Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 75 kayıt bulundu.
Fossil find reveals just how big carnivorous dinosaur may have grown

Fossil find reveals just how big carnivorous dinosaur may have grown

Here is an artist's drawing of the abelisaur. An unidentified fossilised bone in a museum has revealed the size of a fearsome abelisaur and may have solved a hundred-year old puzzle.

http://www.biyologlar.com/fossil-find-reveals-just-how-big-carnivorous-dinosaur-may-have-grown-haber-8721

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Fotoğrafta bir çift akvaryum çiklet balığı türü olan Telegramma brichardi bulunmaktadır. Fotoğraf:Oliver Lucanus

http://www.biyologlar.com/kongo-nehri-baliklarinin-hizli-evrimi

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Hayır, bu bir fotoğraf hilesi değil. Bu gördüğünüz kedicik, aslında bir Kimer olmayan, ama bu yazıyı yazmak için bana esin kaynağı olan Venüs. (Kaynak: Facebook) Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden ‘kimer‘ olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında.  Venüs’ün  bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs’ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera’dan bahsedelim. Homeros’tan Yanartaş’a Florence Arkeoloji Müzesi, 5. yy’dan bir Kimera keykeli. ( Kaynak: Britannica Ansiklopedisi) Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros’un yazdıklarına göre,  bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti.  Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı,  epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş.   Antalya’nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik  alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan  alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. CSI dizisinin 4. sezon, 23. bölümünde, dedektiflerimiz bir tecavüz zanlısını dizinin başında kan ve sperm genetik analizi birbirini tutmadığı için salıverirler. Bir kimer olan suçluyu, kolundaki Kimera dövmesi ele verir. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi’ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve “Sen kimsin?”, ” Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?”, ” Bu çocukların gerçek annesi kim?” sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA’sı ile kendi DNA’sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen’in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen’in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen’in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen’in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid  beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Blaschko Çizgileri Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde,  iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi  kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı  embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Stephen King’in aynı isimli romanında uyarlanan The Dark Half ( Hayatı Emen Karanlık) isimli film, kimer bir yazarın başından geçenleri anlatıyor. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King’den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark’ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet’te milyonlarca hayranı olan Venüs’e. Her ne kadar Venüs, internette “Kimer Kedi” olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X  Kromozom  İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Amnion sıvısından toplanan dişi hücrelerinin hücre çekirdekleri. Okla gösterilen leke, hücre çekirdeği içinde inaktif halde paketlenmiş Barr cismi. (Kaynak:  Journal of Cell Biology, Vol 135, 1427-1440. PMID:8978813)Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için  gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur.  Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi (XB), kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri (Xb) siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin (genotip XBXb) tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak,  bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler (XBXb), gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Tortoiseshell kedilerin kürklerindeki renk örgülerinin nasıl oluştuğunu bu şemada görebilirsiniz. En üst satırda, kedilerin olası genetik kombinasyonu mevcut. Dişi kedilerde ( XX), hangi kromozomun Barr Cismi halinde geldiği, kedinin kürk renginin belirlenmesinde temel rolü oynuyor. Barr cismi halinde inaktif hale gelen kromozom, resimde U şeklinde gösterilmiş. ( Kaynak: Miami Univeersitesi Biyoloji Bölümü) Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu?  Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. (Bu tip erkek kediler, genetik problemleri nedeniyle genelde kısır oluyorlar.) Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs kadar artistik olmasa da, bir başka dişi tortoiseshell kedi. Venüs’ e baktığımızda,  yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?   Kaynaklar: Chimera. Theoi Greek Myhtology. A True Hermaphrodite Chimera Resulting from Embryo Amalgamation after in Vitro Fertilization. Strain L., Dean J., Hamilton M., Bonthron D.  New England Journal of Medicine. 1998. 166-169. Which half is Mommy?: Tetragametic Chimerism and Trans-Subjectivity . UC Davis, Project Muse. The Stranger Within. Kate Werk. New Scientists, vol 180, issue 2421 The Tech Museum: Chimeras, Mosaicism and other fun stuff. Silence of the Fathers. Early X İnactivation. Cheng M., Disteche C. Bioessays. 2004.  26:821-824 The Genetics of Calico Cats. University of Miami, Biology Department. Yazar hakkında: Işıl Arıcan http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html

http://www.biyologlar.com/kimerler-kediler-ve-diger-genetik-tuhafliklar

Tropikal Kelebekler

Tropikal Kelebekler

The Butterfly Conservatory: Tropical Butterflies Alive in Winter, an annual favorite visited by millions of children and adults, returns to the American Museum of Natural History. Visitors can mingle with up to 500 live butterflies among tropical flowers and vegetation. Watch as Hazel Davies, AMNH's Manager of Living Exhibits, and Whitney Doreen Ortiz walk through the vivarium and interact with butterflies from around the world -- blue morphos, striking scarlet swallowtails and large owl butterflies.

http://www.biyologlar.com/tropikal-kelebekler

12th INTERNATIONAL CONGRESS ON THE ZOOGEOGRAPHY AND ECOLOGY OF GREECE AND ADJACENT REGIONS (12. Uluslararası Zoocoğrafya ve Ekoloji Kongresi )

12th INTERNATIONAL CONGRESS ON THE ZOOGEOGRAPHY AND ECOLOGY OF GREECE AND ADJACENT REGIONS (12. Uluslararası Zoocoğrafya ve Ekoloji Kongresi )

Dear Colleagues, It is a great honour for the Organizing Committee, to invite any professional or student who shares our mutual interest in Zoology to the 12th International Congress on the Zoogeography and Ecology of Greece and Adjacent Regions to be held in Athens, Greece, from June 18 to 22, 2012. The congress' scope includes all issues related to the animal systematics, ecology, phylogeny, phylogeography, and population genetics in Southeastern Europe and the eastern Mediterranean region. Research concerning all aspects of animal biodiversity (terrestrial, subterranean, freshwater and marine) within a geographical region that includes the Balkan and Italian peninsulas, Asia Minor and Anatolia, as well as the Near East and the Mediterranean coasts of north-eastern Africa are welcome. The official language of the 12th ICZEGAR will be English. Experience gained from the 11 previous successful congresses of this series during the last 33 years has shown that the meeting can become an important forum for contact and information exchange between scientists working on a wide range of subjects at a region with very high biodiversity. Participants will have the opportunity to discuss and collaborate on many basic and applied research subjects, such as conservation biology, biogeography, fisheries, population ecology, phylogenetics etc. Please visit regularly the web-site for updated information on all issues related to the congress. Communication via e-mail is strongly encouraged. We would like to express our special interest to welcome all of you in Athens. Sincerely, The Organizing Committee January 1, 2012: Beginning of registration and submission of abstracts and fees.March 15, 2012: Deadline for submission of abstracts.March 30, 2012: Deadline for acceptance of abstracts.April 15, 2012: Deadline for money transfers.April 15, 2012: Deadline for early registration.April 15, 2012: Deadline for notification of the day and time of presentations.May 15, 2012: Deadline for cancellation of fees.June 18, 2012: Beginning of Congress.On behalf of the organizing committee, we would like to thank you in advance for your in timely register, because what is important, is assembling the programme of our congress.Congress scheduleJune 18 – 22, 201212th ICZEGAR congress. Welcome reception and registration on Monday, June 18 from 15:00 to 20:30. The congress finishes on Friday, June 22. Contact ICZEGAR 12Section of Zoology-Marine BiologyDept. of BiologyUniv. of AthensPanepistimioupoliGR-157 84 AthensGreeceTel: +302107274372Fax: +302107274604e-mail: 12iczegar@gmail.com Organizing committees Local Organizing CommitteeMembersDr. Ioannis Anastasiou - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: ianastasiou@biol.uoa.gr) Christos Georgiadis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: cgeorgia@biol.uoa.gr) Prof. Anastasios Legakis – Zoological Museum, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: alegakis@biol.uoa.gr) Prof. Panagiotis Pafilis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: ppafilis@biol.uoa.gr) Dr. Aris Parmakelis - Section of Ecology & Taxonomy, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: aparmakel@biol.uoa.gr) Prof. Rosa Polymeni – Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: rpolyme@biol.uoa.gr) Kostas Sagonas – Section of Animal and Human Physiology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: costas.sagonas@gmail.com) Prof. Maria Thessalou-Legaki - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: mthessal@biol.uoa.gr) Dr. Dimitris Tsaparis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: tsaparis@biol.uoa.gr) Treasurer Dr. Dimitris Tsaparis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: tsaparis@biol.uoa.gr) OFFICIAL WEB SITE  http://www.zoologiki.gr/12iczegar/welcome.php

http://www.biyologlar.com/12th-international-congress-on-the-zoogeography-and-ecology-of-greece-and-adjacent-regions-12-uluslararasi-zoocografya-ve-ekoloji-kongresi-

Clues contained in ancient brain point to the origin of heads in early animals

Clues contained in ancient brain point to the origin of heads in early animals

A new study from the University of Cambridge has identified one of the oldest fossil brains ever discovered - more than 500 million years old - and used it to help determine how heads first evolved in early animals. The results, published today (7 May) in the journal Current Biology, identify a key point in the evolutionary transition from soft to hard bodies in early ancestors of arthropods, the group that contains modern insects, crustaceans and spiders. The study looked at two types of arthropod ancestors - a soft-bodied trilobite and a bizarre creature resembling a submarine. It found that a hard plate, called the anterior sclerite, and eye-like features at the front of their bodies were connected through nerve traces originating from the front part of the brain, which corresponds with how vision is controlled in modern arthropods. The new results also allowed new comparisons with anomalocaridids, a group of large swimming predators of the period, and found key similarities between the anterior sclerite and a plate on the top of the anomalocaridid head, suggesting that they had a common origin. Although it is widely agreed that anomalocaridids are early arthropod ancestors, their bodies are actually quite different. Thanks to the preserved brains in these fossils, it is now possible to recognise the anterior sclerite as a bridge between the head of anomalocaridids and that of more familiar jointed arthropods. "The anterior sclerite has been lost in modern arthropods, as it most likely fused with other parts of the head during the evolutionary history of the group," said Dr Javier Ortega-Hernández, a postdoctoral researcher from Cambridge's Department of Earth Sciences, who authored the study. "What we're seeing in these fossils is one of the major transitional steps between soft-bodied worm-like creatures and arthropods with hard exoskeletons and jointed limbs - this is a period of crucial transformation." Ortega-Hernández observed that bright spots at the front of the bodies, which are in fact simple photoreceptors, are embedded into the anterior sclerite. The photoreceptors are connected to the front part of the fossilised brain, very much like the arrangement in modern arthropods. In all likelihood these ancient brains processed information like in today's arthropods, and were crucial for interacting with the environment, detecting food, and escaping from predators. During the Cambrian Explosion, a period of rapid evolutionary innovation about 500 million years ago when most major animal groups emerge in the fossil record, arthropods with hard exoskeletons and jointed limbs first started to appear. Prior to this period, most animal life on Earth consisted of enigmatic soft-bodied creatures that resembled algae or jellyfish. These fossils, from the collections of the Royal Ontario Museum in Toronto and the Smithsonian Institution in Washington DC, originated from the Burgess Shale in Western Canada, one of the world's richest source of fossils from the period. Since brains and other soft tissues are essentially made of fatty-like substances, finding them as fossils is extremely rare, which makes understanding their evolutionary history difficult. Even in the Burgess Shale, one of the rare places on Earth where conditions are just right to enable exceptionally good preservation of Cambrian fossils, finding fossilised brain tissue is very uncommon. In fact, this is the most complete brain found in a fossil from the Burgess Shale, as earlier results have been less conclusive. "Heads have become more complex over time," said Ortega-Hernández, who is a Fellow of Emmanuel College. "But what we're seeing here is an answer to the question of how arthropods changed their bodies from soft to hard. It gives us an improved understanding of the origins and complex evolutionary history of this highly successful group." Source: University of Cambridge http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/clues-contained-in-ancient-brain-point-to-the-origin-of-heads-in-early-animals

Inside the Collections: Paleontology and Big Bone Room

Inside the Collections: Paleontology and Big Bone Room

  Paleontology Collections Manager Carl Mehling gives us a behind-the-scenes tour of the Big Bone Room, which houses some of the largest items in the Paleontology collection. Its holdings include one of the largest complete limb bones in the world: the 650-pound thigh bone of the long-necked, plant-eating dinosaur Camarasaurus. More than 3 million specimens make up the Museum's world-class paleontology collections, and only a small fraction can be displayed at any given time. In fact, only 0.02 percent of the Museum's vertebrate paleontology specimens are on view; the rest are stored behind the scenes, where they continue to be studied by Museum scientists and their colleagues.

http://www.biyologlar.com/inside-the-collections-paleontology-and-big-bone-room

More about Cryolophosaurus Fossils – Antarctica Video Report

More about Cryolophosaurus Fossils – Antarctica Video Report

  Field Museum paleontologist Pete Makovicky takes a look at some fossils of Cryolophosaurus—a 25-foot-long, crested, meat-eating dinosaur unique to Antarctica. This is the second in a series of video reports documenting his team’s daily life and field work during their fossil-hunting expedition. Be sure to check out Video Report #3 “More about Glacialisaurus Fossils” at vimeo.com/17548264 For more about the Antarctica expedition, please visit the Expedition Overview. fieldmuseum.org/expeditions/pete2_expedition/about.html Want to learn more about Field Museum scientific expeditions around the world? Please visit fieldmuseum.org/expeditions.

http://www.biyologlar.com/more-about-cryolophosaurus-fossils-antarctica-video-report

FSS Partners with the Academy of Natural Sciences

FSS Partners with the Academy of Natural Sciences

  At the beginning of the 2009-2010 school year, a new educational connection was forged between Friends Select School and the school’s Parkway neighbor, the Academy of Natural Sciences of Philadelphia. Each section of second and third grade at Friends Select attends a weekly, one hour-long lesson at the Academy for one third of the school year. These trimester-long science units are taught by museum staff members, and are designed by the Academy's education department and the lower school science specialist. The lessons at the Academy serve as a unique and valuable extension of the lower school science curriculum. The Academy is renowned for its research in the scientific fields of paleontology and limnology (freshwater ecology). Each of these fields served as the focus of the Friends Select science units, paleontology for second grade and limnology for third grade. These academic strengths of the research wing of the Academy offer students the opportunity to be instructed by actual scientists.  Field trips with the scientists, to a fossil dig with second grade and on a survey of a local stream for third grade, allow students to join with their instructors in real scientific enterprise. Video by Tina Dougherty, art director

http://www.biyologlar.com/fss-partners-with-the-academy-of-natural-sciences

Tail as old as time -- researchers trace ankylosaur's tail evolution

Tail as old as time -- researchers trace ankylosaur's tail evolution

How did the ankylosaur get its tail club? According to research from North Carolina State University and the North Carolina Museum of Natural Sciences that traces the evolution of the ankylosaur's distinctive tail, the handle arrived first on the scene, and the knot at the end of the tail followed. The typical ankylosaur had a wide armored body and a flexible tail. But one group of ankylosaurs - ankylosaurids - also had a tail club that could have served as a useful weapon. These "weaponized" ankylosaurids lived about 66 million years ago, during the Cretaceous period. But ankylosaurian dinosaurs were around well before that time - over 145 million years ago, during the Jurassic. Victoria Arbour, a postdoctoral researcher at NC State and the North Carolina Museum of Natural Sciences, was a Ph.D. candidate at the University of Alberta when she began studying how the ankylosaur developed its unique tail. In a paper published in the Journal of Anatomy, Arbour compared Jurassic ankylosaur specimens to those from the early and late Cretaceous period, tracing the tail's evolution from flexible to fearsome. An ankylosaur's tail is composed of a handle and a knob. The knob is made up of osteoderms, a special kind of bone formed in the skin that's unique to armored dinosaurs. The handle is the lower portion of the tail which supports the knob. "In order for an ankylosaur to be able to support the weight of a knob and swing it effectively, the tail needs to be stiff, like an ax handle," says Arbour. "For that to occur, the vertebrae along the tail had to become less flexible, otherwise the momentum generated by the knob's weight could tear muscle or dislocate vertebrae." Arbour looked at a number of early ankylosaurids including: Liaoningosaurus which lived 122 million years ago; Gobisaurus, which lived 90 million years ago; and Pinacosaurus, which lived 75 million years ago and is the earliest specimen with a complete tail club, to determine which of three possible evolutionary paths was most likely. "There are three ways the tail could have evolved," Arbour says. "The knob could have evolved first, in which case you'd see ankylosaurids with osteoderms enveloping the end of the tail, but with the tail remaining flexible. The handle could have evolved first, meaning you would see early ankylosaurids with overlapping or fused tail vertebrae. Or the knob and handle could have evolved in tandem, in which case you'd see ankylosaurids with both structures, but there could have been other differences like shorter handles or smaller knobs." By comparing the tails of the specimens, Arbour saw that by the early Cretaceous, ankylosaurs had begun to develop stiff tails with fused vertebrae. The knob appeared in the late Cretaceous. "While it's possible that some of the species could still have developed the handle and knob in tandem, it seems most likely that the tail stiffened prior to the growth of the osteoderm knob, in order to maximize the tail's effectiveness as a weapon," Arbour says. Source: North Carolina State University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/tail-as-old-as-time-researchers-trace-ankylosaurs-tail-evolution

Dünya’nın Tarihi ve Önemli Doğa Olayları

Yaklaşık 4.6 milyar yaşındaki dünya bu yaşı ile görece genç bir gezegen sayılır. Dünyanın 4.6 milyar yıllık tarihini doğa tarihi anlamında düşündüğümüzde iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm dünyanın oluştuğu 4.6 milyar yıl öncesinden başlayıp Kambriyen patlaması denilen ve dünya  üzerinde  canlı  çeşitliliğinin  inanılmaz  bir  şekilde  arttığı  yaklaşık  540  milyon  yıl öncesinde başlayan zaman dilimi ile sona erer. Bu dönem Prekambriyen olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya üzerinde ilk canlılar görülmeye başlayıp dünya yavaş yavaşa yaşam için elverişli bir hale dönüşür. İkinci dönem ise Kambriyen patlaması ile yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar gelir ve Fanerozoik olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya canlıların istilasına uğramıştır. Önce denizde başlayan canlılık ilerleyen zamanlarda karalarda da hâkimiyet sürmüştür. Özellikle ikinci dönem doğa tarihi müzeciliği anlamında çok büyük önem taşır.  1.Prekambriyen Dönem (4.6 Milyar-541 Milyon): Bu dönem dünya tarihinin en önemli dönemi olsa da, canlılık çeşitliliği anlamında Fanerozoik dönemle karşılaştırılamaz. Hadean, Arkeyan ve Protezorik olmak üzere üç eona ayrılır. A.Hadean(4.6-4  Milyar): Dünyanın ortaya çıktığı dönem ile başlar. Bu dönemde ilk okyanuslar ve atmosfer oluşmaya başlar.  Bu dönemde dünya atmosfer tam olarak  oluşmadığı  için  güçlü  meteor  bombardımanına  maruz  kaldı.  Dünya üzerinde kayaçların ilk izleri görülmeye başladı.B.Arkeyan (4-2.5 Milyar): Canlılığın ilk ortaya çıktığı zaman dilimi olmasından dolayı doğa tarihinin en önemli dönemlerinden birisi, hatta en önemlisidir. İlk kayaçlar bu dönemde oluştu. Volkanik ve metamorfik kayaçlar daha sonra büyük kıtaları oluşturacak küçük kıtacıkların oluşmasını sağladı. Okyanuslarda mikrobiyal yaşam başladı. Döneme adını da veren tek hücreli mikroorganizmalar  olan  Arkeyalar okyanuslarda yayılmaya başladı.  Bu dönemin en önemli özelliği diyebileceğimiz olay  mavi-yeşil alglerin (siyanobakteriler) ortaya çıkmasıdır. Bunlar fotosentez yapabilen bakteriler olup okyanuslara oksijen vermeye başladılar ki bu gelişme de ileride patlak verecek canlı çeşitliliğinin en önemli aşamasıdır. C.Protezorik (2.5 Milyar-541 Milyon): Dünya’nın kabuğunun soğuması ile beraber ilk büyük kıta olan Rodinia oluştu ve tektonik hareketler sonucu sürüklenmeler görüldü. Bu dönemde biri 2.4 Milyar yıl öncesinde ve diğeri 650 milyon yıl kadar önce olmak üzere iki büyük buzul çağ meydana geldiği düşünülmektedir. Bu  dönemlerde okyanuslar da dâhil olmak üzere bütün dünyanın buzul ile kaplanmış olduğu  düşünülmektedir.  Çözülmüş  tuzlar  denize  tuzluluğunu  kazandırdı.  Bir önceki  dönemde  algler  tarafından  meydana  getirilen  oksijenin  okyanuslarla beraber atmosfere de salınmaya ve bol miktarda bulunmaya başladı. Bu da Arkeyaların büyük miktarda yok olmalarına neden oldu. Yine oksijenin varlığı bu dönemin sonlarına doğru ilk çekirdekli canlıların ortaya çıkmasını sağladı.2.Fanerozoik (541 Milyon - Günümüz) : Bu dönem diğer dönemin 8 de 1 i kadar küçük bir zaman dilimini kapsasa da canlılığın göstermiş olduğu devasa çeşitlilikten dolayı çok önemli bir yer tutar. Bu dönemde kıta hareketleri sonucunda kıtalarda kırılmalar ve birleşmeler meydana geldi. Buz tabakalarında büyüme ve küçülmeler görüldü. Canlılık inanılmaz boyutlarda gelişme ve çeşitlenme gösterdi. A.Paleozoik (541-252 Milyon)a.Kambriyen(541 -485 Milyon) : Bu dönem ‘Kambriyen patlaması’ olarak bilinen ve canlılığın ortaya çıkması ve hızlı bir şekilde çeşitlenmesi ile anılır (yaklaşık olarak 25 milyon yıllık bir süreçte). Kambriyenin başlamasından hemen önce Rodinia parçalandı ve Gondvana ile Laurentiya’yı oluşturdu. Hava sıcak ve nemli idi. Protezorik dönemde görülmeye başlayan ve Edikara faunasına dâhil edilen ilk çok hücreliler bu dönemde de görüldü.  Bu canlıların kabukları olmadığı  için  dolaşırken  bıraktıkları  izler  veya  yuva  delikleri     ile tanımlanabiliyorlar  (iz  fosiller).  Üç  loblu  gibi  eklembacaklılar  bu  dönemin ortalarına doğru görülmeye başlandı. Bu dönemin belki de en önemli özelliği ilk omurgalıların ortaya çıkmasıydı (Yunnanozoon ve Pikaia).    b.Ordovisyen(485-443  Milyon):Bu dönemde artana canlı çeşitliliği yeni bir çevre ve beslenme ağı oluşmasına yol açtı. Bu dönemin önemli özelliği ilk çenesiz balıkların ortaya çıkması oldu. Karada yaşama ait ilk izler daha sonraki dönemde ortaya çıksa da, Ordovisyen döneme tarihlendirilen  iz  fosiller  bu dönemde  karada  canlılar  olduğunu  göstermektedir.  Karada  bıraktıkları  iz fosillerden yola çıkarak tam olarak olmasa da belli sürelerle karada zaman geçirdikleri düşünülebilir. Dönemin sonunda meydana gelen büyük bir kitlesel yok oluş ile önemli miktarda canlı türü yok oldu.c.Silüryen (443-419  Milyon): Kıtaların çarpışması ile Lavrasya adındaki süper kıta oluştu. Bu dönemde yaygınlaşan çenesiz balıklarla beraber okyanuslarda çeneli balıklar da görülmeye başlandı. Önceki dönemde geçici olarak  karaya çıkan canlılar bu dönemde kalıcı olarak karaya yerleşti. Damarlı bitkiler ve kara yosunları  ile  beraber  eklembacaklılar  da  kara  yaşamına  uyum  sağlayarak yayılmaya başladılar. d.Devoniyen (419 - 358  Milyon): Bu dönem de birçok ilki içinde barındırır.  Bu dönemde denizde balık çeşitliliği arttı ve köpek balıkları ile kemikli balıklar görülmeye başlandı. Tohumlu bitkiler ve ormanlar bu dönemde ortaya çıkıp yayılım  göstermeye  başladı.  Bu  dönemin  belki  de  en  önemli  özelliği omurgalıların karada yaşamaya başlamasıdır. Amfibi denilen iki yaşamlılar hem kara hem de suda yaşamaktaydılar. Ayrıca ammonitler de ilk kez bu dönemde görülmeye başlandı. e.Karbonifer(358-298  Milyon): İsminden de anlaşılacağı üzere dünya kömür yataklarının çoğu bu dönemde oluştu. İki kıta Gondvana ve Lavrasya birleşerek Pangea’yı oluşturmaya başlarlar. Yeryüzünün büyük kısmı yağmur ormanları ile kaplıydı, iklim çok nemli ve tropikti. Ormanların iyice yaygınlaşması sonucu birçok böcek türü ortaya çıktı. Amfibilerin yanında bu dönemde tamamen kara yaşamına uyum sağlamış canlılar da görülmeye başlandı. İlk sürüngenler ortaya çıktı. Dönemin sonlarına doğru memelilerin ataları sayılan türler ortaya çıkmaya başladı.f.Permiyen(298-252 Milyon): Paleozoik çağın son dönemi olan Permiyen büyük bir  kitlesel  yok  oluş  ile  anılmaktadır.  Tüm  türlerin  %  90  ı  yok  oldu. Karboniferde başlayana Pangea’nın oluşum süreci bu dönemde tamamlanır. Dönemin  başında  buzul  çağı  etki  göstermekteydi.  Tüm  dönem  boyunca kuraklık  egemen  oldu.  Sürüngenler  iyice  dağılım  göstermeye  başladı  ve memeli benzeri sürüngenlerin sayıları artmaya başladı.    B.Mezozoik (252-66 Milyon)a.Trias (252-201  Milyon): Dönemin sonuna doğru dev kıta Pangea’da kırılmalar başlar.  Mevsimsel  farklılıklar  çok  yüksektir;  ya  çok  yağış  ya  çok  kurak dönemler vardır. Denizlerde yırtıcı sürüngenler hakimdi. Kaplumbağalar ilk kez bu dönemde görülmeye başladı. Açık tohumlu bitkiler karalara hakimdi. Bu bölümde karasal hayvanlar anlamında en önemli olayları memelilerin atası olduğu düşünülen Cynodonta’ların ve ilkin dinozorların ortaya çıkmasıydı. Dönemin sonlarına doğru kemirgen ebatlarında gerçek memelilerin ortaya çıkmasıdır. b.Jura (201-145 Milyon): Bu dönemde iklim önceki döneme göre daha dengeli  bir hal aldı. Denizlerde ilk modern kemikli balıklar ortaya çıkmaya başladı, ayrıca gerçek timsahlar da bu dönemde görülmeye başlandı. Yine bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, hatta belki en önemlisi, ilk kez kuşların ortaya çıkmasıdır. Otobur ve etobur dinozorlar ortaya çıktı ve karalara egemen hale geldiler.c.Kretase(145-66   Milyon): Bu  dönemde  Lavrasya  ve  Gondvana  tamamen ayrılmıştır. Denizlerde dev yırtıcı sürüngenler hüküm sürüyordu, ayrıca ilk modern köpekbalıkları da bu dönemde görülmeye başlandı. Bu dönemde çiçekli bitkiler ilk kez görüldü ve bununla beraber arı, karınca ve kelebek gibi birçok böcek türü de ilk kez ortaya çıktı. Dinozorlar için tepe noktası olan bu çağda yeni türler ortaya çıktı ve karada baskın halde yaşadılar. Dönemin sonunda  doğ  tarihinin  en  büyük  ve  en  tartışmalı  yok  oluşlarından  birisi yaşandı. Türlerin %60 - 80 ı yok oldu. Kesin nedeni bilinmese de bir göktaşının buna neden olduğu düşünülmektedir.C.Senozoik(66 Milyon-Günümüz)a.Paleojen (66-23 Milyon)-Paleosen(66-56 Milyon):Kıta oluşumları başladı. Böylece farklı bölgelerde yaşayan  canlılar  farklı  uyum  süreçleri  geçirerek  değişimler  geçirdiler. Dinozorlardan boşalan yerleri ilkel memeliler kapladılar. Dev etçil kuşlar da bu dönemde yaygındı. -Eosen(56-34  Milyon): At,  gergedan,  primat,  fil  ve  domuz  gibi  memeli takımlarının ilk temsilcileri bu dönemde görülmeye başlandı. Balinalar, yarasalar ve ilk modern kuşlar da bu dönemde ortaya çıktı. Tek toynaklılar bu dönemde görülmeye başladı.  -Oligosen (34 -23 Milyon): Bu dönemde iklimde görülen önemli ısı düşmesi nedeniyle  buzullar oluşur.  Modern  çiçekli  bitkiler  ortaya  çıkmıştır.  Eosen’de  ortaya  çıkan  tek toynaklılardan  sonra  bu  dönemde  çift toynaklılar da görülmeye başlandı. b.Neojen(23-2.58 Milyon):-Miyosen(23-5.30 Milyon):Bu dönemde kıtalar modern biçimlerini almaya başlamıştır.  Oligosen’de  soğuyan  hava  tekrar  ılıman  bir  hal  alsa  da dönemin sonlarına doğru yine bir soğuma eğilimi başlar. Memelilerin ilkel türleri  yok  olup  modern  memeliler  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  İnsan evrimi açısından çok önemli bir dönemdir. Bu dönemde insan şempanze ayrımı olmuş ve ilk hominidler ortaya çıkmıştır.  -Pliyosen(5.30-2.58 Milyon):  Bu dönemde hava iyice soğumuş ve buzullar önemli  miktarda  artmıştır.  Dönemin  sonlarına  doğru  buzul  çağı başlamıştır.  Birçok  hayvan  artık  modern  biçimlerine  ve  ebatlarına kavuşmuştur. Bu dönemde hominidler hızla evrimleşmişlerdir ve evrim sürecindeki belki de en önemli olay olan iki ayak üzerinde dik yürüme konusunda  uzmanlaşmışlardır. Ayrıca  dönemin  sonlarına  doğru Homo cinsinin ilk üyeleri ortaya çıkmıştır.c. Kuaterner(2.58-Günümüz):-Pleistosen (2.58  Milyon -10.000): Buzul çağı olarak bilinen bu dönemde hem insan hem hayvanlar için önemli göçler meydana gelmiştir. Dönem sonunda  birçok  hayvan  türü  yok  olmuştur.  Ancak  bu  yok  oluşun öncekilerden farkı, insan etkisinin de neden olmuş olma ihtimalidir. Bu  dönemde büyük yırtıcılar ve mamut gibi dev otoburlar hüküm sürmüş ve dönem  bitmeden  yok  olmuşlardır.  İnsan  evrimi  bu  dönemde  en  hızlı seyrini göstermiş; anatomide hızlı değişmeler olmuş ve anatomik modern insan bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem buzul çağının sona ermesi  ve ılıman iklimin başlaması ile biter.-Holosen(10.000-Günümüz): Önceki dönemler ile karşılaştırıldığında süre anlamında en kısa dönem olmasına rağmen, teknolojik gelişmelerin çok hızlı gelişmesi doğa tarihi anlamında olmasa bile, insanlık tarihi anlamında değişimin  en  çok  olduğu  dönemdir.  Genel  olarak  jeolojik  çağ  olarak tanımlanmaz. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/dunyanin-tarihi-ve-onemli-doga-olaylari

