Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 213 kayıt bulundu.

HÜCRE ZARINDAN MADDE GEÇİŞİ

Hücre zarının en önemli özelliği, canlı ve seçici – geçirgen olmasıdır PASİF TAŞIMA (ENERJİ HARCANMAZ) Difüzyon (Yayılma) Madde moleküllerinin çok yoğun olduğu ortamdan az yoğun olduğu ortama doğru yayılmalarıdır. Difüzyon sırasında enerji harcanmaz ve canlılık şart değildir. Bazı durumlarda difüzyona uğrayacak madde bir taşıyıcı proteinle hücreye alınabilir. Buna ise kolaylaştırılmış difüzyon denir. Hücre zarı korundan geçebilecek maddeler; glikoz, gliserol, yağ asitleri amino asitler, elementler,su ve bazı inorganik bileşiklerdir. Osmoz (Suyun Difüzyonu) Suyun seçici geçirgen bir zardan difüzyonuna denir. Osmozda da enerji harcanmaz ve canlılık şart değildir. Ancak seçici geçirgen zar bulunmak zorundadır. Emme Kuvveti: Yoğun ortamın yoğunluğundan dolayı diğer ortamdan Su emebilme kuvvetine denir. Osmotik Basınç: Yoğun ortama doğru hareket eden su molekülleri zardan geçebilmek için zara uyguladığı kuvvete denir. Turgor Basınç: Yoğun olan hücrelere aşırı su geçişi sonucu dolan hücre hacminin su tutamayacağından suyun dışarı çıkmak için zara yaptığı basınca denir. Plasmolis: Yoğun ortamlara koyulan hücrelerin zamanla su kaybederek büzülmesi olayına denir.Eğer hücre çok yoğun ortama konulursa ölebilir. Deplazmolis:Az yoğun ortama koyulan hücrelerin zamanla su alarak şişmesi olayına denir. Hücrenin konulduğu ortam çok sulu olduğundan şişerek patlayabilir. İzotonik Çözelti: Çözeni ve çözüneni eşit olan çözeltilerdir. Hipertonik Çözelti: Çözeni az çözüneni fazla olan yoğun çözeltilerdir. Hipotonik Çözelti: Çözeni fazla çözüneni az olan sulu çözeltidir. AKTİF TAŞIMA (ENERJİ HARCANIR) Aktif Taşıma Maddelerin az yoğun ortamdan çok yoğun ortama taşınmasına denir. Aktif taşıma ancak canlı hücrelerde gerçekleşir. Çünkü ATP harcanır ve enzimler iş görür. Bu olayda, taşınacak maddelerin porlardan sığabilecek kadar küçük olması gerekir. İyonların çoğu yoğun ortamdan az yoğun ortama aktif olarak geçer. Endositoz Bu olaylarda da enerji harcanır. Her iki olay hayvan hücrelerinde görülmesine karşılık, bitki hücrelerinde Endositoz görülmez. Endositoz, pordan geçemeyecek kadar büyük moleküllerin hücre içerisine alınmasıdır. Alınan madde sıvı ise pinositoz, katı ise fagositoz adını alır. Ekzositoz Ekzositoz, hücre içerisinde oluşturulan enzim, hormon, çeşitli proteinler, bitkilerde reçine ve eterik yağlar, hayvanlarda mukus ve diğer büyük moleküllü salgı maddelerinin golgi yardımıyla, küçük kesecikler halinde taşınarak dışarı atılmalarına denir.

http://www.biyologlar.com/hucre-zarindan-madde-gecisi-1

Biyologlar Hakkında Kanun Teklifi Maddelerinin Gerekçeleri

BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ BÖLÜM Amaç,Kapsam ve Tanımlar MADDE 1- Bu madde ile bu kanunun amacı Biyologların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi ve Biyolog Odaları ile Türkiye Biyologlar Birliğinin kurulması,işleyişi ve faaliyetlerine ilişkin esas ve usuller belirtilmiştir. MADDE 2- Bu madde ile kamu ve özel kurum ve kuruluşlarında çalışan biyologlar ile gerçek ve tüzel kişileri kapsadığı belirtilmiştir. MADDE 3- Bu madde ile bu kanunda geçen Biyolog, Bakanlık,Oda ve Birlik deyimlerinin ne ifade ettiği belirtilmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Biyolog Unvanının Kazanılması, Görev, Yetki ve Sorumluluklar MADDE 4- Biyologların mesleki görevlerini düzenli, sürekli, verimli bir şekilde yürütebilmeleri için görev yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca Türkiye'de mevcut Fen ve Fen-Edebiyat Fakültelerinin ve ayrıca Eğitim Fakültelerinin de biyoloji bölümlerinden değişik lisanslarla lisans diploması verilmesi kavram kargaşası yaratmaktadır. Bu nedenle bu meslek grubunun tarifine ihtiyaç duyulmuştur. MADDE 5- Biyologların çalışma alanları ve bu alanlarda neler yapabilecekleri genel olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca resmi kurum ve kuruluşlarda çalışan biyologların mesai saatleri dışında da mesleklerini serbestçe yapabilmeleri amaçlanmıştır. MADDE 6- Biyologların yetkili olarak çalıştıkları alanların tarifi amaçlanmıştır. MADDE 7- Değişik hizmet sektörlerinde çalışan biyologların çalışma alanlarına göre yetki ve sorumluluklarının tek tek belirlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 8- Özellik arz eden birim ve alanlarda çalışacak olan biyologların yeterlilik belgesi almalarının gerektiğini açıklamak için düzenlenmiştir. MADDE 9- Biyologların sahip oldukları belgelerle çalışabilecekleri alanlar tarif edilmiştir. MADDE 10- Biyologlara kanun ve yönetmeliklerde verilmemiş görev ve sorumluluklar ile başka adlar altıda çalıştırılamayacakları ifadede edilmek istenmiştir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Meslekte Yeterlilik, Danışma Kurulu MADDE 11- Biyolog unvanını kullanan kişiler, gelişen bilim, teknoloji,yeni uygulamalar ve ülkenin gereksinimleri doğrultusunda mesleki bilgi ve becerilerini ilgili bakanlıkların,meslek birliklerinin, üniversite ve diğer ilgili kurum ve kuruluşların birlikte belirliyecekleri esaslar çerçevesinde sürekli geliştirmekle yükümlüdürler. Bu konu çeşitli eğitim düzeylerinden mezun olan biyologlar açısından da çok önemlidir. Biyologların eksik ve yanlış uygulamalarının önüne geçilebilmesi amacıyla bu madde düzenlenmiştir. MADDE 12- Avrupa Birliği Konseyi kararları doğrultusunda Biyolog eğitim seviyesinin yükseltilmesi,verilen hizmetlerin kalitesinin artırılması için çalışmalar yapmak, önerilerde bulunmak, mesleki alanda Ülke içinde ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasında mesleki bilgi alışverişinde bulunabilmek için bu madde düzenlenmiştir DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Serbest Çalışma MADDE 13- Mesleğin serbestçe yapılabilmesi için gerekli koşulların sağlanması amacıyla bu madde düzenlenmiştir. Biyologların lisans ve uzmanlık alanlarına göre çalışma alanlarına açabilecekleri işyerleri ve alabilecekleri sorumluluklara açıklık getirilmek istenmiştir. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler MADDE 14- Diğer meslek gruplarının haklarının korunması amaçlanmıştır. MADDE 15- Biyologların çalışma alanlarında halen çalışmakta olanların haklarının korunması amaçlanmıştır. MADDE 16- Biyolog mesleğinin ve unvanının yanlış kişiler tarafından kullanılmasının önlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 17- Mesleki yetkilerin, hangi durumlarda kullanılmayacağı açıklanmaya çalışılmıştır. MADDE 18- Hazırlanması gereken yönetmelik ve tüzükler için düzenlenmiş bir maddedir MADDE 19 ve MADDE 20 yürürlük maddeleridir İKİNCİ KISIM Türkiye Biyologlar Birliği Kanunu Amaç ve Kapsam MADDE 1- Türkiye sınırları içinde meslek ve sanatlarını kullanmaya yetkili olan biyologların üye olmak zorunda oldukları Biyolog Odaları ile Türkiye Biyologlar Birliğinin nitelik, amaçlarının ve kapsamlarının neler olduğu açıklanmak istenmiştir. MADDE 2- Bu madde ile bu kanunda geçen Biyolog, Bakanlık,Oda ve Birlik deyimlerinin ne ifade ettiği belirtilmiştir BİRİNCİ BÖLÜM Odalar MADDE 3- Biyologların üye olacakları Biyolog Odaların tanımı amaçlanmıştır. MADDE 4-Bu madde ile odaların kuruluş usulleri,temsilciliklerin açılışına ilişkin hükümler düzenlenmiştir. MADDE 5- Bu madde ile Oda organlarının neler olduğu belirtilmiştir. MADDE 6- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun oluşumu düzenlenmiştir. MADDE 7- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun görev,yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir. MADDE 8- Bu madde ile Oda Genel Kurulunun olağan,olağan üstü toplantıları ile toplantı yeter sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 9- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun üç yıllık dönem için seçilen asıl ve yedek üyelerinin sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 10- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun görev paylaşımının nasıl olacağı ve Odanın kimler tarafından temsil edileceğine ilişkin usuller düzenlenmiştir. MADDE 11- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. MADDE 12- Bu madde ile Oda Yönetim Kurulunun hangi zaman aralıklarında ve nerede toplanacağına, kararların nasıl alınacağına açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 13- Bu madde ile Oda Disiplin Kurulunun teşkili,seçileceklerde aranan özellikler ve görev paylaşımına açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 14- Bu madde ile Oda Disiplin Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkileri ile soruşturmalarda taraf olanların görevlendirilemeyeceğine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 15- Bu madde ile Oda Denetleme Kurulunun teşkiline açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 16- Bu madde ile Oda Denetleme Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkilerine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 17- Bu madde ile Biyologların mesleklerini icra edebilmek için Biyolog Odalarına kayıt olma zorunluluğu açıklamak amacıyla düzenlenmiştir. MADDE 18- Bu madde ile odaların çalışmalarının sürdürebilmek için edinecekleri gelirlere açıklık getirebilmek amacıyla düzenlenmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Türkiye Biyologlar Birliği MADDE 19- Bu madde ile Türkiye Biyologlar Birliğinin kuruluşu, amaçları ve nitelikleri açıklanmaya çalışılmıştır. MADDE 20- Bu madde ile Birliğin organları tarif edilmiştir. MADDE 21- Bu madde ile Birliğin Kurulunun oluşumu düzenlenmiştir. MADDE 22- Bu madde ile Birlik Genel Kurulunun görev,yetki ve sorumlulukları düzenlenmiştir. MADDE 23- Bu madde ile Birlik Genel Kurulunun olağan,olağan üstü toplantıları ile toplantı yeter sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 24- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun üç yıllık dönem için seçilen asıl ve yedek üyelerinin sayısına ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. MADDE 25- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun görev paylaşımının nasıl olacağı ve Odanın kimler tarafından temsil edileceğine ilişkin usuller düzenlenmiştir. MADDE 26- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun görev ve yetkileri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. MADDE 27- Bu madde ile Birlik Yönetim Kurulunun hangi zaman aralıklarında ve nerede toplanacağına, kararların nasıl alınacağına açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 28- Bu madde ile Birlik Disiplin Kurulunun teşkili,seçileceklerde aranan özellikler ve görev paylaşımına açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 29- Bu madde ile Birlik Disiplin Kurulunun görev, toplantıları ve yetkileri ile soruşturmalarda taraf olanların görevlendirilemeyeceğine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 30- Bu madde ile Birlik Denetleme Kurulunun teşkiline açıklık getirmek istenmiştir. MADDE 31- Bu madde ile Birlik Denetleme Kurulunun görev ,toplantıları ve yetkilerine açıklık getirilmek istenmiştir. MADDE 32- Bu madde ile Birliğin çalışmalarının sürdürebilmek için edinebileceği gelirlere açıklık getirebilmek amacıyla düzenlenmiştir. ÜÇÜNCÜ KISIM Ortak Hükümler BİRİNCİ BÖLÜM MADDE 33- Bu madde ile Oda ve Birlik organlarına seçilebilme yeterliliği için gerekli düzenlemeler açıklanmaya çalışılmıştır. Bu madde düzenlenirken 765 sayılı Türk Ceza Kanunundan istifade edilmiştir. MADDE 34- Bu madde ile Odalar ve Birliğin organlarının seçiminde yargı gözetimi,gizli oy açık tasnif esaslarının uygulanacağı,genel kurul toplantılarına katılacakların listesinin İlçe Seçim Kurulu Başkanlığına verilişine ilişkin usul ve esaslar ile listelere yapılacak itirazların incelenmesine ilişkin esas ve usuller düzenlenmeye çalışılmıştır. MADDE 35- Bu madde ile Odalar ve Birlik organlarının denetimin Başbakanlıkça hazırlanacak yönetmelikler doğrultusunda yapılacağı anlatılmıştır. MADDE 36- Bu madde ile uluslar arası toplantılara katılımın koşulları düzenlenmiştir. MADDE 37- Bu madde ile Oda ve Birlik organlarının seçim dönemleri düzenlenmiştir. İKİNCİ BÖLÜM Çeşitli Hükümler MADDE 38- Biyologluk mesleği üzerine yaptığı çalışma ve yayımladığı eserler dolayısıyla onur üyeliği verilecek olanlara ilişkin olarak bu madde düzenlenmiştir. MADDE 39- Bu madde ile Oda ve Birlik toplantılara katılma oy kullanma zorunluluğu düzenlenmiştir. MADDE 40- Bu madde ile Biyologların açtıkları laboratuarlarda yapılacak tahlil ücretlerinin düzenlenmesi amaçlanmıştır. MADDE 41 Bu madde Oda ve Birlik organlarında görev alacaklara verilecek olan ödeneklerin cins ve miktarının Genel Kurullarca kararlaştırılacağı düzenlenmiştir. MADDE 42- Bu madde ile Biyologların ikinci görev yasağı ve bildirim için yönetim kurullarının yetki ve sorumlulukları düzenlenmeye çalışılmıştır. MADDE 43- Biyologların kayıtlı bulunduğu odalar tarafından üyeleri için bir sicil dosyası tutulacağı, bu dosyanın özelliği, biyologların nakil, tayin, işten ayrılma ve benzeri değişiklikleri en geç bir ay içinde bulundukları yerin odalarına bildirme zorunluluğu bu madde ile düzenlenmiştir. MADDE 44- Bu madde ile verilecek disiplin cezaları,meslek mensubu hakkında savunma almadan disiplin cezası verilemeyeceği, disiplin cezalarına itirazın usul ve esasları ve cezaların tebliğinin nasıl yapılacağı düzenlenmiştir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Ceza Hükümleri MADDE 45- Mesleği ile ilgili işlerde simsar kullanmak, simsarlık yapmak ve yetkisi olmadığı halde mesleği icra edenlere verilecek cezalar düzenlenmiştir. MADDE 46- Bu madde ile yasaklara ve bildirim mecburiyetine uymayanlara karşı yaptırımlar düzenlenmeye çalışılmıştır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Yönetmelik MADDE 47- Bu kanunda çıkarılması öngörülen tüzük ve yönetmeliklerin kanunun yayımı tarihinden itibaren bir yıl içinde çıkarılması bu madde ile düzenlenmiştir. BEŞİNCİ BÖLÜM Kayıt Zorunluluğu MADDE 48- Bu madde ile Serbest çalışan biyologların çalıştıkları bölgede kurulu olan odalara en geç bir içinde üye olmaları düzenlenmiştir. ALTINCI BÖLÜM Geçici Hükümler Geçici Madde 1- Bu kanuna göre seçilmeye engel bir hali olmayan Biyologlardan Oda kurucusu olmak isteyenlerin tabi olacak kurallar düzenlenmiştir. Geçici Madde 2- Bu kanunun kapsadığı diğer biyologlar tarif edilmiştir MADDE 49- Yürürlük maddesidir. MADDE 50- Yürütme maddesidir. Kaynak: www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/biyologlar-hakkinda-kanun-teklifi-maddelerinin-gerekceleri

BİYOTEKNOLOJİK ÜRÜNLER, ORGANİK ÜRÜNLER VE ULUSLARARASI TİCARETTEKİ GELİŞMELER

Modern biyoteknoloji ifadesi, genel olarak, modern bilgi ve tekniklerin uygulanması ile yapılan, genetik mühendisliğine dayalı tekniklerle gerçekleştirilen biyoteknolojiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle tarım ve eczacılık sanayi alanlarında, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak çeşitli özelliklere sahip yeni canlı türleri elde etmek mümkün hale gelmiş, bu şekilde üretilen tarım ürünleri ve bunları içeren işlenmiş ürünler ile eczacılık sanayi ürünleri uluslararası ticarete giderek artan oranda konu olmaya başlamıştır. Pahalı ve ileri teknoloji altyapısını gerektiren bu ürünler bünyelerinde birtakım riskleri de barındırmaktadırlar. Çeşitli çevrelerde, bu ürünlerin doğal canlı çeşitliliğine, insan sağlığına ve sosyo-ekonomik yapıya zarar verebileceği öngörüleri bulunmakta, ancak bu zararın boyutları tahmin edilememektedir. Bu nedenle bir çok ülke, bu alandaki ulusal politikalarını tespit ederek, anılan ürünlerin ticaretini, doğaya salımını ve kullanımını disiplin altına almışlardır. Organik ürün ifadesi, üründen çok ilgili ürünün üretim sürecini öne çıkaran bir anlam içermektedir. Uluslararası Gıda Kodeksi tanımına göre, organik tarım; “topraktaki biyolojik hareketi, biyolojik dönüşümü ve biyolojik çeşitliliği de içeren tarımsal eko sistem sağlığını artıran ve zenginleştiren bir üretim ve işletim sistemidir”. Organik tarım denildiğinde, sentetik girdilerin kullanımının yasaklandığı, toprağın doğal zenginliğini artıran bir ürün ekim sıralamasına göre üretimin esas alındığı, insan ve çevre sağlığı üzerinde zararlı etkileri olmayan doğal girdilerin kullanımının gerekli tutulduğu bir üretim süreci anlaşılmaktadır. Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerde organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak, belirli ülkelerdeki organik ürün üretimi ve ihracatında büyük bir gelişme kaydedilmiştir (Örneğin: AB’- deki bebek gıda sanayiinin talebini karşılamak üzere üretilen tropik meyveler, Güney Afrika pazarı için üretilen Zimbabwe baharatları, AB pazarı için altı Afrika ülkesinde üretilen pamuk, vs.). Bu açıklamalar ışığında, bu çalışmada genelde tarım ürünlerinin, özelde modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ve organik ürünlerin uluslararası ticaretinde kaydedilen gelişmeler; uygulanan çok taraflı ticaret kuralları; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ nde tarım ürünleri ticaretini ilgilendiren yeni müzakere sürecinde bu ürünlerle ilgili olarak ortaya çıkabilecek gelişmeler ve bu ürünlere yönelik tüketici yaklaşımları konusuna yer verilmektedir. I. Küreselleşme, Dünya Ticaretindeki Gelişmeler, Biyoteknolojik ve Organik Ürünler: Dünya ticaret hacmindeki gelişmeler, uluslararası sermaye hareketlerindeki artış, çok uluslu şirketlerin gün geçtikçe daha fazla büyümesi ve güçlenmesi küreselleşmede etkili olan unsurlardır. Bu unsurlar aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki gelişmelerde ve teknolojik ilerlemelerde de etkili olmuştur. Küreselleşme ve iletişim olanaklarındaki gelişmeler dünya ticaretinde değişikliklere yol açmış, yeni ürünleri ve kavramları ortaya çıkarmıştır. Modern biyoteknolojideki gelişmelere bağlı olarak biyoteknolojik ürünlerin ve ayrıca, refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa bağlı olarak organik ürünlerin ticareti konusu gündeme gelmiştir. Uruguay Round çok taraflı ticaret müzakereleri sonucunda kabul edilen anlaşmaların 1995 yılında hayata geçmesiyle birlikte tarım sektörünün küresel ekonomiye entegrasyonu hızlanmış ve çok taraflı ticaret sisteminde tarım ürünleri ticaretine uygulanacak kurallar hükme bağlanmış; teknik engel ve sağlık önlemi olarak yapılacak uygulamalar belirli bir disiplin altına alınmış; fikri mülkiyet hakları alanında uygulanacak kurallar belirlenmiş; yeni bir kurumsal yapıyla etkin olarak çalışan bir uluslararası kuruluşa -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)- hayat verilmiştir. Günümüzde, genel olarak, konvansiyonel ürünler olarak tanımlanan geleneksel ürünler ile modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünler ve organik ürünlere uygulanan çok taraflı ticaret kuralları arasında farklılıklar bulunmamaktadır. Çok taraflı ticaret sisteminin bütün bu ürünler için geçerli olan en temel prensipleri; yerli ve yabancı ürünler arasında ayırım yapmamayı öngören milli muamele kuralı, bir ülke ürünlerine yönelik lehteki uygulamanın bütün diğer üye ülkelerin ürünlerine yönelik olması gerektiği konusundaki MFN kuralı ve ayrıca, dış ticaret uygulamalarında açıklığı öngören şeffalık kuralıdır. İlgili DTÖ Anlaşmalarına -Ticarette Teknik Engelller Anlaşması (TBT) Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması (SPS)- göre ticarette sağlık önlemi veya teknik önlem olarak yapılmasına izin verilen uygulamalarda, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için özel düzenlemelere yer verilmemiştir. Fakat, ilgili Anlaşmalara göre, bilimsel temellerinin olması ve uluslararası standartlara dayanması koşuluyla, bu ürünlerin dış ticaretinde teknik önlem veya sağlık önlemi alınması mümkün bulunmaktadır. Diğer taraftan, DTÖ Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, sanayide uygulanabilir olması ve bir yeniliği de beraberinde getirmesi koşuluyla teknolojik gelişmelerin patente bağlanabileceği hükmünü içermektedir. Bu kapsamda biyoteknolojik üretimdeki gelişmeler de patent konusu olabilmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusu 1999 yılının başlarında DTÖ gündemine gelmiştir. Bu ürünlerin büyük bir ticari potansiyel olarak ortaya çıkması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve Cartagena’da yapılan Biyogüvenlik Protokolü taraflar toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması ve bunu izleyen dönemde çeşitli DTÖ üyesi ülkelerin biyoteknolojik yöntemlerle üretilen çeşitli ürünlerin ticareti, üretimi ve kullanımında bu ürünleri doğal ürünlerden ayıran kontrol mekanizmalarını oluşturduklarına ilişkin (izin, risk değerlendirme veya etiketleme zorunluluğu) bildirimlerini DTÖ’ ne iletmeleri sonucunda konu özellikle tarımla bağlantılı olarak DTÖ gündemine girmiştir. DTÖ’nün Seattle Bakanlar Konferansı hazırlıkları sırasında ABD, Japonya ve Kanada gündeme getirdikleri bir öneri ile, genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin ticaretindeki uygulamalar ve bunların ilgili DTÖ Anlaşmaları kapsamında incelenmesi amacıyla, bir çalışma grubu kurulmasını istemişlerdir. Dünya ticaretindeki diğer konuların yanısıra, tarım ürünleri ticaretinde de geniş kapsamlı yeni bir serbestleşme hareketini ve daha ileri bir entegrasyonu başlatması beklenen ve Millenium Round olarak tanımlanan ticaret müzakereleri; geçtiğimiz yıl Aralık ayında Seattle’da yapılan DTÖ’ nün III. Bakanlar Konferansında, gündemdeki konular üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başlatılamamıştır. Biyoteknolojik ürünler ve organik ürünlere uygulanacak kurallar konusu sadece DTÖ’ de değil, aynı zamanda farklı uluslararası kuruluşlarda da ele alınmaktadır. Temel gıda güvenliğini kontrol amacıyla uygulanacak genel standartları oluşturma görevi, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, ortak gıda standart programını uygulamak üzere kurulan "Codex Allimentarious Commission"a verilmiştir. Bu kapsamda anılan Komisyon, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler ve organik ürünler için uygulanacak temel gıda standart programlarını oluşturmaktadır. Konuyla ilgili diğer uluslararası kuruluşlar ise; Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Teşkilatı (UNIDO), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (ICGEB), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD), Uluslararası Hayvan Hastalıkları Ofisi (OIE), Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM)dır. II.Gelişme Yolundaki Ülkeler, Seattle Konferansı ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretini yönlendiren kuralların belirlendiği tek uluslararası kuruluş olan DTÖ’ nün toplam 136 üyesinin %80’nden fazlası; gelişme yolundaki ülkeler, en az gelişmiş ülkeler ve pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşayan ülkelerden oluşmaktadır. Günümüzde, çok taraflı ticaret kurallarının gelişmiş ülkelerin tekelinde şekillenmediğini belirtmek mümkündür. Dünya ticaretinde büyük beklentilere yol açan ancak, başarısızlıkla sonuçlanan Seattle Bakanlar Konferansı sırasında, gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki gelişmeleri tek başlarına yönlendiremeyecekleri ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da dikkate almak zorunda oldukları anlaşılmıştır. Seattle görüşmelerinin yeni çok taraflı ticaret müzakerelerini başlatmaktaki başarısızlığının altında yatan en önemli iki nedenden birincisi, gündemdeki konular üzerinde, özellikle de çevre, sağlık, tarım, kültürel çeşitlilik, tekstil, fikri mülkiyet hakları, sosyal standartlar, rekabet gibi hassas konularda, gelişmiş ve gelişme yolundaki ülke çıkarları ve beklentileri arasında önemli farklılıkların bulunması ve her iki tarafın da taviz vermemesidir. İkinci neden ise, kamuoyu baskısıdır. Küreselleşmeyle birlikte birçok konunun birbiriyle bağlantılı olarak ele alınması gerekliliği ortaya çıkmış ve kamuoyu kendisini ilgilendiren alanlardaki gelişmelere karşı duyarlılığını sivil toplum kuruluşları kanalıyla, yoğun bir biçimde ortaya koymuştur. Gelişme yolundaki ülkelerin ve kamuoyunun, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretiyle ilgili olarak, üzerinde önemle durdukları ve hassas oldukları konular şunlardır: Modern biyoteknolojinin tarım sektöründeki eski sorunlara yeni çözümler üreterek kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceği belirtilmektedir. Ancak, biyoteknolojik araştırma yöntemleri geleneksel yöntemlere göre daha pahalıdır ve daha zor uygulanabilmektedir. Bu nedenle araştırmalar az sayıdaki ülkede, belirli firmalar tarafından sürdürülmektedir. Geleneksel yöntemlere göre sürdürülebilir gıda üretimi iklim, toprak ve su koşullarına bağlıdır. Modern biyoteknolojik yöntemlerle yapılan üretimde bunlardan bağımsız olarak üretim yapabilme olanağı bulunmaktadır. Ancak bu tür bir üretimin biyolojik çeşitlilik, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde kısa, orta ve uzun dönemde oluşturabileceği olumsuzlukların bilinmesi ve önlenmesi gerekmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle yapılacak üretimde, kullanılan teknolojinin ne kadarının dışarıdan ithal edileceği, ne kadarının içeride üretileceği önemlidir. Bu yöntemlere başvurulduğunda sadece ürünün alınması yeterli olmayacak, teknolojinin de alınması gerekecektir. Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yenilik patente bağlanmıştır. Patent uygulaması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan ülkeler açısından ağır bir bedel ödenmesi anlamına gelmektedir. Çok uluslu şirketlerin zengin biyolojik çeşitliliğe sahip gelişme yolundaki ülkelerdeki canlı türlerinin genetik materyallerini patente bağlamaları ve ticari ürün olarak kullanmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir. III. DTÖ Tarım Müzakereleri ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Her nekadar, DTÖ Seattle Bakanlar Konferansı yeni ticaret müzakerelerini başlatmak konusunda başarısızlıkla sonuçlanmış ise de, bu durum DTÖ Tarım Anlaşması kapsamında yapılması gereken tarım müzakerelerinin başlatılmasına engel olamamıştır. DTÖ Tarım Komitesi’nin 23 Mart 2000 tarihinde başlayan toplantısında tarım ürünleri ticaretindeki çok taraflı ticaret müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Tarımdaki reform sürecinin devamı ile ilgili olarak, DTÖ Tarım Anlaşmasının 20. Maddesi kapsamında yapılması öngörülen ticaret müzakerelerinde: tarımsal desteklemelerde azaltma, tarımdaki korumaların azaltılması, doğrudan ticaretle ilgili olmayan konular (tarımın çok yönlülüğü), başlıkları altında; pazara girişin kolaylaştırılması, iç destekler ve ihracat desteklerinin azaltılması, “peace clause” olarak tanımlanan sulh hükmünün gözden geçirilmesi, tarımın çok yönlü etkilerinin tartışılması, gıda güvenliği ve kalitesi konularının ele alınması beklenmektedir. Müzakereler sırasında, gıda güvenliği ve tarım ürünleri ticaretindeki engellerin kaldırılması başlıkları altında, belirli ülkelerin, özellikle de ABD'nin, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünlerin ticaretini kolaylaştırmaya yönelik uluslararası çerçevenin oluşturulması konusunda ısrarlı davranmaları beklenmektedir. Bu doğrultuda, DTÖ’de, yeni tarım müzakereleri döneminde, üzerinde önemli pazarlıkların yapılabileceği alanlardan birinin modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin ticaretinde uygulanacak kurallar olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. IV.Tüketici Eğilimleri ve Organik Ürünlerin Ticareti: Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketici talebi refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa, iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmeye bağlı olarak organik ürünlere yönelmektedir. Tarım ürünü üreticisi ve ihracatçısı bazı gelişmekte olan ülkeler, bu talebi karşılamak üzere, organik tarım ürünlerinin üretimi ve ticareti üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Organik tarımın öneminin sürekli arttığını belirtmek mümkündür. Ancak, organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmalar sınırlı, geleceğe ilişkin tahminler ise yetersizdir. Diğer taraftan, Dünya ticaretinde, organik ürünlerin ticareti biyoteknolojik ürünlerin ticareti kadar hızla artmamaktadır. Organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları yaratmıştır. Ancak, organik tarım ürünlerinin, organik olmayan ürünlere göre daha pahalıya üretilmesi ve satılması; organik tarım işletmeciliğine geçişin belirli bir zamanı gerektirmesi; organik üretimin sertifikayla belgelenmek durumunda olması ve organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmaların sınırlı olması organik ürün ticaretinin yaygınlaşmasının önündeki en önemli nedenlerdir. 1997 yılı itibariyle dünyada 10.455 milyon dolar tutarında olduğu belirlenen organik ürün perakende satışlarının % 50'sinden fazlası Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Avrupada en gelişmiş organik gıda ve içecek pazarına sahip olan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'dir. 1997 yılındaki satışların yaklaşık % 40'ı ABD'de, %10'u ise Japonya'da yapılmıştır. V. Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir. VI. Tüketici Tercihleri ve Uluslararası Ticaret: Uluslararası ticareti yönlendiren unsurlardan biri tüketici tercihleridir. Tüketiciler bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında daha bilinçli davranmak durumunda olan kesimdir. Bu kesim konuya sağlık, çevre ve etik kurallar olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmaktadır. Genel olarak tüketiciler, teknolojik gelişmelerin çok yönlü etkilerinin bulunduğunu ve bu etkilerin bazılarının olası riskleri de beraberinde getirdiğini bilirler ve kararlarını bilinçli olarak vermek isterler. Ayrıca, bunları bilimsel ve etik değerlendirmelerin gerektirdiği kritik kararlar olarak görürler. Yapılan araştırmalar, OECD ülkeleri arasında, Kuzey Amerika ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında, biyoteknolojik ürünlere yaklaşım şeklinde önemli farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bir kesim -Amerikalılar- gıda üretimi için modern biyoteknolojinin kullanımına olumlu yaklaşır ve modern biyoteknolojinin gıda üretimi açısından olduğu gibi, çevrenin de yararına olduğunu belirtirken, diğer kesim -Avrupalılar- bu düşüncenin aksine konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı mevzuat düzenlemelerine de yansımıştır. AB genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin onaylanması konusunda ABD'den farklı bir süreç izlemekte ve uygulamaları "ihtiyatlılık" ilkesine dayanmaktadır. AB'nin Yeni Gıdalar Yasası, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin etiketlenmesini gerektirmektedir. Biyoteknolojik ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusunda, AB ile ABD arasında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. AB uluslararası kuruluşlardaki çalışmalarda, biyoteknolojik ürünlere yönelik etiket uygulamasının yaygınlaşması için çalışmaktadır. ABD ise, bu ürünlerin besin değeri, sağlık üzerine etkileri ve alerjik özellikleri bakımından incelendiğini ilgili kuruluşlar tarafından onaylanan genetik ürünlerin geleneksel benzerlerinden farklı bir sağlık riski taşımadığının kanıtlandığını belirtmekte, AB'yi ticarette korumacı uygulamalar yapmakla suçlamaktadır. Her iki taraf konuyu Transatlantik Ekonomik Ortaklığı, Transatlantik İş Diyaloğu ve OECD bünyesinde ve ayrıca, DTÖ tarım müzakereleri kapsamında görüşmektedir. Tüketiciler açısından esas olan kaygı, gıda üretiminde genetik biliminin kullanılmasının olası bilinmeyen riskleridir. Bu durum sağlık ve çevre açısından kabul edilebilir risk düzeyinin tanımlanmasını da güçleştirmektedir. Bu kaygılar tüketicileri, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin etiketlenmesi veya bu ürünlerin orta ve uzun dönemli etkileri konusunda risk değerlendirmesinin yapılması yönünde talepte bulunmaya yönlendirmektedir. VII. Etiketleme Uygulaması ve Uluslararası Ticaret: Çoğu kez, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ile geleneksel yöntemlerle üretilen ürünleri birbirinden ayırt edebilmek mümkün değildir. Ancak, etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek için, tüketicilerin aldıkları ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri gerekir. Bu doğrultuda etiketleme, uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan ve tartışılan bir uygulamadır. Uluslararası ticarette önemli olan etiketleme uygulamasının ne şekilde yapılacağıdır. Uygulama gönüllü mü olmalıdır, yoksa zorunlu mu? Etikette ürünün içeriği mi tanımlamalıdır, yoksa üretim süreci mi? Etiketlerde yer verilecek bilginin kapsamı ne olmalıdır? Uluslararası ticarette yaygın olarak karşılaşılan uygulama, ürünün içeriğinin tanımlandığı etiket uygulamalarıdır. Genel olarak, üretim ve işleme yöntemleri (production and process methods) etiket programlarına konu olmamıştır. Genetik ürünlerin dış ticarete konu olmasıyla birlikte, OECD ve DTÖ'de, ticarette teknik engeller ve çevre ile bağlantılı ticaret önlemleri kapsamında, üretim ve işleme yöntemlerine ilişkin bilginin de etiketlemeye konu olabilmesi tartışılmaya başlanmıştır. Bu konu üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1999 yılı içerisinde Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, AB, İsviçre, Norveç gibi ülkeler biyoteknolojik ürünlerle ilgili ulusal etiket programlarını devreye sokmuşlardır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ve ayrıca, herhangi bir işlemden geçmeyen ürünlerde doğrudan etiketleme yapılabilmekte ancak, bunların işlenerek kullanılması durumunda etiketleme uygulamasında güçlük bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, bütün dünyada tüketiciye sunulan işlenmiş gıda maddelerinin yarısında modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen genetik ürünlerin bulunduğu tahminleri yapılmaktadır. Ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren ve üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem olan ve organik ürünler için de uygulanabilen "identity preservation" sisteminin getirdiği yüksek maliyet nedeniyle biyoteknolojik yöntemler kullanılarak üretilen ürünlere uygulanmasında güçlük bulunmaktadır. Genel olarak, ürünün paketi ile ilgili olan etiketleme uygulaması, ürünün niteliğini ilgilendiren ve sağlık önlemi olarak uygulanan ürün standartlarına göre ticareti daha az bozucu uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler için tüketicinin satın alma kararını olumsuz yönde etkileyen bu uygulama, organik ürünlerin ticaretinde teşvik edici bir etki yaratmaktadır. VIII. Türkiye'de, Biyoteknolojik Ürünlerin İthalatı, Organik Ürünlerin İhracatı: Ülkemiz İthalat Rejimi kapsamında kamu ahlakı, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması veya sınai ve ticari mülkiyetin korunması amacıyla ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde önlem uygulanan ürünler kapsamı dışındaki tüm ürünlerin ithali serbesttir. Ayrıca, bütün tarım ve gıda maddelerinin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan, eczacılık sanayi ürünlerinin ithalatında ise Sağlık Bakanlığı'ndan kontrol belgesi alınması gerekmektedir. Dış ticaretle ilgili veriler arasında, ülkemize modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, önümüzdeki dönemde kaydedilecek gelişmelere bağlı olarak, bu konunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için geçerli olacak çok taraflı ticaret kurallarının oluşturulmasından önce, bu alanı düzenleyen ulusal düzenlemelerin yapılmasında yarar bulunmaktadır. Ancak, ulusal düzenlemeler yapılırken, modern biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin de düzenli bir şekilde izlenmesi ve bunun sonuçlarının ulusal düzenlemelere yansıtılması gerekmektedir. Bu kapsamda, çağdaş sistemlerde geçerli bir uygulama olan ve tüketicilere almak istedikleri ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri imkanını veren etiketleme uygulamasına geçilmesi etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek bakımından yararlı olacaktır. Diğer taraftan, Türkiye'de 1997 yılı sonu itibariyle 18 000 hektar alanda organik tarım üretimi yapılmaktadır. 1998 yılı sonuna kadar bu miktarın % 25 oranında artması beklenmektedir. Türkiye'deki organik tarım üretimi ağırlıklı olarak ihracata yöneliktir ve en önemli ihracat pazarları AB ve ABD'dir. Tarım sektörünün geleceği ile ilgili stratejik değerlendirmeler kapsamında organik tarımın Türkiye'nin dış ticaretinde yeni açılımlar sağlayabilecek önemli bir üretim alanı olarak görülmesi mümkündür. Ancak, bu durumda organik tarım yöntemleriyle yapılacak üretimin gerektirdiği altyapının (bilgi, belgelendirme ve kurumsal yapı, vs.) oluşturulması ve desteklenmesi gerekmektedir. DTÖ'nde yeni başlayan tarım müzakereleri kapsamında bu konulara ilişkin olarak gündeme getirilen önerilerin dikkatle izlenmesi ve bu ürünlerin uluslararası ticaretinde uygulanacak prensipleri de içerebilecek yeni çok taraflı ticaret kurallarının ülkemiz şartları ve önceliklerine göre şekillendirilmesine çalışılmasında yarar görülmektedir. Kaynakça: DTÖ Belgeleri. OECD Belgeleri. FAO Belgeleri. Codex Allimentarious Commission Belgeleri. ITC, Organic Food and Beverages:World Supply and Major European Markets. Center For International Development at Harvard university (CID), Biotechnology in International Trade Gernot Brodnig; Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University. DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu İGEME Dış Ticaret Bülteni- Şubat 2000.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-urunler-organik-urunler-ve-uluslararasi-ticaretteki-gelismeler

