Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 17 kayıt bulundu.

HANGİ HORMON NEREDEN SALGILANIR

HORMON                               SALGILANDIĞI YER                              FİZYOLOJİK ETKİLERİ Tiroksin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır Triiyodotironin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır. Parathormon Paratiroit bezi Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler Kalsitonin Tiroit’in C hücrelerinden Kalsiyum ve fosforu düzenler (parathormonun antagonisti) Insülin Pankreasın beta hücreleri Kasta ve diğer hücrelerde glikoz kullanımını artırır, kan sekerini azaltır, glikojen depolanmasını ve glikoz metabolizmasını artırır. Glukagon Pankreasın alfa hücreleri Karaciğer glikojenini kan glikozuna çeviren mekanizmayı uyarır Sekretin Onikiparmak mukozası Pankreas sıvısının salgılanmasını uyarır. Kolessistokinin Onikiparmak mukozası Safra kesesinden safranın bırakılmasını uyarır. Epinefrin (Adrenalin)                            Adrenal medulla Simpatik sistemi destekler, karaciğer ve kas glikojeninin yıkımını uyarır. Norepinefrin (Noradrenalin)                    Adrenal  medulla   Kan damarlarını daraltır. Kortizol Adrenal korteks Proteinlerin karbonhidratlara dönüşümünü uyarır Aldosteron Adrenal korteks Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenler. Dehidroepiandrosteron Adrenal korteks                            Androjen, erkek eşeysel özelliklerinin gelişimini uyarır. Somatotropin (Büyüme hormonu) Ön hipofiz Kemik ve genel vücut büyümesini denetler, yağ protein ve karbonhidrat metabolizmasına etki eder. Tirotropin (Tiroit uyarıcı hormon = TUH = TSH) Ön hipofiz Tiroidin büyümesini ve tiroit hormonlarının salgılanmasını uyarır. Adrenokortikotropin (ACTH Ön hipofiz Adrenal korteksin büyümesini ve kortikal hormonun salgılanmasını uyarır. Luteinize edici hormon (LH) Ön hipofiz Yumurtalıktan östrojen ve progesteronun, testislerden testosteronun üretimini ve salgılanmasını denetler. Folikül uyarıcı hormon (= FSH = FUH) Ön hipofiz Yumurtalıktaki graf foliküllerinin oluşumunu ve testislerde seminifer tüplerin büyümesini sağlar. Prolaktin (=Luteotropik hormon =LTH) Ön hipofiz                                       Yumurtalıktan östrojenin ve progesteronun salgılanmasının sürdürülmesine, süt bezlerinin uyarılmasına ve analık içgüdüsünün oluşmasına neden olur. Oksitosin                                     Hipotalamus (arka hipofizaracılığı ile) Süt salgılanmasını ve rahim kaslarının uyarılmasını sağlar. Vazopressin Hipotalamus (arka hipofiz aracılığı ile) Düz kasların kasılmasını uyarır, böbrek tüpleri üzerinde antidiüretik etki gösterir. Melanosit uyarıcı hormon (= MUH =MSH) Hipofizin ön lobu Kromatofor içindeki pigmentlerin dağılımını sağlar. Testosteron Testisin intersitiyal hücreleri Androjen, erkeklik özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar Östradiyol Yumurtalığın folikülünü astarlayan hücreleri Östrojen, dişi özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar. Progesteron Yumurtalığın korpus luteumu Östraus ve menstrual sikluslarin düzenlenmesini (östradiyal ile birlikte) sağlar. Prostaglandinler Seminal vezikül Rahim kasılmasını uyarır. Koriyonik gonadotropin Plasenta Diğer hormonlarla beraber gebeliğin sürdürülmesini (korpus luteumun korunmasını) sağlar. Plasental laktojen Plasenta Büyüme ve prolaktin hormonu gibi etki eder. Relaksin Yumurtalık ve plasenta Pelvik ligamentinin gevşemesini sağlar Melatonin                                   Epifiz                                         Yumurtalık işlevlerini durdurur.  

http://www.biyologlar.com/hangi-hormon-nereden-salgilanir

Ovulation

Ovulation

  Ovulation is the part of the menstrual cycle where the ovary releases an egg to be fertilized during conception, or sloughed off during a woman's period. This 3D medical animation depicts in exquisite detail: follicle development within the ovary, the movement of the fimbriae over the ovulation site before ovulation, the bursting of the egg from the ovary in a rush of fluid, delicate quality of the ciliated fimbriae and its movement to pick up the egg after ovulation, peristalsis of the fallopian tube to move the egg toward the uterus. Ovulation must take place in order for a woman to get pregnant, preceding the meeting of the male sperm during fertilization.

http://www.biyologlar.com/ovulation

Doğurganlık - Fertilite Nedir

Kadında Doğurganlık Kadınlarda doğurganlık, gebe kalabilme ve bebek sahibi olabilmektir. Bir kadında doğurganlık13 yaş civarında adetlerin başlamasıyla başlar ve genellikle bu 45 yaş civarında sonlanır. Fakat potansiyel olarak doğurganlık yaklaşık 51 yaş civarına dek yani menapoza kadar sürer. Kız çocuğunun anne karnında 5 aylıkken sahip olduğu yumurta sayısı yaklaşık 6-7 milyondur, bu sayı doğumda 1-2 milyona düşer, çocukluk çağında yavaş yavaş azalarak ergenlik döneminden itibaren ayda bir yumurta yumurtlamak suretiyle bu azalma menopoza kadar aylık ortalama 350-400 yumurta harcayarak devam eder. Bu yumurtalar yumurtalıklar içerisinde follikül denen içi sıvı ile dolu boşluklarda saklanırlar. Küçük kız doğurganlık çağına girdiğinde aylık menstrual sikluslar (adet) başlar. Her siklus sırasında yumurtalık bir yumurta geliştirir. Nadiren birden çokta olabilir. Bu yumurta erkekten gelen sperm hücresi ile birleşirse gebelik oluşur. Yumurta hücresinin gelişimi beyinde hipotalamus ve hipofiz denen bölgelerden ve yumurtalıklardan salgılanan bazı hormonların ve kimyasalların ince dengesine bağlıdır. Erkekte Doğurganlık Erkekte doğurganlık. Kadını hamile bırakabilme yetisi anlamına gelir. Bunu sağlayabilmek için. Erkeğin üreme sisteminin sperm üretebilme ve depolayabilmesi ayrıca depolanan bu spermlerin vucut dışına taşınabilmesi gereklidir. Kadının hayatı boyunca üreteceği yumurta hücreleriyle doğmasına karşın erkek hayatı boyunca sürekli yeni sperm üretebilme yeteneğine sahiptir. Erkek. Puberteye eriştikten sonra . sperm depoları yaklaşık her 72 günde bir yenilenmektedir. Doğurganlık (fertilite) Terimleri: Fertilizasyon: Sperm ve ovumun birleşmek üzere biraraya gelmesi Konsepsiyon: Gebeliğin oluşması (döllenme) Gebelik: Ovum ve spermin birleşmesinden sonra. Kadın üreme sisteminde embriyo veya fetusun gelişmesi. Hayatın Temeli İnsanlar hayata tek bir hücre, döllenmiş yumurta ya da zigot olarak başlarlar. Bu hücrelerin herbirinin çekirdekciklerinde DNA denilen (deoxyribonucleic acid) ve biraraya gelerek genleri oluşturan bilgi kodları vardır. Bu genler'de kromozomlar olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Bir insan zigotu 23 çiftten oluşan 46 adet kromozom içerir. Bunların yarısı babadan diğer yarısı ise anneden gelir. DNA bilgi ile depolu olması yanında kendini kopyalama yeteneğine de sahiptir. Bu kopyalama yeteneği olmaksızın hücreler çoğalamazlar ve bilgileri kuşaklar boyunca iletemezler. Gebelik Şansını (Doğurganlığı) Artırmak İçin Neler Yapılabilir? Sigara Sigara kadınlarda fertiliteyi düşürebilir. Pasif içicilik de aynı şekilde etki eder. Sigara içimi ile alınan nikotin, yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek, kadının yumurtasının genetik anomalilere daha fazla eğilimli olmasına neden oluyor. Nikotin, yumurta hücrelerini bozmasının yanında menopozun beklenenden erken gelmesine de yol açabiliyor. Menopoz öncesinde de sigara içen kadınların yumurtalıkları sağlıklı yumurtalar üretmeye direnç gösterir hale gelir. Sigara kullanımı doğal gebe kalmayı zorlaştırırken, düşükleri hızlandırır. Gebelikte sigara ve alkol kullanan kadınlarda düşük oranının yüksek olduğu bildiriliyor. Erkeklerde de sigara içmekle sperm kalitesinin düşüşü arasindaki bağ gösterilmiş olup bunun fertilite üzerindeki etkisi henüz çok açık değildir. Sigaranin bırakılmasının genel olarak sağlık kalitesini yükselteceği açıktır. Eğer sigara kullanıyorsanız, tüm yaşantınız ve üreme sağlığınız için bırakmanızı öneririz. Stres Stresin infertilite üzerine etkisi belirgindir. Örneğin stres nedeniyle kadında anovulasyon (yumurtlamanın oluşmaması) olabilir. Çok açıktır ki Kısırlık tedavisi, ister klasik ister tüp bebek yöntemleri ile olsun, çiftler üzerinde büyük stres, kaygı, gerginlik, korku, uykusuzluk, iç sıkıntısı, depresyon gibi değişik derecelerde psikolojik baskılara neden olabilmektedir. Bazı kısırlık vakalarında çok kısa tedavi süresi veya ilk denemede gebe kalma gerçekleştiğinde bu tür psikolojik sıkıntılar daha hafif atlatılabiliyor. Diğer taraftan, uzun süredir tedavi görmelerine rağmen gebe kalamayan çiftlerde sorunlar daha ağır hale gelebiliyor. Tedavi süresince merkezimizde psikoloğumuzdan bu konuda destek almanız bu stresi yenmekte önemli katkı sağlayacaktır. Yapılan çalışmalar, stresi azaltmanın başarı şansınızı artırabileceğini göstermiştir. Kafein Yapılan çalışmalar günlük kafein alımının günde 50mg’ın altında tutulması gerektiğini göstermiştir. Böylece kafeinin gebelik şansını düşürücü etkisinden kaçınılabilir. Kafein, kahve, kola. çay ve çikolatada değişik miktarlarda bulunmaktadır. Kilo Kadının kilosunun boyu ile uyumlu olup olmadığını belirlemek için ‘vücut kitle indeksi (BMI)’ kullanılır. Bir kadının BMI’sı 20-24 arasındaysa normal, 25-29 arasındaysa kilolu, 30-39 arasındaysa yüksek kilolu, 40 ve üzerindeyse aşırı kilolu olarak değerlendirilir. Vücut-kütle indeksi (BMI) 30’un üzerinde olan bayanlara kilo vermeleri gebelik şansını artıracağı gibi gebe kalınması durumunda oluşacak aşırı kiloların sebep olduğu kilolu bebek doğurma, zor doğum ve sezeryanla doğuma gerek duyulma eğilimi gibi olumsuzluklar da önlenmektedir. Bunun yanısıra kilonun aşırı düşük oluşu da doğurganlığı olumsuz etkileyen faktörlerdendir. BMI’I 20nin altında olan bayanlarda menstrual siklus bozulabilmekte hatta bazı beslenme bozuklukları ve aşırı egzersiz ile oluşan ileri derecede kilo kayıplarında adetler tamamıyla kaybolmaktadır. Yapılan çalışmalar, düşük kilolu kadınların, ortalama 2.700 ila 3.600 kg aldıktan sonra yarısından fazlasınınkendiliğinden gebe kaldıklarını göstermiştir. Vitamin Desteği Yapılan çalışmalar, gebelik oluşmadan önce folik asit kullanımının, bebeklerde nöral tüp defekti görülme olasılığını neredeyse %50 azalttığını göstermiştir. Bu nedenle Gebe kalmayı planlayan kadınların Gebelikten 1-2 ay önce her gün en az 0.4 mg folik asit almalarını tavsiye ediyoruz. Marul, avocado. dere otu, ceviz, badem, brokoli, bezelye, ıspanak, kavun, , muz, portakal, lahana, yeşil biber, unlu mamuller ve ekmek çok iyi birer folik asit kaynağıdır. Yeterli folik asit alındığından emin olamıyorsanız, folik asit içeren multivitamin preparatlarını kullanabilirsiniz. Cinsel İlişki Planı Yirmisekiz günde adet gören bir hasta için ortalama yumurtlama günü 14. gün, 30 günde bir adet gören hasta için 16. gündür. Yani yumurtlama sonrası dönem sabit olup, genellikle 14 gündür. Bu nedenle yumurtlama dönemi düzenli adet gören hastalarda iki adet arası dönemden 14 çıkarılarak bulunabilir. Ancak yumurtlama günü +/- 3 gün değişiklik gösterebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için aktif cinsel ilişki dönemi uzatılmalıdır. Düzenli ve 28 günde bir adet gören hastalarda adetin 10-17 günlerinde (kanamanın 1.gününden saymak gerekir) iki günde bir ilişkide bulunulduğu takdirde sorun yoksa 6 ayın sonuunda çiftlerin %75’i gebe kalır.

http://www.biyologlar.com/dogurganlik-fertilite-nedir

Üreme Sağlığı ve İnfertilite

İlk Randevu Sağlıklı çiftlerin her ay gebe kalabilme şansı %20�dir. Çiftlerin yarısından çoğu 6 ay içinde gebelik elde eder. Eğer herhangi bir doğum kontrol yöntemi uygulamadan 12 aydır düzenli cinsel ilişkide bulunmanıza rağmen gebelik elde edemiyorsanız doktora başvurmanız gerekir. İnfertiliteye neden olan problem kadın eşte, erkek eşte veya her iki eşte birden olabileceği için doktora mutlaka çiftlerin beraber başvurmaları gerekir. Eğer çiftler herhangi bir problemden şüpheleniyorsa bu kadar uzun süre beklenmemelidir. Kadın eşin menstrual siklusları çok düzensizse veya menstrual kanama olmuyorsa, enfeksiyon öyküsü veya menstrual kanama ve cinsel ilişki sırasında şiddetli ağrı yakınması varsa, erkek eşte ise inmemiş testis, testislerde geçirilmiş operasyon veya yaralanma öyküsü olduğunda çiftin doktora hemen başvurması gerekir. Doktora hemen başvurması gereken diğer grup ise kadın eşin 35 yaşın üzerinde olduğu çiftlerdir. Gebe kalabilme şansı ilerleyen yaşla beraber azaldığı için bu çiftler vakit kaybetmeden tedavi edilmelidir. Kadın eşe yöneltilecek sorular; Yaşı, ne kadar zamandır çocuk istendiği, önceden bir gebeliğin olup olmadığı, menstrual siklusların düzeni, kanama miktarı, süresi, ağrı ve diğer yakınmaların olup olmadığıdır. Bunun yanında vajinal akıntı, cinsel ilişki sırasında ağrı, geçirilmiş enfeksiyonlar ve operasyonlar hakkında da bilgi istenir. Erkek eşe yöneltilecek sorular; Genel sağlık durumu, geçirilmiş önemli hastalık ve operasyonlar, kabakulak enfeksiyonu geçirdiyse hangi yaşta geçirdiği, inmemiş testis veya testislere travma öyküsünün olup olmadığı, erken boşalma ve impotans (iktidarsızlık) gibi cinsel fonksiyon bozukluklarının varlığına ilişkin sorulardır. Muayene Fizik muayene infertilite araştırmalarının en önemli basamaklarından biridir. Kadın eşin jinekolojik muayenesi ve ultrasonografik incelemesinin yapılması, rahim ağzından örnek alınarak patolojik inceleme yapılması ve mikrobiyolojik araştırmalar için örnek alınması gerekir. Erkek eşin ise testisleri muayene edilerek gerektiğinde ultrasonografik inceleme yapılır. Ovulasyonun (Yumurtlamanın) Belirlenmesi Düzenli mestrual siklusları ve kanamaları olan kadınların bir çoğunda ovulasyon gerçekleşir. Ovulasyon döneminde artan östrojen hormonuna bağlı hafif bir ağrı hissedilebilir. Ovulasyonun belirlenmesi için bazal vücut ısı çizelgesinin tutulması, ultrasonografik incelemeler, endometrial biyopsi (rahmin iç tabakasından parça alınması) ve kanda progesteron hormon düzeyinin ölçülmesi kullanılan yöntemlerdir. Bazal vücut ısısı çizelgesi Bazal vücut ısısı sabah uykudan uyanıldığında ölçülen vücut ısısıdır. Menstrual kanamanın başladığı günden itibaren sabahları vücut ısınızı ölçerek bu çizelgeyi hazırlayabilirsiniz. Isı dil altından termometre aracılığı ile ölçülerek not edilmelidir. Yemek yemek, bir şeyler içmek veya ağzı çalkalamak ısıyı değiştirir. Size hekiminizin vereceği tablolara bir sonraki menstrual kanamanın başlangıcına dek her sabah vücut ısınızı kaydetmeniz gerekir. Bu tabloyu hazırladığınızda menstrual siklusun ikinci yarısında vücut ısınızın 0,5-1o C daha yüksek olduğunu görürsünüz. Vücut ısısı ovulasyon gerçekleştikten sonra progesteron hormonunun etkisi ile yükselir ve gebelik gerçekleşirse yüksek olarak devam eder. Ovulasyonun olmadığı vakalarda vücut ısısında pek değişiklik olmaz. Bu yöntem ovulasyonun olup olmadığının tespit edilmesi için kullanılan çok kaba bir yöntemdir. Bazı kadınlarda ovulasyon olduğu halde vücut ısısında artış olmayabilir. Bu tablolara göre cinsel ilişkinin zamanını belirlemek bazen yanıltıcı olabilir.Günümüzde ovulasyonun belirlenmesinde daha hassas yöntemler kullanılmaktadır. Ultrasonografik İnceleme Ultrasonografik incelemeler ile ses dalgaları kullanılarak iç organlar detaylı olarak izlenir. Hasta radyasyona maruz kalmadığı için güvenilir bir inceleme yöntemidir. Abdominal (karından) veya vajinal ultrasonografi yapılabilir. Abdominal ultrasonagrafik incelemeler (karından yapılacak incelemeler) için hastanın mesanesinin dolu olması gerekir. Dolu mesane bağırsakları iterek üreme organlarının görülmesini kolaylaştırır. Vajinal ultrasonografik incelemeler için mesanenin dolu olması gerekmez. Üreme organları vajinal ultrasonografi ile daha iyi incelenebilir. Ultrasonografik inceleme ile ovulasyonun belirlenmesi; Menstrual siklusun 3. veya 4. günü ilk inceleme yapılır ve yumurtalıklarda kist varsa bu inceleme sırasında belirlenir. Hasta herhangi bir ilaç kullanmıyorsa menstrual siklusun 8. ve 10. günleri arasında inceleme tekrarlanır. Bu günden sonra ovulasyon gerçekleşene kadar inceleme her gün tekrarlanır. Büyüyen folikülün çapı 18-26 mm arasında iken ovulasyon gerçekleşir. Rahim içinde endometrium adı verilen tabaka kalınlaşarak döllenen yumurtanın tutunabilmesi için hazırlanır. Çocuk sahibi olmayan kadınlarda infertilite nedeninin araştırılmasında ultrasonografik inceleme çok önemlidir. Rahim ve yumurtalıklar değerlendirilerek infertilitenin nedenleri hakkında fikir sahibi olunabilir. Hormonal eksikliği olan veya erken menopoza girmiş kadınlarda yumurtalıklar küçük, rahim ufak ve rahmin iç tabakası incedir. Polikistik over sendromu vakalarında ise yumurtalık normalden büyüktür ve birçok kist içerir. Bu vakalarda rahim büyümüş ve endometrium kalınlaşmıştır. Post Koital Test Rahim ağzındaki bezlerden salgıladığı sıvıya servikal mukus denir. Bu sıvının yoğunluğu menstrual siklus süresince değişir. Menstrual siklusun büyük kısmında bu sıvı çok yoğundur ve bakterilerin rahme girmelerini engelleyen bir tıkaç oluşturur. Ovulasyondan 5 gün önce mukus miktarı artar ve yoğunluğu azalarak sıvılaşır. Ovulasyondan 24 saat sonra mukusun kıvamı yine koyulaşır. Postkoital test cinsel ilişkiden 6-12 saat sonra rahim ağzındaki mukustan örnek alınarak yapılır. Bu örnek mikroskop ile incelenerek örnekteki sperm sayısı ve canlılığı belirlenir. HSG (Rahim Filmi) Histerosalpingografi olarak adlandırılan radyolojik incelemede rahim ağzından içeriye verilen boyanın Fallop tüplerinden (yumurtalık kanallarından) geçişi izlenir. Bu sırada çekilen röntgen filmleri incelenerek Fallop tüplerinin durumu hakkında bilgi sahibi olunur. Tüplerde tıkanıklık varsa boya tüplerden geçmez. Bu inceleme sırasında hastaya verilen radyasyon miktarı çok az ve zararsızdır. Hastaların bir kısmı hafif bir ağrı hissedebilir, bu işlem sırasında anestezi verilmesine gerek yoktur. HSG incelemesi ile rahim içi de değerlendirilir. İnfertilite nedeninin araştırılmasında HSG ve laparoskopi birbirini tamamlar. Histeroskopi Histeroskopi rahim içinin değerlendirilmesinde kullanılan en modern teşhis ve tedavi yöntemidir. İnce fiberoptik bir teleskop ile vajinal yoldan rahim içerisine girilerek tüm anormallikler teşhis edilir ve aynı seansta bu anormallikler cerrahi olarak giderilebilir. Bu işlem de laparoskopi gibi kansız ve bıçaksız bir ameliyat türüdür. Hastalar bu işlemi çok rahat tolere eder. İşlem çoğu zaman lokal bazen de genel anestezi altında yapılır. Histeroskopi ile rahim içi polipler (aşırı büyüme gösteren et parçaları), septum (rahmi bölen perde) ve myomlar giderilebilir. Böylelikle hasta bunların neden olabileceği infertilite, ağrı ve düzensiz kanamalardan kurtulur. İşlemden bir iki gün sonra hasta her zamanki aktivitesini yapmaya başlayabilir. Laparoskopi Laparoskopi üreme organlarının detaylı olarak incelenebilmesini sağlayan cerrahi bir yöntemdir. Laparoskopik inceleme çocuğu olmayan çiftlerin değerlendirilmesinde en önemli basamaklardan biridir. Genel anestezi altında gerçekleştirilen bu işlem yaklaşık yarım saat sürer ve hasta aynı gün içinde taburcu edilebilir. Menstrual siklusun ikinci yarısında laparoskopi işlemi uygulandığında hastanın gebe olma olasılığı vardır. Genellikle laparoskopi yapılması gebeliğe zarar vermez fakat emin olabilmek için laparoskopinin uygulanacağı ay çiftin korunması önerilir. Laparoskopi ile endometriozis (karın içine kanama yapan bir hastalık), rahim tümörleri, yumurtalık kistleri, dış gebelik ve yapışıklıklar gibi birçok kadın hastalığı teşhis edilebilir. Göbeğin hemen altından karın içine yönlendirilen teleskop benzeri optik bir cihaz ile karın içindeki organlar birkaç kez büyütülmüş olarak izlenir. Cerrah rahmi, Fallop tüplerini (yumurtalık kanallarını), yumurtalıkları ve karın zarlarını ayrıntılı olarak inceler. Laparoskopi karın içindeki üreme organlarının değerlendirilmesi yanında hastalıkların giderilmesi için de kullanılabilir. Laparoskopi sırasında üreme organlarında bir anormallik saptanırsa laparoskopik olarak (kansız bıçaksız ameliyat ile) giderilir. Böylelikle hasta daha az ameliyat stresine maruz kalır ve ameliyat sonrası iyileşme hızlı olur. Laparoskopi işleminde göbek altından girilerek ince fiberoptik bir teleskop ile tüm karın içi organlar görüntülenir ve ikinci bir küçük delik aracılığı ile organlara ulaşılarak gerekli işlemler yapılır. Karın içi organlar incelendikten sonra rahim içerisine verilen özel bir ilaç ile üreme kanallarının açık olup olmadığı kontrol edilir. Kanallarda tespit edilen yapışıklık ve tıkanıklıklar giderilir. Yapışıklıklar rahim, yumurtalıklar, yumurtalık kanalları, bağırsaklar ve karın zarları arasında olabilir. Bu organların birbirine yapışması organların sağlıklı hareket etmelerini engelleyerek fonksiyonlarını kısıtlar. Karın içine kanamalar yapan endometriozis odakları, yaralar ve dış gebelik de laparoskopik cerrahi ile tedavi edilebilir. Laparoskopik olarak kapalı olan kanalların açılması da mümkündür. Ayrıca infertiliteye neden olan yumurtalık kistleri ve myomlar da laporoskopik olarak giderilebilir. Bu cerrahi işlemler sırasında lazer, elektrokoter ve dikişler kullanılır. Bazı cerrahi laparoskopik girişimlerinden birkaç hafta veya birkaç ay sonra sonucu değerlendirmek için ikici bir laparoskopi yapılabilir. Böylelikle cerrah hastalığın tekrar edip etmediğini belirleyebilir. Sperm Analizi İnfertilite vakalarının üçte biri erkek faktörüne bağlı olduğu için çocuğu olmayan çiftlerin incelenmesinde sperm analizi ilk basamaklardan biridir. 2-5 günlük cinsel perhiz sonrasında mastürbasyon ile alınan meni örneği incelenir. Örnek alındıktan sonra bir saat içinde laboratuvara ulaştırılmalıdır. Özellikle soğuk havalarda sperm örneğinin vücuda temas ederek taşınması uygundur. Sperm analizinde mililitredeki sperm sayısı, spermlerin hareketliliği ve yapıları değerlendirilir. Ayrıcı meninin miktarı, asiditesi ve içerdiği yuvarlak hücreler belirlenir. Gerekli görüldüğünde antisperm antikor testleri ve mikrobiyolojik incelemeler yapılır. Normal sperm analizi ; Meni miktarı : 1.5 � 6.5 ml Sperm konsantrasyonu : 20 milyon / ml ve daha fazla Sperm hareketliliği : %50 ve daha fazla Sperm morfolojisi (yapısı) : %14 ve daha fazla normal yapıda sperm (Kruger kriterlerine göre) Sperm analizi sonrasında yukarıdaki değerlerin bulunması gebeliğin oluşacağını kesin olarak göstermez. Sperm konsantrasyonu 10 milyon /ml olan erkeklerin eşlerinde gebelik gerçekleşebilirken, sperm konsantrasyonu 60 milyon /ml olan erkeklerin eşleri gebe kalamayabilir. Sperm üretimini ısı, sigara, alkol, ilaçlar ve enfeksiyonlar gibi birçok faktör etkilediği için normal olmayan örneklerin analizi birer ay ara ile iki veya üç kez tekrarlanmalıdır. Testis ( yumurtalık) biyopsisi Menide hiç spermi olmayan hastaların testislerinden alınan parça incelenerek sperm üretiminin olup olmadığı tespit edilir. Eğer kanallarda tıkanıklık tespit edilmişse bu incelemeye gerek olmadan hemen tedaviye geçilebilir. İnfertilite Tanısında Kullanılan Hormon Testleri Kadınlarda kandaki FSH (folikül uyarıcı hormon), LH (luteinize edici hormon), östrodiol (kadınlık hormonu), prolaktin (süt üretimini sağlayan hormon), testosteron (erkeklik hormonu), DHEA-S (böbrek üstü bezleriden üretilen hormon) ve progesteron (menstrual siklusun ikinci yarısında salgılanan hormon) düzeyleri belirlenir. Hastanın menstrual siklusları düzensiz, menstrual kanamaları az veya hiç yok ise bu hormon düzeyleri ölçülerek düzensizliklerin nedeni ve yumurtalıkların durumu hakkında fikir edinilebilir. Yumurtalıkları yeteri kadar çalışmayan veya menopozdaki kadınlarda FSH düzeyi yükselirken östrodiol düzeyi düşer. Serum progesteron düzeyi ölçülerek o menstrual siklusta ovulasyonun (yumurtlamanın) olup olmadığı belirlenir. 28 günlük bir menstrual siklusun 21. gününde kandaki progesteron düzeyi ölçülür, 30 nmol / L' nin (10 ng/ml) üzerindeki değerler ovulasyonun olduğunu gösterir.