Doğa Tarihi Çalışmaları Kronolojisi

MÖ 2500-600: Babiller matematik çalışmalarına başlamışlardı. Bir çemberi 360 dereceye bölmüşler, 60 dakika ve 60 saniyeyi belirlemişlerdir. Tarımsal faaliyetlerini düzenlemek için sel baskınlarını hesaplamaya yönelik bir takvim oluşturmuş ve bir yılı 4.5 dakikalık yanılma payı  ile  hesaplamışlardı.  MÖ  2000  e  gelindiğinde  arkeolojik  kayıtlardan  ele  geçen papirüslerde Mısırlıların tedavi yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Nil’in hareketlerine göre seneyi dörder aylık üç mevsime ayırmışlardı ve bir yılı 365 gün olarak belirlemişlerdi.     MÖ  6.  Yüzyıl: MÖ  570’li  yıllarda  Yunan  filozof  Xenophanes  dağlarda  bulduğu  deniz kabuklarından ilham alarak ilk jeolojik teoriyi oluşturdu. Dünyanın ardışık tufanlar yaşadığı fikrini ortaya attı. İnsanların yaratıldıkları formda kaldıklarını ve hiç değişmedikleri fikrini savunan  dine  eleştiri  getirdi.  530’lı  yıllarda  ise  başka  bir  Yunan  filozof  ve  astronom Anaximander evrim fikrini ortaya attı. Canlıların ilk önce balçıktan oluştuklarını ve insanların diğer  türlerde  evrimleştiğini  dile  getirdi.  Aynı  dönemde  Yunan  matematikçi  ve  filozof Pythagoras ise dünyanın yuvarlak olduğunu savundu.  MÖ 5. Yüzyıl: Bu yüzyıl tarihin babası olarak adlandırılan Heredot’un yaşadığı yüzyıldır (484-425). Historia adlı eserinde genel olarak tarihi konulara yer verse de coğrafya ve sosyolojik bilgiler de içerir. Heredot insan çeşitliliğinin çevresel şartlardan kaynaklandığını savunuyordu; ona göre bu çeşitlilik çevreye yapılan uyuma göre belirleniyordu. Deneysel araştırmalar da yaptı.  Mısır  ve İran’dan  topladığı  kafataslarına  taş  ile  vurarak  dayanaklıklarını  ölçtü  ve Mısırlıların  daha  kalın  kafatasına  sahip  olduğu  sonucuna  vardı  ve  İranlıların  kafalarını korumak için bu yüzden başlık taktıklarını ve mısırlıların takmadıklarını açıkladı. Tıp tarihini en  önemli  kişilerinden  Yunanlı  bilgin  Hipokrat  da  bu  dönemde  yaşamıştır  (460-377). Çalışmaları Corpus Hippocraticum adlı eserinde toplanmıştır. Hipokrat vücudu bir organizma olarak görmüş ve vücudun anlaşılmasının ancak çevre ve davranışlar ile ilişkisinin anlaşılması ile mümkün olabileceğini iddia etmiştir. MÖ 4. Yüzyıl: Yunan bilgin Aristo bu dönemde yaşamış ve felsefi konuların yanında zooloji ve anatomi  üzerine  de  çalışmalar  yapmıştır  (384-322). Historia   Animalium adlı  yapıtında insanlar,  maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki benzerlikleri tanımlamış ve aralarında  önemli  bir  bağ  olduğunu  söylemiştir.  Aristo  da  insan  çeşitliliğinin  çevresel nedenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. MÖ 314 yılında Yunan filozof ve botanikçi Theophrastus yazdığı iki botanik kitabı ile –Historia  plantarum ve Plantarum  causae-450 bitkiyi kaydetti. Bu daha sonraki botanik kitaplarına temel olmuştur. Botaniğin kurucusu olarak anılan Theophrastus ayrıca bilinen ilk jeoloji kitabının da yazarıdır.MÖ 3. Yüzyıl:MÖ 240’lı yıllarda Yunan coğrafyacı ve matematikçi Eratosthenes dünyanın çevresinin 46.000 km olduğunu hesapladı. Ayrıca eylem ve boylamları gösteren ilk dünya haritasını da üretti. MÖ  1.  Yüzyıl: MÖ  20’li yıllarda  Yunan  coğrafyacı  Strabo  var  olan  tüm  coğrafi   bilgiyi Geographicaadını verdiği 17 ciltlik eserinde topladı.MS 2. Yüzyıl: Bu dönemin bilginlerinden Mısır-Yunanlı bilgin Ptolemy organik dünya ile inorganik dünyanın yaradılışta oluşturulduğunu ve yaradılıştan beri herhangi yeni bir türün olmadığını savunmuştur.  MS  11.  Yüzyıl: 1086  yılında  bir  Çin  kitabında  erozyon,  yerkabuğunun  yükselmesi  ve sedimantasyon gibi jeoloji kavramları açıklandı. Bu yüzyılın sonlarına doğru (yaklaşık 1190 yılında) Avrupa’da manyetik pusula kullanılmaya başlandı. MS 15.Yüzyıl: Bu yüzyıl ünlü İtalyan bilgin Leonardo da Vinci’nin yaşadığı yüzyıl olarak bilim tarihinde  önemli  bir  yer  yutar  (1452-1519).  Fizik,  biyoloji,  jeoloji,  anatomi,  mimarlık, mühendislik, resim, heykel, müzik, botanik ve matematik gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yaparak gerçek anlamda bir bilgin olma sıfatına layık olmuştur. Ölü canlılar üzerinde yaptığı çalışmalar ile 750 den fazla anatomi çizimi yaparak anatomi anlamında çok faydalı bilgileri ortaya çıkarmıştır, ayrıca kan ve damarlar üzerine yaptığı çalışmalar kan dolaşımı sisteminin anlaşılması  için  zemin hazırlamıştır.  Yaptığı  birçok  mekanik  çizimin  yanında  (helikopter, paraşüt, matbaa, İstanbul’a boğaz köprüsü gibi), fosiller üzerine yaptığı çalışmalar ile de doğa bilimlerin büyük katkılar sağlamıştır.   MS 16. Yüzyıl: 1517 yılında İtalyan bilim insanı Girolamo Fracastoro fosilleri organik kalıntılar olarak açıkladı. 1543 yılında modern astronominin kurucusu olarak anılan Polonyalı Nicolaus Copernicus güneşin merkezde olduğu gezegen hareket sistemini De  revolutionibusorbium coelestium(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı eserin açıkladı ki bu bilim dünyasında bir  devrim  oldu. Heliosentrik  (güneş  merkezli)  bir  sistem  olduğunu  ve  gezegenlerin mükemmel birer dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini savundu. Kitabı 1616 yılında kilise tarafından yasaklansa da 1835 yılında yasaklar listesinden çıkarıldı. Aynı yıl (1543) bilim dünyasında başka bir önemli gelişme daha yaşandı. Modern anatominin kurucusu olarak bilinen Hollanda’lı anatomist Andreas Vesalius insan anatomisi üzerinde yaptığı çalışmalarını De humani corporis fabrica libri septem (insan vücudu yapısı üzerine yedi kitap) adlı eserinde topladı. Kitabı birçok insanı kesip inceleyerek yaptığı çalışmalara dayanmakta olup, daha önceki bir çok çalışmayı da çürütmüştür. 1544 yılında Alman teolog Sebastian Münster ilk dünya coğrafyası dergisini bastı. Alman mineralog Georgius Agricola 1546 yılında yazdığı eseri  olan De natura fossilium’de (Fosillerin doğası üzerine) ‘fosil’ terimini yer altından kazılarak çıkarılmış her şey olarak tanımladı. 1570 yılında ilk geniş kapsamlı dünya haritası Hollandalı coğrafyacı Abraham Ortelius tarafından basıldı. Bu yüzyılın sonlarında yine doğa tarihinin önemli bilginlerinden İtalyan Galileo Galilei (Galileo olarak bilinir) önemli keşifler yapmıştır. Aristoteles’in hareket teorilerini çürütüp, Copernicus’un güneş merkezli evren teorisini desteklemiştir. MS 17. Yüzyıl: 1608 yılında Hollanda’da optikçi Hans Lippershey ilk teleskopu icat etti ki bu gökbilim açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bundan hemen bir yıl sonra Galileo teleskop yardımı birçok gezegene ait tanımlamalar yaptı. Aynı yıl Lippershey yine optik ile uğraşan Zacharias Jansen ile beraber mikroskobu icat ettiler. Mikroskop da teleskop gibi bilim tarihinde dönüm noktası olan icatlardan biri oldu. 1643 yılında İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli  hava  basıncını  ölçemeye  yarana  barometreyi  icat  etti.  1654 yılında  İrlandalı başpiskopos James Ussher Annlium  pars  postierior adlı eserinde, yaptığı hesaplamalara dayanarak dünyanın milattan önce 23 Ekim 4004 tarihinde yaratıldığını öne sürmüştür.  17. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz fizikçi Sir Isac Newton’un önemli buluşlarına sahne oldu. 1665 yılında evrenselyerçekimi fikrini ortaya attı.  1668 yılında da aynalı teleskopu icat etti. 1687 yılında  3  ciltlik  büyük  eseri  olan Philosophiae  naturalis  principia  mathematica’yı (Doğa felsefesinin  matematiksel  ilkeleri) bastı ki bu eser şimdiye kadar yazılmış en büyük bilim kitaplarından biridir. Bu yüzyılın en öneli bilim adamlarından birisi de Danimarkalı anatomist ve jeolog Nicolaus Steno’dur. İnsan ve hayvanların beyinlerini incelemiş ve beyin epifizlerinin benzer olduğunu göstererek bunların insanlara özgü olduğunu söyleyen Descartes’in tezlerini çürütmüştür. Anatomi çalışmaları olsa da asıl ününü jeoloji çalışmaları ile kazanmış ve jeolojinin babası unvanını almıştır. Üst üste yerleşmiş olan tabakalardan aşağıda olanın daha önce oluşmuş olduğunu belirleyerek jeoloji ve paleontoloji bilimine çok büyük katkı sağlamıştır.  Bu ilkeyi ve keşfettiği diğer ilkeleri 1669 yılında yayınladığı De  Solido  Intra  Solidum  Naturaliter  Contento Dissertationis Prodromus adlı eserinde açıklamıştır.  MS 18. Yüzyıl: 1714 yılında Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit termometreyi icat etti. 1735 yılı biyoloji anlamında çok önemli bir yıldı. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus yayınladığı eseri Systema naturaeile biyoloji dünyasında çok önemli bir yer aldı. Linnaeus canlıların cins ve tür isimleri ile sınıflandırılmasını öngören çalışması ile taksonominin temellerini attı. 1743 yılında İngiliz doğa bilimci Christopher Packe ilk jeoloji haritalarından birini çizdi.  18. Yüzyılın ikinci  yarısında  biyolojik  bilimler  anlamında  Fransız  doğa  bilimci  Georges-Louis  Leclerc, Comte de Buffon önemli çalışmalar yaptı. 1749-1804 (öldükten sonra da çalışmaları basıldı) yılları arasında 44 serilik Historie  naturelle adlı eseri yayınlandı. Hayvanların aynı olmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini savunan Buffon benzer türlerin ortak atadan geldiğini de savunarak daha sonra gelişecek evrim teorilerine de katkı yapmıştır. Büyük ölçekte bir evrimi inkâr etse de  canlılar  arasında  çevre  şartlarına  göre  değişimler  olduğunu  savunmuştur.  Ayrıca çalışmaları Lamarck ve Cuvier gibi önemli bilim insanlarına esin kaynağı olmuştur. 1775 yılında On  the  Natural  Variety  of  Mankind adlı eserinde Alman anatomist ve antropolog Johann  Friedrich  Blumenbach insanları kafatasları üzerinde yaptığı çalışmalara göre beyaz, siyah, sarı, kırmızı ve kahverengi ırk olmak üzere 5 ırka ayırmıştır. Köken olarak beyaz ırkın kafatasının  oluştuğunu  ve  diğer  ırkların  çevreye  uyum  sonucu  bundan  farklılaştıklarını savunmuştur. Ayrıca morfolojinin çevreye uyum sonucu değişebileceğini ancak türleşmenin özel bir oluşum süreci ile meydana geldiğini savunmuştur. Yine aynı dönemde yaşamış olan Amerikalı teolog  Samuel  Stanhope  Smith  ise Essay  on  the  Causes  of  Variety  of  Complexion and Figure in the Human Species adlı eserinde insan çeşitliliğinden bahsetmiştir (1810). Ona göre insanoğlu ırksal kademelere ayrılamaz ve tekdir. Farklılıkları sadece çevresel etkiler belirler. Deri renginin de iklimden etkilendiğini savunmuştur. 1779  yılında İsviçreli jeolog Horace Bénédict de Saussure ‘jeoloji’ terimini kullanmıştır. Yüzyılın sonunda 1799 yılında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt Jura dönemini tanımlamış ve yine aynı yıl İngiliz jeolog  William  Smith  kayaç  tabakalarının  içerdiğifosilleri  ile  tanımlanabileceğini  ortaya atmıştır.   MS 19. Yüzyıl: Evrim çalışmaları anlamında altın bir yüzyıldır. Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck daha sonra teorisi çürütülse de evrim teorilerinin başlaması açısından çok önemli bir bilim adamı olarak bilinir. 1809 yılında yayınladığı eseri Philosophie zoologique ou exposition des considerations relatives a l’histoire naturelle des animaux’de (Zoolojik felsefe: hayvanların doğal tarihlerininin yorumlanması) canlıların çevresel şartlar gereği özellikler kazandığı ve kazanılmış bu yeni özellikleri sonraki nesillere aktardığını savunmuştur. Yine bu dönemde  yaşamış olan  Georges  Cuvier  yaptığı  çalışmalar  ile  karşılaştırmalı  anatomi  ve omurgalı  paleontolojisinin  öncüsü  konumundadır.  Evrim  fikrine  karşı  çıkan  Cuvier’in görüşüne göre dünya belirli zamanlarda büyük tufanlar geçirmiş ve bu tufanlar ile canlılar yok olup ardından yeni canlılar ortaya çıkmıştır (katastrofizm). Bu dönemde yaşayan İngiliz nüfus bilimci Thomas Malthus da doğa bilimcisi olmamasına rağmen evrim teorisine önemli katkılar sağlamıştır. 1729 ile 1826 yılları arasında 6 baskı olarak yayınlanan eseri An  Essay  on  the Principle   of   Population‘da;  nüfusların  besin  kaynakları  aşacak  şekilde  büyüdüğünü,  bu büyüme sonucu toplumlarda besin kaynağı için çekişme olacağı ve bu çekişmeye herkesin ayak uyduramayacağını ve dolayısıyla sadece bazı canlıların hayatta kalacağını savunmuştur. Bu eseri Wallace ve Darwin tarafından okunarak doğal seçilim fikrine ilham kaynağı olmuştur.   Darwin’le berabermodern evrim teorisinin öncülerinden birisi de Galli doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dir. Doğal seçilim fikrini Darwin’den bağımsız olarak bulan Wallace Darwin’e 1858 yılında yazdığı mektupla fikirlerini belirtmiş ve bu mektup Darwin’in kitabını yazmasını hızlandırmıştır. Darwin gibi çıktığı yaptığı bir yolculuk sonrası fikirleri gelişmiştir (Malay takımadaları, Güneydoğu Asya). 1871 yılında yayınladığı eseri Contributions to the Theory of Natural  Selection (Doğal seçilim teorisine katkılar) kendi fikirlerini açıklayarak Darwin’in teorisine destek olmuştur. 1815 yılında William Smith fosillere dayalı kayaç sınıflandırması ile ilgili kitabını yayınladı (Strata  Identified  by  Organized  Fossils). 1822 yılında Kretase dönemi Omalius d’Halloy tarafından tanımlandı. Aynı yıl Mary Mantell bir iguanadona ait olan ilk dinozor fosilini buldu. 1830 yılında İskoç jeolog Charles Lyell dünyanın yüzeyinin geçmişte geçirdiği fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerin aynılarının bugün de geçirdiğini öne sürdüğü üniformitarizm’ teorisini ortaya attı. 1830-1833 yıllarında yayınladığı 3 ciltlik eseri Principles of  Geology modern jeolojinin gelişmesinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bu kitabın Charles Darwin’i de etkilediği düşünüldüğünde sadece jeoloji değil aynı zamanda biyoloji  bilimi üzerinde de ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Ayrıca Lyell Pliyosen, Miyosen ve Eosen dönemlerini de tanımlamıştır. Arka arkaya gelen bir süreçte; 1834 yılında da Friedrich August von Alberti Trias dönemi, 1835 yılında Roderick Murchison Silüryen dönemi ve Adam Sedgwick Kambriyen dönemi, 1839 yılında Adam Sedgwick ve Roderick Murchison Devoniyen dönemi, 1841 yılında ise yine Roderick Murchison Permiyen dönemi tanımladı. 1840 yılında İsviçreli zoolog ve jeolog Louis Agassiz  buz  devirleri  teorisini ortaya attı. Alp’lerde yaptığı çalışmalar sonucu buzulların hareket ettiğini gösterdi ve önceki dönemlerde dünyanın buz çağı yaşadığını iddia etti. Bu yüzyılında özellikle evrim ve paleoantropoloji anlamında çok önemli keşifler yapıldı. 1856 yılındaAlmanya’nın  Neander  vadisinde,  daha  sonra Homo   neanderthalensis olarak sınıflandırılacak, Neandertal fosilleri bulundu. 1858 yılında Amerikalı jeolog Antonio Snider-Pellegrini kıta kayması teorisini ortaya attı. 1869 yılında İsviçreli fizikçi Friedrich Miescher yaptığı deneyler sonucu saf DNA elde etti ve bu genetik çalışmalar anlamında bir dönüm noktası oldu. Bu dönem genetik bilimi için başka bir anlam daha ifade eder. 1822-1884 yılları arasında yaşamın olan Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel bezelyelerüzerinde yaptığı çalışmalar ile bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bularak genetik biliminin temellerini atmıştır.Mendel’in kalıtım yasaları 20. yüzyılın başlarına kadar pek  kabul  görmese  de  bu  tarihlerde  yapılan  deneyler  ile  ispatlanarak  genetiğin  temel ilklerinden biri halini almıştır.Yüzyılın sonlarına doğru İsveçli kimyager Svante Arrhenius küresel ısınma kavramını dile getirdi. Özel Bölüm ‘Charles Darwin ve Evrim Teorisi’: Bu yüzyılın bilim tarihi açısından şüphesiz en önemli olaylarından biri, hatta en önemlisi, Charles Darwin’in geliştirdiği evrim teorisidir. Biyolojinin temellerinin atıldığı bu önemli olay için ayrı bir yer açmakta fayda var. 1809 -1882 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci Darwin yaptığı işle ironik olarak teoloji eğitimi almak üzere Edinburgh’a gönderilse de içindeki doğa bilimi tutkusu onu orada 3 seneden fazla tutamadı. HMS Beagle adlı askeri araştırma gemisi ile 1831 de başlayan ve 5 yıl süren gezisi daha sonra biyolojinin en önemli konularından biri olacak evrim teorisinin kurulmasını sağladı. Lamarck’ın teorisi gibi bazı değişim teorileri olsa da o zamana kadar genel görüş canlıların olduğu şekilde yaratıldıkları idi. Darwin Galapagos adalarında yaptığı incelemelerde farklı ortamlarda birbirlerine benzer ancak farklı hayvanlar olduğunu tespit etti. Buradan yola çıkarak canlıların zaman içerisinde değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişim geçirdiklerini, değişimi daha iyi geçiren ve uyum sağlayan canlıların hayatta kalırken güçsüz canlıların ise yok olduğunu öne sürerek doğal seçilim tezini ortaya attı. Geziden döndükten sonra kitap çalışmalarına başlayan  Darwin 1858 yılında Wallace’den aldığı  mektupta  fikirlerinin  aynı  olduğunu  görüp  çalışmalarının  hızlandırdı. 1859  yılında biyoloji ve doğa bilimleri tarihinin belki de en önemli kitabı olan ‘On the Origin of Species by Means  of  Natural  Selection,  or  the  Preservation  of  Favoured Races in the Struggle for Life’ı’(Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine) yayınladı.Burada değinilmesi gereken nokta, Darwin’in bu teoriyi ve çalışmayı hazırlarken  birçok  farklı  disiplindenbilim  insanının  çalışmalarını  okuması  ve  onlardan esinlenmesidir (Lyell ve Malthaus gibi). Ayrıca Darwin’in hiçbir genetik bilgisi olmadan ve kalıtım yasasını bilmeden bu teoriyi geliştirmesi de zekâsının göstergesidir. Genel evrim kuramının yanında Darwin insan evrimi üzerine de çalışmış ve bu konuda 1871 yılında The Descent  of  Man,  and  Selection  in  Relation  to  Sex (İnsanın türeyişi ve seksüel seçme) adlı eserini  yayınlamıştır.  Darwin  bu  kitabında  değindiği  seksüel  seçme  doğal  seleksiyon kavramının temellerinden biri lup; karşı cins tarafında tercih edilmek için daha iyi özelliklere sahip olmayı ifade eder. Daha büyük vücut yapısı, daha kuvvetli olma, daha becerili olma, daha zeki olma gibi özellikle bunların arasında sayılabilir. Bu kitapların yanında, jeoloji, zooloji ve botanik üzerine birçok eseri de vardır.   MS 20. Yüzyıl: 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan‘Big Bang’ teorisini ortaya attı(Big Bang ismi sonradan verildi).1947 yılında Amerikalı kimyager Willard F. Libby karbon tarihleme metodunu bulmuştur ki bu tarih öncesi bilimler için çok önemli bir dönüm noktasıdır. 1953 yılında genetik çalışmalar için başka bir dönüm noktası oldu ve Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick DNA’nın çift sarmallı yapısını çözdüler. 1968 yılında bazı kayalar üzerinde 3 milyar yıl öncesine giden canlı kalıntıları bulundu. 1984 yılında Russ Higuchi  150  yıl önce  ölmüş bir  hayvandan DNA örneği  almayı başarmış  ve  antik DNA çalışmalarının başlamasını sağlamıştır. İlk çalışmayı Higuchi’nin yapmasına rağmen antik DNA’nın çalışmalarının lideri konumunda İsveçli bilim insanı Svante Pääbo bulunur. 1985 yılında bir insan mumyasından DNA çıkarmayı başararak bu çalışmaların öncüsü olmuştur.  1988 yılında İsrailli ve Fransız bilim insanları tarafından bulunan fosiller, Homo sapiens’in önceki düşünülenin neredeyse iki katı bir zaman dilimi olan 90.000 yıllık bir süreç öncesinde yaşadıklarının ortaya koydu. 1987 yılında Amerikalı bilim adamları Rebecca Cann, Mark Stoneking ve Alan Wilson yaşan insanlar üzerinde yaptıkları DNA çalışmaları ile mitokondriyalDNA’larının kökeninin yaklaşık 200 bin yıl öncesi muhtemelen Afrika’da yaşayan bir kadına gittiğini tespit ettiler (bu yüzden mitokondriyal  Havva  olarak  da  adlandırılır).  Afrika’dan  çıkış  kuramını  desteklemesi  ve modern insanın kökeni hakkında bilgi vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir.  1991 yılında Amerikalı jeologlar dünyaya 65 milyon önce bir göktaşı çarptığını onayladılar. 1994 yılında Etiyopya’da Amerikalı paleoantropolog Tim White liderliğindeki ekip 4,4 milyon yıllık hominid kalıntıları buldular (Ardipihtecus ramidus). Bu buluntu iki ayak üzerinde dik yürüme yetisinin  bilinenden  daha  eski  bir  zamanda  başladığını  göstermiş  olmakla  beraber,  bu hominidlerin ormanlık bir alanda yaşamış olmaları iki ayak üzerinde dik yürüme yetisini ortaya çıkaran mekanizmalar ile ilgili teorilerin tekrar gözden geçirilmesini sağladı. 1995 yılında İspanya’da bulunan taş aletler Homo cinsinin 1 milyon yıldan daha önce Avrupa’da yaşadıklarının gösterdi.  MS 21. Yüzyıl: 2002 yılında Güney Afrika’da Blombos mağarasında bulunan ve 70.000 yıl öncesine tarihlenen iki adet boyalı süs eşyası insanın soyut düşünme yeteneğinin sanılandandaha önce başladığını ortaya koymuştur. 2000 yılında Kenya’da (Orrorin tugenensis) bulunan ve 6 Milyon yıl ile tarihlendirilen hominid ile 2002 yılında Çad’da bulunan 7 milyon yıllık hominid kalıntıları(Sahelantropus tchadensis) 21. Yüzyılın başında paleoantropoloji bilgilerini geliştirmiş ve en eski hominid kalıntıları konumuna geçmişlerdir. 2006 yılında Svante Pääbo liderliğinde  başlayan  Neandertal  genom  projesi  2010  yılında  sonuçlarını  açıklamış  ve Neandertaller  ile  modern  insan  arasında  gen  alışverişiolduğu  açıklanıp,  Afrika  dışında yaşayan  insanların  belli  oranlarda Neandertal geni  taşıdıkları ortaya koyulmuştur.  2008 yılında Sibirya’da Altay dağlarında yer alan Denisova mağarasında yaklaşık 40 bin yıllık bir parmak kemiği bulundu. Bu kemik üzerinde yapılan DNA çalışmaları bu kemiğin ne modern insana ne de Neandertallere ait olduğunu ortaya koydu. Özel Bölüm ‘Leakey Ailesi’: İnsan evrimi çalışmalarında en önemli malzemeler olan fosillerin bulunması konusunda Leakey ailesinin yeri çok önemlidir ve bu yüzden ayrı bir başlıkta  değinmekte fayda var. Ailenin ilk nesil paleoantropologları Mary ve Louis Leakey’dir. Louis Leakey Kenya’da görevli bir İngiliz misyonerin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra Cambridge’de antropoloji okudu. 1926-1935 yılları arasında doğa Afrika’da bir dizi arkeolojik ve paleoantropolojik çalışma gerçekleştirdi. 1960 yılında Olduvai Gorge’da Homo  habilis olarak sınıflandırılan, erken hominidlere göre daha büyük beyne sahip olan ve alet yapabilen bir hominid keşfetti. Louis Leakey’in buluntuları insanlığın kökeninin Afrika olduğunu ve bu kökenin  sanılandan  çok  daha  eskiye  gittiğini  gösterdi.  1936  yılında  yine  bir  İngiliz paleoantropolog  olan  Mary  Leakey  ile  evlendi.  Mary  Leakey  Londra’da  eğitimini tamamladıktan sonra 1935 de Tanzanya’ya gelerek 1 yıl sonra evleneceği Louis Leakey’in kazısına katıldı. O da Louis Leakey gibi hayatının çok büyük bir kısmını doğa Afrika’da fosil arayarak geçirdi. 1959 yılında Australopithecus boisei cinsine ait 1.75 milyon yaşında hominid fosillerini keşfetti. 1976 yılında çalışmalarını Tanzanya’nın başka bir bölgesi olan Laetoli’ye kaydırdı ve 1978 yılında o zamana kadar insan atalarına ait bulununmuş en eski izleri keşfetti. Bunlar 3.75 milyon yıl ile tarihlendirilen 2 farklı hominidin volkanın küller üzerinde bıraktığı ayak izleriydi. Eski olmasının yanında iki ayak üzerinde dik yürüme ile ilgili de önemli bilgiler vermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Leakey ailesinde üçüncü nesli Mary ve Louis Leakey’lerin oğlu Richard Leakey ve eşi Meave Leakey temsil eder. 1944 doğumlu Richard Leakey Omo, Koobi Fora ve Batı Turkana’da çalışmalar yaptı. 1967 yılında Omo’da yaptığı çalışmalar esnasında şimdiye kadar bulunmuş en eski Homo  sapiens fosillerinden  biri  olan Omo kafatasını ve bazı vücut kemiklerini keşfetti. Yaklaşık 160.000 yaşında olan bu kafatası Homo  sapeins’inen  eski  örneklerinden  biri  olup  modern  insanın  ortaya  çıkışının  tarihi açısından çok önemli bir fosildir. Daha sonra Koobi Fora’da çalışmalara başlayan Richard Leakey 1969 yılında kaba yapılı Australopithecus olarak bilinen Paranthropus boisei‘ye ait bir kafatası buldu. 1.7 milyon yıl ile tarihlendirilen bu kafatası ile beraber taş alet olduğu düşünülen buluntular da ele geçmesi bu türün taş alet yapan veya kullanan ilk hominid olabileceğiniakla getirdi. Yine Koobi Fora’da yapılan kazılarda; 1972 yılında Homo rudolfensis sınıflandırılan 1.8 milyon yıllık; 1975 yılında Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.75 milyon yıllık ve 1976 yılında yine Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.6 milyon yıllık kafatasları bulmuştur.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-calismalari-kronolojisi

