini örter ve her 2 yanda servikal sinüs adı verilen ektodermal çukurcuklar oluşur. 6.Hafta -Üst extremitelerde dirsek ve geniş el plakları oluşması ile bölgesel bir farklılaşmanın başladığı gözlenir. -El plaklarında parmakların oluşmasını sağlayacak olan parmak taslakları belirir. -6.haftada embriyoda gövde ve extremitelerin seyirmesi gibi kendiliğinden olan hareketler gözlenir. ! Alt extremitenin gelişimi üst extremitenin gelişiminden daha geç olur. -2. ve 1. yutak kavsi arasındaki yarığın çevresinde aurikula tepecikleri oluşur. -1. yutak yarığından,dış kulak yolu gelişir.Dış kulak yolunun çevresindeki aurikula tepecikleri birleşerek kulak kepçesini oluşturur. -Göz,retinada pigment oluştuğu için görülebilir hale gelmiştir. -Baş gövdeye göre daha büyüktür ve kalp çıkıntısı üzerine doğru eğilmiş durumdadır. -6. haftada embriyonun dokunmaya refleks yanıtı ortaya çıkar… 7.Hafta -El plağında parmak taslakları arasında yarıklar oluşur ve artık parmaklar belirgin olarak ayırt edilir. -Primitif barsak ile vitellüs kesesi bağlantısı daralır ve vitellüs sapı olarak da isimlendirilen bir kanala indirgenir. -Embriyoda göbekteki fıtıklaşma normal bir olaydır.Fıtıklaşmanın nedeni barsakların hızlı gelişmesine rağmen karın boşluğunun çok küçük olmasıdır. -7. haftanın sonunda üst ekstremitelerde kemikleşme başlar. 8.Hafta -Elde perdeli olmak üzere parmaklar ayrılmıştır. -Kuyruk varlığını sürdürmekle beraber çok küçülmüştür. -Kafa derisi vasküler pleksusu gözlenir ve bu pleksus başın çevresinde karakteristik bir bant oluşturur. -Extremitelerin hatları belirgindir. -Parmaklar uzamış,birbirinden ayrılmıştır. -Extremitelerin belli bir amaca hizmet eden hareketleri bu haftada olur. -Alt extremitede kemikleşme başlar ve ilk olarak femurda gözlenir. -Kuyruk bu haftanın sonunda kaybolur. -Kafa derisi vasküler pleksusu tepe noktasında bant oluşturur. -8. haftanın sonunda baş hala orantısız bir şekilde,embriyonun yarısı büyüklüğündedir,boyun bölgesi gelişir ve göz kapakları belirginleşir. -Barsaklar henüz göbek kordonu başlangıcı kısmındadır. -Kulak kepçesi son şeklini almıştır ancak alt seviyededir.

http://www.biyologlar.com/embriyolojik-gelisim-evreleri

TRUNCUS ARTERİOSUS ve CONUS CORDİS’TEKİ SEPTUM OLUŞUMU

5. hafta sırasında, truncusun sefalik parçasında bir çift sırt ortaya çıkar. Truncus yastıkları olan bu kabartılar sağ arka duvarda ve sol alt duvarda yerleşiktir. Sağ üstteki distal olarak ve sola doğru büyürken, sol alttaki distale ve sağa doğru büyür. Aortik keseye doğru büyürken, yapılar birbiri etrafında kıvrılır ve gelecekteki septumun ilk spiral görünümünü yansıtır. Tam kaynaşmadan sonra, aorticopulmoner septum olarak adlandırılan bir septum şekillenir ve truncusu aortik ve pulmoner kanala ayırır. Aortiko-pulmonar septum, truncus arteriosus içinde oluşur. Septum, nöral krista hücrelerinin istilası ile uyarılarak aşağıya doğru büyümesi ve bulbar kabarıntılarla kaynaşması ile oluşur. Aortiko-pulmonar septum, ventriküler çıkışı çıkan aorta ile pulmoner arter arasında bölmeyi sağlar. Kardiak çıkış yanı sıra, AP septum semilunar kapakların oluşumuna da katılır. AP septum oluşumu asimetrik olduğu zaman Fallot tetralojisi oluşur. Truncus yastıklarının görüldüğü zamanlarda benzer yastıklar conus cordisin sağ arka ve sol ventral duvarları boyunca gelişir. Truncus septumu tamamlandıktan sonra, conus şişkinlikleri birbirlerine doğru ve distal yönde truncus septumu ile birleşmek için büyürler. İki konus yastıkçığı kaynaştığında oluşan septum, conusu ön kısım (Sağ ventrikülün dışa akış yolu) ve posteriomedyal kısım (sol ventrikülün dışa akış yolu) olarak ikiye ayırır. İnterventriküler foramenin boyutu, conus septumunun tamamlanması ile azalır. Daha ileri gelişim sırasında, foramenin kapanması endokardiyal yastıktan muskuler interventriküler septum üstü boyunca doku büyümesi ile gerçekleştirilir. Bu doku conus septumunun bitişik parçası ile birleşir. Muskuler interventriküler septumun konkav üst kenarı ile sınırlandırılan interventiküler foramen, kaynaşmış atroventriküler kanal endokardiyal dokusu ve dışa akış septasyon kenarları gerçekte asla kapanmaz. Bunun yerine sol ve sağ ventrikül arasındaki ilişki bu 3 yapının büyümesi ile 7.haftanın sonunda kapanır. Bunlar sağ ve sol bulbar kenarlar ve posterior endokardiyal yastık dokusudur. Tam kapanmadan sonra, interventriküler foramen, interventriküler septumun membranöz kısmı olur. İnterventriküler septum, kalpten aortik ve pulmoner çıkışı ayıran son olay olarak iş görür. İntervenriküler septum oluşumu ve aortikopulmoner septum oluşumu aynı anda gerçekleşir. İnterventriküler septum, iki bölümden oluşur. • Musküler bölüm: Musküler duvar yukarıya doğru ve kaynaşmış endokardiyal yastıklara doğru büyüyerek biküspit ve triküspit valfleri ayırır (5.hf=30.gün). • Membranöz bölüm: Aşağıya doğru inen bulbar kabartılar yanı sıra kaynaşmış endokardiyal yastıkçıklarca oluşturulur. İnterventriküler septum oluştuğunda, triküspit ve biküspit kapaklar ayrılır ve kardiak outflowu pulmoner ve aortik akış olarak ikiye böler.

http://www.biyologlar.com/truncus-arteriosus-ve-conus-cordisteki-septum-olusumu

Zigotun Yarıklanması

Zigotun peş peşe mitozla bölünmesi sonucu yeni hücrelerin oluşması olayına yarıklanma denir. İlk mitoz bölünme sonucu oluşan iki yavru hücreye blastomer denir. Zigot 12-16 blastomerlik döneme ulaştığında, görünümü duta benzediğinden morula adı verilir. Döllenmeden bu yana 3 gün geçmiştir. Morula uterusa ulaştıktan sonra yapısında değişmeler başlar. Ortasında sıvı toplanır, hücreler kenara doğru itilir. Bir grup blastomer yassılaşarak kenara doğru itilirken, diğer bir grup bir noktada kitle halinde kalır. Bu yapı taşlı yüzüğe benzetilebilir. Yüzüğün halkasını oluşturan yassı hücrelere Trofoblast ya da dış hücre kümesi, yüzüğün taşını oluşturan yuvarlak hücre kümesine de embriyoblast ya da iç hücre kümesi denir. Embriyoblastlardan embriyo, trofablastlardan ise plasenta ve memranlar gelişecektir. 1-2 haftalık olan bu oluşuma blastosist adı verilir. Bütün bu değişme ve farklılaşmaları geçirerek uterus boşluğuna inen hücrelere embriyo denir. Fertilizasyondan yaklaşık 7 gün sonra embriyo uterus duvarına yerleşir (gömülür), bu olaya implantasyon adı verilir. Bu yerleşme uterusun fundus kısmının ön ya da arka duvarında olur. İmplante ovumun çevresini saran ve corpusluteumdan salgılanan progesteron hormonunun etkisi altında olan endometriumda, büyük değişiklikler meydana gelir. Stroma hücreleri büyür, grandlar kalınlaşır ve uzar. Gebelikte bu yapıdaki endometrium desidua adını alır. Bu sırada trofoblast hücrelerinden proteolitik (protein yıkıcı) ve sitolitik (hücre yıkıcı) enzim salgılanır. Bu enzimleri gland ve troma hücrelerini yıkarak implantasyon sürecinin devamını sağlarlar. Ovumun üzerini örten desiduaya Desidua kapsularis, altındakine Desidua basalis, uterusu saran desuduaya da Desidua vera denir. İmplantasyon sırasında ovum, desidual maddeleri absorbe ederek, beslenmesini sağlar. Daha sonra beslenme meterrel kan yoluyla olur. İmplantasyondan sonra trofoblastların hızla çoğalmasıyla üç tabaka şekillenir. Dış veya sirisityotrofoblast tabakası, iç veya sitotrofoblast tabakası ve ince bir bağ dokusu olan mesoblast. Mesoblast tabakasından, plasentanın destek dokuları ve damar sistemi şekillenir. Sinsityal hücrelerden, embriyonun beslenmesi için glikoz ve protein sentez edilir. Aynı zamanda implantasyondan hemen sonra, bu hücre dizisinden Karyonik Gonodotrop hormonu da salgılanır. Bu hormon korpus luteumun devamını dolayısıyla estrojen ve progesteron salgılanmasını sağlayarak, endometriumun yıkılmasını önler. Sitotrofoblastan ileride plasenta şekillenecektir. 8. Gün 7. günün sonunda embriyoblastın blastosel boşluğuna bekan iç yüzündeki bir grup hücre farklılaşarak tek sıralı kübik hücrelerden oluşan hipoblast tabakası oluşur. Hipoblast üzerinde yine embriyoblastan farklılanan tek sıralı ve yüksek plazmatik hücrelerden epiblast tabakası oluşur. Hipoblast ve epiblast tabakaları yassı birer disk oluşturarak birlikte iki laminalı embriyon diskini oluşturur. Embriyoblast ve sitotrofoblast arasında amniyon boşluğu oluşmaya başlar.(Epiblast hücreleri içerisinde). 9. Gün Blostosist endometriuma tam olarak gömülmüştür. Gömülme yeri fibrin tıkaçla kapatılmıştır. Amniyon boşluğu daha da gelişmiştir. Hipoblast hücreleri Hauser zarını oluşturmak üzere blastosist boşluğunu döşüyorlar. Oluşan boşluğa ekzosolom boşluğu (Yolk-Sak) denir. Sinsityotrofoblast tabakasında laküne denen boşluklar oluşur. Laküne içerisinde sinsityotrofoblast etkisiyle yırtılmış damarlardan ortaya çıkan kan ve bezlerden oluşan salgıyla doludur. 10. Gün Lakünalar birleşmeye başlar. Sitotrofoblast kökenli bir grup hücre stotrofoblast tabakası ile amniyon ve ekzosolom boşluğu arasında çoğalarak ekstra embriyonik mezoderm denilen gevşek bir doku oluşturur. Amniyon boşluğu, emniyon kesesi; eksosolom boşluğu, primer vitellus kesesi adını alır. 11-12. Gün Sinsityotrofoblastların kemirici işlevleriyle çevre damarlardaki anne kanı bu lakünalar ağına akar ve dolanmaya başlar. Böylece ilkel uteroplasental dolaşım başlamış olur. 12. günde ekstraembriyonik mezoderm tabakasında yer yer boşluklar izlenir. 13. Gün İmplantasyon bölgesine yakın lakünalardan uterus boşluğuna bazen kan sızar, buna implantasyon kanaması denir. Ekstraembriyonik mezoderm içerisindeki boşluklar birleşerek koryon boşluğunu oluşturur. Amniyon ve vitellus keselerinin koryona yapıştığı kısma bağlantı sapı denir. Anne ve embriyo arasındaki bağlantıyı sağlayan parmak şeklinde oluşumlar meydana gelir. Bunlara koryon villusları denir. 13. günde sekonder (kalıcı) vitellus kesesi gelişir. Primer vitellus kesesi boğumlanarak, abembriyonel kutupta, koryon boşluğunda ekzosölomik kistler adı verilen küçük parçalara ayrılır. 14. Gün Sekonder vitelluskesesi gelişmesini tamamlar ve ekzosölomik kistler ile irtibatını keser (1). Embriyonun kaudal ve kranial bölümleri belirginleşir. Bağlantı sapının bulunduğu taraf kaudal kısım, diğer taraf kronial kısımdır. Üçüncü Haftada Gelişen Önemli Yapılar Şunlardır: 1. Haftada hipoblast, 2. haftada da epiblast oluşmuş ve iki laminalı embriyon diskinin meydana gelmesinden sonra, 3. haftada hipoblast ve epiblast tabakalarının arasında üçüncü bir tabaka olan mezoderm tabakası gelişir. Mezodermin gelişmesiyle, artık hipoblasta → endoderm, epiblasta → ektoderm adları verilir. Endoderm, ektoderm ve mezoderm’den oluşan üç tabakalı embriyon diskine gastrola denir. Bu olaya da gastrolasyon denir. Gastrulasyon esnasında oluşan diğer iki çok önemli yapı, primitif çizgi ve notokord oluşmasıdır. 3. haftanın başında 15-16. günlerde embriyonun kaudal tarafında ve diskin darsal yüzünde bir grup epiblast hücresi çoğalıp toplanır ve diskin ortasında kalın ve şişkin çizgimsi bir yapı oluşturur. Buna primitif çizgi adı verilir. Kısa süre sonra primitif çizginin ortası boyunca uzanan bir oluk ya da yarık oluşur, buna da primitif oluk adı verilir. Primitif çizginin kronial ucunda hafif bir kabarıntı dikkati çeker, buna primitif düğüm adını veriyoruz. Bu düğümün ortasında da, primitif oluğun hafif çökmesiyle oluşan primitif çukur bulunur. Primitif çizgi, epiblast hücrelerinin çoğalıp o yörede toplanmalarından, primitif oluk ise çoğalan epiblast hücrelerinin, o bölgede şekil değiştirip içeriye doğru çöküp göç etmelerinden oluşur. Bu çökme olayına invaginasyon adı verilir. Gelişmenin 14-15. günlerinde, primitif çukur ya da oluktan geçen bir enine kesitte, primitif çizgiden bölen alan epiblast hücreleri hipoblast hücreleri ile yer değiştirir ve intraembriyonik (kalıcı) endodermi oluştururlar. 16. günde ise, yine şişe biçimli epiblast hücreleri bu kez epiblast ve kalıcı endoderm tabakaları arasına göç ederek embriyonik mezodermi (intraembriyonik mezoderm) oluştururlar. Primitif çizgiden bölen alan embriyonik mezoderm tabakasındaki hücrelere mezenşim hücreleri adı da verilir. Mezenşim hücreleri yayılma, çoğalma ve birçok farklı hücre tiplerine farklaşabilme yeteneğine sahiptirler (kemik, kıkırdak, kas ya da bağ dokusu hücresi gibi). Gevşek bir doku oluşturarak embriyoya destek sağlarlar. Notokordun oluşması 16. günde, primitif çizginin kronial ucunda bulunan primitif çukurdan invagine olan bir grup epiblast hücresi, diskin sefalik yani baş bölgesine doğru göç ederek, primitif çukurdan prokordal plağa kadar ulaşan ve notokard uzantısı adı verilen bir uzantı yaparlar. Notokord uzantısı ile birlikte, primitif çukurda bu uzantı içinde ileriye doğru uzayarak, bir lümen oluştururlar, böylece notokord kanalı oluşur. Sonuçta, notokord uzantısı, primitif çizgiden prokordal plağa kadar uzanan top benzeri bir kolon biçimindedir. Bu uzantı,sefalik uçta prokordal plaktan daha ileriye gidemez, çünkü bu bölgede, endoderm ve ektoderm birbirine sıkıca yapışmış ve orofaringial membranı oluşturmuştur. Aynı şekilde, primitif çizginin kaudal ucunda da, yine endoderm ve ektoderm tabakası sıkıca kenetlenerek, kloaka membranını oluştururlar. Orofaringeal membran, gelecekte oluşacak olan ağız bölgesini, kloaka membranı ise anüs bölgesini belirleyecektir. Notokordun Görevleri 1. Embriyonun ilkel eksenini oluşturur ve ona diklik sağlar. 2. Çevresinde ileride kolumna vertebralis gelişir ve notokord dejenere olarak intervertebral disklerin nükleus pulposus denilen kısımlarını oluşturur. 3. Üstündeki ektodermi indükleyerek, MSS başlangıcını oluşturan nöral plak adlı yapının gelişmesinde rol oynar. Allontois Kesesi Gelişmenin 16. gününde, kloaka zarının gelişmesiyle eş zamanlı olarak vitellüs kesesinin kaudal duvarının,bağlantı sapı içine doğru uzanan bir divertikülü olarak dikkati çeker. Bu kese sürüngenler ve kuşlarda idrar depo yeri olarak görev yapar. İnsanda küçüktür ve erken dönemde kan yapımına, geç dönemde de mesanenin gelişimine katılır. Embriyo kuyruk yönünde kıvrılırken allantois kesesinin bir kısmı embriyon içinde, bir kısmı da bağlantı sapı içinde kalır. Bağlantı sapı içindeki göbek bağı tam oluşunca silinir. Vücut içinde kalan kısmı ise, erginde idrar kesesi ile göbek arasında önce urakus denilen yapıyı sonrada median umblikal ligamenti yapar. Nörülasyon (Ektodermin İleri Farklanması) Nöral plak, nöral katlantı ve nöral kanalın gelişmesi olayına nörülasyon denir. Ektoderm germ yaprağı başlangıçta, sefalik bölgede geniş, kaudalde daha dar terlik biçiminde yassı bir disktir. Notokord gelişirken üzerindeki ektodermi indükler. Ektoderm kalınlaşır ve nöral plak oluşur. Böylece nörülasyon olayı başlamış olur. Nöral plağın oluştuğu bölgedeki ektoderme, nöroektoderm adı verilir. Terlik biçimindeki nöral plak zamanla genişler ve pirimitif çizgiye doğru uzanır. 3. haftanın sonralarına doğru, nöral plağın lateral kenarları daha fazla büyüyüp yükselerek nöral katlantıları oluştururlar. Nöral katlantıların oluşmasıyla, plağın orta yöresinde nöral yarık gözlenir. Nöral katlantılar, embriyonun gelecekteki boyun bölgesinden başlayıp, sefalo-kaudal yönde ve orta çizgide birbirlerine yaklaşarak birleşirler. Birleşme sonunda nöral tüp (23. gün) meydana gelir. Anteriör nöroporus (25. günde) Nöral tüp (23. gün) Posteriör nöroporus (27. günde) Nöral tüpten ileride SS gelişecektir. Nöral tüpün daha geniş olan sefalik bölgesinde beyin kesecikleri, daha dar olan kaudal bölgesinde ise medulla spinalis gelişecek. Ektoderm Ger in Tabakasının İleri Farklanması Ektodermin ileri farklanması ile şu organ ve yapılar gelişir. 1. Santral ve periferik sinir sistemi. 2. Göz, kulak ve burun duyu epiteli. 3. Epidermis ve ondan türeyen saç, tırnak gibi ekleri. 4. Meme bezi, adenohipofiz. 5. Dişin mine tabakası. Nöral Krista hüclerinden: 1. Spinal, kranial ve otonomik (sempatik – parasempatik) gangliyonlar. 2. Periferik sinir sistemindeki Schwan hücreleri. 3. derideki pigment hücreleri olan melanositler. 4. Böbreküstü bezi medulası. 5. belin ve omuriliği saran zarlar (Meningsler) 6. Brankial arkuslardan gelişen kas dokusu, bağ dokusu ve kemik dokusu (yüzün kas, kemik ve bağ dokuları). 7. Odon tablastlar (dişin mine tabakasını sentezleyen hücrelerdir). 8. Praganglionlar gelişir (Sinir sisteminin kavşak noktaları). 3. Haftanın Başında Anjiogenesis (kan damarlarının gelişme süreci) 1. Vitellus kesesi 2. Bağlantı sapı 3. Karyonun ekstra embriyonik mezodermi. Kan damarlarının gelişebileceği bu yerde: Mezenşim hücreleri → anjioblast → ilkel endotel hücre. Vitellus ve allontois kesesi damarlarının endotel hücrelerinden → ilkel kan plazması ve ilkel kan hücreleri. İlkel Kalp Gelişimi Kardiyojenik yöredeki mezenşim hücrelerinden → endokardiyal kalp tüpleri → ilkel kalp tüpü. 3.haftanın sonunda, kalp atar ve kan dolaşımı olur. İlk işlev gören organ sistemi kardiovasküler sistemdir. Mezoderm - Kıkırdak, kemik ve bağ dokusu. - Düz ve çizgili kaslar. - Kan ve lenf hücreleri. - Kan ve lenf damarları, kalp. - Böbrekler,ovaryum ve testisler ve genital boşaltım yolları. - Perikard, plevra, periton, seröz zarlar. - Dalak. Endoderm - Mide – bağırsak ve solunum yolları epiteli. - Tonsilla, tiroid, paratiroid, timus, karaciğer ve pankreas parankinaları. - İdrar kesesi ve üretranın çoğunluğunun epiteli. - Timponik boşluk ve östeki borusunun epiteli. 4. Haftada Bu haftanın özelliği embriyonun ölçülerinde hızlı bir büyüme gözlenmesidir. 4. haftanın sonunda 28 somitlik embriyonun genel görünümü. Somitler – yutak yayları (faringeal arkus). Embriyonun yaşı → somit sayısıyla ifade edilir. 5. Haftada Baş gelişimi diğer bölgelerden daha hızlıdır. Beynin hızlı gelişimine bağlıdır. Üst ekstremite tomurcuklarında el plaklarının oluşumu görülmeye başlar. Bacak tomurcuklarının belirmesi kollardan daha geç olur. 6. Haftada Kol tomurcukları ilk kez perikardiyal şişkinliğin dorsalinda 4. servikal ile 1. torasik somitler hizasında yer almıştır. Bacak tomurcukları kollardan daha sonra lumbar ve üst sakral somitler hizasında, göbek bağının birleşim yerinin kaudalinde belirir. 7. Haftada El plaklarındaki parmak uzantıları arasında çentikler belirir. 3-7 hafta araları 1. kaynaktan alınmıştır. İkinci Ay Bu ayda beyin gelişir. Baş vücuda göre daha büyük bir görünüm kazanır. Dana önce diğer memelilerin embriyolarından farkı olmayan embriyonun, ikinci ayın sonunda insan embriyosu olduğu ayırt edilir. İç ve dış yapıların hızla geliştiği bu dönem, yapısal anormalliklerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Omfolosel (abdominal duvarda defekt), gastrosis (umblikal kord tabanında defekt), yarık damak ve yarık dudakta bu haftalarda ortaya çıkar. Kalp kapak ve septalarının geliştiği bu ayda kalp defektleri de gelişebilir. 5. ci haftada böbrekler şekillenmeye başlar. İmperfore anüs, ürorektel septumdaki bir anormallik ile ilişkili olan bu haftalarda ortaya çıkan bir diğer anormalliktir. Dış genitallerin, ilkel biçimde kol ve bacakların, göz, burun ve kulakların belirlenmeye başladığı bu ayın sonunda fetusun boyu 4 cm. kadardır. 2. aydan sonra cinsiyet farklılaşır. Üçüncü Ay (6-12 haftalık) Bu ayda embriyonel devre biter, Fetal devre başlar. Fetus artık bir insan şeklini almıştır. Embriyonel hayatta oluşan vücut yapıları, fetal hayatta büyümeye ve olgunlaşmaya başlar. Bundan dolayı fetus birçok teratojene karşı embriyodan daha az risk altındadır. Dış genitaller erkek ve dişiliğe farklanmıştır. Fetal hareketler başlar, kemikleşme görülür. 12 haftalık fetusun boyu 9 cm.dir. baş vücudun 1/3’ini yapar. Dördüncü Ay (13-16 haftalık) Fetal hareketler anne tarafından hissedilir. Bu periodda beyinde çok sayıda sinir hücresi hızla artar. Bu nedenle bu period önemlidir. Bir teratojen, (Örneğin rubella) bu periodda sinir hücrelerindeki gelişmeyi durdurarak zihinsel kapasiteye zarar verebilir. Kemikleşme yaygınlaşır, bağırsaklarda mekonyum, vücutta lanuğa, başta saç görülür. Fetus dördüncü ayın sonunda 16 cm. uzunluğundadır. Beşinci Ay (17-20 haftalık) Fetal hareketler kuvvetlenmiştir. Kemik iliği artar. Fetusun karaciğeri Fe depolamaya başlar. Bebek doğduktansonra ilk yılında bu Fe deposunu kullanır. Bu nedenle anneye gebeliğin ikinci yarısında Fe preperatları verilmektedir. Tüm vücutta verniks kazeoza şekillenir. Bu madde beyaz, yağlı, peynirimsi görünümündedir. Fetal sutaköz glandların yağ sekresyonundan ve epidermal hücrelerin salgılarından şekillenir. Fetusun derisini (emniyotik mayi’nin) etkisinden korur. Doğduktan sonra da vücut ısısını korur. Bu ayda Fetus ortalama 25 cm. boyunda, 500 gr. ağırlığındadır. Altıncı Ay (21-24 haftalık) Akciğerdeki alveolar hücreler surfaktan maddesini yapmaya başlarlar. Fetus bu ayda doğarsa nefes alır, ancak uzun süre yaşayamaz. Anneden geçen imminoglobilin düzeyi yükselir, böylece fetus ve yenidoğan hastalıklardan korunmuş olur. Kapiller sistem geliştiği için deri pembedir. Deri altı yağ dokusu gelişmeye başlar ve cilt kırışıktır. Fetus 6. ayda ortalama 30 cm. uzunluğunda, 700 gr. ağırlığındadır. Yedinci Ay (25-28 haftalık) Bu ayda akciğerlerde O2 ve CO2 değişimi mümkündür. Çünkü alveoller etrafındaki kopiller gelişmiştir. Surfaktan yapımı artmıştır. Bu ayda doğan fetuslar, özel ortamda yaşayabilir. Ancak yaşama şansı 1/10’dur. Beyin gelişiminin ikinci evresi 28. haftada başlar ve doğumu izleyen yıllarda devam eder. Hem destek hücreleri şekillenir hem de myelinizasyon devam eder. En erken gelişmeye başlayan ve gelişmesini en son tamamlayan organ beyindir. Bu nedenle hem prenetal hem de postnatal dönemlerde yetersiz beslenme sonucu öğrenme güçlükleri ve zayıf motor gelişme gibi sorunlar ortaya çıkabilir. 28 haftalık fetus 35 cm. ve 1000 gr. dır. Sekizinci Ay (29-32 haftalık) Deri kırmızı ve kırışıktır. 40 cm. uzunluğunda, 1700 gr. ağırlığındadır. Doğarsa yaşama şansı 1/3’tür. Dokuzuncu Ay (33-36 haftalık) Doğarsa yaşar. 45 cm. uzunluğunda, 2500 gr. ağırlığındadır. Derialtı yağ dokusu artmıştır. Yüzde kırışıklık ve vücutta languga azalmıştır. Testisler iner. Kas tonusu gelişmiştir. Onuncu Ay (37-40 haftalık) Fetus tam olarak gelişmiştir. Bu ayda doğan bebekler yeni doğan adını alırlar. Yenidoğan Bebek : olgun bir yenidoğan ortalama 50 cm. boyunda, 3200 gr. ağırlığındadır. Deri düzgün ve parlaktır. Lanuga, omuzlar hariç görülmez. Verniks kazeoza tüm vücudu kaplamıştır. Burun ve kulak kıkırdakları ve tırnakları gelişmiştir. Erkek bebeklerde testisler skrotum içine inmiştir. Oksiputo-frontal kutrun çevresi 34,5 cm, suboksipito bregmatik kutrun çevresi 32 cm’dir. Bu ölçüler doğumdan hemen sonra kaydedilen ölçülerdir. Kişisel ufak farklılıklar gözlenebilir. Erkek be eklerin baş çevrelerinin kız bebeklerinden biraz daha büyük olduğu görülmüştür. Doğum kanalının baskısı nedeni ile kafa kemikleri birbirin üzerine geleceğinden veya hematom nedeni ile Fetus başının ölçüleri değişebilir. Fetus başının diğer kutur ve çaplarından Doğum mekanizması konusunda bahsedilmişti.

http://www.biyologlar.com/zigotun-yariklanmasi

ARTERLER

Arterler, kanı kalpten kapiller yatağa taşıyan efferent damarlardır. 1-Elastik (İletici-Büyük) Arterler: Aort ve büyük dallarını kapsar. Elastinden dolayı taze yapılarda sarı renkte izlenirler. Çapları 7 mm’den fazla ancak çaplarına göre duvarları incedir. Arterlerde en gelişmiş tabaka tunika mediadır. Kanın kalpten uzaklaştırılmasını ve kalp atımı sonucu basınç dalgalanmalarını yumuşatır. Sistolde elastik lamina gerilir ve basınç değişimini azaltır. Diyastolde, elastik sıkışma arteriyel basıncı düzenler. Kalpten uzaklaştıkça arter basıncı akım hızı, basınç değişkenlikleri azalır. Endotel, tek katlı yassı epiteldir. Endotel hücreleri 10-15 m genişliğinde 25-50 m uzunluğundadır. Hücreler birbirlerine sıkı bağlantılarla ve gap-junctionlarla bağlanır ve bariyer oluşturur. Bol pinositotik vezikülleri vardır. Endotel hücrelerinde 0.1 m çapında ve 3 m uzunluğunda Weibel-Palade cisimcikleri (von Willebrand Faktörü) olarak bilinen membranla çevrili elektron-dens cisimcikler vardır. Bunlar çoğu endotel hücrelerince sentezlenirler ancak sadece arterlerde depolanırlar. Kana verilen faktör VIII içeren yapılardır. Subendotelyal tabaka kalındır. Ritmik kasılma ve gevşemelere yardımcı olan lifler uzunlamasına dizilirler. Düz kas hücreleri de bu tabakada yer alır. Hem kasılır hem de ekstraselüler ara madde ve fibrilleri sentezler. T.media’ya yaklaştıkça elastik lif miktarı artar. Media sınırında yoğunlaşan elastik lifler membrana elastika interna’yı oluşturur. Ancak mediaya benzediğinden ayırt etmek zordur. Tunika media’da yaşla birlikte sayısı artan konsantrik yerleşimli 40-70 elastik lamina bulunur. Laminalar arasında pencere adı verilen açıklıklar bulunur. Elastik membranlar arasında düz kas, retiküler lifler, vaso vasorumlar ve kondroitin sülfat (metakromazi +) bulunur. Belirgin bir membrana elastica eksterna yoktur. T.adventisya incedir ve media kalınlığının  yarısı kadardır. Elastik, kollajen lifler, vaso vasorumlar ve sinirleri içeren fibroelastik bağ dokusudur. 2-Muskuler (Dağıtıcı) Tip Arterler: Kanı organlara dağıtan ve en çok görülen arter tipidir. 2.5-7 mm çapındadırlar. Mediadaki düz kasların kasılmasına bağlı olarak kan akışı lokal hormon ve nöral uyarılarla ayarlanır. Elastik arterlerden muskuler arterlere geçerken, elastik materyel azalır, düz kas artar. Çok belirgin membrana elastika interna ve eksternaları vardır. Tunika intima: Elastik arterlere göre daha incedir fakat subendotelyal tabakada az sayıda düz kas hücresi bulunurken membrana elastica interna çok belirgindir. Pencereli elastik membran özelliğindedir. Bu ve mediadaki düz kasların ölüm sonrası kasılması nedeni ile endotel yüzeyi kıvrımlı izlenir. Nadiren 2 membrana elastika interna bulunur (bifid internal elastik lamina). Elastik arterlerde olduğu gibi endotel, internal elastik membranları geçen uzantılara sahiptir. Bu uzantılar, intimaya yakın yerleşik mediadaki düz kaslarla gap-junctionlarla bağlanır. Bu gap-junctionların endotel ve düz kas hücreleri ile metabolik olarak çift olduklarına inanılır. Tunika media: Başlıca düz kas hücrelerinden oluşur. Düz kas hücreleri, iç organ duvarındaki düz kaslardan daha küçüktür. İntimaya bakan yüzdeki birkaç düz kas bantı longitidünal seyirlidir. Küçük muskuler arterlerde 3-4 tabaka düz kas varken büyük muskuler arterlerde 40 tabaka konsantrik yerleşimli düz kas tabakası bulunur. Damar dallandıkça tabaka sayısı azalır. Her düz kas hücresi bazal laminaya benzer bir eksternal lamina ile çevrilidir. Matriks, PAS+ reaksiyon gösterir. Proteoglikan yapısındaki matrikste düz kaslar arasında elastik, retiküler lifler ve az miktarda kollajen fibriller ve kondroitin sülfat yer alır. Düz kaslar, matriks ve liflerin üretilmesinde de fonksiyon görürler. Kas hücreleri arasında vaso vasorumlar yer alır. Birkaç ince elastik tabakadan oluşan belirgin bir membrana elastica eksternaları vardır ancak iç elastik membrandan daha incedir. Tabakalar arasında pencereler de yer alır. Tunika adventisya: Bağ dokusu fibrilleri, fibroblastlar, yağ hücreleri, vaso vasorumlar, lenfatik damarlar, miyelinsiz sinir sonlanmaları yer alır. Sinir sonlanmalarından salınan nörotransmiterler, dış elastik membranın pencerelerinden geçerek mediaya gelerek üstteki bazı düz kas hücrelerini depolarize ederler. Uyarı diğer düz kas hücrelerine gap-junctionlarla aktarılır. Vasomotor sinirler yer alır. Ara madde çoğunlukla dermatan sülfat ve heparan sülfattan oluşur. Kollajen ve elastik lifler, kesilen arterin büzülmesini kolaylaştıracak şekilde longitidünal seyirlidir. 3-Arterioller: Kapillerlere kan akışını düzenleyen terminal arteriyal damarlardır. Duvarlarının genişliği lümenlerinin çapı kadardır. Endotel, tip III kollajen ve birkaç elastik lif içeren subendotelyal bağ dokusu ile desteklenir. Büyük arteriyollerde ince ve pencereli internal elastik membran yer alırken daha küçük ve terminal arteriyollerde bulunmaz. Küçük arteriyollerde tek düz kas tabakası varken büyük arteriyollerde 2-3 kat düz kas tabakası bulunur. Dış elastik membranları yoktur. Adventisya tabakası az sayıda fibroblast içeren ince fibroelastik bağ dokusudur. Kapiller yatağa kan getiren arterlere metarteriyol adı verilir. Düz kas tabakaları kesintilidir. Düz kas hücreleri birbirlerinden ayrı ayrı yerleşiktir. Düz kas hücreleri, kapillerlere kan akışını düzenleyen bir sfinkter (prekapiller sfinkter) oluştururlar. Arteriyel ve venöz sistemler arasındaki basınç farkını korur.

http://www.biyologlar.com/arterler

GAMETLERİN OLUŞUMU

Hayvanların büyük çoğunluğunda erkek ve dişi birey ayrı ayrı olduğundan, dişiden dişi gamet, erkekden de erkek gamet oluşturulur. Omurgalılarda gametler, üreme organlarındaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Eşey organlarına gonad denir. Bütün canlıların gametleri ister mayozla oluşsun, ister mitozla oluşsun mutlaka haploid kromozomludur. a. Sperm Oluşumu: Spermler, erkek gametler olup, erkek üreme organlarındaki (testisler) eşey ana hücrelerin mayozla bölünmesinden meydana gelirler. Spermler hareketli olup, yumurtaya göre çok küçüktürler (Omurgalılarda en az 200 defa küçüktür). Sitoplazmaları çok azdır. Her sperm ana hücresinden 4 adet sperm meydana gelir. Hücrenin baş kısmında bulunan akrozom spermin yumurta zarını eriterek, sperm çekirdeğinin yumurtaya girmesini sağlar. Çekirdek genetik bilgiyi taşır. Spermin boyun bölgesinde, başlangıçta iki tane sentriol vardır. Bir tanesi farklılaşarak kamçıyı oluşturur. Boyun bölgesine dizilmiş bulunan mitokondriler enerji sağlayarak motor görevi yaparlar. Kuyruk gövdenin devamı olup, spermin sıvı ortamda yumurtaya doğru hareketini sağlar. Spermler yumurtaya oranla daima fazla miktarda oluşturulurlar. Çünkü hareket ederek yumurtayı bulması gereken onlardır. Spermlerin ömürleri çok kısadır (ortalama birkaç gün kadar). b. Yumurta oluşumu: Dişi üreme hücresine yumurta denir. Dişi üreme organı olan ovaryumlardaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Bir yumurta ana hücresinden ancak bir yumurta oluşur. Diğer üç hücre daha küçük olup, döllenme özelliğine sahip değillerdir. Bunlara kutup hücreleri denir. Parçalanarak atılırlar. Oluşturulmalarının sebebi, yumurtanın kromozom sayısını yarıya indirmektir. Daha küçük olmaları sitoplazma bölünmesinin eşit olmamasındandır. Sitoplazmanın çoğu yumurtada kalarak, daha sonra zigot için besin kaynağı (vitellüs) oluşturur. Yumurta hareketsiz olup, sperme göre çok büyüktür. Büyük olması besin maddesi (vitellüs) taşımasındandır. Gelişmesini dış ortamda yapan canlılarda yumurta çok daha büyüktür. Yumurtalar spermlere göre daha az sayıda oluşturulurlar. İNSAN EMBİRYOSUNUN GELİŞİMİ İnsan yumurtaları izolesital tiptedir. İnsanda yumurta hücresi 0.14 mm. çapındadır. Ovulasyonla ovudukta geçen yumurta döllenmeden önce birinci mayozu geçirmiş ve ikinci mayozun metafazında kalmıştır. Spermanın girmesiyle ikinci mayozu tamamlayarak ovum haline gelir. Yumurtanın bölünmesi holoblastiktir. Animal kutup, kutup hücrelerinin atıldığı yerle tespit edilir. Bunun karşısına gelen bölgede vejetatif kutuptur. Yumurta vitellüsün az olmasından dolayı embriyo çok erken safhada ananın dolaşım sistemi ile beslenmeye başlar. Yumurtanın etrafında zona pellusida adı verilen bir zar görülür. Oviduktun üst kısmında döllenen yumurta segmentasyon safhalarını geçirerek 6-9 günde uterusa ulaşır. Segmentasyon : İlk bölünme yumurta ovidukta ilerlerken zona pellusida içinde olur. Bölünme total ekual olup meydana gelen blastomerler birbiriyle eşiti büyüklüktedir ve segmentasyon ilerledikçe küçülürler. Bölünme her meydana gelen blastomer sayısının katları şeklinde devam eder. Zigot iki blastomerli döneme 24-30 saat içinde ulaşır. Dört blastomer 40-50 saatte, 8 blastomer 60 saatte ulaşır. Blastomerlerin sayısı 16 olunca morula safhası başlar. Dördüncü günde ulaşılan morula safhasında iki tip hücre ayırt edilir. Bu hücrelerden dışta olanları ile ilerde embriyoyu verecek olanları birbirlerinden ayrılarak aralarında bir boşluk meydana gelmeye başlar. Ortada kalan hücreler üst tarafta (animal kutup) toplanırlar. Bunlara embriyoblast hücreleri denir. Kenarda kalan hücrelere trophoblast hücreleri denir. 4 ve 5nci günler arasında meydana gelen bu olayda hücreler sayılmış bunlardan 8 tanesi embriyoblasta ait, diğer 99 hücre trophoblasta ait olarak bulunmuştur. Trophoblastların döşediği boşluğa blastosöl denir. Bu durumdaki embriyo da blastuladır (blastosist). Blastosist 6 ile 9ncu günlerde uterus mukozasına tutunur. Blastosist mukozaya tutunup endometrium içine girerken mevcut embriyoblasttan enine delaminasyonla endoderm ayrılır. Bu sırada mevcut olan blastosöl boşluğu da gastrosöl boşluğu olur. Bu durumdaki embriyoya (Şekil M-2) gastrula denir. Gastrulasyonda trophoblast iki tipe farklılaşır. Bunlardan dışta olanına sinsisyotrofoblast, içte gelişenine sitotrofoblast denir. Embriyonun epiblastı (ektoderm) ve hypoblastı (endoderm) iyice belirginleşir. Gelişme ilerledikçe sitotrofoblastla temasta olan ektoderm ondan ayrılmaya başlar ve ikisi arasında amnion (amniyon) boşluğu oluşur. Amniyon boşluğunun sitotrofoblast duvarı, onlardan gelişen amnioblast hücreleri ile çevrilir. Amniyonun tabanı periblasttan yapılmıştır. Gelişme ilerledikçe gastrula uterusun endometriumuna iyice gömülür. Daha sonra vitellüs kesesi ile bunun dışında bulunan heuser zarı arasında embriyo dışı sölom meydana gelir. Embriyo dışı sölom embriyo içi sölomdan daha önce farklılaşır. Üstte amniyon altta vitellüs kesesi ile çevrili olan embriyo diske benzediği için buna embriyonik disk adı verilir. Diskin dorzalindeki hücreler ektoderm, ventralindekiler endodermdir. Üçüncü hafta başında ektodermin üzerinde ilkel çizgiye doğru göç ederler ve bu çizgiden içeriye doğru involusyonla endoderm ektoderm arasına yerleşirler. Böylece üçüncü embriyonik örtü olan mezoderm oluşur (Şekil M-4). Gelişmenin devamında ektodermden farklılaşmış olan mezoderm dorsal, intermedial ve lateral mezoderm bölümleri ve mezenşime farklılaşır. Dorsal mezoderm önce ilkel çizginin sonra kısa bir müddet görülüp kaybolan notakordanın her iki yanında, ektoderm ile endoderm arasında kordon şeklinde uzanır. Bu kordon ileri safhalarda belirli bölgelerinden boğumlaşır ve buralardan bölünerek segmental somitleri yapar. İntermedial mezoderm somitlerin vetrolateralinde yer alır ve ilerde ürogenital sistemi yapar. İntermedial mezodermin yanlara doğru yayılması ile meydana gelen lateral mezoderm daha sonra dışta somatik mezoderm içte splanknik mezoderm olmak üzere ikiye ayrılır. İkisinin ortasında sölom meydana gelir. Embriyo içinde kalan söloma embriyo içi sölom dışında kalanına embriyo dışı sölom denir. Embriyo içi sölom, ilk vücut boşluğu, kalp, akciğerler, karaciğer ve karın boşluklarını meydana getirir. Embriyo dışı sölom ise amniyon, vitellüs kesesi, allatoisi içinde bulunduran boşluktur. Doğumla birlikte bu boşluğun görevi biter. Embriyonun lateral ve ventral kısımları ekstremiteler dahil somatopleuradan (ektoderm-somatikmezoderm), sindirim, solunum yollarının bağ dokusu, düz kasları ve seroza splanknopleuradan (endoderm-splanknik mezoderm) oluşur. Segmental somitlerin sklereton ve dermatoma ayrılmasından sonra bunlardan mezenşim farklılaşır. Mezenşim kökenini aldığı mezoderm tipine göre adlandırılır. Örneğin skleretomik mezenşim, dermatomik mezenşim gibi. Mezenşim bağ doku, kıkırdak doku, kemik, kan ve kalp damarlarının oluşumunda görev alır. EMBRİYO DIŞI BÖLGE : Dördüncü ve sekizinci haftalar arasında embriyonal diski dıştan saran, embriyo dışı sölomda büyük değişiklikler meydana gelir. Bunun sonucunda amniyon, koryon, vitellus kesesi, allantois, plasenta ve göbek bağı olmak üzere altı değişik yapı meydana gelir. AMNİYON : Trofoblastların iç tabakası olan sitotrofoblast temasta olduğu ektodermden ayrılarak ortada bir boşluk oluşturur. Embriyonik diskin üst kısmında meydana gelen bu boşluğa amniyon boşluğu denir. Amniyonun başlangıçta tavanı amniyoblastlar, tabanı ise ektodermden oluşmuştur. Daha sonra lateral mezodermin meydana gelip somatik ve splanknik mezoderme farklılaşmasıyla amniyon boşluğunun dış tarafı somatik mezodermle iç tarafı ektodermle çevrilir. Yani somatopleura ile çevrilir. Amniyonu meydana getiren hücreler amniyon sıvısı (liquor amnii) salgılayarak amniyon boşluğunu doldururlar. Böylece embriyonal diskin rahatça gelişebileceği ıslak ve yumuşak bir ortam hazırlanmış olur. İnsanda amniyon sıvısı gebeliğin altıncı ayında 1 litre kadardır ve saydamdır. Doğuma doğru bulanıklaşır ve azalır (Şekil M-5). KORYON : Plasentanın temelini oluşturan ve amniyon zarının dışında bulunan koryon , trofoblast hücreleri tarafından meydana getirilir. Önceleri embriyonun her tarafında hızlı gelişme gösteren bu zarın, bir süre sonra sadece plasentanın yapısına iştirak eden kısmı (Chorion frondosum) kıllı kalır. Diğer kısımları ortadan kalkarak düz yapı (chorion laeve) kısmını teşkil eder. Kıllı bir deriyi andıran kısım villuslardan yapılmıştır ve aralarında bol kan damarları vardır. Koryon bu kısmı ile plasentanın yapısına girer (Şekil M-5) VİTELLÜS KESESİ : İnsanda vitellüs kesesi vitellüs maddesi olmadığı için meydana gelmesine rağmen iş görmez. Vitellüs kesesi içte endoderm, dışta splanknik mezodermden oluşmuş splanknopleuradan yapılmıştır, vitellüs kesesi gelişmesinden hemen sonra üzerinde geniş bir damar ağı oluşarak vitellüs dolaşım sistemini oluşturur (Şekil M-5) ALLANTOİS : Sindirim borusunun dışa doğru amniyon ve koryon arasında gelişmesiyle meydana gelir. İnsanda allantois küçüktür ve koryonun damarlanmasını sağlayıp onunla birlikte ilerde oluşacak göbek bağının yapımına katılır. Doğumdan sonra allantoisin büyük bir kısmı atılır. Fakat sindirim kanalı ile birleşen kısmı vücut içinde kalır ve idrar kesesinin bir kısmı olarak farklılaşır (Şekil M-5) PLASENTA : Sadece memeli hayvanlarda ve insanda görülen bu organ embriyo gelişimi sırasında koryon, allantois ve uterus mukozasının farklı şekillerde kaynaşması ile meydana gelir. Plasenta bir taraftan uterus içinde gelişmekte olan embriyoya gerekli olan besin maddelerinin ve antikorların geçişini sağlarken, aynı zamanda embriyoda oluşan artık maddelerin de anne kanına verilmesinde görev yapar. Başka bir değişle uterus ile embriyo arasındaki metabolizma olaylarının gerçekleşmesi için gerekli bağlantıyı sağlayan bir organdır. Bu olaylar meydana gelirken anne kanı ile embriyo kanı birbirine karışmaz. Bunu koryon villusları sağlar. En basit bir plasentada anne ile embriyo arasındaki madde alış verişi şu tabakalar aracılığı ile olur. Annenin uterus kan damarları endoteli Annenin endoktriumu bağ dokusu Uterus endometrium epiteli Koryon villuslarının trofoblast tabakası Koryon villuslarının bağ dokusu Koryon villus damar endoteli Embriyo veya fetusa ait damarlar. Plasentanın görevleri : Plasenta uterus içinde gelişmekte olan solunum organıdır. Yani anne karnındaki oksijenin fötusa, fötus kanındaki karbondioksitin anne kanına geçmesini sağlar. Plasenta embriyo /fötüs için bağırsak ve böbrek görevi yapar. Plasenta vitamin deposudur. Özellikle A,D vitaminlerini depo eder. Plasenta bir endokrin organ gibi rol oynar. Gebelik süresince sinsisyotrofoblastlar tarafından östrojen, koryon progesteronu ve koryon gonadotropini salgılanır. İnsanda olgun plasenta bölümleri: Pars Fetalis : Koryon villuslarının oluşturduğu bu bölüm embriyoya aittir. Koryon plağı Koryon villusları : ( villuslar direk olarak anne kanı ile temas ederek plasenta zarını yapar) Bu da: Sinsityotrofoblast Bağ doku Feldka damarı endotekioü üç kısımda meydana gelir. 2. Pars materna : Anneye ait olan bu kısım üç bölümdür. Trafoblastlar (intervillus boşluklarını çevreler) Plasenta septumları Bazal plak (desudia bazelis) dir. GÖBEK BAĞI : Embriyo/fötusla anne arasındaki metabolik alışverişi plasentayla birlikte sağlayan yapıdır. Beyaz parlak, 2 cm kalınlığında 50-60 cm uzunluğundadır (bazen 10 cm bazen 150 cm olabilir). ZİGOTTAN İTİBAREN İNSAN EMBRİYOSU VE FÖTUSUNUN GELİŞİMİ : GÜN ÖZELLİKLER 8 saat Segmentasyon başlar 16 blastomerli safha yani morula 4-8 Embriyoblas ve trofoblast oluşarak blastosist oluşur 6-9 Blastosist uterus endometriumuna tutunur. Ektoderm ve endoderm oluşmaya başlar. Trofoblast sito ve sinsisyotrofoblasta farklılaşır. Amniyon kesesi ve desudia gelişir. Koryon üzerinde yer yer boşluklar oluşmaya başlar 10-12 Genç gastrula tamamen endometriyuma gömülür 13 Koryon villusları gelişir 2-3 hafta Baş-kıç uzunluğu 1,5 mm kadardır. Endoderm, ektoderm, mezoderm tam olarak oluşur. Embriyo dışı oluşumlar tümüyle görülür. Koryon ve plasenta gelişimine devam eder. Ağız, farinks, sindirim sistemi, solunum sistemi henüz oluşmamıştır. Vitellüs kesesi üzerinde kan adacıkları görülür. Somitler ve nöral plak oluşmaya başlar. 3,5 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,5 mm’dir. Ağız oluşumu başlar, fariks belli olur ve troid taslağı belirir. Ön, orta ve son bağırsak belirlidir. Solunum sistemi taslağı ortaya çıkar. Pronefröz böbrekler görülür. İlk kan damarları belirir. 1-16 arasında değişen somitler ortaya çıkar. Ektoderm tek katlıdır. Nöral oluk meydana gelir ve hızla kapanmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü belirir. 10 4 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 5 mm’dir. El ayak taslakları ortaya çıkar. Baş ve kuyruk bölümleri kıvrılarak embriyo “C” şeklini alır. Ağızın olduğu bölgede dil taslağı görülür. Özofagus belirir. Mide taslak halinde ortaya çıkar. Karaciğer, safra kanalları, safra kesesi taslakları şekillenmeye başlar. Pankreas tomurcuk halinde belirir. Kloak büyür, trake, sağ ve sol akciğer tomurcuklar belirir. Pronefroz körelir ve hızla mezonefroz kanalcıklar farklılaşır. Kalp torba şeklinde oluşup atrium ve ventrikuluslar oluşmaya başlar. Aortlar sağlı sollu birleşir. Aort ile vena kardinalis endokart borusuna açılır. Bütün somitler oluşur (40-42 çift) ve skleretoma ait hücreler ilk omurları yapmaya başlar. Bütün somitlerden miyotom farklılaşır. Dermatom belirir. Ön, rota ve arka beyin ortaya çıkar. Diğer sinirler ve gangliyonlar oluşmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü iyice belirlenir. Koku plakları görülmeye başlar. 11 1,5 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 12 mm’dir. Damak belirir. Diş, dudak tomurcukları görülür. Boyun, dış kulak, kol ve bacaklar iyice belirir. Farinks etrafındaki organlardan timus ve paratiroid bezleri ortaya çıkar. Tiroid tam biçimini alır. Mide ve bağırsak borusu dönme hareketi yaparlar. Karaciğer lopları belirir. Sağ ve sol akciğer lopları görülür. Üreter tomurcuğu, farklılaşmamış gonat taslakları ve dış organ çıkıntıları belirir. Müller kanalı ortaya çıkmaya başlar. Kalp son şeklini alır. Karaciğerde kan yapılmaya başlar. Kıkırdak doku görülür. Kol, bacak, kaburga taslakları belirir. Kafatası gelişir, kol ve bacak kasları belirir. Beynin beş bölgesi (ön, ara, orta, arka, son) iyice gelişir ve orta beyin gittikçe büyür. Göz çukurunda ektodermden retinanın dış pigment tabakası ve iç sinirsel tabakaları farklılaşır. Göz lensi gittikçe yoğunlaşır. Dış, orta ve iç kulak şekillenmesine devam eder. Kulak kepçesi oluşmaya başlar. 12 2 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,3-3 cm.dir. baş dikleşir ve fötal hayata geçiş başlar. Dil tam olarak oluşur. Dilin üzerinde tat alma merkezleri farklılaşmaya başlar. Dış kulak yolu ve bademcikler oluşur. Timus gelişir. Troidin foleküler yapısı oluşur. İnce bağırsaklar göbek kordonu içine yerleşir. Karaciğer büyür. Akciğerler gelişimini sürdürür. Perikart büyük bir kese haline gelir. Testisler ve ovaryumlar ayırt edilir (embriyonun cinsi belirir). Büyük damarlar son şeklini alır. Omurların kıkırdak modelleri oluşur ve ilk kemikleşme oluşur. Gövde, kol ve baş kasları iyice geliştiğinden artık embriyo hareketlidir. Deri iki katlı hücrelerden ibarettir. Beyin gelişimi devam eder, gözler orta hatta doğru yaklaşır. Dış, orta ve iç kulak son şeklini alır. 13 3 aylık Embriyoya anne ve babasına benzemesinden dolayı bu aydan itibaren fötus denir. Fötusun baş-kıç uzunluğu 5-6 cm. kadardır. Baş topuk uzunluğu ise 7cm.’dir. ağırlığı 20 gr.’dır. Baş tam olarak biçimlenir. Ağızda süt dişleri taslağı görülür. Damak bölümlerinin birleşmesi tamamlanır. Troid tam olarak gelişir. Bademcikler iyice belirir. Mide ve bağırsak kasları ortaya çıkar. Safra salgılanması başlar. Anüs oluşmaya başlar. Akciğerler son biçimini alırlar. Göbek bağının sölomla ilişkisi kesilmeye başlar. Dış genital organlar belirmeye başlar. Kemik iliğinde kan yapımı başlar. Notakorda hızla yok olur. Omurlar kemikleşir. Düz kaslar görülür. Epiderm hücreleri üç tabakalı hale gelir. Omurilik büyür. Sinir dokusunda miyelinleşmeler görülür. Göz karakteristik yapısını alır. Dış kulak yolu epitel hücreleriyle tamamen kapanır. 14 4 aylık Fötusta baş-kıç uzunluğu 10-11 cm, baş-topuk uzunluğu 15-16 cm.’dir. Ağırlığı 120gr.’dır. Yüz gerçek biçimini alır. Saçlar çıkar ve gövde giderek büyür. Sert ve yumuşak damaklar belirir. Hipofiz oluşur. Mide ve bağırsak salgı sistemleri gelişir. Akciğer lob ve lobçuklara bölünür. Böbrekler meydana gelir. Dişide uterus ve vajina gelişmeye başlar. Dalakta kan yapımı başlar. Miyokart yapımı da gittikçe kuvvetlenir. Kemiklerin çoğu oluşur. Bu arada eklemler de ortaya çıkar. Epidermisin bütün tabakaları oluşur. Vücut kılları gelişmeye başlar. Ter ve yağ bezleri gelişir. Beyin yarım küreleri daha da büyür ve beyincik çıkıntıları görülür. Göz, kulak ve burunda normal, tipik dış ve iç yapılar ortaya çıkar. Duyu organlarının farklılaşması tümüyle sona ermektedir. 15 5-10 aylar AY BAŞ-KIÇ BAŞ-TOPUK AĞIRLIK 15 cm 23 cm 300 gr 20 cm 30 cm 640 gr 23 cm 35 cm 1230 gr 27 cm 40cm 1700 gr 30 cm 45 cm 2300 gr 10 34 cm 50 cm 3250 gr Yedinci ayda göz kapakları açılır. Sekizinci ayda testisler scrotum’a iner. Vücutta yağ birikimi başlar ve buruşukluklar düzelir. 6-8 aylar arasında kalıcı diş taslakları belirir. 6/10 aylar arasında karaciğerde kan yapımı azalır. Buna karşılık kemik iliğinde kan yapımı artar. Tırnaklar 9 ncu ayda parmak uçlarında görülür. 10 ncu ayda beyinde miyelinleşme görülür. NÖRAL BORU VE NOTOKORDA : 24 saatlik embriyoda, nöral kıvrımlar nöral boruyu meydana getirmek üzere kıvrılmıştır. 27 nci saatte sefalik bölgedeki kıvrımlar medio-dorsal çizgide karşılaşırlar ve kenarları birleşerek nöral boruyu meydana getirirler. 27 saatlik embriyonun sefalik bölgesinde 3 primer beyin bölümü ayırt edilir. İlk üç nöromerden prosensefalon (ön beyin) oluşur. Ön beyinin gerisinde 4 ncü ve 5 nci nöromerlerden meydana gelen mezensefalon (orta beyin), Bunun da gerisinde 6-11 nci nöromerlerin oluşturdukları rombensefalon (arka beyin) yer alır. Rombensefalondan sonraki kısım medulla spinalisi oluşturur. 29-30 saatlik embriyoda ön beyinin yan kısımlarında meydana gelen bir çift optik veziküller, göz taslaklarını oluşturur. Nöral borunun en arkadaki somitlerin gerisinde kalan açıklığı, sinüs romboidalis adını alır. Bu açıklık 80 nci saatte kapanır. Nöral borunun ön kısmındaki nöropor, 33 saatlik embriyoda bir iz bırakarak kapanır. Notokorda, ön beyinin tabanında infundibulum denen yere kadar uzanır. Beyinin bütün kısımları notokordanın dorsalindedir. İnfundibulum ve beyin kısımları notokordanın önüne doğru çıkıntı yapar. 38 nci saatin sonundan itibaren bu beyin bölgelerinin farklılaşmasıyla ergin için karakteristik olan beş beyin bölümü meydana gelir. Telensefalon : 3 ncü günün sonunda prosensefalonun anterio-lateral duvarları iki yanda birer kese oluşturmak üzere dışa doğru çıkıntı yapar. Bu çıkıntılar beyin yarım kürelerini (serebral hemisferleri) oluşturur. Hemisferler dorsal ve posteriore doğru büyürler. Diensefalon : Bu bölümün lateral duvarlarında meydana gelen kalınlaşmalar (optik veziküller) farklılaşarak göz ve gözün kısımlarını meydana getirir. Optik veziküllerin karşısındaki ektodermden göz merceği oluşur. Diensefalonun dorsal orta çeperinde meydana gelen çıkıntı epifizi (pineal bezi) oluşturur. Alt orta kısmında bir çıkıntı halinde meydana gelen infundibulum, ektodermal invaginasyonla meydana gelen ratke kesesine doğru uzanır. Ektodermden ayrılacak olan ratke kesesi ile infundibulum bir araya gelerek hipofiz bezini oluştururlar. Mezensefalon : 2 nci gelişim gününde ön beyin ve arka beyinden belirli bir şekilde ayrıldığı görülür. Başlangıçta tüm çeperleri aynı kalınlıktadır. Fakat daha sonra dorsal çeperinin kalınlaşmasıyla dört çıkıntı oluşur. Bu çıkıntılardan önde olan ikisi görme ile ilgili olan optik lopları, arkadaki ikisi ise işitme ile ilgili merkezleri oluşturur. Metensefalon : Tavan kısmı genişleyerek serebellumu (beyincik) oluşturur. Miyelensefalon : Bu bölümün dorsal çeperi lateral ve ventral çeperinden daha incedir. Kan damarları açısından zengin olan bu bölüm medulla oblangata’yı meydana getirir ve omurilikle birleşir. Omurilik (medulla spinalis) : Beyin bölümlerinden sonraki kısım olan omuriliğin lateral çeperleri gelişme ilerledikçe kalınlaşır. Ventral ve dorsal çeperlerinde ise fazla bir kalınlaşma meydana gelmez. Ortadaki boru ince bir yarık şeklinde kalır. Nöral borunun en son kapanan kısımları ön tarafta nöropor arka tarafta da sinüs romboidalis’tir. Dolaşım sistemi : Embriyoda iki tip dolaşım görülür. Embriyo dışı dolaşım Embriyo içi dolaşım Embriyo dışı dolaşım : Bu dolaşım iki farklı dolaşım şeklinde belirir. Vitellus dolaşımı Allantois dolaşımı Vitellus dolaşımı : Embriyo dışında vitellus yüzeyinde vitellus kan damarlarının meydana gelmesiyle görülür. Gelişimin 24 ncü saati sonunda area opaca tabakasının iç kısmında kan adacıkları meydana gelmeye başlar. Genç embriyoda noktalar halinde belli olan bu adacıklar, vitellus üzerinde embriyo bölgesine doğru yayılarak bir ağ manzarası oluşturur. Buna area vasculosa denir. Kan adacıkları önceleri vitellus kesesi endodermi üzerinde gayri muntazam mezoderm hücre kümeleri halindedir. Bu evrede, lateral mezodermin somatik ve splanknik mezoderm şeklinde farklılaşmasıyla kan adacıkları, endoderme komşu olan splanknik mezodermin içine uzanır. Daha sonra, her bir kan adacığı hücreleri merkezden ayrılarak ortada boşluk oluştururlar. Boşluklar bir sıvı ile dolar. Boşluğun çevresindeki hücreler ilkel kan damarlarının endotel hücrelerini yaparlar. Merkezde kalan hücreler yapılarında hemoglobin sentezlemeye başlarlar. 33 ncü saate kadar, embriyo dışında pek çok kılcal kan damarının oluşmasıyla damar ağı meydana gelmiş olur. Bu damar ağı embriyoya kadar uzanarak, kalbe posteriorden açılan sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarın dışa doğru büyümesi neticesinde bu sistemle bağlantı kurmuş olur. Böylece kanı kalbe getiren vitellus toplar damar dolaşımı (afferent dolaşım) tamamlanmış olur. Ancak, kanı dışarı doğru götüren vitellus atar damar dolaşımı (efferent dolaşım) henüz gelişmemiştir. Embriyo dışı bölgede kan damarları tamamlanıncaya kadar, embriyo içi kan damarlarında kan sıvısı bulunduğu halde kan hücreleri yoktur. Bu nedenle embriyo, bu süre zarfında gereksinim duyduğu besini doğrudan doğruya vitellustan absorbe eder. Embriyo içi dolaşım : Embriyo içi dolaşımda rol oynayan damarlar, embriyo içi atar ve toplar damarlardır. Embriyo içi atar damarlar : Kalbe bağlı kan damarları, kalp gelişimi sırasında kalp civarındaki mezoderm hücrelerinden meydana gelir. Bu evrede, hafifçe U harfi şeklinde kıvrılıp sağa doğru genişlemiş olan ventrikulustan trunkus arteriosus farklılaşır. Bu kısım ikiye ayrılarak öne doğru uzayıp bir çift ventral aort kökünü oluşturur. Ventral aort kökleri ön bağırsağın ucunda dorsale dönerek bir çift dorsal aort damarlarını yapar. 4 ncü günden itibaren dorsal aortlar baş bölgesinde internal karotid atar damarlarını, ventral aort damarları da eksternal karotid atar damarlarını yaparlar. Aort yayları (1 nci aort yayı) ventral ve dorsal aortları birbirine birleştirir. Embriyo içi toplar damarlar : Gelişimin başlangıcında embriyo içi dolaşımın önemli toplar damarları, kardinal toplar damarlarıdır. Bu damarlar, nöral tüpün ventro-laterallerinde simetrik olarak yerleşmiş bir çift toplar damar halindedir. Baş bölgesinden kanı toplayan damar çiftine anterior kardinal toplar damarları, arka bölgeden kanı toplayan damar çiftine ise posterior kardinal toplar damarları denir. Her iki lateralde bulunan kardinal toplar damarlar kalbin dorsalinde birleşerek sağ ve sol tarafta genel kardinal veya cuvier toplar damarını (ortak kardinal toplar damarları) oluştururlar. Sağ ve sol taraftaki cuvier toplar damarları ön bağırsağın yanından ventrale dönerek kalbin sino-atrial ucundan kalbe girerler. Böylece, embriyo içi ve embriyo dışı dolaşım arasında bağlantı sağlanmış olur. Bu damarlar birleşerek kalbin atriumuna açılmış olurlar. Allantois dolaşımı : Allantois kesesinin gelişmesinden sonra embriyo dışı dolaşımına allantois atar ve toplar damarları eklenir. Oluşan bu damarlar embriyoya allantois kesesi sapı ile bağlanırlar. Allantois toplar damarları sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarlarıyla birleşerek sinüs venosusa açılırlar. Kalbin oluşumu : Perikard boşluğu içinde gelişen kalp, başlangıçta basit bir tüp şeklinde olup ön bağırsak kapısının önünde arka beyinin altında ve oluşan kulak taslağının yakınındadır. Perikard boşluğuna sığmak için kalbin orta bölgesi fazla genişler ve sağ tarafa bükülerek embriyo vücudunun yan kenarının ilerisine kadar uzanır. 36 ve 38 nci saatlerde atriumun başlangıç kısmı olan sinüs venosus belirgindir. Kalbin bölmeleri daha sonra oluşmaya başlar. Önce ventrikulus kısmı farklılaşır. Daha sonra atrium farklılaşarak ventrikulusun ventral kısmına eklenir. Kalbin orta kısmının fazla büyümesiyle kalp,U şeklini alarak embriyonun sağ tarafına doğru yatar. Bu kıvrılma sonunda atrium sağ ve dorsal tarafa geçer (60ncı saat). Daha sonraki eğilme ve bükülme hareketleriyle kalbin odacıklarına ayrılması sağlanır. Gelişimin 100 ncü saatinde sinüs venosus atriumdan ayrılır. Atrium ve ventrikulus sağ ve sol bölmelere ayrılarak kalp kapakçıkları gelişir. Kalbin gelişmesi : Kalp, 24 saatlik embriyoda ön bağırsak açıklığının hemen arkasındaki splanknik mezodermden meydana gelir. Ön bağırsak ve baş altı cebin (subsefalik cep) uzamasıyla oluşan uzantının içine giren sölom, perikardial bölgeyi oluşturur. Embriyoya ventralden bakıldığında, kalp ön bağırsağın ventralinde ve orta kısmında tüp şeklinde görülür. 24 saatlik embriyoda splaknik mezodermde görülen kalınlaşma bölgesindeki bazı hücreler, 25 nci saatte mezodermle endoderm arasındaki dar alana atılır. Bu hücreler perikardial bölgenin her iki tarafında kümeleşerek endokardium taslağını meydana getirirler. Bu taslak başlangıçta çifttir. Bu safhada kalbin dış örtüsü olan epikardium ve esas kalp kısmını verecek olan epi-miyokardiyum taslak halinde görülmeye başlar. Her iki endokardium taslağı miyokardium ve perikard boşluğu ile çevrilir. Vücut kıvrımları alttan embriyonun ön ucu ve ön bağırsağını, vitellus kesesinden ayrılmasını sağladığı sırada her iki taraftaki endokardium taslakları birbirine yaklaşarak birbirleriyle birleşirler. Sağ ve sol perikard boşluklarının splanknik mezoderm çeperleri, endokard tüplerinin üst ve altında birleşip kaynaşması tek bir perikard boşluğunu meydana getirir.