http://www.biyologlar.com/ureme-sagligi-ve-infertilite

KATEKOLAMİNLER (İdrar)

Normal Değer: Epinefrin 0-3 yaş 0-6 mg/gün 4-12 yaş 0-10 mg/gün >12 yaş 0,5-20 mg/gün Norepinefrin 0-3 yaş 0-29 mg/gün 4-12 yaş 8-65 mg/gün 13-15 yaş 8-80 mg/gün >15 yaş 8-100 mg/gün Dopamin 0-1 yaş 0-85 mg/gün 2-3 yaş 10-140 mg/gün 4-5 yaş 40-260 mg/gün >5 yaş 65-400 mg/gün Kullanımı: Katekolamin üretiminin değerlendirilmesinde kullanılır. Egzersiz, stres, sigara kullanımı ve ağrı idrarla atılan katekolamin düzeyini arttırır. Katekolamin atılımı geceleri en düşük düzeyde bulunur. Ayrıca menstrüal siklusun luteal fazında epinefrin ve norepinefrin atılımı artarken, ovülatuar periyodda en alt seviyeye iner. Akut hipertansif atağın değerlendirilmesi için, atak sırasında alınacak olan spot idrarda ölçüm yapılması tercih edilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/katekolaminler-idrar

TIBBİ BİTKİLERİN ETKİLERİ VE KULLANIMLARI

ADAÇAYI (SALVİA OFFİCİNALİS) Taşıdığı uçucu yağdan dolayı antibakteriyel,antifungal ve antiviral etkilidir.Antiseptik etkisinden de dolayı dişeti, boğaz ve damak iltihaplanmalarına karşı etkilidir.Çayı dişeti ve ağıziçi rahatsızlıklarında da gargara şeklinde kullanılır. Östrojenik özelliğinden dolayı hormon düzenleyici olarak (ağrılı düzensiz adet şikayetlerinde) menopozda, terleme ve ateş basmasında kullanılır.Ayrıca kuvvet verici ve uyarıcı özelliklerinden dolayı hastalıktan yeni kalkmış olanlard a, sinir sisteminin işlevlerinde kişiye yardımcı olur. Kusmaları ve ishalleri önler, idrar ve gaz söktürücüdür.Ter kesicidir.Şeker düşürücü etkisi vardır.Dıştan tedavilerde , demlenmiş adaçayı yaraları sağaltır,derinin iyileşmesini hızlandırır. Apselere çıbanlarayara bere kesiklere burkulma ve şişmelerde bir parça pamuk ile sürülür. ÇAY HAZIRLANIŞI ve DOZAJ : Bir tatlı kaşığı drog bir çay fincanı kaynar su içinde ağzı kapatılarak 5-10 dakika bekletildikten sonra süzülür.Adaçayı her içilişte taze hazırlanır.Günde 2 veya 3 defa aç karnına içilir.Günde 3 defadan fazla içilmemelidir. ALIÇ (CRATAEGUS MONOGYNA) Diğer adı Yemişendir. İlk defa ilaç olarak 1305 yılında, Fransa kraliçesinin damla hastalığının tedavisinde, alıç şurubunun kullanımından bahsedilmektedir.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doktorlar, alıç ağacı meyvelerinin aynı zamanda kardiotonik(kalp güçlendirici) olduğunu keşfettiler.Bugün standart alıç ekstresinin batı Avrupa da kalp hastalığı tedavisinde kullanımı onaylanmıştır.Bitki, kalbe birçok şekilde yarar sağlar.Vazodilatör (damar genişletici) olarak çalışır.Kalbe kan ve oksijen akışını arttırır. Ayrıca tansiyonu düşürerek kalbin bütün vücuda kan pompalaması için gereken çaba miktarını azaltır.Kalp kaslarını güçlendirir.Ayrıca diüretiktir, vücudun fazla tuz ve suyu atmasına yardım eder.Hafif kalp yetmezliğinde, miyokard(kalp kasının tabakası) yetmezliğinde kullanılır. Alıç, angina ya da göğüs ağrılarının tedavisinde de başarılı bir şekilde kullanılır.Mükemmel bir geriatiktir(yaşlılık dönemi).Yaşlılıkta hasta kalbi dinlendirmek için kullanılır.Kalbin daha iyi kasılmasını etkiler.Ateroskleroz hastalığında alıç, kandaki kolesterolü düşürür. Spazm azaltıcı sinir sistemi yatıştırıcı etkileri vardır.Kalp hareketlerini düzenleyici olarak kullanılır. ANASON (PİMPİNELLA ANİSUM) 30-70 cm yüksekliğinde tüylü beyaz çiçekli,bir yıllık otsu bir bitkidir. Ülkemizde Antalya,Balıkesir,Aydın,Burdur,İzmir,Muğla,Eskişehir ve Isparta da yetiştirilir.Türkiye de 17 çeşit bulunmaktadır. Gaz söktürücü, spazm giderici, antiseptik, mide barsak şikayetlerinde hazımsızlıkta rahatlatıcı solunum yolları enfeksiyonlarında ve öksürüklerde balgam söktürücü, iştah açıcı emziren annelerde süt arttırıcıdır. Anasondaki fitoöstrojenler, vücutta ki östrojen üretiminin düşmesinin neden olduğu menopoz şikayetlerini rahatlatmaya yardımcı olur. ALOE VERA (ALOA BARBADENSİS) Sarı sabır ve sabırlık diye de geçer bazı kaynaklarda. Afrika da doğal olarak yetişir.Türkiyede de Antalya kale(Demre) civarında yabanil olarak bulunur. Kuvvetli müshil özelliği vardır. Kozmetolojide cilt bakım ürünlerinde nemlendirici ve yumuşatıcı olarak etkilidir.Yara, ekzama, uyuz ve yanıklarda iyileştirici olarak merhem ve krem olarak kullanılır. İsveçte yapılanbir çift kör plasebo kontrollü çalışmada aloa vera kremi (yüzde %5 gücünde) uyuz hastalarında günde 2 kez, 16 hafta boyunca kullanıldığında %83 ünün semptomlarında iyileşme olduğu görülmüştür.Bu oldukça iyi bir gelişmedir.Çünkü geleneksel tedavi steroid temelli olduğu için yalnızca kısa süreli kullanılabilir. Dermatolojik Cerrahi ve Onkoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, aloe veranın yüz dermabrasionu (yara izlerini yok etmek cildin üst katmanının uzaklaştırılması) geçiren hastaların iyileşme sürecini belirgin şekilde hızlandırdığını göstermiştir. Güneş yanıkları ve diğer yanıklar için mükemmeldir. ARNİKA (Arnica Montana) Yaygın bir bitki türü değildir.Koruma altına alınmıştır.Avrupa da ve Güney Rusya da yetişir.Ülkemizde yetişmez. Antibakteriyel,antibiyotik,analjezik,iltihap giderici ve mantar öldürücü etkilere sahiptir.Bağışıklık sistemi uyarıcı etkileri vardır.Dahilen sadece homeopatik preparat halinde kullanılabilir.Gargara halinde bademcik iltihabında çok etkilidir.Tentürü haricen kompres şaklinde burkulma, incinme,çarpma ve morlukların tedavisinde,güneş yanıkların,yüzeyelyanıklara ve eritemlere karşı kullanılır.Tentürü romatizma ve nevraljiye karşı da kullanılır.1/5 oranında seyreltilerek kullanıldığında ciltte kızarıklık yapmaz. ASLAN PENÇESİ (Alchemilla arvensis) İçeriğindeki tanenden dolayı damar daraltıcıdır.Bu yüzden kanamaları durdurur ve kan pıhtılaşması sağlar.Yara iyileştiricidir.Bazı ilaçların bileşimine girerek, jinekolojide kanamalara karşı, vajinal tahrişlerde kullanılır.Böbrek ve mesane taşını düşürücü olarak etki eder.Diyareye karşı etkilidir. AT KESTANESİ (Aesculus hippocastanum) Damar daraltıcı, kılcal damarların çalamasını önleyici etkisi vardır.Bileşimindeki P vitamini etkisiyle, damar çeperlerinin etkisini kuvvetlendirerek etkisini gösterir.Varisli damarları rahatlatır.Antiinflamatuar etkiye sahiptir.Bacaklardaki ağrı ve yorgunluklarda, kaşıntı ve şişkinliklerde kullanılır. AT KUYRUĞU (Equisetum arvense) Diüretik etkilidir.Halk arasında tüberkülozda yardımcı olarak kullanılır.İltihap giderici, mikrop öldürücü etkiye sahip olup, iç kanamaları durdurur.Saç dökülmeleri ve çabuk kırılan tırnaklarda iyileştirici etki göstermektedir. Dahilen : Romatizma ve ödemlerin boşaltılması, idrar yolları ve idrar torbasının yıkanmsında kullanılır. Haricen : Zor iyileşen yaralarda infüzyonları, saç dökülmesine karşı hazırlanan şampuan ve losyonların bileşiminde ise ekstreleri yer almaktadır. BİBERİYE (Rosmarinus officinalis) Dahilen kabız etkili, gaz giderici, hazım sistemi uyarıcısı, safra arttırıcı, terletici ve idrar söktürücü olarak kullanılır.Safra ve incebarsak üzerinde spazm çözücü etkisi vardır.Merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır.İyi bir uyarıcı olarak hastalıktan yeni kalkmış, nekahat dönemindekilere önerilir.Antioksidan özellik taşır.Haricen kan dolaşımını hızlandırmakta, adale ve romatizmal ağrılarda ise ağrı kesici olarak cerahtli yaralarda kullanımaktadır.Çayı saça sürülüp, friksiyon yapıldığında, saç dökülmesini önleyici ve saçı canlandırıcı etkiye sahiptir.Ayrıca doğal ayak bakım ürünlerinde uçucu yağ ve yaprak ekstreleri halinde kullanılmaktadır. CİVAN PERÇEMİ : Antiinflamatuar ve spazm giderici özell,iklere sahiptir.Damar daraltıcı olarak etki eder.Damar hastalıklarında ve safra, idrar söktürücü olarak kullanılır.Kan dindirici, kan toplanmasını gidericidir.Bu özellikleriyle hemoroitte, yara ve burun kanamalarında(haricen)kullanılır.Yara, kesik,çatlaklarda kesik şişlik, mayasılda kompres yapılarak kullanılır.Mide ve bğırsak rahatsızlıklarında menopoz ve aybaşı rahatsızlıklarında kullanılır.Safra salgısı yetersizliğinde ve romatizmada kullanılır.İdrar söktürücü ce tansiyon düşürücü özellikleri vardır. CÜCE PALMİYE (Serenoa Repens) Amerikan yerlileri uzun süre meyvelerini idrar yolları enfeksiyonlarında kullanmıştır.Diüretik ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı kullanılır.Balayı sistiti tedavisinde ve ürogenital mukoza enfeksiyonlarında kullanılır.BPH olarak bilinen prostat büyümesinin birinci ve ikinci kademelerinde semotom gidericidir.Ancak prostat büyüklüğünü küçültmez.Bunun yanında aşırı prostat hücresi çoğalmasına neden olan DHT hormonunu baskılar.Erkeklerde saç dökülmesinin nedenlerinden biri de yüksek DHT dir. ÇARKIFELEK (Passiflora incarnata) Diğer adı, Saat çiçeğidir. Merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.Ayrıca ağrı kesici, spazm çözücü, uykusuzluğa karşıdır.Sinir ağrılarında, sinirsel taşikardide(kalp atım sayısının artması) ve sinirsel tansiyonda, spamodik astıma karşı ve huzursuzluk durumlarında kullanılır. ÇEMENOTU (Trigonella foenum-graecum) Kolesterol seviyesinin yükselmesini engeller.Sulu ekstresi rahim ve ince bağırsak uyarıcısıdır ve kalbin üzerinde pozitif kronotropik etkiye sahiptir.İnüline bağlı olmayan diyabette şeker düşürücü etki gösterir.Balgam söktürücü, bağırsak yumuşatıcısüt salgılanmasını arttırıcı, besleyici ve lezzet düzeltici, mukoza tahrişlerine bağlı ağrıyı azaltır.İltihap giderici ve mikrop öldürücüdür. ÇEVRİNCE (Medicago sativa) Diğer Adı Kaba Yoncadır. Kolesterol ve şeker düşürücüdür.Östrojenik etki gösterir.Atardamar sertliğini önler.İyi bir vitamin ve mineral kaynağıdır.Kabızlığa karşı kullanılır.Mesane iltihaplanması ve sistit için yararlıdır.İyi bir besin kaynağı da olan Çevrince, romatizmada görülen iltihaplanma ya da şişmeyi önler. ÇOBAN ÜZÜMÜ (Vaccinum myrtillus) Antiinflamatuar etkili kuvvet vericidir.Yaprakları diyabetiklerde, retina rahatsızlıklarında, meyveleri kalp damar rahatsızlıklarında kullanılır.Diyabetiklerde, kapiler damarları ve kolajen dokuyu güçlendirmede rol oynar.Gece körlüğü olarak adlandırılan göz rahatsızlığında, göz yorgunluğunda, dolaşım bozukluğu, varis ve diyabetin sebep olduğu damar hasarlarının önlenmesinde kullanılır.Katarakt ilerlemesini önler. Ağız yaralarına karşı detoksiyonu gargara yapılarak kullanılır.Göz iltihaplarında göz banyosu olarak, deri hastalıkları ve yaralara karşı da dıştan kompres olarak uygulanır. ÇUHA (PRİMULA OFFİCİNALİS): Sedatif(sakinleştirici), spazm çözücü, uyku getirici, idrar söktürücü, balgam söktürücü olarak kullanılır.Ayrıca öksürük bronşit, soğuk algılandığı, sinirsel rahatsızlıklarda özellikle de sıkıntı ve endişe durumlarında kullanılır. DEVEDİKENİ(Silybum marianum) : Karaciğer için çok iyi bir koruyucudur.Silimari karaciğer zehirlenmelerinde ve mantar zehirlenmelerinde çok etkilidir.Karaciğer rejenerasyon kabiliyetini arttırır.Safra arttırıcıdır.İyi bir kan temizleyicidir.Ayrıca kimyasal madde zehirlenmelerinde(kimyasal madde zehirlenmelerinde (kloroform ve halotan, karbontetraklorür vb..)karaciğer sirozunda, safra rahatsızlıklarında, kronik veya iltihabi veya özellikle virütik sarılıkta kullanılır. DULAVRAT OTU (Arctium lappa) : Geçmiş yüzyıllarda yılan ısırıkları tedavisinde de kullanılmış olan bitkinin, vücutta iyi bir kan temizleyici olduğu ve toksin atıcı özelliği olduğuna inanılırdı.Günümüzde mikroplara ve mantarlara karşı etkileriyle tanınıyor.Ayrıca dahilen kullanılarak idrar söktürücü, hazmı kolaylaştırıcı ve ter arttırıcı özellikleri vardır.Romatizmada, lumbago ve siyatik ağrıları ve şişkinliklerinde yardımcı olarak kullanılır.Böbrek ve mesane taşlarına karşı etkilidir.Hemeroitleri yatıştırır.Egzema, akne pamukçuk gibi cilt hastalıklarının tedavisinde dahilen ve haricen kullanılır.Bitkinin yaprakları da bazı deri hastalıklarında, bazı böcek sokmalarında, sıyrıklarda lokal olarak yumuşatıcı ve tahrişlerin neden olduğu acıyı giderici olarak kullanılır. EBEGÜMECİ (Malva neglecta, Malva sylvestris) : Çiçek ve yapraklar soğukalgınlığı rahatsızlıklarında, ağız mukozası iltihaplarında iyileştirici, öksürükte göğüs yumuşatıcı etki yapar.Ağız ve boğaz iltihaplarında ve tahriş edici öksürüklerde göğüs yumuşatıcı olarak öksürük ve bronşiyal çayların bileşimine girer.Haricen, cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır.Bazı ülkelerde çiçekler yapraktan daha çok kullanılmaktadır. Genç bitkiler ise sebze olarak kullanılır. EKİNEZYA : Kuzey Amerika yerlileri ypraklarını taşla ezerek, usarelerini cilt yaralarında kullanmışlardır.Ayrıca yılan ve böcek sokmalarında, malerya sifilis gibi hastalıklarda kullanılmıştır.Bitki kökünü de boğaz ve diş ağrıları için doğrudan ağız içine uygulamışlardır. Bitki üzerine çalışmalar 1930 yılında başlamış, son 50 yılda 350 de fazla bilimsel araştırma yapılmıştır.1972 de farelerde antitümör aktivitesi 1978 de uçuk ve grip virüslerine antiviral etkisi üzerine yapılan çalışmalarda pozitif neticeler alınmıştır. Bağışıklık sistemini düzenleyici, bağışıklık sistemi uyarıcı antiinflamatuar, enfeksiyonlara karşı etkileriyle soğuk algınlığı,grip sık sık tekrarlayan enfeksiyonlarda , mantar enfeksiyonlarında, bronşit, sinüzit, uçuk, aft vb. gibi durumlarda üriner sistem enfeksiyonlarında, yanık ve yaralanmalarda ayrıca profilaktik(koruyucu) olarak ta kemoterapide destekleyici olarak kullanılır. Ekinezyanın soğuk algınlığı, grip nezle,uçuk KBB enfeksiyonlarında önleyici olarak ilk semptomlar hissedildiğinde kullanılmaya başlanması, 10-14 gün devam edilmesi ve 8 haftadan fazla kullanılmaması tavsiye edilir. Soğuk algınlığında C Vitamini+Ekinezya tabletleri beraber verilir. GİNKGO (Ginkgo Biloba) : Yapılan çalışmalar Ginkgonun beyne ve diğer yaşamsal organlara kan akışınıda geliştirdiğini, böylece beynin zirvede çalışması için gerekli oksijen ve besinleri sağladığını göstermiştir. Yaşlanırken genellikle beyne ve diğer organlara giden arterlerde plak birikimleri nedeniyle dolaşım bozulur. Ginkgo arterlerin ve toplar damarların genişlemesine ya da gevşemesine yardım ederek kanın bütün vücutta akmasına yardımcı olur. Ginkgo iyi bir bellek destekleyicisidir.Ginkgonun belleği geliştirdiği ve bunama işaretlerini iyileştirdiği gösterilmiştir.Son zamanlarda Ginkgo, Newyork Enstitüsü Tıp araştırmalarında Alzheimer hastalığı ya da felcin neden olduğu demans hastalıklarında test edildi. Çalışmada 327 hastaya 120 mg Ginkgo ekstresi ya da plasebo günlük olarak verildi.Çalışma tamamlandığında 137 haasta arasında Ginkgo alanların %30 u mantıklılık yeteneğini ve belleği ölçen testlerde plasebo alanlardan daha iyi sonuçlar gösterdiler. Yaşla ilgili sorunlar ortaya çıkmadan uzun süre önce ginkgo alarak hastalığı ilk planda önleyebilmek mümkündür. Ginkgo hemeroidlerin tedavisinde de başarıyla kullanılmıştır. GİNSENG (ASYA) -Panax Ginseng İmmünomodülatör(bağışıklık sistemi düzenleyici), uyum sağlayıcı, vücut güçlendirici, kalbin gücünü arttırıcı,kanserden koruyucu,antioksidan, şeker düşürücü,virüslere karşı etki gösterir. Vücut direncini arttırmada, konsantrasyon eksikliğinde, çalışma gücünün arttırılmasında ve kolesterol düşürmede kullanılır. Yaşlılık için iyi bir bitkidir. GİNSENG (AMERİKA)-Panax quingefolius Amerikan yerlileri eskiden bu bitkinin kökünü bulantı ve kusmayı iyileştirmek için kullanılırdı.Vücut fonksiyonlarını normalleştirir.hafif uyarıcıdır.Zihinsel ve fiziksel performansı arttırır, kolesterolü düşürür. Vücudun strese adaptasyonuna yardımcı olur.Kanserden koruyucudur. GİNSENG (SİBİRYA) Bağışıklık sistemini düzenleyici, halsizlikte vücudun strese dayanmasına yardım edici, kuvvet verici, nezle ve enfeksiyonlarda zihinsel gücü destekleyici etkilere sahiptir.Şeker düşürücü etkisi vardır. Kolesterol ve tansiyon düşürücüetkisi dolayısıyla klap hastalıklarında koruyucudur.Geriatride de kullanılır.Rusya da özellikle sporcuların performanslarını arttırmak için kullandıkları bir bitkidir.Radyasyon etkilerinden korumada önerilir. GÜNEŞ DAMLASI (Oenothera Biennis) Özellikle kadınlar tarafında adet öncesi sendromunda görülen, adet sancıları, şişkinlik göğüslerde duyarlı, huzursuzluk, gerginlik, depresif ruh hali, alınganlık, bitkinlik akne artışı ve başağrısı gibi rahatsızlıklarda kullalınılır. Menopoz sıkıntılarında kullanılır. Antiinflamatuar etkiye ve prostaglandin sentezini uyarıcı etkilere sahiptir.Romatoid artrit tedavisinde kullanılır. Kolesterol düşürücüdür.Atopik dermatitte, cilt ve tırnak sağlığında, egzamada kullanılır.Mastaljide(meme ağrısı) konsantrasyon güçlüğünde, demans rahatsızlığında kullanılır. HATMİ :(Althaea Officinialis) Özellikle kuru öksürüklerde öksürük refleksini ortadan kaldırır.Ayrıca ağız-boğaz ve mide bağırssak mukozası tahrişlerinde iyileştirici etkisi vardır.Hatmi kökünden alınan ekstreler kronik bronşitte, bronşiyal astımda kullanılır. HAYIT (Vitex Agnus-Castus) Yüzyıllardır bu bitki bir hormon dengeleyici olarak ün yapmıştır.Prolaktin hormonu salgısına engel olur.Adet düzensizliklerinde etkilidir.Prolaktin konsantrasyonunu zaltan drog adet siklusunu normale çevirir.Adet öncesi sendromlarda, adet kanamalarındaki spazmlarda, menapozla ilgili bazı şikayetlerde , süt veren kadınlarda süt eksikliğinde adet döenmlerinde endokrin düzensizliklerinden kaynaklanan sinir ve cilt problemlerinde ve akne tedavisinde kullanılır. Hayıt tedavisi östrojen ve antiöstrojen preparatları ile olan klasik tedaviden önce denenmelidir. HİDRASTİS (Hydrastis Canadensis) İçeriğindeki alkaloitlerden dolayı, doğal antibiyotik özelliklere sahiptir.