Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 328 kayıt bulundu.
Cells are crawling all over our bodies, but how?

Cells are crawling all over our bodies, but how?

For better and for worse, human health depends on a cell's motility –– the ability to crawl from place to place. In every human body, millions of cells –are crawling around doing mostly good deeds ––– though if any of those crawlers are cancerous, watch out.

http://www.biyologlar.com/cells-are-crawling-all-over-our-bodies-but-how

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

Türkiye’de Biyologların Çalışma Alanlarının Listesi

– İlaç Üretimi Yapan Fabrikalar – İlaç Tanıtımını ve Satışı Yapan Firmalar – Gıda ve Yem İşletmelerinde – Kozmetik Üretimi Yapan Fabrikalar – Okullar – İlkyardım Eğitim Merkezleri – Hijyen Eğitmeni Veren Kurslar – Gıda Kontrol Laboratuvarları – Ulusal Gıda Referans Laboratuvarı – Çevre Ölçüm ve Analiz Laboratuvarları – Çevre Referans Laboratuvarı – İş Hijyeni Ölçüm, Test ve Analiz Laboratuvarları – Veteriner Teşhis ve Analiz Laboratuvarları – Yüzme Havuzu Suyunun Analiz Laboratuvarları – Toprak Analiz Laboratuvarları – Kanatlı Hastalıkları Teşhis Laboratuvarları – Bitki Sağlığı Laboratuvarları – Kriminoloji Laboratuvarları – Halk Sağlığı Laboratuvarları – Bilimsel Araştırma Merkezleri – Araştırma Enstitüleri – Üniversiteler – Hastane Laboratuvarları – Doku Tipleme Laboratuvarları – Mikrobiyoloji Laboratuvarları – Biyokimya Laboratuvarları – Çocuk Hematoloji Flow Sitometri Laboratuvarları – Kan Hizmet Birimleri – Kan Merkezleri – Transfüzyon Merkezleri – Kan Bağışı Merkezleri – Tüp Bebek Merkezleri – Terapötik Aferez Merkezleri – Genetik Hastalıklar Tanı Merkezleri – Kök Hücre Nakil Merkezleri – İnsan Doku ve Hücrelerinin Üretim, İthalat, İhracat, Depolama ve Dağıtım Faaliyetlerini Yürüten Merkezler – Total Parenteral Nutrisyon - Home Parenteral Nutrisyon - Kemoterapi İlaç Hazırlama Merkezleri – Kordon Kanı Bankaları – Perfüzyonist – Aplikasyon Uzmanlığı – IT Uygulama Destek Uzmanlığı – ÇED Raporu ve PTD Hazırlayan Firmalar – Çevre Danışmanlık Hizmeti Veren Firmalar – Çevreye Kirletici Etkisi Olan Faaliyet ve Tesislerde Çevre Görevlisi – İş Güvenliği Uzmanlığı – Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı – Koruma Amaçlı İmar Planı Yapan Firmalar – Yetkili Sınıflandırıcı Olarak Kurulan ve İşletilen Laboratuvarlar – Tıbbi Cihazların Satış ve Servis Şirketleri – Rüzgar Enerji Santralleri – Biyoteknoloji – Biyosidal Ürün Uygulamaları Yapan Firmalar – Havuz Suyunda Kullanılan Yardımcı Kimyasal Maddelerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Kuvvetli Asit veya Baz İçeren Temizlik Ürünlerinin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Tampon, Hijyenik Ped, Göğüs Pedi, Çocuk Bezi ve Benzeri Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Hava Aromatize Edici Ürünlerin Üretimini ve İthalatını Yapan Firmalar – Peloid Üretim Tesisleri – Sperma, Ovum ve Embriyo Üretim Merkezleri – Doğal Çiçek Soğanlarının Üretimi, Doğadan Toplanması ve İhracatını Yapan Firmalar – Su Ürünleri Yetiştirilen Tesisler – Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunması İçin Araştırma Yapılan Merkezler – Toprakta Kirlenmiş Saha Değerlendirme ve Temizleme Çalışmalarını Yapacak Olan Firmalar – Biyosidal Ürün veya Aktif Maddeler Üreten İşletmeler – Aktif Madde İçermeyen Biyosidal Ürünlerin Üretim Yerleri – Doğal Mineralli Su Tesisleri – İçme Suyu Tesisleri – Doku Kültürü İle Tohumluk Üreticisi – Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine İlişkin Risk Değerlendirmesi ve Acil Müdahale Planlarını Hazırlayacak Kurum ve Kuruluşlar – Akustik Rapor-Gürültü Haritası-Eylem Planı Hazırlayan, Çevresel Gürültü Konusunda Değerlendirme ve Arka Plan Gürültü Seviyesinin Ölçümünü Yapan Firmalar – İhracat Yapan Firmalar – Kaplıcalar – Örnek Avlaklar – Hayvanat Bahçeleri – Yüzme Havuzları – Atıksu Arıtma Tesisleri – Kamu Kurum ve Kuruluşları TÜRKİYE’DE BİYOLOGLARIN ÇALIŞMA ALANLARI 1) 31.12.2015 tarih ve 29579 sayılı (4.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Ekonomi Bakanlığından) “İHRACATTA TİCARİ KALİTE DENETİMLERİNİN RİSK ESASLI YAPILMASI AMACIYLA FİRMALARIN SINIFLANDIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda laboratuvar elemanı ve sorumlu denetçi olarak çalışabilirsiniz. 2) 29.07. 2015 tarih ve 29429 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İLKYARDIM YÖNETMELİĞİ” gereğince İlkyardım eğitmeni sertifikasını alarak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların ilkyardım eğitim merkezlerinde mesul müdür, ilkyardım eğitmeni veya ilkyardım eğitimci eğitmeni olarak çalışabilirsiniz. 3) 03.07.2015 tarih ve 29405 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN TANITIM FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde ürün tanıtım temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 4) 25.06.2015 tarih ve 29397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZLARIN TEST, KONTROL VE KALİBRASYONU HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektörde sorumlu müdür olarak çalışabilirsiniz. 5) 03.06.2015 tarih ve 29375 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumundan) “TÜRKİYE KAMU HASTANELERİ KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 6) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIKLARIN KARAYOLUNDA TAŞINMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince atık taşıma faaliyetinde bulunan özel sektöre ait firmalarda tehlikeli madde güvenlik danışmanı ve çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 7) 20.03.2015 tarih ve 29301 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “TÜRKİYE HALK SAĞLIĞI KURUMU DENETİM HİZMETLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye Halk Sağlığı Kurumunda denetçi olarak çalışabilirsiniz. 8) 22.01.2015 tarih ve 29244 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “HALK SAĞLIĞI LABORATUVARLARI VE YETKİLENDİRİLMİŞ LABORATUVARLARIN ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığı laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, laboratuvar birim sorumlusu, laboratuvar teknik personeli ve kalite yönetim temsilcisi olarak çalışabilirsiniz. 9) 12.12.2014 tarih ve 29203 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNE İLİŞKİN RİSK DEĞERLENDİRMESİ VE ACİL MÜDAHALE PLANLARINI HAZIRLAYACAK KURUM VE KURULUŞLARIN ASGARİ ÖZELLİKLERİNE DAİR TEBLİĞ” gereğince risk değerlendirmesi ve acil müdahale planlarını hazırlayacak özel sektöre ait kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 10) 30.09.2014 tarih ve 29135 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde ÜYTE laboratuvarı sorumlusu ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 11) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK MESLEK MENSUPLARI İLE SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÇALIŞAN DİĞER MESLEK MENSUPLARININ İŞ VE GÖREV TANIMLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince sağlık meslek mensupları ile sağlık hizmetlerinde çalışan diğer meslek mensuplarının iş ve görev tanımları yapılmıştır. 12) 22.05.2014 tarih ve 29007 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “TEHLİKELİ MADDE GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince tehlikeli maddeleri taşıyan, gönderen, paketleyen, yükleyen, dolduran ve boşaltan özel sektöre ait işletmelerde tehlikeli madde güvenlik danışmanı olarak çalışabilirsiniz. 13) 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZ SATIŞ, REKLAM VE TANITIM YÖNETMELİĞİ” gereğince piyasaya arz edilen tıbbi cihazların satış, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde bulunan özel sektöre ait firmalarda sorumlu müdür, satış-tanıtım elemanı ve klinik destek elemanı olarak çalışabilirsiniz. 14) 04.04.2014 tarih ve 28962 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “İNSAN DOKU VE HÜCRE ÜRÜNLERİNİN RUHSATLANDIRILMASI VE BU ÜRÜNLERİN ÜRETİM, İTHALAT, İHRACAT, DEPOLAMA VE DAĞITIM FAALİYETLERİNİ YÜRÜTEN MERKEZLER HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların merkezlerinde merkez sorumlusu, kalite yönetim birimi sorumlusu, kalite kontrol birimi sorumlusu ve doku-işleme birimi sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 15) 25.12.2013 tarih ve 28862 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE ÖLÇÜM VE ANALİZ LABORATUVARLARI YETERLİK YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre mevzuatı kapsamında ölçüm ve analizleri yapacak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında laboratuvar sorumlusu, kalite yöneticisi/kalite yöneticisi temsilcisi ve ölçüm ve analiz yapacak personel olarak çalışabilirsiniz. 16) 21.11.2013 tarih ve 28828 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE GÖREVLİSİ, ÇEVRE YÖNETİM BİRİMİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 17) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 18) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “KUVVETLİ ASİT VEYA BAZ İÇEREN TEMİZLİK ÜRÜNLERİNİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 19) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 20) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığından) “HAVA AROMATİZE EDİCİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait firmalarda mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 21) 03.10.2013 tarih ve 28784 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞI DENETİM HİZMETLERİ BAŞKANLIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince Sağlık Bakanlığında sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 22) 20.08.2013 tarih ve 28741 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ HİJYENİ ÖLÇÜM, TEST VE ANALİZİ YAPAN LABORATUVARLAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kapsamında çalışma ortamındaki kişisel maruziyetlere veya çalışma ortamına yönelik fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle ilgili iş hijyeni ölçüm, test ve analizleri yapacak özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında kalite yöneticisi ve laboratuvar yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 23) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “AKTİF MADDE İÇERMEYEN BİYOSİDAL ÜRÜNLER TEBLİĞİ” gereğince özel sektöre ait üretim yerlerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 24) 05.07.2013 tarih ve 28698 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “HİJYEN EĞİTİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Hayat Boyu Öğrenme Müdürlüğü ile protokol imzalayan özel eğitim kurumlarında hijyen eğitimi verebilirsiniz. 25) 30.05.2013 tarih ve 28662 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU SAĞLIK DENETÇİLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda sağlık denetçisi olarak çalışabilirsiniz. 26) 29.05.2013 tarih ve 28661 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL MOTORLU TAŞIT SÜRÜCÜLERİ KURSU YÖNETMELİĞİ” gereğince özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında çalışabilirsiniz. 27) 30.04.2013 tarih ve 28633 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TÜRKİYE İLAÇ VE TIBBİ CİHAZ KURUMU ÜRÜN DENETMENLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda denetmen olarak çalışabilirsiniz. 28) 27.04.2013 tarih ve 28630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN İMALATHANELERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait imalat yerlerinde ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 29) 29.12.2012 tarih ve 28512 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından) “İŞ GÜVENLİĞİ UZMANLARININ GÖREV, YETKİ, SORUMLULUK VE EĞİTİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince kamu ve özel sektöre ait işyerlerinde iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilirsiniz. 30) 19.07.2012 tarih ve 28358 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DOĞAL ÇİÇEK SOĞANLARININ ÜRETİMİ, DOĞADAN TOPLANMASI VE İHRACATINA İLİŞKİN YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmalarda teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 31) 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığından) “MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait okullarda, kurslarda, dershanelerde, etüt eğitim merkezlerinde, hizmet içi eğitim merkezlerinde ve uzaktan eğitim merkezlerinde öğretmen, uzman öğretici veya usta öğretici olarak çalışabilirsiniz. 32) 30.12.2011 tarih 52388 sayılı Makam oluruyla yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “DOKU TİPLEME LABORATUVARLARI YÖNERGESİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların doku tipleme laboratuvarlarında doku tipleme laboratuvarı sorumlusu, doku tipleme laboratuvarı sorumlu yardımcısı, tetkik ve analiz sorumlusu, laboratuvar teknisyeni ve kalite yönetim sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 33) 29.12.2011 tarih ve 28157 (3. mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının gıda kontrol laboratuvarlarında çalışabilirsiniz. 34) 24.12.2011 tarih ve 28152 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SPERMA, OVUM VE EMBRİYO ÜRETİM MERKEZLERİNİN KURULUŞ VE ÇALIŞMA ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların üretim merkezlerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 35) 13.12.2011 tarih ve 28141 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN HAYVANLARIN REFAH VE KORUNMASINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 36) 11.12.2011 tarih ve 28139 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “VETERİNER TEŞHİS VE ANALİZ LABORATUVARLARI YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait laboratuvarlarda teknik personel çalışabilirsiniz. 37) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait toplama-ayırma tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 38) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda proje koordinatörü ve biyolog olarak çalışabilirsiniz. 39) 29.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” gereğince 11.04.1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunu’nda yapılan değişiklikle özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda perfüzyonist olarak çalışabilirsiniz. 40) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” gereğince tehlikeli atıkların dışındaki özel sektöre ait ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 41) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel sektöre ait laboratuvarlarda biyolog, yüzme havuzlarında ise mesul müdür ve havuz suyu operatörü olarak çalışabilirsiniz. 42) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz. 43) 04.06.2010 tarih ve 27601 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRESEL GÜRÜLTÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ VE YÖNETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince akustik rapor-gürültü haritası-eylem planı hazırlayan, çevresel gürültü konusunda değerlendirme ve arka plan gürültü seviyesinin ölçümünü yapan özel veya kamuya ait kurum/kuruluşlarda çalışabilirsiniz. 44) 10.03.2010 tarih ve 27517 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “TERAPÖTİK AFEREZ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların terapötik aferez merkezlerinde sertifika alarak teknik sorumlu olarak çalışabilirsiniz. 45) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (4. mükerrer) Resmi Gazete'de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLER YÖNETMELİĞİ” gereğince biyosidal ürün veya aktif maddeler üreten özel sektöre ait işletmelerde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 46) 31.12.2009 tarih ve 27449 sayılı (5.mükerrer) Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAN HİZMET BİRİMLERİNDE GÖREV YAPACAK SAĞLIK PERSONELİNİN EĞİTİMİ VE SERTİFİKALANDIRILMASINA DAİR TEBLİĞ” gereğince özel veya kamuya ait kan hizmet birimlerinde çalışabilirsiniz. 47) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” gereğince Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan özel sektöre ait şirketlerde biyolog ve rapor koordinatörü olarak çalışabilirsiniz. 48) 30.10.2009 tarih ve 27391 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığından) “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE VE YETKİ BELGESİ BULUNAN ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLAR İLE KIYI TESİSLERİNİN ÇALIŞMA USULLERİNE İLİŞKİN TEBLİĞ” gereğince petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. 49) 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Milli Savunma Bakanlığından) “TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince Türk Silahlı Kuvvetlerinde Çevre yönetim işlem sorumlusu ve çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 50) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” gereğince Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 51) 14.01.2009 tarih ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ULUSAL GIDA REFERANS LABORATUVAR MÜDÜRLÜĞÜ KURULUŞ VE GÖREV ESASLARINA DAİR YÖNETMELİK” gereğince Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına ait Ulusal Gıda Referans Laboratuvarında çalışabilirsiniz. 52) 21.11.2008 tarih ve 27061 ve 27110 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığından) “ÇEVRE DENETİMİ YÖNETMELİĞİ” gereğince çevre denetim görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 53) 11.08.2007 tarih ve 26610 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “HAYVANAT BAHÇELERİNİN KURULUŞU İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların hayvanat bahçelerinde sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 54) 25.06.2007 tarih ve 26563 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “SAĞLIK BAKANLIĞINCA YAPILACAK PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİNİN USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince piyasa gözetimi ve denetimi yapan personel olarak çalışabilirsiniz. 55) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığından) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşlarda yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 56) 26.07.2005 tarih ve 25887 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Kültür ve Turizm Bakanlığından) “KORUMA AMAÇLI İMAR PLANLARI VE ÇEVRE DÜZENLEME PROJELERİNİN HAZIRLANMASI, GÖSTERİMİ, UYGULAMASI, DENETİMİ VE MÜELLİFLERİNE İLİŞKİN USUL VE ESASLARA AİT YÖNETMELİK” gereğince imar planı hazırlayan özel sektöre ait firmalarda çalışabilirsiniz. 57) 05.07.2005 tarih ve 25866 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KORDON KANI BANKACILIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince kamu kurum ve kuruluşları ile özel sağlık kurum ve kuruluşlarının banka ekibinde çalışabilirsiniz. 58) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” gereğince kozmetik ürünler üreten özel sektöre ait imalathane ve fabrikalarda sorumlu teknik eleman olarak çalışabilirsiniz. 59) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” gereğince özel sektöre ait peloid üretim tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 60) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait firmaların içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 61) 27.01.2005 tarih ve 25709 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLERİN KULLANIM USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı biyosidal ürün kullanarak mücadele etmek isteyen özel sektöre ait firmalarda mesul müdür ve ekip sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 62) 31.12.2004 tarih ve 25687 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVCI EĞİTİMİ VE AVCILIK BELGESİ VERİLMESİ USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince avcı eğitimi veren özel şirketlere ait kurslarda uzman öğretici olarak çalışabilirsiniz. 63) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye Halk Sağlığı Kurumundan) “DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 64) 31.07.2004 tarih ve 25539 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Adli Tıp Kurumu Başkanlığından) “ADLİ TIP KURUMU KANUNU UYGULAMA YÖNETMELİĞİ” gereğince Morg İhtisas Dairesinde ve Biyoloji İhtisas Dairesinde çalışabilirsiniz. 65) 29.06.2004 tarih ve 25507 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “SU ÜRÜNLERİ YETİŞTİRİCİLİĞİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait su ürünleri yetiştirilen tesislerde teknik personel olarak çalışabilirsiniz. 66) 16.05.2004 tarih ve 25464 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Orman ve Su İşleri Bakanlığından) “AVLAKLARIN KURULUŞU, YÖNETİMİ VE DENETİMİ ESAS VE USULLERİ İLE İLGİLİ YÖNETMELİK” gereğince özel sektöre ait örnek avlaklarda avlak yöneticisi olarak çalışabilirsiniz. 67) 24.07.2001 tarih ve 24472 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAPLICALAR YÖNETMELİĞİ” gereğince özel sektöre ait kaplıca tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 68) 04.09.2000 tarih ve 24160 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından) “ÖZEL GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ VE FAALİYETLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince özel gıda kontrol laboratuvarlarında laboratuvar personeli ve sorumlu yönetici olarak çalışabilirsiniz. 69) 10.06.1998 tarih ve 23368 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “GENETİK HASTALIKLAR TANI MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ” gereğince özel veya kamuya ait kurum ve kuruluşların genetik hastalıklar tanı merkezlerinde çalışabilirsiniz. 70) Sağlık Bakanlığından çıkarılan “TÜRKİYE KÖK HÜCRE KOORDİNASYON MERKEZİ ÇALIŞMA ESASLARI YÖNERGESİ” gereğince Sağlık Bakanlığına ait kök hücre koordinasyon merkezinin tarama ve eşleştirme biriminde çalışabilirsiniz. NOTLAR Not 1: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarına atanması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 2: Biyologların kamu kurum ve kuruluşlarında uzman ve uzman yardımcısı olarak görev yapması ile ilgili yönetmeliklere yer verilmemiştir. Not 3: 2 adet kanun, 50 adet yönetmelik, 16 adet tebliğ ve 2 adet yönergeden oluşan toplam 70 adet mevzuata yer verilmiştir. Hazırlayan: Yalçın Dedeoğlu

http://www.biyologlar.com/turkiyede-biyologlarin-calisma-alanlarinin-listesi

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Ayna Nöronlar: Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/populer-bilim-ve-gelecek-ayna-noronlar

Kuşlar neden göç ederler?

Bu sorun, hala ornitolojide en zorlu sorulardan birisi. Genellikle kuş göçleri üreme ve üreme dışı dönemlerin aynı bölgede geçirilmesinin avantajlı ya da mümkün olmadığı durumlarda görülür. Ancak, bazen daha yakında elverişli kışlama alanları varken türün neden binlerce kilometre öteye göç ettiğini açıklamak her zaman kolay değil. Göç, olanca risklerine karşın hala vazgeçilmediğine göre kuşlara hatırı sayılır yararlar sağlıyor olmalı. Uzun göç yolculuğu, tamamlamak için harcanan enerjinin yanısıra yorgunluk, kaybolma, yırtıcılara yem olma gibi riskleri nedeniyle tehlikeli bir girişim. Kuzey Yarımküre'den güneye göçen küçük kuşların yarısından fazlası asla geri dönmüyor. Örneğin diğer akrabalarının aksine çok daha geç, Ağustos ayında yuva yapan Ada Doğanı (Falco eleonorae) bu gibi küçük göçmenlerle beslenerek yaşamak için evrilmiş bir yırtıcı. Buna, insanoğlunun ve olumsuz hava koşullarının etkilerini eklersek göç ve kışlama sırasında ölüm oranının yüksekliği bizi şaşırtmamalı. Kuşların, kış aylarının olumsuz çevre koşullarından güneye kaçmaları kolay anlaşılsa da belki de daha ilginç bir soru neden uygun koşullar tropikal bölgelerde yıl boyu hüküm sürdüğü halde tekrar kuzeye döndükleri. Burada önemli nokta, her ne kadar kış boyunca düşmanca koşullar hüküm sürse de, kuzey enlemlerinde ilkbahar ve yaz ayları boyunca üremek için tropikal bölgelere göre daha uygun özelliklerin bulunması. Tropikal enlemlerde gece-gündüz uzunluğu neredeyse sabit olduğu halde, ilkbahar ve yaz boyunca kuzey enlemlerinde gündüzler gecelerden belirgin derecede uzun. Diğer taraftan ılıman ve tropikal bölgelerde yerli kuş populasyonlarının yoğunluğu özellikle üreme sırasında yüksek rekabet oluştururken, daha az türe sahip sahip kuzey enlemlerinde bu rekabet daha düşük. Bu bakış açısına göre, kuzey enlemlerdeki çoğu göçmen kuş türleri (kuzeyin zorlu kışından kaçıp tropik bölgeye tahammül eden ılıman kökenli kuşlar değil) kuzeydeki geçici yaz bolluğundan faydalanan tropikal kökenli kuşlardır. Aynı türün farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları göç davranışını sonradan kazanabilir ya da kaybedebilirler. Örneğin Küçük İskete (Serinus serinus) son yüzyıl içinde Akdeniz havzasından kuzeye, Avrupa'ya yayıldı. Atasal Akdeniz toplulukları yerliyken, yeni kuzey populasyonları artık göçmen oldular. Tam tersi bir gelişme, Güney Afrika'da kışlayan Kara Leylek (Ciconia nigra) ve Arıkuşu (Merops apiaster) gibi bazı göçmen türlerin bir kısmının artık orada üreyen yerli türlere dönüşmeleri. Genel olarak, tropikal bölgeye göç eden kuşlar geride ılıman bölgede kalanlara göre kışı daha iyi atlatırken, geride kalan yerli türler üreme açısından göçmenlerden daha başarılı olurlar. Tropikal bölgedeki yerli türler ise uzun yaşamayı düşük üremeye feda ederler. Kurdukları yuvaların pek azı başarılıdır, yavru sayıları düşüktür ve her çift yılda birçok kere üremeyi dener, ama erginler uzun ömürlüdürler. Göç, yerel koşullar yakındaki yörelere fırsatçı hareketleri teşvik ettiği durumlarda evrilir. Populasyonun sadece bir kısmında başlayan bu davranış eğer avantajlı ise, bir süre sonra göç etmeyen toplulukların yeryüzünden silinmesi sonucunda o türün tüm bireyleri için bir kural haline gelir. Farklı göç şekilleri Farklı türlerin kışlama ve üreme alanları arasında izledikleri rota ya da kışlama alanlarında yerleşme şekilleri değişik göç şekilleri oluşturuyor. En belirgin farklılıklardan biri süzülen kuşlarla, kanat çırpan aktif uçucular arasında. Uçabilmek için termallere bağımlı süzülen kuşlar, geniş su kitlelerini aşamadıklarından kıyı kenarını izleyerek gündüzleri uçarlar ve denizleri karaların birbirlerine en çok yaklaştıkları bölgelerden geçerler. Diğer taraftan pek çok ötücü kuş, yağmurcun ve su kuşu yer şekillerine bağlı kalmaksızın geniş bir cephe şeklinde geceleri göç ederler. Bazı durumlarda ilkbahar ve sonbahardaki göç rotası aynı olmaz. Örneğin, Sibirya’da üreyen Kara Gerdanlı Dalgıç (Gavia arctica) toplulukları sonbaharda doğrudan bir uçuşla Karadeniz’e iner, ancak ilkbaharda aynı rotadan geri dönmek yerine önce batıya Baltık Denizi’ne, sonra doğuya uçar. Havalanabilmek için donmamış su yüzeyine gerek duyan dalgıçların, buzu geç çözülen gölleri ilkbaharda kullanamaması nedeniyle bu tip bir göçün ("halka göç") daha avantajlı olduğu sanılıyor. Pek çok ötücü kuş türünde erkek bireyler, dişilere göre daha kısa mesafe göç eder. Bu durumun, erkeklerin ilkbaharda en iyi üreme alanlarını ele geçirmek için giriştikleri yoğun rekabetin sonucu olduğu sanılıyor. Yine muhtemelen aynı nedenden dolayı sonbahar göçü neredeyse aylar süren bir sürede gerçekleştiği halde, ilkbahar göçü çok daha dar bir zaman aralığında gerçekleşir. Süper yakıt: İçyağı Göç eden kuşların büyük çoğunluğu bir seferde uzun mesafeleri aşabilmek için deri altında yağ depolar. Yağ parçalandığında, aynı miktarda karbonhidrat veya proteinle karşılaştırılırsa onların iki katı enerji ve su üretir. Biriktirilen yağ, bazen vücut ağırlığının iki katına çıkmasına neden olabilir. Bu denli çok yağın kısa sürede biriktirilebilmesi için uygun metabolik ve davranışsal değişiklikliklerin oluşması gerekiyor. Bu değişiklikler arasında aşırı yeme (hiperfagi), metabolizmalarının nitelik değiştirmesi, iç organların bazılarının küçülmesi sayılabilir. Yağ, normal zamanlarda küçük kuşların vücutlarının %3 ila %5'ine karşılık gelir. Oysa göç sırasında bu değer %25'e, bazı kıyı kuşlarında % 45'e ulaşabiliyor. Ötücü kuşlar tipik olarak bir seferinde birkaç yüz kilometre uçtuktan sonra 1 ila 3, bazı durumlarda daha da uzun süre dinlenip azalan rezervlerini yeniden tamamlarlar. Uzun mesafeler kateden kıyıkuşları da göçlerini üç veya dört ayakta gerçekleştirirler. Her yolculuk ayağı sırasında dinlendikleri bu mola noktaları birçok tür için yaşamsal önem taşır. Yapılan araştırmalar, küçük kuşların bir saatlik bir uçuş sırasında vücut ağırlıklarının yaklaşık %1'ini kaybettiklerini göstermiş. Ünlü göç araştırmacısı Peter Berthold, ağırlığının %40'ı yağ olan bir göçmen kuşun 100 saat boyunca durmadan uçabileceğini ve bu süre zarfında 2500 km. yol katedeceğini hesaplamış. Yakıtı tasarruflu kullanma açısından hiçbir insan yapısı motor kuşların metabolizmasıyla baş edemez!

http://www.biyologlar.com/kuslar-neden-goc-ederler

Bilim Kurguyu Gerçeğe Dönüştüren 5 Nanobilim Yolu

Bilim Kurguyu Gerçeğe Dönüştüren 5 Nanobilim Yolu

Rus yazar Boris Zhitkov, 1931'de anlatıcının karışık ameliyatları gerçekleştirmek için minyatür eller oluşturduğu kısa hikayesi olan Mikrohand'leri yazdı.

http://www.biyologlar.com/bilim-kurguyu-gercege-donusturen-5-nanobilim-yolu

Orta beyin - Mesencephalon Nedir

Orta beyin - Mesencephalon Nedir

Orta beyin ya da mesencephalon (Grekçe: mesos - orta, enkephalos - beyin), merkezi sinir sisteminin; görme, işitme, motor kontrol, uyku/uyanma, uyarılma (tetiklik) ve sıcaklık regülasyonu ile ilgili bir parçasıdır.

http://www.biyologlar.com/orta-beyin-mesencephalon-nedir

Çevre Kanunu ( Bölüm-2 )

BEŞİNCİ BÖLÜM Cezai hükümler İdari nitelikteki cezalar: Madde 20 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/14 md.) İdarî nitelikteki cezalar şunlardır: a) Ek 4 üncü madde uyarınca emisyon ölçümü yaptırmayan motorlu taşıt sahiplerine 500 Türk Lirası, yönetmeliklerle belirlenen standartlara aykırı emisyona sebep olan motorlu taşıt sahiplerine 1.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. b) Hava kirliliği yönünden önemli etkileri nedeniyle kurulması ve işletilmesi yönetmelikle izne tâbi tutulan tesisleri, yetkili makamlardan izin almadan kuran ve işleten veya iznin iptal edilmesine rağmen kurmaya ve işletmeye devam eden veya bu tesislerde izin almaksızın sonradan değişiklik yapan veya yetkili makamların gerekli gördükleri değişiklikleri tanınan sürede yapmayanlara 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu tesislerde emisyon miktarları yönetmelikle belirlenen sınırları aşıyorsa 48.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. İzne tâbi tesisleri, aldıkları izin belgesinde veya yönetmeliklerde öngörülen önlemleri almadan veya yönetmeliklerde belirlenen emisyon standartlarına ve sınırlamalarına aykırı olarak işletenlere 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. c) Hava kirliliği yönünden kurulması ve işletilmesi izne tâbi olmayan tesislerin işletilmesi sırasında yönetmelikle belirlenen standartlara aykırı emisyona neden olanlara 6.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu Kanunun ek 9 uncu maddesine aykırı davrananlara 2.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu bendin birinci paragrafında öngörülen fiilin konutlarla ilgili olarak işlenmesi halinde verilecek ceza toplu veya ferdî ısıtılan konutlarda her bağımsız bölüm için 300 Türk Lirasıdır. Bu cezai sorumluluk toplu ısıtılan konutlarda yöneticiye, ferdî ısıtılan konutlarda ise konutu kullanana aittir. d) Hava kirliliği yönünden özel önem taşıyan bölgelerde veya kirliliğin ciddi boyutlara ulaştığı zamanlarda ve yerlerde veya kritik meteorolojik şartlarda yönetmeliklerle öngörülen önlemleri almayan, yasaklara aykırı davranan ya da mahallî çevre kurullarınca bu konuda alınan kararlara uymayanlara bu maddenin (b) ve (c) bentlerinde öngörülen cezalar bir kat artırılarak verilir. Bu fiilin konutlarla ilgili olarak işlenmesi halinde cezai sorumluluk bu maddenin (c) bendinin üçüncü paragrafına göre tespit edilir. e) Çevresel Etki Değerlendirmesi sürecine başlamadan veya bu süreci tamamlamadan inşaata başlayan ya da faaliyete geçenlere yapılan proje bedelinin yüzde ikisi oranında idarî para cezası verilir. Cezaya konu olan durumlarda yatırımcı faaliyet alanını eski hale getirmekle yükümlüdür. Çevresel Etki Değerlendirmesi sürecinde verdikleri taahhütnameye aykırı davrananlara, her bir ihlal için 10.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. f) 11 inci maddeye göre kurulması zorunlu olan atık alım, ön arıtma, arıtma veya bertaraf tesislerini kurmayanlar ile kurup da çalıştırmayanlara 60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. g) 12 nci maddede öngörülen bildirim ve bilgi verme yükümlülüğünü yerine getirmeyenlere 6.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. h) Bu Kanunun 14 üncü maddesine göre çıkarılan yönetmelikle belirlenen önlemleri almayan veya standartlara aykırı şekilde gürültü ve titreşime neden olanlara, konutlar için 400 Türk Lirası, ulaşım araçları için 1.200 Türk Lirası, işyerleri ve atölyeler için 4.000 Türk Lirası, fabrika, şantiye ve eğlence gürültüsü için 12.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. ı) Bu Kanunda öngörülen yasaklara ve sınırlamalara aykırı olarak ülkenin egemenlik alanlarındaki denizlerde ve yargılama yetkisine tâbi olan deniz yetki alanlarında ve bunlarla bağlantılı sularda, tabiî veya sunî göller ve baraj gölleri ile akarsularda; 1) Petrol ve petrol türevleri (ham petrol, akaryakıt, sintine, slaç, slop, rafine ürün, yağlı atık vb.) tahliyesi veya deşarjı yapan tankerlerden, bin (dahil) gros tona kadar olanlar için gros ton başına 40 Türk Lirası, bin ilâ beşbin (dahil) gros ton arasında olanlara, bu miktar ve ilave her gros ton başına 10 Türk Lirası, beşbin gros tondan fazla olanlara ise, yukarıdaki miktarlar ve ilave her gros ton başına 100 Kuruş, 2) Kirli balast tahliyesi yapan tankerlerden bin (dahil) gros tona kadar olanlar için gros ton başına 30 Türk Lirası, bin ilâ beşbin (dahil) gros ton arasında olanlara bu miktar ve ilave her gros ton başına 6 Türk Lirası, beşbin gros tondan fazla olanlara ise, yukarıdaki miktarlar ve ilave her gros ton başına 100 Kuruş, 3) Petrol türevleri (sintine, slaç, slop, akaryakıt, yağlı atık vb.) veya kirli balast tahliyesi yapan gemi ve diğer deniz vasıtalarından bin gros tona kadar olanlar için gros ton başına 20 Türk Lirası, bin ilâ beşbin (dahil) gros ton arasında olanlara bu miktar ve ilave her gros ton başına 4 Türk Lirası, beşbin gros tondan fazla olanlara ise, yukarıdaki miktarlar ve ilave her gros ton başına 100 Kuruş, 4) Katı atık bırakan veya evsel atıksu deşarjı yapan tanker, gemi ve diğer deniz araçlarından bin (dahil) gros tona kadar olanlar için gros ton başına 10 Türk Lirası, bin ilâ beşbin (dahil) gros ton arasında olanlara bu miktar ve ilave her gros ton başına 2 Türk Lirası, beşbin gros tondan fazla olanlara ise, yukarıdaki miktarlar ve ilave her gros ton başına 40 Kuruş, idarî para cezası verilir. Tehlikeli madde ve atıkların deşarjı durumunda uygulanacak idarî para cezaları, petrol ve türevleri kategorisi esas alınarak on katı verilir. Kirliliğin oluşmasını müteakip gemi veya deniz aracının kendi imkânları ile neden olduğu kirliliği giderdiğinin tespit edilmesi durumunda, idarî para cezası 1/3 oranında uygulanır. Cezanın derhal ve defaten ödenmemesi veya bu hususta yeterli teminat gösterilmemesi halinde, gemiler ve götürülebilen diğer deniz vasıtaları en yakın liman yetkilisine teslim edilerek seyrüseferden ve faaliyetten men edilir. Banka teminat mektubu veya geminin bağlı olduğu kulüp sigortacısı tarafından düzenlenecek teminat mektubu teminat olarak kabul edilir. Yabancı devlet egemenliği altındaki sularda bu devletlerin mevzuatının Türk bayraklı gemiler tarafından ihlali durumunda, ilgili devletin ceza uygulamaması ve Türkiye'nin cezalandırmasını talep etmesi durumunda bu Kanun hükümleri uygulanır. Bu bendin birinci paragrafı dışında, bu Kanun ve bu Kanun uyarınca çıkarılan yönetmeliklere aykırı olarak ülkenin egemenlik alanındaki denizlere ve yargılama yetkisine tâbi olan deniz yetki alanlarına, içme ve kullanma suyu sağlama amacına yönelik olmayan sulara atık boşaltanlara 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Yukarıda öngörülen fiilin konutlarla ilgili olarak işlenmesi halinde her konut ve bağımsız bölüm için 600 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezai sorumluluk, müstakil konutlarda konutu kullanana, diğer konutlarda ise yöneticiye aittir. i) Bu Kanunun ek 8 inci maddesi uyarınca yürürlüğe konulan yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara 1.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. j) Kanunda ve yönetmelikte öngörülen yasaklara veya standartlara aykırı olarak veya önlemleri almadan atıkları toprağa verenlere 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu fiilin konutlarla ilgili olarak işlenmesi halinde her konut ve bağımsız bölüm için 600 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezai sorumluluk, müstakil konutlarda konutu kullanana, diğer konutlarda ise yöneticiye aittir. k) Bu Kanunun 9 uncu maddesinin (a) bendinde belirtilen hususlara aykırı olarak biyolojik çeşitliliği tahrip edenlere, (d) bendi uyarınca ilan edilen Özel Çevre Koruma Bölgeleri için tespit edilen koruma ve kullanma esaslarına aykırı davrananlara ve (e) bendinin ikinci paragrafı uyarınca sulak alanlar için yönetmelikle belirlenen koruma ve kullanım usûl ve esaslarına aykırı davrananlar ile (f) bendinde belirlenen esaslara ve yasaklamalara aykırı davrananlara 20.000 Türk Lirası, (e) bendinin birinci paragrafına aykırı davrananlara 100.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. l) Bu Kanunun ek 1 inci maddesinin (c) bendine aykırı olarak anız yakanlara her dekar için 20 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Anız yakma fiilinin orman ve sulak alanlara bitişik yerler ile meskûn mahallerde işlenmesi durumunda ceza beş kat artırılır. Bu Kanunun ek 1 inci maddesinin (d) bendi uyarınca tespit edilen esaslara aykırı olarak ülkenin egemenlik alanlarındaki denizlerden ve kazasına tâbi olan deniz yetki alanlarından, akarsular ve göller ile tarım alanlarından belirlenen esaslara aykırı olarak kum, çakıl ve benzeri maddeleri alanlara metreküp başına 120 Türk Lirası idarî para cezası verilir. m) Bu Kanunun ek 2 nci maddesinde öngörülen çevre yönetim birimini kurmayanlara 6.000 Türk Lirası, çevre görevlisi bulundurmayanlara ya da Bakanlıkça yetkilendirilmiş firmalardan hizmet almayanlara 4.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. n) Bu Kanunun 9 uncu maddesi uyarınca belirlenen koruma esaslarına aykırı olarak içme ve kullanma suyu koruma alanlarına, kaynağın kendisine ve bu kaynağı besleyen yerüstü ve yeraltı sularına, sulama ve drenaj kanallarına atık boşaltanlara 48.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu fiilin konutlarla ilgili olarak işlenmesi halinde her konut ve bağımsız bölüm için 1.200 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Bu cezai sorumluluk, müstakil konutlarda konutu kullanana, diğer konutlarda ise yöneticiye aittir. Bu alanlarda Kanuna ve yönetmeliklere aykırı olarak yapılan yapılar 3194 sayılı İmar Kanununda belirlenen esaslara göre yıktırılır. o) Bu Kanunun 11 inci maddesinde öngörülen acil durum plânlarını yönetmelikle belirlenen usûl ve esaslara uygun olarak hazırlamayan ve bu plânların uygulanması için gerekli tedbirleri almayan, ekip ve ekipmanları bulundurmayanlar ile yerel, bölgesel ve ulusal acil durum plânlarına uymayanlara 12.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. p) Bu Kanunun 13 üncü maddesinde öngörülen malî sorumluluk sigortasını yaptırmayanlara 24.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. r) Bu Kanunda ve yönetmeliklerde öngörülen usûl ve esaslara, yasaklara veya sınırlamalara aykırı olarak atık toplayan, taşıyan, geçici ve ara depolama yapan, geri kazanan, geri dönüşüm sağlayan, tekrar kullanan veya bertaraf edenlere 24.000 Türk Lirası, ithal edenlere 60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. s) Umuma açık yerlerde her ne şekilde olursa olsun çevreyi kirletenlere 100 Türk Lirası idarî para cezası verilir. t) Tehlikeli atıkların her ne şekilde olursa olsun ülkeye girişini sağlayanlara ayrı ayrı 2.000.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. u) Tehlikeli atıkları ilgili mercilere ön bildirimde bulunmadan ihraç eden veya transit geçişini yapanlara 2.000.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. v) Bu Kanunda ve ilgili yönetmeliklerde öngörülen yasaklara veya sınırlamalara aykırı olarak tehlikeli atıkları toplayan, ayıran, geçici ve ara depolama yapan, geri kazanan, yeniden kullanan, taşıyan, ambalajlayan, etiketleyen, bertaraf eden ve ömrü dolan tehlikeli atık bertaraf tesislerini kurallara uygun olarak kapatmayanlara 100.000 Türk Lirasından 1.000.000 Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. y) Tehlikeli kimyasallar ve bu kimyasalları içeren eşyayı bu Kanunda ve ilgili yönetmeliklerde belirtilen usûl ve esaslara, yasak ve sınırlamalara aykırı olarak üreten, işleyen, ithal ve ihraç eden, taşıyan, depolayan, kullanan, ambalajlayan, etiketleyen, satan ve satışa sunanlara, 100.000 Türk Lirasından 1.000.000 Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir. Bu maddenin (k), (l), (r), (s), (t), (u), (v) ve (y) bentlerinde öngörülen idarî para cezaları kurum, kuruluş ve işletmelere üç katı olarak verilir. Bu maddede öngörülen ceza miktarlarını on katına kadar artırmaya Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu maddenin uygulamasında Türk Ceza Kanunu ile diğer kanunların, fiilin suç oluşturması haline ilişkin hükümleri saklıdır. Kuruluş ve işletmelere verilecek idari nitelikte cezalar: Madde 21 – (Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) Gemiler için verilecek cezalar: Madde 22 – (Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) Fiillerin tekrarı: Madde 23 – (Değişik : 26/4/2006 – 5491/15 md.) Bu Kanunda belirtilen idarî para cezaları, bu cezaların verilmesini gerektiren fiillerin işlenmesinden itibaren üç yıl içinde birinci tekrarında bir kat, ikinci ve müteakip tekrarında iki kat artırılarak verilir. İdari cezalarda yetki: Madde 24 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/16 md.) Bu Kanunda öngörülen idarî yaptırım kararlarını verme yetkisi Bakanlığa aittir. Bu yetki, 12 nci maddenin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisinin devredildiği kurum ve merciler tarafından da kullanılır. Bu Kanunda öngörülen idarî yaptırım kararları Bakanlık merkez teşkilâtında genel müdürler, taşra teşkilâtında il çevre ve orman müdürlerince verilir. Bu Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca denetim yetkisi verilen kurum ve merciler tarafından verilen idarî para cezalarının yüzde ellisi, bu Kanun uyarınca yapılacak denetimlerle ilgili harcamaları karşılamak ve diğer çevre hizmetlerinde kullanılmak üzere bu kurumların bütçesine gelir kaydedilir, yüzde ellisi ise genel bütçeye gelir kaydedilir. Bu Kanun uyarınca yapılacak denetimlerle ilgili harcamaları karşılamak ve diğer çevre hizmetlerinde kullanılmak üzere, Bakanlık bütçesine, genel bütçeye gelir kaydedilecek idarî para cezaları karşılığı gerekli ödenek öngörülür. İdarî yaptırımların uygulanması, tahsil usûlü ve itiraz(1) Madde 25 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/17 md.) Bu Kanunda öngörülen idarî yaptırımların uygulanmasını gerektiren fiillerle ilgili olarak yetkili denetleme elemanlarınca bir tutanak tanzim edilir. Bu tutanak denetleme elemanlarının bağlı bulunduğu ve idarî yaptırım kararını vermeye yetkili mercie intikal ettirilir. Bu merci, tutanağı değerlendirerek gerekli idarî yaptırım kararını verir. İdarî yaptırım kararı, 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre idarî yaptırım kararını veren merci tarafından ilgiliye tebliğ edilir. İdarî yaptırım kararlarına karşı tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde idare mahkemesinde dava açılabilir. Dava açmış olmak idarece verilen cezanın tahsilini durdurmaz. İdarî para cezalarının tahsil usûlü hakkında 30/3/2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümleri uygulanır. Ceza vermeye yetkili kurum ve merciler tarafından tahsil edilen idarî para cezaları, Maliye Bakanlığından izin alınarak Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında tahsil edilir. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında ihlalin tespiti ve cezanın kesilmesi usûlleri ile ceza uygulamasında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolüne ilişkin usûl ve esaslar Maliye Bakanlığının görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Adlî nitelikteki cezalar(1) Madde 26 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/18 md.) Bu Kanunun 12 nci maddesinde öngörülen bildirim ve bilgi verme yükümlülüğüne aykırı olarak yanlış ve yanıltıcı bilgi verenler, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu Kanunun uygulanmasında yanlış ve yanıltıcı belge düzenleyenler ve kullananlar hakkında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümleri uygulanır. Bu maddeye göre yargıya intikal eden çevresel etki değerlendirmesine ilişkin ihtilaflarda çevresel etki değerlendirmesi süreci yargılama sonuna kadar durur. Diğer kanunlarda yazılı cezalar: Madde 27 – Bu Kanunda yazılı fiiller hakkında verilecek idari nitelikteki cezalar, bu fiiller için diğer kanunlarda yazılı cezaların uygulanmasına engel olmaz. ALTINCI BÖLÜM Çeşitli Hükümler Kirletenin sorumluluğu: Madde 28 – (Değişik: 3/3/1988 - 3416/8.md.) Çevreyi kirletenler ve çevreye zarar verenler sebep oldukları kirlenme ve bozulmadan doğan zararlardan dolayı kusur şartı aranmaksızın sorumludurlar. ––––––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "İdari cezalara itiraz:" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 17 nci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. Kirletenin, meydana gelen zararlardan ötürü genel hükümlere göre de tazminat sorumluluğu saklıdır. (Ek fıkra: 26/4/2006 – 5491/19 md.) Çevreye verilen zararların tazminine ilişkin talepler zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren beş yıl sonra zamanaşımına uğrar. Teşvik: Madde 29 – (Değişik birinci fıkra: 26/4/2006 – 5491/20 md.) Çevre kirliliğinin önlenmesi ve giderilmesine ilişkin faaliyetler teşvik tedbirlerinden yararlandırılır. Bu amaçla her yılın başında belirlenen teşvik sistemine Bakanlığın görüşü alınmak sureti ile Hazine Müsteşarlığınca yeni esaslar getirilebilir. (Ek fıkra: 26/4/2006 – 5491/20 md.) Arıtma tesisi kuran, işleten ve yönetmeliklerde belirtilen yükümlülükleri yerine getiren kuruluşların arıtma tesislerinde kullandıkları elektrik enerjisi tarifesinin, sanayi tesislerinde kullanılan enerji tarifesinin yüzde ellisine kadar indirim uygulamaya Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu yetkilidir. Teşvik tedbirleri ile ilgili esaslar yönetmelikle belirlenir. Bu Kanunda belirlenen cezalara neden olan fiilleri işleyen gerçek ve tüzelkişiler, verilen süre içinde söz konusu yükümlülüklerini yerine getirmedikleri takdirde bu maddede yazılı teşvik tedbirlerinden yararlanamazlar ve daha önce kendileri ile ilgili olarak uygulanmakta olan teşvik tedbirleri durdurulur. Bilgi edinme ve başvuru hakkı(2) Madde 30 – (Değişik: 26/4/2006 – 5491/21 md.) Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. Herkes, 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında çevreye ilişkin bilgilere ulaşma hakkına sahiptir. Ancak, açıklanması halinde üreme alanları, nadir türler gibi çevresel değerlere zarar verecek bilgilere ilişkin talepler de bu Kanun kapsamında reddedilebilir. Yönetmelikler: Madde 31 – (Değişik: 3/3/1988 - 3416/9 md.) Bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak çıkarılacak yönetmelikler, ilgili Bakanlıkların görüşü alınarak Bakanlıkça hazırlanır. Kanunun yüyürürlüğe girmesinden başlayarak en geç beş ay içinde Resmi Gazede yayımlanarak yürürlüğe konulur.(3) Uygulanmayacak Hükümler Madde 32 – (Değişik: 3/3/1988 - 3416/10 md.) Bu Kanuna göre yürürlüğe konulacak yönetmeliklerin yayımından itibaren deniz kirliliğinin önlenmesi hususunda 618 sayılı Limanlar Kanununun 4 ve 11 inci maddeleri gereği yürürlükte bulunan ceza hükümleri ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanununun 3288 sayılı Kanunla değişik geçici 1 inci maddesi hükümleri uygulanmaz. Ek Madde –(Ek: 4/6/1986 - 3301/6 md.; Mülga: 26/4/2006 – 5491/24 md.) –––––––––––––––––––––––––––– (1) Bu madde başlığı "Mahkemece verilecek cezalar:" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. (2) Bu madde başlığı "İdari makamlara başvurma:" iken, 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 21 inci maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir. (3) 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle bu maddede yeralan “Çevre Genel Müdürlüğünce” ibaresi “Bakanlıkça” olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir. Ek Madde 1 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Toprağın korunmasına ve kirliliğinin önlenmesine ilişkin esaslar şunlardır: a) Toprağın korunmasına ve kirliliğinin önlenmesine, giderilmesine ilişkin usûl ve esaslar ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. b) Taşocağı ve madencilik faaliyetleri, malzeme ve toprak temini için arazide yapılan kazılar, dökümler ve doğaya bırakılan atıklarla bozulan doğal yapının yeniden kazanılmasına ilişkin usûl ve esaslar ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. c) Anız yakılması, çayır ve mer'aların tahribi ve erozyona sebebiyet verecek her türlü faaliyet yasaktır. Ancak, ikinci ürün ekilen yörelerde valiliklerce hazırlanan eylem plânı çerçevesinde ve valiliklerin sorumluluğunda kontrollü anız yakmaya izin verilebilir. d) Ülkenin egemenlik alanlarındaki denizlerden, akar ve kuru dere yataklarından, göl yataklarından ve tarım arazilerinden kum, çakıl ve benzeri maddelerin alınması ile ilgili esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ek Madde 2 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Faaliyetleri sonucu çevre kirliliğine neden olacak veya çevreye zarar verecek kurum, kuruluş ve işletmeler çevre yönetim birimi kurmak, çevre görevlisi istihdam etmek veya Bakanlıkça yetkilendirilmiş kurum ve kuruluşlardan bu amaçla hizmet satın almakla yükümlüdürler. Bu konuyla ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ek Madde 3 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Bakanlık, yönetmelikte belirtilen koşulları taşıyanları çevre gönüllüsü olarak görevlendirebilir. Bu görev için ilgililere herhangi bir ücret ödenmez. Görevini kötüye kullandığı tespit edilen çevre gönüllülerinin bu görevleri sona erdirilir. Çevre gönüllülerinin çalışma ve eğitimlerine ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ek Madde 4 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Motorlu taşıt sahipleri, egzoz emisyonlarının yönetmelikle belirlenen standartlara uygunluğunu belgelemek üzere egzoz emisyon ölçümü yaptırmak zorundadırlar. Trafikte seyreden taşıtların egzoz emisyon ölçümleri ve standartları ile ilgili usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Motorlu taşıt üreticileri de üretim aşamasında yönetmelikle belirlenen emisyon standartlarını sağlamakla yükümlüdür. Ek Madde 5 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Bakanlık, bu Kanunla öngörülen ölçme, izleme ve denetleme faaliyetleri ile çevre sorunlarının çözümüne yönelik diğer faaliyetleri yerine getirmek üzere gerekli kurumsal altyapıyı oluşturur. Ek Madde 6 –(Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Hava kalitesinin korunması ve hava kirliliğinin önlenmesi için, ulusal enerji kaynakları öncelikli olmak üzere, Bakanlıkça belirlenen standartlara uygun temiz ve kaliteli yakıtların ve yakma sistemlerinin üretilmesi ve kullanılması zorunludur. Standartlara uygun olmayan yakma sistemi ve yakıt üretenlere ruhsat verilmez, verilenlerin ruhsatları iptal edilir. Bakanlıkça, belirlenen temiz hava politikalarının il ve ilçe merkezlerinde uygulanması ve hava kalitesinin izlenmesi esastır. Hava kalitesinin belirlenmesi, izlenmesi ve ölçülmesine yönelik yöntemler, hava kalitesi sınır değerleri ve bu sınır değerlerin aşılmaması için alınması gerekli önlemler ile kamuoyunun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesine ilişkin çalışmalar Bakanlıkça yürütülür. Bu çalışmalara ilişkin usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ek Madde 7 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Bakanlık, çevre ile ilgili olarak gerekli gördüğü her türlü veri ve bilgiyi, kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek ve tüzel kişilerden doğrudan istemeye yetkilidir. Kendilerinden veri ve bilgi istenen tüm kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek ve tüzel kişiler bu veri ve bilgileri bedelsiz olarak ve talep edilen sürede vermekle yükümlüdür. Ek Madde 8 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) İyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayılımı sonucu oluşan elektromanyetik alanların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesi için usûl ve esaslar, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Ek Madde 9 – (Ek: 26/4/2006 – 5491/23 md.) Kokuya sebep olan emisyonların, yönetmelikle belirlenen sınır değerlerin üzerinde çevreye verilmesi yasaktır. Kokuya sebep olanlar, koku emisyonlarının önlenmesine ilişkin tedbirleri almakla yükümlüdür. Buna ilişkin idarî ve teknik usûl ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Geçici Madde 1 – (2872 sayılı Kanunun numarasız geçici maddesi olup teselsül için numaralandırılmıştır.) Bu Kanunda belirtilen ilgili yönetmelikler yürürlüğe konuluncaya kadar gemiler ve diğer deniz taşıt araçlarına 618 sayılı Limanlar Kanununun hükümlerine göre denizlerin kirletilmesi ile ilgili olarak yapılan ceza uygulamasına devam olunur. Geçici Madde 2 – (Ek: 3/3/1988 - 3416/11.md.) Bu Kanunun 12 ve 13 üncü maddelerinde belirtilen ilgili yönetmelikler yürürlüğe konuluncaya kadar, her türlü yakıt, atık, artık ve kimyasal maddenin ithali Çevre Genel Müdürlüğünün bağlı olduğu Devlet Bakanının onayına tabidir. Yürürlük: Madde 33 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme: Madde 34 – Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür. 9/8/1983 TARİH VE 2872 SAYILI ANA KANUNA İŞLENEMEYEN GEÇİCİ MADDELER 1 - 3/3/1988 tarih ve 3416 sayılı Kanunun Geçici Maddesi: Geçici Madde 1 – Bu Kanunun 6 ncı maddesiyle değiştirilen 2872 sayılı Çevre Kanununun 18 inci maddesinin (b) bendi gereğince Fona ödenmesi gereken meblağ, 1986 yılı için on lira üzerinden alınır. 2 – 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanunun Geçici Maddeleri: Geçici Madde 1 – Bu Kanun uyarınca ilgili bakanlıkların görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikler bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç bir yıl; Hazine Müsteşarlığı tarafından tespit edilecek sigorta genel şartları ile Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan tarafından onaylanacak tarife ve talimatlar bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren en geç bir yıl içinde yayımlanır. Geçici Madde 2 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte faal durumda olan işletmelere bu Kanun ve yönetmeliklerle getirilen ek yükümlülüklerin gerçekleştirilmesi için, yönetmeliklerin yayımlanmasından sonra, Bakanlıkça bir yıla kadar süre verilebilir. 2872 sayılı Çevre Kanununun 9 uncu maddesinin (h) bendine aykırı tesisler, bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içerisinde kapatılır. Geçici Madde 3 – Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği hükümlerine tâbi olduğu halde, yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerden, halihazırda yer seçimi uygun olanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde, ilgili yönetmelikler çerçevesinde gerekli yükümlülüklerini yerine getirdiklerini gösterir çevresel durum değerlendirme raporunu hazırlayarak Bakanlığa sunar. İlgili yönetmeliklerde belirlenen şartları sağlayanlar başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde karara bağlanır. Çevresel durum değerlendirme raporunu altı ay içinde Bakanlığa sunmayan ya da raporun Bakanlığa sunulmasından itibaren altı ay içerisinde gerekli çevre koruma önlemlerini almayan faaliyetler Bakanlıkça süre verilmeksizin durdurulur. Yürürlükteki mevzuat uyarınca yer seçimi uygun olmayan faaliyetler için ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanması esastır. Geçici Madde 4 – Atıksu arıtma ve evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile, halihazırda faaliyette olup, atıksu arıtma tesisini kurmamış organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim birimleri, bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin plânlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde işletmeye almak zorundadır. İşletmeye alma süreleri, iş termin plânının Bakanlığa sunulmasından itibaren; belediyelerde nüfusu, 100.000’den fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlarda 5 yıl, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10 yıl, organize sanayi bölgeleriyle bunların dışında kalan endüstri tesislerinde ve atıksu üreten her türlü tesiste 2 yıldır. Halen inşaatı devam eden atıksu arıtma ve katı atık bertaraf tesisleri için iş termin plânı hazırlanması şartı aranmaz. Tesisin işletmeye alınma süresi bu maddede belirlenen işletmeye alınma sürelerini geçemez. Belediyeler, organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim yerleri bu hükümden yararlanmak için bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içinde Bakanlığa başvurmak zorundadır. Bu Kanunun 8 inci maddesi ile atıksu altyapı sistemlerinin ve katı atık bertaraf tesisleri kurma yükümlülüğü verilen kurum ve kuruluşların, bu yükümlülüklerini, bu maddede belirtilen süre içinde yerine getirmemeleri halinde; belediyelerde nüfusu 100.000’den fazla olanlara 50.000 Türk Lirası, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlara 30.000 Türk Lirası, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlara 20.000 Türk Lirası, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlara 10.000 Türk Lirası, organize sanayi bölgelerinde 100.000 Türk Lirası, bunların dışında kalan endüstri tesislerine ve atıksu üreten her türlü tesise 60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir. Geçici Madde 5 – Bu Kanuna ekli (1) sayılı listede gösterilen kadrolar iptal edilerek, 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Çevre ve Orman Bakanlığına ilişkin bölümünden çıkartılmış, ekli (2) sayılı listede gösterilen kadrolar ise ihdas edilerek, 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin eki (I) sayılı cetvelin Çevre ve Orman Bakanlığına ilişkin bölümüne eklenmiştir. Geçici Madde 6 – Bu Kanunda geçen Türk Lirası ibaresi karşılığında, uygulamada 28/1/2004 tarihli ve 5083 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Para Birimi Hakkında Kanun hükümlerine göre Ülkede tedavülde bulunan para "Yeni Türk Lirası" olarak adlandırıldığı sürece bu ibare kullanılır. 2872 SAYILI KANUNDA EK VE DEĞİŞİKLİK YAPAN MEVZUATIN YÜRÜRLÜKTEN KALDlRDIĞI KANUN VE HÜKÜMLERİ GÖSTERİR LİSTE Yürürlükten Kaldıran Mevzuatın Yürürlükten Kaldırılan Kanun veya Kanun Hükümleri Tarihi Sayısı Maddesi ______________________________________________ ____________ __________ _________ 2872 sayılı Kanun 4, 5, 6, 7 nci maddeleri ve diğer Ka nunların bu KHK'ye aykırı hükümleri 8/6/1984 KHK222 30 2872 sayılı Kanunun 5 inci maddesi 13/3/1990 KHK-409 12 2872 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi 9/8/1991 KHK-443 43 2872 SAYILI KANUNA EK VE DEĞİŞİKLİK GETİREN MEVZUATIN YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ TARİHİNİ GÖSTERİR LİSTE Kanun Yürürlüğe No. Farklı tarihte yürürlüğe giren maddeler giriş tarihi KHK-222 — 18/6/1984 3301 — 19/6/1986 3362 — 26/5/1987 3416 — 11/3/1988 KHK-409 — 10/4/1990 KHK-443 — 21/8/1991 4629 –– 1/1/2002 ta- rihinden geçerli olmak üzere 3/3/2001 tarihinde 5177 10 5/6/2004 5216 24 23/7/2004 5491 1, 2, 3, 4,5,9,10,11,12,13,14,15,16,18,20,21,22,23,24,25,26, 28,29,30,31, Ek Madde, 1,2,3,4,5,6,7,8,9, İşlenemeyen Hüküm Geciçi Madde 1,2,3,4,5 ve 6 13/5/2006