http://www.biyologlar.com/gametlerin-olusumu

İnsan vücudunun oluşumundaki organizasyon düzeylerini, hiyerarşik düzeni içinde açıklayınız.

vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Hücreler, dokuları oluşturmakta ve dokular ise organları, organlar da sistemleri meydana getirmektedir. Hücrelerin temel yapıları aynı olmakla birlikte şekil ve görev bakımından önemli farklılıkları bulunmaktadır. Hücre, vücudun temel yapı taşıdır. Dokular, hücrelerin bir araya gelerek oluşturdukları yapılardır. Genellikle aynı işi görebilecek biçimde özelleşme göstermektedirler ve hücreler özel yapılar ya da maddelerle birbirine sıkı sıkıya bağlanmış durumdadırlar. Bu maddelerin özelliklerine göre de dokunun sertliği ve yumuşaklığı belirlenmektedir. Kemik dokusu ile kas dokusu arasındaki fark bundan gelmektedir. Organlar, belirli bir işlevi görebilmek amacı ile değişik yapıların bir araya gelmesiyle oluşmaktadırlar. Hayatın en basit şekillerinde bile organların seçilebilmesi mümkündür. Canlılarla, cansızlar arasında en önemli farklar oluşturmaktadırlar. Göz, mide, kalp gibi organların sinirsel kontrolü insanda daha büyük oranda gelişim göstermektedir. Organlar, kaynağını embriyodaki öncü yapılardan almaktadırlar. Organların oluşum devresinde embriyon üzerindeki olumsuz etkiler, hatalı organ gelişimlerine neden olmaktadır. Organlar ise sistemleri meydana getirmektedir. İnsan vücudunda bulunan başlıca sistemler aşağıda sıralanmıştır. 1* Sinir sistemi 2* İskelet sistemi 3* Sindirim sistemi 4* Dolaşım sistemi 5* Solunum sistemi 6* Üreme sistemi 7* Boşaltım sistemi 8* Kas sistemi 9* İç salgı sistemi 10* Lenfatik sistem Genetiksel özellikler, etkinlik, sağlık düzeyi birtakım sakatlıkların yarattığı farklar dışında bütün bu organ sistemleri aynıdır. Çocukta bu sistemler olmakla birlikte bir bölümü büyüdükçe diğer yapılara kavuşmakta, bir bölümü ise gerçek anlamda olgunlaşmaktadır. Sinir sisteminin yaşla birlikte olgunlaşmadığı, bebeğin zekâ gelişiminden anlaşılmaktadır. Anne karnında bebeğin duyularının gelişimi Gebe bir kadın bebeği ile ilgili pekçok değişik şeyi merak eder. Hamileliği sırasında bebeğin sağlığı ile ilgili meraklar doğal olarak önceliklidir. Ancak bebeğin iyi olduğu öğrenildikten sonra ilgi ve merak diğer konulara yönelir. Bebeğin büyüklüğü, boyu, kilosu, duruş şekli gibi değişik pekçok durum merak uyandırır. Anne adayını heyecanlandıran ve ilgisini çeken konulardan bir diğeri de bebeğinin kendisini duyup duymadığı, canının acıyıp acımadığı gibi duyular ile iligli olan durumlardır. İnsanlarda 5 ana duyu vardır. Bunlar dokunma, tat alma, koku alma, işitme ve görmedir. Bu beş duyu bireyin dış dünya ile olan ilişkilerini düzenler. Duyuların anne karnındaki gelişimini tam anlamı ile bilebilmek doğal olarak olanaksızdır. Ancak gözleme ve hücresel incelemeye dayalı çalışmalar ile bunların gelişimi hakkında fikir edinilebilir. Dokunma Anne rahmi bebeğin dış dünyadan tamamen izole olduğu bir ortam değildir. Rahim içinde sürekli bir aktivite ve uyaranlar mevcuttur. Bu bebeğin tüm gelişimi için olması gereken bir durumdur Anne karnındaki yaşamda gelişen ilk duyunun dokunma olduğu düşünülmektedir. Dokunma duyusu insanın dış dünya ile iletişiminin temel unsurudur. Bebekte dokunma hissinin 8. gebelik haftası gibi çok erken bir dönemde başladığı düşünülmektedir. İlk dokunma hissi genelde ağız çevresinde ve yanaklarda ortaya çıkar. Bu haftada bebeğin yanağını oluşturacak olan kısmına tek bir saç teli dokunulduğunda bile bunu hissedebileceği kabul edilmektedir. Onuncu haftada genital bölgede, 11. haftada avuç içlerinde ve 12. haftada ayak tabanlarında dokunma hissi ortaya çıkmıştır. Bu bölgeler aslında erişkinlerde en fazla duyu reseptörlerinin bulunduğu dokunmaya en hassas noktalardır. Onyedinci haftaya gelindiğinde karnın ve kalçaların tamamı dokunmaya karşı hasassastır. İnsan vücudunun en büyük organı nedir diye sorulduğunda değişik cevaplar verilir. Oysa bu organ cildimizdir. İnsan cildi pekçok değişik uyarıyı yorumlayabilen çok sayıda algılayıcı ile donatılmıştır. Ancak cildimizin algıladığı temel uyarılar sıcak, soğuk, basınç ve ağrıdır. Anne karnındaki bebek 32. haftaya ulaştığında vücudunun her bölgesi bu 4 temel uyarana cevap verecek gelişimi tamamlamış durumdadır. Buna karşılık bebeklerin ağrıyı algılayıp algılamadıkları konusunda elde yeterli veri yoktur. Tat alma Tat duyusu erken gelişen duyulardan birisidir. Tat almadan sorumlu olan algılayıcılar gebeliğin 13-15. haftasında mevcuttur ve bunların yapısı erişkinlerinki ile hemen hemen aynıdır. Bu nedenle bebeğin bu haftadan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği düşünülmektedir. Amniyon sıvısı sürekli yapım ve emilim halinde olan dinamik bir sıvıdır ve bebek sürekli olarak bu sıvıyı yutmaktadır. Amniyon sıvısı içinde değişik tatlara sahip olan purivik asit, laktik asit, sitrik asit, creatinin, üre, proteinler ve tuzlar vardir. Son dönemlere ulaşıldığında bebeğin 24 saat içinde yuttuğu amniyon sıvısı miktarı neredeyse 1 litreye yaklaşmaktadır. Amniyon sıvısının içeriği tıpkı anne sütünde olduğu gibi annenin yediği besin maddelerinin tat ve aromalarını da taşır. Yapılan gözleme dayalı incelemelrde anne adayı tatlı besinler tükettikten sonra bebeğin yutma hareketlerinde artış, acı ve ekşi besinler tükettiğinde bu hareketlerde bir miktar azalma olduğu görülmüştür. Bu durum bebeğin annekarnındayken değişik tatları ayırtedebildiği tezini kuvvetlendirmektedir. Koku alma Tat ve koku aslında birbiri ile bağlı duyulardır. Biri olmadan diğer tam anlamı ile anlaşılamaz. Son dönemlere kadar anne karnındaki bebeğin koku alma duyusunun işlevsel olabileceği düşünülmüyordu. Çünkü kokunun hava ile taşınan ve nefes alıp verme ile ayırdedilebilen bir duyu olduğu kabul edilmekteydi. Ancak son yapılan araştırmalar bunun doğru olmayabileceğini, bebeğin burnundaki koku almadan sorumlu algılayıcı sistemlerin zannedildiğinden daha karmaşık olduğu fark edildi. Bebeğin burnu gebeliğin 11-15. haftaları arasında oluşumunu tamamlar. Bu sırada amniyon sıvısı bebeğin tüm ağız, burun, geniz ve akciğer yapısı içinde dolaşır ve bebeğe değişik tat ve kokuya sahip maddeleri taşır. Bu maddeler direkt olarak tat ve koku almadan sorumlu algılayıcı hücreler ile temas halinde bulunarak onları uyarırlar. Bu nedenle bebekler daha anne karnındayken değişlik kokuları tanıyıp ayırt edebilirler. Schaal ve arkadaşları anne karnında kokuların öğrenilmesi ile ilgili direkt ve indirekt kanıtlarla ilgili yaptıkları araştırmalarda şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Bunlardan birisi de kahvedir. Anne adayı kafeinsiz ya da normal kahve içtiğinde bebeklerin kalp atım hızı ve soluk alıp verme şekillerinde değişimler gözlenmiştir. Bunun kahvenin kokusuna bağlı olup olmadığı kesin değildir ancak kahvenin keskin kousunun da rolü olduğu ileri sürülmektedir. Yeni doğan bebeklerin anne sütünün kokusuna karşı zaafları olduğu bilinmektedir ve bu durumun açıklaması olarak anne karnındayken sütün içeriğine benzer bir kokuyu hafızalarına aldıklarına inanılmaktadır. Benzer şekilde değişik insan ve hayvan gözlemlerinde de bebeklerin annelerini kokusundan ayırtedebildikleri saptanmıştır. Bütün bu gözlemler bebklerin anne karnındayken bazı kokuları hafizalarına yerleştirdikleri tezini desteklemektedir. İşitme Anne karnındaki bebek amniyon sıvısı, rahim duvarı, anne adayının karnı gibi pekçok bariyerin arkasında bulunmasına rağmen rahim içi sessiz bir ortam değildir. Bebek burada pekçok titreşim ses ve harekete maruz kalır. Aslınd arahim içindeki yaşam oldukça gürültülü sayılabilir. Annenin damarlarından geçek kan, barsak ve mide sesleri rahimiçindeki bebeğin karşılaştığı temel seslerdir. Bunların dışında anne adayının ve diğer kişilerin sesleri de bebeğe direkt olarak ulaşır. Tüm bu sesler içinde doğal olarak en güçlüsü bebeğin annesinin sesidir. Bebeğin kulağı 8. haftada oluşmaya başlar. Duyma yeteneğinden sorumlu olan kemikler ve ses iletisini beyine taşıyan sinirler büyük ölçüde oluşumunu tamamlar ancak bu gelişim 24. haftada tamamlanır. 25. haftadan itibaren bebek annesinin sesini duyabilmektedir 27. haftada ise annesinin sesi dışında dışarıdan gelen seslere ve hatta babasının sesini bile duyup tepki verebilir. Ancak hem içinde bulunduğu ortam hem de bebeği içinde bulunduğu amniyotik sıvının olumsuz etkilerinden koruyan kremsi tabaka olan verniksin kulaklarını tıkaması nedeni ile sesleri büyük bir olasılıkla boğuk olarak duymaktadır. Bebeğin seslere verdiği tepkiler de değişkendir. Ani kapı çarpması ya da benzeri şiddetli bir ses bebeğin anne karnında aniden sıçramasına neden olabilir. Benzer şekilde 5 saniye süre ile anne karnına uygulanan yüksek frekanslı bir ses bebeğin hem kalp atım hızında hem de genel hareketliliğinde 1 saate kadar varan artmaya neden olur. Öte yandan reaktif duymaadı verilen durum biraz daha farklıdır. Burada işitme kulaktaki kemikler yardımı ile değil ses dalgalarını cilt ve kemikte yarattığı titreşimler yardımı ile gerçekleşir. Anne karnındaki bebeklerin 16. gebelik haftasından yani işitme sisteminin tam olarak gelişimini tamamlamasından 8 hafta öncesinden itibaren ultrasonda seslere yanıt vermesinin açıklaması bu şekilde yapılmaktadır. Doğumdan sonra bebeğin annesinin sesine olumlu tepki vermesi ve genelde annesinin sesini duyduğunda sakinleşmesi rahim içi yaşamda aşina olduğu ve en iyi bildiği sese verdiği tepkidir. Görme Anne karnındaki yaşam sırasında en son gelişen duyu sistemi görmedir. Bebeğin göz kapakları 26. haftaya kadar kapalıdır. Bu sire içinde görmeden sorumlu temel birim olan retina gelişimini tamamlar. Yirmi altıncı hafta civarında bebek gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Doğumdan hemen sonra bebek yaklaşık 30 santimetre uzaklığa kadar net bir şekilde görebilir. Bu mesafe emzirme sırasında anne ile bebeğin yüzü arasındaki yaklaşık uzaklıktır. Anne karnındaki bir bebeğin görme işlevini test etmek olanaksızdır. Ancak erken doğan bebeklerde yapılan incelemeler 28 -34 haftalar arasında doğan bebekler incelendiğinde bu bebeklerin objeleri yatay ve düşey düzlemde 31-32. haftadan itibaren takip edebildiklerini göstermektedir. 33-34. haftada ise bu takip yeteneği zamanında doğmuş bir ebeğinki ile aynıdır. Bebeğin gözleri 26. haftaya kadar kapalı olmakla birlikte anneadayının karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına kalp atışlarında bir hızlanma ile yanıt verir. Gerçekte rahim içi mutlak karanlık değildir. Tıpkı sesleri geçirdiği gibi ışığıda geçirmektedir. Ancak bu geçirgenlik ses ile kıyaslandığında çok daha azdır. Buna rağmen bebek gündüz ile geceyi rahatlıkla ayırt edebilir. Tek yumurta ikizleri 26-27. haftadan itibaren anne karnında birbirlerini görebilirler, birbirlerine dokunabilirler va hatta el ele tutuşabilirler. 33. haftadan itibaren bebeklerin göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir. Yassı bir hücre tabakasının insan embriyosu haline gelmesi için birçok dönüşüm gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasındaki kıvrılma ve gelişim, embriyonun yarı taraflarında, başında ve arka kısmının altında bir devinimle sonuçlanır: böylece içinde bağırsakların asılı olduğu içi boş bir tüp oluşur. Bu, birçok organ sisteminin oluşumunun başlamasıyla ayna zamana denk gelir. Kıvrılmanın ardından diyafram ve akciğerlerle kalbi içeren göğüs boşluğundaki bölmeler, gelişmeye başlar. Bunlar, doğum sonrası normal işlevlerdir ve embriyonun gelişimi için önemlidir. Örneğin, eğer diyafram (göğüs ve karın boşluğunu ayıran büyük kas) tam olarak oluşmazsa karın bölgesi organları, akciğer boşluklarına kayarak akciğerlere baskı yapar ve onların gelişimini engeller. Kalp ve kan damarları Kalp ve kan damarları, işlev görmeye başlayacak ilk organlardır. Küçük bir embriyo bile, işlevsel olarak oldukça aktif olduğundan, kan dolaşımının iyi olması gerekir. Gebeliğin üçüncü haftasında embriyo kan damarı grupları oluşur; bu gruplar büyürken birbirleriyle birleşik bir ağ oluştururlar. Bu ağ, gelişimini ayrıca sürdüren kalbe ulaşır. Böylece kalp atmaya başlar. Kalp atışları gebeliğin beşinci haftasından itibaren ultrasonla duyulabilir. Kalp başlangıçta basit bir tüpe benzer; onu dört odalı bir yapıya dönüştürecek bölmeler daha sonra gelişir. Bu bölmelerden biri gelişimini tamamlayamazsa, doğum sonrasında kalpteki kan akışının yönünü değiştirecek bir delik oluşur. Bu tür bozukluklar, cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir. Beyin ve omurilik Beyinle omuriliğin (merkezi sinir sistemi) gelişimi, gebeliğin üçüncü haftasında başlar: embriyonik diskin (embriyoyu oluşturacak hücrelerin oluşturduğu diskin) arka tarafından yüzeysel bir yarık oluşur. Bu yarık, giderek derinleşir ve uçları birbirine kaynaşarak bir tüp oluşturur. Boyun bölgesinde başlayan kaynaşma, öne ve arkaya doğru ilerleyerek gebeliğin dördüncü haftasının sonuna doğru tüpün tamamen kapanmasını sağlar. Bazen tüpün bir ucu, nadiren de iki ucu anormal olarak açık kalır. Tüpün beyni oluşturması gereken ucu açık kalırsa beyin ve kafatası, oluşmaz; bu durumda ya beynin bir kısmı, kafatasındaki bir açıklıktan dışarı çıkar ya da aşırı durumlarda beyinle kafatasının çatı kısmının olması gereken yerde açık ve gelişmemiş bir yapı görülür. Bu duruma anensefali adı verilir. Nöral tüpün arka ucunun kapanmasındaki bozukluksa spina bifıdaya yol açar. Tüpün kapanmasının ardından merkezi sinir sistemi, hızla gelişmeye başlar ve bu gelişim süreci, doğumdan iki yıl sonrasına kadar devam eder. Merkezi sinir sistemi, aşırı hücre bölünmesi sonucu embriyo döneminde anormal gelişim göstermeye meyillidir. Gebeliğin ilk aylarındaki bir enfeksiyon ya da yorucu egzersizin neden olacağı ısı baskısı, merkezi sinir sisteminde biçim bozukluklarına yol açabilir. Nöral tüpün merkezinin içi oyuk kalır ve beyin-omurilik sıvısıyla dolar. Omurgayla kafatası, gelişmekte olan merkezi sinir sisteminin çevresinde oluşur. Yeniden şekillenme dolayısıyla kemiklerin oluşmasından sonra merkezi sinir sisteminin gelişmeye devam etmesi olasıdır;-örneğin, içerde yaşlı kemiğin yok olması ve dışarıda yeni kemiğin oluşumu, aynı biçimde; ancak daha geniş bir yapının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Gelişmekte olan beyinde bıngıldaklarla kafatasının yassı kemikleri, büyümeye olanak tanır. Bazı sinirler, merkezi sinir sisteminin dışına doğru gelişerek vücuttaki kaslarla organlara ulaşır. Aralarında duyusal bilgi taşıyan sinirlerin de bulunduğu diğer sinirler, birbirlerinden ayrı olarak gelişir ve daha sonra merkezi sinir sisteminin uygun kısımlarında birleşirler. Sindirim sistemi Sindirim sistemi, kıvrılma sırasında yassı embriyonun alt kısmının içe doğru bükülmesiyle oluşan, basit bir tüp olarak başlar. Ust kısım, yemek borusuna dönüşür ve gelişen ağızla birleşir. Tüpün diyaframın altındaki kısmı, genişleyerek mideyi oluşturur. Bu tüpten gelişen diğer yapılar; karaciğer, safra kesesi ve pankreası meydana getirir. Kalan kısımsa, büyük bir değişime uğrayarak bağırsakları oluşturur. Bağırsakların büyümesi öylesine hızlıdır ki bağırsaklar, gebeliğin 6. ve 10. haftaları arasında geçici olarak göbek kordonundaki vücut boşluğuna yayılır. Daha sonra karın boşluğu yeterli oranda genişleyerek bağırsakların normal konumlarına dönmesine olanak tanır. Bu süreç, kimi zaman başarısız olur ve bebek, bir tür göbek fıtığıyla doğar. Solunum sistemi Solunum sistemi, gebeliğin dördüncü haftasının sonunda, üst sindirim sisteminin ön kısmından gelişen bir tüp olarak ortaya çıkar. Solunum sisteminin ilk kısmı, kollara ayrılmadan kalarak, gırtlakla boğazı oluşturur. Diğer solunum yapılarının gelişimi, sürekli kollara ayrılma sürecini ve daha sonra farklılaşmayı içerir. İlk kollar, alt kısımdaki temel solunum yollarıdır (bronşlar). Kollara ayrılmanın sonraki evrelerinde daha küçük solunum yolları ve alveol oluşur; alveol, doğum sonrasında oksijenin kana karışmasını sağlar. Akciğerler, gebeliğin 32. haftasına kadar gelişmez; 32. haftadan önce doğan bebeklerin, yaşama şansı azdır, yine de 23 haftalıkken doğan bebekler bile, bazı çok özel tedavi yöntemleriyle yaşatılabilir. Embriyo, gazlı bir ortam yerine sıvı dolu bir kese içinde yaşadığından akciğerler yavaşça gelişir ve doğumdan önce işlevsel değildir; embriyo, oksijeni göbek kordonu atardamarları aracılığıyla plasentadan alır. Üreme sistemi Er bezleriyle yumurtalıklar, vücudun arka duvarında mezonefrozla aynı zamanda ve aynı bölgede gelişmeye başlar. Gebeliğin 7. haftasında, yumurtalıkları testislerden ayırmak mümkündür. Er bezleri, yumurtalıklar ve diğer üreme organlarının gelişiminin büyük bir kısmı, embriyo döneminde tamamlanır; yine bu dönemde yumurtalıklar, leğen bölgesindeki yerini alır ve testisler de testis torbasının içine yerleşir. Yüz ve çene Yüz ve çene, gebeliğin 4. haftasından itibaren gelişmeye başlar; gelişmekte olan başın her iki yanında bir dizi kalınlaşma meydana gelir; baş, orta kısımda birleşerek embriyo döneminin sonuna doğru küçük ama tanınabilir konuma gelen çene, ağız ve burnu oluşturmak üzere yeniden şekillenir. Bu süreçte oluşabilecek temel sorun, yarık dudak ya da yarık damak oluşumudur; bu soruna normalde bu yapıları oluşturan kalınlaşmaların birbiriyle bağlanmasındaki bir bozukluk neden olur. Gözler ve kulaklar Gözlerin ağ tabakası (retina), beyinden çıkan uzantılar olarak başlar; bu uzantılar, başın yüzeyine doğru büyür. Retina gelişimini sürdürürken sapı olan bir fincana benzer. Bu fincan, daha sonra retinayla irisin (gözbebeğinin) bir parçası haline gelirken, sap da optik siniri oluşturur. Gelişmekte olan retinanın varlığı, başın yüzeysel yapılarının lensleri, korneayı ve gözkapaklarını oluşturmasına yardımcı olur. Retinanın olgunlaşması, doğumdan sonra bebeğin ışığa maruz kalmasıyla tamamlanır. İç, orta ve dışkulakların hepsi, büyümekte olan başın yan kısımlarındaki yüzey yapılarından gelişir. İçkulağın (işitme ve denge organlarını içerir) habercisi, yüzey yapılarının altında yer alan dokulara gömülü olan içi boş bir kanaldır; bu kanal, gelişimi süresince önemli değişikliklere uğrar ve gebeliğin 5-7. haftaları arasında beyindeki sinirlere bağlanır. Havayla dolu olan ortakulak, sesleri dışkulaktan işitme organına ileten üç küçük kemik içerir. Bu kemikler, yutaktan çıkan ve daha sonra östaki borusu haline gelecek bir tüpün yanında gelişir. Dışkulak, ortakulağın kulak zarını oluşturan kısmıyla birleşmek üzere içe doğru gelişir. Kızamıkçık ya da ateş gibi birçok zararlı etken, bu karmaşık organların normal gelişimini etkileyebilir. Embriyo döneminde ortaya çıkan kızamıkçık ya da ateş, doğuştan katarakt ve sağırlığa neden olabilir. Kollar ve bacaklar Kollarla bacaklar, gebeliğin 4. haftasında embriyonun yüzeyindeki küçük çıkıntılar olarak ortaya çıkar. Bu çıkıntıların uç kısımları, kürek şeklini alır; gebeliğin 6. haftasından itibaren kalınlaşmaya başlayarak el ve ayak parmaklarını oluşturur. Kontrollü (ya da programlı) hücre ölümü, embriyonun birçok kısmında artık gereksinim duyulmayan dokunun atılması için önemli bir mekanizma oluşturur. Kollarla bacakların ilk iskelet yapısı, kıkırdaktan oluşur; gebeliğin 7. haftasından itibaren kıkırdakların yerini kemikler almaya başlar. Bacak yerine kolun gelişmemesini ya da parmakların doğru yerlerde oluşmasını neyin belirlediği henüz bilinmemektedir. Kol ve bacak bozukluklarına, yaygın olarak rastlanır; bunlara genellikle genetik etkenler yol açar. Bazı ilaçlar da bu tür bozukluklara neden olabilir. Kollarla bacakların gelişimi açısından en kritik zaman dilimi, temel modellerinin oluştuğu 5-7. haftalardır. Böbrekler Rahim içi yaşam sırasında arka arkaya üç böbrek takımı gelişir. İlki temel nitelik taşır; mezonefron adı verilen ikinci takım, gebeliğin 4-9. haftaları arasında işlev görür ve daha sonra metanefron adlı son böbrek çifti, mezonefronun yerini alır. idrar, amniyon sıvısının doğru hacminin korunmasına yardımcı olduğundan, rahim içi yaşamda böbrek işlevleri önemli bir yere sahiptir. Kimyasal etkenler ve gelişim Bir bütün olarak embriyo gelişimi, son derece eşgüdümlü bir süreçtir. Başlangıçta embriyonun büyük bir kısmı, hücrelerden oluşur; bu hücreler, belirli bir organı oluşturmak için gruplaşmaktan daha çok, birçok yapıdan birinde gelişir. Bu değişkenlik, sadece dokular ilkel haldeyken devam eder; gelişme süreci başladığındaysa sona erer. Dokular gelişirken ya kimyasal bir sinyal üretirler ya da kendilerini çevreleyen ortamı değiştirirler. Bu sinyaller, bedenin diğer kısımlarında bulunan hücreleri çeker. Bu hücreler, gelişmeye başlar ve kendi kimyasal etkenlerini üretirler; süreç, böyle devam eder. Birçok durumda, belirli bir yapının normal gelişiminin belirlendiği süreç, aslında sadece birkaç gün sürer.

http://www.biyologlar.com/insan-vucudunun-olusumundaki-organizasyon-duzeylerini-hiyerarsik-duzeni-icinde-aciklayiniz-

KOROİD PLEKSUS VE SEREBROSPİNAL SIVI (BOS)

MSS’nin kafatası ve vertebral kemikler tarafından korunan duyarlı bir sinir dokusu içerdiğinden bahsedilmiştir. MSS içerisinde bulunan pia-arachnoid aralıkta bir sıvı bulunur. Bu sıvı su yastığı görevine sahiptir. Serebrospinal sıvı (beyin omirilik sıvısı = BOS) adını alan bu sıvı aynı zamanda beyin ventrikülleri ile medulla spinalisin merkezi kanalını da doldurur. Beyin ventriküler sistemi içerisindeki sıvı serbest şekilde subarachnoid boşluktaki sıvı ile ilişki kurar ve devamlı olarak kayıp yenilenir. Bu sıvı, koruyucu görevi yanında sinir dokusu metabolizmasında da oldukça önemli bir rol oynar. Serebrospinal sıvı koroid pleksuslar tarafından salgılanır. Koroid pleksüsler beyin dokusunun ince, sinirsel olmayan epitel şeklinde embriyonik karakterini koruduğu bölgelerdir ve oldukça vasküler olan pia mater ile sıkıca ilişkilidir. Pleksüsler 3. ve 4. ventriküllerin tavanı içerisinde ve lateral ventriküllerin medial duvarları içerisinde yerleşmişlerdir. Bu bölgelerdeki ventriküller epandim hücreleri ile döşenmiştir. Kübik olan epandim hücreleri düzgün bir tabaka oluştururlar. Serbest çizgili sınıra benzeyen apikal yüzeye sahip olan bu hücreler büyük, merkezi sferikal bir çekirdek içerir. Elektron mikroskopide apikal yüzeyde pek çok bulböz mikrovillusların olduğu görülür. Hücrenin lateral ve bazal yüzeylerinde ise plazma membranının sitoplazmaya katlantılar gönderdiği görülür. Böylece hücre yüzeyi oldukça artmış olmaktadır. Epitel pia arachnoidden köken alan ince bir bağ dokusu üzerine oturmuştur. Bağ dokusu içerisinde sayısız ince duvarlı kan damarları bulunur. Kan damarları endoteli pencereli (Tip II) tiptir. Bütün koroid doku serebrospinal sıvının salgılandığı yer olup ventriküler boşluklara doğru çıkıntı verir. Koroid pleksuslarda günde 400-600 ml kadar serebrospinal sıvı üretilir. Serebrospinal sıvı 4. ventrikül tavanında yer alan 3 foramen yolu ile ventriküllerden subarachnoid boşluğa geçebilir: 1- Magendie foramen = Merkezi yerde bulunur. 2- Luschka foramenleri = Her iki tarafta birer adet olarak yer alır. Bütün ventriküller ve medulla spinalisin merkezi kanalı birbirleri ile devamlılık gösterir. Serebrospinal sıvı akımı genellikle ventriküllerden subarachnoid boşluğa doğrudur. Serebrospinal sıvının absorbsiyonu başlıca kranium içerisinideki geniş venöz sinuslara doğrudur. Bu sinuslar duranın fibröz dokusu ile sarılmıştır. Fakat belirli bölgelerde arachnoid arachnoid villusları adı altında parmaklara benzer uzantılar halinde sinus boşluklarına uzanır. Bu villuslar içerisinde, serebrospinal sıvı sinuslar içerisindeki kandan yalnızca arachnoid mezoteli aracılığı ile ayrılmıştır ve tekrar kana diffüze olabilir. Serebrospinal lenfatikler kranial sinirlerin perinöral boşlukları ile ilişkilidir. Bütün bunlardan görüleceği üzere koroid pleksuslardan devamlı bir serebrospinal sıvı salgısı ve venöz sistemlere bunu takip eden bir emilim vardır. Berrak ve renksiz olan serebrospinal sıvı bir miktar protein, glikoz ve bir miktar da inorganik tuz içerir, içerisinde birkaç lenfosite de genellikle rastlanır. Densitesi 1.004 ile 1.007 arasında değişir.

http://www.biyologlar.com/koroid-pleksus-ve-serebrospinal-sivi-bos

MSS Differensiyasyonu ve Proliferasyonu

Nöral tüp embriyonun dorsumu boyunca ektodermal bir katlantı şeklinde gelişir. Buradan kopan hücreler her iki tarafta nöral krestleri oluşturur. Nöral krestlerden kraniospinal ve sempatik ganglionlar, adrenal medulla ve diğer bazı hücreler gelişir. Başlangıçta duvarları tek tabaka halindeki epitel olan nöral tüpe ait hücreler süratli bir bölünme göstererek nöroblastlara differansiye olur. Nöroblastlar da nöron ve spongioblastlara dönüşür. Spongioblastlar sonradan nörogilayı yapacaktır (muhtemelen mikroglialar hariç). Epandim hücreleri ise nöral tüpün primitif örtüsünün nöroepitelyal hücrelerinden gelişir. Astrositler de nöral tüp hücrelerinden gelişir. Nöral krest hücrelerinden nöronlar, ganglion hücreleri, satellit hücreleri ve nörolemma gelişir. Mikroglialar muhtemelen MSS’ne kan damarları ile birlikte giren mezenşimal makrofaj prekürsör hücrelerinden (granulosi/monosit progenitör) köken almaktadır. Bütün bu hücreler nöral tüpün medullar epitelinden gelişirler. Hayat boyunca, nöroglia, nörolemma ve kapsül hücreleri proliferasyon gösterebilir, fakat nöronlar doğumdan hemen sonra çoğalma özelliklerini kaybederler, tahribatta yenilenemezler.

http://www.biyologlar.com/mss-differensiyasyonu-ve-proliferasyonu

Hücre zedelenmesinin nedenleri ve zedelenmeye karşı hücrenin verdiği uyum yanıtları nelerdir; hasara uğrayan dokunun onarılması nasıl gerçekleşir?