Üst solunum yolları rahtsızlıklarında ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılır.Midevidir, hazımsızlık ve gastrit, peptit ülser, kolitte kullanılır.Uterus ve bağırsak uyarıcı olarak bağırsak uterus ve mide kanamalarında kullanılır.Ağrılı ve fazla adet kanamalarında, adet düzensizliklerinde ve iştahsızlıklta etkilidir. Bağırsak yumuşatıcı ve hemeroide karşı özellikler taşır.Kan damarlarını daraltıcı ve kanamayı durdurucu etkileriyle toplar damar ve lenfatik kanal yetersizliklerinin hastalık belirtilerinin tedavisinde kullanılır.Alerjik kaynaklı veya mevsimsel tahrişlerin yol açtığı göz yaşarmalarında etkilidir. Haricen iyi bir antiseptik olarak tahriş olmuş dişetleri ve ağız hastalıklarında acıları gargara yapılarak rahatlatır.Haricen konjoktivitte de kullanılır. Çayının cilde sürülmesi ile egzema, kaşıntı mantar gibi cilt hastalıklarında kullanılır. HİNDİBA (Cichorium) Karaciğer ve safra kesei şikayetlerinde, sarılığa karaciğer büyümesine karşı kullanılabilir.Safra arttırır.Gut ve romatizmada kullanılır.Diüretik etkilidir.bağırsakları yumuşatır.Sindirim sistemi şikayetlerinde, iştahsızlıkta kullanılır.Terleticidir.Hakiki kahveye ilave edilirse kahvenin aşırı uyarıcı etkilerini azaltır. IHLAMUR (Tilia Cordata) Çiçekler, taşıdıkları uçucu yağ ve musilajın etkisiyle grip, soğuk algınlığı ve öksürüklerde göğüs yumuşatıcı, spazm çözücü, balgam söktürücü, gıcık kesici, terletici olarak kullanılır. İdrar söktürür, böbrekleri ve mesaneyi temizler.Kum döker.Yatıştırıcı ve uyku verici etkisi vardır. Dış uygulamada tahriş olmuş ciltlerde etkilidir. ISIRGAN OTU (Urtica Diocia urens) Yaprak veya kök dahilen kan temizleyici, idrar arttırıcı, iştah açıcı olarak kullanılır.Taze bitki romatizma ağrılarını gidermek için ağrıyan yerlere sürülerek tahriş yapılır ve kan toplanması sağlanır.Bitkiden elde edilen bazı fraksiyonlar kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen bir etkiye sahiptir. Toprak üstü kısımlar dahilen idrar yolları iltihaplarında diüretik, haricen de romatizmada kullanılır. Kökler prostat önleyici olarak kullanıllır. Bitki ishal kesici bedeni güçlendiricidir. Yapraklar demleme şeklinde haricen saça uygulandığında kepek önleyici ve saça canlılık verici olarak etki eder. KARAYILAN KÖKÜ (Cimicufuga Racemosa) İçerdiği formononetin östrojene benzer etki gösterdiğinden drog, hormonal etkiye sahiptir.Menopoz dönemindeki sıkıntıların (sıkıntı basması, vajinal kuruluk, meme ağrısı, uykusuzluk, sinirsel şikayetler) giderilmesinde kullanılır.Ağrılı ve gecikmiş adet dönemlerinde , rahim ve yumurtalık kramplarını gidermede etkilidir. Ayrıca kadınlarda seks hormonunun dengesinin sağlanmasında da etkilidir.Hormonal regülatör görevi görür. Romatoid artrit ve adale romatizması vakalarında da kullanılır.Antiromatizmaldir. Öksürük kesici ve sakinleştirici etkisi vardır. Vücutta kalsiyum emilimini arttırarak osteoporozun önlenmesinde yardımcıdır. KARNIYARIK OTU (Plantago Psyllium) Barsak peristaltik hareketlerini düzenleyicidir.Barsakları yumuşatıcıdır bu yüzden kabızlıkta kullanılır.Kalorinin kontrol edildiği zayıflama diyetlerindde kullanılır. Lipit ve kolesterol seviyesini düşürür.Kanda yararlı HDL düzeylerini yükseltebilir.Kanamalı ve tahriş olmuş hemeroitlerde kullanılır.Ülser ve kolitte tedaviye yardımcıdır.Diyarenin kısa süreli semptomatik tedavisinde kullanılır.Kalp hastalıklarını önlemeye yardım edebilir. KEDİ OTU (Valeriana Officinialis) Sakinleştirici, orta derecede uyku verici, spazm çözücü adale gevşetici, gaz söktürücü, tansiyon düşürücü, yatıştırıcıdır. Uykusuzluk, huzursuzluk, sinirsel tansiyonda, migren,kramp, barsak koliklerinde, romatizmal ağrılarda, adet gecikmelerinde kullanılır. Uykusuzluğun akut tedavisinde bitki uygun bir ajan değildir.Ancak uyku düzensizliklerinde birkaç hafta kullanımdan sonra bağımlılık yapmadan ve yan etki getirmeden doğal uyku sağlar. KEDİ PENÇESİ (Uncaria Tomentolessa) Bağoşıklık sistemi destekleyicisi, virüslere karşı ve iltihap giderici olarak kullanılır.Tansiyon düşürücü etki gösterir.Astım, diyabet ve üriner sistem iltihaplarında kullanılır.Sulu ekstreleri kanserde, hücre büyümesini engeller. Toplardamar ve beyinde pıhtılaşmayı önler.Seratonin salınımını arttırır.Doğum kontrolünde kullanılır. Folklorik tıpta, romatizma şikayetleri, diyare,gastrit,astım, menstrüal düzensizlik, yara ve kanser tedavisinde yararlanılmaktadır. KEKİK (Thymus Vulgaris) İçerdiği Timol sayesinde antibakteriyel, balgam söktürücü ve spazm çözücü etkiye sahiptir.Bu etkilerinden dolayı öksürük, nezle, anjin, bronşit gibi solunum sistemi rahatsızlıklarında son derece etkilidir. Hastalıklara karşı direnme gücünü arttırır.Uyarıcı ve güçlendirir.İştah açıcıdır.Sinir sistemi güçsüzlüklerinde, dolaşım sistemi bozukluklarında etkilidir. Tansiyonu geçici olarak düzeltir.Mide ve sindirim sisteminin dostudur.Mide kramplarına iyi gelir, gaz söktürücüdür.Kurt düşürücüdür. Dış kullanımlarda yaralar, apseler, yanıklar gibi mikroplardan arındırılması gereken hastalıklarda etkilidir.Ayrıca eziklere, berelere, burkulmalara, şişliklere romatizmalara karşı kullanılır. KETEN (Linum Usitatissimum) Keten tohumu musilajının bardakta su alarak bağırsakta şişmesi dolayısıyla dahilen dahilen kullanımında müsil olarak etki eder. Bunun dışında dahilen sindirim sistemi tahrişlerinde, gastrit ve barsak iltihabının kısa süreli semptomatik tedavisinde, mukoza tahrişlerinde, kronik öksürük ve bronşitte kullanılır. Meme kanseri ve diğer östrojene bağlı kanserlerde rönemli rol oynar.Haricen lapa halinde ağrılı cilt iltihaplarında kullanılır. KIRMIZI KANTARON (Centaurium Erytraea) Aromatik güçlendirici, sindirimi kolaylaştırıcı, ateş düşürücü, iştah açıcı etkilere sahiptir.Ateş düşürücü etkisi zayıftır.Bu yüzden özellikle iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılmaktadır. KUŞBURNU (Rosa Canina) C vitamini eksikliğinde, kuvvet verici ve kabız etkide kullanılır.Marmelat olarak ta kullanılan kuşburnu meyvesi, profilaktik(koruyucu) amaçlı olarak çok yaygın kullanılır. MAYDANOZ (Petroselium crispum, sativum) Kuvvetli idrar ve safra söktürücüdür.Apiol ve mirisitisinde dolayı spazm çözücü ve uterus(rahim) düzenleyicidir.Kadınların düzensiz adet görmelerine ve sancılarına karşı kullanılır.Adet söktürür.Prostat büyümesine bağlı üriner fonksiyon bozuklukları, romatizma ve gut hastalıklarında etkilidir. İdrar yolları antiseptiğidir ve idrar yolları taşlarına karşı da kullanılır.Sindirim yetmezliği, gaz şişkinliği gibi sindirim bozukluklarında, anoreksiya(iştahsızlık) hastalarında sindirim uyarıcısı olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda bir besin kaynağı olarakda kulanılır. Bitki çayı ile yapılacak bir kür karaciğeri arındırır.Çiğ olarak yendiğinde güçlü bir C vitamini kaynağıdır.Haricen kullanımı, saç diplerine uygulandığında saç dökülmelerini yavaşlatır. MELİSA (Melissa Officinialis) Yatıştırıcı, midevi, terletici, tansiyon düşürücü, spazm giderici, gz söktürücüdür.Antidepresandır.Virüslere ve tümör oluşumuna karşı kullanılır.Dıştan bakteri ve mantarlara karşı antiseptik özelliklerinden yararlanılarak kullanılır.Sinirsel kaynaklı mide ve bağırsak ağrılarını keser.Uçuk tedavisinde, uyku problemlerinde ve migrende kullanılır. Kadınların adet düzensizliklerinde ve adet ağrılarında kullanılır.Psikosomatik(psikolojik kaynaklı) kalp rahatsızlıklarında, güçlendirici olarak kullanılır. MEYAN (Gleyeyrrhiza) Gastrit, mide ve duodenum ülserlerinde spazm çözücü ve iltihap gidericidir.Üst solunum yolları rahatsızlıklarında ve bronşit için balgam sökücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı ses kısıklığı ve boğaz gıcıklarında, virüslere karşı ve bakteri öldürücü etkilidir. İlaç, şekerleme ve bazı gıda ürünlerine tatlı lezzeti dolayısıyla lezzet zenginleştirici olarak kullanılır. NANE (Mentha Piperita) Yapraklar taşıdığı uçucu yağdaki mentolden dolayı antibakteriyel, spazm çözücü gaz söktürücü özellik taşır.Spazm çözücü etki özellikle mide-barsak sistemi üzerinde belirgindir.Mide bulantısına karşı ve diğer mide şikayetleri, akut ve kronik gastrit ve mide-barsak mukoza iltihaplarında etkilidir. Uçucu yağ mide-barsak kaslarına spazm çözücü etki gösterir.Bronşları yumuşatıcı sekresyon inceltici etki de gösterir. Ciltte ve mukozaya sürüldüğünde hafif lokal anestezik etkisi nedeniyle serinlik ferahlık hissi uyandırır.Dahilen mide spazmlarında midebulantısını engellemek için, ayrıca soğuk algınlığında üst solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. Baş ağrıları, migren, sinirlilik ve uykusuzlukta etkilidir. Antiseptik uçucu yağı diş ve dişeti ağrılarının giderilmesinde etkilidir. ÖKSE OTU (Viscum album) Yüksek tansiyona karşı tansiyon düşürücü sitostatik, bağışıklık sistemini uyarıcı, idrar arttırıcı etkileri vardır. Sara hastalığında, tümoral rahatsızlıklarda, dejeneratif iltihabi eklem rahatsızlıklarında, hepatitte, spazmlarda, kalp rahatsızlıklarında ve yaşlılık hastalıklarında kullanılır. Nadiren sedatif etkisi de vardır. ÖLMEZ ÇİÇEK (Helichrysum Arenarium) İdrar ve safra arttırıcı, kum ve taş düşürücüdür. REZENE (Foeniculum) Meyveler midevi, gaz söktürücü,glaktojen(süt arttırıcı) ve yatıştırıcı etkilidir.Yemeklerden sonra içilen çayı sindirimi kolaylaştırıcı etki eder.Kökleri iyi bir diüretik yani idrar arttırıcı özellik taşır.Yaprakları yara iyi edicidir. Rezene akciğer ve solunum yolları üzerinde olumlu sonuçlar verir.İçindeki uçucu yağ, spazm giderici, balgam söktürücü, iltihap giderici etki yapar. ROMAN PAPATYASI (Anthemis nobilis) Tıbbi papatyada olduğu gibidir.Ayrıca saç şampuanlarında kullanılır.Biraz limon suyu katarak saça sürüldüğünde saçın rengini açar.Dmelemesi ılıtılıp, gözlere kompres olarak uygulanırsa şişkinliği giderir. SARI KANTARON (Hypericum Perfoaratum) Antidepresan etkilidir.Ilımlı depresyonu tedavide başarısı nedeniyle doğanın ürettiği Prozak olarak kullanılmaktadır. Almanya'da sarı kantaron(ingilizce St.John's Worth) depresyon için verilen bir numaralı ilaçtır ve bütün Avrupa'da geniş çaplı kullanılmaktadır. Yıllar boyunca bu bitki hafif sakinleştirici ve uykusuzluk için bir tedavi olarak kullanılagelmiştir. Avrupa'da sarı kantaron üzerine yürütülmüş sayısız klinik çalışma vardır. British medical Journal'de yayınlanan bir makale, sarı kantaron üzerine yapılan 23 klinik denemeyi incelemiş ve daha düşük dozlarda birçok reçeteli antidepresan kadar iyi çalıştığını ve ağız kuruması, kabızlık ve baş dönmesi gibi hoş olmayan yan etkilerinin daha az olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca bir kas gevşeticidir.Özellikle menopozdaki bitkinlik, menstrüal krampların tedavisinde, endişe ve sıkıntı verici, diüretik etkilidir. Antiinflamatuar , antiülserojonik(mide ülserine karşı) 12 parmak bağırsağı kanamasını durdurur ve analjeziktir(ağrı kesici) Haricen cilt hastalıklarında, yara ve yanık iyileştirmeye yardımcıdır. SARIMSAK (Allium sativum) Antibakteriyel, antiviral, antimikotik(mantarların üremesini önleyici).kan lipitlerini düşürücü, kanama ve pıhtılaşma süresini uzatıcı, tansiyon düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, kalp-damar sağlığını destekleyici, kan şekerini düşürücü, ateroskleroz için koruyucu, ekspektoran olarak ve dolaşım bozukluklarında kullanılır.Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Solucan düşürücü etkisi vardır. Haricen yara iyileştirici ve saç dökülmelerinin tedavisinde kullanılır. SİNAMEKİ (Cassia Acutifolia) Kalın bağırsak üzerinde etkilidirç ve kuvvetli bir müshildir. Kabızlığa karşı kullanılır. SOĞAN (Allium Cepa) İştah açıcı, antibakteriyel, lipid, kolesterol ve tansiyon düşürücüdür.Kalp kuvvetlendiricidir.Kansere karşı koruyucu, kan şekerini düşürücü etkileri vardır.Bağırsak hareketlerini arttırır ve idrar söktürür.Sindirime yardımcıdır.Nezle belirtilerini iyileştirir.Dıştan kullanımda yara iyileştirici özelliği vardır.Mantar ve siğillere iyi gelir. SPİRİLUNA (Spiriluna Platensis) İyi bir zehirlerden arındırıcı ajandır.Bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yardımcı olur.Özellikle vejetaryenler için B12, demir eksikliğine bağlı kansızlık ve protein eksikliğnde faydalıdır.Güçlü bir besin kaynağıdır.Aşırı tatlı ve yemek yeme isteğini önlemesiyle kilo verme rejimindeki kişiler için faydalıdır. Zayıflamaya yardımcı olur.Hipoglisemik hastalarda, yemek aralarında kullanıldığında içerdiği proteinler sayesinde, kanda şeker seviyesini düzenlemeye, protein desteği sağlamaya yardım eder. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. ŞERBETÇİ OTU (Humulus Lupulus) İştah açıcı İdrar arttırıcı terletici ateş düşürücü yatıştırıcı, uyutucu sinirsel tansiyonu düşürücü olarak kullanılır Ayrıca bira imalatında da kullanılır. TIBBİ NERGİS (Calendula Officinialis) Sulu ekstresi iltihap giderici, etanollü ekstresi antibakteriyel, sulu alkollü tentürüde griplere ve virüslere karşı etkilidir. Bazı deri hastalıklarında, küçük yaraların tedavisinde yumuşatıcı olarak, sıyrıklarda çatlaklarda, böcek sokmalarında, pişiklerde, yüzeysel yanıkların tedavisinde, bacak ülserlerinde, hemeroitte ağızdaki yaralarda ve ekzemada analjezik etkilidir. Bir çeşit gözde iltihaplanma olarak oluşan Konjoktivit te göz losyonu olarak kullanılır.Mantarlara karşı etkilidir. Cilt üzerinde nemlendirici, yumuşatıcı olarak,krem, cilt temizleyici, süt, sabun ve güneş sonrası bakım ürünlerinde kullanılır. TIBBİ PAPATYA (Matricaria Chamomilla) Ateş düşürücü, yumuşatıcı, spazm giderici ve antibakteriyel etkilidir.İdrar, gaz ve safra söktürücüdür.Sinirsel ve romatizmal ağrılarda ve baş ağrılarında kullanılır.Dahilen mide-bağırsak sistemi iltihaplı hastalıklarında kullanılır.Haricen ağız boşluğu ve boğaz iltihaplarına karşı gargara halinde, deri ve mukoza iltihaplarında pansuman halinde yara iyi edici, anal ve genital sistemin iltihaplı hastalıklarında kullanılır. YARA OTU (Plantago Lanceolata-P.major) Damar daraltıcı, kan dindirici ve antibakteriyel etkilidir.Damar daraltıcı, kan durdurucu özelliği nedeniyle ishal, kesik ve hemoroitlerde kullanılır. İdrar söktürücü, iltihap gidericidir.Musilaj ve tanenden dolayı üst solunum yolları tahrişlerini önler, ağız ve boğaz mukozası iltihaplarını tedavi , eder.Öksürük kesici, balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcıdır.Bölgesel olarak yatıştırıcı ve kaşıntı giderici olarak cilt hastalıklarında kullanılır.Yara iyileştirici özelliği vardır. YEŞİL ÇAY (Avena Sativa) Kolon, yemek borusu, pankreas, mide ve göğüs kanserlerine karşı koruyucu etkisi vardır.LDL ve HDL kolesterol seviyelerini düzenleyici etki gösterir.Kan basıncını düşürücü ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Zararlı bakterilerin oluşturduğu dişetlerinin iltihabını önlemeye yardımcı olur, dişlerin üzerinde plak oluşumunu önler, diş çürümlerini önlemeye yardımcı olur. YULAF (Avena Sativa) İyi bir sinir sistemi toniğidir.Antidepresan, sedatif etkisinden dolayı, sinirsel zayıflıklarda, akut ve kronik sıkıntı ve endişeyi giderici olarak, stres ve uykusuzluğa karşı kullanılmaktadır. Bağ dokusu ve mesane zayıflığında kanda ürik asit seviyesini düşürücü etkisinden dolayı romatizmada kullanılır. Kalp kuvvetlendirici olarak solunum sistemi rahatsızlıklarında anemide, hipertiroitte nevralji ve seksüel bozukluklarda ve kadınlarda süt artırıcı olarak kullanılır. Avrupada yulaf samanından hazırlanan banyoda romatizma,artrit ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. ZENCEFİL (Zingiber Officinale) Mide dostu, uyarıcı, terletici ve kızartıcı etkilere sahiptir.Taşıt tutmalarında bulantı ve kusmalara karşı kullanılır.Gastrit, sindirim rahatsızlıkları ve iştahsızlıkta, güçlendirici, gaz söktürücü, hazmettirici olarak etkilidir.Türkürük ve mide salgılarını uyarır. Bağırsak kaslarının hareketlerini uyararak aktive eder.Safra arttırır.Kalbin kasılma gücünü arttırır. Doğal bir kan incelticidir.Halk tıbbında balgam söktürücü, hazmettirici damar ve doku büzücü olarakkullanılır. ZERDEÇAL (Curcuma Longa) Romatizmalı bölgedeki kızarıklıkları giderici, safra arttırıcı etkilidir.Safra kesesi rahatsızlıklarında etkilidir. Ayrıca baharat ve renk verici olarak da kullanılır.Damar tıkanıklıklarını önlemede kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-etkileri-ve-kullanimlari