Müze Kavramı ve Etimolojisi

Müze genel olarak; halkı eğlendirmek ve bilgilendirmek üzere birçok malzemeyi elde eden, koruyan ve sergileyen kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır. Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom) 2007 de Viyana’da yaptığı konferansında müzeyi; halkı eğlendirmek ve eğitmek için insanlığın ve çevresinin somut ve soyut mirasını bulan, koruyan, araştıran, nakleden ve sergileyen toplum hizmetinde olan ve gelişmesine katkı sağlayan, kâr amacı gütmeyen kalıcı kurumlar olarak tanımlamıştır.İçerik olarak sanat, tarih, kültür ve doğa tarihi gibi ana maddelerden oluşmakla beraber birçok farklı sergiye sahip müzeler de bulunur.Genel  olarak;  sanat,  arkeoloji  ve  tarih, etnografya,  tabiat  tarihi,  bilim ve teknoloji, bölge ve özel amaçlı müzeler olmak üzere gruplara ayrılır.En yaygın müzeler koleksiyonlara dayalı genel anlamda bilinen müzelerdir. Buradaki  koleksiyon  terimi;  bir  kişi  veya  kurum  tarafından  toplanan,  sınıflandırılan  ve sergilenmeye  hazır  hale  getirilen  tüm  somut  nesneleri  kapsar.  Bunlarda  koleksiyonları saklamak, gerekirse işlemden geçirmek ve sergilemek üzere bölümler bulunur. İngiltere’deki ‘British Museum’ , Fransa’daki le Musee du Louvre’ veya Türkiye’deki Anadolu Medeniyetleri Müzesi  bu  müze  tipinin  başlıca  örneklerindendir.  İkinci  tip  müzeler  ise  tarihi  yerlerin korunmaya alınması ile oluşturulan müzelerdir. Bu tip müzelere genelde bir dönemi veya bir insanı temsil ederler. Dolayısıyla bu tip müzelerin barındırdığı koleksiyonlar belli bir  zaman dilimi ile sınırlı olup çok büyük çeşitlilik göstermez. Diğer bir müze tipi ise yaşayan tarih müzeleridir. Bu müzelerde sabit olarak gösterilen koleksiyonlar yerine interaktif bir şekilde müze çalışanları halkı belli konularda eğitir. Ayrıca yerel halkın yeteneklerini sergilemeleri de bu müzelerin uygulamalarındandır. Bunların dışında özellikle internetin yaygınlaşması ile beraber  sanal  müzeler  de  kurulmaya  başlandı.  Bunlar  genelde  büyük  müzeleri koleksiyonlarının internet üzerinden insanlara sundukları sanal ortamlardır.Müze kelime anlamını Yunanca ‘mouseion’kelimesinden alır(Muses’in oturma yeri).  Bu kelime Muses olarak tanınan Zeus’un kızlarına adanmış bir tapınağın ismidir.Daha sonra 15. yüzyıldaFloransa’da Lorenzo de’ Medici’nin koleksi yonlarını tanımlamakta kullanılan müze terimi,  genel  olarak  bir  binayı  değil  soyut  bir  anlayışı  tasvir  etmekteydi.17.  yüzyıla gelindiğinde müze terimi Avrupa’da garip şeylerden oluşan koleksiyonları tanımlamakta kullanıldı. Kopenhag’da bulunan Ole Warm’ın koleksiyonu buna bir örnektir (Musei Wormiani Historia).19. yüzyıl itibariyle müze terimi kültürel materyallerin sergilendiği, halka açık yerler olarak tanımlanmaya başladı ve içeriklerinin gelişip değişmesiyle daha geniş bir kapsam altına alındı. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/muze-kavrami-ve-etimolojisi

Lodos Entomoloji Müzesi (LEMT)

Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Müzesi, uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen yaklaşık 50 yıllık geçmişi olan bir böcek müzesidir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümdeentomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Projelerin parasal desteği TÜBİTAK ve DPT kaynaklarından sağlanmış; ayrıca E. Ü. Bilimsel Araştırmalar Birimi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile yurtdışı kaynakların da katkıları olmuştur. Müze E. Ü. Kampüsü’nde olup, Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nün yer aldığı A Blok ikinci kattadır. Yaklaşık 50 m²’lik bir alana sahiptir. Önceleri Bölüm Müzesi olarak anılan birime, Prof. Dr. Niyazi Lodos’un adının yaşatılması için, ilk ölüm yıldönümü olan 10 Ekim 1998’de düzenlenen törenle adı verilmiştir. Daha sonra, dünyadaki böcek koleksiyonlarına verilen kısaltılmış isimleri resmileştiren bir merkez olanBishop Museum, ABD ile ilişkiye geçilerek LEMT (Lodos Entomoloji Müzesi, Türkiye / Lodos Entomological Museum, Turkey) kısaltması tescil ettirilmiş ve yapılan yayınlarda müze bu kısaltmayla anılmaya başlamıştır. Müzede bulunan materyal ağırlıklı olarak Türkiye Coleoptera, Heteroptera ve Homoptera faunasına ilişkin türlerin önemli bir kısmını içermektedir. Ayrıca Odonata, Orthoptera, Dermaptera, Dictyoptera, Isoptera, Thysanoptera, Neuroptera, Lepidoptera, Diptera ve Hymenoptera takımlarına bağlı zengin bir materyal bulunmaktadır. Müzede bulunan böcek tür ve alttürlerinin familyalara göre sayıları incelendiğinde en zengin takımın 2297 tür ve % 42,56 oranla Coleoptera olduğu görülür. Bu takımı 1245 tür ve % 23,06 oranla Heteroptera, 725 tür ve % 13,43 oranla Homoptera, 372 tür ve % 6,89 oranla Diptera, 315 tür ve % 5,84 oranla Hymenoptera takımları izlemiştir. Daha sonra azalan tür sayısı içinde Lepidoptera (262), Orthoptera (125), Odonata (17), Dictyoptera (16), Neuroptera (12), Dermaptera (7), Thysanoptera (4) ve Isoptera (1) takımları yer almıştır. Müzede ayrıca henüz tanılaması yapılmamış olan zengin bir materyal bulunmaktadır. Bu materyal ayrımı ve tanılamayı beklemektedir. Gelecekte yürütülecek çalışmalarla bu konuda yol alınması ve bulguların bilim dünyasıyla paylaşılması planlanmaktadır. Müzedeki materyal arasında 244 türe ait, o türlerin bilim dünyasına tanıtımının yapıldığı, orijinal örnek yani tip (holotip, paratip ve allotip) bulunmaktadır. Müzede yer alan tip türlerin 116’sı Homoptera (% 47,54), 83’ü Coleoptera (% 34,02), 34’ü Heteroptera (% 13,93) takımlarına bağlıdır. Toplam 7 tip tür Hymenoptera, 3 tip tür Orthoptera ve 1 tip tür Diptera takımı içinde yer almaktadır. Familyalar düzeyinde yapılan değerlendirmede ise Issidae familyasına bağlı 55, Curculionidae familyasına bağlı 47, Cicadellidae familyasına bağlı 31, Miridae familyasına bağlı 20, Melolonthidae familyasına bağlı 12 ve Cixiidae familyasına bağlı 10 türe ait tip materyalin müzede bulunduğu anlaşılmaktadır. Müzede yer alan Rhynchites lodosi Voss, 1973 türü, Eylül 2006’da Türkiye’de gerçekleştirilen 8. Avrupa Entomoloji Kongresi’nin logosu olarak seçilmiş ve kongreye katılanların beğenisini kazanmıştır. Müzede korunmakta olan materyalin bazıları ise pullara konu olmuştur. PTT Genel Müdürlüğü, Filateli Şubesi tarafından Prof. Dr. Feyzi Önder danışmanlığında toplam 26 pul hazırlanarak basılmış ve bu pullar koleksiyonerlere satıldığı gibi, posta hizmetlerinde de kullanılmıştır. Üniversiteler, araştırma kurumları ve özel sektörden gelen pek çok tanılama sorununda, LEMT önemli bir başvuru merkezi olmaktadır. Sorun olduğu belirlenen bazı türlerin tanıları LEMT’de olabildiğince yapılabilmekte; o türlerin, önceki araştırmalarda elde edilerek müzede korunan materyaline dayanarak Türkiye’deki yayılış alanları, doğada bulunuş dönemleri, üzerinden toplandıkları bitki veya konukçuları gibi bilgiler çok kısa sürede ortaya konularak, yardımcı olunabilmektedir. Özellikle her geçen gün Dünya’da ve Türkiye’de daha çok önem kazanan doğal zenginliklerin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve yabancı toplayıcılar tarafından gerçekleşen talanın önlenmesinde bu bilgilerin toplum ile paylaşımının büyük rolünün olduğu düşünülmektedir. LEMT bu konuda önemli bir merkez özelliği taşımakta ve zaman zaman öğrenciler, amatörler ve doğa severler tarafından da ziyaret edilmektedir. Toplumla bütünleşme yönünde son yıllarda gerçekleştirilen etkinlikler arasında Bilim Fuarı ve Eğitim Şenliğinde birer stantla yer alan LEMT, başta öğrenciler olmak üzere değişik yaşlardan çok sayıda katılımcının ilgisini çekmiş ve en beğenilen stant seçilmiştir. Kaynak: Tezcan, S., Pehlivan, E. ve Karsavuran, Y. 2006. Lodos Entomoloji Müzesi (LEMT)’nin Türkiye Doğa Tarihi Çalışmalarındaki Yeri ve Önemi. 2. Doğa Tarihi Kongresi. Ankara.

http://www.biyologlar.com/lodos-entomoloji-muzesi-lemt

'Fourth strand' of European ancestry originated with hunter-gatherers isolated by Ice Age

'Fourth strand' of European ancestry originated with hunter-gatherers isolated by Ice Age

The first sequencing of ancient genomes extracted from human remains that date back to the Late Upper Palaeolithic period over 13,000 years ago has revealed a previously unknown "fourth strand" of ancient European ancestry. This new lineage stems from populations of hunter-gatherers that split from western hunter-gatherers shortly after the 'out of Africa' expansion some 45,000 years ago and went on to settle in the Caucasus region, where southern Russia meets Georgia today. Here these hunter-gatherers largely remained for millennia, becoming increasingly isolated as the Ice Age culminated in the last 'Glacial Maximum' some 25,000 years ago, which they weathered in the relative shelter of the Caucasus mountains until eventual thawing allowed movement and brought them into contact with other populations, likely from further east. This led to a genetic mixture that resulted in the Yamnaya culture: horse-borne Steppe herders that swept into Western Europe around 5,000 years ago, arguably heralding the start of the Bronze Age and bringing with them metallurgy and animal herding skills, along with the Caucasus hunter-gatherer strand of ancestral DNA - now present in almost all populations from the European continent. The research was conducted by an international team led by scientists from Cambridge University, Trinity College Dublin and University College Dublin. The findings are published today in the journal Nature Communications. "The question of where the Yamnaya come from has been something of a mystery up to now," said one of the lead senior authors Dr Andrea Manica, from Cambridge's Department of Zoology. "We can now answer that as we've found that their genetic make-up is a mix of Eastern European hunter-gatherers and a population from this pocket of Caucasus hunter-gatherers who weathered much of the last Ice Age in apparent isolation. This Caucasus pocket is the fourth major strand of ancient European ancestry, one that we were unaware of until now," he said Professor Daniel Bradley, leader of the Trinity team, said: "This is a major new piece in the human ancestry jigsaw, the influence of which is now present within almost all populations from the European continent and many beyond." Previously, ancient Eurasian genomes had revealed three ancestral populations that contributed to contemporary Europeans in varying degrees, says Manica. Following the 'out of Africa' expansion, some hunter-gatherer populations migrated north-west, eventually colonising much of Europe from Spain to Hungary, while other populations settled around the eastern Mediterranean and Levant, where they would develop agriculture around 10,000 years ago. These early farmers then expanded into and colonised Europe. Finally, at the start of the Bronze Age around 5,000 years ago, there was a wave of migration from central Eurasia into Western Europe - the Yamnaya. However, the sequencing of ancient DNA recovered from two separate burials in Western Georgia - one over 13,000 years old, the other almost 10,000 years old - has enabled scientists to reveal that the Yamnaya owed half their ancestry to previously unknown and genetically distinct hunter-gatherer sources: the fourth strand. By reading the DNA, the researchers were able to show that the lineage of this fourth Caucasus hunter-gatherer strand diverged from the western hunter-gatherers just after the expansion of anatomically modern humans into Europe from Africa. The Caucasus hunter-gatherer genome showed a continued mixture with the ancestors of the early farmers in the Levant area, which Manica says makes sense given the relative proximity. This ends, however, around 25,000 years ago - just before the time of the last glacial maximum, or peak Ice Age. At this point, Caucasus hunter-gatherer populations shrink as the genes homogenise, a sign of breeding between those with increasingly similar DNA. This doesn't change for thousands of years as these populations remain in apparent isolation in the shelter of the mountains - possibly cut off from other major ancestral populations for as long as 15,000 years - until migrations began again as the Glacial Maximum recedes, and the Yamnaya culture ultimately emerges. "We knew that the Yamnaya had this big genetic component that we couldn't place, and we can now see it was this ancient lineage hiding in the Caucasus during the last Ice Age," said Manica. While the Caucasus hunter-gatherer ancestry would eventually be carried west by the Yamnaya, the researchers found it also had a significant influence further east. A similar population must have migrated into South Asia at some point, says Eppie Jones, a PhD student from Trinity College who is the first author of the paper. "India is a complete mix of Asian and European genetic components. The Caucasus hunter-gatherer ancestry is the best match we've found for the European genetic component found right across modern Indian populations," Jones said. Researchers say this strand of ancestry may have flowed into the region with the bringers of Indo-Aryan languages. The widespread nature of the Caucasus hunter-gatherer ancestry following its long isolation makes sense geographically, says Professor Ron Pinhasi, a lead senior author from University College Dublin. "The Caucasus region sits almost at a crossroads of the Eurasian landmass, with arguably the most sensible migration routes both west and east in the vicinity." He added: "The sequencing of genomes from this key region will have a major impact on the fields of palaeogeneomics and human evolution in Eurasia, as it bridges a major geographic gap in our knowledge." David Lordkipanidze, Director of the Georgian National Museum and co-author of the paper, said: "This is the first sequence from Georgia - I am sure soon we will get more palaeogenetic information from our rich collections of fossils." Source: University of Cambridge http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/fourth-strand-of-european-ancestry-originated-with-hunter-gatherers-isolated-by-ice-age

Müzeciliğin Tarihçesi

Genel olarak müzecilik kavramının koleksiyonculuktan türediği düşünülmektedir. Eski Mısır ve  Mezapotamya’da  tapınak  ve  saraylarda  bu  tip  koleksiyonların  sergilendikleri bilinmektedir.Bu sergilemeler genelde dinsel amaçlı olup savaş sonrası ganimetlerin güç gösterisi yapmak için sergilendikleri de bilinmektedir. Milattan önce 3. yüzyıla tarihlenen Mısır’daki ‘Mouseion of Alexandria’ muhtemelen ilk müze olup başta kitaplar olmak üzere birçok koleksiyona ev sahipliği yapmaktadır.Yüzün üzerinde doğa bilgininin çalıştığı bu müzeye bağlı olarak hayvanat bahçesi, botanik bahçesi, otopsi merkezi, gözlem evi ve sayısı net  olarak  bilinmemekle  beraber  500  ila  700  bin  arasında  kitaba  sahip  iki  kütüphane bulunmaktadır.Sanat  eserlerinin  sergilenmesinin  de  eski  Yunan’da  başladığı düşünülmektedir.Millattan önce 5. yüzyılda Atina Akropol’ünde tanrılara adanmış resimlerin bulunduğu pinakothek adlı yapı müze anlayışına yakındır ve bu yapı halka açıktı. Çin’de daha eskiye giden örneklerinin olduğu düşünülse de bunları halka açık olmadıkları ve özel kullanım için oldukları düşünülmektedir.Milattan önce 1 ve 2. yüzyılda imparator tarafından kurulan akademiler sanat eserlerini barındırmaktaydı.Modern müzeciliğin kökenleri kişisel koleksiyonlara dayanır. 17. yüzyılda Elias Ashmole’nin koleksiyonlarının Oxford’da bir bina yapılarak sergilenmesi ve yine aynı şekilde Ole Worm’un koleksiyonlarının bu dönemde Kopenhag’da sergilemesi bu yapılara örnek olarak verilebilir. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da ulusal müzeler oluşmaya başladı. Bu müzeler kültürel varlıkları sergilese de asıl amaçları ulusalcılık, kolonilicilik ve imparatorluk sistemini anlatmaktı.British Museum ve Louvre bu dönemde kurulmuş olan ve modern müzeciliğin ilk temsilcileri olarak görülen müzelerden olup günümüzde de en önemli müzeler arasındadırlar. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/muzeciligin-tarihcesi

Scientists report world's first herbivorous filter-feeding marine reptile

Scientists report world's first herbivorous filter-feeding marine reptile

Some strange creatures cropped up in the wake of one of Earth's biggest mass extinctions 252 million years ago. In 2014, scientists discovered a bizarre fossil--a crocodile-sized sea-dwelling reptile,

http://www.biyologlar.com/scientists-report-worlds-first-herbivorous-filter-feeding-marine-reptile

Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom)

Konsey1946 yılında Paris’te farklı müzelerden uzmanlar tarafından kuruldu ve başkanlığa Chauncey  Hamlin  getirildi.  Hemen  ertesi  yıl  ise  Meksika’da  ilk  genel  kurullarının gerçekleştirdiler. 1965 yılına kadar geçen süreçte büyümeye başlayan konsey bu süreçte yedi konferans gerçekleştirdi. Bu konferanslarında ele alınan üç temel madde; müzelerin eğitici rolleri, sergiler ve kültürel maddelerin uluslararası dolaşımı ile bu maddelerinkorunmasıydı. Konsey70li yıllarında sonlarında gelişmekte olan ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı. 1977 yılında Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde müzeciliğin gelişmesine yardım etme ve müze uzmanları yetiştirme kararı alındı. Bu yıldan 1986 yılına kadar geçen süreçte konsey 2  temel  madde üzerinde yoğunlaştı. Bunlar; müzelerin toplumların gelişmesine olan katkıları politikasının sonuca varması ve müzecilik için mesleki ahlak kurallarının belirlenmesiydi. 90 lı yılların sonunda  kültürel  maddeleri  yasadışı  yollardan  ele  geçirilmesi  ve  kaçırılmasına  karşı çalışmalar başlatıldı. Konseyinmerkezi Paris’te olup 14 farklı ülkeden toplam 16 komite üyesinden oluşan bir heyet tarafından yönetilmektedir. Her sene genel kurul yapılırken, üç senede bir de müze uzmanlarının katılımı ile büyük bir konferans düzenlenir.Konsey birçok farklı disiplinde uzmanın bir arada çalıştığı 31 uluslararası komite ile çalışmalar yapar.Bu komiteler  ile  birlikte konseyin amacı; soyut  ve somut kültürel varlıkları korumak, müzecilik standartlarını  belirlemek,  bilimsel  bilgiyi  yaymak, kültürel  maddelerin  kaçakçılığı  ile savaşmak, diğer  birlikler  ile  işbirliği  yapmak  ve konsey üyeleri  için  geliştirici  tavsiyeler hazırlamaktır.  Ayrıca birliğe bağlı 117 ulusal komite de kendi bölgeleri ile ilgili çalışmalar yürütürler.Bu komiteler ayrıca birliğin strateji planlarını da hazırlarlar. Örneğin birliğin 2011 -2013 yılları için hazırladığı plana göre birliğin hedefleri; konsey üyeleri için üyelik değerini ve şeffaflığını arttırmak, kültürel miras ve müze uzmanlıkları geliştirmek, kültürel miras alanında birliğin  liderliğini  güçlendirmek ve  bu  stratejik  planın  hayata  geçirilmesini  sağlayacak kaynakları bulmak ve yönetmek olarak belirlenmiştir.Konsey1986 yılında müzecilik mesleği için ahlak kuralları belirlemiş ve 2004 bunlar günün şartlarına göre gözden geçirilerek düzenlenmiştir.Bu kurallar üye müzelerin uygulaması gereken minimum standartları belirlemiştir. Bunlar:1.Müzeler insanlığın kültürel ve doğal mirasını korur, yorumlarve tanıtımını yapar2.Müzeler koleksiyonları toplumun yararı ve gelişmesi için muhafaza ederler3.Müzeler birincil kanıtları bilgi elde etmek ve bilgiyi arttırmak için korur4.Müzeler doğal ve kültürel mirasın değerlendirilmesi, anlaşılması ve yönetilmesini sağlayacak imkânlar sağlarlar5.Müzeler kaynaklarından diğer kamu hizmetlerin yararlanmasıiçin imkânlar sağlarlar6.Müzeler koleksiyonlarının kökeni olan ve hizmet ettikleri toplumlar ile yakın bir işbirliği içinde olurlar7.Müzeler yasal çerçeve içinde çalışırlar8.Müzeler profesyonelce yönetilirlerBirliğin üye sayısı yaklaşık 30.000 olup birliğe üye müze sayısı 20.000 civarındadır. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca birliğin resmi dilleri olarak kabul edilmiştir.Ayrıca 18 Mayıs her sene müzeler günü olarak kutlanmaktadır.Türkiye’de bu konseye üye olarak bir ulusal komite oluşturmuştur. Bu komitenin yönetmeliği ‘Milletler  arası  Müzeler  Konseyi  (ICOM)  Türkiye  Milli  Komitesi  Yönetmeliği’  olarak hazırlanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 26.10.1970 tarih ve 7349 sayılı yazısı uyarınca 16.11.1970 yılında bakanlar kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Burada önce çıkan maddelere baktığımızda; 4. madde müzeyi ‘Kültür eserlerini koruyan ve bu eserleri etüd, eğitim ve bedii zevki yükseltme amacıyla toplu halde teşhir eden kamu yararına çalışan, sanata, ilme, sağlığa, teknolojiye, ait koleksiyonları bulunan müesseselere müze adı verilir’ şeklinde  tanımlamıştır.  5.  madde  müzenin  kapsamını;  ‘Daimi  teşhir  bölümü  bulunan kütüp haneler ve arşiv merkezleri resmi şekilde halkın ziyaretine açık bulunan tarihi anıtlar tarihi anıtlara ait binaların kısım ve müştemilatı, tarihi, arkeolojik tabii önemi haiz mevkiler ve parklar, nebabat ve hayvanat bahçeleri, akvaryumlar ve benzeri teşekküller bu tarife girer’ şeklide açıklamıştır. 6. maddede amaçlar; (1) Türkiye müzelerini ve müzecilik mesleğini milletlerarası seviyeye yükseltmek ve temsil etmek,(2) Müzeleri ve müzecilik mesleğini korumak ve geliştirmek ve (3) Toplum hizmetine, bilgilerin yayılmasına ve milletlerarası karşılıklı  münasebetlerin  gelişmesine faydalı  olmak ‘ şeklinde belirtilmiştir. 6.  maddede belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ise 7. maddede; ’(1) ICOM Türkiye Milli Komitesi, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) ve bu konseye bağlı Milli Komiteler ve ihtisas teşekkülleri ile temas ve münasebetler kurar, imkânlarına göre onlarla işbirliği yapar, (2) Türkiye’deki her çeşit müze faaliyetlerini dışarıdaki milli komitelere aksettirir ve çeşitli müze mensuplarının yabancı ülkelerdeki müzelerde yetişmeleri için imkanlar arar.  ICOM  ve ona  bağlı  milli  komiteler  arasında  mesleki  eleman  ve  teknik  malzeme  bakımlarından ihtiyaçlara uygun gelişmeyi sağlamak üzere karşılıklı tedbirler alınır. Bu alanda girişilecek her türlü işbirliği hususundaki teşebbüslerin gerçekleşmesine çalışır ve (3) Müze ve müzecilikle ilgili yayınlar yapar’ şeklinde kararlaştırılmıştır.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/uluslararasi-muzeler-konseyiicom