Hücre Zedelenmesinin Nedenleri Hücre zedelenmesinde pek çok etken söz konusudur. Trafik dahil pekçok kazanın neden olduğu gözle görülen fiziksel travmalardan, belli bazı hastalıklarda neden olabilen defektli enzimleri oluşturan gen mutasyonlarına kadar sıralanabilir. Zedeleyici etkenler aşağıdaki gibi, sınıflanabilir. Oksijen Kayıpları: Hipoksi (oksijen azlığı- oksijen yetersizliği), hücre zedelenmesi veya ölümünün en önemli ve en çok görülen nedenidir. Hipoksi pekçok durumda görülür. Bunlar içinde en önemli olanı iskemidir. Hipoksi, iskemiden (kansızlık) farklıdır ve ayrılmalıdır. İskemi, dokulara gelen arteriyel akımın engellenmesi veya venöz dönüşün azalmasıyla ortaya çıkan dolaşımdaki kan kaybıdır. Bir bölgedeki kan akımının durması olarak özetleyebiliriz. İskemi, dokuları hipoksiden daha çabuk zedeler. Hipoksik doku zedelenmesi, karşımıza şu durumlarda çıkar. 1-İskemix: Mortalite (kalb hastalığı- miyokard enfarktüsü) ve morbiditenin (serebral ve renal iskemik hastalıklar) başlıca nedenidir. 2-Asfiksi (solunum zorluğu- solunum yetersizliği) nedeniyle, kanın oksijenizasyonundaki azalmaya bağlı olarak hücre zedelenmeleri ortaya çıkabilir. Buna kalb-akciğer hastalık- larında ve pnömonide görülen yetersiz kan oksijenlenmesi örnek verilebilir. 3-Anemixx veya karbon monoksit (CO) zehirlenmesinde görülen, kanın oksijen taşıma kapasitesindeki düşme, diğer bir örnek olabilir. Kimyasal Etkenler ve İlaçlar: Zehir olarak bilinen maddeler, tedavi amaçlı kullanılan bazı ilaçlar (hassas bünyeli kişilerde) ve ilaçların aşırı kullanılma durumlarında, hücre zede-lenmeleri meydana gelebilir. Hücrelerin bazı yaşamsal işlevlerini, örneğin membran permea-bilitesini, osmotik homeostazı (hücre içi denge) ve enzim entegrasyonunu (sistemi) bozarak, ciddi hücre zedelenmesi ve belki de tüm organizmanın ölümüne neden olabilir. Esasda zarar-sız olan glukoz ve tuz gibi kimyasallar, konsantre olduğunda osmotik çevreyi bozarak, hücre zedelenmesine ve hatta ölüme yol açabilir. Fiziksel Etkenler: Travma, sıcak ve soğuk olmak üzere aşırı ısı, ani ve farklı atmosfer basınç değişiklikleri, radyasyon ve elektrik şoku, hücre üzerinde geniş etkiler gösterir. Enfeksiyöz Etkenler: Bu grupta submikroskopik viruslardan, mikroskopik bakteri, riket- siya, fungus ve parazitlere kadar geniş bir mikroorganizma grubu bulunur. Mikrobiyolojik ajanlar olarak, salgıladıkları toksinler ve enzimlerle hücrenin metabolizmasını inhibe eder ve hücresel yapıları destrüksiyona uğratır. İmmunolojik Reaksiyonlar: Biyolojik etkenlere karşı vücudu koruyan immün sistem, bazı durumlarda immun reaksiyonlara neden olarak, hücre ve doku zedelenmesi meydana getirebilir. Yabancı proteinlere (antijen) karşı gelişen anaflaktik (allerjik) reaksiyon, önemli bir örnektir. Ayrıca bu grupta endojen antijenlerin sorumlu olduğu immunolojik reaksiyonlar söz konusu olabilir. Bunlar da “otoimmun hastalıklar” olarak sınıflanır. Radyasyon: Ultraviyole (noniyonize -güneş ışını) ışınlar hücrelere zarar vererek güneş yanıklarına neden olabilir. İyonize radyasyon hücrelerdeki moleküllere direkt etki yapıp, mo-lekül ve atomların iyonizasyonuna neden olarak veya hücre komponentleri ile etkileşen serbest radikal oluşumuna neden olarak hücrelere zarar verir. Genetik Defektler: Tek bir genin eksikliği veya yapısal bozukluğu, hastalığa neden olabi-lir. Doğuştan var olan metabolik depo hastalıkları ve bazı neoplastik hastalıklar gibi, bir çok hastalığın temelinde, genetik defektlerin rol oynadıkları bilinir. Beslenme Dengesizlikleri: Vücudun bazı aminoasitler, yağ asitleri, vitaminler gibi, orga-nik ve inorganik maddeleri besinlerle alması gerekir. Beslenme yetersizliğinde ortaya çıkan protein ve besin eksikliği, doku hasarlarına neden olabilir. Besinlerin eksikliği gibi, aşırılıkla-rında, ortaya çıkan şişmanlık ve atheroskleroz da morbidite ve mortaliteye zemin hazırlaya-rak, zarar verir. Obesite, tip 2 diyabetes mellitus riskini arttırır. Hayvansal yağ yönünden zen-gin olan gıdalar, atheroskleroz ve kanseri de içeren pekçok hastalığın oluşumundan sorumlu olabilir. Yaşlanma; hücre zedelenmesine neden olan diğer bir örnekdir. Yıllar geçtikçe hücrelerde çoğalma ve kendini onarma yeteneklerinde meydana gelen azalmalar ve buna bağlı ölümler oluşur. Hücre Zedelenmesinin Mekanizmaları Hücre zedelenmesine neden olan pek çok farklı yol vardır; fakat bunların hepsi öldürücü değildir. Bununla birlikte, herhangi bir zedelenmeden kaynaklanan, hücre ve doku değişiklik-lerine yol açan, biyokimyasal mekanizmalar oldukça karmaşıktır ve diğer intrasellüler olaylar ile sıkıca birbiri içine girmiştir. Bu nedenle, sebep ve sonuçları birbirinden ayırdetmek müm-kün olmayabilir. Bir hücrenin yapısal ve biyokimyasal komponentleri o kadar yakın ilişkide-dir ki, zedelenmenin başlangıç noktası önem taşımayabilir; fakat pek çok sekonder etki süratle oluşur. Yine de hücre zedelenmeleriyle ilgili bilinen pekçok özellik vardır. Örneğin siyanürle aerobik solunumun zehirlenmesi, intrasellüler osmotik dengenin korunması için elzem olan sodyum, potasyum ve ATP aktivitelerinde azalmalara neden olur. Bunlar korunamadığı za-man, hücre süratle şişer, rüptüre olur ve nekroza gider. Hücre hasarlarına neden olan, bazı zedeleyici ajanların patojenik mekanizmaları çok iyi ta-nımlanmıştır. Örneğin, siyanürle zehirlenmede mitokondriyada oksijen taşıyıcı bir enzim olan sitokrom oksidazın inaktive edilmesiyle, ATP’yi tüketerek, hipoksi yoluyla hasar meydana getirir, yani intrasellüler asfiksiye yol açar. Yine aynı şekilde anaerobik bazı bakteriler, fosfo-lipaz salgılayarak hücre membran fosfolipidlerini parçalayıp, hücre membranında direkt hasar meydana getirir. Hücre zedelenmesinin pekçok şeklinde, hücreyi ölüme götüren moleküler mekanizmalardaki bağlantıları anlamak bu kadar kolay değildir. Reversibl zedelenmenin neden olduğu hücresel bozukluklar onarılabilir ve zedeleyici etki hafifletilebilirse, hücre normale döner. Kalıcı veya şiddetli zedelenme, o bilinmeyen “dönüşü olmayan nokta” yı aşarsa irreversibl zedelenme ve hücre ölümü meydana gelir. İrreversibl zedelenme ve hücre ölümüne neden olan “dönüşü olmayan nokta”, hala yeterince anlaşılama-mıştır. Sonuç olarak; hücre ölümüne neden olan bilinen ortak bir son yol yoktur. Bütün bunla-ra rağmen, hücre ölümünü anlamak ve açıklayabilmek için, bir miktar genelleme yapılabilinir. İrreversibl hücre zedelenmesinin patogenezinde başlıca iki olay vardır. Mitokondrial disfonk-siyonun düzelmeyişi (oksidatif fosforilasyon ve buna bağlı ATP üretiminin yapılamaması) ve hücre membranındaki ağır hasardır. Bunu ispatlayan kanıtlar vardır. Lizozomal membran-lardaki zedelenme enzimatik erimeye neden olup, hücre nekrozunu ortaya çıkarır. Zedelenme İle İlgili Bazı Özellikler: -- Zedeleyici stimulusa hücresel yanıt, zedeleyicinin tipine, onun süresine ve şiddetine bağlı- dır. Bu nedenle düşük dozda toksinler veya iskeminin kısa sürmesi, reversibl (dönüşlü) hücre zedelenmelerine neden olur. Halbuki daha büyük toksin dozları veya daha uzun süreli iskemik aralar, irreversibl (dönüşsüz) zedelenme ile sonuçlanır ve hücre ölüme gider. -- Tüm stresler ve zararlı etkenler, hücrede ilk etkilerini moleküler düzeyde yapar. Hücre ölü- münden çok önce, hücresel fonksiyonlar kaybolur ve hücre ölümünün morfolojik değişiklikle- ri, çok daha sonra ortaya çıkar. Histokimyasal veya ultrastrüktürel teknikler, iskemik zedelen- medeki değişiklikleri birkaç dakika ile birkaç saat içinde görülebilir hale getirir. Örneğin, myokardial hücreler iskemiden 1, 2 dk sonra, nonkontraktil (kasılamama) olur. İskeminin 20- 30 dk’sına kadar, ölüm meydana gelmez. Ölümden sonraki değişikliklerin, ultrastrüktürel dü-zeyde değerlendirilmesi için, 2- 3 saat, ışık mikroskobu ile görülebilme düzeyine gelebilmele-ri için (örn. nekroz), 6- 12 saat geçmesi gerekir. Morfolojik değişikliklerin çıplak gözle görü-lebilir hale gelmesi, daha da uzun bir zaman alır. -- Zedeleyici stimulusun sonuçları; zedelenen hücre tipine, hücrenin uyum yeteneğine ve ge-netik yapısına bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Örneğin, bacaktaki çizgili iskelet kası, 2- 3 saatlik iskemileri tolere edebilir. Fibroblastlar da dirençli hücrelerdir. Buna karşın kalb kası hücresi (myosit), yalnızca 20-30 dakikalık zaman içinde ölüme dayanabilir. Bu zaman, nöron- da 2- 3 dakikadır. -- Farklı zedeleyici etkenler, nekroz veya apoptoz şeklinde hücre ölümüne neden olur. ATP de kayıplar ve hücre zarı hasarları, nekrozla ilişkilidir. Apoptoz; aktif ve düzenli bir olaydır. Proğramlanmış bir hücre ölüm biçimidir ve burada ATP kayıpları yoktur. -- Hücre zedelenmesi hücre komponenetlerinden bir veya bir kaçında ortaya çıkan biyokimya-sal veya fonksiyonel bozukluklardan kaynaklanır. Zedeleyici stimulusun en önemli hedef nok-taları şunlardır: (a)Adenozin trifosfat (ATP) üretim yeri olan mitokondriler, (b)hücre ve organellerinin iyonik ve osmotik homeostazı için gerekli olan hücre membranı, (c)protein sentezi, (d)genetik apareyler (DNA iplikciğinin bütünlüğü) ve (e)hücre iskeleti çok önemlidir. Membran Permeabiltesindeki Defektler: Hücre membranı; iskemi, bazı bakteriyel tok-sinler, viral proteinler, kompleman komponentleri, sitolitik lenfositler veya birçok fiziksel- kimyasal etkenlerle direkt zarar görebilir. Ayrıca birçok biyokimyasal mekanizma, hücre membran hasarına etken olabilir. Kısaca gözden geçirelim. - Fosfolipid sentezinde azalma: Oksijendeki düşmeler ATP sentezinde azalmalara, ATP’nin azalması da fosfolipid sentezini düşürür. Fosfolipid kaybına bağlı olarak, membran hasarı meydana gelir. - Fosfolipid yıkımında artma: Hücre içi (sitozolik) kalsiyum artımı, fosfolipazları aktifleştirir. Bu da membran fosfolipidlerin parçalanmasını- yıkımını arttırır. - Lipid yıkım ürünlerinde artma: Fosfolipidlerin parçalanması, yıkılması, lipid yıkım ürünleri-ni arttırır. Bu ürünlerin birikimi, geçirgenliği bozarak zarar verir. - Reaktif oksijen türevleri (serbest radikaller): Hücre membranında lipid peroksidasyonuna neden olup, zarar verir. - Hücre iskelet anormallikleri: Hücre iskeleti iplikcikleri, hücre içini hücre zarına bağlayan ça-palar olarak görev yapar. Hücre içi kalsiyumun artması, proteazları aktifleştirerek hücre iske-leti proteinlerini parçalar, bu şekilde hücre zarını hasarlar. Hücre İskeleti: Sitoplazmik matriksde; mikrotübüller, ince aktin flamanlar, kalın flaman-lar ve değişik tiplerde ara flamanlardan oluşan, karmaşık bir ağ yapısı “hücre iskeleti” olarak tanımlanır. Bunlara ek olarak hücre iskeletinde, nonflamentös ve nonpolimerize proteinler de vardır. Bu yapısal proteinler sadece hücrenin şekil ve biçimini korumakla kalmaz, aynı za-manda hücre hareketinde de önemli bir rol oynar. Hücre iskelet bozuklukların da; hücre hare-keti ve intrasellüler organel hareketleri gibi, hücrelerde fonksiyon defektleri görülür. Ayrıca hücrenin fagositoz yetenekleri de kaybolur. Bunlar lökosit gibi özel hücreler ise, lökosit göçü ve fagositoz yeteneklerinde kayıplar ortaya çıkar. Mitokondriyal Zedelenme: Memeli hücrelerinin tümü, temelde oksidatif metabolizmaya bağlı olduğundan mitokondriyal bütünlük hücre yaşamı için, çok önemlidir. Mitokondri hüc-renin “enerji santralı” olarak bilinir. ATP hücredeki bütün intrasellüler metabolik reaksiyonlar için, gereken enerjiyi sağlar. Mitokondrilerde üretilen ATP deki enerji, hücrelerin yaşamı için elzemdir. Yine bu mitokondriler, hücre zedelenmesi ve ölümünde de çok önemli bir rol oynar. Mitokondriler sitozolik (hücre içi) kalsiyumun artmasıyla, serbest radikallerle (aktif oksijen türevleri), oksijen yokluğunda ve toksinlerle zedelenebilir. Mitokondriyal zedelenmenin iki ana sonucu vardır: 1)Oksidatif fosforilasyonun durmasıyla ATP nin progresif olarak düşmesi, hücre ölümüne götürür. 2)Aynı zamanda mitokondriler bir grup protein içerir. Bunlar içinde apoptotik yolu harekete geçiren protein (sitokrom c) de bulunur. Bu protein, mitokondride enerji üretimi ve hücrenin yaşamı için, önemli bir görev yapar. Eğer mitokondri dışına sitozo-le sızarsa, apoptozisle ölüme neden olur. Bazı nonletal patolojik durumlarda mitokondriaların sayılarında, boyutlarında, şekil ve fonksiyonlarında çeşitli değişiklikler olabilir. Örneğin hücresel hipertrofide, hücre içindeki mitokondri sayısında artma vardır. Buna karşın atrofide, mitokondri sayısında azalma görülür. ATP Tüketimi: Hücrelerin enerji deposu olarak bilinen ATP, adenozin difosfat (ADP) ve 1 fosfat (P1) ile mitokondride -üretilir- sentezlenir. Bu işlem oksidatif fosforilasyon olarak tanımlanır. Ayrıca oksijen yokluğunda glikolitik yol ile glukozu kullanarak ATP üretilebilir (anaerobik glikolizis). ATP, hücre içindeki tüm sentez ve parçalama işlemlerinde gereklidir. ATP, hücresel osmolaritenin korunması, membran geçirgenliği, protein sentezi ve temel metabolik işlevler gibi, hemen her olayda çok önemlidir. ATP kayıplarının başlıca nedenleri; iskemiye bağlı oksijen kayıpları ve besin alımında azalma, mitokondri hasarı ve siyanür gibi, bazı toksinlerin etkileri sayılabilir. Kalsiyum Dengesindeki Değişmeler: İskemi ve belli bazı toksinler, belirgin bir şekilde hücre dışı kalsiyumun plasma membranını geçerek hücre içi akışına yol açar. Bunu, hücre içi depolardan ( mitokondri, endoplazmik retikulum) kalsiyumun açığa çıkması izler. Bu hücre içi artan kalsiyum, sitoplazmada bulunana bazı enzimleri aktifleştirir. (1)Fosfolipazları aktive ederek, fosfolipid yıkımına neden olur. Fosfolipid azalması ve lipid yıkım ürünlerinin de açı-ğa çıkmasına neden olur. Bu katabolik (yıkım) ürünler, hücre membran zedelenmesine neden olur. (2)Proteazlarıx (protein parçalayan enzim) aktive ederek, hem membran hem hücre iske-leti proteinlerinin parçalanmasına neden olur. hücre iskeletinin hücre membranından ayrılma-sına ve böylelikle, membranda yırtılmalara neden olur. (3)Adenozin trifosfatazlara (ATPas) etki ederek adenozin trifosfat (ATP) azalmasını hızlandırır. (4)Endonükleazları aktive eder, DNA ve kromatin parçalanmasından sorumludur. Sonuç olarak intrasellüler kalsiyumun art-ması, hücrede bir dizi zedeleyici etki yaparak, hücre ölümüne sebebiyet veren en önemli et-kendir. Hücre Zedelenmesinde Serbest Radikallerin Rolü Hücre zedelenmesinde önemli mekanizmalardan birisi de, aktive edilmiş (reaktif) oksijen ürünlerine (serbest radikaller) bağlı zedelenmedir. Hücre membranına ve hücrenin diğer elemanlarına zarar verir. Serbest radikallerin sebep olduğu hasarlar; iskemi-reperfüzyon hasarıx, kimyasal (hava kir-liliği, sigara dumanı, bitki ilaçları gibi çevresel faktörler) ve radyasyon zedelenmesi, oksijenin ve diğer gazların toksisitesi, hücresel yaşlanma, savunma sisteminin fagositik hücrelerce mikropların öldürülmesi, iltihabi hücrelerin oluşturduğu hücre hasarı ve makrofajlarca yapılan tümör hücrelerinin destrüksiyonu şeklinde sıralanır. Serbest radikallerin hücrelerde yaptığı hasarlar: a)Lipidlerin peroksidasyonuna neden olarak hücre membran hasarı yapar. b)Protein hasarı yaparak, iyon (Na/K) pompası dengesini bozar. c)DNA yı haraplayarak, yetersiz prote- in sentezine neden olur. d)Mitokondrial hasar yaparak, ATP yokluğuna neden olup etkisini gösterir. Oksijen yaşamsal olarak çok gerekli bir molekül olmasına karşın, oksijenin aşırı miktarlar- da bulunduğu durumlar veya çeşitli kimyasal ajanlarla oluşturdukları oksidasyon reaksiyonları ile ortaya çıkan serbest oksijen radikallerinin, hücreye zarar verme riski vardır. Bunlar oksijen zararına örnektir. Paslanmanın bilimsel adı, oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksit- lenir ve yaşlanır. Serbest radikallerin (bunlar oksidan moleküller, oksitleyiciler olarak da bili- nir) yıkımına karşı, hücrelerde harabiyeti önleyen, sınırlayan veya onaran gibi, pek çok koru- yucu mekanizma vardır. Bunlara “serbest radikal savaşcıları” (antioksidanlar- oksitlenmeyi önleyiciler) adı verilir. Bunları enzimatik ve nonenzimatik olarak iki ana grupta inceleyebili- riz. Bunların dışında serbest radikallerin, stabil olmadıklarından spontanöz (kendiliğinden) bozulmaları da söz konusudur. Enzimatik Antioksidanlar: Hücrede oluşan serbest radikallerin yok edilmeleri bir dizi enzi-matik olay ile gerçekleşir. Antioksidan enzimlerle yapılan savunmanın önemli bir bölümünü; süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz oluşturur. Süperoksit radikali, süperoksit dismutasyonla; hidrojen peroksit ise, katalaz ve glutatyon peroksidaz enzimleri ile nötralize edilir. Hidrojen peroksitin parçalanmasında katalaz direkt etkilidir. Nonenzimatik Antioksidanlar: Bu savunma başlıca endogenös ve ekzogenös antioksidanlar tarafından sağlanır. Ekzogenöse örnek; vitamin E (tokoferoller), vitamin C (askorbik asid), beta karoten (A vitaminin yapı taşı) gibi vitaminlerdir. Ekstrasellüler antioksidan olarak serü-loplasmin sayılabilir. Vitamin C ve E’nin vücudu serbest radikallerin yıkıcı etkilerinden koru-duğu düşünülür. Bu antioksidanlar serbest radikallere kendi elektronlarından birini verip, elektron çalma reaksiyonunu sonlandırmasıyla nötralize eder. Antioksidan besinler elektron vermekle, kendileri serbest radikallere dönüşmez; çünki her iki şekilde de stabildir. Bunlar çöpcüler gibi hareket ederek hastalık oluşmasına neden olacak, hücre ve doku hasarlarını ön-ler. Antioksidan besinlere diğer örnekler; eser miktardaki mineraller bakır, çinko ve selen-yumdur. Bu mineraller bazı antioksidan enzimlerin gerekli komponentleri olduğundan, anti-oksidan görevi görür. Kimyasal (Toksik) Zedelenme: Kimyasal maddeler iki mekanizmadan birisiyle hücre zedelenmesine neden olur. (1)Bazı kimyasal maddeler, moleküler komponentlerle veya hüc-resel organellerle direkt birleşerek etki eder. Birçok antineoplastik kemoterapotik ajanlar, doğrudan sitotoksik etkileriyle hücre hasarlarına neden olur. (2)Diğer mekanizmada ise, bazı kimyasal maddeler, biyolojik olarak aktif değilken, toksik metabolitlere dönüştükten sonra, aktif olur ve hedef hücrelerde etkilerini gösterir. Burada indirekt etki söz konusudur. Bu tip değişme genellikle karaciğer hücrelerinde oluşur. x Kan akımının kesilmesiyle (iskemi) eğer hücreler reversibl olarak zedelenirse, kan akımının yeniden düzelme-siyle hücrelerde iyileşme görülür; fakat bazı durumlarda iskemiye uğramış bir dokuda, kan akımının yeniden sağlanmasına (reperfüzyon) rağmen, zedelenme giderek daha da kötüleşir. Buna “iskemi- reperfüzyon hasarı” (reperfüzyon nekrozu) adı verilir. Klinik olarak çok önemli olan, kalb ve beyin enfarktüslerindeki doku hasarla-rında bu şekilde bir zedelenmenin bariz katkısı vardır. Bu olayın nedeni, bölgede serbest radikallerin miktarının artması olabilir; çünki bu toksik oksijen ürünleri, reperfüzyon anında iskemik alana gelen lökositler tarafından bol miktarda ortama salınmıştır. İskemiye uğramış dokuda reperfüzyon oluşmasa bile, sonuçta bu bölgede letal iskemik hücre hasarı yine meydana gelecektir; fakat hasar, bu sefer serbest radikallerle değil, iskemik zedelen-me, hipoksi (oksijen yetersizliği) nedeniyle ortaya çıkacaktır. Serbest Radikaller: Serbest radikaller (oksidan ürünler) ile antioksidan etkileşimini anlamak için, ilk önce hücreler ve moleküller hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. İşte bu nedenle burada lise kimyasına kısaca bir göz atalım. İnsan vücudu pekçok farklı tip hücreden oluşmuştur. Hücreler de birçok değişik tip moleküllerden oluşmuştur. Mole- küller, bir veya daha fazla atomlardan, bir veya daha fazla elementlerin kimyasal bağlarla birleşmesinden mey-dana gelmiştir. Atomlar; tek bir nüve (çekirdek), nöronlar, protonlar ve elektronlanlardan oluşur. Atom çekirde- ğindeki protonların (pozitif yüklü parçacıklar) sayısı, atomu çevreleyen elektronların (negatif yüklü parçacıklar) sayısını belirler. Elektronlar kimyasal reaksiyonlarla ilgilidir ve molekül oluşturmak için, atomları birbirine bağ-layan maddedir. Elektronlar atomu yörünge biçiminde bir veya birkaç kat kabuk şeklinde çevreler. En içteki ka-buk iki elektrona sahip olduğunda dolar. İlk kabuk dolduğu zaman, elektronlar ikinci kabuğu doldurmaya başlar. Bir atomun kimyasal davranışını belirleyecek en önemli yapısal özellik, dış kabuktaki elektron sayısıdır. Dış ka-buğu tamamen dolu olan bir madde, kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminde değildir, stabildir (hareketsiz). Atomlar maksimum stabiliteye ulaşmak için, dış kabuğunu dolu hale getirmeye çalışırlar. Atomlar genellikle di-ğer atomlarla elektronlarını paylaşarak dış kabuklarını doldurmaya çalışır. Serbest radikaller dış yörüngede eşleş-memiş (çiftlenmemiş) tek bir elektronu bulunan kimyasal moleküllerdir. Bu özellikleri nedeniyle son derece değişken- dengesiz yapıda olduğundan, kolayca inorganik ve organik kimyasallarla reaksiyona girer. Bunlar hem organik hem de inorganik moleküller halinde bulunur. Diğer bileşiklerle süratle reaksiyona girerek, stabilite kazanmak için, gerekli elektronu kazanmaya çalışır. İşte serbest radikaller en yakın stabil moleküle saldırarak o moleküllün elektronunu çalarak zararlı etkisini gösterir. Serbest radikal tarafından saldırılan molekül, elektro-nunu kaybedip serbest radikale dönüşür. Süreç bir kez başlayınca ardışık zincirleme olaylar, canlı hücrenin yaşa-mının bozulmasıyla sonuçlanır. Hücrelerde oluştuğu zaman, hücresel proteinler ve lipidler olduğu kadar nükleik asidlerle de süratle etkileşek onları parçalar. Buna ek olarak serbest radikaller otokatalitik reaksiyonları başlatır. Serbest radikallerle reaksiyona giren moleküller, yeni serbest reaksiyonlara dönüşerek zincirleme hasarlara yol açar. Hücre içinde pekçok reaksiyon, serbest radikallerin oluşumundan sorumludur. Çeşitli reaksiyonlar sonucu bunlar ortaya çıkar. Bunlar aşağıda özetlenmiştir. 1- Hücre içi metabolik olaylar sırasında oluşan redüksiyon- oksidasyon (redoks) reaksiyonlarında görülür. Bu olaylarda; süperoksit radikali (O2-), hidrojen peroksitx (H2O2) ve hidroksil radikali (OH) gibi, önemli serbest radikaller oluşur. Hücre içinde oluştuğunda süratle çeşitli membran molekülleri olduğu kadar, proteinleri ve nük-leik asidleri (DNA) de parçalayarak hasar verir. Böyle DNA hasarları; hücre ölümünde, yaşlanmada ve malig-niteye dönüşümde söz konusudur. Normal koşullarda bu serbest radikaller, antioksidanlarla yok edilebilir. Eğer antioksidanlar yoksa veya serbest radikal üretimi çok artarsa, hücrelerde hasar kaçınılmaz olacaktır. 2- Radyasyon enerjisinin (ultraviyole ışık, X- ışınları) absorbsiyonunda iyonize radyasyonun etkisiyle hücre içindeki su hidrolize olur. Suyun bu radyolizisi sonucu hidroksil (OH) ve hidrojen (H) serbest radikalleri ortaya çıkar. 3- Demir ve bakır gibi değişimli metaller, bazı hücre içi reaksiyonlarda elektron alıp verme özellikleri nede-niyle serbest radikaller ortaya çıkar. 4- Ekzogenös (dış kaynaklı) kimyasal maddelerin enzimatik metabolizması sonucu karbon tetraklorid (CCl4) den, karbon tetraklorür (CCl3) serbest radikali oluşur. 5- Nitrik oksit (NO), endotel hücreleri ve makrofaj gibi, bazı tip hücreler tarafından sentez edilen, serbest radikal gibi davranan önemli bir kimyasal medyatördür. Nitrik oksit oksijenle reaksiyona girdiğinde, NO2 ve NO3 gibi, diğer serbest radikalleri de oluşturur. x Hidrojen peroksit (H2O2), kendisi serbest radikal değildir, bu nedenle reaktif oksijen türevi olarak adlandırılır. STRESE KARŞI HÜCRESEL ADAPTASYON Normal bir hücre, değişen çevre şartlarına göre, yapı ve fonksiyonunu (işlevini) belirli ölçülerde değiştirerek yaşamını devam ettiren bir mikro evrendir. Bu oluşum, stresler çok ciddi olmadığı sürece, kendini koruma eğilimindedir. Eğer hücre, aşırı fizyolojik strese veya bazı patolojik stimulasyonlara (uyarılara) maruz kalırsa, stresin devam etmesine rağmen, adaptasyon (uyum) göstererek sağlığını korur. Hücresel adaptasyon, normal hücre ile zedelen- miş hücre arasında kalan bir durumdur. Hücresel adaptasyonlar başlıca atrofi, hipertrofi, hiperplazi ve metaplazidir. Hücre adaptif gücü aşıldığında veya hiç adaptif yanıt sağlanamadı- ğında hücre zedelenmesi ortaya çıkar. Hücre zedelenmesi bir noktaya kadar reversibldir (geri dönüşlü); fakat ciddi veya kalıcı streslerle irreversibl (geri dönüşsüz) hale gelir ve hücre so-nuçta ölüme gider. İrreversibl zedelenme, hücre ölümüne yol açan, kalıcı patolojik değişiklik- leri. ifade eder. Reversibl hasardan, irreversibl hasara ne zaman geçtiği kesin olarak bilinme- mektedir. Bu bölümde özellikle patolojik olaylarda, hücre büyüme ve farklılaşmasıyla (diferansiyas-yon) ortaya çıkan adaptif değişikliklere değineceğiz. Bunlar; atrofi (hücre boyutunun küçül-mesi), hipertrofi (hücre boyutunun büyümesi), hiperplazi (hücre sayısının artması) ve meta-plaziyi (hücre tipindeki değişiklik) içermektedir. Ayrıca displazi (hücrelerde şekil bozukluğu) hipoplazi, atrezi, agenezis ve aplazinin anlamlarını açıklayacağız. Atrofi: Hücrenin madde kaybına bağlı olarak hacmının küçülmesi “atrofi” olarak bilinir. Atrofi, adaptif yanıtın bir şeklidir. Yeterli sayıda hücre etkilendiğinde, tüm doku veya organ hacmında küçülme olur ve organ atrofik şekle dönüşür. Gerçi atrofik hücrelerde fonksiyon azalmıştır ama bu hücreler ölü değildir. Atrofik hücre daha az mitokondria, myoflament ve endoplazmik retikulum içerir. Birçok durumda atrofiye, artmış bir otofaji (kendini yiyen) eşlik eder. Atrofinin nedenleri şunlardır: (1)İnaktivite atrofisi; iş yükünün azalması söz konusudur. Çalışmayan, fonksiyon görmeyen organ veya doku atrofiye uğrar. Uzun süre alçıda kalan ekstremitelerde kas atrofisi görülebilir. Felçlilerde, felçli taraf kaslarında inaktivite nedeniyle atrofi olur. (2)İnnervasyon (sinir uyarı) kaybı; poliomyelitisde olduğu gibi, innervasyon kay-bına bağlı meydana gelen paralizilerde söz konusu kas dokularında atrofiler görülür. Burada da fonksiyon kaybı söz konusudur. (3)Kanlanmanın azalması, (4)yetersiz beslenme, (5)endo-krin stimülasyon (uyarı) kaybı; menoposda hormon kayıpları örnek verilebilir ve (6)yaşlan-maya bağlı atrofiler meydana gelir. İleri yaşlardaki kişilerin beyinlerinde görülen atrofilere “senil atrofi” denir. Senil atrofi ve menoposda hormon stimülasyon kayıpları, fizyolojik atro-fiye örnektir. Patolojik atrofiye, innervasyon kaybı örnek verilebilir. Hipertrofi: Hipertrofi, hücrelerin hacımlarının artmasını tarif eder ve böyle bir değişiklik- te organın hacmı da büyüyecektir. Bu nedenle hipertrofiye organda yeni hücreler yoktur, yal- nızca büyük ve iri hücreler vardır. Hücre hacmının artımı, sıvı alımının artımı ile ilgili değil- dir. Sıvı alımıyla ilgili olanı, hücre şişmesi veya ödem olarak adlandırılır; fakat hipertrofide daha çok ultrastrüktürel komponentlerin (proteinler ve organeller) sentezinde bir artım söz konusudur. Hipertrofi, fizyolojik veya patolojik olabilir ve organdaki fonksiyonel artım veya spesifik hormonal stimülasyon, bunun oluşmasına neden olabilir. Gebelik anında, uterusun büyümesi, fizyolojik bir olaydır. Uterus düz kas hücrelerinde oluşan artım, hem hipertrofi ve hem de hiperplazi nedeniyledir. Patolojik hücresel hipertrofiye örnek, hipertansiyon veya aortik valvül hastalığı sonucu ortaya çıkan kardiyak büyüme gösterilebilir. Her bir myokard lifi hipertrofiye olarak, hücre büyümesi ve hacım artışı göstererek, bu artan yüke karşı, kalbin daha fazla bir güç ile pompalamasını sağlar. Kas kitlesinin büyümesi, bir sınıra ulaştıktan sonra, artan yükü kompanse edemez ve kalb yetmezliği ortaya çıkar. Bu safhada myokardiyal liflerde bir dizi dejeneratif değişiklikler ve hücre ölümü ortaya çıkar. Kalb ve iskelet kasında-ki çizgili kas hücreleri, en fazla hipertrofi gösterebilme yeteneğinde olan hücrelerdir. Belki de bu, hücrelerin artan metabolik gereksinimlere mitotik bölünme ve yeni hücre şekillenmesiyle 8 yanıt veremediğindendir. Hipertrofinin kesin mekanizması ne olursa olsun, Bunların en önem-lisi myofibriler kontraktif elemanlarının erimesi ve kaybıdır. Hiperplazi: Hiperplazi, bir doku veya organda hücre sayısındaki artışı belirtir ve böylelik- le volüm olarak da artış vardır. Hücreler, fonksiyonel gereksinim artmasına bir yanıt olarak nasıl hipertrofiye olursa, aynı şekilde stress altında kalınca veya stimüle edilince, mitotik bölünerek çoğalırlar. Bu şekilde organ veya dokuda hücre sayısının artmasına “hiperplazi” adı verilir. Hücre sayısı artması ile, organ veya dokunun büyümesi söz konusudur. Hiperplazi gösteren hücrelerin fonksiyonlarında artma olur. Özellikle bu, iç salgı gudde hücrelerinde belirgindir. Vücuttaki her hücre tipinin hiperplazik kapasitesi yoktur. Örnek; kalb ve iskelet kası ile sinir hücreleridir. Epidermis, intestinal epitel, hepatositler, fibroblastlar ve kemik iliği hücreleri hiperplaziye uğrar. Hiperplazi; fizyolojik ve patolojik olarak ikiye bölünebilir. Fizyolojik Hiperplazi: Fizyolojik hiperplazi de ikiye ayrılır. (1)Hormonal hiperplazi; en iyi örnek puberte (ergenlik) ve gebelikte; meme glandüler epitel proliferasyonu ve ayrıca gebelikte uterusda kas hücrelerinde hiperplazi ve hipertrofi görülür. Menstrüel siklusdaki “proliferatif faz” (endometrial proliferasyon) fizyolojik bir hiperplazidir. (2)Kompensatuvar hiperplazi; parsiyel hepatotektomi yaparak, karaciğer dokusunun bir parçasının çıkarılmasın-dan sonra, karaciğerin rejenerasyon kapasitesi ile yeni karaciğer hücreleri yapılır. Patolojik Hiperplazi: Patolojik hiperplazinin pek çok şeklinde, aşırı hormonal veya büyü-me faktörü stimülasyonu vardır. Normal menstrüel perioddan sonra, endometrial doku gudde-lerinde aşırı proliferasyon görülür. Bu endometrial proliferasyon esasda fizyolojik bir hiper-plazidir; fakat hormonal dengelerin bozulduğu bazı durumlarda (östrojen ve progesteron ara-sındaki balans) östrojenin artması durumunda, endometrium guddelerinde aşırı bir hücre artı-mı ortaya çıkar. Bu endometrial hiperplazi sonrası, kanser sürpriz olmamalıdır; çünki endo-metrial hiperplazilerde kanser riski vardır. Ayrıca, endometrial hiperplazi, anormal menstrüel kanamaların başlıca nedenidir. Prostat kanseri tedavisi için, östrojen hormonu verildiğinde veya karaciğer sirozunda oldu-ğu gibi, östrojenin inaktivite edilemediği durumlarda, hastalarda hiperöstrinizm (östrojen fazlalığı) ortaya çıkar. Bu gibi, erkek hastaların memelerinde büyümeler (jinekomasti) meyda- na gelir. Kanın kalsiyum düzeyindeki uzun süreli düşmeler, paratiroid salgılıklar üzerine uyarıcı etki yapar, paratiroid hiperplazisi (sekonder hiperparatiroidizm) saptanır. ACTH veril- mesi sonucu, sürrenal korteks hiperplazisi gelişir (Cushing sendromu)x. Patolojik hiperplaziye örnek olarak iltihabi iritasyon ve enfeksiyon hiperplazisini göstere- biliriz. Kötü yapılmış bir protez, alttaki dokuda epitel ve bağ dokusu olmak üzere hücre proli- ferasyonlarına neden olur. Bunlara “iltihapsal fibröz hiperplazi” denir. Protez vuruğu hiper- plazisi veya epulis fissuratum olarak adlandırılır. Hiperplazi, yara iyileşmesindeki bağ dokusu hücrelerinin verdiği önemli bir yanıt olabilir. Prolifere olan fibroblast ve kan damarı hücreleri bir onarım işlemine yol açarak bir granulasyon dokusunu oluşturur. Bu hücreler, fibroblast ve endotel hücreleri, büyüme faktörlerinin stimülasyonu (uyarısı) ile prolifere olarak hiperplazi- ye neden olur. Büyüme faktörlerinin stimülasyonu, keza human papilloma virus gibi bazı viral enfeksiyonlarda da hiperplazilere neden olarak karşımıza çıkabilir. Bu tür lezyonlara örnek, deride görülen bildiğimiz deri siğilleridir (verruka vulgaris). Gerçi hipertrofi ve hiperplazi tanımlamada iki farklı olaylarsa da, aynı mekanizma tarafından başlatılır ve pek çok durumda beraber oluşur. x Cushing Sendromu : Adrenokortikal hiperfonksiyonu, Cushing sendromuna neden olur. Bu fazlalığın nedenleri (1)adrenal bezinde (salgılığında) hiperplazi, (2)adenoma veya karsinoma gibi, tümörler (3)hastanın ağızdan uzun süre kortizon alması ve (4)hipofiz hiperfonksiyonu (ACTH hipersekresyonu) dur. Bütün bunlar, adrenal salgılığına aşırı salgı yaptırır. Klinik olarak, Buffalo tipi şişmanlık, düşük omuz, kalın boyun, aydede yüz hastalığın özelliğidir. Karın derisinde çizgilenme, akne, osteoporoz, hipertansiyon görülür. Kadınlarda hirsutizm (kıllanma) amenore ve mental bozukluk, diğer özelliklerdir. Metaplazi: Metaplazi adült (matür= erişkin) bir hücre tipinin (epitelyal veya mezanşimal) yerini, diğer bir adült hücrenin alması şeklinde olan reversibl bir değişikliktir. Olumsuz çevre koşullarına karşı dayanabilmek için, strese duyarlı hücrelerin daha dirençli hücre tipine dönü-şerek gösterdiği adaptif cevaptır. Bu tür adaptif metaplaziye en güzel örnek, “skuamoz meta-plazi” dir. Sigara (içme gibi, kötü) alışkanlığı olan kişilerde solunum yollarındaki (trakea ve bronş epiteli) silli- silendirik epitel yerini, stratifiye skuamoz epitel hücrelerinin almasıdır. Tükrük salgılığı kanalı ve safra kesesi kanalı taşlarının varlığında olan kronik iritasyon, bura-lardaki sekretuvar silendrik epitelin yerini nonfonksiyonel stratifiye skuamoz epitel alabilir. A vitamini yetersizliği de, solunum yolu epitelini skuamoz metaplaziye uğratır. “Müköz meta-plazi” kronik bronşitte psödostratifiye silli solunum yolu epiteli, mukus salgılayan basit silen-dirik epitele dönüşebilir. Metaplazi mekanizması, adaptif bir yanıt olarak, mezankim hücrele-rinde de oluşur. Fibroblastlar kemik ve kıkırdak yapan osteoblast veya kondroblastlara dönü-şebilir. Örneğin; osteoid ve kemik dokusu yumuşak dokuda özellikle zedelenme alanında nadiren oluşur, buna “osseöz metaplazi” denir. Hipoplazi: Özel yapısı aynı kalmakla beraber, normal boyutuna ulaşamayan organlar için kullanılan bir terimdir. Bu bir eksik gelişmedir. Organın görünümü normal, fakat hacım bakı- mından küçüktür. Beyinin tam gelişemeyerek küçük kalmasına “mikrosefali” adı verilir, bu hipoplaziye bir örnektir. Gelişmesini tamamlamamış ve küçük kalmış bir diş, hipoplazik diş olarak adlandırılır. Aplazi: Tam gelişememiş bir organı tarif eder. Bir organın çok küçük ve biçimsiz olması durumudur. Bir taraftaki böbreğin taslak halinde bulunmasıdır. Agenezi: Bir organ veya dokunun konjenital bir bozukluk nedeniyle taslak halinde bile bulunmamasına “agenezis” denir. Bir organa ait doku kalıntılarının olmaması durumudur. Dental agenez olarak, çok nadir de olsa rastladığımız lateral veya üçüncü molar dişlerdeki hiç gelişememe örnekleri vardır. Atrezi: Barsak karaciğer ve safra kanalı gibi, duktal veya lümenli organların kanal açıklı-ğının olmamasıdır. REVERSİBL VE İRREVERSİBL HÜCRE ZEDELENMESİNDE IŞIK MİKROSKOBİK DEĞİŞİKLİKLER Klasik patolojide öldürücü olmayan (nonletal) zedelenme sonucu ortaya çıkan morfolojik (yapısal- biçimsel) değişikliklere “dejenerasyon (yozlaşma)” olarak söz edilirdi; fakat bugün bunlara daha basit olarak, reversibl (geri dönüşlü) değişiklik adı verilmektedir. İki ana mor-folojik değişiklik şeklinde karşımıza çıkar: (1)Hücresel şişme ve (2)yağlanma. Hücresel Şişme: Hücre içi sıvı ve iyon dengesinin bozulduğunda görülür. Hidropik de-ğişme veya vakuoler dejenerasyon olarak da adlandırılan hücresel şişme, hücrede hemen her tip hasarın ilk göstergesi ekstrasellüler suyun, hücre içine geçmesi neticesi olan hücredeki büyüme “hücresel şişme” olarak bilinir. Hücre şişmesi, reversibl bir olaydır ve hafif hasarın (zedelenmenin) işaretidir. Makroskopik olarak hücresel şişmede organlar büyümüştür; sert ve soluk görünümlü olup, ağırlıkları artmıştır. Mikroskopik olarak hücre sitoplasması bulanık, nükleus (nüve= çekirdek) ise soluk görünümlüdür. Yağlı Değişme (Yağlanma- Steatozis): Yağlı değişme parankimal hücrelerde anormal yağ (trigliseritler, kolesterol ve kolesterol esterleri) birikimini belirtir. Yağlanma ise, daha az görülen bir reaksiyondur. Hücre içindeki küçük ve büyük vakuoller, hücrede lipid artışını gösterir. Yağlı değişme öldürücü olmayan (reversibl) zedelenmenin belirtisidir; fakat etken ortadan kaldırılmazsa, bazen öldürücü olabilir. Yağ metabolizmasının ana organı olması nede-niyle yağlı değişme, en sık karaciğer dokusunda görülür; fakat kalb, böbrek, kas ve diğer organlarda da oluşabilir. Karaciğerdeki yağlı değişmenin en önemli nedeni, alkol bağımlılığı-dır. Alkol bir hepatotoksiktir. Yağlı karaciğer daha sonra, siroz olarak adlandırılan ilerleyici karaciğer fibrozisine yol açabilir. Yağlı karaciğere neden olan diğer etkenler; obesite, toksin-ler, protein malnutrisyonu, diyabetes mellitus ve anoksidir. İskemik ve Hipoksik Zedelenme İskemi veya dokudaki kan akımı azalması, klinik tıpta hücre zedelenmesinin en yaygın görülen nedenidir. Hipoksinin ilk etkilediği yer, hücrenin solunum merkezidir (aerobik solu-numu) ki burası, mitokondrilerdeki oksidatif fosforilasyonun olduğu yerdir. Oksijen basıncı düştükçe ATP nin hücre içi yapımı, bariz bir şekilde azalır ve durur. ATP kaybı, hücrede genel olarak bir çok sistemi etkiler. Hücre dışı kalsiyumun, hücre içi girişine neden olur. Hipoksi ve ATP azalmasının en erken sonuçlarından birisi, hücresel şişmedir (hücresel ödem). Protein normalde hücre içinde daha fazla olduğu için, hücre içi osmotik kolloidal basınç yük-sektir. Diğer taraftan sodyum (Na) ve diğer bazı iyonların konsantrasyonu dış ortama göre, hücre içinde daha düşüktür. İntrasellüler sodyumun azlığı, hücre membranında ATP enerjisine dayanan “sodyum pompası” ile sağlanır. Potasyum (K) konsantrasyonu ise, dış ortama göre hücre içinde daha yüksektir. ATP azalmasıyla bu sistem bozulur. Potasyum dışarı çıkmaya, sodyum hücre içine girmeye başlar. Sodyum ile birlikte hücre içine su girişi olur. Sonuçta iç ve dış ortam dengeye vardığında, hücre içinde normalden çok fazla su bulunacaktır ve hücre şişecektir. Hücresel Yaşlanma: Bu deyim; hemen daima subletal (reversibl) zedelenmenin progresif (ilerleyici) birikimleri, hücresel fonksiyonla uyum içinde davranır ve hücre ölümüne yol açabilir veya en azından hücrenin bir zedelenmeye karşı verdiği yanıt kapasitesindeki azalma- yı anlatır. Yaş ile pekçok hücre fonksiyonu progresif olarak azalır. Mitokondrial oksidatif Fosforilasyon (aerobik solunum), strüktürel, enzimatik ve reseptör proteinlerinin sentezindeki gibi, giderek azalır. Yaşlanan hücrelerde besin alımlarında ve kromozomal hasarların onarı-mında belirgin azalmalar görülür. Yaşlı hücrelerin ultrastrüktürel yapılarında da morfolojik değişiklikler gözlenir. Şekil bozukluğu gösteren nüveler, pleomorfik vaküollü mitokondriler, endoplazmik retikulumda azalma ve lipofussin pigment birikimi vardır. Hücresel yaşlanmada serbest radikal hasarı, önemli hipotezlerden birisidir. İyonizan radyasyon olarak tekrarlayan çevresel etkilenme, antioksidan savunma mekanizmalarının (örn vitamin E, glutatyon peroksi- daz) progresif bir şekilde azalması veya her ikisi birden beraberce etki ederek serbest radikal hasarı oluşturur. Lipofussin birikimi yaşlanmış hücrelerde bu tür hasarın açıklayıcı bir göster- gesidir; fakat pigmentin kendisinin hücreye toksik olduğuna dair deliller yoktur. Serbest radi- kaller mitokondrial ve nükleer DNA hasarını harekete geçirebilir. Zedelenmeye Karşı Hücre İçi Yanıtlar Lizozomal Katabolizma (Parçalama): Primer lizozomlar esas fonksiyonu sitoplazma içi sindirim olan, çok sayıda ve çeşitte sindirici (hidrolitik) enzim içeren, membranla çevrili vezi- küllerdir. Her hücrede bulunursa da özellikle fagositik aktivite gösteren hücrelerde (makrofaj, lökosit) bol miktarda bulunur. Bugüne kadar 50’den fazla hidrolitik (parçalayıcı) enzim tanımlanmıştır. Lizozomal örneklerden bazıları; asid hidrolaz (organik materyale örn. Bakteri-ye karşı rol oynar), lizozim (lökositlerde olduğu kadar makrofajlarda da bulunur. Mikroorga-nizmaların hidrolizinde rol oynar), proteaz (proteinlerin parçalanmasına neden olur; elastin, kollagen ve bazal membranda bulunan proteini yıkar) ve diğerleri asit fosfataz, glukoronidaz, sülfataz, ribonükleaz, deoksiribonükleaz, elastaz, kollagenaz ve lipaz’dır. Lizozomlar tarafın-dan parçalanma şu iki yoldan birisiyle oluşur. Otofaji: Hücrenin kendi içeriğinin (komponentler), yine hücrenin kendi lizozomları tara-fından sindirilmesidir. Kendini yeme anlamındadır. Pekçok durumda mitokondri ve endoplaz-mik retikulum gibi, hücre organalleri zedelenmeye maruz kalırsa hücre normal fonksiyonları-nı koruyabilmek için, bunları yok edebilmelidir. Zedelenmiş veya yaşlanmış organellerin belli bir düzen içinde yok edilmesi bir hücresel yenilenmedir. Ayrıca besinsiz kalan hücrenin kendi öz içeriğini yemek suretiyle kendi yaşamını sürdürmesi olayıdır. Otofaji, özellikle atrofiye giden hücrelerde belirgindir. Heterofaji: Bir hücrenin özellikle makrofajın, dış ortamdan hücre içine aldıkları maddeleri sindirmesi olayına, heterofaji denir ve otofajinin karşıtıdır. Bir materyalin dış çevreden alın-ması olayı, genelde “endositozis” olarak adlandırılır. Büyükçe partiküler materyal için, “fago-sitozis” ve küçük solubl (eriyebilir) makromoleküller için de “pinositozis” terimi kullanılır. Dış ortamdan alınan partikül hücre içine girdiğinde, vakuolle çevrilir. Bunlar fagozom (fago-sitik vakuol) olarak adlandırılır. Bu fagozomlar, primer lizozomlarla kaynaşır, artık sekonder lizozom (fagolizozom) dur. Heterofaji, genelde “profesyonel fagositler” olarak bilinen lökosit (PNL -mikrofaj) ve makrofajlarca (histiosit) yapılır. Lökositler bakterileri, makrofajlar da hücre debrilerini sindirir. Sindirilmiş atıkların hücreden dışarı atılma olayına “ekzositozis” denir. N E K R O Z İ S Canlı organizmada (doku ve organ) ışık mikroskopi ile saptanan, hücre ölümü sonucu ortaya çıkan morfolojik değişikliklere “nekroz” denir. Nekrozis, Yunan dilinde ölüm anla-mındadır. Kan gereksinimi kesintilerinde (iskemik zedelenme) veya belli bazı toksinlerle karşılaşılması durumunda ortaya nekroz çıkar. Nekrozdaki morfolojik görünüm, aslında aynı anda oluşan iki olayın sonucu olabilir: (1)Hücrenin enzimatik yıkımı (organellerin parçalan-ması) ve (2)makromoleküllerin denaturasyonu (proteinlerde yapı değişiklikleri). Bir hücrenin enzimatik sindirimi, kendi lizozomal enzimlerinden kaynaklanıyorsa “otoliz” olarak tanımla-nır. Hücre kendi- kendini sindirir. Otosindirimde nekroz meydana gelir. Postmortem otoliz, tüm organizma öldükten sonra oluşur ve bu bir nekroz değildir. Çevreye gelen bakteri ve lökosit lizozomlarından türeyen hidrolitik (katalitik) enzimlerle olan sindirime de “heteroliz” adı verilir. Bu şekilde de hücre dıştan gelen enzimatik etki ile nekrotik olur. Biyopsi ve rezek-siyon gibi, cerrahi işlemlerle vücuttan alınıp fiksatife (%10’luk formalin) konulan doku parça-sındaki hücreler de ölüdür; fakat nekrotik değildir. Fiksatifler dokuların yapısal bütünlüğünü (morfolojiyi) korur. Hücre ölümünün temel işaretleri nüvede bulunur. Ölüme giden hücrelerde nüve değişiklik- leri şu üç görünümden birisini gösterir. Bunların hepsi kromatin ve DNA nın parçalanmasına bağlıdır. Nüve büzüşür ve küçülür, kromatin yoğunluğu artmıştır. Bazofilik nüve olarak söz edilir, (1)piknozis olarak adlandırılır. Piknozis apoptotik hücre ölümünde de görülür. Zaman içersinde piknotik nüvede parçalanma olayı meydana gelir. Nüve küçük düzensiz parçacıklara bölünmüştür (2)karyorekzis olarak adlandırılır ve (3)karyolizis olarak bilinen nükleer mater-yallerin çözülme ve erimesi söz konusudur. Kromatinin bazofilliği solabilir. Sonuçta, nekrotik hücrede nüve tümüyle kaybolur. Bu arada sitoplazmik değişiklikler de görülür. Sitoplazmada homojenizasyon ve belirgin eosinofili artışı vardır. Artık bu safhada nekrotik hücre; çekirdeği olmayan asidofilik bir atığa dönmüştür. Geleneksel olarak birçok farklı tiplerde nekrotik doku görünümleri tarif edilmiştir. Koagülasyon Nekrozu: En çok görülen nekroz tipi, koagülasyon nekrozudur. Genel ola-rak doku yapısı korunmuştur. Nekrotik doku içinde, hücre elemanları hayalet hücre şeklinde görüntü verir, hücrelerin dış hatları seçilebilir. Nekrotik alan asidofilik opak görünümlüdür. Bu nekroz tipi, daha çok kan akımının kesilmesiyle iskemi (hipoksi) sonucu ortaya çıkan enfarktlarda oluşur. Bakteriyel toksinler, viruslar ve iyonize radyasyon gibi, pek çok etken de neden olabilir. Bu tip nekroz iltihabi yanıtı harekete geçirir. Hasarlı doku fagositler tarafından ortadan kaldırılır ve bölge onarım veya rejenerasyona uğrar. Kalb (myokard enfarktüsü) ve böbrek gibi, organlarda daha sık görülür. Kazeifikasyon Nekrozu: Bu nekroz, farklı- özel bir nekroz tipidir. Başlıca tüberküloz enfeksiyonlarında oluşur. Bu nekroz tipinin karakteristik makroskopik yapısı, bir çeşit peyniri hatırlatan yumuşak, parçalanabilir gri- beyaz görünümde olmasıdır. Bu görünümü nedeniyle “kazeös” terimi kullanılır. Mikroskopik olarak hiçbir hücre detayı görülmez, dokunun yapı özellikleri tamamen silinmiştir. Yerine amorfös, granüler ve eosinofilik bir doku geçmiştir. Likefaksiyon Nekrozu: Bu tip nekroz, iki durumda karşımıza çıkar. Bunlardan biri enzim sindiriminin baskın olduğu durumlarda söz konusudur. Güçlü hidrolitik enzimlerin aksiyonu sonucu oluşur. Başlıca fokal bakteri (özellikle pyojenik mikroorganizmalar) enfeksiyonların- da görülür. Dokuda belirgin yumuşama ve likefaksiyon vardır; abse buna bir örnektir. Hücre ölümü sonrası bölgede bulunan bakteri ve lökositlerin hidrolitik enzimleri ile çevre doku hüc- relerinin otolizi ve heterolizisi sonucu ortaya çıkar. Lökositlerle dolu abse kavitesi oluşturarak doku defekti meydana getirir. Püy’ün oluşmasıyla karakterli süpüratif enfeksiyondur. Diğeri, santral sinir sisteminde iskemi sonucu oluşan hücre ölümü, likefaksiyon nekrozudur. Hemorajik Nekroz: Venöz drenajda blokaj olduğu dokularda ekstravaze kırmızı kan hücrelerinin çevreyi kaplaması sonucu, dokuların nekroze olmasıdır. Gangrenöz Nekroz: Çoğunlukla diyabetli kişilerde, özellikle alt ekstremitelerde ayak ve ayak parmaklarında görülür. Dokuda iskemik hücre ölümü ile ortaya çıkan koagülasyon nek- rozunun özel bir formudur. Bölgede mevcut bakterilerin ve çevreden gelen lökositlerin like- faktif aksiyonunun oluşur. Koagülasyon nekrozu ön planda olduğu zaman, bu olay gelişir. İskemiye neden olan damar tıkanıklığı, lökosit göçünü engellerse, nekroza uğrayan hücrelerin parçalanması önlenir ve ortadan kaldırılmayan nekrotik hücreler mumyalaşır. Buna “kuru gangren” denir. Salim doku ile sınırı belirgindir. Nekrotik bölgeye bakteri invazyonu ve löko- sit göçü olursa, likefaksiyon nekrozu gelişir, “yaş gangren” terimi kulanılır. Yaş gangrene, putrefaksiyon (kokuşma) nekrozu da denir.Vincent spiroketleri, fusiform basiller ve daha bazı mikroorganizmaların eklenmeleri söz konusudur. Beslenme defektli direnci düşük çocuklarda orafasiyal dokularda ortaya çıkan “noma” (gangrenöz stomatit) olarak adlandırılan lezyon da bir çeşit yaş gangrendir. Noma (Gangrenöz Stomatitis- Şankrum Oris): Oral ve fasial dokularda destrüktif yapısı ile karakterize, süratle yayılan daha çok 2- 5 yaşlardaki beslenme defektli veya debilite (yıkıcı) sistemik hastalıklara sahip çocuklarda görülen nadir bir hastalıktır. Kişinin genel sağlığıyla belirgin bir uyum gösteren doku nekrozu, başlangıçta fuziform basiller ve Vincent spiroketleri gibi, anaerobik bakterilerin invazyonu ve sonrasında stafilokokus aureus, streptokokus pyo-gens gibi, diğer çeşitli mikroorganizmalar tarafından invazyona uğrayan spesifik bir enfeksi-yondur. Gerçi pnömoni, sifiliz, tüberküloz, lösemi ve sepsis gibi, zayıf düşürücü sistemik has-talıklar yanısıra malnütrisyon, en sık görülen predispozan faktörlerdir. Noma çok nadir görülür. Gelişmemiş ülkelerde, özellikle malnütrisyon veya protein defek- ti gösteren durumlarda ortaya çıkar. Lezyon özellikle gingival mukozada küçük ağrılı bir ülser şeklinde başlar. Çevre dokuya süratle yayılır. Alttaki yumuşak dokuya penetre olan, sonunda yüz derisini perfore eden akut gangrenöz bir hastalıktır. Nekrozlara bağlı olarak meydana ge- len doku kayıpları sonucu, kemik dokusu ve dişler açığa çıkar. Etkilenen bölgede dişler dökü- lür. Noma, çok sınırlı ve daha benign yapıda olan “akut nekrotizan ülseratif gingivitis”e (ANUG) bir çok özellikleriyle benzemektedir. Her ikisinde de etken aynı mikroorganizmalar-dır ve olay, doku nekrozu ile sonuçlanır. Ayrıca her iki lezyonda da bağışıklık yönünden düşük (immünosüprese) kişiler söz konusudur. Gerçi nadir de olsa, ANUG’dan noma’ya dönüşen olgular da vardır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda, HIV/AIDS’li hastalarda noma’nın görülme sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir. Mikroskopi; nonspesifik yoğun nek-roz ve belirgin yaygın bir iltihabi hücre reaksiyon gösterir. Tedavi; enfeksiyonun kendisi kadar, hastalığa neden olan predispozan faktörlerin de yok edilmesini içermelidir. Uygulanan antibiyotik tedavisi yanında, hastanın sıvı- elektrolit denge- sinin ve beslenmesinin sağlanması gerekir. Eğer çevre dokuda yoğun destrüksiyon varsa, do- kudaki nekrotik debrilerin temizlenmesi gerekir. Noma’da mortalite; antibiyotiklerden önce yaklaşık %75 idi. Gerçi bu lezyon hala ciddi bir problemdir. “Gazlı gangren”; özellikle Clostrdium welchii’nin etken olduğu, sporlu anaerobik Clostri-dia grubunun yaptığı spesifik bir enfeksiyondur. Klostiridya sporlarının bulaştığı delici yara-lanmalarda, güçlü ekzotoksinler ile proteolitik enzimler çevre dokuyu haraplar, hatta fatal (öldürücü) olabilir. Yağ Nekrozu: Yağ dokusu hasarı iki şekilde oluşur. 1)Travmatik yağ nekrozu; meme gibi yağ içeren dokularda oluşan şiddetli zedelenme sonucu ortaya çıkar. 2)Enzimatik yağ nekrozu (lipolizis); pankreasdaki ağır bir iltihabın sonucu ortaya çıkan, akut hemorajik pankreatitisin komplikasyonudur. Proteolitik ve lipolitik pankreatik enzimlerinin aksiyonu sonucu, yağ do-kusunda ortaya çıkan bir tip nekrozdur. Fibrinoid Nekroz: Bu gerçek bir nekroz özelliği göstermez. Bazı hipersensitivite (aşırı duyarlık) reaksiyonlarında görülür. Genellikle immünolojik olarak zedelenen damar duvar- larında koyu eosinofilik boyanan fibrine- benzer homojen görünümlü bir madde birikimiyle karakterlidir. Bu birikim; fibrin, immünoglobulin ve plasma proteinlerinden oluşur. A P O P T O Z İ S Apoptozis, köken olarak apo (ayrı), ptozis (düşen) kelimelerinden oluşmuştur. Apoptoz (kopma, düşme) sonbaharda yaprak dökümünü tanımlayan bir kelimedir. Farklı ve önemli bir hücre ölümü biçimi olan apoptoz, proğramlanmış veya seçici hücre ölümüdür, hücre intiharı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bir grup içinde belli bazı hücrelerin kendi- kendilerini yok ettikleri proğramlı bu ölüm biçimi, diğer bir hücre ölümü olan nekrozdan farklı olduğu bilinmelidir. Nekroz, yalnızca patolojik durumlarda ortaya çıkar ve iltihabi reaksiyon mevcut-tur. Apoptoz, hiçbir zaman iltihabi reaksiyona neden olmaz. Organizmanın dengeli yaşamını sağlayan apoptoz, fizyolojik olduğu kadar patolojik olaylarda da rol oynamaktadır. Önemi, biyolojik olaylarda gereksiz ve zararlı hücrelerin yok edilişini sağlamasından, organizmanın kendi iç dengesinin devamlılığına katkıda bulunmasından ileri gelmektedir. Apoptoz, fizyolojik ve patolojik olmak üzere pek çok durumda karşımıza çıkar. Fizyolojik Apoptoz : 1-Embriyogenezis sırasında aşırı yapılmış hücrelerin proğramlı olarak ortadan kaldırılması olayında görülür. 2-Erişkinlerde hormon bağımlı dokuların gerilemesinde (involüsyon═ organ atrofisi) görü-lür: Postlaktasyonel (sütten kesilmiş) meme salgı hücrelerinde regresyon, menopozda ovarian follikül atrofisi, menstrüel siklusda endometrium hücrelerindeki ölüm, örnektir. 3-Prolifere hücre topluluklarındaki hücre kayıpları; buna örnek barsak kriptlerindeki epitel hücre sayılarının sabit tutulmaları için, hücre ölümü örnek verilebilir. 4-İltihabi yanıtın sonlandırılması; ekstravazasyondan sonra, iltihabi dokuda görevini ta-mamlamış lökositlerin ölümü, apoptozis ile olmaktadır. 5-Sitotoksik T lenfositler tarafından oluşturulan hücre ölümü: Virus ve tümör hücrelerine karşı oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır. Bunların öldürülerek elimine edilmelerini sağ- lar. Patolojik Apoptoz : 1-DNA hasarı: Radyasyon, sitotoksik antikanser ilaçları, aşırı ısı (soğuk, sıcak) ve hipoksi, gibi, nekroz oluşturan bu etkenler, düşük dozlarda uygulandığı zaman hücre intiharını tetikler. DNA, direkt olarak veya serbest radikaller aracılığıyla zedelenebilir. Eğer hasar onarılamazsa, interensek (içsel) mekanizmalar tetiklenerek apoptoz indüke edilir. DNA daki mutasyonların malign değişme riski bulunduğu için, bu durumdaki hücrelerin apoptoz ile yok edilmeleri bir kazançtır. Apoptozda, tümör süpresör (baskılayıcı) gen olan TP53 (p53) ün aracılığı söz konu-sudur. Bir antionkogen olan bu genin (TP53), apoptozu harekete geçiriçi bir etkisi vardır. 2-Hatalı sarmalanmış proteinlerin birikimi. Gen mutasyonları ve serbest radikaller sonucu ortaya çıkan bu proteinler, endoplasmik retikulumda aşırı birikir ve hücrenin apoptotik ölü-müne neden olur. 3-Hücre zedelenmesine neden olan bazı infeksiyonlar, özellikle viruslar, apoptotik ölüme neden olur. 4-Paranşimal organlarda (pankreas, tükrük salgılığı ve böbrek) kanal tıkanmalarından son-ra ortaya çıkan patolojik atrofi. Apoptoz Mekanizması ve Morfolojisi Bu tip hücre ölümünün morfolojik yapısı, koagülasyon nekrozundan farklıdır. Apoptoz da gözlenen başlıca morfolojik değişiklikler, en iyi biçimde elektronmikroskopi ile gözlenebi- lir. Hücre, su ve elektrolit kaybı ile birlikte yapısal elementlerinin yoğunlaşması sonucu dansi-tesinde artma meydana gelir ve volümlerinin yarısını kaybeder ve hacım olarak küçülür. Apoptoz ışık mikroskobunda tanınabilir. Histolojik olarak tek hücre veya hücre gruplarında hematoksilen- eosin ile boyanmış kesitlerde yoğun eosinofilik sitoplazma içinde, yoğun nük- leer kromatin parçalarına sahip, yuvarlak veya oval kitleler olarak görülür. Nüve kromatini yoğundur (piknotik) ve sonuçta karyoreksiz oluşur. Bu sırada hücre süratle büzüşür, önce sito- plazmik tomurcuklar sonra, parçacıklar şeklinde beliren “apoptotik cisimcikler” oluşur. Bun-lar membranla çevrili nükleer ve sitoplazmik organeller içeren parçacıklardır. Bunlar süratle makrofajlar ve komşu doku hücreleri tarafindan fagosite edilir. HÜCRE İÇİ BİRİKİMLER Bazı koşullar altında normal hücreler, anormal miktarlarda çeşitli maddeler biriktirebilir. Bu maddelerin birikimi geçiçi veya kalıcı olabilir. Bunlar hücreye zarar vermeyebilir veya bazen toksik olabilir ve hücrede ciddi zedelenme yapabilir. Maddelerin birikim yeri sitoplaz- ma veya nüvedir; sitoplazmada en çok lisosomlardadır. Bu intrasellüler birikimler üç grupta incelenir: (1)Normal endogenös madde, normal miktarlarda üretilir; fakat bunu kullanacak metobolizma hızı yeterli değildir (normal bir maddenin çok fazla birikmesi). Buna örnek “karaciğer hücrelerinde görülen yağlı değişme” verilebilir. Ayrıca hücre içinde su, glikojen ve protein birikimleri, örnek verilebilir. (2)Anormal endogenös madde birikir; çünki bu endoge- nös maddeyi metabolize edebilecek enzimlerde defekt söz konusudur. Bunun önemli nedeni doğuştan varolan genetik enzimatik defektir ve bu metabolitin parçalanmasında yetersiz olur. Sonuçta hücre içi birikimler ortaya çıkar. Bunlar, “depo hastalıkları” olarak tanımlanır. Tay- Sacks hastalığında gangliosid, Gaucher hastalığında glukoserebrosid ve Niemann- Pick hasta-lığında da sfingomyelin birikimleri, örnek verilebilir. (3)Hücreye dışarıdan alınan anormal ekzojen madde depolanmasıdır. Bunları parçalayıp yok edecek yeterli metabolizma yoktur ve diğer alanlara da taşınamadığı için, bu birikimler ortaya çıkar. Solunum yoluyla alınan kar-bon- kömür veya silika partiküllerinin akciğerde birikimi ve tatuaj (döğme) pigmentleri buna verilebilecek en güzel örnekleridir. Bu pigmentler makrofajlardaki fagolisosomlarda dekatlar-ca kalabilir. Lipidler: Sayfa 11 de yağlı değişmeyi (yağlanma) tekrar okuyunuz. Kolesterol: Makrofajlar, iltihabi bir alandaki nekrotik hücrelerin lipid artıklarını fagositik aktiviteleri ile tutarlar. Bu da bir çeşit hücre içi lipid birikimidir. Bu hücrelerin sitoplazmaları, küçük lipid vakuolleri ile dolar ve köpüksü bir görünüm alır. Bunlara “köpük hücreleri” adı verilir. Aterosklerozda düz kas hücreleri ve makrofaj sitoplazmaları, lipid vakuolleri (koleste- rol) ile doludur. Bunlara aterosklerotik plak denir. Proteinler: Lipid birikimine oranla çok daha nadir görülür. Hücreler içindeki protein fazlalığı, morfolojik olarak sitoplazmada görülebilen pembe renkli hyalin damlacıklar şeklin-dedir. Hücre içindeki protein birikimi; (a)hücrenin aşırı proteine maruz kalıp, hücreye alınma-sı şeklinde olur veya (b)hücrede protein sentezinin aşırı yapılması şeklindedir. Bu birikim şe-killerine örnek vermek istersek; böbrek, albumini glomerüllerden filtre ederken, proksimal tüplerden az bir kısmını tekrar geri emer. Aşırı proteinüriye (idrarda fazla protein kaybı) neden olan böbrek hastalıklarında (glomerülonefritler), haliyle protein daha fazla miktarda reabsorbsiyona uğrayacaktır. Bu protein reabsorbsiyonu nedeniyle tüp epitel hücrelerinde aşırı birikme meydana gelir. Plasma hücrelerinde muhtemelen antijen uyarılarına yanıt olarak gra-nüllü endoplasmik retikulumda sentezlenen immünoglobulin birikimi olursa, “Russell cisim-ciği” olarak adlandırılan homojen eosinofilik inklüzyonlar (cisimcikler) görülür. Glikojen: Glikoz veya glikojen metabolizma bozukluğu olan hastalıklarda hücre içinde aşırı miktarda glikojen birikimi görülür. Glikojen birikimini, su veya yağ vakuollerinden ayır- mak gerekir. Glikojen, sitoplazmada PAS pozitif şeffaf (saydam) vaküoller şeklinde görülür. Diyabetes mellitus (şeker hastalığı), glikoz metabolizma bozukluğunun başlıca örneğidir. Bu hastalıkta glikojen; karaciğer hücreleri, pankreasdaki Langerhans adacıklarındaki beta hücre-leri ve kalb kası hücrelerinde (kardiyak myosit) olduğu kadar, böbrek tüp epitellerinde de biri- kir. Ayrıca “glikojen depo hastalıkları” veya “glikogenoz”lar olarak adlandırılan, birbiriyle yakın ilişkili bir grup genetik hastalıklarda hücre içinde glikojen aşırı birikir. Bu hastalıklarda glikojenin, yapım ve yıkımıyla ilgili enzim defekti nedeniyle metabolize edilemez ve aşırı birikim nedeniyle, sekonder hücre zedelenmesi ve hücre ölümü ortaya çıkar. Hyalin Değişiklik Hyalin terimi; hücre içi birikimin veya hücre incinmesinin spesifik işeretinden daha çok, tarif edici bir terim olarak kullanılır. Hücre içinde veya ekstra boşluklarda hyalin olarak tanımlanan değişiklikler hematoksilen- eosin ile boyanan rutin histolojik kesitlerdeki homoje- nös, camsı, saydamsı pembe görünümde madde birikimleridir. Bunlar intrasellüler birikimler veya ekstrasellüler depositler olarak tarif edilir. İntrasellüler hyalini değişikliklere örnekler şunlardır: (1)Aşırı proteinüri de, böbrek tüp epitel hücrelerinde geri emilen protein, hyalin damlacıklar şeklinde görülür. (2)Plasma hücrelerinde küresel hyalin depositler şeklinde immunoglobulin birikimleri olur (Russell cisimcikleri). (3)Bir çok viral enfeksiyonda, nüve veya sitoplazmada hyalin inklüzyonlar görünümünde oluşumlar vardır. Bunların bir kısmı, viral nükleoprotein birikimleridir. “İnklüzyon cisimcikler”i olarak adlandırılır. (4)Alkoliklerin karaciğer hücrelerinde “alkolik hyalin” denilen hyalin inklüzyonlar görülür. Ekstrasellüler hyalini analiz etmek bir dereceye kadar güçtür. Eski skar (nedbe) yerindeki kollagen fibröz doku, hyalinize bir görünüm alır. Uzun süren hipertansiyonda ve diyabetes mellitusda damar duvarları özellikle böbrek, hyalinize bir şekil alır. Ekstrasellüler hyaline diğer bir örnek, kronik haraplanmaya neden olan böbrek glomerüllerindeki hyalindir. Amiloid de Hematok-silen- eosin boyasında, hyalini bir görünüm verir. Görüldüğü gibi, çok sayıda ve birbirinden farklı mekanizmalar bu değişikliğe neden olabilir. Hyalini değişiklik görüldüğünde, etyoloji-deki farklı patolojik durumlar nedeniyle lezyonun tanımlanması önem arzeder. PİGMENTLER Pigmentler renkli maddelerdir, Latince boya- renk anlamına gelir. Melanin gibi, hücrenin normal içeriği olabilir, hücrenin içinde sentez edilir (endojen pigment). Diğer bir bölümde ise, bazı durumlarda organizmaya dış çevreden gelen birikimlerdir (ekzojen pigment). En sık görülen ekzojen pigment, karbon veya kömür tozudur. Bunlar medeni yaşamın en önemli hava kirliliği etkenleridir. Büyük sanayi şehirlerinde yaşayanlarda görülebildiği gibi, asıl kö- mür madenlerinde çalışan işçilerde çok belirgindir. Solunumla alındığında alveolar makrofaj- lar tarafindan tutulup, bölgesel trakeo- bronşial lenfatik kanallardan lenf düğümlerine taşınır. Akciğer dokusunun bu pigment birikimi ile kararması “antrakozis” olarak adlandırılır. Kömür tozu birikimleri, fibroblastik reaksiyona neden olarak anfizem ve hatta ciddi bir akciğer toz hastalığı olan “kömür işçisi pnömokonyozu” adı verilen akciğer patolojilerine neden olur. İnhalasyonla alınan İnorganik tozların cinsine göre; antrakozis dışında asbestozis (amyant) ve silikozis de örnek verilebilir. Bunlar, “pnömokonyoz” lar olarak adlandırılan, çevresel hasta-lıklardır. Bunların içersinde en zararsızı antrakozisdir. Metal, cam ve taş partiküllerine silika tozları denir. Bu alanlarda çalışan silika tozları etkisi altında kalan işçilerde, silikozis görülür. Asbestozisde, asbest tozlarının inhalasyonu söz konusudur. Diffüz interstisyel fibrozise neden olur ve bronkojenik karsinoma ile malign mezotelyoma gelişme riski vardır. HÜCRE ZEDELENMESİ, ADAPTASYON ve HÜCRE ÖLÜMÜ Tatuaj (Döğme) : Dekoratif amaçla vücudun değişik bölgelerindeki deriye boyalı şimik maddelerle değişik resimler yapılmasıdır. Deriye ekzojenös metalik veya bitkisel pigment verilmesi sonucu oluşur. İnoküle pigmentler, dermal makrofajlar tarafından fagosite edilir. Bu pigment herhangi bir iltihabi yanıt oluşturmaz ve zararsızdır; fakat kullanılan bu maddeye karşı allerjisi olanlarda reaksiyonlar gelişir. Ayrıca kullanılan malzeme aracılığıyla AIDS, he-patit B ve C’ye yakalanma riski olabilir. Amalgam Tatuaj : Dental dolgu yapımı sırasında amalgam parçacıklarının oral yumuşak doku içine implante olması durumunda, söz konusu olur. Klinik olarak mavi- kahverenkte ve hatta bazen siyah renkte pigmentasyon görülür. Mikroskopik düzeyde, dev hücre oluşumları gösteren bir reaksiyon vardır. Ayırıcı tanı için, hematom ve nevusu düşünmeliyiz. Endojen Pigmentler : Bu grupta lipofuskin ve melanin pigmentleri ile hemoglobin türev-leri olan hemosiderin ve bilirubin gibi, pigmentler vardır. Lipofuskin : Latince "kahverengi lipid" anlamına gelen sarı- kahverenk'de, ince granüler sitoplazmik bir pigmenttir. Yaşlı kişilerde, ciddi malnütrisyon ve kanser kaşeksisinde, özellik- le kalb ve karaciğer hücrelerinde görülür. Bu organlarda hacım küçülmesiyle beraber görüldü- ğünden “brown atrofi” olarak da bilinen bu yıpranma pigmenti, hücre içi sindirilmemiş mater- yale örnek verilebilir. Serbest radikal hasarı, lipofuskin birikimine neden olabilir. Antioksidan savunma mekanizmalarının kaybına yol açan çevresel etkenlerle oluşabilir. E vitamini gibi, antioksidanların eksik olduğu durumlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu pigmentin hiçbir önemi yoktur. Lipofuskinin kendisi hücre ve fonksiyonlarına bir zarar vermez. Sadece fizyolojik ve patolojik atrofi veya kronik zedelenme gibi, regresif değişiklikleri işaret eder. Melanin : Melanin, tirozinin enzimatik oksidasyonu ile üretilen bir pigmenttir. Melanin sentezi, epidermisin bazal tabakasında bulunan melanositlerde yapılır. Kahverengi-siyah renk- te olan bu pigmentin adı Yunanca siyah anlamına gelen "melas" kelimesinden türemiştir. Melanositlerin prekürsörleri (öncüleri) olan melanoblastların, embriyonik gelişim devresinde nöral kristadan göç ederek son bulundukları yer olan bölgeye geldikleri düşünülür. Bu hücre-lerin yuvarlak gövdeleri bu gövdeden uzanan düzensiz uzantıları vardır. Bunlar epidermis içine doğru dallanarak, bazal ve spinal tabakadaki hücreler arasına uzanır. Melanin melano-sitlerde sentezlenir. Bu işlem tirozinaz enziminin varlığında olur. Tirozinaz aktivitesiyle tiro-zin önce dihydroxyphenylalanine (DOPA) oluşturur ve daha sonra bir dizi dönüşüm işlemi ile melanin ortaya çıkar. Ultrastrüktürel düzeyde tirozinaz, granüler endoplazmik retikulumda sentezlenir ve Golgi kompleksinin veziküllerinde biriktirilir. Membranla çevrili bu küçük organellere "melanozom" adı verilir. Bunlar ışık mikroskobunda görülebilen pigment granül-lerini oluşturur. Melanositlerin normalde görüldüğü yerler; deri, kıl follikülleri, retina pigment epiteli, lep-tomeninks ve iç kulak bölgesidir. Derimiz bu pigment sayesinde renk kazanır. Güneş ışınları-nın (ultraviyole)x etkisiyle derideki melaninin miktarı artar, derinin esmerleşmesi olarak kendini belli eder. Melanin ve melanositler birçok yönden öneme sahiptir. Melaninin fonksi-yonu koruyuculuktur. Bu pigment sayesinde deri ve göz, güneş ışığının zararlı etkisine karşı daha iyi korunur. Melanin pigmenti az olan beyaz derili kişiler, güneşin zararlı etkilerine karşı daha hassasdır. Güneş altında uzun süre çalışan beyaz derili çiftçilerde ve gemicilerde deri kanseri görülme oranı, kapalı yerlerde çalışanlara oranla çok daha yüksektir. Fazla güneşte kalan insanda, melanin pigmentasyonu artar. Kişi koyu renk alır, bronzlaşır. Bu bronzlaşma ile vücut kendini güneşin zararlı ışınlarından korumaya çalışır. Bir zaman sonra, pigment artımı deriyi korumak için yeterli olmaz. Vücut derisi kendini korumak için, bu sefer kalın-laşmaya başlar, hiperplazi gelişir. Sayıca artan hücrelerde dejenerasyon ve de mutasyonun oluşumuyla kansere dönüşme riski ortaya çıkar. Melanogenesisin lokal artması, çoğu kişilerde görülen ve halk arasında "ben" adı verilen, melanositlerin proliferatif lezyonlarını (pigmentli