İDRAR VE ÜREME SİSTEMİ

Embriyolojik ve fonksiyonel ortaklık (özellikle erkek idrar ve üreme organlarında) nedeniyle iki grup sistemi bu konu (İdrar ve üreme sistemi-Systema ürogenitale) içinde inceleyeceğiz. Systema ürogenitale’deki fonksiyonlardan biri idrarın yapılması ile iletilip dışarı atılmasıdır ki bu işi yapan organlara organa urinaria (İdrar organları-üriner organlar) denir. Üriner organlar birçok anatomist tarafından idrar sistemi (Systema renale) başlığı altında ele alınır. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile üreterler, idrar kesesi ve uretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. Üriner organların cerrahi hastalıkları üroloji, dahili hastalıkları ise nefroloji bilim dalı uzmanları tarafından değerlendirilip tedavi edilir. Systema ürogenitale’deki diğer fonksiyon üreme olup, bunu gerçekleştiren organlara organa genitalia (Üreme organları-genital organlar) denir. Üreme organları, üremede­ki iki cinsin (KADIN-ERKEK) fonksiyon farklılıklarına bağlı olarak iki gruptur. Kadın üreme organları, organa genitalia feminina, erkek üreme organları ise organa genitalia masculina olarak adlandırılır. Birçok anatomist, bu organ gruplarını da ayrı sistemler (Kadın üreme sistemi, Erkek üreme sistemi) şeklinde ele alırlar. İnsan neslinin sürekliliği, üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu gerçekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak, şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigotun oluşumu için zorunlu olan ovumu üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması, embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonsiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretil; normal ruhsal gelişim için çok gerekli olan anne şefkatini verir. Toplumu oluşturan normal fertler, kromozomal, morfolojik ve psikolojik-davranışsal- olmak üzere üç düzeydede ERKEK veya KADIN konfügürasyonuna sahip olmak durumundadır. Cinsiyetin kromozomal olarak belirlenmesi döllenme (Fertilizasyo) esnasında gerçekleşir. Morfolojik karakterler, embriyonal yaşamın . 7.haftasından sonra ortaya çıkan gonadal farklılaşmalarla oluşmaya başlar, doğumdan sonra da devam eder. Cinsiyetin hormonal, fizyolojik ve davranışsal-psikolojik yönlerinin idaresi hipotalamus tarafından gerçekleştirilir. Erkekliğin bütün yönleri androloji, kadınlığın bütün yönleri jinekoloji bilimi çerçevesinde ele alınır. İDRAR SİSTEMİ GİRİŞ : İdrar sistemi (Systema renale, Organa urinaria)’nin asıl görevi, kanda erimiş halde bulunan mineraller (Na.K vb.) ile suyun atılım veya biriktirilmesinin selektif kontrolünü sağlayarak vücut iç ortamının dengesini (Homeostasis) korumaktır. Su ve mineral dengesine ilaveten, bir kısmı toksik olan (Örneğin üre vb.) metabolik artıklar da böbrekler yolu ile idrara geçirilerek vücut dışına atılır. Böbrekler, homeostatik ödevini filtrasyon (süzme), resorpsiyon (geri em­me) ve eksekresyon (salgılama, dışarı atma) fonksiyonları ile gerçekleştirir. İdrar sistemi, idrar üreten bir çift böbrek ile ureterler, idrar kesesi ve üretra’dan oluşan iletici yollardan ibarettir. 1.BÖBREKLER Böbrekler (Tekil L.ren . Gr.nephros), filtrasyon, resorpsiyon ve eksekresyon fonksiyonları ile günde kendilerine gelen 1700 L kandan 2 – 2.5 L idrar oluş­turduklarından “idrar üreten organ anlamında organa üropoetica olarak adlandırılır. Sağlı-sollu bir çift organ olan böbrekler.peritonun arkasında (Retroperitoneal konumda) olarak.omurganın iki yanında karın arka duvarına yaslanmış şekilde bulunurlar.Skeletotopik olarak.sağ böbrek T 12 – L 3. sol böbrek T 11 L2 düzeyinde yer alır. Böbrekler fasulyeye benzer şekildedirler. Her böbreğin ön ve arka iki yüzü, konveks bir dış kenarı ile konkav bir iç kenarı vardır. İç kenar (Margo medi ali s) ‘da böbreğe girip-çıkan oluşumlar için dikine bir yarık (Hilum renale) vardır. Hilum renale’den böbreğin içine doğru sinus renalis olarak adlandırılan bir boşluk uzanır. Hilum renaledeki yapılar, önden arkaya doğru V.renalis, a.renalis, pelvis renalis -> üreter şeklinde sıralanmıştır. Yetişkin bir kişide bir böbreğin ortalama ağırlığı 130-150 gr, boyutları ise 12x6x3 cm dir. Herbir böbrek, üç katmanlı bir destek ve örtü dokusu ile sarılmıştır: 1.Renal kapsül (Capsula fibrosa) olarak adlandırılan iç tabaka, sağ­lam, genişleme yeteneği az fibröz doku katmanıdır. 2.Perirenal yağ kapsülü (Capsula adiposa), orta katman olup böbreği darbelere karşı korur. 3.Perirenal fasya (Fascia renalis), en dış örtü olup, karın duvarındaki ekstraperitoneal yağ dokusunun yoğunlaşması ile oluştuğu kabül edilir.- Perirenal fasya .böbreğin normal pozisyonda durmasına yardım eder. Böbreğin arkasında, perirenal fasyanın dışında olarak, pararenal yağ kapsülü (Corpus adiposum pararenale) yer alır. Fascia renalis önden parietal periton ile sarılmıştır. .Böbreklerin yapısı : Böbreğe frontal bir kesi yapıldığında, içten dışa doğru üç farklı bölge ayırt edilir: Pelvis renalis, medulla renalis, cortex renalis. Pelvis renalis, tepesi hilum renale’den çıkmış, üreter’le uzanan, gövdesi sinus renalis içine oturmuş, kas ve zardan yapılı, huni şekilli bir bölümdür. Pel vis renalis, proksimalde büyük ve küçük kaliksler (Calix renalis majoris et minoris) şeklinde böbrek dokusu içine uzanır. Küçük ve büyük kaliksler, pel­vis renalis ve ureter arbor excretorius olarak adlandırılan (Yazarın adlandırması) BOŞALTIM AĞACINI oluştururlar. Böbrek kitlesinin yaklaşık 2/3unü kapsayan medulla renalis, 8-18 (Ortalama 12 adet) adet piramidal yapı içerir. Tabanları cortex renalis’e, tepe­leri küçük kalikslere oturan piramidal oluşumlara pyramis renalis (.Malpighi piramidleri) denir. Malpighi piramidleri, nefronun distal bomcukları ile toplayıcı borularını içerir. Piramidal borucuklar, içlerindeki filtre materyeldeki suyun geri emilimini (Reabsorpsiyon) sağlayarak idrarı konsantre ederler. Toplayıcı borular daha büyük olan due.papillaris (Bellini kanalı) ‘lere, duc.papillaris’ler de piramidlerin tepesindeki foramen papillarisler aracılığı ile küçük kalikslere açılırlar. Böbrek kitlesinin 1/3′ünü kapsayan dış katman (Cortex renalis), çok sayıda düz ve kıvrımlı borucuklar, kan damarları ve gözle de görülebilen siferik yapılar (Corpusculum renale) ‘dan oluşur. Korteksin böbrek kapsülüne yakın olan dış bölümüne zona externa {Regio corticalis peripherica).Malpighi piramidlerine yakın olan iç bölümüne de zona intema (Regio juxtamedullaris) denir. Malpighi piramidleri arasında da daha koyu renkte kortikal bir doku bulunur. Piramidleri birbirinden ayıran bu kolonlar columnae renales (Bertin kolonları) olarak adlandırılır. .Böbreklerin kanlanması : Böbrekler, vücudumuzdaki aynı boyuttaki herhangi bir organdan çok daha fazla kan alır. Bunun nedeni, böbreklerin, kanı zararlı artık maddelerden temizleyen temel organ olmalarıdır. Kalp atımının % 20-25′ini kullanan böbrekler, her dakikada 1.2 litre, günde yaklaşık 1700 litre kan alır. Kanımız, günde 340 kez böbreklerden geçerek zarar­lı artık maddelerden arındırılır. Bu işlem esnasında 1700 L kanın onda biri kadar (Yaklaşık 170 L) glomeruler filtrat, glomeruler filtratın % 1 kadar ( 1.7 L) idrar oluşur. Böbreğin arteryel kanlanması, aorta abdominalis’in en büyük çift dalı olan a.renalis ile sağlanır. Herbir renal arter.a.mesenterica superior’un hemen aşağı­sında olarak L 1 – L 2 düzeyinde aorta abdominalis’ten çıkar. Sağ renal arter daha uzundur. Hilum renale’ye ulaşan renal arter, ön ve arka diviziona, bu divizionlar da toplam 5 segmental dala ayrılır. Segmental dallar arasında beslenmeyi sağlayabilecek düzeyde anastomozlar olmadığından, bağlanmalarında segmental nekroz ortaya çıkar. Böbrek segmentlerine % 30-35 oranında aberrant (Normal dışı) segmental arterler gelir. Böbreğin venöz kanı. v.renalis aracılığı ile v.cava inferior’a direne olur. Böbreklerin innervasyonu plex.renalis ile sağlanır. Erkeklerde, bu pleksusa ait liflerle, testisten gelen sinirler arasında bağlantılar vardır. 2.ÜRETER Üreter’ler, idrarı pelvis renalis’ten vesica ürinaria (İdrar kesesi) ‘ya taşıyan, 25-30 cm uzunluğunda iki ince (Çapları 4-7 mm), muskuler borudur. M.psoas major’ların üzerine yaslanarak L 2 – L 5 omurlarının transvers çıkıntıları boyunca vertikal şekilde uzanan üreterler, iliak damarları (Vasa iliacae) çaprazlayıp pelvis boşluğuna girerler. Burada önce pelvis duvarında yollarına devam eden üreterler, daha sonra orta hatta yönelirler ve idrar kesesine girerler. Üreterler idrar kesesine girmeden önce, erkeklerde duc.deferens i kadınlarda ise a.uterinayı çaprazlar. Bu çaprazlar cerrahi öneme sahiptir. Gidişleri boyunca, üreterlerin abdominal,pelvik ve duvar içi olmak üzere üç bölümü ayırt edilir. .Abdominal bölüm (Pars abdominalis) : Üretero-pelvik birleşekten (Öreter’in başlangıcı) iliak damarları çaprazladığı yere kadar olan bölümdür. Retroperitoneal konumda yer alır. .Pelvik bölüm (Pars peluina) : Üreter’in, iliak damarları çaprazladığı yerden, idrar kesesine girdiği noktaya kadar olan bölümdür. .Duvar içi bölümü (Pars intramuralis) : Üreter’in, idrar kesesi duvarında yer alan 1.5-2cm ‘lik en kısa bölümüdür. Üreter’ler üç doğal darlığa sahiptir. Üst darlık, üretero-pelvik birleşekte, orta darlık iliak damarları çaprazladığı yerde, alt darlık ise pars intramuralis’tedir. Alt darlık üreter’in en dar yeri kabul edilir, taşlar en çok burada takılır. Üreter’in YAPISI : Üreter’in duvar vapısı, içi boşluklu organların prensip duvar yapısı şeklindedir. İç tabaka olan tunica mucosa çok katlı değişken epitel-urethelium’den yapılıdır; bez içermez. Orta tabaka-tunica muscularis, içte longitudinal, dışta sirküler olmak Üzere İki katmanlı bir düz kas tabakasıdır.(Alt 1/3 bölümünde ise ilave bir dış longitudinal kat­man vardır.)Tunica muscularis’teki periodik peristattik kasılmalar idrarın mesaneye iletil­mesine yardım eder. Dış tabaka olan tunica adventitia gevşek bağ dokusundan yapılıdır. 3.İDRAR TORBASI (Mesane): İdrar torbası (L.vcsica urinaria. Gr.sistis), üreterler yolu ile gelen idrarın belli bir süre bekletildiği, gerektiğinde ürethra’ya iletildiği. 300-500 ml hacimli (Zorlama ile yaklaşık 2 katına çıkarılabilir),içi boşluklu muskuler bir organdır. İdrar torbası, symphysis pubis’in arkasında, pelvis boşluğunun tabanında, böbrek ve üreterler gibi retroperitoneal konumda yer alır. Erkeklerde rectumun önünde, prostat’ın üzerinde, kadınlarda uterus ve vagina’nın önünde bulunur. .Mesane’nin 4 bölümü vardır : a.Apex vesicae: Mesane’nin sivri üst bölümü olup, doluluk oranına göre symphysis pubis veya karın ön duvarı ile komşuluk yapar. Apex’ten göbeğe kadar uzanan bağa lig.umbilicale medianum denir. b.Fundus vesicae: Mesanenin, arka-aşağıda kalan bölümü olup, sağ-sol ureter buraya açılır. İç yüzünde trigonum vesicae bulunur. c.Corpus vesicae : Apex ve fundus arasında kalan, mesanenin en büyük bölümüdür. d.Cervix vesicae : Mesane’nin en alt dar bölümü cervix (Mesane boynu) olup üretra ile uzanır. İdrar torbasının duvar yapısı : İdrar torbasının duvar yapısı da üriner yolların duvar yapısı gibi üç tabakalıdır. lçte tunica mucosa, ortada tunica muscularis, dışta tunica serosa (T.adventitia) bulunur. .Tunica mucosa: Kalınca bir değişken epitel tabakası olup, trigonum uesicae hariç diğer bölümlerde plikalar içerir. .Tunica muscularis: Üç katmanlı bir düz kas tabakasıdır .Topluca m.detrusor vesicae (L.detrudere=aşağı bastırmak, sıkmak) olarak adlandırılır. T.muscularis.içte ve dışta longitudinal, ortada sirküler seyirli kas liflerinden yapılmıştır. M. detrusor uesicae kasıldığında mesane hacmi azalır ve içindeki idrar üretraya gönderilir. Sirküler lifler, mesane boynunda iç üretra sifinkteri [M.sphincter uesicae veya m.sphincter urethrae internum)’ni oluşturur. .Tunica serosa : Sadece üst ve yan yüzler peritondan derive olan seroz bir tabaka ile, diğer bölümler ise gevşek bağ dokusundan oluşan t.adventi­tia ile sarılıdır. 4 ÜRETRA Üretra (Urethra), mesane’de toplanmış olan idrarı dışarı atmaya yarıyan, mukoza ile kaplı, kassal bir borudur. Kadında sadece idrarın geçtiği bu yol, erkekte aynı zamanda gerektiğinde ejekulat’ın atılması için de kullanılır. Üretranın iki deliği vardır. Mesanenin içine açılan deliğine ostium urethrae internum, dışarıya açılan deliğine ostium urethrae externum denir. Kadın ve erkek üretrası arasında şekil, büyüklük ve fonksiyonel yönden fark­lılıklar vardır. a.Kadın üretrası (Urethra feminina) :Mesane boynundan başlayıp, symphysis pubica’nın arka-aşağısından geçerek vulva’da sonlanan 3-4 cm uzunluğunda bir borudur. Kadın üretrasının, pelvik, membranöz ve perineal bölümleri vardır. b.Erkek üretrası (Urethra masculina) : Mesane boynundaki ostium urethrae internum ile glans penisin tepesindeki ostium urethrae exter­num arasında uzanan 20 cm uzunluğunda bir borudur. Erkek üretrası, hem üriner hem de genital bir yoldur. Yolu boyunca prostatik, membranöz ve spongiöz olmak üzere üç bölümü vardır. .Pars prostatica: Uretranın prostat bezi içinden geçen 3-4 cm’lik ilk bölümüdür. Due.ejeculatoriuslar ve prostat’ın boşaltma kanal­ları buraya açılır. .Pars membranacea: Uretranın, diaphragma ürogenitale’yi geçen en kısa ve en dar bölümüdür. Burada sphincter urethrae (İstemli çalışır) yer alır. .Pars spongiosa (On üretra) :Üretranm,corpus spongiosum penis içinde yer alan 15-16 cm lik en uzun bölümüdür.Penil üretra olarak ta adlandırılır. Gl.bulbourethralis’in boşaltma kanalı penil üretranın başlangıç bölümüne açılır. ………………………………………………………………………………………………………………………….. KADIN ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur. ……………………………………………………………………………………………………………………………… ERKEK ÜREME SİSTEMİ GİRİŞ : Erkek üreme sistemini oluşturan erkek üreme organları (Organa genitalia masculina),cinse özgü hücrelerin (Spermatozoon) ve hormonların (Androjenler) oluşumunu sağlayan TESTİSLER ile GENITAL YOLLAR, EKLENTİ BEZLER ve CİNSEL BİRLEŞME ORGANI-PENİS’ten ibarettir. Erkeğin üremedeki sorumluluğu,- ürettiği spermatozoonları kadın üreme kanalına iletmek olduğundan, üremede erkek oldukça aktif olmak zorundadır. Kadın genital yollardan farklı olarak. erkek genital yolların son bölümü aynı zamanda idrarın dışa atılmasını da sağlar. Üreme organları, yerleşim yerlerine göre iç üreme organları ve dış üreme organları olarak iki gruba ayrılırlar. Erkek üreme organlarından testisler, üretraya kadar olan genital yollar ile eklenti bezler iç, penis ve taşıdığı genital+üriner yol dış genital organlar başlığı altında incelenir. A. İç üreme organları (Organa genitalia masculina interna): l.TESTİS (Orchis,Didymis,ERBEZİ): Testis’ler erkekte temel üreme organı olup, testis torbası (Scrotum) içinde yer alırlar. Oval şekilde, yanlardan basık, küçük bir kuş yumurtası büyüklüğünde (Herbiri 2,5x3x5 cm boyutlarında, 10-15 gr Ağırlığında) çift Organ olan testis’ler erkek üreme hücreleri olan spermatozoon’lar ile erkek seks hormonları olan androgenleri üretir. Erken fetal dönemde, karın boşluğunda böbreklere yakın olarak yer alan testisler, fetüs geliştikçe aşağıya doğru hareket ederek (Descensus) doğumdan hemen önce inguinal kanal aracılığı ile scrotum’a inerler. Testis’lerin normal fonksiyonlarını yapabilmeleri için, karın boşluğundan scrotum’a inmeleri zorun­ludur. Scrotum içinde yer alan herbir testis, tunica albuginea olarak adlandırılan kalın bir kapsül ile sarılıdır. Bu kapsül, arka kenarından testisin içine girerek mediastinum testis’ i oluşturur. Mediastinum testis, testise girip çıkan damarlar ile rete testise ait kanalcıkları içerdiği gibi gönderdiği bölmelerle de testis’i 250- 300 Iobçuğa böler. Herbir lobçukta 3-4 (Bazı yazarlara göre 1-4) tane olmak üzere tüm testis’te 1000 kadar seminifer kanalcık (Tubulus seminiferus) bulunur. Testis’in temel parankim yapısını oluşturan seminifer kanalcıklar spermatozoon’ların üretildiği yerlerdir. Testesteron vb. androgenler, seminifer borucuklar arasındaki gevşek bağ dokusu içinde yer alan interstisyel endokrin hücreler (Leydig hücreleri) tarafından yapılır. Seminifer kanalcıklar, mediastinum testis’e uzanarak burada birbirleri ile ağız­laşmalar oluştururlar. Mediastinum testis’teki bu kanalcık ağı rete testis olarak adlandırılır. Rete testise ulaşan spermatozoonlar, buradan çıkan 15-20 adet ductuli efferentes testis ile epididim’in kanal sistemine ulaştırılır. Testis’ler abdominal aorta’dan çıkan testiküler arterler ile kanlandırılır.Testis’lerin venöz kanı sağda v.cava inferior’a, solda v.renalis (—>V.cava inferior)’e dökülür. Testis’ler otonom sinirlerle innerve edilir. 2.EPİDİDİM (Epididymis) : Epididim (Gr. epi=üst , didymis=ikiz,testis),her bir testis’in arka-üst bölümü üzerinde yerleşmiş.5-6 cm uzunluğunda, üst bölümü geniş (Caput), aşağı bölümleri giderek daralan bir eklen tidir. Bir kanal sisteminden ibaret olan epididim, rete testis’ten ductuli efferentes testis’ler ile aldığı spermatozoonları duc.deferens (Vas deferens)’e iletme yanında. spermiumlar için bir olgunlaşma ve depolama yeri olarak ta görev yapar.5-6 cm uzunluktaki epididim içinde kesintisiz şekilde kıvrılmış olan epididim kanalı (Due.epididymis) gerçekte 5-7 m (Sindirim kanalının uzunluğu kadar) uzunluktadır. Epididim kanal sistemine kadar olan yollardaki spermiumlar oldukça hare­ketsiz oldukları halde, epididim kanalı içindeki asit ortamda 18-20 saat bekleyen spermiumlar ovum’u dölleyebilecek olgunluğa erışirler.Spermiumlann epididim kanalı içindeki olgunlaşma mekanizmaları tam olarak bilinmemektedir. 3.DUKTUS DEFERENS (Vas deferens,Sperma kanalı); Duktus deferens, epididimin kuyruk bölümünün ucundan başlayıp, epididim kanalının devamı şeklinde uzanan, kalın kassal bir borudur. Vas deferens 40-50 cm uzunluğunda olup. sadece spermiumlarm iletimiyle görevlidir. Önce scrotum içinde epididim’in iç yanında. testis’in arka kenarı boyunca yukarıya doğru seyreden vas deferens. daha sonra funiculus spermaticus içinde olarak inguinal kanalı geçer ve karın boşluğuna girer. Karın boşlu­ğuna girdikten sonra funiculus spermaticus oluşumlarından ayrılan duktus deferens, pelvis’in yan duvannda aşağıya-içyana doğru uzanır. Mesaneye ulaşmadan önce üreter’i çaprazlayıp rektum ile mesane arasına sokulur. Burada, prostad’ın tabanına doğru ilerliyen vas deferens, vesicula seminalis’in boşaltma kanalı ile birleşerek ejakulator kanalın (Ductus ejaculatorius) oluşumuna katılır. Vas deferens’in ejakulator kanal oluşumuna katılmadan önceki 5 cm ‘lik bölümü oldukça geniştir. Yaklaşık 1 cm kalınlıktaki bu genişlemiş bölüme ampulla denir. Prostat, koyu kırmızı renkte, oldukça sıkı dokulu. sert kıvamlı, kestane şeklinde bir bezdir. Bez dıştan ince, sağlam fibromuskuler bir kapsülle sarılmıştır. Kapsülün altındaki prostat dokusunda 40-50 adet tubuloalueoler bez bulunur. Bu bezler salgılarını üretranın prostatik bölümüne akıtırlar. Günde 0,5-2 ml prostat salgısı (Succus prostaticus) üretilir. Salgılanımı testesteron ile idare edilen succus prostaticus, süt gibi alkalik bir salgıdır. Meni hacminin % 20-30′unu prostat salgısı oluşturur. Salgının alkali karakteri, cinsel temas esnasında atıldığı vagina’daki asit ortamın nötralizasyonuna katkıda bulunur. Prostat bezinde 5 lob ayırt edilir. Lobus mcdius (Median lob). posteri­or, lateralis (iki lob) ve anterior olarak adlandırılan loblar içinde. median lob prostat hipertrofisi (BPH),posterior lob prostat kanserinin en çok kaynak­landığı bölümler olarak bilinir. Prostat hipertrofisi 50 yaşın üzerindeki erkek­lerde yaygın olarak görülür. BPH sonucu normalde 8-10 gr. olan prostat bezi 60-150 gr büyüklüğe erişir. lyi huylu bir büyüme olan BPH, üretranın prostatik bölümünü daralttığı gibi aşırı büyümelerde tümüyle tıkayabilir. c.Bulboüretral bez (Gl.bulboıırethralis): Cowper bezleri olarak ta adlandırılan gl.bulbourethralis’ler iki bez olup.prostat’ın aşağısında, membranöz üretranın iki yanında, ürogenital diafragma içinde yer alırlar. Herbiri bezelye büyüklüğünde (0.7-lcm çapında) olan bezler, şeffaf, albuminden zengin, alkali, mukoid karakterli salgılarını boşaltma kanalları ile üretraya akıtırlar. Testesteron kontrolü altındaki salgı .seksüel uyan ile üretraya boşalır. Taze iken kaygan, akıcı ve öze! kokulu olan bu salgı, üretranın kayganlaşması, üretra mukozasının idrarın irridatif etkisinden korunması ve meni içeriğine katkı gibi fonksiyonlara sahiptir. Cowper bezleri testesteron yokluğunda atrofiye olur. MENİ (Ejekulat,Semen) Orgazm esnasında urethra’nın dış deliği yolu ile dışarıya fışkırtılan karma salgı, meni (Ejakulat, semen, döl) olarak adlandırılır. Opak, beyazımsı olan bu salgı, 2-4 ml olup, testis, epididim, vezikula seminalis, prostat ve bulboüretral bezlerin salgılarının toplamıdır.% 90 ‘i su olan bu salgının içinde spermiumlar ile spermiumların metabolizmaları için gerekli olan mineral tuzlar, proteinler, serbest amino asitler, spermin, prostoglandinler ve bol miktarda früktoz bulunur. 2-4 ml lik meni içinde 300-400 milyon (60-100 milyon /ml) sperm bulunur. Hacim olarak spermiumlar ejakulatın % 1′ini oluştururlar. Ejakulatın % 60 70’i vezikula seminalis. % 20-30′u prostat salgısı tarafından yapılır. Erkek üreme sisteminde haftalarca yaşayabilen spermiumlar, kadın üreme sistemine atıldıklarında burada ancak 2-3 gün yaşayabilirler. Ejakülasyondan 2 saat sonraki örneklerde, spermlerin % 80′i hareketli oldukları halde 24 saat sonra sadece % 15 oranındaki spermde hareket vardır. Spermiumların hareketi ve morfolojik olarak normal olmaları, fonksiyonları-dölleme yetenekleri açısından önemlidir. Spermler, düşük ısıda saklanırlarsa, yaşamlarını ve fertilizasyon (Dölleme) özelliklerini korurlar. Menide sperm sayısının 1 ml ‘de 20 milyonun altına düşmesi (Oligospermi) durumunda, döllneme özelliği kaybolur. Ejakulatta 1 ml de 60-120 milyon sperm varsa normospermi, 20-40 milyon sperm varsa hipoozospermi 1-20 milyon sperm varsa oligospermi, 1 milyonun altında speım varsa azospermi terimi kullanılır. B.Dış üreme organları (Organa genitalia masculina externa): 1.PENİS Penis (Phallus.kamış), erkek cinsel birleşme ve idrar boşaltma organıdır. Özel yapısı nedeniyle çeşitli uyarılar sonucu sertleşip dikleşme gösteren penis, bu yeteneği ile cinsel birleşmeye imkan sağladığı gibi ejakulatın vagina’da uterus ağzının yakınlarına atılmasını mümkün kılar. Penis içinde yer alan üretra bölümü, gerektiğinde ejakulatın, gerektiğinde de mesanede biriken idrarın atıldığı bir ortak yol niteliğindedir. Penisin serbest bölümü (Pars libera) ve kök (Pars fixa) olmak üzere iki temel bölümü vardır. Serbest bölüm, istirahat halinde aşağıya doğru sarkık bir halde bulunduğundan pars pendula (L.sarkaç) olarakta adlandırılmıştır. Pars libera (=Pars pendula).yetişkin bir erkekte 8-10 cm uzunluğunda. 3 cm çapında olduğu halde, ereksiyon (Sertleşip dikleşme) esnasında, istirahat anı boyutlarının 1.5-2 katma ulaşır. Serbest bölümün konik şekildeki ucuna glans penis (Balanus) denir. Glans penis, sünnetsiz kişilerde sünnet derisi (Preputium penis) ile örtülmüştür. Penis kökü (Radix penis-Pars fixa), dışardan görülmeyen, penisin tutunup sabitliğini sağlayan bölümüdür. Penis, dışardan deri ve fasya ile sarılmış üç longitudinal erektil kitle (2 adet Corpora cavernosa 1 adet Corpus spongiosum) ‘dan yapılıdır. Erektil kitleler, kaverna olarak adlandırılan, içleri endotel ile kaplı boşluklar içeren süngerimsi bir dokudan yapılmıştır. Taktil veya mental erotik uyarılar sonucu kavernalar kanla dolduğundan ereksiyon gerçekleşir. Penis, a.pudenda internadan kaynak alan atardamarlarla kanlandırılır, Lenfası inguinal lenf düğümlerine akar. Somatik ve visseral innervasyonu n.pudendus yolu ile gerçekle­şir. Parasempatik uyarı kavernalara giren arterleri genişleterek, boşluklara daha fazla kan dolmasına, dolayısı ile ereksiyona neden olur. 2.SKROTUM (Scrotum,Testis yuvası) : Skrotum, perinede yer alan, içinde testis’ler i ve epididimler i barındıran kutaneoz fibromuskuler bir torbadır. Testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için descensus ve scrotum içine yerleşmeleri zorunludur. Çünkü testislerin normal fonksiyon görebilmeleri için vücut ısısından daha düşük bir ısıya gereksinmeleri vardır, Scrotıım, yapısındaki özellikler (Derisinde bol miktarda ter bezleri, diğer katmanlarında kas lifleri-m.dartos, m.crcmaster vb.) ile düşük ısıyı (34-35 °) sağlar. Skrotum, kadınlardaki büyük dudaklara özdeştir.

http://www.biyologlar.com/idrar-ve-ureme-sistemi

KADIN ÜREME SİSTEMİ

İnsan neslinin sürekliliği üreme fonksiyonu ile sağlanır. Bu fonksiyonu ger­çekleştirmek amacı ile şekillenmiş olan üreme organları, üreme işinde erkek ve dişinin işlevlerine paralel olarak şekil, konum ve yapı bakımından her iki cinste çok farklıdır. Kadının üremedeki rolü erkekten çok daha komplekstir. Neslin devamının sağlanmasında, erkeğin rolü aktif olmakla beraber bu olaya gövdece katkısı çok kısa sürer ve sadece koitus (Penisin vagina’ya sokulması) ile sınırlıdır. Oysaki kadın, zigot’un oluşumu için zorunlu olan ovum’u üretmekle kalmaz, zigot’un iletimi, yuvalanması. embriyonal ve fötal yaşamın sürdürülmesi ve yavrunun doğurulması fonksiyonlarını-görevlerini de üstlenmiştir. Hatta bununla da kalmaz, doğumdan sonra da normal şartlarda yavrunun beslenmesi için gerekli sütü üretir; normal ruhsal gelişim için gerekli olan anne şefkatini verir. Kadın üreme organları iki gruba ayrılarak incelenir : 1.Kadın iç üreme organları (Organa genitalia feminina interna): Ovariun tuba uterina, uterus, vagina. 2.Kadın dış üreme organları (Organa genitalia feminina externa): Vulva (Mons pubis, labia majora, labia minora, clitoris, bulbus vestibuli ve gll. vestibulares). A İç üreme organları: 1.OVARİUM (Yumurtalık) : Ovarium’lar, kadında temel üreme organları olup, küçük pelvis’in dışyan duvar­larındaki fossa ovarica’lara otururlar. Sağ-sol bir çift organ olan ovarium’lar erkekteki testis’lerin homoloğudurlar. Ovarium’lar, seksüel yönden olgun bir dişide, dişi üreme hücreleri olan ovum (Yumurta)’lar ile dişi seks hormonları olan östrojen ve progesteron’u üretirler. Herbir ovarium, grimsi pembe renkte, badem şeklinde, solid, nodüler yüzeyli 3x2x1 cm boyutlarında. 3-5 gr ağırlığındadırlar. Ovarium, bir periton plikası olan mesovarium aracılığı ile lig.latum uteri’nin arka yüzüne, lig.ovarii proprium aracılığı ile de tuba uterina’nın tutunma yerine yakın olarak uterus yan duvarına bağlanır. Mesovarium’un iki yaprağı arasında, hilum ovarii’ye ulaşan arter, ven ve lenfatikler ile sinirler bulunur. Ovarium, pelvik duvara lig.suspcnsorium ovarii “infundibulopelvik bağ” ile bağlanır. Ovarium’un serbest dış yüzü, peritonun mezotelium’u ile uzanan epithelium superficiale (Germinal tabaka) ile sarılmıştır. Bu örtünün altında, kompakt bir bağ dokusundan yapılı olan tunica albuginea bulunur .Tunica albuginea’nın altındaki ovarium dokusu, dışta cortex ovarii (Zona parenchymatosa), içte medulla ovarii (Zona vasculosa)’dan yapılıdır. Cortex ovarii’nin parankimatöz dokusu, gelişim ve dejenerasyonun çeşitli aşamalarındaki folliküllerden ibarettir. Folliküller, primordial, primer, sekonder ve tersiyer (Vesiculosusà Graaf follikülü) olmak üzere dört aşamada bulunurlar. Tersiyer follikülün ileri aşaması olgun follikül – Graaf follikülü olup ovulatio ile sonuçlanır. Ovulasyondan sonra, yırtılan Graaf follikülünün yerinde corpus luteum (Sarı cisim) oluşur. Corpus luteum, geçici bir endokrin bez niteliğindedir. 2.TUBA UTERİNA (Salpinks,Fallop borusu) : Tuba uterina’lar, uterus fundus’undan ovarium’lara doğru uzanan 10-12 cm uzunluğunda bir çift muskuler borudur. Sağ-sol herbir salpinks, lıg. latum uteri’nin üst kenarı boyunca, onun iki yaprağı arasında yer alır. Tuba uterina’nın ouarium’la direkt bağlantılı olmayan dışyan ucundaki, karın boşluğuna açılan deliğine osti­um abdominale tubae uterinae, uterus boşluğuna açılan deliğine de ostium uterinum tubae denir. Ovarium’dan ovulasyon (Yumurtlama) ile atılan ovum (Yumurta), ostium abdominale’den tuba uterina boşluğuna girer. Ovum.tuba uterina’nın peristaltik dalgalan ve mukozasındaki siliaların yardımı ile uterus lümenine doğru iletilir. Tarifsel amaçlar için, tuba uterina 4 bölüme ayrılır. a.Infundibülum : Ovarium tarafındaki, huni şeklinde olan 2 cm ‘lik bölüm. b.Ampulla : Tuba uterina’nın en uzun, ince duvarlı orta bölümü. c. İsthtnus : Uterus’a yakın, dar bölüm. d.Pars uterina (Pars Intramuralis): Tuba uterina’nın, uterus duvarı içinde kalan 1 cm uzunluktaki bölümü. .Tuba uterina’nın duvar yapısı, içi boşluklu organların duvar yapısına uyar. 3.UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi): Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır. 4.VAGİNA (Colpos,Hazne): Vagina (Gr.vagina=kılıf, Colpos=koy, girinti). yukarıda uterus boynu. aşağıda vulva arasında oblik olarak uzanan fibro-muskuler boru şeklinde bir organdır. Vagina, kadın cinsel temas organı olma yanında, doğum esnasında çocuğun geçtiği, menses (Ay hali kanaması) periodunda da ay hali kanının çıkışına olanak veren bir yol olarak fonksiyon görür. Uretra ve mesanenin arkasında, rektumun önünde yer alan vagina’nın uzunluğu 8-10 cm kadardır. Üst ucu ile uterus boynuna bağlanan vagina’nın duvarları ile uterus boynunun portio vaginalis i arasında 4 adet çıkmaz oluşur. Bunlardan en derin olanı arka fomiks (Pars posterior fornix vaginae)’tir. Aşağıda, vagina lümenini vagina girişi­ne (Vcstibulum vaginae) bağlayan açıklığa ostium vaginae denir. Ostium vaginae, kızlarda hymen (Kızlık zarı) ile kapatılmıştır. Hymen şekilleri ve üzerindeki delikler farklılıklar arzettiğinden hymen anularis, hymen semilunaris, hymen cribriformis vb.değişik isimler verilmiştir. Sosyal yönü, değişik ırk ve kültürlerde farklılıklar taşımakla beraber tıp ve biyolojik açıdan önemsiz olan hymen,ilk cinsel temas (Coitus pervaginalis) esnasında yırtılır. Normal durumdaki hymen için hymen imperforatus, yırtık hymen için de hymen perforatus terimleri kulla­nılır. Vagina ortamı asidik (pH=4-4,5)’tir. Bu ortam dışardan gelebilecek bakteriler için bir bariyer nitel iğin dedir. Spermler için de zararlı olan asidik ortam, cinsel temas esnasında atılan ejekulatın bazik salgıları ile nötralize edilir. B.Dış üreme organları : Kadın dış üreme organları vulva ortak adı ile anılır. Vulva kapsamına giren organlar perine (Apış arası) ‘de yer alırlar. Vulva aşağıdaki organları kapsar: a.Mons pubis (veneris) d.Vestibulum vaginae b.Labia majora pudendi e.Erektil organlar .Clitoris c.Labia minora pudendi .Bulbus vestibuli f.Eklenti bezler (Gll.vestibulares) a.Mons pubis :Mons pubis (L.mons=dağ,tepe). symphysis pubis’i saran derialtı yağ dokusunun fazlalaşması sonucu oluşmuş yuvarlakça bir kabarıklıktır. Puberte’den sonra mons pubis derisi dişiye özgü trianguler bir şekilde kıllanır. Buradaki kıllar pubes olarak adlandırılır. b.Labia majora pudendi (Büyük dudaklar) :Mons pubis’ten başlayıp. aşağıya ve arkaya doğru uzanan, iki genişlemiş plika şeklindedirler.- (Erkeklerdeki scrotum’a özdeştirler).Vulva’nın dış sınırını oluşturan büyük dudaklar, yağ dokusu. düz kas, yağ bezleri. areolar doku ve duysal reseptörler içerir. Mons pubis’teki derialtı yağ dokusu birer parmak gibi büyük dudaklar içine uzanır. Puberte’den sonra. büyük dudakların derisi de kıllanır. İki büyük dudak arasında rima pudendi (Pudendal cleft) olarak adlandınlan bir yarık bulunur. c.Labia minora pudendi (Küçük dudaklar) : Vagina girişinin iki yanında yer almış. iyi kanlanan. yumuşak birer deri plikası şeklindedirler. Her bir küçük dudak. elastik lifler ile birçok kan damarı içeren bir öz (Yağ dokusu içermez) ile bunu saran kılsız, ince, düz bir deriden ibarettir. Labia minora’lar önde preputium clitoridis ile uzanırlar. d.Vestibulum vaginae (Vagina girişi) : Küçük dudaklar arasında kalan boşluğa vestibulum vaginae denir. Ostium urethrae externum. ostium uaginae ve vestibuler bezlerin boşaltma kanalları buraya açılır. Seksüel uyarı sonucu, alkalin salgı yapan vestibuler bezler vestibulum vaginae’yi ıslatırlar. e.Erektil organlar : >Clitoris >Bulbus vestibuli .Clitoris: Clitoris, erkekteki penis in özdeşi olup vulva’nın üst ucunda, küçük dudakların birleşim yerinde yer alır. 2-2,5 cm uzunluğunda bir organ olan clitoris. penis’ten farklı olarak üretra ile delinmemiştir ve corpus spongiosum kitlesine sahip değildir. Birçok sinir sonlanmaları içeren clitoris. cinsel uyan sonucu kanla dolarak sertleşir (Ereksiyon). .Bulbus vestibuli :Vestibulum vaginae’nin iki yanında.m.bulbospon- giosus ‘un derininde yerleşmiş bir çift erektil doku kitlesi oluşumudur. Erkekteki bulbus penis ve corpus spongiosum penis’in özdeşidir. f.Eklenti bezler :Salgılarını vestibulum vaginae’ye akıtan iki grup bez bu başlık altında incelenir. Bu bezler, yaptıklan müköz salgı ile vagina girişini ıslatarak koitusun sağlıklı gerçekleşmesine imkan sağlarlar. a.Gl.vestibularis major (Bartholin bezi) : Sağlı sollu bir çift oval şekilli bez olup bulbus vestibuli’lerin arkasında yer alır. b.GU.vestibulares minores: Vestibulum vaginae mukozasında yer alan bu küçük bezler erkekteki prostat bezinin özdeşidirler. PERİNEUM (Perine, Apışarası): Küçük pelvis’in tabanını oluşturan yumuşak dokular ve taşıdığı yapılar, perine kapsamında incelenir. Apışarasında kalan. eşkenar dörtgen şeklindeki bu bölge (Regio perinealis) ‘in sınırları şu şekildedir: .ÖNDE symphysis pubica . YANLARDA sağ-sol tuber ischiadicum’lar . ARKADA coccyx’in tepesi. Eşkenar dörtgen şeklindeki perine, öğretim kolaylığı açısından, sağ-sol tuber ischiadicum’lardan geçirilen biişhiadik çizgi ile iki üçgen alana ayrılır. Ön üçgen ürogenital trigon (Trigonum ürogenitale,regio ürogenitalis), arka üçgen anal trigon (Trigonum anale,regio analis) olarak adlandırılır. Ürogenital frigonda dış genital organlar. anal trigonda ise canalis analis ve anüs yer alır. Perine derisinin derininde diaphragma pelvis ve diaphragma üroge­nitale olarak adlandırılan kas ve zardan yapılı iki duvar bulunur.