http://www.biyologlar.com/cevre-kanunu-bolum-2-

Tarayıcı Elektron Mikroskobu

STM olarak isimlendirilen Taramalı Elektron Mikroskobu ;1- Mekanik Kaba Yaklaşım2- Piezzo ince Yaklaşım3- Piezzo XYZ Tarama4- Amplifier Sinyal Kuvvetlendirici5- Piezzo Sürücü6- 1 Kanal 24 Bit ADC ADS-XXX Analog Dijital Konvertor7- Kontrol YazılımıÜnitelerinden oluşmaktadır.1- Mekanik Kaba Yaklaşım Sistemi.Örnekteki tünelleme akımını yakalabilmek için, mekanik kaba yaklaşım mekanizması tasarlanmıştır. Mekanizmada EPSON 1170fX matrix printerden sokulen 200 adımlı step motor kullanılmıştır. Örnek uzerine 0.01 mm Hassasiyetinde yaklasmak Bu sayede mümkün olmuştur. 2 - Piezzo ince Yaklaşım Sistemi.Mikron Yaklaşım olarak isimlendirilen sistem, disk piezzo kullanılarak sadece z ekseninde tunelleme akimini yakalayabilmek icin kullanılan sistemdir. 3 - Piezzo XYZ TaramaSistemdeki örnek taramasını, xyz eksenlerinde nanometre boyutlarında tarama islenimi gerçekleştiren sistemdir. Tarama işlemi çelik metal boru içinde, havası alınmış ortamda gerçekleşir. 4 -Amplifier Sinyal KuvvetlendiriciElde edilen tünelleme akımı, nano amper seviyesinde oldugu için, Sinyal kuvvetlendirici ile 1000 ile 100 000 kat arasında kuvvetlendirildikten sonra, ADC kartının okuyabilecegi sinyale donusturulur. 5 -Piezzo SürücüEPiezzo XYZ tarayıcı sistemin istenen koordinatlarda tarama yapmasını saglamak için, +/- 30 Volt arasinda 12 bit cozunuklukte calisan DAC sistem ile tarama islemi gercekletirilir. 3 ADET DAC serisi entegre ve LF serisi opamp bu is için kullanılır. 6 -1 Kanal 24 Bit ADC ADS-XXX Analog Dijital KonvertorTarama işlemi sonucunda alınan akımların Digital çevirme işleminden sonra USB aracılığıyla PC ye aktarılmasını saglayan sistemdir. sistem 0-5 volt aralığında 24 bitlik bir örnekleme yaparak çalışır.. Sistemde ADS-XXX entegresi kullanılmıştır. Her datanın xyz koordinatıyla birlikte, Volt olarak ölçülen degeride PC de 19200 baud hizinda kayıt altına alinmaktadır.7 - Kontrol YazılımıSistemin çalışmasını ve dataların kayıt altına alınması saglayan PC programdır. Programlama dili olarak Visual Basic Kullanılmıştır. Kontrol yazılımı ile alınan datalar, Grafik işlem programı ile 3 boyutlu görüntüye dönüştürülmemtedir. Deneysel amaçlı geliştirilen sistemde, deneme amaçlı olarak bakır plaka üzerindeki 2 mikron kalinligindaki SDU Yazısı taranarak kalibre edilmeye çalışılmıştır. Çalışmalar Devam ediyor. Kaynak: sdu.edu.tr

http://www.biyologlar.com/tarayici-elektron-mikroskobu

One of the last strongholds for Western chimpanzees

One of the last strongholds for Western chimpanzees

When Liberia enters the news it is usually in the context of civil war, economic crisis, poverty or a disease outbreak such as the recent emergence of Ebola in West Africa. Liberia's status as a biodiversity hotspot and the fact that it is home to some of the last viable and threatened wildlife populations in West Africa has received little media attention in the past. This is partly because the many years of violent conflict in Liberia, from 1989 to 1997 and from 2002 to 2003, thwarted efforts of biologists to conduct biological surveys. An international research team, including scientists of the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, has now counted chimpanzees and other large mammals living in Liberia. The census revealed that this country is home to 7000 chimpanzees and therefore to the second largest population of the Western subspecies of chimpanzees. As Liberia has released large areas for deforestation, the local decision-makers can now use the results of this study in order to protect the chimpanzees more effectively. Following the complete war-time collapse of the country's economy, Liberia's government has been trying to fuel economic growth by selling large amounts of its rich natural resources, including rubber, timber and minerals. Here, accurate biological datasets on the distribution and abundance of wildlife populations are key for making evidence-based management decisions that balance economic and conservation priorities. In addition, they are important for locating and delineating conservation priority areas, making assessments of anthropogenic threats, and proposing mitigation measures to policy-makers. To close this data gap, researchers from the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, The Wild Chimpanzee Foundation in Abidjan, Côte d'Ivoire and The Royal Society for the Protection of Birds in Bedfordshire, UK, via the Across the River Project, together with experienced rangers from the Forestry Development Authority in Liberia, local research assistants from Liberia and Sierra Leone and graduate students from the University of Liberia, embarked on a remarkably ambitious project: a survey of chimpanzees and other large mammals across the entire country of Liberia. For two years, the survey teams searched for the presence of chimpanzees and other large mammals in more than 100 locations throughout the country. "This project was logistically very challenging", says corresponding author Jessica Junker, who also supervised all data collection in the field. "To reach these locations, we occasionally had to drive for two days, then continue on motorbikes for several hours before embarking on a 20 to 30 kilometres hike during which we sometimes had to cross rivers, climb mountains and pass through steep valleys." But the effort paid off. With an estimated population of more than 7000 individuals, Liberia now officially holds the second largest population of West African chimpanzees after Guinea. Even more excitingly for conservation, due to its relatively wide and continuous distribution within the country, the chimpanzee population of Liberia is also probably one of most viable chimpanzee populations in West Africa, making it a regional conservation priority. __IMAGE_2 Surprisingly, the survey results showed that more than 70 percent of the chimpanzees as well as some of the most species-diverse communities of large mammals occurred outside the fully-protected areas, which currently include only 3.8 percent of the country's forests. In 2003, the Liberian government agreed to increase the extent of the protected area network to conserve at least 30 percent of the country's forests. "The results of our study provide crucial information for site prioritization and selection in this ongoing process," says lead author Clement Tweh of the Wild Chimpanzee Foundation in Liberia. "For example, the shape and location of some of the proposed protected areas might have to be re-considered. Also, it will be necessary to rapidly implement full protection status for proposed conservation priority areas, as future mining and forestry projects are encroaching fast." Since the ban on timber exports was repealed in 2006, more than 20,000 square kilometres of forest have already been assigned as forestry concessions and awarded to international and local investors. Additionally, since 2010, logging companies were issued so-called Private Use Permits, which were subject to virtually no sustainability requirements and accounted for almost half of Liberia's remaining primary forest. Fortunately, President Ellen Johnson Sirleaf recently withdrew almost half of these allocations, thus saving tens of thousands of square kilometres of primary tropical rainforest. "Our survey makes it clear that this action has also saved a large number of West African chimpanzees," says co-author Menladi Lormie, Max Planck researcher and FDA ecologist, of the President's decision. This survey showed that in areas where primary rainforest was still abundant, hunting was the anthropogenic threat most frequently encountered, followed by logging, mining and non-timber forest product extraction. "This combination of large-scale habitat destruction and high hunting rates may seriously jeopardize the long-term survival of Liberia's wildlife populations", says Dr. Annika Hillers, co-author of the article and conservation scientist for The Royal Society for the Protection of Birds in the Gola Forests, Sierra Leone and Liberia. "With this study, we provide an accurate and comprehensive data-based platform for local wildlife protection authorities, policy-makers and international conservation agencies to inform effective conservation strategies to best protect what is left of this country's rich wildlife heritage". Source : info@eva.mpg.de http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/one-of-the-last-strongholds-for-western-chimpanzees

Mutasyonlar

Mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasından bir veya daha fazlasında değişmedir. Bir tek halkada bile değişiklik anımsayacağınız gibi DNA mesajında bir harfin değişmesi demektir.DNA’dan kopya alan mesajcı RNA değişikliği içerecektir ve protein yapmakta olan makine tarafından farklı okunacaktır. Ortaya değişmiş bir protein çıkacak ve amino asit zincirinde bir halka farklı olacak, sonuç olarak da proteinin işlevi değişecektir. Mutasyonların en önemli özelliklerinden biri, DNA kopya edildiği zaman onların da kopya edilmeleridir. Daha önce açıkladığımız gibi hücre bölünmesine hazırlık olarak bir enzim yeni bir dizi gen üreten kadar DNA ‘daki nükleotidleri teker teker aynen kopya eder. DNA’daki bir mutasyon genellikle, değişimi o DNA’yı içeren hücrelerin bütün gelecek kuşaklarına geçinmek amacı ile kopya edilir. Böylece ufak bir mutasyon DNA diline sonsuza kadar yerleşir. Mutasyonun Nedenleri Mutasyonlara doğal tepkimeler (örneğin x-ışınları ve morötesi ışınlar) ve insan yapısı kimyasal maddelerin DNA’nın nükleotidleri(s: 65) halkalarına çarparak bozmaları neden olur. Nükleotidler böylece başka nükleotidlere dönüşebilirler. Kimyasal olarak dört standart nükleotid dışında bir biçim alabilirler veya tümüyle zincirden kopabilirler. Bütün bu değişmeler doğal olarak zincirin anlamını değiştirebilir;dil bundan sonra artık biraz değişmiştir.(s:66) Mutasyonlar tümüyle raslantısal olaylardır. Kesinlikle DNA’nın hangi halkasına çarpacağını bilmenin olanağı yoktur. Biz dahil herhangi bir canlı yaratığın DNA’sının herhangi bir nükleotidinde her an mutasyon görülebilir(buna karşılık bazı ilginç titizlikte dacrana enzimler de DNA’yı sürekli gözler ve bir değişiklik bulurlarsa onarırlar. Ama herşeyi de yakalayamazlar). Mutasyon Beden Hücrelerini ve Cinsel Hücreleri Farklı Şekilde Etkiler Bedenimizdeki tüm hücreler,DNA’yı oluşturan,annemizden ve babamızdan aldığımız birbirini tamalayıcı iki bölüm içerir. Ana babanın çocuk yapabilmeleri için DNA’larını, yalnızca birleşmeye elverişli olan tek hücrelere yerleştirmelyeri gerekir; bu, karşı cinsin bir hücresiyle çiftleşip böylece DNA’larını paylaşmak içindir. Bu özel hücreler erkeğin testislerinde yapılan spermlerle kadının yumurtalıklarında yapılan yumurtalardır. Bedenimizin hücrelerinden birinde DNA’da bir mutasyon oluştugu zaman çogunlukla bunun hiç farkina varmayiz. Bedenimizdeki milyarlarca hücreden birinin bozulmasini hissetmek çok zordur. Bir tek önemli istisna var: Hücrenin kanser olmasina yol açan mutasyon. Bu degişmeyi bundan sonraki bölümde inecelecegiz. Oysa yeni bireyleri yapmak için kullanilan sperm ve yumurtalari üreten testis ve yumurtaliklar içindeki hücrelerde mutasyon oldugu zaman durum oldukça degişiktir. Çünkü eger yumurta veya sperm mutasyon içeriyorsa,bu mutasyon dogal olarak döllenmiş yumurtaya geçecektir. Döllenmiş yumurta bölündügünde de mutasyon bütün yeni hücrelere kopya edilecektir. Böylece sonuçta ortaya çikan yetişkinin bedeninin her (s:67) bir hücresinde mutasyonun bir kopyasi bulunacaktir. Ve bu yetişkinin testis veya yumurtaliklarinda oluşan,sperm veya yumurta,her seks hücresi de bu mutasyonu taşiyacaktir. Buna göre,evrimde önemli olacak mutasyon bir organizmanın cinsel hücrelerinde olup kalıtımla geçirilebilen mutasyon çeşitidir. “İyi” mutasyonlar ve “Kötü “ mutasyonlar Mutasyonlar enderdir ama yine de evrimsel değişmenin temel araçları olmuşlardırb. Bir organizmanın proteinlerinde,çevereye uyum sağlamasında avantajlı değişmelere yol açabilirler. Bu anlamda mutasyonlara yararımızadır. (Mahlon B. Hoaglandı, Hayatın Kökleri,TÜBİTAK Y, 13. Basım s: 19-68...) *** “Evren büyük patlama dedikleri o zamanlardan ( “günlerden” demeye dilim varmıyor) bu yana daha düzenli hale mi geldi, daha düzensiz hale mi geldi? Bunu bir bilen varsa ve bana söylese, gerçekten minnettar olacağım. Belki de termodinamiğin 2. kanununu fazla sorgulamaya lüzum yok. Çünkü neticede çoğu formülasyona göre bu bir olasılık kanunu olduğu için, yanlışlanmaya karşı zaten doğuştan dirençli! Bu kanun, kapali bir sistem daha düzenli hale gelemez, kendi kendine cansızdan canlı oluşamaz demiyor. Sadece bu ihtimali çok zayıf (hemen hemen sıfır, ama sıfır değil) diyor. Ve J. Monod gibi bazı büyük moleküler biyologlar da bu ihtimale sığınıyorlar.” (Şahin Koçak, Anadolu Üniversitesi, Bilim ve Teknik 325. sayi, s:9) DİL SANATI “Bizim bildiğimiz anlamıyla konuşma dilinin ortaya çıkışı hiç kuşkusuz, insanın tarihöncesinin belirleyici noktalarından ve hatta belki de belirleyici tek noktasıdır. Dille donanmış olan insanlar doğada yeni tür dünyalar yaratabildiler: İçebakışsal (introspektif) bilinçler dünyası ve “kültür” adını verdiğimiz, kendi ilemizle yaratıp başkalarıyla paylaştığımız dünya. Dil, mecramız; kültür ise nişimiz oldu. Hawaii Üniversitesinden dilbilimci Derric Bickerton, 1990 tarihli kitabı Language and Species ‘de bunu, ikna edici bir biçimde belirtiyor: “Dil bizi, diğer tüm yaratıkların tutsak oldukları anlık deneyim hapisanesinden kurtarıp sonsuz uzam ve zaman özgürlüklerine salıverebilirdi.” Antropologlar dil hakkında, bir doğrudan ve biride dolaylı olmak üzere, yalnızca iki şeyden emin olabilyorlar. Birincisi konuşma dili, Homo sapiens ’i diğer tümyaratıklardan açık şekilde ayırır. İletişim ve içabakışsal düşünce mecrası olarak karmaşık bir konuşma dili yaratabilen tek canı, insandır. İkincisi, Homo sapiens’in beyni, en yakın evrimsel akrabamız olan büyük Afrika insansımaymunlarının beyninden üç kat büyüktür. Bu iki gözlem arasında bir ilişki olduğu açıktır; ama ilişkinin yapısı hala şiddetle tartışılıyor. Felsefecilerin dil dünyasını uzun zamandır incelemeliren karşın, dil hakkında bilinenlerin çoğu son otuz yılda öğrenilmiştir. Dilin evrimsel kaynağı hakkında iki görüş olduğunu söyleyebiliriz: İlk görüş dili insanın benzersiz bir özelliği, beynimizdeki büyümenin yan sonucu olarak ortaya çıkmış bir yetenek olarak görür. Bu durumda dilin, bilişsel bir eşiğin (s: 129) oluşmasıyla birlikte, hızla ve yakın zamanlarda ortaya çıktığı düşünülmektedir. İkinci görüşte, konuşma dilinin insan olmayan atalardaki-iletişimi de içeren, ama iletişimle sınırlı kalmayan- çeşitli bilişsel yetenekler üzerinde doğal seçimin etki göstermesiyle geliştiği savunulur. Bu süreklilik modeline göre dil, insanın tarihöncesinde, Homo cinsinin ortaya çıkışından itibaren aşamalı olarak gelişmiştir. MIT’ ten dilbilimci Noam Chomsky ilk modelin yanında yer almış ve büyük etki yaratmıştır. Dilbilimcilerin çoğunluğunu oluşturan Chomskicilere göre dil yetenğinin kanıtlarını erken insan kanıtlarında aramak yararsız, maymun kuzenlerimizde aramak ise iyice anlamsızdır. sonuçta, genellikle bir bilgisayar ya da geçici leksigramlar kullanarak maymunlara bir tür simgesel iletişim öğretmeye çalışanlar düşmanlıkla karışlanmışlardır. Bu kitabın temel konularından biri de , insanları özel ve doğanın geri kalan kısmından apayrı görenlerle, yakın bir bağlantı olduğunu kabul edenler arasındaki felsefi bölünmedir. Bu bölünme özellikle, dilin doğası ve kökeni hakkındaki tartışmalarda ortaya çıkıyor. Dilbilimcilerin insansımaymun-dili araştırmacılarına fırlattıkları oklar da hiç kuşkusuz, bu bölünmeyi yansıtıyor. Teksas Üniversitesi’nden psikolog Kathleen Gibson, insan dilinin benzersizliğini savunanlar hakkında, yakın zamanlarda şu yorumu yaptı:" (Bu bakış açısı) önermeleri ve tartışmalarıyla bilimsel olsa da, en azından Yaratılış’ın yazarlarına ve Eflatun’la Aristo’nun yazılarına dek uzanan, insan zihniyetiyle davranaşının nitelik açısından hayvanlardan çok farklı olduğunu savunan köklü bir Batılı felsefe geleneğine dayanmaktadır?” Bu düşünüşün sonucu olarak antropolojik literatür uszun süre, yalnizca insana özgü oldugu düşünülen davranişlarla doldu. Bu davranişlarin arasinda alet yapimi, simge kullanabilme yetenegi, aynada kendini taniyabilme ve lebette dil yer aliyor. 1960'lardan beri bu benzersizlik duvari, insanismaymunlarin da alet yapip kullanabildiklerinin, simggelerden yararlandiklarini ve aynada kendilerini taniyabildiklerinin anlaşilmasiyla birlikte çatirdamaya başladi.Geriye bir tek dil kaliyor ve dolaysiyla dilbilimçciler, insanin benzersizliginin son savunuculari olarak kaldilar. Analişlan, işlerini çok da ciddiye aliyorlar. Dil, tarihöncesinde- bilinmeyen bir araç sayesinde ve bilinmeyen bir geçici grafik izleyerek- ortaya çıktı ve hem birey, hem de tür olarak bizi dönüştürdü.Bickerton, “ Tüm zihinsel yeteneklerimiz arasında dil, bilinç eşiğimizin altında en derin, rasyonelleştiren zihin için de en ulaşılmaz olanıdır” diyor. “Ne dilsiz olduğumuz bir zamanı hatırlayabiliriz, ne de dile nasıl ulaştığımızı.” Birey olarak, dünyada var olmak için dile bağımlıyız ve dilsiz bir dünyayı hayal bile edemeyiz. Tür olarak, dil, kültürün dikkatle işlenmesiyle, birbirimizle etkileşim kurma şekilimizi dönüştürür. Dil ve kültür bizi hem birleştirir, hem de böler. dünyada şu anda var olan beş bin dil, ortak yeteneğimizin ürünüdür; ama yarattıkları beş bin kültür, birbirinden ayrıdır. Bizi yapılandıran kültürün ürünü olduğumuz için, kendi yarattığımız bir şey olduğunu, çok farklı bir kültürle karşılaşana dek anlayamıoruz. Dil gerçekten de, Homo sapiens ’le doğanın geri kalan kısmı arasında bir uçurum yaratır.İnsanın ayrı sesler ya da fonemler çıkarma yeteneği, insansımaymunlara göre ancak mütevazi oranda gelişmiştir: Bizim elli, insansımaymunnunsa bir düzine fonemi var. Ama bizim bu sesleri kullanma kapasitemiz sonsuzdur.Bu sesler, ortalama bir insanı yüz bin sözcüklük bir dağarcıkla donatacak şekilde tekrar tekrar düzenlenebilir ve bu sözcüklerden de sonsuz sayıda tümce oluşturulabilir. Yani, Homo sapiens ’ in hızlı, ayrıntılı iletişim yetisinin ve düyşünce zenginliğinin doğada bir benzeri daha yoktur. Bizim amacımız, dilin ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamak. Chomskyci görüşe göre, dilin kaynağı olarak doğal seçime bakmamıza gerek yoktur; çünkü dil, tarihsel bir kaza, bilişsel bir eşiğin aşılmasıyla ortaya çıkmış bir yetenektir. Chomsky şöyle der:" Şu anda, insan evrimi sırasında ortaya çıkan özel (s:131) koşullar altında 10 üzeri 10 adet nöron basketbol topu büyüklüğünde bir nesneye yerleştirildiğinde, fizik kurallarının nasıl işleyeceği konusunda hiçbir fikrimiz yok. ” MIT’ ten dilbilimci Steven Pinker gibi ben de bu görüşe karşıyım. Pinker az ama öz olarak, Chomsky’nin “işe tam tersinden baktığını” söylüyor. Beynin, dilin gelişmesi sonucu büyümüş olması daha yüksek bir olasılıktır.Pinker’e göre “dilin ortaya çıkmasını beynin brüt boyutu, şekli ya da nöron ambalajı değil, mikro devrelerinin doğru şekilde döşenmesi sağlar”. 1994 tarihli The Language Instinct adlı kitabında Pinker, konuşan dil için, doğal seçim sonucu evrimi destekleyen genetik bir temel fikri pekiştirecek kanıtları derliyor. Şu anda incelenemeyecek denli kapsamlı olan kanıtlar gerçekten etkileyici. Burada karşimiza şu soru çikiyor:konuşma dilinin gelişimini saglayan dogal seçim güçleri nelerdi? Bu yetenegin eksiksiz halde ortaya çikmadigi varsayiliyor; öyleyse, az gelişmiş bir dilin atalarimiza ne tür avantajlar sağladığını düşünmeliyiz. En açık yanıt, dilin etkin bir iletişim aracı sunmasıdır. Atalarımız, insansımaymunların beslenme yöntemlerine göre çok daha fazla savaşım gerektiren bir yöntem olan ilkel avcılık ve toplayıcılığı ilk benimsediklerinde, bu yöntem hiç kuşkusuz yararlı olmuştu. Yaşam tarzlarının karmaşıklaşmasıyla birlikte, sosyal ve ekonomik koordinasyon gereksinimi de arttı. Bu şartlar alıtnad, etkili bir iletişim büyük önem kazanıyordu. Dolaysıyla doğal seçim, dil yeteneğini sürekli geliştirecekti. Sonuçta,- modern inasansımaymunların hızlı solumalarına, haykırışlarına ve homurtularına benzediği varsayılan-eski maymun seslerinin temel repertuvarı genişleyecek ve ifade edilme şekli daha gelişmiş bir yapı kazanacaktı. Günümüzde bildiğimiz şekliyle dil, avcılık ve toplayıcılığın getirdiği gereksinimlerin ürünü olarak gelişti. Ya da öyle görünüyor. Dilin gelişimi konusunda başka hipotezler de var. Avcı-toplayıcı yaşam tarzının gelişmesiyle birlikte insanlar teknolojik açıdan daha başarılı hale gelidler, aletleri daha ince (İnsanın Kökeni s:132)likle ve daha karmaşık şekiller vererek yapabilmeye başladılar. 2 milyon yıl öncesinden önce, Homo cinsinin ilk türüyle birlikte başlayan ve son 200.000 yılı kapsayan bir dönemde modern insanın ortaya çıkışıyla doruk noktasına ulaşan bu evrimsel dönüşüme, beyin boyutunda üç kata ulaşan bir büyüme eşlik etti.Beyin, en erken Australopithecus ‘lardaki yaklaşık 440 santimetreküpten, günümüzde ortalama 1350 santimetreküpe ulaştı.Antropolglar uzun süre, teknolojik gelişmişliğin artmasıyla beynin büyümesi arasında neden-sonuç bağlantısı kurdular.:İlki, ikincisini geliştiriyordu. Bunun, 1. Bölüm’de tanımladığım Darwin evrim paketinin bir parçası olduğunu hatırlayacaksınız. Kenneth Oakley’in “Alet Yapan İnsan” başlıklı, 1949 tarihli klasik denemesinde, insanın tarihöncesi hakkındaki bu bakış açısı verilmiştir. Daha öncekti bir bölümde de belirttiğimiz gibi Oakley, dilin günümüzçdeki düzeyde “mükemmelleştirilmesinin” modern insanın ortaya çıkışını sağladığını ilk zavunanlar arasındaydı: Diğer bir deyişle, modern insanı modern dil yaratmıştır. Ama günümüzde, insan zihninin oluşumuna açiklik getiren farkli bir açiklama yayginlik kazandi; alet yapan insandan çok sosyal hayvan olan insana yönelik bir açiklamaydi bu. Dil, bir sosyal etkileşim araci olarak geliştiyse, avci-toplayici baglaminda ilitişimi geliştirmesi evrimin asil nedeni degil, ikincil bir yarari olarak görülebilir. Columbia Ünivrsitesi’nden nörolog Ralph Holloway, tohumu 1960'larda atılan bu yeni bakış açısının en önemli öncülerindendir. On yıl önce şöyle yazmıştı: “ Dilin, temelde saldırgan olmaktan çok işbirlikçi olan ve cinsiyetler arasında tamamlayıcı bir sosyal yapısal davranışsal işbölümüne dayanan, sosyal davranışsal bilişsel bir matristen geliştiğine inanma eğilimini duyuyuroum. Bu, bebeğin bağımlılık süresinin uzaması, üreme olgunluğuna ulaşma sürelerinin uzaması ve olgunlaşma süresinin, beynin daha çok büyümesini ve davranışsal öğrenmeyi mümkün kılacak şekilde uzaması için gerekli bir uyarlanmacı evrim stratejisiydi.” Bunun, insangilerin yaşam tarihinin (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s: 133) modelleri hakkındaki, 3. Bölüm’de tanıladığım keşiflerle uyumlu olduğunu görebilirsiniz. Hollooway’ in öncü fikirleri pek çok kılığa büründükten sonra, sosyal zeka hipotezi olarak bilinmeye başladı. Londra’daki Unuvirsity College’den primatolog Robin Dunbar, bu fikri yakın zamanlarda şöyle geliştirdi: “ Geleneksel (kurama) göre (primatların) dünyada yollarını bulabilmek için daha büyük bir beyne ihtiyaçları vardır. Alternatif kurama göre ise, primatların kendilerini içinde bulundukları karmayşık sosyal dünya, danhha büyük beyinlerin oluşması için gerekli dürtüyü sağlamıştır.’ Primat gruplarında sosyal etkileşimi dğiştirmenin en önemli parçalarından biri giyinip kuşanmaktır; bu, bireyler arasında yakın bağlantı ve birbirini izleme olanağını sağlar. Dunbar’a göre giyim-kuşam, belli bir boyuttaki gruhplarda etkilidir; ama bu boyut aşıldığında toplumsal ilişkileri kolaylaştıracak başka bir araca gereksinim duyulur. Dunbar, insanın tarihöncesi döneminde grup boyutunun büyüdüğünü ve bunun da, daha etkili bir sosyal dış görünüş için seçme baskısı yarattığını söylüyor. “Dilin, dış görünüşle karşılaştırıldığında iki ilginç özelliği var. Aynı anda pek çok insanla konuşabilirsiniz”. Dunbar’a göre sonuçta, “dil, daha çok sayıda bireyin sosyal gruplarla bütünleştirilmesi için gelişti.” Bu senaryoya göre dil, “sesli giyim-kuşam”dır ve Dunbar dilin ancak, “Homo sapien’le birlikte” ortaya çıktığına inanır. Sosyal zeka hipotezine yakınlık duyuyorum; ama ileride de göstereceğim gibi, dilin insanöncesindeki geç dönemlerde ortaya çıktığına inanıyorum. Dilin hangi tarihte ortaya çıktığı, bu tartışmanın temel konularından biridir. Erken bir dönemde oluşup, ardından aşamalı bir ilerleme mi gösterdi? Yoksa yakın zamanlarda ve aniden (s: 134) mi ortaya çıktı? Bunun, kendimizi ne kadar özel gördüğümüze ilişkin felsefi anlamlar taşıdığı unutulmamalı. Günümüzde pek çok antropolog, dilin yakın zamanlarda ve hızla geliştiğine inanıyor; bunun temel hnedenlerinden biri, Üst Paleolitik Devrimi’nde görülen ani davranış değişikliğidir. New York Üniversitesinden arkeolog Randall White, yaklaşık on yıl önce kışkırtıcı bir bildiride, 100.000 yıldan önceki çeşitli insan faaliyetlyeriyle ilgili kanıtların “modern insanların dil olarak görecekleri bir şeyin kesinlikle olmadığına” işaret tetiğini savundu. Bu dönemde anatomik açıdan modern insanların ortaya çıktığını kabul ediyordu, ama bunlar kültürel bağlamda dili henüz “icat” etmemişlerdi. Bu daha sonra olacaktı: “ 35.000 yıl önce.. bu topluluklar, bizim bildiğimiz şekliyle dil ve kültürü geliştirmişlerdi.” White kendi düşüncesine göre, dilin çarpici oranda gelişmesinin Üst Paleolitik dönemiyle çakiştigini gösteren yeri arkeolojik kanit kümesi siraliyor: Ilk olarak, Neanderthaller döneminde başladigi kesin olarak bilinen, ama mezar eşyalarinin da eklenmesiyle ancak Üst Paleolitik’te gelişen, ölünün bilinçili olarak gömülmesi uygulamasiydi. Ikinci olarak, imge oluşturmayi ve bedenin süslenmesini içeren sanatsal ifade ancak Üst Paleolitik’te başliyordu. Üçüncü olarak,Üst Paleolitik’te, teknolojik yenilik ve kültürel degişim hizinda ani bir ivme görülüyordu. Dördüncü olarak, kültürde ilk kez bölgesel farklilyiklar oluşmaya başlamişti; bu, sosyal sinirlarin ifadesi ve ürünüydü. Beşinci olarak, egzotik nesnelerin degiştokuşu şeklinde uzun mesafeli temaslarin kanitlari bu dönemde güçleniyordu. Altinci olarak, yaşama alanlari önemli oranda büyümüştü ve bu düzeyde bir planlama ve koordinasyon için dile gerek duyulacakti. Yedinci olarak, teknolojide, agirlikli olarak taşin kullanilmasindan kemik, boynuz ve kil gibi yeni hammaddelerin kullanimina geçiliyor ve bu da fiziksel ortamin kullanilmasinda, dil olmaksizin hayal edilemeyecek bir karmaşikliga geçildigini gösteriyordu.(s:135) White ile, aralarında Lewis Binford ve Richard Klein ’ın da bulunduğu bazı antropologlar, insan faaliyetindeki bu “ilkler” öbeğinin altında, karmaşık ve tam anlamıyla modern bir konuşma dilinin ortaya çıkışının yattığına inanıyorlar. Binford, önceki bölümlerden birinde de belirttiğim gibi, modern öncesi insanlarda planlamaya ilişkin bir kanıt göremiyor ve gelecekteki olay ve faaliyetlerin önceden tahmin edilip düzenlenmesinin fazla yarar taşıyacağına inanmıyordu.İleriye doğru atılan adım, dildi; “dil ve özellikle, soyutlamayı mümkün kılan simgeleme. Böylesine hızlı bir değişimin oluşması için biyolojiye dayalı, temelde iyi bir iletişim sisteminden başka bir araç göremiyorum.” Bu savı esas itibarıyla kabul eden Klein, güney Afrika’daki arkeolojik sitlerde, avcılık becerilerinde ani ve görece yakın zamanda gerçekleşmiş bir gelişmenin kanıtlarını görüyor ve bunun, dil olanağını da içeren modern insan zihninin ortaya çıkışının bir sonucu olduğunu söylüyor. Dilin, modern insanların ortaya çıkışıyla çakışan hızlı bir gelişme olduğuna dar görüş geniş destek görse de, antropolojik düşünceye tam anlamıyla hakim olmuş değildir. İnsan beyninin gelişimi hakıkndaki incelemelerinden 3. Bölüm’de söz ettiğimi Dean Falk, dilin daha erken geliştiği düşüncesini savunuyor. Yakın zamanlarda bir yazısında şöyle demişti: “İnsangiller dili kullanmamış ve geliştirmememişlerse, kendi kendine geliyşen beyinleriyle ne yapmış olduklarını bilmek isterdim.”Nörolog Terrence Deacon da benzer bir görüşü savunuyor ama onun düşünceleri fosil beyinler değil, modern beyinler üzerinde yapılan incelemelere dayanıyor: 1989'da Human Evolution dergisinde yayınlanan bir makalesinde “ Dil becerisi (en az 2 milyon yıllık) uzun bir dönem içinde, beyin-dil etkileşiminin belirlediği sürekli bir seçimle gelişti” der. İnsansımaymun beyniyle insan beyne arasındaki nöron bağlantısı farklarını karşılaştıran Deacon, insan beyninin evrimi sırasında en çok değişen beyin yapı(s: 136) ve devrelerinin, sözlü bir dilin alışılmadık hesaplama gereksinimlerini yansıttığını vurguluyor. Sözcükler fosilleşmedigine göre antropologlar bu tartişmayi nasil çözüme kavuşturacaklar? Dolayli kanitlar-atalarimizin yarattigi nesneler ve anatomilerindeki degişimler- evrim tarihimiz hakkinda farkli öyküler anlatiyor. Işe beyin yapisi ve ses organlarinin yapisi da dahil olka üzere, anatomik kanitlari inceleyerek başlayacagiz. Sonra- davranişin arkeolojik kalintilarini oluşturan yönleri olan- teknolojik gelişmişlige ve sanatsal ifadeye bakacagiz. İnsan beynindeki büyümenin 2 milyon yıldan önce, Homo cinsiyle birlikte başladığını ve istikrarlı şekilde sürdüğünü görmüştük. Yaklaşık yarım milyon yıl önce Homo erectus’un ortalama beyin büyüklüğü 1100 santimetreküptü ve bu, modern insan ortalamasına yakın bir rakamdı. Australopithecus ’la Homo arasındaki yüzde elli düzeyindeki sıçramadan sonra, tarihöncesi insan beyninin büyüklüğünde ani artışlar görülmedi.Mutlak beyin boyutunun önemi psikologlar arasında sürekli bir tartışma konusu olsa da, insanın tarihöncesinde görülen üç kat oranındaki büyüme hiç kuşkusuz, bilişsel yeteneklerin geliştiğini gösteriyor. Beyin boyutu dil yetenekleriyle de bağlantılıysa, yaklaşık son 2 milyon yıl içinde beyin boyutunda görülen büyüme, atalarımızın dil becerilerinin kademeli olarak geliştiğini düşündürüyor. Terrence Deacon’ın insansımaymun ve insan beyinleri arasında yaptığı karşılaştırma da bunun mantıklı bir sav olduğunu gösteriyor.Nörobiyolog Harry Jerison, insan beynindeki büyümernin motoru olarak dile işaret ederek, Alet Yapan İnsan hipotezindeki, daha büyük beyinler için evrim baskısını el becerilerinin yarattığı fikrini yadsıyor. 1991'de verdiği bir konferansta (s: 137)şöyle demişti:" Bu bana yeteresiz bir açıklama gibi geliyor; özelilkle de alet yapımının çok az beyin dokusuyla da mümkün olması yüzünden. Basit ama yararlı bir dil üretmek içinse çok büyük oranlarda beyin dokusuna ihtiyaç var.” Dilin altında yatan beyin yapısı bir zamanlar sanıldığından çok daha karmaşıktır. İnsan beyninin çeşitli bölgelerine dağılmış, dille bağlantılı pek çok alan görülüyor. Atalarımızda da bu tür merkezlerin saptanabilmesi durumunda, dil konusunda bir karara varmamız kolaylaşabilirdi. Ama soyu tükenmiş insanların beyinlerine ilişkin anatomik kanıtlar yüzey hatlarıyla sınırlı kalıyor; fosil beyinler, iç yapı hakkında hiçbir ipucu snmuyor. Şansımıza, beynin yüzeyinde, hem dille hem de alet kullanımıyla bağlantılandırılan bir beyin özelliği görülüyor. Bu, (çoğu insanda) sol şakak yakınlarında yer alan yüksek bir yumru olan Broca kıvrımıdır. Fosil insan beyinlerinde Broca kıvrımına dair bir kanıt bulmamız, dil becerisinin geliştiğine ilişkin, belirsiz de olsa bir işaret olacaktır. Olası bir ikinci işaret de, modern insanlarda sol ve sağ yarıları arasındaki büyüklük farkıdır. çoğu insanda sol yarıküre sağ yarıküreden daha büyüktür; ve bu kısmen, dille ilgili mekanizmanın burada yer almasının sonucudur. İnsanlarda el kullanımı da bu asimetriyle bağlantılıdır. İnsan nüfusunun yüzde 90'ı sağ ellidir; dolaysıyla, sağ ellilik ve dil yetisi sol beynin büyük olmasıyla bağlatılandırılabilir. Ralph Holloway, 1972'de Turkana Gölü’nde bulunmuş, çok iyi (?) bir Homo habilis örnegi olan ve yaklaşik 2 milyon yaşinda oldugu saptanan kafatasi 1470'in(Müzeye giriş numarasi) beyin şeklini inceledi. Beyin kutusunun iç yüzeyinde Broca alaninin izini saptamaktan öte, beynin sol-sag şekillenmesinde de hafif bir asimetri buldu. Bu, Homo habilis’in modern şempanzelerin soluma- haykirma-homurtudan çok daha fazla iletişim aracina sahip oldugunu gösteriyordu. Holloway, Human Neurobiology’de yayinlanan bir bildiride, dilin ne zaman ve nasil ortaya çiktigini kanitlamanin olanaksizligina karşin, dilin ortaya çikişşinin “paleontolojik geçmişin derinliklerine “ uzanmasinin (s: 138) mümkün oldugunu belirtti. Holloway, bu evrim çizgisinin Australopithecus’la başlamiş olabilecegini söylüyordu;ama ben onunla ayni fikirde degilim. Bu kitapta şu ana dek yer verilen tüm tartişmalar, Homo cinsinin ortaya çikişiyla birlikte, insangil uyarlamasinda önemli bir degişim yaşandigina işaret ediyor.. Dolaysiyla ben, ancak Homo habilis ’in evrilmesiyle bir tür konuşma dilinin oluşmaya başladigini düşünüyorum. Bickerton gibi ben de bunun bir tür öndil, içedrigi ve yapisi basit, ama insansimaymunlarin ve Australopithecus ’ larin ötesine geçmiş bir iletişim araci oldugunu saniyorum. Nicholas Toth’un, 2. Bölümde sözü edilen, olağanüstü özenli ve yenilikçe alet yapma deheyleri, beyin asitmetrisinin erken inasnlarda da görüldüğü fikirini destekliyor.Toth’un taş alet yapımı çalışmaları,Oldovan kültürü uygulamacılarının genellikle sağ eli olduklarını ve dolaysıyla, sol beyinlerinin biraz daha büyük olacağını gösterdi. Toth’un bu konudaki gözlemleri şöyleydi: “Alet yapma davranışlarının da gösterdiği gibi, erken alet yapımcılarında beyin kanallaşması oluşmuştu. Bu, olasılıkla dil yetisinin de ortaya çıkmaya başladığını gösteren bir işarettir.” Fosil beyinlerinden elde edilen kanıtlar beri, dilin Homo cinsinin ilk ortaya çıkışıyla birlikte gelişmeye başladığına ikna etti. En azından, bu kanıtlarda, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığı savına karşıt bir şey göremiyoruz. Ama ya ses organları: Gırtlak, yutak, dil ve dukalar? Bunlar da ikinci önemli anatomik bilgi kaynağını oluşturuyor. İnsanlar, gırtlağın boğazın alt bölümünde yer alması ve dolaysıyla, yutak adı verilen geniş bin se odacığı yaratması sayesinde, pek çok ses çıkarabilirler. New York’taki Mount Sınai Hastanesi tıp Fakültesinden Jeffrey Laitman, Brown Ünversitesinden Philip Lieberman ve Yale’den Edmund Crelin’in yenilikçi çalışmaları,, belirgin, ayrıntılı bir konuşma yaratılmasında geniş bir yutağın anahtar rol oynadığını gösteriyor. Bu araştırmacılar canlı yaratıkların ve insan fosillerinin ses yolu (s: 139) anatomileri üzerinde kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdiler ve ikisinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüler. İnsan dışında tüm memelilerde, gırtlak boğazın üst kısmında yer alı ve bu da, hayvanın aynı anda hem soluyup hem içebilmesini sağlar.Ama yutak boşluğunun küçüklüğü, yaratılabilecek ses alanını kısıtlar. dolaysıyla, memelilerin çoğunda, gırtlakta yaratılan seslerin değiştirilmesi ağız boşluğunun ve dudukların şekline bağlıdır. Gırtlağın boğazın alt kısmında yer alması insanların daha çok ses çıkarabilmelerin sağlar; ama ayını anda hem soluyup hem de içmemizi engeller. Böyle bir şey yaptığımızda boulabiliriz. İnsan bebekleri, memeliler gibi, boğazın üst kısımnada yer alan bir gırtlakla doğarlar ve dolaysıyla, aynı anda hem (s: 140) soluyup hem içibilirler; zaten, süt emerken ikisini de yapabilmeleri gerekir. Yaklaşık on sekizinci aydan itibaren gırtlak boğazın alt kısımlarına kaymaya başlar ve yetişkin konumuna, çocuk yaklaşık on dört yaşındayken ulaşır.Araştırmacılar,insanın erken dönem atalarının boğazlarında gırtlağın konumunu saptayabilmeleri durumunda,türün seslendirme ve dil yetisi konusunda bazı sonuçlara ulaşabilecemklerini fark ettiler.Ses organlarının fosilleşmeyen yumuşak dokulardan-kıkırdak, kas ve et- oluşması nedeniyle,bu oldukça güç bir işti.Yine de eski kafalarda,kafatasının dibinde, yani basikranyumda yer alan çok önemli bir ipucu görülüyor. Temel memeli modelinde kafatasının alt kısmı düzdür. İnsanlardaysa,belirgin şekilde kavisli. Dolaysıyla, fosil insan türlerinde basikranyum şekli,ses çıkarabilme yeteneğinin düzeyini gösterir. İnsan fosillerini inceleyen Laitman, Australopithecus’taki basikranyumun düz olduğunu gördü. Diğer pek çom biyolojik özellikte olduğu gibi,bu açıdan da insansımaymun gibiydiler ve insansımaymunlar gibi,onların da sesli iletişimi kısıtlı olmalıydı.Australopitecus’lar,insan konuşma modeline özgü evrensel ünlü seslerinin bazılarını çıkaramayacaklardı. Laitman,şu sonuca vardı: “Fosil kalıntılarında tam anlamıyla eğrilmiş bir basikranyum ilk olarak,yaklaşık 300 000 ile 400 000 yıl önce,arkakik Homo sapiens adını verdiğimiz insanlarda görülmektedir.” Yani,anatomik açıdan modern insanların evrilmesinden önce ortaya çıkan arkaik sapiens türlerinin tam anlamıyla modern bir dilleri var mıydı? Bu, pek olası görünmüyor. Basikranyum şeklindeki degişim,biline en eski Homo erectus örnegi olan,kuzey kenya’da bulunan ve yaklaşik 2 milyon yil öncesinden kalma kafatasinin incelemeliren göre bu Homo erectus bireyi,bazi ünlü sesleri çikartma yetenegine sahipti. Laitman, erken homo erectus’ta girtlak konumunun,alti yaşindaki modern bir çocugun girtlak konumuna eşdeger olacagini hesapliyor. Ne yazik ki, şu ana dek eksiksiz bir habilis beyin kutusu bulunamamasi nedeniyle (s:141), homo habilis hakkinda hiçbir şey söylenemiyor. Ben, en erken Homo’ya ait eksiksiz bir beyin kutusu buldugumuzda,tabanda egrilme başlangici görecegimizi tahimin ediyorum.Ilkel bir konuşma dili yetisi, homo’hnun ortaya çikişiyla birlikte başlamiş olmali. Bu evrim dizisi içinde açık bir paradoks görüyoruz. Basikranyumlarına bakılırsa,Neanderthallerin sözel becerileri,kendilerinden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan diğer arkakik sapiens’lere göre daha geriydi. Neanderthallerde basikranyum eğrilmesi, Homo erectus’tan bile daha az düzeydeydi. Neanderthaller gerileyerek,atalarına göre konuşma yeteneklerini kaybetmişer miydi?(Gerçekten de kimi antropologlar,Neanderthallerin soylarının tükenmesiyle,dil yeteneklerinin alt düzeyde olması arasında bağlantı kurulabeleceğini söyylüyorlar). Bu tür evrimsel bir gerileme pek olası görülmüyor;bu tipte başka hiçbir örnek göremiyoruz.Yanıtı,Neanderthal yüz ve beyin kutusu anatomisinde bulmamız daha olası. Soğuk iklime bir uyarlanma olarak,Neanderthalin yüzünün orta kısmı aşırı derecede çıkıntılıdır. Bu yapı, burun geçişlerinin genişlemesini ve dolaysıyla,soğuk havanın ıbsıtılmasını ve dıyşşarı verilen soluktaki nemin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yapı basikranyum şeklini,türün dil yetisini önemli oranda azaltmadan etkilemiş olabilir.Antropologlar bu noktayı hala tartışıyor. Kısaca anatomik kanıtlar, dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını ve ardından, dil yeteneklerinin aşamalı olarak geliştiğini düşündürüyor.Ama alet teknolojisi ve sanatsal ifade konuisundaki arkeolojik kalıntılardan,genellikle farklı bir öykü çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi dil fosilleşmese bile,insan elinin ürünleri ilkesel olarak,dil hakkında bazı içgödrüler sunabilir. Bir önceki bölümdeki gibi,sanatsal ifadeden söz ederken,modern insan zihninin işleyişinin bilincindeyiz; bu da, modern bir dil düzeyine işaret ediyor. Taş aletler de alet yapımcılarının diyl yetileri hakkında bir anlayış sağlayabilir mi? 1976'da New york Bilimler akademisi’nde dilin kökeni ve doğası hakkında bir bildiri sunması istenen Glynn Isaac’ın (s:142) yanıtlaması gereken de buydu. Isaac, yaklaşık 2 milyon yıl önceki başlangıcından 35.000 yıl önceki Üst Paleolitik devrimine dek süren taş alet kültürlerinin karmaşıklığını gözden geçirdi. bu insanların aletlerle yaptıkları işlerden çok,aletlere verdikleri düzenle ilgileniyordu. Düzenleme insani bir saplantıdır;bu, en ince ayrıntılarıyla gelişmiş bir konuşma dili gerektiren bir davranış biçimidir. Dil olmasa, insanların koyduğu keyfi düzen de olamazdı. Arkeolojik kalıntılar,düzen vermenin insanın tarihöncesinde çok yavaş- adeta buzul hızıyla- geliştiğini gösteriyor. 2.Bölümde, 2.5 milyon ile yaklaşık 1.4 milyon yıl öncesi arasındaki Oldovan aletlerinin fırstaçı bir doğaya sahip olduklarını görmüştük. Alet yapımcılarının aletin şekline önem vermedikleri ve daha çok, keskin yongalar üretmeyi amaçladıkları görülüyor. kazıcılar, kesiciler ve diskler gibi “çekirdek “aletler bu sürecin yan ürünleriydi. Oldovan kültürünü izleyen ve yaklaşık 250.000 yıl öncesirne dek süren Acheuleen kültürü aletlerinde de ancak asgari düzeyde bir şekil görülüyor. Damla şeklindeki el baltası büyük olasılıkla,bir tür zihinsel kalıba göre üretilmişti ama gruptaki diğer aletlerin çoğu pek çok açıdan Oldovankültürüne benziyordu;dahası, Acheuleen alet kutusunda ancak bir düzine alet biçimi görülüyordu. Yaklaşık 250,000 yıl öncesinden itibaren,aralarında Neanderthallerin de bulunduğu arkaik sapiens bireyleri önceden hazırlanmış yongalardan alekler yapmaya başladılar. Mousterien’i de içeren bu gruplarda belki altmış alet tipi saptanabilmişti.Ama tipler 200.000 yılı aşkın bir süre değişmedi;tam bir insan zihninin varlığını yadsır gibi görünen bir teknolojik duruğalık dönemiydi bu. Yenilikçilik ve keyfi düzen ancak 35.000 yıl önce,Üst Palelitik kültürlerin sahneye çıkmasıyla birlikte yaygınlaştı. Yeni ve daha incelikli alet türlerinin yapılmasından öte,Üst Paleolitik döneme özgü alet grupları yüzbinlerce yıl değil,binlerce yıllak bir zaman ölçeği içinde değişmişti. Isaac, bu tenolojik çeşitlilik ve değişim modelinin,bir tür konuşma dilinin aşamalı (s:143) olarak ortaya çıkmasına işaret ettiğini düşünüyor ve Üst Paleolitik Devrimi’nin bu evrim çizgisinde önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu savunuyordu. Çoğu arkeolog bu yorumu kabul etmektedir;ancak erken alet yapımcılarının konuşma dili düzeyleri konusunda farklı fikirler vardır; tabii,gerçekten bir dilleri varsa. Colorado Üniversitesi’nden Thomas Wynn, Nicholası Toth’un tersine,Oldovan kültürünün genel özellikleriyle insan değil, insansı maymun benzeri olduğuna inanıyor.man dergsinide 1989'da yaymlanan bir makalede, “Bu tabloda dil gibi unsurları varsaymamız gerekmez” diyor. Bu basit aletlerin yapımının çok az bilişsel yeti gerektirdiğini ve dolaysıyla, hiçbir şekilde insana özgü olmadığını savunuyor. Yine de Acheuleen el baltalarının yapımında “insana özgü bir şeyler” olduğunu kabulleniyor: “Bunun gibi insane serleri,yapımcının ürününün nihai şekline önem verdiğini ve onun bu amaçlılığını,homo erectus’un zihnine açılan küçük bir pencere olarak kullanabileceğimizi gösteriyor.”Wynn,homo erectus’un bilişsel yetisini, Acheuleen aletlerinin yapımının gerektirdiği zihinsel kapasiteyi temel alarak,yedi yaşındaki bir modern insana denk görüyor. Yedi yaşındaki çocuklar,gönderme (referans) ve gramer gibi,kayda değer dil becerilerine sahiptirler ve işaretlere ya da hareketlere gerek duymadan konuşma noktasına yakındırlar. bu bağlam içinde, Jeffrey Laitman’ın,basikranyum şeklini temel alarak, homo erectus’un dil yetisini ayltı yanıdaki modern bir inasının dil yetisine eş gördüğünü hatırlamak ilgi çekici olacaktır... Arkeolojik kalıntıların yalnızca teknoloji unsurunu klavuz alırsak,dilin erken dönemlerde ortaya çıktığını,insanın tarihöncesinin büyük bölümü boyunca yavaş yavaş ilerlediğini ve görece yakın zamanlarda büyük bir gelişme geçirdiğini düşünebiliriz. Bu, anatomik kanıtlardan türeetilen hipotezden ödün verilmesi anlamına geliyor. ama arkeolojik kalıntılar böyle bir ödüne yer bırakmıyor. kayalık korunaklara ya da mağaralara (s:144) yapılmış resim ve oymalar, kalıntılarda 35.000 yıl öncesinden itibaren,birderbire görülüyor. Aşıboyası sopa ya da kemik nesnelerin üzerine kazınmış eğriler gibi, daha önceki sanat eserlerine dair kanıtlar,en iyi olasılıkla ender ve en kötü olasılıkla da kuşkuludur. Sanatsal ifadenin-sözgelimi Avusturalyalı arkeolog Iain Davidson’ ın ısrarla savunrduğu gibi- konuşma diline ilişkin tek güvenilir gösterge olarak alınması durumunda dil,ancak yakın zamanlarda tamamen modern hale gelmiş,bunun da ötesinde, başlangıcı yakın zamanlarda olmuştur. New England Üniversitesi’nden çalışma arkadaşı William Noble’la birlikte yazdıkları yakın tarihli bir bildiride şöyle diyorlar:"tarihöncesinde nsnelere benzeyen imgelerin yapılması ancak,ortak anlamlar sistemlerine sahip topluluklarda ortaya çıkmış olabilirdi.” “Ortak anlamlar sistemleri” elbette, dil sayesinde yaratılabilirdi.Davidson ve noble, sanatı dilin olanaklı kıldığını değil, sanatsal ifadenin,göndermeli dilin gelişmesini sağlayan bir ortam olduğunu savunuyorlar. Sanat dilden önce gelmeli ya da en azından,dille koşut olarak ortaya çıkmalyıydı. Dolaysıyla, arkeolojik kalıntılarda sanatın ilk ortaya çıkışı,göndermeli konuşma dilinin de ilk ortaya çıkışına işaret eder İnsan dilindeki evrimin yapısı ve zamanlamasıyla ilgili pek çok hipotez var; bu da kanıtların ya da en azından kanıtların bir ısmınını yanlış yorumlandığını gösteriyor. Bu yanlış yorumlamaların getirdiği karmaşıklık ne olursa olsun,dilin kökeninin karmaşıklığı hakkında yeni bir anlayış gelişiyor. Wenner-Gren Antropolojik Araştırmalar Vakfı’nın düzenlediği ve Mart 1990'da gerçekleştirilen önemli bir konferansın,illeri yıllardaki tartışmaların akışını belirlediği görülecektir. “İnsan Evriminde Aletler, Dil ve Bilişim” başlıklı konferansta,insan tarihöncesinin bu önemli konuları arasında bağlantı kuruldu. konferansın düzenleyicilerinden Kathleen Gibson bu konumu şöyle tanımlıyor: “İnsan sosyal zekasının,alet kullanımının ve dilin, beyin boyutunda nicel gelişmeyle ve bununla ilgili bilgi işleme yetisiyle bağlantılı olması nedeniyle,içlerinden hiçbiri tek başına Minerva’nın Zeus’un başından doğması gibi,eksiksiz halde ve birdenbire ortaya çıkmış olamaz. Beyin boyşutu gibi bu entellektüel yetilerin her biri de kademeli olarak gelişmiş olmalı. Dahası, bu yetilerin birbirlerine bağımlı olmaları nedeniyle,içlerinedn hiçbiri modern karmaşıkylık düzeyine tek başına ulaşmış olamaz.” Bu karşıkıl bağımlılıkları çözümlemek zorlu bir savaşım olacaktır. Daha önce de belirtttiğim gibi burada, tarihöncesinin yeniden oluşturulmasından çok daha gfazlası; kendimize ve doğadaki yerimize dair bakış açımız da söz konusu. İnsanları özel görmek isteyenler,dilde yakın tarihli ve ani bir başlangıca işaret eden dellileri benimseyeceklerdir. İnsanın doğanın geri kalan kısmıyla bağlantısını reddetmeyenlerse, bu temel insan yetisinin erken dönemlerde ve aşamalı olarak gelişmesi fikrinden rahatsızlık duymayacaklardır. Doğanın bir garipliği sonucu Homo habilis ve Homo erectus topluluları hala var olsaydı, herhalde, çeşitli düzeylerde göndermeli dil kullandıklarını görürdük. Bu durumda, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasındaki uçurum bizzat kendi atalarımız tarafından kapatılmış olurdu. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim Yay, s:129-147 ,7. Bölümün sonu) İnsanın evrimine yön veren ayıklama baskıları sorununu bu terimler içinde ele almak gerekir. Söz konusu olanan kendimiz oluşu ve varlığımızın köklerinin evrimin içinde daha iyi görünce onu bugünkü doğası iuçinde daha iyi anlama olanağı bulunuşu bir yana bırakılsa bile, bu yine ayırksal ilginçlikte bir sorundur. Çünkü yansız bir gözlem, örneğin bir Mars’lı, kuşkusuz, evrende biricik bir olay ve insanın özgül edimi olan simgesel dilin gelişmesinin, yeni bir alanının, kültür, düşünce ve bilgi alanının yaratıcısı olan başka bir evrime yol açtığını görebilir. Çağdaş dilciler, simgesel dilin, hayvanların kullandığı türlü iletişim yollarına (işitsel, dokunsal, görsel ya da başka) indirgenemeyeceği olgusu üzerinde direniyorlar. Kuşkusuz doğru bir tutum. Fakat bundan, evrimin mutlak bir kesinlik gösterdiği, insan dilinin daha başlangıçtan beri , örneğin büyük maymunların kullandıkları bir çağırma ve haber verme türleri sistemiyle hiçbir ilişiksi olmadığı sonucuna varmak, bana, güç atılır bir adım ve ne olursa olsun, yararsız bir varsayım gibi görünüyor. Hayvanların beyni, kuşkusuz, yalnızca bilgileri kaydetmekle kalmayıp bunları birleştirmeye, dönüştürmeye ve bu işlemlerin sonucunu kişisel bir işlem olarak yeniden kurmaya elverişlidir: Fakat bu- ki konunun özü de buradadır- özgün ve kişisel bir çağrışım ya da dönüştürmeyi başka bir bireye iletmeye elverişli biçime sokulmamıştır. Oysa tam tersine bir bireyde gerçekleşen yaratıcı birleştirmelerin ve yeni çağrışımların, başkalarına aktarıldıklarında o bireyle ölüp gitmediği gün doğmuş sayılan insan dilinin sağladığı olanak budur. Primitif dil diye bir şey bilinmiyor: Çagdaş, biricik türümüzün bütün irklarinda simgesel aygit hemen hemen ayni karmaşikliga ve iletişim gücüne ulaşmiştir. Chomsky’ye göre ise, bütün insan dillerini temel yapisinin, yani “biçim”inin, ayni olmasi gerekir.Dilin hem temsil edip, hem olanak sagladigi olaganüstü edimler, Homo sapiens ’ de merkezi sinir sistemindeki önemli gelişmeyle açikça birlikte gitmiştir ve bu gelişme onun en ayirt edici anatomik özelligini oluşturur. Bugün denebilir ki, insanın bilinen en uzak atalarından başlayan evrimi, herşeyden önce kafatasının, dolyasıyla beyninin, ileri doğru gelişmesinde kendini gösterir. Bunun için, iki milyon yıldan daha uzun süren, yönlendirilmiş, sürekli ve desteklenmiş birr ayıklama baskısı gerekti. Ayıklama baskısı hem çok güçlü olmalı, çünkü bu süre göreli olarak kısadır, hem de özgül olmalı, çünkü başka hiçbir soyda bunun benzeri gözlemlenmemiştir: Çağımızdaki insanımsı maymunların kafatası sığası birkaç milyon yıl öncekilerden daha büyük değildir. İnsanın ayrıcalıklı merkezi sinir sisitmenini evrimiyle, onu özniteleyen biricik edimin evrimi arasında sıkı bir birliktelik olduğunu düşünmemek olanaksız. Öyle ki bu durumda dil, bu evrimin yalnızca bir ürünü değil, ayrıca başlangıç koşullarından da biri oluyor.(Raslantı ve Zorunluluk, s: 118-119) Bana göre doğruya en yakın varsayım, en ilkel simgesi iletişimin bizim soyumuzda çok erken ortaya çıktığı ve yeni bir ayıklama baskısı yaratarak türün geleceğini belirleyen başlangıç “ seçim”lerinden birini oluşturduğudur; bu ayıklama, dilsel edimin kendisinin ve dolaysıyla onu kullanan organın, yani beynin, gelişmesini kolaylaştırmış olmalı. Bu varsayımı destekleyen güçlü kanıtlar bulunduğunu sanıyorum. Bugünkü bilinen en eski gerçek insanımsılarda (Australopitekuslar ya da Leroi-Gourhan’ın haklı deyimiyle “Australantroplar”), İnsanı, en yakınları olan Pongide’lerden (yani insanımsı maymunlardan) ayır eden öznitelikleri bulunuyordu ve onların tanımı da buna dayanır. Australantroplar ayakta dururlardı ve bu, yalnızca ayağın özelleşmesiyle değil; iskeletteki ve başta belkemiği olmak üzere kas yapısındaki ve kafanın belkemiğine göre konumundaki değişikliklerle birlikte gider. İnsanın evriminde, Gibbon dışındaki bütün insanımsıların, dört ayakla yürümenin kısıtlamalırnadan kurtulmuş olmalarının önemi üzerinde de çok duruldu. Kuşkusuz bu çok eski (Australantroplardan daha eski) buluş çok büyük bir önem taşıyordu: Atalarımızın, yürürken ya da koşarken de ellerini kullanabilmelerini sağlayan yalnızca buydu. Buna karşi, bu ilkel insanimsilarin kafatasi sigasi bir şempanzeninkinden biraz büyük ve bir gorilinkinden biraz küçüktü. Beynin agirligi edimleriyle oranli degildir, ancak bu agirligin edimleri sinirladigi da kuşkusuzdur ve Homo sapiens yalnizca kafatasinin gelişmesiyle ortaya çikabilirdi. Ne olursa olsun, Zinjantrop, beyninin bir gorilinkinden daha ağır olmamasına karşın, Pongide’lerin bilmediği edimlere yetenekliydi: Gerçekten, Zinjantrop alet yapabiliyordu; gerçi bu öylesine ilkeldi ki; bu “aletler” ancak çok önemsiz biçimlerin yinelenmesi ve belli taşıl iskeletleri çevresinde brikmiş olmaları nedeniyle yapıntı olarak kabul ediliyorlar. Büyük maymunlar, yeri geldikçe, taştan ya da ağaç dallarından doğal “alet” kullanırlar, fakat tanınabilir bir norma göre biçimlendirilmiş yapıntılara benzeyen şeyler üretmezler. Böylece Zinjantropun çok ilkel bir Homo faber olarak görülmesi gerekiyor. Oysa dilin gelişmesiyle, amaçli ve disiplinli bir etkinligin belirtisi olan bir ustaligin gelgşmesi arasinda çok siki bir karşiliklilik bulunmasi büyük bir olasilik gibi görünüyor. Demek Australantroplarda, yalin ustaliklari ölçüsünde bir simgesel iletişim aygiti bulundugunu düşünmek yerinde olur. Öte yandan eger Dart’in düşündügü gibi, Austalantroplar, özellikle de gergedan, hipopotam ve panter gibi güçlü ve tehlikeli hayvanlari da başariyla avlayabilmişlerse, bunun, bir avcilar takimi arasinda önceden tasarlanmiş bir edim olmasi gerekir. Bu önceden tasarlama bir dilin kullanilmasini gerektirir. Australantropların beyinlerinin oylumundaki gelişmenin azlığı bu varsayıma karşı çıkar gibidir. Fakat genç bir şempanze üzerinde son yapılan deneylerin gösterdiğine göre, maymunlar konuşma dilini öğrenme yeteneğine sahip olmamakla birlikte sağır-dilsizlerin dilinden kimi öğeleri kavrayıp kullanabilmektedirler. Bu durumda artık konuşmalı simgeleme gücünün kazanılmasının, bu aşamada bugünkü şempanzeden daha anlayşışlı olmayan bir hayvandaki çok karmaşık olması gerekemyen nöromotris değişmelerden doğduğunu kabul etmek yerinde olur. Fakat açıktır ki bir kez bu adım atıldıktan sonra, ne denli ilkel olursa olsun bir dilin kullanılması, düşüncenin varkalma değerini arttırmaktan, böylece beynin gelişmesine yardımcı olarak, konuşmadan yoksun hiçbir türün erişemeyeceği, güçlü ve yönlü bir ayıklama baskısı yaratmaktan geri kalmaz. Bir simgesel iletişim sistemi ortaya çıktığı anda, bunu kullanmakta en yetenekli olan bireyler, daha doğrusu topluluklar, başka topluluklar karşısında, aynı zeka düzeyinin, dilden yoksun bir türün bireylerine sağlayabileceğiyle ölçüştürülemeyecek kadar üstünlük kazanırlar. Yine görülüyor ki, bir dilin kullanımından doğan ayıklama baskısı, sinir sisteminin, özellikle bu ayrıcalıklı, özgül ve geniş olanaklarla dolu edimin verimliliğine en uygun yönde gelişmesine yardım edecektir. Bu varsayım, günümüzdeki kimi verilerle de desteklenmiş olmasaydı, çekici ve akla uygun olmaktan öte gidemezdi. Çocuğun dil kazanması üzerindeki araştırmaların karşı çıkılmaz biçimde gösterdiğine göre bu sürecin bize mucize gibi görünmesi onun doğası gereği, herhangi bir biçimsel kuramlar sisteminin düzenli öğrenimindenf farklı oluşundandır.Çocuk hiçbird kural öğrenmez ve büyüklerin konuşmasına öykünmeye çalışmaz. Denebilir ki gelişmenin her aşamasında kendine uygun olanı alır. İlk aşamada (18 aylığa doğru) on kelime kadar bir dağarcığı olur ki, bunları her zaman, hep ayrı ayrı, öykünmeyle bile birbiriyle birleştirmeden kullanır. Daha sonra kelimeleri ikişer ikişer, üçer üçer vb., yine büyüklerin konuşmasınının yalın bir yinelemesi ya da öykünmesi olmayan bir sözdizimine göre birleştirecektir. Bu süreç, öyle görünüyor ki, evrenseldir ve kronolojisi de bütün dillerde aynıdır. İlk yıldan sonraki iki ya da üç yıl içinde, çocuğun dille oynadığı bu oyunda kazanmış oldğu yetkinlik, yetişkin bir gözlemci için inanılır gibi değildir. İşte bu nedenle burada, dilsel edimlerin temelindeki sinirsel yapıların içinde gelliştiği sıralı- oluşsal bir embriyolojik sürecin yansısını görmek zorunda oluyor. Bu varsayım, sarsıntılı kaynaklı konuşma yitimiyşle ilgili gözlemlerle desteklenmiştir. Bu konuşma yitimleri çocuğun gençliği ölçüsünde daha çabuk ve daha tam olarak geriler. Buna karşı bu bozukluklar erinliğe yakın ya da daha sonra ortaya çıktıklarında tersinmezz olurlar. Bunların dışında bütün bir gözlemler birikiminin doğruladığına göre, dilin kendiliğinden kazanılışının kritik bir yaşı vardır. Herkes bilir, yetişkin yaşta ikinci bir dil öğrenmek, sistemli ve sürekli bir iradeli çabayı gerektirir. Bu yoldan öğrenilen bir dilin düzeyi, hemen her zaman, kendiliğinden öğrenilen ana dil düzeyinin altında kalır. Dilin ilk edinilişinin sirali-oluşsal bir gelişme sürecine bagli oldugu görüşü, anatommik verilerle de dogrulanmiştir.Gerçekten, beynin doguştan sonra süren gelişmesinin erinlikle bittigi bilinir. Bu gelişme temelde, beyin kabugu sinir hücrelerinin kendi aralarindaki baglantilarin önemli ölçüde zenginleşmesinden oluşur. Ilk iki yilda çok hizli olan bu süreç, sonra yavaşlar: Erinlikten sonra (göründügü kadariyla) sürmez; demek ki ilksel edinimin olanakli bulundugu “kritik dönemi” kaplar. (Raslantı ve Zorunluluk, s:121) Burada, çocukta dil kazanımının böylesine mucizevi biçimde kendiliğinden görünüşü, onun, işlevlerinden bir dile hazırlamak olan bir sıralı-oluşsal gelişmenin bütünleyici bir bölümü oluşundandır, düşüncesine varabilmek için bir küçük adım kaloyor ki, ben kendi payıma bu adımı atmakta duraksamam. Biraz daha kesin belirtelim: Bilişsel işlevin gelişmesi de, kuşkusuz, beyin kabuğunun bu doğum sonrası büyümesine bağlıdır. Dilin bilişsel işlevle birliğini sağlayan, onun bu sıralı-oluş sürecinde kazanılmış olmasıdır; bu öylesine bir birlikteliktir ki, konuşmayla onun açıkladığı bilginin, içebakış yoluyla birbirinden ayrılmasını çok zorlaştırır. İkinci evrimin, yani kültürün ürünü olan insan dillerinin büyük çeşitliliğine bakarak, genellikle dilin bir “üstyapı”dan başka bir şey olamayacağı kabul edilir. Oysa Homo sapiens ’ deki bilişsel işlevlerin genişliği ve inceliği, açıklamasını ancak dilde ve dil yoluyla bulabilir. Bu aygıt olmadan o işlevler, büyük bölümüyle, kullanılamaz olur, kötürümleşir. Bu anlamda dil yeteneği artık üstyapı olarak görülemez. Kabul etmeli ki çağdaş insanda, bilişsel işlevler ile bunların doğurduğu ve aracılıklarıyla kenndini açıkladığı simgesel dil arasında, ancak uzun bir ortak evrimin ürünü olabilecek sıkı bir ortakyaşarlık (sybiose) vardır. Bilindiği gibi, Chomsky ve okuluna göre, derinliğine bir dilsel çözümleme, insan dillerinin büyük çeşitliliği içinde bütün dillerde ortak olan bir “biçim” bulunduğunu gösteriyor. Chomsky’ye göre, demek bu biçim, türün özniteliği ve doğuştan olarak kabul edilmelidir. Bu görüş, onda Descartesçı metafiziğe bir dönüş gören birçik filozof ya da antropoloğu şaşırttı. Bunun gerektirdiği biyolojik içeriği kabul etmek koşuluyla, bu görüş beni hiç şaşırtmıyor.Tersine çok daha önce, en kaba biçimiyle kazanılmış birdilsel yeteneğin insanın beyin zarı yapısındaki gelişmeyi etkilemekten geri kalmayacağını kabul etmek koşuluyla, bu bana, bu bana çok doğal görünüyor. Bu da demektir ki, konuşulan dil, insan soyunda ortaya çıktıktan sonra, yalnızca kültürün gelişmesini sağlamakla kalmadı, insanın fiziksel evrimine de belirgin biçimde yardım etti. Eğer gerçekten böyle olduysa, beynin sıralı-oluşsal gelişmesi boyunca ortaya çıkan dilsel yetenek, bugün “insan doğası”nın bir bölümüdür ve kendisi de, genom içinde, kalıtsal kuramın kökten değişik diliyle tanımlanmıştır. Mucize mi? Son çözümlede bir rastlantı ürünü söz konusu olduğuna göre öyle. Fakat Zinjantrop ya da arkadaşlarından biri, bir kategoriyi temsil etmek üzere bir konuşma simgesini ilk kullandığında, bir gün Darwinci evrim kuramını kavrama yeteneğinde bir beynin ortaya çııkma olasılığını çok büyük ölçüde artırmış oldu. (J. Monod, Raslantı ve Zorunluluk, s: 116-122) Sınırlar “ Evrimin belki üç milyar yıldan beri geçtiği yolun büyüklüğü, yarattığı yapıların görkemli zenginliği, bakteri’den İnsan’a, canlı varlıkların teleonomik edimlerinin mucizevi etkinliği düşünüldüğünde bütün bunların, gelişigüzel sayılar arasından kazanılan, kör bir ayıklamanın gelişigüzel belirlediği bir piyango ürünü olduğundan şüpheye düşülebilir. Birikmiş çagdaş kanitlarin ayrintili bir incelemesi, bunun olgularla (özellikle eşlenmenin, degişinimin ve aktarimin moleküler mekanizmalariyla) bagdaşan tek görüş oldugunu bildirse de, bir bütün olarak evrimin, dolaysiz, bireşimsel (synthetique) ve sezgisel bir anlatimini vermez görünüyor. Mucize “açiklanmiş” da olsa bizim gözümüzde hala mucizeligini koruyor. Mauriac’in deyişiyle : “Biz zavalli Hiristiyanlar için, bu profesörün dedikleri, bizim inandiklarimizdan daha inanilmaz görünüyor.” Bu da tıpkı modern fizçikteki kimi soyutlamaların doyurucu bir zihinsel imgenin kurulmaması gibi doğrudur. Fakat yine de biliyoruz ki, bu tür güçlükler, deneyin ve mantığın güvencelerini taşıyan bir kurama karşı kanıt olarak kullanılamazlar.Gerek mikroskopik gerek kozmolojik fizikte, sezgisel anlaşmazlığın nedenini görebiliyoruz: Karşılaştığımız olayların ölçüsü, dolyasız deneyimizin kategorilerini aşıyor. Bu sayrılğın yerine, o da sağaltmadan, yalnızca soyutlama geçebilir. Biyoloji için zorluk başka bir düzeydedir. Herşeyin temelinde bulunan ilksel etkileşimleri kavramak, mekanik öznitelikleri nedeniyle, göreli olarak kolaydır. Her tür toptan sezgisel tasarıma karşı çıkan, canlı sistemlerin fenomenolojik karmaşıklığıdır. Fizikte olduğu gibi biyolojide de, bu öznel güçlükler içinde; kuramı çürüten bir kanıt bulunmaz. Bugün artık denebilir ki, evrimin ilksel mekanizmaları, ilke olarak anlaşılmış olmakla kalmıyor, kesinlikle belirlenmiş de oluyor. Bulanan çözümü, türlerin kalıcılığını sağlayan mekanizmalarla, yani DNA’nın eşlenici değişmezliği ve organizmaların teleonomik tutarlılığı ile ilgili olduğu ölçüde doyurucudur. Yine de biyolojide evrim, daha uzun süre, zenginleşip belirlenmesini sürdürecek olan esas kavramdir. Bununla birlikte, temelde sorun çözülmüştür ve evrim artik bilginin sinirlari üzerinde bulunmamaktadir. Bu sınırları, ben kendi payıma, evrimin iki ucunda görüyorum: Bir yandan ilk canlı sistemlerin kaynağı, öte yandan da ortaya çıkmış olan sistemler arasında en yoğun biçimde teleonomeik olanın, yani insanın sinir sisteminin, işleyişi. Bu bölümde, bilinmeyenin bu iki sınırını belirlemeye çalışacağım. Cüanlı varlıkların özsel nitelikleinin temelindeki evrensel mekanizmaların açığa çıkarılmasının, kaynaklar sorununun çözzümünü de aydınlattığı düşünülebilir. Gerçekte bu buluşlar, sorunu hemen tümüyle yenileyerek, çok daha belirli terimler içinde ortaya koymuşlar ve onun eskiden göründüğünden de daha zor olduğunu göstermişlerdir. İlk organizmaların ortaya çıkışına götüren süreçte, önsel (a priori) olarak, üç aşama tanımlanabilir: a. Yeryüzünde canlı varlıkların temeli kimyasal oluşturucularının yani nükleotid ve aminosatlerin oluşmasi b. Bu gereçlerden başlayarak eşlenme yetenegi bulunan ilk makromoleküllerin oluşmasi c. Bu “eşlenici yapilar” çevresinde, sonunda ilk hücreye ulaşmak üzere bir teleonomik aygit yapan evrim. Bu aşamalardan her birinin yorumunun ortaya koydugu sorunlar degişiktir. Çok kere “önbiyotik aşama” denen birinci aşamaya, yalniz kuram degil, deney de yeterince ulaşabiliyor.Önbiyotik evrimin gerçekte izledigi yollar üzerinde belirsizlikler kalmiş ve daha da kalacak olmakla birlikte, bütünün görünüşü yeterli açikliktadir. Dört milyar yil önce atmosferin ve yer kabugunun koşullari kömürün, metan gibi kimi basit bileşiklerinin birikimine elverişliydi. Su ve amonyak da vardi. Oysa bu basit bileşikler, katlizörlerle biraraya geldiginde, aralarinda aminoasitlerin ve nükleotid öncülerinin (azotlu bazlar, şekerler) bulundugu çok sayida daha karmaşik cisimler kolayca elde edilebiliyor. Burada dikkati çeken olgu, bir araya gelmeleri kolay anlaşilan belli koşullar altinda, bu bireşimlerin, günümüz hücresinin oluşturuculariyla özdeş olan ya da benzeşen cisimler bakimindan veriminin çok yüksek oluşuduru. Demek ki, yeryüzünde belli bir anda, kimi su yatakları içinde, biyolojik makromoleküllerin iki öbeği olan malik asitlerle proteinlerin temel oluşturucularının, yüksek yoğunlukta çözeltiler olarak bulunmasının olabilirliği kanıtlanmış sayılabilir. Bu önbiyotik çorbada, önceden bulunan aminoasit ve nükleotidlerin polimerleşmesi yoluyla, çeşitli makromoleküller oluşabilir Gerçekten laboratuvarda, akla yatkın koşullar altında, genel yapılarıyla “çağdaş” makromoleküllere benzeyen polipeptit ve polinükleotidler elde edilmiştir. Demek buraya dek önemli zorluklar yok. Fakat belirleyici aşama aşilmiş degil: Ilk çorba koşullari altinda, hiçbir teleonomik aygitin yardimi olmadan, kendi eşlenimlerini gerçekleştirme yeteneginde olan makromoleküllerin oluşmasi. Bu zorluk aşilmaz gibi görünüyor. Bir polinükleotidik dizinin, kendiliginden bir eşleşmeyle, tamamlayici dizi ögelerinin bireşimine gerçekten öncülük edebildigi gösterilmiştir. Dogal olarak böyle bir mekanizma ancak çok etkisiz ve sayisiz yanlişliklara açik olurdu. Fakat bunun devreye girmesiyle, evrimin üç temel süreci yani eşlenme, degişinim ve ayiklanmanin da işlemeye başlamasi dizisel-çizgisel yapilari nedeniyle kendiliginden eşlenmeye en elverişli makromoleküllere önemli bir üstünlük saglamiş olmaliydi. Üçüncü aşama, varsayima göre, eşlenici yapinin çevresinde bir organizma , yani bir ilkel hücre oluşturacak olan teleonomik sistemlerin adim adim ortaya çikişidir. Işte “ses duvari”na burada ulaşilir, çünkü bir ilkel hücrenin yapisinin ne olabilecegi üzerinde hiçbir bilgimiz yok. Tanidigimiz en yalin sistem olan bakteri hücresi, ki sonsuz karmaşiklik ve etkinlikte bir makine düzenidir, bugünkü yetkinlik düzeyine belki de bundan bir milyar yil önce ulaşmiştir. Bu hücre kimyasinin bütünsel tasarisi, bütün başka canlilarinkiyşla aynidir. Kullandigi kalitsal kuram ve çeviri düszeni, örnegin insanlirinkiyle aynidir. Böylece, araştirmamiza sunulan en yalin hücrelerin “ilkel” bir yani yoktur. Bunlar, beş yüz ya da bin milyar kuşak boyunca, gerçekten ilkel yapilarinin kalintilari seçilemez olacak düzeyde güçlü bir teleonomik araçlar birikimi oluşturabilen bir ayiklanmanin ürünüdür. Taşillar olmadan böyle bir evrimi yeniden kurmak olanaksizdir. Yine de bu evrimin izledigi yol, özellikle başlama noktasi üzerine hiç olmazsa akla yatkin bir varsayim ortaya atmaya çalişilabilir. İlkel çorba yoksullaştığı ölçüde, kimyasal gizil gücü harekete geçirmeyi ve hücresel oluşturucuları birleştirmeyi “öğrenmiş” olması gereken metabolizma sisteminin gelişmesi ortaya Herkül sorunları çıkarır.Canlı hücrenin zorunlu koşulu olan seçmeli geçirimli zarın ortaya çıkışında da durum aynıdır. Fakat en büyük sorun, kalıtsal hücreyle, onun çevirisinin mekanizmasıdır. DOğrusu, “sorun”dan değil de gerçek bir gizden söz etmek gerekiyor.(s:128) Şifrenin çevirisi yapilmadikça anlami yoktur. Çagdaş hücrenin çeviri makinesi, kendileri de DNA’da şifrelenmiş olan yüz elli kadar makromoleküler oluşturucu içerir: şifrenin çevirisini ancak çeviri ürünleri yapabilir. Bu, her canli bir tohumdan çikar’in çagdaş anlatimidir. Bu halkanin iki ucu, kendilginden, ne zaman ve nasil birleşti? bunu tasarlamak son derece zor. Fakat bugün, şifrenin çözülmüş ve evrenselliginin anlaşilmiş olmasi, hiç olmazsa sorunun belirli terimler içine yerleştirilmesini sagliyor; biraz yalinlaştirarak aşagidaki alternatif saptanabilir: a. Şifrenin yapisi kimyasal ya da daha dogrusu stereokimyasal nedenlerle açiklanir. Eger belli bir amino asit temsil etmek üzere belli bir şifre seçilmişse, bunun nedeni, aralarinda belli bir stereokimyasal yakinlik bulunmasidir. b. Şifrenin yapisi kimyasal olarak rastgeledir; şifre, bildigimize göre, yavaş yavaş onu zenginle=ştiren bir dizi raslantisal seçimlerin sonucudur. Birinci varsayım, gerek şifrenin evrenselliğini açıklayabildiği, gerekse içindeki amino asitlerin bir polipeptit oluşturmak üzere dizisel sıralınışının, amino asitlerle eşlenici yapınını kendisi arasındaki dollaysız bir etkileşimden doğduğu ilkel bir çeviri mekanizması tasarlanmasına elverişli olduğu için, çok daha çekicidir. Son olarak da, özellikle bu varsayım doğruysa, ilke olarak doğrulanabilme olanağı vardır. Bu yüzden birçok doğrulama girişimi yapılmışsa da sonucun şimdilik olumsuz olduğunun kabul edilmesi gerekiyor. Belki de bu konuda henüz son söz söylenmemiştir. Olasi görünmeyen bir dogrulama beklenedursun ikinci varsayima yönelinmiştir ki, yöntembilim açisindan sevimsiz ise de bu, onun dogru olmadigi anlamina gelmez. Sevimsizligin birçok nedeni var. Şifrenin evrenselligini açiklamaz. O zaman birçok gelişme egilimlerinden yalniz birinin süregeldigini kabul etmek gerekiyor. Bu, çok olasi görünürse de hiçbir ilksel çeviri modeli vermez. Çok ustalikli kurgular öne sürülmüştür: Alan boş, hem de aşiri boştur. Giz, çözülmediği gibi, son derece ilginç bir sorunun yanıtını da saklıyor. Hayak yeryüzünd başladı: Bu olaydan önce bunun böyle olma olasılığıo neydi? Dirimyuvarının bugünkü yapısı, kesin sonuçlu olayın yalnızca bir kez ortaya çıktığı varsayımını ortadan kaldırmıyor. Bunun da anlamı önsel olasılığın hemen hemen sıfır olduğudur. Bu düşünce birçok bilimadamina itici gelir. Biricik bir olaydan yola çikarak, bilim ne bir şey söyleyebilir; ne bir şey yapabilir. Bilim yalnizca bir öbek oluşturan olaylar üzerine, bu öbegin önsel olabilirligi ne denli zayif da olsa, bir “söylem” geliştirebilir. Oysa, şifreden başlayarak bütün yapilarindaki evrenselligin dogrudan sonucu olarak, dirimyuvari biricik bir olayin ürünü gibi görünür. Dogal olarak, bu tek olma niteliginin, başka birçok girişim ve degişkenlerin ayiklanarak elenmesinden dogmasi olanagi da vardir. Fakat bu yorumu dogrulayacak bir şey yok.(s:129) Evrendeki bütün olabilir olaylar arasın