nevusları) ortaya çıkarır. Bunlar deride çok yaygın olarak bulunan siyah- kahverenkte hafif kabarık oluşumlardır. Benign bir lezyon olan nevus'un malign karşıtı, kanserin oldukça öldürücü bir tipi olan, malign melanomadır (mela-no karsinoma). Dermis, ağız mukozası, retina ve çok nadir olarak da, leptomeninks’den geli- şen malign melanoma olguları vardır. Melanin sentezi, adrenalxx (sürrenal) ve hipofizin kontrolü altındadır. Hipofizden adreno- kortikotropik hormon (ACTH) yanısıra, melanosit stimüle eden hormon (MSH) da salgılanır. Adrenal korteksden salgılanan glikokortikoid (kortizol, kortikosteron, kortizon gibi, bir grup hormonu kapsar) ler ve mineralokortikoidler (aldosteron), feed-back regülasyonu ile hipofiz üzerinde ACTH salgılanmasını kontrol eder. ACTH ve MSH düzeyindeki artmalar, melanin pigmentasyonunda da artmalara neden olur. Addison hastalığıxxx (ki bunda primer adrenokor-tikal yetmezlik -hipoadrenalizm- söz konusudur) buna güzel bir örnektir. Hipoadrenalizmde, adrenal korteksden salgılanan ACTH antagonistleri olan adrenokortikal hormon (örneğin kortizol salgısı baskılandığı zaman) oluşamayacağı için, hipofiz üzerindeki feed-back frenleyi ci etkisi de ortadan kalkar. Adrenal korteksin hipofiz üzerindeki kontrolü yok olduğundan, haliyle kompensatuvar olarak hipofiz daha fazla ACTH ve MSH salgılayacaktır. Bunların aşırı salgılanmaları da, deri ve mukozalarda pigmentasyon artımına neden olur. x Ultraviyole (morötesi); çok kısa, enfraruj (kızılötesi); çok uzun dalga boyuna sahip, güneşin zararlı ışınlarıdır. xx Adrenal: ad- ek + renal Surrenal: sur(supra)- üst + renal xxxAddison Hastalığı(Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Adrenal yetmezlik (hipoadrenalizm) primerdir; sürre-nalin kendisinde bir lezyon vardır veya hipofizin ACTH salgılanmasında bir yetersizlik söz konusudur ve sekon-der hipoadrenalizm olarak adlandırılır. Primer hipoadrenalizm, Addison hastalığı olarak da bilinir. Bunda böbrek üstü bezi hasarlanmıştır. Addison hastalığı, adrenal korteksin progresif destrüksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkan, çok nadir rastladığımız bir hastalıktır. Klinik belirtilerin ortaya çıkması için, salgılığın % 90’ının harab olması gerekir. Bu genelde iki şekilde karşımıza çıkar. Otoimmün adrenalitis; olguların % 60-70’sini oluşturur. Enfeksiyonlar; Tuberküloza bağlı hasar en çok rastlanılan bir nedendir. Özellikle tuberküloz adrenalitis’i iltihabi olguların % 90’ını oluşturur. Klinik olarak, deride ve ağız mukozasında melanin pigmentasyonunda artma, hipo-tansiyon şiddetli anemi, halsizlik, kas zayıflığı, kilo kaybı, anoreksi (iştahsızlık) ve gastroentestinal semptomlar (kusma, diyare) görülür. Mineralokortikoid (aldosteron) yetmezliği nedeniyle, başta sodyum (Na) iyonları kaybı ve buna bağlı olarak su kaybı meydana gelecektir. Bu durum, kan hacmı azlığını ve hipotansiyon belirtilerini doğuracaktır. Aynı zamanda potasyum (K) iyonları retansiyonu (hiperpotasemi-hiperkalemi) görülür. Önemli tehlike, hipotansiyonun daha sonra, “kardiovasküler şok” tablosunu meydana getirmesidir. Hasta tedavisi, aldosteron ve tuz verilerek yapılır. -- Pigmentasyon artımı “hiperpigmentasyon” olarak adlandırılır. Aşağıdaki şu lezyonlar-da melanin artımı söz konusudur. Addison Hastalığı (Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Multipl Nörofibromalar (Nörofibromatozis): Periferal sinirlerden kökenli değişik bü-yüklüklerde ve çok sayıda (multipl) nörofibromlar vardır. Bununla beraber, deride ve ağız mukozasında sütlü-kahve lekeleri (cafe-au-lait) halinde melanin pigmentasyonu görülür. Oto-zomal dominant geçişli bir hastalıktır. İki tipi vardır. Nörofibromatozis tip1 (von Recklingha-usen hastalığı) de, az da olsa malignleşme olasılığı vardır. Nörofibromatozis tip 2, bilateral akustik (vestibüler) schwannoma ve diğer beyin tümörleriyle beraber görülür. Bu her iki has-talık genetik ve klinik olarak birbirinden farklıdır. Olguların % 90 ı tip 1 dir. Tip 2, çok daha nadir görülür. Peutz- Jeghers Sendromu : İnce barsaklarda multipl polipozis ile beraber ağız mukoza- sında ve dudakta melanin pigmentli lekeler vardır. McCune-Albrigt Sendromu : Kemiklerde multipl odaklar halinde fibröz displazi ile bera- ber, deride ve ağız mukozasında melanin lekeleri vardır. Bunlara “cafe- au- lait (kahve) leke-leri denir. -- Deride melanin pigmentasyonunun azalmasına “hipopigmentasyon” denir ve görüldü-ğü durumlar: Skatris (Nedbe) Yerleri : Cerrahi işlem veya travmalar sonucu ortaya çıkan skatris yerle-rinde, lepra hastalarında lezyonların bulunduğu alanlardaki skatris yerlerinde pigment yoktur. Hormonal Nedenler : Kastre (hadım) erkeklerde ve ayrıca hipofiz hipofonksiyonunda vücuttaki pigment miktarı azalır. Albinolar : Bu tip kişilerde kalıtsal tirozinaz enzim defekti vardır. Bu enzim yokluğunda, tirozinin DOPA ya dönüşme yetersizliği söz konusudur. Bu nedenle albinolar, melanin sentez edemez, derileri ve kılları çok açık renktedir. Bu kişiler güneş ışığına ileri derecede duyarlıdır Vitiligo : Deride leke tarzında pigmentsiz alanların bulunmasıdır ve bu edinsel (kazanılmış akkiz, sonradan oluşan) bir lezyondur. Lezyonların dağılımı ve boyutları çeşitlilik gösterebilir. Bu hastalığın nedeni son araştırmalara göre, daha çok otoimmün bir bozukluk olduğu yönün- dedir. Hemosiderin : Hemoglobinden türeyen hemosiderin, altın sarısından- kahverengine kadar değişen renklerde görülen bir pigmenttir. Demirin hücre içinde birikme şekline örnektir. Kanamanın doğal sonucu hemosiderin pigmenti oluşur. Hücre içinde demir, apoferritin adı verilen proteine bağlı ferritin miçelleri şeklinde depolanır. Hücre ve doku içinde biriken demir histokimyasal olarak Berlin Mavisi denilen özel bir boya ile gösterilir. Makroskopik kanamalar veya yoğun vasküler konjesyonun neden olduğu mikroskopik ka-namalar, demirin lokal artımını ve bunu takiben hemosiderini ortaya çıkarır. Buna en iyi ör-nek, zedelenmeden sonra görülen çürüktür (ekimoz). Çürükler, lokalize hemosiderozisin en iyi örneğidir. Kanama bölgesindeki eritrositlerin yıkımıyla ortaya çıkan kırmızı kan hücre artıkları, makrofajlar tarafından fagoside edilir. Hemoglobin içeriği lisosomlar tarafından katalize edilir ve hemosiderine dönüştürülür. Çürükte görülen renk değişikliği, bu dönüşüm- deki aşamaları yansıtır. Kronik kalb yetmezliğinde uzun süreli staz nedeniyle oluşan konjesyon, akciğerde pig-mentasyon görülmesine neden olur. Akciğer alveollerinde kapillerlerin yırtılması ve geçirgen- liğinin artması nedeniyle eritrositler dışarı çıkar. Eritrositler alveolar makrofajlar tarafından fagosite edilir. Sonuçta hemosiderin oluşur. Akciğer alveollerinde bulunan hemosiderinle yüklü bu tür makrofajlara “kalb hatası hücreleri” adı verilir. Nedeni ne olursa olsun, demirin sistemik yüklenmesi, çeşitli organ ve dokularda hemosiderin birikimine neden olur. Bu şekle “hemosiderosis” adı verilir. Sistemik hemosiderozisin birçok şeklinde, intrasellüler pigment birikimi çoğu durumlarda paranşimal hücrelere zarar vermez veya organ fonksiyonunu boz- maz. Hemosiderozisi meydana getiren pigment birikimi; (1)besinlerle alınan demirin emili- mindeki artım ve kontrolsüz kan yapıcı tabletlerin alımı (2)demirin kullanımındaki yetersiz- lik, (3)hemolitik anemiler ve (4)kan nakillerinde (kırmızı kan hücre transfüzyonları), ekzoje- nöz demir yüklenmesine neden olur. Demirin normalden çok fazla (yoğun) birikimi “hemo-kromatozis” olarak bilinir. Biriken demir, çeşitli organlarda disfonksiyona ve hücre ölümleri-ne neden olur. Kalb yetmezliği (kardiyomyopati), siroz (kronik karaciğer hastalığı) ve diyabe-tes mellitusu (pankreas adacık hücreleri ) içeren doku- organ zararları oluşabilir. Bilirubin : Bilirubin, safrada bulunan ve safranın sarı- yeşil rengini veren başlıca pig- menttir. Kırmızı kan hücrelerinin mononükleer fagositik sistemde parçalanmasıyla (karaciğer- deki kupffer hücrelerinde) serbestleşen hemoglobinden türemiştir; fakat demir içermez. Orga- nizmada normal yaşam sürelerini (100- 120 gün) tamamlayan bu eritrositlerin parçalanma- sıyla konjuge olmamış (ankonjuge) bilirubin meydana gelir. Bu ankonjuge bilirubin, kan pro- teinlerine (albumin) bağlanarak karaciğer parankim hücrelerine (hepatosit) taşınır ve burada işlenerek konjuge bilirubine çevrilir. Bu işlem spesifik bir enzim (bilirubin uridindifosfat glukuronosil transferas) ile oluşur. Daha sonra safra aracılığıyla bağırsağa dökülür. Bağır-saktaki bakteriyel enzimlerin etkisiyle “urobilinojen”e dönüştürülür. Bu pigmentin bir bölümü (% 20) tekrar barsaktan geri emilerek (reabsorbe olarak), karaciğere döner. Bunun bir bölümü de idrarla atılır. Barsaktaki urobilinojenin geri kalan bölümü, daha ileri bir işlemle “ürobilin” (stercobilin)’e dönüşür. Dışkının bilinen rengini (sarı- kahverengi) veren bu maddedir. Kan plasmasında total bilirubinin normal miktarı 100 ml’de 0.3- 1 mg’dır. Kandaki biliru-bin düzeyi (hem konjuge hem de ankonjuge) 2- 3 mg’ın üzerine çıktığında (bazı durumlarda 30- 40 lara çıkabilir), deri ve sklerada sarı bir renk oluşur. Bu renk değişikliği, dokuların safra pigmenti birikimine bağlı olarak, sarıya boyanmasından ileri gelmektedir. Klinik olarak “sarı-lık” (ikter) diye tarif edilir ve meydana geliş biçimlerine göre şöyle incelenebilir. (1)yoğun eritrosit yıkımı (hemoliz artması), (2)hepatosellüler disfonksiyon ve (3)intrahepatik veya eks-trahepatik safra obstrüksiyonu ile safranın tutulması (kolestaz) sonucu sarılık ortaya çıkar. Konjuge bilirubin; suda çözünür, nontoksiktir ve idrarla atılır. Ankonjuge bilirubin suda çö-zünmez, idrar ile atılmaz, toksiktir ve bilirubinin bilinen bütün toksik etkilerinin nedenidir. (1) Hemolitik (Prehepatik) Sarılık: Kırmızı hücre parçalanmasına bağlı bilirubin artı- mını yansıtır. Eritrosit yıkımının yoğun olduğu durumlarda sarılık görülür. Hemolitik anemi- lerde, ağır enfeksiyonlarda, yılan zehiri gibi, dolaşımdaki toksik maddelerin neden olduğu eritrosit destrüksiyonlarında ve kan transfüzyon uyuşmazlıklarında bilirubin miktarı aşırı artar. Bu bilirubin, ankonjuge bilirubindir. Yeni doğanlarda fizyolojik olarak hemoliz fazladır. Ayrıca, karaciğerde bilirubin konju-gasyonu ve atılımını sağlayan hepatik mekanizmalar, hayatın ilk iki haftasına kadar tam ola-rak gelişmediğinden, bütün yenidoğanlarda geçici (2- 4 gün), hafif bir ankonjuge hiperbiliru-binemi ortaya çıkar. Buna yenidoğanın fizyolojik sarılığı (neonatal sarılık) adı verilir. Bu durum tehlikesizdir. Bebeklerde görülen diğer bir tehlikesiz olan sarılık, maternal (anneye ait) serum sarılığıdır. Anne sütü ile beslenen bazı bebeklerde muhtemelen anne sütündeki beta glukuronidazlar nedeniyle oluşur. Tehlikeli olanı, Rh uyuşmazlığı gibi nedenlerle karşımıza çıkanıdır. Rh uyuşmazlığında, aşırı hemoliz olduğundan, ankonjuge bilirubin düzeyi çok yükselir ve “yenidoğanın hemolitik sarılığı” (eritroblastosis fetalis)x gelişir. Bu hastalık nedeniyle meydana gelen yoğun eritrosit yıkımına bağlı olarak ortaya çıkan bilirubin, yeni doğanların kapiller damarlarının geçirgenliği fazla olduğundan beyin dokusuna geçerek, doğumdan sonra “kernikterus” (bilirubin ansefalopatisi) adı verilen ağır nörolojik hasara yol açarak, sekeller bırakabilir veya bebeğin ölümüne yol açar. Adültlerde ankonjuge bilirubin seviyesi yüksek olsa bile, kan- beyin bariyeri nedeniyle kernikterus oluşmaz. (2) Hepatosellüler (Hepatik) Sarılık: Karaciğer hücre hasarı olan yoğun hepatosellüler nekroz ve siroz gibi, durumlarda görülür. Fazla bilirubin konjuge ve ankonjuge olmak üzere karışıktır. Karaciğer hücresinin fonksiyon bozukluklarında, bilirubinin alımında azalma ola-bildiği gibi, karaciğer hücresinde yetersiz konjugasyon da söz konusu olabilir. Karaciğer parankim hücrelerinin zedelenmeleri sonucu, bilirubin salgılanmasında intrahepatik blokaj da olabilir. Karaciğer hücresine verilen zarar, enzim sistemini etkilemiş olabilir. Örneğin viral hepatitis, kimyasal veya ilaç toksisitesi yanısıra karaciğerin mikrobiyolojik enfeksiyonları, konjugasyonu ve safra ekskresyonunu (ifrazat) bloke edebilir. Bu şekilde dolaşımdaki biliru-binin miktarı artmış olur. (3) Obstrüktif (Posthepatik) Sarılık: Bu grupta genellikle safra kanalı obstrüksiyonu söz konusudur. Ekstrahepatik tıkanmaların başlıca nedeni; safra kanalı ve pankreas karsinomaları ile safra kanalı taşlarıdır. Bu tıkanmalar uzarsa, hepatositlerde nekrozlar ortaya çıkar ve “bili- er siroz” meydana gelebilir. Çok nadiren de yenidoğanlarda bir anomali olarak, intrahepatik ve ekstrahepatik obstruksiyon, hepatositlerdeki primer defekt veya safra duktuslarının atrezisi ve agenezisi şeklinde karşımıza çıkabilir. Karaciğerdeki konjuge bilirubin, safra yollarındaki tıkanma nedeniyle bağırsağa akamaz ise, bağırsakta safra pigmenti olmayacağı için, feçes açık renkte olur. Ayrıca bağırsakta safra eksikliği nedeniyle, K vitamini sentezi yapılamaz (Vita- min K; endojen olarak E. coli varlığında barsakda sentezlenmekteydi). Vitamin K eksikliği veya diffüz karaciğer hastalıklarında, hepatositlerdeki disfonksiyonun etkisiyle, vitamin K’ya bağlı koagülasyon faktörlerin (protrombin ve diğer pıhtılaşma faktörleri) sentezinde meydana gelen azalmayla koagülopati meydana gelir, hemorajik diatez’e (anormal kanamalar) neden olur. Bu spontanös kanama sonucu hematomlar, hematüri, melena, ekimozlar ve dişeti kana- maları görülür. Azalmış safra akışının diğer sonuçları; yağda eriyen A, D ve K vitaminlerinin yetersiz absorbsiyonudur. x Eritroblastosis Fetalis: Maternal ve fetal kan grubu uyuşmazlığı sonucu annede oluşmuş olan antikorların, fetus’da neden olduğu bir hemolitik anemidir. Rh(-) bir annenin fetusu, babanın ki gibi Rh(+) olursa, anne ve onun bebeği arasında Rhesus (Rh) uyuşmazlığı meydana gelebilir.Anne; Rh antijeninden yoksun (Rh-) ise, fetusda mevcut olan Rh antijenlerine (Rh+) karşı antikorlar üretir. Rh(-) anne eritrositleri, Rh(+) fetus eritrositle- ri tarafından sensitize edilmiştir. Fetal eritrositler gebelik boyunca plasentadan sızarak annenin dolaşımına katı- lır. En büyük geçiş, doğum esnasında olur. Oluşan bu antikorlar, sonraki gebeliklerde plasenta yolu ile fetusa geçerek, fetusa ait kırmızı hücrelerin destrüksiyonuna (lizise, hemoliz) neden olur. Ortaya çıkan sendrom, “eritroblastosis fetalis” olarak bilinir. Yenidoğanın bu hemolitik hastalığında meydana gelen anemi, uterus içinde fetal ölüme yol açabilecek kadar şiddetli de olabilir. Anemiye reaksiyon olarak fetal kemik iliği, olgunlaşmamış eritrositleri (eritroblastları) fetusun dolaşımına katar. Eritroblastosis fetalis terimi; oluşan eritrosit destrüksiyo- nunu kompanse etmek için, fetal dokulardaki kırmızı kan hücre prekürsörlerinin (hematopoesis) aşırı artmasını anlatır. Rh uyuşmazlığının patogenezindeki sensitizasyonun önemi anlaşıldıktan sonra, bu hastalık belirgin bir şekil- de kontrol altına alınmıştır. Rh sisteminin içerdiği pekçok antijenden yalnızca D antijeni, Rh uyuşmazlığının başlıca nedenidir. Rh(-) anneye, Rh(+) bebeğin doğumundan hemen sonra, anti- D globulin uygulanmaktadır. Anti- D antikorlar, doğum sırasında maternal dolaşıma sızan fetal eritrositlerdeki antijenik bölgeleri maskeleye- rek, Rh antijenlerine karşı olan duyarlılığı engeller. Eritroblastosis fetalis; belirtilerine göre üç sendroma ayrılabilir. Şiddetli komplikasyonlar olmadan yaşam mümkün olan, yalnızca hafif anemiyle seyreden “yeni doğanda konjenital anemi” olarak adlandırılır. Şiddetli hemoliz vakalarında anemiye bariz sarılık eşlik eder, “ikterus gravis” sendromu oluşur. Dolaşım bozukluğundan, anazarka denilebilecek kadar şiddetli bir ödemin ortaya çıkışı, buna eşlik eden sarılık, “hidrops fetalis” olarak adlandırılan bir klinik tabloyu da ortaya çıkarabilir. Hidrops Fetalis: Fetusdaki yaygın ödemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. İntrauterin gelişim süresinde progresif sıvı birikimi sonucu oluşur, genellikle ölümle sonuçlanır. Geçmişte fetus ile anne arasındaki Rh uyuş- mazlığı sonucu ortaya çıkan hemolitik anemi, hidrops fetalisin en büyük nedeniydi. Bu tip, immun hidrops ola-rak bilinir. Gebelikdeki kan uyuşmazlığı tedavi edilebildiğinden, immun hidrops’un görülme sıklığı, zamanımız-da düşmüştür. Non- immun hidrops’un başlıca nedenleri ise; kardiovasküler defektler, kromozomal anomaliler ve fetal anemidir. Rh veya ABO uyuşmazlığı dışında başka nedenlerle de fetal anemi oluşur. Bu da hidrops feta-lis ile sonuçlanabilir. KARACİĞER Karaciğerin Normal Histolojik Yapısı Karaciğerin temel mimari yapı birimi, lobdur. Her lobun merkezinde, hepatik ven ağının uzantısı (santral ven) bulunur. Lobun periferinde, portal alan adı verilen bu bölgelerde fibröz doku içinde hepatik arter, portal ven dalları, sinir lifleri, safra kanalları ve lenfatik damarlar gibi, pek çok portal kanal bulunur. İki karaciğer hücresi arasında intralobüler safra kanalikül-leri denilen ince tübüler yapılar bulunur. Bunların içindeki safra, kan akımının ters yönünde, yani lobülün merkezinden portal alanlardaki safra kanallarına akar. Lobüller içindeki hepatositler ışınsal olarak dizilmiş ve bir duvarın tuğlalarına benzer biçimde düzenlenmiştir. Karaciğer hücrelerinin yaptığı bu tabakalar arasındaki boşluklara, karaciğer sinuzoidleri adı verilir. Bunlar labirent şeklinde ve sünger benzeri bir yapı oluştura- cak biçimde serbestçe anastomozlaşırlar. Bu sinuzoidal kapillerler, pencereli endotel tabakala- rından oluşan damarlardır. Endotel hücreleri ile alttaki hepatositler arasında kalan aralığa, Disse aralığı adı verilir. Endotel hücrelerine ek olarak, sinuzoidler Kupffer hücreleri adı veri- len makrofajları da içerir. Bu fagositik hücrelerin başlıca fonksiyonları; yaşlı eritrositleri me-tabolize etmek, hemoglobini sindirmek, immunolojik olaylarla ilgili proteinleri salgılamak ve kalın barsaktan portal dolaşıma geçen bakterileri ortadan kaldırmaktır. Karaciğere kan, iki farklı kaynaktan gelir: (a)Kanın %60- 70’i abdominal (pankreas ve da-lak) organlardan gelen oksijenden fakir, bağırsaklardan emilen besinleri içeren (besinden zen-gin) kanı taşıyan portal ven’den gelir; (b)%30- 40’ı ise, oksijenden zengin kanı sağlayan he-patik arter’ den gelir. Portal alana gelen arter ve ven kanı, karaciğer lobülünün çevresinden merkeze doğru sinuzoidler boyunca akar. Sinuzoidlerde karışan bu kan, vena santralis ve daha sonra da hepatik venlerle vena kava inferiyora akar. Karaciğerin vücudun metabolik dengesini sağlamak için, çok büyük ve önemli işlevleri vardır. Karaciğer dokusu; (1)besinlerle alınan proteinler, karbonhidratlar, yağlar ve vitaminle-rin metabolize edilmesi (işlenmesi) ve depolanması, (2)plasma proteinlerin ve enzimlerin sen-tezi, (3)pek çok endogen atık ürünlerin ve ekzogen toksinlerin detoksifikasyonu ve bunların safra ile atılması gibi, pek çok fizyolojik fonksiyona sahiptir. Çoğu ilaç, karaciğer tarafından metabolize edilir. Anlaşılacağı gibi, karaciğer dokusu; metabolik, toksik, mikrobiyal ve dola-şım bozuklukları olmak üzere çeşitli etkilere açıktır. Bazı durumlarda hastalık, karaciğerin primer olayıdır. Bunun dışında karaciğeri sekonder olarak etkileyen kardiyak dekompansas-yon, diyabet ve ekstrahepatik infeksiyonlar gibi, çok sık görülen hastalıklar vardır. Karaciğer muazzam bir işlevsel kapasiteye sahiptir. hepsi olmasa da çoğu fulminant hepa-tik hastalıklar dışında rejenerasyon oluşur. Normal bir karaciğerin %60’ının cerrahi olarak çıkarılması durumunda minimal ve geçici bir karaciğer fonksiyon yetersizliği görülür. Karaci-ğer kitlesinin büyük bir bölümü 4- 6 hafta içinde rejenerasyonla yeniden oluşur. Masif hepa-tosellüler nekrozlu kişilerde, hepatik retikulin çatı harap edilmemişse, mükemmele yakın bir restorasyon oluşabilir. Kronik sağ ventriküler kalb yetmezliği, karaciğerde kronik pasif venöz konjesyona neden olur. Hepatik vendeki basıncın artmasına bağlı olarak intralobüler santral vendeki basınç da artar. Ortaya çıkan sinuzoidal dilatasyon ve konjesyon, santral ven çevresindeki hepatositlerde hipoksi ve iskemiye bağlı hasarlar ortaya çıkarır. Buna bağlı olarak bu karaciğer hücrelerinde dejenerasyon, yağlı değişme ve sonuçta nekroz meydana gelirken, buna tezat periferdeki he-patositler (portal alan çevresi) normal kalabilir. Hepatosellüler nekroz sonucu fibrozis meyda-na gelebilir. Karaciğerin temel yapısındaki bağ dokusu ağı haraplanmışsa, siroz ortaya çıkar. SİROZ Siroz, kronik karaciğer hastalıklarının irreversibl bir şeklidir ve “siroz” adı da bu hastalığı tanımlayan bir terimdir. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarının son döneminde ortaya çıkan bir sekeldir. Batı ülkelerinde ilk on içindeki ölüm nedenlerinden birisidir. Alttaki etiyolojiyi belirtmesinden başka, sirozun doyurucu bir sınıflaması yoktur. Sirozun etiyolojisinde pek çok etken rol oynar: (a)Aşırı alkol alımının bir sonucu olarak görülen sirozun diğer nedenleri ara-sında bazı ilaç ve kimyasal maddelerin uzun süreli alınması, (b)viral hepatitler, bilier obstrük-siyon (safra yolu hastalıkları), hemokromatozis (aşırı demir yüklenmesi), (c)kalb yetmezliğine bağlı, karaciğerde kronik pasif konjesyon (d)Wilson hastalığıx ve doğuştan olan bazı metabo-lik bozukluklar sayılabilir. Siroz gelişmesi için, uzun zaman periyodunda hücre ölümü, buna eşlik eden bir rejeneratif olay ve fibrozise gerek vardır. Başlıca üç patolojik mekanizma kombinasyonu, sirozu yaratır. (1)Karaciğer hücrelerinin progresif hücre incinmesine bağlı hepatosellüler (paranşimal) ölüm, (2)hepatosellüler hasara ve ölüme bağlı olarak ortaya çıkan rejenerasyon ve (3)buna eşlik eden kronik iltihabın stimüle ettiği progresif (ilerleyen) fibrozis bu hastalığı karekterize eden özelliklerdir. Rejenerasyon, hücre ölümünü kompanse etmek için, normalde verilen bir yanıt-tır. Normalde hepatositlerin proliferatif kapasitesi sirkülasyondaki büyüme faktörleri ile regü-le edilir. Hepatosit nekrozu sonucu açığa çıkan büyüme faktörleri hepatosit proliferasyonunu stimüle eder. Bu progresif olaylar sonucu karaciğerin normal lobüler yapısı ortadan kalkar. Fibrozis bu rejenere karaciğer dokusunu çevreleyerek sirozun karakteristik özelliği olan, değişik boylarda nodül yapılarının oluşmasına neden olur. Fibrozis, bir yara iyileşme reaksiyonudur. Zedelenme yalnızca paranşimi değil, destek bağ dokusunu da tuttuğu zaman skar oluşumuna neden olur. Normalde interstisyel kollagenler, portal alanlarda ve santral ven çevresinde ince bandlar şeklinde bulunurken, sirozda bu kolla-genler, lobülün tüm bölümlerini tutmuştur. Sirozda mikroskopik düzeyde karaciğerin normal arşitektürünün yerini, diffüz olarak kalın kollagen fibröz bandlarla separe edilmiş rejenere ka-raciğer hücre gruplarından oluşan nodüller yer almıştır. Karaciğerin normal yapısının değiş-mesi mikrosirkülasyonu bozar ve buna bağlı hastalığın klinik özellikleri ortaya çıkar. Çoğu sirozlu hastalardaki ölüm; (1)progresif karaciğer yetmezliği, (2)portal hipertansiyona bağlı komplikasyonlar ve (3)hepatosellüler karsinom gelişmesi sonucudur. Tüm siroz çeşitle-rinde hepatosellüler gelişme riski fazladır. Sirozların sınıflandırılmalarında bir konsensus yoktur. Yapılan morfolojik sınıflama ile sirozlar üçe ayrılmıştır: (1)Mikronodüler siroz (nodüllerin çapı 3 mm den daha küçüktür), (2)makronodüler siroz (nodül çapları 3 mm den büyüktür ve 2-3 cm ye ulaşabilir) ve (3)mikst olanda ise, mikro ve makro nodüller birarada bulunur. Etiyolojik nedenlere göre şu şekilde sınıflanabilir. Alkolik karaciğer hastalığı %60- 70; viral hepatitis %10; safra hastalıkları %5- 10; herediter hemokromatozis %5 vs. Siroz tiplerini; oluş biçimleri ve özelliklerine göre şu şekilde sıralayabiliriz. Alkolik (Beslenmeye Bağlı) Siroz: Alkolle ilgili olan ve çok sık görülen şekildir, Laennec siroz olarak da bilinir. Mikronodüler yapıdadır Postnekrotik (posthepatik) Siroz: Çoğunlukla viral etiyoloji (Hepatit B Virus ve Hepatit C Virus) etkendir. Makronodüler yapıdadır. Biliyer Siroz: 1)Primer biliyer siroz; otoimmun kökenli olduğu savunulur. 2)Sekonder biliyer siroz; uzun süreli ekstrahepatik safra kanalı obstrüksiyonu bunun nedenidir ve daha çok karşı-mıza çıkar. X Wilson Hastalığı: Bakır metabolizmasını otozomal resesif bir bozukluğudur. Bozukluklar karaciğer, böbrek ve beyinde anormal miktarlarda bakır birikimi meydana gelir. Hemokromatozis: (1)Herediter hemokromatozis; bağırsak mukozasında demir absorbsiyo-nunda (emiliminde) kalıtımsal bir defekt vardır; aşırı geri emilim görülür. (2)Sekonder hemo-kromatozis; aşırı demir yüklenmesi durumlarında sekonder olarak meydana gelir. Sirozda Klinik Özellikler: Fonksiyonel parankim kayıpları, sirozun başlıca şu klinik be-lirtilerini ortaya çıkarır. - Hepatosellüler hasar ve buna bağlı karaciğer yetmezliğiyle ilgili bulgular: a)Sarılık: Karaciğerin işlevlerinden birisi de safra üretimidir. Kandaki bilirubin (ankonjuge bilirubin) karaciğer hücrelerinde işlenir (konjuge edilir), safra yolları aracılığıyla barsağa dö-külür. Bu işlemin herhangi bir yerindeki aksama sonucu bilirubin kana karışırsa, sarılık (ikter) ortaya çıkar. Çoğunluğu karışık olmak üzere, konjuge ve ankonjuge bilirubin artımı söz konu-sudur. b)Hipoalbuminemi: Hepatosit hasarına bağlı albumin ve fibrinojen olmak üzere plasma protein sentezindeki azalma söz konusudur. c)Koagülasyon faktör eksiklikleri: Karaciğerde oluşan pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde azalma ortaya çıkar. d)Hiperöstrinizm: Testikular atrofi, jinekomasti, palmar eritem (lokal vazodilatasyon) ve vücudun değişik kısımlarında, spider anjiomlar (örümcek şeklinde damarlanma). - Portal hipertansiyon: Portal akımla kan, batından vena kava inferiora döner. Portal kan akımındaki herhangi bir engelleme, portal venlerdeki hidrostatik basıncın artmasına neden olur. Üç farklı bölgedeki obstrüksiyona bağlı olarak ortaya çıkar. 1)Prehepatik: Portal vendeki tromboz nedeniyle oluşan obstrüksiyon, karaciğer içinde sinusoidlere dağılmadan öncedir. 2)İntrahepatik: Hepatik sinusoidlerdeki blokaj, bunun nedenidir. En önemli neden sirozdur, daha sonra yaygın karaciğer yağlanması gelir. 3)Posthepatik: Santral vendeki, hepatik vende-ki veya vena kavadaki blokaj nedendir. Bu, sağ kalb yetmezliği ve ağır perikardit gibi durum-larda karşımıza çıkar. Portal Hipertansiyona Bağlı Değişiklikler (Komplikasyonlar): Portal hipertansiyonun belli başlı bulguları; assit, venöz kollateraller (bazı bölgelerde venöz varisler), splenomegali (dalak büyümesi) ve bazen hepatik ansefalopatidir. - Assit (hidroperitoneum), hidrotoraks veya periferal ödem: Biriken kan geriye doğru ba-sınç yapar. Sirozdaki portal hipertansiyonun en önemli klinik sonuçlarından birisi, periton boşluğunda fazla sıvı birikimi (assit) oluşmasıdır: a)Portal vende hidrostatik basınç artımı, he-patik lenf sıvısı artımına neden olur. Bu sıvı peritona geçer. b)Hipoalbuminemiye bağlı olarak ortaya çıkan plasma onkotik (ödeme neden olan) basıncın düşmesi ve c)sodyum ve su tutulu-munun artması; Bu da hepatik hasara bağlı olarak aldosteronun karaciğerdeki yıkımının azal-ması (hiperaldosteronizm) ve renin- anjiyotensin sistem aktivasyonundaki artma, ödemi ve peritondaki sıvı birikimini açıklar. nedenidir. - Hepatik ansefalopati: Nöropsikiyatrik bir sendromdur. Karaciğer yetmezliklerinde ortaya çıkar. Normalde karaciğerde detoksifiye edilen amonyak ve nörotoksik maddelerin karaciğer-deki siroz gibi, bir defekt nedeniyle detoksifiye edilemeyen bu maddelerin doğrudan dolaşıma girmesi sonucu oluşur. Hafif konfüzyondan (bilinç kaybı) derin komaya kadar giden nörolojik belirtiler gösterir. Ölüm olağandır. x Etil alkol (etanol) - nontoksik Metil alkol (metanol) – toksik Alkolik Karaciğer Hastalığı Bu Karaciğer hastalığının başlıca nedeni, yoğun alkol (etanol)x alımıdır. Alkol alışkanlığı, ölüm nedenlerinin beşinci sırasında yer alır. Alkole bağlı siroz, ölümlerin önemli bir bölümü- nü oluşturur. Ölümlere neden olan diğer önemli bir neden ise, alkole bağlı otomobil kazaları sonucu meydana gelen ölümlerdir. Hastahanelerde yatan karaciğer hastalarının %20- 25 inde, alkol nedeniyle ortaya çıkan problemler vardır. Kronik alkol alımı birbiriyle bağlantılı üç farklı tipte karaciğer hastalıklarına neden olur. 1-Hepatik Steatoz (Yağlı Karaciğer): Hepatositler içinde önce küçük yağ damlacıkları biri-kir. Bunlar zamanla hücrenin içini tamamen doldurur, nüveyi kenara iter. Tamamen bir yağ hücresine döner. Bu değişme önce vena santralis çevresindedir, sonra perifere doğru yayılarak tüm lobülü tutar. Zamanla bu nekrotik parankimal hücreler yerini fibröz dokuya bırakır. Fib-rozis gelişmeden önce alkol alımı kesilirse, yağlı değişmeler gerileyebilir. 2- Alkolik Hepatitis: Hepatositler tek veya gruplar halinde şişer (balonlaşır) ve nekroza uğ-rar. Nekrotik ve dejenere hepatositlerin çevresinde polimorf nüveli lökositler birikir. Daha sonra lenfositler ve makrofajlar bölgeye gelir. Sonuçta belirgin bir fibrozis ortaya çıkar. 3- Siroz (Alkolik Siroz): Alkolik karaciğer hastalığının finali ve geri dönüşsüz şekli olan siroz, sinsidir ve yavaş gelişir. Karaciğerin makroskopik görünümü sarı- turuncu renktedir, yağlı ve büyümüştür, ağırlığı artmıştır. Oluşan fibröz septalar arasındaki parankimal hepato-sitlerin rejeneratif aktiviteleri, değişik büyüklükte nodüller oluşturur. İleri zamanlarda fibrozis geliştikçe karaciğer yağ kaybeder, progresif bir seyirle büzüşür, küçülür. Yağsız bir organ haline gelir. Organın ağırlığı düşmüştür ve sirozun karakteristiği olan değişik büyüklüklerde (mikro- makro) nodüller gelişir. PANKREAS : Pankreas, iki ayrı organın bir organda bulunma özelliğinde olan bir organımızdır. Yakla- şık %85-90 ekzokrin salgılıktır ve besinlerin sindirimi için, gerekli enzimleri salgılar. Geri kalan %10-15 endokrin salgılıktır ve insülin, glukagon ve diğer hormonları salgılayan Langer-hans adacıklarından oluşmuştur. Endokrin Pankreas : Endokrin pankreas Langerhans adacıkları adı verilen, bir milyon civarında mikroskopik hücre kümesinden oluşmuştur. Bu adacıklardaki hücrelerin tipleri, rutin hematoksilen- eosin boyası ile ayırt edilemez. Ancak bazı özel boyalarla elektron mik-roskobunda granüllerin şekillerinin görülmesiyle veya immunohistokimyasal yöntemle hücre tipi belirlenebilir.  (beta) hücreleri : Adacık hücre topluluğunun %70’ ini oluşturur. İnsülin hormonunu sentez eder ve salgılar. Hipoglisemik etkili hormondur.  (alfa) hücreleri : Adacık hücrelerinin %5- 20’sini temsil eder ve glukagon oluşturur. Kara-ciğerde glikojenolitik (glikojen parçalayan) etkinliği nedeniyle hiperglisemi oluşturur.  (delta) hücreleri: %5-10’luk bir bölümü oluşturur. İnsülin ve glukagon üretimini dengeleyen somatostatin hormonunu salgılar. PP (Pankreatik Polipeptit): %1-2 oranındadır ve yalnızca adacıklarda değil, pankreasın ekzo-krin bölümünden de salgılanır. Salgıladıkları polipeptidin, gastrik ve intestinal enzimlerin sal-gılanmasını uyarmak, intestinal hareketleri inhibe etmek gibi, etkileri bulunmaktadır. Adacık hücrelerinin önemli patolojik olaylarından birisi “Diyabetes Mellitus” dur. Diğeri “Adacık Hücre Tümörleri” dir. DİYABETES MELLİTUS Diyabet; insülinin yetersiz üretimi veya yetersiz işlevi nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik, multisistemik bir hastalıktır. Karbonhidrat, yağ ve protein metaboliz-masını etkiler. Vücuttaki bütün hücrelerin glikoza (şeker molekülü- karbonhidrat) enerji kay-nağı olarak ihtiyacı vardır. Hücrelerin kandan şekeri alabilmeleri için, insülin hormonu şarttır. İnsülin, glikoz için regülatördür. Normalde kanda glikoz düzeyi yükselince insülin salgılanır. Tolere edilemeyen glikoz, hücre ölümlerine neden olur. Fazla glikoz, gerektiği zaman kan do-laşımına salınmak üzere, karaciğerde glikojen olarak depo edilir. İnsülin salgısının yokluğu (veya eksikliği) sonucu, glikozun kullanımında yetersizlikler meydana gelir. İnsülin salgısı duralarsa, kanda glikoz miktarı artar hiperglisemix durumu ortaya çıkar. Bu nedenle buna, halk arasında “şeker hastalığı” denir. Diyabetes mellitus hastalığında pankreasda yeteri kadar insülin üretilemiyordur veya vücut hücreleri bu insülinin etkisine karşı direnç geliştirmiştir. Her iki durumda da hücrelerin kan-dan glikozu almalarında problem vardır. Kan glikoz seviyesi yüksektir ve her ikisin de ortaya çıkan klinik sonuc aynıdır. Sınıflama ve Görülme Sıklığı Asıl özelliği hiperglisemi olan diyabetes mellitus, heterojen bir grup hastalıktır. Etyoloji-sine göre İki grup altında incelenir. Primer tip; en yaygın şeklidir (%95) ve insülin üretimin-deki veya işlevindeki bir defektten ortaya çıkar. Sekonder tip; infeksiyonlar (kronik pankrea-tit), herhangi bir nedenle pankreasın bir bölümünün cerrahi olarak çıkarılması, pankreas ada-cıklarının destrüksiyonuna neden olan bazı hastalıklar, aşırı demir yüklenmesi (hemokromato-zis), bazı genetik bozukluklar ve tümör gibi, pankreasın kendisini tutan lezyonlar yanısıra, in-sülinin antagonistleri olan hormonların hipersekresyonu söz konusudur. Akromegaliye neden olan aşırı büyüme hormonu (GH), Cushing sendromunda glukokortikoid artımı, feokromasito-mada (tümör) adrenalin artımı ve hipertiroidi gibi, bazı endokrin hastalıklar sonucu ortaya çı-kan diyabetes mellitusdur. Bu ikinci grup (sekonder tip) çok nadir görülür (%5). Diyabetes mellitusun en yaygın ve en önemli şekli, adacık hücresi insülin sinyali sisteminde primer bo-zukluğundan ortaya çıkanıdır. Bu primer diyabet; kalıtım özelliği, insüline verdiği yanıt ve köken olarak birbirinden farklı iki ana grupta (tip1 ve tip2) incelenir. Diyabetin iki ana tipinin farklı patogenetik mekanizmalara ve metabolik özelliklere sahip olmasına rağmen, kan da-marlarında, böbreklerde, gözlerde ve sinirlerde ortaya çıkan komplikasyonlar her iki tipte de mevcuttur. Bu hastalıktan meydana gelen ölümlerin en önemli nedenleridir. Patogenez : Önce insülin metobolizmasını kısaca gözden geçirelim. Normal İnsülin Fizyolojisi ve Glukoz Dengesi: Normal glikoz dengesi, birbiriyle ilişkili üç mekanizma ile sıkı bir şekilde denetlenir. Bunlar:(1)Karaciğerde glikoz üretimi, (2)glikozun çevre dokular tarafından (özellikle kas) alınması, kullanılması ve (3)insülin ve bunu den-geleyici karşıt hormonun (glukagon) salınımı. İnsülin salgılanması, glikoz üretimi ve kulanı-mını kan glikozun normal düzeyde kalacağı şekilde ayarlar. İnsülin pankreatik adacıkların beta hücre granüllerinde sentez edilir ve depolanır. Kan glikoz düzeyindeki yükselme, daha fazla insülin salımına neden olur. İnsülin sentezini ve salgılanmasını başlatan en önemli uya-ran glikozdur. İnsülin majör bir anabolik hormondur: İnsülinin en önemli metabolik etkisi, vü-cuttaki bazı hücre tiplerinde hücre içine glikoz girişini hızlandırmaktır. Bunlar myokordial hücreleri de içine alan çizgili kas, fibroblast ve yağ hücreleridir. Glikoz kas hücrelerinde gli-kojen olarak depolanır veya adenozin trifosfat (ATP) üretimi için oksitlenir. Glikoz yağ doku-sunda öncelikle lipid olarak depolanır. İnsülin, yağ hücrelerinde lipid üretimini (lipogenez) hızlandırırken diğer yandan da lipid parçalanmasını (lipoliz) inhibe eder. Aynı şekilde amino asid alımını ve protein sentezini hızlandırırken, diğer taraftan protein parçalanmasını durdu-rur. Böylelikle, insülinin etkileri anabolik olarak glikojen, lipid ve proteinin artan üretimi ve azalan parçalanması olarak özetlenebilir. x Yunanca; hiper- yüksek; glyk- şeker; emia- kan kelimelerinden köken alır. Açlık durumunda glikojen üretimi azaldığından (düşük insülin- yüksek glukagon durumu), karaciğerde glikoneojenezi (glikojen sentezi) ve glikojenolizi (yıkımı) arttırarak, hipoglisemi-yi önler. Bu nedenle açlık plasma glikoz düzeyi, karaciğerden salınan glikoz miktarı ile belir-lenir. İnsülin salınmasının başlıca tetikleyicisi, glikozun kendisidir. Salgılanan insülin, ilgili çevre dokularda insülin reseptörüne bağlanarak hücreiçi glikoz alımını tetikler. Böylelikle gli-koz dengesi kurulur. Tip1 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip1 Diyabet (İnsüline Bağımlı Diyabetes Mellitus): Tüm diyabet vakalarının %5-10 nu oluşturur. Çocuklukta gelişir, pubertede belirgin hale gelir ve şiddetlenir. Pankreasın insülin yapma özelliği kaybolmuştur. İnsülin sekresyonunda tam (veya tama yakın) yokluk söz konu-sudur. Hastaların hayatta kalmaları için, mutlak insüline gereksinim vardır. Bu nedenle “insü-lin bağımlı diyabet” olarak tanımlanır. Pankreas beta hücre antijenlerine karşı, T hücre lenfo-sitlerin oluşturduğu reaksiyon sonucu beta hücrelerinin destrüksiyona uğradığı otoimmun bir hastalıktır. Dışarıdan insülin alınmadığı takdirde diyabetik ketoasidoz ve koma gibi, ciddi metabolik komplikasyonlar gelişir. Beta hücre destrüksiyonuna iç- içe geçmiş pek çok meka-nizma katkıda bulunur: (1)Genetik eğilim, (2)otoimmünite ve (3)çevresel etkenler. Genetik Eğilim : Diyabetes mellitusun, ailesel özellik gösterdiği uzun zamandan beri bilin- mektedir. Genetik eğilimin kesin kalıtsal geçiş şekli tam olarak bilinmemektir. Tek yumurta ikizlerinin (eş ikizler) ikisinde birden görülme oranı yaklaşık %40’dır. Diyabetli ailelerde yaklaşık %6 sının çocuklarında bu hastalık gelişmektedir. Gerçi tip1 diyabet olgularının %80 inde ailevi bir hikaye yoktur. Otoimmünite : Tip1 diyabetin klinik başlangıcı ani olmasına rağmen, beta hücrelerine karşı olan kronik otoimmun atak, hastalığın başlamasından yıllar önce başlamıştır. Hastalığın klasik belirtileri olan hiperglisemi ve ketoz, beta hücrelerinin % 90 ından fazlası haraplandıktan son-ra, ortaya çıkar. Otoimmunitenin diyabet patogenezindeki rolü morfolojik, klinik ve deneysel birçok gözlemle desteklenmiştir: (1)Hastalığın erken dönemlerinde çoğu vakada adacıklarda hücre nekrozu ve lenfositten zengin iltihabi infiltrasyon (insülitis) gözlenir. (2)Diyabetli has-taların %80 inin kanlarında, beta hücre antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar (otoantikor) gösterilmiştir. (3)T lenfositler beta hücre antijenlerine karşı reaksiyon gösterir ve hücre hasar-larına neden olur. (4)Sitokinler beta hücrelerini harplar. Çevresel Etkenler: Çevresel bozukluk beta hücrelere zarar vererek otoimmüniteyi tetikle-miş olabilir. Epidemiyolojik gözlemler, böyle bir tetiklemeyi virusların yaptığını düşündür-müştür. Tip2 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip2 Diyabet (İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabetes Mellitus): Vakaların büyük bir çoğun-luğunu (%90) bu tip diyabet oluşturur. Hastalık olgun yaşlarda başlar ve daha çok 50-60 lı yaşlarda ortaya çıkar. Daha önceleri adult tipi diyabet olarak adlandırılırdı. Pankreas insülin üretir; fakat dokuların bu insülini kullanmasında problem vardır. Dokuların insüline karşı olan duyarlılığında azalma nedeniyle karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarının bozukluğu ortaya çıkar. Dokuların insüline duyarlılığın azalmasına (azalmış duyarlılık) “insülin direnci (rezistansı)” denir. İnsülin direnci; glukoz alımında, metabolik işlevde veya depolanmasında, insülinin etkisine karşı bir direnç olarak tanımlanır. İnsülin direnci, tip2 diyabetli hastalarda görülen karakteristik bir özelliktir ve diyabetli bireylerde görülen obeslik, genel bir bulgudur. Tip2 diyabeti iki metabolik defekt karakterize eder. (1)Çevre doku hücrelerinde, insüline yanıt verme yeteneğinde azalma (insülin direnci) ve (2)bu insülin direnci ve hiperglisemiyi kom-panse etmek için, gerekli insülinin pankreas tarafından salgılanamaması. Bu patolojiye beta hücre disfonksiyonu adı verilir. Burada esas olay, insülin dirençidir. Tip2 diyabetli hastaların yaklaşık %80’i şişman kişilerdir. Patogenezde obesite söz konusu olduğundan, kişinin yaşam biçimi ve beslenme alışkanlıkları gibi, çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığı düşünülür. 27 Bir zamanlar adültlerin bir hastalığı olarak düşünülürdü. Şimdi obes çocuklarda da bu şeklin görülebildiği bilinmektedir. Obesite, insülin direnciyle ve böylelikle tip2 diyabetle, önemli bir ilişkiye sahiptir. Kilo verilmesi ve fizik ekzersiz, bu hastalarda glikoz tolerans bozukluğunu düzeltebilir. Tip2 diyabet çok daha fazla görülmesine karşın, patogenezi hakkında bilgi azdır. Otoim-mün mekanizmaya ait deliller yoktur. Bunun yerine göreceli olarak insülin yetmezliğiyle sonuçlanan, insülin direnci ve β hücre bozukluğu vardır. Hafifden tam’a kadar değişen bir in-sülin eksikliği söz konusudur ve tip1 diyabetten daha az şiddettedir. Tip2’de insülin yetmez-liğinin kesin sebebi bilinmemektedir. Tip1 diyabette olduğu gibi, beta hücrelerinde viral veya immün sistem kökenli zedelenmeyi gösterecek bir bulgu da yoktur. Genetik faktörler, Tip1 diyabete göre bu Tip2 de daha önemlidir. Tek yumurta ikizlerin ikisinde de birden görülme oranı %60-90 dır. Bu hastalığın görülme oranı tüm popülasyonda %5-7 iken, birinci derece akrabalarda hastalık gelişme riski %20-40 arasında değişmektedir. Diyabetes Mellitus Geç Komplikasyonlar ve Patogenezi İnsülin hormonunun bulunması ve bunun tedavide kullanıma başlanmasından sonra, hasta-ların ömrü uzamıştır; fakat bu hastalık tedavi edilememiştir Diyabet hastalığında, geç kompli-kasyonlar olarak adlandırılan hastalığın başlangıcından 10- 15 yıl sonra ortaya çıkan lezyonlar çok önemlidir. Hastalar arasında bu komplikasyonların çıkış zamanı, şiddeti ve tutulan organ-lar yönünden bariz farklar vardır. Pankreasda patolojik bulgular çok çeşitlidir ve mutlak dra-matik değildir. Komplikasyonların hemen tamamı damar lezyonlarına bağlıdır. Bugünün diya-betle ilişkili en önemli komplikasyonları; küçük damarların bazal membranlarında kalınlaşma (mikroanjiyopati), arterlerde (ateroskleroz), böbreklerde (diyabetik nefropati), retinada (reti-nopati), sinirlerde (nöropati) ve klinik olarak bütün bu organlarda disfonksiyonlar görülür. Yapılan gözlem ve çalışmalar, ortaya çıkan bu komplikasyonların doğrudan hiperglisemiye bağlı olduğunu düşündürmektedir. Buna ilaveten, diyabette hipertansiyonun varoluşu, atero-sklerozisi hızlandırır. En çok konuşulan bulgu, nondiyabetik donörlerden (verici) diyabetik hastalara yapılan böbrek transplantlarında 3- 5 yıl sonra, bu böbrekte diyabetik nefropatinin gelişmesidir. Buna tezat oluşturacak şekilde diyapatik nefropatili böbreklerin normal alıcılara transplante edildiği zaman, bu böbreklerde düzelmeler olduğu bilinir. Diyabette hayatı tehdit eden esas olay ateroskleroz ve mikroanjiyopati gibi, generalize vasküler hastalıktır. Ateroskleroz, diyabetin klinik seyrini hızlandırır; kalb, beyin ve böbrekde iskemik lezyonlar gelişir. Myokard infarktüsü, serebral infarktüs, renal yetmezlik ve alt eks- tremite gangrenleri diyabetlerde sık görülen lezyonlardır. Diyabetin patognomanik (tanı koy- durucu) ağız lezyonları (spesifik ağız yumuşak doku ve dental lezyonları ) yoktur. Diyabette Pankreas Değişiklikleri: Langerhans adacıklarında diyabetin etyolojisini ve pato-genezini açıklayacak spesifik bir patolojik lezyon gösterilememiştir. Pankreas lezyonları sabit ve patognomanik değildir. Tip1 deki değişiklikler, tip2 ye göre daha belirgindir. Gerçi diyabe-te eşlik eden, bazı morfolojik değişiklikler vardır. Adacıklar sayıca azalmıştır, buralarda fibro-zis ve lenfosit infiltrasyonu (insülitis) ve amiloid birikimi görülebilir. Amiloid birikimi za-manla hücrelerin atrofisine neden olabilir. Ayrıca beta hücrelerinde granül kayıpları dikkati çeker. Diyabetik Göz Komplikasyonları: Diyabetik retinopati olarak adlandırılan göz lezyonları, katarakt veya glakom (göz tansiyonu) gelişmesine bağlı olarak, görme bozuklukları ve körlü- ğe kadar gidebilen ağır lezyonlar gelişir. Retinada, düzensiz damar duvarı kalınlaşmaları ve mikroanevrizmalar sonucu lezyonlar ortaya çıkar. Diyabetik Nöropati: Geç komplikasyonlar olarak periferal sinirler, beyin ve omurilik hasar görebilir. Refleks bozuklukları, duyu kusurları, gelip- geçici ekstremite ağrılarına neden olur. Schwann hücre hasarı, myelin dejenerasyonu ve akson hasarı ile karakterlidir. Bu hücrelerde- ki hasarın primer hasar olduğu düşünülmektedir. Buna, intrasellüler hipergliseminin yol açtığına inanılır. Hem bu intrasellüler hiperglisemi ve hem de mikroanjiopati sonucu gelişen iske- minin beraberce nöropatiye neden olduğuna inanılır. Pelvik organların innervasyonu bozula- rak; seksüel impotans (ereksiyon problemi), mesane ve barsak disfonksiyonu ortaya çıkabilir. Diyabetik Böbrek Değişiklikleri (Diyabetik Nefropati): En ağır lezyon gösteren organlar-dan birisi böbrektir. Myokard infaktüsünden sonra görülen en sık ölüm nedenidir. Ölüm çoğu kez, mikroanjiopati sonucu gelişen böbrek yetersizliğine bağlıdır. Vasküler Sistem: Diyabet vasküler sisteme ağır zararlar verir. Her çaptaki damarlar (aort ve küçük damarlar) etkilenir. Koroner arterlerin aterosklerozu nedeniyle ortaya çıkan myo- kard enfarktüsü, diyabetiklerde görülen en sık ölüm nedenidir. Diyabette ateroskleroz daha erken yaşta ortaya çıkar ve daha ağır seyreder. Ateroskleroz oluşmasına yatkınlık, birden fazla faktöre bağlıdır. Hiperlipidemi ve trombositlerin yapışma özelliğinin artması, şişmanlık ve hipertansiyon gibi, aterosklerozda rol oynayan diğer risk faktörleri de vardır. Damarlarda ülserasyon, kalsifikasyon, ve trombüs gelişimi sıktır. Damarların daralmasına bağlı olarak myokard infarktüsü gibi klinik bulgular ortaya çıkar. Yırtılma riski olan anevrizmalar gelişir. Diyabetlilerde normalden 100 kat fazla olan, alt ekstremite gangrenleri gelişir. Diyabette Klinik Özellikler Tip1 diyabet, çoğu hastada 35 yaşın altında poliüri (çok idrara çıkma), polidipsi (çok su içme), polifaji (iştah artışı) ve ciddi olgularda ketoasidozis ile kendini göstererek başlar. Bun-ların tümü metabolik bozukluklardan meydana gelir; çünki insülin vücuttaki başlıca anabolik hormon olduğundan, İnsülin salgılanmasındaki bir yetersizlik, yalnızca glikoz metabolizma-sını etkilemez, yağ ve protein metabolizmasını da etkiler. İnsülin eksikliğinde, glikozun kas ve yağ dokusu tarafından emiliminde, bariz azalma (veya yokluğu) söz konusudur. Karaciğer ve kasdaki glikojen depoları azaldığı gibi, glikojenoliz nedeniyle yedek depolar da tükenir. Şiddetli bir açlık hiperglisemisi izler. Tip1 de iştah artmasına rağmen katabolik etkinin baskın olması, kilo kaybı ve kas zayıflığı ile sonuçlanır. Polifaji ve kilo kaybının beraberliği bir tezat oluşturur. Böyle kişilerde her zaman bir diyabet şüphesi akla gelmelidir. Kandaki glikoz seviyesi artarsa, glomerüllere fazla glikoz gider, “glikozüri” (idrarda şeke-rin çıkması) başlar. Glikozüri osmotik diürezi başlatır, poliüriye neden olur. Yoğun bir su ve elektrolit (Na+, K+, Mg++, PO4-) kaybı ortaya çıkar. Sonuç olarak dolaşımda sodyum, potas-yum kayıpları ve kandaki glukoz seviyesinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkan serum os-molaritesindeki artma (hiperosmolarite) ile kombine renal su kaybı, hücreler içi ve hücreler arası su kaybına neden olarak beyinde susuzluk merkezi uyarılarak su içme isteği doğar (polidipsi). İnsülin eksikliğinde metabolik dengenin bozulması ve ayrıca yağ katabolizması (yıkımı) aşırı artması, serbest yağ asidi düzeyini yükseltir. Bu serbest yağ asitleri, karaci-ğerde oksitlenerek keton cisimleri meydana gelir. İdrarla keton atılımı azalırsa, ketoasidoz oluşur. Tip2 diyabetes mellitus, poliüri ve polidipsi gösterebilir; fakat tip1 den farklı olarak hasta-lar genellikle 40 yaş üzeridir ve şişmandır. KALSİYUM METABOLİZMASI VE BOZUKLUKLARI Kalsiyum ve fosfat (PO4)x metabolizması, birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Hem kalsiyum hem de fosfat dengesinin düzenlenmesinde, büyük ölçüde dolaşımdaki paratiroid hormonu (PTH), vitamin D ve bunlar kadar olmasa da kalsitonin hormonunun etkileri vardır. Kalsiyum; kemik ve dişlerin şekillenmesi, kasların kasılması, kanın pıhtılaşması, sinir uyarıla- rının iletisi ve hormon salınması gibi, pekçok fizyolojik olayda anahtar rol oynar. Bu nedenle kalsiyum dengesinin korunması kritik önem taşır. Vücuttaki kalsiyum depoları (iskelet siste- mi) ve plazma kalsiyum konsantrasyonunun korunması; besinlerle kalsiyum alımına, gastroin- testinal kanaldan kalsiyum emilimine ve böbreklerden kalsiyum atılımına bağlıdır. Dengeli bir beslenmeyle günde yaklaşık 1000 mg kalsiyum alınır. Bu da sütün 1 litresindeki miktara eşit- tir. Kalsiyumun esas atılımı dışkı ve idrar ile olmaktadır. Bunun yanısıra, barsaktan geri emi- lim de olmaktadır. D vitamini, kalsiyumun barsaklardan emilimini arttırır. Böbreklerde aktif vitamin D sentezixx arttırılarak, barsaktan kalsiyum emilimi arttırılır. Böbreklerde bir hasar mevcutsa, D vitamini etkisinin büyük bir bölümünü kaybeder ve barsak emilimi de azalır. Paratiroid hormonu; kalsiyum ve fosfat’ın barsaklardan reabsorbsiyonunu, böbreklerden atılmalarını ve ekstrasellüler sıvı ile kemikler arasındaki değişimleri düzenleyen bir hormon- dur. Paratiroid salgılığı (bezi) aktivitesinin artması, kemikten kalsiyum tuzlarının hızla rezorb- siyonuna yol açarak, ekstrasellüler sıvıda hiperkalsemi oluşturur. Bunu osteoklast aktivasyonu ile kemik rezorbsiyonu yani kalsiyumun mobilizasyonu arttırarak yapar. Bunun aksine, parati- roid salgılıklarının hipofonksiyonu, hipokalsemiye neden olur. D vitamini, kemik rezobsiyonu (yıkımı) ve kemik depolanması (yapımı) yani remodelas-yon üzerinde önemli etkilere sahiptir. Aşırı miktarda vitamin D fazlalığında, kemiklerde re- zorbsiyon oluşur. D vitamini eksikliğinde, paratiroid hormonunun kemik rezorbsiyonu üzerine olan etkisi büyük ölçüde azalır. Hipokalseminin Başlıca Nedenleri: 1-Hipoparatiroidizm: Paratiroid hormonunun eksikliği veya yokluğu nedeniyle, hipopara- tiroidizm ortaya çıkar. Başlıca özellikleri hipokalsemi ve hiperfosfatemidir. Özellikle tiroidek- tomi sırasında paratiroid salgılıklarının kaza sonucu çıkarılması veya hasar görmesiyle hipo-paratiroidizm meydana gelir. PTH yeterince salgılanamayınca kemiklerde osteolitik rezorb- siyon azalır. Vücut sıvılarında da kalsiyum düzeyi düşer. Kemiklerden kalsiyum ve fosfat re- sorbsiyonu olmadığı için, kemikler dayanıklılığını kaybetmez. Kronik hipokalsemide deride kuruma ve pullanma, tırnaklarda çatlama ve kırılma ile saç-larda sertleşme görülebilir. Kalsiyum konsantrasyonu ileri derecede azaldığında, tetani belirti- leri ortaya çıkar. Özellikle larenks kasları tetanik spazma duyarlıdır ve bu kasların spazmı, solunumu engeller. Gerekli tedavi uygulanmazsa, ölüme yol açabilir. 2-Vitamin D Eksikliği: Besinlerle yeterince D vitamini alınamaması (malnutrisyon) yanı- sıra, hepatobilier hastalık (karaciğer hastalıkları vitamin A, D ve K nın sentezini düşürür), barsaklardaki emilim bozuklukları (intestinal malabsorpsiyon), renal hastalıklar, belli bazı ilaçların alımı ve derinin güneş ışığını yeterince alamaması (İngilteredeki Müslüman kadınlar) gibi durumlar, vitamin D eksikliğinin önemli nedenleridir. Vitamin D, güneş ışını aracılığıyla deride sentez edilir; eksikliği hipokalsemiye neden olur. Eksikliğine bağlı olarak, çocuklarda raşitizm ortaya çıkar. Erişkinlerde diyete bağlı D vitamini veya kalsiyum yetersizliği oldukça seyrektir; çünki kemik büyümesi çocuklardaki gibi, çok miktarda kalsiyum gerektirmez. x Fosfor, insan vücudunda en çok bulunan elementlerden biridir. Vücuttaki fosforun çoğu oksijen ile beraber, fosfat (PO4) şeklinde bileşik halinde bulunur. Vücuttaki fosfat’ın yaklaşık % 85 i kemiktedir ve burada hidroksi-apatit kristalinin önemli bir bileşenini oluşturur2. xx Böbreklerde 1-α hidroksilaz enzimi tarafından vitamin D’nin en aktif formu olan 1, 25-dihidroksikolekalsife- rol’e [1,25(OH2) D3] çevrilir. Bu madde [vitamin D3 (kolekalsiferol)] barsaklardan kalsiyum emilimini arttırır. Önemli miktardaki vitamin D eksikliklerinde, erişkinlerde osteomalasi’ye yol açar. Bu, nor- mal gelişimini yapmış kemiklerdeki eksik mineralizasyonu yansıtır. Raşitizm’de ise yetersiz mineralizasyon çocuklarda gelişmekte olan kemikleri tutar. 3- Böbrek Yetersizliği: Böbreklerde vitamin D, aktif şekli olan dihidroksikolekalsiferol’a çevrilir. Böbrek hücrelerinin direkt hasar görmesinden dolayı; (1) aktif vitamin D oluşumu- nun azalması ve ayrıca (2) lezyonlu böbreklerde meydana gelen anormal kalsiyum kayıpları, hipokalsemiye neden olur. Fosfat’ın böbreklerden atılımının azalmasına bağlı olarak gelişen hiperfosfatemi de, tam anlaşılamamış bazı mekanizmalar yoluyla hipokalsemiye neden ol-maktadır. Hiperkalseminin Başlıca Nedenleri: Hiperkalsemi, kemik rezorbsiyonunun aşırı olma-sından kaynaklanır. Nedenleri şöyle sıralanabilir. 1- Primer Hiperparatiroidizm: Popülasyonda en sık rastlanılan hiperkalsemi nedenidir. Paratiroid salgılığındaki (bezi) bir bozukluk nedeniyle aşırı miktarda hormon salgılanması so-nucu meydana gelir. Nedeni paratiroid salgılıklarındaki bir hiperplazi veya tümördür. Bu tü-mör benign (adenoma) veya malign (karsinoma) olabilir. Eksesif paratiroid hormonu yapımın-da (hiperparatiroidizm) kemiklerde osteoklastik aktivite ileri derecede artmıştır, kemiklerden kalsiyumun açığa çıkmasına neden olur. Bu durum dolaşımda kalsiyum konsantrasyonunu arttırır, serum kalsiyum seviyesi yükselir. Osteoklastik aktivasyon (rezorbsiyon), osteoblastik depolanmadan çok fazla olduğu için, kemik yıkımı fazladır. Bu tür hastalarda patolojik kırık-lara çok rastlanır. Osteoklastların yaptığı lakunar rezorbsiyon, kemiklerde defektlere neden olacaktır ve kistik kaviteler şeklinde belirecektir. Bu bulgular da, hormon fazlalığının radyolo-jik ve histopatolojik göstergesidir. Paratiroid hormonunun kronik artımı, tüm iskelet sistemin-de herhangi bir kemiği tutabildiği gibi, çene kemiklerini de tutabilir. Bu hastaların kemikle-rinin radyolojik incelemelerinde, aşırı dekalsifikasyon kemik yıkımı nedeniyle multipl kistik alanlar görülür. Bu kistik alanlarda fibröz doku ve osteoklast tipi dev hücreler yoğun bir şekil-de bulunur. Bu histolojik özellik, çene kemiklerinin özel bir lezyonu olan, santral dev hücreli granulomanın benzeridir. Hiperparatiroidizme bağlı bu tür kistik kemik hastalığına, “osteitis fibroza kistika” adı verilir. Bu lezyon bazen kitleler oluşturarak tümörlerle karışabilir. Bu nedenle bu lezyonlar, “hiperparatiroidizmin brown (kahverengi) tümörü” olarak da bilinir. Osteoblastlar aktive olduğu zaman, bol miktarda alkalen fosfat salgılar. Bu nedenle, önemli tanı bulgusu plasma alkalen fosfat düzeyinde artıştır. Bu hastalar böbrek taşı oluşumuna aşırı yatkın olurlar. Bunun nedeni hiperparatiroidizmde barsakdan absorbe edilen ve kemikten mo-bilize olan kalsiyum ve fosfatın, böbrekler tarafından atılması sırasında idrardaki konsantras-yonlarının çok artmasıdır. Sonuçta, kalsiyum fosfat kristalleri böbreklerde çökmeye başlar ve böylece kalsiyum fosfat taşları oluşur. 2- Sekonder Hiperparatiroidizm: Sekonder hiperparatiroidizmde paratiroid hormon artı- şı, paratiroid salgılığındaki primer bir bozukluk yerine, önceden var olan hipokalseminin kompansasyonu sonucu ortaya çıkar. Böbrek yetersizliği en önemli nedendir. Barsakda mal- absorbsiyon sendromu gibi olaylarda, vitamin D eksikliği ve yetersiz kalsiyum alımları, hipo- kalseminin nedenleri olabilir. Kronik hipokalsemi sonucu, paratiroid salgılanmasında bir artış belirir. Buna “sekonder hiperparatiroidizm” denir. 3- Vitamin D fazlalığı: Aşırı vitamin D’nin alımı, vitamin D’nin toksik etkisini ortaya çı-karabilir. D vitaminin fazlalığı, çocuklarda gelişim geriliğine neden olabilir; adültlerde hiper-kalsiüri, nefrokalsinozis ve böbrek taşına neden olur. Vitamin D fazlalığı; kalsiyumun bar-saklardan emilimini arttırdığı gibi, normalin üstünde kemik rezorbsiyonuna (yıkımına) neden olarak kan kalsiyum seviyesini yükselterek, hiperkalsemiye neden olur. 4- Destrüktif Kemik Tümörleri: Destrüktif kemik lezyonlarına neden olan multipl mye- loma veya metastatik kemik tümörlerini sayabiliriz. Multipl myeloma, skuamoz hücreli karsi- noma, böbrek karsinomu, meme- over kanseri hiperkalsemiye neden olur. 5- Süt- Alkali Sendromu: Genellikle peptik ülser tedavisi sırasında uzun müddet ve aşırı miktarda antiasit olarak, kalsiyum (kalsiyum karbonat) ve emilebilir alkali alınması sonucu, hiperkalsemi ortaya çıkar. Bu olaya “süt- alkali sendromu” denir. Gerçi bu sendrom, büyük miktarlarda süt alan hastalarda da tanımlandı. Bu sendrom hiperkalsemi, hiperkalsüri, metabo- lik alkaloz (plasma bikarbonat düzeyinin artması), nefrokalsinozis ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. 6- Hipertiroidizm 7- Sarkoidozis: Akciğerleri tutan kronik granulomatöz bir iltihaptır. PATOLOJIK KALSİFİKASYON Kalsiyum tuzlarının kemik ve dişlerden başka dokularda birikmesine, patolojik kalsifikas- yon denir. Normalde kalsifikasyon yalnızca kemik ve dişlerde oluşur. Bunların dışında oluş- ması, heterotopik kalsifikasyon olarak yorumlanır. Heterotopik kalsifikasyon iki farklı tipte tanımlanır. 1)Distrofik Kalsifikasyon: Serum kalsiyum ve fosfor seviyesinin normal olması- na ve kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk olmamasına rağmen görülür. Kalsiyum tuzları ölü ve dejenere hücre ve dokularda (tüberküloz nekrozu) birikir. Ayrıca atherosklerozisde aterom plaklarında ve hasarlı kalb kapakcıklarında oluşur. 2)Metastatik Kalsifikasyon: Kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk söz konusudur. Hiperkalsemi olan her durumda, normal ve canlı dokularda kalsifikasyonun oluşması görülür. Hatta hiperkalsemi, distrofik kalsifikasyonu da arttırır. Metastatik kalsifikasyonda özellikle bazı dokulara nedeni bilinme- yen bir meyil vardır. Böbrek tübulusları, akciğer alveolleri, mide mukozası ve kan damarları- nın mediası sıkça etkilenen organlardır. Bu organlarda yetmezlikler nedenidir. Metastatik kalsifikasyona neden olan hiperkalseminin nedenlerini daha önce de değindi- ğimiz gibi, şu şekilde sıralayabiliriz; (1)aşırı paratiroid hormonu salgısına neden olan, parati-roid tümörleri ve primer hiperparatiroidizm gibi, endokrin bozukluklar, (2)kemik yıkımını arttıran multipl myeloma, metastatik kanserler ve lösemi gibi tümörler ve (3)vitamin D fazla-lığı (intoksikasyonu) ve süt- alkali sendromu ile sarkoidozdur. Hatta hiperkalsemi, (4)ileri saf-hadaki böbrek yetmezliğinde ortaya çıkan sekonder hiperparatiroidizm’e bağlı olarak da geli-şebilir. Histolojik olarak kalsifikasyon intrasellüler, ekstrasellüler veya her iki lokalizasyonda da depolanabilir. Bu birikim bazofilik, amorfös (şekilsiz) granüler görünümdedir. Kalsifikasyon odağında zaman içinde, kemik gelişebilir, buna “heterotopik kemik” denir. KEMİK HASTALIKLARIİnsan iskeleti kompleks bir sistemdir. Yapısal olarak destek oluşturmaya iyi ayarlanmıştır. İskelet kasının aktivitesini harekete dönüştürür ve hassas iç organlar için, koruyucu bir çevre oluşturur. Ayrıca vücudun kan oluşturan (hematopoetik) elemanları için, iskeletten bir yapı oluşturur ve kalsiyum ile diğer birçok hayati minerallerin ana deposu olarak görev yapar. Pek çok beslenme bozukluğu ile endokrin bozukluklar, iskelet sistemini etkiler. Beslenme bozuk-luklarının neden olduğu kemik hastalıkları; C vitamini eksikliklerinde, skorbüt ve D vitamini eksikliklerinde, raşitizm ile osteomalazi görülen hastalıklardır. Mineralizasyon kaybıyla ka-rakterli bir grup hastalık vardır. Bunlar “osteopenik hastalıklar” adı altında incelenir. Osteo-peni (kemik kaybı), radyolojik olarak mineralize kemik kitlesindeki kayba verilen genel bir terimdir. Bu kolaylaştırıcı bir kavram olup, bunlardaki radyolojik görüntüler, belirli bir patolojiyi işaret etmez. (1)Osteoporoz en sık görülen bir osteopenidir. (2)Osteomalazi ileri yaşlarda, (3)raşitizm çocuklarda görülen kemik matriksindeki mineralizasyon kaybını anla-tır. (4)Osteitis fibroza kistika, hiperparatiroidizmde görülen, kemik kayıpları gösteren bir lezyondur. Osteoklastik kemik rezorbsiyonunda artım vardır. Ortaya çıkmış olan kaviteleri dolduran fibröz doku proliferasyonları görülebilir. Fibröz dokunun tam doldurmadığı kavite-ler, kistik kaviteler olarak tanımlanır. Bazı (5)malign kemik lezyonlu osteopenik hastalarda kemiklerinde bir azalma görülür. Bu artan osteoklastik aktivitenin delilleri olmasına rağmen,bir kısmında anormal osteoklastik aktivite yoktur. Tümör hücrelerinin kendileri kemik rezorb-siyonundan sorumludur. Osteoporoz: Osteoporoz, kemik kitlesinin azalmasıyla mikro- yapı bozulmasına bağlı ola-rak ortaya çıkan kemik inceliği ve zayıflığına bağlı olarak kırık olasılığının arttığı bir kemik hastalığıdır. Burada hem kemik yapımı azalmıştır, hem de kemik yıkımı artmıştır. Kemik in-celiği lokalize olabildiği gibi, tüm iskelet sistemini de tutabilir. Osteoporoz terimi nitelendiril-meden kullanılırsa, primer senil ve postmenopozal şekli anlaşılır. Senil osteoporoz, yaşlılarda ve heriki cinsde şiddeti artarak görülür. Postmenopozal osteoporoz, menopoz sonrası kadın-larda görülür. Yaşlı kadınlardaki femur başı kırığın başlıca komplikasyondur. Primer osteopo-rozis ileri derecede yaygın olarak görülür. Osteoporozisle ilgili kırıklara bağlı ortaya çıkan morbidite ve mortalite analiz edilirse, yıllık maaliyetin çok yüksek olduğu görülür. Patogenezis: Erişkinlerde kemik oluşumu ve rezorbsiyonu arasında dinamik bir denge var-dır. Bu dengenin osteoklastların kemik yıkım tarafına kaydığında olay osteoporoz ile sonuçla-nır. Bu dengesizliğin oluşumu bir sırdır. Gerçi kemik gelişimi ve yeniden modelizasyon (yı-kım- yapım) kontrol mekanizmalarında heyecan verici önemli kavramlar vardır. Bunların merkezinde, tümör nekroz faktörü (TNF) ailesine ait yeni bir molekülün, keşfi vardır. Nükle-er Faktör kB nin Reseptör Aktivatörü (RANK) olarak adlandırılan bu molekülün, osteo-klast fonksiyonunu (işlevini) etkilediği anlaşılmıştır. Bunu, kemik stromal hücreler ile osteo-blastların sentezlediği ve hücrenin membranına yerleşik olduğu bugün artık bilinmektedir. Bu liganların reseptörü, makrofajlarda bulunmaktadır. RANK- sunan (tanıtan) hücreler bu makro-fajlar (böylelikle osteoklastlar) dır. Makrofajların osteoklastlara dönüşebilmeleri için, stromal hücreler veya osteoblastlarda bulunan bu RANK ligandının, makrofajlardaki RANK reseptö-rüne bağlanması gereklidir. Aynı zamanda osteoblastlar ve stromal hücreler, makrofaj koloni stimüle eden faktör (M- CSF) olarak adlandırılan bir sitokin üretir. Bu uyaran faktör, makro-faj yüzeyinde bulunan farklı bir reseptöre bağlanır. RANK ligandı ve makrofaj koloni –stimü-le eden (uyaran) faktör beraberce etki ederek makrofajları, kemik- yiyen osteoklastlara dönüş-türür. Bunun dışında stromal hücreler/osteoblastlar tarafından salgılanan ve osteoprotegerin (OPG) olarak adlandırılan molekül, tuzağa düşürücü “yem reseptör” dür. RANK ligandını kaplayarak, bunun makrofajdaki RANK reseptörüne bağlanmasını önler ve böylece yeni osteoklastların oluşumu ve kemik yıkımı kesintiye uğramış olur. Öyle görülüyor ki, osteoporoz tek bir hastalık olmaktan çok, total kemik kitlesinin ve yo-ğunluğunun azalması gibi, benzer morfolojik görüntüyü veren hastalıklar grubudur. Normal durumlarda bebeklik ve çocukluktan itibaren, kemik kitlesi devamlı artar, genç adült yaşların- da zirveye çıkar. Bunu büyük ölçülerde genetik faktörler belirler. Gerçi fiziksel aktivite, diyet ve hormonal durumlar gibi, eksternal (dış) faktörlerin de büyük rolü vardır. Yaş Faktörü: Kemik dansitesindeki (yoğunluğu) yaşa bağlı değişiklikler, her bireyde görü- lebilir. Kemik dinamik bir dokudur ve yaşam boyu devamlı bir yıkım- yapım şeklinde devam eder. Bu remodelizasyon (yıkım- yapım), kemik rezorbsiyonu ve yeni kemik yapımı değişik- likleriyle karakterizedir. Maksimum kemik yoğunluğuna yaşamın üçüncü on yılında ulaşılır. Bundan sonra dansite giderek azalır. En büyük kayıplar, yoğun süngersi (trabeküler) kemikle- rin olduğu omurga ve femur boynunda ortaya çıkar. Bu nedenle osteoporozlu kişilerde kırıklar bu bölgelerde çok sık görülür. Yaşlı hanımlarda kalça kırıkları kayda değer sayılardadır. Bu tür kırıklardaki tedavide, yaşlı insanların uzun periyodlarda hareketsiz yatmaları gerektiğin- den, hareketsizliğe bağlı olarak pnömoni, akciğer ödemi ve pulmoner tromboembolizm gibi, komplikasyonlar çok sık görülür ve başlıca ölüm nedenidir. Mekanik Faktör: Özellikle beden ağırlığının taşınması normal yeni kemik yapımında önemli bir stimulusdur. Azalmış bir fiziksel aktivitenin, hızlanmış kemik kayıplarıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun kötü örnekleri felçli veya hareketten yoksun ekstremiteler örnek verilir. Sıfır yerçekiminde bir müddet kalmış olan astronotlarda da kemik yoğunluğunda kayıplara rastlanır. Pekçok yaşlı insandaki yaşam biçimi, hiç şüphesiz osteoporozun ilerlemesinde kat-kısı olabilir. Diyet Faktörü: Osteoporozun oluşması, korunması ve tedavisinde, kalsiyum ve vitamin D nin alımını da içeren diyetin rolü, halen daha tam anlaşılamamıştır. Raşitizm ve Osteomalazi Raşitizm ve Osteomalazi, her ikisi de vitamin D eksikliğinin birer örneğidir. Başlıca deği- şiklik kemiğin mineralizasyonundaki eksikliktir ve buna bağlı olarak nonmineralize osteoid kitlesindeki artım ortaya çıkar. Kısaca, osteoid matriks kalsifikasyonundaki defekttir. Osteo- malazideki bu özellik, total kemik kitlesindeki azalmaya rağmen, kalan kemik kitlesinde mineralizasyonu normal olan, osteoporozise çelişki oluşturur. Osteoporozisde kemik kaybı vardır, mineralizasyon kaybı yoktur. Raşitizmde mineralizasyon defekti, çocuklarda gelişmekte olan kemiklerde ortaya çıkar. Osteomalazide ise, tamamen normal gelişimini tamamlamış kemikteki bozuk mineralizasyon tarif edilir. PROF. DR. Taha ÜNAL EGE ÜNİVERSİTESİ DİŞHEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ 2011 ORJİNAL KAYNAK: dent.ege.edu.tr/dosyalar/kaynak/301_patoloji/11.pdf   documents/11.pdf