http://www.biyologlar.com/kadin-ureme-sistemi

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3′ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80′inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria‘dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi

UTERUS (Metra,Hystera, Ana rahimi)

Uterus, pelvis boşluğunda, rektum ile mesane arasında yer alan, kalın duvarlı, içi boş, muskuler bir organdır. Önden arkaya basık, ters duran bir armut (veya bal ka­bağı şeklinde) ‘a benzeyen uterus’un üst bölümünün (Fundus) iki yanına tuba uterina’lar açılır; âlt bölümü (Cervix) ise vagina ile devam eder. Zigotla başlayan insan yaşamının ontogenetik evriminin geçtiği yer olan uterus, insan yavrusunun bu gelişim ve değişimi esnasındaki beslenmesi yanında doğumunu da sağlar. Doğurmamış yetişkin bir kadında, uterus’un uzunluğu 7,5 cm en geniş yerindeki genişliği 5 cm , ağırlığı ise 40-50 gr ‘dır. Tarifsel amaçlar için uterus 4 bölüme ayrılır: a.Fundus : Uterus’un üst bölümüdür. Salpinksler buraya tutunur. b.Corpus (Korpus) : Uterus kitlesinin yaklaşık 2/3’ünü kapsayan,fundus dışındaki geniş üst bölümüdür. c.İsthmus : Uterus korpusu ile boynu arasında kalan yaklaşık 1 cm ‘lik bölüm. d.Cervix (Serviks.Boyun) : Uterus kitlesinin 1/3 alt bölümüdür. Boyun bölümü içinde kalan uterus boşluğuna canalis cervicis (Servikal kanal) denir. Serviksin bir bölümü vagina içinde kalır (Portio vaginalis). UTERUSUN NORMAL DURUŞU : Küçük pelvis’in’ortasında, mesane ile rektum arasında duran uterus’un uzun ekseni axis pelvis’e uyar. Uterus’un, kadınların % 80’inde görülen bu normal duruşu “anteversiyon + antefleksiyon” terimleri ile belirtilir. Uterus’un normal pozisyonunu koruyan ve uterus’un yerinde durması­nı sağlayan yapılar şunlardır : Lig.latum uteri, lig.teres uteri, lig.cardinale (Lig.cervicale transversum.Mackenrodt bağı).lig.uterosacrale. UTERUS’UN YAPISI : İçi boşluklu bir organ olan uterus’un duvarı üç katmandan oluşmuştur. .Endometrium (Tunica mucosa) .Myometrium (T.muscularis) .Perimetrium (T.serosa) ENDOMETRIUM, tek katlı, kolumnar epitel ile basit tubuler bezler (Gll.uterinae) içeren lamina propria’dan oluşur. Endometrium, menarş (Ilk ay hali) ile menapoz (Ay halinin sona’ ermesi). arası dönemde periodik değişiklikler gösterir. 28±4 günlük periodlarla gerçekleşen endometrial siklus. ouarium hormonları tarafından kontrol edilir. Herbir siklus (Menstrual siklus)’un sonunda parsiyel deskuamasyon ve kana­ma (Menses,katamenia,ay hali kanaması) meydana gelir. Dökülen endometrial dokular ve kan, 3-5 gün içinde vagina yolu ile atıldıktan sonra, endometrium kendini yenilemek üzere yeni bir siklusa başlar. Endometrium, menstrual siklustan etkilenme özelliğine göre iki taba­kaya ayrılır: Fonksiyonel tabaka, bazal tabaka, Fonksiyonel tabaka, menştrual siklus esnasında fonksiyonel ve yapısal değişiklikler (Yıkılma ve tekrar yenilenme) gösteren ince, yüzeyel tabakadır. Bazal tabaka ise daha kalın olup,menstrual siklus esnasında çok az değişiklikten sonra, fonksiyonel tabakayı yeniler. MYOMETRIUM: uterus duvarının en kalın tabakası olup düz kaslardan oluşmuştur. Myometrium’u oluşturan kas lifleri uzunlamasına,- sirküler ve diagonal şekilde seyrederler. Doğum esnasında gerekli motor güç myometrium tarafından yaratılır. Myometrium ayrıca orgazm esnasındada kasılır. PERİMETRİUM, peritonun visseral yaprağından ibaret bir tabakadır. Perimetrium, yanlarda lig.latum uteri (Mesometrium) olarak uzanır.

http://www.biyologlar.com/uterus-metrahystera-ana-rahimi-1

Steroid Hormonların Metabolizmaları

Kandaki normal fizyolojik düzeyleri 10-10 ile 10-8 M arasında bulunan bu hormonlar iyi karakterize edilmiş plazmadaki proteinlerle taşınmaktadırlar. Plazma albuminleri spesifik olmayan bir şekilde ve sınırsız oranda steroid hormonları bağlar ve taşır. Ancak bunun sadece mineralokortikoidler (aldosteron) için önemi vardır. Diğer hormonlar affinitesi ve seçiciliği yüksek proteinlere (globulinlere) bağlanarak taşınırlar. Bu proteinler hormonları vaktinden önce inaktivasyona karşı korudukları gibi hormonların aşırı ve dengesiz bir şekilde salınmalarını da önlerler. 1. Hücreye Alınış: Steroidler lipofilik olduklarından kolaylıkla plazma zarlarının lipid tabakasından geçebilirler ve böylece bütün hücrelere girebilirler. Bazı insan tümörlerinde (hiperplastik prostat papillomları ve hipofiz adenomları gibi) steroidler için kolaylaştırılmış veya aktif transport mekanizmalarının bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu mekanizmaların normal hücreler için olan önemleri bilinmemektedir. Steroidler hücre içerisinde stoplazmik hidrofob proteinlere bağlanırlar. Bu nedenle steroid hormon etkinliğinin spesifikliği hedef doku hücrelerinin stoplazmalarındaki özgül reseptör protein aracılığı ile sağlanır. Eğer bir hücrede özgül reseptör protein yoksa hormon dengesi hücre dışı yöndedir. Plazmada onu bağlayıp taşıyan alfa ve beta globulinlere bağlı olarak kalır. Halbuki hedef hücrelerde spesifik reseptörler olduğundan denge içe dönük olur ve hormonlar kolayca hücreye girerler. 2.Metabolizma: İki önemli madde hariç steroid ve türevleri hedef hücrelerde biyolojik cevaplarını oluşturmak üzere metaboliz edilmezler. Ancak androgenlerin etkili olabilmeleri için çeşitli hedef hücrelerde seçici şekilde testosteronunu belirli metabolitlerine çevrilmeleri gerekir. Bu metabolitler arasında 5 dihidroksitestosteron oluşumu erkek yardımcı sex organlarının muhafazası için çok önemlidir. Diğer istisnayı da kolekalsiferol göstermektedir. Bunun kemik ve mineral metabolizması üzerindeki maksimum etkilerini gösterebilmesi için en az iki kez hidroksillenmesi gerekmektedir. Sonuçta 1,25 dihidroksikolekalsiferol oluşur. 3. Reseptör komplekslerinin aktivasyonu ve çekirdeğe girmeleri Çoğu araştırıcılarca kabul edildiğine göre stoplazmik reseptörler çekirdeğe girmeden önce bir aktivasyona uğramaktadırlar. Böylece steroid-reseptör kompleksinin çekirdeğin akseptör yerlerine bağlanmaları kolaylaşır. Ancak yapılan çalışmalar reseptör aktivasyonunu ortaya çıkaramadığı gibi östrogen reseptörleri dışında fizikokimyasal şekilleri de bir değişikliği ortaya koyamamıştır. Bütün hedef hücrelerde hormonlar 0 santigrat derecede bile stoplazmada spesifik bir halde bağlı olarak bulunurlar ve çekirdeğe ancak 20 santigrat derecenin üzerindeki sıcaklıklarda taşınabilirler. Bütün bunlara rağmen kabul edildiğine göre steroid reseptör kompleksi nükleusa diffüze olur veya taşınır. Bu taşınma sırasında reseptör protein daha düşük ağırlıklı bir proteine dönüşür veya steroid hormon ikinci ve daha küçük molekül yapısında bir proteine iletilir. Sedimentasyon katsayısı azalmış bulunan kompleks çekirdeğe girer ve kromatine oldukça sıkı bir şekilde bağlanırlar. Bu bağlanma büyük bir olasılıkla kromatinin asit özellikteki proteinleri ile olmaktadır. Reseptör protein stoplazmaya geri dönebilmektedir. Bu nedenle östradiol gibi işaretlenmiş steroid bir hormon damardan verildiğinde bunun hedef hücre çekirdeklerinde toplandığı görülmektedir. 4. Akseptör Yerleri: Akseptör yerlerinin şekli ve tabiatı halen tartışılmaktadır. Hem DNA’nın hemde Histon olmayan proteinlerin akseptör olabileceklerine dair deliller vardır. Steroidlerin çekirdekçikte yoğunlaştıkları gösterilememiştir. Böylece akseptör yerleri ya nükleoplazma veya çekirdek zarı yada her ikisidir. Kromatinin boncuklu şekli ile hormon etkileri arasında bir ilişki de bulunamamıştır. Çekirdekte hormon buradaki özgül genleri, anlatımlarını özgül haberci RNA’lar oluşturmak yoluyla kayıtlanması (transkripsiyonu) için uyarırlar. Bu protein biyosenteinin kayıtlama aşamasını uyarıyorlar demektir. Haberci RNA’lar stoplazmaya geçerek ribozomlarda yeni proteinlerin sentezi demek olan çevirim işlemini başlatırlar. Steroid hormonların etkilerini DNA’nın özgül mRNA türleri şeklinde yazılmasını uyararak etki gösterdikleri kavramı üç türlü kanıt ile desteklenmektedir: 1. Bu tür hormonlar kromatindeki histon olmayan proteinlere daha çok bağlanmaktadılar. Bu proteinlerin özgül genlerin yazılmasını ayarladığı sanılmaktadır. 2. mRNA sentezinde, saflaştırılmış kromatin etkinliğinin steroid hormonlar tarafından uyarılmasıdır. Sentezlenen mRNA’nın özgül bir protein sentezine neden olduğu birkaç durumda gösterilmiştir. 3. Hedef organların yanıt verme yeteneklerinin aktinomisin D tarafından engellenmesidir. Bu yanıt verebilmek için mRNA sentezine gerek olduğunu göstermektedir. Biyokimyasal deneylerde engelleyicilerin kullanılması tamamen doyurucu bir yaklaşım olarak kabul edilmese de bu tür deneyler destekleyici katkılar sağlamaktadır. Steroid Sekresyonunun Düzenlenişi Böbrek üstü bezi ve diğer seks steroidlerinin sentezi ve salgılanışı hipofizden çıkan adrenokortikotropik hormon (ACTH) tarafından kontrol olunur. ACTH’nun sekresyonu da hipotalamustan salıverilen kortikotropin salıverici faktör (kortikotropin releasing factor-CRF) tarafından düzenlenir. Bu bezin uyarılmasından sonra adrenler içerisinde bulunan kolesterol konsantrasyonunda hızlı bir düşüş görülür. Bu durum ACTH etkisiyle kolesterolün pregnenolona dönüştüğünün delilidir. ACTH’nin etki mekanizmasının reaksiyon hızını etkileyen substrat veya kofaktörlerin hücre içerisine girmelerini hızlandırmaları ile olduğu sanılmaktadır. ACTH aynı zamanda adrenokortikal fosforilaz enzimini de aktive etmektedir. Hayvanlara ACTH verildiği zaman adrenal kolesterol miktarındaki azalışa paralel olarak askorbik asit düzeyi de alçalmaktadır. Ancak aynı zamanda adrenal damarlarda askorbik asit düzeylerinde artış görülmektedir. Vitamin C’nin adrenal steroidler üzerindeki etkisi tartışılmaktadır. Bazıları askorbik asidin steroid hidroksilasyonlarını inhibe ettiğini ve askorbik asidin azalmasının bu inhibisyonu ortadan kaldırdığını öne sürmektedirler. Bir diğer düşünceye göre ise askorbik asit steroidlerin hidroksilasyonunu stimüle etmektedir. Bunu NADPH’lı bir oksidazı aktive ederek yaptığı ileri sürülmektedir. ACTH’nin etki mekanizmasının büyük olasılıkla kolesterol yan zincirinin degradasyonu sırasında olduğu bilinmektedir. ACTH tarafından steroid sentezinin uyarılması ve serbest bırakılması cAMP ile ilgili olarak düşünülmektedir.cAMP’nin kendisi direkt olarak ACTH’nin etkisini stimüle edebilmektedir. Steroid sentezi ekseriyetle Ca++ bağlı olarak adrenal mitekondrial membranda meydana gelen yapısal değişikliğe de bağlanmaktadır. ACTH’nin salgılanışı, kandaki steroidler tarafından feed-back mekanizma ile kontrol edilmektedir. Bu steroidlerden en önemlisi kortizoldür. Glikokortikoidler spesifik olarak hipofiz bezinde ACTH ve mRNA sentezini artırırlar. Yine pregnenolon steroidogenezisin bir feed-back inhibitörüdür. Diğer kortikosteroidlerden farklı olarak adrenaller tarafından aldosteronun üretimi ACTH tarafından etkilenmez. Aldosteron üretimi beta adrenerjik uyarı ile de artmaktadır. Beta adrenerjik uyarı ile ilgili olarak böbrekler ve dolayısı ile rennin-anjiyotensin sistem aldosteronun sekresyonunda önemli bir kontrolördür. Aldosteron üretiminin beta adrenerjik stimülüsler tarafından artırılması aldosteron salıverilişinin cAMP tarafından artırıldığına dair fikri desteklemektedir. 2.1 Adrenal Korteks Hormonları Adrenal bezin dış kısmı adrenal korteksdir. Hayat için gereklidir. Embriyolojik orjini, adrenal medulludan oldukça farklıdır. Adrenal korteks zona reticularis, zona fasciculata ve zona glomerulosa olmak üzere üç bölümden oluşur. Adrenal korteksin steroid hormonları 3 sınıfa ayrılır. 1. Glukokokortikoidler: Öncelikle protein, karbonhidrat, lipid metabolizmasını etkilerler ve zona fasciculata’dan sentezlenirler. 2. Mineralokortikoidler: Elektrolitlerin transportunu ve dokularda suyun dağılımını etkilerler. Zona glomerulosada sentez edilirler. 3. Adrojen ve östrojenler: Spesifik hedef organlarında sekunder seks karakterlerini etkilerler, zona fasciculatada sentez edilirler. 2.1.1 Glukokortikoidler En önemlisi kortizoldür. Kortizol sentezi için pregnenolonda önce 17a-hidroksilasyon (D5 yolu) ve daha sonra çift bağın D4’e izomerizasyonu gerekir. Kortizol endoplazmik retikulumda 21 hidroksilaz ve mitekondride 11b-hidroksilazın etkileri ile 17a-hidroksiprogesterondan sentezlenir. Kortisol plazmada protein bağlı olarak ve serbest halde bulunur. Plazma bağlı protein alfa globilindir, buna transkortin veya kortikosteroid bağlı globulin (CBG) denir. CBG karaciğerde üretilir ve sentezi troid bağlı globilin (TBG) gibi östrojenler tarafından artırılır. Gebelik döneminde veya diğer yüksek östrojen şartlarında, CBG düzeyi artar ve dolayısıyla plazma total cortizol düzeyi artar. CBG ve total plazma kortizol düzeyi bazı karaciğer hastalıklarında azlır, yine, idrarla fazla protein kayıplarında (nefrotik sendrom) da azalır. Glukokortikoidler insuline antagonisttir. Glukokortikoidler dolaşımdaki glukozu artırırlar. Kan damarlarında ve gastrointestinal sistemde düz kas tonusunun korunması için de gereklidir. Kortizol geneel olarak katabolik bir hormondur. Yani hücrelerde protein yıkımını hızlandırır. Travma ve enfeksiyon gibi stres durumları ile başaçıkabilmek için yakıt moleküllerini harekete geçirir. Hiperkortizolizm genel olarak bağışıklık sisteminin baskılanmasını gerektiren otoimmun veya inflamatuar hastalıklar nedeniyle glukokortikoidlerin farmakolojik dozlarına bağlı olarak ortaya çıkar. ACTH salgılayan bir hipfiz tümörüne bağlı olarak ortaya çıkan Cushing sendromu da hiperkortizolizme neden olur. Kortizol fazlalığı olan hastalarda şişmanlık, karın, göğüs ve yüzde yağ birikimi gözlenir. Glukokortikoid fazlası diabetes mellitusa, ekimozlara, yara iyileşmesinin gecikmesine, immun yetmezliğe neden olur. Glukokortikoid yetmezliğine Adisson hastalığı denir. Genellikle adrenal bezlerin otoimmun harabiyeti sonucu oluşur. Bu hastalarda yetersiz glukoneogenezis sonucu hipoglisemi, damar tonusunun azalması sonucu hipotansiyon, hafif ateş ve yüksek ACTH konsantrasyonlarına bağlı olarak hiperpigmentasyon görülür. Glukokortikoidler veteriner hekimlikte ketozis, gebelik toksemisi gibi metabolik hastalıklar ile artritisler, üreme, göz ve deri hastalıklarında ve bazı sinirsel hastalıkların sağıtımında kullanılırlar. 2.1.2 Mineralokortikoidler Mineral dengesinin korunabilmesi için adrenal mineralokortikoidlere ihtiyaç vardır. En güçlü mineralokortikoid olan aldosteron böbreklerden sodyum tutulmasına ve potasyumun atılmasına neden olur. Kortizolün tersine aldosteron, adrenal korteksin zona glomerulosa tabakasında D4 yolu ile progesterondan sentezlenir. Aldosteronün plazmada bağladığı spesifik bir taşıyıcı protein yoktur. Fakat çok zayıf bir formda albumine bağlanır. Aldosteron salgılanmasında etkili olan faktörler, ekstrasellüler sıvının potasyum iyonu yoğunluğu, renin-angiotensin sistemi, vücudun sodyum miktarı ve ACTH’dur. Aldosteron oluşumunda özellikle dolaşımdaki sodyum eksikliği ve potasyum fazlalığı ile hücre dışı sıvı hacmindeki azalış etkilidir. Dışarıdan verilen ACTH aldosteron yapımını geçici olarak uyarsa da bu hormonu esas kontrol eden mekanizma bu değildir. Esas uyarılar, damar içindeki hacim ve tuz durumuna cevap olarak böbreğin jukstaglomerüler (JG) hücrelerinden gelir. JG hücreleri glomerül yakınında, afferent böbrek arteriolünün özel kısımlarına yerleşmişlerdir. Bu hücreler kendilerine bitişik bir böbrek tubulünde yerleşmiş olan ve tubuldeki tuz ve sıvı bileşimine duyarlı olan makula densa hücreleri ile beraber çalışırlar. Tuz eksikliği, kan hacmi veya basıncında düşme sonucu JG hücrelerinden bir glikoprotein enzim olan renin salglanır. Renin, anjiotensinojeni anjiotensin I e çevirir. Anjotensin I daha sonra anjiotensin converting enzyme (anjiotensin dönüştürücü enzim) ile anjiotensin II’ye çevrilir. Anjiotensin II de bir aminopepdidaz ile anjiotensin III’e dönüştürülür. Her ikisi de adreanl korteksin zona glomerulosa hücrelerindeki spesifik reseptörlere bağlanırlar ve aldosteron salgısını artırırlar. Yüksek potasyum düzeyleri de aldosteron salgısını artırır. Aldosteron distal renal tubililerde potasyum-hidrojen iyonu ile değiştirelerek sodyumun glomeruler filtrattan geri emilimini artırır. Sodyumun barsaklardan emilimini de büyük ölçüde artırmaktadır. Na+ ve Cl-‘nin ter, tükürük, mide barsak kanalı salgıları ile kaybını azaltır. Yukarıdaki etkilerine paralel olarak ekstrasellüler sıvı hacmini artırarak kan basıncını yükseltir. İdrar miktarı artar. Hiperaldosteronizm, adrenal bezin hiperplazisi veya tümörü nedeniyle oluşur. Bu durumda hipertansiyon, hipokalemi ve düşük plazma renin düzeyleri gözlenir. Aldosteron sentezindeki artış, sodyum tutulması ve damar hacmindeki artış renin salgılanmasının baskılanmasına neden olmaktadır. Bu durumda ciddi bir ödem ve hipernatremi oluşmaz. Çünkü diğer hormonal sinyaller böbreğin aldosteron etkisinden kaçabilmesine olanak verir. Bu grup hormonların veteriner sağıtımdaki uygulama alanı hemen hemen köpeklerin kronik interstitiel nefritislerinin sağıtımı ile sınırlıdır. Glukokortikoidlerin aksine tek başına mineralokortikoid yetmezliği tedavi edilmese bile ölümcül değildir. Bunun sebebi vazopressin, katekolaminler ve atrial natriüretik pepdit gibi hormonların kan basıncını ve elektrolit metabolzimasını düzenleyici etkileridir. 2.1.3 Adrenal Androjenler Adrenal androjenler primer olarak zona fasciculata’da pregnenolon veya progesteronun 17. Karbonundaki yan zincirinin koparılmasıyla sentezlenirler. ... 2.2 Gonadal Steroidler 2.2.1 Östrojenler ve Progestinler Yumurtalık folliküllerinde üç major hücre tipi vardır. Follikül çevresindeki interstisyel hücrelerden köken alan theca interna hücreleri, yumurta hücresini saran granulosa hücreleri ve yumurta hücresinin kendisi. Yumurtalıklardaki theca interna hücrelerinde pregnenolon önce D4 yolu ile progesterona, daha sonra da androstenedion’a çevrilir. Oluşan androstenedion yumurtalıklardaki granulosa hücrelerinde önce testosterona (17a-hidroksisteroid dehidrogenaz ile) ve daha sonra major östrojen olan östradiole (Östradiol 17b) dönüştürülür. Östrojen sentezindeki anahtar enzim bir 19-hidroksilaz-aromataz kompleksidir. 19. Karbonun uzaklaştırılması ve A halkasının aromatizasyonu ile 18 karbonlu steroidin yapımı katalizlenir. Etkili diğer östrojenler ise östron ve östriol’dür. Yumurtalıklar tarafından gonadal steroidlerin üretilmesi, hormon yapımı ile yumurta hücrelerinin olgunlaşması ve ovulasyon ile döngüsel bir şekilde senkronize olmaları son derece ilginç olaylardır. Östrojenin en önemli görevi menstrual siklusun normal şeklilde devamını sağlamak ve dişi üreme organlarını gebeliğe hazırlamaktır. Ovaryum folliküllerinden östrogenlerin salgılanması ovaryum ve ön hipofiz arasındaki feed-back mekanizma ile düzenlenmektedir. Buna göre ön hipofizden salgılanan FSH ve LH’ın ovaryumları uyarmasıyla östrogenler salgılanır. Söz konusu uyarıda FSH’nın etkinliği birinci derecede ve LH’inkine ikinci derecede kalır. Östrogenlerin kan yoğunluğu arttığında dolaylı olarak ön hipofizden FSH salgılanması inhibe edilir. Östrogenlerce FSH salgısının inhibüsyonu mekanizması erkek hayvanlarda androgenlerin FSH salgısını inhibe ettiği şekilde ve ondan daha güçlü olarak hipotalamustan GnRF salgısının ve ona bağlı olarak FSH ve LH salgılarının azalması ovaryumlardan östrogenlerin salgılanmasının azalmasına yol açar. Östrogenlerin kan yoğunluğu azaldığında yukarıda özetlenen mekanizma tersine çalışmak suretiyle salgılanmaları artar. Böylece kan östrogen yoğunluğu gizyolojik düzeylerde tutabilmesi için feed-back kontrol mekanizması sayesinde FSH ve östrogen yoğunlukları arasında bir denge sağlanır. Kana geçen östrogenlerin büyük kısmı plazmada sex hormonu bağlayan globulin (SHBG) adı verilen bir özel proteine bağlanırlar. Bu proteinin karaciğerdeki sentezi östrogenlerin etkisi ile ihtiyaca göre ayarlanmaktadır. Östrogenler dişilerde cinsiyet organlarının ve ikincil cinsiyet karakterlerinin gelişmesi, gelişmenin ve fizyolojik etkinliklerinin sürdürülmesi için gereklidirler. Östrogenler dişi karakterlerinin meydana gelmesinde birinci derecede sorumludurlar. Özellikle progesteron olmak üzere diğer steroidlerle birlikte etkileyerek östrus (kızgınlık) olarak nitelenen davranış ve fiziksel değişiklikleri oluştururlar. Östrogenlerin dişi memelilerde oluşturduğu ikincil sex karakterleri vücut şeklinin kılların ve sesin değişmesi, memelerin gelişmesi, tüylenme vb işlevleri kapsar. Meme bezlerinin büyümesi duktusların, stromanın gelişmesindeki artış ve yağ depolanması sonucunda meydana gelir. Meme bezleri üzerindeki etkide progesteron, glukokortikoidler ve insülinle birlikte hareket eder. Östrogenler tüm çiftlik hayvanlarında vücudun erken gelişen kısımlarının gelişmesini uzatmak suretiyle büyümeyi uyarıcı bir etki gösterirler ve dokuların besinlerden daha iyi yararlanmalarını sağlayarak kemiklerin ve kasların gelişmesini artırırlar. Bu grup hormonların etkisiyle azot alıkonulmasında artış olmaz. Hormon kullanılmasına bağlı olarak özellikle kasaplık hayvanların karkas ağırlıklarında meydana gelen artış, yağdan çok vücut proteinlerinin ve kemiklerin ağırlık artışından ileri gelir. Gerçekten de östrogenler hücrelerde protein sentezini artırırlar. Üreme organlarının bu hormonlar tarafından büyütülmesinde hücrelerde sayısal artışın yanında protein sentezindeki artışa bağlı olarak hücre büyüklüğündeki artmanın da katkısı vardır. Genç horozlara uygulanan östrogenler vücutta daha çok yağın depolanmasına olanak sağlar. Östrogenlerin proteinler üzerindeki anabolik etkileri sığırlar başta olmak üzere kanatlılar ve tüm kasaplık hayvanların semirtilmesi yönünden önem taşımakta olup bunun için özellikle dietilstilbestrol (DES) gibi nonsteroid sentetik östrogenler sığır, koyun ve domuzlarda, yemlerle birlikte verilerek veya deri altına implante edilerek kullanılabilmektedir. DES’in neden olduğu besin kirlenmesi birçok ülkede özel bir sorun yaratmaktadır. Kanserojenik etkili bulunması, sorunun önemini daha da artırmıştır. Öte yandan cinsiyet farkı gözetmeksizin insanlarda östrogenik etki gösterildiği ve dolayısı ile besinleri ile birlikte östrogenik hormon kalıntısı alan insanların östrogenik etki riski ile karşı karşıya olmalarıda konunun önemli diğer bir yönüdür. Ovülasyondan sonra granulosa hücreleri corpus luteum yapısı içerisinde başta progesteron olmak üzere progestinleri sentezlerler. Androgenler ve östrogenler dışında kalan ve çoğunluğu korpus luteumdan salgılanan veya bu organdan izole edilen gonadal steroidler genellikle progestinler adı altında toplanırlar. Memeli vücudunda sentezlenen başlıca projestin hormonu progesterondur. Bunun büyük bir çoğunluğu ovaryumlardan, korpus luteumun lüteal hücreleri tarafından salınmaktadır. Çeşitli dokularda hazırlanan progesteronun bir kısmı salgılanır, diğer kısmı ise hücrelerde diğer steroid bileşiklere çevrilmektedir. Progesteron uterus mukozasının kalınlığını ve bezlerinin kompleksitesini artırır. Böylece endometruyum implantasyona hazırlanır. Uterus kasılmalarının frekansı azalır. Böylece implante olmuş durumdaki fötüsun dışarı atılması önlenmiş olur. Myometruyum hücrelerini oksitosine karşı duyarsızlaştırır. Fallop borularını kaplayan mukozada da progesteron etkisi ile sekretuar değişiklikler meydana gelir. Bu değişiklikler döllenen ve bölünmekte olan ovum için çok önemlidir. Zira ovumun buradan geçerek uterusa ulaşması sırasında beslenmesi bu şekilde sağlanmaktadır. Progesteron memelerde lobulus ve alveolusların gelişmesini sağlar. Alveol hücreleri progesteron etkisi ile çoğalır, büyür ve sekretuar nitelik kazanır. Dana sonra da prolaktin etkisi ile süt salgılamaya başlar. Büyük miktarda progesteron distal tubuluslardan su sodyum ve klorür rezorpsiyonunu artırır. Bu etkisini aldosteron reseptörleri ile birleşme yetenekleri sayesinde gösterir. Progesteron katabolik etkilidir. Yani annenin yedek protein depolarını harekete geçirerek bunları gebelikte gerekli olan yapım işleri için uterusun büyümesi, süt bezlerinin büyümesi, gelişmesi ve özellikle uterus içerisindeki plasentanın gelişmesi ile yavrunun beslenip büyümesi için kullanır. Gebelikte progesteron etkisi ile iştah artar ve fiziksel etkinlik azalır. Progesteron psisik etkileri çerçevesinde olmak üzere dişi hayvanlarda yavru yapma örneğinde olduğu gibi annelik davranışlarının gelişmesini kolaylaştırır. Yüksek dozda verilen progesteron ve tüm progestirler hipotalamustan gonadotropin salıverici faktör salgılanmasını inhibe etmek suretiyle ön hipofizden LH salgılanmasını azaltırlar. İnekler gibi östrus siklusu gösteren hayvanlarda bu durum diöstrusun uzunluğunun bir düzenleyicisi olabilir. Çünkü korpus luteumun progesteron sekresyonu kesilir kesilmez derhal FSH salgılanması bunu izler ki bu da proöstrus ve folliküllerin gelişmesine neden olur. Yüksek dozlarda verilen progesteron birçok hayvan türünde ve kadında folliküllerin gelişmesini önlemek suretiyle ovulasyonu bloke edebilmektedir. Gebelik sırasında ovulasyon olmaması LH salgılanmasındaki azalmayla açıklanır. Progesteron yüksek dozlarda verildiğinde vücut ısısını yükseltir. Vücut ısısının yükselmeye başlaması ovülasyon zamanını belirleme bakımından bir gösterge oluşturabilir. Termojenik etkinin hormonun hipotalamusta termoregülasyon merkezine etki etmesinden ileri geldiği sanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/steroid-hormonlarin-metabolizmalari