Histoloji Preparatlarının Hazırlanması

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim.Tespit (Fiksasyon)Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir.Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki  depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz.Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz.Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır?Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenenözelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi).Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır.Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz?Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir:- Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir.- Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır.- Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir.- Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır.- Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır.- Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır.- Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN:Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz.Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir?Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden?DehidratasyonTespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçlakullanılan maddelere örnektir.Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir.Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılırElektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir.Bloklama (Gömme)Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafinintersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?Kesit AlmaBlokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımızultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar.Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir.Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir?Boyama (Kolorasyon)Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasalyapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır.Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, AsitFüksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir.Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir.Asidofili ve bazofili neye denir?Birleşik boyama neye denir?Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır.Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir.Ortokromazi ve metakromazi nedir?Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterdevital boyalardır.Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir?Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır.Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi-1

Çevre Kirliliği

Yaşamımızda endüstriyel gelişmenin getirdiği rahatlık yanında, bu gelişime sonucu, yaşanılan tabiatın ve çevrenin kirletildiği ve bu kirliliğin günbegün arttığı bir vakıadır. Yaşamı daha mükemmel hale getirmek, daha sağlıklı ve uzun bir ömür sağlayabilmek amacına dönük bu gelişmelerin, gerek kırsal, gerek kentsel alanlarda olsun, doğal kaynakları bozduğu su, hava, toprak kirlenmesine yol açtığı, bitki ve hayvan varlığını dejenere ettiği herkes tarafından kabul edilmektedir. Toplumun sağlık, yaşam ve uygarlık düzeyinin geliştirilmesi bir amaç olmakla beraber, yaşam düzeyinin de güvence altına alınması amaçtır. Gerek kişisel, gerek kurumsal eylem ve faaliyetlerin, suyun, toprağın, havanın, doğal kaynakların bozulmasına yol açması ve bu kaynaklardan yararlanılmasının olumsuz etkilenmesi halinde çevre kirliliği oluşmaktadır. Deniz yoluyla yapılan petrol taşımacılığında İstanbul ve Çanakkale boğazlarının durumu ülkemizi çok yakından ilgilendiren örneklerden biridir. Bu nedenle, çeşitli ülkelerde havadaki, sudaki ve topraktaki kirlilik ve bozulmaların önlenmesi ve çevrenin özleştirilmesi yolunda çalışmalar yapılmaktadır. Bundan amaç, ekolojik dengenin korunmasıdır. Bu suretle, insan, hayvan ve diğer canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli denge sağlanmış olacaktır. Endüstriyel, sınai, ticari ve benzeri faaliyetler neticesi, ekolojik dengenin bozulması yanında aynı zamanda oluşan atıklar, koku ve benzeri sonuçlarla, çevreye atılan veya bırakılan zararlı maddelerle çevre kirlenmektedir. Yaşamımızda, yapay maddeler ve şartlar içinde üretilen, muhafaza edilen ve tüketiciye sunulan günlük ihtiyaç maddelerinin doğurduğu tehlikelerle de oluşan çevre kirliliği, sağlığımızı her gün biraz daha ciddi şekillerde tehdit etmektedir. Bu tehlikeyi önlemek veya mümkün olduğunca azaltmak için, yetkili kuruluşlar çevrenin korunması ve kirlenmemesi hedefini devamlı olarak göz önünde tutmak zorunda kalmaktadır. Çevre kirliliği ile ilgili önlemlerin alınmasında, kirlenmenin önlenmesinde ve alınacak tedbirlerde, yapılacak harcamaların kirleten tarafından karşılanması asıldır. Çevreyi kirletenlerin aynı zamanda kirlenmenin önlenmesi için gerekli tedbirleri almaları da zorunludur. Yasalarla, her türlü atığın çevreye zarar verecek standartlara ve yöntemlere aykırı olarak doğrudan veya dolaylı olarak yaşam ortamına verilmesi veya depolanması veya taşınması yasaklanmıştır. Havada, suda veya toprakta kalıcı özellik gösteren ve ekolojik dengeyi bozan kimyasal maddelerin üretimi, ithali, taşınması, depolanması ve kullanımında çevre korunması dikkate alınmakta ve bu hususta yasal düzenlemelere gidilmektedir. Çevre kirliliği, yalnız atıklar gibi, çevreye atılma veya zararlı maddelerin bırakılması şeklinde olmamakta; kişilerin huzur ve sükununu bozan, bedeni veya ruhi sağlığını rahatsız edecek şekilde gürültü çıkarılması suretiyle de oluşabilmektedir. Bu nedenle, her türlü işyeri, konutlar veya ulaşım araçlarında, gürültüyü asgariye indirecek önlemler alınmaktadır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligi

HİSTOLOJİ PREPARATLARININ HAZIRLANMASI

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim. Tespit (Fiksasyon) Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir. Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz. Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz. Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır? Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenen özelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi). Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır. Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz? Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir: - Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir. - Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır. - Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir. - Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır. - Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır. -Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır. - Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN: Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz. Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir? Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden? Dehidratasyon Tespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçla kullanılan maddelere örnektir. Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir. Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılır Elektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir. Bloklama (Gömme) Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafin intersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.  Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?  Kesit Alma Blokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımız ultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında  genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar. Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir. Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir? Boyama (Kolorasyon) Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasal yapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır. Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, Asit Füksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir. Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir. Asidofili ve bazofili neye denir? Birleşik boyama neye denir? Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır. Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir. Ortokromazi ve metakromazi nedir? Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterde vital boyalardır. Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir? Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır. Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi

LİKENLERİN TIPTAKİ KULLANIMLARI VE ANTİBİYOTİK ÖZELLİKLERİ

Likenler özellikle Ortaçağ’da şifalı ot olarak kullanılmaktaydı. Likenler yakın zamanlarda da halk ilacı olarak kullanılmaya devam etmişlerdir. Florida eyaletindeki bazı şifalı ot doktorları likenleri ilaç olarak özellikle de balgam sökücü olarak kullanırlar. Cetraria islandica İskandinavya’da şifalı ot dükkanlarında yaygın olarak satılmaktadır ve diyabet hastalıklarına, akciğer hastalıklarına ve nezleye iyi geldiğine inanılmaktadır. Peltigera canina Hindistan’da karaciğer hastalıklarına çare olarak yenilmektedir ve yüksek metiyonin aminoasitini içermesi güç kaynağı olarak kullanılmasını da sağlamaktadır . Halk ilacı olarak kullanılan çoğu likenin antibiyotik etkinliklerinin sebebi olan herhangi bir aktif madde tanımlanamamıştır. Ama likenler 1944 yılından sonra penisilin ve streptomisin bulunduktan sonra biyolojik materyaller içine katılmıştır. Kloromisetin antibiyotiğinin bulucusu Burkholder K.D. Amerika’da 52 farklı liken türünden özütün çeşitli bakteri tiplerinin büyümesini inhibe ettiğini keşfetmiştir. Bu likenlerden antibiyotik bulma yarışına dönüşmüş ve 10 senelik bir periyotta yüzlerce tür ve saflaştırılmış liken maddeleri tüm dünya laboratuarlarında test edilmiştir. Kural olarak bunlar Escherichia, Salmonella ve Shigella gibi gr ( - ) bakterilere karşı etkili değildir ancak gr ( + ) bakteriler önemli derecede usnik asit, protolichesterinik asit ve birkaç orkinol türevinden inhibe olur. Pulvinik asit ve ß – orkinol türevleri nispeten inaktiftir. Biyolojik olarak aktif ama daha henüz tanımlanamamış az sayıda bileşiklerde mikobiyont kültürlerinden izole edilmektedir. Liken maddeleri aynı zamanda bitki patolojisinde de antibiyotikler olarak incelenmektedir. Mesela likenlerden elde edilen sodyum usnatın domates çürüklüklerine (Corynebacterium michiganensis) karşı etkili olduğu bulunmuştur. Tütün mozaik virusuda çeşitli liken özütleri ile inhibe edilmiştir ve müessir maddelerin lekanorik, psoromik ve usnik asit olduğu ispat edilmiştir . Aynı zamanda liken maddelerinin antifungal özellikleri de incelenmektedir. Bir küf mantarı olan Neurospora crassa’nın büyümesi güçlü biçimde usnik asit, haematommik asit ve bazı liken maddelerinin monosiklik fenol türevleri ile inhibe olur. Nephroma arcticum’un suda çözünen özütleri ve daha az oranda Hypogymnia physodes ve Platismatia glauca’nın 7 adet odun çürüten fungus üzerinde fungisit etkisi vardır. Vulpinik, physodic, salazinic ve usnik asitlerin maviye boyanan odun fungusu Trichosporium üzerinde az derecede inhibisyon etkisi vardır. Su özütlü liken maddelerinin aynı zamanda otlarda tohum çimlenmesini ve kök başlamasını inhibe ettiği gösterilmiştir. Mesela Peltigera canina yanındaki ot kolonilerinde kök sistemleri çok az gelişir. Cladonia cinsine ait likenler Finlandiya’daki konifer ormanlarında ağaç fidelerinin çimlenmesini inhibe eder. İnhibasyon mekanizmalarından bir tanesi de metafaz evresinde kromozom hatalarında artış olarak gözükür. Toprak habitatında yaşayan diğer Cladonia türleri karayosunu sporlarının çimlenmesini inhibe eder.

http://www.biyologlar.com/likenlerin-tiptaki-kullanimlari-ve-antibiyotik-ozellikleri

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

EKOLOJİ VE BESİN ZİNCİRİ

Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir. Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar - Sistemler –Organizmalar - Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir. Ekoloji ile ilgili önemli terimler: Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır. Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri. Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir. Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur. Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir. Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur. Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur. Canlılar bulundukları yaşam ortamında canlı ve cansız faktörlerle etkileşim halindedirler. Canlıyı etkileyen: Biyotik faktörler: 1) Üreticiler 2) Tüketici 3)Ayrıştırıcılar Abiyotik faktörler: İkiye ayrılır. 1) İklimsel faktörler : a) Işık b) Isı c) Su 2) Toprak faktörler : a)Toprak yapısı b)Mineral ve tuzlar c)Toprak ph’ sı BİYOTİK FAKTÖRLER Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır. Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir. Tüketiciler üç grupta incelenir: 1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler) 2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici) 3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler) Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır. ABİYOTİK FAKTÖRLER 1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler. A) Işık: a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir b) Canlıların temel enerji kaynağıdır c) Fotosentez için gereklidir d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir b) Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur. Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) metabolizmanın devamı C) Su: a) Organik maddelerin sentezlenmesi b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi d) Fazla ısının uzaklaştırılması e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır. Hayvanlarda: 1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması. 2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması 3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi 4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi Bitkilerde: 1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır) 2) Köklerin suya yönelimi vardır 3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir. Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar: 1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler) 2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar) 3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak 4) Metabolik su kullanmak EKOLOJİK PİRAMİTLER Ekolojik piramitler ekosistemlerdeki komüniteyi oluşturan birey sayısı (Biyokütle) veya enerji dikkate alınıp hazırlanı Biyokütleye ve enerjiye dayanan piramitler · Piramidin tabanını üreticiler oluşturur · Tepe basamağı yırtıcılar oluşturur · 2. ve 3. basamağı tüketiciler oluşturur tüketiciler= a- Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b- İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c- Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) · Taban üreticilerden oluşur · Biyokütle tepeye doğru gittikçe her basamakta 10 kat azalır · Enerji tepeye doğru her basamakta 10 kat azalarak aktarılır · Biyolojik birikim (Kimyasal zehirler,radyoaktivite vb.) tepeye doğru gittikçe artar CANLILARDA BESLENME ŞEKİLLERİ A)Ototroflar: İhtiyacı olan organik besinleri kendileri sentezleyebilen canlılardır. Besin sentezlerken kullandıkları enerjinin şekline göre iki tip ototrof canlı vardır: a) Fotoototroflar: Klorofilleri sayesinde ışık enerjisi kullanarak organik besin sentezleyenler. Klorofilli bakteriler,Mavi-yeşil algler, Kloroplast taşıyan protistalar ve bitkiler bu gruptan canlılardır. b) Kemoototroflar: Kuvvetli oksidasyon enzimleri sayesinde oksitledikleri inorganik maddelerden (H,Fe,NH3,nitrit vb.) elde ettikleri kimyasal enerjiyi kullanan bakteriler bu gruptur. Hetotroflar: İhtiyacı olan organik besinleri diğer canlıların vücudundan karşılarlar. Besinlerini almaları bakımından üç gruba ayrılırlar. a) Holojoik beslenme: · Besinlerini katı parçalar halinde alırlar · Sindirim sistemleri ve enzimleri gelişkindir · Hareket sistemleri gelişkindir · Gelişkin duyulara sahiptirler Holojoik canlılar kullandıkları besinin özelliklerine göre sindirim sistemleri ve beslenme davranışlara sahiptir. 1) Herbivorlar: Bitkisel besinlerle beslenenler · Öğütücü dişler gelişkindir · Sindirim kanalları gelişkindir · Mide gelişkin ve bölmelidir · Bitkisel besinlerin besleyici değeri az olduğundan fazla besin alırlar · Beslenmeleri uzun sürer · Bitkisel besinlerden yararlanma azdır · Bazı gruplar sindirim sistemlerinde selüloz sindiren enzimlere sahip bakteri vb. canlılara simbiyoz yaşarlar. 2) Karnivorlar: Hayvansal besinlerle beslenenler · Parçalayıcı(Köpek) dişler gelişkindir · Sindirim kanalı kısadır · Hareket ve duyu sistemleri gelişkindir · Etin besleyici değeri fazla olduğundan beslenmeleri kısa sürer · Uzun süre aç kalabilirler 3) Omnivorlar:Hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenebilenler · Sindirim Özellikleri ile karnivorlara benzerler · Selüloz hariç diğer bitkisel besinlerden faydalanacak enzimlere sahiptirler · Tohum,meyve ve hücre öz suları bitkisel besinlerini oluşturur b) Saprofit beslenme · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri vardır · Hücre dışı sindirim vardır · Ölü bitki ve hayvan artıkları üzerinden beslenir · Doğada madde döngüsü için önemli canlılardır · Bazı bakteriler ve mantarlar bu gruptandır · Üzerinde yaşadıkları canlıya zarar verirler c) Parazit beslenme Hayvansal parazitler endo ve ekto olmak üzere ikiye ayrılır -Ekto parazitler: · Sindirim sistemleri ve enzimleri vardır . · Hareket sistemleri ve duyuları gelişmiştir · Konakçının vücudu üzerinden besinlerini karşılarlar -Endo parazitler: · Sindirim sistemleri yoktur · Sindirim enzimleri yoktur · Üreme sistemleri hariç diğer sistemleri körelmiştir Parazit canlıların konağa olan bağımlılığı bakımından ikiye ayrılırlar: 1) Yarı parazitlik: Belirli besinler için konağa bağlanan canlılar Örnek:Ökseotu Fotosentez yapmalarına karşı su ve mineralleri başka bitkilerin iletim demetlerinden emeçleri ile alırlar 2) Tam parazitlik: Bütün besinlerini konakçıdan alan parazitlerdir Bu parazitlerde üreme hariç diğer sistemler körelmiştir Bazı özel parazitlik durumları: -Parazit-patojen:Konukçu canlıda hastalık ve ölümlere neden olurlar -Obligat parazitler:Yaşamsal evrelerinin çoğunu konukçu vücudunda geçirirler. Bazı yaşamsal olayları ancak konukçu vücudunda gerçekleştirebilir. C) Hem ototrof hem hetotrof beslenme: Bazı ototrof canlılar fotosentezle besinlerini üretebilirler ancak ihtiyaç duyduklarında diğer canlılarıda besin olarak kullanabilirler. Örnekler: a)Protistalarda EUGLENA · Tek hücreli · Hücre ağızlarından aldıkları besinlerle hetotrof beslenirle · İhtiyaç duyduklarında kloroplastları ile fotosentez yaparak ototrof beslenirler · Göz lekeleri bulunur · Hücre içi sindirim görülür Örnek: b)Bitkilerden Dionea,Drosera,Nephentes gibi insektivorlar · Kloroplastları vardır ve fotosentez yaparlar · Azotça fakir sulak topraklarda yaşarlar · Yaprakları metamorfozla böcek kapanı haline gelmiştir · Azot ihtiyaçlarını yaprakları ile yakaladıkları böcekleri, yapraklarında sindirerek sağlarlar · Hücre dışı sindirim görülür CANLILAR ARASINDAKİ BESLENME BAĞINTILARI Bazı canlı türleri yaşamsal olaylarını devam ettire bilmek için diğer canlılarla beraber yaşamak zorundadırlar. Canlılar beslenme, üreme,barınma,hareket,korunma gibi yaşamsal olaylarda başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Bu ilişki yarar zarar ilişkisine göre üç şekilde gerçekleşir. 1) Kommensalizm: Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken diğer tür yarar veya zarar görmez. 2) Mutualizm: Birlikte yaşayan iki ayrı türde birliktelikten yarar sağlarlar. 3) Parazitizm: Birlikte yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. BESİN ZİNCİRİ VE BESİN PİRAMİTLERİ Besin zincirleri Doğada canlılar başka bir canlıyı besin olarak kullanırken kendileride başka canlıların besini olurlar. Canlıların birbirlerini tüketmelerine göre sıralanmaları ile oluşan zincire besin zinciri denir. Zincirin her halkası ayrı bir tür tarafından oluşturulur. Ancak hiçbir zaman doğada tek sıralı zincire rastlanmaz. Bir canlı besin olarak birden fazla türü besin olarak kullanırken kendiside birden çok türün besini olur. Bu durum zincirlerin birbirine karışıp beslenme ağları oluşturmasına neden olur. · Besin zincirleri ile canlılar arasında organik madde ve enerji akışı gerçekleşir. · Zincir ne kadar kısa ise madde ve enerji o kadar ekonomik kullanılır. · İlk halkada ototroflar bulunur · Son halkada 3.tüketiciler (Yırtıcılar) bulunur · Zincirdeki canlılar fonksiyonlarına göre üç tiptir 1) Üreticiler 2) Tüketiciler: a) Birincil tüketiciler (Herbivorlar) b) İkincil tüketiciler (Karnivorlar) c) Üçüncül tüketiciler (Karnivorlar) 3) Ayrıştırıcılar · Ayrıştırıcılar zincire her halkadan katılabilir · Her halkada önceki halkadan alınan organik madde ve enerjinin %90 ‘ı canlının yaşamsal olaylarında tüketilirken , canlı vücudunda saklı tutulan % 10 ‘u besini olduğu sonraki halkaya geçer. Bu duruma % 10 yasası denir. YAŞAM BİRLİKLERİ (KOMÜNİTELER) Sınırları belli bir coğrafi ortamda yaşayan tüm populasyonların oluşturduğu birliktir. Biyosferde iki tip yaşam birliği vardır. A-Kara yaşam birliği (Orman, Çayır, Step, Tundra, Çöl, Mağara. vb.) B-Su yaşam birlikleri (Deniz, Göl, Akarsu, Havuz, Bataklık, Pınar, vb.) Yaşama birliklerinin özellikleri: · Baskın türler vardır:Komünitede gerek sayısal gerekse yaşamsal aktiviteleri bakımından en çok rastlanan türdür. · Her yaşam birliği belirli iklimsel koşullara sahip ortamlara uyumlu türlerden oluşur: Ormanlarda topraktan ağacın tepesine kadar farklı şartlara sahip microklima katmanları ve bu katmanlarda şartlara uyumlu bitki ve hayvan türleri bulunur. · Yaşam birliklerinin sınırları vardır. Ancak bazı yaşam birlikleri içiçe olabilir. · Yaşam birliklerinde canlıların sayıları ile vücud büyüklükleri ters orantılıdır. · Yaşam birliğinin baskın türü biyotik ve abiyotik nedenlerle zamanla ortadan kalkabilir ve yerini başka bir tür alabilir .Bu olaya süksesyon denir. POPULASYONLAR Sınırlandırılmış coğrafik bölgede yaşayan aynı tür bireylerin oluşturduğu topluluktur.Populasyoınlar biyolojik birimdir. Populasyonlarda bir birey doğar, büyür ve ölür ancak populasyonlar varlığını sürdürür. Populasyonların incelenmesinin sağladığı faydalar şunlardır. · Canlı ile çevresi arasındaki ilişkileri anlamak · Doğadaki madde ve enerji akışını tanımak ,önemini kavramak · Yaşanabilir doğayı öğrenmek ,tanımak ve korumanın önemini kavramak · Canlıların genetik yapı ve evrimini öğrenmek POPULASYONLARIN ÖZELLİKLERİ 1) Populasyon büyüme şekilleri: Populasyona doğum ve içe göçle birey katılarak büyür. Ölüm ve dışa göçle bireyler azalarak küçülür. Eğer populasyonun bulunduğu alanda çevresel koşullar değişmeden kalıyorsa populasyonlarda birey sayısı dengeye ulaşır. Populasyonların gelişme,gerileme ve dengesi şu formülle hesaplanır. P=Populasyon büyüklüğündeki değişme A=Doğum + İçe göç (Birey sayısı artışı) B=Ölüm + Dışa göç (Birey sayısı azalması) KAYNAK: belgeci.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-ve-besin-zinciri

PH-Tuzluluk- Kireç ve Bitkiler için Önemi

Toprak Reaksiyonu (pH) Nedir? Toprak pH'sı, bir toprak çözeltisindeki asitliği veya alkaliliği tanımlayan bir ölçüdür. Asitliğin miktarı öncelikle H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonlarına bağlıdır. Toprak daha fazla asidik olurken H+ iyonları konsantrasyonu artar, bunun sonucunda pH azalır. pH=7'de H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonları birbirine eşittir. Toprak pH'sı doğrudan ve/veya dolaylı olarak toprak içerisinde meydana gelen birçok fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayı etkiler. Toprak reaksiyonu ile toprak canlıları arasında sıkı bir ilişki mevcuttur; örneğin mantarlar 4-5, bakteriler ise 6-8 pH derecelerinde daha etkindir. Ayrıca pH derecesi, toprakta mevcut bitki besin maddelerinin bitki için yarayışlılığında önemli rol oynamaktadır. Örneğin; azot, fosfor ve potasyumun bitkiler tarafından alımı açısından en uygun değerler 6,5-7,5 arasıdır. Fosfor, 6.0'dan düşük pH değerlerinde Al ve Fe ile, 7,5'den büyük değerlerde ise Ca ile bağlanır. Bu nedenle bitkiler tarafından alınması zorlaşmaktadır. 5,0'dan küçük değerlerde, Al ve Mn bitkiler için toksik etki yapmaktadır. 7,5 den büyük değerlerde ise; Fe, Cu, Zn, Mn gibi mikro elementler çözünemez forma geçtiğinden, bitkiler için yarayışlılığı yüksek oranda azalmaktadır. Kısacası toprak tepkimesi; pedogenetik bakımdan, toprak oluşumu ve gelişimi; ekolojik açıdan da besin maddeleri ekonomisi üzerinde önemli rollere sahiptir Yukarıda aktarılmaya çalışılan nedenlerden dolayı toprak pH'sının bilinmesi ve düzenlenmesi, bitki beslenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Genellikle alkali karakterli topraklarda; ortamdaki H+ iyonları konsantrasyonunu arttırmak ve/veya mevcut H+ iyonlarını aktif hale geçirmek için, toprağa toz kükürt ve organik madde ya da jips uygulaması yapılır. Toprak tepkimesinin düşük olduğu durumlarda ise, kireçleme yapmakta yarar vardır (Bkz. Kireç) Tuzluluk Toprak tuzluluğu kavramı, birim hacımdaki toprakta bulunan çözünebilir tuzların miktarını belirtir. Genellikle Cl ֿ ve SO4 ֿֿ anyonlarının iki değerlikli katyonlarla, özellikle Ca++, Toprağın tuz içeriği laboratuvar koşullarında, elektriki geçirgenlik ölçüm cihazıyla belirlenir ve elde edilen verilerin değerlendirmesi aşağıdaki sınıflandırmaya göre yapılır. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. KİREÇ Topraktaki kireç miktarı bitkiler için önemlidir. Temel kireç bileşikleri; kalsiyum ile magnezyum karbonatlar ve dolomittir. Laboratuvar koşullarında, karbonat miktarı nicel olarak belirlenerek % toplam CaCO3 miktarı cinsinden ifade edilir. Toprak kireç içeriği sınıflaması genel olarak aşağıdaki gibi yapılmaktadır Kireç miktarının artmasıyla birlikte toprak pH'sı da yükselir. Kireç oranı yüksek olan topraklarda, pH 8,5'e kadar Ca++ katyonu başat durumdadır. Toprakta Ca++ katyonu konsantrasyonu yükseldikçe ortamdaki alınabilir fosfor ve demir iyonları kalsiyum ile çözünemez formda bileşikler oluşturur. Yüksek kireç içeriğine sahip topraklarda, bitkilerde kireç klorozu olarak adlandırılan ve demir noksanlığından kaynaklanan sararmalar meydana gelir Kireç miktarının yüksek olması kadar, çok düşük olması da bitki beslenmesi açısından sakıncalıdır. Çünkü kalsiyum bitki hücre duvarlarının yapısında yer almaktadır. Ayrıca topraktaki kalsiyum karbonat; toprak kırıntılılığını, biyolojik aktiviteyi arttır ve toprak profilinin yıkanmasını güçleştirir. Bu nedenlerden dolayı kireç miktarı çok düşük olan topraklarda kireçleme yapılması gerekir. Kireçleme materyali olarak CaO, CaOH2, CaCO3 ve dolomit kullanılmaktadır BU ÖLÇÜTLERİN ARAZİDEKİ UYGULAMALARI pH ve Tuzluluk Ölçümü Ön etüd çalışmalarında, pH ve tuzluluk ölçümü için arazi kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu kitlerle yapılan ölçümler yaklaşık olarak sonuç vermektedir. İdeal sonuçların elde edilebilmesi ise laboratuvar analizleriyle mümkündür .Cep ph-metre ve kondüktometreleriyle 1:1 vb. oranlarda toprak-saf su karışımların pH ve elektriki geçirgenliği ölçülebilir. Ayrıca özel olarak hazırlanmış "indikatör çözeltileri veya kağıtları"ndan da yararlanılabilir. Kitlerin üzerinde ya da kullanma kılavuzunda verilen sınıflandırma bilgileri veyahut renk skalaları ile değerlendirm yapılır. Kireç Ölçümü Arazide topraktaki kireç miktarının belirlenmesi için genellikle 1/10 seyreltik HCl kullanılır. Bir saat camı üzerine alınan ince toprak örneği üzerine 5-6 damla asit damlatılır. Meydana gelen kabarmanın şiddetine ve süresine göre toprağın kireç içeriği kabaca aşağıdaki tablodan belirlenir. TOPRAĞIN pH, TUZ, KİREÇ DURUMU ve TÜR SEÇİMİ Tür seçimi konusunda; toprağın pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı mutlaka göz önünde bulundurulması gereken önemli ölçütlerdir. Ancak Bitkilerin yaşamında tüm ekolojik faktörler birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde bulunmakta ve her biri önem taşımaktadır. Bu nedenle bir toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı değerleri irdelenirken değerlendirme, mutlak surette diğer ekolojik faktörler ve toprak özellikleri de göz önünde bulundurularak yapılmalıdır Toprak pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı bakımından türlerin isteklerinin belirlenmesi amacıyla pek çok bilimsel çalışma gerçekleştirilmiştir. Ancak elde edilen araştırma sonuçları, çalışmanın yapıldığı yörenin içinde bulunduğu ekolojik koşullar için geçerlidir. Bu nedenle literatür incelemelerinden elde edilen bilgilerin, söz konusu ekolojik şartlarda ya da benzeri koşullar altında geçerli olabileceğini kesinlikle unutmamak ve buna göre değerlendirme yapmak gerekir. Ayrıca ön etüd çalışmalarında, incelemesi yapılan sahadaki birtakım özelliklere dikkat etmek suretiyle toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı ile ilgili bazı fikirler edinmek mümkündür. Örneğin orman altındaki diri örtü pH'ye daha duyarlı olduğundan, bitki örtüsüne bakılarak da pH konusunda bir yargıya varılabilir. Örneğin, karaçam sahalarında bu türe eşlik eden defne yapraklı laden (Cistus laurufolius) ile kızılçam sahalarında bulunan diğer laden türü (Cistus creticus), birer müşir (indikatör) bitki niteliğindedir. Tuzlu toprakların olduğu sahalarda, ılgın (tamariks) gibi halofit yani tuzcul Bitkilerin dışında başka türlere rastlamak mümkün değildir. Ancak Halepçamı, okaliptus, iğde, palmiye ve hurma gibi bazı türlerin tuza dayanıklılığının diğer türlere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Nusret DİRENÇ( Ziraat Mühendisi ) Dr. Rabia ŞİŞANECİ ( Ziraat Mühendisi )