http://www.biyologlar.com/mutasyonlar

SOLUNUM SİSTEMİ FİZYOLOJİSİ

Solunum kelimesi iki anlamda kullanılabilir. Hücresel düzeyde, hücresel oksidatif Matabolizma anlamındadır. Organizma düzeyinde ise, gaz değişim yüzeylerinin, yani akciğerlerin atmosfer havası ile havalanması demektir. Solunum sistemi, dolaşım sisteminin atmosferle olan bağlantısını sağlar. Amfibian denilen kurbağa gibi hem karada hem de suda yasayan canlılarda ¤¤¤¤bolizma düşük olduğu için cilt solunumu yeterlidir. Eğer insanlarda kurbağalar gibi cilt solunumu yapsalardı, o zaman insanların ¤¤¤¤bolizması daha yüksek olduğu için, insan vücudunun yüzeyinin, gerçek yüzeyinden kat kat fazla olması gerekir idi. Akciğerler ağırlık olarak vücudun pek az bir kısmını oluştururlar, fakat yüzey olarak çok fazla bir yer kaplar. Yunan mitolojisine göre, "PNEUMA" yani nefes, görülmez kişisel bir ruhtur ve sahibine hayat verir. Sağlıklı insanlar, soluk almayı, değerini takdir etmeden, verilmiş bir hak gibi kabul ederler, çünkü soluk alıp verme hemen hemen gayretsizdir ve bilinçsizce yapılır. Oysa solunum hastalığı olanlar için, her soluk bir altın değerindedir. Solunum hastalıkları genellikle, soluk havasının ya sigara dumanı ya da kirli hava ile kirlenmesinden kaynaklanır. Solunum sisteminin bir diğer görevi de ses çıkarmaktır. Konuşurken, solunum sisteminde dolasan hava, ses tellerini titreştirir, oluşan bu sesin havayla dolu boşluklarda yankılanmasıyla bazı frekanslar diğerleri üzerine baskın çıkar, bu da her kişiye kendine has özel sesini verir. SOLUNUM SİSTEMİ ANATOMİSİ Solunum sistemi burun, ağız, farinks (yutak), larinks (gırtlak), trakea (soluk borusu), bronşlar, bronsioller, ve alveollerden oluşur. Trakeadan sonra ilk dallanan yapılara bronşlar, broşlardan sonraki daha dar çaplı yapılara da bronsioller denilmektedir. Bronşlar, bronsioller ve terminal bronsiollerde gaz alışverişi olmaz, bu kanallar anatomik ölü boşluk olarak adlandırılır. Anatomik ölü boşlukta bulunan hava hacmi 150 ml dir. Gaz değişimi yapılan alanlar ise respiratuvar bronsiol, duktus alveolaris, ve alveol keseleridir. Anatomik ölü boşluk nedeni ile her bir solunum ile akciğerlere alınan 500 ml havanın 350 ml sinde gaz değişimi yapılmaktadır. Diffüzyon: Gerek akciğerlerde gerekse hücre düzeyinde gaz alışverişi diffüzyon ile olmaktadır. Bu diffüzyon pasif bir olaydır, yani gazlar konsantrasyon farkları doğrultusunda diffüzyona uğrarlar. Bir sıvıda çözünmüş olan gazin konsantrasyonu o gazin kısmi basıncı ile ifade edilmektedir. Gazin kısmi basıncı büyüdükçe, konsantrasyonu da artmaktadır. Akciğerlere gelen venöz kanda, alveol içindeki atmosfer havasına oranla, CO2 basıncı daha yüksek, O2 basıncı ise daha düşüktür; bu sebeple, CO2 alveol içine verilirken, O2 de kana geçmektedir. Kanda oksijenin % 97 si eritrositler içinde hemoglobine bağlı olarak taşınır, geri kalan % 3 ise plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınmaktadır. Karbondioksit ise 4 şekilde taşınır. % 70 oranında plazmada HCO3 iyonu seklinde taşınır. Hücrelerde oluşan CO2, kana geçtiği zaman eritrositler içine alınır. Eritrositler içinde CO2, karbonik anhidraz enziminin etkisiyle H2O ile birleşir. Karbonik anhidraz: CO2 + H2O HCO3 + H Yukarıdaki reaksiyonda ortaya çıkan hidrojen iyonları hemoglobin molekülüne bağlanır, bikarbonat iyonları ise eritrositlerden plazmaya çıkar ve akciğerlere kadar plazmada gelir. Kan akciğerlere gelince, bikarbonat iyonlarının eritrositler içine girmesi ile reaksiyon tersine döner, sonuçta su ve karbondioksit oluşur ve solunum yoluyla dışarı atılır. Karbondioksitin % 70 i bu yolla taşınır. Karbondioksitin bir kısmı doğrudan hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır. Çok az bir kısmı plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınır. Az bir kısmı da plazma proteinleri ile karboamino bileşikleri oluşturarak taşınır. Solunum Sisteminin Fonksiyonları: 1.Oksijen temin eder. 2. Karbondioksiti atar. 3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sini) düzenler. 4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon). 5. Mikroplara karsı vücudu savunur. 6. Kan pıhtısını tutar ve eritir. Solunum Sisteminin Organizasyonu: Sağ ve sol olmak üzere 2 akciğer vardır. Akciğerler esas olarak ALVEOL denilen (alveolus, tekil; alveoli, çogul) içi hava dolu küçük keseciklerden oluşur. Alveol kanla, atmosfer havasının gaz değiştirdikleri yerdir ve her bir akciğerde yaklaşık 150 milyon alveol vardır. HAVAYOLU dış ortamla, alveol arasında havanın geçtiği tüm tüplere verilen isimdir. Inspirasyon soluk alma demektir ve solunum sırasında dış ortamdan, havanın havayolları aracılığı ile alveollere hareket etmesidir. Ekspirasyon ise soluk verme demektir ve havanın alveollerden dış ortama, yine havayolu aracılığı ile verilmesi demektir. Soluk alıp verme sırasında, 1 dakikada yaklaşık 4 litre hava alveollere girip çıkarken, alveollerin çevresindeki kapiller damarlardan ise 1 dakikada 5 L kan geçer. Ağır egzersiz sırasında hava akışı 30-40 kat artabilirken, kan akimi da 5-6 kat artabilir. Her zaman için alveole giren hava ile alveol çevresindeki kapillerler içindeki kan birbiriyle orantılı olmalıdır. Alveoler hava ile kapiller kan birbirinden çok ince bir zar ile ayrılmıştır, bu zar oksijen ve karbondioksitin diffüze olmasına olanak tanır. Havayolu: Soluk alma sırasında, hava ya ağızdan ya da burundan farenkse geçer, farenks hem yiyecekler hem de hava için ortak bir geçiş yoludur. Farinks 2 tüpe ayrılır, birisi özafagustur ki buradan yiyecekler mideye geçer, diğeri ise larinks dir ki, bu havayolunun bir parçasıdır. Ses telleri larinkste bulunur, geçen havanın bu telleri titretmesi ile ses oluşur. Larinks trakea denilen uzun bir tüpe açılır. Trakeada 2 tane bronşa dallanır. Bir bronş sağ akciğere bir bronş da sol akciğere girer. (Bronchus=bronş, bronchi=bronşlar) Trakea ve bronşların duvarları kartilaj denilen kıkırdak dokusu içerir ve kartilaj bu yapılara esneklik ve dayanıklılık verir. Akciğerler içerisinde bronşların dallanması devam eder, her bir dallanma daha dar, daha kısa, ve daha çok sayıda tüp oluşması ile sonuçlanır. Bu dallanmalar sırasında kartilaj içermeyen ilk dallanmalardaki tüplere bronsiyol denir. Alveoller, respiratuvar bronsiyollerden itibaren görülmeye baslar. Havayolları larinksten itibaren 2 bölüme ayrılır. 1)İletici kısım 2)respiratuvar kısım. İletici kısımda hiç alveol olmadığı için bu kısımda gaz değişimi olmaz. Respiratuvar kısım ise respiratuvar bronsiollerden itibaren baslar. Bu kısımda gaz değişimi olur. Farinksten, respiratuvar bronsiollerin sonuna kadar tüm havayolu boyunca, epitelyal yüzeyler silya içerir. Tüm havayolu boyuna ayrıca mukus salgılayan epitel hücreleri ile çeşitli bezler bulunur. Silyalar sürekli olarak farinkse doğru hareket halindedirler. Bu yapıyı mukustan yapılmış bir yürüyen merdivene benzetebiliriz. Bu yürüyen merdiven sayesinde solunum havasındaki toz mukusa yapışır ve yavaş ama sürekli hareket halindeki silya hareketleriyle farinkse doğru iletilir ve farinkse varınca, burada yutulur. Bu mukus yürüyen merdiveni akciğerleri temiz tutmak için çok önemlidir. Silyer aktivite zararlı pek çok etkenle inhibe edilebilir. Örneğin sigara içmek silyaları saatlerce immobilize eder. Silyer aktivitenin azalması akciğer enfeksiyonu ile ya da atılamayan mukusun havayolunu tıkamasıyla sonuçlanabilir. İkinci koruma mekanizması fagositlerdir. Tüm havayolu ve alveoller boyunca bulunan fagositler solunumla alınan küçük parçacıkları ve bakterileri fagosite ederek bunların öteki akciğer hücrelerine ya da kan dolaşımına geçmesini önlerler. ALVEOL Alveoller küçük, içi hava dolu keseciklerdir. Alveol duvarının havaya bakan iç yüzleri yalnızca 1 hücre kalınlığındadır. Bu iç yüzey Tip I hücreleri denilen epitel hücreleri tarafından 1 sıra olarak oluşturulmuştur. Alveollerin duvarları ayni zamanda kapiller damarları da içerir. Kapiller damarların endotel hücreleri, alveol endotel hücrelerinden çok az bir interstisiyel sıvı ve bir bazal membranla ayrılmıştır. Sonuç olarak kapiller damarlardaki kan, alveollerdeki havadan yalnızca 0,2 m m kalınlığında bir bariyerle ayrılmıştır. Ortalama bir eritrositin çapının 7 m m olduğunu düşünürsek, 0,2 m m lik bir bariyerin ne kadar ince olduğu çok açıktır. Kapiller damarlar ile temas eden alveol yüzeyinin toplam alanı 75 m2 dir ki bu bir tenis kortunun alanına eşittir, ya da bir diğer deyişle, vücut dış yüzeyinin 80 katidir. Bu kadar ince ve büyük bir alan olması sebebiyle oksijen ve karbondioksit büyük miktarlarda hızlıca değişmektedir. Alveol epitelinde Tip I hücrelerine ek olarak daha az sayıda Tip II hücreleri vardır. Şekilsel olarak Tip I den daha büyük olan bu Tip II hücreleri surfaktan denilen bir madde sentezlerler. GÖGÜS KAFESİ Akciğerler toraks denilen göğüs kafesi içinde yerleşmiştir. Toraks kapalı bir bölmedir. Boyunda kaslar ve bağ dokusu tarafından sınırlanmıştır, altta ise diyafram denilen kubbe seklinde bir çizgili kas ile karından tümüyle ayrılmıştır. Toraks duvarları, omurilik, kostalar, iman tahtası (sternum), ve kostalar arasındaki kas olan interkostal kaslardan oluşur. Toraks duvarı ek olarak büyük miktarda elastik bağ dokusu içerir. Her akciğer plevra zari denilen bir zar ile tamamen kaplanmıştır. Bu zar iki katli bir zardır. Plevra zarını hayalde canlandırmak için içi su dolu bir balona bir yumruğu bastırdığınızı düşünün. Yumruk akciğeri temsil etmektedir, yumruğu ilk saran balon zari visseral plevrayı temsil etmektedir. İkinci katman ise pariyetal plevrayı temsil etmektedir. Visseral plevra ile parietal plevra arasında intraplevral sıvı denilen çok ince bir sıvı tabakası vardır. Bunun toplam miktarı sadece birkaç ml dir. Gelişim sırasında bu iki plevra zari arasında yaklaşık 4 mm Hg lik negatif bir basınç oluşur. Bu negatif basınç sayesinde, normalde kollabe olması gereken alveol açık kalır. Bu negatif basınç alveolleri dışa doğru çekerken, göğüs kafesini de içe doğru çeker. Göğsün kesici aletlerle olan yaralanmasında parietal plevra delindiği için plevral aralıktaki basınç atmosfer basıncına eşitlenir, yani negatif basınç kalmaz. Pnemotoraks denilen bu yaralanmada alveolleri dışa doğru çeken negatif basınç olmadığı için akciğerler kollabe olur, yani söner. İNSPİRASYON (SOLUK ALMA) Inspirasyon, diyafram ve inspiratuvar interkostal kasların kasılmasıyla baslar. Diyaframın kasılmasıyla göğüs boşluğu karına doğru büyür. Interkostal kasların kasılmasıyla da göğüs yukarı ve dışa doğru büyür. Göğüsün bu büyümesi intraplevral aralıktaki basıncı daha da negatif yapar. Bu da akciğerleri daha da büyüterek havanın akciğerlere doğru emilmesine yol açar. EKSPİRASYON (SOLUK VERME) Inspirasyonun sonunda, diyafram ve inspiratuvar interkostal kaslara giden sinirler, kasları uyarmayı sonlandırır ve böylelikle kaslar gevşerler. Göğüs duvarı ve dolayısı ile akciğerler pasif olarak orijinal değerlerine dönerler. Akciğerler küçülünce, alveollerin içindeki hava sıkışır ve alveol içi basınç atmosfer basıncını geçer. Dolayısı ile alveol içindeki hava kolayca havayollarından dışarı atılır. Sonuç olarak istirahat halinde ekspirasyon pasif bir olaydır, inspiratuvar kasların gevşemesi ve akciğerlerin elastikiyeti sayesinde gerçekleşir. Fakat egzersiz sırasında daha büyük miktarda hava dışarı atılmak zorunda olduğu için ekspiratuvar interkostal kaslar ve karin kaslarının kasılmasıyla göğüs daha aktif olarak küçülür. KOMPLİANS (ESNEME) Belirli bir basınç altında belirli bir maddenin ne kadar esneyebildiğine o maddenin kompliansi denir. Dolayısı ile akciğerlerin kompliyansi ne kadar çok olursa, esneyebilmeleri de o kadar çok olur. Tersine komplians azalmışsa akciğerlerin esneyebilmeleri de zor olur. Akciğerlerin kompliyansinin azaldığı hastalıklarda, esneklik azaldığı için, akciğerleri genişletmek için daha fazla güç uygulamak gerekecektir. Bu tür hastalar, yüzeysel ve hızlı solurlar. Akciğerlerin kompliansini etkileyen bir diğer faktör de alveollerin yüzey gerilimidir. Alveollerin yüzeyleri nemlidir ve alveoller ince bir su tabakası ile kaplı gibi düşünülebilir. Bu su tabakası gerilmiş bir balon gibi davranır ve akciğerlerin genişlemesini engelleyen bir güç gibi davranır. Akciğerlerin genişlemesini etkileyen bu güce "yüzey gerilimi" denir. Sonuç olarak akciğerlerin genişlemesi hem akciğerlerin elastik dokusunu germek, hem de bu yüzey gerilimini asmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır. Alveollerdeki Tip II hücreler surfaktan denilen bir madde sentezlerler. Surfaktan yüzey gerilimini azalttığı için akciğerlerin kompliansini arttırır, yani akciğerleri genişletmek için daha az enerjiye gereksinim duyulur. Respiratuvar Distress Sendromu denilen hastalıkta yeni doğan bebekler yeteri kadar surfaktan sentezleyemedikleri için bu bebekler soluk alıp vermek için çok enerji harcarlar ve çocukların yorgunluktan bitkin düşerek ölmelerine neden olabilir. Gebe kadına kortizol yapılması çocukta surfaktan sentezini artırır. AKCİĞER KAPASİTELERİ Tek bir solukla akciğerlere alınan veya akciğerlerden çıkarılan hava msktarina tidal volum (soluk hacmi) denir, miktarı 500 ml dir. Pasif ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına fonksiyonel rezidüel kapasite denir, yaklaşık 2300 ml dir. Zorlu bir ekspirasyondan sonra, akciğerlerde kalan hava miktarına rezidüel volüm denir, miktarı 1200 ml dir. Normal bir inspirasyondan sonra zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar yedek volüm denir, 3000 ml civarındadır. Normal pasif ekspirasyondan sonra zorlu ekspirasyon ile akciğerlerden atılan hava miktarına ekspiratuvar yedek volüm denir, 1100 ml civarındadır. Normal bir ekspirasyondan sonra, zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar kapasite denir. Tidal volüm, inspiratuvar ve ekspiratuvar yedek volümlerin toplamı akciğerlere kas kuvveti ile alınıp verilebilen maksimum hava miktarını gösterir, ve buna vital kapasite denir. Vital kapasite genç erkeklerde 4,6 L genç kızlarda ise 3,1 L dir. Maksimum ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına residüel volüm denir, ve yaklaşık 1200 ml civarındadır. Vital kapasite ile residüel volümün toplamına ise Total akciğer kapasitesi denir. Bu bahsedilen volümlere statik volümler denir, çünkü bu ölçümler hava akimi olmadığı zaman yapılan ölçümlerdir. Zorlu ekspirasyon sırasında yapılan akciğer volüm değişikliklerine ise dinamik akciğer volümleri denir. Bunlar FEV1 ve FVC dir. FEV1 birinci saniyede akciğerlerden çıkarılabilen hava miktarıdır. FVC ise maksimum inspirasyondan sonra akciğerlerden çıkarılabilen maksimum hava miktarıdır. Sağlıklı genç bireylerde FEV1 4 L FVC ,ise 5 L dir ve oran 0,8 dir. GÖĞÜS HASTALIKLARI Göğüs hastalıkları iki genel kısma ayrılırlar. Obsruktif Hastalıklar: Bu hastalıklarda hava yolu direnci artmıştır (amfizem, astım). Restriktif Hastalıklar: Akciğer kompliansi azalmıştır (pulmoner fibrozis, respiratuvar distress sendromu).