http://www.biyologlar.com/hucre-zedelenmesinin-nedenleri-ve-zedelenmeye-karsi-hucrenin-verdigi-uyum-yanitlari-nelerdir-hasara-ugrayan-dokunun-onarilmasi-nasil-gerceklesir

DİŞİN GELİŞİMİ

Her diş bir mezodermal ve bir ektodermal komponente sahiptir. Ektodermal komponent sadece mineden oluşur. 5-6. haftalarda oral ektoderm alt ve üst çenede atnalı şeklinde linear kalınlaşmalar gösterir. Bu labiodental laminalar başlangıçta solid ve ortadan ikiye ayrılmış olup alttaki mezoderme doğru uzanırlar. Dış labial kenar, dudak ile çene kemiğinin alveolar çıkıntısı arasında bir oluk oluşturmak üzere yarılırken (gelecekteki vestibül) iç kenar, dental lamina, her yarım çenede 5 adet olan tomurcuk benzeri bir seri kalınlaşmalar veya diş germlerini yapar. Bunlar süt dişleridir. 10-12. haftada lingual tarafta ikinci seri diş germleri gelişir. Sayıları her yarım çenede 8 tanedir (5 tanesi süt dişlerinin yerini alır, diğer üçü molar dişler olup süt dişlerinde karşılığı yoktur). Her iki tip diş çıkarmada da diş germlerinin gelişimi benzer şekilde olur. Her epitelyal diş germi bir hücre kordonu ile dental laminaya bağlı olarak bulunur. Önce kep şeklindedir, sonra altından mezenşimal papilla tarafından invagine edilerek çan dönemi (enamel organı) haline gelir. Tamamen bağ dokusu içine gömülüdür (Dental kese). Dental laminayla ilişkisi parçalanıp kaybolduğunda gelişen dişi tamamen kuşatır. Enamel organın periferal kısmı tek tabakalı epitelyal hücrelerce oluşturulur. Hücreler çanın konveks kısmında alçak kübiktir ( Dış enamel veya dental epitelyum). Konkav kısmında daha prizmatiktir (iç enamel veya dental epitelyum). Çanın kenarında (servikal bölge veya boyun) karşılaşırlar, bu gelecekteki sementoenamel bileşkeyi belirler. Çana komşu iç enamel epitelyal hücreler olan nöral krest kökenli preodontoblastlar da kübikleşerek dentini oluşturacak olan odontoblastlara dönüşürler. Çanın iç kısmında hücreler yıldız (stellate) şekilli olup hücreler arası boşluklarla (stellate retikülüm) ayrılmıştır. Fakat iç enamel epitelyumuna komşu stratum intermedium olarak adlandırılan çok düzenli bir tabaka oluştururlar. Stratum intermedium boyunca iç enamel epitelyumun hücreleri enamel yapan ameloblastlara dönüşür. Dental enamel matriks aracılı biominearilazyon olarak bilinen amelogenesis ile oluşur. Amelogenesisin ana aşamaları: • Matriks üretimi (salgılama dönemi), dişin mineralizasyonunda ilk olarak dentin oluşur. Sonra kısmen enamal matriksi mineralize olur ve salgılama dönemi enamel tamamen oluşuncaya kadar devam eder. • Matriks olgunlaşması, mineralize matriksin kısmen olgunlaşması hem organik materyalin uzaklaşması hem de Ca+ ve fosfat girişiyle gerçekleşir. Böylelikle salgılama dönemi ameloblastları periyodik değişikliklerle olgunlaşma dönemi ameloblastlarına farklanır. Ameloblastların apikal kutuplarında Tomes’in çıkıntıları gelişen enamel ile sarılır. Ameloblastların apikal ve bazal kısımlarındaki bağlantı kompleksleri, hücrenin bütünlüğünü ve dentoenamal bağlantıdan uzaklaşmasını sağlar. Ameloblastların differansiasyonlarıyla birlikte, buna komşu dental papillanın periferal mezodermal hücreleri bir hücre kalınlığında odontoblastlar olarak düzenlenir. İkisi yalnızca bir bazal lamina materyali tarafından ayrılmış olup bu da daha sonra parçalanır. Gebeliğin 20. haftasında dişin sert dokuları oluşmaya başlar. Predentin boyuna doğru uzanır, kalınlığı artar. Odantoblastların sitoplazmik uzantaları dentinal lifler gibi oluşturulur. Odontoblastlar kollajen ve başlıca glikozaminoglikanlar olan matriksi oluşturur. İlk oluşan matriksde kalsifikasyonu takiben predentin dentine dönüşür. Çünkü mineralizasyon lifler ve temel maddenin oluşumundan sonra meydana gelir. Odontoblastlara komşu olarak daima ince predentin tabakası vardır. Bir kere dentin oluşumu başlayınca ameloblastlar dentin yüzeyinde enamel oluşturmaya başlarlar. İlk oluşan enamel % 70 mineraller v e% 30 organik matriksden meydana gelir, oysa matür enamelin % 99’u mineraldir. Bu yüzden matriks kristallit birikimi ve/veya düzenlenmesi ve daha sonra hemen tamamen kaybolması için gereklidir. Enamel kalınlığının artması ile ameloblastlar dentinden uzaklaşırlar. Gelişen enamel ekstramatriksinin esas proteinleri: • Amelogeninler; enamel gelişiminin erken evrelerinde enamel rodları arasında aralıklı olarak yerleşen önemli bir proteindir. • Amelobilastin, erken salgılama evresinden geç olgunlaşma evresine kadarameloblastlar tarafından üretilen sinyal proteinleridir. Fonksiyonları henüz çok iyi bilinmemekle birlikte amelogenesiste diğer proteinlerden daha belirgin bir role sahiptir. Enamel kristallerinin uzamasını kontrol ederek enamel mineralizasyonuna rehberlik eder. • Enamelinler, enamel tabakası boyunca yayılan proteinlerdir. Bu proteinler enamel olgunlaşması gibi proteolitik yarıklanma geçirirler. Bu yarıklanmanın düşük molekül ağırlıklı ürünleri olgun enamel kristallerinin yüzeyine tutunur. • Tuftelinler, dentinoenamel bağlantı noktasına yakın yerleşen en erken tanımlanmış proteinlerdir. Enamel demetlerinde yer alırlar ve hipomineralizasyondan sorumludurlar. Gelişen enamelin olgunlaşması mineralizasyonu ile devam eder ve vucudun en sert yapısı halini almasıyla sonlanır. amelogeninler ve ameloblastinler enamel olgunlaşması sırasında uzaklaşırlar. Bu nedenle olgun enamel sadece enamelinler ve tuftelinlerden oluşur. Enamel tamamen olgunlaştıktan sonra ameloblastlar dejenere olur ki bu dönem dişin diş etinden çıkışına yakındır. Enamel organın periferinde, gelecekteki boyun kısmında (çanın kenarında), iç ve dış enamel epitelinin birleştiği yerde, bir epitelyal hücre katlantısı gelişir ve aşağıya köke doğru büyür. Bu epitelyal kök kılıfıdır (Hertwing kılıfı). Kök gelişimi diş çıkmasından kısa bir süre önce oluşur ve gittikçe gingivaya doğru taç kenarları şeklinde ilerler. Odontoblastlar Hertwing epitelyal kılıfı ile ilişkili olarak gelişir ve dentini oluşturur. Sementum periodental membranı mezenşiminden gelişir. Hertwing epitelyal kılıfı yalnızca kök tamamen oluştuğu zaman kaybolur. Kalıcı bir dişin çıkması sırasında, yüzeyel süt dişleri büyüme basıncı ile gittikçe resorbe olur, osteoklastlar bu olay boyunca belirgindir. Süt dişlerinin taçın üst kısmında oluşan bölümü dökülür, kalan kısım resorbe olur.