http://www.biyologlar.com/ph-tuzluluk-kirec-ve-bitkiler-icin-onemi

Fotosentez

Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir. İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur. SIR DOLU BİR FABRİKA: KLOROPLAST Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise "thylakoid" olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler "grana" adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir. Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler. Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce "klorofil"in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir. Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar "aydınlık evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır. AYDINLIK EVRE Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik renklerin birleşimidir ve bu renklerin enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki renklerin ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. En çok enerji taşıyanlar tayfın iki ucundaki bu renklerdir. Bu enerji farkı bitkiler açısından çok önemlidir çünkü fotosentez yapabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bitkiler en çok enerji taşıyan bu renkleri hemen tanırlar ve fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler. Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki renklerin enerji yükü daha az olduğu için, yapraklar bu dalga boylarındaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların yeşil gözükmesinin nedeni de budur. Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid'in yapısının incelenmesinde fayda vardır. "Klorofiller, "klorofil-a" ve "klorofil-b" olarak ikiye ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid'in detaylı yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler kısaca, thylakoid'in içinde yer alan bir grup klorofil olarak tanımlanabilir. Yeşil bitkilerin tamamına yakını bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken, bitkilerin %3'ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. "Fotosistem I", ve "Fotosistem II" olarak adlandırılan bu bölgelerde toplanan enerji daha sonra tek bir "klorofil-a" molekülüne transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji, reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp oksijenin elde edilmesi için kullanılır. Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir. "Fotosistem I" tarafından verilen elektron, "Fotosistem II" den salınan elektron ile yer değiştirir. "Fotosistem II" tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı elek-tronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen, protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur. Ortaya çıkan protonlar thylakoid'in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlardan bazıları ise thylakoid zarındaki enzim kompleksleri ile birleşerek ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirirler. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir. Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır. Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir. Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan "özel yakıt üretim planı" sayesinde diğer işlemler de eksiksiz tamamlanır. KARANLIK EVRE Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın "stroma" diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler. Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir. Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin kaynaklarındandır. Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz. Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir. Şekilde görülen formülleri, sayısız çeşitlilikteki bitki hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır. Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır. Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti, bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır. Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış olurlar. Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. FOTOSENTEZ İÇİN GEREKLİ OLAN HER ŞEY GİBİ GÜNEŞ IŞIĞI DA ÖZEL OLARAK AYARLANMIŞTIR Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır. Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle bir soruyla inceleyelim: Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler? Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları yazmaktadır: Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir... Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. FOTOSENTEZİN SONUÇLARI Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir. Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar. Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır. Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir. Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır. BİTKİLERDEKİ BESİNLER FOTOSENTEZ SONUCUNDA OLUŞUR Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar" olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir. Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi? Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir. Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi bitkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar. Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim. Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur. Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.   Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez" dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlı hücrelerin büyük bir çoğunluğu, basit bir algden, büyük ve karmaşık kara bitkilerine kadar fotosentez yaparlar. İnsan yaşadığı ortamda kendi gereksinmelerine göre bir çok değişiklikleri yapma yeteneğine sahip olmasına rağmen, tüm beslenme sorunu için tamamıyla diğer organizmalara bağlıdır. Bu besin piramidinin tabanını fotosentez yapan bitkiler oluşturur. Yediğimiz her şey, ya doğrudan doğruya bitkisel kökenli, ya da bu kökenden türemiş maddelerdir. Gerçekten fotosentez tek başına büyük bir olaydır. Her yıl dünyada 690 milyar ton karbon dioksit (CO2) ve 280 milyar ton su (H2 O) dan fotosentez yolu ile 500 milyar ton karbonhidrat üretilmekte ve 500 milyar ton oksijen atmosfere verilmektedir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Diğer bir kısım organizmalar ise serbest oksijen olmadan da enerji elde edebilirler (Anaerobik solunum). Fakat kompleks yapılı bitki ve hayvanlar, yaşamak için çok miktarda oksijen kullanmak zorundadırlar (Aerobik solunum). Öyleyse kompleks yapılı organizmaların canlılığının devamı ve yayılması oksijenin varlığına bağlıdır. Deney 1. Klorofil Elde Edilmesi Yeşil bitkilerin kloroplastlarında meydana gelen fotosentez de, havanın karbon dioksidi ve suyun varlığında karbonhidrat ve oksijen oluşturulmasıdır. Fotosentez olayını detaylı bir şekilde ortaya koymadan önce klorofil ile ilgili bazı deneyler gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Isırgan otu (Urtica) yaprağı, kum, havan, kurutma kağıdı, tebeşir, benzen, alkol, su. Uygulama: Bir havan içine hücrelerin parçalanmasını kolaylaştırmak için kum ve alkol konulup ısırgan otunun yaprakları ilave edilerek iyice ezilir. Bunun sonucunda koyu yeşil boyalı bir eriyik elde edilir. Buna ham klorofil ekstresi adı verilir. Ham klorofil ekstresi hem klorofil, hem de diğer renk maddelerinden olan karotin ve ksantofil boyalı maddeleri de içermektedir. Bunları ayırmak için ekstre filitre kağıdından süzülür. Süzülen bu berrak ekstreden bir miktar alınarak bir deney tüpüne aktarılır. Tübün üzerine aynı miktarda benzen ile bir kaç damla su ilave ediler. Su ilave edilmesinin amacı alkol karışımının yoğunluğunu arttırıp, benzenin kolayca tübün üst kısmına çıkmasını sağlamaktır. Bir süre sonra tübün üst kısmında benzende eriyen klorofilin , alt kısmında ise alkolde kalan sarı renkli karotin ve ksantofil bulunur. Bu şekilde ayırmak, kaba bir yöntemdir. Bu ayrımı daha ayrıntılı bir biçimde gözleye bilmek için kağıt ve tebeşir yardımıyla basitçe yapılabilecek olan bazı uygulamaları örnek olarak verebiliriz. Bu uygulamada yukarıda adı geçen renkli maddeler molekül ağırlığı ve adsorbsiyon derecelerine göre ayrılırlar. Bir petri içine süzülmüş olan berrak klorofil ekstresinden bir miktar koyulur. İçerisine şerit şeklinde kesilerek hazırlanmış kurutma kağıdı ile tebeşir yerleştirilir. Bir süre sonra kağıdın ve tebeşirin üst kısımlarında sarı renkli karotin ve ksantofil, alt kısımda ise yeşil renkli klorofilin toplandığı görülür. Bu kademeli renk farkı adı geçen renk maddelerinin molekül ağırlıklarının ve adsorbsiyon derecelerinin farklı olmasında ileri gelir. Fotosentez Olayında Organik Madde Sentezlendiğinin Gösterilmesi Fotesentezde ışığın katalizörlüğü altında karbon dioksit ve suyun bitkiler tarafından birleştirilerek organik madde (glikoz) sentezlenmesidir. Bu maddeler ya olduğu gibi ya da uzun zincirler şeklinde paketlenerek nişasta şeklinde depolanırlar. Amacımız fotosentezin bir ürünü olan glikozun sentezlendiğini ortaya koymaktır. Araç ve Gereçler : Ebegümeci ve yaprağı iki renkli olan bir bitki yaprağı, siyah renkli kağıt, potasyum iyodür (KI), sıcak su. Uygulama : Yaprağı iki renkli olan bitkiyi alarak uzun bir müddet ışık altında tutunuz. Ebegümeci bitkisinin bir yaprağının yarısını siyah bir kağıt ile kapatarak diğer bitkiyle birlikte aynı sürede olmak şartıyla ışık altında bırakınız. Daha sonra bu bitkileri saplarından keserek kaynamakta olan suyun içerisinde hücrelerinin ölmesini ve çeperlerinin dağılmalarını sağlayınız. Bu iş için iki dakikalık bir süre yeterli olacaktır. Yapraklar yeşil rengini kaybedince potasyum iyodürle muamele ediniz. Işıkta kalmış yeşil renkli bölgelerin nişasta oluşumundan dolayı mavi bir renk aldığını, yeşil olmayan kısımların ise renk vermediğini göreceksiniz (Şekil 4. 3). Deney 3. Fotosentez İçin Karbondioksitin Varlığının Zorunlu Olduğunun Gösterilmesi Yeşil bir bitki oldukça yoğun olarak ışık altında bırakılsa bile, eğer ortamda karbon dioksit bulunmuyorsa bitki bir süre sonra sararmaya başladığı ve gelişiminin durduğu gözlenir. Bunu aşağıdaki gibi bir deneyle ispatlamak mümkündür. Araç ve Gereçler : Bir dal parçası, kavanoz, tüp, tıpa, potasyum hidroksit (KOH), su. Uygulama : Bir bitki dalı alınarak iki yaprağı içerisinde su ve potasyum hidroksit bulunduran bir tüple birlikte (tüpün ağzı açık durumda) geniş ağızlı bir şişe veya kavanoz içerisine bırakılır. Bir süre sonra dalın kavanoz içerisinde kalan kısmında yaprakların sararıp solduğu görülür. Bir müddet daha sonra ise yapraklar tamamen ölür. Buna neden olan faktör, büyük şişedeki karbon dioksitin potasyum hidroksit tarafından emilerek şişe içerisindeki yaprakların ışık ve suyu aldıkları halde karbon dioksit yetersizliğinden fotosentezi yapamamalarındandır. Böylece fotosentez için ortamda karbondioksite kesinlikle gereksinim duyulduğu ispatlanmış olur (Şekil 4. 4). Deney 4. Fotosentezi Etkileyen Faktörlerin Birlikte İncelenmesi Aynı canlı materyeli üzerinde, fotosentezi etkileyen faktörlerin birinin etkisini değiştirip (ışık, karbon dioksit, sıcaklık gibi) diğerlerininkinin sabit tutulması ile fotosentez hızında meydana gelen değişikliklerin incelenmesi ve bu faktörlerin etkilerinin karşılaştırılması şeklinde gösterilecektir. Araç ve Gereçler: Elodea bitkisi, beher, huni, ışık kaynağı, %4'lük potasyum bikarbonat (KHCO3), %1'lik KHCO3, termometre, ispirto ocağı, milimetrik kağıt. Uygulama: Bu deney için Elodea su bitkisi kullanılacaktır. Elodea bitkisi içi su dolu bir cam kaba alınır. Bitkinin üzeri çıkacak olan gaz kabarcıklarını toplayacak olan bir huniyle şekilde görüldüğü gibi kapatılır (Şekil 4. 5). Işık faktörünün etkisini ölçmek için önce normal ışıktaki kabarcık çıkışı tespit edilir. Bir lamba yardımıyla düzeneğe ışık verilir ve kabarcık çıkışı gözlenir. Fotosentez hızı ile aydınlatma şiddeti arasındaki ilişki grafikte gösterilir. Karbondioksit konsantrasyonunun etkisini inceleyebilmek için de başka bir kaba yine ortamı su ile hazırlanmış %4'lük KHCO3 çözeltisi konur. Yine bitki bu düzeneğin içine yerleştirilip bu konsantrasyondaki fotosentez hızı ölçülür. Aynı işlem %1'lik KHCO3 için tekrarlanır. KHCO3 konsantrasyonuna karşı kabarcık sayısındaki değişim grafiği çizilir. Sıcaklığın fotosentez üzerine etkisini ölçmek içinde aynı düzeneğin sıcaklığı ölçülür ve bu sıcaklıktaki kabarcık sayısı saptanır. Daha sonra sıcaklık ispirto ocağı yardımıyla arttırılır ve kabarcık sayısı belirlenir. Sıcaklık kabarcık çıkışı durana kadar arttırılır. Sıcaklık ile fotosentez ilişkisi bir grafikte gösterilir. Deney 5. Aerobik Solunum Bu deneyle karbonhidratların havadan alınan O2 ile CO2 ve H2 O ya kadar yıkılıp enerji açığa çıktığını göreceksiniz. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan bezelye taneleri, balon joje, cam boru, beher, KOH, renkli bir sıvı. Uygulama: Bu deney için, CO2 tutma özelliğine sahip potasyum hidroksit (KOH) kristalleri pamuğa sarılarak çimlenmekte olan bezelye taneleri ile birlikte bir balon joje içine yerleştirilir. Daha sonra balon şekilde görüldüğü gibi bir ucu renkli sıvıya batırılmış kılcal boru ile birleştirilir. Bir süre sonra bezelyelerin solunum yapması sonucu O2 alınıp CO2 verilir. Dışarıya verilen bu CO2, KOH kristalleri tarafından tutulur ve azalan hacim kadar kılcal boruda sıvı yükselir. Deney 6. Anaerobik Solunum Havanın serbest oksijeni ile temas halinde olmayan bazı bitkiler, kendileri için gerekli olan enerjiyi, organik maddeleri enzimatik faaliyetlerle parçalayarak sağlarlar. Bu parçalanma sonucunda açığa çıkan gaz CO2 'tir. Araç ve Gereçler: Çimlenmekte olan nohut, deney tüpü, civa, beher. Uygulama: Çimlenmekte olan bir kaç nohut tanesini deney tüpünün içine yerleştirin. Sonra tüpü tamamıyla civa ile doldurun ve ters çevirerek yine civa dolu bir kabın içine batırın. Daha sonra cıva dolu kabın üzerine su ilave edin. Bir süre sonra tohumların anaerobik solunumu sonucu ortaya çıkan gaz tüpteki civayı aşağıya doğru ittiğini göreceksiniz (Şekil 4. 7). Bu da bize havadaki serbest oksijen yerine bitki dokularındaki bağlı oksijenin kullanıldığını gösterir. Deney 7. Fermantasyon Bazı organizmaların solunumu sonucunda substrat CO2 gibi çok basit bir ürüne kadar parçalanmaz. Solunum sonucunda daha kompleks bir madde açığa çıkar. Bu olaya fermantasyon denir. Araç ve Gereçler: %1 'lik glikoz çözeltisi, % 20 'lik Baryum hidroksit (Ba(OH)2), taze bira mayası, erlenmayer, cam boru, tıpa. Uygulama: Bir erlenin içine 200 cm3 %1 lik glikoz çözeltisi konulur. Daha sonra bu karışımın içine bir miktar taze bira mayası ilave edilir. Erlenin ağzı şekilde görüldüğü gibi cam boru takılmış tıpa ile kapatılır ve cam borunun diğer ucu yine tıpa ile kapatılmış % 20 'lik Ba(OH)2 çözeltisi içine batırılır. Ba(OH)2 içeren tüpte çökelmenin meydana gelmesi, olay sonucunda CO2 açığa çıktığını, alkol kokusu da fermentasyon sonucu alkolün meydana geldiğini gösterir Özet Doğada meydana gelen ve canlılığın ışık ile iletişim gösteren en belirgin temel olaylarından biri "fotosentez"dir. Fotosentez ışık enerjisinin biyolojik olarak kimyasal enerjiye dönüşümü olayıdır. Enerji yönünden tüm canlı organizmalar kesinlikle fotosenteze bağımlıdır, çünkü gerekli besin maddelerinin ve hatta atmosferdeki oksijenin kökeni fotosentezdir. Canlıların büyük bir çoğunluğu için oksijen, besin kadar önemlidir. Oksijen (O2) hayatsal olayların sürekliliği için gerekli olan, besinlerde depo edilmiş enerjiyi serbest hale getirir. Canlıların çoğu havadaki serbest oksijeni kullanır. Bir kısım organizmalar (bazı bir hücreliler, ilkel bitkiler, yassı ve yuvarlak parazit solucanlar) enerji elde etmek üzere çevrelerindeki eser miktarda oksijenden bile faydalanabilirler. Bu ünitede bitkilerde fotosentez olayını, fotosenteze etki eden faktörleri, oksijenli ve oksijensiz solunum olaylarını, fermantasyon olayının nasıl meydana geldiği bazı deneylerle gösterilmeye çalışılmıştır. Değerlendirme Soruları Aşağıdaki soruların yanıtlarını verilen seçenekler arasından bulunuz. 1. Fotosentez için aşağıdakilerden hangisi gerekli değildir? A. CO2 B. Işık C. Klorofil D. KOH E. H2O 2. Aşağıdaki bileşiklerden hangisi CO2 tutabilme özelliğine sahiptir? A. H2O B. KHCO3 C. BaCO3 D. NaOH E. KOH 3. Fermantasyon sonucu aşağıdaki maddelerden hangisi oluşur? A. Glikoz B. Karbonhidrat C. Alkol D. Oksijen E. Protein 4. Aerobik solunumda karbonhidratlar, aşağıdaki hangi maddenin yardımıyla en küçük yapı taşları ve enerjiye kadar parçalanırlar? A. O2 B. CO2 C. H2 O D. KOH E. NaOH 5. Aşagıdakilerden hangisi fotosentezin hızına etki etmez? A. CO2 B. Glikoz C. Sıcaklık D. Işık E. Klorofil Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Ocakverdi, H., Konuk, M., (1989) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Selçuk Üniv. Eğitim Fak. Yay: 14, Konya. Önder, N. Yentür, S., (1991) Bitki Fizyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, İstanbul. Üniv. Fen Fak.Yay. No: 220, İstanbul. Önder, N., (1985) Genel Bitki Fizyolojisi, İstanbul Üniv. Fen Fak. Yay. No: 189, İstanbul. Ayrıntılar ve şekiller için tıklayınız: http://www.aof.anadolu.edu.tr/kitap/IOLTP/2282/unite04.pdf

http://www.biyologlar.com/fotosentez

ÇEVRE KİRLENMESİ

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ a) İnsana ve Çevreye Etkisi b) Sonuçları (Asit Yağmurları)   Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi   Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi   Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi   Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi   Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi   İnsan Sağlığına   Hayvan ve Bitkilere   İklime d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri   Fiziksel İşlevler   Fizyolojik İşlevler e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri II – SU KİRLENMESİ a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar 1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 2.1.) Kimyasal Kirlilik 2.2.) Fiziksel Kirlilik 2.3.) Fizyolojik Kirlilik 2.4.) Biyolojik Kirlilik 2.5.) Radyoaktif Kirlilik 3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik III – TOPRAK KİRLENMESİ 1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik 4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri IV – DİĞER ETMENLER a) Gürültü Kirliliği   Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri b) Radyasyon ÇEVRE KİRLENMESİ Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses...) doğal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir. Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-şamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. HAVA KİRLİLİĞİ Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir. Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz. Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir. Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır. Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım: Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır. Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur. Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel böl-gelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır. Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir. Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur. İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur. Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur. Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir. Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar. Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ula-şan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir. HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI) Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder. ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır. Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler. Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır. ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır. Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır. ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır. Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir. Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır. Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür. Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır. Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır. Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir. Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler. HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır. Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır. Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir. Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.   İKLİME ETKİLERİ Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır. Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır. ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:   FİZİKSEL İŞLEVLER: 1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir. 2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar. 3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler. 4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.   FİZYOLOJİK İŞLEVLER: 1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler. 2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır. 3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır. 4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur. ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur. Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar. SU KİRLİLİĞİ Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur. Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir. Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur. KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir. Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri için-de yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur. Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır. Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı 10 yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır. Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:   Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir. Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir. Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır. Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.   Endüstrinin neden olduğu kirlilik Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir. 1. Kimyasal Kirlilik Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır. Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler. 2. Fiziksel Kirlilik Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir. Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır. 3. Fizyolojik Kirlilik Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler. 4. Biyolojik Kirlilik Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır. Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur. 5. Radyoaktif Kirlilik Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir. Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır. Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.   Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır. Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz: 1. Denizlerin havadan kirlenmesi:   Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme   Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi 2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi   Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğun-laşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir: # Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir. # Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır. # Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır. Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.   Limanlarda meydana gelen kirlilik.   Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.   Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.   Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş. 3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:   Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.   Çöpler.   Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.   Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.   Tarımdan gelen kirlilik.   Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik. TOPRAK KİRLENMESİ Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır. Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırla-maktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuştur. Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir. Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar. Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır. Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:   Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir. Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.   Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir. Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.   Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır. Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır. Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır. Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.   Erozyonun etkileri   Yaşlık ve çoraklığın etkileri   Taşlılık ve kayalığın etkileri   Gübre ve gübrelemenin etkileri   Tarım arazisi bozulmalarının etkileri Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir. Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır. Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır. DİĞER ETMENLER GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu ola-rak tanımlanır. Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir. Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığın-da gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar. Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol aça-bildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir. İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir. Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır. RADYASYON Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır. Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirlenmesi

Bio-Der Kanun Taslağı

KANUN TEKLİFİ TASLAĞI 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNUNDA BİYOLOGLARIN SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFINDAN TEKNİK HİZMETLER SINIFINA GEÇİRİLMESİ YÖNÜNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA İLİŞKİN KANUN TASARISI Madde 1. 14.07.1995 Tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 36. Maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. II. TEKNİK HİZMETLER SINIFI Bu kanunun kapsamına giren kurumlarda meslekleriyle ilgili görevleri fiilen ifa eden ve meri hükümlere göre yüksek mühendis, mühendis, yüksek mimar, mimar sıfatını almış olanlar ile bunlardan öğretmenlik hizmetinde çalışanlar, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu, Erkek Teknik Öğretmen Okulu ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunları, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi ile uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu mezunları, Teknik Eğitim Fakültesi (Yüksek Teknik Öğretmen Okulu ve Güzel Sanatlar Fakültesi, İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu), jeolog, jeofizikçi, hidrojeolog, hidrolog, jeomorfolog, kimyager, fizikçi, matematikçi, istatikçi, yöneylemci (hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı (Ekonometrici), Erkek Teknik Öğretmen Okulu mezunları, fen memurları, teknikerler ve yüksek teknikerler, tütün ve müskirat eksperleri, Tarım Alet ve Makineleri Uzmanlık Yüksek Okulu mezunları ile benzeri fen bilimleri ve teknik bilimler lisansiyerleri, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun olan şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, yüksek bölge plancısı. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Teknoloji Bölömü İş ve Teknik Anabilim Dalı mezunları, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu mezunları, üniversitelerin Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümlerinin Prehistorya, Protohistorya ve Ön Aysa Arkeolojisi, Klasik Arkeoloji Anabilim Dallarından mezun olanlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinden mezun BİYOLOGLAR (Biyolog, Biyoteknolog, Botanikçi, Ekolog, Entomolog, Genetikçi, Hidrobiyolog, Limnolog, Deniz Biyoloğu, Moleküler Biyolog, Mikrobiyolog, Ornitolog, Zoolog, Yaban Hayatı Biyoloğu) ibaresi eklenmiştir. Madde 2: III. SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI Sağlık hizmetlerinde (Hayvan sağlığı dahil) mesleki eğitim görerek yetişmiş olan tabip, diş tabibi, eczacı, veteriner hekim gibi memurlar ile bu hizmet sahasında çalışan yüksek öğrenim görmüş fizikoterapist, tıp teknoloğu, sağlık memuru, sosyal hizmetler mütehassısı, psikolog, diyetçi, sağlık mühendisi, sağlık fizikçisi, sağlık idarecisi ile ebe ve hemşire, hemşire yardımcısı, (Fizik tedavi, laboratuvar, eczacı, diş anestezi, röntgen teknisyenleri ve yardımcıları, çevre sağlığı ve toplum sağlığı teknisyeni dahil) sağlık savaş memuru, hayvan sağlık memuru ve benzeri sağlık personelini kapsar. Biyolog ibaresi çıkarılmıştır. Madde 3: Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.Madde 4: Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu Yürütür. GEREKÇE: Bilindiği üzere sağlık hizmetleri sınıfında yer alan Biyologlar Sağlık Kurumlarının yanı sıra Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Başbakanlık ve Başbakanlığa bağlı kamu, kurum ve kuruluşlarda ve Denizcilik Müsteşarlığı’nda v.b kurum/kuruluşlarda aşağıdaki görevleri yapmaktadır. Biyologların Çalışma Alanları; 1. Sağlık hizmetleri veren kurum ve kuruluşlarda her türlü tıbbi analizlerin yapılmasında, tıbbi araştırma ve destek ünitelerinde, 2. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili alanlarda, 3. Biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, 4. Hidrobiyoloji ve su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, 5. Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçeşitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, 6. Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji Programlarının geliştirilmesinde, 7. ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporlarının hazırlanmasında, 8. Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde, 9. Gıda Kontrol Laboratuvarlarında, 10. Arıtma tesislerinde, 11. Biyolojik Ürünlerle ilgili standartların belirlenmesinde, 12. Kriminoloji Laboratuvarları ve Adli Tıp ile ilgili alanlarda, 13. Gümrük Biyologu olarak, 14. Biyomedikal çalışma alanlarında, 15. İlaç ve hammaddelerinin, kozmetik ürünlerinin üretimi, kalite kontrolünde, araştırma ve geliştirme çalışmalarında, 16. Pest ve vektör canlıların kontrolüne yönelik faaliyetlerde, yerleşkelerdeki haşere mücadelesinin planlanması ve yürütülmesinde, 17. Nükleer tesisler ve radyasyon kullanılan isletmelerde, 18. Hayvanat bahçelerinde, yaban hayvanı rehabilitasyon ve barındırma tesislerinde ve petshop işletmelerinde, 19. Arberatumlar, Botanik Bahçeleri, yabani bitki türlerinin depolandığı ve işlendiği merkezlerde GEREKÇEYE ESAS YÖNETMELİKLER VE BU YÖNETMELİKLERDE BİYOLOGLARIN YETKİ TANIMLARI GIDA ve GIDA İLE TEMAS EDEN MADDE ve MALZEMELERİ ÜRETEN İŞ YERLERİNİN ÇALIŞMA İZNİ ve GIDA SİCİLİ ve ÜRETİM İZNİ İŞLEMLERİ İLE SORUMLU YÖNETİCİ İSTİHDAMI HAKKINDA YÖNETMELİK, Yetki Kanunu:5179, Yayımlandığı R.Gazete: 27.08.2004-25566 EK: 7/A (www.kkgm.gov.tr/yonetmelik/sorumlu_yonetici.html) Gıda İsletmelerinde Üretimin Niteliğine Göre Sorumlu Yönetici Olarak İstihdam Edilecek Meslek Mensupları; 5- Meyve/Sebze Ambalajlayan İş Yerleri (taze/kurutulmuş): Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 7- Unlu Mamüller (simit-yufka-kadayıf-galeta...vb.), Ekmek ve Ekmek Çeşitleri, Pastacılık Ürünleri, Un, Bulgur ve Makarna Üreten İş Yerleri ile Hububat ve Bakliyat İsleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog.13- Baharat ve Kuru Yemiş İşleyen İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 17- Maya, Fermente ve Salamura Ürünleri Üreten İş Yerleri (sirke-yaprak-turşu, zeytin vb.): Ziraat Mühendisi (Gıda+Sut+Bahçe Bitkileri), Gıda Mühendisi, Biyolog.19- Su Ürünleri İşleyen İş Yerleri: Su Ürünleri Mühendisi, Ziraat Mühendisi (Gıda +Su Ürünleri+Zootekni), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog. 20- Yumurta Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bolümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. 21- Soğuk Hava Depoları, Sade Buz Üreten İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Veteriner Hekim, Kimya Mühendisi, Kimyager, Biyolog. 23- Sadece Gıda Maddelerini Ambalajlayan İş Yerleri: Ziraat Mühendisi (tüm bölümler), Gıda Mühendisi, Biyolog, Kimya Mühendisi, Kimyager. HALK SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI İLAÇLAMA USUL VE ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK, RESMİ GAZETE:27 OCAK 2005, SAYI:25709, (www.saglik.gov.tr/) Mesul müdür Madde 8- İşyeri faaliyette olduğu sürelerde bir mesul müdür bulunması zorunludur. Mesul müdür sadece bir işyerinde mesul müdürlük görevini üstlenebilir. Mesul müdürlük için Hekim, Veteriner Hekim, Eczacı, Tıbbi Teknolog, Ziraat Mühendisi, Biyolog ünvanına sahip veya entomoloji, toksikoloji alanında yüksek lisans, çevre sağlığı ve toplum sağlığı bölümü en az önlisans diplomasına sahip olunması zorunludur. Bu diplomaya sahip kişiler Bakanlık tarafından belirlenecek eğitim programına katılarak sertifika almak zorundadırlar. Mesul müdür, idari işlerden bizzat, diğer işlemlerden ise ekip sorumluları ile birlikte sorumludur. Mesul müdürün idari işlerinden, işleyişten ve sunulan hizmetin gerektirdiği alt yapı olanaklarının sağlanmasından işyeri sahipleri de bizzat sorumludurlar. ÇEVRESEL ETKİ DEĞERLENDİRME (ÇED) RAPORU HAZIRLAMADA VE ÇED BÜROSU AÇMAK İÇİN GEREKLİ YETERLİLİK ŞARTLARI HAKKINDAKİ YÖNETMELİK (www.cevreorman.gov.tr/yasa/t/25383.doc) Yeterlik Belgesi Başvurularında Aranacak Koşullar Madde 5 — Yeterlik belgesi almak isteyen kurum ve kuruluşların aşağıdaki koşulları sağlamaları zorunludur: a) Kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış bir çevre mühendisini sürekli olarak istihdam etmeleri, b) Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, Fen-Edebiyat Fakültelerinin Fizik, Kimya, Biyoloji Bölümleri ile Jeoloji, Hidrojeoloji, Zooloji, Arkeoloji, Veteriner Hekim, Kamu Yönetimi, İşletme, Ekonomi, Maliye, İktisat, Sosyoloji Bölümleri Lisans Mezunlarından farklı meslek grubundan kamu veya özel sektörde mesleği ile ilgili olarak en az iki yıl çalışmış iki personeli sürekli olarak istihdam etmeleri, c) (a) ve (b) bentlerinde belirtilen meslek dallarından; raporu hazırlayacak kurum/kuruluşların Raporunun hazırlanması, incelenmesi veya denetiminde en az üç yıl çalışmış bir personeli rapor koordinatörü olarak ÇED sürecinde görevlendirmeleri, Bu yönetmeliklerden de anlaşılacağı gibi biyologların sağlık sektörü dışında çevrenin korunmasına yönelik her türlü çalışmada Çevre mühendisleri, İnşaat mühendisleri, Şehir plancıları, Mimarlar, Jeoloji mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kimyagerler, Ziraat mühendisleri, Gıda mühendisleri ve benzeri meslek grupları ile birlikte teknik hizmet vermektedirler. Yukarıda saydığımız meslek gruplarıyla aynı koşullarda aynı işleri (Ekolojik planlama, Ekosistem yönetimi, CED raporu hazırlama, Haşere mücadelesi, ve Biyoçeşitliliğin saptanması gibi birçok alanda arazi ve laboratuar çalışmalarına fiilen katılmaktadırlar) yapmaktadırlar. Zira Yönetmeliklerle Belirlenen Yetkilerden ve Biyologların çalışma alanlarından da anlaşılacağı üzere aynı ortamlarda aynı yetkileri paylaşan ve aynı işleri yapan mühendis, yüksek mimar, mimar, jeolog, hidrojeolog, hidrolog, jeofizikçi, fizikçi, kimyager, matematikçi, istatistikçi, yöneylemci (Hareket araştırmacısı), matematiksel iktisatçı, ekonomici ve benzeri ile teknik öğretmen okullarından mezun olup da, öğretmenlik mesleği dışında teknik hizmetlerde çalışanlar, Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi veya Bölümlerinden mezun şehir plancısı, yüksek şehir plancısı, v.b meslek grupları, Biyologlar dışındaki meslek gruplarının Teknik Hizmetler Sınıfında, Biyologların ise (Teknik Hizmet Üretmesine rağmen) Sağlık Hizmetleri Sınıfında olması anlaşılır değildir. Çevre koruma, kontrol ve ekolojik planlama ile ilgili arazi şartlarında; biyoteknolojik çalışma yapan kurum ve kuruluşlarda her türlü araştırma-geliştirme ve üretim faaliyetinde, Hidrobiyoloji ve Su ürünleri ile ilgili araştırma ve üretim faaliyetlerinde, Milli Parklar, Doğa Koruma, Yaban Hayatı Koruma ve Özel Cevre Koruma alanlarında biyoçesitlilik (fauna ve flora), ekoloji, doğa yönetimi ve yaban hayatı uzmanı olarak, Biyoloji eğitim-öğretim faaliyetleri ve Biyoloji programlarının geliştirilmesinde, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarının hazırlanmasında, Tarım ve Ormancılık alanlarında araştırma ve geliştirme faaliyetleri, arıtma tesislerinde çalışan Biyologların sağlık sektörü dışında birçok sektörde de yer aldıkları açıkça görülmektedir. Ayrıca Biyologlar üniversitelerin Fen, Fen-Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinin Biyoloji Bölümlerinden mezun olup, Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji ağırlıklı dersler almışlardır, Kimyager, Fizik, Matematikçi, İstatistikçi gibi birçok meslek grubuyla aynı Fakültelerden ve 4 yıllık bir eğitimle mezun olmuşlardır. EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET POLİTİKASI VE BİYOLOGLARIN MAĞDURİYETİ Sağlık Bakanlığı dışında diğer bakanlıklar ve kamu kurum kuruluşlarında çalışan Biyologlar döner sermaye almamakta, arazi koşullarında çalışmalarına rağmen arazi tazminatından faydalanamamaktır. Bilindiği gibi 21.03.2006 tarih ve 5473 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Değişik Adlar Altında İlave Ödemesi Bulunmayan Memurlara ve Sözleşmeli Personele Ek Ödeme yapılması İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile kimi kamu personelinin almakta olduğu aylık ücretlere değişik adlar altında iyileştirmeler yapılmış ancak burada BİYOLOGLAR yer almamış ve mağdur edilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı söz konusu Kararı, Anayasa’ya ve hukuka açıkça aykırıdır. Aynı süreçte “Biyologlar” tarafından Bakanlar Kurulu’nun 2006/10344 sayılı kararına itirazlarda bulunulmuş, Devlet Personel Başkanlığı, Maliye Bakanlığı ve ilgili kurumlara bildirilmiş gelen cevabi yazı da “Eşit işe eşit ücret” politikası kapsamında söz konusu kanuna atıfta bulunularak yapılacak düzenleme kapsamında denge tazminatı ile durumun düzeltileceği belirtilmesine rağmen yeni düzenleme ile aradaki ücret dengesizliği daha da artmış ve “Eşit ise eşit ücret” politikasına uygun olmayan şekilde meslek grubumuz mağdur edilmiştir. SONUÇ OLARAK; Çevre ve Orman Bakanlığında, Tarım ve Köy işleri Bakanlığında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Denizcilik Müsteşarlığı, DSİ v.b kurumlarda görev yapan tüm Biyologlar teknik uzman olarak çalışmakta olmasına rağmen EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTA OLUP, BU DURUM “Eşit işe eşit ücret” politikası İLE BAĞDAŞMAMAKTA VE BİYOLOGLAR MAĞDUR EDİLMEKTEDİRLER. Yeni düzenlemeden önce, Çevre ve Orman Bakanlığında çalışan Biyologlar, Mühendis, Veteriner Hekim, Şehir plancısı, Mimar, Jeolog, Kimyager v.b. meslek gruplarından 300,00-350,00 TL az maaş alırlarken yeni düzenleme ile (Denge Tazminatı) birlikte aynı ortamda, benzer işleri yapan hatta aynı Fakülteden mezun ve aldıkları derslerin neredeyse üçte biri ortak olan Kimyagerlerden 500,00-700,00 TL daha az ücret alır hale gelmişlerdir. Sonuçta 1250,00 ila 1400,00 TL arasında maaş almakta olan biyologlar EN DÜŞÜK DEVLET MEMURU MAAŞINA YAKIN MAAŞ ALMAKTADIRLAR. Bu nedenle Biyologların Teknik Hizmet üretmesi nedeniyle TEKNİK HİZMETLER SINIFINA DAHİL EDİLMESİ HUSUSUNDA GEREKLİ YASAL DEĞİŞİKLİKLERİN YAPILMASINI, TÜM HAKLARIMIZ SAKLI KALMAK ÜZERE ARZ VE TALEP EDERİZ. TÜRKİYE BİYOLOGLAR DERNEĞİ

http://www.biyologlar.com/bio-der-kanun-taslagi

Canlıların sınıflandırılmasında temel alınan bazı özellikler

•Hücre tipi ve sayısı (Ökaryot – Prokaryot) (Hücresel organizasyon) •Embriyo tabakalarının sayısı (Endoderm – Mezoderm – Ektoderm) •Embriyonik örtülerin bulunuşu (Vitellus – Koryon – Amniyon – Allontois) •Vücut boşluğu tipleri (Gastrovasküler – Sölom) •Simetri şekilleri (Bileteral – Işınsal) •Vücutta segmentlerin bulunuşu (Benzer parça) •İskeletin bulunuşu (varsa kıkırdak veya kemik) •Azotlu boşaltım maddelerinin benzerliği (NH3 – Üre – Ürik Asit) •DNA’ daki baz dizilişi •Sistemlerin varlığı (Sindirim, solunum, dolaşım)

http://www.biyologlar.com/canlilarin-siniflandirilmasinda-temel-alinan-bazi-ozellikler

Lizozomlar

Sitoplazma içinde yuvarlak şekilli etrafı zarla çevrili organellerdir. Eritrositler dışında her hücrede bulunurlar. Lizozomlar içinde düşük pH'da etkili 50 eritici enzim tanımlanmıştır. Enzimler hücrenin kendi sitoplazmasına zarar vermezler. Ölüm sonrası değişimler lizozom zarının geçirgenliğini bozar. Enzimler sitoplazmayı eritmeye başlar. Histolojik tespit maddelerinin bu aşamada kullanıldığını görmüştük. Tespit maddeleri lizozom içi enzimleri makromoleküller halinde oldukları yere çöktürür. Bu şekilde enzimlerin sitoplazmaya geçişleri engellenir.

http://www.biyologlar.com/lizozomlar

Biyolojik (Harp) Savaş Maddelerindeki Gelişmeler ve Bağışıklık sistemi

Biyolojik Harp Tarihine Kısa Bir Bakış Biyolojik Harp Maddelerinin (BHM) en ilkel primitif kullanımı MÖ. 7nci yüzyıla kadar dayanır. Asurlular bu yüzyılda düşmanın su kaynaklarını zehirlemek için Rye ergot (çavdar mahmuzu) kullanmışlardır. MÖ. 6. Yüzyılda ise müshil bitkisini ve zehirli hayvanların biyolojik harp amacıyla kullanıldığını görmekteyiz. 1346 Yılında Tatar Ordusu Kaffa (Kırım) kale şehrini uzun süre kuşatmış,kaleyi alamayınca vebalı insan cesetlerini mancınıklarla kaleye atarak, kale de çıkan veba salgını sonucu şehri teslim almışlardır. 171O Yılında Rusların vebalı cesetleri savaşlarda taktik amaçla kullandığını, yine 1754-63 yıllarında İngiliz piyadelerinin Fransız ve Hindistan savaşlarında çiçek hastalığını (bulaştırılmış battaniyelerle) biyolojik harp amacıyla kullandığını kayıtlardan öğrenmekteyiz. 1nci Dünya harbi sırasında Amerika"dan Fransa"ya nakledilen sığır ve atlara Alman gizli servisince ruam hastalığı bulaştırıldığı, 1937-1945 yılları arasında Japonya"nın 731nci birliği General Shiro Ishi komutasında veba ve tifo başta olmak üzere bir çok BHM"si üretip stokladığı ve kullandığı bilinmektedir. Bu denemelerde en az 10 binden fazla kişinin öldüğü bildirilmiştir. 1945-1969 Yılları arasında ABD başta olmak üzere bir çok ülke BHM araştırma geliştirme faaliyetlerine devam etmiştir. 1959-1969 Yılları BHM"lerinin araştırmaları açısından altın yıllar olarak kabul edilmektedir. 25 KASlM 1969"da ABD Başkanı Nixon tek taraflı olarak tüm biyolojik araştırmaların bağışıklık kazandırma, keşif ve güvenlik gibi savunmaya yönelik konularla sınırlı kalması bildirimini yayınladı. Bu bildirimde unutulan Toksin üretimi ise 14 ŞUBAT 1970 yılında yasaklandı. 1972 Yılında Bakteriyolojik (Biyolojik) harp maddeleri ve Toksinlerin harp maddesi olarak üretilmesi geliştirilmesi ve stoklanmasının yasaklanması ve bunların imhası konvansiyonu (BTWC) yapıldı. 22 OCAK 1975"de ABD Başkanı Ford Biyolojik ve Toksin silahların (BHM"lerinin) üretilmesi, geliştirilmesi ve stoklanmasını yasaklayan konvansiyonu imzaladı. Bu konvansiyon 26 MART 1975 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu antlaşmalara rağmen 1979 baharında Rusya"da (Sverdlosk"ta) aerosol Anthrax toksini kaçağından bir çok kişinin öldüğü bilinmektedir. 1991 Körfez savaşı sonrası BM Güvenlik Konseyi Yönergesi 687 sayılı karar çerçevesinde kontrol altına alınan Irak, daha önce inkar ettiği biyolojik silah programlarını, askeri savunma amaçlı araştırmalar çerçevesinde yaptığını kabul etti.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-harp-savas-maddelerindeki-gelismeler-ve-bagisiklik-sistemi