10. SINIF BİYOLOJİ SORULARI

1. Nitel gözlem nedir?Örnek veriniz. 2. Nicel gözlem nedir ?Örnek veriniz. 3. İyi bir hipotezde olması gereken özellikler nelerdir? 4. Kontrollü deney nedir? 5. Hipotez ,teori,kanun arasındaki fark nedir? 6. Çevreyi oluşturan cansız (abiyotik) etmenler nelerdir? 7. Ekosistemde ayrıştırıcıların rolü nedir? 8. Kommensalizmin mutualizmden farklı yönleri nelerdir? 9. Nitrifikasyon nedir? 10. Populasyonun büyüklüğündeki gelişmeler hesaplanırken hangi bilgilerden faydalanılır? 11. Süksesyon nedir?Süksesyonu etkileyen etmenler nelerdir? 12. Kimyasal gübreler suya nasıl zarar veriyor? 13. Sera etkisi nedir nedenleri nelerdir? 14. Asit yağmurları nasıl oluşur,çevreye nasıl etkiler? 15. Erozyonun önlenmesinde için nasıl önlemler alınmalıdır? 16. Böcek yiyen bitkilerin hem ototrof hem heterotrof canlılar olarak kabul edilmesinin nedeni nedir? 17. İçgüdüsel davranışla ,refleks davranışları arasındaki fark nedir? 18. İş birliğine dayalı sosyal davranış neyi içerir? 19. Öğrenilmiş davranışlar canlılara nasıl fayda sağlar? 20. Panspermia görüşünün kabul görmemesinin nedeni nedir? 21. Canlıların evriminde hangi kanıtlardan faydalanılır? 22. Lamark’ın evrimle ilgili görüşleri nelerdir? 23. Weisman ‘ın yaptığı deneyin sonucu neye açıklık getirmiştir? 24. Adaptasyonun canlıya sağladığı yarar nedir? 25. Biyogenez görüşüne göre canlılar nasıl oluşmuştur? 26. Ototrof görüşüne göre canlılar nasıl oluşmuştur? 27. Eşeyli üremenin eşeysiz üremeye göre üstünlükleri nelerdir? 28. Eşeysiz üremenin çeşitleri nelerdir? 29. Partenogenez nasıl gerçekleşir? 30. Konjugasyonun nasıl gerçekleştiğini açıklayınız. 31. Çiçekli bitkilerde erkek gamet oluşumu nasıl gerçekleşir? 32. Çiçekli bitkilerde dişi gamet oluşumu nasıl gerçekleşir? 33. Çifte döllenme nedir? 34. Çiçekli bitkilerde meyve nasıl oluşur? 35. Dış döllenmenin iç döllenmeden farkları nelerdir? 36. Dişi üreme sisteminde menstrüal döngünün evreleri nelerdir? 37. Erkek üreme sistemindeki yardımcı bezler ve görevleri nelerdir? 38. Testisler neden doğumla birlikte testis torbasına inmek zorundadır? 39. Dişi üreme sistemini kontrol eden hipofiz bezi hormonları nelerdir? 40. Tohumun çimlenebilmesi için gerekli olan faktörler nelerdir? 41. Bitki gelişimini engelleyen hormonlar nelerdir? 42. Tek yumurta ikizleri nasıl oluşur? 43. Hamilelikte embriyonun gelişmesinde anormalliklere neden olacak etmenler nelerdir? 44. Embriyonal kök hücre nedir? 45. Göbek bağını oluşturan yapılar nelerdir? 46. Plasentanın görevi nedir? 47. Kötü huylu tümörlerin vücuda zararlı olmasının nedeni nedir? 48. Embriyonik indüksiyon(Embriyonik uyarılma) nedir? 49. Canlılarda ömür uzunluğunu etkileyen etmenler nelerdir? 50. Çift yumurta ikizleri nasıl oluşur?

http://www.biyologlar.com/10-sinif-biyoloji-sorulari

Yaşlanmayı önleyen enzim

Uzun yaşamın sırrının, hücrelerin yaşlanmasını önleyen bir enzimin hiperaktif versiyonunda saklı olduğu görüşü ortaya atıldı. ABD'deki Albert Einstein College of Medicine'de görevli bilim adamları, 86 yaşındaki insanlarda ve çocuklarında DNA'yı koruyan telomerazın yüksek seviyelerde bulunduğunu belirttiler ve Aşkenaz Yahudilerinin uzun yaşamasını bu mutant gene sahip olmalarına bağladılar. Bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, 86 ve yukarı yaşlarda, genel anlamda sağlıklı Aşkenaz Yahudileri ile bu kişilerin çocukları olan 175 kişiden ve kontrol grubu olarak ortalama bir yaşam süresine sahip ebeveynlerin çocukları 93 kişiden alınan kan örnekleri incelendi. Araştırmada, neredeyse yüz yıl yaşayanlarda ve onların çocuklarında telomeraz seviyesinin kontrol grubundakilerinden daha yüksek seyrettiği, önemli ölçüde daha uzun telomeraza sahip oldukları ve bu özelliğin güçlü biçimde kalıtsal olduğu gözlendi. Neredeyse yüz yıl yaşayan deneklerin vücut kitle endekslerinin kontrol grubundakilerinden daha düşük ve iyi kolesterol seviyelerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Bilim adamları, bu enzimi harekete geçirecek ilaçların üretilmesinin mümkün olabileceğini ifade ederken, hücrelere daha fazla bölünme fırsatı verilmesinin yıkıcı mutasyonların gelişmesi ve kansere neden olma olasılığını artırabileceği uyarısında bulundu ve bu konuda daha fazla araştırma yapılması gereğine işaret etti. Daha önce yapılan araştırmalar, uzun yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin, yaşla bağlantılı kalp ve şeker hastalığı gibi hastalıklara genel olarak tutulmadıklarını göstermişti. TELOMERAZ Telomeraz, telomerleri sentezleyen ve koruyan bir ters transkriptaz enzim olarak biliniyor. Yapısında taşıdığı RNA'yı taslak olarak kullanarak her bölünmeyle kısalan telomer uçlarında tamiri sağlar ve telomerik DNA dizilerini doğrusal kromozomların uçlarına ilave eder. Her hücre bölünmesinde hücrenin telomerezlerinin boyu kısalır ve hücre ölmeye daha yatkın hale gelir.   Serbest Radikaller Ayşe Gümrükçüoğlu Danışman: M. Ali ONUR Arkadaşına Vücudumuzda kanser ve kalp gibi hastalıklar için bir savaş veriyoruz. Kontrol edilmesi gereken düşmanlardan biri de serbest radikaller. Serbest radikaller somatik hücrelere ve bağışıklık sistemine saldıran moleküllerdir. Antioksidanlar da bu serbest radikallerin etkilerini nötralize eden, kanser, kalp hastalıkları ve erken yaşlanmaya neden olacabilecek zincir reaksiyonlarını engelleyen moleküllerdir. Oksidasyona neden olan serbest radikaller temel olarak oksijen kaynaklı metabolitler, (süperoksit anyonları O2-, hidrojen peroksit H2O2, hidroksil radikali OH0) hipoklorik asit, kloraminmler, azot dioksit, ozon ve lipit peroksitlerdir. Bunlar organizmalar tarafından hücre içinde mitokandriyal solunum zincirinde, ya da hücre dışında, özellikle de fagositler tarafından oluşturulur. Serbest radikal oluşumuna sigara, hebisit ve pestisitler, çözücüler, petrokimya ürünleri, ilaçlar, güneş ışınları, X-ışınları, hatta yiyeceklerde bulunana bazı bileşikler neden our. Hatta ve hatta egzesizler de oksijen kullanımındaki artışla beraber serbest radikal oluşumuna neden olur. SERBEST RADİKALLER Kuantum kimyasına göre ancak iki elektron bir bağın yapısına girebilir. Ayrıca iki elekronun ters dönüş doğrultusunda olması gerekir. Yani yukarıya doğru dönen bir elektronun eşi aşağıya doğru dönen bir elektrondur. Elektron çiftleri oldukça kararlıdır ve insan vücudunun neredeyse tüm elektronları elektron çifti halinde bulunur. Bir bağ koptuğunda elektronlar ya birlikte kalır (ikisi de bir atoma katılır) ya da ayrılırlar (biri bir atoma, diğeri diğerine). Eğer birlikte kalırlarsa oluşan atom bir iyon olur, eğer ayrılırlarsa da serbest radikaller oluşur. Bu eşleşmemiş elektronlar yüksek enerjilidir ve eşleşmiş elektronları ayırıp işlerine engel olurlar. Bu işlem serbest radikalleri hem tehlikeli hem kullanışlı yapar. Serbest radikaller yaşam için gereklidir. Elektron taransferi enerji üretimi ve pek çok diğer metabolik işlevde temel oluşturur. Ama eğer zincir reaksiyonu kontrolsüz bir davranış gösterirse hücrede hasarlara neden olur. Bilim adamları 1954'lerden beri serbest radikallerin yaşlanma ve dejeneratif hastalıklara neden olduğunu bilmektedirler. Çoğu elektronlar çift halde bulunurken, serbest radikal bu elektronları birbirinden ayırarak reaksiyonu durdurur. Ama sonuçta serbest radikal kendine bir çift elektron alarak elektron çifti haline geçer, diğer elektron serbest radikal olur. Antioksidantlar ise serbest radikaller için kolay bir elektron hedefi oluşturur. Bağlanan serbest iki serbest radikali birleştirerek nötralize edebilme özelliğine sahip bir enzime (glutatyon peroksidaz, katalaz, süperoksit dismutaz...) taşınana kadar radikalle stabil bir yapı oluşturur. Eğer serbest radikaller nötralize edilmezlerse vücutta ciddi hasarlara neden olabilirler: -hücre membranı proteinlerini yıkarak hücreleri öldürmek, -membran lipit ve proteinlerini yok ederek hücre membranını sertleştirip hücre fonksiyonunu engellemek, -nuklear membranını yararak nukleustaki genetik materyale etki edip DNA'yı kırılma ve mutasyonlara açık hale getirmek, -bağışıklık sistemindeki hücreleri yok ederek bağışıklık sistemini zorlamak. Bu etkiler oksidatif stres olarak bilinen DNA mutasyonları, hücre ölümleri ve hastalıkları gibi hasarlara neden olur. Peki serbest radikaller bu hasarları nasıl verirler? Bu sorunun cevabı çok çeşitli mekanizmalara dayandırılabilmekle beraber en temel etkileri, lipit peroksidasyonu, proteinler arasında disülfit bağı oluşumu ve DNA hasarıdır. a) Membran Lipitlerinin Peroksidasyonu Bu, serbest radikaller hücrenin membranına saldırdıklarında gerçekleşir. Serbest radikaller, hücre membranının stabilizasyonunu ortadan kaldırarak, hızlı hücre ve doku bozulmalarına neden olurlar. b) Disülfit Bağı Oluşumu Glutatyon (GSH) gibi tiyollerin (R-SH) oksidasyonu tiyol ve oksijen radikallerinin oluşumuna neden olur. Her ne kadar hidroksil radikallerinden daha zayıf olsalar da tiyol radikalleri bazı biyolojik sorunlara neden olurlar. Bunlar sülfür merkezli radikallerdir (RSH) ve proteinlerdeki homolitik fisyon (sülfürlerin karşılıklı bağlanması) reaksiyonları disülfit bağını oluşturur. Bu da proteinlerin konfigürasyonlarını bozarak vücuttaki metabolik aktivitelerini engeller. c) DNA Hasarı Bir canlının elektromanyetik, ultraviyole ve X-ışınlarına maruz kaldığı sırada DNA, hidroksil radikallerinin de saldırısına uğrayabilir. Serbest radikal etkisiyle DNA'nın yapısının değişmesi mutasyonlara ve hatta canlının eşey hücrelerindeki mutasyona bağlı olarak döllerin ölmesine neden olur. Vücuttaki en temel serbest radikaller aşağıda verilmiştir: SÜPEROKSİT RADİKALLERİ Süperoksit radikalleri hücrede enerji metabolizmasında oksidasyon sırasında ya da oksidazlar gibi bazı enzimlerin aktivitesi sonucu oluşurlar. Aşağıdaki reaksiyonlar oluşumlarını açıklar: Süperoksit radikalleri süperoksit dismutaz adı verilen bir enzimle inaktive edilirler: Süperoksit radikali iki mekanizmayla çalışırlar. Bu fagositlarin bakterisit etkilerinin temel mekanizmasıdır. Aynı zamanda yangı reaksiyonlarında normal dokulara bile zarar verebilecek bir aracılardır. HİDROKSİL RADİKALLERİ Hidroksil radikalleri birkaç yolla oluşur. Suyun hidroliziyle ya da parçalanmasıyla hidrojen radikalleri ve hidroksil radikalleri oluşturabilir: Aynı zamanda hidrojen peroksit ve demirin birleşmesiyle oluşabilir (Fenton reaksiyonu): Diğeri de Haber-Weiss reaksiyonudur: Hidroksil radkilleri en reaktif serbest radikallerdir ve vücuttaki serbest radikal hasarının en önemli sorumlularıdır. NİTRİK OKSİT (NO•) Nitrik oksit hücresel patofizyolojide önemli bir rol oynayan çözünebilir, serbest radikal gazıdır. Vazodilatör mesajı endotelyumdan düz kasa taşıyan bir enerji aktarıcısı olarak, sentral ve periferal sinirsel aktarımda ve bağışıklıkta aktif rol alır. Sonuçta hücrede ve hücre dışında taşınan NO• miktarı çok hassastır. SERBEST RADİKALE BAĞLI HASTALIKLAR Serbest radikaller vücudun hastalıklara karşı direncini vücudu saran organizmaları yok ederek arttırır. Buna karşın fazla üretildiğinde vücuttaki bazı yerlerede hasara neden olarak hastalıklara yol açar. Serbest radikal reaksiyonlarının neden olduğu hastalıklarda giderek bir artış olmaktadır. Bu serbest radikal hastalıkları üç grupta toplanabilir: 1. genetiğe bağlı (Fanconi's anemia, bloom syndrome) 2. çevresel bileşenler (iş hastalıkları, zehirlenmeler, virus ve bakteriyal enfeksiyonlar) 3. hem genetik hem de çevresel (bronşial astım, diabetes mellitus, kanser, kardiovasküler hastalıklar ve diğerleri) Serbest radikal hastalıklarına birkaç örnek aşağıda verilmiştir: Yangı: Yangı sırasında serbest radikallerden çıkan oksijen, lökositler salınır. Bu işlem çoğunlukla koruyucu olmasına rağmen kontrosüz olursa zarar verir. Mikropların Öldürülmesi: Vücutta sayısı artan mikroplar, lökositlerin fagolizozomları tarafından öldürülüp sindirilirler. Bu sırada reaktif süperoksitler ve hidroksil radikalleri oksidatif reaksiyonlar sonucu oluşur. Bu işlemler milisaniye'lik kısa sürelerde olmasına rağmen kontrolsüz gerçekleştiklerinde toksik ve zarar vericidirler. Oksijen ve Diğer Gazların Toksisiteleri: Yüksek oksijen ve diğer gazlar maruz kalındığında canlılar için zararlı hatta bazı durumlarda öldürücüdür. Oksijenin hasara neden olan etkileri oksijen oluşturan serbest radikallerin ya da diğer serbest radikal ara ürünlerinin hücre membranı gibi hücresel komponentlerini okside etmesindendir. Yaşlanma: Denham Harman tarafından ortaya atılan serbest radikal teorisine göre normal yaşlanma, aerobik metabolizma sırasında oluşan serbest radikallerin dokularda birikmesi sonucu oluşan hasarlar nedeniyle olmaktadır. O halde dengeli bir beslenme, serbest radikal reaksiyonlarını minimumda tutmalıdır. Radyasyon: Canlı hücrelerin temel bileşeni olan su, iyonize radyasyona maruz bırakıldığında (x-ışını ya da gamma ışını gibi) hidroksil radikali oluşacaktır. Bu hidroksil radikalleri DNA ve hücre membranının hasarından sorumludurlar. Arterosklerozis: Düşük yoğunluklu lipoproteinlerin (LDL) peroksidasyonunun arterosklerozis hastalığına karıştığı bilinmektedir. Bu kan damarlarındaki daralma, arteriyel kan basıncının düşmesine ve hastalığın diğer belirtilerinin oluşmasına neden olur. DNA'ya Etkisi: hidojen peroksit oksidantlar arasında en belalısı kabul edilen bir maddedir ve hücrede pek çok bölgeyi hedef alarak bu bölgelere saldırarak hidroksil radikali oluşturur. DNA hidroksil radikallerinin oluşturduğu hasarlara karşı oldukça hassastır: hem DNA zincirinin kırılmasına hem de bazların hidroksilasyonuna neden olabilir. DNA zincirinin kopması bir DNA bağlayıcı protein olan poli(ADP)polimerazı aktif hale geçirir. Bu protein NAD'yi substrat alarak nuklear proteinlere bağlı ADP-riboz polimerleri oluşturur. Bu koşullarda NAD turnoverı azalır, bu da ATP sentezini mitokondriyal sentezi inaktive ederek etkiler. KORUNMA VE REGÜLASYON Serbest radikallerdeki aşırı yüklenme vücut için tehlike oluşturur. Ancak vücudun işlevlerini görebilmesi ve hastalıklardan korunabilmesi için de gereklidirler. Serbest radkiller vücutta çok hassas bir dengeyle kontrol edilmektedirler: Serbest Radikalleri Yok Eden Enzimler -süperoksit dismutaz: Hücre içinde mitokondride doğal olarak bulunan bir enzimdir. Süperoksit radikallerini daha az reaktif olan hidrojen peroksit formuna çevirirler. -katalaz: İnsan hücrelerindeki peroksizomlarda bulunur. Hidroksil radikallerinin oluşumunu önlemek için hidrojen peroksiti suya ayrıştırır. -glutatyon peroksidaz: Redükte glutatyonun (GSH) -SH grubundan, su oluşturmak için hidroksil radikali ya da hidrojen peroksitle birleşmek üzere hidrojen çıkartmasını sağlar. -Sülfhidril proteinleri ve diğer serum proteinleri: Organik peroksitleri ve hidroksil radikallerini zararsiz kimyasallara dönüştürürler. ANTİOKSİDANT MOLEKÜLLER Beta-karoten, askorbik asit ve alfa-tokoferol gibi antioksidantların serbest radikallerin neden olduğu oksidasyonları önlediğini vitro ve in vivo çalışmalarla gösterilmiştir. Bunların dışında taurin, bilirubin ve ürik asit de bilinen doğal antioksidanlardır. Sütte, karaciğerde ve böbrekte bulunurlar. Diğerleri gibi bunlar da serbest radikal oluşumunu önlerler. Yağda çözünen en önemli antioksidant E vitaminidir. C vitamini, elektron donörü gibi iş görerek, E vitamini radikalini tekrar redükleyerek E vitamini haline getirir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C'dir. Bu nedenle bunların üzerinde durulacaktır. ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN E Çoğunlukla hücre membranında bulunur ve eğer görevini yapmazsa serbest radikaller membrana, DNA'ya ve diğer hücre komponentlerini etkiler. E vitamini (alfa tokoferol) normal reprodüksiyon, kas işlevleri ve pek çok diğer vücut fonksiyonu için gereklidir. Şu sıralar E vitamininin kalp hastalıklarını azalttığı oldukça kuvvetli bir görüş oluşturmuştur. New England Journal of Medicine'da geçen yıl ardarda yayınlanan iki makale en az iki yıl süreyle günlük en az 100 IU E vitamini alan insanlarda kalp hastalığı oranının yarı yarıya azaldığı gösterilmiştir. Aslında antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıklardan koruma özelliği son 20 yıldır büyük bir ilgi görmekteydi. 1970 ve 80'lerde yayınlanan temel bilim ve epidemiyolojik yayınlarda bazı antioksidant vitaminlerin kardiyovasküler hastalıkların engellenmesinde yardımcı olabileceği savunuluyordu. Örneğin, dietlerde bulunan antioksidantların (özellikle vitaminE ve beta-karoten) serbest radikal avcıları gibi davranarak, arterosklerozise neden olan etkenlerden LDL'lerin (düşük dansiteli lipoproteinler) oksidatif modifikasyonlarına olan hassasiyetini engelledikleri biliniyordu. Alfa tokoferol ve askorbik asit'in (vitamin C) sinerjistik olarak çalışıp lipozomal membranlar ve LDL'nin oksidasyonunu önlediği bulunmuştur. Askorbik asit sulu radikalleri yakalayıp sinerjistik olarak tokoferolden, radikalle reaksiyona girdiğinde oluşan tokoferoksil radikalini tokoferole rejenere eder. Tokoferol ve askorbik asit arasındaki sinerjistik etki LDL oksidasyonunda gösterilmiştir. C vitamininin tek başına uygulamasında in vitro LDL oksidasyonu azalması %15 bulunmuştur. Yalnız tokoferol ile yapılan çalışmada oksidasyondaki azalma %50, ikisinin de uygulanması sonucu LDL oksidasyonundaki azalma %78 bulunmuştur. Amerikada yapılan bir çalışmada meme kanseri oluşumu ve antioksidantlarla olan ilişkisi araştırılmıştır. Aileden gelen meme kanseri riski taşıyan kadınlarla yapılan çalışmada günlük fazla dozda E vitamini verilen deney grubunda meme kanseri riskinin azaldığı gösterilmiştir. Risk taşıyan kadınlarda verilen doza göre kanser oranının %99'a kadar düşürülebildiği, risk taşımayan kadınlarda ise meme kanseri görülme riskinin %30 azaltıldığı rapor edilmiştir. Vitamin E eksikliği kalp hastalıkları dışında pek çok diğer hastalıkalra da neden olabilmektedir: eritrositlerde bozukluk, erkek sıçanlarda kısırlık, yaşlanma, kolay bere oluşumu, egzema, premenstrual sendromlar, katarakt, sistik fibrozis... Ayrıca aşırı demir alımı E vitamini eksikliğine neden olur. Vitamin E faydalı bir antioksidant olduğu halde yan etkisi ve toksik özellikleri de vardır. Baş ağrısı, hipertansiyon yüksek trigliserit, mide bulantısı, ishal, gaz, taşikardi, bayılma... ANTİOKSİDANT OLARAK VİTAMİN C Yıllardan beri yapılan pek çok araştırma, C vitamininin etkili bir anti-kanser ajanı olduğunu bulmuştur. Çalışmalar C vitamininin antioksidant özelliğinin kanseri yenmede birkaç yolla olduğunu savunmaktadır. Lipitlerin peroksidasyonunu önleyerek dejenerasyon ve yaşlanma olaylarında etkilidir. Yetişkin insanlarla yapılan bir çalışma bir yıl süreyle günlük 400 mg C vitamininin serumdaki lipit peroksitleri azalttığını göstermiştir. Vitamin C aynı zamanda DNA'ya verilebilecek serbest radikal hasarlarını da engellemektedir. Gaby ve Singh'in birkaç çalışması vitamin C'nin genetik değişiklikleri ve kromozom bozulmalarını engellediğini göstermektedir. Çevrede etkisini gösteren pek çok kirlilik toksik, karsinojenik ve mutajenik etkilere neden olabilir. C vitamini bu zararlı etkileri karaciğerdeki detoksifiye edici enzimleri stimule ederek engelleyebilir. Bir başka çalışma da C vitamininin mutajenlerin oluşmasını engellediğini göstermektedir. C vitamini aynı zamanda immun sisteme kanser hücrelerini taramasında da yardımcı bir rol oynamaktadır. Son olarak C vitamini işlemden geçmiş yiyeceklerde sıkça bulunan nitratlardan nitrözamin oluşumunu engeller. Oluşan bir nitrözamin karsinojen bir maddeye dönüşebilir. Ama yapılan çalışmalar idrardaki nitrözaminin C vitamini tarafından anlamlı bir biçimde engellendiğini ortaya koymuştur. Üç hayvan çalışması nitratla oluşan kanserin engellenmesinde askorbik asidin önemli rol oynadığını göstermiştir. Üç deneyde de C vitamini verilen hayvanlarda tümör oluşumunun inhibe edildiği görülmüş. Bu noktada C vitamini alınımı ile kanser riskinin yakın bir ilişkisi olduğu açıktır. 1991'de American Journal of Clinical Nutrition C vitamininin kanserin farklı tipleri ile ilişkisi hakkında 46 çalışma yayınlamıştır. Bu çalışmalarda 33'ü C vitamini alınımı ile kanserin ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek C vitamini alınımı düşük C vitamini alınımının iki katı korunma sağlamıştır. Bu çalışmalarda çoğu yüksek dozajı 160 mg ya da fazlası, düşük dozajı genelde 70 mg altı olarak kabul etmişlerdir. Yazar Gladys Block'a göre en büyük etki esofagus, larinks, ağız ve pankreas kanserlerinde, bunları takiben mide, rektum, meme ve serviks kanserlerinde görülmektedir. C vitamininin akciğer kanseri üzerindeki etkisi daha düşük olduğu halde, bazı çalışmalar anlamlı koruyuyucu bir etki bulmuşlardır. Akciğer kanseri ile yapılan çalışmalar karışık bulgular içerdiği halde çalışmaların çoğu karotenoidlerle C vitamininin birlikte kullanıldığı durumlarda olumlu etki göstermiştir. C vitamininin vücuttaki en önemli görevi protein kollajen sentezidir. Aynı zamanda bu, diş, kemik, kıkırdak, deri deki fiberlerin oluşumunu sağlar. Ayrıca immun sistemde deönemli görevleri vardır. Eksikliği ikincil enfeksiyonlar, deri kuruması, diş dökülmesi, kanama, foliküler hiperkeratozis, kramplar, kas yorgunluğu... gibi pek çok soruna neden olur. Peki bu kadar yararları olan bu maddenin toksik etkileri yok mu? Sorusuna neredeyse yok denebilecek kadar az cevabı yerindedir. Bunlardan çoğu kusma, ishal, gaz... gibi askorbik asidin pH'sından kaynaklanan sorunlardır. Bu sorun asit düzenleyicileri ile giderilebilir. Bunun dışında böbrek taşına neden olabilir. Bazı kan testlerinde aşırı dozda C vitamini alınımı hatalı sonuç verebilir. Ayrıca demir emilimine etkisi nedeniyle vücutta demir birikimine neden olabilir. SONUÇ Sürekli gelişmekte olan teknoloji, oluşan çevre kirliliği, sigara, UV... ve pek çok diğer etken sürekli olarak çeşitli toksik maddelerle karşı karşıya kalmamıza neden olmaktadır. Bu etkiler kendini serbest radikal oluşumuyla gösterir. Tüm bu nedenlerden dolayı dış etkilerle oluşan hastalıklar artmakta, genetik hastalıkların da çevresel etkilerle daha çok belirginleşmesine neden olmaktadır. Bu hastalıklara çözüm getirmek öncelikle bu hastalıkların oluşumunu engellemekle gerçekleşebilir. Bunun için de ilaçlardan öte alınan besinler önem kazanmaktadır. Serbest radikallerin etkilerini önleyen ve dietimizde sıkça bulunması gereken C vitamini ve E vitamini kanser ve kalp hastalıkları gibi toplumda erken ölümlerin başlıca nedenleri olan hastalıkların oluşumunu önlemektedir. Besinlerin dışında dışarıdan yapılacak takviyelerin de yararlı olduğu yapılan doz tesbit çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Ancak vücudun hassas dengesi alınacak aşırı dozlarla bozulabilmekte, bunun sınırının konabilmesi gerekmektedir. 1970'lerle vitaminlerin öneminin anlaşılması 1980'lerde bunun uç noktalara ulaşmasına neden olmuş, kanser ve kalp hastalıklarının tedavisivde çok yüksek dozlarda vitamin alınımı başlamış ve o zamana kadar bilinmeyen yan etkiler yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Günümüzde ise uygulanmış çok aşırı dozların bir yerden sonra yararı olmadığı anlaşılmıştır. Bu hastalıkların aşılmasında antioksidant vitaminlerin etkilerinin büyük olduğu kesin olmakla beraber tek başına yüksek dozlarda vitamin almaktansa bu vitaminlerin ortak etkilerinin hastalıkların önlenmesinde daha etkili olduğu yapılmış olan pek çok çalışmayla tekrar tekrar gösterilmiştir. Bu nedenle serbest radikallerin neden olduğu hastalıkların önlenmesi ancak babaannelerimizin ağzından düşmeyen o "dengeli beslenme" ile olabilir.