http://www.biyologlar.com/solunum-sistemi-fizyolojisi

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ a) İnsana ve Çevreye Etkisi b) Sonuçları (Asit Yağmurları)  Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi  Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi  Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi  Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi  Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi  İnsan Sağlığına  Hayvan ve Bitkilere  İklime d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri  Fiziksel İşlevler  Fizyolojik İşlevler e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri II – SU KİRLENMESİ a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar 1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 2.1.) Kimyasal Kirlilik 2.2.) Fiziksel Kirlilik 2.3.) Fizyolojik Kirlilik 2.4.) Biyolojik Kirlilik 2.5.) Radyoaktif Kirlilik 3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik III – TOPRAK KİRLENMESİ 1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik 4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri IV – DİĞER ETMENLER a) Gürültü Kirliliği  Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri b) Radyasyon ÇEVRE KİRLENMESİ Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses...) doğal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir. Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-şamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. HAVA KİRLİLİĞİ Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir. Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz. Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir. Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır. Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım: Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır. Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur. Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel böl-gelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır. Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir. Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur. İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur. Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur. Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir. Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar. Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ula-şan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir. HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI) Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder. ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır. Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler. Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır. ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır. Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır. ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ  İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır. Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir. Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır. Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür. Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır. Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır. Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir. Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler.  HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır. Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır. Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir. Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.  İKLİME ETKİLERİ Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır. Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır. ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:  FİZİKSEL İŞLEVLER: 1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir. 2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar. 3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler. 4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.  FİZYOLOJİK İŞLEVLER: 1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler. 2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır. 3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır. 4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur. ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur. Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar. SU KİRLİLİĞİ Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur. Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir. Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur. KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir. Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri için-de yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur. Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır. Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı 10 yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır. Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:  Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir. Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir. Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır. Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.  Endüstrinin neden olduğu kirlilik Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir. 1. Kimyasal Kirlilik Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır. Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler. 2. Fiziksel Kirlilik Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir. Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır. 3. Fizyolojik Kirlilik Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler. 4. Biyolojik Kirlilik Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır. Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur. 5. Radyoaktif Kirlilik Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir. Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır. Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.  Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır. Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz: 1. Denizlerin havadan kirlenmesi:  Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme  Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi 2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi  Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğun-laşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir: # Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir. # Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır. # Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır. Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.  Limanlarda meydana gelen kirlilik.  Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.  Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.  Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş. 3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:  Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.  Çöpler.  Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.  Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.  Tarımdan gelen kirlilik.  Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik. TOPRAK KİRLENMESİ Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır. Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırla-maktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuştur. Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir. Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar. Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır. Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:  Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir. Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.  Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir. Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.  Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır. Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır. Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır. Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.  Erozyonun etkileri  Yaşlık ve çoraklığın etkileri  Taşlılık ve kayalığın etkileri  Gübre ve gübrelemenin etkileri  Tarım arazisi bozulmalarının etkileri Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir. Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır. Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır. DİĞER ETMENLER GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu ola-rak tanımlanır. Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir. Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığın-da gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar. Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol aça-bildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir. İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir. Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır. RADYASYON Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır. Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirlenmesi

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Signs of deforestation in Brazil

Signs of deforestation in Brazil

Multiple fires are visible in in this image of the Para and Mato Grosso states of Brazil. Many of these were most likely intentionally set in order to deforest the land. Deforestation is the removal of a forest or stand of trees where the land is thereafter converted to a nonforest use. Examples of deforestation include conversion of forestland to farms, ranches, or urban use. The herringbone-patterned tan lines cutting through the dark green of the Amazon Rainforest in the middle of the image are evidence of deforestation in the Brazilian state of Pará. The deforestation in Pará follows the Brazialian national motorway BR 163, passing by cities such as Novo Progresso. The lower half of the image shows the state of Mato Grosso. The beginning of the forest loss coincides with a 1979 decision by Brazil's Program of National Integration to build roads across the forest and offer cheap land for agriculture, thus encouraging a population boom in the area. Images of the "fishbone" deforestation in Rondônia state were widely publicized, and have become the visual shorthand for tropical deforestation worldwide as evidenced in this Aqua image. In recent decades the locus of deforestation in Brazil has shifted east to the states of Mato Grosso and Pará (seen in this image), where large tracts of land are being cleared for mechanized agriculture, rather than small-hold farming. Even so, Brazil's overall rate of deforestation has slowed in recent years. This natural-color satellite image was collected by the Moderate Resolution Imaging Spectroradiometer (MODIS) aboard the Aqua satellite on August 15, 2014. Actively burning areas, detected by MODIS's thermal bands, are outlined in red. Source : robert.j.gutro@nasa.gov http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/signs-of-deforestation-in-brazil

Using DNA origami to build nanodevices of the future

Using DNA origami to build nanodevices of the future

Scientists have been studying ways to use synthetic DNA as a building block for smaller and faster devices. DNA has the advantage of being inherently "coded". Each DNA strand is formed of one of four "codes" that can link to only one complementary code each, thus binding two DNA strands together. Scientists are using this inherent coding to manipulate and "fold" DNA to form "origami nanostructures": extremely small two- and three-dimensional shapes that can then be used as construction material to build nanodevices such as nanomotors for use in targeted drug delivery inside the body. Despite progress that has been made in this field, assembling DNA origami units into larger structures remains challenging. A team of scientists at Kyoto University's Institute for Integrated Cell-Material Sciences (iCeMS) has developed an approach that could bring us one step closer to the nanomachines of the future. They used a double layer of lipids (fats) containing both a positive and a negative charge. DNA origami structures were weakly absorbed onto the lipid layer through an electrostatic interaction. The weak bond between the origami structures and the lipid layer allowed them to move more freely than in other approaches developed by scientists, facilitating their interaction with one another to assemble and form larger structures. "We anticipate that our approach will further expand the potential applications of DNA origami structures and their assemblies in the fields of nanotechnology, biophysics and synthetic biology," says chemical biologist Professor Hiroshi Sugiyama from iCeMS. Source: Institute for Integrated Cell-Material Sciences, Kyoto University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/using-dna-origami-to-build-nanodevices-of-the-future

Serum Protein Analizleri

Proteinler azot, karbon,oksijenin yani sira fosfat,kukurt ve diger bazi elementleri de tasiyan organik bilesiklerdir.Hucrenin kuru agirliginin ¾ unu olustururlar.Enzimatik aktivite, savunma,tasima,depolama,mekanik hareket,mekanik destek,biyolojik sinyal,buyume ve farklilasma iletimi gibi fonksiyonlarinin yani sira yapisal bilesen olarak da davranirlar. Proteinler,amino asit polimerleridir.Protein yapisinda yer alan aminoasitlerin belirli sayi ve sirada dizilisi ve daha sonra uc boyutlu yapinin kazanilmasi ile fonksiyonel protein meydangelir.Bilesim ve cozunurluklerine gore basit (albumin,globilin,histon,protaminler) ve bilesik (glikoprotein,mukoprotein,nukleoprotein,fosfoprotein,kromoprotein,lipoprotein ve metalloproteinler)olmak uzere iki gruba ayrilabildigi gibi sekillerine gore de globuler (cozulebilir,sekillenebilir proteinler;albumin gibi) ve fibriler(sert,kirilgan,cozunemeyen proteinler;kollajen,keratin gibi) olarak siniflamak mumkundur.Proteinlerde amino asitleri bir arada tutan veya belirli sekillenmelerini saglayan kuvvetler ya kuvvetli (peptit baglari,disulfit kopruleri) ya da zayif (hidrojen baglari,vander Waals kuvvetleri,molekuller arasiitme ve cekmeler) karekterde olabilir.Proteinlerin gosterecegi aktivite uc boyutlu yapinin bir sonucudur.Uc boyutlu yapi ise uc veya dort kademeli yapilasma sureci (primer,sekonder,tersiyer,kuaterner yapi) sonunda kazanilir.Uc boyutlu yapinin bozulmasina denaturasyon denir.Denature protein kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getiremez.Denaturasyon,cesitli faktorlere(isi,pH,agir metal tuzlari,radyasyon isinlari gibi ) bagli olarak meydana gelir.Bu olay sirasinda primer yapi haric diger butun yapilar bozulur.Serum total proteininin fizyolojik degeri;Yeni dogmus % 5.0 - 6.5 grSut cocugu % 5.5 - 7.0 gr6 – 12 aylar % 6.5 - 7.5 grYetiskin % 6.5 - 8.5 grPratik nedenlerden kliniklerde kan proteinlerinin incelenmesi genellikle serumda yapilir.Bu durumda fibrinojen uzaklastirilmis oldugundan serum tum protein degeri plazmaya gore yaklasik %0.2 – 0.4 gr daha dusuktur.Kan alinirken yapilan venoz staz total protein degerini onemli olcude yukseltir.Ayrica vazomotor olaylarda tum protein miktarini etkiler. Bu nedenle normal degerin tayini icin kan sabahleyin alinmalidir. Kan proteinlerinin incelenmesi bize protein metabolizmasini yansitmaz.Bunun icin protein yikim urunlerinin idrarda birkac defa bakilmasina,protein dengesinin ortaya konulmasina gerek vardir.Hastaliklardan bircogu serum protein fraksiyonlarinda degisikliklere sebeb olsada pek azinda serum total proteininde artis veya azalis olur.Bu durum hem proteinlerin genis olan normal degerine (% 6.5 – 8.5 gr) hem de hastalik durumunda kural olarak birkac globilin fraksiyonunun artmasi halinde albuminin buna uygun olarak azalmasi ile ve sonuc olarak total proteinin degismemesinden kaynaklanmaktadir.Normal degerin genis bir alana yayilmasina karsilik serum total protein degerinin cok dar bir sapma degeri vardir.Hipoproteinemi Nedenleri1-Protein kaybi ile olan hipoproteinemi nedenleri:a-Barsaktan protein kaybi:Menetrier sendromu ,mide polipi,ulseroz gastrit,coliak spru,gluten enteropatisi,kolitis ulseroza,mide-barsak ve safra yollari karsinomlari,barsak stenozu,Hirschsprung hastaligi,jejonum divertikulu ve hemitiazis.b-Bobrekten protein kaybi:Nefrozlar, glemerulonefrit,bobrek amiloidozu.c-Deri yolu ile protein kaybi:Yaniklar,deskuamasyonla seyreden deri hastaliklari(psoriazis),dermatit.d-Vucut bosluklarindan eksuda yada transudanin uzaklastirilmasi ile olusan protein kaybi:2-Kotu beslenme,uzun sure i.v beslenme.3-Diyare,kronik zehirlenmeler(benzen,karbontetraklorur,fosfor),tedavi gormemis pernisiyoz anemi,ayarlanmamis diyabetes mellitus,kalp yetmezligi,hipertroidizm,gebelik toksemileri.4-Karaciger yetmezligi;siroz,kanser. Hiperproteinemi Nedenleri 1-Multpl Myelom2-Makroglobilinemi3-Cesitli tropik hastaliklar(lepra,kala-azar) Relatif Hiperproteinemiler1-Sindirim kanalindan su kaybi(diare,kusma)2-Bobrek yolu ile su kaybi(bobrek yetmezliginde poliuri,tuz kaybettiren nefrit,diuretik tedavi)3-Su aliniminin kisitlanmasi I-KALITATIF PROTEIN ANALIZLERIKalitatatif protein analizlerinin temelinde,protein denaturasyonu ile uc boyutlu yapinin bozularak proteinlerin cokmeleri veya uygun bir renklendirici ajanla renk olusturmalari esasi yatmaktadir.kalitatif analizler iki grup altinda totlanabilir.1-Renk Olusumuna Dayanan Testler:Proteinlerdeki bazi gruplarin kimyasal ayiraclarla birlesip renkli kompleksler olusturmasi seklinde ortaya cikar.Proteinlerin aminoasit icerigi farkli oldugundan olusacak renk ve siddeti degisik olacaktir.a)-Biuret Deneyi:En karekteristik renk reaksiyonudur.Bu deneyde,proteinler kuvvetli alkali ortamda Bakir sufat(CuSO4) ile pembemsi mor renkli bir kompleks olustururlar.Bunun icin iki veya daha fazla peptit bagi bulunmasi gerekir.b)-Millon Deneyi:Reaksiyon protein molekulundeki hidroksifenil grubunun varligindan kaynaklanir ve tirozin,fenol,timol gibi 3,3 pozisyonunda fonksiyonel grubu bozulmamis fenolik grup tasiyan her bilesik ayni reaksiyonu verir.c)-Ksantoprotein Reaksiyonu:Bu reaksiyon protein molekulunde bulunan fenil gruplarinin varliginda gerceklesmekte olup nitrikasit,nitro bilesiklerini olusturmaktadird)-Ninhidrin Reaksiyonu:Amino asitlerin kalitatif ve kantitatif tayininde kullanilir.Aminoasitlerin amino grubu oksidan ajan ninhidrin ile tepkimeye girerek mavi mor renkli bilesik olusur.Butun alfa aminoasitler bu reaksiyonu verir.Prolin ve hidroksiprolin sari,asparajin kahverengi urun verir.2-Proteinlerin Cokmesine (presipitasyon) Dayanan Testler:Bu tur testler,bir proteinin agir metal tuzlari (HgCI2,AgNO3,ZnSO4,Ba(OH)2 ),asit ve bazlar,organik cozuculer,isi, aktif deterjanlar,basinc,Uvradyasyon,ure cozeltisi gibi denature edici ajan veya faktorlerle uc boyutlu yapinin bozulmasina dayanir.a)-Agir Metal tuzlari ile Cokturme:i-Somogy Yontemi (Cinkosulfat +Baryumhidroksit Yontemi):1 ml serum 5 ml suya konur buna %4,75 gr lik Ba(OH)2 cozeltisinden 2ml eklenir,karistirilir.Daha sonra %5grlik ZnSO4 cozeltisinden 2ml katilir karistirilir,kisa bir sure kendi haline birakilir ve suzgec kagidindan suzulur.ii-Tungustik Asit Yontemi:1ml serum alinir uzerine 0,5 ml Na-tungustatin sudaki %10 luk cozeltisinden ve 8ml distile su konur calkalanarak karistirilir.Sonra uzerine H2SO4(0,33Mlik veya 0,67N lik) den 1ml konur calkalanir.10 dk beklenir ve kuru bir suzgec kagidindan suzulur,berrak bir suzuntu elde edilir.b)-Asit ile koagulasyon(Trikloro Asetik Asit-TCA-Yontemi )1ml serum alinir,uzerine %20lik TCA cozeltisinden 1ml ilave edilir.Hafif bir bulaniklik gozlenir.Bu tup kuvvetli bir sekilde calkalanir,20dk beklenir,tupun dibinde kuvvetli bir cokelek ustunde berrak bir sivi ayrilir.Cokelme kuvvetli asit TCA dan dolayidir.c)-Alkolle Presipitasyond)-Isi ile KoagulasyonII-KANTITATIF PROTEIN ANALIZLERIKantitatif protein analizleri,proteinlerin renklendirme,cokturme,boya baglama,bulaniklik olusturma,isaretleme gibi islemlerle dayanir.1-Azot analizi:Serumda bulunan azotlu maddeler,proteinler ve non-protein nitrojen(NPN) olarak adlandirilan ure,kreatinin,urikasit,aminoasit gibi maddelerdir.Azot miktarini degerlendirmek icin kullanilan metodlarin basinda KJEDAHL yontemi gelir.Bu yontemde biyolojik materyalde bulunan ve azot iceren maddeler amonyum sulfat((NH4)2SO4) haline cevrilir; daha sonra degisik metodlarla (Kjeldah.neslerizasyon,gazometrik,iodometrik metodlar) buradaki azot miktari belirlenir.2-Renk Olusumuna Dayanan Testlera)-Biuret Yontemi:*Proteinlerdeki peptit baglarinin bazik ortamda Cu+2 iyonlari ile menekse renkli bakir –peptid bagi-protein kompleksi olusturmalari ve bu kompleksin absorbansinin 540 nm de spektrofotometrik olarak degerlendirilmesi prensibine dayanir.Amino asitler ve dipeptitler bu reaksiyonu vermez.Yaygin olarak kullanilan bir yontemdir.Reaktifler1-Serum fizyolojik(%0,9luk NaCI )2-Biuret Solusyonu: 3gr CuSO.4H2O tartip 100ml suda cozulur.Ayri bir kapta 12grC4H4KnaO6.H2O(sodyum potasyum tartarat) tartilir ve bir miktar suda cozulur.Her iki cozelti birbirine karistirilir.2lt lik bir balon jojeye aktarilir,uzerine %10luk NaOH den 600 mlt yavas yavas devamli olarak calkalanarak ilave edilir,iyice karistirilir.2gr KI(potasyum iyodur)ilave edilir ve 2ltye saf su ile tamamlanir.3-%10luk NaOH 1000mlDeneyin CalisilmasiKor icin 1,Standarticin1,calisilacak numune sayisi kadar da numuneler icin tup alinir.Uzerleri K,S,N1,N2,N3.,........... yazilir.Kor                Standart                        Numuneler           Distile Su100?L                -                                    -                       -Standart            -                                100 ?L                    -Serum               -                                    -                      100 ?LSerum Fizyolojik 1 mL                             1 mL                    1 mLBiuret Reaktifi    6 mL                             6 mL                    6 mLKaristirilir,oda isisinda 15 dk bekletilir.540 nm dalgaboyunda kore karsi okunur.Standart hazirlanmasi:%30luk bovin serum albuminden 0,1ml alip serum fizyolojik ile 0,6ml ye tamamlanirHazirlanan standardin konsantrasyonu %5liktir. N.absorbansi Hesaplanmasi:Numune Konsantrasyonu(%gr)= ¾¾¾¾¾¾ C S.konsantrasyonu(%5)S.absorbansib)-Folin-Lowry Yontemi:Protein once bazik ortamda biuret ayraci ile reaksiyona sokulur,daha sonra Folin ciocalteu ayraci (fosfo tungunstik asit ve fosfomolibdik asit karisimi) katilir.Olusan bakir-peptit bagi –protein kompleksi ve aromatik aminoasitler(tirozin,triptofan gibi) folin ayracini indirgeyerek mavi renkli bir kompleks olusturur.Bu kompleks spektrofotometrik olarak olculur.3-Fizikokimyasal Yontemler:a)-Isigi Kirma Indeksi(Refraktometri):Biyolojik sivilarda bulunan kati maddelerin konsantrasyonu isigi kirma indeksi ile dogru orantilidir.Serumda bulunan kati maddelerin buyuk cogunlugu proteinler oldugundan serumun olculen kirma indeksinin proteinlerle dogru orantili oldugu kabul edilir.b)-Ultraviole Spektrofotometrisi:Proteinler 200-225 ve 280 nm dalgaboyundaki ultraviyole isigi absorblarlar.200-220 nm deki absorbsiyon peptit baglarindan,280 nm deki absorbsiyon ise fenilalanin,tirozin ve triptofan amino asitlerinden gelir.Bu metodda hicbir kimyasal isleme tabi tutulmadan cozeltideki protein miktari olculur.4-Iyonik CokturmeProteinlerin anyonik veya katyonik formda bulunmasi soz konusudur.Katyonik formdaki proteinler anyonik cokturuculerle,anyonik formdakiler ise katyonik cokturuculerle cokturulerek homojen bir suspansiyon elde edilir.Bu suspansiyon turbidometrik veya nefolometrik olarak degerlendirilir.5-Boya Baglama Yontemleri:Proteinlerin boyar maddeleri baglama ozelliginden yararlanarak analiz yapilmasidir.Ozellikle Albumin tayininde metil oranj ,brom krezol yesili gibi boyalar kullanilir.6-Immunokimyasal Yontemler:ELISA,RIA ile isaretlenmis antikor kullanilarak olusan protein-antikor kompleksinin subrat ilavesi ile urune donusturerek ,olusan urunun spektrofotometrik yada fulorometrik olcumune dayanir.

http://www.biyologlar.com/serum-protein-analizleri-1

Doğaya karşı yetiştirme, İçgüdülere karşı öğrenme

İnsanın bazı özellikleri tamamıyla kalıtımsaldır, yani ona doğuştan verili özelliklerdir. Örneğin göz rengimiz, burnumuzun şekli, parmaklarımızın sayısı gibi birçok bedensel özelliğimiz hemen tamamıyla kalıtım tarafından belirlenmektedir. Bazı özelliklerimiz ise tamamıyla çevreseldir: Saçımızı kestirme biçimimiz, konuştuğumuz dilin türü, giyinme biçimimiz gibi. Çoğu özelliğimiz içinse böyle net bir ayrım yapabilmek oldukça güçtür; onlar, her iki grup etkenin karşılıklı etkileşimi sonucunda ortaya çıkarlar. İnsan davranışları, her ne kadar kavramlar içerikleri konusunda bir fikir birliği bulunmasa da, öteden beri içgüdüsel ve öğrenilmiş olarak ikiye ayrılırlar. Bu ayrımda içgüdüsel davranışlar üzerinde doğal-genetik etkenlerin, öğrenilmiş davranışlar üzerinde ise yetişilen çevre ve kültürün daha çok rol oynadığı ve onları belirlediği kabul edilmektedir. İçgüdüsel davranışların daha çok hayvanlarda olduğu, insanda çok az bulunduğu veya insanın gerçek anlamda içgüdüsel denebilecek hiçbir davranışı olmadığı ileri sürülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar ve gözlemler, hayvanlarda olduğu gibi tam olarak belirlenmiş olmasa da insanlarda da en azından eğilim (trait) diyebileceğimiz şekilde türe özgü kimi davranış kalıpları olduğunu göstermiştir. İçgüdüsel davranışlar üzerine olan bu tartışmalar yıllardır sürüp gitmektedir. 19. yüzyıl sonlarından bu yana, hayvanların karmaşıklık düzeyi ile içgüdüsel davranışlar arasında bir ters orantı olduğu, yani gelişmişlik düzeyinin artışıyla içgüdüsel davranışların azaldığı, özellikle alt sınıf hayvanlarda ise bu tür davranışların fazla olduğu konusunda bir anlaşma sağlanmış gibi görünmektedir. Ancak bu tarihsel açıklamaların çoğu, araştırma sonucu saptanmış bulgulara dayanmamakta, henüz "bilimsel önyargı" düzeyinde bulunmaktadır. Modern bilimsel yöntemlerle bu konunun araştırılması, 19. yüzyılın sonlarında Charles Darwin'le başlamıştır. İngiliz bilim adamı Darwin, 1859'da yayınlanan ünlü kitabı "Türlerin Kökeni" ile , daha önce kimi felsefeciler tarafından ortaya konulan "doğal ayıklanma" görüşüne dayanarak türlerin gelişimini açıklamayı denedi. Darwin türlerin evrimiyle ilgili çalışmalarında, insanın evrimi ile basit hayvanların evrimi arasında çok keskin bir kopukluğun ya da süreksizliğin olmadığını söylemiştir. Bundan dolayı Darwin ve yandaşları, hayvanlardaki davranışların sadece içgüdülerle değil, tıpkı insanlardaki gibi temel yorumlayıcı zihinsel etkinliklerle ortaya çıktığını öne sürmüşler, aynı şekilde insanın ve basit hayvanların ortak evrimsel süreçten geçtiğini, temel içgüdüsel davranışların insanda da yer aldığını ilke olarak kabul etmişlerdir. Darwin'in bu görüşlerine paralel olarak hemen hemen onunla çağdaş olan ruhbilimci Sigmund Freud, tüm normal ve normal dışı insan davranışlarının genetik olarak belirlenen iki temel içgüdünün etkisiyle çıktığını savunmuştur: Bunlar, yaşam içgüdüsü (libido-Eros) ve saldırganlık-ölüm içgüdüsü (destrudo-Thanatos)'dür. Freud, bu iki temel içgüdünün doğuştan geldiğini tüm insanlarda ortak olduğunu ve insanın ruhsal yaşamını ve davranışlarını belirleyen temel organizasyonun bu iki gücün etkisi altında biçimlendiğini söylemiştir. Bir sosyal psikolog olan William Mc Dougall ise insanın, Freud'un sandığı gibi yalnızca iki değil, kaçma, tiksinme, kavgacılık, toplumsallık vs.. gibi en azından bir düzine içgüdüye sahip olduğunu savundu. İnsanın içgüdüsel davranış teorisi, John Watson ve takipçisi davranışçı bilimciler tarafından reddedildi. Watson ve öğrencileri, davranışın tamamen doğuştan programlanmış ve öğrenilemez olduğu fikrine karşı çıktılar. Bazı davranışçılar ise, alt sınıf hayvanlarda programlanmış ve öğrenilemez küçük, tekrarlayıcı davranışların olduğunu söylemelerine rağmen; gelişkin türlerde davranışın içgüdüsel olmadığını ve hemen her davranışın öğrenilmiş olduğunu savundular. Bu bilimciler, iyi kontrol edilen çevresel koşulların olduğu ortamlarda bile beklenmedik, küçük bir çevresel uyarının bazı öğrenilmiş davranış kalıplarına yol açtığını deneyleriyle göstermeye çalıştılar. Bunlar arasından daha da ileri giden bazıları ise, bırakın davranışları, bazı temel reflekslerin bile öğrenme ve deneyim sonucu ortaya çıktığını öne sürdüler. Onlara göre, Freud ve Mc Dougall gibi davranışların içgüdüsel olduğunu söyleyen bilim adamlarının teorilerini ispatlama şansları yoktu zira teorileri deney ve gözlemlere uygun değildi. Onlara göre, zihin, gözlenebilir davranışın ta kendisiydi; içgüdü teorisyenlerinin gözlemle değil, masa başında düşünerek analizle ortaya çıkardıklarını ileri sürdükleri ve zihnin içsel mekanizmaları diye ilan ettikleri şeyler, gözlemlenemediklerinden deneysel olarak da ispatlanamazlardı. Davranışçılar, bir yaklaşıma gerçekten bilimsel denilebilmesi için davranışın gözlenebilir ve deneysel olarak müdahale edilebilir olması gerektiğini söylüyorlardı. Davranışçılar, 1920 ve 1950'li yıllarda, özelikle ABD'nde, insan davranışının biçimlenmesinde sonradan kazanılan, öğrenilen yanına dikkat çekerlerken bu sırada Konrad Lorenz ve Nikoloas Tinbergen gibi Avrupa'lı zoolojistler, dikkatlerini doğal koşullarda ortaya çıkan hayvan davranışlarının mekanizmaları üzerinde odakladılar. Yeni doğan hayvanların davranışlarını incelediler ve doğuştan gelen tekrarlayıcı gözlenebilir motor hareketlerin içgüdüsel kökeni konusunda biyolojik araştırmalar yaptılar. Çeşitli hayvan türleri üzerine yaptıkları araştırmalar, içgüdü teorisi ve davranışcı teori arasında kısmi bir uzlaşma sağladı. Sonuç olarak birçok hayvan davranışının ne çevreden hiç etkilenmeden, öğrenilmemiş içgüdüsel davranışlar olduğunu ne de tamamıyla çevreden etkilenmeye açık öğrenilmiş davranışlar olduğunu ortaya koydular. Kendilerine etholog denen ve "etholojist ekol" adını alan bu bilimciler, birçok hayvanın genetik yapısının, dıştan ve içten gelen etkilerle şekillenen davranışlar çıkardıklarını savundular. Bu araştırmalardan bazıları oldukça ün kazandı. Bunlardan birisinde Konrad Lorenz, yumurtadan yeni çıkan ördek yavrularının nasıl olup da hemen hangi ördeğin annelerini olduğunu bilerek, onu takip etmeye koyulduklarını ve onların çağrılarına cevap verdiklerini inceledi. Lorenz, ortaya koydu ki, ördek yavruları bu becerileri, deneyim yoluyla ancak çok özel bir biçimde öğrenmektedirler. Ördek yavruları, anne diye ilk gördükleri orta boylu ve hareket halindeki şeyin peşi sıra gitmektedirler ve zaten normalde de bu orta boylu ve hareket halindeki şey anne olmakta, böylelikle bu konudaki içgüdüsel bilgi de yavrular için bir avantaj oluşturmaktadır. Lorenz'in deneyinde de ördek yavruları kuluçka makinesinden çıkar çıkmaz gördükleri ilk hareket eden nesne olarak araştırmacı Lorenz'i anneleri kabul edip onu takip etmeye başlamışlardır. Lorenz'i anneleri olarak belleyen yavrular, araştırmacının sonradan ortama getirdiği gerçek anneleriyle hiç ilgilenmemişlerdir. Daha sonra yapılan araştırmalarda da yavru ördeklere doğru boyutta ve hareket halinde her nesneyle etkilenim yaptırılabileceği ortaya çıkmıştır. Bir grup yavru ördek, iple çekilen büyük bir balonu bile anneleri olarak kabul etmişlerdir. Ancak bu özel etkilenimin oluşabilmesi için doğru uyaranın uygun zamanda verilmesi gerekmektedir. Doğdukları günlerde çevrelerinde uygun boyutta hareket halinde bir cismin hareket etmemesi halinde, yavru ördekler, hiçbir şeyi anneleri olarak kabul etmeyeceklerdir. Yavruların içgüdüsel bir biçimde, doğuştan bildikleri şey, hareket halinde ve;mso-bidi-font-size:13.5pt;font-family:Arial">Bu alanda bir başka ünlü çalışma Tinbergen'in yumurtadan yeni çıkan ringa martılarıyla yapmış olduğudur. Yumurtadan yeni çıkan martı yavruları, annelerinin gagasını gagalayarak ondan yiyecek almak zorundadırlar. Yavru martı, yalnızca gagaladığında beslenebilir aksi takdirde örneğin kör yavrular, açlıktan ölmeye mahkumdurlar. Tinbergen, çalışmasında bu doğuştan gelen tepkileri harekete geçiren şeyin ebeveynin gagasının ucundaki kırmızı nokta olduğunu göstermiştir. Yavru martı, ona üzerinde böyle bir nokta bulunan kartondan yapılmış bir gaga gösterdiğinizde bunu gagalamaya başlayacak, üzerinde bu noktanın bulunmadığı kartonu ise gagalamayacaktır. Tinbergen'in bu çalışmasının yorumu da tıpkı Lorenz'in çalışması gibidir: Doğuştan getirilen içgüdüsel bilgilerin varlığı kesin olmakla birlikte, onların davranış olarak yaşama geçmesini sağlayan şey, çevresel etkenler yoluyla edinilen deneyimdir.  

http://www.biyologlar.com/dogaya-karsi-yetistirme-icgudulere-karsi-ogrenme

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür. Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir. Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar. Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir. Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar. Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur. Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler. Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir. 1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar. Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır. Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır. İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır. Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar. Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir. Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir. Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür. Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır. İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir. Calypso Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir. Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır. 1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır. Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır. Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir. Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir. Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır. Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar. Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır. Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir. Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular. Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular. 1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür. 1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır. 1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir. 1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar. 1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder. Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

http://www.biyologlar.com/jacques-yves-cousteau-kaptan-cousteau-kimdir

Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlıları

Yüksek organizasyonlu canlılar çok sayıda türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek balıkları " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek balıkları belgesellerde ve filmlerde gördüğünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratıklardır.Köpek balıklarının kendi içerisinde birçok alt türleri vardır. Örneğin mamuzlu köpek balığı, boğa köpek balığı ve çekiç başlı köpek balığı gibi.Fakat köpek balıklarının bazıları çok uysal olmakla birlikte diğer bazı türleri oldukça saldırgan olup önüne gelen hemen her tür canlıya saldırabilirler. Saldırgan bir köpek balığı grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldırabilirler. Bu balıklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek balıkları " dır. Bu balıklar köpek balığı türleri arasında en saldırganı olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarına ve hatta balinalara bile saldırabilirler. Bir köpek balığını tehlikeli yapan en önemli organları dişleridir.Eğer dişleri normal bir balığınki gibi pek keskin olmasaydı, köpek balıkları tanındığı kadar tehlikeli olmayacktı. Birçok insan köpek balığının avını özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladığını zanneder fakat asıl fonksiyon çenede değildir. Köpek balıklarının dişleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmiş bir testere kadar yivlidir. Bir köpek balığı avını ısırdıktan sonra başını derhal sağa sola doğru sallamaya başlar.Bu şekilde davranarak dişleri arasına sıkışan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak dişleri üzerinde hareket etmesini sağlar. Obje veya av, dişleri üzerinde hareket ettiği zaman jilet kadar keskin olan dişler tarafından rahatlıkla kesilir.Böylelikle balık avını kısa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek balığı avını parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasının nedeni ise avını parçalaması esnasında etrafa saçılacak kemik parçalarından gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlının kemiği kırıldığı (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçaları oldukça keskin bir hale dönüşür. Bazı köpek balığı türlerinin boyları oldukça büyük olmasına karşın çok uysal olabilirler.Hatta bazı türleri iri memelilere saldırmak yerine deniz planktonları ve küçük deniz canlıları ile beslenmektedir.  www.webhatti.com/showthread.php?t=60387 Sağdaki resimde erişkin bir köpek balığı, bir insanla karşılaştırılmış olarak görülüyor. Buna karşın doğada, resimdekinden çok daha iri köpek balıklarınında yaşamasına karşın bazıları insanların zannettikleri gibi bir saldırganlık göstermezler. Köpek balıklarının vücut şekilleri çok mükemmel bir şekilde dizayn edilmiştir.Tıpkı bir füzeye benzeyen vücutları ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hıza erişebilmektedirler. Diğer bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarının bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmış olmasıdır. Dikkat ettiyseniz yarış arabalarının her iki yanında hava boşlukları olduğunu görürsünüz.Bu boşluklar, araba süratle giderken motorun havayı daha rahat bir şekilde emmesine yardımcı olmak içindir.Köpek balıklarının yanlarındaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer boşluk bırakacak şekilde konumlanır. İnsanların köpek balıklarından esinlenerek taklit etmeye çalıştığı bu mükemmel sistemi köpek balıkları haberleri bile olmadan milyonlarca yıldır kullanmaktadır. Bugün halen sadece zevk amacıyla köpek balığı öldüren insanlar vardır.Bazı balıkçılar ise besin değeri ve parasal değeri çok yüksek olduğundan dolayı hiç durmaksızın köpek balıklarını avlamaktadırlar. Bazı uzakdoğu ülkelerinde balıkçılar, lüks restoranların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yanlızca yüzgeçlerini kesip balıkları tekrar çaresiz bir şekilde denize atmaktadırlar. Eğer bu mükemmel yaratıkların korunması amacıyla bir önlem alınmaz ise yakın bir zaman içerisinde soyları tükenme noktasına gelecektir. Ve eğer köpek balıklarının soyları tükenirse, denizde avlanılması ve sayılarının azaltılması gereken birçok av hayvanının nüfusları gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye başlayacatır.

http://www.biyologlar.com/yuksek-organizasyonlu-deniz-canlilari

Davranışta kalıtımın rolü

İnsan davranışının ortaya çıkması için gerekli alt-yapının hazırlanmasında ve işleyişinde büyük bir öneme sahip oldukları artık kabul edilmekle birlikte, genlerin insanın toplumsal davranışının belirlenmesinde ne gibi bir rol üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir. Maymunlarda yapılan bir çalışmada, yeni doğan maymunlar, annelerinden ve diğer maymunlardan ayrılmışlar ve verecekleri tepkileri ölçmek üzere, onlara birçok fotoğraf gösterilmiştir. İlginç olan, yeni doğan maymunların yalnızca maymun içeren fotoğraflara yoğun ilgi göstermeleridir. Yeni doğan maymunlar, on haftalık olduklarında, korkutucu maymun resimlerine bile yoğun ilgilerini sürdürmekte ama yaşları daha da büyüdüğünde korkutucu maymun resimlerinden rahatsız olmaktadırlar. Bu deneyden çıkan sonuç, maymun türlerinde doğuştan gelen ama sonradan serbest bırakılan bazı davranış kalıplarının olduğudur. Genetik donanımın insanın davranışlarındaki rolünün bilinememesinde işte bu tür hayvanlarda yapılan cinsten deneyler yapma imkanının bulunmamasıdır. Bu nedenle, genetik yönden ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı halde, kültürden kültüre farklılıklar gösteren evlilik, din ve bağlılık, biçimleri gibi davranışların öğrenilmiş ve kültüre özgü oldukları genel kabul görmüştür. Genetikçileri hem çileden çıkaran hem de yeni araştırmalar için güdüleyen, insan araştırmalarının sınırlılığı ve bu tip kültürcü önyargılardır. Çünkü onlar, her şeye rağmen insan davranışında doğuştan gelen kalıtsal kalıpların rolüne işaret eden bazı gözlemler olduğu kanaatindedirler. Bu gözlemler, bazı insan davranışlarının evrensel olması, hangi kültürde olursa olsun her insanda aynı kalıpta ifade edilmesi; maymun deneyinde olduğu gibi insanlarda da, özgül bir uyarana aynı tekrarlayan davranış kalıplarının bulunması; insanlarda da öğrenilme şansı olmayan motor tekrarlayıcı davranışların olması gibi gözlemlerdir. Örneğin doğuştan kör bebeklerde yapılan gözlemlerde bu bebeklerin mimikleri öğrenme şansının çok çok az olduğu göz önüne alındığında şu sonuçlara varılmıştır. Bu bebeklerin mimikleri normaldir. Ayrıca kör bebeklerin gören bebekler gibi gülümsemeyle karşılık verdikleri sesin kaynağına doğru baş ve gözlerini çevirmeleri doğuştan gelen bu davranışların öğrenmeden çok az etkilendiğini düşündürmektedir. Yine örneğin, derin tendon refleksleri, göz kırpma refleksi gibi motor davranışlar; açlık, susuzluk, seks gibi güdüsel davranışlar tüm insanlarda evrenseldir. Kültürden kültüre şiddeti değişmekle birlikte tüm insanlar sosyal ilişki ve duygusal tatmin ararlar. Kızgınlık, sevinç, üzüntü gibi duygusal tepkilerin mimiklerle anlatımı evrensel özellikler taşır. Büyük olasılıkla bunlar doğuştan getirdiğimiz, genetik olarak programlı davranışlardır. İnsanda da sabit hareket dizeleri şeklinde tekrarlayıcı davranışlar vardır. Korkma, gülme, bu gibi davranışlara örnektir. Yeni doğan bebeklerde gülme davranışının erken dönemlerde bir çift göz imgesine karşı oluşan, özgül uyarana karşılık olarak yapılan, tekrarlayıcı ve aynı kalıbı gösteren davranışlar olduğu saptanmıştır. Çocuk büyüdükçe yüzün diğer detaylarına karşı da gülme davranışı oluşmaktadır. Tüm bunlar, insan davranışında genetik geçişin varlığını destekleyen gözlemlerdir. Ama her şeyden önce, bu gözlemleri pekiştiren, yukarıda sunduğumuz davranışın genetik alt-yapısı alanındaki bilimsel bilgimiz, yani zihin ve davranışın beynin bir ürünü olarak ortaya çıkmasının, beynin işleyişinin de genetik faktörlerden etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunun bilinmesi, genetik araştırmalar için tetikleyici etmenlerdir. Ahlaki engeller yüzünden insan davranışının genetik nedenleri konusunda ayrıntılı ve sistemli araştırmalar yapılamaması bir bilimsel bilgi boşluğu yaratmakta, bu boşluk hem kültürcü hem genetikçi aşırı fikirler tarafından doldurulmaktadır. Bu ahlaki engellerin kaldırılıp kaldırılmaması, bir başka tartışma konusudur ancak açık olan durum, insan davranışının kalıtımsal yönleri konusundaki bilgi boşluğunun ve ideolojik önyargıların ortaya çıkmasında bu engellerden kaynaklanan bilgi boşluğunun çok önemli bir yeri olduğudur. İnsanın toplumsal davranışının genetik belirleyenlerini bilimsel olarak saptama olanağı olmayınca, bu tartışmanın sürdürülebileceği en verimli alan olarak karşımıza insan davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde bozulduğu ruhsal rahatsızlıklar çıkmaktadır. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar sırasında şöyle ya da böyle beynin zihni ve davranışı düzenleyici işlevleri bozulmakta, şüphesiz bu işlevlerin ortaya çıkmasında, insanın genetik donanımı önemli rol oynamaktadır.

http://www.biyologlar.com/davranista-kalitimin-rolu

Gürültü Kirliliği

Gürültü İnsanlar üzerinde olumsuz etki yapan ve hoşa gitmeyen seslere gürültü denir. Özellikle büyük kentlerimizde gürültü yoğunlukları oldukça yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütü'nce belirlenen ölçülerin üzerindedir. Gürültü Kirliliği Kent gürültüsünü artıran sebeplerin başında trafiğin yoğun olması, sürücülerin yersiz ve zamansız klakson çalmaları ve belediye hudutları içerisinde bulunan endüstri bölgelerinden çıkan gürültüler gelmektedir. Meskenlerde ise televizyon ve müzik aletlerinden çıkan yüksek sesler, zamansız yapılan bakım ve onarımlar ile bazı işyerlerinden kaynaklanan gürültüler insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz yönde etkilemekte, fizyolojik ve psikolojik dengesini bozmakta, iş verimini azaltmaktadır. Gürültünün insan üzerindeki etkilerini 4'e ayırabiliriz: 1.Fiziksel Etkileri: Geçici veya sürekli işitme bozuklukları. 2.Fizyolojik Etkileri: Kan basıncının artması, dolaşım bozuklukları, solunumda hızlanma, kalp atışlarında yavaşlama, ani refleks. 3.Psikolojik Etkileri: Davranış bozuklukları, aşırı sinirlilik ve stres. 4.Performans Etkileri:İş veriminin düşmesi, konsantrasyon bozukluğu, hareketlerin yavaşlaması. Gürültüye maruz kalma süresi ve gürültünün şiddeti, insana vereceği zararı etkiler. Endüstri alanında yapılan araştırmalar göstermiştir ki; işyeri gürültüsü azaltıldığında işin zorluğu da azalmakta, verim yükselmekte ve iş kazaları azalmaktadır. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre; meslek hastalıklarının %10'u, gürültü sonucu meydana gelen işitme kaybı olarak tespit edilmiştir. Meslek hastalıklarının pek çoğu tedavi edilebildiği halde, işitme kaybının tedavisi yapılamamaktadır. Bazı Gürültü Türlerinin Desibel Dereceleri ve Psikolojik Etkileri Gürültü Türü Db Derecesi Psikolojik Etkisi Uzay Roketleri 170 Kulak ağrısı, sinir hücrelerinin bozulması Canavar Düdükleri 150 Kulak ağrısı, sinir hücrelerinin bozulması Kulak dayanma sınırı 140 Kulak ağrısı, sinir hücrelerinin bozulması Makineli delici 120 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Motosiklet 110 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Kabare Müziği 100 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Metro gürültüsü 90 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Tehlikeli bölge 85 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Çalar Saat 80 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Telefon zili 70 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) İnsan sesi 60 Psikolojik belirtiler (I.Basamak) Uyku gürültüsü 30 Psikolojik belirtiler (I.Basamak) Çeşitli Kullanım Alanlarının Kabul Edilebilir Üst Gürültü Seviyeleri Kullanım Alanı Ses basıncı düzeyi(gündüz) dBA Dinlenme Alanları Tiyatro Salonları 25 Konferans Salonları 30 Otel Yatak Odaları 30 Otel Restoranları 35 Sağlık Yapıları Hastaneler 35 Konutlar Yatak Odaları 35 Oturma Odaları 60 Servis Bölümleri (mutfak, banyo) 70 Eğitim Yapıları Derslikler, Laboratuvarlar 45 Spor Salonu, Yemekhaneler 60 Endüstri Yapıları Fabrikalar (küçük) 70 Fabrikalar (büyük) 80 Gürültüyü Azaltmak İçin Alınabilecek Tedbirler: Hava alanlarının, endüstri ve sanayi bölgelerinin yerleşim bölgelerinden uzak yerlerde kurulması, Motorlu taşıtların gereksiz korna çalmalarının önlenmesi, Kamuoyuna açık olan yerler ile yerleşim alanlarında elektronik olarak sesi yükseltilen müzik aletlerinin çevreyi rahatsız edecek seviyede olmasının önlenmesi, İşyerlerinde çalışanların maruz kalacağı gürültü seviyesinin en aza (Gürültü Kontrol Yönetmeliğinde belirtilen sınırlara) indirilmesi, Yerleşim yerlerinde ve binaların içinde gürültü rahatsızlığını önlemek için yeni inşa edilen yapılarda ses yalıtımı sağlanması, Radyo, televizyon ve müzik aletlerinin evlerde rahatsızlık verecek seviyede seslerinin yükseltilmemesi gerekmektedir. Kaynak: cevreorman.gov.tr

http://www.biyologlar.com/gurultu-kirliligi

Zeka geriliği

İnsan davranış genetiğinin en tartışmalı alanlarından birisi de, zeka ile ilgilidir. Fakat ortada birçok belirsizlik olması nedeniyle zekanın genetiğinden daha önce zekanın ne olduğu ve nasıl ölçüldüğü üzerinde durmamız gerekmektedir. Zeka nedir, nasıl ölçülür? Zeka, kesin bir anlaşma olmamasına rağmen "problemleri çözmek, yeni şeyler öğrenmek, iyi düşünebilme yeteneği geliştirmek için genel zihinsel kapasite" veya "yeni durumlara karşı uyum yeteneği" olarak tanımlanmaktadır. Zekanın tanımlanmasında bunca güçlükler olsa da, herkes zeka diye bir zihinsel bir işlev olduğuna inanmaktadır; psikoloji bilimiyle uğraşanlar ise, fazladan olarak bu işlevin ölçülebilece?i kanaatindedirler. XIX. Yüzyıl'ın sonlarında İngiltere'de Sir Francis Galton, evrim teorisinin de etkisiyle, insandaki kalıtımla geçen özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton, öyle bir varsayımla hareket ediyordu ki, bireysel farklılıkları gösterebildiğinde, dolaylı olarak genetik etkeni de göstermiş olacağını sanıyordu. Gerçi Galton'un bugünkü anlamıyla zekayı ölçtüğü söylenemezdi ama insanların zekalarına göre farklı sınıflara ayrılabilecekleri ve zeka ölçümlerindeki bireysel farklılıkların ancak genetik yapıyla açıklanabileceği anlayışı, Galton'dan bu yana, bazı bilimcilerin kafalarında hemen hiç değişmeden kaldı. Üstün insanları diğerlerinden ayırt etme çabası, durmaksızın sürdü. Galton'un çağdaşı ve modern psikolojinin kurucusu Wund'un insan işlevlerinin laboratuarda ölçülebilece?ini ileri süren öncü çabalarıyla, aynı zamanda liberal siyaset felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Locke'un duyumculuğunun bütün bilginin duyumlardan geldiği şeklindeki önermesi birleşince zekayı ölçmeye çalışan psikologlar, daha çok bireyler arasındaki duyusal-motor farklılıklara yöneldiler. Zeka farklılıklarını görme keskinliğinden, acıya karşı duyarlılığa, hatta avuç içindeki çizgilere kadar birçok etkenle açıklamaya kalkıştılar. Ve nihayet 1900'lü yıllarda Fransız hükümeti, psikolog Alfred Binet'e zihinsel özürlü çocukları diğerlerinden ayırma görevi verdi. Binet, bu somut görev karşısında artık zekayı birçok bileşenden oluşan bir işlevler toplamı olarak almak yerine, tek başına ama karmaşık bir zihin işlevi olarak ele almak zorunda kaldı. Bugün birçok konuda uygulama alanına sahip olan zeka testlerinin ilk örnekleri bu mantıkla hazırlandı. Her iki dünya savaşı sırasında orduya acilen zeki insanlar kazandırma şeklinde yeni bir somut sorun çıkınca, zeka testlerinin uygulanması ve geliştirilmesi süreci belirgin bir ivme kazandı. Binet ölçeği birçok revizyondan geçerek günümüze kadar uzandı. Zekayı daha ziyade bir soyutlama yeteneği olarak düşünen ve bugün Stanford-Binet olarak bilinen bu testin en belirgin özelliği, zekayı yaşla değişen bir işlev olarak düşünmesi, zeka yaşını ve takvim yaşını birbirinden ayırmasıydı. Bu testten sonra da birçok zeka testi geliştirildi. Bunlardan en yaygın olarak uygulananı, Wechsler tarafından geliştirilen erişkinler ve çocuklar için farklı versiyonları bulunan zeka testleridir. Bu testlerin Stanford- Binet testinden en önemli farkları, zekanın sözel ve performans olmak üzere ikiye ayrılmasıdır. Zeka testleri, geniş bir uygulama alanı bulmuş, eğitimden sağlığa, askerlikten iş ve işçi seçimine kadar birçok alanda büyük faydalar sağlamı? olsalar da, henüz zekanın niteliği ve kökenleri sorunu aydınlatılabilmiş değildir. Ancak bütün bu süreç içerisinde kazanılan bilgi ve deneyimler, insan beyninin işlevleri hakkındaki bilgimizin gelişimiyle bir araya getirildiklerinde zeka hakkında daha ayrıntılı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık zekanın Binet'in sandığı gibi global bir işlev birimi olduğu düşünülmemekte, tam tersine birçok işlevin (hafıza, sözel akıl yürütme, matematik akıl yürütme, benzerlik ve farklılıkları algılama hızı, kelime bilgisi vb.) karşılıklı iç ilişkilerinin değişik görünümlerinin zekayı oluşturduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya yeni zeka tanımları ve bu tanımlar uyarınca geliştirilmiş yeni zeka ve bilişsel testler çıkmaktadır. Örneğin bunlardan Thorndike'ın yapmış olduğu zeka tanımı oldukça ilginçtir. Thorndike, zekanın mekanik, toplumsal ve soyut olmak üzere üç türü bulunduğunu savunmaktadır. Mekanik zeka, insanın el ve alet kullanma becerisini; toplumsal zeka, diğer insanları anlama ve kişiler arası ilişkiler kurma, soyut zeka ise, semboller ve kavramlarla düşünebilme yeteneğini temsil etmektedir. Zeka testlerinin kesin bir biçimde zeki olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırdığı şeklindeki eski katı anlayış da bu arada yumuşamıştır. Değerlendirmelerde kültürel farklılıklar, deneklerin testin gerekli gördüğü koşullarda yetişip yetişmedikleri gibi ara belirleyenler hesap edilmeye başlanmıştır. Daha önemlisi, zeka testlerinde ölçülenin insanın doğuştan getirdiği kapasite değil, bu kapasitenin davranışa dönüşmüş bölümü olduğu kabul edilmektedir. Bütün bunların sonucunda, artık zeka testi kavramından vazgeçilmekte, onun yerine "genel yetenek ölçümleri" gibi daha iddiasız ifadeler kullanılma yoluna gidilmektedir. Sürecin böyle bir yönelime girmesinde, kazanılan bilgi ve deneyimler kadar, şüphesiz bilimcileri etkileyen Jean Piaget gibi düşünür-bilimcilerin görüşleri etkili olmuştur. Piaget'in "genetik epistemoloji" adını verdiği yaklaşıma göre, bütün insanlarda belli gelişim evrelerine karşılık gelen bir global yapı olarak aynı zeka potansiyeli vardır. Ancak biyolojik uyum ile çevreye uyum arasındaki etkileşme; fiziksel, bilişsel ve duygusal kapasiteleriyle ilgili olarak organizmaların performanslarına göre zeka da farklılıklar göstermektedir. Piaget' e göre ayrıca zeka, psikolojik testlerle ölçülemez; ancak niteliksel bir yapı şeklinde analiz edilebilir. Sir Galton'dan bu yana zeka hakkında yapılan en ilgi çekici araştırma konularından biri de, zekanın kalıtımla, çevre ile, ırkla ve doğum düzeniyle bağlantılarının araştırılmasıdır. Araştırmaların doğru bir sonuç vermesi için gerekli olan ara belirleyenleri hesaba katma işlemleri, bu araştırmaların hiçbirisinde tam olarak yapıl(a)madığından bilimsel olarak genellikle ciddiye alınmamaktadırlar. Kaldı ki, zekanın tanımının böylesine belirsiz olduğu koşullarda, zeka adına neyin ölçüldüğü bile belli değildir. Yine de zekanın genetiği konusunda bugüne kadar yapılan, birçok eleştiri alamalarına rağmen çoğunlukla kabul gören ciddi araştırmalardan elde edilen en genel sonuçları şöyle özetlemek mümkündür: Zeka, bireyin kişilik özelliklerine göre daha kalıtımsal bir nitelik sergilemektedir ve hatta zeka üzerinde kalıtımın rolünün, çevrenin rolünden daha fazla olduğunu söylemek mümkündür. Bir başka deyişle, bilim çevrelerinde "doğa mı yoksa yetiştirilme tarzı mı, insan davranışında daha baskındır?" sorusuna cevap bulmaya çalışan ünlü 'nature-nurture' tartışmasında, zeka ile ilgili olarak, şimdilik doğa yanlılarının yani genetikçilerin raundu önde bitirdikleri söylenebilir... Araştırmaların ortaya çıkardığı bir başka sonuç da, beyin vebazı beyin alt-bölümleri ne kadar büyük olursa, zekanın da genellikle o kadar artmakta olduğudur ama burada önemli olan, büyümüş beyin dokusunun kalitesidir...Kadınlarda zekanın sözel denilen bölümünün, erkeklerde ise, performans zeka genellikle daha iyi gelişmiş olduğu da bugün bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Ama zekanın genetiği ile ilgili olarak ortaya konan bilimsel iddialardan ayrı olarak, öjenik bir bakış açısıyla yapılmış birçok sözde-bilimsel önyargılar da bulunmaktadır.  

http://www.biyologlar.com/zeka-geriligi

Nano-walkers take speedy leap forward with first rolling DNA-based <b class=red>motor</b>

Nano-walkers take speedy leap forward with first rolling DNA-based motor

Physical chemists have devised a rolling DNA-based motor that's 1,000 times faster than any other synthetic DNA motor, giving it potential for real-world applications, such as disease diagnostics. Nature Nanotechnology is publishing the finding. "Unlike other synthetic DNA-based motors, which use legs to 'walk' like tiny robots, ours is the first rolling DNA motor, making it far faster and more robust," says Khalid Salaita, the Emory University chemist who led the research. "It's like the biological equivalent of the invention of the wheel for the field of DNA machines." The speed of the new DNA-based motor, which is powered by ribonuclease H, means a simple smart phone microscope can capture its motion through video. The researchers have filed an invention disclosure patent for the concept of using the particle motion of their rolling molecular motor as a sensor for everything from a single DNA mutation in a biological sample to heavy metals in water. "Our method offers a way of doing low-cost, low-tech diagnostics in settings with limited resources," Salaita says. The field of synthetic DNA-based motors, also known as nano-walkers, is about 15 years old. Researchers are striving to duplicate the action of nature's nano-walkers. Myosin, for example, are tiny biological mechanisms that "walk" on filaments to carry nutrients throughout the human body. "It's the ultimate in science fiction," Salaita says of the quest to create tiny robots, or nano-bots, that could be programmed to do your bidding. "People have dreamed of sending in nano-bots to deliver drugs or to repair problems in the human body." So far, however, mankind's efforts have fallen far short of nature's myosin, which speeds effortlessly about its biological errands. "The ability of myosin to convert chemical energy into mechanical energy is astounding," Salaita says. "They are the most efficient motors we know of today." Some synthetic nano-walkers move on two legs. They are essentially enzymes made of DNA, powered by the catalyst RNA. These nano-walkers tend to be extremely unstable, due to the high levels of Brownian motion at the nano-scale. Other versions with four, and even six, legs have proved more stable, but much slower. In fact, their pace is glacial: A four-legged DNA-based motor would need about 20 years to move one centimeter. Kevin Yehl, a post-doctoral fellow in the Salaita lab, had the idea of constructing a DNA-based motor using a micron-sized glass sphere. Hundreds of DNA strands, or "legs," are allowed to bind to the sphere. These DNA legs are placed on a glass slide coated with the reactant: RNA. The DNA legs are drawn to the RNA, but as soon as they set foot on it they destroy it through the activity of an enzyme called RNase H. As the legs bind and then release from the substrate, they guide the sphere along, allowing more of the DNA legs to keep binding and pulling. "It's called a burnt-bridge mechanism," Salaita explains. "Wherever the DNA legs step, they trample and destroy the reactant. They have to keep moving and step where they haven't stepped in order to find more reactant." The combination of the rolling motion, and the speed of the RNase H enzyme on a substrate, gives the new DNA motor its stability and speed. "Our DNA-based motor can travel one centimeter in seven days, instead of 20 years, making it 1,000 times faster than the older versions," Salaita says. "In fact, nature's myosin motors are only 10 times faster than ours, and it took them billions of years to evolve." The researchers demonstrated that their rolling motors can be used to detect a single DNA mutation by measuring particle displacement. They simply glued lenses from two inexpensive laser pointers to the camera of a smart phone to turn the phone into a microscope and capture videos of the particle motion. "Using a smart phone, we can get a readout for anything that's interfering with the enzyme-substrate reaction, because that will change the speed of the particle," Salaita says. "For instance, we can detect a single mutation in a DNA strand." This simple, low-tech method could come in handy for doing diagnostic sensing of biological samples in the field, or anywhere with limited resources. The proof that the motors roll came by accident, Salaita adds. During their experiments, two of the glass spheres occasionally became stuck together, or dimerized. Instead of making a wandering trail, they left a pair of straight, parallel tracks across the substrate, like a lawn mower cutting grass. "It's the first example of a synthetic molecular motor that goes in a straight line without a track or a magnetic field to guide it," Salaita says. In addition to Salaita and Yehl, the co-authors on the Nature Nanotechnology paper include Emory researchers Skanda Vivek, Yang Liu, Yun Zhang, Megzhen Fan, Eric Weeks and Andrew Mugler (who is now at Purdue University). Source: Emory Health Sciences http://www.biologynews.net/

http://www.biyologlar.com/nano-walkers-take-speedy-leap-forward-with-first-rolling-dna-based-motor

Kimyasal Atıklar.