Canlıların Sınıflandırılması nedir,nasıl yapılır

CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI Dünyamızda yaşamakta olan canlılar incelenirse özelliklerinin çok farklı olduğu gözlenir.Bu farklara rağmen bu canlıları derece derece ve birbirlerine benzeyenleri bir araya toplayarak gruplandırmak mümkündür.Canlıların benzerliklerine göre gruplandırılmasına sınıflandırma (sistematik) denir.Hayvanlar ve bitkiler belirli bir düzen içerisinde sınıflandırılır. SINIFLANDIRMA SİSTEMİNİN GELİŞİMİ Canlılar; monera, protista, fungi, bitki ve hayvan olmak üzere gözle görülmeyen çok küçük organizmalardan dev ağaçlara ve binalara kadar bir dağılım gösterirler.Bu büyük hayat çeşitliliğini tanıyabilmek için, büyük grupları daha küçük gruplara ayırmak gerekir.Biyologlar dünyadaki canlıları sınıflandırmamış olsalardı, bu kadar çeşitli olan canlılara ulaşmak mümkün olmayacaktı. Sınıflandırmanın amacı, canlıları bir sistematiğe oturtmak ve tabiatı daha kolay anlaşılabilir hale getirmektir. İlk sınıflandırmayı Yunan Filozofu Aristoteles (m.ö.383-322) yapmıştır.Aristoteles bitkileri otlar, çalılar, ağaçlar; hayvanları ise yaşadıkları yere göre karada, suda ve havada yaşayanlar şeklinde gruplandırmıştır.Aristoteles’in sınıflandırması canlıların görülebilen ve morfolojik özelliklerine göre yapılmıştır. Günümüzdeki sınıflandırılmada, canlıların bütün özellikleri göz önünde bulundurulur. Örneğin yarasanın kanatlarına bakarak onu kuşlar sınıfında incelemek mümkün değildir.Yarasa bütün özellikleri ile bir memeli hayvandır. Sınıflandırma, canlıların görülen bir veya birkaç özelliğine göre yapılırsa ‘suni sınıflandırma’ (yapay sınıflandırma) adını alır. Aristo’nun yapmış olduğu sınıflandırma yapay sınıflandırmadır. Buna ampirik sınıflandırma da denir. Günümüzde sınıflandırma, canlıların akrabalık ilişkilerine göre yapılır. Sınıflandırılmada canlıların tüm özellikleri göz önünde bulundurulur.Bu çeşit sınıflandırmaya ‘tabii sınıflandırma’ (doğal sınıflandırma) denir. Doğal sınıflandırma bilimsel olan sınıflandırılmadır.Buna filogenetik sistematik da denir. Bir canlıyı türün evrim sistematiğine geçirdiği gelişmelere filogeni (soy oluş), embriyo döneminde geçirdiği değişmelere ontogeni (birey oluş) denir. SINIFLANDIRMA BİRİMLERİ Sınıflandırmanın en küçük birimi tür dür.Sınıflandırmada tür kavramını ilk kuran kişi John Ray dır. Tür ortak bir atadan gelem,yapı görev bakımından ortak özelliklere sahip olan, kendi aralarında çiftleşerek verimli döller meydana getirebilen bireylerin oluşturduğu topluluktur. Sistematikte her tür iki isimle adlandırılır.Bu iki isimden 1. si canlının cinsini 2. si tanımlayıcı özelliğini belirtir.Her türün iki isimle adlandırılması ilk kez Carolus Linnaeus tarafından kullanılmıştır. Türlerden daha büyük topluluklar da vardır.Bunlar sırasıyla cins, familya, takım, sınıf, şube ve alem dir. Birbirlerine çok benzeyen yakın türlerin gruplaşmasıyla cinsler ortaya çıkar.Örneğin kedi, aslan ve kaplan türleri ‘felis’ cins adı altında toplanır. Felis domesticus :Kedi Felis leo :Aslan Felis tigris :Kaplan Her tür kendi cinsiyle belirtilir.Bu kural bütün dünyada kullanılır. Böylece karışıklık önlenir.Cinslerin ortak karakterlerine göre gruplaşmasına familyalar meydana gelir.Benzer familyalar takımları oluşturur.Benzer takımların gruplaşmasıyla sınıflar ortaya çıkar. Sınıfların bir araya gelmesiyle şubeler, şubelerin bir arya gelmesiyle alem meydana gelir. Sınıflandırmada birimler büyükten küçüğe doğru gidildikçe, birimin kapsadığı birey sayısı artar, aralarındaki benzerlik azalır.Büyük biriden küçük birime doğru gidildikçe birey sayısı azalır, benzerlik artar. BİLİMSEL SINIFLANDIRMANIN DAYANDIGI TEMELLER Günümüzde geçerli olan sınıflandırma filogenetik sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmaya göre bütün canlıların ortak bir atası vardır.Bu sınıflandırmanın açıklanabilmesi için akrabalık derecelerinin açıklanması gerekir.Akrabalık derecelerinin belirlenmesinde bazı temel kurallar göz önüne alınır. 1) Homolog Organlar: Yapıları ve gelişimleri birbirlerine benzeyen fakat farklı görevleri olan organlara homolog organlar denir.Örneğin fok balığının ön yüzgeci, yarasanın kanadı, kedinin pençesi, atın ön bacağı, insanın eli homolog organlardır.bunları her biri yaklaşık olarak aynı sayıda kemik, kas, sinir ve kan damarlarına sahiptir.Aynı plana göre düzenlenmiş ve aynı gelişme biçimine sahiptir.homolog organlar canlıların ortak bir atadan geldiğinin kanıtlarından biri olarak ileri sürülmektedir. Bazı organlar aynı kökten gelmedikleri halde, yaptıkları görev aynıdır. Bu organlara anolog organlar denir.Kuş ve böcek kanatları analog organlardır. 2) Embriyolojik Benzerlik: Canlıların embriyo dönemlerinde geçirdikleri evreler ve farklılaşmalar birbirine çok benziyorsa bu canlılar yakın akrabadır.Omurgalı hayvanlarının embriyolarının ilk evreleri çok belirgin bir benzerlik gösterir.İlk evrede balık ve domuz embriyosunu ayırmak çok zordur. 3)Biyokimyasal Benzerlik: Çeşitli hayvanların plazma proteinleri arasındaki benzerlik derecelerinin antijen-antikor tekniği ile denenir. Her hayvan türünün kan içeriği kendine özgün bir protein bileşimine sahiptir.yakın akraba olan canlıların plazma proteinlerinin benzerliği daha fazadır. Bütün hayvanlarda hücrenin çalışması ve kalıtım faktörlerinin dölden döle geçmesi kromozomlar tarafından kontrol edilir.Bütün canlılarda kromozomların kimyasal yapısını DNA (deoksiribonükleik asit) meydana getirir.Akrabalık derecesi yakın olan canlıların DNA’larının baz dizilimlerinin benzerliği de artmaktadır. Hayvanlar, protein metabolizması sonucu oluşan azotlu artıkları üre, ürik asit ve amonyak şeklinde idrarla vicuttan uzaklaştırılabilir. Sınıflandırılmada canlıların idrarlarının bileşimi de dikkate alınır. Memeli canlılarının çoğunda sindirim için aynı veya benzer enzimler kullanılır.Bu olaylar canlıların ortak bir kökten geldiğinin kanıtlarından biri olarak gösterilmektedir. Bunlar başka yumurta tiplerinin benzerliği, organizmaların simetri şekilleri anatomik yapılarındaki benzerlikler gibi özellikler de doğal sınıflandırma yapılırken dikkate alınır. Bazı organizmalar mevcut bir sınıflandırma sistemine koymak oldukça zordur.Çünkü canlıların taşıdıkları özelliklerin bazısı bir gruba, bazısı da diğer bir gruba ait olabilir.Örneğin tek hücreli olan euglena; hareketli , kloroplast taşıyan ve kendi besinini yapabilen canlıdır. Euglena, hareketinden dolayı hayvan, kloroplast taşıdıgı ve kendi besinini kendisi yaptığından dolayı da bitki olarak kabul edilmiştir. Bakteriler: Heteretroflardır. Parazit yada saprofit beslenirler. Fotosentez ya da kemosentez yapan ototrof olanları vardır. Mavi-Yeşil algler:Fotosentez yaparlar.Kloroplastları yoktur. Fotosentez olayı stoplazma içine dağılmış klorofiller aracılığı ile olur. PROTİSTA a) Kamçılılar: Tek hücreli yapıya sahiptirler. Suda hareket ederler. Heterotrof ve otorotrof olanları vardır.Örnek:Euglena. b) Kök ayaklılar: Tek hücreli olan bu protozoalar besinlerini yalancı ayakları ile alır ve hareket eder.Örnek:Amip c) Sporlular: Sporla ürerler. parazityaşarlar. Örnek: Plazmadizmmalaria d) Silliler: Hücrenin çevresi hareket ve besin almayı saglayan sillerle çevrilidir. Örnek: Şapkalı mantar. FUNGİ Çok çekirdekli hücrelere sahip olup, sporlarla ürerler. Örnek: Şapkalı mantar. BİTKİLER Algler, çiçeksiz bitkiler ve çiçekli bitkiler olmak üzere üç grupta incelenir. Algler: İletim demetleri yoktur.İletim demetleri olmadığından su ve suda erimiş madensel tuzları tüm bitki tüzeyi ile alırlar.Doku farklılaşması yoktur. Çiçeksiz Bitkiler: Kendi arasında ikiye ayrılır. 1) Kara yosunları: İletim demetleri yoktur.Eşeyli ve eşeysiz üreme, döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Gametleri gametongium denen keselerde oluşturur.döllenme sonucu oluşan zigot bir süre ebeveyne bağlı kalır. 2) Eğrelti otları: İletim demetleri vardır.Gerçek kökleri yoktur. Eşeyli ve eşeysiz üreme döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Çiçekli Bitkiler:İyi gelişmiş iletim sistemleri vardır.Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir.Açık ve kapalı tohum olak üzere iki grupta incelenir. 1) Açık tohumlular: Her zaman yeşildirler.Soymuk demetlerinde kalburlu hücreler vardır, arkadaş hücreleri yoktur.Çiçekleri daima tek eşeylidir.Tohumları daima çok çeneklidir.Tohum taslakları yumurtalık dışına gelişir. 2) Kapalı tohumlular: En gelişmiş bitki sınıfıdır.Her zaman yeşil değildirler.Çiçekleri genelde erseliktir.Çiçeklerinde çanak ve taç yaprak farklılaşması vardır.Kapalı tohumların iki önemli sınıfı vardır. 1)Monokotiledonlar (bir çenekliler): Embriyolarında tek çenek yaprağı taşırlar.Otsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler.İletim demetleri dağınık ve düzensiz sıralanmıştır.Korteksi incedir.Meristem kambiyumu yoktur.Yaprakları paralel damarlıdır. Saçak kök sistemi bulunur. 2) Dikotiledonlar(iki çenekliler): Embriyolarında iki çenek yaprağı taşırlar.Otsu ve odunsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler. İletim demetleri dairesel çizilmiştir. Korteksi incedir.Enine kalınlaşmasını sağlayan kambiyum (meristem) bulunur.Yaprakları ağsı damarlıdır.Ana kök ve buna bağlı yarı kökler gelişmiştir. HAYVANLAR Çok hücreli heterotrof canlılarıdır.Aktif hareket ederler. Omurgalılar ve omurgasızlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Omurgalılar(kordalılar) Omurgalılar ve ilkel kordalılar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. A) Omurgalılar:Vücutlarının sırt tarafında bir sinir kordonu bulunur.İç iskelet eklemlidir. İskelete bağlı kaslar hareketi sağlar.Hepsinde beyin ve beyini koruyan kafatası vardır.Dolaşım sistemleri kapalıdır.Holozoik olarak beslenirler.Çoğu ayrı eşeylidir.Balıklar, kuşlar, kurbağalar, sürüngenler ve memeliler olmak üzere beş sınıfa ayrılırlar. 1) Balıklar: Vicutları pullarla örtülüdür.İç iskelet kemikten ya da kıkırdaktan oluşmuştur.Solungaç solunumu yaparlar.Kalpleri iki odacıklıdır.Kalplerinde sürekli kirli kan bulunur.Vücutlarında temiz kan dolaşır.Soğuk kanlı hayvanlardır.Boşaltım organları mezonefros tipi böbreklerdir.Boşaltım maddelerinin, üreme hücrelerinin ve sindirim artıklarının toplandığı kloak denilen yapıya sahiptirler.Örnek:köpek balığı, alabalık, sazan. 2) Kuşlar: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sağa kıvrılarak dallanır.Sıcakkanlıdırlar.Boşaltım organı metanefroz tipi böbreklerdir, vücut tüylerle kaplıdır.Tüysüz olan bölgeler pullarla örtülüdür.Kloaklıdırlar. Dişleri yoktur.Örnek:martı, bülbül, tavuk, ördek, deve kuşu. 3) Kurbağalar: Lavralar solungaç solunumu, erginleri akciğer ve deri solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır.Vücutlarında karışık kan dolaşır.Soğukkanlıdırlar.Azotlu dolaşım maddesi amonyaktır.Boşaltım organı mezonefroz tipi böceklerdir.Kloak lıdır.Derilerinin mukus salgısı olan mukus, deriyi kaygan tutar.Örnek:semender, kuyruklu kurbağa, su kurbağası. 4) Sürüngenler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır (timsah hariç).Soğukkanlıdırlar.Erginlerinin boşaltım organları metanefroz tipi böbreklerdir.kloak lıdırlar.Dişilerde yumurta kanalının bir bölümü yumurta akı, diğer bölümü yumurta kabuğu yapacak şekilde özelleşmiştir.Vücut keratinle kaplı olduğundan kurudur. Örnek:yılan, timsah, kaplumbağa, kertenkele. 5) Memeliler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sola kıvrılarak dallanır. Sıcakkanlı hayvanlardır.Kloak yoktur.Ürogenital sistem sindirim sisteminden ayrı olarakdışarıya açılır.Boşaltım organı metanesaz tipi böbreklerdir.Sinir sistemleri çok gelişmiştir.Örnek:fare, yarasa, kirpi, insan,balina.  B) İlkel kordalılar: İskeletleri kıkırdaktır.Yutak bölgesinde solungaç yarıkları, sırt tarafında da sırt ipliği bulunur.Bu grubun tek örneğiAmfiyoksüs tür. OMURGASIZLAR Süngerler, sölentereler, solucanlar, yumuşakçalar, eklembacaklılar ve derisi dikenliler olmak üzere gruplandırılmışlardır. a) Süngerler: Yapısını oluşturan hücreler arasında iş bölümü vardır.Hücresel farklılaşma görülmesine karşın hücrelerde doku oluşturmak için iş bölümü yoktur. b) Sölenterler: Bu şube üyeleri oyu bir kese gibi düzenlenmiş tek açıklı sindirim boşluklarına sahiptirler.Örnek:deniz anası, hidra, mercanlar. c) Yassı solucanlar: Sinir ve üreme sistemlerine sahiptirler.Örnek: tenya, planoria. d) Yuvarlak solucanlar: Bitki ve hayvanlarda parazit yaşarlar.Örnek: bağırsak solucanı. e) Böcekler: Vücutlarının tamamı epidermisin salgıladığı kitin ile kaplıdır.Trache solunumu yaparlar. CANLILARDA BESLENME İLİŞKİLERİ Besleme sistemine göre canlılar üreticiler(ototroflar) ve tüketiciler(heterotroflar) olmak üzere iki grupta incelenir.Üretici canlılar(ototroflar) kendi besinlerini yapar.Tüketiciler(heterotroflar) besinlerini kendileri yapamaz.Doğrudan veya dolaylı olarak ototrof canlılardan sağlar. OTOTROF BESLENME Kendi besinini kendisi sentezleyebilen organizmalara ototrof (üretici) canlı denir.Enerji sayesinde inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilirler.Bitkiler, algler ve bazı bakteriler ototrof canlılardır.Kullanılan enerji kaynağına göre, ototrof organizmalar fotosentez yapanlar ve kemosentez yapanlar olmak üzere iki bölümde incelenir.fotosentez yapan canlıların klorofili vardır.bunlar klorofilleri sayesinde güneş ışınlarını soğurarak organik besinlerde kimyasal bağ enerjisine çevirirler. Kemosentez yapan organizmalar genellikle bakterilerdir.Bunlar gerekli enerjiyi amonyak, hidrojen, sülfür gibi belirli inorganik maddeleri oksitleyerek sağlar. Nitrit bakterileri amonyağı nitrite, nitrat bakterileri nitriti, nitrata dönüştürür.bu sırada açığa çıkan enerji bakteriler tarafından ATP sentezinde kullanılır.Bu şekilde gerçekleşen ATP sentezine kemosentetik fosforilasyon denir.Bu ATP inorganik maddelerden organik maddelerin sentezi sırasında kullanılır. Nitrit ve nitrat bakterileri azot döngüsünde rol oynar.Amonyağı, yeşil bitkilerin kolayca alıp kullanabileceği nitrat bileşiklerine dönüştürür.Amonyağın nitrata dönüştürülmesine nitrifikasyon denir. HETEROTROF BESLENME İnorganik maddelerden organik besin yapamayan, organik besinleri hazır olarak alan canlıların beslenme biçimine heterotrof beslenme denir.Böyle beslenen canlılara dış beslek veya tüketiciler adı verilir. Heterotrof canlıların beslenme ve yaşama şekilleri holozoik, simbiyoz, saprofit olmak üzere üç grupta incelenir. a) Holozoik Beslenme:Bu şekilde beslene canlılar besinlerini katı parçalar halinde alarak sindirirler.bunların sindirim sistemleri, avlarını yakalayabilmek için duyu organları, sinir sistemleri ve kas yapıları gelişmiştir.Otçul hayvanlar, etçil hayvanlar ve hem otçul hem etçil hayvanlar bu grupta incelenir. b) Birlikte Yaşama:İki veya daha fazla türün bir arada kurdukları yaşam şekline simbiyosim denir.Bu canlılardan biri konak diğeri konuk adını alır.Birlikte yaşama yararlı ve zararlı birliktelikten oluşur.Yararlı birliklerin beslenme biçimi kommensalizm ve mutualizm dir.Zararlı birlikteliklerin ise parazitizmdir. 1) Mutualizm:Bir arada yaşayan canlıların karşılıklı olarak yarar sağlaması şeklindeki beslenme biçimidir.Bu beslenme biçimine en tipik örnek likenlerdir.Liken, mantar ve yeşil algler in birlikte oluşturdugu bir yaşama birliğidir. 2) Kommensalizm:Bir canlı üzerinde yaşadığı canlıya zarar vermeden bu canlıdan yararlanıyorsa bu yaşama şekline kommensalizm denir.Örnek olarak yengeçlerin solungaçlarına tutunarak yaşayan bazı yassı kurtlar. 3) Parazitizm:Bir arada yaşayan iki canlıdan birinin digerini sömürerek ona zarar vermesi şeklinde olan beslenme ilişkisidir.Bazı bakterilerin sindirim enzimleri yoktur.Önemli monomerleri diğer canlı organizmalardan sağlarlar.Böyle bakterilere parazit bakteriler denir. Hastalık yapan parazit bakterilere de patojen bakteriler denir. Bir canlı diğer bir canlının deri ve solungaçlarına yapışarak yaşıyorsa bu canlılara ektoparazit (dış parazit) denir.Koku ve diğer duyu organları iyi gelişmiştir.Bit, pire, tahtakurusu, uyuz böceği, sivrisinek bir ekoparazittir. Bir canlı diğer bir canlının iç kısmında yaşıyorsa endoparazit denir. Bu parazitler hücre içerisinde yaşıyorsa bunlara hücre parazitleri denir.Örneğin sıtmaya neden olan parazit plazmadium al yuvar hücresinde yaşar.Endoparazitler çok sayıda gamet oluştururlar. Bundan dolayı üreme sistemleri çok gelişmiştir Bitki üzerinde yaşayan ve konak organizmanın odun borularından su ve madensel tuzlar alarak fotosentez yapabilen parazitlere yarı parazit denir.Üzerinde yaşadığı konak bitkinin soymuk borularından hazır organik maddeler alarak yaşayan parazit bitkilere tam parazit denir. c) Saprofit (çürükçül) beslenme:Biramayası, küf mantarı ve bakterilerin çoğu besinlerini katı olarak alamazlar.Bunlar gerekli olan organik besin maddelerini kokuşmaya yüz tutmuş bitki ve hayvan ölüleri üzerinden canlı artık ve salgılarından sağlarlar.Saprofitler öncelikle dışarı salgıladıkları enzimle besinlerini sindirir.Daha sonra küçük molekülleri emerler.Bu şekilde heterotrof beslenmeye saprofit beslenme denir.Saprofit bakterilerinin bir kısmı çürümede, bir kısmı ise mayalanmada rol oynar. HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME Sinek kapan ve ibrik otu gibi böcek yiyen bitkiler fotosentezle organik madde yapar.Ayrıca yakaladıkları böcekleri salgıladıkları enzimlerle hücre dışında sindirirler.Daha sonra bu besinleri emerler. DOGADA MADDE DEVRİ Organik artıklar ve cesetler ayrıştırılarak inorganik maddelere dönüştürülür.Bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez de kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla inorganik maddeler yeniden organik bileşiklere dönüştürülür. Bu dönüşümlere doğada madde döngüsü denir. Karbon devri: Bir dönümlük şeker kamışı her yıl atmosfer tabakasından 20 ton kadar karbondioksit kullanır.Bitki ve hayvan enerji elde etmek için organik maddeleri yıkar.Karbondioksit ve su ya kadar parçalanır.Hücre solunumu denen bu olay sonucunda oluşan karbondioksit tekrar atmosfer tabakasına verilir. Azot devri: Bitkiler aminoasit ve protein sentezi yapabilmek için gerekli olan azotu, nitrat tuzları olarak topraktan alırlar.Bitkiler tarafından alınan nitratlar bitki hücreleri tarafından aminoasit ve protein sentezinde kullanılır. Ölmüş bitki ve hayvanla, canlıların artıkları ve salgılarındaki proteinli maddeler saprofitler tarafından amonyağa dönüştürülür.Bu olaya pütrüfikasyon (kokuşma) denir. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite; nitritte nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür.Bu olaya nitrifikasyon denir. Bitki tarafından kullanılmayan nitratlar azot bozan bakteriler ile parçalanır.Bu parçalanmadan açığa çıkan azot tekrar havaya karışır.Bu olaya denitrifikasyon denir. Havanın azotu toprağa iki şekilde geçer: 1)Yıldırım çakması sonucu azot oksijenle birleşir.Daha sonra su ile etkileşince nitrik asit meydana gelir.Yağmurla toprağa inen nitrik asit toprakta bulunan sodyum ve potasyum bileşikleri ile etkileşerek nitrat tuzlarını oluşturur. 2)Toprakta, havanın serbest azotunu bağlayabilen ve kullanabilen azot bakterileri vardır.baklagillerin köklerindeki urlarda yaşayan ribozom da havanın serbest azotunu bağlayabilir ve azotlu madde yapar.Bu bakterilerin ölüleri topraktaki azotlu organik artıkları oluşturur.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-siniflandirilmasi-nedirnasil-yapilir

Biyolojik Savaş Maddelerinin Günümüzdeki Durumu

2000"li Yıllarda moleküler biyoteknolojinin çok hızlı gelişmesi ve elde edilen sonuçlar patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmaların ve toksinlerin Biyolojik harp amacıyla kullanılmasını mümkün kılacaktır. Buna paralel olarak gen mühendisliği ve DNA teknolojileri sayesinde potansiyel BHM"lerinden daha öldürücü silahların elde edilmesi mümkün olacaktır. İnsanoğlu genom projeleri (insanın genetik haritasının tespiti) çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda toplumların (ırkların) çeşitli spesifik bilgilerine ulaşılacak, dolayısıyla bunun sonucuna göre de gen mühendisliği biyomoleküler bilim adamlarınca ırklara has biyolojik harp maddesi üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik harp maddelerinin potansiyel etkinliği günümüzde daha iyi anlaşılmış olup bazı analizcilerce biyolojik harp maddelerinin, nükleer silahlarla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Biyolojik harp konusuyla ilgili NATO el kitabına göre bakteri, riketsia, virüs ve toksinler gibi biyolojik harp maddelerini ihtiva eden : 39 adet potansiyel BHM"si bildirilmiştir. BHM"sinin aerosol kullanımı, zehirlilik derecesi (patojenitesi) ve miktarı, oluşacak ölüm ve saf dışı ediciliğini doğrudan etkilemektedir. 100 Km2 Iik bir bölgeyi kaplamak ve %50 öldürücülük elde etmek için Ricir adlı toksinden 8 ton gerekirken, aynı öldürücülük sadece 1 kg"lık Anthrax toksini ile elde edilebilmektedir. Dünya sağlık örgütü (WHO)"nce bazı BHM"lerinin rüzgar altı tehlike mesafeleri incelemiş, sonuç olarak da Anthrax ve Tulareminin en büyük rüzgar altı tehlike mesafesini oluşturduklarının yanı sıra öldürücülüklerinin de en fazla olduğu görülmüştür. Bir BHM"si taarruzu normal bir hastalık salgını olarak algılanabilir dolayısıyla misilleme politikası çok zordur. BHM"lerine karşı hassasiyeti azaltma önlemleri, üzerine düşünülmesi gereken bir stratejik değerdir. İnsan vücudunun savunma mekanizmalarından en büyük organı deridir. Deri bakteriler, riketsiyalar ve virüslere karşı seçici geçirgen bir kalkan oluşturur. Suyla ve yemekle (sabotaj şeklinde) alınan BHM"ler ve toksinler bağırsaklardaki enzim ve asitlerle nötralize edilirler. Küçük vücut sıyrıklarından giren BHM"leri ise bağışıklık sistemi hücrelerince yok edilirler. Bu savunma mekanizmasını aşmanın tek yolu vücudun en misafirperver ve kolay incinir yeri olan akciğerlerdir. Dolayısıyla BHM"lerinin aerosol kullanımı çok önem arz etmektedir. Bir BHM"sinin hedeflenen kitlesel zararlara yol açabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekmektedir. (1) Biyolojik harp maddesinin yüksek öldürücülüğe sahip olması, (2) Solunabilecek aerosol formunda olması (BHM"lerin en geniş kullanım türü aerosoldür, aerosolün kararlılığı ve yayılma kabiliyetinin en fazla olduğu partikül büyüklüğü ise 5 - 15 mikron"dur), (3) insandan insana bulaşıcı olması, (4) Tedavisinin ve aşısının olamaması veya zaman alması gibi özellikleri sıralanabilir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-savas-maddelerinin-gunumuzdeki-durumu

Biyolojik Savaş Maddelerinin Sınıflandırılması

Biyolojik harp maddeleri genel olarak ikiye ayrılır. (1 ) Patojenler (Hastalık meydana getirebilen mikroorganizmalar) (a) Bakteriler, (b) Riketsiyalar, (c) Klamidyalar, (d) Virüsler. (2) Toksinler : Kaynaklarına göre üç gurupta incelenir. (a) Mikroorganizma kaynaklı toksinler. Mikroorganimanın özelliğine göre ikiye ayrılır ; (I) Ezotoksinler (II) Endotoksinler (b) Hayvan kaynaklı toksinler (c) Bitki kaynaklı toksinler  

http://www.biyologlar.com/biyolojik-savas-maddelerinin-siniflandirilmasi

Bitki Fizyolojisi Bölüm 1

Fizyolojinin başlangıçı tohumun çimlenmesiyle başlar.Çünkü bitkilerin hayat devreleri spor ya da tohum faaliyetleriyle başlar.Çimlenme embriyodan ekolojik isteğe göre optimum koşullarda normal bitki yapılarını oluşturma yeteneğidir.Bir tohum gömleğinden radikula belirmesi çimlenmenin en önemli kısmıdır.Bu devrede sert koruyucunun engel olmaktan çıkarılması esnasında ise bir çok fizyolojik olayların başlamasıdır.Çünkü buradaki fizyolojik olayların sonucunda hücre bölünmeleri başlayıp tohumda büyüme dolayısıyla hacminde artma olacaktır.O halde radikula belirmesinden itibaren(çimlenmenin başlangıcı) henüz ayrıntısı bilinmeyen biyokimyasal(Fizyolojik) olaylar meydana gelmekle beraber bu olayların en önemlisi solunumun artmasıdır.Bu durumdan sonra çimlenmede 2. derecedeki metabolik aktivite enzim aktivitesinin artmasıdır.Burada faaliyet gösteren enzimlerin bir kısmı önceden tohumda vardır,bir kısmı da hücre tarafında sonra üretilmektedir.Bütün bunlar bize çimlenmeyle metabolik faaliyetlerin başladığı ve hücre için ihtiyacı olay her şeyi üretebildiği fikrini vermektedir.Örneğin çimlenme esnasında tohumda üretilen amilaz enzimi depo maddelerinin parçalanmasında önemlidir.Ayrıca RNA-az ve proteolitik enzimlerde çimlenme sırasında üretilen enzimlerdir.Tohum çimlendikten yaklaşık ½ saat sonra ,bu kez protein sentezinin aniden arttığı görülmektedir.Çünkü çimlenmeden yarım saat sonra mevcut hücrede polizomların sayısı aniden artar.Hücrenin bir iskeleti vardır ve hücrede bir bölgeden bir bölgeye geçiş kolay değildir.Hücrede proteinlere az ihtiyaç olduğu zamanlarda Ribozomda üretilen protein yeterliyken hücre tam inhibitörle karşılaştığında bu yeterli olmamaktadır. Çünkü hücredeki bu zehrin dışarı atılması için daha enzime ve proteine ihtiyaç olduğundan ve bunu da ribozomda üretilen protein yeterli olmadığından dolayı polizomlardaki protein üretimi aniden artar. Mevcut enzimler ve bunların aktivitelerindeki artış su alıp turgorunu artıran ve buradaki reaksiyonların endosperme doğru hareketlerini de beraberinde getirir. Endospermdeki besinler parçalanıp eritilerek embriyonun beslenmesi için aktive edilir. Bir tohumun hem çimlenmeden önce hem de çimlendikten sonra biyolojik polimerler tarafından deneye tabii tutulursa çimlendikten sonra bunların atıldığı görülür.Söz konusu azalma çimlenmenin ilk evrelerinde maksimumdur (Bölünme o devrede fazla olduğu için). Tohumda fizyolojik faaliyetlerin gerçek anlamda başlayıp normal bir çimlenme olması iki faktöre bağlıdır.Bunlar: • İç Faktörler: 1. İç faktörün asıl özelliği tohumun biyolojik yapısı ve ekolojik isteği tarafıdan tayin edilir.Bundan sonraki endospermdeki enzim ve hormonların bozulmamış olması,patikte buna tohumların canlılığını sürdürmesi denir.Bu durumda tohum dormansi durumundadır. 2. Tohumları olgunlaşmış olması 3. Embriyonun yaralanmamış ya da zedelenmemiş olması. 4. Tohum parazitleri ve zararlıları tarafında yaralanmamış olması. 5. Büyüme ve gelişme esnasında oluşacak tohum kabuğunun endospermi koruyacak şekilde güçlü çimlenmeye engel olacak şekilde bir yapı göstermesi gerekir. • Dış faktörler: Dış faktörler tohumun çimlenmesinde iç nedenlere oranla çok daha etkili ve yaygındır.Bu da habitat ve nişin ekolojik koşullarını kapsar.Bunlardan en önemlisi de tohumun çevresinde yeterli nem kullanabilir ve oksijene ulaşması gereklidir.Yukarıdaki faktörler optimum koşullarda olmazsa tohum tohuma geçemez. İç faktörler bazen genel olarak çimlenme için dış faktörler yeterli olsa da uygun olmuyor. Aynı durum bitkilerin diğer organlarında da görülebilir.Ama esasen dış koşullar dikkate alınmadan iç faktörler gelişmeye engel olabilmektedir.O yüzden çevre koşullarının uygun dönemi başlamasına rağmen bir çok tohum çimlenmeye geçmiyor.Bu olaya çimlenme durgunluğu anlamındaki dormansi denir. Tohumda çimlenmenin olmaması her zaman dormansi değildir.Çünkü çimlenme sırasındaki büyüme ve gelişme döneminde çeşitli nedenlerle gerileme olabilir.Dormanisinin doğal ve kültür bitkilerinde spesifik durumları vardır. Doğal bitkilerde yukarıda açıklanan içsel nedenlerle,kültür bitkilerinde ise tohumun derinde kalması,çeşitli engelleyiciler,kimyasal ilaçlar vs. çimlenmeyi engelleyebilir.O yüzden tohum ya da başka bir bitki organındaki pasifliği dormansi olarak nitelendiremeyiz. Çevre koşullarının etkisiyle bir bitki organının gelişmesindeki gecikme daha çok dinlenme hali bu sözcük ile ifade edilir. Sonuç olarak bitkilerdeki her dinlenme dormansi değil,ancak her dormansi bir dinlenmedir.Dormanside yukarıdaki iç nedenlere ilaveten tohum kabuğunun su ve gazlara karşı geçirimsiz olması kabuğun mekanik olarak embriyonun gelişimini engellemesi ve bazı doğal inhibitörlere sahip olmasıdır.Dış etkenlerden çimlenmede rol oynayanlar nem ve suyun etkisi olup bitki dünyası bu bakımdan iki guruba ayrılır.Bunlardan bir grubunun çimlenmesi için toprak nemi yeterlidir.Oysa aynı olay için diğer gruba aktif su gereklidir.Halbuki habitatta her ne kadar toprak suyu ve nem birbirinin tamamlayıcısı ise de hem aktif suyun minimum miktarının azalmasıdır. 1)Su ve Nemin Etkisi:Çoğu bitki tohumunun çimlenmesi için yeteri kadar su gerekmektedir.Ancak bazı tohumlar toprağın su kapasitesi %50 bazılarında %75 olduğunda çimlenir.Tohumları çimlenmesi için niş suyunu %50-75 olmalıdır.Buna rağmen tüm tohumlar tarla kapasitesinde su absorbe edebilirler.buna göre tohumların çimlenme suyunun tarla kapasitesi olduğu söylenir.Kuru topraktaki tohumların suyu emme kuvveti ne kadar fazla olursa olsun aldıkları su şişmelerine yeterli olsa bile ancak kısmen çimlenme sağlanır. Görülüyor ki ortamın osmotik basıncı ile çimlenme şansı paralellik gösterir.Tohumlara sağlanan fazla ve sürekli su çimlenmeyi hızlandırır.Ancak kademeli olmayan sürekli artış sınırlayıcıdır.Genel olarak havada %90 nem olduğunda tohum sadece bundan 2 gün faydalanabilir.Tohumun aktif suyla ıslanması 1-1.5 gündür.Uzayan süre ket vurucu olabilir.Burada tohumun emdiği su enzim faaliyetleri için ortam sağladığı gibi çözünen protein,yağ vs. besin maddelerini embriyonun büyüme noktalarına taşınmasını sağlar. Tohumdaki su alımı kabuktaki hidratasyon suyunda biraz yükselmiş atmosferden alınır. 2)Sıcaklığın Etkisi: Sıcaklığın çimlenmeye özel etkisi tam anlaşılamamasına rağmen su varlığında reaksiyonların başlaması ve hızına,suyun absorbsiyonuna ve tohumun oksijen alımına önemli etkileri olduğu kesindir.Bitkilerde türler arasında olduğu gibi aynı türün diğer bireyleri arasında görülen sıcaklık farkı isteği(niş durumunda) tohumlardan ziyade olgunluk çağında daha kolay belirlenmiş bitki yaşı ile depolama şartlarına bağlanmıştır.Oysa bitkilerin tohumdan tohuma kadar habitatta eko-fizyolojik koşullarda yaşar.Aynı türün bireyleri farklı sıcaklıklardaki habitatlarda yaşabiliyorsa bu onların ekolojik koşullara karşı toleransın sonucudur.Çünkü daima ekolojik koşullar optimum koşullar için gösterilir.Genel olarak serin iklim bitkileri sıcak iklim bitkilerinde daha düşük sıcaklıkta çimlenir.Bu nedenle kozmopolit bitkiler dünyanın %50’sinde yaygındır. Bitkilerin tohum çimlenme anındaki sıcaklık isteğini karmaşık hale getiren yetişme dönemidir.Örneğin,Colchium,Crocus,Muscari,Gagea vs. gibi bitkiler kar tabakası çözündüğü an;Phlomis,Cardus,Carthamus vs.sıcaklık 14-25oC’ye arttığında;Cyclamen,Muscari ve Gagea bazı türleride 8-14oC’de çimlenir.Bu gruplardan ilki ilkbahar geofiti,ikincisi yaz geofitleri, üçüncüsü ise sonbahar geofitleri denir.Genel olarak bir çok serin iklim bitkisi 20oC,sıcak iklim bitkileri35oC’de çimlenir.Bu iki durumdan meydana gelen sapmalar.gece-gündüz arasındaki sıcaklığı farkı çimlenmeye teşvik etmesinden kaynaklanır. 3)Işığın Etkisi:Bilhassa doğal bitkiler çimlenmede ışık gereksinimi bakımından ışığı seven,ışığa ihtiyat duyan ve fazla ışıktan zarar gören şekline üçe ayrılır.Bilhassa tohumda ışığa karşı davranış embriyo sitoplazmasındaki bir foto-kimyasal sistemin fitokrom denen bir pigmenti üretmesinden anlaşılır.Fitokrom pigmenti fotoreversibl(Dönüşebilen ışıkları emebilen) olduğu için çimlenmede iş yapan eko-fizyolojik olayların ışıkta ya da karanlıkta olduğuna karar veren metabolik kontrol düğmesidir.Örneğin fitokrom kendisi ışıkta çimlenen karanlıkta çimlenmeyen tohumlar için özellikle kırmızı ışığı emerken,bunun tersinde ışık emilimini engeller.Dolayısıyla bu metabolik anahtar alınacak ışığın miktarını ayarladığı için bitki dünyasında çok ışık kullanan(uzun gün bitkileri),az ışık kullanan(kısa gün bitkileri) ve sadece difüz ışık kullanan(gölge bitkileri)şeklinde üçe ayrılır.Çimlenmede etkin olan en önemli faktör ise vernalizasyon olayıdır.Deneysel çalışmalar çimlenmenin sadece ışıkla değil düşük sıcaklık periyodu ile ilgili olduğu görülmektedir.Çünkü bu olayla oluşan uyartı sadece soğuk periyotlarda oluşmuştur.Uyarıya neden olan faktörler ise soğuk ve ışığın etkisiyle üretilen ve özel uyarıcı görev yapan vernalin hormonudur.Bu olayın anlamı ilk baharlaştırma ya da düşük sıcaklıkta akımın(indüksiyon) hızlandırılması anlamına gelir. Bitkilerde vernalizasyonun en açık görüldüğü yer vejetasyon konileri ve tohumlardır. Vernalin hormonu hem tohumlarda oluşup embriyo sitoplazmasının metabolizmasında rol oynar hem de vejetasyon konisinden alınan uyartının diğer kısımlara aktarılmasında rol oynar. Olay her bitkide az çok belli bir indüksiyon ısısıyla bu ısının belli bir etkinlik süresi (vernalizasyon süresi)vardır ve türe göre değişir.Buna göre deneyler bitkileri vernalizasyon açısından da obligat ve fakültatif şeklinde ikiye ayrılmıştır.Obligatlar uzun gün bitkileri olup soğuk periyot şarttır.Diğerlerinde çimlenmeyi hızlandırmasına karşın eksikliliğinde de çiçeklenme olabilir.Ancak tohumların tohuma geçmesi garanti değildir. Deneyler tohum halde vernalize edilen türlerin soğuk periyot ihtiyacını fakültatif,fide ve sonraki dönemlerde vernalize edilenlerin ise obligat olması gerektiğini ortaya koymuştur. Örneğin çevremizde gördüğümüz buğdaylar ekimde tarlaya atılır.Su periyodu gelinceye kadar fide olur.Soğuk periyodu öyle geçirir. 4)Oksijenin Etkisi:Çimlenmede tohumdaki besin maddelerinin oksidasyonu içi oksijen gerekmektedir.Çünkü bu katabolik olayla açığa çıkacak enerji embriyonun hayatını sürdürecek en önemli kaynaktır.Burada hücre büyüdükçe embriyo büyür ve oksijen ihtiyacı artar.Çoğu tohumlar kuru iken geçirimsizdir.Fasulye ve bezelye tohumları bu konuda gaddardır.Tohumlar su geçirmeye başladığı zaman oksijen girişi de başlar.Fakat tohumdaki hidratasyon suyu çimlenmeye ket vurucu yöndedir. O halde çimlenmenin gerçekleşmesinde tohumun en az %20 oksijen temas halinde olması gerekir.Doğal bitki tohumları derinlere gömüldüğünde ve oksijen almadığı sürece çimlenmez,fakat hayatta kalırlar.Ekosistemin dengesi için son derece önemli olan tohumlar her durunda sisteme en önemli katkıyı yapmaktadır.Ancak işleme karıştırma,erozyon ya da başka bir yolla toprak yüzeyine yaklaşmada çimlenir.O halde çimlenmede nişin durumu çok önemlidir(tohum yatağı).Nişte nem artınca nem azaldığında bu ikisini birlikte kapsayan topraklar iyidir.Sonuçta yukarıda belirtilen faktörlerin bir arada bulunması halinde nişteki tohumun hava almasıyla kuru ağırlığı %60-100 artarak çimlenir.Olayda en önemli rolü şişme göstermiştir.Yani su metabolizmasıyla ilgili olan olaylar tamamlanmıştır(difüzyon,osmoz). Sonra tohumda depolanmış ilk şekerler suda erir,nişasta ise diastaz enziminin etkisiyle su alarak maltoza dönüşür.Buradaki maltozda maltaz enziminin etkisiyle glikoza çevrilir.böylece glikoz difüzyon-osmoz kuvvetleriyle hücreden hücreye geçerek yeni uyanmaya başlayan fideciğe ulaşır ve orada ilk etapta selüloz ve nişasta gibi maddeleri teşkil eder.Proteinler ise başka enzimlerle aminoasitler ve amidlere parçalanarak fidecik büyümesinde değişik şekilde kombine olarak farklı proteinlerin yapımı için kullanılır.Özellikle yağlı tohumlardaki yağlarda lipaz enzimiyle yağ asitleri ve gliserine parçalanır. Bunlara da çeşitli kimyasal değişikliklerle şeker yağların yapımında kullanılır. Çimlenmedeki fizyolojik faaliyetler ve büyümede kullanılan enerji,solunuma alınan oksijen vasıtasıyla karbonun Karbondioksite,H’nin su haline gelmesiyle(biyolojik oksidasyon) saptanır.Bu nedenle çimlenme halindeki bir tohumda solunum,kuru haline göre yüzlerce kat fazladır.Örneğin 1kg buğday çimlenirken 1 m3 havanın içerdiği oksijenin yarısını kullanır.Böylece solunumla oksijen devreye girince başlayan büyüme ve gelişme olaylarında diğer elementlerde ihtiyaç haline gelir.Tohum,kökleriyle aktif su alımına geçmeden önce ihtiyaç duyduğu en önemli elementler nitratlardır.Çünkü nitratlar tohum fide haline geldiğinde yaprağı oluştururken yapacağı fotosentez olayını düzenlemek için ışığa karşı istek ve hatta tohumdaki çimlenmeyi artırırken vejetatif metabolizmayı da artırmaktadır.Çimlenmede nitratlar sınırlayıcıdır.Çimlenme bittikten sonra büyüme ve gelişme olaylarını 3 temel gruba toplamak mümkündür: 1. Metabolik olaylar fizyolojisi 2. Büyüme ve gelişme fizyolojisi 3. Hareket fizyolojisi O halde madde değişimi olan metabolizmayı metabolizma fizyolojisi diğerlerini ise 2 ve 3. maddeler inceler. 1)Metabolizma Fizyolojisi:Burada bitki hücreleri ve dokuları fiziksel ve kimyasal değişiklerle yönlenir.Su,gaz ve eriyiklerin bitkilerce nasıl alındığını ;bunların bitkilerde hücreler dokular ve organlar arasında nasıl taşındığını;besin ve kompleks bileşiklerin (hormonlar)nasıl sentezlendiğini;büyüme ve gelişme olaylarında ihtiyaç enerjisinin sentezlenen bileşiklerden nasıl sağlandığını;yeni dokuların nasıl yapıldığını ve vejetatif bazı dönemlerinde üreme organlarının teşekkülüne ne zaman başladığını araştıran bir fizyoloji koludur.Bu temel olaylar iki yönde ele alınır: a) AnabolizmaSentez ya da asimilasyon olaylarını gerçekleştiren bu devre bitkilerin değişik yollarla ortamdan aldıkları ham besin maddelerini bünyelerinde yararlı bileşikler yapımı olayıdır.Yani metabolizmanın yapıcı kısmıdır. b) KatabolizmaParçalanma olayları olup bitki biyolojik dinanizmde gerekli enzimce zengin bileşiklerin kullanılması için bileşiklerin parçalanması olayıdır.Yani metabolizmanın yıkıcı kısmıdır. Metabolizma fizyolojisinde en önemli unsur bitkileri oluşturan elementlerdir ve ayrıntılı incelenmeleri gerekmez.İlkel analizle elde edilen sonuçlar metabolik olaylar hakkında zaten yeterli bilgi veriyor.Tüm canlı hücrelerinde olduğu gibi bitki hücrelerinde de su maksimum düzeyde bulunur.Alınan suyun çoğu atmosfere verilir.Bir bölümü dokularda su olarak kalır ve diğer kısmı da değişik bileşikler yapmakta kullanılır.Bitki nişinde suyun az ya da aşırı bulunması gelişimi diğer faktörlere oranla daha fazla etkiler.Su azlığında yeterli turgor sağlanmaz.Hücrelerin büyüyüp gelişmesinde turgor basıncıyla meydana gelen reaksiyonlar sonucu sağlana enerjiye bağlı olduğu için biyolojik dinanizm(BD) minimuma iner.Yine bitkilerde su azlığında yaşlı organlardan gençlere su nakli yapılarak bu ekstrem koşulun önüne geçilir.Su noksanlığında bitkinin ilk kontrolü stomalara müdahale etmektir.Su fazlalığında akuatik bitkiler hariç diğerlerinin gelişimini olumsuz etkiler.örneğin nişte biriken su toksik etkisi yapan maddeleri artırır,solunum için gerekli oksijeni azaltır.Daha da önemlisi bitki topraktan nitratları alamaz.Böylece kök gelişmesi azalır.Bu da genel metabolizma düşüşüne neden olduğundan kök gelişmesi nedeniyle verim düşer.Bitki gevşek yapılı olur ve direnç azalır.Bitkideki su miktarı türe,aynı türün farklı organlarına ,aynı organların günün değişik zamanlarındaki durumuna ve mevsimlere,bitkinin yaşına,toprağın tarla kapasitesine, absorbsiyon transporasyon miktarlarına ve toprağın mineral zenginliğine göre daima değişkendir.Bir çam tohumuyla yapılan deneyde tohum çimlenmeden önce %7 su içerirken, çimlenme esnasında bu miktar %172 artar.Meritemlerde %90 su içeren kök ve yumrularda daha az su bulunur.Bitkilerdeki su kapasitesinin en değişken dönemi günün farklı saatleri ve mevsimleridir.Bu durum tamamen kuru madde artışı ve kuru madde işgalinden dolayı su miktarı azalmasından kaynaklanır.Ama özel olarak günü farklı saatlerindeki değişme ise suyun absorbsiyonu ile transporasyonu ile alakalıdır.Güneşli günlerde sabah erkenden öğlene doğru transporasyonda da artış olur.Bu olayın temelinde sabahın erken saatlerinde bitkinin suyu taşıma güçlülüğü vardır.Yani absorbsiyon yetersizdir