http://www.biyologlar.com/yaslanmayi-onleyen-enzim

Hayvan Embriyoloji final soruları 2011

1- Östrus siklus nedir proöstrus ve östrusdaki olaylar 2- Yumurta tipleri 3- Kara kurbağası üreme davranışı 4- Vitellus ve allantois kesesi hakkında bilgi veriniz 5- Uterus hakkında bilgi veriniz 6- Menstrual sıklus olayını anlat hamilelik gerçekleşmezse ne olur? 7- Samit nedir yapısını açıklayıniz 8- Mezensim hakkında bilgi veriniz.

http://www.biyologlar.com/hayvan-embriyoloji-final-sorulari-2011

Hayvan embriyolojisi vize-final soruları

2012 final soruları 1-yumurta tipleri 2-allantois kesesi hakkında bilgi verin 3-uterusun yeri,kısımmları,tabakaları,görevleri 4-spermin olgnlaşma sürecinde geçirdiği değişiklikler 5-mezodermin kısımlarını yazarak buralardan gelişden yapı ve organları yazın 6-embriyoloji nedir,kaça ayrılır,kanatlılardaki gelişimi nedir 7-tek hücrelilerde ve çok hücrelilerdeki eşeyli üreme tüplerini örnek vererek açıklayın 8-monospermi nasıl meydana gelir 2012 vize soruları 1-spermin bölümleri 2-spermatogenez-oogenez farkı 3-embriyoloji nedir,kaça ayrılır 4-mayoz bölünmenin önemi ve sonuçları 5-polispermi ve monospermi açıkla 6-kurbağada gelişimin özeti 7-döllenme nedir çeşitleri nelerdir 8-protozooda eşeyli ve eşeysiz üreme şekilleri nelerdir 2011 final soruları 1- östrus siklus nedir proöstrus ve östrusdaki olaylar 2- yumurta tipleri 3- kara kurbağası üreme davranışı 4- vitellus ve allantois kesesi hakkında bilgi veriniz 5- uterus hakkında bilgi veriniz 6- menstrual sıklus olayını anlat hamilelik gerçekleşmezse ne olur? 7- samit nedir yapısını açıklayıniz 8- mezensim hakkında bilgi veriniz.