Küçük Kimyasal Atıkların (kısa adı ile KCA denilir) toplanması ile ilgili liste Evde kullanılan ve kimyasal madde içeren ürünler Piller Enerji tasarrufu sağlayan lambalar/ampüller Floresan ışıkları Sıvı lavabo-aç ürünleri Lamba için kullanılan gaz yağı Petrol Sineksavarlar ve benzeri ilaçlar İlaç dolabı İlaçlar Cıvalı termometre Enjeksiyon iğneleri Kendin-yap malzemeleri (‘Doe-het-zelf’) Boya, vernik, cila, koruyucu boya, ahşap için kullanılan bakım maddeleri Boya veya badana işlerinde kullanılan terebentin, boya incelticisi ve benzeri boya malzemeleri, fırça temizleyici, fırça yumuşatıcı ve temizleme benzini Cıva içeren elektrik düğmesi veya şalter (mesela dijital olmayan kalorifer termostatları gibi) Hobi malzemeleri Fotograf makinesi malzemeleri Fotograf geliştiricisi Asit içeren maddeler, mesela nitrik asit (kezzap) veya sülfürik asit gibi. Tuzruhu Ulaşım Akü Benzin Motor yağı, işlenmiş yağ ve fren yağı Yağ filtreleri Dikkat! Bu listede, ayrı bir yerde muhafaza etmeniz gereken maddeler verilmiştir. Belediye bu maddeleri ayırarak toplayacaktır. Eğer bir maddenin kimyasal olup olmadığını bilmiyorsanız,oturduğunuz bölgenin belediyesindeki temizlik hizmetleri bölümü ile temasa geçin.Bir maddenin küçük kimyasal atık olduğunu nasıl anlarsınız? Bu listede verilen maddelerin ambalajlarında KCA logosu vardır. Eğer ürünleri daha önceki yıllarda aldıysanız, eski ambalajların üzerinde bu logo olmayabilir. Elinizde, bu listede adı geçen ürün veya maddelerden biri varsa, bunu özel çöp olarak teslim edin. Çöplerin ayrı olarak alınması hizmeti, her belediyede farklı olarak gerçekleşir. Daha ayrıntılı bilgi için belediyenize danışın. EVİNİZDEKİ KÜÇÜK KİMYASAL ATIKLAR 1 ocak 2001 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek olan toplama listesi Küçuk kimyasal atıkları ayrı tutun: çevrenizi koruyun Evinizdeki çöplerin bir bölümünü normal çöp olarak atabilirsiniz. Kâğıt ve cam gibi yeniden değerlendirilebilecek (geri dönüşümlü) çöpler ayrı olarak alınır. Evinizde, bunun yanında, ‘normal çöp’ olarak sokağa bıraktığınız takdirde çevreye zararlı olacak olan ürünler de bulunur. Bu tip çöplere ‘küçük kimyasal atıklar’ (kısa adı ile KCA) denilir. Bu tip ürünler, zararlı maddeler içerdikleri için normal çöp olarak verilemez. Ayrıca lavaboya, küvete veya tuvalete de atılamaz. Ayrı olarak teslim edilir ve özel çöp olarak toplanır. Daha iyi bir yakma teknolojisi sayesinde daha hızlı çöp toplama imkânı Küçük kimyasal atıkların büyük bir bölümü -tıpkı normal çöplerde de olduğu gibi- özel fırınlarda yakılarak zararsız hale getirilmektedir. Yüksek ısılarda yakılan atıkların içerdikleri zararlı maddeler imha edilir, oluşan duman gazları da yine özel tesisatlar aracılığıyla temizlenmektedir. Söz konusu yakma teknolojisinde yapılan yenilikler sayesinde, daha fazla çöp yakılabilmektedir. Bu nedenle, küçük kimyasal atıkların daha hızlı toplanması mümkündür. Çevre dostu olmasına rağmen, küçük kimyasal atık grubuna giren ürünler var mıdır? Vardır. Görmüş olduğunuz listede küçük kimyasal atık (KCA) olarak belirtilen bazı ürünler ‘çevre dostu’ olarak bilinen ürünlerdir. Örneğin enerji tasarrufu sağlayan lambalar ve floresan lambalar vardır. Bunlar, normal bir lambadan çok daha az enerji kullanır. Yine de normal çöp olarak verilemez. Çünkü kırıldıkları zaman, içerdikleri floresan pudrası çevreye çok büyük zarar verebilir. Ayrıca, yeniden şarj edilebilen piller ve su bazında üretilmiş olan boyalar da(her ne kadar daha iyi bir çevreye katkıda bulunsalar da) içerdikleri ağır metaller ve zararlı maddeler yüzünden özel çöp olarak verilmelidir. Çöpçüyü de düşünün Çöpü toplamaya gelen elemanlar, işlerini büyük bir risk altında yapmaktadır. Çünkü çöpü toplarken, kullanılmış olan bir şırınga batabilir. Ayrıca kırık bir floresan lambadan dağılmış olan zararlı maddelerle veya tuzruhu ya da terebentin gibi zehirli maddelerle temasları olabilir. Bir başka deyişle; çöplerin ayrılarak toplanması, çöpçülerin emniyeti açısından da önemlidir. Bu nedenle tehlikeli maddeler içeren şişeler ayrı olarak muhafaza edilir ve toplanır. Küçük kimyasal atıklar da yeniden değerlendirilebilir Çöplerin ayrı olarak alınması metodu sayesinde, listede adı geçen küçük kimyasal maddeleriyeniden değerlendirmek mümkün olmuştur. Pil, akü ve floresan lambaların içinde bulunanmetaller ve camlar yeniden değerlendirilir. Fotograf malzemelerinde bulunan değerli gümüş,bazı atıklarda bulunan yağ ve petroller de geriye dönüşümlüdür ve yakıt olarak yeniden değerlendirilmektedir. Ambalaj değil, içerik önemlidir. Eğer bir ürünün ambalajında KCA logosu varsa, bununla içerik, yani ürünün kendisi kastedilmektedir. Boş boya kutularını, temizleme benzini veya terebentin içermiş olan boş şişeleri veya boş sprey kutularını özel çöp olarak vermenize gerek yoktur. Üzerinde kurumuşboya olan fırçaları normal çöp ile birlikte atabilirsiniz. Şişeyi veya kutuyu su ileçalkalamanıza gerek yoktur, çünkü şişenin veya kutunun içinde az miktarda kalmış olan madde zararlı değildir. Şişelerin ve kutuların içindeki maddeyi sonuna kadar değerlendirmeye çalışın. Peki evimizde başka zararlı madde içeren ürünler yok mu!? Toplama listesinde belirtilmiş olan küçük kimyasal atıklar, evlerde sık sık bulunan ve kullanılan ürünlerin atıklarıdır. Pek çok insan bu ürünleri bilir. Bunun yanında,zararlı olup bazı insanlar tarafından evin içinde kullanılan ürünler de vardır. Örneğin radyatör suyu (soğutma suyu) veya bazı makineler için kullanılan sıvı mürekkep (toner) çeşitleri gibi. Evinizde bu tip ürünler varsa, dikkatli olmanız tavsiye olunur. Kendi emniyetiniz ve sağlığınız için, bu maddeleri dikkatli kullanmanız gerekir. Ayrıca, bu maddeleri özel çöp olarak ayırarak vermeniz gerekir. Asbest, ayrı bir konu Evinizde yeniden bir yapılanma olduğunda veya inşaat çalışması yapıldığında, asbeste rastlanabilir. Asbest, küçük kimyasal bir atık değildir, ancak; sağlığa zararlı olduğu için asbestin atılması çok özel kurallara bağlıdır.      

http://www.biyologlar.com/kimyasal-atiklar-

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : ÇANAKKALE Adı : GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 33.000 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nin batısında, Çanakkale ili Eceabat ilçesindedir. Ulaşım : Çanakkale’den feribot ve motorla ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek ve Rusya’ya yardım amacı ile İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına güvenerek Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçmişlerdi. Burada Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk Milleti’nin güçlü, insanüstü direnmesi ile karşılaştılar. 250.000’i aşan Türk şehidinin kanları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000’i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin kemiklerinin gömülü olduğu alanları içine alan milli park, bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır. Görünecek Yerler : Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kabatepe Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Kanlı Sırt, Conkbayırı’ndaki yazıtlar, anıtlar ve Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer, Conkbayırı’nda İngiliz ve Yeni Zelanda anıt ve mezarlıkları, Mehmet Çavuş Anıtı, tamamı şehit olan 57. Alay Şehitliği, Anzak Koyu Anıtı ve mezarlıkları, Seddülbahirdeki Çanakkale Şehitleri Anıtı ve müzesi, Yahya Çavuş Anıtı, İngiliz Helles Anıtı, Alçıtepe köyündeki özel müze, Kilitbahir Kalesi ve müzesi, siperler, savaş kalıntıları, Seyit Onbaşı Anıtı ve Bigalı köyündeki Atatürk Evi görülebilir. Mevcut Hizmetler : Saha içerisindeki Kabatepe mevkiinde günübirlik piknik yapmak mümkündür. Çadırlı kamp ve denizden faydalanma imkanı da bulunmaktadır. Ziyaretçilere günübirlik kullanım alanı olarak planlanmış sahada kır gazinosu, büfe gibi hizmetler de sunulmaktadır. Konaklama : Kabatepe kamp ve günübirlik kullanım alanında çadır ve karavanla konaklama imkanı mevcuttur. Eceabat ilçe merkezinde oteller, Seddülbahir köyünde motel ve pansiyon bulunur.  http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU

http://www.biyologlar.com/gelibolu-yarimadasi-tarihi-milli-parki

Deniz Biyolojisi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavussun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi

Bilim, İnanç ve Eğitim

Bilim müfredatında herhangi bir tür yaratılışcılığın bulunmasına karşı çıkan biyologlar ve diğerleri ifade özgürlüğüne karşı değillerdir ve dinsel inancı ortadan kaldırmaya çalışmıyorlar.Onlar yaratılış öykülerinin sadece tarih ya da çağdaş toplum gibi derslerinde öğretilmesini kabul edilebilir bulsalar da bu inançların geçerli bilimsel hipotezler olmadığını bilim derslerinde yeri olmadığını savunmaktadır.Malesef,bilim dersleri almış olsalarda çoğu insanın bilimin ne olduğu ve nasıl işlediğine dair anlayışı çok sınırlıdır.Oysaki evrim yaratılış tartışmasında tam da bu anlayışın çok önemli bir yeri vardır.Popüler inancın aksine,bilim bir olgular toplamı değil doğal fenomenler hakkında bir anlayış edinim sürecidir.Bu süreç,hipotezlerin öne sürüldüğü ve gözlemsel ve deneysel kanıtlarla test edildiği bir süreçtir.Hipotezlerin kanıtlanması gibi konuşmaların aksine bilimcilerin çoğu hipotezlerin mutlak anlamda kanıtlanamayacağı konusunda bilim felsefecileriyle aynı görüştedir.Diğer bir deyişle,bilimciler matematikte olduğu gibi mutlak ve garantili bir kanıt elde edemez.Daha ziyade,var olan verileri o anda en iyi açıklayan hipotez geçici olarak kabul edilir çünkü bu hipotezin değişebileceği,genişleyebileceği ya da yeterli kanıt bulursa ya da henüz düşünülmemiş daha iyi bir hipotez kurgulanabilirse reddedilebileceği görüşü bilimciler arasında egemen görüştür.Bazen gerçekten de tamamen yeni bir paradigma eskisinin yerini alır;mesala 1950 lerde levha tektoniği kıtaların yerlerinin sabit olduğu inancının yerini alarak jeolojide devrim yapmıştır.Daha sık rastlanan ise eski hipotezlerin zaman içinde kademeli bir şekilde değişmesi ve genişlemesidir.Söz gelimi modern genetiğe yol açan Mendelin ayrışım ve bağımsız ayrılma yasaları,bağlantı ve indirgemeli bölünme itkisi (meiotic drive) gibi olaylar keşfedildiğinde değiştirilmiş ama parçacıklara(genler) bağlı kalıtımın altında yatan ilke bugün de geçerliliğini korumaktadır. Bu süreç bilimin en önemli ve değerli özelliklerinden birini yansıtmaktadır:eğer bireysel olarak bilimciler bir hipoteze inanıyor olsalar bile bir grup olarak bilim insanları değiştirilemez bir biçimde kendilerini hiçbir inanca adamayacak ve ikna edici aksine aksine kanıtlar olduğunda bu hipoteze olan inançlarını sürdürmeyeceklerdir.Eğer kanıtlar aksini gösterirse düşüncelerini değiştirmek zorundadırlar ve değiştirirler.Gerçekten de, bilim yerleşik düşüncelerdeki küçük zayıflıkların araştırılmasından oluşmaktadır ve bir bilim insanının şöhretine önemli bir hipotezin yetersiz ya da hatalı olduğunu göstermekten daha fazla katkıda bulunabilecek başarı türü sadece birkaç tanedir.Bu nedenle bilim sosyal bir süreç olarak bir denemedir;inanç ve otoriteyi sorgular ;öne sürülen görüşleri kanıtlar aracılığıyla sürekli bir şekilde test eder.Bilimsel iddialar gerçektende doğal bir seçilim sürecinin ürünleridir çünkü düşünceler (ve bilimciler) birbirleriyle yarış halindedir ve böylece bir bilim alanındaki düşüncelerin toplamı açıklama içeriği ve gücü bakımından sürekli büyür(Hull , 1988). Bilim bu açıdan iddialarını test etmek için kanıtlara başvurmayan,belli inançlara,deney ve gözleme dayanmayan bağlılıklarını sarsmak için kanıtlara izin vermeyen ve doğal dünyayı açıklama kapasitesi artmayan yaratılışçılıktan ayrılır. Bu nasıl olabilir ? Bir akıllı tasarım,yandaşının şöyle dediğini kabul edelim : çok hücreli canlılar tek hücreli canlılarla karşılaştırıldığında o kadar karmaşıktır ki bunlar mutlaka zeki bir tasarımcının müdahalesi sonucu ortaya çıkmıştır.Eğer bu akıllı tasarım yandaşı dünya dışı varlıkların bu işten sorumlu olduğunu iddia etmiyorsa,bu tasarımcı maddi bir varlık değil doğa üstü bir varlık olmak zorundadır. Bu durumda ,bu tasarımcı nedir,canlıları yeni özelliklerle nasıl donattı,bunu yapması ne kadar zaman aldı ve bunu neden yaptı ? Doğa bilimleri en azından bu tür sorulara yanıt vermeyi hayal edebilir (söz gelimi filogenetik aratürleri araştırabiliriz,ilinti özellik farklılıklarını şifreleyecek genlerdeki farklılıkları analiz edebilir,taşıl arayabilir,çok hücreliliğin seçim açısından yararı hakkında deney yapabiliriz).Fakat AT hipotezi bu tür araştırma fikirleri ortaya koyamaz. Bilimsel araştırma,deneysel ve gözlemsel verilere dayanarak hipotezleri sınamanın bir yolunu bildiğimizi şart koşar.Bilimsel hipotezlerin en önemli özelliği onların en azından ilkece-test edilebilir olmasıdır.Bazen bir hipotezi doğrudan gözlemle sınayabiliriz,fakat çoğu zaman bir süreci ya da nedeni doğrudan göremeyiz.(örneğin,elektronlar,atomlar,hidrojen bağları,moleküller ve genler doğrudan gözlemlenebilir değildir ve DNA kopyalaması sırasında bir mutasyonun oluşumunu seyredemeyiz).Bu tür süreçleri gözlem ya da deneylerin sonuçlarını çekişen hipotezlerce ortaya atılmış kestirimlerle (prediction) karşılaştırarak çıkarsarız.Bu tür çıkarımlar yapabilmek için,bu süreçlerin doğa yasalarına belli koşullar geçerliyken belli tür olayların daima meydana geleceğini belirten ifadeler uyduğunu kabul etmek zorundayız.Diğer bir deyişle bilim (fizik ve kimya yasalarında örneğini gördüğümüz gibi) doğal fenomenlerin tutarlılığına ya da (en azından istatiksel olarak) kestirebilirliğine dayanır.Doğa üstü olay ya da varlıkların kabulü , doğa yasalarının varlığını askıya aldığı ya da ihlal ettiği için bilim bunlar hakkında çıkarımda bulunamaz ve daha doğrusu bu tür varlık ve olayları kabul eden hipotezlerin geçerliliğini sınayamaz. Dinin doğal olaylar hakkında bilimsel,mekanistik bir açıklama sağlayamaması gibi,biliminde doğal fenomenler hakkında olmayan sorulara yanıt veremeyeceğini anlamak önemlidir.Bilimin bize neyi güzel ya da çirkin , iyi ya da kötü,ahlaka uygun ya da ahlak dışı olduğunu söyleyemez.Bilim bize yaşamın anlamının ne olduğunu ve doğa üstü bir varlık olup olmadığını da söyleyemez(bkz. Gould 1999;Pigluicci 2002). Bilim insanları dünya çapında bir tufanın varlığını ya da dünyanın tüm canlıların yaşının 10.000 yıldan daha az olduğu gibi bazı özel yaratılışçı savları sınayıp yanlışlayabilir ama bilimciler tanrının var olduğunu ya da tanrının herhangi bir şeyi yarattığı gibi hipotezleri sınayamazlar çünkü bu tür hipotezlerin ne gibi oluşumları kestirebileceğini bilemeyiz.(Bu doğaüstü olanıklılıkları kesin olarak yanlışlayabilecek bir gözlem düşünmeye çalışın).Bu nedenle bilim,doğal dünya hakkında açıklamayı arzu ettiğimiz her şeyden doğal nedenlerin sorumlu olduğunu kabul etmek zorundadır.Bu zorunlu olarak METAFİZİK DOĞACILIK her şeyin gerçekten doğa üstü değil doğal nedeni olduğu ön kabulü görüşünü kabul ettiğimiz anlamına gelmez ,sadece YÖNTEMSEL DOĞACILIK bilimsel açıklamalar aradığımızda sadece doğal nedenleri dikkate almamızı söyleyen işlevsel ilke görüşünü kabul etmeyi gerektirir.Yaratılışcılığın temel iddiası olan biyolojik çeşitlilik doğa üstü güçlerin bir sonucudur iddiası ise sınanamaz. Bu akıllı tasarım kuramı içinde aynı şekilde doğrudur.Bu kuram bilimin yöntemleri ile değerlendirilemez. Hipotez,kuram ve olgu gibi terimleri kullandığımız için bunların ne anlama geldiğini anlamamız zorunludur.Hipotez bir önerme,bir kabuldür.1944den önce,çok az kanıtın desteklediği genetik maddenin DNA olduğu düşüncesi makul bir hipotezdi.1944den bugüne,destekleyen kanıtlar arttıkça bu hipotez giderek daha da güçlendi.Bugün bu görüşü bir olgu olarak kabul ediyoruz.Basit bir şekilde söyleyecek olursak,olgu kanıtlarla çok fazla desteklenerek artık doğruymuş gibi kabul etmemizde hiçbir sakıncası olmayan bir hipotezdir.Diğer bir deyişle,neredeyse hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde doğru olduğu kanıtlanmıştır.Ama sadece neredeyse. Yoksa akla gelebilecek herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kanıtlanmış değildir. Bilimde kullanıldığı biçimde kuram(teori) ise , desteklenmeyen bir spekülasyon ya da (popüler kullanıldığı biçimde) bir hipotez değildir. Tersine,bir kuram diğer düşünceleri ve hipotezleri kapsayan ve onları bağdaşık bir doku şeklinde ören büyük bir düşüncedir.Kuram,olgun,akıl yürütme ve çok çeşitli gözlemleri açıklayan kanıtlara dayalı birbiriyle bağlantılı bir tümceler bütünüdür.Oxford English Dictionary tarafından verilen tanımlardan biri şudur : bir grup düşünce ya da olayın açıklamasını sağlayan düşünce ve ifadeler bütünü;bilinen ya da gözlenen bir şeyin genel yasaları,ilkeleri ya da nedenleri olarak bilinen bir anlatım. Böylece atom kuramı,kuantum kuramı ve levha tektoniği kuramı sadece spekülasyon ya da fikirler değil,çok çeşitli kuralları açıklayan ve kuvvetli bir şekilde desteklenen düşüncelerdir. Biyolojide birkaç kuram vardır ve kesinlikle evrim bunlardan en önemli olanıdır. Bu durumda evrim bir olgu mudur yoksa kuram mı ? Bu tanımların ışığı altında evrim bilimsel bir olgudur.Diğer bir deyişle,ortak atalardan değişim yoluyla tüm türlerin türeyişi 150 yılda çok sayıda kanıtla desteklenmiş ve tüm testleri başarıyla geçmiş bir hipotezdir,yani bir olgudur.Fakat evrimsel değişimin tarihçesi,canlıların geçirdiği(mutasyon,seçilim,genetik sürüklenme,gelişimsel sınırlamalar vb. hakkındaki) çeşitli değişimleri açıklayabilen bir ifadeler bütünü olan evrim kuramı tarafından açıklanır. Canlıların çeşitliliği ve özellikleri için sunulan yaratılışcı açıklamalar bilimin yöntemleri ile değerlendirilemeyeceğinden bu görüşe bilim sınıflarında eşit süre verilmemelidir.Ayrıca bilimsel olmayan ya da yanlışlığı gösterilmiş olan hipotezlere de eşit süre verilmemelidir.Kimya öğretmenleri simya kurşun gibi bir elementin büyü yoluyla altın gibi başka bir elemente dönüştürülebileceği hakkındaki eski bir düşünce öğretmez ve öğretmemelidir ; yerbilimleri sınıfları Yerkürenin düz olduğu hipotezinden bile söz etmemelidirler;tarih ve psikoloji öğretmenleri tarihsel olayları ya da kişilik özelliklerini açıklayan astrolojiyi dikkate almamalıdır her e kadar bu tür bilim dışı düşüncelere inanan insanlar varsa da.İdeal demokrasi bazen yanlış olan ve tamamen pratik nedenlerle bu şekilde anlamamızın zorunlu olduğu düşünceleri kapsayacak kadar genişletilemez.Günlük hayatta,doğa üstü değil doğal açıklamaları benimser onlara göre yaşarız.1962de Massachussets eyaletinin Salem kasabasında insanları cadılıktan mahkum etmiş Püritanlardan farklı olarak biz,artık bir kişinin cadının büyüsünden etkileneceği ya da şeytani güçlerce ele geçirebileceği düşüncelerini ciddiye almayız. Bir suçlu Şeytan benim bunları yapmama neden oldu diyerek serbest kalabilseydi bu bizi çileden çıkarırdı.Kaderinin tanrı tarafından belirlendiğine canı gönülden inanmış birisi bile uçağın motorları çalışmasaydı paniğe kapılırdı.Bilimsel açıklamalara bağlı yaşıyoruz ve bilimin kendisini kanıtlamış olduğunu biliyoruz-çükü bilim işe yarar. ALINTI KAYNAĞI : PALME YAYINCILIK 1.BASKI Evrim Douglas J.Futuyma Çeviri Editörleri : Prof.Dr.AYKUT KENCE Prof.Dr.A.NİHAT BOZCUK Bölüm : 22 Sayfa 525 526 - 527 Gönderi:Onur Doğan  

http://www.biyologlar.com/bilim-inanc-ve-egitim

Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik

YÖNETMELİK Sağlık Bakanlığından Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1- Bu Yönetmelik, halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit, gibi maddeler kullanarak mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilere ait işyerlerinin çalışma usûl ve esasları ile resmi kurum ve kuruluşların ilaçlama usûl ve esaslarını belirlemek suretiyle halk sağlığının korunması amacıyla hazırlanmıştır. Kapsam Madde 2- Bu Yönetmelik, halk sağlığı alanında insektisit, rodentisit, mollusisit gibi maddeler kullanılarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek, tüzel kişiler ve bunların işyerleri ile resmi kurum ve kuruluşların izin alma şekil ve şartlarını, çalışma usul ve esaslarını, denetimlerini ve çalışan personeli kapsar. Dayanak Madde 3- Bu Yönetmelik, 181 sayılı Sağlık Bakanlığı'nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4- Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Müdürlük: İl Sağlık Müdürlüğünü, Sağlık teşkilatı: Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra hizmet birimlerini, Halk sağlığı alanı: Ev, otel, okul, hastane, işyeri, üretim yeri, fabrika benzeri; halkın yemesi, içmesi, eğlenmesi, spor yapması gibi insan yerleşim ve çalışma yerleri ve gündelik yaşamıyla ilgili fiziki mekanlar ve çevreyi, Zararlı organizma: İnsanlara, insan faaliyetlerine veya insanların kullandıkları veya ürettikleri ürünlere; hayvanlara yada çevreye yönelik istenmeyen veya zararlı etkileri olan her türlü organizmayı, Biyosidal ürün: Bir veya birden fazla aktif madde içeren, kullanıma hazır halde satışa sunulmuş, kimyasal veya biyolojik açıdan herhangi bir hedef organizma üzerinde kontrol edici etki gösteren veya hareketini kısıtlayan, zararsız kılan, yok eden aktif madde ve preparatları, İnsektisit: Haşere mücadelesinde kullanılan biyosidal ürünü, Rodentisit: Fare, sıçan ve diğer kemiricileri kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Mollusisit: Sümüklüböcek gibi yumuşakçaları kontrol etmek için kullanılan biyosidal ürünleri, Kaçırıcı (Repellent): Doğrudan veya dolaylı olarak insan yada hayvan hijyenine yönelik olanlarda dahil olmak üzere, pire gibi omurgasız yada kuş gibi omurgalı zararlı organizmaları ortamdan uzaklaştırmak için kullanılan biyosidal ürünleri, İlaçlama: Halk Sağlığı alanında kullanılan İnsektisit, rodentisit ve mollusisit gibi maddelerle yapılan zararlı mücadelesini, Alet ve cihaz: İlaçlamada kullanılan nakil araçları da dahil olmak üzere motorlu, motorsuz, sabit veya seyyar her çeşit alet, araç ve makine ile bunların çalıştırılması için gerekli malzemeleri, Gereç: İlaç hazırlama ve ilaçlamada kullanılan su kapları, içerisinde ilaç hazırlama kapları, ilaç nakil kapları, su tulumbaları, çadır, örtü, koruyucu elbiseler, maskeler, lastik veya kauçuk eldivenler, çizmeler, gözlük siperler gibi koruyucu malzemeyi, İzin: Zararlılara karşı insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri maddeleri kullanarak mücadele etmek isteyenlere verilen belgeyi, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM İzin Alma ve Başvuru Şartları İzin alma zorunluluğu Madde 5- Bakanlık tarafından uzman nezaretinde kullanılması şartıyla izin verilen; insektisit, rodentisit veya mollusisit kullanarak zararlılar ile mücadele etmek isteyen gerçek ve tüzel kişilerin, 6 ncı maddede belirtilen bilgi ve belgelerle faaliyet gösterecekleri ilin müdürlüğüne müracaat ederek izin alması zorunludur. Başvuru için gereken belgeler Madde 6- Zararlılara karşı insektisit, rodentisit ve mollusisit kullanarak mücadele yapmak isteyen başvuru sahipleri bizzat veya mesul müdür vasıtasıyla müdürlüğe bir dilekçe ile başvurmaları gerekir. Dilekçe eki dosyada; a) Depolama yerine ait Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmenliğine göre alınacak, ikinci Sınıf Gayri Sıhhi Müessese Ruhsatı’nın bir örneği, b) Mesûl müdür sözleşmesi ve Bakanlıkça belirlenen eğitime katıldığına dair sertifika, c) Mesûl müdüre ait diplomanın noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, d) Sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesinin ve diplomasının noter onaylı örneği veya geçici mezuniyet belgesi, e) Sağlık Bakanlığının tavsiye ve direktiflerine uyacağına ve Bakanlıkça ruhsat verilmiş insektisit, rodentisit, mollusisit ve benzeri haricinde kimyasal maddeleri kullanmayacağına ve tarım alanında kullanılan pestisitleri kullanmayacağına dair, mesul müdür veya işyeri sahibi tarafından verilecek taahhütname, f) Uygulanacak ilaçlama yöntemlerini gösterir belge, g) Kullanılacak ilaçların kimyasal grupları ve galenik şekilleri hakkında açıklama raporu, h) İlaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins, sayı ve özelliklerini gösterir belge, ı) Ekip sayısı ve ekip elemanlarının nitelikleri hakkında belge, j) İlaç hazırlama ve ilaçlama anında alınacak koruyucu sağlık tedbirlerini açıklayan rapor, k) İlkyardım dolabı, ilkyardım çantaları ve içerikleri hakkında açıklama raporu, bulundurulur. Başvurunun değerlendirilmesi Madde 7- Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine göre yapılan başvuru dosya üzerinde incelenir, başvuru dosyasının bu Yönetmeliğe uygun olması durumunda Müdürlük elemanları tarafından işyeri 10 iş günü içinde yerinde incelenerek sonuçlandırılır. İnceleme sonucunda bu Yönetmelik hükümlerine uygunluğu tespit edilen yerlere Ek-2’deki izin belgesi ve Ek-3’teki mesul müdürlük belgesinden ikişer nüsha düzenlenir. Düzenlenen bu belgeler ve başvuru dosyasının bir örneği Müdürlükte saklanır, diğer nüshaları mesûl müdüre imza karşılığında verilir ve işyerinin görünen bir yerine asılır. İzin verilen firma adı, adresi ve iletişim bilgileri yazılı olarak Bakanlığa bildirilir. Bu Yönetmelik kapsamındaki mevcut bir işyerine ait şube niteliğinde ikinci bir yer açılmak istenmesi veya faaliyet gösterdiği adresin değişmesi durumunda, 6 ncı maddede belirtilen evraklar ile başvuru aynen tekrarlanır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Personel ve Fiziki Altyapı Standartları Mesûl müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesûl müdür bulunması zorunludur. Mesûl müdür sadece bir işyerinde mesûl müdürlük görevini üstlenebilir. Mesûl müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog unvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesûl müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesûl müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. Mesûl müdürün görevleri şunlardır: a) Açılış ve işleyiş ile ilgili her türlü izin işlemlerini yürütmek, b) İşleyişte tanımlanmış alt yapı ve hizmet kalite standartlarının korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak, c) Ekip sorumlularını eğitmek, İşyerinin işleyişinde alt yapı, personel, malzeme yapısında meydana gelen ve bu Yönetmelikte bildirimi zorunlu kılınan bütün değişiklikleri zamanında Müdürlüğe bildirmek, d) Görevine son verilen veya ayrılan personelin izin belgelerini en geç bir hafta içerisinde Müdürlüğe iade etmek, e) Çalışma saatleri içerisinde hizmetlerini düzenli ve sürekli olarak yürütmek ve yürütülmesini sağlamak, f) Tanımlanan düzenlemelerin ilgililer tarafından yerine getirilmesini sağlamak üzere gerekli iç denetimleri yürütmek, g) Denetim sırasında yetkililere gereken bilgi ve belgeleri sunmak ve denetime yardımcı olmak, h) Atıkların usulüne uygun olarak imha edilmesini sağlamak, i) İşyerinde bulundurulması zorunlu malzemeleri kontrol ve temin etmek, j) Çalışan personelin gerekli görülen tetkiklerini ve muayenelerini periyodik olarak yaptırmak, k) Sağlık mevzuatında belirtilen ve yetkililerce tanımlanacak diğer görevleri yerine getirmek. Mesûl müdür, işyerinin işleyişi ve denetimi ile ilgili her türlü işleminde Müdürlük ve Bakanlığın birinci derecede muhatabıdır. Mesûl müdür, işyerindeki görevini sona erdirmek istediğinde veya mesûl müdürün görevine son verilmek istendiğinde, bu durumun işyeri sahibi veya mesûl müdürü tarafından Müdürlüğe bir hafta öncesinden bildirilmesi şarttır. Ekip sorumluları Madde 9- İlaçlama faaliyetini yürütecek ekipte sorumlu olarak en az bir Tıbbi Teknolog, Sağlık Memuru (Çevre Sağlığı veya Toplum Sağlığı), Hemşire, kimya teknisyeni veya ziraat teknisyeni bulunması zorunludur. Ekip sorumlusu, ilaçlama faaliyeti için gerekli hazırlıkların yapılması ve her türlü güvenlik tedbirinin alınmasından, atıkların düzenli toplanmasından sorumludur. Yapılan her ilaçlama için Ek-1 deki formu tanzim ederek bir nüshasını ilaçlama yapılan yerin sahibi/yetkilisine verilmesinden sorumludur. İşleyişte görülen aksaklıkları ve uygulamada oluşabilecek kazaları, zehirlenmeleri mesûl müdüre ve en yakın sağlık kuruluşuna bildirmekten sorumludur. Diğer personel Madde 10- İlaçlama işlerinde çalıştırılacak diğer personel, bu Yönetmeliğin 17 nci maddesinde belirtilen hususlara aykırı olmayan ve 18 inci maddede belirtilen sağlık raporuna sahip kişilerden oluşur. Bu Yönetmelikte belirtilen kıyafet ve donanımı çalışan bütün personel iş esnasında amacına ve talimatlara uygun olarak kullanmak zorundadır. Bina durumu Madde 11- İşyeri, betonarme binalarda kurulur, ahşap ise müstakil bina olması zorunludur. İşyeri zemini düz, pürüzsüz, dezenfeksiyona uygun ve kolayca temizlenebilir/yıkanabilir özellikte döşenmiş olmalıdır. Odalar arasındaki bölümler tabandan tavana kadar beton, alçıpan, sunta-lam ve benzeri malzemelerle yapılmış olmalıdır. İşyeri binasında ilgili mevzuat uyarınca yangına karşı güvenlik önlemleri alınır. Mesken olarak kullanılan binaların bir bölümünde kurulmak istenmesi durumunda, ilgili mevzuat hükümlerindeki düzenlemelerin yerine getirilmesi sorumluluğu işyeri sahip ve mesûl müdürüne aittir. İşyerinin bürosu ayrı yerde olabilir. Bu durumda, büroda ilaç ve ilaçlama ile ilgili araç gereç ve malzeme bulundurulamaz. İşyerinde şebekeye bağlı akar su bulunur. İşyeri, en az atık bırakan yakıt kullanılarak, uygun bir sistemle ısıtılır, ancak kimyasalların bulunduğu oda ve depo ısıtılmaz. İşyerinde pis su tesisatı bulunmalı, zeminde kanalizasyona, fosseptiğe veya arıtım sistemine bağlı ızgaralı ve sifonlu yer süzgeci bulunur. İşyeri tabii olarak sürekli havalandırıla bilinmeli; pencereler zeminden yüksekte planlanmalı ve demir parmaklıkla korunmuş olmalı, tabii havalandırmanın mümkün olmadığı durumlarda mekanik havalandırma sistemi bulunur. İşyerinin tüm mekanları amacına uygun aydınlatılır. Bulundurulması zorunlu asgari birimler Madde 12- İşyerinde aşağıda belirtilen nitelikleri haiz bölümler bulunur. a) Büro, (ayrı yerde olabilir-aynı yerde ise ilaç hazırlama odasından uzakta olmalıdır.) b) İlaç ve malzeme deposu, c) Çalışanlar için soyunma odası, d) Yeterli sayıda tuvalet ve duş, e) Malzeme temizleme ve hazırlık odası. İzin belgesi alındıktan sonra binada yapılan esasa ilişkin değişiklikler Müdürlüğe bildirilir. Alet, cihaz ve gereçler Madde 13- İlaçlama izni verilebilmesi için, bir işyerinde Ek-4’de belirtilen alet, cihaz ve gereçlerin bulunması zorunludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Çalışma Usul ve Esasları Her ekip için ilkyardım çantası zorunluluğu Madde 14-Kaza ve zehirlenmelere karşı kullanılmak üzere her ekibe, ekibin kullandığı ilaçlara göre spesifik antidotları ile gerekli diğer ilkyardım malzemesi bulunan ilkyardım çantasını temin etmekten, kullanılan veya miadı dolanların ikmalini yapmaktan ve bu malzemelerin kullanımına ait detaylı talimatların hazırlanarak ekiplere dağıtımından mesul müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Kaza ve zehirlenmelerde sorumluluk Madde 15-Her ekip göreve giderken, kaza ve zehirlenmelerde kullanılmak üzere ilkyardım çantasını beraberinde götürmek zorundadır. Kaza ve zehirlenmelere karşı gerekli tedbirlerin aldırılmasından herhangi bir kaza ve zehirlenme halinde ilkyardımın yaptırılmasından ve bir tedavi kuruluşuna sevkinden ekip sorumlusu, mesûl müdür ve işyeri sahibi ayrı ayrı sorumludur. Ruhsatlı ilaçların kullanılması Madde 16-Halk sağlığını ve huzurunu bozan zararlılara karşı kullanılacak ilaçların Bakanlıktan imal veya ithal izninin alınmış olması zorunludur. Her ne suretle olursa olsun izinsiz ürünler veya diğer kimyasal maddeler bu amaçla kullanılamaz. İlaçların muhafazasında ve taşınmasında beşeri ilaç veya zirai mücadele ilaçlarının kapları ve ambalajları kullanılamaz. Çalışma süresi ve şartları Madde 17- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde; hamile kadınlar, 18 yaşından küçük çocuklar, hasta ve hastalıklı olanlar ile alkolikler çalıştırılamaz. Fiilen ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışanlar günde devamlı olarak 3, toplam 6 saatten fazla çalıştırılamazlar. Çalışma esnasında iş kıyafetlerinin ve koruyucu malzemelerin amacına ve talimatına uygun olarak kullanılması zorunludur. İlaç hazırlama ve ilaçlama anında herhangi bir şey yenilmesi ve içilmesi yasaktır. Çalışanların sağlık kontrolleri Madde 18- İlaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde fiilen çalışacak olanlar işe başlamadan önce bir sağlık raporu alırlar. Bu raporda; kronik solunum yolu rahatsızlıkları (astım gibi), alerjik rahatsızlıklar, cilt hastalıkları ve nörolojik rahatsızlıklarının bulunup bulunmadığı ile kanda cholinesteras enzim seviyesinin ölçülmesi ve sağlık kontrollerinin yapılarak bu işi yapmaya uygun olduklarının belirlenmesi zorunludur. İşçilerin bu işte çalışmaları süresince de 3 ayda bir genel sağlık kontrolünden geçirilerek nörolojik muayenelerinin yapılması ve kanlarında cholinesteras enzim seviyelerinin ölçülmesi gerekir. Yapılan muayene ve ölçümler sonucunda sağlığının bozuk olduğu tespit edilenler ile bozulma eğilimi gösterenler, gerekli tedavileri yapılıp sağlıklarına kavuşuncaya kadar ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalıştırılamazlar. İşyerinde tutulacak kayıt ve raporlar Madde 19- İşyerinde, mesûl müdür, ekip sorumlusu ile ilaç hazırlama ve ilaçlama işlerinde çalışan işçiler için ayrı ayrı birer dosya tutulur. Bu dosyalarda sözleşmeli personel için sözleşme sureti ve unvanlarını gösterir belge ile dosya sahiplerinin fotoğraflı nüfus cüzdanı sureti, işçilerin göreve başlarken bu işte çalışmasında sakınca olmadığını gösterir sağlık raporu ve periyodik sağlık kontrollerine ait raporlar muhafaza edilecektir. Ayrıca ilaçlama yapılan yerler, ilaçlama tarihleri, kullanılan ilaçlar, ilaçlamayı yapanlar, varsa meydana gelen kaza ve zehirlenmeler ile ilgili Ek-1 de belirtilen formun doldurularak ayrı bir dosyada muhafaza edilir ve istenildiğinde denetim elemanlarının incelenmesine açık tutulur. İşi bırakanların durumu bildirmesi Madde 20-İlaçlama izni alıp da herhangi bir nedenle işi bırakan işyeri sahibi 15 gün içinde durumu Müdürlüğe bildirmekle yükümlüdür. Bu iş yerinin izni iptal edilir ve Bakanlığa bilgi verilir. Havadan ilaçlama Madde 21-Meskun mahallerin zararlılara karşı havadan ilaçlanması yasaktır. Ancak afet gibi gerekli durumlarda Bakanlıktan izin alınması kaydıyla havadan ilaçlama yapılabilir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler İznin geçerliliğini kaybetmesi Madde 22-Verilen izin belgesi; üzerinde yazılı işyeri, şahıs ve ilaçlama şekli için geçerlidir. Bunlardan herhangi birinin değişmesi halinde geçerliliğini kaybeder. Bu durumlarda; a) İşyerinin değişmesi halinde yeni işyeri için gayrı sıhhi müessese ruhsatının alınarak izin belgesinde gerekli düzeltmenin yaptırılması için müdürlüğe başvurulur. b) İzin belgesinde yazılı şahsın aynı yerde, aynı işi yapmak ve aynı personelle çalışmak üzere işi devretmesi halinde, işi devir alan şahıs devir işlemine ait belgeler ve taahhütname ile beraber Müdürlüğe müracaat ederek izin belgesinde gerekli düzeltmenin yapılmasını talep eder. c) İşçi ve işyerini devir alan kişi yeni bir ekiple faaliyetini sürdürmek isterse, devir işlemine ait belge ve taahhütnameye ilave olarak mesûl müdür sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği, sağlık veya yardımcı sağlık personeli sözleşmesi ile diplomasının veya yerine geçebilecek belgenin noter tasdikli birer örneği ile müdürlüğe başvurur. d) İlaçlama şeklinde değişiklik yapılmak istenmesi halinde ise tatbik edilecek ilaçlama yöntemleri, ilaçlamada kullanılacak alet, cihaz ve gereçlerin cins ve sayıları, ilaçlama anında alınacak önlemler kullanılacak ilaçlar konusunda bilgiler ve taahhütname ile müdürlüğe başvurulur. e) İşyerinin konumu, sahibi, yapılan iş ve kullanılan ilaçlama şeklinde bir değişiklik olmamakla birlikte, cadde veya sokak isminin veya bina numarasının değişmesi gibi nedenlerle adresinde bir değişiklik olması halinde değişikliklerle ilgili bilgi ve belgeler ile beraber, gerekli düzeltmeyi yaptırmak üzere müdürlüğe başvurulur. Değişiklik tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde bu başvuruların dilekçe ile yapılması, değişikliklerle ilgili bilgi ve belgelerin 6’ncı maddeye uygun olması ve izin belgesinin aslının da dilekçeye eklenmesi gerekir. İzin belgesinin kaybolması veya tahrip olması Madde 23-İzin belgesinin herhangi bir nedenle kaybolması veya okunmayacak ve yanlış anlamalara neden olacak şekilde tahrip olması halinde yeniden izin belgesi alınması gerekir. Bunun için izin belgesinin kaybolması halinde kayıp ilanı verilmiş gazetenin, tahrip olması halinde ise bozulan izin belgesinin bir dilekçeye eklenerek müdürlüğe başvurulması gerekir. Bu durumda müdürlükçe yeniden, eski tarih ve sayısı ile, gerekli açıklama da yapılarak izin belgesi tanzim edilir. İznin iptal edilmesi Madde 24-Verilen iznin dışında faaliyet gösteren, bu Yönetmelik hükümlerine veya sağlık teşkilatının düzenleme ve yasaklarının aksine hareket edenler yazılı olarak ikaz edilir. İkaza rağmen durumunu düzeltmeyen veya direktiflere uymamakta ısrar edenlerin izinleri, müdürlük tarafından en az 6 ay olmak üzere geçici veya kesin olarak iptal edilir. Ayrıca sorumlular hakkında yasal işlem yapılır. İznin iptal edilmesi durumunda Bakanlığa bilgi verilir. İzinsiz olarak faaliyet gösterenler Madde 25-Bu Yönetmelik hükümlerine göre gerekli izni almadan faaliyet gösterenler veya 22 inci maddede belirtilen nedenlerle, iznin geçerliliğini kaybettiği halde süresi içinde müracaatlarını yaparak izin belgesinde gerekli düzeltmeyi yaptırmayanların işyerleri kapatılarak faaliyetleri durdurulur. Aynı zamanda sorumlular hakkında genel hükümlere göre yasal işlem yapılır. Denetim Madde 26- İlaçlama izni alanların işyerleri, ilaçlama ekipleri sağlık teşkilatının daimi denetimi altındadır. Sağlık teşkilatınca görevlendirilen ekipler işyerini, ekipleri, kullandıkları alet, cihaz ve gereçleri, ilaçlama işlemlerini denetleyebilir, gerekli gördüklerinde kullanılan ilaçlardan numune alabilirler. İş sahibi, mesûl müdür ve ekip sorumluları denetimlerde gerekli kolaylığı göstermek ve yapılan uyarılara uymak zorundadırlar. Yapılan denetimde, verilen izin dışında faaliyet gösterildiğinin veya usulüne uygun ilaçlama yapılmadığının tespiti veya yapılan uyarılara uyulmaması halinde görevli ekip ilaçlama faaliyetini anında ve en çok 48 saat süre ile durdurmaya yetkilidir. Ancak bu kararın en geç 48 saat içinde müdürlük tarafından onaylanması gerekmektedir. Müdürlüğün onayı ile faaliyeti durdurma süresi, eksikliklerin tamamlanıp halk sağlığına zararsız hale getirilinceye kadar uzatılabilir. İstisnalar Madde 27- Belediyeler dahil olmak üzere kamu kurum ve kuruluşları sadece kendi işyerlerinin ilaçlama faaliyetleri için bu Yönetmelikte öngörülen izin işlemlerinden müstesnadır. Ancak bu Yönetmelikte belirtilen diğer hükümlere uymak ve her ilaçlama işleminden önce kullanılacak ilaçların isimleri ve ilaçlama tarihlerini Müdürlüğe bildirmek zorundadırlar. Düzenleme yetkisi Madde 28- Bakanlık bu Yönetmelik hükümlerinin uygulamasına yönelik alt düzenlemeleri yapmaya yetkilidir. Bu Yönetmelik doğrultusunda; Uluslararası giriş çıkış yapan hava, kara ve deniz araçlarının gümrük alanlarında alınacak tedbirler ve işlemlerin usul ve esasları Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğünün çıkaracağı yönerge ile belirlenir. Cezai hükümler Madde 29-Bu Yönetmelik hükümlerine uymayanlar hakkında, Türk Ceza Kanunu’ nun ilgili hükümlerine göre işlem yapılır. ALTINCI BÖLÜM Geçici ve Son Hükümler Geçici Madde 1- Bu Yönetmeliğin yayımından önce faaliyete geçmiş ilaçlama işyerleri; 6 ay içinde işyerlerini bu Yönetmeliğe uygun hale getirmek zorundadırlar. Yürürlük Madde 30- Bu Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 31- Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür. EK-1. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERLE MÜCADELE İŞLEM FORMU İLAÇLAMAYI YAPANA AİT BİLGİLER -İlaçlamayı yapan firma adı : -Açık adresi : -Mesûl müdür : -Telefon/faks numarası : -Müdürlük izin tarih ve sayısı : -İlaçlama yapan ekip sorumlusu : KULLANILAN İLACA AİT BİLGİLER: -Kullanılan ilacın ticari adı : -İlacın temin edildiği yer : -İlacın uygulama şekli : -İlacın aktif maddesi : -İlacın antidotu : -İlaç ambalajının miktarı (kg/litre) : İLAÇLAMA YAPILAN YER HAKKINDA BİLGİLER -İlaçlama yapılan yerin açık adresi : -İlaçlama yapılan haşere türü/adı : -Uygulama tarihi ve saati : -Mesken/işyeri vb. : -İşyeri ise çalışan sayısı : -Mesken ise daire sayısı : -İlaçlama yapılan yerin alanı : Ekip Sorumlusu İlaçlama Yapılan Yerin İmza Sorumlusu/Yetkilisi-İmza Not: ZEHİRLENME DURUMLARINDA GEREKTİĞİNDE ZEHİR DANIŞMA MERKEZİNİN ÜCRETSİZ 0 800 314 79 00 NOLU TELEFONUNU ARAYINIZ. Bu form iki nüsha olarak hazırlanır ve bir nüshası ilaçlama yapılan yerin yetkililerine/sahibine verilmesi zorunludur. EK - 2 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇ UYGULAMA İZİN BELGESİ İLAÇLAMA KURULUŞUNUN ADI : TÜRÜ : ADRESİ ve TEL : SAHİBİ (SAHİPLERİ) ADI ve SOYADI : ÇALIŞMA SAATLERİ : EKİP SAYISI : Yukarıda adı ve adresi belirtilen İlaçlama kuruluşunun Mesûl Müdür ...................................................... sorumluluğunda faaliyet göstermesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. VALİ veya adına İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 3 T.C. ................................... VALİLİĞİ İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ Belge No: Tarih: MESÛL MÜDÜRLÜK BELGESİ MESÛL MÜDÜRÜN ADI ve SOYADI : UNVANI : Foto BABA ADI : DOĞUM YERİ : DOĞUM TARİHİ : Mezun Olduğu Fakülte : Mezuniyet Tarihi : Diploma No : Uzmanlık Diploması No (var ise) : GÖREV YAPACAĞI KURULUŞUN ADI : ADRESİ : Yukarıda açık kimliği ve mesleği yazılı olan şahıs ..................................................... isimli ilaçlama kuruluşunda mesûl müdürlük görevini yürütmesi İl Sağlık Müdürlüğünce uygun görülmüştür. İL SAĞLIK MÜDÜRÜ EK - 4 İLAÇ UYGULAMA İŞYERLERİNDE BULUNDURULMASI ZORUNLU EKİPMAN LİSTESİ 1-İşyerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Alet ve Cihaz a) Pulverizatör (sırt tipi) 2 adet b) ULV cihazı 1 adet c) FOG cihazı 1 adet d) Sıcak su sistemi (Banyo bölümüne bağlı) 1 adet e) Çamaşır makinası 1 adet f) Kilitli dolap 1 adet g) Telefon 1 adet 2-İşyerlerinde Asgari Bulundurulması Gerekli Malzeme a) Ecza dolabı komple b) İlk yardım çantası 1 adet c) Gaz maskesi 2 adet d) Yangın söndürücüsü 1 adet e) Antidotlar- Atropin f) Eldiven 3 çift g) Baret 2 adet h) Çizme 2 çift ı) Koruyucu gözlük 5 adet i) Terazi 1 adet j) Toz maskesi 2 çift k) El feneri 1 adet l) Mezür ölçülü silindir 2 adet m) Malzeme çantası 1 adet n) Kova 2 adet o) İşçi elbisesi 2 adet p) Süzgeç 1 adet r) Sıvı deterjan 5 lt. s) Dezenfektan 2 lt.      