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu

Kanun 21.03.1983 tarihinde kabul edilmiş olup 2863 kanun numarası ile 23.03.1983 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı; ‘korunması gerekli taşınır ve  taşınmaz  kültür  ve tabiat  varlıkları  ile  ilgili  tanımları  belirlemek, yapılacak  işlem  ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve uygulama kararlarını alacak teşkilatın kuruluş ve görevlerini tespit etmek’ olarak belirlenmiştir. Kanunun kapması ise; ‘korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili hususları ve bunlarla ilgili gerçek ve tüzelkişilerin görev ve sorumlulukları’ olarak belirlenmiştir. Her ne kadar doğa tarihi müzeciliği kapsamında olmasa da ikinci bölümde yer alan ‘Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür ve Tabiat varlıkları’ kapmasına; tarihi mağaralar, kaya sığınakları; özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları ile benzerleri de girer (Madde 6).Genel olarak doğa tarihi müzeciliği anlamında baktığımızda kanunun üçüncü bölümü olan ‘Korunması Gerekli Taşınır Kültür ve Tabiat Varlıkları’ doğa tarihi müzelerinin koleksiyonlarını içeren kalıntıları ilgilendirir. Bu madde uyarınca korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları; ‘jeolojik, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait, jeoloji, antropoloji, prehistorya, arkeoloji ve sanat tarihi açılarından belge değeri taşıyan ve ait oldukları dönemin sosyal, kültürel, teknik ve ilmi özellikleri ile seviyesini yansıtan her türlü kültür ve tabiat varlıkları’ olarak belirlenmiştir (Madde 23 a fıkrası). Doğal varlıklar olarak olaya baktığımızda ise kanunun koruduğu tabiat varlıkları; ‘her çeşit hayvan ve bitki fosilleri, insan iskeletleri, çakmak taşları, volkan camları, kemik veya madeni her türlü aletler’ olarak karşımıza çıkar. Bu tabiat varlıkların hepsi 24. madde ile gözetim altına alınmıştır. Sözü geçen madde: ‘Devlet malı niteliğini taşıyan korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının  Devlet  elinde  ve  müzelerde  bulundurulması  ve  bunların  korunup değerlendirilmeleri  Devlete  aittir.  Bu  gibi  varlıklardan  gerçek  ve  tüzelkişilerin  ellerinde bulunanlar, değeri ödenerek Bakanlık tarafından satın alınabilir.’ Burada bahsedilen tabiat varlıklarının  müzelere  alınması  ise  25.  madde  ile  belirlenmiştir.  Sözü  geçen  madde: ‘Dördüncü maddeye göre Kültür ve Turizm Bakanlığına bildirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile 23 üncü maddede belirlenen korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bilimsel esaslara göre tasnif ve tescile tabi tutulurlar. Bunlardan Devlet müzelerinde bulunması gerekli görülenler, usulüne uygun olarak müzelere alınırlar.’ 26. madde müze kurma ve geliştirme görevini Kültür ve Turizm Bakanlığına verir. Aynı şekilde bu tür müzelerin kurulması için izin verme yetkisi de 26. madde ile Kültür ve Turizm Bakanlığına verilmiştir. Sözü geçen madde: ‘Bu Kanunun kapsamına giren kültür ve tabiat  varlıklarına  ait  müzelerin  kurulması,  geliştirilmesi  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığının görevlerindendir. Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar, Kültür ve Turizm Bakanlığından izin almak şartıyla, kendi hizmet konularının veya amaçlarının gerçekleştirilmesi için her çeşit kültür varlığından oluşan koleksiyonlar meydana getirebilir ve müzeler kurabilirler. Ancak, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar tarafından kurulacak müzelerin faaliyet konuları ve alanları, yapılacak başvuruda beyan olunan istekleri değerlendirerek, Kültür  ve Turizm  Bakanlığınca  verilecek  izin  belgesinde  belirlenir’.  Kültür  ve  tabiat varlıklarının yurtdışına çıkarılması ve bilimsel veya eğitsel amaçlarla kopyalarının çıkarılması ile ilgili şartlar da 32 ve 34. maddeler ile belirlenmiştir. Yurtdışına çıkarılma yasağı ve gerek olduğunu izin verilmesi ile ilgili yasa olan 32. madde; ‘Yurt içinde korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları yurt dışına çıkarılamaz. Ancak, milli çıkarlarımız dikkate alınarak, bunların  her  türlü  hasar,  zarar,  tehdit  veya  tecavüz  ihtimaline  karşı,  gideceği  ülke makamlarından  teminat  almak  ve  sigortalanmak  şartı  ile  yurt  dışında  geçici  olarak sergilendikten  sonra  geri  getirilmelerine;  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığınca  teşkil  edilecek yükseköğretim kurumlarının Arkeoloji ve Sanat Tarihi bilim dallarının başkanlarından oluşan bilim kurulunun kararı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca karar verilir’ şeklinde belirlenmiştir. 34. madde ise kopya çıkarılması şartlarını açıklar: ‘Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı ören yerleri ve müzelerdeki taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının öğretim,  eğitim,  bilimsel  araştırma  ve  tanıtma  amacı ile  fotoğraflarının  ve  filmlerinin çekilmesi, mulaj ve kopyalarının çıkartılması Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine bağlıdır.’Bilindiği üzere doğa tarihi müzelerinde sergilenen malzemelerin büyük birçoğu kazılardan çıkan fosillerden oluşur. Bu konuda 41. madde; ‘Kazılarda meydana çıkan bütün taşınır kültür ve tabiat varlıkları, kazı yapan heyet ve kurumlar tarafından her yıl yapılan kazı sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığının göstereceği Devlet müzesine nakil olunur. Kazı ve sondaj araştırmalarında elde edilen insan ve hayvan iskeletleri ile bütün fosiller, Kültür ve Turizm Bakanlığınca uygun görüldüğü takdirde, tabiat tarihi müzeleri ile üniversitelere veya ilgili diğer  Türk  bilim  kurumlarına  verilebilir’  şeklinde  düzenlenmiştir.  Bu  kanunda  belirtilen maddeler dışında, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İle İlgili Mevzuatı altında bir ‘Müzecilik  Kılavuzu’  hazırlanmış  ve  bakanlık  makamının  onayı  ile  21.03.2001  tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kılavuzun amacı; ‘1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu, 832 sayılı Sayıştay Kanunu ve 3386  sayılı  kanun  ile  değişik  2863  sayılı  Kültür  ve  Tabiat  Varlıklarını  Koruma  Kanunu kapsamına giren korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının, envanteri ve ayniyat işlemlerinin müzelerce nasıl yapılacağına ilişkin  esas  ve  usulleri  tespit  etmek,  uygulamada birliği oluşturmak müzelerde ve ören yerlerinde bulunan taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının her türlü tehlikeye karşı korunması ve bunun için tüm olanakların kullanarak gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak’ olarak saptanmıştır.Bu  kılavuzda  kültür  ve  tabiat  varlıklarının  müzeye  girişi  ‘araştırma,  sondaj  ve  kazılarda bulunarak müzeye nakli, satın alma bağış, zoralım ve devir yolu ile olur’ olarak belirlenmiştir. Ayrıca  yine  bu  kılavuzda;  müzeye  giren  varlıkların  envantere  nasıl  alınacağı,  depo tanzimlerinin  nasıl  yapılacağı,  kaybolan,  çalınan  ve  yapılan  sayım  sonrası bulunamayan varlıklarla  ilgili  yapılacak  işlemleri,  müzeler  arası  devirde  yapılacakları  ve  müzenin güvenliğinin sağlanması ile ilgili şartlar belirtilmiştir.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kanunu

First praying mantis survey of Rwanda uncovers rich diversity

First praying mantis survey of Rwanda uncovers rich diversity

A college student working at The Cleveland Museum of Natural History was lead author on the first formal survey of praying mantises in Rwanda, which revealed a 155 percent increase in praying mantis species diversity for the African country. Riley Tedrow, a Case Western Reserve University graduate student pursuing field research for the Museum, participated in two surveys across four locations in Rwanda, including three national parks. The survey was published Oct. 1, 2015 in the journal Zootaxa. Tedrow helped conduct fieldwork in 2013 and 2014 with collaborators at Rwanda's Kitabi College of Conservation and Environmental Management. The team collected 739 insects representing 41 species from Akagera National Park, Nyungwe National Park, Volcanoes National Park and the Arboretum de Ruhande at the National University of Rwanda. Collection methods included sweep netting and light trapping to gather grass, bark, flower and lichen mantises. The survey added 28 new praying mantis species records to Rwanda. These add to the 18 previously recorded praying mantis species for the country. In addition, 20 new praying mantis species were recorded for the region, including neighboring Uganda and Burundi. The study has increased scientists' knowledge of the praying mantis species present in Rwanda by 155 percent. Tedrow discovered and described one new species of praying mantis, Dystacta tigrifrutex (meaning "bush tiger mantis"), in 2014 from the insects collected. Research continues on the specimens already inventoried. "This survey highlights a need for more thorough sampling of the insect fauna of Rwanda," said lead author Tedrow. "Undiscovered diversity is still out there--strange, wonderful and fascinating creatures whose stories I want to tell. With greater levels of biodiversity recorded in this country, we can inform conservation decisions in these important African national parks." Tedrow worked under the direction of co-author Dr. Gavin Svenson, curator of invertebrate zoology at The Cleveland Museum of Natural History. They studied the morphological features of the praying mantis specimens and scoured scientific literature in order to classify and inventory the insects for the survey. "Discovering this region to be so much richer in diversity for such a well-known insect group has broader implications for other plants and animals there," said Svenson. "This research is significant because it builds a baseline of knowledge about the insect ecology in Rwanda. It documents new biodiversity that we did not know existed, which enables us to monitor and track the species that live in these rainforest, savannah and mountain habitats." This study was done as part of Svenson's broader research program, which is focused on the evolutionary patterns of relationship, distribution and complex features of praying mantises. His current research project aims to align new sources of relationship evidence (DNA sequence data) with morphology and other features to create a new and accurate classification system for praying mantises that reflects true evolutionary relationships. Source: Cleveland Museum of Natural History http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/first-praying-mantis-survey-of-rwanda-uncovers-rich-diversity

Doğa ve Canlı Hayat İçin Doğa Tarihi Müzelerinin Önemi

Adından da anlaşılacağı gibi ‘doğa’ genel anlamda doğa tarihi müzelerinin temel konusudur. Bu anlamda doğal hayatın korunması ve sürdürülebilirliği noktasında doğa tarihi müzelerine çok iş düşer. Doğal hayatın ve canlılığın korunması ve sürdürülebilirliği ancak bilinçli bir toplum  oluşturma  ile sağlanabilir  ki  bilinçli  bir  toplum  oluşturmada  müzelerin  önemi büyüktür. Zira müzeler bilimsel bilgiler ışığında, insanları bilimin getirebileceği ağır anlam karmaşalarına sokmadan, yalın ve aydınlatıcı bir şekilde sıkmadan bilinçlendirebilen yerlerdir.Doğa tarihi müzeleri toplumun ‘canlı çevreyi’ tanımaları için en uygun ortamlardan birisidir, hatta bazı durumlarda en uygun ortamdır. Hayvanat bahçesi veya botanik parklar gibi yerler de bu amaca hizmet etseler de, doğa tarihi müzelerinin sağlayacağı bir canlılık çeşidini sağlayamazlar. Özellikle nesli tükenmiş canlılar söz konusu olduğunu doğa tarihi müzelerinin rolü çok daha önem kazanır. İçerdiği çeşitlilik ve fiziksel ortamın uygunluğu bakımından baktığımızda  hiçbir  kurum  veya  yapı,  canlılık  ve  doğal  hayat  konusunda  toplumu bilinçlendirmede doğa tarihi müzeleri kadar etkili olamaz. Doğa tarihi müzeleridünyanın geçirdiği jeolojik ve biyolojik değişimleri zaman uyumu içerisinde anlatarak insanlarındoğal hayatın oluşumu anlamasının sağlarlar. Yine aynı şekilde iklimsel değişimler, yer altı ve üstü kaynakları, biyoçeşitlilik ve ekoloji gibi doğal hayatın oluşması ve devamının sağlanmasını belirleyen  faktörlerin  de  toplum  tarafından  anlaşılması  doğa  tarihi  müzelerine  özgü faaliyetlerdendir. Çevreyi bilmeyen bir insanın çevrenin korunması anlamında da fikir sahibi olamayacağını düşündüğümüzde bu müzelerin önemi bir kez daha ortaya çıkar.Her ne kadar üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları veya özel yapılanmalar da toplumu bu  konularda bilinçlendirmeye  çalışsalar  da, doğa  tarihi müzeleri  süreklilik bakımından diğerlerinden öne çıkar. Bu noktada müzeler sadece bir sergi veya bilimsel araştırma  merkezi  olarak  faaliyet  göstermekle  kalmayıp,  toplumu  bilinçlendirmedeki önemlerinin de bilinci ile yönetim prensiplerini belirlemelidirler. Dünyanın  önde  gelen  doğa  tarihi  müzelerine  baktığımızda  bilimsel  araştırmalarının ve bununla doğru orantılı olarak müzecilik faaliyetlerinin kapsamında biyolojik çeşitliliğin önemli bir  yeri  olduğunu görüyoruz.  Bu  çalışmalar  bölgesel  olduğu  gibi  genel  anlamda  da olabilmektedir. Örneğin; Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi Fransız Guyanası bölgesinde bir  koruma  programı başlatmış ve bu program çerçevesinde bölgenin biyolojik çeşitliliğinin belirlenmesi, anlaşılması ve korunması hedeflenmiştir. Bu proje bağlamında toplanılan tüm örnekler  sınıflandırılmış,  tanımlandırılmış  ve  etiketlendirilmişlerdir.  Daha  sonra  300  ün üzerinde bilim adamı ile işbirliği yapılarak bu bilimsel süreç pekiştirilmiş ve bilimsel makaleler hazırlanmıştır. Programın ilk ayağı olan bilimsel çalışma kısmı bittikten sonra asıl önemli olan kısım başlamaktadır. Program neticesinde elde edilen bilgiler toplumun anlayacağı düzeyde eğitim materyallerine dönüştürülmüş ve bölgedeki görevlilere ve öğrencilere bu konu ile ilgili eğitimler verilmiştir. Bu ve bunun gibi diğer programlarda, programın bilimsel kısmının önemi yadsınamaz. Ancak elde edilen bilimsel bilgileri uygulamaya dökemediğimiz takdirde bilimin önemi kalmaz. Bu noktada bilgiyi elde etmekten ziyade bilgiyi topluma anlatabilme gücü de ön plana çıkmaktadır. Bu da doğa tarihi müzelerinin önemli görevlerindendir. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi bünyesinde bulunan Biyoçeşitlilik ve Koruma Merkezibölgesel değil dünya çapında bir çalışmayı hedef almıştır. Bu noktada amacını; değişik ekosistemlerde bilimsel araştırma yapmak, bilimsel çalışmaların koruma politikasına uygulanabilirliğini güçlendirmek, profesyonel, kurumsal ve toplumsal kapasiteyi arttırmak ve halkın biyolojik çeşitliliği ve onu korumanın önemini anlaması ve bu korumaya yardım etmesi konusunda müzenin çabalarının arttırmak olarak belirlenmiştir.Düzenledikleri çalışma grupları, konferanslar, sempozyumlar, halk  programları  ve  sergiler  ile  halkı  bilinçlendirmektedirler.Buradaki  maddelerden  de anlaşılacağı  üzere  Amerikan  Doğa  Tarihi  Müzesi  politikalarını  halkın  bilinçlendirilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere dünya çapında büyük doğa tarihi müzeleri, doğal hayatın  ve  canlılığın  korunması  ve  sürdürülebilirliği  konusunda  halkın  bilinçlendirilmesi açısından  kendilerine  düşen  görevi  anlamış  ve  müze  politikalarını  ve  programlarının belirlerken bu esasları da göz önünde bulundurmuşlardır.     Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/doga-ve-canli-hayat-icin-doga-tarihi-muzelerinin-onemi

Biological 'clock' discovered in sea turtle shells

Biological 'clock' discovered in sea turtle shells

Radiocarbon dating of atomic bomb fallout found in sea turtle shells can be used to reliably estimate the ages, growth rates and reproductive maturity of sea turtle populations in the wild, a new study led by Duke University and NOAA researchers finds. The technique provides more accurate estimates than other methods scientists currently use and may help shed new light on factors influencing the decline and lack of recovery of some endangered sea turtles populations. "The most basic questions of sea turtle life history are also the most elusive," said Kyle Van Houtan, fisheries research ecologist at NOAA's Pacific Islands Fisheries Science Center and adjunct associate professor at Duke's Nicholas School of the Environment. Van Houtan and his colleagues analyzed hard tissue from the shells of 36 deceased hawksbill sea turtles collected since the 1950s. The turtles either died naturally or were harvested for their decorative shells as part of the global tortoiseshell trade. The researchers worked with federal agencies, law enforcement and museum archives to obtain the specimens. The scientists were able to estimate each turtle's approximate age by comparing the bomb-testing radiocarbon accumulated in its shell to background rates of bomb-testing radiocarbon deposited in Hawaii's corals. Levels of carbon-14 increased rapidly in the biosphere from the mid-1950s to about 1970 as a result of Cold War-era nuclear tests but have dropped at predictable rates since then, allowing scientists to determine the age of an organism based on its carbon-14 content. Van Houtan and his team were able to estimate median growth rates and ages of sexual maturity in the collected specimens by comparing their radiocarbon measurements to those of other wild and captive hawksbill populations whose growth rates were known. This is the first time carbon-14 dating of shell tissue has been used to estimate age, growth and maturity in sea turtles. Previously, scientists employed other, less precise methods such as using turtle length as a proxy for age, or analyzing the incomplete growth layers in hollow bone tissue. The researchers published their peer-reviewed research Jan. 6, 2016, in the Proceedings of Royal Society B. Aside from giving scientists a more reliable tool for estimating turtle growth and maturity, Van Houtan believes the new technique sheds light on why some populations -- including Hawaiian hawksbills, the smallest sea turtle population on Earth -- aren't rebounding as quickly as expected despite years of concerted conservation. "Our analysis finds that hawksbills in the Hawaii population deposit eight growth lines annually, which suggests that females begin breeding at 29 years -- significantly later than any other hawksbill population in the world. This may explain why they haven't yet rebounded," Van Houtan said. The bomb radiocarbon tests also indicate another red flag, he said. "They appear to have been omnivores as recently as the 1980s. Now, they appear to be primarily herbivores. Such a dramatic decline in their food supply could delay growth and maturity, and may reflect ecosystem changes that are quite ominous in the long term for hawksbill populations in Hawaii," he said. Although the new research focused primarily on Hawaiian hawksbills, bomb radiocarbon dating could be used to study other hawksbill populations, or populations from other sea turtle species, worldwide. Source: Duke University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/biological-clock-discovered-in-sea-turtle-shells

Müzelerde Eğitim

Müzelerde Eğitim

Genel anlamda müzelerde eğitimi bilimsel eğitim ve toplumsal eğitim iki başlık altında incelemek gerekse de toplumsal anlamda sağlanan eğitim daha ön plana çıkar.

http://www.biyologlar.com/muzelerde-egitim

Fossil find reveals just how big carnivorous dinosaur may have grown

Fossil find reveals just how big carnivorous dinosaur may have grown

An unidentified fossilised bone in a museum has revealed the size of a fearsome abelisaur and may have solved a hundred-year old puzzle. Alessandro Chiarenza, a PhD student from Imperial College London, last year stumbled across a fossilised femur bone, left forgotten in a drawer, during his visit to the Museum of Geology and Palaeontology in Palermo Italy. He and a colleague Andrea Cau, a researcher from the University of Bologna, got permission from the museum to analyse the femur. They discovered that the bone was from a dinosaur called abelisaur, which roamed the Earth around 95 million years ago during the late Cretaceous period. Abelisauridae were a group of predatory, carnivorous dinosaurs, characterised by extremely small forelimbs, a short deep face, small razor sharp teeth, and powerful muscular hind limbs. Scientists suspect they were also covered in fluffy feathers. The abelisaur in today's study would have lived in North Africa, which at that time was a lush savannah criss-crossed by rivers and mangrove swamps. This ancient tropical world would have provided the abelisaur with an ideal habitat for hunting aquatic animals like turtles, crocodiles, large fish and other dinosaurs. By studying the bone, the team deduced that this abelisaur may have been nine metres long and weighed between one and two tonnes, making it potentially one of the largest abelisaurs ever found. This is helping researchers to determine the maximum sizes that these dinosaurs may have reached during their peak. Alfio Alessandro Chiarenza, co-author of the study from the Department of Earth Science and Engineering at Imperial, said: "Smaller abelisaur fossils have been previously found by palaeontologists, but this find shows how truly huge these flesh eating predators had become. Their appearance may have looked a bit odd as they were probably covered in feathers with tiny, useless forelimbs, but make no mistake they were fearsome killers in their time." The fossil originated from a sedimentary outcrop in Morocco called the Kem Kem Beds, which are well known for the unusual abundance of giant predatory dinosaur fossils. This phenomenon is called Stromer's Riddle, in honour the German palaeontologist Ernst Stromer, who first identified this abundance in 1912. Since then scientists have been asking how abelisaurs and five other groupings of predatory dinosaurs could have co-existed in this region at the same time, without hunting each other into extinction. Now the researchers in today's study suggest that these predatory dinosaur groups may not have co-existed so closely together. They believe that the harsh and changing geology of the region mixed the fossil fragment records together, destroying its chronological ordering in the Kem Kem beds, and giving the illusion that the abelisaurs and their predatory cousins shared the same terrain at the same time. Similar studies of fossil beds in nearby Tunisia, for example, show that creatures like abelisaurs were inland hunters, while other predators like the fish eating spinosaurs probably lived near mangroves and rivers. Chiarenza added: "This fossil find, along with the accumulated wealth of previous studies, is helping to solve the question of whether abelisaurs may have co-existed with a range of other predators in the same region. Rather than sharing the same environment, which the jumbled up fossil records may be leading us to believe, we think these creatures probably lived far away from one another in different types of environments." Fossilised femora are useful for palaeontologists to study because they can determine the overall size of the dinosaur. This is because femora are attached to the thigh and tail muscles and have scars, or bumps, which tell palaeontologists where the ligaments and muscles were attached to the bone and how big those muscles and ligaments would have been. Andrea Cau, co-author from the University of Bologna, said: "While palaeontologists usually venture to remote and inaccessible locations, like the deserts of Mongolia or the Badlands of Montana, our study shows how museums still play an important role in preserving specimens of primary scientific value, in which sometimes the most unexpected surprises can be discovered. As Stephen Gould, an influential palaeontologist and evolutionary biologist, once said, sometimes the greatest discoveries are made in museum drawers." The study is published today in the journal Peer J. Chiarenza did the underpinning analysis with Cau while at the University of Bologna. The next step will see the team looking for more complete remains from these predatory dinosaurs trying to better understand their environment and evolutionary history. Source: Imperial College London http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/fossil-find-reveals-just-how-big-carnivorous-dinosaur-may-have-grown

Research reveals trend in bird-shape evolution on islands

Research reveals trend in bird-shape evolution on islands

In groundbreaking new work, Natalie Wright, a postdoctoral fellow at the University of Montana, has discovered a predictable trend in the evolution of bird shape.

http://www.biyologlar.com/research-reveals-trend-in-bird-shape-evolution-on-islands

Pythons and boas shed new light on reptile evolution

Pythons and boas shed new light on reptile evolution

A new study into pythons and boas has for the first time found the two groups of snakes evolved independently to share similar traits, shedding new light on how the reptiles evolved.

http://www.biyologlar.com/pythons-and-boas-shed-new-light-on-reptile-evolution

Tatarcıkların Sınıflandırılması

Tatarcık türleri, canlılar dünyasında Arthropoda (eklembacaklılar) dalı, Insecta (böcekler) sınıfı, Diptera (iki kanatlılar) takımı, Nematocera alttakımı, bazı kaynaklara göre Psychodidae (Belding, 1942), bazılarına göre ise Phlebotomidae (Merdivenci, 1981) ailesine bağlı Phlebotomus cinsi içinde yer almaktadırlar. Tatarcıkların taksonomik şemasını genel olarak aşağıdaki gibi düzenleyebiliriz: Dal- Arthropoda Siebold ve Stannius, 1845 Sınıf- Insecta Linnaeus, 1758 Takım- Diptera Linnaeus, 1758 Alttakım- Nematocera Latreille, 1825 Aile- Psychodidae Bigot, 1858 ( Phlebotomidae ) Altaile- Phlebotominae Cins- Phlebotomus Rondani, 1840 Sistematikte sıklıkla karşılaşılan sorunlar, tatarcıkların alî taksonlarında da karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, 1975-80 yılları arasında yapılan faunistik ve sistematik çalışmalar neticesinde, bu canlıların cins ve alt cins taksonları ile o güne kadar farklı bir isimle bilinen bazı türlerin isimlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu önemli değişikliklerin öncüsü Lewis ve ark. (1977) olmuştur. Lewis, tüm Phlebotominae alt ailesini beş farklı cinste gruplamıştır. Bunlar, Eski Dünya için Phlebotomus ve Sergentomyia, Yeni Dünya için Warileya, Brumptomyia ve Lutzomyia'dır. Bu ayırımdan sonra, British Museum tarafından yayınlanan Lewis'e ait monografta, dokuz tatarcık türünün isimleri değiştirilmiş ve bazı alttürler tür, bazı türler ise alttür haline getirilmiştir, Phlebotomus cinsine bağlı olan türlerin çeşitli dillere göre değişen bazı yere! isimleri bulunmaktadır. Bu isimlerden dünya üzerinde ve özellikle bilimsel çevrede en yaygın olarak kullanılanı Türkçe'de Kum Sinekleri anlamına gelen Sandflies' dır. Bu isim gene! anlamda bu canlıların yaşadıkları, üredikleri ve geliştikleri habitatları en iyi tanımlaması açısından çoklukla kullanılır. Ülkemizde bu canlıların, genel kullanımdaki ismi tatarcıklardır.

http://www.biyologlar.com/tatarciklarin-siniflandirilmasi

Genome 10K -- Vertebrate 'genomic zoo' to help protect our planet

Genome 10K -- Vertebrate 'genomic zoo' to help protect our planet

This image shows a range of vertebrate the G10K members are working on: Bird - Ruby-throated Hummingbird; Reptile - Green Anole; Fish - Spotted Gar; Mammal - Koala

http://www.biyologlar.com/genome-10k-vertebrate-genomic-zoo-to-help-protect-our-planet

The Making of a Theory: Darwin, Wallace, and Natural Selection – John Rubin – HHMI (2014)

The Making of a Theory: Darwin, Wallace, and Natural Selection – John Rubin – HHMI (2014)