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-bolum-1

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

Medikal Biyolojiye Giriş

HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. İleri yapı göstaeren hücreler eukaryotik hücrelerdir.DNA materyali nukleus zarı ile çevrelenmiştir.Çok değişik organelleri mevcuttur. Örnek insan hücresi verilebilir. HÜCREYİ İNCELEME YÖNTEMLERİ DOKU KÜLTÜRLERİ VİTAL BOYAMA HÜCRE ORGANELLERİNİN AYRILMASI YÖNTEMİ TESPİT YÖNTEMİ HÜCRENİN GENEL ÖZELLİKLERİ Hücrenin Şekli: Yaptığı işe ve bulunduğu yere göre değişir. Hücrenin Büyüklüğü: Ortalama olarak 10 – 15 mikron arasında değişirler. Hücrenin mikroskobik yapısı: Hücre zarı ve protoplazma olarak iki ana bölümde incelenir. HÜCRE ZARI Hücre zarı hücreyi dış ortamdan ayırır ve hücreye belli bir şekil verir. Ayrıca besin maddelerinin hücre içine girmesini, metabolizma artıkları ve salgı maddelerinin hücre dışına çıkmasını sağlayarak hücre içeriğini düzenler. Biyolojik bütün zarlar ortak temel bir yapıya sahip olup çift katlı lipid yapısındadır. Bu çift katlı lipid tabakasında daima özel zar proteinleri bulunur. Hücre zarının iç yüzeyinde bulunan proteinler daha çok enzim görevi yaparken dış yüzeydekiler reseptör görevi yaparlar.Zarın protein bileşeni hücreye ıslanabilme ve esneme özelliği verir. Yanyana iki hücrenin zarları arasında bir aralık vardır.(100-200 Angstrom ) Hücre zarı permeabl İmpermeabl Semipermeabl olabilir. Hücre zarının rejenerasyon yeteneği vardır. HÜCRE ZARINDA SERBEST YÜZEY FARKLILAŞMALARI MİKROVİLLUSLAR TİTREK TÜYLER (CİLİA ) KAMÇI (FLAGELLUM ) HÜCRE ZARINDA YAN YÜZEY FARKLILAŞMALARI Terminal Tıkaç: Serbest yüzeyin hemen altında bulunur.Zarlar kaynaşır, aralık kalmaz. Desmosom: Zar kalınlaşmaz, sitoplazma yoğunlaşır, bölge disk şeklinde görülür. Sıvı rahat dolaşır. Gap Junction aralır. Fakat kapanmaz, sıvı geçer. PROTOPLAZMA Protoplazma, sitoplazma ve nukleus bölümlerini içeren bir kavramdır. Sitoplazma ve nukleus dış taraflarında bir zar sistemiyle sarılarak çevrelerinden ve birbirlerinden ayrılırlar. Protoplazma ,su, elektrolitler, karbonhidratlar, lipidler ve proteinlerden oluşur. SİTOPLAZMA Hücre zarı ile nukleus arasında yer alan akışkan kısımdır. Membrana yakın kısmına ektoplazma, iç kısmına endoplazma denir. Her hücrenin sitoplazması içinde ondan bir zar birimi ile ayrılmış ve çeşitli görevler yapmak üzere gelişmiş farklılaşmalar (ORGANEL ) vardır. Sitoplazma içindeki yağ damlacıkları, pigment granülleri, vitellus ve salgı damlaları gibi erimiş maddelere paraplazma veya inkluzyon denir. Eukaryotik hücrelerde membranın dış kısmında karbonhidratça zengin olan asimetrik kısma GLİKOKALİKS denir. Glikokaliks, hücreye antijen özelliği verir.Hücrelerin moleküler düzeyde birbirini tanımasını ve etkileşimini sağlar.Doku organ trasplantasyonunda hücreler bu sayede birbirlerini tanıyarak doku reddi olur. SİTOPLAZMADA BULUNAN BAŞLICA ORGANELLER ENDOPLAZMİK RETİCULUM E.R. üzerinde taşıdığı enzim ve ribozomlardan dolayı kimyasal olayların cereyan ettiği, oluşan maddelerin taşındığı ve sentezlenen maddelerin depo edilmesini sağlayan bir sitoplazma iskeletidir. E.R. İki tiptir. Granülsüz E.R.: Karaciğer paranşim hücrelerinde, yağlı maddelerin sentezini yapan yağ bezi hücrelerinde veya steroid hormon sentezleyen bazı endokrin bezlerde fazla bulunur. Granüllü E.R. E.R. Un başlıca görevi protein sentezi yapmak, sentezlenen proteinleri kanalcıkları ile hücrenin gerekli yerlerine veya hücre dışına taşımak veya sentezlenen maddeleri keseciklerinde depo etmektir. RİBOZOMLAR Ribozomlar hemen hemen eşit miktarda RNA ve proteinden oluşmuş, oval granüllerdir. Bakteriden yüksek organizasyonlu hayvan ve bitkilere kadar her tür hücrede bulunur. Görevleri protein sentezi yapmaktır. Memelilerde eritrosit ve trombositler , bitkilerden de bakteriler hariç bütün hayvan ve bitki hücrelerinde hücre membranının sitoplazma içinde devamı olan hücre zarı ile nukleus zarı arasında uzanan ince kanalcık ve keseciklerden yapılmış zar sistemine E.R. denir. GOLGİ CİSİMCİĞİ Işık mikroskobunda ancak özel boyama ile sitoplazma içinde; ağ, granül, iplik veya belirli şekilleri olmayan yapılar halinde görülürler Elektron mikroskobunda sitoplazma içinde, düz veya hafif konveks demetler halinde birbirine paralel sıralanmış, yassı kanal ve kesecikler halindedirler. Golgi elemanları E.R.a benzemekle beraber ribozomların olmayışı, küçük olmaları ve devamlı olmamaları nedeni ile E.R. dan ayrılır. İşlevlerine göre yeri ve morfolojisi değişir. Ör : Pankreasta salgı granülleri oluşmadan ağ şeklinde salgı granülleri oluşunca vakuol şeklinde görülür. KOH, protein ve lipid için geçici depodur İntersellüler salgı teşekkülüne yardım eder.(farede süt bezlerinde süt proteini oluşturur.) Golgide lipoprotein, bağ ve kıkırdak doku yapılır. Yağların sindirilmesinde rol oynar. Spermatidlerin spermatozoa haline geçmesinde rol oynar. Lizozomların teşekkülünde rol oynar. Glucosyl ve galactosyl transferaz enzimlerine sahiptir. Bu enzimler sayesinde kompleks KOH lar sentezlenir, proteinle birleşir ve glikoproteinler oluşur. LİZOZOM Küçük, yuvarlak organellerdir. Yapısı hücre zarı gibidir. Büyüklük bakımından mitokondriuma benzerlerse de sayıca onlardan azdır. Eritrositlerin dışında tüm hayvan hücrelerinde mevcuttur. En çok makrofaj, lökosit, karaciğer hücresi ve böbrek tubulus hücrelerinde bulunur. Bitki hücrelerinde bulunmazlar. Lizozomlar golgi elemanlarından veya E.R. dan meydana gelirler. İçlerinde sindirim enzimleri bulunur. Besin maddelerini, zararlı yabancı maddeleri, bakterileri sindirir. Hücredeki lizozom zarları herhangi bir nedenle parçalanırsa (şok, bakteriyel ve viral enfeksiyonlar, diğer bazı patolojik haller) İçlerindeki hidroliz enzimleri sitoplazmayı sindirerek hücrenin ölümüne sebep olur.Ör. Kronik romatoid artritis’de eklem aralığına boşalan lizozom enzimleri kıkırdağı harap eder. Hücre organellerinin yenilenmesinde rol oynar. Eskiyen organeller otoliz ile sindirilip yenileri yapılır. Lizozomlar fazla miktarda ortaya çıkan salgı granüllerini fagosite ederek salgı bezlerinin salgı çıkarmasında düzenleyici rol oynarlar. PEROKSİZOM Son yıllarda keşfedilen yuvarlak görünüşlü, tek bir zarla çevrili, yoğun matrix ihtiva eden küçücük cisimlerdir. Microbodies de denilen bu cisimcikler lizozomlara benzer enzimleri ve hidrojen peroksit metabolizmasıyla ilgili enzimleri taşırlar. Sayıları lizozomlardan azdır. Karaciğer, böbrek ve kalp hücrelerinde bol bulunurlar. Bazı protozoa ve bitki hücrelerinde de bulunurlar. Ömürleri kısa olup 3 – 4 gün kadardır. VAKUOL (KOFUL) Daha çok bitki hücrelerinde ve tekhücreli hayvanlarda rastlanır. Bazı çok hücreli hayvanlarda da rastlanır. Vakuoller hücre zarından, E.R. dan , golgi elemanlarından veya nukleus zarından meydana gelmiş içi sıvı dolu bir organeldir. Bazı tekhücreli hayvanlarda kofullar, hücrenin daimi organelidir (Paramecium’daki kontraktil kofullar.) Bazı canlılarda ise kofullar gerektiği zaman oluşur ve işi bitince kaybolurlar. (Besin kofulu yada pinositik koful ) Pinositoz ve fagositoz olayları amipten başka lökositlerde, böbrek hücrelerinde, kapiller çeper hücrelerinde, karaciğer hücrelerinde görülür. Besin kofulu sitostom ile alınan besinin etrafında da oluşur. İşi biten koful parçalanır. Kofullar sabit değildir. MİTOKONDRİUM Özel boyalarla boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelenen hücrelerde küreden, çubuğa kadar değişen şekillerde görülen yapılara mitokondrium adı verilir. Genellikle mitokondriumlar, hücrelerin metabolik faaliyetlerinin aktif olduğu kısımlarda toplanır. Elektron mikroskobu ile incelendiğinde mitokondriumların, iç içe iki zarla çevrili olduğu görülür. Mitokondriumun içi matrix adı verilen, küçük granüllü veya homojen bir sıvı ile doludur.Bu maddenin yoğunluğu zarlar arasında ve mitokondriumun içinde birbirinden farklıdır. Mitokondriumun dış zarı esnektir. Bu nedenle gerektiğinde genişleyip büzülerek mitokondriumun içine veya dışarıya bazı maddelerin geçmesine olanak sağlar. Mitokondriumun iç zarı , içeriye doğru krista denilen uzantılar yaparak iç yüzeyin genişlemesini sağlar. Mitokondriumların yapısında protein, yağ, DNA, RNA, solunum enzimleri ve vitaminler (A ,C ) bulunur. İçinde solunum enzimlerinin bulunuşu, bunların hücre solunumu yaptıkları kanısını vermektedir. Solunumda rol oynayan oksidasyon enzimleri mitokondriumun matrixi içinde ve fosfatlaştırıcı enzimler de zarları üzerinde bulunurlar. Mitokondriumları hücrenin solunum merkezi olarak düşünürsek, burada kullanılan yakıt maddeleri , besin olarak dışardan alınan protein, KOH ve yağlardır. Proteinler amino asitlere, KOH lar piruvik asite ve yağlar da yağ asitlerine parçalanarak mitokondrium zarlarından geçerek matrixe girerler. Matrixte , oksidasyon enzimleri bu asitlerin karbon atomlarını parçalayarak daha küçük moleküllere ayırırlar. ( oksidasyon ) Daha sonra bu ürünler, mitokondrinin zarlarına geçerek oradaki fosfatlaştırıcı enzimlerin etkisi ile, son ürün olan karbondioksit, su ve 38 ATP’ lik bir enerji meydana getirirler. Bu enerji , ısı enerjisi halinde olmayıp, kimyasal bağ enerjisi halinde ( ATP ) birikerek, gerektiğinde hücrenin ihtiyacı olan yere taşınır. SENTROZOM Bütün hayvan hücrelerinde ve bazı mantarlarda görülen sentrioller yüksek bitki hücrelerinde yoktur. Işık mikroskobunda çekirdek zarının dış tarafında açık renkli ve yuvarlak olarak görülen sitoplazma alanına sentrozom adı verilir. Sentrozomda iki kısım ayırt edilir.Bunlardan biri, sentrozomun merkezinde bulunan ve bir çift olan sentriol, diğeri sentriolleri çeviren, homojen bir tabaka halindeki sentrosferdir.Daima çift halde bulunan sentriollerden her biri, küçük bir silindir şeklindedir. Sentrioller uzun eksenlerinde birbirleriyle dik açı oluşturacak şekilde bulunurlar. Enine kesitte bir daire üzerinde dizilmiş 9 adet iplikten yapılmış görülür.Bu ipliklerin her biri üçer protein iplikçikten yapılmıştır. Bu iplikçiklerin birer tarafı kapalı olup, içleri sitoplazmik matrix ile doludur. Sentriollerin hücre bölünmesinde rolü vardır. Sperma kuyruklarında, cilium ve kamçıların enine kesitinde, sentriolun yapısına benzer bir yapı görülür, bu benzerlik cilium ve kamçıların sentriolden oluştukları kanısını vermektedir. Yüksek bitki hücresi, çizgili kas hücresi, protozoonların bazılarında, nöron gövdesinde ve olgun yumurta hücresinde bulunmaz. Mikrotübüller Hücrelerin çoğunda yaklaşık 250 Angstrom çapında, birkaç mikron uzunluğunda borucuklar bulunur ki bunlara mikrotübülü denir. İncecik tüp şeklindeki mikrotübüller genellikle demetler halinde bulunurlar. Yapıları sert olduğundan eğildikleri zaman kırılabilirler. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Her kromozom bölünme sırasında son gideceği yere mikrotübül kümesine bağlanarak ulaşır. Mikrotübüller sentriollerin, bazal cisimlerin, cilium ve flagellerin yapımlarında kullanılırlar. Sinir hücresi aksonları içinde boylu boyunca uzanırlar ve hücre içi madde iletimini sağlarlar. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. HÜCRE BÖLÜNMESİ Amitosis Mitosis Meiosis AMİTOSİS BÖLÜNME Bu tip bölünme; açlık esnasında dejenere olan hücrelerde, yaşlı hücrelerde, süratle büyüyen hücrelerde ve memelilerin döl yatağı (uterus) epitel hücrelerinde görülür. Eşey hücrelerinde amitoza hiçbir zaman rastlanmaz. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. Metafaz: Kromozomlar iğ ipliklerine dik olan metafaz düzleminde toplanırlar.Sentromerlerinden bükülürler. İki eş kromatitden oluşan her kromozomun sentromeri birbirinden ayrılır. İğ iplikleri sentromerlere bağlanır.Profazın 30-60 dakika sürmesine karşılık metafaz ancak 2-6 dakikadır. Anafaz: İğ ipliklerinin kasılması sonucu eş kromatitler bir sıçrama hareketiyle birbirlerinden uzaklaşmaya başlar. Ve artık kardeş kromozomlar olarak adlandırılırlar. 3-15 dakika süren anafaz kardeş kromozomlar kutuplara ulaşınca son bulur. Telofaz: Bu fazda profazın tamamen aksi yönde olaylar gelişir. Ayrı kutuplardaki kromatitler, sentriollerin etrafında toplanır. Helezonları çözülür. Sitoplazma tarafından kromozomların etrafında nukleus zarı oluşturulur. Nukleolus oluşur. Ve meydana gelen iki yavru nukleusta metabolik evre başlar. SİTOKİNEZ Sitoplazma hücre zarından içeriye doğru ve iğ ipliklerine dik bir yönde girinti yapmaya başlar.Karşılıklı gelişen bu girintiler, gittikçe derinleşerek sonuçta sitoplazmanın iki ayrı parçaya bölünmesini sağlar. Böylece tamamlanmış olan mitoz bölünme ile bir hücreden, ana hücre ile aynı sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre meydana gelir. Bazen nukleus bölündüğü halde sitoplazma bölünmez ve iki nukleuslu bir hücre oluşur. (Sinsisyum) Çizgili kas dokusunda bu durum görülür. MEİOSİS BÖLÜNME Mayoza hazırlık evresi: Dağılma evresi: Birinci meiosis (Redüksiyon bölünme): - Birinci profaz : - Leptoten: Kromonema ipleri kısalıp kalınlaşmaya başlar. Nukleus zarı henüz mevcuttur. Kromozomlar belirir. -Zigoten: Homolog kromozomlar birbirlerini bularak birleşirler bu birleşme noktalarına sinapsis , görüntüye de bivalent denir. - Pakiten: 4 kromatitli görünen homolog kromozom çiftine tetrad adı verilir. - Diploten: Sinapsis yapan homolog kromozomlar birbirlerinden ayrılırken birkaç noktada birbirlerine dokunurlar ve bu değme noktaları yüzünden X haline benzer bir durum alırlar (Kiazma) . Bağlandıkları yerden kopan homolog kromozomların parçalarının yer değiştirmesine Crossing-over denir. - Diakinez: Parça değişen fakat materyali azalmayan kromozomlar birbirinden ayrılır, spiralleşip kalınlaşır,boyları kısalır ve koyu olarak boyanır.Çekirdekçik kaybolur, çekirdek zarı dağılır ve profaz sona erer. Birinci metafaz: Nukleus zarı erimiştir. Sentriol çiftleri kutuplara gider, iğ iplikleri meydana gelir. Tetratlar ekvatorial düzlemde sıralanır. Birinci anafaz: Homolog kromozomlar bölünmeden sentromerlerinden yakalanarak kutuplara çekilmeye başlarlar. Bu kromozom sayısını haploid duruma düşürür. Birinci telofaz:Kromozomlar interfazdaki durumlarına geçmeye başlar, çekirdek zarı belirginleşir fakat çekirdekçik oluşmaz. Hücre ikiye bölünerek erkekte secunder spermatosit, dişide secunder oosit ve primer kutup hücresi meydana gelir.Böylece haploid kromozomlu olarak birinci mayoz sona erer. İkinci meiosis: Arada bir interfaz evresi yoktur. Mitozun bütün safhaları yeniden tekrarlanır. İkinci profaz:Birinci bölünme sonucunda kendini eşlemiş olan sentrioller, kutuplara doğru giderken aralarında iğ ve hücre zarına doğru aster iplikleri

http://www.biyologlar.com/medikal-biyolojiye-giris

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin bulundukları, taşındıkları ve yetiştirildikleri ortamların zararlı organizmalardan arındırılması, miktar ve kalite kayıplarının önlenmesi, fümigasyon işlerini yapacak personelin belirlenmesi, yetiştirilmesi ve yetkili kılınmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir. Kapsam MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin; alıcı ülke zirai karantina mevzuatının gerektirmesi, ithalat, ihracat, reeksport ve transit geçişlerde böcek, akar, nematod, hastalık, yabancı ot gibi zararlı organizmalarla bulaşık olduğunun inspektörlerce tespit edilmesi ve lüzum görülmesi; ambalaj maddelerinin, depo, silo, gemi, konteynır gibi bulundukları ortamların temizlenmesi ve iç karantinaya tabi zararlı organizmaların belirlenmesi, kültür bitkilerinin yetiştirildiği ortamların temizlenmesi hallerinde, ayrıca fümigasyon için uygun hale getirilen müze, kütüphane, gıda üreten ve depolayan imalathane, fabrika ile tamamen boş ambar ve depolarda istek üzerine uygulanacak fümigasyonla ilgili hususları kapsar. Dayanak MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik, 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, 21/12/1967 tarihli ve 969 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Merkez ve Taşra Kuruluşlarına Döner Sermaye Verilmesi Hakkında Kanun ve 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Bitki: Canlı bitkiler ile bunların derin dondurulmamış meyve ve sebzeleri, yumrular, soğansılar, soğanlar ve rizomlar, kesme çiçekler, yapraklı dallar, budama artığı yapraklar, yapraklar, bitki doku kültürleri, canlı polen, göz, kalem ve çelik gibi canlılığını koruyan belirli parçaları ile dikim amaçlı olan botanik tohumlarını, c) Bitkisel ürün: Bitkisel orijinli, işlem görmemiş veya basit bir işlemden geçmiş, bitki tanımına girmeyen ürünleri, ç) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar: Bu Yönetmelik esaslarına göre kendi fümigasyonunu bünyesinde çalıştırdığı fümigasyon operatörlerine yaptıracak Türkiye Büyük Millet Meclisi, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, büyükşehir belediyeleri, milli saraylar gibi kuruluşları, d) Doz: Fümigantın, birim ağırlığa, alana veya hacme uygulanan gram (g), mililitre (ml) veya santimetreküp (cm3) cinsinden miktarı, e) Fümigant: Fümigasyonda kullanılan, zararlı organizmalara gaz halinde etki eden katı, sıvı veya gaz formunda pestisitleri, f) Fümigasyon: Zararlı organizmaları imha etmek amacıyla, belirli sıcaklıktaki kapalı bir ortama, gaz halinde etki eden bir fumigantı belirli miktarda verme ve belirli bir süre ortamda tutma işlemini, g) Fümigasyon alanı: Fümigasyonun yapıldığı yerin yanında yaklaşılmasının hayati tehlike arz ettiği alanı, ğ) Fümigasyon operatör yardımcısı belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat teknikerleri ve ziraat teknisyenlerine verilen belgeyi, h) Fümigasyon operatörü: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat mühendislerini, ı) Fümigasyon operatörü belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat mühendislerine verilen belgeyi, i) Fümigasyon operatörü kimlik kartı: Fümigasyon işlerinden sorumlu fümigasyon operatörlerine verilen kartı, j) Fümigasyon operatör yardımcısı: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat teknikerlerini ve ziraat teknisyenlerini, k) Fümigasyon ruhsat belgesi: Bu Yönetmelikteki esaslara ve Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara göre, fümigasyonu ticari amaçla yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlara verilen belgeyi, l) Fümigasyon tutanağı: Fümigasyonu talep edenlerin yetkili temsilcileri ile fümigasyon operatörleri tarafından düzenlenerek imza altına alınan belgeyi, m) Genel Müdürlük: Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünü, n) Müdürlük: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı il ve ilçe müdürlükleri ile zirai karantina müdürlüklerini, o) Zararlı organizma: Bitki veya bitkisel ürünlere zarar veren bitki, hayvan veya patojenik ajanların tür, streyn veya biyotiplerini, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcı Adaylarında Aranan Şartlar ve Seçilen Adayların Eğitimi Adaylarda aranan şartlar MADDE 5 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı olmak isteyen adaylarda aranılan nitelikler şunlardır: a) T.C. vatandaşı olmak, b) 18 yaşından küçük olmamak, c) Fumigasyon operatörlüğü için ziraat mühendisi olmak, ç) Fumigasyon operatör yardımcılığı için ziraat teknikeri veya ziraat teknisyeni olmak. Başvurular ve istenilen belgeler MADDE 6 – (1) İl ve ilçe müdürlüğü bitki koruma hizmetleri ile zirai karantina müdürlükleri, fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcısı adaylarını tespit ederek Genel Müdürlüğe bildirir. Ayrıca, Genel Müdürlükte fümigasyon uygulamaları ile ilgili çalışan teknik personel de fümigasyon eğitimine katılmak ve belge almak üzere Genel Müdürlükçe belirlenir. (2) Gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar dilekçe ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar ise dilekçelerine ilaveten, kuruluşlarında fümigasyon işlerinde çalıştırılacaklarına dair görevlendirme yazısı ile Genel Müdürlüğe veya müdürlüklere başvururlar. (3) Kursa katılacak adaylardan aşağıda sıralanan belgeler istenir: a) T.C. Kimlik Numarası beyanı, b) Gerçek kişi, tüzel kişi ve kuruluşlardan başvuran adayların mezuniyet belgelerinin veya diplomalarının aslı veya Müdürlükçe onaylı sureti, c) 1 adet fotoğraf. Kurslar ve belgelerin düzenlenmesi MADDE 7 – (1) Zirai karantina müdürlükleri veya uygun görülen il müdürlüklerinde, 5 inci ve 6 ncı madde hükümleri doğrultusunda Genel Müdürlükçe hazırlanan programa göre iki hafta süre ile kurslar düzenlenir. Fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde Bakanlığın belirlediği tarih ve yerlerde hizmet içi eğitime tabi tutulur. (2) Adaylara, zirai mücadele araştırma enstitülerinden en az bir, zirai karantina müdürlüklerinden en az iki olmak üzere, en az üç kişilik bir komisyonca teorik ve pratik bilgiler verilir. (3) Kurs sonunda değerlendirme sınavı yapılır. Değerlendirmede 100 üzerinden 70 puan alanlar, Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi almaya hak kazanırlar. (4) Değerlendirmelere göre hak sahiplerine, örnekleri EK-1 ve EK-2’de gösterilen Fümigasyon Operatörü Belgesi ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi ile EK-3’te gösterilen Fümigasyon Operatörü Kimlik Kartı kursu düzenleyen müdürlükçe tanzim edilir ve sahiplerine gönderilir. (5) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlardan kurslara katılacaklar, belirlenen kurs ücretlerini ilgili müdürlüğün döner sermaye işletmesine öderler. Kurs ücretlerini ödemeyenler kursa ve sınava alınmaz. (6) Müdürlükçe, kurs düzenlenerek belge tanzim edilenlerin listesi ve sınav sonuçları, Genel Müdürlüğe bildirilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Şartları Vakumlu fümigasyonun teknik şartları MADDE 8 – (1) Vakumlu fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Vakum fümigatuvarları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. b) Fümigasyon odasına, fümigant mutlaka gaz halinde verilmelidir. c) Fümigasyon süresince hücre iç basınç ve sıcaklığı istenilen miktarda sabit tutulmalıdır. ç) Gazlama müddetinin sonunda yiyecek maddelerinde en az iki, diğer maddelerde en az bir defa hava ile yıkama işlemi yapılmalıdır. Hava ile yıkama işleminde süre 1,5 saatten az olmamalıdır. d) Yeşil bitkiler, taze sebze ve meyveler vakum fümigasyonuna tabi tutulmamalıdır. e) Vakumlu fümigasyona tabi tutulan uyku dönemindeki aşı kalemi, çelik, fidan gibi bitkiler bir saat geçmedikçe, güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır. f) Fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. g) Fümige edilecek madde ızgara üzerine istiflenmelidir. Atmosferik fümigasyonun teknik şartları MADDE 9 – (1) Atmosferik fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Gazlama odalarında fümigasyon; 1) Gazlama odaları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. 2) Atmosferik fümigasyonda gaz odasının sıcaklığı, belirlenen doz ve süre için geçerli olan sıcaklığın altına düşürülmemelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. 4) Fümige edilecek madde ızgara üzerinde istiflenmelidir. b) Gaz geçirmez örtü altında fümigasyon; 1) Fümigasyonun yapılacağı zemin beton değil ise, yığın altına branda bezi, plastik örtü veya benzeri bir örtü serilmelidir. 2) Fümige edilecek madde ambalajlı ise ızgara yerleştirilerek, sirkülasyonu sağlamak amacıyla ambalajlar aralıklı olarak istif edilmelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda istif ile örtü arasında 30 cm boşluk bırakılmalıdır. 4) Yığına fümigant uygulaması, her fümigantın teknik özelliklerine uygun olarak yapılmalıdır. c) Toprak fümigasyonu; 1) Toprak, bitkisel artıklardan temizlenmeli, 35-40 cm derinliğinde ve granül hale gelecek şekilde işlenmeli, uygun tavda olmalıdır. 2) Fümigant her tarafa yayılacak şekilde bir dağıtma düzeni ile uygun sıcaklık ve basınç altında uygulanmalıdır. 3) Uygulamadan sonra toprağın fümiganttan arındırılması sağlanmalıdır. Fümigasyon için aranan şartlar MADDE 10 – (1) Fümigasyon öncesinde ve sırasında aşağıdaki tedbirler alınmalıdır: a) Fümigasyon işlemi, meskun yerlerden ve çalışılan ortamlardan uzakta yapılmalıdır. b) Fümigasyon işlemi bir fümigasyon operatörü tarafından yapılır. Ancak gerektiğinde fumigasyon operatörü yanında bir fümigasyon operatör yardımcısı da istihdam edilir. c) Fümigasyon yapanlar, fümiganta uygun süzgece sahip gaz maskesi kullanmalı, süzgecin kullanım süreleri dikkate alınmalıdır. ç) Ekipmanda, hiç kullanılmamış süzgeç daima hazır bulundurulmalıdır. d) Fümigasyon esnasında sigara içilmemeli ve herhangi bir şey yenilmemelidir. e) Fümigant kesinlikle deri ile temas etmemelidir. f) Fümigasyon işleminden sonra, fümigasyon mahallinde uygun bir yere uyarı levhası asılmalıdır. g) Muhtemel zehirlenme ve yangın tehlikesine karşı hastane ve itfaiye teşkilatı telefon numaraları fümigasyon operatörünce bilinmelidir. ğ) Fümigasyon uygulamaları yapanlarda, zehirlenme belirtileri görüldüğünde derhal doktora başvurulmalıdır. h) Boş fümigant ambalajları usulüne uygun olarak imha edilmelidir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcılarının Çalışma Şekilleri, Görev ve Sorumlulukları Çalışma şekilleri MADDE 11 – (1) Müdürlüklerde çalışan fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı çalıştıkları kuruluş yöneticileri tarafından görevlendirilir. (2) Fümigasyon mahalline gidiş ve dönüş, fümigasyon talebinde bulunan şahıs veya firmaların temin edeceği vasıtalardan yararlanılarak yapılır. (3) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde mesai saatleri dışında ve resmî tatil günlerinde de çalıştırılır. Görev yetki ve sorumlulukları MADDE 12 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarının görev, yetki ve sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir. a) Fümigasyon operatörleri; 1) Fümigasyon talebini inceler, uygulamayı planlar ve organize eder. 2) Kullanılacak fümigantın cinsini, dozunu ve fümigasyon süresini tespit eder. 3) Hazırlıkları kontrol edip fiili olarak fümigasyonun başlatılmasını sağlar. 4) Güvenlik ve teknik tedbirleri denetler, eksiklikler varsa giderilmesini sağlar. 5) Fümigasyon süresi sonunda fümigasyon ortamının yeterince havalanıp havalanmadığı, personelin uygun çalışma koşullarının oluşup oluşmadığını ölçümlerle tespit eder. 6) Fümigasyon operatör yardımcısı tarafından düzenlenen ve EK– 4’te yer alan Fümigasyon Tutanağını imzalar. 7) Fümigasyondan ve uygulama anındaki can ve mal güvenliğinden bizzat sorumludur. b) Fümigasyon operatör yardımcıları; 1) Fümigasyon operatörünün verdiği plana göre fümigasyon ortamını hazırlar. 2) Fümigasyon ortamında izolasyonu sağlar, fümigant dağıtım düzenini bizzat kendisi hazırlar. 3) Gerekli güvenlik teknik tedbirlerini alır. 4) Fümigasyon tutanağını hazırlar ve imzalar. 5) Fümigasyon sonunda gerekli işlemleri yaparak ortamı havalandırır. 6) Fümigasyonda operatörlerine bağlı olarak çalışırlar ve onlara karşı sorumludurlar. 7) Fümigasyon operatör yardımcılarının bulunmadığı yerlerde bu görevleri fümigasyon operatörleri yürütür. BEŞİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Yapacak Gerçek ve Tüzel Kişi ile Kuruluşlarda Aranacak Şartlar Müdürlükler MADDE 13 – (1) Fümigasyon yapacak müdürlüklerde aranacak şartlar şunlardır: a) En az bir fümigasyon operatörüne sahip olmak, b) Fümigasyon odası veya gaz geçirmez örtü, maske ve yedek süzgeci, kum torbası, sonda, gaz yoğunluğu ölçüm cihazı, termometre, vantilatör, fümigant odalarında aspiratör, ısıtma kabı, kutu açacağı, uyarı levhası, şeritmetre, ızgara, branda bezi, plastik örtü ve dağıtım sistemi gibi araç ve gereçleri bulundurmak, c) Fümigasyonda kullanılan araç ve gereçlerle fümigantların muhafaza edilebileceği uygun bir depoya sahip olmak. Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler MADDE 14 – (1) Fümigasyon yapacak diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlarda aranacak şartlar şunlardır: a) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç vergi kayıt belgesi fotokopisi ile ticaret sicil kayıt örneği, b) Fümigasyon işlemini kendi bünyelerinde ve ücret karşılığında yapacakların bir fümigasyon operatörü istihdam etmeleri, c) 13 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde belirtilen hususlara sahip olmaları, ç) İşletme içinde bir lavabo ve temizlik malzemeleri bulundurmaları, d) Fümigasyon ruhsat belgesine sahip olmaları, e) Fümigasyon işlemini kendi bünyesinde veya ücret karşılığında yapan gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların çalıştırdıkları fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarıyla aralarındaki noter onaylı iş sözleşmelerini ibraz etmeleri gerekmektedir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarda bu şart aranmaz. (2) Fümigasyonu ücret karşılığında yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar, müdürlüğe belirttikleri iller doğrultusunda faaliyet gösterir. Faaliyet gösterilecek il sayısı toplamı beş adedi geçemez. (3) Yeni fümigasyon operatörü istihdam edenler onbeş gün içerisinde, adres değişikliği ise en geç bir ay içerisinde ilgili müdürlüğe bildirilir. (4) Faaliyette bulunulacak il sayısı ile hangi ilde hangi fümigasyon operatörlerin veya fümigasyon operatörü ve yardımcılarının görev yaptığı ve istenilen diğer bilgi ve belgeler ile yapılan uygulamaların raporlarının, üçer aylık dönemler halinde, ruhsat aldıkları müdürlüklere bildirir. ALTINCI BÖLÜM Ruhsatlandırılma ve Denetleme Ruhsatlandırma MADDE 15 – (1) 5996 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin onikinci fıkrasına istinaden, zararlı organizma ile mücadeleyi, ticarî amaçla yapmak isteyen gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar, fümigasyon ruhsatı almak zorundadırlar. Ruhsat almak isteyenler aşağıdaki belge ve bilgilerle zirai karantina müdürlüklerine, bunların bulunmadığı illerde ise müdürlüklere başvuruda bulunurlar. a) Dilekçe, b) Fümigasyon operatörü belgesinin müdürlükçe onaylı sureti, c) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç ticaret sicil kayıt örneği, ç) 13 üncü maddenin (b) ve (c) bentlerinde belirtilen şartları taşıdığının belirlenmesi, d) Gerçek kişiler için 2 adet fotoğraf, e) Müdürlükten temin ettikleri ilgili müdürlük tasdikli Denetleme Defteri. (2) Başvuruda bulunulan belgeler ile 13 üncü maddede belirtilen şartları taşıyıp taşımadığı müdürlükçe incelenir. Müdürlükte varsa en az bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel tarafından işyerinde inceleme yapılır ve 14 üncü maddedeki şartları taşıdığı bir tutanakla belirlenenlere müdürlük tarafından EK-5’te yer alan Zirai Fümigasyon Ruhsatı düzenlenir. Denetleme MADDE 16 – (1) Müdürlükler; ücret karşılığında veya kendi fümigasyonunu yapan diğer kamu, gerçek, tüzel kişi ve kuruluşları; görevlendirecekleri varsa bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel ile yılda en az bir defa denetler. Denetlemelerde fümigasyonla ilgili her türlü bilgi ve belgeler; diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile özel ve tüzel kişi ve kuruluşlarca, denetim elemanlarına ibraz edilmek zorundadır. (2) Müdürlükler, yapılan denetleme ve sonuçları hakkında düzenleyecekleri raporları altışar aylık dönemler halinde Genel Müdürlüğe gönderirler. (3) Denetlemede tespit edilen aksaklık ve noksanlıklar, iş yerinde bulundurulması zorunlu olan müdürlük tasdikli Denetleme Defterine kaydedilir ve imzalanır. (4) Aksaklık ve noksanlıkların en geç bir ay içerisinde giderilmemesi halinde, diğer kamu, gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlara yazılı olarak ihtar verilir. Ruhsat iptali MADDE 17 – (1) Denetlemelerde belirlenen aksaklık ve noksanlıkları, ihtar tarihini takiben bir ay içerisinde gidermeyen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların ruhsatları müdürlükler tarafından iptal edilir. (2) Denetleme sırasında usulsüzlük tespiti halinde, fümigasyon ruhsatı iptal edilir. (3) Ruhsatı iptal edilen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ve buralarda istihdam edilen kişiler adına üç yıl süreyle tekrar ruhsat düzenlenemez. (4) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı sadece bir fümigasyon şirketinde faaliyet gösterir. Bir fümigasyon operatörünün ve fümigasyon operatör yardımcısının birden fazla fümigasyon şirketinde faaliyette bulunması veya fümigasyon uygulamalarıyla ilgili usulsüzlük tespit edilmesi halinde, fümigasyon operatörü ve operatör yardımcısı belgeleri Genel Müdürlükçe iptal edilir. (5) Fümigasyon operatörü belgesi ile fümigasyon operatör yardımcısı belgesi iptal edilenler iki yıl süreyle bu belgeyi almak için müracaatta bulunamaz. (6) Ruhsatı iptal edilmiş olanlar veya ruhsat almadığı halde fümigasyon yapanlara, 5996 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi hükümleri uygulanır. (7) Kendi isteği ile ruhsatı iptal edilenler altıncı fıkra hükmü dışındadır. YEDİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Kazanılmış haklar MADDE 18 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce, fümigasyon operatörü, fümigasyon operatör yardımcısı ve usta belgesi alanların hakları saklıdır. Yürürlükten kaldırılan yönetmelik MADDE 19 – (1) 24/8/2005 tarihli ve 25916 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Zirai Karantina Fümigasyon Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük MADDE 20 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/bitki-karantinasi-fumigasyon-yonetmeligi