http://www.biyologlar.com/halk-sagligi-alaninda-haserelere-karsi-ilaclama-usul-ve-esaslari-hakkinda-yonetmelik

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Sistematiği Filum: Chordata Altfilum: Vertebrata Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Reptilia Altsınıf: Anapsida Ordo: Testudines Altardo: Cryptodira Üst familia: Chelonioidae Familia: Cheloniidae Cins: Caretta Tür: Caretta Caretta Coğrafi Yayılışı Caretta Caretta Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun ılıman ve subtropikal sularındaki estuarin, lagün, koy ve denizlerin kıyıya yakın kesimlerinde dağılım gösterir. C.C.’lar Atlantik Okyanusu’nda Arjantin’den Nova Scotia’ya kadar bulunur. Kuzey Amerika’daki en büyük popülasyonu Kuzey Carolina’dan Florida kıyılarına kadar olan adalarda bulunur. Bu C.C.’ler kışları Bahama Adaları’na göç ederler. Kuzey Amerika’daki diğer küçük popülasyonlar ise Texas kıyılarında bulunur. Caretta Caretta ların en büyük yuvalama alanları Umman’ın Masirah Adası’dır. Akdeniz’deki önemli yuvalama alanları Yunanistan ve Türkiye sahillerindedir. Bunlara oranla çok daha düşük ancak önemli bir popülasyona ise Kıbrıs’ta rastlanmaktadır. Tunus’ta yuvalama çok nadir, İsrail’de ise daha da azdır. Zaman zaman Campedusa (İtalya), Sicilya ve hatta Sardunya’da da yuvalama olmaktadır. Mısır ve Libya için ise veriler yetersizdir. Türkiye’de ki yuvalama alanları; Ekincik, Dalyan, Dalaman, Fethiye, Patara, Kumluca, Belek, Kızılot, Demirtaş, Gazipaşa, Anamur ve Göksu Deltası’dır. Fiziksel Özellikleri Ergin bireylerde karapaks (sırt kabuğu) oval şekilli ve arkaya doğru daralmış 70–75 cm boyunda ve 50–55 cm genişliğindedir (Türkiye için). Boş oldukça büyük ve üçgenimsidir. Ancak bu büyük beyinleri olduğunu göstermez; aksine bu boşluk çeneleri kapsayan kaslar tarafından kullanılır. C.C.’ların iki alt–türü (sub–species) vardır. Bunlardan C.C. gigas Pasifik ve Hint Okyanusu’nda bulunur. Genel renklenme dorsalde kırmızımsı kahverengi, ventralde kremsi sarı şeklindedir. Diğer deniz kaplumbağalarından sağlam bir kabuk, gözleri ile burun delikleri arasında kalmış iki çift prefrontal plak (bazı bireylerde bu plakların ortasında beşinci bir plak olabilir), karapaksta beş çift kotsal plak, plastronda keropakla bağlantılı ve geniş üç çift inframarjinal plak, her bir üyede iki tırnak ve tipik olarak kahverengimsi–kırmızı renklenme gibi özelliklerle farklılaşır. Beslenme Alışkanlıkları Yavru ve genç Caretta caretta bireyleri, yüzeyde akıntı çizgilerinde toplanan makroplanktonik av üzerinde beslenir. Ergin bireyler özellikle yumuşakçalar üzerinden beslenen karnivorlardır. Etoburdurlar ve sünger, deniz anası, at nalı yengeçler ve istiridye yerler. Kurbanlarının sert kabuklarını kolayca parçalayabilmelerini sağlayan çok güçlü çeneleri vardır. Geniş bir kafa, oldukça gelişmiş çene kasları ve kuvvetli gaga, sert kabuklu avlarını parçalayabilmek için meydana gelmiş adaptasyonlardır. Biyo– Ekolojileri Caretta caretta’lar ayrı eşeylidir ve eşeysel dimorfizm erginlerde görülür. Eşeyler arasındaki büyüklük dimorfizmi hakkında çelişkili bilgiler mevcuttur. Ancak ergin erkekler dişilerden daha uzun kuyruğa ve geriye doğru kıvrılmış tırnaklara sahiptir. Yavru, genç ve ergin öncesi bireylerde eşey ayrımı yapılamaz. Caldwel (1962) ve Uchida (1967)’ya göre esaret altında yetiştirilen Caretta caretta ’nın eşeysel olgunluğa ulaşması 6–7 yıl olarak tahmin edilmektedir. Serbest olarak doğada yaşayan bireyler içinse eşeysel olgunluk yaşı; Mendonca (1981)’ya göre 10–15 yıl, Zug (1983)’e göre 14–19 yıl, Frazer (1983)’e göre 22 yıl, Frazer ve Ehrhart (1985)’a göre sırtındaki eğrilerden edinilen bilgilerle 12–30 yıl olarak tahmin edilmektedir. Üreme Caretta caretta’lar kabukları 50 cm’yi geçmeden cinsel olgunluğa erişirler. Diametre cinsinden 40–42 mm olan yumurtalar med zamanı bırakılır. Yumurtalar kirletilmemiş ve iyi süzülmüş kumullardaki ya da otlu bitki örtülerindeki yuvalara bırakılır. Dişi kıyıya gelir ve gelgitin oluşturduğu yükseltiye tırmanıp orada durur, daha sonra sığ bir çukur açmak için burnunu toprağa sürter. Çukur kazılıp yumurtalar çukura bırakılınca, kaplumbağa arka ayağının tırnaklarıyla yuvayı kumla örter. Kuluçkaya yatma 31–65 gün arası sürer. Genellikle yuva başına 120 yumurta vardır ve dişi 13 günlük aralarla kuluçkaya yatar. Dişi kıyıdaki yuvaya sadece bahar ve yazları geceleyin gelir. Dişi genellikle her yıl mevsim başına 3–4 kere yuva yapar. Yuvadaki yavrular genellikle bu zamanlarda yumurtadan çıkar ve yavrular yaşamlarındaki tek karasal yaşamı bırakıp hep birlikte çabucak denize giderler. Günlük Aktiviteleri Caretta caretta’ların olağan bir gününün beslenme ve dinlenme ile geçtiği bilinmektedir. Kuluçka sezonunda güneydoğu ABD’de yapılan araştırmalar Caretta caretta’ların yuva bulunan kumsal, kıyıdaki resifler ve diğer kayalıklarda düzenli davranışlar sergilediğini göstermiştir. Çiftleşme ve /veya beslenmenin bu bölgelerde gerleşleştirildiği tahmin edilmektedir. Kuluçka dönemi dışında, kaplumbağalar yüzlerce, hatta binlerce mil öteye göç edebilmektedir. Caretta caretta’lar derin sularda yüzeydeyken ya da kıyı yakınlarındaki sularda dipte uyuyabilmektedir. Birçok dalgıç kayalıklarda kaya altında uyuyan kaplumbağa görmüştür. Yumurtadan yeni çıkan kaplumbağaların ise tipik olarak yüzeyde süzülerek uyudukları ve bu sırada ön ayaklarının sırtlarının üstüne doğru kıvrıldığı kaydedilmiştir. Kur Yapma ve Çiftleşme Caretta caretta’ların çiftleşmesi yuvalama başlangıcından birkaç hafta önce yuvalama plajı yakınları veya özel toplanma alanlarında meydana gelebilir. Birbirlerine sıkıca sarılmış çiftler çoğunlukla yüzeyde görünmekle birlikte su altında birleşmeler de rapor edilmiştir. Caretta carettalar için kur yapma ve çiftleşme dişinin ilk yumurtlama döneminden önceki kısıtlı bir zamanda gerçekleştiğine inanılmaktadır. Daha sonra yalnızca dişiler kıyıya gelir, erkekler karayı terk edince bir daha asla geri dönmez çiftleşme mevsiminde erkekler bir dişinin kafasına burnunu sürterek ya da boynunun arkasını hafifçe ısırarak ve paletlerini dikerek kur yaparlar. Eğer dişi kaçmazsa, erkek ön paletlerindeki tırnakların yardımıyla dişinin kabuğunun üstüne çıkar. Daha sonra çiftleşmek için kuyruğunu dişinin kabuğunun altına sokar. Genellikle dişilerin çiftleşmesinin gerçekleştiği kumsalda kuluçkaya yattığı ve erkeğin asıldığı kabuğundaki tırnak izlerinin kanayabildiği gözlemlenmiştir. Çiftleşme su yüzeyi ya da altında gerçekleşebilir. Bazen erkeklerin aynı dişi için kavga ettiği gözlemlenebilmektedir. Caretta caretta’ların çiftleşmelerini gözlemleyenler hem erkeklerin, hem de dişilerin agresif bir tutum sergilediğini gözlemlemiştir. Dişi yumurtlama döneminden önce bir çok erkek ile birlikte olup birkaç ay için sperm biriktirebilir. Nihayetinde yumurtalarını bıraktığında bunlar bir çok erkek tarafından döllenmiş olur. Bu davranış popülasyonda genetik çeşitliliğin devamını sağlamaya yardımcı olur. Yuva Yapma, Kuluçkalama ve Dağılım Caretta caretta’ların neden bazı kumsallara yuva yapıp diğerlerine yapmadığı bilinmemektedir. Florida’da binlerce yuva varken, kuzeydeki tıpa tıp kumsallarda çok az kaplumbağa vardır. Bu yuva dağılımı yüzyıllar önce var olan ısı, kumsal görünümü ya da saldırının az olması gibi tercih nedenlerinin durumunu ortaya koyabilir. Bugün, insanlar Caretta carettaların yuva yaptığı yerlere etki etmektedir.sahilde dalma, deniz koyları, suni aydınlatma ve beslenmenin oluşturduğu kumsal erozyonu bir zamanların taze ve temiz kumsallarını etkilemektedir. Bu durumun gelecek yuvaları da etkileyeceği kesindir. Caretta carettaların nasıl, nerede ve ne zaman yuva yaptığını daha iyi anladıkça, yuva habitatları daha iyi korunmuş olacak. Kumsal Seçimi Çoğu dişi genellikle her seferinde daha önce yuva yaptıkları kumsala geri dönmektedir. Sadece aynı kumsalda görünmekle kalmayıp, daha önceki yuvalarının çok yakınlarına yuva yaparlar. Yuva Yapma Davranışları Sadece dişiler yuva yapar ve bunu genellikle geceleri yaparlar. Dişi okyanustan çıkar ve ara sıra duraksayarak yuva yapacağı yere doğru ilerler. Bazen okyanustan çıkacak, ancak bilinmeyen nedenlerle yuva yapmayacaktır. Buna “sahte çıkış” denir ve bu bazen doğal olarak, bazen ise kumsaldaki suni aydınlatma veya insanların varlığından kaynaklanmaktadır. Bazı türlerin bireylerinin sadece bir kere, bazılarının ondan daha fazla yapmasına rağmen çoğu dişi yuva yapma mevsiminde en az iki kere yuva yapar. Yuvayı İnşa Etmek Yuvalama sezonu genellikle Kuzey yarım kürede Mayıs–Ağustos, güney yarım kürede ise Ekim– Mart ayları arasındadır. Yumurtlama genellikle gece meydana gelir. Nadiren günüz yumurtlama da görülür. Yumurtlamak için kıyıya gelen dişi zaman zaman başını kaldırır ve kumsalı gözetler. Dişi bu dönemde dışarıdan gelecek uyarılara karşı çok hassastır ve rahatsız edildiğinde geri döner. Daha sonra kumsala doğru tırmanan dişi yumurtlayabileceği bir alan aramaya başlar. Bazı durumlarda yuvalamadan veya denize dönmeden önce önemli mesafeleri kat edebilir, karapakslarını gizleyebilecekleri sığ ve geri tarafta daha derin olan bir gövde çukuru açabilirler. Ön üyeler yuva açma olayında pek görev yapmazken arka üyeler karşılıklı iş görür. Yumurta Bırakma ve Gömme Yumurta oyuğu açılınca, dişi kaplumbağa yumurtaları bırakmaya başlar. Yumurta bırakma sırasında salgılanan mukusla birlikte aynı anda iki–üç yumurta bırakılır. Bu yuva yaklaşık 80–120 yuva alır. Caretta caretta yumurtaları genellikle küresel, beyaz, mukusla kaplı ve ping–pong topu büyüklüğündedir (yaklaşık 40 mm çapında ve 40 gr ağırlığında). Yumurtalar arasında küçük oval şekilli veya ikili yumurtalara da rastlanabilir. Caretta caretta yumurtaları esnektir ve deliğe düşerken kırılmazlar. Bu esneklik hem dişiye hem de yuvaya daha fazla yumurta sığmasını sağlar. Yuva yapan Caretta caretta’ların ağladıkları görülür, ancak bu sadece vücudun salgıladığı salgının atılmasıdır. Birçok insan yumurta bırakan kaplumbağanın transa geçtiniği ve rahatsız edilmemesi gerektiğini düşünür. Bu tamamen doğru değildir. Bir Caretta caretta’nın yumurta bırakırken yuvayı terk etmesi pek olası değildir, ancak bazıları rahatsız edilir ya da kendilerini tehlikede hissederlerse bunu etkileyebilir. Bu sebeple, bu işlem sırasında C.C.’lar rahatsız edilmemelidir. Yumurtaların hepsi bırakıldıktan sonra, dişi arka üyeleriyle ana çukuru kapatır ve yuvayı düzler. Kumu farklı taraflara da atarak yumurtaların avcılar tarafından bulunmasını engellemeye çalışır. Yuva kapandıktan sonra, kaplumbağa denize yönelir ve bir sonraki yuva yapma ya da göç zamanına kadar dinlenir. Dişi yuvayı bir kez terk etimi tekrar geri dönmez. Kuluçka Caretta caretta’ların kuluçkalama süresi yaklaşık 45–60 gündür. Ancak embriyoların gelişme hızını etkileyen kum sıcaklığı bunu kısaltabilir ya da uzatabilir. Serin kumların erkek, sıcak kumların dişi üretme eğilimi vardır. Yuvayı Terk Etme Yuvadan anneleri tarafından çıkarılan timsahların aksine, Caretta caretta’lar yuvadan kendi başına çıkmak zorundadır. Yumurtayı kırmak için yavrular, “caruncle” adı verilen geçici, sivri yumurta dişlerini kullanırlar. Bu diş yuvadan çıktıktan hemen sonra düşer. Yavrular, yumurta kabuklarını kırdıktan sonra karapakslarının düzelmesi için yuva içinde 26 saate kadar hareketsiz kalırlar, yuvayı terk etme ise yumurtadan çıktıktan 1–7 gün (ortalama 2,5 gün) sonra yavruların birbirlerine yardımıyla yüzeye doğru tırmanma şeklinde gerçekleşir. Yavrular yuvadan havanın serin olduğu geceleri ya da yağmur fırtınaları sırasında çıkmayı tercih ederler. Bunun nedeni bu havalarda kum sıcaklığının düşüklüğüdür. Yuvadaki bütün yavrular aynı zamanda yuvadan çıkmayabilir, bu durumda takip eden gecelerde gruplar halinde yavru çıkışı devam eder. Yuvadan çıkan yavrular ufuk aydınlığını kullanarak denize doğru yönelirler. Bu sırada kumsal gerisinde bulunan herhangi bir ışık kaynağı, yavruların yönlerini şaşırmalarına ve bu nedenle ölümlerine neden olabilir. Eğer hemen denize ulaşmazlarsa, güneşte kalmaktan, su kaybından, ya da yengeçler, tilkiler, köpekler, rakunlar yakın balıkları ve köpek balıkları gibi nedenlerle öleceklerdir. Denize ulaşan yavrular “yüzme çılgınlığı” denen ve yaklaşık 20 saat süren bir dönemde durmaksızın yüzerler. Ancak yavru Caretta caretta için o kadar çok tehlike vardır ki her 1000 yavrudan ancak biri gençliğe kadar hayatta kalabilir. Doğal ortam yaşayan Caretta carettalar için belgelenmiş ömür uzunluğu tahmini yoktur. Ancak ergin dişilerin üretimsel hayat süreleri 32 yıl, eşeysel olgunluğa ulaşma süresi 15–30 yıl olarak tahmin edilmiştir. Bu şartlarda maksimum ömür uzunluğunun 47–62 yıl olabileceği belirtilmiştir. Göç ve Yön Duyguları Göç: Deniz kaplumbağalarının beslenme alanından, yuva yaptıkları alana olan yüzlerce binlerce millik göçü hayvanlar aleminin en dikkate değer özelliklerindendir. Erişkin dişilerin kendi doğdukları bölgeye yuva yapmak için dönmeleri bu özelliği daha da çekici yapar. Deniz kaplumbağalarının nasıl ve nereye göç ettikleri onlarca yıldır bilim adamlarının odaklandığı bir noktadır. Elde edilecek bilgiler türlerin korunma stratejileri için çok büyük önem taşımaktadır. Bugün biliyoruz ki, deniz kaplumbağaları yaşamları boyu sürecek bu göçe yuvadan ilk çıkışlarıyla başlarlar. İlk kritik 48 saat içinde yavru kumsaldan okyanusa yürümek ve orada kendine avcılardan korunup yiyecek bulabileceği bir yer bulmalıdır. Atlantik ve Caribbean’da bir çok yavru körfez akıntılarına kapılır. Burada genç kaplumbağalar yeterli bir besin kaynağı ve az sayıda avcı bulurlar. Yıllarca Atlantik etrafında yüzüp durduktan sonra, bu genç kaplumbağalar kıyı kenarındaki sığ sulara dönecek kadar büyümüşlerdir. “Tüm Floride loggerheadlerinin birkaç yıllarını kıyı yakını habitatlarda beslenip büyüyerek geçirirler. Ergenliğe ve cinsel olgunluğa erişir erişmez, bir iki beslenme alanına göç ettikleri bilinir. Ergen kaplumbağaların üreme mevsimi hariç ömürleri boyunca kalacakları yer bu ilk beslenme alanıdır. Çiftleşme ve yuva yapma dönemine gelindiğinde hem dişi hem de erkek yuva yapılan kumsallara doğru göçe başlar. Bu olağan güç hayatları boyunca sürecektir. Yön: Açık okyanuslarda deniz kaplumbağaları güçü akıntılara maruz kalırlar, kısıtlı bir görüş açıları vardır; kafalarını suyun üstüne yalnızca birkaç santim çıkartabilir. Bu kısıtlamalara rağmen, deniz kaplumbağaları aynı yuva yapılan kumsalı bulmak için uzun mesafelere göç ederler. Bunu nasıl yaptıkları hayvanlar aleminin en gizemli sorularından biridir ve buna cevap bulabilmek bir çok araştırmacının odak noktası olmuştur. Umut verici yeni bir teori kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu bulabildiğini iddia eder. Bu iki özelliği kullanarak kaplumbağa istediği yere gitmesini sağlayacak olan bulunduğu yerin enlem ve boylamını bulabilmektedir. Daha önceki araştırmalar da deniz kaplumbağalarının manyetik alanı belirleme yeteneğinin var olduğunu ispatlamıştır. Göç incelemeleri: Deniz kaplumbağalarının göçebe doğaları, onları anlama ve korumayı zorlaştırmaktadır. Özellikle kaplumbağaları kendi habitatları içinde korumak için, bu habitatların nerelerde olduğunu, kaplumbağaların orada nasıl davrandığını ve hangi yönlere doğru göç ettiğini bilmemiz gerekir. Bir çok araştırma yuva yerlerinde yapılmıştır ve bunun çok mantıklı sebepleri vardır. Araştırmacılar için bu bölgeler daha kolayca ulaşılabilirdir, ayrıca yeni deniz kaplumbağalarının üremesi soyun devamı için çok önemlidir. Koruma çalışmaları da en kolay yuva bulunan kumsallarda yönetilmektedir. Ancak, hayat döngüleri içinde deniz kaplumbağalarının gittiği bölgelerden, en az zaman harcananı yuva yapılan kumsallardır. Bir deniz kaplumbağasının hayatının % 90’ından fazlası suda–beslenerek, çiftleşerek, göç ederek ve kimse izlemediğinde deniz kaplumbağaları ne yaparsa onu yaparak geçer. Sonuç olarak, korumacılar için en büyük tehlikenin olduğu bölge en çok sorunla karşılaşılan okyanuslardır. Yaşamları boyunca onları tam olarak koruyabilmemiz için, kaplumbağaların göçebe motiflerinin ve sudaki davranışlarının tam olarak bilinmesi gerekir. Deniz kaplumbağalarının nereye gittiklerini belirlemek için bir çok metot uygulanır. Bunların en basitlerinden biri yuva yapmaya kumsala geldiğinde ayaklarından birine küçük, zararsız bir metal parçası takmaktır. Her parça kodlanmış bir numaraya sahiptir ve insanlara bulunduğu taktirde geri gönderilmesi için gerekli olan bir adres vardır. İnsanlar bu kimliği geri döndüklerinde, küçük bir ödül kazanırlar ve bu şekilde kaplumbağaların bulundukları, uğradıkları yerler bulunmuş olur. Populasyon: C. caretta’nın erkekleri hakkındaki bilgilerine azlığından dolayı populasyonlarının cinsiyet oranı tam olarak bilinmemektedir. Populasyonların yaş ve boyut kompozisyonları hakkında da kapsamlı bir bilgi yoktur. Ayrıca Henwood (1987), populasyonda kompozisyonların her sezonda değiştiğini ve böylece populasyonun büyüklüğü hakkında bilgi edinmenin karmaşık hale geldiğini belirtmiştir. Populasyon yapısı ve cinsiyet oranı hakkındaki eksik bilgiler ve deniz kaplumbağalarının yaşadığı biyolojik populasyonun sınırlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı, populasyon bolluğu ve yoğunluğu hakkında tahmin yapabilmek zorlaşmaktadır. Bununla birlikte yuvalama kumsallarına gelen dişilerin direk sayımı veya yuva sayılarıyla ilgili bazı tahminler yapılmaktadır. C. caretta’nın üretkenlik organlarına etki eden faktörler bölgesel olarak değişkenlik göstermektedir ve populasyon içinde önemli oranlarda varyasyonlar söz konusudur. Bu varyasyonlar, belirli sahillerdeki üretkenlik durumunun belirlenmesini engeller. Aşırı yağmurlar, rüzgar erozyonu, dalga erozyonu ve sıcaklık gibi baskın genel çevresel faktörler üretkenliği etkiler. Yumurtlama sahillerindeki insanların varlığı, ziyaretçilerin olması ve çevredeki ışık kaynakları yuvalama yapmak için kumsala çıkmış dişileri rahatsız ederek denize dönmelerine neden olabilir. C. caretta yavruları, kum yengeçleri, köpek balıkları, predatör kemikli balıklar ile tilki, köpek, rukan gibi memelilere yem olmaktadır. Çeşitli kuşlar da gündüz saatlerinde yavruları avlarlar. Hastalık, şiddetli açlık ve soğuk sersemliği de ölümlere sebep olabilmektedir. Ancak belirli populasyonlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Katran, yağ artığı ve plastik atıklarının yutulmasından ölümler meydana gelebilmektedir. Genç ergin öncesi ve ergin bireyler ise özellikle köpek balıkları tarafından avlanırlar. Ayrıca bu gruplar, katran veya plastik yutarak ölebilir veya yaralanabilirler. Ayrıca bot çarpmaları bilinçli avlanmalar ve çeşitli ağlara takılmalar da ölüme neden olan diğer faktörlerdir. C. caretta Avustralya, Güney Afrika ve ABD’de korunmaktadır. Balıkçılık endüstrisinin öncelikli avı olmasa da görüldükleri yerde avlanırlar. İnsanların çoğu iddia edilen beğenilmemiş tadından dolayı etini yemezler. Ancak Hindistan, Madagaskar ve Mozambik kıyılarında yaşayan insanlar tarafından hala tüketilmektedir. Her ne kadar C. caretta’nın eti, kabuğu ve derisi Cheloma mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidchelys kempii ve Lepidochelys olivacea’ya göre değerli olmasa da yumurtaları dünyanın bir çok yerinde tüketilir. Mozambik, Madagaskar ve Umman kıyı şeritlerinde olduğu gibi C. caretta yumurtalarının protein amaçlı kullanılması, populasyonlarının gerilemesine neden olmuştur. Çoğunlukla ılık ve subtropikal bölgelerde yuvaladıklarından, C. caretta’nın üreme habitatları ve kışlama alanları arasında göç ettikleri sanılır, erkek göçleri hakkında ise çok az şey bilinmektedir. C.Caretta’nın grup göçü bilinmemektedir. Yıl boyunca açık deniz sularında kalabilirler. Florida’da bazı bireylerin, dipleri çamurlu kanallara girdikleri belirlenmiştir. Bazı populasyonlar ise yıl boyunca yuvalama kumsallarının yakınında yaşarlar ve yuvalama dönemleri arasında çatlak ve delikleri mesken edinebilirler. C. caretta’nın klasik anlamda “sürüler” oluşturduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. Bununla beraber, denizde ya da yuvalama kumsallarının yakınında lokal yoğunlaşmalar oluşturabilirler (Dodd, 1988). Koruma ve Yönetim C. caretta’nın da içinde bulunduğu deniz kaplumbağaları, bu türlerin durumları ve önemi kavrandıkça yakalanmalarını ve satışlarını yasaklayan, habitatlarının korunmasını da sağlayacak kanunlarla korunmaya çalışılmıştır. C. caretta, Uluslararası Tehlike Altındaki Türler Kongresinde (CITES) Ek 1’de listelenmiştir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu listede yar alan türlerin herhangi bir şekilde gelir amaçlı satışı yasaklanmıştır. Göç eden türler konferansı hazırlıklarında uluslararası korumanın şart olduğu Ek 2 listesinde yer almışlardır. Her ne kadar bazı düzenleyici kanunlarla koruma altına alınmış olsalar da bazı bölgelerdeki yetersiz veya isteksiz güvenlik güçleri ve ülkelerin ekonomik seviyelerindeki farklılıklar C. caretta ve diğer deniz kaplumbağalarının korunmasında yeterli olmamakta ve tedbirlerin uygulanmasını güçleştirmektedir. C. caretta’nın neslini devam ettirebilmesi için bütün önemli yuvalama, beslenme, göç ve kışlama habitatlarının üzerinde önemle durulması ve biyolojik verilere dayalı korumalarının uygulanması zorunlu olmuştur. Deniz kaplumbağalarının korunması için farklı bölgelerde, farklı koruma ve yönetim alternatifleri uygulanmaktadır. C. caretta’nın derisi ve kabuğu için fazla talep yoktur ve bu nedenle uluslararası ticareti de çok iyi değildir. Yumurta ve eti ise genellikle lokal olarak tüketilmektedir. CITES uygulamaları uluslararası ticareti engellemede başarılı olabilecektir. Uluslararası ticaret, yasalar tarafından değişik derecelerde başarıyla durdurulmuştur. Örneğin, ABD ve Avustralya’da yumurta tüketimi bu sayede durmuştur. Fakat kaçak avlanma devam etmektedir. Koruma kanunlarının olmadığı bölgelerde ise kanunların çıkarılması ve uygulanması türün devamlılığı için zorunlu görünmektedir. Dişilerin üretkenlikteki önemi ve yumurtlama anlarında çok hassas olmaları nedeniyle plaja gelen dişilerin rahatsız edilmemeleri gerekmektedir. Bu, yumurtlama mevsiminde insan aktivitesinin en aza indirilmesi ve yavruların yollarını bulabilmeleri için yapay ışıklandırmaların minimuma çekilmesiyle gerçekleşebilir. Yuvalar ve dişiler sahillere giren araçlardan korunmalıdır. Çünkü bunlar kumu sıkıştırabilir veya yavruların içinden çıkamayacakları izler bırakabilirler. Ayrıca bu araçların gece kullanılması da dişilerin bu sahillere gelmesini engelleyebilir. Plaj temizlemede kullanılan ağır mekanize temizleme araçları, yumurtlama mevsiminde yumurtlama plajlarında kullanılmamalı veya zarar vermeyecek boyutlarda işletilmelidir. Yumurtalar üzerindeki kaçak avcılığın, predosyonun ve erozyonun yüksek oldu bölgelerde yeni yapılanmış yuvalar, korunmuş kuluçkalıklara taşınabilir buralarda acilen yuvalara tekrar gömülür ya da nemli plaj kumu ile doldurulmuş kutularda inkübasyona bırakılabilir. Bu tip uygulamaların yaratacağı durumlarda, yöntemin taşıdığı bazı risklerden dolayı dikkatli planlama yapılması ve yürütülmesi zorunluluğu vardır. Deniz kaplumbağalarının korunmasında kullanılan bir başka metot da yavruları ilk dönemlerinde yüksek olan predasyonlardan korunabilecekleri büyüklüğe kadar ulaştırmaktadır. Konu ile ilgili araştırmacılar tarafından habitat korunmasından sonra bu metodun kullanılması gerektiği savunulmaktadır. Bu yöntem özellikle Chelonie mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii populasyonlarını arttırmak için dünyanın değişik yerlerinde kullanılmıştır. Yavru kaplumbağaların korunması için, yavru kaplumbağalar üzerindeki predasyonun azaltılması, plaj ışıklandırmalarından kaynaklanan yanlış yönelmelerin önlenmesi, kirleticilerin ve besin olarak nitelendirebilecekleri plastiklerin denize ulaşmasının engellenmesi gerekmektedir. Balıkçılıkta kullanılan ağlarla rasgele yakalanmaların ve ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde “Kaplumbağa Dışlayıcı Aygıt (TED)”ların kullanılması balıkçılıktan kaynaklanan ölümleri azaltacak bir yöndemdir. Bu yöntem özellikle ABD’de balıkçılıktan kaynaklanan ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde kullanılmış, ergin ve ergin öncesi kaplumbağaların kurtulmasını sağlamıştır. Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler: Deniz kaplumbağaları yaşamlarının büyük bölümünü denizde geçirmekle birlikte, nesillerini devam ettirebilmek için üreme kumsallarına son derece bağımlı olan canlılardır. Bu tip kumsalların insan eliyle farklı amaçlar için işgal edilmesi ( turizm amaçlı faaliyetler, kum alımı, otlatma, tarım için kumsalların toprak ile örtülmesi vs. ) ve artık Türkiye , Yunanistan ve Kıbrıs gibi birkaç ülkede sınırlı kalması bu bölgelere yumurta bırakan kaplumbağaların nasıl yavaş yavaş yok olmaya mahkum edildiklerini ortaya koymaktadır. Ayrıca, deniz ortamında gerek ergin, gerekse yavrularını trol vb. ağlarla balıkçılar tarafından tesadüfi yakalanmaları da kaplumbağa yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Çözüm ve Öneriler: Yüksek yuva yoğunluğuna sahip üreme kumsallarını olumsuz yönde etkileyecek yatırımlardan kaçınılmalıdır. Gerek turizm amaçlı gerekse bu amaç dışı yapılanmalarda, özellikle deniz kaplumbağası üreme mevsimi olan Mayıs-Ekim aylarında aydınlatma ve gürültü ile ilgili tedbirlere önem verilmelidir. ( Karayolları aydınlatması, çadır ve karavan kampingleri, otel, ev vb. ) Kumsallarda, doğal yapıyı bozucu her türlü kum ve çakıl alımı önlenmelidir. Üreme kumsallarına büfe, restoran vs. sabit tesisler kurulmamalıdır. Gece kumsallar insanlar tarafından kullanılmamalı, araba, motor, bisiklet vs. araçların üreme kumsallarına girmesi engellenmelidir. Plaj şemsiyeleri toprağa gömülmeyen türden olup yumurtlama bandının gerisinde kullanılmalıdır. Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar Ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmeler (Bern, Barselona Sözleşmeleri) çerçevesinde nesli tehlikede olan ve Türkiye sahillerini üreme alanı olarak kullanan deniz kaplumbağalarının korunması yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Bu amaçla, Bakanlığımız koordinatörlüğünde ilgili Bakanlıklar, üniversiteler ve gönüllü kuruluşlardan oluşan “ Deniz Kaplumbağaları İzleme-Değerlendirme Komisyonu ” kurulmuştur. İzleme-Değerlendirme Komisyonu Akdeniz’ de önemli deniz kaplumbağası üreme alanı olarak belirlenmiş 17 alanda ( Ekincik, Dalyan, Fethiye-Çalış, Dalaman, Patara, Kale (Demre), Kumluca, Tekirova, Kızılot, Belek, Gazipaşa, Demirtaş, Göksu Deltası, Kazanlı, Anamur, Akyatan, Samandağ ) incelemelerde bulunarak, sorunları tespit etmekte ve bu sorunların giderilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirmektedir. KAYNAKÇA: 1- Sınıflandırma, coğrafi dağılışı, fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üreme, davranış özellikleri, habitatı: 2- Biyo-Ekolojileri, populasyonu: 3- Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler, Çözüm ve Öneriler, Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar    

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari

Bakterilerde Hareket

Hareketli (motil) bakteriler Kamçı (Biyoloji), bakteriyel kayma, seğirmeli hareket ve batmazlık (buoyuans) değişmesi yoluyla hareket ederler. Seğirmeli hareketlilikte bakteriler tip IV piluslarını bir kanca olarak kullanır, tekrar tekrar onu uzatır, bir yere saplar ve büyük bir kuvvetle (>80 pN) geri çeker. Bakteriyel türler kamçılarının sayı ve düzenine göre farklılık gösterirler; bazılarının tek bir kamçısı vardır (tek kamçılı veya monotrik), bazılarının iki uçta birer kamçısı (iki kamçılı veya amfitrik), bazılarının uçlarında kamçı kümeleri (iki demet kamçılı veya lofotrik), diğerlerinin ise tüm yüzeylerine yayılmış kamçıları vardır (çok kamçılı veya peritrik). Bakteri kamçısı yapısı en iyi anlaşılmış hareketlilik yapısıdır, 20 proteinden oluşur, ayrıca onun düzenlenmesi ve inşası için yaklaşık 30 diğer protein gereklidir. Kamçının tabanında bulunan motor, membranın iki yanı arasındaki elektrokimyasal gradyanı güç için kullanır. Bu motor, bir pervane gibi çalışan iplikçiği döndürür. Çoğu bakterinin (E. coli gibi) iki farklı hareket biçimi vardır: ileri hareket (yüzme) ve yuvarlanma (tumbling). Yuvarlanma sayesinde bakteri yönünü değiştirir ve izlediği yol üç boyutlu bir rassal yürüyüş şeklini alır (Aşağıda verilen dış bağlantılarda ilgili videoya bakınız) Spiroketlerin kamçısı periplamik boşlukta iki zar arasında bulunur. Bu bakterilerin kendilerine has sarmal bir gövdeleri vardır ve hareket ederken kıvrılırlar. Hareketli bakteriler belli uyaranlar tarafından çekim veya itime uğrarlar, bunun neden olduğu davranışlara taksis denir: bunların arasında kemotaksis, fototaksis ve manyetotaksis bulunur. Myxobacterialerde, bireysel bakteriler beraber hareket ederek hücre dalgaları oluşturur, bunlar farklılaşıp içinde sporlar bulunduran tohum yapıları oluşturur. myxobacteria'lar yalnızca katı ortam üzerindeyken hareket ederler, buna karşın E. coli hem sıvı hem katı ortamda hareketlidir. Birkaç Listeria ve Şigella türü, konak hücreler içinde hareket ederken, normalde organellerin hücre içinde taşınmasını sağlayan hücre iskeletini kullanırlar. Kendi hücrelerinin bir kutbunda aktin polimerizasyonunu sağlayarak bir cins kuyruk oluştururlar, bu onları konak hücre sitoplazması içinde iter.

http://www.biyologlar.com/bakterilerde-hareket

A microtubule 'roadway' in the retina helps provide energy for vision

A microtubule 'roadway' in the retina helps provide energy for vision

Researchers have discovered a thick band of microtubules in certain neurons in the retina that they believe acts as a transport road for mitochondria that help provide energy required for visual processing. The findings appear in the July issue of The Journal of General Physiology. The retina is a layer of tissue in the back of the eye that converts light into nerve impulses. The retina contains small, specialized neurons called bipolar cells that transmit information from light-sensitive photoreceptor cells to ganglion neurons, which send information to the brain for interpretation as images. Bipolar cells are continuously active, a characteristic few other neurons share. They require a constant supply of energy to mediate the sustained release of the contents of an enormous number of synaptic vesicles, which store the transmitters that convey information between neurons. An intriguing new study of their subcellular structure could help explain how bipolar synaptic terminals meet such excessive energy demands. Using cutting-edge 3D microscopy, researchers from the National Heart, Lung, and Blood Institute and Yale University examined the subcellular architecture of presynaptic terminals in retinal bipolar cells of live goldfish. Goldfish retinal bipolar cells have giant presynaptic terminals that make them especially amenable for investigation. Unexpectedly, the team discovered a thick band of microtubules, a component of the cell's cytoskeleton, that extended from the axon of the neuron into the synaptic terminal and then looped around the interior periphery of the terminal. The microtubule band appeared to associate with mitochondria--organelles known for providing energy to cells--in the synaptic terminal. When the researchers administered drugs to inhibit the movement of certain "motor" proteins that transport mitochondria and other cargo within the cell by traveling along microtubules, the mitochondria accumulated in the axon of the neuron and never made it to the synaptic terminal. The findings suggest that these previously unknown microtubule structures provide a "roadway" for the transport of mitochondria crucial to maintain energy supplies into the synaptic terminals of these highly active neurons associated with vision. Source: Rockefeller University Press http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/a-microtubule-roadway-in-the-retina-helps-provide-energy-for-vision

Bitki Kökleri Elementleri Nasıl Ayırt Ediyor

Bitki kökleri toprakta karışık halde bulunan demir, kalsiyum, magnezyum ve fosfor gibi elementleri bir seferde ve hatasız bir şekilde birbirinden nasıl ayırt edebilir? Doğada çeşitli şekillerde bulunduğunu bildiğimiz elementleri, mineralleri birbirlerinden ayırmak için ne gibi işlemler yapmak gerekir? Bitkiler toprağın altına yayılmış halde bulunan kökleri ile toprakta bulunan elementleri tanır, birbirlerinden ayrıştırır ve ihtiyaçları olan miktarlarda su ve minerali gövdesine doğru pompalar. Bu hayati işlemler sırasında bitkiler bir kez bile şaşırmaz ve hata yapmazlar. Her zaman elementleri doğru bir şekilde tanır, ihtiyacı doğru şekilde tespit eder ve yine tam olması gereken miktarda besini alırlar. Bitkiler ihtiyaçları olan tüm mineralleri topraktan alırlar. Bu maddeler toprakta tek olarak bulunmaz. Bu yüzden bir bitki bunları iyon olarak emer ve toprak çözeltisi arasından sadece kendi ihtiyacı olan 16 tanesini alır. Bu işlem için de toprak altında sondaj yapan köklere gereksinim duyarlar. Köklerin görevi, toprağın altına bir ağ gibi hızla yayılıp su ve mineralleri çekmektir. Bitkiler, aslında minerallere toprakta bulundukları yoğunluktan daha yüksek yoğunlukta ihtiyaç duyarlar. Bu da gerçekte köklerin ne kadar mükemmel bir toplama sistemine sahip olduklarını gösterir. Kökler, ihtiyaçları olan iyonları kendi bünyelerindeki yüksek yoğunluğa rağmen hücrelerinden geçirerek pompalarlar. Kimlik Taramasından Geçirilen Mineraller Yerçekimi sisteminin tersine gerçekleşen pompalama işlemi oldukça zorlu bir iştir. Bu nedenle pompalara yüksek enerji sağlanması gereklidir. Ayrıca, istenilen iyonları çeken ve istenmeyenleri geri iten bir tanıyıcı sistem olması da zorunludur. Bu da iyon pompalarının sadece basit birer pompa olmadıklarını göstermektedir. Bir bitkinin sağlıklı olarak yaşayabilmesi için nitrojen, potasyum, fosfor, kalsiyum, magnezyum ve sülfür gibi ana elementlere ihtiyacı vardır. Bu "gerekli" elementleri sağlaması için kök hücresinin bitkinin tamamındaki elementleri teker teker tanıması ve nerede hangi elementin eksildiğini tespit etmesi gerekmektedir. Şüphesiz bunları yapmak oldukça zor olacaktır. Üstelik toprak içinde karışık olarak bulunduklarını düşünürsek bu işlem çok daha zorlaşacaktır. Bir Bitkinin Topraktaki Elementlerin İçinden Kendisine "Gerekli Olanları Seçmesi" Ne Anlama Gelmektedir? Öncelikle buradaki "gerekli" kavramını ele alalım. Bu "gereklilik" için kök hücresinin bitkinin tamamındaki elementleri teker teker tanıması şarttır. Tanıdığı bu elementlerin de bitkinin her yerindeki eksikliğini tespit etmesi ve ihtiyaç olarak belirlemesi gerekmektedir. Yine soru soralım. Bir element nasıl tanınır? Eğer toprakta saf halde bulunmuyorsa, yani başka elementlerle bir arada bulunuyorsa, bitki bir elementi diğerlerinden kendi başına ayırt edebilir mi? Böyle bir işlemin milyonlarca yıldır her seferinde, en doğru şekilde gerçekleşmesi tesadüfen mümkün olur mu? Bu soruların her birinin cevabı elbette ki "imkansız"dır. Bitkiler, ilim bakımından her şeyi kuşatmış olan Yüce Allah’ın sonsuz ilminin tecellisi olarak hareket ettikleri için bu işlemleri her defasında ve hatasız yerine getirirler. Onlara bu yeteneği veren, ihtiyaç duyulan elementleri toprakta bulunan diğerlerinden ayırt etmesini sağlayan kuşkusuz ki Yüce Rabbimiz’dir. Bitki kökleri, narin yapılarına rağmen tonlarca ağırlığa ulaşabilen bitkilerin toprağa sıkıca bağlanıp tutunmalarını da sağlarlar. Köklerin toprağı tutma özelliği son derece önemlidir. Çünkü bu sayede toprak kaymaları, toprağın verimli üst katmanlarının yağmurlarla kaybı gibi insan yaşamını etkileyecek olumsuz etmenler de ortadan kalkmış olur. Elementlerin Miktarını Ayarlayan Kökler Bitkiler, toprakta bulunan pek çok element içinden sadece kendilerine gerekli olan 16 elementi alır ve kullanırlar. Bu elementlerin yeteri kadar alınamaması ya da fazla alınması durumunda bitkide çeşitli eksiklikler ortaya çıkacaktır. Örneğin: Nitrojen, topraktan fazla alınması durumunda yüksek ısıda kolay kırılmaya ve güçsüz büyümeye sebep olabilir, az alınması durumundaysa bitkilerde sararma, kırmızılıkların ve morlukların oluşması, az tomurcuklanma ve geç büyüme gibi sonuçlar doğurabilir. Fosfor eksikliğindeyse, büyüme yavaşlar, renk koyulaşır, bazı bitkilerdeki yapraklarda kahverengileşme ve morarma oluşur. Yine tomurcuklanma azalır ve alttaki yapraklar dökülür, çiçek açımı azalır. Kısacası bitkilerin sağlıklı büyümeleri için bu iyonların varlığı ve topraktan gerektiği kadar alınmaları şarttır. Bitkiler bu iyon seçici mekanizmaya sahip olmasalardı ne olurdu? Topraktan sadece gerekenleri değil de her türlü minerali alsalardı ya da gereğinden daha az ya da fazla mineral alsalardı neler olurdu? Kuşkusuz ki şu anda yeryüzünde bulunan kusursuz dengede önemli bozulmalar meydana gelirdi. Toprak ile Aramızdaki Mineral Köprüsü: Bitkiler Vücudumuzda toplam olarak yaklaşık üç kilo mineral vardır. Bunların bir kısmı organizmanın sağlığı için mutlaka gereklidir ve hepsinin vücutta bulunması gereken belirli miktarlar vardır. Örneğin vücutta kalsiyum olmasa dişler ve kemikler sertliğini kaybeder, demir olmayınca hemoglobin de olmayacağından dokularımıza oksijen ulaşamaz. Potasyum ve sodyum olmasa hücrelerimiz elektrik yükünü kaybeder ve hızla yaşlanır. İnsan vücudunda bulunan minerallerin aynısı toprakta da bulunur. Bunların da hepsinin oranları, görevleri ve toprakta bulunuş şekilleri farklıdır ve bu minerallerden faydalanan pek çok canlı vardır. Bitkiler de, kendileri için gerekli olan elementleri topraktan kolaylıkla alabilecek şekilde yaratılmışlardır. Yapılarında yer alan elementlerin hepsinin farklı kullanım alanları, dolayısıyla topraktan alındıktan sonra gitmeleri gereken farklı yerler vardır. Hepsinin görevi ayrıdır. Biz ise toprakta yer alan gerekli mineralleri bitkiler vasıtasıyla vücudumuza alırız. Bunları saf halde topraktan ayırt ederek vücudumuza katmamız ise olanaksızdır. Bu işi bizim için bitkiler üstlenmiştir. Kökler Su Dengesini Nasıl Sağlar? Bitkiler, köklerindeki hücrelerin iç basınçları dış basınçlarından az olduğunda dışarıdan su alırlar. Başka bir deyişle bitki, topraktan ancak ihtiyacı olduğu zamanlarda su almaktadır. Bunu belirleyen en önemli faktör, bitkinin köklerinin içinde bulunan suyun meydana getirdiği basınç miktarıdır. Bu basıncın dışarıdaki basınç miktarı ile dengelenmesi gereklidir. Bitki bunu sağlayabilmek için, içerideki basınç miktarı azaldığında kökler vasıtası ile dışarıdan su alma ihtiyacı duyar. Bunun tam tersi olduğunda ise, yani bitkideki iç basınç dışarıdakine oranla daha yüksek olduğunda, bitki bu dengeyi sağlayabilmek için bünyesindeki suyu yapraklarından dışarı bırakır. Eğer suyun topraktaki yoğunluğu normalde olduğundan biraz daha yüksek olsaydı, dış basınç çok yüksek olacağından bitki sürekli su alacak ve bir süre sonra bitki bundan zarar görecekti. Bunun tam tersine suyun topraktaki yoğunluğu daha düşük olsaydı, bitki hücresi dış basınç çok düşük olacağından dışarıdan hiçbir zaman su alamayacaktı. Hatta basıncı dengelemek için bünyesindeki suyu dışarı salacak yani her iki durumda da kuruyarak ölecekti. Bu işlemleri yaparken kökler hiçbir teçhizata gerek duymazlar. Köklerin suyu çekme işlemini başlatacak gücü sağlayan bir motorları yoktur. Suyu ve mineralleri metrelerce uzunluktaki gövdeye pompalayacak bir teknik donanımları da mevcut değildir. Ama kökler çok geniş bir alana yayılarak suyu çekebilirler. Görüldüğü gibi bitki kökleri ne eksik ne de fazla, sadece o anki şartlarda ihtiyaç duyulan miktarda basınç ayarlaması yapabilecek bir denge-kontrol mekanizması ile donatılmışlardır.

http://www.biyologlar.com/bitki-kokleri-elementleri-nasil-ayirt-ediyor

POLİOVÜRİSLER

Çocuk felcine neden olur. Sitoplazmada konak DNA'sından bağımsız olarak replike olur. Poliovirüsün 3 antijenik tipi vardır. (Tip 1, 2 ve 3) Tipleri arasında çapraz reaksiyon yoktur. Hastalıktan korunmak için her 3 tipe karşı antikor varlığı gerekir. Poliovirüs fekal - oral yolla bulaşır. Poliovirüs, 1-2 hafta boyunca boğazda, 3-6 hafta veya daha uzun süre gaytadan izole edilebilir. Orafarinks ve barsak kanalında replikasyona uğrar. (Lenfoid dokuda) Lenfoid dokuda replikasyondan sonra virüs kan (Viremi) yoluyla MSS'e ulaşır. (tonsil, nazofarinks, peyer plakları) MSS'de spinal kordun ön boynuzuna yerleşmiş motor nöronlar içinde replikasyona uğrar. Nöronu öldürür. Paralizi gelişir. Virüs MSS'de daha çok pons, bulbus, servikal ve lomber bölgelerde yerleşir. Polio’da ilk patolojik bulgu Nissl cisimciklerinin kaybolmasıdır. Serebral kortex nadir olarak tutulur. Enfekte kişilerde bağışıklık yanıtı hem barsak IgA'sı hem de özgün serotipe karşı humoral IgG ile oluşur. Enfeksiyon yaşam boyu süren tipe özgün bağışıklık sağlar. Tip I en çok paralitik poliomyelit oluşturan etkendir. Klinik 1. Asemptomatik tip (%90) 2. Abortif poliomyelit (%5) 3. Non-paralitik poliomyelit (aseptik menenjit) (%2-3) 4. Paralitik poliomyelit (%1-2) Paralitik poliomyelitte: Boğaz ağrısı Bulantı-kusma DTR azalma Kaslarda atrofi Lenfositoz BOS'ta protein artışı Flask paralizi (unilateral genellikle) Spastik paralizi (dorsal ganglionlar tutulursa) Bulber polio'da kafa çiftleri ve vazomotor merkezler etkilenir. Solunum kaslarının tutulması ölüm sebebidir. Bulber polio prognozu en kötü olan polio formudur. Polio ansefaliti beyin tutulumunu gösterir. Paralitik polio’da en sık gözlenen form spinal form’dur. Korunmada 3 tip aşı kullanılır: 1. Salk: Formalin ile inaktive edilmiş ölü virüs aşısıdır. 2. Von Wezel: Güçlendirilmiş ölü virüs aşısıdır. 3. Sabin: İnsan hücre kültürlerinden üretilen canlı aşıdır. Aşılamada her üç tipi birden içeren trivalan formu oral olarak kullanılır. Canlı aşının tercih edilmesinin nedeni sindirim kanalında IgA'yı uyararak fekal-oral bulaşma zincirini kırması ve oral olarak kullanılabilmesidir. Aşılandıktan sonra virüs nazofarinks ve barsakta çoğalır ancak viremi yapamaz. (IgA ve IgG üretilmesine sebep olur) 2. aydan itibaren 2 ay arayla 3 kez verilir. 18. ayda rapel uygulanır. %90 koruyuculuğu vardır. Polivalan canlı polio aşılarının en önemli komplikasyonu aşıya bağlı olarak gelişen paralitik hastalıktır. Enfeksiyondan sonra ömür boyu süren tipe özel bir bağışıklık oluşur. Antiviral tedavisi yoktur, tedavi semptomatiktir. Yatak istirahati ve ağrı kesici önerilir. Paraliziler 6 ayda geri dönebilir. Fizik tedavi egzersizleriyle bu atrofi önlenebilir.