This documentary does it right. The theory of evolution was co-discovered independently by two biologists that lived within the same time period. Darwin and Wallace were well known in their time but Wallace’s name gradually has been overshadowed by Darwin. Today we rarely (almost never) hear the name Alfred Russell Wallace. This documentary does a good job to revive Wallace’s name. Wallace was quite an impressive personality and his life most certainly was inspirational. He knew what “survival” really meant. Produced by Howard Hughes Medical Institute (HHMI), The Making of a Theory tells biographies of Charles Darwin and Alfred Russel Wallace and explores scientific discoveries made by the two naturalists. Together they overturned the long-held idea that life is static and unchanging. Further, they provided a mechanism for how life evolves. Early in his career, Wallace partnered with another self-thought amateur naturalist Henry Walter Bates (well known for Batesian Mimicry in butterflies) who was mentorial for him. Both did not have the family financial resources that Darwin had, or the connections with academia. Being on a naval vessel to circumnavigate the World would be a dream for them. Nevertheless, they made their way to the Amazon on a commercial trading ship. Wallace’s bread and butter came from beetles and butterflies, moths and ants, birds. He collected and prepared hundreds of thousands of specimens and made a living by selling them to natural history museums. Wallace lost his entire collection of specimens on his return trip from the Amazons when his boat Helen caught fire and sank. He survived being shipwrecked in the Atlantic ocean. Not long after this ordeal he set sail again to Malay Archipelago where he began making outstanding observations. He was never afraid of starting from scratch. Islands were truly eye opening for both Darwin and Wallace. Galapagos and Malay Archipelago formed the perfect setting for them to relate their observations with evolving species. Just like the Galapagos finches and tortoises gave clues to Darwin, distribution of many animals and plants including birdwing butterflies, mammals gave clues to Wallace. In his 1855 the ‘Sarawak law’ paper he states ‘the following law may be deduced from these [preceding] facts: Every species has come into existence coincident both in space and time with a pre-existing closely allied species.’ Every species has come into existence coincident both in space and time with a pre-existing closely allied species. –Sarawak Law / A.R. Wallace Wallace made 96 journeys among the islands and visited some again and again over the span of eight years. In May 1856, he took a Chinese schooner from Singapore to Bali, which he had no intention of visiting, but he figured he could find a way from there to Lombok and then on to Makassar on the island of Sulawesi. This accidental change in travel route gave Wallace the most important discovery of his expedition. He found the dividing line between the fauna of Asia and Australia known as the Wallace’s Line. Of course he didn’t know about concepts that will take hold much later such as the plate tectonics or continental drift but vecame the founder of the scientific discipline called biogeography. Wallace wrote 22 books in his life time and by far the most cited one is the Malay Archipelago where he discovered the Natural Selection idea. A century after his death 2013 was a commemorative year for Wallace. Until then only a few documentaries focused on this extremely influential biologist of his time including Jacob Bronowski’s 1973 series The Ascent of Man and The Forgotten Voyage (1983) by Peter Crawford. In 2013 BBC also produced a two part documentary on Wallace called Bill Bailey’s Jungle Hero. Posted by Uzay Sezen on January 20, 2015 http://naturedocumentaries.org/8208/making-theory-darwin-wallace-hhmi-biointeractive-2014/

http://www.biyologlar.com/the-making-of-a-theory-darwin-wallace-and-natural-selection-john-rubin-hhmi-2014


SCI - Expanded'de Yer Alan Zooloji Dergileri

CTA CHIROPTEROLOGICA CTA ETHOLOGICA ACTA THERIOLOGICA ACTA ZOOLOGICA ACTA ZOOLOGICA ACADEMIAE SCIENTIARUM HUNGARICAE AFRICAN JOURNAL OF HERPETOLOGY AFRICAN ZOOLOGY AMERICAN JOURNAL OF PRIMATOLOGY AMERICAN MALACOLOGICAL BULLETIN AMERICAN MUSEUM NOVITATES AMPHIBIA-REPTILIA ANIMAL BEHAVIOUR ANIMAL BIOLOGY ANIMAL COGNITION ANIMAL WELFARE ANNALES ZOOLOGICI ANNALES ZOOLOGICI FENNICI AUSTRALIAN JOURNAL OF ZOOLOGY BEHAVIORAL ECOLOGY BEHAVIORAL ECOLOGY AND SOCIOBIOLOGY BEHAVIOUR BEHAVIOURAL PROCESSES BELGIAN JOURNAL OF ZOOLOGY BIOACOUSTICS-THE INTERNATIONAL JOURNAL OF ANIMAL SOUND AND ITS RECORDING CALIFORNIA FISH AND GAME CANADIAN JOURNAL OF ZOOLOGY-REVUE CANADIENNE DE ZOOLOGIE CHELONIAN CONSERVATION AND BIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY A-MOLECULAR & INTEGRATIVE PHYSIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY B-BIOCHEMISTRY & MOLECULAR BIOLOGY COMPARATIVE BIOCHEMISTRY AND PHYSIOLOGY C-TOXICOLOGY & PHARMACOLOGY COMPARATIVE MEDICINE COMPARATIVE PARASITOLOGY CONTRIBUTIONS TO ZOOLOGY COPEIA CYBIUM DEVELOPMENTAL AND COMPARATIVE IMMUNOLOGY ETHOLOGY ETHOLOGY ECOLOGY & EVOLUTION EUROPEAN JOURNAL OF WILDLIFE RESEARCH EXPERIMENTAL ANIMALS FOLIA PRIMATOLOGICA FOLIA ZOOLOGICA FRONTIERS IN ZOOLOGY HELMINTHOLOGIA HERPETOLOGICA HERPETOLOGICAL JOURNAL HERPETOLOGICAL MONOGRAPHS HYSTRIX ICHTHYOLOGICAL EXPLORATION OF FRESHWATERS ICHTHYOLOGICAL RESEARCH IHERINGIA SERIE ZOOLOGIA INTEGRATIVE AND COMPARATIVE BIOLOGY INTERNATIONAL JOURNAL OF PRIMATOLOGY INVERTEBRATE BIOLOGY INVERTEBRATE REPRODUCTION & DEVELOPMENT INVERTEBRATE SYSTEMATICS ITALIAN JOURNAL OF ZOOLOGY JOURNAL OF ANIMAL ECOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE NEUROLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY A-NEUROETHOLOGY SENSORY NEURAL AND BEHAVIORAL PHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY B-BIOCHEMICAL SYSTEMIC AND ENVIRONMENTALPHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PSYCHOLOGY JOURNAL OF CONCHOLOGY JOURNAL OF ETHOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL PSYCHOLOGY-ANIMAL BEHAVIOR PROCESSES JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART A-ECOLOGICAL GENETICS AND PHYSIOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART B-MOLECULAR AND DEVELOPMENTAL EVOLUTION JOURNAL OF ANIMAL ECOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE NEUROLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY A-NEUROETHOLOGY SENSORY NEURAL AND BEHAVIORAL PHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PHYSIOLOGY B-BIOCHEMICAL SYSTEMIC AND ENVIRONMENTALPHYSIOLOGY JOURNAL OF COMPARATIVE PSYCHOLOGY JOURNAL OF CONCHOLOGY JOURNAL OF ETHOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL PSYCHOLOGY-ANIMAL BEHAVIOR PROCESSES JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART A-ECOLOGICAL GENETICS AND PHYSIOLOGY JOURNAL OF EXPERIMENTAL ZOOLOGY PART B-MOLECULAR AND DEVELOPMENTAL EVOLUTION JOURNAL OF HELMINTHOLOGY JOURNAL OF HERPETOLOGY JOURNAL OF INVERTEBRATE PATHOLOGY JOURNAL OF MAMMALIAN EVOLUTION JOURNAL OF MAMMALOGY JOURNAL OF MEDICAL PRIMATOLOGY JOURNAL OF MOLLUSCAN STUDIES JOURNAL OF NEMATOLOGY JOURNAL OF THE AMERICAN ASSOCIATION FOR LABORATORY ANIMAL SCIENCE JOURNAL OF THERMAL BIOLOGY JOURNAL OF WILDLIFE MANAGEMENT JOURNAL OF ZOOLOGICAL SYSTEMATICS AND EVOLUTIONARY RESEARCH JOURNAL OF ZOOLOGY LABORATORY ANIMALS LEARNING & BEHAVIOR MALACOLOGIA MAMMAL REVIEW MAMMALIA MAMMALIAN BIOLOGY MARINE MAMMAL SCIENCE MOLLUSCAN RESEARCH NAUTILUS NEMATOLOGY NEMATROPICA NEOTROPICAL ICHTHYOLOGY NEW ZEALAND JOURNAL OF ZOOLOGY NORTH-WESTERN JOURNAL OF ZOOLOGY PACIFIC SCIENCE PAKISTAN JOURNAL OF ZOOLOGY PHYSIOLOGICAL AND BIOCHEMICAL ZOOLOGY PRIMATES PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON SERIES A-GENERAL AND EXPERIMENTAL PROCEEDINGS OF THE ZOOLOGICAL SOCIETY OF LONDON SERIES B-SYSTEMATIC AND MORPHOLOGICAL RAFFLES BULLETIN OF ZOOLOGY RECORDS OF THE AUSTRALIAN MUSEUM REPRODUCTION FERTILITY AND DEVELOPMENT REVISTA BRASILEIRA DE ZOOLOGIA REVUE SUISSE DE ZOOLOGIE RUSSIAN JOURNAL OF NEMATOLOGY SOUTH AFRICAN JOURNAL OF WILDLIFE RESEARCH STUDIES ON NEOTROPICAL FAUNA AND ENVIRONMENT TROPICAL ZOOLOGY TURKISH JOURNAL OF ZOOLOGY URSUS VELIGER VETERINARY AND COMPARATIVE ORTHOPAEDICS AND TRAUMATOLOGY WILDLIFE BIOLOGY WILDLIFE MONOGRAPHS WILDLIFE RESEARCH ZEITSCHRIFT FUR WISSENSCHAFTLICHE ZOOLOGIE ZOO BIOLOGY ZOOLOGICA SCRIPTA ZOOLOGICAL JOURNAL OF THE LINNEAN SOCIETY ZOOLOGICAL SCIENCE ZOOLOGICAL STUDIES ZOOLOGICHESKY ZHURNAL ZOOLOGISCHER ANZEIGER ZOOLOGISKA BIDRAG FRAN UPPSALA ZOOLOGY ZOOMORPHOLOGY ZOOSYSTEMA ZOOTAXA

http://www.biyologlar.com/sci-expandedde-yer-alan-zooloji-dergileri

Diseksiyona Karşı Görüşler

Biz eğitim adına sağlıklı hayvanların yaşamlarını sonlandırmanın ahlaken yanlış olduğuna inanıyoruz. Biz inanıyoruz ki, bizim rahatlımız adına, hayvanları özel bir amaç için, öldürmek için beslemek, ve vücutlarını alet olarak kullanmak ahlaksızcadır. Üreticiler tarafından hayvanları beslemek ve öldürmek, kaçınılmaz olarak hayvanların strese girmesine ve acı çekmesine yol açıyor. Karı artırmak arzusu demek onları aşırı kabalık, boş kafeslere yığmaktır. Bu, hayvan sağlığı ve fiziksel tahribatla sonuçlanan agresiyon gibi psikolojik problemlerle ilgili endişeleri artırıyor. Nispeten, hayvanlar üzerinden düşük kar marjı diseksiyonu gündeme getiriyor, hayvanların kısa ve nahoş yaşamları, ve ölümleri aynı derecede stresli ve acılı olabilir. Eskiden Okul İnceleme Kurulları diseksiyonu “eğitim yönünden makbul” olarak tanımlamışlardı, ancak onların belirtilen amaçlarından biri öğrencilerin tüm yaşayan canlılara karşı gereken saygıyı edinmeleridir. Diseksiyon, bu amaçla bağdaşmaz. Öğrenciler hayvan hayatını bitirmek konusunda daha duyarsız hale getiriliyor. Diseksiyon yaşama saygıyı öğretmez, ama onu ucuzlatır ve değerini düşürür. Hayvanları, kendi hayatlarını yaşamak için hakları olan bireyler olarak kabul etmekten ziyade, öğrencilere onlara, test tüpleri ve petri kapları gibi kullanılıp atılan tek kullanımlık laboratuvar malzemeleri olarak bakılması öğretiliyor. Birçok öğrenci diseksiyonu üzücü veya iğrenç buluyor ve biyoloji öğretiminden çıkarılmasının iyi olabileceğini düşünüyor. (3) İstemeyen bir öğrenciyi kadavrayı parçalamaya zorlamak sadece ahlaken yanlış değil, aynı zamanda öğrenci için travmatik olabilir ve olasılıkla onların devam eden biyoloji veya bilim çalışmalarını engelleyebilir. Okullarda diseksiyonu öğretmek için, eğer varsa, çok az eğitimsel veya bilimsel fayda vardır. Modern teknikler günümüzde öğretmenlere sesli-görsel materyaller, modeller, museum mounts, ve bilgisayar simulasyonları gibi bütün alternatifleri sağlayabilir. Böylece bu alternatifler kıt okul kaynaklarına zorlama getirmeden tekrar kullanılabilirler. Bir çok durumda, bu alternatifler öğrenciye diseksiyondan daha fazla olarak hayatın işleyişi hakkında bir fikir verebilir. Önemli olarak, diseksiyonla kıyaslandığında buna karşı öğrencilerin öğreniminde alternatiflerin kullanılması ile ilgili araştırma bulguları gösteriyor ki öğrenciler alternatifler kullanıldığında epeyce hatta daha fazla öğreniyor.(4) Mevcut, hayvan anatomisine onlara zarar vermeden mükemmel bir bakış sağlayan interaktif bilgisayar simülasyonları, videolar ve üç boyutlu programları içeren çok çeşitli alternatifler vardır. Medikal illüstrasyon ve mikrofotografinin gelişimi insan vücudunun iç anatomisi ve çalışmasını filme almayı mümkün kılıyor, ve bununla karşılaştırıldığında diseksiyon modası geçmiş bir öğrenme metodudur. (5) Okulda biyoloji çalışan öğrencilerin çoğu bilimsel araştırmalarına devam etmeyeceklerdir, ve diseksiyon becerilerini geliştirmeye ihtiyaç yoktur. Diseksiyonu öğretmek sadece şunu yapar: diseksiyon öğrenimi. Bu biyolojik gerçeklerleri göstermez, bu merhametli bir metod olarak düşünülmemelidir. Canlı bilimleri çalışmaya niyetlenenler, yaşayan canlılara karşı daha insani ve sorumlu bir tutum sergilemelidirler. Bilimsel bir kariyer izlemek istemeyenlere bile alternatif bir yaklaşım, hayvanların değerini daha iyi anlama ve bilime karşı daha pozitif bir bakış açısı kazanma ile yararlı olur.

http://www.biyologlar.com/diseksiyona-karsi-gorusler

Dünyanın En Zehirli Yılanları

Dünyanın En Zehirli Yılanları

Zehirsiz yılanlardan daha evrilmiş olan zehirli yılan türleri, tüm yılanların dörtte birini oluşturur ve yaklaşık 600 türün zehirli olduğu bilinir. Yılan zehri, içinde pek çok etkili madde barındırır. Bunlar şöyle özetlenebilir:Kalp üzerinde etkili olan “Kardiotok-sin”,Sinir sisteminde etkili “Nörotoksin”,Kan hücrelerini eriten “Hemolizin”,Proteinleri eriten “Proteolitik enzimler” ve “Kolinesteraz”, “Nüldeöti-daz Hiya’üronidaz”Bu zehirler etki ettikleri organları bozarak, kalp, sinir sistemi, dolaşım ve diğer sistemlerin bozulmasından kaynaklanan ölümlere neden olabilirler. Dünyanın en zehirli yılan türleri arasında başlıcaları şunlardır;Taipan YılanıHızlı, çevik ve çok zehirli bir tür olan Taipan, Elapidae ailesine mensuptur. Ana vatanı Avusturalya olan Taipan yılanının bilinen üç türü bulunur. Bunlardan en yaygın olarak rastlananı Kıyı Taipanı, solgun bir koyu kahve ve sönük bir krem rengindedir. Kıyı Taipanının bir alt türü olan Papua Taipanı ise sırt kısmında bakır renkli çizgiler olan morumsu gri veya siyah rengiyle tanınır.Davranışsal olarak Taipan türleri, Afrika’nın meşhur Kara Mamba Yılanı ile benzeşen özellikler gösterir.Genellikle saldırgan olmayan Taipanlar, tahrik edilmedikleri ve saldırıya uğramadıkları sürece kaçma eğilimindedirler. Gelişmiş koku ve görüş yeteneklerine sahip olan Taipan yılanları, çok hızlı biçimde avını ısırarak zehrini enjekte ettikten sonra, onu yutmaya başlar.Taipan yılanlarının zehri tüm yılan türleri içinde en etkili olan zehirlerden biridir. Taipan zehri içerdiği nörotoksin ile kasları zayıflatarak felce yol açar. Zehrin içerdiği prokoagülan pıhtılaşmayı engelleyerek kan kaybına sebep olurken, miyotoksin kas hücrelerinde yıkıma yol açar.Taipan yılanı tarafından gerçekleştirilen ısırıkların %90’ı ciddi zehirlenmelerle sonuçlanır ve mutlaka acil panzehir tedavisi gerekir.Engerek Yılanı10 kadar türü olan Engerek yılanı, pullu sürüngenler takımından oluklu zehir dişliler bölümüne mensup Engerekgiller familyasındandır. Doğurgan bir hayvan olan Engerek Yılanının zehri üst çenesindeki dişlere bağlı bulunan keseciklerde yerleşmiştir.50 cm ile 2 metre arasında değişen boylara ulaşabilen Engerekler, Afrika’da, Asya ve Avrupa kıtalarında yaşar. Üçgen şeklindeki başları ve kısa kuyrukları ile tanınırlar.Avlarının kendisine yaklaşmasını oldukları yerden ayrılmayarak bekleyen Engerekler, gelişmiş koku alma duyuları sayesinde zehirledikleri avlarının izini sürerek ölüsüne ulaşırlar. Avlanmak için genellikle gece saatlerini tercih ederler.Kara Mamba YılanıElapidae familyasından, oldukça saldırgan ve güçlü zehre sahip bir yılan türü olan Kara Mamba, dünyanın ikinci sıradaki en uzun zehirli yılan türüdür. Anavatanı Afrika olan Kara Mamba’ların erişkin olanlarının boyları ortalama 2.5 metre civarında olmakla birlikte 4.5 metreye kadar ulaşanları bulunmaktadır. Vücut rengi zeytin yeşiline çalan Kara Mamba, ismini saldırı pozisyonunda açtığı ağzının içindeki siyah renkten almaktadır.Yılan türleri arasında karada yaşayan en hızlı tür olan Kara Mamba’nın tek bir ısırığının 100 civarında insanı rahatça öldürebilecek kadar zehir içerdiği bilinmektedir. Ölüm oranının % 100 olduğu tek yılan türü olan Kara Mamba tarafından ısırılan kişi için, acil şekilde panzehir alınmaması durumunda ölüm kesindir. Son derece agresif bir tür olan Kara Mamba, saldırı pozisyonu aldığında, ağzını ve dişlerini göstererek yüksek sesle tıslar.1.20 metre uzaklığa kadar aldırabilen Kara Mamba yılanı, kafa ve vücudu hedef alır ve bir ısırışta avına yaklaşık olarak 100-400 mg zehir zerk edebilir.Çıngıraklı YılanEngerekgiller familyasının bir üyesi olan Çıngıraklı Yılanlar, Asya ve Amerika’da bulunur. Tanımlanmış 18 cins ve 150 türe sahip olan Çıngıraklı Yılanlar, ortalama 30-45 cm boylarında olup, 3.65 m uzunluğa erişebilirler.Çıngıraklı yılanları diğer türlerden ayıran en önemli özellik, burun deliği ve göz arasındaki kızıl ötesi radyasyona karşı duyarlı derin çukurdur. Bu ısı algılayıcılar sayesinde çevresindeki avın yerini ve vücut ısısını saptarlar.4 cm uzunluğundaki dişlerinin zehri, merkezi sinir sistemini felce uğratarak ve kanın pıhtılaşmasına yol açarak avın ölümüne neden olur.Kaynakça: ^ Ehmann, Harald. “Australian Reptiles”. Australian Museum. Erişim tarihi: 2008-05-28. .^ a b c “Australian Taipan Snakes”. Clinical Toxinology Resources. Erişim tarihi: 2008-05-29. .^ Doughty et al. (2007). “A new species of taipan (Elapidae: Oxyuranus) from central Australia”. Magnolia Press. Erişim tarihi: 2008-05-28. ^ “Taipan”. www.kidcyber.com.au. 2000. Erişim tarihi: 2008-05-29.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-zehirli-yilanlari

7 Milyon Yıllık Fosiller Zürafaların Uzun Boynunun Evrimini Gösteriyor

7 Milyon Yıllık Fosiller Zürafaların Uzun Boynunun Evrimini Gösteriyor

Kısa boyunlu bir zürafa türünün 7 milyon yıllık fosil kalıntıları, zürafaların bu belirgin özelliklerinin hangi aşamalardan geçerek evrimleştiğini ve boyunlarının zaman içinde nasıl uzadığını gösteriyor.Fotoğraf: Stephan RaatsBugüne dek, zürafaların bu kadar uzun boyunlu şekilde evrimleşmesini açıklayan çok az sayıda fosil kanıtlara ulaşılabilmişti.Araştırmacılar, tarihten günümüze uzanan bu fosil kalıntılarının tam anlamıyla “geçiş” özellikleri taşıdığını ve yalnızca Dünya’nın en uzun hayvanının yükselişindeki evrimsel boşluğu açıklaması açısından değil, aynı zamanda bir canlının başka bir canlıya nasıl evrimleştiğini açıklaması açısından da önemli olduğunu belirtiyorlar.New York Teknoloji Enstitüsü Anatomi Profesörü ve çalışmanın baş araştırmacısı Nikos Solounias, “Zürafagiller familyasında, aslında orta uzunlukta boyuna sahip bir tür mevcut ve bu zürafanın evrimsel sürecindeki kayıp bir bağlantı.” diyor.Solonuias, araştırılan canlının -Samotherium Major- Geç Miyosen periyodunda Avrasya’nın ormanlarında yaşadığını belirtiyor.Araştırmacılar, S. Major fosillerini ilk olarak 1888 yılında keşfettiler. Ancak Solonuias, bu canlıların öneminin uzun bir süre fark edilmediğini belirtiyor. Solonuias, 1970’lerde Almanya’daki bir müzede doktora tezi için çalışrken bu fosillere göz attığını ve böylece fosillerin önemli olduğunu fark ettiğini belirtiyor. Solonuias, “Kemikleri gördüğümde, nefesim kesilmişti.” diyor.S. Major’ın boyun kemikleri günümüz zürafanınkinden daha kısaydı, ancak zürafanın yaşayan tek akrabası, kısa boyunlu okapilerden daha uzundu. Solonuias, o zamanlar bu kemikler üzerinde çalışmak için yeterli zamana ve paraya sahip değildi, ancak bu sene Solonuias ve çalışma arkadaşları bu kemikleri incelemek üzere çalışmaya koyuldular.Araştırmacılar, 4 S. Major, 3 zürafa (Giraffa Camelopardalis) ve 3 okapinin (O. Johnstoni) boyun kemiklerini incelediler. Zürafaların boyunları ortalama olarak 2 metre uzunluğundaydı. S. Major’ın boynu 1 metre uzunluğunda, okapinin boynu ise 60 cm uzunluğundaydı.Buluntular onları çok şaşırtmıştı; yalnızca S. Major’ın boyun uzunluğunun zürafa ile okapinin boyun uzunluğunun tam arasında bulunması değil, aynı zamanda boynun şeklinin ve kemiklerin aralarındaki açıların da tam arada bulunuyor olması oldukça şaşırtıcıydı.S. Major, zürafa ve okapinin boynunu karşılaştıran bir illustrasyon. Görsel: Nikos SolonuiasS. Major, zürafa ve okapinin boynunu karşılaştıran bir illustrasyon. Görsel: Nikos SolonuiasAraştırmacıların S. Major’ın boynunu resmetmeleri gerekirse, zürafa benzeri kısımların renginin kırmızı ve okapi benzeri kısımların da beyaz olması gerektiği, boynun üst kısmının kırmızı beyaz noktalarla çevrili olacağı ve boyundan aşağıdaki kısımların da pembe olacağı belirtiliyor.S. Major’ın her yönden ara bir tür olduğunu belirten, araştırmanın ilk yazarı ve tıp öğrencisi Melinda Danowitz, “Tamamen bugün yaşayan iki türün arasında yer alan bir tür.” diyor.Araştırmacılar aynı zamanda S. Major’ın boynunu nasıl tuttuğunu da incelediler. Kemiklerin pozisyonuna bakıldığında, S. Major’ın boynunu, inekler gibi yatay tutmak yerine, tıpkı zürafaların yaptığı gibi, dik şekilde tuttuğu görüldü.Araştırmacılar S. Major’ın zürafanın doğrudan atası olmadığını da sözlerine ekliyorlar. “Doğrudan atasına çok yakın bir tür, ancak doğrudan atası henüz keşfedilemedi.” diyor Solonuias.Natural History Museum of Los Angeles County araştırma görevlisi Donald Prothero, buluntunun çok önemli olduğunu belirtiyor: “Yaratılış teorisini savunan bazı insanların söylediklerinin aksine, bugün bir hayvan türünün başka bir türe nasıl evrimleştiğini gösteren geçiş fosillerine sahibiz. Sonunda, zürafaların uzun boyunlarını kısa boyunlu atalarından aldıklarını gösteren kanıtlarımız var.” http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/7-milyon-yillik-fosiller-zurafalarin-uzun-boynunun-evrimini-gosteriyor

Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi

Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi

Mağarada bulunan yeni bir insan türü tarihi baştan yazabilir!Afrika’nın sırlar odası olarak geçen bölgesinde bulunan Homo Naledi‘ye ait binlerce kemik kalıntısı kendine has özellikler gösteriyor. Bu kemikler tarih öncesi, kültürü ve kendisi yok olmuş bir türün mezarlığına da işaret ediyor olabilir.1400 adet kemik, 140 diş, en az 15 kişiye ait iskelet yalnızca çok küçük bir kazı alanından elde edildi. Erken dönem insan fosilleri kayıtları normalde bu kadar da zengin değildir. Son yüzyılda, paleoantropologlar yüzün bir parçasını oradan, çene kemiği parçasını buradan toplayarak arkeolojide ‘slim picking’ denen yöntemini kullanmayı öğrenmiş ve defalarca tecrübe etmişlerdi. Şimdi ise Güney Afrika’daki bir mağarada devasa bir hominin kemiği yatağı keşfedildi, üstelik bu kemikler daha önceden hiç bilinmeyen hemcinsimiz (Homo) bir türe ait. Çok sayıda kemik ve bulundukları lokasyon çok daha ilginç bir sonuca işaret ediyor: kemiklerin ait olduğu kemikler kasıtlı olarak oraya bırakılmış gibi görünüyor. Bu durum, keşfedilmiş diğer ilkel insan türlerinin hiç birinde karşılaşılmış bir davranış biçimi değil, ve bu yüzden modern insan davranışlarının kökeninin anlaşılmasında çok büyük bir uygulama alanı yaratabilir.Keşif sürecindeki ilk kırılma anı 2013 yılının Ekim ayında Güney Afrika – Johannesburg’daki University of the Witwatersrand’de görev yapan Lee Berger’in arkeolojiye yeteneği olan ve klostrofobisi olmayan insanları araştırmaya davet etmesi ile başladı. Başvurusu olumlu değerlendirilen insanlar birkaç hafta içinde – Johannesburg yakınlarındaki mağara ağında kapalı kalmış Dinaledi odası içinden eski hominin kemiklerini ve dişlerini çıkarmak üzere – olay yerine ulaştı.Berger’e göre mağarada hala binlerce kalıntı mevcut. Berger :  ‘Tüm potansiyeli farkettiğimiz anda ise, yapılacak en iyi şeyin kazı alanını kilitleyip, sıradaki adımı belirlemek üzere tüm camianın fikrini almak olduğuna karar verdik’ şeklinde bir açıklama yaptı.Şu ana kadar elde edilen kalıntılar ise bize sıra dışı bir hikaye anlatıyor. Kemiklerin ait olduğu tür, tekil bir özellik karışımına sahip. Pelvis veya omuz kısmına bakıldığında, ape-benzeri Australopithecus’lardan olduğunu düşünülebilir. Afrika’da 4 milyon yıl öncesine kadar yaşamış olan cinsin (Australopithecus),  Homo’ların da atası olabileceği düşünülüyor. Ayağına baktığımızda ise, bu soyu tükenmiş canlının, bizim yalnızca 200.000 yıl önce ortaya çıkmış türümüze ait olduğu düşünülebilir.Kafatası ise, türün beyninin bizimkine kıyasla yarı büyüklükte olduğunu ve 2 milyon yıl önce yaşamış Homo türlerine daha çok benzediğini ortaya koyuyor.Berger ise türün pek de bizim gibi görünmediğini düşünüyor. Berger ve ekip arkadaşlarına göre; kafatası, eller ve dişlerin özelliklerine bakıldığında bu yeni türün cinsimize ait olduğunu söylemek çok da zor değil. Ekip türe, Homo Naledi ismini verdi.Türün anatomisi, cinsimizin ilk evrimleşen üyelerinden biri olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, şu an için kemiklerin tam yaşı bilinemiyor. Kemiklerin yaşı, 2 ila 3 milyon aralığında çıkabilir ve bu durumda ise Homo cinsinin ilk ortaya çıkışı olarak sayılacaklardır.Çok daha genç olduğu ortaya çıktığı durumda ise (örneğin 100.000 yıl öncesine aitler diyelim) bu da çok önemli bir bulgu olacaktır. Bu da yeni türün; kolekant*‘ların insan versiyonu olduğunu gösterir. Sonuç ne çıkarsa çıksın, heyecan verici olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.Ekip, bu fosil karışımını ‘anatomik mozaik’ olarak adlandırıyor. Daha önce buna benzer bir mozaik ‘Australopithecus sediba’da görülmüştü. Bu tür de Berger ve ekibi tarafından 2008 yılında şu ankinin biraz ötesindeki Malapa mağarasında bulunmuş 2-milyon yaşında bir hominindi. ‘Naledi bu açıdan sediba’nın bir aynası gibi’ diyor Berger ve ekliyor : “İlkel bir takım özellikleri gördüğünüz tüm sediba iskeleti parçalarından, naledi’de de onlardan türemiş halini gözlemleyebilirsiniz.”A.sediba gibi diğer örnekler de hesaba katıldığında insanın karmaşık evrimi ‘mozaikizm’i bir kural olarak barındırıyor. Mevcut keşif de  Australopithecus’tan Homo’ya geçiş evrimini nasıl anlayıp anlattığımız noktasında çok büyük katkılar sağlayacaktır. Bu şekilde bulunan fosiller çoğunlukla bütün iskeletten ziyade birkaç kemik parçasından oluşurdu. Ancak ne sediba ne de naledi, araştırmacıların bir üst çene, alt çene veya bulunan dişlerden vücudun geri kalanını tahmin etmelerine sebep olmadı.Tüm bunlarla birlikte Homo Naledi bölgesel bir istisna da olabilir. Doğu Afrika boyunca saçılmış kemikler bulunabilirse, bu durumda daha geniş bir alanda insan evrimi açısından neler gerçekleştiği daha iyi anlaşılabilecektir.Bu detay da, bulguların önemini azaltmıyor elbette. Bulgunun sunumunun şu şekilde yapılması da araştırmacılara göre, birçok insan için rahatsızlık verici olmayacaktır : ‘ Yeni bir tür ve Homo cinsine ait olduğu düşünülüyor ‘.Kaçınılmaz olarak, buna karşı çıkan görüşler de mevcut. University of Pittsburgh’dan Jeffrey Schwartz konu ile ilgili : ” Tüm insan fosilleri kayıtları üzerine çalışmış birisi olarak, bence; örnekler bir araya getirildiğinde, Homo Naledi iki kafatası biçimi gösteriyor.” açıklamasını yaptı.Bu görüşe katılan diğer bir isim de American Museum of Natural History yöneticisi Ian Tattersall , geçtiğimiz ay yeni bulunan fosillerin Homo’ya ait sayılması hususunda dikkatli olunması gerektiğini belirten bir makale yazmıştı.Her iki türlüde, yeni bulguların insan fosil kayıtlarına kayda değer bir katkı sağlayacağı bir gerçektir. Bu fosil topluluğu, paleoantropoloji araştırmacılarını uzun bir süre meşgul  ve kafası karışık tutacağa benziyor.Florida State University’den Dean Falk ise Berger’in ekibinin Homo naledi’nin küçük beyni üzerine yaptığı çalışmalardan çok etkilenmiş durumda ve görüntülerin insanlarda konuşma ile ilgili olan beyin bölgesine çok yakın bir alanla ilgili çok ilgi çekici özelliklere işaret ettiğini düşünüyor.Berger ise ilk kez; bilişsel yeteneği olan (farklı şekilde ama bize bu açıdan benzeyen) ancak bize de çok yakın akraba olmayan yeni bir tür bulduklarını öne sürüyor. .Bulgular aynı zamanda bilimcilere, fosil kayıtlarının hala çok zengin bir hazine sunduğunu da hatırlatıyor. Orada bir yerlerde, belki de çok daha ilgi çekici fosillerden çokça bulunduğunu söylemek hiç de zor değil.Güney Afrika’daki ulaşılamaz bilinen mağarada bulunan 1500 civarı kemik, erken dönem insanlardan yeni bir türe ait. İşte o bulgulardan bazıları ve nasıl keşfedildikleri :Kolekant*  –  türünün yok olduğu sanılmış sonradan yaşamakta olduğu saptanmış dört yüz milyon yaşında bir balık – ancak burada daha çok geçiş türü, geçiş fosili anlamında kullanılmış.Referans : DOI: 10.7554/eLife.09560). BilimFili.com "Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi"https://bilimfili.com/soyu-tukenmis-yeni-bir-insan-turu-kesfedildi/

http://www.biyologlar.com/soyu-tukenmis-yeni-bir-insan-turu-kesfedildi

Yeni Dev Dinozor Fosili Keşifleri

Yeni Dev Dinozor Fosili Keşifleri

Bir dizi fosil keşfi, neredeyse bir futbol sahasının üçte biri uzunluğa ve bir düzine filin ağırlığına sahip devasa dinozorların gün yüzüne çıkmasını sağladı.Bu keşifler üzerine çalışan araştırma ekiplerinden biri yeni keşfedilen dev fosillerden iki titanozor üzerinde inceleme yapıyor. Bu dev yaratıklar bugünkü Arjantin toprakları üzerinde yaşadılar, niceliksel olarak boyutları da 24- 28 metre uzunluğa ve 66 ton ağırlığa kadar ulaşabiliyor.Boyutları düşünüldüğünde çok hızlı hareket edemediklerini söylemek mümkün, ancak ne kadar yavaş hareket etseler de birkaç tanesi aynı anda yürüdüğünde muhtemelen yeri şöyle bir sarsabiliyordu.Notocolossus gonzalezparejasi adı ile anılan bu dinozorlar Kretase Periyodu boyunca yaklaşık 86 milyon yıl önce Patagonya’nın dış sınırlarına kadar ulaşan yerlerde geziniyorlardı. Boyunları yerden ağaçların tepesine kadar uzanabilecek kadar uzun ve kuyrukları da diğer hayvanları beslendikleri bölgeden uzak tutabilecek kadar uzun olduğundan muhtemelen yaşadıkları dönemde çok da zorlanmıyorlardı.Fosil keşifleri ve araştırmaların ilerleyişi ile ilgili detaylar geçtiğimiz pazartesi günü Scientific Reports‘da yayımlandı.Bu devasa boyutlarına rağmen Notocolossus dinozorları, yine yeni keşfedilen en büyük titanozor ile karşılaştırıldığında maalesef çocuk gibi kalıyor. Bu devin ise hala bir adı yok ve incelemeleriyle ilgili detaylar ise daha sonra yayımlanacak.Ancak bu titanozorun da Arjantin Patagonya’sında bulunduğunu biliyoruz hatta kendisi Nature’ın yapacağı televizyon belgeseli “Raising the Dinosaur Giant”un ana teması olacak. Şimdilik hakkında bildiklerimiz Dünya üzerine gelmiş; 37 metrelik boyu, iki kişilik bir koltuk boyundaki uyluk kemiği ile yürüyen en büyük canlı olduğunu gösteriyor.En büyük titanozor yaklaşık 100 milyon yıl önce yaşıyordu. İnsanlar şimdiden bu dev ile ilgili yapılan haberlerden verilen bilgilerden doyma noktasına gelmiş olsa da şunu söylemekte fayda var : dev titanozorların birçoğu Arjantin bölgesinde olmak ve bu bölgeden gelmek üzere birçok türü mevcuttu.Carnegie Museum of Natural History (Carnegie Doğa Tarihi Müzesi) omurgalı paleontolojisi küratörü, paleontoloji doktoru, National University of Cuyo’dan Bernardo Gonzalez Riga’nın araştırma ekibinde de bulunmuş olan Matthew Lamanna aynı zamanda Riga’nın keşfettiği bu fosilleri altı yıl boyunca analiz etmesine de yardımcı olmuş bir bilim insanı. Riga, bu incelenen bu iki titanozoru aynı taş tabakasında aralarında 350 metre olmasına rağmen keşfetmiş ve aynı kuyruk kemiklerine sahip olduklarını dolayısıyla aynı tür olduklarını açığa çıkarmıştı. Fosiller ayrıca ön uzuv ve pelvis kemiklerine, sırt ve bilek ayak kemiklerinin tamamına sahipti.Bu bulgu ağaç gövdesi benzeri bilek ve ayakların (yalnızca birkaç kemik ve küçük bir ‘baş parmak’ içeren) bu dev hayvanın ağırlığını taşıyabilecek biçimde nasıl evrimleşmiş olabileceğini de gösteriyordu. Lamanna’ya göre; filler de küçük parmaklara sahip ancak ayak kemiği sayıları daha fazla ki bu da dev hayvanları destekleyecek ayakların en azından iki ayrı evrimsel yolu izleyerek gelişmiş olduğunu gösteriyor.Gonzalez Riga ise titanozorların Dünya’ya gelmiş en ağır canlılar olduklarını belirtiyor ve şöyle ekliyor : “Ne var ki bu dinozorların arka ayakları – ki nasıl durduklarını ve hareket ettiklerini anlamamız için çok önemliler – şimdiye kadar iyi biçimde anlaşılamamıştı. Biz de bu gizemi çözebilecek yeni kanıtlara sahibiz.”Titanozor kemikleri özellikle omurgalarının içi hava ile dolmuştu bu da onları hafif ama güçlü kemikler haline getiriyordu. Ayrıca bu hayvanlar son 600 milyon yıllık süreçte en sıcak zaman diliminde yaşadılar bu da neredeyse Dünya’nın her yerinde beslenebilecekleri yeşilliği bulabilecekleri anlamına geliyor. Titanozorların bugüne ulaşan ayak izleri de komünal yuva ve kuluçka alanları olduğunu yani sürü halinde hareket ettiklerine işaret ediyor. Bu da dev etçillerden korunmalarına yardımcı olmuş olabilir.Bir teoriye göre de, otçul dinozorların bu kadar büyümeleri, onların kendileri ile aynı dönemde yaşamış olan dev etçillerden korunmalarını sağlayabilen tek şeydi ve Lamanna’ya göre gelmiş geçmiş en büyük dinozoru henüz keşfetmemiş olduğumuzu güvenle söyleyebiliriz. Kaynak : Bernardo J. González Riga et al. A gigantic new dinosaur from Argentina and the evolution of the sauropod hind foot, Scientific Reports (2016). DOI: 10.1038/srep19165BilimFili.com "Yeni Dev Dinozor Fosili Keşifleri" https://bilimfili.com/yeni-dev-dinozor-fosili-kesifleri/

http://www.biyologlar.com/yeni-dev-dinozor-fosili-kesifleri

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

Ayla Kalkandelen

Ayla Kalkandelen (ICZN yazar gösteriminde Kalkandelen; d. 14 Mart 1939 Gaziantep - ö. 28 Nisan 2002). Türk entomolog. Uzmanlık alanı Homoptera'nın Auchenorrhyncha alt takımıdır. Şimdiye kadar 10 takson tanımlamış ve 5 taksona da adı verilmiştir. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bağ ve Bahçe Bitkileri Yetiştirme ve Islahı Bölümü'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Ankara Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştır. 1964 yılında Georgetown lisan okuluna devam ettikten sonra AID bursu ile 1965-1966 yıllarında Clemson Üniversitesi (Clemson S. C., ABD)'nde yüksek lisansını yapmıştır. Bu arada Temmuz 1966'da 3 hafta Columbus Üniversitesi (Columbus, Ohio, ABD)'nde Dr. D. M. Delong'dan ve Ocak-Şubat 1967'de National Museum of Natural History (Washington DC)'de Dr. J. Kramer'den Cicadellidae (Homoptera) taksonomisi üzerine eğitim almıştır. Kasım 1971'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü'nde "Orta Anadolu'da Homoptera:Cicadellidae Familyası Türlerinin Taksonomisi Üzerine Araştırmalar" adlı doktora teziyle Doktor ünvanını alan Kalkandelen, Ekim 1995'te de Doçent olmuştur. 1986-1990 yıllarında Bitki Koruma Bülteni Yayın Yönetim kurulu ve Redaksiyon Heyeti Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1996 yılında The American Biographical Institute tarafından International Who's Who of Contenporary Achievement ödülü verilmiştir. 1997 yılında emekli olmuştur. Adlandırdığı taksonlar Diplocolenus (Verdanus) bekiri Kalkandelen, 1972 Mocuellus dlabolai Kalkandelen, 1972 Mocuellus foxi Kalkandelen, 1972 Mocuellus zelihae Kalkandelen, 1972 Paluda vitripennis lalahani Kalkandelen, 1972 Eurybregma dlabolai Kalkandelen, 1980 Zyginidia (Zyginidia) artvinicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) karadenizicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) bafranicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) emrea Kalkandelen, 1985 Adına ithaf edilen taksonlar Anoplotettix kalkandeleni Dlabola, 1971 Tshurtshurnella kalkandelenica Dlabola, 1982 Malenia aylae Dlabola, 1983 Quadristylum aylae Dlabola, 1985 Hyalesthes aylanus Hoch, 1985

http://www.biyologlar.com/ayla-kalkandelen

Feyzi Önder

İlk öğrenimini Ödemiş Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini İzmir Tilkilik Ortaokulu ve İzmir Atatürk Lisesinde tamamlamıştır. 1961yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine girerek 1965 yılında aynı fakültenin Bitki Sağlığı Bölümünden mezun olmuştur. Aynı yıl asistanlık sınavını kazanarak bu fakültenin Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. 1970 yılında "İzmir ili ve çevresinde bitki zararlısı Mirinae (Miridae:Hemiptera) türlerinin tanınmaları, yayılışları ve kısa biyolojileri üzerinde araştırmalar" isimli doktora tezini tamamlayarak doçentlik çalışmalarına başlamıştır. 1972-1973 yıllarında Londra'da British Museum (Natural History)'da konusuyla ilgili araştırmalarda bulunarak 1973 yılı Ekim ayında askerlik görevini yapmak üzere kürsüden ayrılmış, askerlik görevinin bitimi olan Nisan 1975'de tekrar aynı kürsüye atanmıştır. 1976 yılının Kasım ayında Üniversite Doçenti ünvanını kazanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında 193 adet kitap, makale ve bildirisi yayımlanmıştır. Türkiye'nin fauna zenginliğinin tespit ve tanımlanması üzerine verdiği gayretleri ve isim babalığı yapıp entomoloji dünyasına tanıttığı böcek adları bugün de kullanılmaktadır. 1980-1988 yılları arasında PTT ile işbirliği yaparak böcek konulu 26 pulun çıkmasını sağlamış ve bu çabası böceklerin kitlelerce tanınmasını sağlamıştır. İlk kitabı, 1978 yılında Prof Dr. Niyazi Lodos ile birlikte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi yayınlarında çıkardığı Heteroptera (Türkiye ve Palearktik Bölge Familyaları Hakkında bilgiler) adlı kitabıdır. Diğer kitap ve çalışmaları hakkında toplu listeyi aşağıdaki kaynakçada bulabilirsiniz. Adı, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Feyzi Önder Konferans Salonu'na verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar 1975 yılında keşfedilenler: Mecomma pervinius Onder, 1974 1975 yılında keşfedilenler: Solenoxyphus alkani Onder, 1975 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim 1979 yılında keşfedilenler: Mecomma lodosi Onder, 1979 sinonim Adına ithaf edilen taksonla Psallus oenderi Wagner, 1976 Fieberiella oenderi Dlabola, 1985 Nemorius oenderi Jezek, 1990 Coptosoma oenderi Doğanlar et al., 2007