http://www.biyologlar.com/disin-gelisimi

EVRİMİN KANITLARI

Temel bilimlerin önemli karakteri, ortaya atılan bir düşünce ya da teorinin bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapılan gözlemlerle kanıtlanmasıdır. Buna göre, bir temel bilim olan biyolojide de teorik olarak verilen bilgilerin, laboratuvar koşullarında yapılan bilimsel gözlemlerle doğrulanması gerekmektedir. Ancak, evrimin süreklilik göstermesi ve çok yavaş ilerlemesi, bu konuda ortaya atılan teorilerin gözlemlerinin yapılmasını; bir başka deyişle evrimin laboratuvara sığdırılmasını olanaksız kılmaktadır. Ayrıca, evrime ortam koşullarındaki değişmenin neden olduğu düşünüldüğüne göre; belli bir evrimsel değişmeyi araştırırken buna neden olan ortam koşullarını veya bu koşullarda meydana gelen değişmeyi de bilmek gerekir ki bunu tam olarak bilmek bügün için olanaksızdır. Bu nedenle, evrimin kanıtları biyolojinin dalları ve jeoloji ile biyolojinin ara kesitinde yer alan paleontoloji alanında yapılan çalışmalardan elde edilmektedir. Aşağıda bu kanıtlara yer verilmiştir. 1- Sistematikten sağlanan kanıtlar Canlıların biribirlerinden meydana geldiğini ifade eden evrim düşüncesi, bitki ve hayvanların sınıflandırılmasından sonra daha çok dikkat çekmeye ve taraftar toplamaya başlamıştır. Sınıflandırmada gerçek ve esas olan kavram türdür. Çünkü, kendi aralarında çiftleşerek fertil yavrular veren canlılar aynı tür içinde kabul edilirler. Türün üstünde yer alan cins, aile, takım gibi taksonlar içindeki canlıların yeri, farklı sistematikçilere göre değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin, bir tür farklı sistematikçilere göre farklı cinsler içinde düşünülebilir. Bir başka örnek, canlıların günümüzde genellikle beş alem (regnum) e ayrılarak (Monera, Protista, Fungi, Plante, Animalia) incelenmelerine karşın; bazı sistematikçilere göre iki aleme (Animalia, Plante) ayrılmasıdır. Aslında iki alemli sistematikten beş alemli sistematiğe geçişin nedeni, prokaryot ve ökaryot tek hücreliler ile mantarların ne bitkilere, ne de hayvanlara sokulamıyacak kadar ortak özelliklere sahip olmaları idi. Örneğin, Euglena klorofil içermesi ve taşıdığı kamçıyla hareketli olması dolayısıyla botanikçiler ve zoologlar arasında bitki mi, yoksa hayvan mı kabul edilmesi konusunda tartışmaya neden olmuştur. Fakat, beş alemli sistematiğin kullanılmaya başlanmasıyla bu tür tartışmalar büyük ölçüde sona ermiştir. Sistematik biliminin gelişmesinde ve canlı sistematiğinin incelenmesinde evrim açısından önemli olan, ilkel canlıların bitki mi yoksa hayvan mı olduklarını tartışacak kadar basit ve benzer yapılı olmalarına karşın; sistematiğin gelişmiş olan üst grupları arasında (memeli hayvanlar ve çiçekli bitkiler gibi) farkların çok fazla oluşudur. Canlı sistematiğinde evrime delil olarak gösterilen bir başka gözlem, aynı takson içinde biribirine yakın gruplardaki canlıların biribirlerine daha çok benzemesidir. Bu durum, yakın türlerin değişerek biribirlerinden meydana geldikleri düşüncesinin kaynağı olmuştur. 2- Paleontolojiden elde edilen kanıtlar Paleontoloji, bilimler yelpazesi içinde jeoloji ile biyolojinin birleştikleri çizgide yer alır. Adeta iki bilim dalının ara kesiti durumundadır. Bugün ele geçen fosillerden, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların ne kadar eskiye ait olduklarını; ortamlarıyla ve bugün yaşamakta olan canlılarla ilgilerini araştırır. Fosil, Jeolojik devirlerde yaşamış olan canlılardan veya onların bıraktıkları izlerden bugün elimize geçen kalıntılara denir. Canlılar öldükten sonra, yumuşak dokuları ayrıştırıcı olarak isimlendirilen eklembacaklılar ve mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Şayet iyi korunmamışsa kemikler de yok olur. Fosiller, jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların doğal olaylar sonunda uygun şekilde korunarak günümüze kadar gelmiş olan izleridir. Suda yaşayan canlıların fosilleşme şansı, karada yaşayan canlılara oranla daha fazladır. Örneğin, deniz veya gölde akarsu ağzına yakın yerde ölen bir balık, derenin taşıdığı sel sularıyla gelen sedimantasyonun altında kalabilir. Bu şekilde fosilleşme sürecine giren balık, diğer canlıların etkisinden uzak kaldığı gibi, yer altı sularıyla taşınan silikatlar ve karbonatların sert dokularına girmesiyle taşlaşarak binlerce yıl bozulmadan kalacak bir fosil haline gelir (Şekil 6). Fosilleşmenin bir başka şekli, çevresindeki tüm canlıları örtecek bir volkanik etkinlik sonunda canlıların kalın bir lav veya tüf tabakası altında kalmasıdır. Şekil. 6. Fosillerin, yaşadıkları devirlerin eskiliğine göre jeolojik tabakalar içinde sıralanışı Yer altında değişik derinliklerde bulunan fosiller çeşitli dış ve iç kuvvetlerin etkisiyle yüzeye çıkabilirler. Dış kuvvetler heyelanlar veya akarsu ve rüzgarların meydana getirdiği erozyon; iç faktörler ise, jeolojik anlamda yer hareketleridir. Paleontologlar, bu amaçla çeşitli yöntemler kullanarak jeolojik tabakaların yaşlarını belirlerler. Radyoaktiviteden yararlanılarak yapılan yaş tayinleri bu konuda yaygın olarak başvurulan yöntemdir. Paleontolojik bulgulara göre 4,6 milyar yıl yaşında olduğu tahmin edilen yer üzerinde ilkel canlıların günümüzden 3,5 milyar yıl önce (MYÖ); ilk ökaryotların ise 1,5 MYÖ meydana geldikleri ve ilk çok hücrelilerin kambriyen devrinde ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Şekil 7, sırasıyla çenesiz omurgalılar, kıkırdaklı balıklar, kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memelilerin ortaya çıktıkları jeolojik devirleri ve gelişmelerini göstermektedir. Bu şekile göre, a) Şlk omurgalı hayvanlar çenesiz balıklardır. Bu canlıları zaman içinde sırasıyla kıkırdaklı ve kemikli balıklar, amfibiler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler izlemektedir. Bu durum, zaman içinde giderek gelişmiş canlıların ortaya çıktığını göstermektedir. Herhangi bir jeolojik devirde meydana gelen bir canlı türü, belli bir sayısal büyüklüğe eriştikten sonra, yeni türler meydana getirmektedir. Örneğin, başlangıçta sayıca az olan reptiller; fert sayıları belli bir büyüklüğe eriştikten sonra, tür sayılarını artırarak tüm jura devrinin baskın canlıları olmuşlardır. Burada "fert sayısının belli bir büyüklüğe erişmesi" b) ifadesiyle, ekosistemde türe ait taşıma kapasitesinin tamamının kullanılmış olması kastedilmektedir. c) Fosillerin incelenmesi, bazı hayvan grupları arasında geçit formu olarak nitelendirilebilecek fakat bugün yaşamayan canlıların varlığını ortaya koymuştur. Örneğin, jura devrinde yaşamış olan Archaeopteryx, vücut yapısı bakımından hem sürüngenlere ve hem de kuşlara benzeyen karakterlere sahiptir. Bu yapısıyla Archaeopteryx, bugün yaşamayan bir geçiş formudur. Bir başka örnek, biribirini izleyen jeolojik devirlerde yaşamış olan ve bugünkü atın ataları durumunda olan hayvan fosilleridir. Bu fosiller de atın evrimini gösteren geçiş formlarıdır (Şekil 8). d) Canlıların evrimi sürecinde, bazı karakterlerde meydana gelen değişikliklerin aynı yönde geliştiği görülür. Atın ayağının allometri tarzında gelişmesi; Sudan karaya geçiş sürecinde rol alan balık – kurbağa – sürüngen ve daha sonra gelişen memelilerde hareket, solunum ve dolaşım sistemlerinde görülen ve giderek daha fonksiyoner olma yönündeki gelişmeler buna örnektir. 3-Morfolojiden sağlanan kanıtlar Morfoloji, bir canlının veya canlıyı meydana getiren yapıların dış görünüşünü inceleyen bilimdir. Canlıların dış görünüşleri ve bu görünüşleri meydana getiren organ morfolojileri ve işlevleri karşılaştırılırken aralarındaki benzerlikler dikkate alınmaktadır. Gözlemler, organlar arasında homologi ve analogi tarzında olmak üzere, iki şekilde benzerlik bulunduğunu ortaya koymuştur. Şekil 8. Atın soyoluşunda yer alan geçiş formları. Analog organlar arasındaki veya analogi tarzındaki benzerlikler morfolojik ve işlevsel benzerlikleri dikkate almaktadır. Örneğin, embriyonik gelişimleri birbirlerinden tamamen farklı olan böceklerin ve kuşların kanatları arasındaki benzerlik, her ikisinde de kanatların uçma işlevini yerine getirmesidir. Bu konuda bir başka örnek, deniz parlaması (yakamoz) olayına neden olan Noctiluca miliaris ile aralarında filogenetik yakınlık olan Craspedotella pileolus‟un tek hücreli hayvan olmasına rağmen, morfolojik bakımdan deniz anası (Aurelia aurita) na benzemesidir veya bir memeli hayvan olan yunus balığı ile bilinen gerçek balıklar (Pisces) arasında görülen morfolojik benzerliktir. Yunus balığı, derisinin kıllı oluşu, akciğerleriyle soluması, canlı doğurması gibi özellikleri ve embriyonik gelişimi bakımından tipik bir memeli olmasına rağmen; ortam koşullarına uyması sonucunda morfolojik olarak balık şeklindedir. Homolog organlar arasındaki veya homologi tarzındaki benzerlikler organların embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliklere dayanmaktadır. Evrimsel gelişimleri birbirine benzer olan bu organlar adaptif radyasyon sonunda farklı amaçlara uygun olarak değişmektedirler. Homolog organlar işlevsel farklılıklar gösterse de, burada dikkate alınan embriyonik gelişimleri arasındaki benzerliktir. Örneğin, memelilerde genel olarak 5 parmaklı olan üyeler; farklı türlerin yaşam koşulları ve beslenme şekilleri (veya topluluk içindeki rolleri = niş) ne göre el, toynak, yüzgeç, pençe, kanat gibi değişik amaçlara göre farklılaşmıştır. Bu organlar işlevsel farklarına rağmen embriyonik gelişmelerindeki benzerlikler nedeniyle homolog organlardır. Yukarıda anlatılan kuşlar ve böceklerin kanatları arasındaki analogi tarzı benzerliğe karşın, kuşların ve yarasaların kanatları arasında; hem embriyonik gelişimleri bakımından ve hem de işlevsel olarak görülen benzerlik nedeniyle, hem analogi hem de homologi tarzı benzerlik bulunmaktadır. Nitekim, her iki kanat yapısında yer alan kemikler arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır (Şekil 9). Şekil 9. Sırasıyla, Şnsan, kedi, balina ve yarasa kolları arasındaki anatomik benzerlikler Homolog organların karşılaştırılmasıyla hayvanlar arasındaki yakınlıklar daha doğru bir şekilde belirlenmektedir (Şekil 9). Hatta, dış görünüşleri bakımından farklı olan fakat filogenetik bakımdan biribirlerine yakın olan canlıların akrabalık dereceleri, homologi tarzındaki benzerliklerin değerlendirilmesiyle ortaya çıkarılmaktadır. Örneğin, Equidae ailesinden at, Felidae ailesinden kaplan ve Pongidae ailesinden maymunun ayakları arasında anatomik ve işlevsel farklar vardır. At, aslan ve maymun sırasıyla; tırnakları, parmakları ve tabanları ile yere basan hayvanlardır. Aileler arasında yere basış şekli bakımından görülen farka rağmen, aynı aile içindeki fertlerin benzer şekilde yere bastıkları görülür. Buna göre, aynı aile içinde toplanan bireyler yakın akraba olarak kabul edilmelerine karşın, farklı ailelere mensup fertler daha uzak akraba olarak kabul edilmektedirler. A-Embriyolojiden sağlanan kanıtlar. Morfolojinin bir dalı olan embriyoloji, yumurtanın döllenmesiyle meydana gelen zigotun, hayvanlarda yumurta içinde veya ananın uterusunda; bitkilerde tohum içinde filizleninceye kadar geçirdiği gelişme evrelerini inceleyen bilim dalıdır. Bu bilim dalında yapılan gözlemler, yüksek organizasyonlu canlıların geçmiş jeolojik devirlerde yaşamış olan canlıların sürekli evrimleşmeleriyle meydana geldiklerini ortaya koymaktadır. Bu düşünceye neden olan gözlemler: a) Canlıların bir bölümü (örneğin bugüne kadar soylarını devam ettirebilmiş olan süngerler) embriyonik gelişimlerinde gastrula evresinde kalırlar. Ancak daha gelişmiş canlılarda embriyonik tabakalar ve organ oluşumları belirgin olarak görülmeye başlar. b) Belli bir gelişmişlik düzeyinin üzerindeki canlılar yumurta hücreleri meydana getirirler ve bu hücrede meydana gelen bölünmelerle bulastula ve gastrula evrelerinden geçerek; sırasıyla ektoderm, endoderm ve mezoderm olarak tanımlanan embriyonik tabakaları meydana getirdikten sonra organ taslaklarını oluşturarak gelişirler. c) Gelişmiş canlıların embriyonik gelişimlerinde, daha ilkel canlıların ergin evrelerinin bulunduğu gözlenmektedir. Örneğin, kurbağa metamorfozunda; su hayatına uyarak kuyruğuyla hareket eden ve solungaçlarıyla soluyan, balığa benzer bir tetar evresinin bulunuşu, filogenez içinde kurbağaların balıklardan meydana geldiği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Omurgalılarda boşaltım sisteminin evrimi incelendiğinde, ilkel balıklarda görülen pronefroz tipi böbreğin yerini; sürüngenler, kuşlar ve memeliler gibi daha ileri derecede evrimleşmiş olan grupların erginlerinde metanefroz tipi böbreğin aldığı görülür. Ancak, bu grupların ve amfibilerin larvalarında daima pronefroz tipi böbreğin bulunduğu görülür (Tablo 2). Bir başka örnek olarak, insanın, embriyonik gelişiminde nöral borunun oluşumu sırasında, kısa bir süre için başın gerisinde, balıkların solungaçlarına benzer yarıkların meydana geldiği; kalbin iki odacıklı olduğu; böbreklerin pronefroz tipinde olduğu ve kuyruğunun bulunduğu bir evreden geçtiği bilinmektedir. Ayrıca, Şekil 10 da görüldüğü gibi, insanın embriyonik gelişimindeki belli evreler ile başka canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. Bir başka anlatımla, her canlı embriyonik gelişiminde, evrim çizgisinde yer alan canlıların morfolojik özelliklerini sergileyen evrelerden geçerler. Sistematikdeki yeri tartışma konusu olan canlılar arasında filogenetik yakınlıklar, bu şekildeki benzerliklerden yararlanılarak bulunmaktadır. Hatta, bazı yazarlara göre “bir canlının embriyonik gelişimi onun soyoluşunu göstermektedir”. B-Sitolojiden sağlanan kanıtlar Morfolojik ve fizyolojik bakımdan, tek ve çok hücreli canlıların hücrelerinde bulunan ortak özellikler, canlıların orijininin tek hücreli bir organizma olduğunu düşündürmektedir. Bütün hücrelerde, merkezde DNA yapısında bir kalıtım materyali ve onu saran sitoplazma ile bütün bu yapıyı çevresinden ayıran bir zarın bulunması; bütün hücrelerde çoğalmanın mitoz olarak isimlendirilen bir bölünmeyle gerçekleşmesi; eşeyli çoğalan türlerde eşey hücrelerinde kromozom sayılarının mayoz bölünmeyle yarıya indirilerek türlerin kromozom sayılarının sabit tutulması bütün bu canlıların hücrelerinde karşılaşılan ortak karakterlerdir. Şekil 10. Çeşitli düzeylerde evrimleşmiş olan canlıların embriyonik gelişim evreleri arasında görülen benzerlikler. Soldan sağa sırasıyla: Balık, Salamander, Hindi, Tavuk, Domuz, Dana, Tavşan ve Şnsan Diğer taraftan, cins ve aile gibi küçük sistematik kategoriler içindeki türler arasında biribirlerine yakın olan kromozom sayılarının, takım gibi daha geniş kapsamlı kategorilerde giderek farklılaşması; canlıların ortak bir atadan meydana geldikten sonra giderek değiştiklerini göstermektedir. Örneğin, sineklerin Chironomus cinsi içindeki türlerin hemen hepsinde haploid kromozom sayısı 4; çekirgelerin Acridiidae ailesinde 16 türde n=10, 86 türde n=12 olmasına karşın; bilinen tüm kelebekleri kapsayan Lepidoptera takımında n=11-112 arasında değişmektedir. Benzer şekilde, kromozomların metafaz düzleminde sıralanışı bakımından da büyük sistematik kategoriler içindeki fertler arasında farklar bulunmaktadır. C-Histolojiden sağlanan kanıtlar Bütün canlıların özelleşmiş hücre grupları olan dokulardan ve farklı dokuların belli bir amaca yönelik olarak bir araya gelmesinden oluşan organ ve organların bir araya gelmesinden oluşan sistemlerden meydana gelmesi ve bu hiyerarşik yapının bütün canlılarda benzer olması canlıların ortak bir başlangıcının olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca, canlıların dokuları arasında görülen morfolojik ve işlevsel benzerlikler de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir. Örneğin, omurgalı hayvanların deri, kol ve mide kasları ile sinir dokuları morfolojik olarak benzer yapıdadırlar. Bu durum, canlıların ortak bir atadan meydana gelerek evrimleşmeleri sırasında, doku düzeyinde benzer şekilde farklılaştıklarını göstermektedir. 4-Fizyolojiden sağlanan kanıtlar Canlıların bir hücreden meydana geldikten sonra sürekli bir rekabet ortamında ve çevrenin koşullarına uygun olarak, gelişerek ve farklılaşarak çeşitlendiklerini gösteren kanıtlara fizyoloji bilim dalında da rastlanmaktadır. Örneğin, bütün canlılarda görülen fizyolojik gereksinimler aynıdır. Fakat bunların karşılanma şekli gelişmişlik düzeyine bağlı farklılıklar gösterir. Örneğin, bütün canlılar enerji elde etmek için beslenmek ve solunum yapmak, ortaya çıkan artıkları da organizmadan uzaklaştırmak zorundadırlar. Bu işlemleri amip gibi tek hücreli bir canlıda ozmoz, difüzyon ve aktif transport gibi işlemlerle hücre düzeyinde gerçekleştirmek mümkün olmakla birlikte; çok hücreli organizmalarda periferdeki hücreler dışında, organizmanın geri kalan hücreleri için gazların ve maddelerin taşınmasını sağlamak üzere bir taşıma sistemi gerekmektedir. Böylece solunum, sindirim ve boşaltım sistemleri ile dış ortam arasındaki iletişim dolaşım sistemiyle sağlanmaktadır. Ayrıca bu sistemler arasındaki koordinasyonun sağlanması ve ortamdaki değişikliklerin organizma tarafından algılanması ve yanıtlanması için sinir sistemi ve ona bağlı olarak duyu organları gelişmiştir. Evrim sürecinde, canlılardaki sistem ve organların da ortamın gereksinimlerine uygun olarak değiştikleri görülmektedir. Ancak, burada rekabet daima varlığını sürdürmekte; hatta, ortamın gereksinimlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Dolaşım sisteminin amacı, genel olarak; gazların, besinsel elementlerin, metabolizma artıklarının ve hormonların taşınmasını sağlamaktır. Bu gereksinimi karşılamak üzere kan sıvısı, böceklerde sırtta bulunan ve emme-basma tulumba gibi çalışan bir kalp yardımıyla vücut içinde serbest olarak dolaştırılırken; solucanda kalb ödevi gören lateral damarlar yardımıyla damarlar içinde kapalı olarak dolaşmaktadır. Omurgalılarda, gereksinimlere bağlı olarak önemli ölçüde değişikliğe uğrayan kalbin; balıklarda 2 odacıklı, amfibilerde 3 odacıklı, reptillerde ventrikülü tamamlanmamış bir bölmeyle ikiye ayrılmış olarak 3 odacıklı, kuşlar ve memelilerde 4 odacıklı olmak üzere evrim sürecinde giderek pompalama kapasitesini artırdığı görülmektedir (Şekil 11). Şekil 11. Sırasıyla balıkta 2 gözlü, kurbağada 3 gözlü ve memelide 4 gözlü kalp Boşaltım sisteminin amacı başlıca üre ve ürik asit şeklindeki metabolizma artıklarını vücut sıvılarından ayırmaktır. Bu amaca ulaşmak için, yöntem temelde aynı kalmak üzere gelişmişlik düzeyine bağlı olarak boşaltım organının süzme kapasitesinin arttığı görülmektedir. Solucanda her segmentte bir çift olarak bulunan nefridium şeklindeki boşaltım organı, böceklerde arka barsağa açılan Malpighi tüpü ve omurgalılarda sırasıyla pronefroz, mezonefroz, metanefroz olarak adlandırılan böbrek tipleri şeklinde bir evrimleşme göstermektedir. Bu anlatılanların dışında, tüm canlıların sadece kimyasal haldeki enerjiyi kullanabilmeleri ve depolayabilmeleri onların ortak bir atadan meydana geldiklerini gösteren bir başka kanıttır. Bu kuralın dışına çıkarak, gün ışığıyla hareket eden veya radyoaktif maddeler kullanarak büyüyen bir canlı bilinmemektedir. 5-Endokrinolojiden sağlanan kanıtlar Endokrinoloji, iç salgı bezlerinin yapısını, salgılarını, bu salgıların etkiledikleri olayları ve etki şekillerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu konuda memelilerde yapılan çalışmaların sayısı, ilkel gruplarda yapılan çalışmalara göre fazla olmasına rağmen; elde edilen bulgular canlıların ortak bir soydan gelerek derece derece farklılaştıklarını göstermektedir. Örneğin, çenesiz omurgalılar (cyclostomata) dan memelilere kadar uzanan evrim sürecinde yer alan canlılarda, tiroid bezinin biyokimyasal organizasyonun aynı olduğu bildirilmektedir. Siklostom larvalarında yapılan çalışmalar, endostillerinde tiroksin ve tironin hormonlarının bulunduğu; metamorfozunu tamamlayan bireylerde endostilden tiroid foliküllerinin oluştuğu ve aynı kimyasalların tiroid bezinde bulunduğu saptanmıştır. Daha alt gruplarda yapılan çalışmalar, protokordatlardan Ascidia'ların endostillerinde ve süngerlerde skleroproteinlere bağlı olarak iyot bulunduğunu göstermiştir. 6-Biyokimyadan sağlanan kanıtlar Bilinen bütün canlılar C, H, O, N başta olmak üzere canlılık için önemli olan bazı metal ve ametallerin de içinde bulunduğu organogen elementleri kullanırlar. Büyüme, hareket, çoğalma gibi işlevleri gerçekleştirebilmek için; bu elementlerden, cansız dünyada bulunmayan şeker, yağ ve proteinleri, nükleik asitleri meydana getirirler. Önemsiz farklarla kullandıkları ve meydana getirdikleri maddelerin aynı olması, canlıların ortak bir başlangıca sahip oldukları düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Canlılar arasındaki akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında da biyokimyasal yöntemlerden yararlanılmaktadır. Bilindiği gibi, metabolik işlemler sonunda canlılarda meydana gelen NH3 ve CO2 in organizmadan uzaklaştırılması gerekir. Paleontolojik bulgular, omurgalı hayvanların; balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve sürüngenlerin bir kolundan kuşların, diğerinden memelilerin evrimleştiklerini göstermektedir. Bu konuda yapılan biyokimyasal çalışmalar, balıklar, kurbağalar ve sürüngenlerin kaplumbağaları kapsayan Anapsida grubu ile memelilerde amonyağın ornitinle reaksiyona sokularak, CO2 in de kullanıldığı işlemler sonunda üreye dönüştürülerek organizmadan uzaklaştırıldığını; Buna karşın, sürüngenlerin kertenkeleler ve yılanları kapsayan Diapsida grubunda amonyağın ornitin yerine ksantinle reaksiyona sokularak organizmadan ürik asit şeklinde uzaklaştırıldığını göstermektedir. Bu durumda, biyokimyasal yöntemler de, paleontolojik bulgulara uygun olarak omurgalıların evriminde reptillerin bir kolundan memelilerin, diğer kolundan kuşların evrimleştiği göstermektedir. 7-Moleküler biyolojiden sağlanan kanıtlar Biyolojinin genç bilim dallarından olan moleküler biyoloji, içinde bulunduğumuz teknoloji çağının olanaklarıyla moleküler düzeydeki biyolojik problemlere çözüm aramaktadır. Gerek bu çalışmalar sırasında elde edilen bulguların bir bölümü ve gerekse doğrudan canlılığın nasıl meydana geldiğini araştıran çalışmalardan elde edilen bulgular, evrimin yer üzerinde moleküler düzeyde başlamış olabileceğini göstermektedir. Bu düşünceye göre, metan, amonyak ve karbon di oksit bakımından zengin olan yer atmosferinde elektrik boşalmaları yardımıyla meydana gelen tepkimeler sonunda; aminli asitler, şekerler ve yağ asitleri meydana gelmiştir. Bu tepkimeler sırasında meydana gelen çok sayıdaki moleküller uç uca gelerek zincirler oluşturmuşlardır. Olasılıkla deniz suyundaki bu moleküller yağ asitleri sayesinde kümeler meydana getirerek büyümüşler ve zamanla bakterilere benzer bir bölünme yeteneğine sahip olmuşlardır. Bundan sonraki bölümde üzerinde durulacak olan Miller'in deneyi, yerin soğuma sürecinde sahip olduğu düşünülen çevre koşulları altında inorganik maddelerden organik yapıların meydana geldiğini gösteren önemli bir çalışmadır.

http://www.biyologlar.com/evrimin-kanitlari

Midenin Epitelyal Hücreleri

1-Yüzey prizmatik hücreler: Mide tek tip uzun, prizmatik hücrelerden meydana gelmiş epiteli ile diğer sindirim yolları bölgelerinden ayırt edilir. Mide epiteli kardiada özefagusun stratifiye yassı epiteline bitişik ve keskin şekilde başlar ve pilorusta barsak epiteli ile devam eder. Prizmatik hücreler koruyucu görevinin yanısıra çözünmez yapıdaki musini de salgılarlar, salgılanan nötral mukopolisakkarit materyal, içerdiği bikarbonat ve potasyum konsantrasyonuyla epiteli koruyucu bir tabaka oluşturur. Prostaglandinler bikarbonat salınımını ve müsin tabakası kalınlığını artırıcı etki yapar, böylelikle gastrik mukoza gıda maddelerinin vereceği hasara karşı korunur. Ancak alkol ve bazı ilaçlar yüzey epiteline zarar vererek lamina propriaya geçebilmektedir Yüzey prizmatik hücrelerinin musinojen granüllerinde yer alan müsin fiksasyon ve dehidratasyon sırasında kaybolduğu için rutin H.E. kesitlerinde görülmez. Uygun fikasayon yönteminden sonra bu granüller toluidin mavisi ve PAS metoduyla yoğun boyanabilir. Yüzey prizmatik hücrelerinin çekirdekleri hücre tabanına yakın yerleşim gösterir ve supranüklear bölge sferikal, dens musin granülleri tarafından işgal edilmiştir. Epitel fovela ağzına doğru ilerlediğinde musin granüllerinin miktarında azalma görülür. Çekirdeğe komşu fakat genellikle apikalde olmak üzere bir Golgi apparatus bulunur ve subnüklear bölgede mitokondriyonlar tarafından işgal edilmiştir. Yüzey epiteli yaklaşık olarak her 3-5 günde bir yenilenir. Yenilenme gastrik bezlerin üst bölgelerinde ve foveolanın derin kısımlarında yer alan daha az differansiye hücrelerin mitozu ile olur. 2-Müköz boyun hücreleri: Mide epitelyal hücreleri arasında kısa ömre sahip (6 gün) olan bu hücreler tek tek veya küçük gruplar halinde gastrik bezlerin boyun kısımlarında yerleşmişlerdir. Kendilerini çeviren hücreler (çoğunlukla parietal hücreler) tarafından deformasyona uğradıklarından düzensiz olarak görülür. Bu hücreler genellikle dar bir taban ve genişlemiş bir apekse sahiptirler. Yüzey müköz hücrelerinden daha kısa olup daha az müsin granülü içerirler. Çekirdekleri yüzey müköz hücrelerinin uzamış çekirdeklerine göre daha küreseldir ve bazalde yerleşmiştir. Yüzey müköz hücrelerinin aksine salgıladıkları müsin çözünür kıvamdadadır. Çekirdekleri bazalde yerleşmiştir. Bazofilik karakterde olan bazal sitoplazma oldukça belirgin G.E.R.’e sahiptir, iyi gelişmiş Golgi apparatus supranüklear olarak yerleşmiştir. Apikal granüller PAS ve musikarmin boyaları ile pozitif boyanırlar. Elektron mikroskopta bu granüller oldukça dens görünümde olup şekil ve büyüklükleri de birbirlerinden farklıdır. Hücrelerin karakteristik ince filamentöz materyal içeren ve bulanık görünümlü apikal mikrovilluslara sahip oldukları görülür. Müköz boyun hücreleri asidik müküs salgılarlar, buna karşın yüzey prizmatik hücreler ise nötral müküs salgılamaktadırlar. Müköz boyun hücrelerinde yer alan sekresyon granülleri yüzey prizmatik hücrelerdekilerden daha büyüktür ve daha az elektron denstir. Müsin salınımı vagal stimülüsle etkilenir. Bu yüzden istirahat halindeki mide de bu sekresyon bulunmaz. 3-Undifferansiye (yetişkin kök) hücreler: Gastrik bezlerin isthmus bölgesinde bulunmaktadırlar. Bu hücreler alçak prizmatik tipte olup çok sayıda serbest ribozom, belirgin bir Golgi apparatus ve çekirdeğe sahiptirler.Bu hücreler mitozla bölünerek gastrik çukur ve yüzey prizmatik hücrelere differansiye olurlar. Daha geniş olarak da bezlerin taban kısımlarına doğru göç ederek müköz boyun hücreleri, parietal hücreler, esas hücreler ve enteroendokrin hücrelere de faklanmaktadırlar. 4-Zimogenik hücreler (esas hücreler): Bu hücre tipi gastrik bezlerin tabanlarında yerleşmiştir ve tipik görümünleri proteni salgılayan hücrelerde olduğu gibidir. Hücreler gastrik bezlerin alt kısımlarında yerleşmiş olup, bazal laminadan lümene doğru uzanırlar. Bezin enine kesitinde piramidal şekilli olarak görülürler. Sferikal şekilli olan çekirdekleri bazale yakın yerleşmiştir. Bazal sitoplazma G.E.R. ve mitokondriyonlar yönünden oldukça zengin olup bazofilik karakter gösterir. Golgi apparatus çekirdeğin üst kısmında yerleşmiştir ve apikal sitoplazma asidofilik zimogen granülleri ile doludur. Bu granüller kesitlerde genellikle iyi şekilde gözlenemezler. Salgı granülleri Golgi apparatusta meydana getirilir ve bezin lümenine ekzositozis ile salınır. Esas hücreler az miktarda lipaz ve pepsinojen salgılarlar, pepsinojen midenin HCl tarafından oluşturulan (pH<5) asit ortamında aktif enzim olan pepsine dönüşür. Pepsinin görevi proteinleri hidrolize ederek küçük peptitlere ayırmaktır. Diğer sindirim enzimlerinden farklı olarak pepsin kollajeni parçalar ve optimum pH:2’de fonksiyon görmektedir. İnsan gastrik mukozasında 3 tip pepsinojen izole edilmiştir. Bunlardan daha sonra birbirlerinden çok az farklı kimyasal özellikleri olan 3 tip pepsine dönüşeceklerdir. 5-Parietal (oxyntic) hücreler: Parietal veya oxyntic (asit oluşturan) hücreler gastrik bezlerin boyun kısmından taban kısmına kadar diğer hücre tipleri arasında tek tek veya gruplar halinde dağılmışlardır. Mide epitelyal hücreleri arasında en uzun ömüre sahip (150-200 gün) bu hücreler çok az sayıda da olsa pilorik bezlerde de bulunurlar. Karakteristik olarak parietal hücreler geniş sferikal veya piramidal tip hücreler olup, asidofilik sitoplazmaya sahiptirler ve bazen iki çekirdeklidirler. Hücreler bezlerde periferal olarak yerleşmişlerdir, dolayısıyla geniş tabanları hemen altındaki lamina propriaya çıkıntı yapmış olarak izlenir. Çekirdekleri sferikal olup merkezde yerleşmiştir, Golgi apparatus çekirdek yakınında veya altında yerleşmiştir. Sitoplazmada çok sayıda, belirgin kristallara sahip mitokondiyonlar bulunur. Bu hücrelerin TEM ile incelendiğinde karakteristik özelliği, intrasellülar kanaliküler sisteme sahip olmasıdır. Bu, hemen hemen hücrenin tabanına ulaşacak kadar yaygın olan ve luminal yüzeyin katlanması ile oluşmuş bir kanallar ağıdır.. Hücre yüzeyini artırmaya yönelik olarak oluşan bu kanaliküller sistemi rutin preparasyonlarda düzensiz boyanmamış saha olarak görülür. Kimyasal indikatörler kullanıldığında bu bölgenin yüksek oranda asidik pH’a sahip olduğu buna karşın sitoplazmanın ise nötral pH’da olduğu bulunmuştur. HCL, intrasellülar kanaliküller içerisine klorid ve hidrojen iyonları olarak aktif bir yolla salgılanır. Klorid iyonları kanda bulunan kloridlerden köken alır, hidrojen iyonu karbonik anhidraz enzimi aktivasyonu sonucunda oluşur. Bu enzim karbonik asit oluşturur, bu da hidrojen iyonları ve bikarbonat iyonlarına parçalanır. Bikarbonat iyonları kan dolaşımına katılır ve böylece sindirim kan pH’sının yükselmesine sebep olur. Sitoplazmanın belirgin özelliği özellikle intrasellüler kanaliküller yakınında olmak üzere, sıkıca paketlenmiş tübülovesiküllerin bulunmasıdır. Tübüloveziküler sistem membranı yüzey plazma membranına benzeyen düzgün yüzeyli ünit membran ile çevrilmişlerdir ve aktif proton pompası içeren bir plazma membranı rezervuarlarıdır. Aktif salgı yapan hücrelerde kanaliküllerdeki mikrovillus sayısı artarken kanaliküllere komşu sitoplazmada yer alan tübülovezikülerin sayıları azalır. Sitoplazmadaki tübülovesiküller ile yüzeydeki mikrovilluslar arasında membran değişimini gerçekleşir. Tübüloveziküler kanalikül plazma membranına eklendiğinde hem yüzey alanını artırır, hemde proton pompaları asit üretimi için uygun hale gelir. Dolayısı ile asit sekresyonu sırasında tübülovesiküller azalır ve mikrovilluslar oldukça artar, Dinlenme halindeki bir parietal hücrede, tübülovesiküller çok sayıdadır ve kanaliküller az sayıda mikrovillusa sahip olup oldukça genişlemişlerdir. Tübülovesiküllerin etrafını saran aktin filamanlarının vesiküller ile hücre memranı arasındaki ilişkide önemli rolleri olduğu düşünülmektedir. HCl sekresyonu işte bu geniş membran yüzeyinde yapılmaktadır ve parietal hücreler bu fonksiyon için 3 farklı tip reseptöre sahiptir; • gastrin reseptörleri, • histamin H2 reseptörleri, • asetilkolin M3 reseptörü Gastrin hormonuyla aktifleşen gastrin reseptörü parietal hücreleri stimüle eder. Birçok basamaktan oluşan HCl üretimi sonrasında sekresyon gastrin ve kolinerjik sinir sonlanmaları ile yapılmaktadır. Yapılan HCl’in, pH’sı 0.8 civarında olup gastrik sıvının PH’sını düşürür, dolayısıyla yemek sırasında yiyecek maddeleri ile birlikte alınan hemen hemen bütün bükteriler bu asit ortamda ölür ve genellikle steril bir chyme oluşur. Ayrıca HCl inaktif pepsinojenin aktif pepsinojene dönüşmesine de katkıda bulunur. Parietal hücreler aynı zamanda bir glikoprotein olan ve Vit B12 iyi bağlayan intrinsik faktörü de salgılarlar. Eritrosit yapımı için gerekli olan Vit B12 eksikliği pernisiyöz anemi ile sonuçlanmaktadır. Pernisiyöz anemiye sahip hastaların kanında parietal hücre proteinlerine karşı oluşan çok miktarda antikorların bulunması bu hastalığın daha çok otoimmun karakterde olduğunu göstermektedir. 6-Enteroendokrin hücreler: Mide bezleri içerisinde çeşitli tipte enteroendokrin hücreler bulunmaktadır. 60-90 günlük ömre sahip bu hücreler özellikle pilorik antrum bölgesinde çok sayıda bulunurlar ve daha çok bezlerin taban kısımlarında yerleşirler. Bu hücrelerin hepsi de endokrin bezlerdeki peptit salgılayan hücrelere benzerler. Bu hücreler mide mukozası yanında aynı zamanda, ince ve kalın barsakların epitelinde, kardiak bezlerde solunum sistemi ve az sayıda da karaciğer ile pankreasın esas duktusunda bulunurlar. Genel olarak enteroendokrin hücreler küçük piramidal şekilli hücreler olup soluk renkte sitoplazmaya sahiptirler. Bazal sitoplazmada yer alan salgı granülleri ışık mikroskopik düzeyde gösterilebilir. Hücrelerden bazılarında (argentaffin hücreler) amonyaklı gümüş nitrat solüsyonu gümüş presipitasyonlarına neden olur. Diğerlerinde (argyophilic hücreler) ise gümüş yalnızca başka bir redükte edici ajan varlığında presipite olur. Enteroendokrin hücrelerden pek çoğu potasyum dikromat ile boyanabilmektedir, bu durumda enterokromaffin hücreler adını alırlar. Elektron mikroskopta bütün gruplarda yer alan hücreler birbirlerine benzerler, fakat iki esas tip hücre ayırt edilmiştir. 1- Açık Tip: Geniş bir taban kısmı vardır ve hücreler apikale doğru uzamışlardır. Bezin lümenine kadar uzanan hücreler birkaç mikrovillusa sahiptirler. Primer kemoresptörler olarak görev yapmaktadırlar. 2- Kapalı Tip: Bazal laminaya temas eden bu hücreler bezlerin lümenine kadar ulaşmazlar. Her iki hücre tipinde de küçük salgı granülleri ve sitoplazmik organeller dağınık halde bazal sitoplazmada bulunurlar. Granüller lamina propriaya salgılanırlar ve buradan damar sistemine geçerler. Salgı granüllerinin şekli boyutları ve densiteleri salgıladıkları peptit tipiyle ilişkili olarak farklılık gösterir. Enteroendokrin hücrelerin çoğunluğu APUD (amine precursor uptake and decarboxylation) hücre karakterlerine sahiptir. APUD hücreleri vücutta yaygın bir dağılım gösterirler ve hormonal aktiviteye bağlı olarak bazı polipeptit ve proteinleri salgılarlar. Bu düzenleyici (regulatory) peptitler, hem endokrin hem de nöral dokular tarafından salgılanmaktadırlar ve dolaşımdaki hormonlar, lokal regulatörler, nörotransmitterler veya bütün bunların hepsi gibi aktivite gösterebilirler. Düzenleyici peptitler terimi etkilerini yukarıda bahsedilen üç yoldan biri veya daha fazlası ile gösterebilen aktif peptitler için kullanılmaktadır. Enteroendokrin hücreler bazı gerçek peptit hormonları (örneğin; sekretin, gastrin ve kolesistokinin gibi) salgılarlar. Bu hormonların hepsi de kan dolaşımı yoluyla hedef organlar olan sırasıyla pankreas, mide ve safra kesesine iletilirler. Sekretin salgılayan (S) hücreler; jejenum ve duodenumdaki villus ve kriptalarda dağınık halde yerleşmişlerdir. Gastrin üreten (G) hücreler; pilorik antrumdaki bezlerde yerleşmişlerdir. Kolesistokinin salgılayan (CCK) hücreler; duedonum ve jejenumdaki kriptalarda yerleşmişlerdir. Kolesistokinin pankreatik enzimlerin salgılanması ve aktivasyonlarını artırır, safra kesesi kontraksiyonunu sağlarlar. Sekretin pankreastan su ve bikarbonat yönünden zengin fakat az miktarda enzim içeren salgı yapılmasına neden olur, gastrik asit sekresyonunu inhibe eder. Duodenumda asidik chyme varlığı ve protein yıkım ürünleri, sekretin salınımını stimüle ederler. Kolesistokinin aynı zamanda enterokinaz salınınını artırır ve safra kesesinin kasılmasına neden olur. Lokal regülatörlerden (düzenleyici) birisi olan somatostatin etkisini yakın dokulara gösterir. Somatostatin salgılayan (D) hücreler gastrointestinal mukoza boyunca yerleşmişlerdir. Somatostatin gastrin sekresyonunu parakrin tarzda inhibe eder. Somatostatin ilk olarak hipotalamusta büyümeyi inhibe eden hormon olarak gösterilmiş, bundan dolayı bu ismi almıştır. Somatostatinin miyenterik ve submukozal pleksuslara ait sinir hücreleri ve liflerinde de bulunduğu ve buralardaki fonksiyonunun nöromodulatör ve hatta nörotransmitter olabileceği düşünülmektedir. Gastrointestinal yol boyunca dağılmış olan bu hücreler belirli bazı peptitleri salgılamaktadırlar. Mide de gastrin salgılayan (G) hücreler esas olarak pilorda yerleşmişlerdir. Glukagon salgılayan (A) hücreler proksimal ve distal kısımlarda, seratonin salgılayan hücreler bütün mukoza boyunca yerleşmişlerdir ki bu hücreler histologların çoğu tarafından argentaffin hücreler olarak tanımlanmışlardır. Seratonin barsak motilitesini artırır, midede asit sekresyonunu inhibe eder. Argentaffin hücrelerinin diğer bir tipi de Mo hücreleridir. Jejunum ve ileumda yerleşen Mo hücreleri motilin salgılarlar. Motilin mide ve barsak hareketini, asit sekresyonunu stimüle eder. Diğer bir hücre tipi olan K hücreleri, jejunum ve duodenumdaki kriptalarda bulunurlar ve gastrik inhibitör polipeptit (gastric inhibitory polipeptide  GIP) salgılarlar. GIP gastrik motilite ve sekresyonu inhibe eder ve insülin sekresyonunu stimüle eder. GIP, salınımı, duedenumda yağ ve glukoz bulunduğunda uyarılır. VIP (vazoaktif inhibitör peptid) salgılayan hürceler gastrointestinal yol boyunca mukoza ve düz kas tabakasına yerleşmiştir, pankreatik enzim sekresyonunu sağlar ve düz kas kontraksiyonunu inhibe eder. P hücreleri mideye yerleşmişlerdir ve bir gastrin-releasing peptit olan bombesin salgılayarak gastrin salınımını uyarırlar. TEM yardımıyla yapılan araştırmalarda en son 17 çeşit enteroendokrin hücre şekil, boyut ve salgı veziküllerinin yoğunluğuna göre tanımlanmıştır. Enteroendokrin hücreler hakkındaki bu bilgiler henüz tam değildir ve bu hücrelerin sinir sistemi ile olan ilişkileri daha ileri çalışmaları gerektirmektedir. Her ne kadar sinir sistemi yollarında salgı ve kas aktivitelerini kontrol etse de, enteroendokrin hücreler tarafından üretilen pek çok hormon ile sinirsel kontrol arasında kompleks bir ilişkinin varlığı unutulmamalıdır. Gastrointestinal sistem boyunca dağılmış olan bu hücreler, histolojik kesitlerde çok belirgin olarak görülmeseler de, bu hücrelerin hepsi bir araya geldiklerinde, hücrelerin sayıları geniş bir endokrin organı yapacak kadar fazladır.

http://www.biyologlar.com/midenin-epitelyal-hucreleri

NÖRON SPESİFİK ENOLAZ (NSE)

Normal Değer: 0-12,5 mg/L Kullanımı: APUD hücreli nöroendokrin tümörlere (ör. Nöroblastoma, retinoblastoma, tiroid medüller ca, pankreas islet hücreli ca, carsinoid tümör, feokromasitoma ve küçük hücreli akciğer ca) spesifik bir markerdir. Bu tümörlerin tanı ve takibinde NSE kullanılır. Özellikle nöroblastoma ve küçük hücreli akciğer ca için sensitivitesi yüksektir. Ayrıca septik şok, pnömoni ve nöral travmalar da NSE düzeyinde yükselmeye neden olabilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/noron-spesifik-enolaz-nse

PANKREASIN HİSTOLOJİK YAPISI

PANKREASIN HİSTOLOJİK YAPISI

Büyük, yassı bir organ olan pankreas duedonumun konkavitesi içerisinde yerleşmiştir. Posterior abdominal duvar peritonu arkasında sola doğru dalağın hilumuna ulaşacak şekilde uzanır

http://www.biyologlar.com/pankreasin-histolojik-yapisi

NÖRON SPESİFİK ENOLAZ (NSE)

Normal Değer: 0-12,5 mg/L Kullanımı: APUD hücreli nöroendokrin tümörlere (ör. Nöroblastoma, retinoblastoma, tiroid medüller ca, pankreas islet hücreli ca, carsinoid tümör, feokromasitoma ve küçük hücreli akciğer ca) spesifik bir markerdir. Bu tümörlerin tanı ve takibinde NSE kullanılır. Özellikle nöroblastoma ve küçük hücreli akciğer ca için sensitivitesi yüksektir. Ayrıca septik şok, pnömoni ve nöral travmalar da NSE düzeyinde yükselmeye neden olabilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/noron-spesifik-enolaz-nse-1

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri-1

ENDOKRİN SİSTEM

Endokrin sistem, başlıca köken aldıkları epitel ile ilişkilerini kaybetmiş bezlerden meydana gelmiştir. Bu bezlerin duktusları olmayıp salgılarını (hormonlar) direkt olarak ya kan ya da lenf dolaşımına boşaltırlar; dolayısı ile bu tip bezlere duktussuz bezler veya iç salgı bezleri denir. Vücudun endokrin salgı yapan dokuları üç ayrı şekilde görülür: 1- Bağımsız ayrı bezler halinde; bu tip bezler saf endokrin fonksiyona sahiptirler. Örneğin hipofiz, tiroid, paratiroid ve suprarenal bezler. 2- Ekzokrin bezlerin veya diğer organlar içerisinde dağılmış endokrin hücre grupları şeklinde bulunurlar. Bu grupta, pankreasta Langerhans adacıkları, testisin interstisyel hücreleri (Leydig hücreleri), ovaryumda korpus luteum hücreleri, böbreğin juxtaglomerular hücreleri ve lacis hücreleri bulunmaktadır. Bu şekilde hem endokrin hem de ekzokrin salgı yapan bezlere karışık bezler adı verilir. Karaciğer de karışık bir bezdir, ancak buradaki her bir hepatosit hem endokrin hem de ekzokrin fonksiyona sahiptir. Safra salgısını duktuslara, iç salgısını ise direkt kan damarlarına verir. 3- İzole endokrin hücreler halinde; Diffüz nöroendokrin sistem (DNES)’e ait bu tip endokrin hücreler özellikle gastrointestinal ve solunum yolları epiteli içerisinde bulunurlar. Endokrin bezler fonksiyonlarına uygun olarak zengin kan akımına sahiptir, böylece aşırı metabolik ihtiyaçları kolayca sağlandığı gibi, sekresyon ürünleri de direkt olarak kan dolaşımına geçer. Endokrin bezler grup olarak oldukça basit bir mikroskopik yapıya sahiptir; hücre sütunları ve/veya hücre kümelerinden meydana gelmişlerdir. Bu hücresel oluşumlar birbirlerinden sinüzoidler veya kapillerler aracılığı ile ayrılmışlardır. Hücre toplulukları ince bir bağ dokusu ile desteklenmişlerdir. Parankimaları her ne kadar varyasyon göstermezlerse de epitelyal hücrelerden ya da epiteloid karaktere sahip hücrelerden meydana gelmiştir. Endokrin bezler embriyolojik gelişmeleri yönünüden farklılık gösterirler; bezler, grup olarak embriyoda her üç germ tabakasından da gelişirler. Ektodermden gelişenler: Hipofiz, Suprarenal bez medullası ve Kromaffin sistem; Mezodermden gelişenler: Ovaryum, testis ve Subrarenal korteksi; Endodermden gelişenler: Tiroid parankim hücreleri, Paratiroid ve Langerhans adacıkları. Endokrin bez karakteri gösteren plasenta hem maternal ve hem de fötal kısımlara sahiptir. Her bir endokrin bez hormon adı verilen bir veya daha fazla özel madde salgılar. Hormonlar endokrin bez hücrelerinden salgılanarak kan veya lenf dolaşımına katılır ve sonuçta vücudun her tarafında bulunan doku sıvısına dağıtılır. Son çalışmalar hormon ve hormonal aktivite gösteren bileşiklerin kan dolaşımı yanında, bağ doku boşluğuna da salındığını göstermiştir. Böylece hedef hücrelere komşu olan hücreleri etkileyerek parakrin kontrolü sağlarlar. Ayrıca bazı hücreler kendi salgıladıkları hormona ait reseptörlere de sahiptirler. Otokrin kontrol denilen bu hormonal aktivite ile hücre kendi kendini kontrol eder. Bir hormon ya belirli bir doku, ya bir organ, ya da tümüyle vücut üzerine etkilidir. Bazı hormonlar ise özellikle belirli dokuları veya organları özel bir şekilde etkiler; bu şekilde hormonlardan etkilenen organlara hedef organlar veya reseptörler denilmektedir. Bir etki yaratabilmek için çok küçük bir miktar hormon yeterli olmaktadır. Bu etki genellikle uyarıcı ya da aktive edicidir, ender olarak da inhibitör tip etkiye sahip olabilir. Çoğu hormonlar hedef hücrelerin içerisine girmezler, hücre membranı üzerinde bulunan reseptörlere ya da hücre içi reseptörlere bağlanırlar. Hormonların hücre yüzey reseptörüne bağlanmasıyla adenilat siklaz enzimi aktive olur. Bu membran enzimi hücre içi siklik adenozin monofosfat (cAMP), siklik guanozin monofosfat (cGMP) konsantrasyonunu artırır ve cAMP, cGMP sekonder mesanger (haberci) gibi davranarak o hücrenin programlandığı fizyolojik cevabı başlatır. Hücre içi reseptörler ise steroidler ve tiroid hormonları tarafından kullanılır. Kromozomal DNA’ya bağlanarak RNA polimeraz aktivitesini artırırlar ve hücre metabolizmasını regüle edecek yeni proteinlerin sentezini sağlarlar. Düzenleyici sistemi oluşturan hormonlar önceden var olan hücre metabolizması kontrolü üzerine etki ederler. İlaveten, endokrin bezler kendilerini düzenlemek üzere birbirlerine de oldukça karmaşık pek çok yollarla etkide bulunurlar. Pek çok hormon sinir sistemi üzerinde de etkili olur. Bazı endokrin bezler ise nöral mekanizmalar tarafından düzenlenir. Bu karşılıklı düzenleme kontrolü hem endokrin hem de nöral komponentleri gerektirir. Böylece her iki sistemin, nöroendokrin sistem adı altında tek bir sistem halinde toplanması gerekmektedir. Hormonlar kimyasal yapıları yönünden de oldukça farklılık gösterirler. Üç sınıfta incelenebilirler: 1- Steroid hormonlar: Kolesterol içeren bileşiklerdir. Suprarenal korteksten salınan adrenokortikal hormonlar, testiste Leydig hücrelerinden salınan testosteron, korpus luteumdan salgılanan östrojen ve progesteron bu grup hormonlara örnektir. Kan dolaşımına salınıp androjen bağlayıcı protein ile hedef hücreye taşınırlar. 2- Protein hormonlar: Hipofizden salınan prolaktin, pankreastan salınan insülin, glukagon ve paratiroid hormonları, FSH, LH, büyüme hormonu (GH), ACTH, antidiüretik hormon (ADH), oksitosin, interlökin ile gastrointestinal ve solunum sisteminin enteroendokrin hücrelerinin salgısı protein yapısında hormonlardır. 3- Amino asit ve araşidonik asit analogları ve türevleri: Kateşolamin, prostaglandin, prostasiklin ve lökotrien içerirler. Tiroid bezinden salınan tiroksin, suprarenal medulladan salınan norepinefrin bu tip hormonlara örnektir. Bazı endokrin bezlerde, salgı, yapıldığı hücre içerisinde toplanır (Langerhans adacıkları), diğerlerinde ise salgı materyali etrafı salgı hücreleri ile çevrili merkezi bir boşlukta toplanır, böylece bir follikül meydana gelmiş olur (Tiroid bezi). Suprarenal kortekste ise salgı sentez edilir edilmez salgılanır. Hormonal üretim; hedef organ tarafından geri etki (feedback) mekanizmalarıyla kontrol edilir. Negatif feedback orijinal uyarıyı azaltırken, pozitif feedback orijinal uyarıyı artırıcı etki yapar.