http://www.biyologlar.com/hayvan-embriyolojisi-vize-final-sorulari

ENDOKRİN SİSTEM VE HORMONLAR

...Denetleyici ve düzenleyici sistemlerden biri olan endokrin(iç salgı) sistem ,endokrin bezler denilen ve hormon üreten yapılardan meydana gelir. ...Hayvanlarda görevli olan hormonlar hedef dokularına kan yoluyla taşınırlar. ...Kanla her tarafa götürülseler de sadece hedef dokularını etkilerler. ...Hormonlar kanda çok az miktarda bile olsalar mutlaka etki gösterirler. ...Normalden az yada çok salınmaları durumunda çeşitli metabolik bozukluk ve hastalıkların oluşumuna neden olurlar. ...Hormonların büyük bir kısmı endokrin bezlerden salgılanırlar.Ancak sinir hücrelerinden ve bez olamayan dokulardan da hormon salınabilir. ...Örneğin; mideden salınan gastrin ve ince bağırsaktan salınan sekretin hormonları gibi. ...Hormon salgılanması sinir sisteminde bulunan merkezlerden kontrol edilir. ...Ancak hormonlar sinir sisteminin çalışmasında da etkilidirler. Hormonların yıkımları yavaş gerçekleşir. ...Bu nedenle iki sistem birbiriyle mükemmel bir uyum içinde çalışarak organizmadaki denetim ve düzenleme faaliyetlerini yerine getirirler. ...Hormonlar protein veya yağ gibi belirli bir gruba özgü olmayan moleküllerdir.Büyük bir kısmı protein yapıda olsa da bazı hormonlar aminoasit veya onların türevleri olan steroit,bazıları yağ asidi türevleri bazıları da pürin gibi azotlu organik bazlardan meydana gelebilir. ...Hormonlar endokrin bezlerden salgılandıktan sonra kana verilir ve hedef organlara kan aracılığıyla taşınır.Bu nedenle hormon miktarlarını belirlemek için kan incelenmelidir. ...Birdenbire karşısına çıkan yayaya çarpmamak için hemen fren yaparak aracını durduran sürücüde kalp atım hızının artması,tansiyon yükselmesi ,ağız kuruluğu gibi sinirsel ve hormonal olarak kontrol edilen tepkiler ortaya çıkar.Tehlikenin geçmesine karşın sürücüde bu tepkilerin bir süre daha aynı düzeyde kalması ve daha sonra bireyin eski haline dönmesinin sebebi hormonların yıkımının belirli bir zaman sonra başlamasından kaynaklanır. ...Hormonların sinirsel uyarıdan farklı bir etki mekanizması vardır.Hormonların neden olduğu tepkiler çabuk sonlandırılamaz.Çünkünü hormonların görevini tamamladıktan sonra yıkımı belirli bir zaman sonra başlar. I.)BİTKİSEL HORMONLAR: ...Bitkilerde sinir ve duyu sistemi yoktur. ...Bu nedenle bir bitkinin çiçek açması,ışığa veya farklı uyaranlara karşı yönelim hareketi yapması ,tomurcuklanması ve meyve vermesi gibi olaylar hormonlar etkisiyle gerçekleştirilirler. ...Bitkilerde inorganik maddelerin taşınmasında ise hormon etkinliği görülmez. ...İnsanlarda ve hayvanlarda bulunan endokrin bezler bitkilerde görev yapmaz. ...Bitki hormonları meristem dokuda ve diğer bazı dokularda bulunan hücrelerden salgılanırlar ve hedef dokularına floem(soymuk) borularıyla taşınırlar. ...Bitkilerde bulunan başlıca hormonlar giberellin,oksin,absisik asit ,etilen ve sitokininler olarak gruplandırılabilirler. BÜYÜMEYİ UYARAN HORMONLAR: 1.)Oksin hormonu ve etkileri: ...Bitkilerdeki en önemli büyüme hormonudur. ...Hücre bölünmesi,büyümesi,hücre ve doku farklılaşmasını düzenler. ...Bitkinin güneşe doğru yönelmesini sağlar. ...Az salgılanması durumunda yapraklar dökülür,fazla salgılanırsa büyüme durur. ...Döllenmiş çiçeğin dökülmesini engeller ve meyve oluşumunu etkiler. ...Oksijenli solunum reaksiyonlarını hızlandırır,ilkbaharda kambiyum gelişimini düzenler. ...Ovaryum gelişmesini ve çekirdeksiz meyve oluşmasını sağlar. ...Oksin özellikle bitkinin uç kısımlarından salgılanır ve bitkinin boyca uzamasını sağlar.Bitki kökünde daha az oranda bulunur. ...Oksin doğrudan güneş ışığı görmeyen bölgelerde daha çok üretilir.Bu durum o bölgedeki hücrelerin daha çok bölünmesini sağlar ve bitki ucu güneşe doğru yönelmiş olur.Oksinin gövde ucunda düzensiz dağılımı ışığa yönelmeyi sağlar. ...Filiz uçları(koleoptil) karanlıkta olduğu zaman dik olarak yukarıya doğru büyür. ...Yalnız bir yönden gelen ışığın karşısına bırakıldığı zaman ışığa doğru bükülür.Filiz ucu,ışığı engelleyecek şekilde kapatılıp tek yönden ışık karşısına bırakılırsa yönelim gerçekleşmez. ...Filiz ucu kesilip tek yönlü ışık karşısına bırakılırsa ucu kesilmemiş kontrol bitkisinin ışığa doğru yöneldiği kesik olan bitki ucunun yönelmediği görülür. ...Filiz ucu kesilerek uç ile gövde arasına mika yerleştirilirse oksinin difüzyonu engellenir.Bu durumda büyüme ve ışığa yönelim gerçekleşmez. ...Filiz ucu kesilerek uç ile gövde arasına agar (jelatin)yerleştirilirse oksin difüzyonu engellenmediği için büyüme ve ışığa yönelim devam eder. ...Oksin hormonunun aşırı fazla olduğu durumlarda yapraklarda bükülmeler görülür.Yapraklarda oksin eksikliğine bağlı olarak mantar doku oluşur ve yaprak dökülür. ...Oksin hormonu eşit olarak dağılmışsa büyüme normal bir şekilde devam eder. 2.)Sitokinin hormonu ve etkileri: ...Embriyolarda ve genç bitkilerin kök hücrelerinde sentezlenir.Hücre bölünmesini(mitozu) uyarıcı etki yapar. ...Diğer hormonlarla birlikte tomurcuk gelişmesinde ve yaprakların geç dökülmesinde etkilidir. ...Ayrıca zarar gören dokuların onarılmasında da etkin olarak görev yapar. 3.)Giberellin hormonu ve etkileri: ...İlk olarak mantarlardan izole edilmiştir.Hücre bölünmesini,gövde uzamasını ve meyve büyümesini hızlandırır. ...Soymuk borularının farklılaşmasında ,tohumların çimlenmesinde.bitkinin çiçek açma zamanının belirlenmesinde etkilidir. BÜYÜMEYİ ENGELLEYEN HORMONLAR: 1.)Absisik asit hormonu ve etkileri: ...Gelişmesini tamamlamış yapraklarda ve tohumlarda üretilir. ...Uygun olmayan ortamlarda tohumun çimlenmesini engeller. ...Tohumların dormansi (uyku hali) durumunda kalmasını sağlar. ...Fazla salınması durumunda meristem hücrelerinin bölünmesini engeller. ...Aşırı sıcak ve soğuk havalarda yapraklardaki stomaların (gözeneklerin) kapatılmasında etkilidir. ...Böylece bitkinin fazla su kaybetmesi yada soğuktan zarar görmesi engellenmiş olur. ...Absisik asit bitkilerde gelişmeyi engelleyici bir hormondur.Bu hormon tomurcuklarda ve tohumlarda uyku halinin devamını sağlar. 2.)Etilen hormonu ve etkileri: ...Hidrokarbon yapıda bir hormondur.Meyvelerin olgunlaşması ,tohumun çimlenmesi ve yaprakların dökülmesini sağlar. ...Bitkilerden oksinin bol bulunduğu tepe noktalarında ,etilen de bol miktarda üretilir. ...Bu hormonlardan oksinin az,etilenin fazla olması durumunda yaprak dökülmeye başlar. ...Tropizma hareketleri bitkide oksin hormonlarının düzensiz dağılımıyla gerçekleşir.Oksin gövde ve kök uçlarında homojen olarak dağılırsa bitki simetrik büyür.Eğer ışık ve benzeri faktörlerle oksinin dağılımı düzensiz olursa oksinin bulunduğu kısımlar diğer kısımlara göre daha fazla büyür.Bu da bitkinin asimetrik büyümesine neden olur.Kesilen filiz ucu yerine mika yerleştirldiğinde mika geçirgen olmadığından büyüme gözlenmez.Agar geçirgen olduğundan ve kesilen kısım tam yerleşmişse yönelme yine gerçekleşmez.Kesilen uç kaydırılarak yerleştirilirse büyüme tek tarafa gerçekleşir ve yönelme gözlenir. ...Tropizma hareketleri oksin hormonunun düzensiz dağılımıyla gerçekleşir.Bitki tek yönden aydınlatılırsa oksin düzensiz olarak dağılır.Bu nedenle bitki ışığın geldiği yöne doğru hareket eder.Bitki her yönden ışık alırsa oksin eşit olarak dağılır.Yönelme gerçekleşmez.Bitkinin uç kısmı kesilirse oksin hormonu sentezlenmeyecek ve bükülme görülmeyecektir.Uç kısmı bi kısmından kesilirse oksin sentezlenmesi az da olsa devam eder.Bu durum asimetrik büyümeye neden olur. ...Sölenterelerde ve halkalı solucanlarda endokrin bez olmamasına karşın hormon etkinliği görülür.Bu hormonlar sinir sistemi tarafından salgılanır. ...Hayvanlarda hormonal iletimin bitkilere göre hızlı olmasının sebebi kan yoluyla taşınmalarıdır. II.) İNSANDA ENDOKRİN SİSTEM: ...İnsanlarda ve diğer hayvanlarda endokrin bezlerin salgıları(hormonlar) doğrudan kana verilir ve sadece hedef dokuda etkilidir. ...Çünkü her hormon için hücre zarları üzerinde seçici ve alıcı reseptörler (glikoproteinler ve glikolipitler) bulunur. ...Vücudumuzdaki bir çok olayın gerçekleşmesi birden fazla hormon çeşidiyle sağlanır. ...Örneğin kan şekerinin ayarlanması,pankreastan ve böbrek üstü bezlerinden salgılanan dört ayrı hormonla sağlanır. Hormonlar zar proteinleri uyararak ve zarın geçirgenliğini değiştirerek DNA yı etki edebilirler. ...Hormonların salgısı,sinirlerin veya başka bir endokrin bezin uyarısıyla yapılır.Çoğunda buna ek olarak geri besleme mekanizması vardır.Yani bir bezin salgıladığı kandaki hormonun miktarı arttıkça,o bezi uyaran hormonun salgısı azaltılır. ...İnsan vücudunda endokrin sistemi oluşturan iç salgı bezleri hipofiz bezi,tiroit ve paratiroit bezleri,böbrek üstü bezleri,eşeysel bezler ve pankreas olarak sıralanabilir. ...Endokrin sistemi oluşturan bu bezlerden hipofiz,tiroit,paratiroit ve böbrek üstü bezleri sadece iç salgı bezi olarak görev yapar.Pankreas ve eşeysel bezler karma bezlerdir. 1.)HİPOFİZ BEZİ VE HORMONLARI: ...Ara beyinin ön tarafında bulunan ,nohut büyüklüğünde ,pembe renkli bir endokrin bezdir. ...İnsanda yaklaşık 5-6 gram ağırlığında olup ince bir sapla beyin tabanındaki hipotalamusa bağlanmıştır. ...Hipofiz bezi ön,ara ve arka lop olarak üç bölümden oluşur.Bu bölümlerden farklı özellikte hormonlar salgılanır. ...Hipofizin hormon salgılaması hipotalamus tarafından kontrol edilir. ...Vücuttaki hormon dengesini düzenleyen hipotalamus gerekli olduğu durumlarda RF(uyarıcı faktör) denilen salgılatıcı faktörlerle hipofizi uyararak hormon salgılanmasını sağlar. ...Hipofiz küçük bir bez olmasına rağmen vücuttaki endokrin bezlerin çalışması üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Hipofiz bezinin ön lobundan: ...Büyüme hormonu(STH), Tiroit uyarıcı hormon (TSH) ,Lüteinleştirici hormon(LH), Adrenokortikotropik hormon( ACTH) ,Folikül uyarıcı hormon( FSH), ve prolaktin(LTH=Lüteotropik hormon) ara lobundan:Melanosit uyarıcı hormon(MSH) arka lobundan ksitosin hormonu ve antidiüretik hormon(ADH=vazopressin) hormonları salgılanır. Hipofizin ön lobundan salınan hormonlar: a.)Büyüme Hormonu(STH): ...Polipeptit yapıda bir hormondur.Hücrelerde protein sentezini artırır,karbonhidrat ve yağ metabolizmasını düzenler. ...Özellikle kemiklerin ve kasların büyümesinde etkilidir.Bu hormon tüm vücut hücrelerini etkiler. ...Büyüme döneminde bu hormonun fazla salınması devliğe(gigantizm),az salınması ise cüceliğe(nanizm) neden olur. ...Büyüme dönemi bittikten sonra STH’ın fazla salınması akromegali denilen hastalığın oluşmasına neden olur.Bu hastalıkta el,ayak ve kafa kemikleri vücuttan orantısız olarak büyür. Akromegali ...Cüceliğe ve devliğe neden olan hormon büyüme hormonudur.Bu hormonun salgılanmasından hipofiz sorumludur. ...Devlik,hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonu fazlalığından kaynaklanan bir hastalıktır. b.)Tiroit uyarıcı hormon(TSH): ...Tiroit bezini uyararak tiroksin hormonunun salgılanmasını sağlar. ...Hipofiz bezinden salgılanan TUH(Tiroit Uyarıcı Hormon) tiroit bezini uyarır.Böylece tiroksin hormonu salgılanır.Aynı zamanda tiroksin miktarı hipotalamus tarafından kontrol edilir.Tiroksin seviyesi belirli bir miktarın üzerine çıktığında hipotalamustaki sinirler tarafından hipofiz bezi uyarılır ve TUH salgılaması durdurulur.(Negatif geri besleme) c.)Adenokortikotropik hormon(ACTH): ...Böbrek üstü bezinin kabuk kısmını uyararak buradan kortizol ve aldosteron hormonlarının salgılanmasını sağlar. d.)Folikül uyarıcı hormon( FSH): ...Erkek ve dişi eşey bezlerini uyararak üreme hücrelerinin oluşturulmasını ve hormon salgılanmasını sağlar. ...Folikül uyarıcı hormon hipofiz bezi tarafından salgılanır ve yumurtalıklarda foliküllerin gelişmesini ve östrojen salgılanmasını sağlar. e.)Lüteinleştirici hormon(LH): ...Erkek ve dişi eşeysel bezlerin çalışmasının düzenlenmesinde görev yapar. f.)Prolaktin(Lüteotropik hormon=LTH): ...Dişilerde ikincil cinsiyet karakterlerin oluşmasını sağlayan östrojen hormonu ile progestereon hormonunun ovaryumdan salınmasını düzenler. ...Süt bezlerinin gelişmesinde ve süt salgısının oluşmasında etkilidr. ...Kuş ve memelilerde annelik duygusunun oluşmasını sağlar. ...Hipofiz bezinden salgılanan FSH, LH ve LTH(prolaktin) hormonları gonadotropinler olarak da adlandırılır. ...Hipofiz ön lobundan salgılanan hormonlar doğrudan hedef dokuyu etkileyenler(STH gibi) ve bir başka endokrin bezi etkileyenler olarak(TSH gibi) gruplandırılabilir. Hipofizin ara lobundan salgılanan hormon: Melanosit uyarıcı hormon(MSH): ...Melanosit denilen ve içlerinde siyah pigmentler bulunan hücreleri uyararak kalıtımın da etkisiyle uygun pigmentlerin oluşmasında görev yapar. ...Balık,kurbağa ve sürüngenlerde daha etkili olup deri renginin koyulaşmasını sağlar. Hipofizin arka lobundan salgılanan hormonlar: ...Oksitosin hormonu ve antidiüretik hormon(ADH=vazopressin) salgılanır. a.)Antidiüretik hormon(ADH=vazopressin): ...Bu hormon ince atardamarlardaki düz kasların kasılmasını sağlayarak kan basıncını artırır. ...Böbreklerin yapı birimi olan nefronlardaki toplama kanalcıklarından suyun geri emilmesini sağlar. ...Böylece vücudun gereksiz su kaybetmesini önlemiş olur. Deniz suyu yutmuş bir canlıda ADH miktarı artar. ...Bu hormonun eksikliğinde böbreklerden yeterli oranda su emilemez ve vücuttan çok fazla oranda su kaybı olur. ...Şekersiz şeker hastalığı(diabetes insibitus) denilen bu hastalıkta hasta günde yaklaşık 30 litre kadar su içebilir ve bir o kadar da idrar yapmak zorunda kalabilir. ...Hipotalamus,kandaki su eksikliğini algılayarak ADH salınmasını sağlar. ...Normal bir insanda yeterli miktarda su alınamaması durumunda kan osmotik basıncı artar.Bu durum hipofiz bezinden ADH salgılanmasını uyarır.Bu hormon böbrek türlerinden suyun geri emilimini artırır. b.)Oksitosin: ...Dişilerde rahim kaslarının kasılmasını sağlayarak doğum sancısının gerçekleşmesinde etkili olur. ...Doğumdan sonraki dönemlerde süt bezlerinden sütün kolayca salınmasını sağlar. 2.TİROİT BEZİ VE HORMONLARI: ...Tiroit bezi ergin bir insanda 25-30 gram ağırlığında ,gırtlağın hemen altında ve soluk borusunun 2 yanında bulunur. ...Tiroit bezinden salınan en önemli hormon tiroksindir. ...Tiroksin salgılanması hipotalamus ve hipofiz bezinin kontrolünde gerçekleşir. Bütün vücut hücrelerini etkiler. ...Bu hormon hücrelerin enerji üretmeleri sırasında kullandıkları oksijen miktarının ayarlanmasında etkili olur. ...Bu hormonun fazla salınması durumunda metabolizma hızlanır.Az salınması durumunda ise metabolizma yavaşlar. Tiroksin,sinir sistemi uyarılarını etkiler,sinoatriyal düğümleri etkileyerek kalbin çalışmasını hızlandırır soğuk aylarda kandaki miktarı artar. ...Küçük yaşlarda veya ergenlik öncesi dönemde tiroksinin az salgılanması durumunda kretenizm(ahmaklık) denilen bir hastalık oluşur.Bu bireyler,cüce,kısır ve zeka özürlüdür. ...Ergenlik döneminde tiroit bezinin az salgı yapması durumunda ise bazal metabolizma hızı ve vücut ısısı düşer.Ruhen ve bedenen uyuşukluk başlar.Deride şişlikler ve kıl dökülmesi görülür.Bu bozukluklarla kendini gösteren hastalık miksödema olarak bilinir. ...Tiroksin hormonunun yapısında iyot vardır.Besinlerle birlikte yeterli iyot alınamaması durumunda vücutta yeterli tiroksin sentezlenemez. ...Bu durumda hipotalamus RF ile hipofizi uyarır.Hipofiz bezi de tiroit bezini uyarmak için kana TSH salgılar.TSH’ın etkisiyle tiroit bezi daha çok tiroksin üretmek amacıyla doku oluşturarak büyür.Fakat vücutta yeterli iyot olmadığı için yeterince tiroksin hormonu üretilemez.Tiroksin hormonunun üretilmemesine bağlı olarak tiroit bezinin büyümesine basit guatr denir.Bu hastalığın tedavisinde besinlerle ve içme suyuyla birlikte iyot alınması gerekmektedir. ...Tiroit bezinin bir diğer hormonu kalsitonin adını alır. ...Bu hormon kanda kalsiyum dengesinin ayarlanmasında etkilidir.Kandaki kalsiyum miktarı artarsa ,kalsitonin salgısı artar ve bu hormonun etkisiyle kandaki fazla kalsiyum kemiklerde depolanır.Kalsitonin kandaki kalsiyum miktarını azaltır,doku ve kemiklerde artırır. ...Tiroit bezinin en önemli şişme nedenlerinden birisi vücut sıvısında az olan iyotun daha çoğunu yakalayarak hormon açığını kapatmaktır. ...Tiroit bezinden salgılanan tiroksin,metabolizma hızını ayarlar.Langerhans adacıkları pankreasta bulunur ve insülin ile glukagon hormonlarını salgılar.Bu hormonlar şeker dengesinde görev yapar.Kalsiyum-fosfat dengesi paratiroitten salgılanan parathormon ve tiroitten salgılanan kalsitonin hormonuyla salgılanır. ...Tiroit bezinden salgılanan tiroksin ve kalsitonin vücutta metabolizma(yapım-yıkım) olaylarını düzenler.Kandaki miktarı arttıkça metabolizma hızı,solunum hızı,vücut sıcaklığı tansiyon artar.TUH seviyesi tiroit hormonlarının kandaki miktarı azaldıkça artar. 3.)PARATİROİT BEZİ VE HORMONLARI: ...Tiroit bezinin üzerinde ikisi üstte ikisi altta olacak şekilde konumlanmış,dört küçük bezden oluşur. ...Paratiroit bezinin salgısına parathormon denir. ...Bu hormon kalsitonin ile birlikte kandaki kalsiyum ve fosfor dengesini düzenler. ...Kandaki kalsiyum miktarı normal değerin altına düşerse parathormon salgısı artar ve kemikten kana kalsiyum geçişi başlar. ...Kandaki kalsiyum miktarı kalsiyum ve parathormonun etkileriyle düzenlenir.Parathormon kandaki kalsiyum miktarını artırır. ...Kalsiyum kemiklerin sertleşmesi ,kasların çalışması ,kanın pıhtılaşması,sinir sisteminin çalışması ve hücre zarından aktif taşımayla madde alınmasında etkili olan bir mineraldir. ...Bu önemli görevlerinden dolayı kanda her zaman belli bir miktar kalsiyum bulunması gerekir. Parathormonun az salgılanması durumunda; kandaki kalsiyum kemiklerde birikmeye başlar.Yani kemikte kalsiyum artarken,böbrekte ve kandaki kalsiyum azalır.Bu durumda tetani hastalığı oluşur.Tetani hastalığında kaslar,ağrılı kasılmalar yapar,titremeler ve el-ayak parmaklarında içe doğru bükülmeler görülür. Parathormonun fazla salgılanması durumunda; kemiklerden kana fazla miktarda kalsiyum geçişi olur.Kemikler zayıflar ve kaslar uyartılara daha geç cevap vermeye başlar. Kanda kalsiyum miktarının normal değerinden fazla artması durumunda fazla kalsiyum böbreklere gider ve burada fosforla birlikte böbrek taşlarına neden olur. ...Normal bir insanda kanda kalsiyum tuzları azaldığında paratiroit bezi uyarılır ve parathormon salgılanır.Bu hormon kandaki kanlsiyum miktarının dengelenmesi için kemiklerden kana kalsiyum geçişini sağlar,aynı zamanda böbrekten kalsiyum atılımını azaltır.Bu olay hipofiz bezini ve tiroit bezini etkilemez. ...Paratiroit bezinden salgılanan parathormon kandaki kalsiyum miktarının ayarlanmasında görevlidir.Kandaki kalsiyum seviyesi azaldığında parathormon kemikleri uyararak kemiklerden kana kalsiyum geçişini ve böbreklerden kalsiyumun geri emilimini sağlar.Parathormon miktarı azalırsa kandaki kalsiyum seviyesi azalır. 4.)BÖBREK ÜSTÜ BEZLERİ VE HORMONLARI: ...Böbreklerin üst kısımlarına yapışmış olarak bulunan sarımtrak renkli olan iki bezdir.Diğer endokrin bezlerde olduğu gibi kan damarı bakımından zengin olan bu bezlerin böbreklerle doğrudan bir ilişkisi yoktur. ...Adrenal bezler(böbrek üstü bezleri) ,yapısı ve salgıladığı hormonları farklı olan 2 tabakadan meydana gelir. ...Adrenal bezlerin pembemsi görünümündeki dış kısmına kabuk(adrenal korteks) iç kısmına ise öz bölgesi(adrenal medulla) denir. ...Korteks hormonlarının az salgılanması durumunda kandaki ACTH miktarı artar.Bu durumda deri tunç rengini alır,kan basıncı azalır,iştahsızlık artar,kaslarda zayıflama ve genel halsizlik görülür.Sodyum ve klorun dışarı atılması artarken vücut sıvısında potasyum miktarı artar.(Addison hastalığı) ...Bu bezlerin kabuk kısmından hormon salgılanması hipofizin ön lobundan salgılanan ACTH hormonu ile düzenlenir. ...Böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinden salgılanan hormonlar şunlardır: a.)Kortizol: ...Organizmada karbonhidrat ve protein metabolizmasını düzenler. ...Protein ve yağların glikozlara dönüşümünü hızlandırır. ...Bu sayede kandaki şeker oranının yükselmesini sağlar. ...Tedavi amaçlı olarak iltihaplanmalarda,alerji ve romatizma hastalıklarında kullanılır. ...Karaciğerde glikojen sentezini hızlandırır. b.)Aldosteron: ...Bu hormon böbrekteki idrar tüpçüklerinden ,sodyum ve klor iyonlarının geri emilmesini sağlar. ...Bu yolla kan ve hücre dışı sıvıların iyon derişimini düzenlemeye yardımcı olur. ...Fazla salgılanırsa kan basıncı yükselir ve doku sıvısının miktarı artar.Hormonun üretilememesi ölüme neden olur. Deniz suyu yutmuş bir insanda aldosteron miktarı azalır. c.)Adrenal eşey hormonları: ...Hem erkek hem de dişilerde böbrek üstü bezlerinin kabuk kısmından az miktarda eşeysel hormon salgılanır. ...Erkek çocuklarda ergenlikten önce fazla salgılanırsa çocuk normal zamanından önce ergenliğe girer. ...Dişilerde fazla çalışırsa sakal çıkar,ses kalınlaşır ve erkeğe ait özellikler oluşabilir. ...Adrenal eşey hormonlarının fazla salgılanması durumunda erkek çocuklarda ses kalınlaşması ve kas gelişmesi ile kıllanma görülür. ...Böbrek üstü bezinin öz bölgesinden salgılanan hormonlar şunlardır: ...Buradan salgılanan hormonlar metabolizmanın hızlanmasını sağlayan sempatik sinirlerin öz bölgesini uyarmasıyla salgılanırlar: Adrenalin (epinefrin): ...Heyecanlanma,korkma,öfkelenme,üzüntü hallerinde ve bazı ilaçların alınması durumunda kandaki miktarı artar. ...Bu durumda adrenalin etkisiyle kandaki şeker miktarı ve kan basıncı ve kan dolaşımı yükselir,hücrelerde enerji üretimi artar,sindirim yavaşlar. ...Kalp atışı hızlanır,damarlar genişler ve göz bebekleri büyür. ...Beyne daha fazla kan gider ve kanın pıhtılaşma zamanı kısalır.Yorgunluğa karşı direnç artar. ...Adrenalin hormonu, duran kalbin yeniden çalışmasında ve kan basıncının yükselmesinde kullanılır. ...Adrenalin hormonu etkisiyle derideki kılcal damarlar ise daralır.Korkunca derimizin sararmasının nedeni budur. ...Heyecan ve korku sırasında öncelikle hipotalamus uyarılır.Hipotalamus ürettiği düzenleyici faktörlerle (RF) hipofizi kontrol eder.Hipofiz geri besleme mekanizmasıyla ACTH üretir ve adrenal (böbrek üstü bezini ) kontrol eder.Bu hormon adrenal korteksten adrenalin salgılanmasına yol açar. ...Böbrek üstü bezlerinden salgılanan adrenalin glikojenin glikoza dönüştürülerek kandaki glikoz miktarının artmasına neden olur.Pankreas ise salgıladığı insülin ve glukagon hormonlarıyla kandaki glikoz seviyesini ayarlar.Karaciğer kanda fazla bulunan glikozun glikojene dönüştürerek depolar.Eğer kanda az miktarda glikoz varsa glikojen glikoza dönüştürülür.Sonuç olarak karaciğer,pankreas ve böbrek üstü bezleri kandaki glikoz seviyesini düzenlemede görev alırlar. b.)Noradrenalin (norepinefrin): ...Kılcal damarların kasulmalarını düzenleyerek kan basıncının yükselmesine neden olur. 5.)EŞEYSEL BEZLER VE HORMONLARI: ...Eşeysel bezler, ergenlik dönemine girildikten sonra hipofiz hormonlarının etkisiyle cinsiyet hormonlarını salgılarlar. ...Bu hormonlar erkeklerde testislerden, dişilerde ise ovaryumdan (yumurtalık) salgılanır. ...Testislerden salınan en önemli hormon testesterondur. ...Erkeklerde sakal ve bıyık çıkmasını,sesin kalınlaşmasını,kemiklerin gelişmesini ve kaslı vücut yapısının oluşmasını sağlar. ...Testesteron hipofizden salgılanan FSH hormonuyla birlikte sperm oluşumunda etkilidir. ...Yumurtalıktan östrojen ve progesteron hormonu salgılanır. ...Östrojen, hipofizde üretilen FSH’ın yumurtalıkları uyarmasıyla salgılanır ve dişilerde ikincil cinsiyet karakterlerinin oluşmasını sağlar. ...Sesin ince olması,sakalların çıkmaması ve dişiye ait vücut yapılarının oluşmasında etkilidir. ...Progesteron hormonu ise embriyo gelişmesi için uterus(rahim) dokusunun hazırlanmasını ve gebeliğin devamlılığını sağlar. ...Dişilerde hamilelik döneminde kanda, progesteron miktarı fazladır.Bir anormallik sonucu progesteronun azalması bebeğin düşük olarak atılmasına neden olabilir. ...Hipofiz bezi bezlerin çalışmasını geri besleme olayıyla kontrol eder.Bu bezlerden biri de yumurtalıklardır.Hipofiz ürettiği FSH(folikül uyarıcı hormon ) ile yumurtalıklarda folikün gelişmesini yumurta oluşumunu ve östrojen salgılamasını uyarır.Kanda östrojen miktarının artması hipofizin FSH salgılamasını azaltır.Bu olay yumurtalıkların hipofizi kontrol ettiğini gösterir. ...Progesteron yumurtalıkları,kortikosteron böbrek üstü bezlerinden,tiroksin tiroit bezinden ,testesteron ise testislerden salgılanır.İnsülin pankreastan salgılanan bir hormondur. 6.)PANKREAS VE HORMONLARI: ...İç ve dış salgı bezi olarak görev yapan pembe renkli ve yaprak şeklinde karma bir bezdir. ...Dış salgısı olan enzimlerini özel bir kanala (virsüng kanalı ) oniki parmak bağırsağına gönderir. ...İç salgısı olan hormonları üreten özel hücre kümelerine langerhans adacıkları denir. ...Bu adacıklarda farklı hormonları salgılayan alfa ve beta hücreleri bulunur.Bunlardan alfa hücreleri glukagon,beta hücreleri ise insülin hormonlarını salgılar. ...Kandaki şeker miktarının ayarlanmasında insülin,adrenalin,glukagon ve kortizon hormonları birlikte görev yapar. ...Yemeklerden sonra kan şekerinin yükselmesine bağlı olarak pankreastan insülin salgılanması artar. ...İnsülin kandaki fazla glikozun karaciğer ve kas hücrelerine geçişini ve burada glikojen halinde depolanmasını sağlar. ...Kan şekeri normal değerinin altına düşerse adrenalin hormonu ,karaciğerdeki glikojenin glikozlara parçalanmasını sağlar. ...Glukagon ise bu serbest kalan glikozların kana geçişini düzenler. ...Böylece kandaki glikoz seviyesi sürekli bir denge içerisinde korunmuş olur. ...Kan şekerinin artması kas ve karaciğerdeki şekerin azalmasına neden olur. ...İnsülin kan şekerini düşürür(kas ve karaciğerde artırır), glukagon,kortizol ve adrenalin kan şekerini artıran hormonlardır.(kas ve karaciğerde azaltır) ...Herhangi bir anormallik sonucu pankreas yeterli oranda insülin salgılayamaz ise kandaki glikoz miktarı yükselir ve şeker hastalığı (diabetes mellitus) oluşur. ...Bu durumda kandaki glikozun fazlası idrarla atılmaya başlar. ...Glikozu atabilmek için oluşturulan idrar miktarı artırılır.İnsülin hormonu eksikliğinde vücuttaki su miktarı azalır,kanın osmotik basıncı artar.birey çok su içer ve sıkça idrara çıkar ...Şeker hastalarında yeterli glikoz alamayan hücreler enerji üretmek için protein ve yağları kullanır. ...Bu nedenle şeker hastaları çok yemek yedikleri halde kilo kaybederler. ...Şeker hastalığında tedavi olarak insülin iğneleri kullanılır. ...İnsülin kan şekerini doğrudan düşürmez,glikozun karaciğer ve kas hücrelerine geçişini hızlandırır. Kan şekeri arttığında sırasıyla; Pankreas uyarılıràİnsülin salgılanıràkandan hücrelere glikoz geçeràglikoz glikojen şeklinde depo edilir. ...İnsülin hormonu kandaki glikoz miktarını arttırdığında pankreas tarafından salgılanan bir hormondur.İnsülinin etkisiyle hücrelerin glikoza geçirgenliği artar ve kandan hücreye glikoz geçişi hızlanır.Glikozun karaciğerde glikojen olarak depolanmasını sağlar.Bu durumda azalan insülinden dolayı kandaki glikoz miktarı artarken hücrelerde ve karaciğerde glikoz miktarı azalır. ...Yüksek dozda glikoz verilen insanda öncelikle kandaki glikoz miktarı artar.Bu olay pankreastan insülin salgısını uyarır.İnsülin kandan hücrelere ve karaciğere glikoz geçişine neden olur.Sonuçta kandaki glikoz azalarak normal düzeyine ulaşır. ....Adrenalin hormonu böbrek üstü bezlerinden salgılanarak glikojenin glikoza dönüşümünü sağlar ve kandaki glikoz miktarını artırır.Glukagon da pankreastan salgılanır ve kandaki glikoz miktarını artırır.Yine pankreastan salgılanan insülin glikozun glikojen dönüşümünü sağlayarak kandaki glikoz miktarının azalmasına neden olur. ...Böbrek üstü bezleri ve pankreas birlikte kandaki glikoz miktarının ayarlanmasında görev yapar.Böbrek üstü bezleri adrenalin salgılayarak kan şekerini artırırken pankreas insülin ve glukagon salgılar. ...İnsülin hormonu pankreas tarafından salgılanan bir hormondur.Kandaki glikoz miktarının ayarlanmasında görev yapar. ...Adrenalin böbrek üstü bezlerinden salgılanır. ...Kandaki şeker miktarı pankreas ,karaciğer ve böbrek üstü bezlerinden salgılanan hormonlar aracılığıyla kontrol edilir.Eğer pankreas yeterli miktarda insülin salgılayamazsa kandaki şeker şeker hastalığında olduğu gibi ayarlanamaz.Böbreklerden şeker idrarla atılır.Bağırsaklardan emilen şeker karaciğer toplardamarı ile karaciğere gider ve kandaki seviyesi ile karaciğerde ayarlanır. ...İnsanlarda kalın bağırsaktan hormon salgılanmaz. III.)ENDOKRİN KONTROL MEKANİZMASI: ...Vücuttaki çeşitli olayların düzenlenmesi ,farklı endokrin bezlerden salgılanan hormonların etkisiyle gerçekleştirilir. ...Örneğin; hipofizden salgılanan TSH miktarı tiroksin hormonu salgısıyla düzenlenir. ...Kandaki tiroksin miktarının artması hipofiz bezini etkileyerek TSH salgısının azalmasına neden olur. Bu şekilde iki endokrin bezin karşılıklı olarak birbirini etkilemesi sonucu hormon miktarının düzenlenmesine Feedback mekanizması(geri bildirim) denir. ...Geri bildirim olayı hipofiz bezi ile diğer endokrin bezler arasında da görülür. ...Örneğin; hipofiz bezinin FSH salgılaması ,yumurtalıktan salgılanan östrojen miktarına göre ayarlanır. ...Kanda östrojen artarsa ,FSH salgısı azaltılır. Sünger ve eğreltide sadece hormonal düzenleme vardır. ...Vücuttaki hücre ve dokulara besin ve oksijen taşınarak ve artık maddeler hücrelerden uzaklaştırılarak,bir iç denge oluşturulur.Bu iç dengeye homeostasi denir. ...İç ortamdaki bu denge korunduğu sürece hücreler yaşamaya devam eder.Organizmanın iç ortamının belli ve değişmez sınırlar içinde tutulması, sinir ve endokrin sistemin birlikte çalışması ile sağlanır. HORMONUN SALGILANDIĞI YER FİZYOLOJİK ETKİLERİTiroksin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır Triiyodotironin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır. Parathormon Paratiroit bezi Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler Kalsitonin Tiroit’in C hücrelerinden Kalsiyum ve fosforu düzenler (parathormonun antagonisti) Insülin Pankreasın beta hücreleri Kasta ve diğer hücrelerde glikoz kullanımını artırır, kan sekerini azaltır, glikojen depolanmasını ve glikoz metabolizmasını artırır. Glukagon Pankreasın alfa hücreleri Karaciğer glikojenini kan glikozuna çeviren mekanizmayı uyarır. Sekretin Onikiparmak mukozasıPankreas sıvısının salgılanmasını uyarır. Kolessistokinin Onikiparmak mukozasıSafra kesesinden safranın bırakılmasını uyarır. Epinefrin (Adrenalin) Adrenal medulla Simpatik sistemi destekler, karaciğer ve kas glikojeninin yıkımını uyarır. Norepinefrin (Noradrenalin) Adrenal medulla Kan damarlarını daraltır. Kortizol Adrenal korteks Proteinlerin karbonhidratlara dönüşümünü uyarır Aldosteron Adrenal korteks Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenler. Dehidroepiandrosteron Adrenal korteks Androjen, erkek eşeysel özelliklerinin gelişimini uyarır. Somatotropin (Büyüme hormonu Ön hipofiz Kemik ve genel vücut büyümesini denetler, yağ protein ve karbonhidrat metabolizmasına etki eder. Tirotropin (Tiroit uyarıcı hormon = TUH = TSH) Ön hipofiz Tiroidin büyümesini ve tiroit hormonlarının salgılanmasını uyarır. Adrenokortikotropin (ACTH) Ön hipofiz Adrenal korteksin büyümesini ve kortikal hormonun salgılanmasını uyarır. Luteinize edici hormon (LH) Ön hipofiz Yumurtalıktan östrojen ve progesteronun, testislerden testosteronun üretimini ve salgılanmasını denetler. Folikül uyarıcı hormon (= FSH = FUH) Ön hipofiz Yumurtalıktaki graf foliküllerinin oluşumunu ve testislerde seminifer tüplerin büyümesini sağlar. Prolaktin (=Luteotropik hormon =LTH) Ön hipofiz Yumurtalıktan östrojenin ve progesteronun salgılanmasının sürdürülmesine, süt bezlerinin uyarılmasına ve analık içgüdüsünün oluşmasına neden olur. Oksitosin Hipotalamus (arka hipofiz aracılığı ile) Süt salgılanmasını ve rahim kaslarının uyarılmasını sağlar. Vazopressin Hipotalamus (arka hipofiz aracılığı ile) Düz kasların kasılmasını uyarır, böbrek tüpleri üzerinde antidiüretik etki gösterir. Melanosit uyarıcı hormon (= MUH =MSH) Hipofizin ön lobu Kromatofor içindeki pigmentlerin dağılımını sağlar. Testosteron Testisin intersitiyal hücreleri Androjen, erkeklik özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar Östradiyol Yumurtalığın folikülünü astarlayan hücreler Östrojen, dişi özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar. Progesteron Yumurtalığın korpus luteumu Östraus ve menstrual sikluslarin düzenlenmesini (östradiyal ile birlikte) sağlar. Prostaglandinler Seminal vezikül Rahim kasılmasını uyarır. Koriyonik gonadotropin Plasenta Diğer hormonlarla beraber gebeliğin sürdürülmesini (korpus luteumun korunmasını) sağlar. Plasental laktojen Plasenta Büyüme ve prolaktin hormonu gibi etki eder. Relaksin Yumurtalık ve plasenta Pelvik ligamentinin gevşemesini sağlar Melatonin Epifiz Yumurtalık işlevlerini durdurur.

http://www.biyologlar.com/endokrin-sistem-ve-hormonlar-1


 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0