http://www.biyologlar.com/feyzi-onder

Ünlü Türk Biyologlar

Turhan Baytop Prof. Turhan Baytop, (d. 20 Haziran 1920, İstanbul - ö. 25 Haziran 2002, İstanbul), eczacı, öğretim üyesi, botanikçi, bilim adamı. 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacı Okulu'nu bitiren Prof. Baytop, 1948 yılında mezun olduğu okulun Farmakognozi Enstitüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Hazırladığı bir tez ile 1949 yılında Dr. pharm. ünvanı kazanan Turhan Baytop, 1951 yılında gittiği Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Kürsüsü'nde çeşitli çalışmalarda bulundu. 1952'de Türkiye'ye dönerek, ertesi yıl doçent olan Baytop, on yıl sonra 1963'te profesör unvanını aldı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin ilk dekanıdır. Değişik dönemlerde beş kez dekanlık yaptı, 1969 - 1987 yılları arasında Farmakognozi anabilim dalı başkanlığı görevinde bulundu. 1987 yılında emekli olan Prof. Turhan Baytop, Türkiye'nin tıbbi bitkileri, Türkiye'nin florası ve Türk eczacılık tarihi konularında araştırma ve çalışmalar yaptı. 300'ün üzerinde kitap ve araştırması yayımlandı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi içinde "Eczacılık Tarihi Müzesi"'ni kuran Prof. Baytop, birçok tarihi eşyayı bu müzeye kazandırıp 1990 yılında Türk Eczacılık Tarihi Toplantılarını düzenlemeye başlayıp, 1984 -1996 yılları arasında "Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi" dersini vererek, bir ders kitabı yazmıştır. Botanik bilimiyle de ilgilenen Turhan Baytop, lale ve gülün geçmişini araştırdı, bu konuda İngilizce ve Japonca'ya da çevrilen bir kitap yazdı. Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi, 1984, ISBN 975-420-021-1 The Bulbous Plants of Turkey, 1984 (B.Mathew ile birlikte) Türk Eczacılık Tarihi, 1985 İstanbul Lalesi, 1992 Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, 1994 Eczahane'den Eczane'ye, 1995 Laboratuvar'dan Fabrika'ya, 1997 İstanbul Florası Araştırmaları, 1999, ISBN 9789757622530 Türk Eczacılık Tarihi Araştırmaları, Anadolu Dağlarında 50 Yıl, 2000 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001 İstanbul Florası Araştırmaları, 2002 Türkiye'de Eski Bahçe Gülleri, 2001   Prof. Dr. Yusuf Vardar Prof. Dr. Yusuf Vardar (d. 1921 Karacaova, Yunanistan - ö. 6 Mart 2009 İzmir, Türkiye). Türk botanikçi. Tekirdağ Ortaokulu'nu ve Edirne Lisesi 'ni bitirdikten sonra, 1946'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'ne bağlı Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuştur. 1949'da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü'nde Prof. Dr. Leo Brauner'in öğrencisi olarak "Angiosperm Nebatların Su Altındaki Transpirasyonu Hakkında İncelemeleri" konusunda yaptığı tezle Doktora derecesine hak kazanmıştır. 1954 yılında yine İstanbul Üniversitesi'nde Doçentliğe yükseltilmiştir. Çalışmalarını Ocak-Aralık 1958 arasında, ABD hükümetinin verdiği bursla, International Cooperation Administration programından yararlanarak "Bitki Fizyolojisinde Atomun Sulhçu Gayelerle Kullanımı" konularında araştırmalar yapmak üzere University of Wisconsin'de sürdürmüştür. ABD'den dönüşte ise, Nisan 1959'da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bünyesindeki Biyoloji Enstitüsü'ne Doçent olarak atanmış ve 1960'ta da bu Enstitü'de Profesörlüğe yükseltilmiştir. Ekim 1961'de, kuruluşuna öncülük ettiği ve Türkiye'nin üçüncü Fen Fakültesi olan, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı'na seçilmiştir. Ardından üç yeni dönem (Ekim 1963, Ekim 1965 ve Ekim 1969) Fen Fakültesi Dekanlığını yürütmüştür. Ayrıca 1961-1977 arasında E.Ü. Fen Fakültesi Botanik Kürsüsü Başkanlığı yapmıştır. Ekim 1971-Mayıs 1974 döneminde ise Ege Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiştir. Temmuz 1964-Ocak 1966 arasında TÜBİTAK BAY Grubu üyeliğini, 1966-74'te TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğini yürütmüş; Şubat 1972-Ocak 1974 arasında da TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanlığı'na seçilmiştir. Temmuz 1973'te Üniversitelerarası Kurul'un oluşturulmasıyla seçimle işbaşına gelen ilk Üniversitelerarası Kurul Başkanı olan Vardar, bu görevi Haziran 1974'e dek yürütmüştür. Yine 1973-1974 yılları arasında, 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurulan Yüksek Öğretim Kurulu Üyeliğine seçilmiştir. Kasım 1977'de, yaş haddi ile emekli olmasına 11 yıl varken, kendi isteğiyle E.Ü. Fen Fakültesi'den emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından 1980-1990 arasında Ege Bölgesi Sanayi Odası'nda Baş Müşavir ve Genel Sekreter olarak görev almıştır. Bu dönemde de kendisi temel bilimci olduğu halde, uygulamaya inanmış ve her zaman savunduğu üniversite-sanayi işbirliğinin kurulması ve geliştirilebilmesi için katkılarda bulunmuştur. EBSO-TÜBİTAK işbirliği ile, EBSO-Ege Üniversitesi arasında oluşturulan Üniversite-Sanayi İşbirliğini Geliştirme Merkezi'nin (ÜSİGEM) hayata geçirilmesinde rol oynamıştır. Bu çalışmaları nedeniyle kendisine Fahri Doktora payesi verilmiştir. Vefatından sonra, Ege Üniversitesi Kampüs Kültür Merkezi'nin adı, Ege Üniversitesi Senatosu'nun oybirliği ile aldığı karar doğrultusunda, Prof.Dr. Yusuf Vardar MÖTBE Kültür Merkezi olarak değiştirildi. Prof. Dr. Yusuf Vardar Türk Biyoloji Derneği, ABD, İsviçre, Alman Botanik Dernekleri, Avrupa Bitki Fizyologları Birliği gibi mesleki örgütlere üye olmuş, 1950'li yıllarda Türk Biyologlar Derneği Başkanlığı yapmıştır. 1969'da Yale Series in Sciences International Advisory Board'a seçilmiştir. Ayrıca 1965-1969'da Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu üyesi, 1970-1976'da CENTO Bilimsel Koordinasyon Heyeti Türk Delegesi ve 1972-1975'te Akdeniz Uygulamalı Bitki Fizyologları Örgütü Başkanı olarak görev almıştır. Uluslararası düzeyde (Ekim 1967- Ekim 1971) bitki hormonları transferi ve bitki büyüme hormonları konularında İzmir'de iki kez NATO-Advanced Study Instıtute düzenlemiştir. Bu NATO-ASI toplantılarında sunulan makalelerin toplandığı ve editörlüğünü Vardar'ın yaptığı kitaplar günümüzde de sanal ortamda satıştadır. Vardar (1968) Elsevier ve Kaldewey and Vardar (1972) Verlag Chemie, www.amazon.de, www.bestwebbuys.com gibi birçok elektronik kitapçıda satılmaktadır. (web adreslerine ulaşım tarihi 16 Mayıs 2006). Yine İzmir'de Ekim 1975'te K.H. Sheikh ve M. Öztürk'le beraber 3rd Mediterranean Plant Physiologists (MPP) toplantısının düzenlenmesini sağlamıştır. Toplam 7 adet Yüksek Lisans ve 12 adet Doktora tezi yönetmiştir. Yusuf Vardar, ayrıca yapmış olduğu bilimsel çalışmalarla 1976 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü'ne layık görülen ilk botanikçidir. Vardar'ın yayınları 60'ı yabancı dilde, toplam 130 orijinal makale; editörlüğünü üstlendiğini ve İngilizce olarak yayımlanan 3 adet kitap; toplam 25 adet Türkçe ders kitabı; 77 adet Türkçe derleme makale ile Ege Ekspres, Rapor, Tercüman, Yeni Asır, Son Havadis gibi günlük gazetelerde yayımlanan 1000 kadar yazıdır. Ayrıca 1975 yılına kadar, 17 farklı temel bitki fizyolojisi kitabında Vardar'ın çalışmalarına gönderme yapılmıştır. Türkçe kitaplarından bazıları sanal ortamda hâlâ satılmaktadır. Makalelerine, Science Citation Index'de sadece 1965-75 yılları arasında 70'ten fazla atıf yapılmıştır. Y. Vardar, Cumhuriyet'ten sonra Türk biyolojisinin gelişmesine katkıda bulunan bilim adamları arasında anılmaktadır[1]. Yaşam öyküsü kızı Nükhet Vardar tarafından "Hakikatte Aşk, Bilgide Kuvvet..." adı ile 2007 yılından kaleme alınmış ve yayınlanmıştır.   Prof. Dr. Ali Demirsoy Prof. Dr. Ali Demirsoy, (ICZN yazar gösteriminde Demirsoy; d. 1945 Yuva, Kemaliye, Erzincan, Türkiye) Türk entomolog ve evrimsel biyoloji uzmanı. Şimdiye kadar 20 takson tanımlamış ve 12 taksona da adı verilmiştir. Eski adı Gerüşla olan Yuva köyünde doğdu. 956 yılında köyündeki ilkokulu, 1959'da Kemaliye'deki ortaokulu, 1962'de Ankara Gazi Lisesi'ni, 1966'da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü'nü bitirdi. Petrol aramada staj yaptı. 1966 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'ne asistan oldu. 1971 yılında Erzurum ve civarı vilayetlerin Orthoptera Faunası adlı tezle doktor oldu. Aynı yıl DAAD'den aldığı bir bursla Almanya'da lisan okuluna devam etti. Daha sonra Humboldt bursunu kazanarak Hamburg Üniversitesi'nde, Paris ve Londra'daki araştırma enstitülerinde çalıştı. Türkiye'nin Caelifera Faunasının taksonomik incelemesi adlı tezle 1974 yılında habilitasyonunu yaptı. Yine bu süre içerisinde Birleşmiş Milletler'in finanse ettiği bir derin deniz araştırmasına katılarak Kuzey Kutbu ve Grönland'da, İzlanda civarında, oseonografik, yavru balık ve deniz akımlarını inceleyen bir bilimsel araştırmaya aktif olarak katıldı. 1984 yılında Alexander von Humboldt bursunu tekrar alarak, Hamburg Üniversitesi Zooloji Enstitüsü'nde Türkiye Faunası ile ilgili araştırmalarına devam etti. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi'ne atandı. 1980-1981 yıllarında Zooloji Bölüm Başkanlığı, 1981-1982 yılları arasında da Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1982 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ders kitabı, araştırma, deneme ve bilimsel roman tarzı çok sayıda kitabı vardır. Özellikle "Yaşamın Temel Kuralları" adlı ders kitabı dizisiyle geniş kitlelere zoolojiyi sevdirdi. Çalışma alanları arasında öncelik taksonomidedir. Türkiye'deki Mantodea, Caelifera, Odonota, Blattodea, Dermeptera, Scorpionidae, Hirundina faunaları üzerine taksonomik çalışmalar ana uzmanlık alanıdır. Ayrıca, doğanın ve çevrenin korunması, genetik [1] ve evrim ile zoocoğrafya da çalışma alanlarının uzanımlarıdır. Özellikle evrim konusunda Türkiye'deki en popüler[2] ve aktif[3][4][5][6][7][8][9] uzmanlardan biridir. Demirsoy'un evrim üzerine olan popüler yayınları evrim teorisine karşı olanlarca da sık sık eleştiri amacıyla kullanılır. Adlandırdığı taksonlar 1973 Paranocarodes fieberi anatoliensis Demirsoy, 1973 (sonra: Paranocarodes anatoliensis) Paranothrotes asulcatus Demirsoy, 1973 Paranothrotes opacus hakkariana Demirsoy, 1973 Paranothrotes kosswigi Demirsoy, 1973 Pseudosavalania Demirsoy, 1973 Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 1974 Isophya kosswigi Demirsoy, 1974 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Platycleis (Squamiana) weidneri Demirsoy, 1974 Platycleis (Yalvaciana) yalvaci Demirsoy, 1974 1977 Tetrix turcica Demirsoy, 1977 (sonra: Tetrix depressa turcicus) 1979 Aspingoderus elazigi Demirsoy, 1979 Chorthippus albomarginatus hakkaricus Demirsoy, 1979 Dociostaurus (Dociostaurus) salmani Demirsoy, 1979 Eremippus weidneri Demirsoy, 1979 Paranothrotes eximius nigroloba Demirsoy, 1979 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1979 Sphingonotus turcicus kocaki Demirsoy, 1979 2002 Novadrymadusa Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman ve Sevgili, 2002 Adına ithaf edilen taksonlar Demirsoyus Çıplak, Şirin & Taylan, 2004 Leptodusa demirsoyi (Karabag, 1975) Brachyptera demirsoyi Kazancı, 1983 Eupholidoptera demirsoyi Salman, 1983 Paratendipes demirsoyus Şahin, 1987 Prozercon demirsoyi Urhan & Ayyıldız 1996 Sadleriana byzanthina demirsoyi Yıldırım & Morkoyunlu, 1998 Poecilimon demirsoyi Sevgili 2001 Paranocaracris rubripes demirsoyi Ünal, 2002 Xysticus demirsoyi Demir, Topçu & Türkes, 2006 Athous (Orthathous) demirsoyi Platia, Kabalak, Sert 2007 Campanula demirsoyi Kandemir, 2007   Ayla Kalkandelen Ayla Kalkandelen (ICZN yazar gösteriminde Kalkandelen; d. 14 Mart 1939 Gaziantep - ö. 28 Nisan 2002). Türk entomolog. Uzmanlık alanı Homoptera'nın Auchenorrhyncha alt takımıdır. Şimdiye kadar 10 takson tanımlamış ve 5 taksona da adı verilmiştir. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bağ ve Bahçe Bitkileri Yetiştirme ve Islahı Bölümü'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Ankara Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü'nde göreve başlamıştır. 1964 yılında Georgetown lisan okuluna devam ettikten sonra AID bursu ile 1965-1966 yıllarında Clemson Üniversitesi (Clemson S. C., ABD)'nde yüksek lisansını yapmıştır. Bu arada Temmuz 1966'da 3 hafta Columbus Üniversitesi (Columbus, Ohio, ABD)'nde Dr. D. M. Delong'dan ve Ocak-Şubat 1967'de National Museum of Natural History (Washington DC)'de Dr. J. Kramer'den Cicadellidae (Homoptera) taksonomisi üzerine eğitim almıştır. Kasım 1971'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü'nde "Orta Anadolu'da Homoptera:Cicadellidae Familyası Türlerinin Taksonomisi Üzerine Araştırmalar" adlı doktora teziyle Doktor ünvanını alan Kalkandelen, Ekim 1995'te de Doçent olmuştur. 1986-1990 yıllarında Bitki Koruma Bülteni Yayın Yönetim kurulu ve Redaksiyon Heyeti Başkanlığı görevini yürütmüştür. 1996 yılında The American Biographical Institute tarafından International Who's Who of Contenporary Achievement ödülü verilmiştir. 1997 yılında emekli olmuştur. Adlandırdığı taksonlar Diplocolenus (Verdanus) bekiri Kalkandelen, 1972 Mocuellus dlabolai Kalkandelen, 1972 Mocuellus foxi Kalkandelen, 1972 Mocuellus zelihae Kalkandelen, 1972 Paluda vitripennis lalahani Kalkandelen, 1972 Eurybregma dlabolai Kalkandelen, 1980 Zyginidia (Zyginidia) artvinicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) karadenizicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) bafranicus Kalkandelen, 1985 Zyginidia (Zyginidia) emrea Kalkandelen, 1985 Adına ithaf edilen taksonlar Anoplotettix kalkandeleni Dlabola, 1971 Tshurtshurnella kalkandelenica Dlabola, 1982 Malenia aylae Dlabola, 1983 Quadristylum aylae Dlabola, 1985 Hyalesthes aylanus Hoch, 1985     Feyzi Önder İlk öğrenimini Ödemiş Cumhuriyet İlkokulunda, orta öğrenimini İzmir Tilkilik Ortaokulu ve İzmir Atatürk Lisesinde tamamlamıştır. 1961yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine girerek 1965 yılında aynı fakültenin Bitki Sağlığı Bölümünden mezun olmuştur. Aynı yıl asistanlık sınavını kazanarak bu fakültenin Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsüne asistan olarak girmiştir. 1970 yılında "İzmir ili ve çevresinde bitki zararlısı Mirinae (Miridae:Hemiptera) türlerinin tanınmaları, yayılışları ve kısa biyolojileri üzerinde araştırmalar" isimli doktora tezini tamamlayarak doçentlik çalışmalarına başlamıştır. 1972-1973 yıllarında Londra'da British Museum (Natural History)'da konusuyla ilgili araştırmalarda bulunarak 1973 yılı Ekim ayında askerlik görevini yapmak üzere kürsüden ayrılmış, askerlik görevinin bitimi olan Nisan 1975'de tekrar aynı kürsüye atanmıştır. 1976 yılının Kasım ayında Üniversite Doçenti ünvanını kazanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında 193 adet kitap, makale ve bildirisi yayımlanmıştır. Türkiye'nin fauna zenginliğinin tespit ve tanımlanması üzerine verdiği gayretleri ve isim babalığı yapıp entomoloji dünyasına tanıttığı böcek adları bugün de kullanılmaktadır. 1980-1988 yılları arasında PTT ile işbirliği yaparak böcek konulu 26 pulun çıkmasını sağlamış ve bu çabası böceklerin kitlelerce tanınmasını sağlamıştır. İlk kitabı, 1978 yılında Prof Dr. Niyazi Lodos ile birlikte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi yayınlarında çıkardığı Heteroptera (Türkiye ve Palearktik Bölge Familyaları Hakkında bilgiler) adlı kitabıdır. Diğer kitap ve çalışmaları hakkında toplu listeyi aşağıdaki kaynakçada bulabilirsiniz. Adı, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Feyzi Önder Konferans Salonu'na verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar 1975 yılında keşfedilenler: Mecomma pervinius Onder, 1974 1975 yılında keşfedilenler: Solenoxyphus alkani Onder, 1975 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim 1979 yılında keşfedilenler: Mecomma lodosi Onder, 1979 sinonim Adına ithaf edilen taksonla Psallus oenderi Wagner, 1976 Fieberiella oenderi Dlabola, 1985 Nemorius oenderi Jezek, 1990 Coptosoma oenderi Doğanlar et al., 2007 Hasan Koç Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008 Doç. Dr. Hasan Koç (1968 Afyonkarahisar -), Türk entomolog ve taksonomist. Uzmanlık alanı Diptera takımının Tipulidae, Limoniidae, Pediciidae familyalarıdır. Şu ana kadar 11 takson tanımlamıştır. Afyonkarahisar'ın Şuhut ilçesine bağlı Akyuva köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şuhut'ta, liseyi ise Çanakkale Gökçeada'da okudu. 2009 yılında doçent olan Koç, halen Muğla Üniversitesinde öğretim elemanıdır. Adlandırdığı taksonlar 1996 yılında keşfedilenler: Tipula transmarmarensis Koç, Aktaş & Oosterbroek, 1996 1998 yılında keşfedilenler: Tipula aktashi Koç, Hasbenli & Jong, 1998 Conophorus aktashi Hasbenli, Koç & Zaitzev, 1998 2004 yılında keşfedilenler: Phyllolabis kocmani Koç, 2004 Tipula cillibema Koç, 2004 Tipula murati Koç, 2004 2006 yılında keşfedilenler: Liponeura osmanica Koç & Zwick, 2006 2007 yılında keşfedilenler: Tipula oosterbroeki Koç, 2007 Tipula jaroslavi Koç, 2007 Tipula gebze Koç, Hasbenli & Vogtenhuber, 2007 2008 yılında keşfedilenler: Urytalpa chandleri Bechev & Koç, 2008   Niyazi Lodos   Eski adı Yayaköy olan Zeytinliova köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamlamış, 1946 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. Meslek yaşamına Bornova Zeytincilik Araştırma Enstitüsünde başlayan Lodos, askerlik hizmetinden sonra 1947-1950 yılları arasında kısa sürelerle Ankara Zirai Mücadele ve Karantina Müdürlüğü, Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü Meyvecilik Şubesi ve Bornova Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü gibi kuruluşlarda görev yapmıştır. 1950-1955 yılları arasında çalıştığı Ankara Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde gösterdiği yüksek performans, yöneticilerin ve Prof. Dr. Bekir Alkan’ın dikkatini çekmiş ve bilim insanlığı yolunda ilk adımlarını bu kuruluşta atmıştır. Prof. Dr. Bekir Alkan'ın danışmanlığı altında hazırlamış olduğu “Orta Anadolu’da meyve ağaçlarında zarar yapan Curculionidae (Hortumlu böcekler) türleri üzerinde sistematik araştırmalar” konulu doktora tezini başarıyla tamamlamıştır. Bu sırada Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hububatta önemli zararlar oluşturan süneyle ilgili araştırmalar yapmak üzere bakanlıkça Diyarbakır’a görevlendirilen Lodos, daha sonra Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsüne dönüştürülecek olan “Geçici Süne Araştırma İstasyonu”nu kurmuş ve bu kuruluşun yöneticiliğini üstlenmiştir. Süne üzerinde yaptığı biyolojik ve ekolojik çalışmalardan elde ettiği sonuçlar hâlâ başarıyla kullanılmakta ve uygulanmaktadır. Süneyle ilgili bu başarılı çalışmalar Onu kısa zamanda civar ülkelerde de ünlendirmiş, nitekim Irak Hükümeti kendisini Irak’ta süne sorununu çözmek için bir yıllığına “Sözleşmeli Araştırıcı” olarak istihdam etmiştir. 1957 yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesine giren Lodos, Türkiye’de ilk kez ‘Bitki Sağlığı Bölümü’ nü kurmuştur. Süne üzerinde yaptığı çalışmalarını “Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de Süne (Eurygaster integriceps Put.) problemi üzerinde incelemeler” başlıklı eserde bir araya getiren Lodos, bu eseriyle 1960 yılında “Üniversite Doçenti” unvanını kazanmıştır ve bu unvan EÜ'ndeki ilk doçentlik unvanıdır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1960-1962 yılları arasında Entomoloji ve Fitopatoloji Kürsüsü, 1962-1964 yılları arasında da Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü Başkanlığı görevini sürdürmüştür. 1964 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevinden ayrılan Lodos, 1964-1969 yılları arasında özel bir anlaşmayla gittiği Gana'da West African Cocoa Research Institute’de Entomoloji Departmanı şefi olarak görev almıştır. Prof. Dr. Niyazi Lodos, 1969 yılında EÜ Ziraat Fakültesindeki görevine yeniden dönmüş ve aynı yıl profesörlüğe yükseltilmiştir. Bu tarihten itibaren Entomoloji ve Zirai Zooloji Kürsüsü ve Bitki Sağlığı Bölümü Başkanlıkları görevlerini sürdüren Lodos, 1982 yılında Yüksek Öğretim Kanunu gereğince ismi Bitki Koruma Bölümü olan bölüm başkanlığına getirilmiş ve bu görevini emekli olduğu 1 Temmuz 1988 tarihine kadar sürdürmüştür. Prof. Dr. Niyazi Lodos’u, entomoloji bilimine katkılarından dolayı bütün bilim dünyası tanımaktadır. İran, Irak, Fas, Gana, Çekoslovakya, Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerde kısa veya uzun süreli çalışmaları; bazılan yabancı dillere çevrilmiş ders kitaplan; 90′dan fazla yabancı dillerde yayınlanmış mesleki eserleri; Royal Society of Entomology, International Commission for Invertebrata Survey, World’s Heteropterists, Curculio, Auchenorrhyncha ve Cocoa Scientists gibi birçok uluslararası dernek ve kuruluşlara üye olması; Türkiye entomolojisiyle ilgili yabancı araştırıcıların herhangi bir başvurusuna hemen o gün yanıt vermesi onu gerçekten entomoloji biliminde zirveye çıkarmıştır. Özellikle Gana'da yaptığı araştırmalar[1], entomoloji dünyasında takdir toplamış ve bu çalışmalardan birinde topladığı böcek örneği daha sonra meslektaşı tarafından adına ithaf edilmiştir: Blepharella lodosi Mesnil (sin: Congochrysosoma lodosi Mesnil) Bu arada Türkiye'de ilk kez bulunan ve bilim dünyası için yeni olan 31 böcek türünün lodosi, lodosianus, isodol ve niyazii gibi epitetlerle adına ithaf edilmesi, lodos'un çalışmalarının takdir gördüğünün göstergesidir. Üniversiteye girdiği 1957 yılından emekli olduğu 1988 yılına kadar 1000′den fazla lisans, 45 Uzmanlık ve Yüksek Lisans ve 15 Doktora öğrencisinden başka çok sayıda Doçent ve Profesör de yetiştirmiştir. Yayımlamış olduğu 170′den fazla eseri, bizzat kendisinin kurmuş olduğu Türkiye Entomoloji Derneği ve bu derneğin yayın organı olan Türkiye Entomoloji Dergisi bu konuda çalışanlara sürekli yardımcı olmaktadır. Yaptığı katkılar ve bıraktığı eserlerden dolayı 1996 yılında Ege Üniversitesi Senatosu tarafından “Üstün Hizmet Madalyası”yla onurlandırılmıştır. Türkiye'nin ilk ve en zengin böcek müzesi unvanına sahip olan ve uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Entomoloji Müzesi onun adına ithaf edilmiştir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümde entomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Adlandırdığı taksonla 1977 yılında keşfedilenler: Galeatus helianthi Onder & Lodos, 1977 sinonim Adına ithaf edilen taksonlar Ceutorhynchus niyazii Hoffmann, 1957 Rhynchites lodosi Voss, 1973 Neotournieria lodosianus (Magnano, 1977) Cicada lodosi Boulard, 1979 Mecomma lodosi Onder, 1979 Tshurtshurnella lodosi Dlabola, 1979 Trissolcus lodosi (Szabo, 1981) Coptosoma lodosi Doğanlar et al., 2007   Tevfik Karabağ 1934 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Ziraat Fakültesinden mezun olmuştur. 1944 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde doktora derecesini alan Karabağ, 1948 yılında aynı fakültede doçentliğe, 1953 yılında da Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde profesörlüğe yükselmiştir. Üç yıllık askerlik hizmeti dışında 1934-1953 yılları arasında Yüksek Ziraat Enstitüsü Tabii İlimler Fakültesinde, 1949-1951 yılları arasında İngiltere'de British Museum’da, 1953-1981 yılları arasında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde görev yapan Karabağ, 1957 ve 1966 yıllarında iki kez Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanlığına seçilmiştir. 1961-1977 yılları arasında aynı fakültede Sistematik Zooloji Kürsüsü Başkanı olan Karabağ, 1977-1983 yılları arasında TÜBİTAK Genel Sekreterliği görevini yürütmüştür. Diyarbakır Dicle Üniversitesinin kurulmasında aktif rol alan Karabağ Royal Entomological Society of London ve Entomoloji Derneği’nin üyeleri arasında yer almıştır. Böcek sistematiği üzerindeki araştırma ve çalışmalarıyla bilim dünyasına değerli katkılarda[1] bulunan ve doktora çalışmalarıyla böcek sistematiği prensip ve uygulamalarında önemli izler bırakan Tevfik Karabağ’a 1997 yılında TÜBİTAK Hizmet Ödülü verilmiştir. Adlandırdığı taksonlar Paranocarodes fieberi tolunayi Karabağ, 1949 Anterastes uludaghensis Karabağ, 1950 Bucephaloptera bolivari Karabağ, 1950 Bucephaloptera convergens Karabağ, 1950 Parapholidoptera kosswigi (Karabağ, 1950) Platycleis (Montana) uvarovi (Karabağ, 1950) Platycleis (Squamiana) ankarensis (Karabağ, 1950) Poecilimon birandi Karabağ, 1950 Poecilimon cervus Karabağ, 1950 Poecilimon excicus Karabağ 1950 Poecilimon glandifer Karabağ, 1950 Poecilimon turcicus Karabağ, 1950 Anterastes tolunayi Karabağ, 1951 Anterastes turcicus Karabağ, 1951 Anadolua burri Karabağ, 1952 Anadolua davisi Karabağ, 1952 Anadolua rammei Karabağ, 1952 Eupholidoptera excisa (Karabağ, 1952) Paradrymadusa aksirayi Karabağ, 1952 Parapholidoptera grandis (Karabağ,1952) Psorodonotus anatolicus Karabağ, 1952 Psorodonotus ebneri Karabağ, 1952 Psorodonotus rugulosus Karabağ, 1952 Dasyhippus uvorovi Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus dimorphus Karabağ, 1953 Gomphocerus sibiricus hemipterus Karabağ, 1953 Paranocaracris citripes idrisi (Karabağ, 1953) Paranocaracris rimansonae kosswigi (Karabağ, 1953) Poecilimon bilgeri Karabağ, 1953 Poecilimon celebi Karabağ 1953 Poecilimon davisi Karabağ, 1953 Stenobothrus (Stenobothrus) burri Karabağ, 1953 Xerohippus alkani Karabağ, 1953 Anadrymadusa albomaculata (Karabağ, 1956) Anadrymadusa spinicercis (Karabağ, 1956) Arcyptera (Pararcyptera) microptera karadagi (Karabağ, 1956) Bucephaloptera robusta Karabağ, 1956 Eupholidoptera unimacula Karabağ, 1956 Gampsocleis acutipennis Karabağ, 1956 Paradrymadusa brevicerca Karabağ, 1956 Parapholidoptera spinulosa Karabağ, 1956 Phonocorion uvarovi Karabağ, 1956 Phytodrymadusa hakkarica Karabağ, 1956 Poecilimon xenocercus Karabağ, 1956 Prionosthenus gueleni Karabağ, 1956 Psorodonotus davisi Karabağ, 1956 Isophya bicarinata Karabağ, 1957 Pseudoceles obscurus lateritius Karabağ, 1957 Rhacocleis acutangula Karabağ, 1957 Aeropedellus turcicus Karabağ, 1959 Drymadusa limbata grandis Karabağ, 1961 Parapholidoptera flexuosa Karabağ, 1961 Parapholidoptera intermixta Karabağ, 1961 Pezodrymadusa indivisa Karabağ, 1961 Pezodrymadusa lata Karabağ, 1961 Pezodrymadusa subinermis Karabağ, 1961 Pezodrymadusa uvarovi Karabağ, 1961 Pholidoptera guichardi Karabağ, 1961 Isophya autumnalis Karabağ, 1962 Isophya hakkarica Karabağ, 1962 Isophya thracica Karabağ, 1962 Poecilimon serratus Karabağ, 1962 Parapholidoptera ziganensis Karabağ, 1964 Poecilimon cervoides Karabağ, 1964 Poecilimon guichardi Karabağ, 1964 Poecilimon harveyi Karabağ, 1964 Anadrymadusa kosswigi Karabağ, 1975 Isophya cania Karabağ, 1975 Kurdia uvarovi Karabağ 1975 Leptodusa demirsoyi (Karabağ,1975) Leptodusa harzi (Karabağ, 1975) Parapoecilimon antalyaensis Karabağ, 1975 Poecilimon minutus Karabağ, 1975 Rhacocleis tuberculata Karabağ, 1978 Adına ithaf edilen taksonlar Isophya karabaghi Uvarov, 1940 Poecilimon karabagi (Ramme, 1942) Pseudosavalania karabagi Demirsoy, 1973 Parapholidoptera karabagi Demirsoy, 1974 Pseudoceles karadagi Demirsoy, 1977 Eupholidoptera karabagi Salman, 1983 Novadrymadusa karabagi Demirsoy, Salman et Sevgili, 2002 Poecilimon tevfikarabagi Ünal, 2005 Prof. Dr. Hikmet Birand Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi profesörlerinden ve bu üniversitenin eski rektörlerinden Prof. Dr. Hikmet Birand bu yıl başında vefat etti. Değerli ilim adamı Prof. Birand Fakültemizi bir kaç bakımdan ilgilendirmektedir. Her şeyden önce 1949 da kurulmuş olan Fakültemizin kurucu heyeti başkanı kendisi idi. O yıl İsmet İnönü’nün Cumhur Başkanlığı ve Ord. Prof. Şemsettin Günaltay’ın Başbakanlığı zamanı idi. O zamanın hükümeti, 1933 yılında kaldırılarak İslâm Tetkikleri Enstitüsü haline konmuş olan, İlahiyat Fakültesinin yeniden kurulmasına karar vermişti. Hükümetin bu kararını uygulama işini o yıllarda Halk partisi hükümetinin son Millî Eğitim Bakanı olan Tahsin Banguoğlu üzerine almış, bunun için de eski îlâhiyat Fakültesi profesörlerinden veya İslâm medeniyeti ilimlerinde başka yetkili kimselerden ilk Fakülte profesörlerini seçmek üzere bir komisyon toplamasını, o zaman Ankara Üniversitesi rektörü bulunan, rahmetli Hikmet Birand’dan istemişti. Prof. Birand 1949 yılı son aylarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine gelerek benimle ve rahmetli Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’la görüştü. Hükümetin böyle bir teşebbüste bulunacağını ve kurucu heyete katılmak üzere Ankara’ya gelmemizi istedi. Kendisiyle o zamana kadar pek tanışıklığım olmadığı gibi Yinanç’ın da olmadığı için, bu işaretin Başbakan Şemsettin Günaltay tarafından verildiğini tahmin ettik. Çünkü Günaltay, Mükrimin Halik’in İstanbul Üniversitesinden hocası olduğu gibi 1933 den sonraki profesörlüğü ve dekanlığı zamanından beni de tanıyordu. Rektör Hikmet Birand Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinden Prof. Şinasi Altındağ’ı Ankara Hukuk Fakültesinden Prof. Esat Arsebük’ü de kurucu komiteye almıştı. Rektörlük binasında bir haftaya yakın toplantılar yaparak yeni Fakülteye alınabilecek adayları tetkik ettik. Eski İlâhiyat Fakültesinden Yusuf Ziya Yörükan ile Ömer Hilmi Buda’yı seçtik. Ayrıca, bir müddet üniversitede profesörlük ederek ayrılmış olan Remzi Oğuz Arık’ı Türk İslâm Sanatları profesörlüğüne davete karar verdik. Rektör Hikmet Birand İslâm Hukukunu okutmak üzere Esat Arsebük’e de yeni fakültede ders almasını teklif etti. Bu suretle ilk fakülte profesörler kurulu 4 kişiden ibaret olarak kuruldu. Üniversite kanununa göre profesör sayısı artıncaya kadar yeni fakültenin Ankara Hukuk veya Dil Tarih Fakültesinden birine yönetimce bağlı olarak çalışacağı anlaşıldı. Günlerimizin çoğunu yeni fakültenin yönetmelik taslağı, kürsüler ve ders programları işgal etti. Kürsüleri başlıca İslâm dininin temel bilgileri ile İslâm medeniyetine ait ilimler olmak üzere iki grupta topladık. Birinci grupta Tefsir, Hadis, İslâm hukuku ikinci grupta İslâm ve Türk tarihi, İslâm milletleri etnolojisi ve coğrafyası, İslâmi Türk edebiyatı, Tasavvuf, İslâm felsefesi, v.b. kürsüleri bulunuyordu. Yeni Fakülteyi ilmi bir zihniyetle kuvvetlendirmek için Antik Felsefe tarihi, Modern Felsefe tarihi, sistematik Felsefe (Bilgi Teorisi, Ahlâk), Mantık, Sosyoloji derslerinin de programda esaslı yer almasına dikkat ettik. Rektör Prof. Birand beni raportörlüğe seçtiği için bu tafsilâtı hatırlıyorum. Ayrıca İslâm tarihini okutmak üzere Başbakan Günaltay’ı ve Türk edebiyatı tarihini okutmak üzere Prof. Fuat Köprülü’yü konferansçı olarak daveti düşündük. Mukrimin Halil ile beraber her ikisini ziyaret ederek ricamızı söyledik. Fakat işlerinin çokluğundan dolayı ikisi de kabul etmedi. Sosyoloji dersleri için, eski İlâhiyat Fakültesinde bu dersi okutmuş olan Prof. Baltacıoğlu’nu davet ettik ise de, Nisan’a kadar bir şey söyleyemiyeceğini, sonra kabul edebileceğini bildirdi. Tasavvufi Türk edebiyatı için Burhan Toprak’ı düşündük. Ben kendisine yazdım. Bu teklifi büyük sevinçle karşıladı. Kurucu komite çalışmalarını bitirince Millî Eğitim Bakanını ziyaret ettik. Fakültenin sonraki gelişmeleri kurucu heyetin programına dâima uygun olmamıştır. Fakat anahatları çizilmiş yol üzerinde yürünmüştür. Görevimizi bitirdikten sonra yeni fakültenin nasıl gelişmeler kazandığı burada konumuz dışındadır. Prof. Hikmet Birand ile ondan sonra dostluğum arttı. Kardeşi Kâmran Birand, İstanbul Edebiyat Fakültesinden öğrencim idi. Prof. Von Aster ile tez konusunda mutabık kalmadıkları için, benim kürsüm olan Türk Fikir Tarihine geçerek orada, “Tanzimat devrinde Aydınlık felsefesi izleri” adlı konu üzerinde tez verdi. Ankara İlâhiyat Fakültesinde doçentliğini verdi ve profesör oldu. Burada da kendisiyle önce aynı kürsüde sonra iki kürsüyü ayırarak meslek arkadaşlığı yaptım. Prof. Kâmran Birand’ın çok erken ve hazin ölümü hepimizi son derecede üzdü. Ondan sonra büyük ağabeysi Hikmet Birand, Kâmran Birand’ın bütün mirasını, fakülte vakfı olarak tahsis etti. Bununla o zamandan beri fakülte adına öğrenciler okutulmaktadır. Rahmetli Hikmet Birand 1320 (1904) yılında Karaman’da doğmuştur. Karaman İdadisini bitirmiş, Halkalı Ziraat yüksek okulundan mezun olmuş, Almanya’da Bonn Üniversitesinde Ziraat alanındaki ihtisasım tamamlamış, doktora vermiş, 29. 4. 1938 de Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsüne Doçent ve 18. 10. 1945 yılında profesör olmuş ve bu enstitü fakülte halini aldıktan sonra görevi devam etmiş, 1949-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yapmıştır. Son yılda çıkardığı “Alıç Ağacı” adındaki bir eseri meslek alanı kadar edebiyatı da ilgilendiren bir eserdi. Hikmet Birand alçak gönüllü vakur ve ciddi düşünceli iyi yürekli bir insandı. Meslekdaşları kadar başka alanlarda çalışanlar üzerinde de çok iyi tesir bırakmakta, saygı ve sevgi doğurmakta idi. Onunla bir kere bile görüşenler ciddi, samimî ve iyi yürekli bir ilim adamı ile konuşduklarını anlarlardı. Unesco Millî Komisyonunda ormanların kaybolmasına karşı ilmî savaş işine katılmış ve her zaman olduğu gibi orada da değerini herkes yakından görmüştü. Biz bir candan dost; fakülte, kurucusunu ve koruyucusu kaybetti. Allah rahmet eylesin. Ne yazık ki bu yazımda değerli ilîm adamı Prof. Dr. Hikmet Birand’ın asıl ihtisas konusu olan Botanik’de Batı ilim alemince tanınmış bir zat olduğundan bahsedemedim. Kendisini yakından tanımama rağmen bu alanda yaptıklarını bilmiyordum. Çok şükür, Cumhuriyet Gazetesinde (31 Mart 1952) çıkan Zafer Hasan Aybek’in bir yazısı beni aydınlattı. Aybek bu yazısında şöyle diyor: “Prof. Birand, Karaman’da “Hacı Bayramoğulları” ailesindendir. Almanca olarak, Almanya’da basılmış beş kitabı ve Türkçe pek çok eseri vardır. Ülkü dergisinde ve Ulus gazetesinde devamlı yazılar yazmıştır. Birand, Uluslararası bir şöhrete sahip ve memleketimizin yetiştirdiği değerli ilim adamları arasında mümtaz bir zattır. Servetini Maarif Vakfına bırakmıştır.” Kaynak: Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken. “Prof. Dr. Hikmet Birand”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. 19:219-221. Önemli Not: Zafer Hasan Aybek, merhum Hikmet Birand hocamızın doğum tarihini “1906″ olarak verir. Merhum Hilmi Ziya Ülken hoca ise yukarıda sunulan makalesine dipnot olarak “Birand hocanın 1904 doğumlu olduğunu ve bu tarihin Rektörlük Zat İşleri Müdürlüğünden alındığını” ekler. Prof. Dr. Semahat Geldiay TÜBİTAK Bilim Ödülü ve TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmış olan kendisi gibi Zooloji profesörü olan ve Ege Üniversitesi Fen Fakültesinin kuruluş ve gelişmesinde katkılarıyla iz bırakan Sayın Prof. Dr. Remzi Geldiay’ın eşidir. Özenle büyüttüğü çocukları Vedat ile Beril’in anneleridir. 1923’de İzmir’de doğan Semahat Geldiay, ilk ve orta eğitimini İstanbul’da (1930-1941), Biyoloji Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde (1942-1946), Doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde tamamlamıştır. Doktora sonrası eğitimini de (1957-1959) Columbia Üniversitesi Zooloji bölümünde (New York, U.S.A) gerçekleştirmiştir. 1961-1966 yıllarında Ankara Üniversitesinde Doçent olarak çalışmıştır. 1967 yılında Ege Üniversitesinde profesörlüğe yükselmiş ve emekli oluncaya kadar bu üniversitenin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Yönetim sorumlulukları alarak, Kürsü Başkanlığı, Bölüm Başkanlığı, Senato Üyeliği ve Dekan Yardımcılığı dönemlerinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesinde Biyoloji Öğretim Programlarının temelleri oluşturulmuştur. Bilimin gelişme çizgisini yakından izleyen ve dolayısıyla geleceği gören bir hoca olarak, bulunduğu akademik birimin gelişme doğrultusunu güncel konularla belirlemiştir. Öğrencilerini de bu gelişme politikasına uygun yönlendirmiştir. Kütüphane ve laboratuvar olanaklarıyla o yıllarda E. Ü. Fen Fakültesi Genel Zooloji Kürsüsünde çağdaş düzeyde gelişmiş bir araştırma ve eğitim kurumu oluşturmuştur. Yönetiminde 17 yüksek lisans tezi ile 9 doktora tezi tamamlanmıştır. Doktora öğrencilerinin hemen hemen tümüne yurtdışı burslar ve seçkin araştırma laboratuvarlarında çalışma olanağı sağlamak için özel çaba sarfetmiştir. Yüksek lisans ve Doktora öğrencilerinden beşi profesör, dördü doçent ve iki yardımcı doçent olarak üniversitelerdeki görevlerini sürdürmektedir. Nöroendokrinoloji alanında dünyadaki çalışmalar göz önüne alındığında, Prof. Dr. Semahat Geldiay bu alanda az sayıdaki ilk çalışan öncülerin hemen arkasından gelen kuşakta yer almıştır. Böcek nöroendokrin sistemine ait temel yapısal bilgilerin ve fizyolojik rollerin anlaşılmasında önemli katkı sağlayan çalışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümünde Prof. Dr. Selahattin Okay’ın yönetiminde 1954 yılında tamamladığı doktora çalışmalarında Locusta migratoria (çekirge) da nörosekresyon hücrelerinin beyinde dağılışı, tipleri ve salınma yerlerini ışık mikroskobu düzeyinde belirlemiştir. Bu çalışma ülkemizde Omurgasız Nöroendokrinolojisi alanında yapılmış ilk çalışmadır. Eşi Prof. Dr. Remzi Geldiay ile Doktora sonrası gittiği Amerika’da Columbia Üniversitesinde Dr. HODGSON ile çalışarak (1957-1959), nörosekresyonun fizyolojik etkisini gösteren iki önemli çalışmayı gerçekleştirmiştir. Bu çalışmalardan birisi nörosekresyon materyalinin sinir sistemi üzerine etki ettiğinin ve hayvan davranışlarını kontrol ettiğinin deneysel olarak gösterilmesidir. Nörosekresyonun hayvan davranışlarını kontrol ettiği ise nörohemal bölge ekstreleri enjekte edilmiş böceklerin isli kağıt içeren deney kutusunda bıraktıkları izlerin karşılaştırılmasıyla gösterilmiştir. Etkili materyalin kaynağının beyin nörosekresyon hücreleri olduğunu deneysel olarak göstermiştir. Alanında ilk olan bu deneylere, omurgalı-omurgasız hayvanlarda yapılmış benzer çalışmalarda ve izleyen yıllarda yazılmış temel ders ve başvuru kitaplarında da çok sayıda atıf yapılmıştır. İzleyen yıllarda ergin yumurta bırakma diapozunun fotoperiyodun ve beyin nöroendokrin sistemin kontrolu altında olduğunu, uzun gün ışığının ergin diyapozu kırdığını deneysel olarak göstermiştir. İzleyen çalışmalarında; ışığa duyarlı bölgenin başın merkezi bölgesinde yer aldığını, ışığın beyin nörosekresyon hücrelerini doğrudan uyardığını ve uzun ışık periyodunun beyin nörosekresyon hücrelerini aktifleştirdiğini radyoaktif sistein kullanarak göstermiştir. Çevre faktörlerinden özellikle ışığın nöroendokrin sistem üzerine etkilerinin anlaşılmasına önemli katkıları olan bu çalışmalara yine çok sayıda atıf yapılmıştır. 1970’li yıllar elektron mikroskobunun Biyolojide yaygın şekilde kullanıldığı yıllardır. Prof. Dr. Semahat Geldiay da beyin nörosekresyon hücrelerinin ince yapısını Amerika’da Seatle’da Prof. Dr. J. Edwards ile birlikte elektron mikroskobuyla çalışmıştır. Nörosekresyon hücrelerinin tiplerini, yapısal özelliklerini belirlemiştir. Yine bu çalışmalar sırasında, bilinen nörohemal organların dışında, serebral nörohemal organ olarak isimlendirilen nörohormonların doğrudan beyinden salındığı yeni yerler de bulunmuştur. Türkiye’de de tüm bu güncel ve başarılı çalışmalarıyla 1975 yılında TÜBİTAK Bilim Ödülü ile onurlandırılmıştır. 1975-1980 yılları arasında Dr. Karaçalı ile birlikte, böcek nöroendokrin sisteminde ince yapı çalışmalarına devam etmek için bir NATO projesi vermiştir. Prof. Dr. Geldiay, Devlet Planlama Teşkilatının desteğini de sağlayarak Ege Üniversitesine bugün hala kullanılan bir transmisyon elektron mikroskobu kazandırmıştır. CENTO ve İngiliz Hükümetinden bu projeye sağlanan ek desteklerle birlikte elektron mikroskobu hazırlık laboratuvarını kurmuştur. Bu projenin desteğiyle hem serebral nörohemal organın diğer türlerde de varlığı gösterilmiştir ve hem de nöroendokrin sistemin çeşitli kısımlarında başka çalışmalar da yapılmıştır. Yapılan çalışmalar uluslararası seçkin dergilerde yayınlanmış, yurtiçi yurtdışı kongrelerde sunulmuştur. Nörosekresyonun önemi anlaşılmaya başlandıktan sonra, bir yandan nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları üzerinde ince yapı çalışmaları ile hormonların şekillenmesi, taşınması ve salınması mekanizmaları araştırılırken bir yandan da böceklerin kendi hormonlarını kullanarak zararlı böceklerle mücadele edilebileceği düşünceleri ve bu konu ile ilgili çalışmalar güçlenmeğe başlamıştır. Prof. Dr. Geldiay Türkiye’de bu konuda yapılan çalışmalara öncülük etmiştir. Bu konudaki çalışmalardan biri 1976-1978 (Dr. Karaçalı ve Dr. Akyurtlaklı ile birlikte) diğeri de 1983-1985 (Dr. Deveci ile birlikte) yıllarında olmak üzere iki TÜBİTAK projesiyle desteklenmiştir. Bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceği konusu Prof. Dr. Geldiay’ın Türkiye’de öncülük ettiği bir diğer konudur. Yaş haddinden emekli olacağı son günlere kadar, Montana Üniversitesinden Prof. Dr. Visscher ve Dr. Deveci ile birlikte bu konuda çalışmıştır. Prof. Dr. Geldiay bir yandan nörosekresyon materyelinin sentezi, taşınması, salınması ve nöroendokrin sistemin çeşitli kısımları ile ilgili ince yapı çalışmalarını sürdürmüştür. Bir yandan da nörosekresyonun sinir sistemi, hayvan davranışları, yumurta gelişmesi, diyapoz ve su dengesinin kontrolu üzerine rollerini çalışmıştır. Alanında bazı ilk bildirimlere sahip olma mutluluğunu, çoşkusunu yaşamıştır. Nörosekresyon materyelinin sinir sistemini ve hayvan davranışlarını etkilediğinin, elektriksel şokla salındığının, serebral nörohemal organın böcek beyninde de bulunduğunun ve bilinen fotoreseptörlerin dışında başın derinlerindeki bir nörohemal organda (corpus cardiacumlarda) ışığa duyarlı hücrelerin belirlenmesi onun evrensel boyuttaki ilk kayıtlarıdır. Böcek hormonları ve bitki büyüme regülatörlerinin böcek mücadelesinde kullanılabileceğiyle ilgili çalışmaları da Türkiye’deki ilkleridir. Yüksek öğretimde Türkçe kitap eksikliği sorununa kısmen çözüm oluşturmak için, Genel Zooloji Laboratuvar Kılavuzu, Embriyoloji Atlası (Dr. Karaçalı ile birlikte) ve Genel Zooloji Kitabını (Zooloji profesörü olan eşi Remzi Geldiay ile birlikte) yazmıştır. Prof. Dr. Semahat Geldiay’ın 1949 yılında Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Zooloji Kürsüsünde başlayan akademik yaşamı, 1990’da E. Ü. Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümünde yaş haddinden emekli olduğu güne kadar aralıksız, evrensel bilime önemli katkılarla sürmüştür. 42 yıllık hizmet süresinin son günlerine kadar enerji ve heyacanını koruyan Prof. Dr. Semahat GELDİAY başarılı çalışmaları nedeni ile 1996’da TÜBA Şeref Üyeliği ile onurlandırılmıştır. Kaynak: Bu anma yazısı, merhume Prof. Dr. Semahat Geldiay hocamızın ilk doktorantı ve Ege Üniversitesi, Biyoloji bölümü öğretim üyelerinden sayın Prof. Dr. Sabire Karaçalı hanımefendi tarafından, Birinci Ulusal Glikobiyoloji Kongresi’nde sunulmuştur. Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay Zooloji Ordinaryüsü ve Ankara Üniversitesi Zooloji Enstitüsü Yöneticisi Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay kan dolaşımı yetmezliği sonucu 19 Haziran 1962 tarihinde aniden vefat etti. Mithat Ali Tolunay, 1906 yılında zengin bir ailenin çocuğu olarak Saraybosna’da dünyaya geldi. Orta öğreniminden sonra Halkalı Ziraat Yüksekokulunda, ziraat eğitimi gördü. Asistanı olduğu Türk Entomolog Süreya Özek tarafından Ziraat Entomolojisine yönlendirildi. 1928′de Escherich’teki Münih Üniversitesinde doktora eğitimine başladı. İlk olarak Dr. Woltereck’le daha sonra 1938′de Ziraat Entomolojisi doçentlik sınavını verdiği Ankara Ziraat Yüksekokulunun Zooloji Enstitüsünde çalıştı. 1942 yılında zooloji profesörü, 1948′de de Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde genel zooloji ordinaryüsü oldu. Burada ani ölümüne kadar faydalı hizmetlerde bulundu. Kücük Asya Hayvanat alemi konusunda önemli bilimsel çalışmalarda bulundu. Tolunay, belli başlı eserlerinde Türkiyenin kemirgenleri ve böcekçillerini ele aldı. Yerleşim bölgelerindeki zararlılar; Belli başlı zararlılar; son olarak Genel Zooloji ve Özel Zooloji ders kitaplarını yazdı. Ölümü Türk Fen Bilimleri için büyük bir kayıp anlamına geliyor. Değerli meslektaşları ile anıyor, hatıralarını koruyoruz. Not: Yukarıdaki anma yazısı, orijinali resimde de görüldüğü üzere, Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay’ın vefatı üzerine; Ord. Prof. Dr. Erwing Schimitschek tarafından kaleme alınmış ve Journal of Pest Science (V. 35, N. 10, p. 155) dergisinde yayınlanmıştır. Bir rica: A.Ü.F.F. Biyoloji bölümünde okurken; hocalarımız hep “Prof. Dr. Mithat Ali Tolunay” derlerdi. Oysa yazıda üstüne basa basa hocanın Ordinaryüs olduğu vurgulanıyor. Ord. Prof. Dr. ünvanı ile Ordinaryüslük farklı şeyler mi? Bu konuda beni aydınlatan olursa çok sevineceğim. Prof. Dr. Sevinç Karol 29 Haziran 1925’de Trabzon’da Dünya’ya gelen Prof. Dr. Sevinç KAROL, 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler bölümünde başladığı lisans eğitimini 1946’da başarıyla tamamlamış ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji bölümünde göreve başlamıştır. 1951’de “A Contribution to the Study of Blood-Cells in Orthoptera” başlıklı teziyle doktorasını tamamlayan Prof. Karol; 1958’de Doçent, 1967 yılındaysa Profesör ünvanını almıştır. Akademik hayatı boyunca yurtiçi ve yurtdışı bir çok araştırma programlarına katılan Prof. KAROL’un; 1963-1964 yılları arasında Paris Milli Tabiat Tarihi Müzesinde yürüttüğü araştırmalar, Türk Araknolojisinin temelini oluşturması bakımından ulusal bilim tarihimiz açısından son derece önemlidir. Prof. Dr. Sevinç Karol Hocahanımın Emeklilik Töreni (Soldan sağa) Prof. Dr. Cevat Ayvalı, Prof. Dr. Zekiye Suludere, Prof. Dr. Metin Aktaş, Prof. Dr. Bahtiye Mursaloğlu, Prof. Dr. Sevinç Karol ve Prof. Dr. İrfan Albayrak Araknoloji ve Histoloji alanında bir çok bilimsel makaleye imza atan Prof. Karol; 1971-1972,1973-1974,1982-1985 yılları arasında, üç dönem olmak üzere A.Ü.F.F. dekanlık görevini yürütmüş; yine A.Ü.F.F. bünyesinde çeşitli yıllarda Zooloji, Biyoloji ve Jeoloji bölüm başkanlıklarında bulunmuş ve 1992 yılının Haziran ayında öğretim üyeliğinden emekli olmuştur. Başarılarla dolu akademik yaşantısını, toplumsal sorunların çözümüne yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle taçlandıran Prof. KAROL; 1971 yılından bu yana çeşitli derneklerde başkanlık ve üyeliklerde bulunmuştur. Kendisi halen; Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Şeref Başkanı, Türk Kadınlar Konseyi Şeref Başkanı, Türk Kanser Araştırma Kurumu Onursal Üyesi ve Araknoloji Derneği Onursal Başkanıdır. Not: Hocahanımın yukarıda yer alan kısa özgeçmişi, Araknoloji Derneği tarafından, 26.Ocak.2007 tarihinde düzenlenen “Türkiye’de Araknolojinin Dünü ve Bugünü” adlı panelde tarafımdan okunmuştur.