http://www.biyologlar.com/endokrin-sistem

HİPOFİZ (Pituitary Gland)

Hipotalamus tarafından kontrol edilen hipofizial hormon sekresyonu; geçmişte nöroendokrin sistemin bir fonksiyonu olarak görülürken, bugün merkezi sinir sistemi, otonomik sinir sitemi, endokrin sistem ve immun sistem arasında etkileşim sonucu gerçekleştiği bilinmektedir. Hipofiz endokrin bezler içerisinde en karışık olanıdır. İki değişik dokudan meydana gelmiştir. Hipofizin endokrin bez kısmı olan adenohipofiz oral ektodermden gelişen Rathke kesesi olarak dorsal yönde göç eder ve hipofizin nervöz kısmı olan nörohipofizi kısmen sarar. Nörohipofiz diensefalon (ön beyin) tabanının ventral evaginasyonudur. Hipofiz sfenoid kemiğin kemik fossası (sella turcica) içerisinde gömülmüş vaziyettedir ve diaphragma sellae adındaki dura materin bir uzantısı ile sarılmıştır. Bir diyafram içerisinde küçük bir delik bulunur, buradan hipofizeal sap (hypophyseal stalk) geçer. Hipofiz hemen hemen düzleşmiş küçük bir üzüm tanesi büyüklüğünde olup yaklaşık 1 cm uzunluk, 1-1,3 cm genişlik ve 0,5 cm derinliğe sahiptir. Yetişkinlerde 0,5-0,6 gr kadar bir ağırlığa sahip olan hipofiz gebelik esnasında biraz genişleyebilir ve çocuk sahibi olmuş kadınlarda 1 gr ya da daha fazla ağırlığa ulaşabilir. Taze durumda pembemsi renkte olan adenohipofiz Rathke kesesi residuel lümeni tarafından eşit olmayan iki kısma ayrılır. • Anterior lob (Adenohipofiz); Residüel lümenin anteriorunda kalan hipofiz kısmıdır. Pars distalis, pars tuberalis ve pars intermedia’dan oluşur. Residüel lümenin anteriorunda pars distalis yer alır. Pars tuberalis adındaki pars distalisin uzantısı nöral sapı çevirir. Adenohipofizin 3. kısmı olan pars intermedia residüel lümenin arkasında ince hücresel bölmelenmeyi oluşturur. • Posterior lob (Nörohipofiz); Taze halde beyaz ve fibröz bir görünüme sahip olan nörohipofiz rezidüel lümenin posteriorunda yer alır ve üç kısımdan meydana gelmiştir. Nörohipofizin esas parçası pars nervoza, (infundibular uzantı) pars intermedianın hemen arkasında uzanır. Pars nervoza üstte infundibular stem ve tuber cinereumun median eminence’si olarak devam eder. İnfundibular stem ve median eminence birlikte infundibular (nöral) sapı oluşturur. Hipofiziyal sap ise infundibular sap ve pars tuberalise birlikte verilen addır. Anterior lob ve posterior lob terimleri klinik ve endokrinolojik literatürde oldukça sık kullanılmaktadır; anterior ve posterior lob terimlerinde residüel lümen merkez alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/hipofiz-pituitary-gland

Nörohipofiz

Nörohipofiz; tuber cinereuma ait median eminence, infundibular stem ve infundibular uzantıyı (pars nervosa) içerir. Her üç kısım da aynı karekterdeki hücrelere, aynı sinirlere ve kan akımına sahip olup aynı aktif hormonal prensipleri gösterir. Hypotalamohipofiziyal traktusu meydana getiren miyelinsiz sinir lifleri ve yüz bin kadar bu nöroksekretuar nöronlara ait sinir sonlanmaları nörohipofizde yer alır. Bu sinir liflerinin perikaryonları hypothalamusta supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerde (nukleuslarda) yer alır. Hipofiz bezinin posterior lobu bir endokrin bez değildir. Hipotalamusun supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerinin nöralsekresyon deposudur. Pituisit adı verilen nörohipofiz hücreleri, MSS’nin herhangi bir yerinde bulunan nöroglia hücrelerine (astrositler) benzerler. Pituisitler kısa, dallanma gösteren uzantılara sahip küçük hücrelerdir. Uzantılar ya kan damarları ya da bağ dokusu septumları ile ilişkili bir şekilde sonlanır. Sitoplazmaları yağ damlacıkları, granüller ve pigmentlere sahiptir. Özellikle pars nervozada yaygın olmak üzere, pitusitlere nörohipofizin her yerinde rastlanır. Pituisitler salgı aktivitesine sahip değildirler. MSS’deki gibi destekleme fonksiyonu gördükleri düşünülmektedir. Supraoptik ve paraventriküler nükleuslardaki nöronlar sekresyon aktivitesine sahiptirler, salgıladıkları materyali hipotalamohipofiziyal traktus ile pars nervozaya iletirler. Salgı burada sinir uçlarında depolanır, sinir uçları yaygın kapiller ağ ile yakın ilişkilidir. Elektron mikroskobunda pars nervozadaki sinir sonlanmalarında meydana gelen salgı granülleri morfolojik olarak 3 farklı yapıdadır. Işık mikroskobide de görülebilen, sinir uçlarında 10-20 nm çapında membranla çevrili, gruplar halinde toplanan ve krom-alum hematoksilen ile koyu boyanan nörosekresyon granüllerine (hormon+nörofizin içerirler) Herring cisimcikleri adı verilir. İmpuls geldiği zaman akson terminallerindeki salgı, ekzositozis ile perivasküler boşluklara iletilir. Salgının atılımı ile hormonal materyal, pencereli tip kapillerlere geçer ve hipofiziyal venlerle sistemik dolaşıma katılır. Nörohipofizden iki hormon sentezlenir, oksitosin ve vasopressin (ADH). Oksitosin primer olarak paraventriküler nukleus hücrelerinden, vazopressin ise supraoptik nukleus hücrelerinden sentezlenmesine rağmen, son çalışmalarda her iki hormonun da hem supraoptik hem de paraventriküler nükleuslardan salgılandığı saptanmıştır. Sinir hücreleri aynı zamanda nörofizinler (neurophysin) denilen proteinleri de sentez ederler. Bu proteinlere hormonlar bağlanır. Oksitosinin bağlanması için bir nörofizin, vazopressin için başka bir nörofizin bulunmaktadır. Her bir vezikül ATP ve bir nörofizin içerir. Nörofizin hormon kompleksleri Herring cisimciklerinin büyük bir kısmını oluşturur. Hormonlar pars nervozada ayrı sinir terminallerinde salınır. Oksitosin gebeliğin son safhasında uterus düz kaslarının kasılmalarına neden olur, oksitosin aynı zamanda meme bezi alveolleri ve duktuslarındaki miyoepitelyal hücrelere de etki ederek onların kasılmalarına sebep olur ve sütun duktuslara iletilmesini sağlar, bu durum emme ile başlatılır. Vazopressin, kan damarları duvarındaki düz kaslara etki ederek onların kasılmalarına sebep olur, böylece artan periferal basınçla birlikte kan basıncı yükselir. Vazopressin aynı zamanda antidiüretik hormon (ADH) olarak da bilinir. Böbrekte distal tübül ve toplayıcı tübüllerde geçirgenliği artırarak suyun tübüllerden kana geçmesini sağlar ve böylece idrar konsantrasyonu artırılır. Osmolaritede artış veya kan hacminde azalma ADH salınımını stimüle eder. Ayrıca hipotalamusta yer alan sekretuvar nöron perikaryonları da ADH salınımı başlatıcı olarak osmoreseptör görevi görebilir. Acı, travma, duygusal stres ve nikotin gibi maddelerde ADH salınımını indükler. Vasopressin yokluğunda idrarla birlikte çok miktarda su kaybedilir ve bu durum diabetes insipidus olarak bilinir.

http://www.biyologlar.com/norohipofiz

Hipofiz Histogenezisi

Hipofiz iki ayrı kaynaktan köken alır. Bir parçası, primitif bukkal (yanak) kavite ektoderminin evaginasyonu ile oluşur. Bu oluşum Rathke kesesi olarak diensefalon tabanına doğru uzanır. Cep (kese) diensefalonun tabanından aşağı doğru büyüyen infundibulum ile bağlantı kurar. İnfundibulumdan nöral sap ve pars nervoza gelişecektir. Rathke kesesi orijinal sapının yırtılması ile faringeal tavandan kopar ve adenohipofiz olarak gelişir. Kesenin anterior duvar hücreleri aktif şekilde prolifere olur ve kese lümenini daraltarak lümenin bir yarık haline gelmesine neden olur. Böylece proliferasyon sonucu pars distalis oluşur ve bunun da üst kısım hücreleri nöral sap etrafında çoğalarak pars tuberalisi meydana getirir. Orijinal kesenin posterior duvarı (rezidual yarık ve pars nervoza arasındaki kısım) ince olarak kalır ve pars intermediaya dönüşür.

http://www.biyologlar.com/hipofiz-histogenezisi

EPİFİZ (KORPUS PİNEALİS)

Korpus pinealis, diğer adıyla epifizis serebri 5-8 mm boyunda, 5mm çapında ve 100-200mg ağırlığında küçük, koni şekilli bir cisimcik olup bir sap ile 3. ventrikül tavanına bağlanmıştır. Bağlantı yeri dışında bez pia mater ile sarılmıştır. Pia mater’den oluşan kapsül bol damarlıdır. İnce bir kapsül şeklini almış olan pia materden ayrılan septumlar organ içerisine girer ve organı tam olmayan lobüllere ayırır. Lobüller Pinealosit (ya da epiteloid hücrelerden) ve glial interstisyal hücreler olmak üzere 2 tip parankimal hücrelerden oluşmuştur. Rutin preparatlarda epiteloid hücreleri ayırt etmek oldukça zordur, fakat gümüşleme tekniği ile çok iyi şekilde görülebilirler. Bu metodla incelenen hücrelerin düzensiz şekilli olduğu, bulböz uçlar şeklinde sonlanan uzun, dallanma gösteren uzantılara sahip olduğu görülür. Sitoplazmalarının hacmi farklılık gösterir. Sitoplazmalarında dens özlü membranla çevrili granüller, lizozomlar ve lipid damlacıklarını içerebilirler. Ayrıca sitoplazmaları çoğunluğu agranüler olan yaygın endoplazmik retikülüm ve çok sayıda mikrotübüllerin bulunuşu ile karakterizedir. Komşu pineolositler arasında sıklıkla geçit bağlantıları, desmozomlar ve ara bağlantılar oluşur. Büyük ve yuvarlağımsı olan çekirdek derin yarıklarla düzensiz, loblu bir görünüm kazanmıştır. Daha çok çekirdek membranının iç yüzünde toplanmış kromatin kitleleri ve iri bir çekirdekçik içerir. Glial hücreler pinealosit kümeleri veya kordonları arasında bir ağ oluşturarak destek elemanları olarak fonksiyon görürler. Glia hücrelerinin sayıları pineolositlerin sayısından daha azdır (bez hücrelerinin %5’i), çekirdekleri uzamıştır ve koyu boyanır. Sitoplazmik çıkıntıları 5-6 nm çapında çok sayıda ince filamanlar içerir. Bu uzantılar glial hücrelerden dışarı doğru uzanarak onlara astrosit görüntüsü verir. Epifiz maksimum gelişmesine yaklaşık 7. yaş civarında ulaşır. Sonradan başlıca destek elemanları ile ilgili olmak üzere retrogressive değişiklikler gösterir. Bağ dokusu miktarında artma görülür ve lobüller kesin sınıra sahip olur. Katı sert bir şekilde bir araya gelmiş cisimcikler olar Acervuli (corpora arenacea veya beyin kumu) başlıca kapsül ve septumlarda görülür. Lamelli bir görünüme sahip olan bu cisimciklerin sayıları ve büyüklükleri oldukça farklıdır. Bu yapılar pirimer olarak organik bir matriks içerisinde kalsiyum karbonat ve kalsiyum fosfattan oluşmuştur. Fonksiyonel önemi henüz bilinmemektedir. Çocuklukta ortaya çıkar ve yaşla birlikte sayıları artar. Kan Damarları ve Sinirleri Birkaç kan damarları ile hem miyelinli ve hem de miyelinsiz sinir lifleri beze girer. Bez içerisinideki kapillerler ince, pencereli tiptir. Sinir lifleri superior servikal ganglionlardan köken alan otonomik sinir sisteminin sempatik kısmına aittir. Elektron mikroskobide sinir terminallerinin direkt olarak pineal hücreler üzerinde sonlandıkları görülür (Çoğu organlardaki gibi kan damarları veya düz kas hücreleri üzerinde değil). Epifizin Fonksiyonları Memelilerde epifiz, düşük vertebralılardaki fotoreseptive pineal sistem kalıntısıdır. Memelilerde epifizin salgılayıcı endokrin fonksiyona sahip olduğu görülür. İnsan dahil çoğu memelilerde epifizin değişik maddeleri salgıladığı görülmüştür. Bunlardan en iyi bilineni melatonin’dir. Sıçanlarda epifiz melatoninin prekürsörü olan bir serotonini salgılar. Hormon miktarı bezde ve kanda sirkadian ritim gösterir. Hormon düzeyleri gün ışığında en düşük karanlıkta ise en yüksek seviyede olur. Epifiz retinadan retinohipotalamik yol aracılığıyla ışık ve karanlık siklus hakkında bilgi alır. Retinohipotalamik yol suprakiazmatik nukleus ile epifizdeki sempatik nöral yol arasında bağlantıyı sağlar. Böylelikle melatonin salgısı inhibe edildiğinde bez bir nöroendokrin iletim sistemi görevini görerek nöral bir uyarıyı (sempatik nöronlardan salınan nöroepinefrin) hormonal bir ürüne (melatonin) çevirir ki bu da diğer endokrin organların fonksiyonel aktivitesini değiştirir ve endojenöz ritimleri senkronize eder. Melatoninin salınımı gece artar ve gonadlarda sterodiogenik aktiviteyi inhibe ederek memelilerde üreme fonksiyonlarını regüle eder. Hipotalamusa yerleşmiş olan nörosekretuvar hücrelerde melantonin inhibitör aktivitesi sonucu gonadal steroid üretimi artar. Hipotalamustan salınan GnRH’un inhibisyonu hipofizin anterior lobundan FSH ve LH salınımında artışa neden olur. Melatonin, sıçanlara enjekte edildiğinde, östroz siklusu yavaşlatır ve ovaryumlarda ağırlık kaybına sebep olur. Melatoninin gonadal fonksiyonları değiştirebilmesi onun salgısının menstrüel ve östrus (estrous) siklusların ayarlanması ile ilgili olduğuna işaret olabilir. Üremenin mevsime bağlı olduğu canlılarda, sonbaharda günlerin kısalması melatonin sekresyonunun artmasına ve gonadlarda atrofiye neden olmaktadır. Melatoninin gonadları hipofiziyal gonadotropinlerin salınımını baskılayarak mı yoksa direkt olarak mı etkilediği tam olarak açık değildir. Epifizin insanlarda, özellikle seksüel olgunluktan önceki devrede, gonadal gelişme üzerine etkili olduğu düşünülmektedir. Epifizin etkilendiği beyin tümörüne sahip erkek çocuklarda gonadlarda hipertrofi gözlenmekte ve erken puberte gelişmektedir. Öte yandan, epifizin tümörlerinde çocuklarda epifiz aktivitesinin artmasına bağlı olarak puberte gecikmesi meydana gelmektedir. Melatonin dışında epifiz serotonin, norepinefrin, dopamin, histamin, somatostatin ve TRH gibi sayısız nörotransmitter içermektedir. Ayrıca epifizin jet lag gibi gün uzunluğunda ani meydana gelen değişikliklerde ve mevsimsel değişikliklere verilen duygusal cevaplarda ayarlayıcı role sahip olduğu son çalışmalarda gösterilmiştir.

http://www.biyologlar.com/epifiz-korpus-pinealis

Tiroid Bezi Fonksiyonları

Gebelik döneminde T3 ve T4 plasental bariyeri geçer ve beyin gelişiminde önemli rol oynar. Fetal tiroid bezi fonksiyonuna gestasyonun 14. haftasında başlar. Fetal gelişim sırasında tiroid hormon yetersizliği MSS’de geri dönüşümsüz hasara neden olur. Nöron sayısında azalma, myelinizasyonda hata ve zeka geriliği gözlenir. Eğer maternal tiroid yetersizliği fetal tiroid bezinin gelişimden önce olursa ciddi bir zeka geriliği gerçekleşir. Son çalışmalar somatotroplardan salgılanan GH’ın tioid hormonlarını stimüle etiğini göstermiştir. Bu nedenle genelde nöral anomaliler büyüme geriliği ile birlikte gözlenir. İki anomaliye birlikte konjenital hipotiroidizm denir. Tiroid salgısının en önemlisi etkisi metabolik hızı düzenleyici rolüdür. Tiroksin hücre metabolizmasını arttırmasından dolayı gelişme, differansiyasyon ve büyüme ile oldukça ilişkilidir. Hipotiroidizm çocuklarda cretinisme yani; gelişme bozukluğuna ve geri zekalılığa neden olur. Yetişkinlerde ise hipotiroidism myxedema’ya yol açar (Myxedema; uyuşukluk, zekada yavaşlama, soluk renkte görünüm, kuru ve kabarık deri ve seyrek saç ile birlikte görülen bir klinik tablo). Her iki durumda da semptomlar (belirtiler) metabolik hızdaki azalmaya bağlıdır ve dışardan tiroid hormonu verilerek düzeltilebilir. Hipertiroidizm, aktivitenin artmasına sebep olur ve bazin exophtalmic guatrın gelişmesi ile bir komplikasyon yaratır. Hipertiroidismde bazı folliküler genişler ve follikül hücrelerinin boyu uzar. Tiroid bezinin bir kısmının çıkarılması veya antitiroidik ilaçların ya da radioiodinin verilmesi metabolik hızı düşürür. Tiroid bezi tiroid hormonu yanında trokalsitonini de salgılar. Tirokalsitonin parafolliküler hücreler tarafından sentez edilmektedir. Bir polipeptid olan bu hormon kemikler üzerine direkt etkiyle plazma kalsiyum konsantrasyonunu azaltır (kalsiyumun kemikten kana resorbe olmasını azaltır). Hiperkalsemi tirokalsitoninin sekresyonunu stimüle, hipokalsemi ise inhibe eder. Tiroid bezi aynı zamanda anterior hipofiz bezi ile de belirli ilişkilere sahiptir. Tyrotropic hormon (tiroid stimüle edici hormon = TSH) thyroxinin salgılanmasını stimüle eder. Tiroidektomi sonucunda anterior lob hipertrofiye uğrar. Aynı anda asidofiller (alfa hücreleri) granüllerini kaybeder (degranulation) ve bazofiller (beta (β) hücreleri) ortaya çıkar. Bu ortaya çıkan beta hücreleri morfolojik olarak belli değişikliklere sahiptir, morfolojik yönden farklı olan bu tip hücreler tyroidectomy hücreleri olarak adlandırılır. Kan Damarları ve Sinirleri Tiroid bezi süperior ve inferior tiroid arterlerden kanını alır. Kan ve lenf kapillerleri tiroid follikülleri etrafında belirgin pleksüsler oluşturur. Kapillerler pencereli tip olup hormonun kolayca kapiller içerisine girmesini sağlar. Arteriovenöz anastomozlar oldukça sık görülür. Kan damarlarının dağılım şekli tiroid bezinin değişik bölgelerine giden kanın aynı miktar olmadığını gösterir. Kan damarlarına ilaveten yaygın lenfatik kapillerler de folliküllerin etrafını sararlar ve hormon iletiminde önemli görevler yaptıkları belirlenmiştir. Tiroid arterlerinin duvarında sayısız myelinsiz sinir lifleri görülür. Bu liflerin çoğunluğu fonksiyonel olarak vasomotordur. Birkaç sempatik sinir lifi folliküllerin bazal laminasına yakın sonlanırlar. Bu bulgu tiroid fonksiyonunun nöral stimüluslar tarafından da kontrol edilebildiğinin göstergesidir. Bununla birlikte tiroid bezi fonksiyonu şüphesiz büyük oranda ön hipofizden salgılanan TSH tarafından düzenlenmektedir.  

http://www.biyologlar.com/tiroid-bezi-fonksiyonlari

BÖBREK ÜSTÜ BEZLERİ (ADRENAL BEZLER, SUPRARENAL BEZLER)

Her bir böbreğin üst kutbuna birer adet olarak yerleşen, yağ doku içine gömülmüş suprarenal ya da adrenal bezler kabaca piramit şekilli yassılaşmış organlardır. Her biri 5 cm. uzunluğunda, 3 cm. genişliğinde ve 1 cm’den daha az kalınlıkta ve 7-10 gr. ağırlıktadır. Adrenal bezler steroid hormonları ve kateşolaminleri salgılarlar. Organın arterior yüzeyinde içeri doğru çöküntü şeklinde hilum görülür. Taze bir organın enine kesitinde iki bölge ayırt edilir: 1- Korteks (Substantia corticalis): Dışta yer alır. Bunun da en dış kısmı lipidlerin varlığından dolayı sarımsı renkte görülür. 2- Medulla (Substantia medullaris): En iç kısımda bulunan kırmızımsı-kahverengi bölgedir. Bu iki bölge farklı yapı, gelişim ve fonksiyonel özelliklerinden dolayı birbirlerinden belirgin şekilde ayrılmışlardır. Korteks mezodermden, medulla ise ektoderm (nöral krest) den gelişir. Alçak vertebralılarda bu iki doku tek bir organ şeklinde birleşmemiştir. Her bez bağ dokusundan yapılmış kuvvetli bir kapsül ile sarılıdır. Başlıca retiküler liflerden meydana gelmiş olan trabekülalar kapsülden köken alarak korteks içerisine radyal şekilde sokulur. Kapillerler, lenf damarları ve sinir lifleri kapsül ve trabekülalar içinde seyrederek bez içerisine girerler. Korteks Organın ¾’ünü oluşturur. Burada stroma az miktardadır. Bu nedenle sık hücreli bir yapı gösterir. Hücreler küme ve kordonlar şeklinde düzenlenmişlerdir. Bezin esas bölümü olan korteks hücrelerin dizilimine göre üç subtabakaya ayrılmıştır. 1- Zona Glomeruloza, en dıştaki ince tabaka, 2- Zona Fasikülata, ortadaki kalın tabaka, 3- Zona Retikülaris, en içteki medulla ile direkt ilişkili tabaka. Bu tabakalar arasında belirgin bir sınır yoktur. 1- Zona Glomeruloza: İnce bir tabaka şeklinde en dışta bulunan ve total kortikal hacmin % 13’ini oluşturan zona glomeruloza, ovoid gruplar halinde düzenlenmiş prizmatik epitelyal hücrelerden meydana gelmiştir. Normalde bu hücre gruplarının merkezi yerinde lümen bulunmaz. Hücre grupları arasında sinusoidal kan kapillerleri görülür. Hücrelerin koyu boyanan çekirdekleri bir ya da iki çekirdekcik içerir. Sitoplazmaları genellikle asidofil olmasına rağmen bazen bazofil materyal ve birkaç lipid damlacığı da içerirler. Bu hücreler sodyum, potasyum homeostasizi ve su dengesini sağlayan mineralokortikoidleri salgılarlar. Esas olarak salgılanan aldosteron ise; böbrek distal tübülü, gastrik mukoza, tükrük bezleri ve ter bezlerinde sodyum resorbsiyonu ve potasyum atılımında rol oynar. Zona glomerulosa renin-angiotensin-aldosteron sisteminin feedback kontrolü altındadır. Böbrekte jukstaglomerular hücreler düşük kan basıncı veya düşük kan sodyum seviyesine cevap olarak renin salgılar. Renin; Angiotensinojeni Angiotensin I’e dönüştürür. Angiotensin I de akciğerlerde angiotensin dönüştürü enzim (ACE) aracılığıyla Angiotensin II’ye dönüşür ve zona glomerulosa hücrelerinden aldosteron salınımını uyarır. Elektron mikroskopide, zona glomerulozayı oluşturan hücrelerin karakteristik özellikleri anastomozlaşan bir ağ şeklinde görülen iyi gelişmiş agranüler endoplazmik retikülüm (SER) tübülleri içermeleridir. Ayrıca çok sayıda lamellar kristalara sahip mitokondriyonlar, iyi gelişmiş Golgi kompleksi, bol granüler endoplazmik retikülüm (GER) ve serbest ribozom sitoplazma boyunca dağılmışlardır. 2- Zona Fasikülata: Orta hatta (tabakada) total kortikal hacmin % 80’ini oluşturan zona fasikülata en kalın tabaka olup büyük, düzensiz kübik hücrelerden meydana gelmiştir. Kübik hücreler genellikle iki hücre genişliğinde uzun radyal sütunlar şeklinde düzenlenmişlerdir. Hücreler çoğunlukla iki çekirdeğe sahiptir ve çekirdekler veziküler tiptir. Bazofil olan sitoplazmada, kolesterol, yağ asitleri ve nötral yağdan oluşan lipid damlacıkları bulunur. Lipid damlacıkları zona fasikülatanın 2/3 dış kısmında bulunan hücrelerde daha fazladır. Normal histolojik metodlarla lipid eridiğinden yerlerinde vakuoller oluşur ve hücreler süngerimsi bir görünüm kazanırlar. Bu nedenle bu hücrelere bazen spongiosit adı da verilir. 1/3 iç tarafındaki hücreler nisbeten lipid materyalden yoksundur ve daha bazofildir. Bu bölgede mitoza oldukça sık rastlanabilir. Hücreler yaygın SER, çok sayıda tübüler ve veziküler kristalı mitokondriyonlar, az miktarda GER, lizozom ve lipofüksin pigment granülleri içerirler. Plazma membranı kısa düzensiz mikrovilluslar şeklinde sinüzoidlerin subendotelyal boşluğuna uzanır. Glukoz ve yağ asiti metabolizmasını kontrol eden glukokortikoidlerin esas salınım yeridir. Glukoneogenesis ve glikogenesis regulasyonunu sağlarlar. CRH-ACTH sisteminin kontrolü altındadır. 3- Zona Retikülaris: Medulla ile direkt ilişkili korteksin en iç tabakası olan ve total kortikal hacmin % 7’sini oluşturan zona retikülariste hücreler kordonlar halindedir. Kordonlar anastomozlaşarak bir ağ meydana getirirler. Zona retikülaristeki hücrelerin esas fonksiyonu zayıf androjen ve dehidroepiandrosteron (DHEA) salgılamaktır. CRH-ACTH sisteminin kontrolü altındadır. Zona fasikülataya en yakın bulunan zona retikülaris hücreleri zona fasikülata hücrelerinden biraz farklılık gösterirler; genel olarak bu hücrelerin sitoplazmalarında daha az lipid damlacıkları bulunur, çekirdekler daha koyu boyanmıştır ve lipofuksin pigment granülleri içerirler. Medullaya yakın taraftaki zona retikülaris hücreleri boyanma özelliklerinden dolayı “açık” ve “koyu” olarak ikiye ayrılırlar. Açık hücrelerin çekirdekleri, daha yoğun boyanmış koyu hücrelerin çekirdeklerinden daha açık renge boyanır. Bu boyanma farklılıklarının önemi bilinmemektedir. Zona retikülaris hücreleri çok sayıda sekonder lizozomlar (pigment granülleri) ve diğer tabakalardakine benzer agranüler endoplazmik retikülüm içerir. Bu şekildeki korteks sınıflandırılması hücrelerin korteksteki genel düzenlenmesine ve organizasyonuna göre yapılmıştır. Hücrelerin yapılarına göre de, korteksi 4 tabaka halinde inceleyebiliriz: a- Dış tabaka; Z.glomerulozanın karşıtıdır. b- 2. tabaka; Z.fasikülatanın dış 2/3’üdür ve spongiositlerden meydana gelmiştir. c- 3. tabaka; Zona fasikülatanın 1/3 iç kısmı ve zona retikülarisin dış yarısını içeren bu tabaka lipid yönünden fakirdir. d- 4. tabaka; Zona retikülarisin iç yarısıdır (Juxtamedullar bölge). Bu jukstamedullar bölgeyi oluşturan hücrelerin çoğu yaşlanmış hücreler olup pigment granüllerini içerirler. Önceleri yeni hücrelerin Zona glomerulosada oluştuğu, sonradan zona fasikülataya göç ettiği ve neticede zona retikülariste dejenere oldukları düşünülürdü. Özellikle zona fasikülatanın dış bölgesinde olmak üzere bütün tabakalarda mitotik figürlerin görülmesi ve retikülarisin dışında korteks tabakalarında hücrelerin dejenerasyon göstermesi bu hipotezin doğruluğunu şüpheye düşürmektedir. Medulla Her ne kadar pek çok hayvan türlerinde medulla ile korteks arasındaki sınır belirgin ise de bu sınır insanlarda düzenli değildir. Medulla hücreleri ovoid ya da polihedral şekilli olup ya gruplar ya da anostomoz gösteren kısa sütunlar şeklinde düzenlenmiştir. Küme ya da sütunlar venül ve kapillerler ile çevrelenmiştir. Medulla hücreleri büyük ve vesiküler çekirdeğe sahiptir. Sitoplazmalarında ince granüller bulunur, bu granüller potasyum bikromat ile okside edildiğinde kahve rengini alırlar; bu olaya kromaffin reaksiyonu denir ve bu reaksiyonu gösteren medulla hücreleri de kromaffin (veya Pheochrome) hücreler olarak adlandırılır. Bu reaksiyonun en büyük nedeni granüllerde, kateşolaminler olan epinefrin ve noreprinefrin hormon prekürsörlerinin varlığıdır. Diğer taraftan bu granüller ferrik klorid ile boyandığında yeşil, osmik asit ile boyandığında kahve rengini alırlar. Elektron mikroskopide hücrelerin çok iyi gelişmiş granüler endoplazmik retikülüm, mitokondriyonlar ve Golgi kompleksine sahip oldukları görülür. Sempatik sinir lifleriyle taşınan impuls ile kromaffin hücrelerden kateşolamin salınır. Bu nedenle kromaffin hücreleri postsinaptik nöronlar eşdeğerdir denmesine rağmen aksonal uzantıları yoktur. Ancak kromaffin hücrelerle yapılan kültür çalışmalarda akson benzeri uzantılar ortaya çıkmıştır ve aksonal büyüme adrenal korteksten salınan glukokortikoidlerce inhibe edilebilmektedir. Sonuç olarak adrenal korteks kromaffin hücre morfolojisini etkilemekte ve nöral uzantıları engellemektedir. Hücreler, 100-300 nm çapında çok sayıda membranla çevrili granül içerirler. Norepinefrin içeren hücrelerde granüller oldukça elektron dens bir öze sahiptirler ve ekzositozis ile salınırlar. Bu ekzositozu kromaffin hücrelerle sinaps yapan presinaptik sempatik aksonlardan salınan asetilkolin tetikler. Epinefrin prekürsörleri içeren hücrelerde ise granüller homojendir ve daha az dens boyanırlar. Kromaffin hücrelerdeki granüller katoşolaminlerin yanı sıra ATP, enkefalinler ve kromograninler de içerir. Kromograninler kateşolaminleri bağlayan ve ekzositoz sırasında hormon salınımını sağlayan proteinlerdir. Reserpine gibi ilaçlar veziküllerde kateşolaminin azalmasına neden olmaktadır. Her bir kromaffin hücrenin bir ucunun venül, diğer ucunun da kapiller ile temasta olduğu söylenir. Medullada, kromaffin hücrelerinden başka bir miktar da sempatik ganglion hücreleri görülür. Ganglion hücrelerinin aksonal uzantıları salgı aktivitesini düzenlemek ve kan damarlarını innerve etmek üzere adrenal korteks parankimine ve innerve olan abdominal organların innerve etmek için bez dışında splenik sinirlere uzanır.

http://www.biyologlar.com/bobrek-ustu-bezleri-adrenal-bezler-suprarenal-bezler

KALITSAL HASTALIKLAR

I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast *  ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii:  -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kalitsal-hastaliklar

ÜÇLÜ TARAMA TESTİ (Triple test)

Normal Değer: NTD için 1/1000, Trizomi 21 için 1/270 ve Trizomi 18 için 1/100’ün üzerindeki değerler riskli olarak kabul edilir. Kullanımı: Nöral tüp defektleri, trizomi 21 ve trizomi 18 için prenatal tarama testidir. Nöral tüp defektleri için AFP, trizomi 21 ve trizomi 18 için AFP, uE3 ve hCG’nin gebelik haftasına göre değerleri, anne yaşı ile kombine edilerek kantitatif risk tayini yapılmaktadır. Bir tarama testi olduğu unutulmamalıdır. Normal sonuçlar bebeğin herhangi bir defekt taşımadığı anlamına gelmediği gibi, anormal test sonuçlarının doğrulanması için genetik incelemelere ihtiyaç duyulur. Testin yapılması için ideal zaman 16-18.gebelik haftaları olmakla beraber test 14-24.haftalar arasında yapılabilir. ÜRAT www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/uclu-tarama-testi-triple-test

HÜCRE KÜLTÜRÜ BESİYERİ VE SOLUSYONLAR

Hücre kültürü besiyerleri laboratuar ortamında hücrelerin normal metabolik aktivitelerini sürdürebilmeleri için gerekli olan mikroçevreyi sağlayan besleyici solusyonlardır. Hücre kültürü besiyerleri içeriklerindeki aminoasit, karbonhidrat, vitamin ve iyonlarla hücrelerin gelişimini desteklerler. Laboratuar ortamında hücrelerin çoğaltılabilmesi için uygun pH sıcaklık ve nemin sağlanması çok önemlidir. Hücre kültürü besiyerleri içeriklerindeki iyonlarla gerekli ozmolarite ve pH’ı da sağlarlar. Besiyeri ihtiyacı hücrelerin tipine, adaptasyon kabiliyetine ve hücre kaynağı organizmanın türüne göre farklılık gösterir. Hücreler farklı besiyerlerinde farklı davranabilirler. Bu yüzden çalışmanın amacına göre hücrenin besiyeri ihtiyaçlarının belirlenmesi gerekir. Hücrelerin canlılıklarının devamı ve çoğalmaları için aminoasitler, karbonhidratlar, lipidler, vitaminler, iyonlar ve proteinlerin ortamda bulunması şarttır. Standart bir besiyerinde yukarıdaki bileşenlerin sağlanması için iki temel solusyon uygulanır: 1) Dulbecco’s Modified Eagle Media (DMEM) Hücre kültürlerinde olması gereken temel aminoasit kombinasyonu ilk defa Eagle tarafından 1955’de tanımlanmıştır. Kendi ismini taşıyan Minimum Eagle’s Medium (MEM) isimli besiyeri bazı modifikasyonlarla bugüne kadar gelmiştir. Dulbecco tarafından modifiye edilen MEM solusyonu bugün somatik hücre kültürlerinde en sık kullanılan besiyeri bileşenidir. DMEM hücrelerin beslenebilmeleri için gerekli glukoza, canlılıklarını sürdürebilmeleri için uygun ozmolarite ve pH’a, fonksiyonlarını görebilmeleri için gerekli aminoasitlere ve vitaminlere sahiptir. Ancak tek başına hücre gelişimi için yeterli değildir. 2) Fetal Bovine Serum Serum hücrelerin tutunabilmeleri ve çoğalmaları için kullanılan ve içeriği tam olarak tanımlanmamış zengin bir protein çözeltisidir. Bu protein çözeltisinin içinde hormonlar, enzimler, hücrenin büyümesi ve çoğalmasını sağlayan büyüme faktörleri, yüzeylere tutunabilmesini sağlayan hücrelerarası matris proteinleri bulunur. Hücre çeşidine ve uygulamalara göre besiyerindeki serum oranı değişebilir. Standart bir somatik hücre kültüründe serum oranı %10 ‘dur. Serum üretimi pahalı ve zahmetli bir süreçtir. Sığır embriyolarının kanlarının toplanmasıyla hazırlanan serumların üretiminde bir standart yoktur. Farklı hayvanlardan elde edilen serumlar birbirlerinden farklılık gösterirler. Bu da deneylerin sonuçlarını etkilemektedir. Bu dezavantajlarından dolayı bazı laboratuarlar serumsuz besiyerlerini kullanmaktadırlar. Serum kullanılmayan bir besiyerinin çeşitli büyüme ve tutunma faktörleriyle desteklenmesi gerekir, bu da çalışmaya göre serumdan daha pahalı olabilir. Dulbecco’s Phosphate Buffered Saline (dPBS) Hücre içi ve dışındaki ozmotik basıncı dengede tutan bir tuz solusyonudur. İçeriğindeki inorganik tuzlar ve su, hücre metabolizmasını destekler. pHı tamponlayarak hücreler için uygun bir ortam sağlar. Tripsin Tripsin hücre pasajlamalarında kullanılan temel enzimdir. Tripsin, bir serin proteaz tipi enzimdir, lizin ve arjinin aminoasitlerinden peptidleri yıkar. Laboratuarımızda %0,25 EDTA’lı tripsin solusyonu kullanılmaktadır. Tripsin kullanımında dikkat edilmesi gereken bazı noktalar şunlardır: 1) -20 ºC’de saklanır, daha yüksek sıcaklıklarda bekleyen tripsinin aktivitesi düşer, bu yüzde oligotlanarak saklanması en uygunudur. 2) Serum tripsin inhibitörlerini içerir, hücrelere tripsin uygulanmadan önce mutlaka bir kere Ca ve Mg içermeyen PBS ile yıkanmalı ve yüzeylerindeki serum uzaklaştırılmalıdır. 3) Tripsin hücrelerin yüzeyini örtecek kadar uygulanır. Laboratuarımızda 100 mm’lik petriler için 2 ml; 60 mm için 1ml; 35 mm için 0,5 ml tripsin uygulanır. 4) Tripsin sıcaklık arttıkça daha etkili çalışır. Tripsin uygulanan hücreler inkübatöre konduklarında daha çabuk yüzeylerden ayrılırlar, oda sıcaklığındaysa daha yavaş ayrılırlar. 5) Hücreler yüzeyden ayrılır ayrılmaz tripsinin inhibe edilmesi önemlidir. Tripsin hücreleri yüzeyden ayırdıktan sonra hücre membranlarına zarar vermeye başlar. 6) Hücrelerin yüzeylerden ayrılma hızı değişebilir. Besiyerindeki serum oranı, hücre tipi, petrideki hücre yoğunluğu, tripsinin aktivitesi ve son pasaj üzerinden geçen zamana göre hücreler farklı zamanlarda kalkarlar. 7) Farklı şişelerdeki tripsinler birbirlerine her zaman eş değer olmayabilir. 8) Tripsini inhibe etmek için tripsin hacminin en az iki katı kadar %10 FCS’li besiyeri uygulanmalıdır. Daha sonra hücreler pipetlenerek birbirlerinden ayrılırlar. HÜCRE KÜLTÜRÜ Hücre kültürü, hücrelerin kontrollü şartlar altında yetiştirilmesi sürecidir. Pratikte hücre kültürü terimi, çok hücreli ökaryotlardan özellikle hayvan hücrelerinden kaynaklanan hücrelerin kültürlenmesi için kullanılmaktadır. Hücre kültürleriyle yapılan çalışmalar günümüzde popüler araştırma konularında önemli bir kısmı oluşturmaktadır. Örneğin, kanser gibi çeşitli patolojik durumlarda belli bir maddenin etkilerini ya da bir hücre veya dokuda üretilen belli bir maddenin işlevlerini belirlemek amacıyla hücre kültürleri yapılabilmektedir. Hücre kültüründe belirli bir hücre hattından çoğaltılan hücrelerde çeşitli çalışmalar yapılarak canlı ortamında (in vivo) yapılamayan denemeler yapılabilir ve burdan yola çıkılarak sonuçlara ulaşılabilir. Hücre kültürü çalışmalarının gelişimi ve yöntemleri, organ ve doku kültürü çalışmalarıyla yakından ilişkilidir ve onlarla benzer nitelikler taşımaktadır. Doku ve hücre kültürü çalışmaları yüz yılı aşkın bir süredir yapılmaktadır. Hayvansal hücre kültürü teknikleri 1900'lerin ortalarında laboratuvarda rutin olarak uygulanmaya başlanmış[1] fakat asıl doku kaynaklarından ayrılan sürdürülebilir yaşayan hücre hatları kavramı 19. yüzyılda ortaya konmuştur.[2] 19. yüzyılda İngiliz fizyolog Sydney Ringer sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyumlu klorürler içeren tuz çözeltilerinin, vücut dışında yaşayan bir hayvan kalbinin atışını sürdürebilmesi için uygun olduğunu deneysel olarak göstermiştir. 1885'de Wilhelm Roux bir tavuk embriyosu nöral plağının bir kısmını ayırmış ve ılık bir tuzlu su çözeltisinde dokuyu birkaç gün yaşatarak doku kültürünün temellerini de atmıştır.[3] Ross Granville Harrison, 1907 ve 1910 yıllarında yaptığı deneyleri doku kültürünün metodolojisini de belirleyerek yayımlamıştır.[4] 1913’te Carrel aseptik (steril) koşullar altında düzenli olarak beslenmeleriyle hücrelerin kültür ortamında uzun süre hayatta kalıp çoğalabildiklerini göstermiştir. Earle ve arkadaşları ise, 1948’de L hücre hattından saflaştırdıkları hücrelerin kültüre alındıklarında koloniler oluşturduklarını göstemişlerdir. Hücre kültürü teknikleri 1940 ve 50'lerde viroloji araştırmalarıda desteklemek amacıyla önemli ölçüde geliştirilmiştir. 1952’de de Gey ve arkadaşları günümüzde oldukça bilinen HeLa hücre hattını, bir insan servikal karsinomasından türeyen hücrelerin sürekli serisi şeklinde gözlemlemişlerdir. 1986’da Martin ve Evans ile arkadaşları, fareden pluripotent embryonik kök hücrelerini saflaştırarak kültürünü yapmışlardır. 1998’de Thomson ve Gearhart ile yardımcıları ise, insan embryonik kök hücrelerini izole etmeyi başarmışlardır. Hücre kültüründe virüslerin gelişmesi saflaştırılmış virüs aşılarının hazırlanıp üretilmesine olanak sağlamıştır. Örneğin, Polio aşısı hücre kültürü teknikleri kullanılarak yapılan ilk ürünlerden biridir. Bu aşı, maymun böbreği hücre kültüründe virüsü yetiştirmek için bir yöntem bulan ve bundan dolayı Nobel Ödülü alan John Franklin Enders, Thomas Huckle Weller ve Frederick Chapman Robbins'in araştırmalarıyla mümkün kılınmıştır.