Böceklerde Dolaşım Sistemi

Böceklerin dolasim sistemi vücutlarinin dorsaline yerlesmis ve iki kisma ayrilabilen bir boru sisteminden olusmustur. Abdomende bulunan pompalama organi, kalp adi ile anilir. Her segmentte azçok siskin bir kisim olan bir sira ufak bölmelerden ibarettir. Bu bölmelerin yanlarindaki ostium adini alan yariklar kanin içeri girmesine yarar. Thorax içersinde bulunan kisim kalbin basit bir tüp seklindeki uzantisi Aort'tur. Aort genellikle bas içersinde sonlanir. Bazi böcekler kan dolasimina yardimci olmak üzere kalpten baska yardimci pompalama organlarida bulunur. Kalp kani genellikle kapali olan posterior kisimdan pompalayarak anteriora dogru basin iç bosluguna bosaltir. Kan buradan geriye dogru vücut boslugu içersine akarak çesitli doku ve organlari yikar; sonra kalp içine çekilir ve tekrar ön kisma pompalanir. Kanin dolastigi vücut bosluguna hemocoel denir. Bu tip dolasima bilindigi gibi açik dolasim denir. Vücut boslugunda dolasin kan yani hemolymph sivi olan plasma ve hemocyteleri içerir. Kan besin maddelerinin organlara nakli ve oradan artik maddelerin uzaklastirilmasini saglar. Memelilerdeki lenf sisteminin ödevi görür. Kanin görevlerinden biride hidrolik basinç sistemini çalistirmasidir; böylece vücudun bir yerindeki basinç gerekli yere iletilir. Böceklerde hemolenf hemoglobin içermez bu nedenle Oksijen (O2) ve Karbondioksit (CO2) kimyasal olarak degil fiziksel solüsyon olarak tasir. Dolasim sistemine ait bazi yardimci organlarin varligindan bahsetmistik. Yardimci veya Alary denen kas bantlari kalp ve tergitlerin lateral kenari ile baglantilidir. Bu kaslar kalbin çevresindeki alan ve vücut boslugu arasinda tam bir izole alan olustururki buna Dorsal Diyafram denir. Bu durumda bu kismin kalpteki bölümü Dorsal Sinüs veya Perikardial sinus olarak adlandirilir. Bu diyafram ve sinus yanlizca kalp boyunca uzanir ve aort bölgesinde devam etmez. Esasinda Hemolenfin içinde aktigi, gerçek kapali damar sistemindeki damarlarin ödevini gören bosluklara Sinüs denir. Diyaframlar tam olarak gelistiginde genel vücut boslugu veya hemosöl iki kas fibrili tarafindan üç sinüse ayrilir. Bilindigi gibi Dorsal diyafram abdominal boslugun içinden sindirim kanalinin üstünde uzanir ve kapanan kan alani dorsal veya perikardial sinüs olarak bilinir. Perikardial sinüs abdominal terganin altinda yer alir ve kalp bu kismin içine yerlesmistir. Ventral diyafram (oldugu zaman) ventral sinir seridi ganglionlarinin hemen üstünde abdominal boslugun içinde uzanir. Ventral diyafram ile sinirlanan bu alan ventral yada Perineural sinüs olarak adlandirilir. Dorsal ve ventral sinüs arasinda ise iç organlari da içine alan bosluk Viceral sinüs tür. Hava keselerinin Dolasimdaki Fonksiyonu: Vücut boslugundaki hacimleri büyük sinüslerde kan dolasimi, dar lümenli damarlardakinin aksine çok yavastir. Bu nedenle bu bölgelerin besin almalari güçlesir. Bu durumda bu hacimlerin küçültülmesi için yardimci bazi yapilar gelismistir. Hava keseleri, bu sinüslerin sikistirilarak hacminin küçülmesini ve dolayisiyla kan dolasiminin hizlanmasini saglar. Uzun zaman, hava keselerinin, uçucu böceklerde , sadece oksijen sagladigina inanilmisti. Fakat bu keselerin dolasim sistemini etkileyerek enerji maddelerinin ulasimini hizlandirdigi saptanmistir. Özellikle ari ve sineklerde çok büyük olan hava keseleri, vücut boslugunu etkin bir sekilde daraltarak hemolenfin iletimini hizlandirir. Keza son deri degisiminden hemen sonra, kivrilmis ve burusmus integüment ve kanatlarin düzgünlesmesi için hemolenf basincinin arttirilmasi yasamsal öneme sahiptir. Hava keselerinin sisirilmesinin yanisira, yutulan havanin bagirsaklara doldurulmasiyla da büyük bir iç basinç olusturulur. Bu da hemolenf sinüslerinin sikistirilmasini ve dolayisiyla hemolenf basincinin yükselmesini saglar. Böcek kani 4 önemli görevi yürütür: 1- Sindirilmis besin maddeleri sindirim sisteminden absorbe edilir ve organlara tasinir. Organlarda meydana gelmis, artik maddeler bosaltim organina getirilir. Ayrica hormonlarda kaynaklarindan organlara kanla tasinir. 2- Solunum; böceklerin hepsinde Trakeoller hücrelerin bütününe ulasamamakta ve buralarda direkt solunum yapilmamaktadir. Şüphesiz bu hücreler ihtiyaci olan O2 yi kanda erimis olarak bulunan O2 deposundan almaktadir. 3- Korunma; hemositler belli bakteri ve parazitleri elimine ederler. Yaralarin onarilmasi yine kan veya onun hemositleri ile yapilir. 4- Hydrolik görev: Kan volümünün bütünüyle vücut duvari içinde bir tarafindaki basinci diger bölümüne nakledilebilmektedir. Bu mekanik durum, vücutça birçok yerlerde faydali olmaktadir. Kan basinci thorax ve abdomen veya ikisi birden kontraksiyonu ile düzenlenmektedir. Kan basincinin birbirini takiben artmasi ve azalmasi solunum hareketi ile ortaya çikmakta ve trakelere ait hava ceplerinin bosalmasi ve dolmasini saglamaktadir. Lokalize edilmis bir kan basinci gömlek degistirme sirasinda dis derinin çatlamasina yardimci olur. Kan kalbe ostiumlardan emilir ve peristaltik hareketlerle öne sürülür. Kalb çeperinin birbirini takiben kasilma gevsemeleriyle emilen kan ön tarafa gönderir. Bu, kalbin elastikiyeti ve kas yapisi ile olur. (Aliform kaslar ve bununla baglantili diger kaslar). Basa bosaltilan kan oradan vücut bosluguna akar. Otomatik kalp atislari sinir stimülasyonu ilemi, yoksa sinir stimulasyonu olmadan otomatik olarak kalbin kendisinin kasilip gevseme kabiliyetinden mi oldugu henüz bilinmemektedir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-dolasim-sistemi

Bilimin doğuşunu ve fizik kimya biyoloji matematik olarak temel biirmler haline dönüşmesini tarihsel boyutta açıklayınız

Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya'da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi. Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı. Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya'nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti-nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya'nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı. Rönesans'ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles'in yapıtlarına Platon'un ve Galenos'un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes'in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi. Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa'nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos'a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tann insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann'yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı'da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı'nın Doğu'yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir. Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon'un, hem de Hermetika'mn çevirmeni Floransalı Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir Polonyalı öğrenci, İtalya'daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikoiaj Kopernik'tir. Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyılda ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez. Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur. XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar. Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir. Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu. Matematiğin Tarihi Gelişimi Ortaçağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır. Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeniçağ Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin, aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır. Yakınçağ Bu dönemde Euler ve Lagrange, integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur. Kimya'nın Tarihsel Gelişimi Kimya sözcüğünün ( Eski Mısır dilinde "kara" ya da "Kara Ülke" ) sözcüğünden türediği sanılmaktadır Bir başka sav da khemeia (Eski Yunanca khyma: "¤¤¤¤l dökümü) sözcüğünden türediğidir Kimyanın kökenleri felsefe, simya, ¤¤¤¤lürji ve tıp gibi çok çeşitli alanlara dayanır Ama kimya ancak 17 yüzyılda mekanikçi felsefenin kurulmasıyla ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmıştır Mezopotamyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Yunanlılar çok eski çağlardan beri bitkilerden boyarmadde elde etmeyi, dokumaları boyamayı, deri sepilemeyi, üzümden şarap, arpadan bira hazırlamayı, sabun üretimini, cam kaplar yapmayı biliyorlardı Eski çağlarda kimya sanatsal bir üretimdi Daha sonra Antik Çağın deneyciliği, Yunan doğa felsefesi, Rönesans simyası, tıp kimyası gelişti 18 yüzyılda kuramsal ve uygulamalı kimya, 19 yüzyılda organoteknik ve fizikokimya, 20 yüzyılda ise radyokimya, biyokimya ve kuvantum kimyası gibi yeni dallar ortaya çıktı Ünlü kimya tarihçisi Hermann Kopp, İS 300- 1600 arasını, soy (asal) olmayan ¤¤¤¤lleri soy ¤¤¤¤llere dönüştürecek filozof taşının ve insan ömrünü sonsuzlaştıracak yaşam iksirinin arandığı simya çağı; 1600- 1700 arasını ilaçların hazırlandığı iyatrokimya (tıp kimyası) çağı; 1700- 1800 arasını, yanma sürecinin araştırıldığı filojiston kimyası çağı; bundan sonraki dönemi ise nicel kimya çağı olarak adlandırmıştır 16- 18 yüzyıllar arasındaki dönem yeniçağ kimyası olarak da tanımlanır Kimyanın kökeninin, yaklaşık olarak Hıristiyanlık çağının başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir Eski Mısır'ın ¤¤¤¤lürji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve İS 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır Justus von Liebig'e göre simyacılar önemli aygıt ve yöntemler bulmuşlar, sülfürik asit, hidroklorik asit, nitrik asit, amonyak, alkaliler, sayısız ¤¤¤¤l bileşikleri, şarap ruhu (alkol), eter, fosfor ve Berlin mavisi gibi çok çeşitli maddeleri kullanmışlardır Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Yahudi Maria olarak bilinen bir kadın simyacı çeşitli türde fırınlar, ısıtma ve damıtma düzenekleri geliştirmiş, simyacı Kleopatra ise altın yapımı konusunda bir kitap yazmıştır Maria'nın buluşu olan su banyosu günümüzde de "benmari" adı altında kullanılmaktadır 350- 420 arasında İskenderiye'de yaşayan Zosimos, simya öğretisinin en önemli temsilcisidir ve 28 ciltlik bir simya ansiklopedisi yazmıştır Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nda, daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde büyük ilerlemeler olmuş ve Aristoteles'in bütün maddelerin sonuçta dört öğeden (toprak, su, hava, ateş) oluştuğu ve bunların birbirine dönüştüğü biçimindeki kuramı İskenderiyeli ve daha sonra da Cabir, İbn Hayyan, Ebubekir el-Razi ve İbn Sina gibi Arap simyacılar tarafından geliştirilmiştir İbn Sina özellikle dönüşümle ilgilenmiş ve el-Fennü'l-Harmis nün Tabiiyat adlı kitabının mineralojiyle ilgili bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar olarak dört gruba ayırmıştır İbn Sina madde ve biçimin bir birlik olduğunu, doğa olaylarının açıklanmasında doğaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin olmadığını söylemiş, kuramsal düşünceyi ve kavram üretmeyi öne çıkarmıştır Rönesans döneminde geçmiş yılların getirdiği kimya bilgisinin birikimiyle, tıp ve kimyasal üretim alanlarında uygulamalı kimya ortaya çıktı Bu dönemde eczacılıkta inorganik tedavi maddelerinin kimyasal yöntemlerle elde edilmesine "kemiatri" (kimyasal tedavi) adı verildi Kemiatrinin kimya temeline dayalı ilaç üretimi biçimindeki pratik amacının yanı sıra, hastalıklar ve madde alışverişi olaylarının kimyasal yorumu gibi kuramsal bir amacı da vardı Bu kuramsal amaçla ilgili yönelime iyatrokimya denir Günümüzde kemiatrinin karşılığı farmasötik kimya ve kuramsal biyokimyadır İyatrokimyanın öncüsü olan İsviçreli hekim Paracelsus'a ( 1493- 1541) göre tuz, kükürt ve cıva, var olan bütün cisimlerin temel yapıtaşı olan beden, can ve ruhun karşılığıydı Bu üçlü arasında denge bozulduğunda hastalık başlıyordu Paracelsus midenin bir kimya laboratuvan olduğunu, özsuların yoğunlaşmasıyla hastalıkların ortaya çıktığını ve bu durumun ilaçla giderilebileceğini savundu ve farmakolojide kimyasal maddelerden yararlanılması yolunda çaba harcadı Johann Baptist van Helmontx(1580-1644) ve Johann Rudolph Glauber (1604-68), Rönesans kimyasının temsilcileridir Suyun temel element olduğuna inanan van Helmont'un en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır Glauber'in en büyük başarısı ise, yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir Glauber ayrıca ilk kez ¤¤¤¤llerin tuz asidi içinde çözünmesiyle ¤¤¤¤l klorürlerin oluşacağını gösterdi Simya 16 ve 17 yüzyıllarda Avrupa'da derebeyi saraylarında giderek yayıldı ve bu durum, bilimsel kimya gelişene ve elementlerin birbirine dönüştüğü inancının sarsılmaya başlamasına değin sürdü 17 yüzyılda kimyanın sanat ya da bilim olup olmadığı çok tartışıldı Bu yüzyılda, çağdaş anlatımla, uygulamalı ve kuramsal kimya ayırımı vardı Kemiatri, ¤¤¤¤lürji kimyası, madencilik ve demircilik kimyası uygulamalı kimyanın içinde yer alıyordu Kuramsal kimya ise betimlenebilen "tüm doğa bilimleri" anlamına gelen physica'nın içindeydi Yeniçağdaki oluşum deneyimden (experientia) deneye {experimentum) doğru oldu ve deneyin doğa araştırmasındaki bilimsel önemi kabul edildi Kimya zamanla simyadan ayrıldı ve eski çağların gizemli görüşlerinden uygulamalı kimyaya geçildi Eski kimyada madde ve bileşikler yalnızca beklenen son ürün açısından önemliydi Çeşitli reçeteler ise beklenen sonuca götüren bir araçtı Eski düşünce ve bilgilerin doğruluk ya da yanlışlıklarının denetlenmesi ancak kimyasal tepkimelerin gözlenmesi ve tepkime sürecinin incelenmesiyle olanaklıydı Mekanikçi felsefe ile kimyanın etkileşimine en iyi örnek Robert Boyle'un çalışması oldu İngiliz bilim adamı Robert Boyle 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist (Kuşkucu Kimyacı) adlı yapıtıyla Aristotelesçi görüşleri çürüttü Böyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanmayan yapıtaşları olarak açıkça tanımladı, ilk kez kimyasal bileşikler ile basit karışımlar arasında ayrım yaptı, kimyasal birleşmelerde özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söyledi; gazlar üzerinde yürüttüğü deneylerde gazların basıncı ile hacimleri arasındaki bağıntıyı belirleyen yasayı buldu ve ilk kez elementlerin ve bileşiklerin doğru tanımını yaptı Böyle ayrıca havanın yanma olaylarındaki rolünü keşfetti ve havanın tartılabilir bir madde olduğunu söyledi 18 yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu 17 yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve terra pinguis olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kuramına göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur Buna göre ¤¤¤¤l oksitler birer element, ¤¤¤¤ller ise kil (¤¤¤¤l oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir ¤¤¤¤l yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (¤¤¤¤l oksit) açığa çıkar Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden ¤¤¤¤l oluşur Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında karbon dioksit, oksijen, klor, ¤¤¤¤n (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı Aynı zamanda bir fizikçi olan Antoine-Laurent Lavoisier ( 1743-94) kimyanın babası sayılır Lavoisier ¤¤¤¤l oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile ¤¤¤¤llerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı, yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı Lavoisier'den sonra 1798'de Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını, 1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve 1803'te ingiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil, ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı 19 yüzyılın başlarında ingiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları, volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı 1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mende-leyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde, bunlann fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi İngiliz fizikçi HG Moseley 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı Wilhelm Röntgen'in 1895'te X ışınımını bulmasından hemen sonra Henri Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve 1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı Rutherford 19J9'da havadaki azotu, radyum preparat-lanndan salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda, bire-şimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi; yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı F Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı Kimya alanındaki çalışmalar sonraları maddelerin tepkime biçimleri, ısı etkisi, çözeltiler, kristallenme ve elektrolizle ilgili konulara yöneldi ve galvanizleme konularındaki gelişmelerden fiziksel kimya (fizikokimya) doğdu Bu arada M Berthelot termokimyanın temellerini attı Raoult, W Ostwald, van't Hoff, J W Gibbs, Le Chatelier ve S Arrhenius fiziksel kimyanın gelişmesinde önemli rol oynadılar İtalyan bilim adamı Alessandro Volta'nın 1800'de iki ¤¤¤¤l levha arasına nemli bez ya da tuz çözeltisi koyarak elektrik akımı elde etmesi kimyada önemli gelişmelere neden oldu Humphry Davy 1807'de özel olarak geliştirdiği Volta pilini kullanarak erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı Bu da elektrokimya dalında önemli adımlar atılmasını olanaklı kıldı Çağdaş bilimin gelişmesiyle Sanayi Devrimi arasında yakın bir ilgi olduğu düşünülmekle birlikte, Sanayi Devrimi'nin anayurdu olan İngiltere'de bile bilimsel buluşların dokuma ve ¤¤¤¤lürji sanayisini doğrudan etkilediğini göstermek zordur, 18 yüzyılda bilim dikkatli bir gözlem ve deneyciliğin sanayide üretimi önemli ölçüde iyileştirebileceğini gösterdi Ama ancak 19 yüzyılın ikinci yansından başlayarak bilim sanayiye önemli katkıda bulunmaya başladı; kimya bilimi anilin boyalar gibi yeni maddelerin üretilmesini olanaklı kıldı ve boyarmadde ile ilaç sanayisi hızla gelişen ilk kimya sanayisi oldu 20 yüzyılda madencilik, ¤¤¤¤lürji, petrol, dokuma, lastik, inşaat, gübre ve gıda maddeleriyle doğrudan ilişkisi olan kimya sanayisi elektrikten sonra bilimin uygulamaya geçirildiği sanayiler arasında ikinci sırayı aldı Yalnızca kimyanın değil, fiziğin de kimya sanayisine girmesiyle laboratuvarda elde edilen sonuçlann doğrudan uygulamaya sokulduğu kimya fabrikaları kurulmaya başladı Bu süreçlerin denetlenmesinde çeşitli aygıtlara gerek duyulduğundan fiziksel kimyacılar ve fizikçiler kimya sanayisinde etkin olmaya başladı ve böylece kimya mühendisliği mesleği doğdu. Biyolojinin Tarihsel Gelişimi Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/bilimin-dogusunu-ve-fizik-kimya-biyoloji-matematik-olarak-temel-biirmler-haline-donusmesini-tarihsel-boyutta-aciklayiniz

TOHUMLARDAKİ BESİN MADDELERİNİN ÖNEMİ

Döllenmeden sonra tohum oluşurken bitkinin türüne göre nişasta ve protein ile birlikte şeker ve yağ da tohumda besin olarak depolanır. Nişasta tohum için gerekli olan ana enerji kaynağını sağlar. Depolanmış proteinler de bitki açısından önemli olan diğer proteinleri inşa etmek için embriyonun ihtiyaç duyacağı aminoasitleri sağlayacaktır. Fakat embriyonun proteinleri ve nişastayı emerek, onları kendi içinde taşıyabilecek hale gelmesi için çoğunlukla suda çözülmez özellikte olan bu protein ve nişastaların kimyasal olarak parçalanıp suda çözünür küçük birimler haline gelmesi gerekmektedir. Nitekim tohum da -ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi- bu ihtiyacı çözebilecek bir sistemle birlikte yaratılmıştır.4 Tohumun gelişimini sürdürebilmesi ve bir bitki haline gelebilmesi için mutlaka gerekli olan besin deposunun varlığı sadece bitkiler için önemli değildir. Tohumlardaki bu besleyici maddeler hem insanlar hem de hayvanlar için önem taşımaktadır. Örneğin; buğday, mısır, pirinç, arpa, çavdar, yulaf, darı, kara buğday, baklagiller (bezelye, fasulye, soya fasulyesi, börülce, yer fıstığı) ve kabuklu yemişler (Brezilya fıstıkları, hindistan cevizi, ceviz, badem gibi) besleyici maddeleri içinde bulunduran tohumlardandır. Genellikle tohumlarda, diğer maddelere oranla şekere daha az rastlanır. Tatlı mısır, kestane, badem, fıstık ve bezelye gibi tohumlar ise diğerlerine oranla çok daha fazla miktarda şeker depolayan tohumlardandır. Yağ depolayan tohumlardaki yağ, tohumlar olgunlaştıkça hızlı bir şekilde artar. Tohumlardan elde edilen en önemli yağların bazıları keten, pamuk, soya fasulyesi, zeytin, yer fıstığı, keneotu tohumu, hindistan cevizi, susam ve hurma bitkilerinden elde edilmektedir. Bu yağlar besin olarak kullanılmalarının yanısıra boya, cila, muşamba, mürekkep, sabun ve yalıtım maddelerinin yapımında da kullanılmaktadır.5 Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, insanın yaşamı ve sağlığı doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak tohumlara bağlıdır. Lifli besin, baharat gibi besin ihtiyaçları, içecekler, yenilebilen ve endüstriyel olmak üzere kullanılan yağlar, vitaminler ve ilaçlar insanın tohumlardan yararlandığı alanlardan birkaçıdır.  

http://www.biyologlar.com/tohumlardaki-besin-maddelerinin-onemi

Biyolojik Silah Nedir ve Nasıl Uygulanır ?

Biyolojik Silah Nedir ve Nasıl Uygulanır ?

Üzerinde sıklıkla durulan biyolojik silahlar, herhangi bir saldırıda kullanıldıklarında benzeri nadir görülen insan yapımı bir salgına neden olmaktadırlar;