http://www.biyologlar.com/unlu-turk-biyologlar

X Kromozom İnaktivasyonu

X Kromozom İnaktivasyonu

X inaktivasyonu, dişi memeli hücrelerinde iki adet bulunan X kromozomlarından birinin inaktive edilmesi işlemi.

http://www.biyologlar.com/x-kromozom-inaktivasyonu

Kuşların genel özellikleri nelerdir

Kuşların genel özellikleri nelerdir

Kuşlar (Latince: Aves), tüylü, kanatlı, sıcakkanlı, yumurta ile üreyen, omurgalı hayvanlar.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-genel-ozellikleri-nelerdir

Deniz Laleleri (CRİNOİD) Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Deniz Laleleri (CRİNOİD) Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Crinoids, ekinodermlerin sınıfı Crinoidea'yı oluşturan deniz canlılarıdır (Phylum; Echinodermata). (Fotoğraf: Jung Hsuan/Shutterstock)

http://www.biyologlar.com/deniz-laleleri-crinoid-hakkinda-ayrintili-bilgi

Acta Biologica Turcica 1950 den Günümüze (Türk Biyoloji Dergisi)

Acta Biologica Turcica 1950 den Günümüze (Türk Biyoloji Dergisi)

Biz biyologlar sahip çıkmadığımız için 28. sayısında yayın hayatına son verilmiş olan dergi 29. sayısından itibaren yayınlanmaya başlanmış olmasına karşın Akademik Teşvik Yönetmeliğinde "en az 5 yıl süre ile aralıksız yayınlanmış olma" kuralı nedeni ile dergide yayınlanacak olan makaleler teşvik kapsamı dışındadır. Bu nedenle makale gönderimlerini siz TÜRK BİYOLOGLARININ tercih ve takdirlerine bırakıyoruz.Acta Biologica Turcica: 29 Aralık 1949 yılında kurulmuş olan Türk Biologi Derneğinin yayın organı olarak bir dergi yayınlanması kararı alınmıştır. Temmuz 1950 yılında ilk sayısı ile yayın hayatına başlamış olan dergi Biologi ismiyle çıkmış sonraki sayılarında ise Acta Biologica Turcica (Türk Biologi Dergisi/Türk Biyoloji Dergisi) ve Biyoloji Dergisi (Acta Biologica) adları ile çıkartılmıştır.Derginin ilk sayısında Ord. Prof. Dr. Curt KOSSWIG tarafından derginin hedef ve gayeleri başlıkla bir yazı yer almıştır. Takip eden sayıılarda Türkiye'de Biyoloji Tarihini gözler önüne seren makeleler ve yazılar yayınlanmıştır.  Ancak söz konusu derginin, 1978 yılında 28. sayısından sonra sessiz sedasız bir şekilde, yayın hayatına son verilmiştir. Biz zamanın biyologları olarak Ord. Prof. Dr. Curt KOSSWIG tarafından bu dergi için konan hedeflere ulaşmak adına, dergiyi Acta Biologica Turcica ismiyle, tekrar yayın hayatına kaldığı yerden devam ettirme kararı almış bulunmaktayız. Editor-in-Chief    Prof. Dr. Erdoğan ÇİÇEK, Nevşehir Hacı Bektaş Veli University, TurkeyManaging Editor    Prof. Dr. Soheil Eagderi, Department of Fisheries, Faculty of Natural Resources, University of Tehran, Iran.    Mrs. Sevil SUNGUR BİRECİKLİGİL, Nevşehir Hacı Bektaş Veli University, Turkey.English Editors    Mehmet Onur ÖZELSANCAK, Adana Science & Technology University, TurkeyPhotograph and Drawing Editor    Osman Bahadır ÇAPAR, Çukurova University, TurkeyPublishing Editor    Mr. Musa KAR, Nevşehir Hacı Bektaş Veli University, Turkey.Editors    Prof. Dr. Abuzer ÇELEKLİ, Gaziantep University, Turkey.    Prof. Dr. Ahmet AKSOY, Akdeniz University, Turkey    Prof. Dr. Ahmet BEYARSLAN, Bitlis Eren University, Turkey.    Prof. Dr. Ahmet DURAN, Selçuk University, Turkey    Prof. Dr. Ahmet KARATAŞ, Niğde University, Turkey    Prof. Dr. Ahmet KILIÇ, Dicle University, Turkey.    Assoc. Prof. Dr. Alev HALİKİ UZTAN, Ege University, Ege, Turkey.    Prof. Dr. Ali Serhan TARKAN, Muğla Sıtkı Koçman University, Turkey    Prof. Dr. Ali Yavuz KILIÇ, Anadolu University, Turkey.    Prof. Dr. Atilla ERİŞ, Uudağ University, Turkey    Prof. Dr. Aydın TOPÇU, Niğde University, Turkey.    Prof. Dr. Ali DÖNMEZ, Hacettepe University, Turkey    Prof. Dr. Ayşegül KARATAŞ, Niğde University, Turkey    Prof. Dr. Bayram GÖÇMEN, Ege University, Ege, Turkey.    Assoc. Prof. Dr. Burçin Aşkım GÜMÜŞ, Gazi University, Science Faculty, Biology (Zoology) Department, Ankara, Türkiye, Turkey    Prof. Dr. Canan CAN, Gaziantep University, Turkey    Prof. Dr. Erhan ÜNLÜ, Dicle University, Turkey.    Prof. Dr. Fazıl ŞEN, Yüzüncü Yıl University, Turkey    Assoc. Prof. Dr. Ferhat CELEP, Gazi University, Turkey    Prof. Dr. Hasan SEVGİLİ, Ordu University, Turkey.    Prof. Dr. Güray UYAR, Gazi University, Turkey    Prof. Dr. Kemal BÜYÜKGÜZEL, Bülent Ecevit Üniversity, Turkey    Prof. Dr. Mehmet KARATAŞ, Mevlana University, Turkey.    Assoc. Prof. Dr. Mehmet Zülfü YILDIZ, Adıyaman University, Turkey.    Prof. Dr. Mohammad MORADI, Department of Biology, Faculty of Science, University of Zanjan, Zanjan, Iran.    Prof. Dr. Murat YURTCAN, Trakya University, Turkey    Prof. Dr. Musa DOĞAN, Middle East Technical University, Turkey    Prof. Dr. Mustafa SÖZEN, Bülent Ecevit Üniversity, Turkey    Prof. Dr. Mustafa YAMAN, Karadeniz Technical University, Turkey.    Prof. Dr. Neva ÇİFTÇİOĞLU BANES, NASA, United States    Prof. Dr. Nuri YİĞİT, Ankara University, Turkey    Prof. Dr. Nuri BAŞUSTA, Fırat University, Turkey    Prof. Dr. Orhan ERMAN, Fırat University, Turkey.    Prof. Dr. Osman TUGAY, Selçuk University, Turkey    Assoc. Prof. Dr. Özdemir ADIZEL, Van Yüzüncüyıl Üniversitesi, Turkey    Prof. Dr. Ömer Köksal ERMAN, Atatürk University, Turkey.    Dr. Ronald Fricke, State Museum of Natural History Stuttgart, Germany    Dr. Saber VATANDOUST, Department of Fisheries, Islamic Azad University, Babol Branch, Babol, Iran.    Prof. Dr. Salih DOĞAN, Erzincan University, Turkey.    Assist. Prof. Dr. Saniye Cevher ÖZEREN, Ankara University, Turkey    Prof. Dr. Selma SEVEN, Gazi University, Turkey    Prof. Dr. Soheil Eagderi, Department of Fisheries, Faculty of Natural Resources, University of Tehran, Iran.    Assist. Prof. Dr. Temel ŞAHİN, Recep Tayyip Erdoğan University, Turkey    Prof. Dr. Yılmaz ÇAMLITEPE, Trakya University, TurkeyAdvisory Board    Prof. Dr. Adil GÜNER, Nezahat Gökyiğit Botanic Garden, Turkey    Prof. Dr. Ali DEMİRSOY    Prof. Dr. Mustafa KURU, Baskent University, Ankara, Turkey.    Prof. Dr. Tuna EKİM http://actabiologicaturcica.info/index.php/abt/index

http://www.biyologlar.com/acta-biologica-turcica-1950-den-gunumuze-turk-biyoloji-dergisi

Neandertal ve İnsanın Son Ortak Atasına Ait DNA Sekanslaması Tamamlandı

Neandertal ve İnsanın Son Ortak Atasına Ait DNA Sekanslaması Tamamlandı

Matthias Meyer, yayımladığı makalede, tarih öncesine ait eski insan DNA’sının elimizde bulunan %0.1’ini sekanslamayı (DNA’yı oluşturan baz çiftlerinin dizisini tespit etme işlemi) bitirdiklerini açıkladı.

http://www.biyologlar.com/neandertal-ve-insanin-son-ortak-atasina-ait-dna-sekanslamasi-tamamlandi

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

Görsel : Garwood et al 2016 / Museum National d’Histoire Naturelle, Paris.

http://www.biyologlar.com/305-milyon-yasinda-araknid-fosili-kesfedildi

Dünyanın en uzun böceği Çin’de keşfedildi

Dünyanın en uzun böceği Çin’de keşfedildi

2014 yılında Çin’in güneyindeki Guangxi Zhuang Özerk Bölgesi’ ne Batı Çin Böcek Müzesi (West Cine Insect Museum,

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-uzun-bocegi-cinde-kesfedildi

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

2 milyon yıl önce Afrika’da birçok insan benzeri canlı türü yaşıyordu. Bunların bazıları birbirlerine oldukça benzerken, bazılarının belirgin tanımlayıcı özellikleri vardı.

http://www.biyologlar.com/neden-dunyada-tek-bir-insan-turu-kaldi

Evrimin Oldukça Tuhaf Ve Eşsiz Canlıları

Evrimin Oldukça Tuhaf Ve Eşsiz Canlıları

Evrim, büyük bir çeşitlilik içeren ve büyük bir yelpazede olumsuz yaşam koşullarına ev sahipliği yapan gezegenimizde, her türe, kendi nişine ayrılması konusunda yardımcı olur. Ve bazen evrimleşen özellikler oldukça tuhaf görünür.

http://www.biyologlar.com/evrimin-oldukca-tuhaf-ve-essiz-canlilari


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0