http://www.biyologlar.com/hucre-kulturu-besiyeri-ve-solusyonlar

Gözün yapısı göz anatomisi

Fotoğraf makinasının yapısı, insan gözüne benzetilmiştir. Gözde ışığın içeri girmesine imkan veren ve karanlıkta genişleyip aydınlıkta daralan göz bebegi (iris), gelen ışınların odaklanmasını sağlayan mercek (Iens) ve arkada çok duyarlı film gibi görev yapan sinir tabakası (retina) vardır. Göz merceği ile odaklaştırılan görüntü sinir tabakasını uyarır.Bu görüntü göz siniri yoluyla beynimizin arka kısımlarındaki görme merkezine ulaştırılır. Beyin bu görüntüleri yorumladıktan sonra, biz cisimleri araba, insan, çiçek vb. diye algılayabiliriz. Gözümüz iç içe geçen üç tabakadan oluşur. En dışta yumurtanın akı gibi beyaz (sklera) tabakası, ön kısımda saydamlaşır. Bu saat camı gibi duran tabakaya kornea denir. Kornea dışarıdan gelen ışınları bir miktar kırarak merceğin üzerine odaklar. Kornea saydamlığını kaybedince görüntü bulanıklaşır. Kornea sinir yönünden çok zengindir, bu yüzden gözümüze toz dahi kaçsa, aşırı batma hissi şeklinde hissederiz. Gözümüzü çevreleyen ikinci tabaka damar tabakasıdır. (koroid). Görevi sinir tabakasını beslemektir. En içteki tabaka sinir tabakasıdır (retina). Sinir tabakasında 130 milyon çubuk, 7 milyon koni vardır. Bu hücrelerin bir kısmı siyah - beyaz; bir kısmı da mavi, kırmızı, yeşil görmeleri sağlar. İki gözümüzle baktığımızda kaşımızdaki görüntüyü 275 milyon nokta olarak görürüz.Bu görüntü netliği, en iyi çözünürlüklü bilgisayar-tv ekranından 500 kat daha nettir. Sinir tabakasında oluşan elektiriksel uyarılar, göz siniri ile beyne iletilir. 3.4 mm kalınlığındaki göz sinirinin içinde bir milyon sinir lifi vardır. Bunların arasında kısa devre olmaması içinde her birinin üzeri myelin tabakası ile kaplıdır. İki gözden gelen göz siniri (chiasma) denilen bölgede her biri ile çaprazlaşır. Bu sayede her gözün iç ve dış kısmında oluşan görüntüler üst üste gelir. Bu sayede de bizler iki gözümüzle üç boyutlu görebilmekteyiz. Gözümüzün içindeki boşluğu vitre denilen yumurta kıvamında bir jel sıvı doludurur. Bu saydamdır. Yaşlılıkta ve bazı göz hastalarında, hyalurinik asit bozulur kalsiyum oturur. Hastalar kara sinek veya tül gibi gözlerinin önünde yüzen cisimler görürler. Gözümünüz önündeki renkli tabakaya iris denir. Görevi fotoğraf makinasındaki gibi fazla ışıkta daralmak, karanlıkta genişlemektir. Ayrıca yakındaki cisimlere baktığımızda yine küçülür. Göz içindeki merceği çevreleyen lifler ve etrafındaki adale, merceğin ışınları odaklamasını sağlar. Bu sayede hem yakını hem uzağı görebiliriz. Bütün bu mekanizmalar refleksler yolu ile mükemmel şekilde kontrol edilir. TOPOGRAFİ 1. Anterior pol : Kornea eğiminin merkezidir. 2. Posterior pol : Globun arka eğiminin merkezidir. Optik sinirin hafif temporalinde lokalizedir. 3. Geometrik (anatomik) aks : Ant. ve post. polü birleştiren çizgidir. 4. Görme (vizüel) aks : Foveanın merkezinden fiksasyon noktasına çizilen çizgidir. 5. Optik aks : Ant. polden başlayıp, lensin merkezinden geçip retinaya uzanan çizgidir. 6. Ekvator : Her iki pol arasındaki orta noktada gözü çepeçevre saran çizgidir. 7. Meridyen : Ekvatora dik, ön ve arka polden geçen dairesel çizgidir. 8. Ön arka çap : 22-26 mm. Çevre : 69-81 mm. 9. Ortalama ağırlığı 7.5 g., hacmi 6.5 ml. dir GÖZÜN TABAKALARI ve BOŞLUKLARI Esas olarak üç tabakadan oluşur : 1. Dış destek kılıfı : Saydam kornea, opak sklera ve limbus. 2. Orta tabaka (uvea) : İris, korpus siliyare (aköz humor sentezi ve lens desteği) ve koroid (komşu retinanın beslenmesi) 3. İç tabaka (retina) : Duyusal retina ve tek katlı RPE. Lens : İrisin arkasında bulunan saydam yapıdır. Kapsülünden uzanan zonüllerle korpus siliyareye tutunur. Üç boşluk mevcuttur : 1. Ön kamara : İris ve korneanın arka yüzü arasındadır. 2. Arka kamara : Önde iris, arkada lens ve zonüllerle sınırlandırılmıştır. 3. Vitreus boşluğu : Hacimce en büyük. Lens ve zonüllerin arkasında, duyusal retinaya komşu alanları doldurur. Vitreus humor su (% 98.5), kollajen fibriller, protein ve hyaluronik asit içeren saydam bir jeldir. DIŞ KILIF 1. Beyaz, opak sklera gözün 5/6 arka kısmını, saydam kornea 1/6 ön kısmını oluşturur. 2. Korneoskleral limbus, aköz humor direnaj sistemini barındırır. 3. SKLERA : a. Yoğun fibrokollajenöz bir yapıdır. Önde episklera, Tenon kapsülü ve konjonktivayla örtülüdür. Arkada Tenon kapsülüne yapışıktır. b. Ön ve arka iki büyük açıklığı vardır. c. Optik sinir etrafında en kalındır (1 mm.), rektus adale insersiyolarının gerisinde en incedir (0.3 mm). d. Üç tabakadan oluşur : Dıştan içe episklera, stroma ve lamina fusca e. Stromadaki kollajen liflerin irregüler dizilimi ve farklı çapları nedeniyle beyazdır. Su içeriği % 65- 70 dir. f. Episkleral ve koroidal damar ağlarından kanlanır. Post. sklera kısa siliyer sinirin dallarıyla, ön bölüm uzun siliyer sinir tarafından inerve edilir. 4. KORNEA : a. Önden bakıldığında vertikal olarak 10.6 mm., horizontal olarak 11.7 mm. uzunluğundadır. Santral kalınlığı 0.52 mm,. perifer kalınlığı 1 mm. dir. b. 5 tabakadan oluşur : Dıştan içe epitelyum (çok katlı yassı), Bowman tabakası, stroma (% 90), Descemet membranı ve endotelyum (tek katlı). c. Stroma uniform çaplı, düzenli dizilimli kollajen lameller, keratositler ve esas maddeden oluşur. d. Hasara uğradığında epitel rejenere olurken, Bowman tabakası ve endotel rejenere olmaz. e. Santral kornea avaskülerdir. Limbus ant. siliyer arterden kanlanır. Korneal sinirler trigeminal sinirin oftalmik bölümünün dallarındandır ve sadece duyusal liflerdir. f. Limbus 1-2 mm. kalınlığındadır ve trabeküler ağ örgüsünü içerir. ORTA TABAKA (UVEA) 1. KOROİD : a. RPE ve duyusal retinanın dış yarısının beslenmesini sağlayan vasküler tabakadır. Arkada optik sinirden, önde korpus siliyareye kadar uzanır. b. Dıştan içe suprakoroid (lamina fusca), dış damar tabakası (büyük venler), orta damar tabakası (orta büyüklükte venler ve arteriyoller) ve koryokapillaristen (büyük fenestralı kapillerler) oluşur. c. Kanlanması kısa post. siliyer arterlerden, iki uzun post. siliyer arterden ve yedi ant. siliyer arterdendir. Venöz dolaşım vorteks venlerinden sup. ve inf. oftalmik venlere ve oradan da kavernöz sinüsleredir. İnervasyonu esas olarak sempatik sinirler aracılığıyladır. 2. KORPUS SİLİYARE : a. Skleral mahmuzdan ora serrataya kadar uzanır. b. Uveal (skleraya komşudur; lamina fusca, damar tabakası ve siliyer adele tabakası) ve epiteliyal (arka kamaraya komşudur, pars plana ve pars plikata) iki kısımdan oluşur. Pars plana cerrahi girişimlerde kullanılır. c. Kanlanması esas olarak irisin majör arteriyel halkasındandır. Siliyer adelelerin inervasyonu 3. kranial sinirdendir (postgangliyonik parasempatik lifler). 3. İRİS : 1. Lens ve korpus siliyarenin önünde, ön kamarayı arka kamaradan ayıran bir diyaframdır. Hafif nazal tarafındaki dairesel açıklık pupilladır. 2. Stroma (mesoderm) ve pigment epitelyumu (nöral ektoderm) olmak üzere iki tabakadan oluşur. 3. Sfinkter pupilla adelesi arka stromada pupiller zondadır. Dilatatör pupilla adelesi iris kökünden sfinkter pupilla adelesine kadar uzanır. Her iki adele de nöral ektodermden köken alırlar. 4. Kanlanması irisin majör arteriyel halkasından çıkan radyal damarlar aracılığıyladır. Bu damarlar pupil kenarında minör arteriyel halkayı oluştururlar. Endotel hücreleri zonula occludensler aracılığıyla bağlıdırlar. Vasküler endotel ve processus siliyarenin pigment epitelyumunun sıkı bağlantıları KAN-AKÖZ BARİYERİ ni oluştururlar. 5. Dilalatör pupilla adelesi sempatik inervasyona sahiptir. Sfinkter pupilla adelesi 3. kranial sinirden gelen kolinerjik liflerle inerve olur. İÇ TABAKA (RETİNA) 1. Dışta RPE, içte duyusal retinadan oluşur. Arkada optik sinirden, önde ora serrataya kadar uzanır. 2. Dıştan içe 10 kattan oluşur : 1. RPE, 2. Fotoreseptörler, 3. Dış limitan zar, 4. Dış nükleer kat, 5. Dış pleksiform kat, 6. İç nükleer kat, 7. İç pleksiform kat, 8. Gangliyon h.leri katı, 9. Sinir lifleri katı, 10. İç limitan zar. 3. Retinanın bölgeleri : a. Ora serrata : Limbustan 6 mm. geridedir. b. Santral retina (makula lutea) : 4.5 mm. Merkezinde fovea centralis bulunur. OD in 3 mm. temporalindedir. Merkezinde 0.4 mm. çapında foveola bulunur. Foveolada yalnızca koniler, dış nükleer tabaka ve dış pleksiform tabaka bulunur. c. Perifer retina : Esas olarak rodlar bulunur. 4. Retinanın dış kısmı koryokapillaristen, iç kısmı santral retinal arterin dallarından beslenir. Kapillerler, sinir lifleri ve iç nükleer tabakada iki damar ağı oluştururlar. Endotel h.leri terminal barlarla bağlıdırlar ve RPE nin sıkı bağlantıları ile KAN-RETİNA BARİYERİ ni oluştururlar. ORBİTA 1. Duvarları : a. Dış duvar : Zigomatik kemik ve sfenoidin büyük kanadı. b. Üst duvar : Frontal kemik ve sfenoidin küçük kanadı. c. Alt duvar : Maksiller, zigomatik ve palatin kemik. d. İç duvar : Sfenoid, etmoid, lakrimal ve maksiller kemik. 2. Duvar delikleri : a. Optik foramen : Sfenoid kemiğin gövdesinde, orbita apeksindedir. 4-10 mm. uzunluğundadır. İçinden oftalmik arter, optik sinir ve sempatik sinirler geçer. b. Fissura orbitalis sup. : Sfenoidin büyük ve küçük kanatları arasındadır. Oküler adelelerin köken aldığı Zinn halkası tarafından lateral ve medial iki kısma ayrılır. Zinn halkasının içinden 3., 6. sinirler, 5. sinirin oftalmik bölümünün tüm dalları (lakrimal ve frontal dalları hariç) ve sup. oftalmik ven geçer. Halkanın dış, üst kısmından 4. sinir ve 5. sinirin lakrimal, frontal dalları geçer. c. Fissura orbitalis inf. : Sfenoidin büyük kanadıyla maksiller kemik arasındadır. İçinden 5. Sinirin maksiller dalı, infraorbital arter, pterigoid pleksusa dökülen venalar geçer. KASLAR 1. Ekstrinsik kaslar : Dört rektus ve iki oblik kaslar 2. Dört rektus kası Zinn halkasından köken alırlar. Sup. oblik kas orbitanın apeksinden, optik foramenin üst ve medialinden, inf. oblik kas orbita tabanından köken alırlar. Rektuslar ekvatorun önünde, oblikler arkasında globa insersiyo yaparlar. Lat. rektus kası 6. sinirden, üst oblik kas 4. sinirden ve diğer kaslar 3. sinirden inerve olurlar. 3. İntrinsik kaslar : Siliyer kas, sfinkter ve dilatatör pupilla kasları DİĞER YAPILAR 1. Konjonktiva : Göz kapaklarının iç yüzünü ve skleranın ön yüzünü örten, saydam, müköz membrandır. 2. Lakrimal sistem : a. Sekretuar kısım : Orbita tavanının anterolateralinde lokalize lakrimal glandtan oluşur. b. Toplayıcı kısım : Punktumlar, kanaliküller, lakrimal kese ve nazolakrimal kanaldan oluşur. 3. Göz kapakları ELEKTROMANYETİK ENERJİ 1. Elektron daha alt bir yörüngeye geçtiğinde, fazla enerjisini quantum veya foton denen küçük bir enerji paketi şeklinde yayar. 2. Boşlukta tüm fotonlar ışık hızında hareket ederler. 3. Foton enerjisinin tüm etki alanı elektromanyetik spektrum olarak adlandırılır. 4. Rod ve koniler tercihen dalga boyu 400 ve 700 nm. arasında olan fotonları absorbe ederler. 5. 700 nm. den uzun ve 400 nm. den kısa dalga boyları absorbe edilmeden retinayı geçerler. RETİNAL YAPI ve FONKSİYON 1. Retinanın fonksiyonu ışık enerjisi şeklinde kendine sunulan bilgiyi, beyin tarafından kabul edilebilecek bir şekle dönüştürmektir. 2. Retinanın ana fonksiyonel komponentleri fotoreseptörlerdir. 3. İnsan beyni dış dünyadaki nesneleri tespit etmek için en çok kontrastlarla ilgilenir. Işığı elektrokimyasal enerjiye çevirirken, retina karanlık ve aydınlık kontrast durumunun oluşturduğu bilgiyi, görsel beyinde anlamı olan nöral sinyallere çevirir. 4. Retina fonksiyonel olarak nöron tabakalarından oluşmuştur. FOTORESEPTÖRLER 1. Rodlarda dış segmentin yassı keseleri hücre membranından bağımsız, konilerde invajinasyonları şeklindedir. 2. Dış segment membranları boyunca vit. A (retinaldehit) nın 11-cis aldehit formuna bağlı özel bir protein bulunur. 3. Retinada 120 milyon rod, 8 milyon koni bulunur. 4. Rodlar tek bir fotona bile cevap veren, yüksek hassasiyete sahip nokturnal reseptörlerdir. Gün ışığında görmeye katkıları yoktur. 5. Koniler en iyi gün ışığında fonksiyon gören, diurnal reseptörlerdir. 6. Dış segment fotosensitivitenin, iç segment metabolik faaliyetlerin merkezidir. 7. Rod fonksiyonunun kaybı minör bir etkiye yol açar (gece körlüğü), koni fonksiyonunun kaybı yasal körlüğe neden olur. RETİNA PİGMENT EPİTELİ Fotoreseptör metabolizmasında rol oynadığı metabolik olaylar : 1. Subretinal mesafeden sıvı transportu : Kan-retina bariyerini oluşturur, sıvıyı aktif olarak dışarı pompalar. 2. Dış segmentlerin pigmentle örtülmesi : Apikal çıkıntılarda melanin granülleri bulunur. 3. Oksijen difüzyonu, 4. Dış segmentlerin fagositozu : Rod dış segmentlerinin % 10 u her gün yenilenir. 5. Fotoreseptörler için Vit. A depolanması GÖRMEDE VİTAMİN A SİKLUSU 1. Retinoidler aköz solüsyonlarda çözünmeyen hidrofobik moleküllerdir. Retinol ve retinallar, hücre lipid membranlarında çözünür ve hasara uğratırlar. En az toksik formları esterlerdir. 2. Vitamin A beta-karoten şeklinde alınır. Beta-karoten, iki all-trans retinol molekülü içerir. Retinol esterleştirilerek KC de depolanır. 3. RPE inde all-trans retinol, bir dizi işlemle 11-cis retinale dönüşür. Bu molekül dış segmente girerek, özel bir proteinle (rodopsin, koni opsin) birleşir. 4. Işık absorbsiyonu, retinal 11-12-cis çift bağını koparır ve daha stabil all-trans formuna dönüştürür. Görmede diğer tüm olaylar total karanlıkta meydana gelebilir. All-trans retinal opsine bağlanamaz. Yeniden RPE ne geçerek reizomerize olur. FOTOTRANSDÜKSİYON 1. Karanlıkta dış segmente pasif olarak sodyum akımı mevcuttur. Sodyum iç segmentten aktif olarak dışarı atılır. Bu olaya karanlık akımı denir. 2. Fototransdüksiyonda ilk aşama ışık etkisiyle 11-12-cis bağının kopmasıdır. Bu olay opsini aktive eder. Aktif opsin, diğer bir membran proteini trandusini aktive eder. Bu da PDE enzimini aktive ederek, cGMP yi nonsiklik formuna çevirir. 3. Karanlıkta dış segmentte yüksek cGMP düzeyleri bulunur. Bu düzey sodyum kanallarını açık tutar. Nonsiklik formuna dönüşünce kanallar kapanır. Dış segmente sodyum giremez. 4. Transdüksiyon hızını kontrol eden, ters yönde çalışan mekanizmalar mevcuttur. 5. Koniler parlak aydınlatma karşısında devamlı olarak cevap verebilirler. Rodların doygunluğu saatler sürebilir. FOTORESEPTÖR ELEKTROFİZYOLOJİSİ 1. Fotoreseptörde ışığa karşı uyarıcı (depolarize) bir cevaptan çok inhibe (hiperpolarize) edici bir cevap oluşur. Böylece saldıkları nörotransmitter miktarı azalır. 2. Membran potansiyeli -80 mV ile +20 mV arasındadır. Koniler geniş bir aksiyon potansiyeli aralığını muhafaza ederler. Rodlar daha düşük düzeylerde doymuş durumlarda kalırlar. 3. Retinada oksijen tüketimi karanlıkta oldukça artar. Bu durum sayıca fazla rod metabolizmasını yansıtır. Koniler hem karanlıkta, hem aydınlıkta sabit oksijen tüketirler. 4. DIŞ PLEKSİFORM TABAKA : Koniler on-bipolar ve off-bipolar hücreler olmak üzere iki grup bipolar hücreyle sinaps yaparlar. 5. Horizontal hücreler, rodlar ve koniler arasındaki antagonistik karşılıklı etkileşmeyi düzenlerler. 6. İÇ PLEKSİFORM TABAKA : Koni bipolar hücreleri burada gangliyon ve amakrin hücreleriyle sinaps yaparlar. 7. Amakrin hücreler, negatif feedbackle bipolar hücreleri modüle ederler. Kontrastı arttırırlar. 8. Rodlardaki bipolar hücrelerin tümü on-bipolarlardır. Rod bipolarlar, direkt olarak gangliyon hücresiyle sinaps yapmazlar. Amakrin hücreler bağlantıyı sağlar. 9. GANGLİYON H.LERİ TABAKASI : On- ve off- gangliyon hücreleri iki paralel sistem oluştururlar. 10. Bir sistem foveadaki küçük gangliyon h.lerinden oluşur. LGN un parvosellüler tabakalarına yönelir. Tonik ve yavaş şekilde cevap verir. İnce, detaylı görme keskinliğine ve renkli görmeye aracılık eder. 11. Diğer sistem tüm retinadaki büyük gangliyon h.lerinden oluşur. LGN un magnosellüler tabakalarına yönelir. Fazik ve hızlı cevap verir. Harekete duyarlıdır. Akromatik kaba görüntülerde ve steropsiste rol alır. RETİNAL FONKSİYONUN İNCELENMESİ 1. Psikofizik testler : a. Görme keskinliği, b. Görme alanı, c. Renk görme, d. Karanlık adaptasyonu. 2. Elektrofizyolojik testler : a. Erken reseptör potansiyeli, b. Elektroretinogram, c. Pattern ERG, d. Elektrookülogram. Kaynak: forum.exbilgi.com

http://www.biyologlar.com/gozun-yapisi-goz-anatomisi

İRİS NEDİR

1. Lens ve korpus siliyarenin önünde, ön kamarayı arka kamaradan ayıran bir diyaframdır. Hafif nazal tarafındaki dairesel açıklık pupilladır. 2. Stroma (mesoderm) ve pigment epitelyumu (nöral ektoderm) olmak üzere iki tabakadan oluşur. 3. Sfinkter pupilla adelesi arka stromada pupiller zondadır. Dilatatör pupilla adelesi iris kökünden sfinkter pupilla adelesine kadar uzanır. Her iki adele de nöral ektodermden köken alırlar. 4. Kanlanması irisin majör arteriyel halkasından çıkan radyal damarlar aracılığıyladır. Bu damarlar pupil kenarında minör arteriyel halkayı oluştururlar. Endotel hücreleri zonula occludensler aracılığıyla bağlıdırlar. Vasküler endotel ve processus siliyarenin pigment epitelyumunun sıkı bağlantıları KAN-AKÖZ BARİYERİ ni oluştururlar. 5. Dilalatör pupilla adelesi sempatik inervasyona sahiptir. Sfinkter pupilla adelesi 3. kranial sinirden gelen kolinerjik liflerle inerve olur.

http://www.biyologlar.com/iris-nedir

GÜMÜŞ ÇÖKTÜRME YÖNTEMLERİ

Altın ve gümüş tuzlarının kullanıldığı yüzlerce teknik vardır. Bu teknikleri ilk kez Ramon y Cajal kullanmıştır. Camillo Golgi (1843-1926) ve Santiago Ramon y Cajal (1852-1934) ın geliştirdikleri teknikler önem taşır. Bu araştırıcılar sinir doku gösterimi üzerine çalışmalarından dolayı 1906 Nobel ödülünü paylaşmışlardır. Bu yöntemler özellikle glial elementlerin gösterimi için uygundur. Her iki araştırıcı da sinir sistemi çalışmaları için bilimde çok önemli yer tutar. Golgi günümüzde hala sinir hücreleri ve fibrilleri için çok kullanılan birçok boya geliştirmiştir. Tekniğinde aldehit-osmiyum-dikromat çözeltisini fiksatif olarak kullanmıştır. Ardından gümüş tuzları ile impegne etmiştir. Perikaryonlar altın rengi uzantıları siyah olarak gösterilebilir. Nöral dokuların şekillerini ve bağlantılarını ortaya koymuşlardır. Gümüşleme ile nöronlar ve glial hücreler gösterilebilir. Ramon y Cajal tekniğinde gümüş çöktürüldüğünde nöronlar sarı/turuncu renkte, nörofibriller kahverengi-siyah arası, nöroglialar ise siyah olur. Gümüşlemede sadece nöroglialar siyahlaşır. Metalik çöktürme teknikleri, sinir hücre uzantıları ve retiküler fibrillerin gösteriminde standart bir yöntemdir. Metalik çöktürme ile gösterim, dokulardaki indirgeyici ajanlar yeterli güçte ise tek basamaklı bir tekniktir. Fakat fibrillerin çöktürme ile gösteriminde argirofil hücrelere benzer olarak genellikle 2 basamaklı indirgenme olur. Gümüş yerine altın da kullanılabilir. Bazı metalik bileşikler dokular tarafından opak, genellikle siyah birikinti oluşturarak metalik duruma indirgenebilirler. Kolayca indirgendiğinden ve depo edilmiş gümüş stabil olduğundan Ag(NH3)2OH çözeltileri histoloji için çok uygundur. Melanin gibi tirozin türevleri ve intestinal bezlerin Kultschitzky hücrelerinde bulunan fenolik bileşikler Ag(NH3)2OH’ ı görülebilen birikim oluşturarak indirgerler. Bu tip hücreler arjentaffin hücreler olarak bilinir. Ag(NH3)2OH’ı direkt olarak indirgeyemeyen fakat dışarıdan eklenen bir indirgeyici ajanla gerçekleştiren hücreler argirofil hücreler olarak bilinir. 1-Golgi Teknikleri: Golgi çöktürmeler boya değildir. Bu teknikle tüm hücre gövdesi ve dendritler izlenebilir. Miyelinli aksonlar tuzları biriktirmezler. Miyelinsiz yapılar olan terminal son düğmecikler tuzlarla dolabilir. Uzun (bazıları birkaç ay) ve karmaşık yöntemlerdir. Sinir hücre ve uzantılarını dens siyah bir impregnasyonla gösterirler. Hücre iç yapısı kararırken, aksonlar ise genellikle sadece miyelin tabakası olmadığında impregne olurlar. Golgi' nin 3 yöntemi bilinmektedir. Hızlı, yavaş ve karışık olmak üzere Yavaş Teknik:Küçük organ parçaları Müller çözeltisine veya % 3-5 kaliumbikromat çözeltisine atılır. Karanlıkta veya kahverengi bir şişe içerisinde 4-6 hafta saklanır. Bu süre sonunda deneme için bir parça alınır. Süzgeç kağıdı ile kurutularak % 0,75 ‘lik gümüş nitrat çözeltisinde 24 saat bırakılır. Hafifçe bistüri ile çok ince bir kaç kesit lama alınır, mikroskopta bakılır. Gümüş empregnasyonu (çökme) görülmezse kaliumbikromat çözeltisine bırakılır. Görülürse % 40’ lık alkol içerisinde yıkanır (1-2 saatte bir alkol yenilenir). Ardından % 80 ve % 90'lık alkollerden geçirilir. Absolu alkolde 12 saat bırakıldıktan sonra yarı yarıya eter- alkol çözeltisine aktarılır. 1 gün % 2 celloidin 1 gün % 4 celloidin 1 gün % 8 celloidin % 8 celloidin ile bloklanır. Bloklar %96’ lık alkolde saklanır. Alınan kesitler yine % 96’ lık etil alkol içine alınarak ardından absolu alkolden geçirilir. Karbolksild konarak kapatılır. Hızlı Teknik:Çok ince ve taze parçalar tercih edilir. Golgi Çözeltisi % 1’lik osmiyum acid 10cc % 2,5 -3,5 kalium bikromat 40cc 2-3 mm kalınlığındaki 5-10 mm genişliğindeki doku parçaları dibinde cam boncuk bulunan kahverengi şişe içindeki Golgi çözeltisine aktarılır. 50 cc’lik Golgi çözeltisine bu büyüklükteki 6 parça konabilir. Parçaların çözelti içinde ne kadar kalacağı önceden söylenemez. Süre parçaya göre değişir. Onun için aynı yerlerden birkaç parça alıp atmalı ve zaman zaman (2-7 güne kadar) parçalar çıkarılarak papier buharla kurutulmalıdır. Parçalar % 0.75’ lik gümüş nitrat çözeltisine aktarılırak 1-2 gün bırakılır ( 48 saat ). Çözelti sararırsa veya bulanırsa yenilenmesi gerekir. % 40’ lık etil alkol içinde 1-2 saat yıkanır. Alkol sık sık yenilenmelidir. % 80–90 ve absolü alkollerden geçirilerek yarı yarıya eter-alkol eriyiğinde 1 gün ; % 2’ lik celloidinde 1 gün, % 4’lik celloidinde 1 gün bırakılır. % 8’lik celloidinde saklanır. Kesitler alınarak %96’lık etil alkol içine alınır. Ardından absolü alkolden geçirilerek karboliksilde konur kapatılır.

http://www.biyologlar.com/gumus-cokturme-yontemleri

GÖZDE RETİNAL YAPI ve FONKSİYON

1. Retinanın fonksiyonu ışık enerjisi şeklinde kendine sunulan bilgiyi, beyin tarafından kabul edilebilecek bir şekle dönüştürmektir. 2. Retinanın ana fonksiyonel komponentleri fotoreseptörlerdir. 3. İnsan beyni dış dünyadaki nesneleri tespit etmek için en çok kontrastlarla ilgilenir. Işığı elektrokimyasal enerjiye çevirirken, retina karanlık ve aydınlık kontrast durumunun oluşturduğu bilgiyi, görsel beyinde anlamı olan nöral sinyallere çevirir. 4. Retina fonksiyonel olarak nöron tabakalarından oluşmuştur.

http://www.biyologlar.com/gozde-retinal-yapi-ve-fonksiyon

Multifaktöryel kalıtımsal hastalıklar

Öyle özellik yada hastalıklarımız vardır ki, Mendelyen kalıtıma uymazlar. Ör, göz, saç rengimiz, deri rengi yada konjenital doğum kusurları, Alzheimer hastalığı, şizofreni v.s. gibi. Bu özellikler yada hastalıkların oluşmasında birden fazla gen ve çevresel etkiler önemli rol oynarlar. Multifaktöryel kalıtım, sürekli değişebilen, ölçülebilen özellikleri içeren, Mendeliyen kalıtım tipi göstermeyen kalıtımdır. Toplumdaki dağılımları Gauss eğrisine uyar, bunlar sürekli (continuous) özelliklerdir, ve en az iki gen çifti tarafından kalıtılırlar. İnsanlara ait bir çok normal özellik poligenik kalıtım gösterir. Bunlar, boy uzunluğu saç rengi, şekli; deri ve göz rengi, vücut şekli, zeka, vücut indeksi, kan basıncı, parmak izi, eritrosit büyüklüğü v.s. dir. Çok-genli kalıtım ile çok-alelli kalıtımı karıştırmamak gerekir. Çok genli kalıtımda bir özelliğin oluşmasına birden fazla gen ve aleller katılır. Oysa, çok-alelli kalıtımda ise, bir gen lokusunda birden fazla alel çeşidinin bulunmasına (toplumda) karşın, kişide o özelliğinin oluşmasına Mendel kurallarına uyar biçimde sadece bir çift alel katılır. Ör: Kan grupları. Multifaktöryel kalıtımsal hastalıkların kalıtımına ilişkin özellikler şöyle sıralanabilir: 1. Kompleks kalıtım gösteren hastalıklar olduğu için Mendeliyen kalıtıma uymazlar. 2. Toplumdaki hastalığın sıklığı ile tekrarlama riski arasındaki ilişki bulunmaktadır. Yani, hasta kişilerin birinci derece akrabalarında bu hastalığın görülme sıklığı, toplumdaki sıklığın kare kökü kadardır. 3. Akrabalık derecesi azaldıkça, hastalık sıklığı daha da azalır. 4. İki hasta çocuktan sonra tekrarlama riski artar. 5. Hastalık ağır seyretmekte ise, tekrarlama riski da artar. 6. Tekrarlamaz riski ile hasta kişinin cinsiyeti arasında genellikle bir ilişki bulunmaktadır. Bazı multifaktöryel kalıtımsal hastalıklar şunlardır: Şizofreni, Otizm, Manik-depressif düzensizlikler, tip 1 diabetus mellutus, multiple sclerosis, nöral tüp kusurları Kaynak:www.draligus.com

http://www.biyologlar.com/multifaktoryel-kalitimsal-hastaliklar

SİNİR SİSTEMİNİN YAPISI

Sinir sistemi yapıları, sinir dokusundan yapılıdır. Sinir dokusu diğer dokular­da olduğu gibi kendine özgü hücreler ile bu özel hücrelere destek ödevi gören ara hücrelerden yapılıdır. Sinir dokusunun fonksiyonel ve morfolojik temel hücreleri nöronlardır. İnsan sinir sistemi kapsamında 10-15 milyar nöron vardır. Herbir nöron, impuls alma, impuls iletme ve impuls üretme yete­neğine sahip çok özel bir hücredir. Sinir dokusunda bulunan diğer hücreler nöroglia’lardır. Nöroglia’lar sinir dokusunun çok özel hücreleri olan nöronları, diğer dokulardaki bağ dokusuna benzer şekilde destekleyen, koruyan. nöral bes­lenme ve MSS’nin savunmasını sağlayan hücrelerdir. Nöroglial doku. bağ dokusunun sert matriksine göre oldukça yumuşak olup, sinir hücrelerini ‘kuş tüyü yatakta” yatar gibi destekler. Bu nedenle sinir doku yumuşaktır. Değişik şekil ve büyüklükteki nöronların hücre gövdesi (Perikaryon) ile dendrit ve akson olarak adlandırılan iki grup çıkıntısı vardır. Hücre gövdesi uyarı alan, uyarıya uygun cevap hazırlayan merkezi bölümdür. Dendrit’ler hücre gövdesinden sıklıkla çok sayıda çıkan kısa uzantılardır. Dendritler çevreden uyarıları alarak hücre gövdesine taşırlar. Akson, sinir hücre gövdesinden çıkan tek çıkıntı olup, sinir uyarısını diğer hücrelere (Sinir hücresi, kas ve bez hücresi) iletir. Nöronlar, morfolojik özelliklerine göre unipolar (Pseudounipolar), bipolar ve multipolar olmak üzere üç tipe ayrılır. Unipolar nöronlar tek uzantılı. bipolar nöronlar iki. multipoler nöronlar ise tek aksonlu fakat çok dendrit’li nöronlardır. Nöronlar, fonksiyonel rollerine göre de motor (Somatomotor, visseromotor- efferent). duysal (Afferent) ve aranöronlar (İnternunsial, interkalated) olmak üzere üç tipe ayrılır. Motor (Efferent) nöronlar merkezden aldıkları emirleri kas ve bezlere. duysa/ (Afferent) nöronlar. çevreden ve vücut içinden aldıkları duyumları MSS’ne iletir­ler. Aranöronlar diğer nöronlar arasında bağlantı sağlayan nöronlardır. Sinir hücre gövdeleri. MSS’deki gri madde (Sub.grisea) kitlesi ile çekirdek­lerde. PSS’de ise ganglionlar ve özel duyu bölgelerinde (Koku mukozası vb.) bulunurlar. Aksonlar ve dendritler, MSS’deki beyaz beyin dokusunda (Sub.alba) yer alırlar. Aksonlar. PSS kapsamında sinir lifleri/demetleri/sinirler şeklinde uzanırlar. Sinir lifleri. taşıdıkları fonksiyonel komponentlere göre 7 gruba ayrılırlar. 1.Genel somatik afferent (GSA) lifler: Deri. iskelet kasları, eklemler ve bağ dokudan aldıkları duyuları MSS’ne taşırlar. 2.Genel visseral afferent (GVA) lifler: İç organlardan aldıkları duyuları MSS’ne iletirler. 3.Spesial somatik afferent (SSA) lifler :Görme.işitme ve denge duyusunu taşıyan liflerdir. 4.Spesial visseral afferent (SVA) lifler: Koku ve tad duyusunu taşıyan lifler. 5.Genel somatik efferent (GSE) lifler: MSS’den aldıkları emirleri,istemli çalışan.miyotomlardan orijin almış kaslara ileten liflerdir. 6.Genel visseral efferent (GVE) lifler : MSS’nin ilgili yerlerinden aldıkları GVE emirleri kalp, düz kaslar ve ve bezlere ileten liflerdir. 7.Spesial visseral efferent (SVE) lifler :Embriyolojik olarak yutak arkusları mezenşiminden orijin almış yutak ve gırtlak kasları ile mimik kasları innerve eden liflerdir.

http://www.biyologlar.com/sinir-sisteminin-yapisi

BEYİN SAPININ TRANSVERSAL ALTBÖLÜMLERİ

a.Medulla oblongata (Omurilik soğanı) : Medulla oblongata (Medulla, Bulbus). beyin sapının omurilikle birleşen en alt bölümüdür. Omurilikle olan kesintisiz devamlılığı nedeniyle, bazı anatomistler tarafından omuriliğin. for.magnum’un üstünde kalan genişlemiş bir bölümü olarak kabul edilir. Medulla,taşıdığı çıkan-inen yollar yanında, VII, IX, X, XI ve XII. kranial sinir ve retiküler formasyon çekirdekleri nedeniyle yaşamsal öneme sahiptir, özellikle retiküler formasyon çekirdekleri kardiak, vazomotor ve respıratuvar merkezler olarak ta fonksiyon görürler. Medulla oblongata’daki bazı nöronlar kandaki karbondioksit ve hidrojen iyon konsantrasyonu monitörü olarak ta çalışırlar. Medulla’nın ön yüzünde,orta hatta longitudinal bir yarık (Fissura mediana anterior) ile bunun iki yanında pyramis olarak adlandırılan şişkinlikler bulunur. Piramisler. serebral korteksten başlayıp, omuriliğe giden motor yol (T ractus pyramidalis. Trac.corticospinalis) liflerinden oluşur. Bu yolun liflerinin büyük bir bölümü, medullanın alt bölümünde çaprazlaşırlar (Decussatio pyramidum-motoria). Pyramis’lerin üst bölümlerinin arka-dış taraflarında oliva olarak adlandırılan şişkinlikler görülür. Medulla’nın arka yüzünün üst yarısı, fossa rhomboidea’nın alt yarısını oluş­turur. Arka yüzün alt yarısında tuberculum gracile et cuneatum’lar görülür. Bu şişkinlikler, aynı addaki demetler (Fasciculus) şeklinde aşağıya doğru da uzanır. IX,X,XI ve XII kraniai sinirler, medullanın ön ve yan yüzlerinden çıkarak beyin sapını terkederler. b.Pons (Köprü) : Pons. beyinciğin önünde,mesencephalon ile med. oblongata arasında yer almış beyin sapı bölümüdür. Latince köprü anlamına gelen pons, gerçekten de beyin sapının iki bölümü olan mesencephalon ve medulla arasında, beyin sapının serebellum (Beyincik)’la olan bağlantılarını sağlayan bir köprü olarak fonksiyon görür. Arka yüzünde, med.oblongata ile kesintisiz bir bir şekilde uzanan pons.ön ve yan yüzde sulcus bulbopontinus ile med.oblongata’dan aynlmıştır. Bu olukta, VI.,VII., ve VIII. kranial sinirlerin ekstraaksial segmentlerinin başlangıç bölümleri yer alır. Pons’un ön yüzü kabarık olup. ortasında uzunlamasına seyreden sulcus basilaris bulunur. Ön yüz yanlarda pedunculus cerebellaris medius ile devam eder. On yüzün anterolateral bölümünden n. trigeminus çıkar. Yanlarda. sulcus bulbopontinus hizasında, medulla, pons ve serebellum arasında kalan, klinik öneme sahip alana trigonum pontocerebellare denir. N.facialis (CN VII) ve n.vestibulocochlearis (CN VIII) bu alan içinde yer alır. Arka yüz.serebellum ile gizlenmiş bir yüz olup. fossa rhomboidea’nın üst yarımını oluşturur. Bazı anatomistler. ponsu dorsal ve ventral pons olarak iki bölüme ayırır. Dorsal pons, retiküler formasyon yapıları ile bazı kranial sinir çekirdekleri (CN V,VI,VII,VIII) ve inen-çıkan yolları taşır. Buradaki retiküler formasyonun bazı çekirdekleri, solunumu düzenleyen apnöstik ve pnömotaksik merkezler olarak fonksiyon görür. Ventral pons’ta pontin çekirdekler yer alır. Bu çekirdekler kortikopontoserebellar yolların bağlantı nöronlarından oluşur. 1.Mesencephalon (Orta beyin) : Pons ve diencephalon arasında yer alan mesencephalon, beyin sapının en kısa bölümüdür. Mesencephalon’un ön yüzünde, piramidal, kortikonüklear ve kortikopontin liflerin oluşturduğu sağ-sol crura cerebri’ler (Beyin ayakçıkları) uzanır. Crura cerebri’lerin arasında orta hatta. derin bir çukurluk (Fossa interpedincularis) yer alır. Bu çukurluğun dibi bir çok küçük kan damarı ile delindiği için substantia perforata interpeduncularis (posterior) olarak adlandırılır. N.oculomotorius (CN III) beyin sapını bu çukurluktan terkeder. Mesencephalon’un arka yüzünde 4 adet yuvarlak şişkinlik (Colliculi) yer alır. Corpora quadrigemina (Dördüz cisim) olarak adlandırılan bu şişkinlikler, horizontal ve vertikal iki olukla bir çift üst (Colliculus superior), bir çift alt (Colliculus inferior) şişkinliğe ayrılmıştır. Colliculus superior’lar görme. collicu­lus inferior’lar işitme ile ilgili merkezleri taşır. Colliculus inferior’ların aşağısından orta hatta yakın olarak n.troehlearis (CN IV)’ler çıkar. Bu sinirler oldukça ince olup, mesencephalon’un dışyan yüzlerini dolanarak öne doğru ilerlerler. Mesencephalon, retiküler formasyon, III ve IV. kranial sinir çekirdekleri ile nuc.ruber ve substantia nigra olarak adlandıran çekirdekleri içerir. BEYİN SAPININ LONGITUDINAL ALTBÖLÜMLERİ : Beyin sapının transversal altbölümlerinin yanında, anatomik-fonksiyonel bütünlük arzeden 3 longitudinal alt bölümü vardır. Tectum, tegmentum ve basis olarak adlandırılan bu alt bölümleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. Tectum :Beyin sapı tectum’u (L.tavan) hiçbir kranial sinir çekirdeği, hiç­bir retiküler formasyon yapısı, hiçbir longitudinal seyirli uzun motor+duysal yol demeti içermeyen ince bir bölümdür. Beyin sapının aqueductus cerebri (Sylvius) ve fossa rhomboidea’nın dorsalinde kalan ince dorsal kitlelerini (Tectum mesencephali, velum medullare anterius et posterius) içerir. Basis :Beyin sapının ventral bölümünü işgal eden basis (L.taban),esas olarak kortikospinal, kortikobulber ve kortikopontin lifler gibi serebral korteksten kaynak alan motor lif demetlerinden oluşur. Beyin sapının en kalın basis’i pons’ta. en ince basis’i bulbus’ta bulunur. Tegmentum :Beyin sapı tegmentum’u (L.örtü,basis örtüsü),tectum ve basis arasında kalan nöronlar ve sinir lifi demetlerinden oluşmuş bir kitledir. Buradaki nöronlar, XI.hariç’ III-XII kranial sinir çekirdekleri ile retiküler formasyon çekirdeklerini oluştururlar. Sinir lifi demetleri ise tüm uzun duysal yollar. fasciculus longitudinalis mediaüs, trac.tegmentalis cent­ralis ve retiküler formasyon yollanna aittir. * Beyin sapı, a.vertebralis ve a.basilaris’in dalları tarafından kanlandmlır.Beyin sapının vasküler ve yer kaplayan yapı patolojilerinde kranial sinir belirtileri ile çeşitli motor-duysal yollara ait belirtiler ortaya çıkar. d.CEREBELLUM (BEYİNCİK ): Beyincik. temel beyinin ikinci büyük bölümü olup. temel beyin ağırlığının % 10 ‘unu oluşturur. Cerebellum, beyin sapının arkasında, cerebrum’un oksipital lobunun aşağısında, fossa cranii posterior’da yer alır. Oksipital lob ile beyincik yarımküreleri arasındaki transversal yarıkta tentorium cerebelli (Beyincik çadırı) bulunur. Beyincik, vermis, iki küçük flokkulo-noduler lob ve iki büyük hemisfer (Hemispherium cerebelli) olmak üzere üç temel bölüme ayrılarak incelenir. Vermis : Beyinciğin, kurt şeklindeki orta bölümüdür. Hemispherium cerebelli : Vermis’e bağlanan ve fissura posterolateralis’in önünde kalan beyincik bölümüdür. Sağ-sol iki serebellar hemisfer ile vermis .corpus cerebelli olarak adlandırılır. Corpus cerebelli, fissura prima ile ön ve arka iki loba (Lobus anterior er posterior) ayrılır. Lobus flocculonodularis (Vestibular serebellum) :Fissura posterolateralis’in gerisinde kalan nodulus ve flocculus’lar lobus flocculonodularis olarak adlandırılır. BEYİNİN ÖRTÜLERİ (Meninges ): Merkez sinir sisteminin iki bölümü (Encephalon ve medulla spinalis) ‘de, dıştan içe doğru dura mater, arachnoidea mater ve pia mater olmak üzere üç örtü ile sarılmıştır. Dura mater :Birbiri ile kaynaşmış iki katmanlı bir örtüdür. İç katman spinal dura mater,dış katman ise kafatası kemiklerinin endosteum tabakası ile uzanır. Dış katman,arter ve venler içeren fibröz bir katmandır.İç katman,hemisferler ile beyin-beyinciği ayıran yarıklara giren falx cerebri ve. tentorium cerebelli ‘de uzanir. Falx cerebri ve tentorium cerebelli.kranial kaviteyi üç kompartmana ayırır. Dura mater’in iki katmanı birbiri ile kaynaşarak kafatası kemiklerinin iç yüzüne tutunur.(Fonksiyonel şekilde epidural bir aralık yoktur). Dura mater ile arachnoidea mater arasında potansiyel bir bir boşluk olan spatium subdurale (Subdural aralık) yer alır. Subdural aralıkta B.O.S.bulunmaz. Belli bölgelerde, dura mater’in iki yaprağı arasında dura mater ven sinüsleri olarak adlandırılan kanallar oluşmuştur. Dura mater ven sinüsleri, beyinin ven kanını toplayarak venöz sisteme naklederler. Arachnoidea mater :Ortada yer alan bu örtü. ince bir bağ doku katmanı olup. sulkuslara girmeden beyini sarar. Arachnoidea mater ile pia mater arasında, trabeküler bir ağ içeren ve serebrospinal sıvı (B.O.S.) ile doldu­rulmuş bir aralık (Spatium subarachnoidale subaraknoidal aralık) yer alır. Arachnöidea mater, kendine ait damarlara sahip olmamakla beraber. subaraknoidal aralıkta kan damarları bulunur. Pia mater :Beyin örtülerinin en içte yer alan ve en ince tabakasıdır. Beyin yüzeyindeki sulkusların içine de girerek beyini saran bu örtü. taşıdığı çok sayıdaki küçük kan damarı ile beyin beslenmesinde de rol oynar. Pia mater, belli yerlerde beyin ventriküllerine de girerek plexus choroideus’ları oluştu­rur.Plexus choroideus’lar B.O.S.’nı salgılarlar. 2.OMURİLİK (Medulla spinalis): Omurilik (Med.spinalis). merkez sinir sisteminin canalis vertebralis içinde yer alan bölümü olup. for. magnum’dan L 1- L 2 düzeyine (yetişkinde) kadar uzanır. Üst ucu beyin sapı ile kesintisiz bir şekilde birleştiği halde, alt ucu konik bir şekilde (Conus medullarİs) sonlanır. İntrauterin yaşamın 2-3. ayında vertebral kanalı tümüyle doldurmasına karşın gelişme ilerledikçe omurga ve dura mater, omurilikten daha hızlı büyüdüklerinden omuriliğin alt ucu daha yüksek seviyede (Doğum anında L 3,yetişkinde L 1-2 düzeyinde) kalır. Bu farklı gelişme,- for. intervertebrale’den geçerek çıkan ve spinal sinirleri oluşturan sinir köklerinin omuriliğin alt bölümünden çıktıktan sonra uzun bir yol katetme gereğini doğurur. Omuriliğin alt bölümünden çıkarak aşağıya doğru uzanan bu sinir kökleri topluluğu, atkuyruğuna benzediği için cauda equina olarak adlandırılır. Cauda equina topluluğunun ortasında, conus medullaris’in tepesinden coccyx’e kadar uzanan piamater oluşumu (Nöral doku değildir) ince bir demet (Filum terminale) yer alır. Omurilik,40-45 cm uzunluğunda. yaklaşık 1 cm kalınlığında. hafif önden arka­ya doğru basık bir silindir görünümündedir. Boyun ve bel bölgelerinde olmak üzere iki şişkinliğe sahiptir. Yukanda. boyun bölümündeki şişkinliğine intumes- centia cervicalis. aşağıda bel bölümündeki şişkinliğine de intumescentia lumbalis denir. Bu şişkinliklerden sıra ile üst ve alt ekstremiteyi innerve edecek sinirler çıkar. Omurilik, dört yüzlü olarak kabul edilir. Ön yüzde. orta hatta, yukarıdan aşağıya doğru uzanan yarığa fissura mediana anterior (ventralis), arka yüzde,- orta hatta yukarıdan aşağıya doğru uzanan oluğa da sulcus medianus posterior (dorsalis) denir. Ön yarığın dış tarafında sulcus anterolateralis (ventro-lateralis) ,arka oluğun dış tarafında da sulcus posterolateralis (dorsolateralis) yer alır. Sağ-sol iki sulcus anterolateralis’lerden motor karakterli radix anteriorlar çıkar; sulcus posterolateralis’lerden ise duysal karakterli radix posterior’lar girer. Herbir arka kök (Radix posterior) üzerinde ganglion spinale (Spinal ganglion,kök ganglionu) bulunur. Omurilik gidişi boyunca 31 segmente (Segmenta medullae spinalis) ayrılır.- Herbir segmentten bir çift spinal sinir çıkar. Spinal sinirlerin omurganın topografik bölümlerine göre dağılımı şöyledir: -BOYUN BÖLÜMÜ (Pars cervicalis) C I-VIII 8 çift -GÖĞÜS BÖLÜMÜ (Pars thoracica) T I-XII 12 çift -BEL BÖLÜMÜ (Pars lumbalis) L I-V 5 çift -SAKRAL BÖLÜM (Pars sacralis) S I-V 5 çift -KOKSİGEAL BÖLÜM (Pars coccygea) Co I 1 çift Her biri spinal sinir, for.intervertebrale düzeyinde ön ve arka iki kök (Radix anterior et posterior)’un birleşmesi ile oluşur. Omuriliğin İÇ YAPISI : Medulla spinalis. transversal bir kesit yapılarak incelenecek olursa. iç bölümünde H şeklinde (veya kelebek şeklinde) gri cevher (Substantia grisea) ‘den, dış bölümünde-H’ın ‘çevresinin ise beyaz cevher (Substantia alba) ‘den yapılı oJduğu görülür. H ‘ın kemerinin ortasında, içi B.O.S.ile dolu canalis centralis’in kesiti yer alır. Substantia grisea: Esas olarak sinir hücresi gövdelerinden yapılıdır. Ayrıca assosiasyon ve efferent nöronlarm dendritleri. ganglion spinale’deki nöronların miyelinsiz aksonlarını da içerir.Kesitleri H harfine benzeyen gri cevherin öne doğru olan uzantılarına comu anterius (Ön boynuz) arkaya doğru olan uzantılarına comu posterius (Arka boynuz).T 1 – L-2 düzeylerinde dışyana doğru olan uzantılarına comu laterale (Dışyan boynuz) denir. Ön boynuzlar motor nöronlardan. arka boynuzlar duysal nöronlardan.dışyan boynuzlar ise sempatik nöronlardan oluşur. Substantia grisea. birçok çekirdek grubu ile on adet lamina’ya ayrılmıştır. Substantia alba :Esas olarak miyelinli sinir lifleri ve nöroglialardan yapılıdır. Substantia alba üç çift funiculus’a ayrılarak incelenir. Herbir funiculus’ta. omurilik boyunca uzanan inen ve çıkan (yükselen) yollar (Tractus, fasciculus) yer alır. İnen (Descending) yollar motor impulsları MSS’den çevreye, çıkan (Ascending) yollar ise çevreden MSS’nin ilgili yerlerine duysal impulslar taşırlar. YÜKSELEN VE İNEN YOLLAR YÜKSELEN YOLLAR : 1.Trac.spinothalamicus anterior: Yeri :Funiculus anterior Başlangıcı-seyri-son lan ışı-. Çevreden başlayan lifler gang.spinale yolu ile comu posterius’a girer. Çaprazlaşan lifler funiculus anterior’a geçer.Lifler lemniscus medialis içinde Thalamus’a ulaşırlar. Taşıdığı impuls : Dokunma 2.Trac.spinothalamicus lateralis : Yeri :Funiculus lateralis Başlangıcı-seyri-sonlanışı -.Çevreden alınan ağrı-ısı duyuları gang. spi­nale yolu ile comu posterius’a girer. Buradan çıkan lifler çaprazlaştıktan sonra funiculus lateralis’e geçerler. Lifler talamusa ulaşır. Taşıdığı impuls. Ağrı, ısı. 3.Trac.spinocerebellaris anterior : Yeri:Funiculus lateralis Başlangıcı-seyri-sonlanışi: Kas, tendon ve eklemlerden gelen impulslar ganglion spinale yolu ile comu posterius’a girer. Bazı lifleri çaprazlaşan yol cerebellum’a ulaşır. Taşıdığı impuls: Derin bilinçsiz duyu 4.Trac.spinocerebellaris posterior: Yeri:Funjculus lateralis Başlangıcı-seyri sonlanışi: Trac.spinocerebellaris anterior’la aynı seyri gösterir. Farklı olarak med.spinalis’te çaprazlaşmayan liflerce oluşturulur. Taşıdığı impuls: Derin bilinçsiz duyu 5.Fasciculus gracilis + Fasciculus cuneatus : Yeri: Funiculus posterior Başlangıcı-seyri-sonlanışı. Çevreden alınan duyu, gang, spinale yolu ile comu posterius->funic. posterior’a iletilir. Aynı tarafta med.oblongata’ya. oradaki çaprazdan sonra talamusa ulaşırlar. Taşıdığı impuls: Bilinçli derin duyu.(Basınç, iki nokta ayırımı .titreşim ve pozisyon duyusu) İNEN YOLLAR 6.Trac.corticospinalis anterior : Yeri :Funicuius anterior Başlangtcı-seyri-sonlanışı : Serebral korteksten başlayan lifler, çaprazlaşma­dan med.spinalis’e ulaşırlar. Sonlanacağı segmentte çaprazlaşırlar. Taşıdığı impuls-. Gövde kaslarına istemli motor emir taşır. 7.Trac.corticospinalis lateralis : Yeri : Funiculus lateralis Başlangıcı-seyri ve sonlanışı: Serebral korteks ten başlayan lifler. decus- satio piramidi um (motoria) da çaprazlaşıp funic.lateralis’e geçerler. Da­ha sonra cornu anteriusa. oradan da radix anterior yolu ile spinal sinir oluşumuna katılırlar. Taşıdığı impuls :Ekstremite kaslarının istemli motor emirlerini taşır. 8.Trac.rubrospinalis : Yeri : Funiculus lateralis Başlangıct-seyri-sonlanışı :Nuc.ruber’den başlayan yol mesencephalon- da çaprazlaşır. Lifler med .spinalis’te cornu anteriusa ulaşır. Taşıdığı impuls :Ekstremitelerin manupulatif hareketleri ile ilgili motor emirleri taşır. 9.Trac.vestibulospinalis : Yeri :Funic.anterior Başlangtcı-seyri-sonlanışı : Med.oblongata’daki vestibüler çekirdeklerden başlar, Çapraz yapmadan cornu anterius nöronlarına ulaşır. Taşıdığı impuls : Denge ve postürün sağlanması ile ilgili emirleri taşır. 1.Trac.reticulospinalis anterior et posterior : Yeri :Funic.anterior et posterior Başlangıcı-seyri-sonlanışı : Med.oblongata ve pons’taki retiküler formas­yon çekirdeklerinden başlar. Liflerin çoğunluğu çapraz yapmadan cornu anterius nöronlarına ulaşır. Taşıdığı impuls : Dik duruşun sağlanmasında etkili olan emirleri taşır.

http://www.biyologlar.com/beyin-sapinin-transversal-altbolumleri

KROMOZOM ANOMALİLERİ

I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. , B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast * a ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii: a -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir

http://www.biyologlar.com/kromozom-anomalileri

KROMOZOM TEORİSİ

Genler kromozomlar üzerinde yerleşmiş gerçek fiziksel birimlerdir.Bir özelliği oluşturan iki genin biri kromozom çiftinin birinde ,diğeri ise diğer çift üzerinde bulunur. Genler ve Kromozomlar : Kromozom incelendiğinde ,Diploit (2n) kromozumlu canlıların hemen hepsinde 2 çeşit kromozom bulunduğu görülmüştür.Bunlat vücut kromozomu (somatik yada otozom) ve eşey ( gonozom ) kromozomudur. Vücut Kromozomu : Genelde canlıların vücut hücrelerinde 2n-2 tane kromozom bulunur.Vücut hücreleri bir çok özellik bakımından benzer oldukları için homoloğ kromozom adını alırlar. Eşey kromozumu : Bütün diploit hücrelerde bir çift gonozom vardır.Bu kromozomlar canlının cinsiyetini belirlediği için gonozom adını alırlar. Bağlantı ve bağlı genler : Her kromozom üzerinde pek çok gen vardır ve bu genler lokus denilen belirli yerlerde bulunur.Aynı kromozom üzerinde bulunan genlere bağlı genler denir.Fakat yapılan araştırmalar bir kromozom üzerindeki genlerin daima birlikte kalıtılmadığı ,homoloğ kromozomlar arasında parca alış verişi saptanmış buna da krosingover denmiştir.Bağlı genler AB/AB şeklinde gösterilir. EŞEYE BAĞLI KALITIM İnsanda X ve Y kromozomlarının üzerinde birbirine benzer olan parçalara homoloğ parça denir.Eşey kromozomları üzerindeki genlerin meydana getirdiği karektere Eşeye bağlı karekterler denir.Her ikisi veya sadece biri üzerin de de bulunabilir. İnsanda X kromozomuna bağlı kalıtım : Buna örnek renk körlüğü ve hemofilidir. Renk körlüğü : X kromozomu üzerinde bulunan resesif bir gen tarafından kontrol edilir. Hemofili: Kanın pıhtılaşmaması durumudur.X kromozomu üzerinde bulunan çekinik bir gen tarafında kontrol edilir. İnsanda Y kromozomuna bağlı kalıtım : Balık pulluluk :Balık pulunu andıran deri yapısına sahip insanlardır. Yapışık parmaklılık :Erkeklerde ikinci ve üçüncü ayak parmakları ördeklerde olduğu gibi bir zar ile birbirine bağlanmıştır. Kulak kılı : Kulağın kenarında uzun kıllar bulunmasıdır. AYRILMAMA OLAYI NOT : Drosophilada X sayısı eşeyi tayin eder.Tek X erkek,iki X dişidir.İki X yanında Y bulunsun veya bulunmasın dişidir.Tek X yanında Y bulunsun veya bulunmasın erkektir. Ayrılmama kuralı : Mayoz bölünme sırasında homolog kromozomlardan bazıları birbirlerinden ayrılmazlar.Sonuçta hücrede aynı tip kromozomdan iki tane bulunur,diğerinde hiç yoktur.Bu olaya ayrılmama denir. Otozomal kromozomlarda ayrılmama olayı : Otozomlarda ayrılmama olayı genellikle 13,18,21,22.çift kromozomlarda görülür.21. çift kromozomun ayrılmaması ile 24 kromozomlu ve 22 kromozomlu yumurtalar oluşur.24 kromozomlu yumurtalar ,23 kromozomlu normal sperm ile döllendiği zaman 47 kromozomlu dişi yada erkek meydana gelir bunlara mongol (Down sendromu) denir. Eşey kromozomlarında ayrılmama olayı : Mayoz bölünme sırasında gonozomlardaki XX kromozomlarının ayrılmaması olayıdır.(22+XX ve 22+00) oluşur. Süper dişi 44+XXX=47 Klinifelter sendromu 44+XXY =47 Turner Hastaığı (dişi) 44+X0 = 45 XYY zigotu : Kromozomların ayrılmama olayı ikinci mayoz sırasındada ortaya çıkabilir. KALITSAL MATERYALİN DEĞİŞMESİ Genlerde meydana gelen değişmelere mutasyon,mutasyona uğrayan gene de mutant gen denir.Bireyin vuçüt hücrelerinde gerçekleşen mutastonlar sadece o bireyi etkiler,ançak eşey hücrelerinde mutasyon meydana gelir ise gelecek nesillere aktarılır.Mutasyonlar her durumda oluşmaz.Sıcaklık,bazı kimyasal maddeler,radyasyon ve pH ,mutasyonları(genlerin yapısını bozma) artıran etkenlerin başında gelir. Mutasyonlar iki grubda incelenir.Bunlar,kromozom mutasyonları ve nokta mutasyonlarıdır. KALITSAL HASTALIKLAR I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast * a ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii: a -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-teorisi-2

MTHFR (C677T) Gen Mutasyonu,HİPERHOMOSİSTEİNEMİ

Örnek Cinsi : EDTA'lı Kan Örnek Miktarı: 2-3 ml Metod: PCR Genel Bilgiler : MTHFR enzimi baz dizisinde 677. bazda C→T değişimi sonucunda oluşan mutasyondur ve plazmada homosistein düzeyi artar (hiperhomosisteinemi) ve pıhtılaşmaya yani tromboza eğilim oluşur. Hiperhomosisteinemi: Hem arteriyel hem de venoz tromboza neden olabildiği gosterilmiş tek kalıtsal trombofili nedenidir. Heterozigot veya homozigot 677T mutasyonu azalmış Methylenetetrahydro folate Reductase enzim aktivitesi ile ilişkilidir. Homozigot C677T mutasyonu veya heterozigot birleşik C667T/A1298C mutasyonu olan hastalarda Homozigot C677T mutasyonu (Populasyonun %1.5- 15) orta düzeyde veya hafif hiperhomosisteinemi ile ilişkilidir. MTHFR’nin C677T polimorfizminin, kardiovasküler hastalıklar, inme, nöral tüp defektleri, Down sendromu, meme ve endometrial kanser gibi hastalıklarda bir risk faktörü olduğu açıklanmıştır . MTHFR geni 1. kromozomun p kolunda 36.3 pozisyonda yer alır (1p36.3). Mutasyon Oluşumu: MTHFR geninin 677. pozisyonundaki C (sitozin) bazının T (Timin) bazına dönüşmesiyle MTHFR proteininde 226 pozisyonda alanin yerine valin geçmesi sebebiyle oluşan tek nokta mutasyonudur.

http://www.biyologlar.com/mthfr-c677t-gen-mutasyonuhiperhomosisteinemi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0