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-nedir-ve-nasil-uygulanir-

BİTKİ ANATOMİSİ ÇALIŞMA NOTLARI

1-Çimlenmekte olan bitkinin besin gereksinimi kotiledonlarda yada özel dokularda depolanan besinlerden sağlanır. 2-Kök ve gövdenin büyümesi büyüme noktalarındaki meristamatik dokuların yeni hücrelerin oluşması ve büyüme ve farklılaşması ile olur. 3-Yapraksız ve köksüz yapraksı yapıya tallus denir.Bu tür bitkilere detallafita gurubu denir. 4-Tohumlu bir bitki dallanmış eksen içeren bir yapı gösterirse yaprak kök ve gövdeden oluşan yapıya kormus denir.Bu tür bitkiler kormofita gurubuna girer. 5- Kök ve gövdenin oluşturduğu başlangıç büyüme genel olarak pirimer büyüme ,bu tip büyüme ile oluşan bitki yapısınada pirimer bitki yapısı denir. 6-Vaskular kambiyum dışa doğru sekonder fulemi içe doğru sekonder ksilemi oluşturarak kök ve gövdenin çapının artmasına neden olur.Buna ek olarak mantar kambiyumu da fellogen de genişleyerek eksenin çevresel bölgesinde gelişir ve peridermi oluşturur. 7-kök ve gövdeyi oluşturan yapılar dıştan içe doğru epidermis,korteks,iletim demetleri ve öz dür. 8-Sekonder çeperde bulunan lignin,süberin,tanen,organik tuz ve diğer maddelerin yapıya katılması hücreye sertlik verir. 9-çeper maddesi üst üste tabakalar halinde birikir buna aposisyon büyüme denir.Bu büyüme iki şekilde olur biri dıştan hücre lümenine doğru sentripetel diğeri lümenden uzaklaşacak yönde sentrifugal şeklinde olur. 10-Çeperin yüzeysel büyümesinde mikro fibriller birbirinden ayrılır ve oraya yeni maddeler girer bu büyüme ıntususepsıyon denir.Bu tip büyüme sırasında çeperin gevşeyip yeni maddelerin katılaşması oksin,turgor basıncı,proteın sentezi ve solunum işbirliği ile düzenlenmekte ve hücre protoplastının etkinliği ile yakından ilgilidir. 11-Basit geçit parankima,kenarlı geçit trakeit ve yarı kenarlı geçit ise trake ve parankima arasında bulunur. 12-Kenarlı geçitlerde geçit zarının orta kısmında kökeni primer olan kalınlaşma olur buna torus denir.Torusun etrafındaki ince kalan bölgeye margo denir. 13-İkiden fazla hücrenin bağlandığı köşelerde başlayan boşluk diğer çeper kısımlarına kadar yayılır bu hücre arası boşluk tipine şizogen boşluk denir. 14-Kimi hücre arası boşluk sisteminde bir veya daha fazla hücrenin grup halinde erimesi ile oluşur bu tip boşluklara lisigen boşluk denir. 15-Şizogen ve lisigen boşlukların bir arada bulunmasına şizo-lisigen boşluk denir. 16-Bitkileri hayvanlardan ayıran özellik meristemlerinin olmasıdır. 17-Aynı görevi üstlenmek için bir araya gelmiş hücre topluluğuna doku denir. 18-Kök,gövde ve bunların uç kısımlarında bulunan meristem apikal (uç) meristemdir. 19-Monokotillerin internodyumlarının alt kısmında ve yaprak kılıflarında görülen meristem interkalar (ara) meristemdir. 20-Bulunduğu organın ana eksenine paralel seyreden meristem lateral (enine,yanal) meristemdir. 21-Meristemlerin özellikleri:plazmaları yoğun,boyutları ve vakulleri küçük,ergastik madde yok,nükleusları büyük,protein sentezi yoğun,çeperleri incedir. 22-Apikal hücre kuramı Nageli 1878 tarafından ortaya atıldı. Bu kuram ilkel yapılı bitkiler için kullanılır. 23-Histogen kuram Hanstein tarafından ortaya atıldı.Bu kuram tohumlu bitkilerinbüyüme noktalarının açıklanmasında kullanılır. 24-Tunika korpus kuramı Schmldt in tarafından ortaya atıldı.Bu kuram yapraklı sürgünlere uygulanır 25-Histogen kuramdan vazgeçilip tunika-korpus kuramı uygulanmasının sebebi: -periblem ile ploron arasında geçiş zonu belli değil -değişik insiyallerden oluşan olgun dokuların önceden belirlenmemiş olması 26-Vaskular kriptogomlarda çevrelerindeki hücrelerden kolayca ayırt edilebilen bir veya birkaç hücre vardır.Şayet tek hücre varsa tepe hücresi,birden çok hücre varsa tepe insiali denir 27-Gymmosperlerde tepe meristemi hücre guruplarına göre bölünme ihtiva eder.En dışta antiklinal ve periklinal yönde bölünme vardır 28-Gymnosperlerde 3 tür gruba ayrılır:Cycas,Ginko veCrypto,Meria-Abies tipi olmak üzere 29-Cycas tipi gymnosperm 3 tabakadan oluşur.Yüzey meristemi epidermisi oluşturur.Rib meristem öz bölgesini oluşturur,çevresel meristem korteks,kombiyum ve yan tomurcukları oluşturur 30-Ginko tipi meristemin cycas tipi meristemin özelliklerinden başka kombiyum benzeri geçit zonu vardır 31-Cryptomerin-Abres tipinde kambiyum benzeri geçit zonu yoktur 32-Angiospermlerde opuntia ve normal angiosperm tip olmak üzere iki tiptir. 33-Opuntia tipinde yüzey meristemi yerine tunika vardır.Zip çevresel meristem vardır.Kambiyum benzeri geçit zonu vardır 34-Normal angiosperm tipinde kambiyum benzeri geçit zonu yok 35-Gymnosperlerde kök iki tabakadan oluşur.Tunika-korpus Angiospermlerde kök ucu 3 tabakadan oluşur: Dermotojen,periklem ,ploron.Monokotillerde kök ucu 4 tabakadan oluşur:Dermotogen,periklem,ploron ve kaliptra. 36-Bitkinin sürgün ucundan kök ucuna kadar uzanan dokuya parankima dokusu denir. 37-Parankima çeşitleri Asimilasyon,depo ,su deposu,iletken doku ve havalandırma parankimalarıdır. 38-Hücre çeperi mantarlaşmamış örtü dokular Epidermis, stoma ,tüyler ve su savaklarıdır. 39-Epidermisin görevi: -Desteklik sağlar -Terleme yapar -Mekanik koruma sağlar -Su ve kimyasal madde depo eder -hücrede buruşmuş kısımları yeşertir 40-Gölgede ,suda yetişan bitkilerde ve eğrelti otlarında epidermis bulunmaz. 41-Stomalarda üretilen şeker stomanın su emme kuvvetini arttırır ve komşu hücrelerden bekçi hücrelere su girişi olur ve stoma açılır 42-Akşam stomalardaki şeker nişastaya çevrilir ve stomanın emme kuvveti azalır.Bekçi hücrelerinden komşu hücrelere su ve nişasta çıkar stoma kapanır. 43-Stoma orabanche bitkisinde inaktif halde bulunur.Kökte klorofilsiz ,bazı kara bitkilerinde ve parazitik bitkilerde stoma bulşunmaz. 44-Tüy çeşitleri korunma,savunma,tırmanma,emme,salgı ve emergenslerdir. 45-Kök tüyünü oluşturan epidermis hücrelerine trikoblast denir. 46-Sekonder kalınlaşmayla kök ve gövdede epidermisin yerini alan sekonder orjini koruyucu doku peridermdir. 47-periderm fellem,fellogen ve fellodermden oluşur. 48-periderm de gaz alış-verişini sağlayan yapılara lentisel denir. 49-Bitkinin bir yerine dış tesirle bir yaralanma olduğunda yaralanıp ölmekte olanhücreler,saldıkları hormonlarla civarındaki sağlamhücrelere bölünme kabiliyeti kazandırırlar bu olaya yara mantarı veya yara kambiumu denir. 50-Epidermiste bulunan stomanın altına isabet eden bölgede mantar doku teşekkül edecekken yerine seliloz çeperli parankima hücreleri oluşur bu dokuya komplimenter denir. 51-Destek doku sklerankima ve kollenkima hücrelerinden oluşur. 52-Sklerankima lifler ve taş hücrelerine ayrılır. 53-Lifler meristematik hücrelerden taş hücreleri parankimatik hücrelerinin olgunlaşmasıyla oluşur. 54-Sklerankima yaprağın dik durmasını ve kök kıvrılma yaptığında kırılmamasını sağlar. 55-Sklerankima ve kollenkima dokularının ikisine birden sferom denir. 56-İçeriği büyüklüğü ve şekilleri farklı olan hücrelere idioblast hücreler denir. 57-Dikotiledonlarda sklerankima lifleri yumuşaktır monokotiledonlarda serttir. 58-Kollenkima hücreleri köşe,levha,boşluk ve annular kollenkima diye ayrılır. 59-Monokotıledonlarda kollenkima bulunmaz bunlarda sklerankıma vardır. 60-Kollenkima hücreleri büyümekte olan genç bitkilerin gövde ,yaprak,köklerinde ,çiçek organlarında ve meyvalarında bulunur. 61-Köşe kollenkimasında kalınlaşma köşelerde olur Levha kollenkimasında kalınlaşma bir kenardadır (alt-üst) Boşluk kollenkimasında kalınlaşma hücre arasıboşluğa bakan kenardadır Annular kollenkimasında kalınlaşma hücre lümeni bir daire yapısındadır. 62-İletim doku elamanları floem ve ksılemdir. 63-Ksılem elamanları trake,trakeıd,ksılem sklerankıması ve ksılem parankımasıdır. 64-Floem elamanları eleklı boru hücreleri,arkadaş hücreleri,floem sklerankıması ve floem parankımasıdır. 65-Kökte oluşan ksılemlerden ilk oluşan protoksılemdir.Bunun üzerine daha sonra oluşana meta ksılem denir. 66-Ksilemin görevi:köklerden aldığı su ve mineralleri gövde ve yaprağa iletmektir. 67-Floemin görevi:yaprakta oluşan organik maddeleri diğer organlara iletmektir. 68-Ksilem elamanlarından trake,trakeıd ve ksilem ksilem sklerankiması desteklik verir.Ksilem parankiması depo görevi görür. 69-Trake üst üste gelmiş aradaki bölme zarları erimiş bir çok hücrelerden gelişmiş,geniş ve açık borulardır.Bunda perferasyon tablası iletimi sağlar. 70-Trakenin çeper sonlarında bazende yalnız bir tarafta bir yada birkaç delik içerirler.Delik taşıyan hücre çeper kımına perfarasyon tablası denir. 71-Vaskular farklılaşmanın başlangıcında oluşan dokuya protoksılem denir.Bu dokudan oluşan doku ise metaksilemdir. 72-Gymnospermlerde sadece trakeid bulunmasının sebebi ilkel yapıda olmasıdır. 73-Öz kolunu görevi öz bölgesi ile korteks arasında iletimi sağlamaktır. 74-Çeperlerin yırtılması sonucu parankima hücrelerinin içe doğru girmelerine tilosis denir. 75-Primer floem prokambiyumdan oluşur.Sekonder floem kamiyum üretir. 76-Eğrelti otu ve gymnospermlerde arkadaş hücreleri yoktur.Bunun yerine protein yapısında albuminli hücreler bulunur. 77-Salgı maddelerinin dışarı atılmaması sekresyon dışarı atılmasına ekresyon denir. 78-Dış salgı sistemi hidatot,nektaryumlar,enzim bezleri ve ozmoforlardır. 79-Gutasyon suyun sıvı şekilde hidatottan atılması olayıdır. Nektaryum şekerli öz suyu salıp böcekleri kendine çeker tozlaşmayı sağlar Osmofor bitkilerin koku yaymasını sağlar ,bitkiye çekicilik verir, tozlaşmayı sağlar Enzim bezi böcek kapan bitkilerde sindirimi sağlar 80-Lateks denilen beyaz veya sarımsı renkte oldukça viskos bir sıvı içeren hücre veya birleşmiş hücre serilerine latisifer denir. 81-Protoderm ,epidermisi oluşturur. 82-Temel meristem,öz,öz ışını,korteks’i oluşturur. 83-Kütinizasyon,epidermis hücrelerinin üst çeperine kütin katılması olayıdır.(seluloz+kutın=kutinizasyon) 84-Antogenetik,embriyodan itibaren olan değişim. 85-Filogenetik,eski atadan bugüne kadar olan değişim. 86-İdioblast,bulunduğu dukudaki hücrelerden şekil,içerik ve büyüklük bakımından farklı hücrelere denir. 87-Anostomoz,ağız ağıza yada uç uça gelen hücrelerin çeperlerinin erimesiyle oluşan boşluklar. 88-Kallus,callose denen d-glukozdan yapılmışbir polisakkarit olup iletimi düzenler. 89-Fillatabi,yaprakların gövde üzerinde diziliş tarzını inceleyen bilim dalı. 90-Merkezi silindir,korteksin son tabakası olan endodermisin altında merkeze kadar olan kısım. 91-Perisikl,merkezi silindirin en son dış tabakasını oluşturan tek sıralı hücrelerden oluşmuş yapı. 92-Hadrosentrik,içte ksılem ve dışta halka şeklinde floem olan iletim demeti şekli. 93-Leptosentrik,içte floem dışta ksilem bulunan iletim demeti şekli. 94-Özışınlar,merkezi silindirdeki iletim demetleri arasındaki boşlukları dolduran parankimatik kısımlara denir. 95-Radikula,embriyonun kökü oluşturacak kısmı. 96-Plumula,embriyonun gövdeyi oluşturacak kısmı. 97-Fragmoplast,orta lamel gelişimine bölündükten sonra başlar,başlangıçta ipliksi oluşumlar halindedir.Buna “fragmoplast” denir. 98-Plastite,hücrenin şekil ve boyutuyla değişikliğe uğrayarak zamanla biçimsizleşip farklı şekillerde kalarak hacminin sürekli olarak artması. 99-Elastite,biçimsizleşmeden sonra hücrenin özgül şekil ve boyutuna geri dönmesi. 100-Tilosis,çevrelerindeki parankima hücreleri tarafından trakelerin kapatılması olayına denir. 101-Adventif kök,canlı parankima hücrelerinin bölünmesiyle oluşan köke denir. 102-Trikoblast,kök epidermisinde emici tüy yapıcı epidermis hücrelerine denir. 103-Velamen,monokotiledonlarda çok tabakalı epidermise denir. 104-Caspari şeridi,genç köklerde endodermis hücrelerinin yanal ve ışınsal çeperlerinde ince şerit halinde kalınlaşmalar görülür.Buna”caspari şeridi” denir. 105-Diark,kökte görülen 2 kısılem kollu ışınsal iletim demetine denir. 106-Mikoliza,bitki köklerinin özel mantarlarla oluşturduğu simbiyotik birliğe denir. 107-Kotiledonlar(ilk yapraklar) tohumda ilk gelişen yapraklardır.B esin depo ederler. 108-Bifasiyel yaprak,belirgin bir palizat ve sünger parankiması ayırt edilen yapraklara denir. 109-Unifasiyel yaprak, belirgin bir palizat ve sünger parankiması ayırt edilemeyen yapraklara denir. 110-Demet kını,bazı bitkilerde iletim demetinin etrafında özel kloraplastlı nişasta depo eden bir sıralı hücre topluluğuna denir. 111-Hovstoryum,parazit bitkilerin konak canlıya saldıkları köklere verilen isim. 112-Yan köklerin orjini perisikl , tüylerin orjini epidermistir. 113-Kökten gövdeye geçiş bölgesine “chipolotil” denir. 114-Trakelerde yaralanan yerlere trakenin içine girerek kapatan yapıya “flosis” denir. 115-Çöl bitkilerinin yapraklarında nektaryum bulunur. 116-Hücre çeperinde meydana gelen mantarlaşma süberinleşme sonucudur. 117-Dermotojen deri dokularını veren tabaka 118-Sekonder kalınlaşma ve odun oluşumu gymnospermlerde ve dikotillerde görülür.Monokotıllerde normal kalınlaşma görülmez. 119-Trake hücreleri ölüdür ve liglinleşmiş çeperlidir. 120-Kalburlu borular canlı hücrelerdir ve çeperleri hiçbir zaman liglinleşmez. 121-Epidermal hücreler dışa doğru çıkıntılar yaparak tüyleri meydana getirirler. 122-Tüyler 4’e ayrılır a-koruma tüyleri:bitkiyi dış etkenlere karşı korur ayrıca güneşten gelen zararlı ışınları yansıtır. b-emme tüyleri:bunlar kökte bulunur ve topraktaki maddeleri bitkiye alır. c-tutunma tüyleri:bitkiyi yerden yukarlara çıkarmaya yarar. d-salgı tüyleri:bu tüyler eterik yağlar salgılarlar. 123-Periderm hücre çeperi mantarlaşmış örtü dokudur.Su kaybını önler, ısı kaybını önler, patojenleri uzaklaştırır. 124-Fellogen üste doğru fellemi aşağı doğru fellodermi oluşturur. 125-Genç hücrelerde turgor desteklik sağlar. 126-Kollenkima hücreleri canlıdır, Sklerankima hücreleri ölüdür. Kollenkima hücreleri suludur, Sklerankima hücreleri susuzdur. Kollenkima hücrelerinde kloroplast var, Sklerankima hücrelerinde yoktur. 127-Bitki hücrelerinin hayvan hücrelerinden farkı seliloz çeper olmasıdır. 128-Sekonder çeperde meydana gelen odacıklara geçit denir. 129-Basit geçitler taş hücreleri ve parankimada bulunur. 130-Kenarlı geçitler trakeitlerde bulunur. 131-Yarı kenarlı geçitler trake ile parankima arasında bulunur. 132-Plasmodesma ve geçitler hücre arası madde alış-verişini sağlarlar. 133-Süt borularının görevi:su tutma kapastesine sahiptir,minimum seviyede taşımayı sağlar, yaraların onarılması için zemin hazırlar.

http://www.biyologlar.com/bitki-anatomisi-calisma-notlari

Neden 40 ATP

Kalp adalesinin kasılması ve diğer hücre içi olaylar için gerekli enerji kaynağı Adenozin Trifosfat (ATP)'dir. Enerji hammaddelerinin enerji veren maddelere dönüşmesi, glikoliz yoluyla olur, Glikoz, sarkolemma-tubuler zarları geçtikten sonra glikoz 6 fosfata dönüşür. Bundan sonra ya glikojen olarak depo edilir ve yıkıma uğrar. Glikoliz ve Krebs çemberi sırasında gelişen ve sonuçta ATP açığa çıkartan reaksiyonlar Tablo 1'de gösterilmiştir. ATP'nin serbest olarak oluşumu dışında, oksitlenmiş (NAD+) veya indirgenmiş (NADH2) şeklinde bulunabilen, Nikotinamid Adenin Nükleotid (NAD) harcanmasından da ATP elde edilebilir. Glikoz gibi yakıtlarda bulunan hidrojen iyonları, ATP üretmeden önce NAD'yi NADH2'ye çevirir ve H2O oluştururlar. Bu arada her biri NADH2'den 3 ATP kazanılır. Sonuçta aerobik glikoz+sitrik asit siklusu ile 36 ATP elde edilir. Anaerobik glikolizde ise gliseraldehid 3 fosfattan, 1.3 difosfogliserat oluşurken ATP açığa çıkmaz. Sitrik asit çemberi de gerçekleşmediği için sadece 2 ATP elde edilir. Oksijenli solunumda toplamda 40 ATP oluşuyor. Ancak, oksijenli solunum tepkimeleri zincirinin glikolize hazırlık basamağında 2 ATP harcanması nedeniyle, oksijenli solunumda net kazanç (40-2) 38 ATP olarak ifade ediliyor.

http://www.biyologlar.com/neden-40-atp

Dokular ile ilgili Soru Bankası

1-‘’ Hücreleri birbirine sitoplazmik uzantılarla bağlantılı olup sertleşen ara maddesi içerisinde çeşitli iyon ve tuzlar bulunur.’’ Yukarıdaki verilen özellikler hangi dokuya aittir? A) Epitel doku B ) Bağ dokusu C) Kıkırdak dokusu D) Kemik dokusu E) Kas dokusu 2-Alyuvarlar, vücutta sayılarını artırırken aşağıdakilerden hangisi görülmez? A) Kırmızı ilikte hücre çoğalmasının hızlanması B ) Protein sentezinin artması C) Hemoglobin sentezinin artması D) Kandaki alyuvarlarda mitozun hızlanması E) Demir tüketiminin artması 3- Ahmet, A grubuna kan verebildiği halde B grubuna kan veremez . Ahmet’in kan grubunun A olma olasılığı % kaçtır? A) 100 B ) 75 C) 50 D) 25 E) 0 4-Her nöron için, I. Miyelin taşır II.Akson taşır III.Ranvier boğumu taşır IV.Kas hücreleriyle sinapsis yapar. Açıklamalarından hangisi doğrudur? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) I ve II D) III ve IV E) II, III ve IV 5-Aşağıdaki organlardan hangisinin hareketi düz kaslar tarafından gerçekleştirilir? A) Kalp B ) Kol ve bacaklar C) Boyun D) Mide E) Omurga 6- Aşağıdaki hücrelerden hangisinin üreme yeteneği kaybolmuştur? A) Kas dokusu B ) Sinir dokusu C) Bağ dokusu D) Kemik dokusu E) Kıkırdak dokusu 7- Aşağıdaki hücrelerden hangisi epitel hücrelerinin farklılaşmasından meydana gelmiştir? A) Düz kas hücreleri B ) Kıkırdak dokusu hücreleri C) Bağ dokusu hücreleri D) Duyu reseptörleri E) Sinir hücreleri (nöronlar) 8- Omurgalılarda kemik zarı (periost) ; I. Kemiğin onarılması II. Kemiğin beslenmesi III. Kemiin kalınlaşması Görevlerinden hangilerini yapar? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) Yalnız III D) I ve II E) I, II ve III 9- Vücuda giren yabancı proteinlere antijen denir.Vücut bu antijenlere karşı kanda antikor üretir. Antikorlar aşağıdaki kan hücrelerinin hangisinde üretilir? A) Trombosit B ) Alyuvar C) Bez epiteli D) Lenfosit E) Duyu epiteli 10-Aşağıdakilerden hangisi bağ dokunun özelliklerinden biri değildir? A) Makrofajları sayesinde yaşlı alyuvarları yok eder B )Yumuşak organları korur ve onlara desteklik sağlar C) Çeşitli organ ve dokuları birbirine bağlar D)Vücudun mikroplara karşı korunmasında görev yapar E) Ara maddesi çok azdır 11- Kıkırdak dokunun, kemik dokuya göre metabolizmasının yavaş olduğuna aşağıdakilerden hangisi kanıt gösterilebilir? A) Hücreleri arasında lifler bulunması B ) Hücreleri arasında kan damarları bulunmaması C) Ca ve P minerallerini depo edememesi D) Ara maddelerinin kondrin olması E)Bağ dokusunun özelleşmiş bir şekli olması 12- I. Böbrek tübüllerindeki hücreler kübik şekillidir. II. Kılcal damarlarca zengindir. III. Soluk borusundaki hücreler silindirik ve sillidir. IV. Bütün organların epiteli tek sıralı hücrelerden oluşur.Hayvansal dokulardan epitel doku ile ilgili verilen özelliklerden hangileri doğru değildir? A) Yalnız I B ) Yalnız III C) Yalnız IV D) II ve III E) II ve IV 13- Hasan, Zeynep ve kan grubu B olan Mehmet arasındaki kan alıp verebilme ilişkisi şöyledir; - Zeynep Hasan’a ve Mehmet’e verir ama Mehmet’ten alamaz. - Mehmet Hasan’dan alamaz ama Hasan Mehmet’ten alır.Buna göre, Zeynep ve Hasan’ın kan grupları aşağıdakilerden hangisi olabilir? Zeynep Hasan A) A A B ) O B C) O AB D) O A E) AB AB 14- Çizgili kasların aşağıdaki özelliklerinden hangisi onların bandlı yapıda görünmesine neden olur? A) Aktin iplikleri taşıması B ) Miyozin iplikleri taşıması C) Kasılıp gevşeme için ATP harcanması D)Çizgili kasların isteğe bağlı kasılması E) İpliklerin ışığı farklı derecede kıracak şekilde dizilmesi 15- İmpulslar ilk olarak nöronun hangi kısmı tarafından alınır? A) Dendrit B ) Akson C) Miyelin D) Çekirdek E) Nörofibril 16- Aşağıdakilerden hangisi epitel dokunun görevlerinden biri değildir? A) Bulundukları organı dış etkilerden korumak B ) Salgı yapmak C) Gerekli maddeleri emmek D) Doku ve organları birbirine bağlamak E) Mukus salgılamak 17- Bağ dokusunu oluşturan; I. Fibroblast II. Mast III. Makrofaj Hücrelerinden hangileri bağ dokusunun liflerini oluşturur? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) Yalnız III D) I ve II E) II ve III 18- Aşağıdakilerden hangisi kıkırdak dokunun özelliği değildir? A) Yalnız omurgalılarda bulunur. B ) Kan damarı bulundurmaz C) Vücuda desteklik sağlar. D) Kemiğin boyuna uzamasını sağlar. E) Fazla miktarda oksijen tüketir. 19- Yassı kemikte bulunan; I. Sıkı kemik II. Süngerimsi kemik III. Periost Yapılarının dıştan içe doğru sıralanışı aşağıdakilerden hangisinde doğru verilmiştir? A) I, II, III B ) I, III, II C) II, I, III D) III, II, I E) III, I, II 20- Aşağıdakilerden hangisi tüm kas hücrelerinin ortak özelliklerinden değildir? A) Aktin ve miyozine sahip olma B ) Kasılıp gevşeyebilme C) Çok çekirdekli olma D) Ara maddeden yoksun olma E) Sitoplazmada miyofibriller bulundurma 21- Bitkilerde büyüme konisini oluşturan; I. Dermatojen II. Periblem III. Plerom Tabakalarından hangileri bölünerek epidermis dokusunu oluşturur? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) Yalnız III D) I ve II E) I ve III 22- Kütikula ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? A) Bitkilerin toprak üstü kısımlarında bulunur. B ) Kalınlığı bitkinin yaşadığı ortama bağlıdır. C) Kütin ve mumsu maddelerden yapılmıştır. D) Gözenekleri kapatarak terlemeyi en aza indirir. E) Epidermis hücrelerinin salgıladığı maddelerden oluşur. 23- Bir tohumun çimlenmesiyle oluşan genç bir fidede aşağıdakilerden hangisine rastlanmaz? A) Sürgen doku B ) Parankima C) Epidermis D) Soymuk doku E) Mantar doku 24- Bitkilerde rastlanan tüylerin ortak özelliği aşağıdakilerden hangisidir? A) Bitkinin savunmasını sağlamaları B ) Terleme ile su kaybını azaltmaları C) Epidermisin farklılaşmasıyla oluşmaları D) Sadece yapraklarda bulunmaları E) Dış ortama atılan salgılar üretmeleri 25- Bitkilerde gaz alış-verişi; I.Gözenekler II.Kovucuklar III. Epidermis üzerinden sağlanır. Tüm yapraklarda, bunlardan hangileri kullanılarak gaz alış- verişi yapılır? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) Yalnız III D) I ve II E) I ve III 26-Aşağıdaki dokulardan hangisine ait hücrelerin çeperinde süberin birikir? A) Mantar B ) Salgı doku C) Meristem D) Palizat parankiması E) Epidermis 27- İlkel bitkilerin ve evrimleşmiş otsu bitkilerin diklik ve sertliği; I. Kollenkima (Pek doku) II. Sklerenkima (Sert doku) III. Turgor basıncı gibi faktörlerden hangileri ile sağlanır? A) Yalnız I B ) Yalnız II C) Yalnız III D) I ve II E) II ve III 28- Aşağıdaki dokulardan hangisinde kalınlaşma karşılıklı çeperlerde veya sadece köşelerde olur? A) Kollenkima B ) Sklerenkima C) Parankima D) Odun boruları E) Soymuk boruları 29-Aşağıdaki dokulardan hangisinin çeperleri daima ince ve saf selülozdur? A) Epidermis B ) Meristem C) Sklerenkima D) Kollenkima E) Odun boruları 30- Aşağıdakilerden hangisi bitkilerde iletim dokusuyla ilgili doğru bir açıklama değildir? A) Soymuk borusu, sadece su ve suda çözünmüş mineralleri yaprağa taşır. B ) Odun borusu, ölü hücrelerden oluşmuştur. C) Çiçekli bitkinin her organında iletim doku bulunur. D) Soymuk borusu hücreleri canlıdır. E) Odun borusu, tek yönlü madde taşır.

http://www.biyologlar.com/dokular-ile-ilgili-soru-bankasi

SULARDAN BULAŞAN HASTALIKLAR ( SULARLA İLİŞKİLİ HASTALIKLAR )

SULARDAN BULAŞAN HASTALIKLAR ( SULARLA İLİŞKİLİ HASTALIKLAR )