http://www.biyologlar.com/poliovurisler

MSS’nin Sitolojik Yapısı

Medulla Spinalis Omurga kanalı içinde, foramen magnumdan ikinci bel omuru hizasına kadar uzanır. Ortasında dar bir kanal bulunan uzun bir boru biçimindedir. Enine kesitte medulla spinalisin oval bir şekle sahip olduğu görülür. Posteriorda, dorsal median septum vasıtası ile medulla spinalis iki eşit parçaya ayrılır, anteriorda ise anterior (ventral) median fissura adında derin longitidünal bir yarık bulunur. Medulla spinalis tümüyle pia mater ile sarılmıştır. Pia mater anterior median fissuradan içeri doğru sokulur. Her ne kadar medulla spinalisin şekil ve yapısı değişik düzeylerde (8 servikal, 12 torasik, 5 lumbar, 5 sakral ve 1 koksigeal olmak üzere toplam 31 segment) varyasyonlar gösterirse de bütün düzeylerde temel görünüm aynıdır. Enine kesitte medulla spinalisin merkezinde, sinir hücrelerinden oluşmuş kelebek veya H şeklinde gri cevher (substantia nigra veya grisea) bulunur. H bölgesinin her iki tarafındaki uzantılar kornu anterior (ön boynuz) ve kornu posterior (arka boynuz) olarak adlandırılır. İlaveten torakolumbar bölgede (T1-L2) medulla spinaliste gri cevherden meydana gelmiş her iki yanda lateral boynuzlar bulunur. Burada perikaryonları küçük nöronlar yerleşim gösterir. Epandim hücreleri ile döşeli olan merkezi kanal H bölgesinini horizontal çizgisi üzerinde yer alır. Sinir hücreleri perikaryonları gruplar halinde gri cevherde bulunurlar, büyük motor nöronlar (Golgi tip I) anterior boynuzda yerleşmişlerdir. Bu nöronlar organizmanın en büyük hücreleri arasında sayılırlar (70-120 mikron). Uzun eksenleri omuriliğin uzun eksenine paralel düzenlenmiştir. Belirli bir düzen göstermeksizin ön boynuzda oldukça yoğun kümeler oluştururlar. Nöroplazmadaki Nissl tanecikleri kaba ve çok sayıdadır. Motor nöronların aksonları omuriliğin beyaz cevherine katılır, motor yolları ve çevresel sinirleri yaparlar. Dendritleri uzundur ve bunlar da beyaz cevherde yer alırlar. Arka boynuzda sinir hücrelerinin perikaryonları küçüktür, tek olabildikleri gibi gruplar halinde de gözlenebilirler. Bu hücreler arka boynuza gelen afferent uzantılarla sinaps yaparlar. Sinir liflerinden oluşan beyaz cevher, gri cevheri çevreler ve funikuluslara (longitidünal sütunlara) ayrılır. Gri cevherin posterior boynuzu ile dorsal median septum arasında posterior ya da dorsal funikulus uzanır. Beyaz cevherin (substantia alba) geri kalan kısmı ise ventral boynuz ve sinir kökleri vasıtası ile lateral sütunlara, anterior median fissura ile de ventral sütunlara ayrılmıştır. Posterior boynuzların uç kısmı ile medulla spinalis yüzeyinin arasında ince sinir liflerinin bulunduğu beyaz cevher bölgesine Lissauer hattı (Lissauer zone) adı verilmektedir. Gri madde uzantılarının beyaz maddeye karıştığı bölgeye Formasyo retikülaris denir. Gri cevher (Subtantia nigra) içerisinde bulunan sinir hücreleri multipolardır. Bazılarının aksonları medulla spinalisi ventral kök lifleri olarak terk eder. Bazıları ipsilateral ve kontralateral bölgelerdeki beyaz cevhere aksonlar gönderir (Golgi tip I nöronlar). Bazıları da kısa aksonlara sahiptir ki gri cevher içerisinde olmak üzere bu aksonların köken aldıkları hücrelere yakın bulunan nöronlarda sonlanır (Golgi tip II). Genellikle beyaz cevher perikaryon ve dendritlerden yoksun olup myelinli ve myelinsiz liflerden meydana gelmiştir. Medulla spinalisin yüzeyinde yalnızca nörogliadan oluşan ince bir marginal bölge bulunur. Medulla spinalis kesitinde, H şeklinde gri cevher ve çevresinde beyaz cevher izlenmektedir. Gri cevherin; merkezinde tek katlı silyalı Epandim hücreleri ile döşeli bir merkezi kanal, dorsal boynuzunda küçük perikaryonlara sahip duyu nöronları ve ventral boynuzunda daha büyük perikaryonlara sahip motor nöronlar yer almaktadır. Beyaz cevherde ise nöron perikaryonları bulunmamaktadır. Glia hücreleri hem kortekste hemde medullada yaygındır.H&E. Medulla spinalis kesitinde, gri cevherde merkezi kanal ve belirgin çekirdek ve çekirdekçiğe sahip yeşil renkli nöron perikaryonları izlenmektedir. Beyaz cevherde pembe renkli miyenli sinir lifleri görülmektedir. Lapham.

http://www.biyologlar.com/mssnin-sitolojik-yapisi

Deniz Biyolojisi Hakkında Bilgi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavuşsun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi-hakkinda-bilgi

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Böceklerde Sinir Sistemi

Böceklerin sinir sistemi bas içersinde özefagus üzerinde yerlesmis bir beyin ve ayni borunun altinda bulunan, beyin ile 2 yankol vasitasi ile temasta olan subözefagal ganglion ve sindirim sisteminin altinda yer alarak vücut boyunca uzanan ventral sinir kordonundan ibarettir. Beyin birlesms sekilde üç kisimdan meydana gelir. l. Protocerebrum: petek ve nokta gözlere sinir gönderir. 2.Deutocerebrum: antenlere sinir gönderir. 3.Tritocerebrum: 2 parça halinde özefagusun altindan geçen komissur ile birbirine bagli durumdadir. Beynin diger kisimlari tek parça olmasina karsin tritocerebrum kesin olarak çifttir. Uzun bir evrimsel gelisme sonucu orjininde agzin önünde olan beyin bugünkü böceklerde agizin üzerindedir. Protocrebrum ve Deutoserebrum özofagus üzerinde olup bu sebepten primitif prostomial beynin bir yapiti oldugu düsünülmektedir. Tritocerebrum deutocerebruma bunu takiben konnektif iplikleri ile baglandigindan ve bu baglantilarin özofagus altindan geçtiginden tritocerebrumun böcek atasina ait l. vücut segmenti yani simdi basla birlesmis olan vücut segmentine ait ganglion oldugu kabul edilmektedir. Suboesophagal gangliona gelince basta özefagus altinda yeralmis olup beyne büyük bir çift konnektifle birlesen büyük bir sinir merkezidir. Köken olarak, mandibular, maxillar ve labial segmentlere ait ganglionlarin birleserek kaynasmasindan meydana gelmistir. Bu kompoze gangliondan agiz parçalarina sinir kollari ayrilir ve bir çift konnektifle toraksa geçer. Toraks ve abdomende her segmentte ventral olarak tipik bir sinir ganglionu vardir. Bir segmentin ganglionu daha sonrakine bir çift konnektifle baglanir. Bunun tümü protoraxtan geriye uzanan bir zincir meydana getirir. Bu zincir ventral sinir kordonudur; subözofagal ganglionla boyundan geçen konnektif araciligi ile birlesir. Torakstaki ganglionlar bacak ve kanatlari kontrol eden sinirleri gönderir. Abdomene ait ganglionlar ise abdomen kaslarina ve abdomen üyelerine kollar gönderir. Stomodeal sinir sistemine gelince böceklerde sindirim sisteminin ön bölümünü, dorsal kan damarinin bir takim motorize hareketlerini kontrol eden simpatik sinir sistemi mevcuttur. (Birçok sinir kollarinin görevleri henüz tam olarak bilinmemektedir. Fakat sindirim sistemine ait tahminler gerçege daha çok uygundur. Çünkü sistemin degisik bölümleri stomodeum yanlarinda veya üzerindedir.) Stomadeal sinir sistemi merkezinin frontal ganglion oldugu kuvvetle muhtemeldir ki bu kisim beynin önünde ve tritocerebruma bir çift kolla baglanir. Frontal gangliondan geriye dogru yönelik çikan sinir özefagus üzerinde bir ganglion ve sinir sistemi ile baglanir. Occipetal ganglion denen bu grup ise stomadeumu, salgi bezlerini, tükrük bezlerini aortu ve agiz parçalarina ait kaslari idare eder. Böceklerde organlarin merkezi sinir sistemi ile olan ilgisi çok siki degildir. Örnegin böcegin beyninden organlara ayrilan sinir kollari kesilirse böcek yine yürür, uçar, yer fakat genel olarak vücut kontrolu kaybolur. Beyin tamamen çikarilirsa yine yasar fakat örnegin agzina besin verilmedikçe yiyemez. Beyin, böcegin genel yasayisi ve hayatsal fonksiyonlarinin düzenli bir sekilde yürütülmesinde rolü büyüktür. Görme, isitme, koklama, tatma, dokunum sinir sistemi araciliyla gerçeklestirilir. Böceklerde, koklama, tatma, dokunum, ile ilgili yapilar organlarin daha çok deri kisminda bulunur. Anten ve palpuslar duyu organlari bakimindan çok zengindir. Vücudu örten killarin dibine gelen sinir kollari nedeniyle killara dokununca vücut hareketsiz kalir. Tad alma organi agizdadir. Sivi haldeki maddeleri tadi alinir. Bu organlar kisa ve küt koniler seklindedir. Bazi böcek gruplarinda örnegin kelebek ve sineklerin bazi türlerinde bu organlar ayakta bulunur. Böceklerin bir çogu koku ve tat ayirmada insanlardan çok ileridir. Insanlarin birbirine karistirdiklari koku ve tadlari böcekler ayirtedilir; örnegin bal arilari üzüm sekeri ile sakkarini daha besini almadan ayirtedebilmektedirler. Koku alma, böcek yasaminda önemli rol oynar. Bu sayede erkek ve disi birbirini bulur. Yumurta koyacaklari ortami bulurlar. Koloni fertleri yabancilari bu yolla ayirtedebilir. Birçok böceklerin isi duygusuda vardir. Çesitli isi derecelerinin oldugu ortama koyulunca en çok tercih ettikleri kisimda toplanirlar. Neme karsi duyarlilikta ayni sekildedir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-sinir-sistemi

BİYOLOGLARIN ÖZEL SEKTÖRDE ÇALIŞMA ALANLARI

1) 15.05.2014 tarih ve 29001 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumundan) “TIBBİ CİHAZ SATIŞ, REKLAM VE TANITIM YÖNETMELİĞİ” ne göre piyasaya arz edilen tıbbi cihazların satış, reklam ve tanıtım faaliyetlerinde sorumlu müdür, satış - tanıtım elemanı ve klinik destek elemanı olarak çalışabilirsiniz. 2) 12.03.2014 tarih ve 28939 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı-Türkiye Halk Sağlığı Kurumu'ndan) "BİYOSİDAL ÜRÜNLER YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK" gereğince biyosidal ürün veya aktif maddeler üreten işletmelerde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 3) 25.12.2013 tarih ve 28862 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığın’dan) “ÇEVRE ÖLÇÜM VE ANALİZ LABORATUVARLARI YETERLİK YÖNETMELİĞİ” ne göre çevre mevzuatı kapsamında ölçüm ve analizleri yapacak, özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuvarlarında; a) Laboratuvar sorumlusu, b) Kalite yöneticisi/kalite yöneticisi ve c) Laboratuvarda ölçüm ve analiz yapacak personel olarak çalışabilirsiniz. 4) 21.11.2013 tarih ve 28828 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan) “ÇEVRE GÖREVLİSİ, ÇEVRE YÖNETİM BİRİMİ VE ÇEVRE DANIŞMANLIK FİRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” doğrultusunda a) Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmeliğin Ek-1 ve Ek-2 listesinde yer alan işletmelerde, b) Belediyeler, il özel idareleri ve mahalli idare birlikleri veya bunların iştiraklerinin çevreye kirletici etkisi olan tesis ve faaliyetlerinde, c) Organize sanayi bölgesi, ihtisas organize sanayi bölgesi, endüstri bölgesi ve serbest bölge yönetimleri bünyesinde, d) Sağlık kuruluşları ve hastanelerden, yatak kapasitesi 20 ve üzerinde olanlarda ve e) Çevre danışmanlık firmalarında çevre görevlisi olarak çalışabilirsiniz. 5) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ndan) “HAVUZ SUYUNDA KULLANILAN YARDIMCI KİMYASAL MADDELERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” ine göre üretim yerinde biyologlar mesul müdür olarak çalışabilmektedir. 6) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ndan) “KUVVETLİ ASİT VEYA BAZ İÇEREN TEMİZLİK ÜRÜNLERİNİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” ine göre üretim yerinde kimya veya sağlık alanında en az lisans eğitimi almış olanlar mesul müdür olarak çalışabilmektedir. 7) 31.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ndan) “TAMPON, HİJYENİK PED, GÖĞÜS PEDİ, ÇOCUK BEZİ VE BENZERİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZETİMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” ine göre üretim yerinde eczacı, kimya mühendisi, kimyager veya biyolog mesul müdür olarak çalışabilmektedir. 8) 01.10.2013 tarih ve 28807 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’ndan) “HAVA AROMATİZE EDİCİ ÜRÜNLERİN ÜRETİMİ, İTHALATI, PİYASA GÖZET İMİ VE DENETİMİ İLE BİLDİRİM ESASLARINA DAİR TEBLİĞ” ine göre üretim yerinde kimya veya sağlık alanında en az lisans eğitimi almış olanlar mesul müdür olarak çalışabilmektedir. 9) 20.08.2013 tarih ve 28741 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan) “İŞ HİJYENİ ÖLÇÜM, TEST VE ANALİZİ YAPAN LABORATUVARLAR HAKKINDA YÖNETMELİK” gereğince iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı kapsamında çalışma ortamındaki kişisel maruziyetlere veya çalışma ortamına yönelik fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle ilgili iş hijyeni ölçüm, test ve analizleri yapacak özel veya kamuya ait kurum ve kuruluş laboratuarlarında “laboratuvar yöneticisi ve kalite yöneticisi” olarak Biyologlarda görev yapabilmektedir. 10) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı-Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’ndan) “AKTİF MADDE İÇERMEYEN BİYOSİDAL ÜRÜNLER TEBLİĞİ” kapsamında üretim yerlerinde mesul müdür olarak olarak çalışabilirsiniz. 11) 02.08.2013 tarih ve 28726 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN” gereğince 20.06.2012 tarih ve 6331 sayılı “İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KANUNU”nda değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliğe göre Biyologlar kamu ve özel sektöre ait işyerlerinde İş Güvenliği Uzmanı olarak çalışabilmektedir. 12)29.05.2013 tarih ve 28661 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Milli Eğitim Bakanlığı'ndan) “MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL MOTORLU TAŞIT SÜRÜCÜLERİ KURSU YÖNETMELİĞİ”ne göre özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında ilk yardım dersini verebilmek için; en az yüksekokul mezunu olmak ve İlk Yardım Yönetmeliği kapsamında alınmış “İlk Yardım Eğitmeni Sertifikası” sahibi olmak şartı getirilmiştir. Yeni yönetmeliğe göre İlk Yardım Eğitmeni Sertifikası almış Biyologlarda özel motorlu taşıt sürücüleri kurslarında ilk yardım dersi verebileceklerdir. 13) 27.04.2013 tarih ve 28630 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı-Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'ndan) “BEŞERİ TIBBİ ÜRÜNLERİN İMALATHANELERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” kapsamında biyoteknolojik ürün imalat yerlerinde, ürün sorumlusu olarak çalışabilirsiniz. 14) 30.12.2012 tarih ve 28513 sayılı (2.mükerrer) Resmi Gazete’ de yayımlanan (Ekonomi Bakanlığı'ndan) “İHRACATTA TİCARİ KALİTE DENETİMLERİNİN RİSK ESASLI YAPILMASI AMACIYLA FİRMALARIN SINIFLANDIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ” e göre laboratuvarda biyolog olarak çalışabilirsiniz. Ayrıca sorumlu denetçi olarak da görev yapabilirsiniz. 15) 20.03.2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ( Milli Eğitim Bakanlığı’ndan) “MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ” ne göre okullarda, çeşitli kurslarda, dershanelerde, özel öğrenci etüt eğitim merkezlerinde, hizmet içi eğitim merkezlerinde ve uzaktan eğitim merkezlerinde öğretmen, uzman öğretici veya usta öğretici olarak çalışabilirsiniz. 16) 29.12.2011 tarih ve 281571 sayılı (3.mükerrer) sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'ndan) "GIDA KONTROL LABORATUVARLARININ KURULUŞ, GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE ÇALIŞMA USUL VE ESASLARININ BELİRLENMESİNE DAİR YÖNETMELİK" gereği gıda kontrol laboratuvarlarında Biyologlar çalışabilmektedir. 17) 13.12.2011 tarih ve 28141 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'ndan) "DENEYSEL VE DİĞER BİLİMSEL AMAÇLAR İÇİN KULLANILAN HAYVANLARIN REFAH VE KORUNMASINA DAİR YÖNETMELİK" gereği Biyolog olarak çalışabilirsiniz ( a. Bir şekilde genetik yapıları değiştirilmiş gen aktarımlı, nakavt gibi hayvanların bulunduğu araştırmaya yetkili, üretici ve kullanıcı kuruluşlarda,b. Genetik yapıları değiştirilmiş balıklar söz konusu olduğunda,c. Mikrobiyolojik özelliklerinden dolayı özel bakım gerektiren germfree, patojen ari, spesifik patojen free ve benzeri hayvanların bulunduğu üretici ve kullanıcı kuruluşlarda). 18) 11.12.2011 tarih ve 28139 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'ndan) “VETERİNER TEŞHİS VE ANALİZ LABORATUVARLARI YÖNETMELİĞİ” ne göre hayvan hastalık ve hayvanın yapısıyla ilgili teşhis ve analizlerini yapacak laboratuvarlarda teknik hizmet kadrosunda Biyologlarda çalışabilmektedir. 19) 24.08.2011 tarih ve 28035 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'ndan) “AMBALAJ ATIKLARININ KONTROLÜ YÖNETMELİĞİ” ne göre toplama-ayırma tesislerinin sağlaması gereken kriterler arasında tam zamanlı olarak en az bir çevre görevlisi istihdam etmesi zorunluluğu getirilmiştir. Çevre görevlisi belgesini alan Biyologlarda toplama-ayırma tesislerde çalışabilmektedir. 20) 17.06.2011 tarih ve 27967 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan) ” TOPRAK KİRLİLİĞİNİN KONTROLÜ VE NOKTASAL KAYNAKLI KİRLENMİŞ SAHALARA DAİR YÖNETMELİK YETERLİLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre yeterlilik belgesi alınması için, gerekli meslek grupları arasında Biyologlarda yer almaktadır. 21) 21.05.2011 tarih ve 27940 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “BİYOSİDAL ÜRÜNLERİN KULLANIM USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 22) 26.04.2011 tarih ve 27916 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan) “ATIK ARA DEPOLAMA TESİSLERİ TEBLİĞİ” ne göre tehlikeli atıkların dışındaki ara depolama tesislerinde çevre görevlisi olarak Biyologlarda çalışabilmektedir. 23) 06.03.2011 tarih ve 27886 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİK” gereği yüzme havuz sularının analizleri Bakanlıkça yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda da yapılabilmektedir. Bu yönetmeliğe göre Biyologlarda yetkilendirilmiş özel laboratuvarlarda çalışabilmektedir. 24) 12.11.2010 tarih ve 27757 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak (Ulaştırma Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan) yürürlüğe giren “DENİZ ÇEVRESİNİN PETROL VE DİĞER ZARARLI MADDELERLE KİRLENMESİNDE ACİL DURUMLARDA MÜDAHALE GÖREVİ VEREBİLECEK ŞİRKET/KURUM/KURULUŞLARIN SEÇİMİNE İLİŞKİN TEBLİĞDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR TEBLİĞ” kapsamında, petrol ve diğer zararlı madde kirliliğine müdahale yetki belgesi almak isteyen şirket/kurum/kuruluşlarında Biyolog olarak çalışabilirsiniz. 25) 27.10.2010 tarih ve 27742 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “İNSAN DOKU VE HÜCRELERİ İLE BUNLARLA İLGİLİ MERKEZLERİN KALİTE VE GÜVENLİĞİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre kapsama giren merkezlerde, merkezin faaliyeti ile ilgili alanda doktora düzeyinde eğitimini tamamlamış olan Biyolog merkezde tam gün görev yapmak kaydıyla merkez sorumlusu olarak çalışabilmektedir. 26) 13.06.2010 tarih ve 27610 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan 5996 nolu Kanun “VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA VE YEM KANUNU” kapsamında gıda ve yem işletmelerinde çalışabilirsiniz (a. Maya, fermente ve salamura ürünler üreten iş yerleri b. Hayvan beslemede kullanılan biyoproteinler gibi belirli bazı ürünleri üreten işletmeler). 27) 10.03.2010 tarih ve 27517 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “TERAPÖTİK AFEREZ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK” kapsamında terapötik aferez merkezlerinde teknik sorumlu veya diğer sağlık personeli olarak çalışabilirsiniz. 28) 06.03.2010 tarih ve 27513 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ UYGULAMALARI VE ÜREMEYE YARDIMCI TEDAVİ MERKEZLERİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre tüp bebek merkezlerinde laboratuvar sorumlusu ve diğer personel statüsünde çalışabilirsiniz. 29) 18.12.2009 tarih ve 27436 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan) “YETERLİK BELGESİ TEBLİĞİ” ne göre Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu ve Proje Tanıtım Dosyası hazırlayan şirketlerde çalışabilirsiniz. 30) 15.05.2009 tarih ve 27229 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan) “TOHUMCULUK SEKTÖRÜNDE YETKİLENDİRME VE DENETLEME YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürlüğü’nden doku kültürü ile tohumluk üretici belgesi alarak doku kültürü ile tohumluk üreticisi iş yeri açabilirsiniz. 31) 08.10.2005 tarih ve 25960 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan) “YETKİLİ SINIFLANDIRICILARIN LİSANS ALMA, FAALİYET VE DENETİMİ HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre yetkili sınıflandırıcı personel olarak çalışabilirsiniz. 32) 23.05.2005 tarih ve 25823 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “KOZMETİK YÖNETMELİĞİ” doğrultusunda kozmetik ürünler üreten imalathane ve fabrikalarda Sorumlu Teknik Eleman olarak çalışabilirsiniz. 33) 21.04.2005 tarih ve 25793 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “PELOİDLERİN ÜRETİMİ VE SATIŞI HAKKINDA TEBLİĞ” e göre peloid üretim tesislerinde biyologlar mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. İmalatçı-ihracatçılar kimyasal ve fiziksel analiz gerektiren ürünler için firmaların, laboratuvar elemanı olarak ürünün özelliğine göre Biyolog olarak da çalışabilirsiniz. Ayrıca bu laboratuvar elemanı şartları uygun olması halinde sorumlu denetçi olarak da görev yapabilmektedir. 34) 17.02.2005 tarih ve 25730 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “İNSANİ TÜKETİM AMAÇLI SULAR HAKKINDA YÖNETMELİĞİ” ne göre içme suyu işleme fabrikalarında mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 35) 01.12.2004 tarih ve 25657 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan)“DOĞAL MİNERALLİ SULAR HAKKINDA YÖNETMELİK” kapsamında doğal mineralli su tesislerinde mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 36) 20.05.2002 tarih 24760 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “KAN ÜRÜNLERİNİN RUHSATLANDIRILMASINA DAİR YÖNETMELİĞİ” ne göre mesul müdür olarak çalışabilirsiniz. 37) 30.12.2011 tarih 52388 sayılı Makam oluruyla yayımlanan “DOKU TİPLEME LABORATUVARLARI YÖNERGESİ” ne göre Tetkik ve Analiz Sorumlusu ve Laboratuvar Teknisyeni olarak çalışabilirsiniz. 38) 15.12.2011 tarih ve 28143 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “YÜZME HAVUZLARININ TABİ OLACAĞI SAĞLIK ESASLARI VE ŞARTLARI HAKKINDA YÖNETMELİKTE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR YÖNETMELİK” gereği yüzme havuzlarında teknik işler ve havuzun uygun şekilde işletilmesinden sorumlu kimya veya sağlık eğitimi almış, en az lise mezunu mesul müdür bulundurulması zorunludur. Ayrıca yüzme havuzlarında kullanılan suyu kimyasal, fiziksel ve mikrobiyolojik yönden kullanıma hazırlayan, bu konuda eğitim almış ve en az lise mezunu kişiler havuz suyu operatörü olarak çalışabilmektedir. 39) 05.07.2005 tarih ve 25866 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığ'ından) “KORDON KANI BANKACILIĞI YÖNETMELİĞİ” gereğince Banka ekibi: Banka ekibi, kök hücre işleme, ayrıştırma, dondurulması konularında eğitim görmüş sertifikalı bir hekim ile ikinci bir eleman olarak yine sertifikalı bir laboratuar teknisyeninden oluşur. 40) 09.12.2004 tarih ve 25665 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığından) “KAPLICA YÖNETMELİĞİ” gereğince kaplıca tesislerinde işletmecinin devamlı olarak işinin devamlı surette bulunmasına imkan olmayan hallerde mesul müdür olarak işin yürütülmesi mümkündür. Mesul Müdür; sağlık eğitimi görmüş yüksekokul mezunundan olur. 41) 22.05. 2002 tarih ve 24762 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan (Sağlık Bakanlığı'ndan) “İLKYARDIM YÖNETMELİĞİ” ne göre ilkyardım eğitim merkezlerinde mesul müdür veya ilkyardım eğitmeni olarak çalışabilirsiniz. 42) “TÜRKİYE KÖK HÜCRE KOORDİNASYON MERKEZİ ÇALIŞMA ESASLARI YÖNERGESİ” ne göre Tarama ve Eşleştirme Birimi Personeli olarak çalışabilirsiniz. YALÇIN DEDEOĞLU

http://www.biyologlar.com/biyologlarin-ozel-sektorde-calisma-alanlari

Küresel Isınma Nedir ? Küresel ısınmayı engellemek için neler yapmalıyız ?

İnsan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma deniyor. İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etkendirler. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30oC daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan sera gazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğuması nda en önemli etken olarak gösteriliyor. Ne yapmalıyız ? 1 Mısır yakıtı kullanın ÇÜNKÜ dünyadaki otomobillerin yarısı, petrol yerine mısırdan üretilen etanol yakıtını kullanırsa küresel ısınmaya yol açan gazları atmosfere salınımı yüzde 7 düşer 2 Evinizi izole edin ÇÜNKÜ küresel ısınmaya yol açan gazların yüzde 16’sından konutların enerji tüketimi sorumlu. Evlerin izole edilmesi ısınma enerjisini yüzde 40 azaltır. 3 Ampulleri değiştirin ÇÜNKÜ sadece 7 watt harcayan çevre dostu ampüller 40 watt’lık standart bir ampül kadar ışık yayabiliyor. 4 Sokakta LED ampül ÇÜNKÜ cadde aydınlatmalarının 18 ayda bir yenilenmesi gerekiyor. Yüzde 40 daha az elektrik harcayan LED ampüller, 2 kat daha pahalı ama 5 yıl kullanılıyor. 5 Ciplere ağır vergi ÇÜNKÜ 1.8 litre motor hacmine sahip bir sedan otomobil kilometrede 170 gram karbon gazının atmosfere salınmasına yol açıyor. Ciplerde bu oran 2 kat fazla. 6 Organik kıyafet giyin ÇÜNKÜ içinde tamamen doğal ortamda yetişmiş pamuktan yapılan yüzde 100 organik kıyafetler üretilirken yüzde 60 oranında daha az enerji harcanıyor. 7 Yolculuğu paylaşın ÇÜNKÜ araştırmalar otomobil kullananların yüzde 38’inin yalnız seyahat ettiğini gösteriyor. İşe gidip gelirken otomobille topluca seyahat edin. 8 Jeotermal ısıtma ÇÜNKÜ 13 dereceye kadar ısıtılan suyun merkezi bir sistemden binaya dağıtırak, doğalgazlı ısıtmaya destek sağlanabilir ve enerji tüketimi düşürülebilir. 9 Hybrid otomobil ÇÜNKÜ elektrik ve benzin olmak üzere iki motora sahip olan hybrid otomobiller, yüzde 20’ye varan yakıt tasarrufu sağlıyor. 10 Ekolojik makyaj ÇÜNKÜ içerdiği kimyasal maddelerden dolayı kozmetik ürünlerin bir çoğu çevreye zarar veriyor. Bitki özlerinden yapılan organik makyaj ürünleri moda oldu. 11 Kırmızı et yemeyin ÇÜNKÜ kırmızı et yemeyi azaltarak ısınmaya yol açan sera gazlarının oranı yüzde 4 azaltılabilir. Dünyada 1.7 milyar inek, 1.5 milyar koyun var. 12 Plastik kullanmayın ÇÜNKÜ plastik doğadan 1000 yılda temizleniyor. Yılda 500 milyar poşet kullanılıyor. Sadece yüzde 3’ü kağıttan... 13 Geridönüşümlü kağıt ÇÜNKÜ geri dönüşümlü kağıdın üretimi yüzde 60 enerji tasarrufu sağlıyor. Yılda 900 milyon ağaç kağıt üretimi için kesiliyor. 14 Toplu taşıma kullanın ÇÜNKÜ sera gazlarının yüzde 14’ü araçlar yüzünden atmosfere salınıyor. Otobüse binerek bu oran yarıya yarıya azaltılır. 15 Bekleme modu ÇÜNKÜ araştırmalar evlerde harcanan elektriğin yüzde 75’ini bekleme modunda tutulan televizyon ve bilgisayar gibi elektronik cihazların harcadığını ortaya koyuyor. 16 İnik lastiklere dikkat ÇÜNKÜ havası inik lastiklerle seyahat etmek benzin tüketimini yüzde 10 oranında artırır. 17 Küçük evde oturun ÇÜNKÜ 200 metrekarelik bir evi ısıtmak için, 100 metrekarelik bir evden 2.5 kat daha fazla enerji harcanması gerekiyor. 18 Eski kıyafeti verin ÇÜNKÜ eski kıyafetlerin eritilip yeniden kumaş haline getirilmesiyle yüzde 76 enerji tasarrufu sağlanabiliyor. 19 Gökdelene izin verin ÇÜNKÜ cam dış cepheye sahip olan gökdelenlerin ışıklandırma ve ısıtma giderleri, beton bir binaya göre daha az. 20 Kravat takmayın ÇÜNKÜ kravat takmayarak sıcaklamazsınız. Erkek çalışanların tümü kravat takmazsa, klimalar daha az çalışır ve daha az enerji harcanır. 21 Pamukluları atmayın ÇÜNKÜ pamuklu kıyafetler, sentetik madde içermediği için geri dönüşüm yapılamıyor. Ne kadar giyilirse o kadar kardır. 22 Ofis değil evde çalışın ÇÜNKÜ imkanı olanlar ev-ofislerde çalıştığında ulaşım nedeniyle ortaya çıkan sera gazlarının azalması bekleniyor. 23 Karbon gazı denize ÇÜNKÜ atmosfere her yıl salınan 7.3 milyar ton karbon gazının yüzde 10’u okyanus tabanında depolanabilir. 24 Yazın pencere açın ÇÜNKÜ klima yerine bir pencere açarsanız yıllık 22.7 ton olan kişibaşı karbon gazı salınımınızı 1.8 ton azaltırsınız. 25 Bahçenize bambu ÇÜNKÜ sadece çapı geniş dallara sahip olan bitkiler, saldıklarından daha çok karbon gazını emebiliyor.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-nedir-neler-yapmaliyiz-

Yuvarlak Solucanlar

Karada tatlı sularda denizlerde serbest olarak yaşayanların yanında bitki parazitleri de vardır. Genellikle silindirik ve segmentsizdirler. Vücutları sil taşımayan kutikula ile örtülüdür. Epidermis içinde 4 veya daha fazla sinir şeridi vardır. Sadece boyuna kas tabakaları vardır. Boşaltım sistemleri 1 veya 2 bez hücresi veya kanallar halindedir. Vücut sabit sayıda hücreden oluşur. Uzun bir yutakları vardır. Üreme kanalları erkeklerde "Rectum" denen bir bölgeye açılır. Dişilerde ayrı bir cinsiyet açıklığı vardır. Boyları birkaç mm'den 2 metreye kadar değişebilir. Adenophorea (Aphasmidia) ve Secernenta (Phasmidia) olmak üzere 2 sınıfı vardır. Bilinen 15000 türü vardır. Larva şekli ve başkalaşım : Larvası yoktur. Yumurtadan çıkan genç fertler 4 kez deri değiştirdikten sonra cinsel olgunluğa erişir. Erginlerde vücut şekli : Vücut uzun silindirik iğ veya iplik şeklindedir. Vücudun ön ve arka kısmı çoğunlukla çıkıntılar taşır. Ağız ön uçtadır. Çevresinde 6 dudak papilla şeklinde çıkıntılar ve duyu organları yer alır. Vücut duvarı dıştan içe; kutikula epidermis ve boyuna kas tabakasından oluşur. Beslenme : Kornivor herbivor saprofit olabilir. Bir kısmı da hayvan ve bitkilerde parazit yaşar. Su düzenlenmesi ve boşaltım : Boşaltımın bağırsak çeperi veya vücut duvarıyla yapıldığı sanılmaktadır. Protonefridiumları yoktur. Denizde yaşayan bazı türlerde büyük salgı hücreleri görülür. 1 veya 2 tane olan bu hücreler yana doğru bir kanal oluşturarak boşaltım açıklığına bağlanır. Sölomda ventral kısımda ve yutağın yakınında yer alan salgı hücreleri sistemine "Renette bezi" denir. Azotlu artık maddeleri amonyak üre ve ürik asittir. Hareket : Sadece boyuna kas tabakaları vardır. Bütün hareketler kutikula ile boyuna kas tabakasının vücut sıvısı ile etkileşimi sonucu oluşur. Sinir sistemi ve duyu organları : Ascaris'te yutağı çevreleyen sinir halkası ve gangliyonlar beyni temsil ederler. Buradan çıkan sinirlerin bir kısmı 4 ana sinir şeridi olarak vücudun sonuna uzanır. Şeritlerin 2si yanlarda 1i dorsalde ve 1i de ventraldedir. Ayrıca zayıf yapılı 2 alt yanal şerit daha vardır. Ventral şerit en büyük olanıdır ve motor ve duyu sinirlerinden oluşur. Dorsal sinir şeridi sadece motor sinirlerinden oluşur. Diğer hayvan gruplarından farklı olarak kas hücreleri sinirlere uzanır. Yuvarlak solucanlarda duyu alma sistemi kol ve papillalardan oluşur. Ön tarafta kutikula üzerinde küçük çukurluklar halinde "Amfid" denen özel duyu organları vardır. Arka kısmında ise bezli yapılar halinde "Fazmid" denen duyu organları vardır. Ayrıca beyni temsil eden gangliyon içinde deri değiştirme organlarını salgılayan "Nörosekresyon hücreleri" bulunur. Solunum : Vücut yüzeyinden difüzyonla sağlanır. Hayvanlarda parazit yaşayanlar anaerobik solunum yapabilir. Dolaşım ve sölom : Dolaşım sistemleri yoktur. Yalancı sölom bulunur. Üreme : Genellikle ayrı eşeylidirler. Dişilerde 2 ovaryum 2 ovidukt (uyumurta kanalı) ve 2 uterus bulunur. Uteruslar arada birleşerek ortak bir vagina ile cinsiyet açıklığına bağlanır. Cinsiyet açıklığı vücudun ön yarısındadır. Erkekleri daha küçük ve arka kısımları kıvrıktır. Bir testisleri vardır. Testis bir sperm kanalı ile anüsün yanındaki fışkırtma kanalına açılır. Bazı türlerinde ovoviviparlık (yumurtlayan - doğuran) ve partenogenetik üreme görülür.

http://www.biyologlar.com/yuvarlak-solucanlar

Gürültü Kirliliğine Adım Adım ( Ses Kirliliği )

Çevre sorunlarından önemli olan biri de sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan gürültü kirliliğidir. İstenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslertopluluğu... Zaman zamn tarlada bir tarktör, kimizaman inşaaat makineleri, Kimi zaman caddede ilarleyen araçların korna, ve motor sesi, çoğu zamanda yüksek volümde dinlenilen müzik parçaları... Peki gürültü kirliliğini oryata çıkran etmenler neleridir. Bu önemli etmenlerden birkaçını şöyle sıralayabiliriz. Plansız kentleşme, Sanayileşme, Ekonomik yetersizlikler, Hızlı nüfus artışı İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olması Bazı Gürültü Türlerinin Desibel cinsinden dereceleri ve Psikolojik Etkilerine bir bakacak olursak... Uyku gürültüsü 30 Psikolojik belirtiler (I.Basamak) İnsan sesi 60 Psikolojik belirtiler (I.Basamak) Telefon zili 70 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Çalar Saat 80 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Tehlikeli bölge 85 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Metro gürültüsü 90 Psikolojik belirtiler (II.Basamak) Kabare Müziği 100 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Motosiklet 110 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Makineli delici 120 Sinirsel ve psikolojik bozukluklar (III.Basamak) Canavar Düdükleri 150 Kulak ağrısı, sinir hücrelerinin bozulması Uzay Roketleri 170 Kulak ağrısı, sinir hücrelerinin bozulması Gürültünün insan üzerindeki etkileri: 1.Fizyolojik Etkileri: Kan basıncının artması, dolaşım bozuklukları, solunumda hızlanma, kalp atışlarında yavaşlama, ani refleks. 2.Fiziksel Etkileri: Geçici veya sürekli işitme bozuklukları. 3.Performans Etkileri: İş veriminin düşmesi, konsantrasyon bozukluğu, hareketlerin yavaşlaması. 4.Psikolojik Etkileri: Davranış bozuklukları, aşırı sinirlilik ve stres. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Gürültüyü İçin Alınabilecek Tedbirler: · Hava alanlarının, endüstri ve sanayi bölgelerinin yerleşim bölgelerinden uzak yerlerde kurulması, · Motorlu taşıtların gereksiz korna çalmalarının önlenmesi, · Kamuoyuna açık olan yerler ile yerleşim alanlarında elektronik olarak sesi yükseltilen müzik aletlerinin çevreyi rahatsız edecek seviyede çalınmaması, · İşyerlerinde çalışanların maruz kalacağı gürültü seviyesinin en aza indirilmesi, · Yerleşim yerlerinde ve binaların içinde gürültü rahatsızlığını önlemek için yeni inşa edilen yapılarda ses yalıtımının sağlanması, · Radyo, televizyon ve müzik aletlerinin evlerde rahatsızlık verecek seviyede yüksek sesle dinlenilmemesi, . Aşırı gürültü yapan kurum veya kuruluşların şehir dışına taşınması şeklinde sıralanabilir .

http://www.biyologlar.com/gurultu-kirliligine-adim-adim-ses-kirliligi-

Some things are too good to be true: Lycaenid butterfly larvae manipulate ants

Some things are too good to be true: Lycaenid butterfly larvae manipulate ants

Project Assistant Professor HOJO Masaru of Kobe University, Graduate School of Science, and joint research groups at the University of the Ryukyus and Harvard University have discovered that lycaenid butterfly larvae, which are in a symbiotic relationship with ants, can control the effect of dopamine by supplying the ants with nectar. The results of this study provide novel insight into the phenomenon of symbiosis and give clues about the physiological functions of dopamine. The study was published in Current Biology on July 31. Lycaenid butterflies and ants are representative examples of mutualism, in which different species benefit from the activities of the other. The larvae of lycaenid butterflies secrete a nectar rich in sugars and amino acids, thereby supplying ants with a source of nutrition, whereas the ants in turn protect the larvae from their natural enemies. However, these benefits are not necessarily balanced because the ants can find alternative sources of food, whereas the larvae are completely dependent on the ants for protection. Therefore, Project Assistant Professor HOJO and his research group hypothesized that the larvae possessed some mechanism to keep the ants from leaving. Using Narathura japonica and Pristomyrmex punctatus, the group investigated the behavior of the two species under the following three conditions: An ant-only environment A symbiotic environment with larvae and ants (with nectar) A symbiotic environment with larvae and ants (no nectar) A reduction in locomotor activity was observed only in ants that ingested nectar, making them stay around the larvae longer. In addition, the researchers discovered that these ants were more aggressive. Measuring brain chemicals in ants that ingested the nectar revealed a decrease in the levels of dopamine, which modulates various behaviors in animals. Moreover, a similar reduction in movement activity was observed in ants administered a drug that suppresses dopamine release (reserpine). This study suggests that the mutualistic relationship between lycaenid butterfly larvae and ants is maintained through the selfish manipulation of behavior by the larvae. Project Assistant Professor HOJO says, "We would like to further study the benefits to the ants of taking the nectar from the larvae." Source: Kobe University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/some-things-are-too-good-to-be-true-lycaenid-butterfly-larvae-manipulate-ants

KİMYASAL MADDELER NERELERDE KARŞIMIZA ÇIKAR?

Sigara kullanmayanlar, pasif içiciler de dahil olmak üzere yukarıda sayılanlardanbaşka ne gibi kimyasal maddelerle haşır neşirler hiç düşündüler mi acaba? En basit yoldan şunu sorabiliriz kendimize insan beslenmeden yaşayabilir mi? Elbette hayır. Peki vücudumuza giren kimyasalların besin yolunu da kullandıklarını biliyor muyuz? O şahane görünen şekerler, pastalar, sucuk, salam, buz gibi kola, kostiklizeytinler, cipsler ve daha sayamadığımız neler neler…Oysa sağlık için bizler bütünbunları tercih etmek yerine bol bol su, maden suyu, şifalı bitki çayları içmeli, besinleriseçerken taze olmasına dikkat etmeliyiz. Dışarıdan aldığımız yiyecekleri bol su ileyıkadıktan sonra tüketmeye özen göstermeliyiz.Yediğimize giren kimyasallar başka nerelerde karşımıza çıkar acaba? Gelin beraber bir düşünelim; günde kaç kere ellerimizi yıkıyoruz acaba? Ellerimizin temizliği için sabun tercih ederiz. Sabunun içeriği genellikle basittir. Bir alkalinin yağlı bir madde üstüne etkisiyle elde edilir. Bazıları antiseptik, antibakteriyelve mantara karşı olanlar gibi. İşte bütün bu sayılan bize çok da tanıdık gelmeyen bumaddeler vücudumuza da tanıdık gelmemektedir.Evet sabah kalktık bir duş aldık ve ter kokmamak için deodorantımızı sıktık…Yoksa hiç sıkmasa mıydık? Tabi ki insan olarak temiz kokmaya, güzel görünmeye özengöstermeliyiz. Bunlar modern toplumların görünmeyen gerekleridir. Ve bugörünmeyen gereklerin görünmeyen birçok etkileri vardır. Biz insanlar güzel kokmanın yanı sıra güzel görünmeye de çok fazla önem veririz.Elbette bunun da bir bedeli vardır. Örneğin taktığımız takılar, kullandığımız makyaj malzemeleri vs. Korkmayın. Bunların hepsi ölümcül ya da çözümsüz sonuçlar doğurmuyorlar. Dikkat çekmek istediğimiz şey sadece biraz daha duyarlıdavranılması. İnsanların iyiliği için yapılan birçok şey insanlara kötülük olarak dönebiliyor ne yazık ki… Bizler için yapılan fabrikalar, nükleer santraller bizlere faydalarının olmasının yanı sıra dikkat edilmezse tamiri çok zor zararlar verebilmekteler. Çoğumuz evlerimizin "tertemiz", "mikropsuz" olması için çeşitli kimyasal maddeler kullanıyoruz. Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, banyoyu dezenfekte etmek içinfenol, mobilyaları cilalamak için damıtılmış petrol ürünleri, çamaşırlarımızıbeyazlatmak için klor ve evlerimizi temiz tutmak için çeşit çeşit diğer zehirli kimyasalmaddeleri kullanıyoruz. Günlük yaşamda kullandığımız ürünler 50 bin’in üzerindekimyasal madde çeşidini içeriyor ve her yıl bunlara yüzlerce yenisi ekleniyor. Birçoğu ise yeterince test edilmeden ve belirli bir mevzuata tabi olmadan piyasaya sürülüyor.Bu ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp sonunda da su sistemlerimizekarışıyor. Sözünü ettiğimiz kimyasallar, sonunda "fazla yüklenme" olasılığıoluşturarak vücudumuzda depolanıyor ve zehirli olma düzeyine ulaştığında çeşitli hastalıklara yol açıyor (Kronik yorgunluk sendromu, alerjiler, karaciğer sorunları, lenfkanseri gibi).Evsel temizlik malzemeleri sadece toprağı ve su kaynaklarını değil, teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor. Sprey boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, mobilyaparlatıcıları ve diğer tüm sprey ürünler, birkaç gün sonra soluyacağımız havanın bir parçası oluyor. Sadece kentlerde yaşayanların değil, kırsal kesimde yaşayanların da atık su sistemlerine neler gönderdiklerine dikkat etmeleri gerekiyor. Fosseptik sistemler atık su sorununu çözmüyor; boyalar, çözücü, inceltici, ağartıcı kimyasallar, aseton, tuvalettemizleyiciler ve lavabo açıcılar ile diğerlerinde bulunan belirli kimyasal maddeler organik maddeleri parçalayan organizmaları zehirleyebiliyor. Oysa organik maddelerin parçalanması doğal döngünün işlemesi açısından zincirin olmazsa olmaz halkalarından birini oluşturuyor. Bunun yanı sıra nefes alıp verirken bile artık o kadar rahat bir “oh!” çekemiyoruz. Bunun nedeni ise fosil yakıtların ısınma ve güç üretimi için, motorlu taşıtlarda,endüstride ve katı yakıtların yakma yoluyla her tarafında kullanılması, şehirlerde atmosfere verilen havanın kirlenmesini hızlandırmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kimyasal-maddeler-nerelerde-karsimiza-cikar

İndirgenemez komplekslik nedir?

İndirgenemez komplekslik kavramı, Akıllı Tasarım (AT) hareketini savunanların en fazla başvurdukları ve belki de AT’nin bilimsel bir teori olduğunu savunmak için kullandıkları yegâne argüman olarak karşımıza çıkıyor. Aslında indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanması için kullanılamaz yani doğru olması AT’nin doğruluğunu göstermez ama bu yazımda bu konuyu bir kenara bırakıp indirgenemez kompleksliğin bilimsel konumunu inceleyeceğim. İndirgenemez komplekslik kavramının mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yılında yazdığı Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabında indirgenemez kompleksliği şöyle tanımlıyor: By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39) An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39) Burda Michael Behe, aşağı yukarı şöyle diyor: İndirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla çalışması sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum. İndirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden değişimleriyle direk olarak (yani aynı mekanizma ile çalışıp ilk fonksiyonu devamlı olarak geliştirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanım gereği işlevsizdir. İşte Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanımlıyor ve canlılarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapılar olduğunu iddia ediyor. Bu yapılara örnekler veriyor ve kitabında bunları uzun uzun anlatıyor. Örnek olarak bakteri kamçısı (bacterial flagellum), kan pıhtılaşma sistemi (blood clotting system) ve bağışılık sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunların kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olduklarını ve bu sebeple de evrimleşmiş olamayacaklarını iddia ediyor. Şimdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptığı indirgenemez komplekslik tanımını ve daha sonra da bu tanım gereği evrimleşmiş olamayacağını düşündüğü sistemleri inceleyelim. Behe yaşamın tasarlanmış olması gerektiği sonucuna şu mantıksal düzen içinde ulaşıyor. Tanım gereği, indirgenemez kompleks bir sistemin bir parçası eksik öncüsünün işlevsiz olması gerekiyor. Böylece doğal seçilimde işlevsiz bir yapının seçilmiş olamayacağı ve böylece indirgenemez kompleks yapının bir bütün olarak tasarlanmış olması gerektiği sonucuna varlıyor. Ama gerçekte durum böyle değil. İlk olarak öncü bir sistemin daha az parçadan oluşması gibi bir zorunluluk yokur, yani daha fazla parçadan da oluşuyor olabilir. İkinci olarak öncü sistem farklı bir görevi yapıyor olabilir, yani öncü sistemin tanımdaki gibi işlevsiz olması şartı yoktur. Öncü sistem farklı bir fonksiyonu gerçekleştiriyor olabilir. Görüldüğü gibi Behe’nin kurmuş olduğu mantıksal düzende belirgin bir sorun var. Behe’nin indirgenemez komplekslik tanımına uygun yapılar olabilir ama bu onların evrimleşmiş olamayacağı anlamına gelmez. Peki Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu düşündüğü, dolayısıyla da evrimleşmiş olamayacağını ileri sürdüğü ve “biyokimyasal makineler” olarak adlandırdığı yapılar gerçekten evrimleşmiş olamaz mı? Bu yapılar gerçekten de bir bütün halinde mi ortaya çıkmış olmak zorunda? İşte bu noktada, Behe’nin vermiş olduğu örnekler incelendiğinde, bilim adamları bu yapıların evrimleşmiş olabilecekleri sonucuna varıyor. İlk olarak bakteri kamçısını ele alalım. Bakteri kamçısı Flagellum yani kamçı organı prokaryot ve ökaryot hücrelerde bulunabiliyor. Bakteriler kamçılarını sıvı ortamlarda hareket etmek için kullanıyorlar. Bakteri kamçısının işlevini ve yapısını Mustafa Akyol şöyle açıklıyor (1): Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir. [...] Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator). Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. [...] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır. Aslında bakteri kamçısının indirgenemez kompleks olup olmadığıyla veya evrimleşmiş olup olamayacağıyla çok ilgisi yok ama yine de belirtmek lazım. Burda adı bahsi geçen bakteri kamçısını oluşturan farklı protein sayısı olan 240 doğru değil. Bakteri kamçılarının çok daha az proteinle oluştukları yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. Örneğin E. coli türü bakterinin kamçısının yapısında 18-20 farklı protein bulunmaktadır (2). Ayrıca farklı bakteri türlerinde farklı (E. coli’ninkinden daha az) sayıda proteinden oluşan kamçı türleri vardır. Ökaryot hücrelerdeki kamçı ise “cilium” olarak adlandırılmaktadır. Yapı olarak bakteri kamçısından oldukça farklı yapıdadır. Örneğin bir hayvan sperm hücresindeki cilium 250 civarında proteinden oluşmaktadır (2). Aslında sayılarda yapılan bu yanlışlığın çok da önemi yok. Asıl önemli olan nokta bakteri kamçısının herhangi bir parçası çıkarıldığında işlevsiz olacağı ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağı gibi hatalı bir sonuca varılmış olmasıdır. Yapılan homoloji çalışmaları bakteri kamçısı ile “tip III salgılama sistemi” (type III secretory system) (TTSS)’nin birçok parçasının birbiriyle ilişkiliği olduğunu hatta bazı bakterilerde tamamen aynı olduğunu göstermektedir (3). TTSS bakterilerin başka hücrelerin içine protein aktarmak için kullandığı bir yapıdır. Hatta bazı ölümcül bakteriler ürettikleri protein toksinleri bu yöntemle kurbanlarının hücrelerine bu yolla aktarırlar (4). TTSS’nin protein yapısı üzerinde yapılan araştırmalarda bakteri kamçısının bazal (temel) bölümünün TTSS ile direk homolog olduğunu göstermektedir (4). Yani indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bakteri kamçısının ufak bir bölümünün oldukça işlevsel olduğu görülmektedir. Behe ise tek bir parçanın bile çıkarılmasının geri kalan kısmı işlevsiz kılacağını ve doğal seçilim mekanizması tarafından seçilemeyeceğini söylüyordu. Ama görüldüğü gibi indirgenemez kompleks kavramına yapılan itirazdaki gibi öncü bir sistemin asıl sistem ile aynı görevde olması zorunluluğ yoktur. Farklı görevi yapan bir sistem gen eşleşmesi, mutasyon ve doğal seçilim sayesinde başka bir işlev gören bir yapıya dönüşerek sağladığı avantaj sayesinde de korunarak gelecek nesillere aktarılabilir. Peki bakteri kamçısının TTSS’den nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili neler biliniyor? Bu konuda en geniş bilgiye Nick Matzke’nin makalesinden (4) ulaşmak mümkün. Matzke makalesinde bakteri kamçısının ve TTSS’nin yapısıyla ilgili bilgi veriyor, bakteri kamçısının evrimiyle ilgili önceki modeller hakkında bilgi veriyor ve daha sonra kendi modelini anlatıyor. Bu modellerin kesin doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir ama zaten bu modellerin amacı da bu yapıların nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili mantıklı, olası varsayımlar ortaya koymaktır çünkü Behe indirgenemez kompleks olduğunu söylediği yapılar için bu tip olası modellerin oluşturulmasının mümkün olmadığını söylemektedir. Bakteri kamçısını bir kenara koyarsak yılan balığı sperm hücresinin kamçısında (ökaryot bir hücrede olduğu için cilium) üç önemli bölüm eksiktir. Yani Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği ve bu yapının vazgeçilmez parçaları olarak belirttiği bazı parçalar bu yılan balığı sperm hücresi kamçısında bulunmamaktadır ve buna rağmen normal olarak görevini görmektedir (6). Bu da Behe’nin belirttiği yapının kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olmadığını göstermektedir. Kan Pıhtılaşma Sistemi Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği bir başka sistem de omurgalılardaki kan pıhtılaşma sistemidir. Omurgalıların kan pıhtılaşma sistemi “kaskat” olarak adlandırılan bir yapıdadır. Yani bir nevi domino taşlarından kurulmuş bir sistemdir ve son hamlede kan pıhtılaşması gerçekleşir. Sistemde görevli proteinler, kofaktörler (enzimlerin çalışmasını sağlayan maddeler) ve proteazlar (proteinleri peptit bağlarını kopararak parçalayan enzimler) görev almaktadır. Kan pıhtılaşması iki farklı yolla gerçekleşebilir: İntrensek ve ekstrensek yol. Bu iki yol Jeremy M. Berg’un Biochemistry kitabında aşağıdaki şekilde gösterilmektedir. Yukardaki şekilde pembe ile gösterilenler maddelerin aktif olmayan, sarı ile gösterilenler ise aktif halledir. Mavi ile gösterilenler ise kofaktörlerdir. Ayrıca tüm Roma Rakamıyla gösterilenler rakamın önüne “faktör” koyularak okunur. Örnek vermek gerekirse faktör VIIIa bir kofaktördür ve aktif haldeki faktör IX (yani faktör IXa)’un yardımcı olarak inaktif haldeki faktör X’u aktive hali olan faktör Xa‘ya dönüşmesini sağlar. Şekilden bakarak aynı mantıkla her adımda neler olduğunu anlayabilirsiniz. Şekilden görülebileceği gibi intrensek ve ekstrensek yollar bir noktada birleşir. İki yolla da faktör X aktive edilir ve faktör Xa ile faktör Va, protrombini trombine dönüştürür. Trombin ise kan plazmasında çözünebilir bir protein olan fibrinojeni parçalayarak fibrine dönüşmesini sağlar ve daha sonra faktör XIIIa‘nın da devreye girmesiyle fibrin pıhtıları oluşarak gerekli yerlerin tıkanması sağlanır. Burda temel yapıyı kısaca anlatmak istedim, daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz. İşte Michael Behe bu sistemin indirgenemez kompleks olduğunu ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağını iddia ediyor. Yani Michael Behe’nin tanımına göre bu sistemin bir parçasının bile olmaması sistemin çökmesine, çalışmamasına sebep olacaktır. Ama intrensek yolda karşımıza çıkan faktör XII veya diğer adıyla Hageman faktörü yunuslarda ve balinalarda yoktur (5) ama kan pıhtılaşma sistemleri çalışmaktadır. Yani kan pıhtılaşma sisteminin indirgenemez kompleks olmadığını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Ama bunu Michael Behe de görüyor. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bir forumda Kenneth Miller ile Michael Behe karşılıklı tartışırken (tartışma metnine buradan ulaşabilirsiniz) Miller yunuslardaki bu olayı dile getiriyor ve Behe kan pıhtılaşma sisteminde gereksiz parçalar olduğunu kabul ediyor. Behe bu sebeple bütün pıhtılaşma sistemi yerine bu sistem içindeki sadece 4 parçayı (fibrinojen, protrombin, Stuart faktörü, and proakselerin) seçerek bunların indirgenemez kompleks bir sistemin parçaları olduğunu söylüyor. Ama ortada sadece bu parçalardan oluşan bir sistem yok gerçekte ve evrim sürecinde sadece bu parçalardan oluşan bir sistemin oluşması şart değildir. Kaldı ki Behe’nin kitabında söylediği gibi kan pıhtılaşma sisteminin moleküler evrimiyle ilgili hiçbir şey bilinmiyor falan değildir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok makale ve çalışma vardır. PubMed‘de arama yaparak bu konu ile ilgili yazılmış makalelerin listesini görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da bu konuyla ilgili önemli birçok referansa ve linke ulaşabilirsiniz. Yani Michael Behe ya bilimsel literatürü pek iyi takip etmiyor ya okuyucularının takip etmediğini düşünerek bol keseden atıyor ya da hiçbir açıklamayı nedense tatmin edici bulmuyor. Bağışıklık Sistemi Michael Behe, Darwin’in Kara Kutusu kitabının 6. bölümünü bağışıklık sisteminin parçası olan ve indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği 3 sisteme ayırıyor. Bu 3 sistemin neden indirgenemez kompleks olmadığı Matt Inlay tarafından Evolving Immunity başlıklı yazısında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bu 3 sistemden biri olan tamamlayıcı sistemin (Complement System) neden indirgenemez kompleks olmadığı Mike Coon’un Is the Complement System Irreducibly Complex? başlıklı yazısında incelenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiği konusunda da birçok bilimsel makale mevcuttur. Mesela daha önce linkini vermiş olduğum PubMed‘de arama yaparak bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili ne kadar çok makale olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da konu ilgili faydalı kaynaklara ulaşabilirsiniz. Ama nedense bunların hiçbiri Michael Behe için yeterli olmuyor. Amerika’da Dover’daki Akıllı Tasarım davasının kararında Yargıç Jones, Behe’ye bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili 58 peer-reviewed (hakemli dergilerde) makale, 9 kitap ve birkaç ders kitabı bölümü gösterildiğini ama Behe’nin bunların hiçbirini yeterli görmediğini söylüyor. Hem de bu kitapların ve makalelerin çok büyük bir kısmını okumamış olmasına rağmen kendi istediği şekilde bir evrim sürecinin bu kitap ve makalelerde anlatılmadığını düşündüğünü söylüyor. Ayrıca yine bu davada verdiği ifadesinde bir yerde bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiğiyle ilgili araştırma yapmadığını çünkü bunun verimli bir çalışma olmayacağını (yani sonuca ulaşamayacağını) düşündüğünü söylüyor. Yani Behe bunun olamayacağına kendini öyle inandırmış ki konuyla ilgili ne tüm bilimsel görüşleri ve bakış açılarını inceleme gereği duyuyor ne de nasıl evrimleşmiş olabileceğini ve kökenini kendi araştırıyor. Aslında bu sadece bağışıklık sistemi ile ilgili de değil. Yukarda anlattığım diğer yapılar için de aynı şey geçerli. Sonuç Tüm bunlar bize Michael Behe’nin en başında önemli bir hata yaptığını göstermektedir. Michael Behe bir biyokimyacıdır ve özellikle de protein sistemleriyle uğraşmaktadır. Proteinlerden oluşan kompleks yapıların evrimi konusunda yanlış bir düşüncesi var. Behe şöyle düşünüyor: Elimizde 100 proteinden oluşan kompleks bir sistem varsa bu sistemin evrimleşmiş olması için daha önce 99 proteinden oluşan ve aynı görevi yapan bir yapı olmalıdır. 99 proteinlik yapı ise ancak 98 proteinlik ve aynı görevi yapan bir yapıdan evrimleşmiş olmalı. İşte Behe biyokimyasal yapıların evriminin böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ama bunun böyle olması gerekmediği çok açık. Proteinlerden oluşan yapıların evrimi DNA yapısındaki değişikliklerle olur ve DNA yapısında oluşacak değişikliğin tek bir protein eklenmesine veya yapı içindeki sadece bir proteinin değişmesine sebep olmak zorunda olmadığı çok açıktır. Ayrıca öncü bir sistemin aynı görevi yapıyor olma gibi bir zorunluluğu da mevcut değildir. Ama Behe böyle olması gerektiğini düşünüyor ve bu tip adım adım kademeli bir evrim sürecinin bilim adamları tarafından açıklanamadığını söylüyor. Yani yukarda anlattığım gibi Behe’nin kendisine sunulan ve bu yapıların olası evrim modellerini anlatan makale ve kitapları bu sebeple kabul etmiyor ve yeterli görmüyor. Sanırım bu sebeple Behe hiçbir zaman bu açıdan kendini tatmin eden bir evrim modeliyle karşılaşmayacak çünkü beklediği şey zaten mümkün olmayan birşey. En son olarak da Michael Behe’nin veya başka birinin şimdiye kadar, herhangi bir yapının indirgenemez kompleks olduğunu ve evrimleşmiş olamayacağını savunduğu ve hakemli dergilerde yayınlanmış hiçbir makalesi olmadığını belirtmek istiyorum. Sanırım Behe artık, konuyu fazla bilmeyen ve araştırma yapma imkanı olmayan insanları etkilemek için kitap yazmak yerine bilimsel olduğunu iddia ettiği argümanlarını hakemli dergilerdeki makaleleriyle bilim adamlarına sunmalı. Akıllı Tasarım hareketi önceki yazılarımda da belirttiğim gibi argümanlarını bilgisizlikten almaktadır. Bilimde bazı boşluklar yaratıp bunların sebebini akıllı bir tasarımcıya atfetmek bilimin araştırma, gözlem ve deney gibi kademelerini ortadan kaldırmak ve yüzyıllar öncesinin gücünü bilgisizlikten alan düşüncelerini kabullenmekten başka birşey değildir. Baksanıza Behe bağışıklı sistemiyle ilgili araştırmalarda sonuca ulaşılamayacağını düşündüğü için araştırmadığını söylüyor. Bu nasıl bir bilimsel yaklaşımdır. Bir bilim adamı böyle önyargılarla hareket etmemelidir. Behe işin başından kendi kriterlerine göre evrimleşmiş olmayacağına karar veriyor ve bu sebeple o yapıları araştırmıyor hatta yapılan tüm araştırmaları inceleme gereği bile duymuyor. Bir de Akıllı Tasarımcılar teorilerinin bilimsel olduğu iddiasıyla okullarda öğrencilere öğretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hakkında hakemli saygın bilim dergilerinin hiçbirinde bir tane destekleyici makale yazılmamış bir teorinin (aslında ortada teorisi falan yok ama…) okullarda öğretilmesi çok yanlış olur. Referanslar: 1. Mustafa Akyol, Akıllı Tasarım [Intelligent Design] Teorisi, 2004 2. N. J. Matzke, Evolution in (Brownian) space: a model for the origin of the bacterial flagellum, 2003 3. Ian Musgrave, Evolution of the Bacterial Flagella, 2000 4. Kenneth R. Miller, The Flagellum Unspun: The Collapse of “Irreducible Complexity”, 2004 5. Robinson, A. Jean, Kropatkin, Mona, and Aggeler, Paul M. 1969. Hageman Factor (Factor XII) Deficiency in Marine Mammals. Science 166:1420-1422. 6. Kenneth R. Miller, Answering the Biochemical Argument from Design, 2003

http://www.biyologlar.com/indirgenemez-komplekslik-nedir

Hayvanların Organizma Alemindeki Yeri

Organizma alemi içinde hayvanların morfolojik ve ekolojik olarak ayrı bir yeri vardır. Hayvanlar diğer canlılardan kendilerine özgü karakterleri, yaşam biçimleri ile sıyrılırlar.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarin-organizma-alemindeki-yeri

BİTKİLERDE TROPİZMALAR

Tropizmalar, bitki organlarının uyartının geliş yönüne bağlı olarak yaptıkları yönelim hareketleridir. Hareket uyartının geldiği yöne doğru ise buna "pozitif tropizma", eğer uyartının geldiği yönün aksi istikametine doğru ise buna da "negatif tropizma" adı verilir. Tropistik hareketler ayrıca uyartı çeşidine göre de isimlendirilirler. Buna göre ışık uyartısı ise "fototropizmalar", yerçekimi ile "geotropizma (gravitropizma)" nem uyartısı ise "higrotropizma", dokunma ile "tigmotropizma" gibi isimler alır. Bunlar içinde en yaygın görülenler fototropizma ve geotropizma hareketleri olduğundan bunlar diğerlerine göre daha çok araştırılmıştır. FOTOTROPİZMA Işığa yönelim anlamına gelen fototropizma bitkilerin ışıktan daha çok yararlanarak daha çok fotosentez yapmalarını sağlayan bir fizyolojik olaydır. Bitkilerin gövdeleri ve yapraklan pozitif, kökleri ise negatif fototropizma gösterirler. Gövde Fototropizması Pencere önüne konulan bitkilerin pencereye doğru eğildiklerini herkes gözlemiştir. Fizyologların merakını çeken bu olayın mekanizmasını aydınlatmak için çeşitli araştırmalar yapılmış ve teoriler ileri sürülmüştür. IAA (oksin) hormonunun keşfine de öncülük eden ve Went tarafından yapılan araştırmalar bunun ilklerinden sayılır. Daha sonra başka teoriler de ileri sürülmüştür. Yapılan ilk deneylerde tek taraflı ışık verilen koleoptillerin ışığa yöneldikleri uç kısmı kapatılan koleoptilin ise ışığa yönelmediği ve dik büyüdüğü, ucu kesilen koleoptilin ise hem yönelme hem de büyüme göstermediği belirlenmiştir. Bu deneyler, uç kısımda oksin sentezi yapıldığı ve dolayısıyla fbtotropizmada oksin hormonunun rol oynayabileceğini düşündürmüş ve çalışmalar oksinle ilgili olarak yürütülmüştür. Bu husustaki teoriler şunlardır: 1- Oksin Taşınım Teorisi: Went tarafından ilen sürülen ve aynı zamanda Chlodony tarafından da desteklenen bu husustaki ilk teoridir. Buna göre ışık etkisiyle oksinin lateral olarak ışık gören taraftan ışık görmeyen tarafa doğru taşınması sonucu iki taraf arasındaki asimetrik oksin dağılımı sebebiyle oksinin fazla olduğu ışık görmeyen taraftaki fazla büyüme sonucu bitkinin gövdesi ışığa doğru eğilmektedir. 2- Oksin Parçalanması Teorisi: Buna göre ışık gören taraftaki oksin ışığın etkisiyle inaktive olmakta veya parçalanmaktadır. Böylece ışık ve gölge taraflar arasında bir oksin ve dolayısıyla büyüme asimetrisi oluşmaktadır. Gölge tarafın lehine oluşan büyüme sonucu bitki ışığa yönelmektedir. 3- Oksin Sentez Farkları Teorisi: Bu görüşe göre, bitkilerin ışık alan kısımlarında oksin sentezi azalır. Bunun sonucu iki taraf arasında bir oksin ve büyüme asimetrisi ortaya çıkar. 4- Ġnhibitör Etkisi Teorisi: Fototropizmada oksinin asimetrik dağılımı yanında bazı inhibitör maddelerin de rol oynayabileceği ileri sürülmektedir. Ayçiçeği hipokotillerinde asimetrik IAA dağılımına rastlanmadığı halde nasıl fototropizma gösterdikleri araştırılmış ve ışık gören tarafta daha çok inhibitör madde belirlenmiştir. Ancak inhibitör maddelerin mahiyeti ve fototropizmada nasıl rol oynadıkları hususunda henüz fazla bir şey bilinmemektedir. Teorilerin ortak noktası gövdedeki fototropizmayı açıklamaları ve bunun mekanizmasını da gövdenin ışık gören ve görmeyen kısımları arasındaki oksin ve buna bağlı büyüme asimetrisine dayandırmalarıdır. Her üç teorinin de olayı aydınlatmada katkıları olduğu muhakkaktır. Nitekim radyoaktiviteli (C14 le işaretlenmiş) IAA emdirilmiş ağar bloğu bir koleoptil parçasına tek taraflı konulup koleoptilin altına da iki saf ağar yerleştirildikten sonra tek taraflı ışık verildiğinde alttaki ağar bloklardan ışık tarafındakinde daha az diğerinde ise daha fazla IAA biriktiği belirlenmiştir. Ancak üst ağardaki toplam lAA'nın tamamen alta geçmediği de anlaşılmıştır. Bu durum hem lAA'nın ışıktan gölge tarafa taşındığını hem de ışıkta parçalanmadan dolayı miktarının azaldığını düşündürmüştür. Daha sonraki çalışmalarda oksinin parçalanmasında bazı pigmentlerin rol oynadıkları belirlenmiştir. Riboflavin ve beta-karoten gibi pigmentlerin ışığı absorblayarak ışık enerjisinin lAA'nın parçalanmasında kullanıldığı bazı araştırıcılarca ileri sürülmektedir. Diğer taraftan ışığın hangi dalga boylarının bu işte etkili oldukları araştırılmıştır. Riboflavin ve beta-karoten pigmentlerinin ışık absorbsiyon spektrumları ile fototropizma aksiyon spektrumunun 400-500 nm arasındaki mavi ışınlar bölgesinde olması bu görüşü desteklemektedir. Yaprak Fototropizması Bitkilerin yaprakları da pozitif fototropizma göstererek ışığa doğru yönelirler. Yaprakların bitki üzerinde ışığı en iyi alacak şekilde ışığa karşı düzenlenmelerine "yaprak mozaikleri" denir. Duvar sarmaşığı (Hedera helix) bitkisinin yapraklarının duvar üzerinde gösterdikleri diziliş buna en iyi örnektir. Bunu bütün bitkilerde değişik derecelerde görmek mümkündür. Ancak en iyi şekilde bir yönden ışık alan ev bitkilerinde görülür. Yapraklarda görülen en ilginç hareketlerden birisi de "güneşi izleme" hareketidir. Bitkilerin çoğunda görülen bu olayda yapraklar gün boyunca güneşe belli bir açıda yönelerek onu takip ederler. Bu durum pamuk, soya, yonca ve ebegümeci bitkilerinde iyi görülür. Güneşi izleme olayı gerçek bir pozitif fototropizma hareketidir. Çünkü yaprakların düzenlenişi güneş ışınlarının yönü ile tayin edilir. Yapraklarda görülen pozitif fototropistik hareketin mekanizması bazı bilim adamlarına göre büyüme asimetrisine dayanır. Buna göre yaprakların gölgede kalan kısımlarında oksin birikirken daha çok ışığa maruz kalan kısımlarında oksin miktan azalır. Böylece gölgede kalan taraf daha fazla büyüme göstererek yaprak ışığa yönelir. Bazı bilim adamları ise yaprak yönelişini turgor asimetrisine dayandırırlar. Buna göre güneş ışınlarının yönü laminadaki ana damar boyunca dizilen hücreler vasıtasıyla algılanır ve yaprağın hareketini sağlayan pulvinustaki motor hücrelerine mesaj olarak aktarılır. Ancak mesajın taşınmasında oksinin görev yaptığı ile ilgili bulgular vardır. Belki de her iki görüş bitki türüne göre değişmektedir. Çünkü orta damar kenarında dizilmiş bulliform hücreleri ile pulvinuslardaki motor hücreleri bütün bitkilerde görülmez. Kök Fototropizması Bir bitkinin kökü tek taraftan ışıklandırıldığında kök ışıktan kaçarak aksi yönde büyümeye başlar. Yanı kökler negatif fototropızma gösterir. Bunun mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte bazı araştırıcılara göre oksin düzeyinin kökte yüksek olmasından dolayı ışık verildiğinde gölge tarafta çok fazla oksin birikmekte bu da büyümeyi engelleyici etki yapmaktadır. Işık tarafinda ise oksin konsantrasyonu azalır ve büyüme hızlanır. Köklerle ilgili bir husus, bitkinin köklerinin genç ve yaşlı oluşuna göre ışığa verdikleri cevap farklı olmaktadır. Genç köklerin ışığa yönelmesine karşın yaşlı köklerin kaçtığı belirtilmektedir. Bitkide çiçeklerin de genellikle pozitif forotropizma gösterdikleri bilinmekle birlikte bazen tersi olabilmektedir. Mesela, Cymbalaria vulgaris bitkisinde genç çiçeklerin pozitif fototropizma göstermesine karşılık, döllenmiş çiçeklerin negatif fototropizma gösterdikleri belirlenmiştir. Bu da bitki hareketlerinde amacın tamamen ihtiyaca cevap prensibine dayandığını gösterir. Çünkü bitkinin bu davranış değişimi ile başlangıçta çiçekler güneşe ihtiyaç duyduklarından ona yönelmekte, döllenmeden sonra ise ışığa ihtiyaç kalmamış, tohumların toprağa saçılması için çiçeklerin yönü güneşe değil toprağa dönmüştür. GEOTROPİZMA (GRAVİTROPİZMA) Yerçekimine yönelim anlamına "geotropizma" veya "gravitropizma" olarak adlandırılan bu olayda fototropizmanın tersine kökler pozitif, gövde ise negatif geotropizma gösterir. Çimlenen bir tohumdan çıkan kökçüğün aşağıya gövdeciğin de yukarıya doğru büyümesi buna tipik bir örnektir. Tohumu ters çevirirseniz dahi olayı değiştiremezsiniz. Bunda da ihtiyaca cevap prensibine göre köklerin topraktaki su ve besinlerden, gövdenin ise toprak üstünde ışık, CO2 ve O2'den istifadesi söz konusudur. Yeni çimlenmiş bir bezelye fidesinin bir boru içinde yatay olarak yerleştirilip duvara asılması halinde kökteki pozitif gövdedeki negatif geotropizmanın görünüşü. Kökün aşağıya gövdenin ise tersi yönde yukarıya büyümesi genel bir olaydır. Ama bu her zaman böyle midir? Elbette istisnaları vardır. Birçok ağaç ve çalıların yan dalları çeşitli yönlerde veya yere parelel hatta yukarıdan aşağıya geliştiği görülür. Çilek bitkisinin sürünücü gövdesi yere paralel gelişme gösterir. Rizomlu bitkilerin rizomları toprak altında fakat yüzeye paralel büyüme gösterir. Bütün bunlara rağmen genel bir kural olarak primer bitki kökleri pozitif, primer gövde ise negatif geotropizma gösterir. Sonradan oluşan yan dallar ve yan kökler gibi organlarda ihtiyaca göre geotropik cevap değişebilir. Sonradan meydana gelen yapılar yerçekiminden ya hiç veya çok az etkilenirler. Köklerin pozitif geotropizma gösterdiklerini önceden belirtmiştik. Bunun mekanizması hususunda bir çok araştırma yapılmış ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere geçmeden önce bütün görüşlerde ortak noktanın yerçekimi uyartısını algılayan bölgenin kök şapkası (kaliptra) olduğunu belirtelim. Çünkü yapılan araştırmalarda şapkası uzaklaştırılan köklerin yeni şapka oluşana kadar yerçekimini algılamadıkları belirlenmiştir. Geotropizmanın mekanizması hakkında ileri sürülen görüşlerin ilki "statolit nişastası" ile ilgilidir. Bu görüşün başlangıcı hayvanlarda yerçekimi algılama sistemine dayanır. Bazı Crustaceae ve Mollusca türlerinde "statosit" adı verilen yerçekimine duyarlı organlar bulunur. Statositlerde yerçekiminden etkilenen ve statolit adı verilen bir kaç kalsiyum karbonat veya kum taneciği bulunur. Statosit organları pozisyon değiştirdiğinde içindeki statolit tanecikleri de pozisyon değiştirir. Bu pozisyon değişikliği sinir sistemini uyarır ve buna göre yerçekimi algılanır. Hayvanlardaki bu durum bitki fizyologlarına ilham kaynağı olmuş ve acaba bitkilerde de böyle bir mekanizma olamaz mı? sorusuna cevap bulmak için araştırmalar yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda kök şapkasının (kaliptra)merkezindeki hücrelerde amiloplastlar içinde iri nişasta tanelerine rastlanmış ve kök dikey pozisyonda iken hücrenin yerçekimi tarafında yer alan nişastaların kök yatay pozisyona getirildiğinde yer değiştirerek yine yer çekimi tarafında çökeldikleri tesbit edilmiştir. Statolitlerin hücrede çökelmesiyle hücre zarına ve özellikle endoplazmik retikuluma basınç uygulayarak plasmodesnmalar vasıtasıyla yapılan madde alışverişini ve hücre zarında hormon metabolizmasını düzenlemede görev yapan enzimleri aktive ettikleri tahmin edilmektedir. Kökün pozitif geotropizmasıyla ilgili olarak savunulan görüşlerden birisi de eksinin asimetrik dağılımıdır. Yatay bırakılan bir kök bir süre sonra tekrar aşağıya yönelerek büyür. Bu kökün yerçekimi yönündeki hareketidir. Bu şekilde yatay bırakılan kökün alt yüzeyinde oksin konsantrasyonunda artış, üst yüzeyinde ise azalma tesbit edilmiştir. Bu durum gövdedekinin tersidir. Yani kökte oksin fazlalığı büyümeyi engelleyici etki gösterir ve oksinin az olduğu üst kısım daha fazla büyüyerek kökün aşağıya yönelmesini sağlar. Kökteki oksinin bu ters etkisi, etilen sentezine sebep olarak büyümeyi engellemesi şeklinde izah edilmektedir. Bir başka görüşe göre geotropizmada inhibitör maddeler rol oynamaktadır. Kök şapkasının ürettiği inhibitör bir madde kökte bazipetal olarak büyüme bölgesine taşınmaktadır. Kök yatay konumda tutulduğunda inhibitör madde yerçekiminin etkisiyle kökün alt yüzeyinde birikerek bu kısmın büyümesini engeller ve kökün üst tarafının büyümesi engellenmediğinden üst kısmın lehine meydana gelen asimetrik büyüme sonucu kök ucu aşağı kıvrılarak büyür. Ancak bu inhibitör maddenin mahiyeti açıklanamamıştır. Oksin fazlalığından dolayı oluşan etilen hormonu olduğunu ileri sürenler olduğu gibi ABA hormonu veya başka bir çeşit inhibitör olduğunu iddia eden araştırıcılar da vardır. Geotropizmada pH'nın etkili olduğunu ileri sürenler vardır. Hidrojen iyon konsantrasyonunun fazla olduğu bölgede büyümenin daha fazla olmasından dolayı asimetrik kök büyümesinin meydana geldiğini ve yerçekiminin hidrojen iyon konsantrasyonunu etkilediğini iddia edenler vardır. Bazı çalışmalara göre ise kök ve koleoptillerin yerçekimine gösterdikleri geotropik harekette Ca++ iyonları rol oynamaktadır. Yatay durumdaki kökün alt tarafında yerçekimi etkisiyle daha çok Ca+ iyonu belirlenmiştir. Bu hususta ileri sürülen mekanizmaya göre Ca++ artışı IAA artışına ve alt taraftaki bu IAA artışı ise etilen sentezine sebep olur. Buda burada büyümeyi engellediği için üst kısım lehine bir asimetrik büyümeyle kök aşağı kıvrılır. Klinostat Çalışmaları Geotropizma ile iligili çalışmalarda bazen klinostat adı verilen aletlerden yararlanılır. Klinostat, yatay bir eksen etrafında dönmeyi sağlayan alettir. Klinostata saksı içinde yatay yerleştirilen ve döndürülen bir bitkide hiç bir geotropik hareket görülmez, bitkinin kök ve gövdesi horizontal doğrultuda büyümesini sürdürür. Bunun sebebi, dönmekte olan bitkinin her tarafreşit oranda yerçekimi kuvvetine maruz kaldığından bitkide asimetrik bir hormon dağılımı oluşmamakta ve bundan dolayı asimetrik büyüme olmamaktadır Klinostat kontrol Klinostat aletine yerleştirilen ve döndürülen bitkide hiçbir geotropizma görülmezken (solda), masa üzerinde aynı şeklide konulmuş kontrol bitkisinde gövdenin yukarıya köklerin de saksı içinde aşağıya doğru büyüdüğü görülür (Önder, 1985). Geotropizma ile ilgili olarak son çalışmalardan bazısı ise NASA tarafından uzayda kurulan uzay istasyonlarında yerçekimsiz ortamda yürütülmektedir. Yerçekimi olmayan uzayda bitkilerin nasıl bir davranış gösterecekleri araştırılmaktadır. DİĞER TROPİZMALAR Tropizma hareketleri içinde en çok araştırılanlar fototropizma ve geotropizma olduğu ve diğer tropizmalar hakkında az araştırma yapıldığından bunlar hakkında şimdilik bilgi verilmeyecek sadece isimleri belirtilecektir. Diğer tropizmaların başlıcalan şunlardır: 1- Hidrotropizma: Suya yönelim 2- Kemotropizma: Kimyasal maddelere yönelim 3- Tigmotropizma: Dokunmaya duyarlı yönelim 4- Higrotropizma: Neme duyarlı yönelim 5- Travmotropizma: Yaralanmadan kaçış yönelimi

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-tropizmalar

FOTOTROPİZMA NEDİR

Işığa yönelim anlamına gelen fototropizma bitkilerin ışıktan daha çok yararlanarak daha çok fotosentez yapmalarını sağlayan bir fizyolojik olaydır. Bitkilerin gövdeleri ve yapraklan pozitif, kökleri ise negatif fototropizma gösterirler. Gövde Fototropizması Pencere önüne konulan bitkilerin pencereye doğru eğildiklerini herkes gözlemiştir. Fizyologların merakını çeken bu olayın mekanizmasını aydınlatmak için çeşitli araştırmalar yapılmış ve teoriler ileri sürülmüştür. IAA (oksin) hormonunun keşfine de öncülük eden ve Went tarafından yapılan araştırmalar bunun ilklerinden sayılır. Daha sonra başka teoriler de ileri sürülmüştür. Yapılan ilk deneylerde tek taraflı ışık verilen koleoptillerin ışığa yöneldikleri uç kısmı kapatılan koleoptilin ise ışığa yönelmediği ve dik büyüdüğü, ucu kesilen koleoptilin ise hem yönelme hem de büyüme göstermediği belirlenmiştir. Bu deneyler, uç kısımda oksin sentezi yapıldığı ve dolayısıyla fbtotropizmada oksin hormonunun rol oynayabileceğini düşündürmüş ve çalışmalar oksinle ilgili olarak yürütülmüştür. Bu husustaki teoriler şunlardır: 1- Oksin Taşınım Teorisi: Went tarafından ilen sürülen ve aynı zamanda Chlodony tarafından da desteklenen bu husustaki ilk teoridir. Buna göre ışık etkisiyle oksinin lateral olarak ışık gören taraftan ışık görmeyen tarafa doğru taşınması sonucu iki taraf arasındaki asimetrik oksin dağılımı sebebiyle oksinin fazla olduğu ışık görmeyen taraftaki fazla büyüme sonucu bitkinin gövdesi ışığa doğru eğilmektedir. 2- Oksin Parçalanması Teorisi: Buna göre ışık gören taraftaki oksin ışığın etkisiyle inaktive olmakta veya parçalanmaktadır. Böylece ışık ve gölge taraflar arasında bir oksin ve dolayısıyla büyüme asimetrisi oluşmaktadır. Gölge tarafın lehine oluşan büyüme sonucu bitki ışığa yönelmektedir. 3- Oksin Sentez Farkları Teorisi: Bu görüşe göre, bitkilerin ışık alan kısımlarında oksin sentezi azalır. Bunun sonucu iki taraf arasında bir oksin ve büyüme asimetrisi ortaya çıkar. 4- Ġnhibitör Etkisi Teorisi: Fototropizmada oksinin asimetrik dağılımı yanında bazı inhibitör maddelerin de rol oynayabileceği ileri sürülmektedir. Ayçiçeği hipokotillerinde asimetrik IAA dağılımına rastlanmadığı halde nasıl fototropizma gösterdikleri araştırılmış ve ışık gören tarafta daha çok inhibitör madde belirlenmiştir. Ancak inhibitör maddelerin mahiyeti ve fototropizmada nasıl rol oynadıkları hususunda henüz fazla bir şey bilinmemektedir. Teorilerin ortak noktası gövdedeki fototropizmayı açıklamaları ve bunun mekanizmasını da gövdenin ışık gören ve görmeyen kısımları arasındaki oksin ve buna bağlı büyüme asimetrisine dayandırmalarıdır. Her üç teorinin de olayı aydınlatmada katkıları olduğu muhakkaktır. Nitekim radyoaktiviteli (C14 le işaretlenmiş) IAA emdirilmiş ağar bloğu bir koleoptil parçasına tek taraflı konulup koleoptilin altına da iki saf ağar yerleştirildikten sonra tek taraflı ışık verildiğinde alttaki ağar bloklardan ışık tarafındakinde daha az diğerinde ise daha fazla IAA biriktiği belirlenmiştir. Ancak üst ağardaki toplam lAA'nın tamamen alta geçmediği de anlaşılmıştır. Bu durum hem lAA'nın ışıktan gölge tarafa taşındığını hem de ışıkta parçalanmadan dolayı miktarının azaldığını düşündürmüştür. Daha sonraki çalışmalarda oksinin parçalanmasında bazı pigmentlerin rol oynadıkları belirlenmiştir. Riboflavin ve beta-karoten gibi pigmentlerin ışığı absorblayarak ışık enerjisinin lAA'nın parçalanmasında kullanıldığı bazı araştırıcılarca ileri sürülmektedir. Diğer taraftan ışığın hangi dalga boylarının bu işte etkili oldukları araştırılmıştır. Riboflavin ve beta-karoten pigmentlerinin ışık absorbsiyon spektrumları ile fototropizma aksiyon spektrumunun 400-500 nm arasındaki mavi ışınlar bölgesinde olması bu görüşü desteklemektedir. Yaprak Fototropizması Bitkilerin yaprakları da pozitif fototropizma göstererek ışığa doğru yönelirler. Yaprakların bitki üzerinde ışığı en iyi alacak şekilde ışığa karşı düzenlenmelerine "yaprak mozaikleri" denir. Duvar sarmaşığı (Hedera helix) bitkisinin yapraklarının duvar üzerinde gösterdikleri diziliş buna en iyi örnektir. Bunu bütün bitkilerde değişik derecelerde görmek mümkündür. Ancak en iyi şekilde bir yönden ışık alan ev bitkilerinde görülür. Yapraklarda görülen en ilginç hareketlerden birisi de "güneşi izleme" hareketidir. Bitkilerin çoğunda görülen bu olayda yapraklar gün boyunca güneşe belli bir açıda yönelerek onu takip ederler. Bu durum pamuk, soya, yonca ve ebegümeci bitkilerinde iyi görülür. Güneşi izleme olayı gerçek bir pozitif fototropizma hareketidir. Çünkü yaprakların düzenlenişi güneş ışınlarının yönü ile tayin edilir. Yapraklarda görülen pozitif fototropistik hareketin mekanizması bazı bilim adamlarına göre büyüme asimetrisine dayanır. Buna göre yaprakların gölgede kalan kısımlarında oksin birikirken daha çok ışığa maruz kalan kısımlarında oksin miktan azalır. Böylece gölgede kalan taraf daha fazla büyüme göstererek yaprak ışığa yönelir. Bazı bilim adamları ise yaprak yönelişini turgor asimetrisine dayandırırlar. Buna göre güneş ışınlarının yönü laminadaki ana damar boyunca dizilen hücreler vasıtasıyla algılanır ve yaprağın hareketini sağlayan pulvinustaki motor hücrelerine mesaj olarak aktarılır. Ancak mesajın taşınmasında oksinin görev yaptığı ile ilgili bulgular vardır. Belki de her iki görüş bitki türüne göre değişmektedir. Çünkü orta damar kenarında dizilmiş bulliform hücreleri ile pulvinuslardaki motor hücreleri bütün bitkilerde görülmez. Kök Fototropizması Bir bitkinin kökü tek taraftan ışıklandırıldığında kök ışıktan kaçarak aksi yönde büyümeye başlar. Yanı kökler negatif fototropızma gösterir. Bunun mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte bazı araştırıcılara göre oksin düzeyinin kökte yüksek olmasından dolayı ışık verildiğinde gölge tarafta çok fazla oksin birikmekte bu da büyümeyi engelleyici etki yapmaktadır. Işık tarafinda ise oksin konsantrasyonu azalır ve büyüme hızlanır. Köklerle ilgili bir husus, bitkinin köklerinin genç ve yaşlı oluşuna göre ışığa verdikleri cevap farklı olmaktadır. Genç köklerin ışığa yönelmesine karşın yaşlı köklerin kaçtığı belirtilmektedir. Bitkide çiçeklerin de genellikle pozitif forotropizma gösterdikleri bilinmekle birlikte bazen tersi olabilmektedir. Mesela, Cymbalaria vulgaris bitkisinde genç çiçeklerin pozitif fototropizma göstermesine karşılık, döllenmiş çiçeklerin negatif fototropizma gösterdikleri belirlenmiştir. Bu da bitki hareketlerinde amacın tamamen ihtiyaca cevap prensibine dayandığını gösterir. Çünkü bitkinin bu davranış değişimi ile başlangıçta çiçekler güneşe ihtiyaç duyduklarından ona yönelmekte, döllenmeden sonra ise ışığa ihtiyaç kalmamış, tohumların toprağa saçılması için çiçeklerin yönü güneşe değil toprağa dönmüştür.

http://www.biyologlar.com/fototropizma-nedir

Relaxation helps pack DNA into a virus

Relaxation helps pack DNA into a virus

Researchers at the University of California, San Diego have found that DNA packs more easily into the tight confines of a virus when given a chance to relax, they report in a pair of papers to be published in in the early edition of the Proceedings of the National Academy of Sciences the week of May 26 and the May 30 issue of Physical Review Letters. DNA is a long, unwieldy molecule that tends to repel itself because it is negatively charged, yet it can spool tightly. Within the heads of viruses, DNA can be packed to near crystalline densities, crammed in by a molecular motor. "These are among the most powerful molecular motors we know of," says Douglas Smith, a professor of physics whose group studies them. Within an infected cell, viruses assemble in a matter of minutes. Smith's group studies the process by isolating components of this system to watch single molecules in action. They attach the empty head of a single virus, along with the molecular motor, to a microscopic bead that can be moved about using a laser. To another bead, they tether a molecule of viral DNA. "It's like fishing," Smith says. "We dangle a DNA molecule in front of the viral motor. If we're lucky, the motor grabs the DNA and starts pulling it in." Packaging proceeds in fits and starts, with slips and pauses along the way. These pauses increase, along with forces the motor counters, as the viral head becomes full. Scientists who model this process have had to make assumptions about the state of the DNA within. An open question is whether the DNA is in its lowest energy state, that is at equilibrium, or in a disordered configuration. "In confinement, it could be forming all kinds of knots and tangles," said Zachary Berndsen, a graduate student in biochemistry who works with Smith and is the lead author of the PNAS paper. To figure this out, Berndsen stalled the motor by depriving it of chemical energy, and found that packaging rates picked up when the motor restarted. The longer the stall, the greater the acceleration. DNA takes more than 10 minutes to fully relax inside the confines of a viral head where there's little wiggle room, the team found. That's 60,000 times as long as it takes unconfined DNA to relax. "How fast this virus packages DNA is determined by physics more than chemistry," Smith said. DNA's tendency to repel itself due to its negative charge may actually facilitate the relaxation. In related experiments, the researchers added spermidine, a positively charged molecule that causes DNA in solution to spool up. "You might think the stickiness would enhance packing, but we find that the opposite is true," said Nicholas Keller, the lead author of this second report, published in Physical Review Letters. Countering the negative charges, particularly to the point of making the DNA attractive to itself, actually hindered the packaging of DNA. "The DNA can get trapped into conformations that just stop the motor," Keller said. "We tend to think of DNA for its information content, but living systems must also accommodate the physical properties of such a long molecule," Berndsen said. "Viruses and cells have to deal with the forces involved." Beyond a clearer understanding of how viruses operate, the approach offers a natural system that is a model for understanding and studying the physics of long polymers like DNA in confined spaces. The insights could also inform biotechnologies that enclose long polymers within minuscule channels and spheres in nanscale devices. Source : des@ucsd.edu http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/relaxation-helps-pack-dna-into-a-virus

NASTİLER

Nastik hareketler, bitki organlarının uyartı yönüne bağlı olmaksızın uyartıya karşı daima aynı yönde yaptıkları hareketlere denir. Nastik hareketler genellikle turgor asimetrisine dayanır. Bazıları da büyüme asimetrisinden kaynaklanır. Büyüme asimetrisine dayanan nastik hareketlere en tipik örnek "epinasti" ve "termonasti" hareketleridir. Turgor asimetrisinden kaynaklananlara ise "niktinasti" ve "tigmonasti" örnek verilebilir. Turgor asimetrisiyle meydana gelen hareketler büyüme asimetrisiyle oluşanlara göre daha hızlıdır. Ayrıca turgor asimetrisine dayanan hareketlerde "turgorinler" adı verilen ve hormon oldukları tahmin edilen kimyasal maddelerin rol oynadıkları ileri sürülmektedir. BÜYÜME ASİMETRİSİNE DAYANAN NASTİLER Epinasti Yaprak sapı petiolün aşağıya doğru kıvrılmasına epinasti denir. Bunun sebebi önceleri yerçekimine bağlanıyordu. Fakat sonradan yapılan klinostat deneyleri epinastinin geotropistik bir hareket olmadığını göstermiştir. Çünkü klinostata konulan bitki de ve konulmayan da epinastik cevap göstermektedir. Epinastide rol oynayan hormonun oksin olduğu anlaşılmıştır. Oksin fazlalığında etilen oluşumuyla izah edilen olayda petiolün dorsaline göre ventralinde daha çok oksin ve bundan kaynaklanan etilen oluşur. Bu durumda alt kısım büyüme inhibisyonuna uğrayarak üst kışını lehine bir büyüme asimetrisi oluşur ve yaprak sapı aşağıya bükülür.Dolayısıyla oksin fazlalığına veya etilen artışına sebep olan her türlü dış ve iç uyartı epinastik hareketin uyaranıdır. Bazen epinastinin tersine yaprak sapının yukarı kıvrılarak yaprağı yukarı kaldırdığı da görülür. Buna da hiponasti denir. Hiponastide giberellin hormonlarının rol oynadığı tahmin edilmektedir. Termonasti Lâle (Tulipa) bitkisinde tipik olarak görüldüğü gibi diğer bazı Liliaceae familyası bitkilerinde de görülen çiçeklerin sıcaklığa bağlı olarak açılıp kapanması büyüme asimetrisine dayanan termonastik bir harekettir. Gece-gündüz sıcaklık farkından dolayı bu çiçekler gündüz açık gece kapalıdır. Özellikle lâle bitkisinde yoğun olarak araştırılan bu hareket, tepallerin dış ve iç yüzey dokularının sıcaklıktan farklı etkilenmesi sonucu meydana gelir. 10°C'nin altındaki sıcaklıklar tepallerin dış yüzey hücrelerinin büyümesine ve çiçeğin kapanmasına sebep olur. 17°C ve yukarısındaki sıcaklıklar ise tepallerin iç yüzey hücrelerinin büyümesine ve çiçeğin açılmasına sebep olur. Diğer bir ilginç sıcaklık mdikatörü, orman gülü (Rhododendrori) bitkisinin yapraklarıdır. Bitkinin daimi yeşil olan yapraklan, kışın sıcaklık -15°C civarına düştüğünde aşağıya doğru gövdeye kapanırken, sıcaklık 0°C üzerinde olduğunda yukarı doğrularak horizontal pozisyona geçer. TURGOR ASİMETRİSİNE DAYANAN NASTİLER Niktinasti (Uyku Hareketi) Bazı Leguminaceae familyası bitkilerinde görülen bu harekette yapraklar ritmik olarak gündüz horizontal pozisyonda açık iken geceleyin dikey pozisyonda kapalı bir pozisyon gösterir. Bu yüzden insanların gece uyuması gündüz uyanmasına benzetilerek uyku hareketleri adı da verilmiştir. Bu tanımdan da anlaşıldığı gibi bu harekette uyarıcı faktör ışıktır. Yaprağın hareketini sağlayan yapı yaprak veya yaprakçıkların sap veya gövdeye birleştikleri yerde bulunan pulvinus'tur. Yaprak hareketleri, pulvinusun motor hücreleri adı verilen subepidermal korteks hücrelerindeki turgor değişimine bağlıdır. Dorsal motor hücrelerindeki suyun ventral motor hücrelerine geçmesi sonucu dorsaldeki hücreler turgorunu kaybederken ventraldekiler turgor durumuna geçer ve bu durumda yaprak açılır. Tersi durumda ise dorsaldeki hücrelerin turgor haline geçmesiyle yaprak kapanır. Yaprağın kapanma yaptığı tarafı ventral, aksi tarafı ise dorsaldir. Uyku hareketleri en tipik olarak akasya ağacı ve ipek ağacı (Albizzia julibrissin) yapraklarında görüldüğünden bu bitkiler üzerinde daha çok çalışılmıştır. Bu bitkilerin yapraklan bileşik yaprak tipinde olup her bir yaprak üzerinde çok sayıda karşılıklı yaprakçıklar yer alır. Lâle çiçeğinin açılıp kapanmasında değişen sıcaklığın etkisi. Solda kapalı çiçek ve dış yüzey dokusunu gösteren ok, sağda ise açık çiçek ve iç yüzey dokusunu gösteren ok yer almaktadır Albizzia julibrissin yapraklarının solda gündüz sağda ise geceleyinki durumları. Alttaki şekiller her iki durumda yaprakçıklann anatomisinden birer kesit göstermektedir (Salisbury ve Ross, 1985). Niktinastik harekette uyartının alınmasında fitokrom pigmentinin rol oynadığı tahmin edilmektedir. Yaprakların açılmasında ışığın mavi ve kırmızı ötesi dalga boylarının etkili oldukları deneylerle gösterilmiştir. Fitokrom ışığı aldıktan sonra pulvinuslardaki motor hücrelerinin zar geçirgenliğini etkileyebilir. Zardaki aktif transporttan sorumlu ATPaz gibi enzimleri kontrol etmek suretiyle bu iş başarılmış olabilir. Böylece hücreler arasında K+ iyonlarının geçişi ve dağılımı sağlanır. Gerçekten yapılan deneylerde motor hücrelerinin turgor veya plazmoliz durumuna geçmelerinde K+ iyonlarının rol oynadığı belirtilmiştir. Hücrelere K+ girişi turgora, K+ çıkışı ise plazmolize sebep olmaktadır. Bu hareketin ilginç bir yönü de bir günlük sürelerle ritmik olarak meydana gelmesidir. Coleus bitkisinde yapılan araştırmalarda bitkinin devamlı karanlık veya devamlı ışık gibi şartlara konulması durumunda dahi 24 saatlik sürelerde yaprakların açılıp kapanma ritmi gösterdikleri belirlenmiştir. Bu da olayda ışığın rolü olmakla birlikte esas olarak iç ritm adı da verilen biyolojik saatin rol oynadığını gösterir. Tigmonasti Tigmonastik hareketler dokunma ve benzeri uyartılara karşı bazı bitkilerin gösterdikleri nastik cevaptır. Mekanik bir uyartıyla meydana gelen asimetrik turgor değişimi sonucu hareket ortaya çıkar. Bu olay en tipik olarak Mimosa pudica küstüm otu bitkisinde görüldüğünden bu bitki üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Bir uyartı verildiğinde bu bitkinin bileşik yapraklarının önce yaprakçıklan sonra da yaprakların kendisi hızla kapanır. Bu hareket birkaç saniyede tamamlanan en hızlı bitki hareketidir. Mimosa'daki bu hareket sadece dokunmaya değil sarsıntıya karşı da meydana geldiği için bu harekete aynı zamanda "sismonasti" adı da verilmiştir. Tek bir yaprak uyarıldığında dahi bu uyartı bitkinin her tarafına yayılıp diğer yaprakların da kapanmasına sebep olur. Tigmonasti hareketinin mekanizması da niktinastide olduğu gibidir. Pulvinustaki ventral motor hücrelerinin K+ iyonu ve buna bağlı su büzülmesi ile yaprak kapanır. 15-20 dakika sonra K+ iyonları ventral motor hücrelerine tekrar geri dönerek hücrelerin su almasına ve şişmesine sebep olur. Böylece yaprak açılır. Mimosa'daki hareketin dokunma ve sarsıntı dışında ısınma, elektrik ve kimyasal uyartılara karşı da meydana geldiği belirlenmiştir. Uyartının sadece yapraklarda değil bütün bir bitkinin her tarafında 50cm/sn hızla taşındığı anlaşılmıştır. Bitkide uyartının bu kadar hızlı nasıl taşındığı hale bir sırdır. Bazı fizyologlara göre hayvanlarınkine benzer bir sinir sisteminin varlığından söz edilir. Bazı araştırıcılara göre hormon taşınımıyla iletilmektedir. Ancak hormon taşınımı bu kadar hızlı değildir. Tigmonastik hareketin bitkiye faydası muhtemelen sinek ve böcekleri ürkütüp kaçırmak içindir. Tigmonastik hareketin başka bir çeşidini böcek kapan bitkilerde görmekteyiz. Bu bitkilerin yapraklan, sinek ve böcekleri yakalamak üzere tuzak adı verilen özel yapılarla donatılmıştır. Genellikle böcek, yaprak ayasına konduktan sonra yaprak sineğin üzerine kapanarak onu hapseder ve salgıladığı enzimlerle onu sindirir. Hususan Dionaea bitkisinin yaprak ayası kurt kapanı şeklinde iki parçalı olup yaprak kenarlarının çıkıntıları birbiri arasına geçen özelliktedir. Böcek yaprağa konduğunda dokunma uyartısı aya üzerindeki küçük tüyler vasıtasıyla alınmakta ve ayanın iki parçası karşılıklı kenetlenmektedir. Dionaea muscipula bitkisinin böcek kapan yapraklan. Sol öndeki yaprağa böcek konmuş, sağ önde kapanmış yaprak. Drosera genusuna giren böcekçil bitkilerde yapraklar yapışkan uçlu tentaküllerle donatılmıştır. Tentaküllerin hareketi böceklerin tentakiillere dokunnıasıyla uyarılır ve böcek buraya yapışarak yaprağın merkezine alınır ve burada sindirilir. Droseradaki hareket daha yavaştır. Ancak böcek yapıştığı için kaçamıyacaktır. Hidronasti Bir çok otsu bitkide yapraklar kuraklık stresine maruz kaldığında rulo şeklinde yaprağın uzun ekseni boyunca katlanır. Bu sırada stomalar da kapanır. Hareketin mekanizması, Şekil'de görüldüğü gibi yaprağın ana damarının iki tarafında dizilmiş bulliform adı verilen motor hücreleriyle ilgilidir. Kuraklık durumunda bu hücreler komşu hücrelere su vererek büzülürler ve yaprak kapanır. Normal şartlarda turgor durumuna geçerler ve yaprak açılır. Bu hareketin uyaranı kuraklıktır amacı ise yaprak yüzeyini küçülterek su kaybını azaltmaktır. DİĞER HAREKETLER Buraya kadar gördüğümüz tropistik ve nastik hareketler bir düzlemde meydana gelen hareketlerdir. Oysa nadir de olsa iki düzlemde oluşan ve burulma şeklinde ortaya çıkan "torsiyon hareketleri" de vardır. Bu tür hareketlerin mekanizması dokunmaya bağlı tigmotropistik özellikte ise de esasen çok daha karmaşıktır. Bu sayede bitkiler iki hatta üç düzlemde devam eden burulma ve sarılma hareketleri yaparlar. Fasulye gibi sarılıcı bitkilerde görülen bu hareket, organların tek tarafında değil, ön, arka, sağ yan, sol yan gibi farklı kısımlarında beliren büyüme farklılığı sonucu meydana gelir. Bu harekette farklı kısımlardaki büyüme farkının büyüme hormonlarının farklı konsantrasyonundan kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Bazı bitkilerde özel görevlerin yerine getirilmesi amacıyla patlama ve fırlatma şeklinde beliren ve o organda ancak bir defa meydana gelen hareketler görülür. Ecbalium ve Impatiens balsamına bitkilerinde tohumların fırlatılmasını sağlayan patlama hareketleri turgor değişimiyle meydana gelir. Anterlerin patlamasında, eğreltilerde sporangiumların açılmasında iş gören mekanizmanın bu organlardaki su kohezyon kuvvetlerindeki değişmeyle ilgili olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca bitkilerin cansız dokularında şişme asimetrilerinden meydana gelen hidratasyon hareketleri de vardır. Ancak bu hareketler canlılıkla ve büyümeyle ilgili olmayıp, sadece belli organlardaki cansız yapılarda farklı su alışverişiyle ortaya çıkan şişme derecelerinden kaynaklanan fiziki olaylardır. Çeşitli kuru meyve kısımlarında görülen kıvrılma, eğilme, spiralleşme gibi değişmeler halinde ortaya çıkan bu hareketler meyvalann açılmasında ve tohumların yayılmasında görev yapar.

http://www.biyologlar.com/nastiler

Scientists learn more about how star-shaped brain cells help us learn

Scientists learn more about how star-shaped brain cells help us learn

A molecule that enables strong communication between our brain and muscles appears to also aid essential communication between our neurons, scientists report.

http://www.biyologlar.com/scientists-learn-more-about-how-star-shaped-brain-cells-help-us-learn

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0