Yrd. Doç. Dr. Hasan IRMAK S.B. Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi GİRİŞ Günümüzde, dünya üzerindeki içme suyu kaynaklarındaki hissedilir derecedeki azalmalar, gelecekte sağlıklı içme suyu temininin ne denli önemli bir sorun olacağını gözler önüne sermektedir. Bir zamanlar, suyun doğadaki sürekli dönüşümü nedeni ile sonsuza kadar bitmeyecek bir kaynak olduğu düşünülürdü. Oysa artık su, dünyanın pek çok yerinde, endüstri ve kentsel gelişmedeki hızlı büyüme gibi nedenlerle sınırlı bir kaynak haline gelmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde çarpık kentleşme, plansız yapılaşma ve bilinçsizce oluşturulan çevre kirliliği sonucu yerüstü suları olduğu kadar yer altı suları da hızla tüketilmiş veya kirletilerek kullanılamaz hale getirilmiştir. Su zengini bir ülke olmadığımızdan, her geçen gün su kaynakları kirletilmekte ve dolayısı ile azalmakta olduğundan; gerekli önlemlerin alınmaması ve insanlarımızın su kullanımında dikkatli ve tasarruflu olmaması durumunda yurdumuzda da susuzluk çekeceğimiz günler uzak değildir. Bulaşıcı hastalıkların çoğu kirli sulardan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, her yıl iki milyondan fazla insanın su ile bulaşan hastalıklar yüzünden öldüğünü açıklamaktadır. SU METABOLİZMASI Gastrointestinal sisteme normal şartlarda günde ortalama 9 litre sıvı girer: • Oral alım ……………………………………………….: 2 litre • Tükürük …………………………………………………: 1 litre • Mide sıvısı ……………………………………………..: 2 litre • Safra-pankreas-ince barsak sıvıları ………: 4 litre Bu 9 litre sıvının; • 8 litresi ince barsaklardan, • 800 ml’si kolondan geri emilir. • Kalan 200 ml dışkıyla atılır. Günlük dışkı miktarı 150-250 gr. kadar olup bu miktarın % 80’i sudur. Su emiliminde %1-2’lik bir oynama bile, dışkının kıvam ve ağırlığında önemli değişikliğe yol açar. Su ile bağlantılı enfeksiyon hastalıkları, bulaşma yollarına göre dört ana grupta incelenebilir: 1. Sudan Kaynaklanan Hastalıklar: Özellikle ılıman ve sıcak iklimlerde insan ve hayvan dışkısı ile kirlenen sularda bol miktarda mikroorganizma bulunur. Aynı şebekeden su temin eden insanların enfekte olmaları nedeniyle salgınlar çıkar. Tifo, Kolera, Viral Hepatit bu gruba giren enfeksiyon hastalıklarıdır. 2. Su Yokluğundan Kaynaklanan Hastalıklar: Suyu çok kıt olan yörelerde kişisel hijyenin sürdürülmesi güçleşir. Vücudun, yiyecek maddelerinin ve giysilerin yıkanmayışı nedeniyle hastalık yayılma olasılığı artar.Trahom ve bazı barsak hastalıkları (Basilli Dizanteri) bu gruba girer. Bu hastalıkların önlenebilirliği, kullanılan su miktarının arttırılması ile ilişkilidir. 3. Suda Yaşayan Canlılarla Bulaşan Hastalıklar: Bazı parazit yumurtaları suda yaşayan omurgasız canlılarda (salyangoz) yerleşir ve gelişir. Olgunlaşan larvalar suya dökülür; suyun içilmesi ya da kullanılması sonucu enfeksiyona yol açarlar. Şistosomiyazis bu grubun tipik örneği olup; GAP bölgesinde sulu tarıma geçilmesi ile birlikte ülkemiz için büyük bir sorun haline geleceği düşünülmektedir. Halihazırda yurdumuzda daha çok Viral Hepatit ve Tifo’nun bulaşmasında rol oynayan midyeler bu canlılara örnek gösterilebilir. 4. Su ile Bağlantılı Vektörlerle Bulaşan Hastalıklar: Ülkemizde sivrisineklerin yol açtığı Sıtma bu gruba girer. Bu sorun durgun su birikintilerinin ortadan kaldırılması ve suyun borularla taşınması ile giderilebilir. Çeşit olarak da, sayı olarak da oldukça çok olan sularla ilişkili hastalıkların en önemlileri şunlardır: • İshal • Kolera • Hepatit • Tifo ve Paratifolar • Sıtma • Trahom • Anemi • Schistosomiasis • Onchocerciasis • Dracunculiasis (Guinea kurdu hastalığı) • Dengue humması ve Dengue hemorajik ateşi • Gıda zehirlenmeleri • Mantar hastalıkları • Paraziter enfeksiyonlar • Scabies • Leptospira enfeksiyonu • Viral enfeksiyonlar • Kamfilobakter enfeksiyonu • Japon Ensefaliti • Arsenik zehirlenmesi • Kurşun Zehirlenmesi • Siyanobakteri toxinlerine bağlı zehirlenmeler • Suda boğulma • Malnutrisyon İSHALLER İshal, dışkı miktarının ve sayısının fazlalaşması; kıvamının değişerek yumuşak, sulu bir görünüm alması olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü ishali; 24 saatte 3’ten fazla veya her zamankinden daha sık ya da sulu dışkılama olarak tarif etmektedir. Yalnızca sık dışkılama, kıvam bozuk değilse ishal sayılmaz. İshaller genellikle gastrointestinal sistemin enfeksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. Enfeksiyonun tipine göre sulu (Kolera) veya kanlı (dizanteri) olabilir. Gelişmekte olan ülkelerde hastaneye yatışların %30 nedeni ishaldir. İshalli hastaların %80’i akut ishal, %10’u persistan ishal ve %10’u dizanteridir. İshal tüm ölümlerin %4’ünden sorumludur. Dünyada her yıl 5 yaşın altındaki çocuklarda yaklaşık 1 milyar ishal vakası görülmekte ve bu çocuklardan yaklaşık olarak 2.2 milyonu ölmektedir. Ölenlerin çoğu iki yaşın altındadır ve ölüm nedeni genellikle dehidratasyondur. Ölümle sonuçlanan ishal vakalarının %50’si akut ishal, %35’i persistan ishal, %15’i ise dizanteridir. İshalin etkeni bakteriyel, viral ya da paraziter olabilir. Bunların da çoğunluğu kontamine sularla bulaşır. Kızamık, sıtma gibi hastalıkların seyri esnasında da ishal görülebilir. Ayrıca kimyasal ilaçların barsakları irrite etmesi sonucu da ishal gelişebilir. Ciddi ishaller; sıvı-elektrolit kaybının derecesine, kişinin immün sisteminin durumuna, beslenme özelliklerine göre hayatı tehdit edici olabilmektedir. Oldukça koyu ve hacimli bir dışkı ile karakterize az sıklıkta görülen bir ishal, büyük ihtimalle ince barsak hastalığına bağlıdır. Kalın barsak tipi diarede; sık sık ve az miktarda dışkılama ile birlikte, dışkıladıktan sonra geçen kramp tarzında ağrı bulunur. Korunma ve Tedavi İçme sularının arındırılması Sanitasyonun geliştirilmesi Kişisel hijyenin sağlanması Sağlık personelinin eğitimi Tedavide prensip olarak sıvı-elektrolit desteği ve beslenmeye devam edilmesi önemlidir. BASİLLİ DİZANTERİ (SHIGELLOSIS): Shigella adı verilen mikroorganizmaların neden olduğu, kanlı mukuslu diyare, karın ağrısı ve ateş ile seyreden bir kolittir. Ülkemizde sık görülen bir enfeksiyondur. En çok yaz ve sonbahar aylarında rastlanır. Shigella ile insanlar çok kolay infekte olur. Salmonella ve vibrioların hastalık oluşturabilmesi için 105 kadar bakterinin alınması gerektiği halde, sadece 200-300 shigella bakterisinin alınması ile dizanteri oluşabilir. Shigellosis, fekal-oral bulaşmanın en iyi örneği olarak, alt yapının yetersiz olduğu az gelişmiş ülkelerde sık görülür. Bakteriler; hastaların kullandığı tuvaletlerin kullanılması ile diğer insanlara bulaşabileceği gibi, lağım sularının karıştığı dere suları ile sulanan sebzelerin (maydonoz, marul v.s) çiğ yenmesi ile de bulaşır. Bakteri alındıktan 1-3 gün sonra karın ağrıları, patö kıvamda dışkılama ve hafif ateş görülür. Bir iki gün içerisinde dışkılama sayısı, günde 20-30’u bulur. Dışkı kanlı-mukuslu, şekilsiz ve miktarı azdır. Ateş her hastada yükselmez, yükselenlerde 3 gün kadar devam eder. Su ve elektrolit kaybı nedeni ile hastanın tansiyonu düşer. Halsizlik belirginleşir. Nadiren kansız su gibi dışkılama olabilir. Hastalık, antibiyotik verilmese de 2-3 hafta içerisinde kendiliğinden düzelmektedir. Ancak; antibiyotikler hastalığın 2-3 günde düzelmesini sağlar, dışkı ile bakteri atılımını önler. AMİPLİ DİZANTERİ (AMEBİASİS): Entamoeba histolytica’nın neden olduğu bulaşıcı bir kolittir. Dünya nüfusunun %10’undan fazlasının amip ile infekte olduğu tahmin edilmektedir. Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde sık görülür. 1989 -1995 yılları arasında 71.617 amebiyaz olgusu bildirilmiştir. İnsanlara fekal-oral yolla bulaşır. Bulaştırmada eller ve karasinekler de rol oynar. Amip’in dışkıda görülmesi kesin olarak patolojik kabul edilir. Hastalık kistlerle bulaşır. Oral yolla alınan kistler barsaklarda trofozoit haline dönüşürler ve sonuçta ülserler oluşur. 6-10 günlük kuluçka döneminden sonra bulantı, kusma, kramp tarzında karın ağrısı ve günde 8-40 arasında değişen sayılarda ishal ortaya çıkar. Hastalık çocuklarda yüksek ateşle birlikte, daha ağır ve fatal seyreder. Amipli dizanteri dışkısı kanlı-mukuslu, ancak cerahatsiz olup; berrak, parlak kırmızı renkte ve kırmızı jöleye benzer görünümdedir. Gaitanın mikroskopik incelemesinde bol miktarda eritrosit ile, amip kist ve/veya trofozoitleri görülür. GİARDİA İNTESTİNALİS: Duodenum ve safra yollarına yerleşen bir protozoondur. Bulaşma, kistlerinin oral yolla alınmasıyla olur. Sindirim bozukluğuna, kronik ishale, çocuklarda büyüme ve gelişme geriliğine yol açar. ASCARİS LUMBRİCOİDES (BARSAK SOLUCANI): Parazitin yumurtaları insan dışkısı ile kontamine olmuş toprakta; bununla kirlenmiş, iyi yıkanmamış, az pişmiş veya kirli sularla yıkanmış sebzelerde bulunur. Dünyada yaklaşık 1 milyar kişiyi infekte ettiği bildirilmektedir. Bulaşma, içinde larvanın bulunduğu yumurtanın oral yolla alınmasıyla olmaktadır. Klinikte Ürtiker, Karın ağrısı, İştahsızlık, Kusma, Ateş, Terleme, Burun kaşıntısı, Epilepsiye benzeyen nöbetler ve Gece korkuları görülür. Ascaris, gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yaklaşık %10’unda bulunur. Dünyada ciddi ascaris enfeksiyonlarına bağlı olarak her yıl 60.000 kişi (çoğu çocuk) ölmektedir. Ascariasis’den korunmak için: – Dışkı ile kontamine toprakla temastan kaçınmalı, – Yemekten önce eller sabun ve su ile yıkanmalı, – Sebzeler temiz sularla yıkanmalı, – Besinler toprakla temastan korunmalı; yere düşen besinler tekrar yıkanmalı veya pişirilmelidir. ENTEROBİUS VERMİCULARİS (KIL KURDU): Özellikle çocuklarda olmak üzere dünyada oldukça yaygın bir parazittir. Genellikle çekumda olmak üzere kalın barsakta yerleşir. Travmatik etkiyle barsak mukozasında ülserasyonlara ve apandisite yol açabilir Gece artan anal kaşıntılar, Kilo kaybı, Karın ağrısı, İştahsızlık, Deri döküntüleri, Anemi, Burun kaşıntısı ve Diş gıcırdatma gibi belirtiler gösterir. SCHİSTOSOMİASİS: Şistosomiasis, su kaynaklı bir hastalıktır. Dünyada sıtmadan sonra, toplum sağlığını etkileyen ikinci sıklıktaki paraziter hastalıktır. Enfeksiyon, serbest yüzen larvanın ciltten girmesi ile ortaya çıkar. Enfeksiyon sonrası ciltte döküntü ve kaşıntı meydana gelir. Parazitin gelişmesine paralel olarak 2 ay sonra ateş, titreme, öksürük ve kas ağrıları ortaya çıkar. Çocuklarda büyüme ve gelişme geriliğine sebep olur. Hastalık en sık Afrika’da görülmektedir. Bununla birlikte İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen ve Uzak Doğu’da da görülür. Tüm dünyada 200 milyon insan enfekte olup; 600 milyon insan şistosomiasis infeksiyonu açısından risk altındadır Korunma: sanitasyonun düzeltilmesi, suların kontaminasyonunun azaltılması ve kontamine sularla temasın önlenmesi ile mümkündür. NORWALK VE BENZERİ VİRÜSLERİN NEDEN OLDUĞU GIDA ZEHİRLENMELERİ: Başlıca bulgular bulantı, kusma, ishal, kramp tarzında karın ağrısı, baş ağrısı, hafif bir ateş ve halsizliktir. Kaynak: iyi pişmemiş deniz ürünleri ve kontamine içme sularıdır. Oluşan tablo, 24 - 48 h içinde kendiliğinden düzelmektedir. CAMPYLOBACTER ENFEKSİYONU: Campylobacteriosis, dünyanın her yerinde görülebilen bir ishal etkenidir. En sık etkenler Campylobacter jejuni veya Campylobacter coli’dir. İnsanlara az pişmiş kontamine et, kontamine sular ve çiğ süt ile bulaşır. Ateş, baş ağrısı, halsizlik, kramp tarzında karın ağrısı ve kanlı-mukuslu ishal ort. 5 -7 gün sürer. Tüm dünyadaki ishal etkenlerinin %5-14’ünü Campylobacter’ in oluşturduğu düşünülmektedir. Hastalık, en çok çocukları etkilemektedir. KOLERA Kolera, insanlara su ve besinlerle sindirim kanalından bulaşan; kusma ile başlayıp, şiddetli diyare ile seyreden ince barsak enfeksiyonudur. Yaptığı büyük salgınlar ve bu salgınlarda görülen yüksek ölüm oranları ile eski çağlardan beri tanınan bir hastalıktır. 2000 yılında 140.000 vaka ve 5000 ölüm (WHO). Bu vakaların %87 si Afrika kıtasındandır. Kolera hastalığının etkeni Vibrio cholerae’dır. Vibriyonların dış etkilere karşı direnci azdır. Vibriyon 55oC’de 10-15 dakikada, kaynama derecesinde ise 1-2 dakikada ölür. Kuruluğa, güneş ışığına ve asitlere hiç dayanamaz. Mide asiditesi, vibrioları kısa sürede inaktive eder; bu durum birçok insanı kolera olmaktan kurtarır. Vibriolar çeşitli eşya ve besinler üzerinde birkaç saat ile birkaç gün arasında canlı kalabilirler. Temiz çeşme, nehir ve göl sularında haftalarca canlı kalabilmelerine karşılık; bakterilerden zengin nehir, deniz ya da kanalizasyon suları içinde birkaç günden fazla yaşayamazlar. İnsandan insana; hasta veya portör dışkıları ile enfekte olmuş içecek ya da yiyeceklerle bulaşır. Kontamine çiğ yenen sebze ve meyveler, midye ve istiridye gibi deniz ürünleri ile içme ve kullanma suları hastalığın yayılmasında önemli rol oynarlar. Ayrıca karasinek ve hamamböcekleri de yiyecekleri kontamine ederler. Kolera fekal-oral yolla bulaşan diğer hastalıklar gibi; • Alt yapısı yetersiz olan, içme ve kullanma sularının kanalizasyon sularına karışabildiği, • Sularının sık sık kesildiği, • Tuvalet atıklarının arıtma işleminden geçirilmeden akarsu, deniz ve göllere boşaltıldığı, • Kişisel hijyen kurallarının uygulanmadığı, • Sosyoekonomik yönden gelişmemiş ülkelerde büyük salgınlara yol açmaktadır. Kolera vibriyonlarının doğal kaynağı insanlardır. Ayakta gezen atipik ve hafif olgular hastalığın yayılmasına neden olur. Salgınlar genellikle deniz seviyesinden fazla yüksek olmayan yerlerde; yağışlı, nisbi nem ve hava sıcaklığının yüksek olduğu mevsimlerde; akarsuların ve kanalların geçtiği bölgelerde daha fazladır. Duyarlı bir kişide kolera oluşabilmesi için yeterli sayıda etkenin ağız yoluyla alınması gerekli olup, bu miktar ortalama 107 - 109 vibriyondur. Fizyolojik bir engel olan mide asiditesi herhangi bir sebeple zayıflar ve vibriolar bu engeli aşarlarsa, kendileri için elverişli bir ortam olan duodenum ve ince barsaklara ulaşmış olurlar. Kolera vibriyonlarının insan vücudunda yerleşip, çoğaldıkları organ ince barsaktır. Komşu organlara ve kan dolaşımına geçmezler. Kuluçka dönemi birkaç saat ile 7 gün arasında değişir; ortalama 2-3 gündür. Hastalık tablosunun oluşumundan, vibriyonların salgıladığı bir enterotoksin (kolerajenik toksin) sorumludur. Klinikte, kişiler sıhhatte iken, boşalır gibi bir kusma, karın ağrısı ve boşalır gibi diare ortaya çıkar. Hasta tuvalete gitmeye fırsat bulamaz. Zamanla kusmuk ve dışkının volümleri artar, renkleri açılır ve pirinç yıkantı suyu görünümünü alırlar. Hasta günde 8-10 hatta 15 litre sıvı kaybeder. Kusmalar nedeniyle ağızdan sıvı ve katı besin almak imkansızlaşır. Organizmada dokusal bir tahribat olmaz. Kaybedilen sıvı ve elektrolitler yerine konur ise 1-2 gün gibi kısa bir süre içinde şifa sağlanabilir. Bu tür olgularda gerekli tedavi uygulanmaz ise ölüm oranı % 50’ye kadar çıkabilmektedir. Korunmada hijyenik önlemler çok önemlidir. • İçme suları kesinlikle kaynatılmadan içilmemelidir. • Şehir şebekesindeki sular bilimsel olarak klorlanmalıdır. Kuyu ve akarsulardan sağlanan sular dezenfekte edilmelidir. • Sodyum hipoklorit çamaşır sularının içinde ortalama %5 oranında bulunmaktadır. Bu tür çamaşır sularından 1 lt suya 2-3 damla; yada 1 teneke suya 1 çorba kaşığı ilave etmek içme sularının dezenfeksiyonu için yeterlidir. • Çiğ sebze ve meyveler önce 1/5000’lik permanganat solüsyonunda 15 dakika veya Sodyum hipoklorit solüsyonunun 10 kat yoğun hazırlanmışında yarım saat bekletilmeli ve daha sonra iyice yıkandıktan sonra yenilmelidir. • Kanalizasyonlar ile irtibatlı deniz, göl ve nehirlerden sağlanan midye, istiridye ve balık gibi su ürünleri de bulaşmada önemli rol oynarlar. • Ayrıca sinek ve hamamböceklerine karşı etkili mücadele yapılmalıdır. • Salgınlar sırasında topluma, hastalığın bulaşma yolları hakkında bilgi verilmeli, • Karışık gıdalar almamaları, alkollü içeceklerle mide asiditelerini bozmamaları önerilmelidir. • Portör taraması yapılmalı; portör olarak kabul edilen kişilere bir günde oral yolla 8 g streptomisin verilerek bulaştırıcılıkları engellenmelidir. • Büyük salgınlarda okulların kapatılması, gereksiz seyahatlerin önlenmesi ve koleralı bölgeye gidip gelenlerin ülke sınırlarında ciddi şekilde kontrol edilmeleri sağlanmalıdır. • Halen kullanılmakta olan kolera aşısı, ısı ile öldürülmüş vibriyonların, fenollü tuzlu su süspansiyonu olup, bir mililitresinde 8 milyar bakteri bulunur. • SC veya IM yolla 3 - 4 hafta ara ile 2 kez uygulanır. • Aşıdaki antijen ölü bakterilerden yani endotoksinlerden oluşmasına karşılık, hastalık bir ekzotoksin olan kolerajenik toksin ile oluştuğundan aşının koruyucu etkisi zayıftır ve ancak %30-80 vakada koruyucu olur. • Koruma süresi 3-4 ay olup, rutin olarak uygulanmamaktadır. TRAHOM Trahom, bir göz enfeksiyonudur. Tekrarlayan enfeksiyonlar körlüğe yol açar. Hastalık; su kaynaklarının sınırlı, sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde, kalabalık yerleşim birimlerinde ortaya çıkar. Aile içerisinde bulaşmalara sık rastlanır. Yaklaşık 6 milyon insan trahom nedeniyle kör olmuştur. SITMA Dünyadaki en önemli paraziter infeksiyon hastalığıdır. İnsanlara genellikle anofel türü dişi sivrisineklerle bulaşır. 45o kuzey ve 40o güney enlemleri arasında kalan, tropikal ve subtropikal bölgelerde; bataklıklara komşu alanlarda sık görülür. Yaygınlaşması su kaynakları ile yakından ilişkilidir. 40 yıl önce sadece Afrika’da sıtmaya bağlı olarak yılda 2.5 milyon kişi ölmekteydi. Sıtma günümüzde Afrika’da 5 yaş altındaki çocuk ölümlerinin ilk beş nedeninden biridir ve yılda ortalama 1 milyon çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Buna karşılık Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya’dan eradike edilmiştir. Sıtma, tarihte her zaman Anadolunun en önemli sağlık sorunlarından biri olmuştur. Sıtmaya, Güneydoğu Anadolu bölgemizde odaksal, diğer bölgelerde ise sporadik olarak rastlanmaktadır. Son zamanlarda anofellerin DDT’ye direnç geliştirip, Amik ve güneydoğu ovalarında hızla çoğalması, sıtma olgularının yeniden artmasına neden olmuştur. Sıtma olgusu saptanan illerin başında Diyarbakır, Batman, Adana ve Şanlı Urfa gelmektedir. Kuluçka süresi ortalama 14 - 30 gündür. Üşüme-titreme, yüksek ateş ve bol terleme ile karakterize sıtma nöbeti, akut sıtmanın en önemli belirtisi olup; yurdumuzda sık görülen vivax sıtmasında 48 saatte bir tekrarlar. Hastaların çoğunun dudakları uçuklar (herpes labialis). Sıtma küçük çocuklarda daha ağır seyreder. Gebelikte de daima ağırlaşmaya meyillidir; düşük (abortus) ve erken doğum sık görülür. Hasta kötü bir nöbet sonucunda ölmez ise bir süre sonra sıtma sessiz hale geçer. Tedavi edilmeyen olgularda tekrarlayan nöbetlerle anemi ilerler, dalak büyümeye devam eder, bazen karaciğer de büyür. Hasta halsizdir, çalışmak istemez, çeşitli mide-barsak rahatsızlıkları gelişir. Kadınlarda adet düzeni bozulur. Çocuklarda büyüme yavaşlar. Parmak ucundan alınan bir damla kanın boyalı mikroskobik tetkiki ile çok kısa sürede kesin teşhisi konulabilen bir hastalıktır. Her ateşli sıtma hastası yatırılmalı, bol sulu içecek (limonata vs) verilmeli, klinik belirtilere göre semptomatik tedavi (kan transfüzyonu, demirli preparatlar, beslenme vs) uygulanmalıdır. İlaç tedavisi; Chloroquine ve Primaquine adlı ilaçlarla yapılır. Korunmada; • Endemik bölgelerde taramalar yapılarak sıtmalılar belirlenmeli ve tedavi edilmelidir. • Nüfus hareketleri önlenmeli, • Endemik bölgeye gidenlere profilaktik olarak haftada bir, 2 tablet (300 mg baz) chloroquine veya 1 tablet (25 mg) pirimetamin verilmelidir. • Bilinçli ve etkili sivrisinek mücadelesi yapılmalıdır. Bu amaçla İnsektisitlerle (DDT, Malation, Fenitritation, Popoxur, vb); Şahsi korunma tedbirleri (Cibinlik, pencerelere tel, sinek kaçırıcı ilaçlar) ile erişkin sivrisineklere karşı tedbir alınmalıdır. • Larvalara karşı durgun sular ve bataklıklar kurutulmalı, nehir yatakları düzenlenmeli, özellikle pirinç ekimi bilimsel usullerle yapılmalı, • Ayrıca havuz ve göl gibi su birikintileri sık sık dalgalandırılıp, larvaların barınmasına elverişsiz hale getirilmeli, • Böyle su birikintilerinde larva yiyen Gambusia veya Respora cinsi balıklar yetiştirilmeli, • Kurutulamayan su birikintilerinde larvaların solumasına engel olmak için petrol ürünleri kullanılmalıdır. TİFO ve PARATİFO Tifo, Salmonella typhi bakterisinin sebep olduğu yüksek ateş, baş ağrısı, karın ağrısı, şuur bulanıklığı gibi belirtilerle karakterize, insanlara özgü, sistemik bir enfeksiyon hastalığıdır. Paratifo ise S. partyphi A, B ve C gibi bakterilerin yol açtığı, semptomların tifoya benzer ancak daha hafif olduğu klinik tablodur. Hastalık enfekte insanların idrar ve dışkıları ile kontamine olmuş gıda ve suların alınması ile bulaşır. Kanalizasyon sularının, içme ve kullanma sularına karışması sonucunda tifo salgınları görülür. Dünya çapında yılda 17 milyon insanın enfekte olduğu sanılmaktadır. Gıda işleriyle uğraşan portörlerden gıdalara bulaşarak, o gıdayı tüketenler arasında salgınlar ortaya çıkabilir. Tifo; hastaların kullandığı bardak, havlu gibi eşyaların tutulması ile ellerle de bulaşabilmektedir. Sinekler de ayaklarıyla tifo basillerinin gıda ve sulara bulaşmasında mekanik taşıyıcılık yapmaktadırlar. Tifo basili su, buz, toz ve kuru atıklarda haftalarca canlı kalabilir. ABD’de 1920 yılında 36.000 olan olgu sayısı, gıda hijyeni ve temiz su sağlanması gibi önlemler sayesinde 1968’den beri yılda yaklaşık 500 olguya kadar gerilemiştir. • Tifodan korunmada en etkili yöntem; içme ve kullanma sularının arıtılıp, temizlenmesi ve sağlıklı bir atık giderim sisteminin kurulmasıdır. • Taşıyıcıların gıda ve su ile ilişkili işlerde çalışmaları engellenmelidir. • Tifolu hastaların kullandığı tuvaletlerin dezenfekte edilmesi, bu hastalarla temastan sonra ellerin yıkanması korunmada çok önemlidir. • Tifodan korunma yöntemlerinden bir diğeri de bu hastalığa karşı aşılanmadır. Tifo Aşıları : 1. Ölü (inaktive) aşı: Asetonla inaktive edilen S. typhi ile hazırlanır. Koruyuculuğu % 50-70 arasındadır. 2. Zayıflatılmış (mutant) aşı: Hemen hiç patojen olmayan zayıflatılmış bir köken ile hazırlanmış olup, koruyuculuğu % 90’ dır. HEPATİTLER SARILIK; cildin, iç örtülerin (mukozaların) ve göz aklarının sararması ile belirginleşen ve birçok hastalık nedeni ile gelişebilen bir bulgudur. Ortaya çıkması için bilirubin yapımında artış, atılımında azalma ya da bu nedenlerin birlikte bulunması gerekir. “ HER SARILIK ≠ HEPATİT ” Cilt, göz akları ve dil altındaki her sarılık viral hepatite bağlanmamalıdır. Hepatitler dışında; • İlaçlar: Örn. göz anjiyosunda kullanılanlar. • Hemolitik kan hastalıkları, • Büyük hematomlar ve • Karaciğer enzim bozuklukları (Gilbert Sendromu) da sarılığa yol açabilir. Karaciğer, vücudun hemen her etkinliğinde düzenleyici, destekleyici, düzeltici rolü olan vaz geçilemez bir organdır. Bu organın çalışma düzeninin bozulmasına yol açan karaciğer hücresi iltihabına HEPATİT diyoruz. Buna yol açan nedenler; • Mikroorganizmalar (Bakteri, Virüs, Amip) • İlaçlar (Anksiyolitik, Kas gevşetici, Ağrı kesici) • Hormonlar (Steroidler) • Zehirler (Mantar zehirleri) • Birikim hastalıkları (Yağlanma) olabilir. Viral Hepatit Işık mikroskobu ile görülemeyecek kadar küçük, türüne göre değişen ve birkaç 10 nm irilikte, VİRÜS dediğimiz minicanlıların insan karaciğerinde oluşturdukları yaygın iltihaplanmaya VİRAL HEPATİT diyoruz. Normalde her insanda meydana gelmekte olan bilirubin, çalışma düzeni bozulan karaciğer hücreleri tarafından gereğince kandan alınıp safraya atılamaz ve sarılık oluşur. Viral Hepatitli hastalarda çoğu zaman karaciğerin kanı bilirubinden temizleme etkinliği tamamen bozulmaz ve sarılık tablosu ortaya çıkmaz (GİZLİ SARILIK). VİRAL HEPATİTE SEBEP OLAN VİRÜSLER: • PRİMER HEPATOTROP VİRÜSLER – HEPATİT A VİRÜSÜ (HAV) – HEPATİT B VİRÜSÜ (HBV) – HEPATİT C VİRÜSÜ (HCV) – HEPATİT D VİRÜSÜ (HDV) – HEPATİT E VİRÜSÜ (HEV) – HEPATİT G VİRÜSÜ (HGV) – HEPATİT TT VİRÜSÜ (HTTV) • SEKONDER HEPATOTROP VİRÜSLER – EBV,CMV,HSV,VZV,Coxsackie, Rubella,Rubeola, Adenovirüs, Sarı Humma, vd. – EKZOTİK VİRÜSLER:Marburg, Lassa, Ebola, HEPATİT A ve E Hepatit A ve E fekal-oral yolla bulaşır. Çoğunlukla insan dışkısı ile kontamine olmuş sularla bulaşmaktadır. Hepatit A virüsü; gelişmekte olan ülkelerde çocuk yaş grubunu enfekte ederken, gelişmiş ülkelerde daha ileri yaş grubunda enfeksiyona yol açar. Hepatit E ise, daha çok genç yaştaki bayanlarda görülür. Özellikle 3. trimestrdeki gebe kadınlar Hepatit E virüsüne duyarlıdır. HEPATİT A VİRÜSÜ • Isı, eter ve mide asidine direnci fazladır • Klor ve formalin ile inaktive olur • Su ve deniz suyunda 3-10 ay kadar yaşayabilir • Tüm dünyada tek serotipi vardır ve sadece insanlarda hastalık yapar • Alt yapı sorunu olan ülkelerin sorunudur • İnsan dışkısı ile kirlenmiş besinlerle bulaşır • Kabuklu deniz hayvanları ile de bulaşır • Sular; klorlama yetersiz ise bulaştırıcıdır • Bulaştırıcılık dönemi, sarılığın ortaya çıkmasından 2 hafta önce başlar. • İnkübasyon süresi 2-6 hafta (Ort:30 gün) dır. • Hastalık ateş, halsizlik, iştahsızlık, bulantı ve karın ağrısı belirtileri ile kendini gösterir. • Birkaç gün sonra idrar rengi koyulaşır, göz akları ve cilt sararır. • Hastalık 1-2 haftadan birkaç aya kadar sürebilir. • Toplumumuzda çocuk yaşta hastalanmaktayız • Yaş arttıkça tablo ağırlaşır ve sarılık görülme ihtimali fazlalaşır. • Kronikleşmez, ölüm çocuklarda çok nadirdir. • Hepatit A’da mortalite % 0.2-0.4 civarındadır. Ancak karaciğer nekrozu gelişen olgularda %70-90 ölüm görülebilir. • Altta yatan başka bir karaciğer hastalığının varlığında infeksiyon daha ağır seyreder. • Genelde ilk dikkat çekici bulgu, idrar renginin koyulaşmasıdır. İdrar, “az su içen normal insanlardaki gibi” koyu sarı/çay rengindedir. • Önce göz akları ve dil altı sararır; en son cilt sararır. • Karın sağ üst bölgesinde künt (batıcı olmayan) ağrı vardır ve bası ile artar. • Hastalarda güç kaybı, iştah azalması, bulantı-kusma bulunur. HEPATİT E VİRÜSÜ • Hemen hemen tüm özellikleri Hepatit A virüsüne benzemektedir. • Dışkı ile kirlenmiş sular ile geniş kitleleri içeren salgınlara yol açar. • Güneydoğu Anadolu Bölgesinde salgınlar yaptığı gösterilmiştir. • Gebelerde % 20 olasılıkla ölümcül tablolara yol açabilir. A ve E HEPATİTLERİNDEN KORUNMADA GENEL İLKELER • Su ve besin maddelerinin fekal kontaminasyonunun önlenmesi • Karasinek ve fare gibi mekanik taşıyıcılarla mücadele edilmesi • Kirli sulardan elde edilen deniz kabuklularının yenilmemesi • Hepatit geçiren hastaların izolasyonu • Hastanede yatan hepatitli hastalar için önlem alınması • KİŞİSEL HİJYEN KURALLARINA DİKKAT EDİLMESİ (EL YIKAMA) • İnfekte kişilerin okula, kreşe ve işe gönderilmemesi SİYANOBAKTERİYEL TOKSİNLER Cyanobacteria, tüm dünyada özellikle besin değeri yüksek durgun sularda görülebilen mavi-yeşil alglerdir. Bazı cyanobacter türleri ürettikleri toksinler, insanlara kontamine suyun içilmesi veya banyo yapılması sırasında bulaşır. Bu toksinlere maruziyet sonrası cilt irritasyonu, bulantı, kusma, karın krampları, ishal, ateş, boğaz ve baş ağrısı, kas-eklem ağrıları ve karaciğer hasarı görülebilir. Kontamine sularda yüzenlerde astım, göz irritasyonu, döküntüler, burun ve ağızda şişlikler gibi allerjik reaksiyonlar gelişebilir. Cyanobacteri toksinleri etkiledikleri vücut bölgesine göre hepatotoksinler, nörotoksinler , toksik alkaloidler (karaciğer ve böbrek hasarı) olarak sınıflandırılırlar. Mikroorganizma; durgun ve ılık sularda, besin değeri yüksek sularda, su kaynaklarında, havuzlarda, yaz ve sonbahar aylarında görülür. Tüm dünyada görülmekle birlikte; özellikle Amerika, Afrika, Avustralya, Avrupa, İskandinavya, ve Çin’de daha sık rastlanmaktadır. Korunma: • Göllerde ve su kaynaklarında besin değerini azaltmak (ötrofikasyon): atık suların kontrolu, su kaynaklarının tarım atıkları ile kontaminasyonunu azaltmak, • Sağlık çalışanlarının ve su kaynakları ile ilgilenen kişilerin eğitimi, • Kontamine suların detoksifikasyonu ve temizlenmesi ile mümkündür. ARSENİKOZ Arsenik, doğada su kaynaklarında kendiliğinden oluşabilen bir kimyasal maddedir. Arsenikten zengin içme suyunu uzun süre (5-20 yıl) kullanan kişilerde arsenik zehirlenmesi (arsenikoz) ortaya çıkar. Arseniğe bağlı olarak ciltte renk değişiklikleri, ayak ve el ayalarında siyah yamalar; cilt kanserleri; mesane, böbrek, akciğer kanserleri; damar ve periferik damar hastalıkları görülür. Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre içme suyunda arsenik miktarı 0.01mg/litreyi aşmamalıdır. Arsenik oranı yüksek suların içme dışında çamaşır yıkama ve temizlikte kullanılmasında ya da bu suların cilde temasında sakınca yoktur. Koruyucu tedbir olarak: İçme sularındaki arsenik oranının 0.01mg/dl altında tutmak için kuyular daha derin kazılmalı; içme sularının tahlilleri rutin olarak yapılmalıdır. ANEMİ Anemi dünya çapında yaygın bir sağlık problemidir. En sık nedeni demir eksikliğidir. Demir eksikliğinin en sık nedeni ise beslenme bozukluğudur. Demir eksikliğinin yanı sıra hijyen, sanitasyon, kullanılan şebeke suyu ile ilişkili çeşitli enfeksiyonlar (şistosomiazis, sıtma, kıl kurdu) da anemiye yol açar. Sıtma aneminin önemli bir nedenidir. Dünya üzerinde 200-300 milyon insanı etkilemektedir. Endemik olduğu bölgelerde anemi olgularının yarısından sorumludur (WHO 2000) 44 milyon hamile kadın kıl kurdu ile enfektedir. 20 milyon insan ise şistosomiazis ile enfektedir. Suyla ilişkili anemiler, malnutrisyon ve su kaynaklı enfeksiyonlar sonucu gelişmektedir. Dünyada 2 milyar insan anemiktir. Anne ölümlerinin %20’sinden sorumlu olabilmektedir. Anemi pek çok tetikleyici faktörün sonucunda ortaya çıktığından anemiye yol açan nedeni (beslenme bozukluğu- demir eksikliği, folik asit, vit B 12 eksikliği) bulup, tedavi etmek önemlidir. Ayrıca su kaynaklarının temizlenmesi, sanitasyon ve hijyen, sıtma ve şistosomiazisin önlenmesi açısından çok önemlidir. SCABİES Scabies, bir cilt enfeksiyonudur. Etken Sarcoptes scabiei’dir. Hastalığın esas bulguları ellerde , parmak aralarında, dirsek, diz ve bileklerin cilt katlantılarında, göğüslerde ve omuzlarda görülen döküntülerdir. Genellikle geceleri artan kaşıntı vardır. Erişkin form, insan cildi üzerinde 1 ay kadar yaşayabilir. İnsan dışında çevrede ise ancak 48-72 saat kadar dayanabilir. Kalabalıkta hızla yayılır ve tüm dünyada rastlanır. Su kaynaklarının kirli ve kısıtlı olduğu, sanitasyonun yetersiz olduğu kalabalık yerleşim yerlerinde rastlanır. Tüm dünyada her yıl 300 milyon vaka bildirilmektedir. Korunma: - kişisel hijyenin sağlanması - uygun su kaynaklarının kullanımı Tedavide sıcak su, sabun ve akarisit kullanılır. Kıyafetler de sıcak su ve sabun ile sterilize edilmelidir. ONCHOCERCİASİS Onchocerciasis veya “nehir körlüğü” sularda yaşayan bir böceğin vektörü olduğu parazitik bir hastalıktır. Dünyanın körlüğe neden olan ikinci sık enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık Onchocerca volvulus tarafından oluşturulur. Kara sineklerin ısırması ile insandan insana da bulaşır. Larvalar erişkin formlarına dönüşür ve fibröz nodüllere, cilt yüzeyine veya eklemlere yakın yerleşir. Erişkin formlar yarım metre uzunluğa kadar ulaşabilir, cilde uzanır, kaşıntıya ve ciltte depigmentasyona , lenfadenite, elefantiasise, görme bozuklığuna ve körlüğe yol açar. Hastalık Afrika’da, Guatemala’da, Meksika’nın güneyinde, Venezuella’da, Brezilya’da, Kolombiya’da, Ekvator’da ve Arap Yarımadası’nda görülür. Dünya çapında 18 milyon insan bu enfeksiyondan etkilenmiştir. 6.5 milyon insanda kaşıntı ve dermatit, 270 000 insanda ise körlük bildirilmiştir. Korunma: - kara sineklerin ve larvaların bulunduğu kaynakların ilaçlanması. LEPTOSPİROZ Leptospiroz, insan ve hayvanları etkileyen bakteriyel bir hastalıktır. Hastalığın erken döneminde yüksek ateş, şiddetli başağrısı, kas ağrıları, titreme, gözlerde kızarıklık, karın ağrısı, sarılık, cilt ve müköz membranlarda (akciğer dahil) kanama, kusma, ishal ve döküntüler görülür. Etken Leptospira adında bir bakteridir. İnsanlara bulaşma, enfekte hayvan ve insanların idrarı ile direkt temas veya kontamine olmuş sular ve bitkilerden olur. Hastalık köpeklerde, domuzlarda ve atlarda bulunabilir. Bakteri ellerdeki veya vücudun herhangi bir yerindeki kesiden; göz, ağız ve burun mukozasından direkt temas ile bulaşabilir. İnsandan insana geçiş nadirdir. Hastalık tüm dünyada yaygın olmakla birlikte kırsal alanda, bol yağış alan yerlerde ve tropikal bölgelerde sıktır. Veterinerler, hayvancılıkla uğraşanlar, çiftçiler, pirinç ve şeker kamışı tarlalarında çalışanlar, kontamine sularda yüzenler risk altındadır. Her yıl 100.000’de 0.1-1 kişide, nemli bölgelerde ise 100.000’de 10 kişide Leptospiroz vakası bildirilmektedir. Ancak asıl sayının bundan daha çok olduğu sanılmaktadır. Korunma: - infeksiyon kaynağının kontrolu (hayvanların aşılanması) - bulaşma yolunun kontrolu (suyla ve hayvanlarla uğraşırken koruyucu giysilerin giyilmesi, temiz içme sularının bulunması) - insan konakta hastalığın gelişmesini önlemek (aşılama, antibiyotik profilaksisi, doktor ve veterinerlerin bilgilendirilmesi) GUİNEA KURDU HASTALIĞI (DRACUNCULİASİS) Gine Kurdu hastalığı büyük bir nematod olan Dracunculus medinensis’in yol açtığı ağrılı bir enfeksiyondur. Genellikle ayakta bir lezyon olarak başlar. Erupsiyon oluşur; kaşınma, ağrı, ateş ve yanma hissi duyulur. Genellikle enfekte kişi ayağını ağrıyı dindirmek için suya sokar. Bu sırada veya suda dolaşırken ayaktan kurt binlerce yumurtasını suya bırakır. Yumurtalar suda çeşitli evrelerden geçtikten sonra enfekte edici hale dönüşür. Bununla kontamine olmuş suları içen kişilerin barsaklarında larva ortaya çıkar, barsak duvarından ciltaltı dokuya ulaşır; bir yılda bir metre kadar uzunluğa ulaşabilir. Hastalarda eklem ağrısı, artrit, ve bacaklarda kontraktürler görülebilir. Hastalığa sulu tarımla uğraşan kırsal bölgelerde, özellikle Afrika olmak üzere çeşitli Asya ülkelerinde rastlanır. Hastalık su kaynaklarının temizlenmesi ile İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerden eradike edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, bu hastalığın eradikasyonu için hastalığın yayılmasını önleme, yeni vakaların tedavisi, sağlıklı suyun sağlanması, su kaynaklarının filtreden geçirilmesine yönelik programlar uygulamaktadır. DENGUE VE DENGUE HEMORAJİK ATEŞİ Dengue, sivrisineklerle bulaşan bir enfeksiyondur. Deng ateşi özellikle bebek ve çocukları etkileyen grip benzeri bir hastalık olup, nadiren ölüme yol açar. Deng hemorajik ateşi ise günümüzde pek çok Asya ülkesinde çocukluk çağı ölümlerine yol açabilen potansiyel olarak ölümcül bir komplikasyondur. Deng ateşinin kliniği hastalığın görüldüğü yaşa göre değişir. Bebeklerde ve küçük çocuklarda ateşli-döküntülü hastalık şeklinde; daha büyüklerde ise ateş, başağrısı, gözlerde ağrı, kas-eklem ağrıları ve döküntü tablosu görülür. Deng hemorajik ateşi ise yüksek ateş, hemoraji ve karaciğerde büyüme ile karakterize potansiyel olarak ölümcül bir komplikasyondur. Ani olarak yüksek ateş ve yüzde kızarma sonrası Deng ateşinin diğer bulguları ortaya çıkar. Ateş 40-41oC yi bulabilir. Febril konvülziyonlar gelişebilir. Deng genellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde sivrisineklerin yaşadığı alanlarda görülür. Afrika, Amerika, Doğu Akdeniz, Güney ve Güney-Doğu Asya ve Batı Pasifik’ten vakalar bildirilmiştir. Her yıl 50-100 milyon vaka bildirilmektedir, bunların 500.000’i Deng Hemorajik Ateşine yakalanmıştır. Korunma: - Henüz Deng için aşı yoktur. En etkili korunma yöntemi sivrisineklerle mücadeledir. - Atıkların uygun düzenlemelere tabi olması, yerleşim yerlerinin yakınlarında su birikintilerinin oluşmasının önlenmesi, - Sivrisineklerden korunma için ilaçlama ve uygun giysilerin giyilmesi. MALNUTRİSYON Malnutrisyon, gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir sağlık sorunudur. Kötü beslenme anlamına gelir. Yeterli beslenmeme dışında yanlış beslenme, enfeksiyonlar ve buna bağlı malabsorpsiyon sonucu da gelişir. Su kaynakları, hijyen, sanitasyon, infeksiyon hastalıklarının ve ishalin önlenmesi malnutrisyondan korunmada önemli başlıklardır. Özellikle çocuklarda ishal, beslenme bozukluğu, kirli sular, tekrarlayan hastalıklara yol açarak malnutrisyona neden olur. Malnutrisyon, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yarısında esas rolü oynar. Hastalığın ağır formları marasmus (kronik yağ, kas ve doku kaybı), kretenizm ve iyot eksikliğine bağlı beyin hasarı, vitamin A eksikliğine bağlı körlük ve artmış enfeksiyon riskidir. Kronik yeme bozukluğu yılda ortalama 792 milyon insanı etkilemektedir. Malnutrisyon tüm yaş gruplarını etkilemekle birlikte en sık temiz su, uygun sanitasyon, yeterli sağlık hizmetlerine ulaşamayan yoksul bölgelerde görülür. Korunma: - Su kaynaklarının kontrolu, sanitasyon ve hijyen kurallarının uygulanması, - Sağlıklı beslenme için sağlık eğitimi, - Yoksulların uygun, sağlıklı gıdalara ulaşmasını sağlamak ile mümkündür. EL YIKAMA • Kendimizi ve çevremizdekileri bulaşıcı hastalıklardan koruma amacıyla almamız gereken önlemlerin başında el yıkama gelir. • Elleri normal sabunla köpürterek ve ovarak yıkamak en iyi temizlik yöntemidir ve bu şekilde, hastalıkların bulaşması büyük ölçüde önlenebilir. • Kalabalık yerlerde mümkünse sıvı sabun kullanılmalı veya sabunluklar süzgeçli olmalıdır. • Aksi halde, sulu ortamda bekleyen yumuşamış bir sabun temizleme özelliğini kaybettiği gibi mikrop yuvası olmaktadır. • Toplu yaşam mahallerindeki sabunla elleri iki kez sabunlamakta yarar vardır; • Sabun, sabunluğa bırakılmadan önce suyun altına tutularak köpüğü akıtılmalıdır. BAZI HİJYEN KURALLARI • Başkalarının (hastaların) kan, tükürük, idrar, dışkı gibi atıkları ile doğrudan temas etmemeye özen gösterilmelidir. Bu gibi durumlarda eldiven giyilmelidir. • Hasta (hatta sağlıklı) kişilerin kullandığı malzemeler, öncelikle kirleri temizlendikten sonra sabunlu su (veya deterjan) ile iyice yıkanmalıdır. Mümkünse sterilize edilmeli ya da durulama sonrası dezenfektan solüsyon içinde bekletilmelidir. • İdrar veya dışkı ile bulaşmanın muhtemel olduğu hallerde, mümkünse hastalık iyileşene kadar hastanın kullanacağı tuvalet ayrılır (özellikle alafranga tuvaletlerde ayırma şarttır). • Tuvalet tek ise, o zaman hastanın tuvaleti her kullanımdan sonra bir dezenfektanla sil(in)mesinde yarar vardır. • Tarak, jilet, diş fırçası, şapka, iç çamaşırı, yatak takımları gibi özel eşyalar başkaları ile paylaşılmamalıdır; • Risk altındaki kişiler aşılanmalıdır. Özellikle çocukluk çağı hastalıklarını ve Hepatit B’yi geçirmemiş kişiler ile sağlık personelinin aşılanması gereklidir. Hastalıkların bulaşmasını önleyecek temel kural: KURU ve TEMİZ YERLERDE MİKROPLAR ASLA BARINAMAZ ! • Bu nedenle hiçbir zaman ortamı kirli ve ıslak (nemli) bırakmayınız. • Temizlik ve bulaşık bezlerini kapalı ortamda ıslak ve sıkılı halde bırakmayınız, daima havalı bir yere açarak asınız ve kuru muhafaza ediniz. KAYNAK: karaman.saglik.gov.tr

http://www.biyologlar.com/sulardan-bulasan-hastaliklar-sularla-iliskili-hastaliklar-

Tespit (Fiksasyon)

Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin,kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışındailk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir. Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili,eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz. Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz. Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır? Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenen özelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi). Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır. Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz? Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir: - Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir. - Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır. - Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir. - Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır. - Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır. - Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır. - Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN: Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz.

http://www.biyologlar.com/tespit-fiksasyon

Kansere Kalkan Tarama Yöntemler

Kansere Kalkan Tarama Yöntemler

Kimler, hangi yaşta, hangi taramaları yaptırmalı?Tıp dünyası, düzenli kontrol ve taramaların kansere karşı sağ kalımı artıran ön koşul olduğunun altını çiziyor. Zamanında ve uygun tarama programları ile erken teşhis kolaylaşıyor. Kanserle doğru mücadelenin ilk adımında sağlıklı bir yaşam sürmek, ikinci adımda ise uygun tarama programları ile erken teşhis yer alıyor.Kanser hastalığının kontrol altına alınmasında erken teşhisin önemini vurgulayan Neolife Tıp Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Duygu Derin; kalp hastalıklarından sonra ikinci ölüm nedeni olan kansere karşı düzenli taramaların hayat kurtardığına dikkat çekiyor. Derin, özellikle üç kanser türüne ilişkin yapılacak taramaları şöyle özetliyor: Meme: Tüm dünyada standart olan, eğer bir kadının ailevi risk faktörü bulunmuyorsa 40 yaşından sonra yılda bir kez mamografi ve meme ultrasonografisi yaptırması Kalın bağırsak: Kadın ve erkeklerin 50 yaşından itibaren üç yılda bir kolonoskopi ya da üç kere ard arda verilecek gaitada gizli kan taraması yaptırması gerekiyor. Rahim ağzı: Viral kökenli olan rahim ağzıkanserine karşı ilk cinsel ilişkinin ardından kadınların senede bir rahim ağzından PAP Smear testi yaptırması tavsiye ediliyor. Akciğer: Kesin bir tarama yöntemi olmasa da, henüz çok yeni olan bazı çalışmalar, ağır sigara içicilerinde senede üç defa düşük dozlu bilgisayarlı tomografi ile taramanın akciğer tümörlerini erken yakalamakta ve hastayı kurtarmakta işe yaradığını ortaya koyuyor. Kansere neden olan çevresel faktörler arasında ilk sırada tütün kullanımı geliyor. Ayrıca alkol tüketimi, kötü beslenme, modern hayatın getirdiği kimyasallara çok fazla muhatap olmak, hava kirliliği, gıdalarda katkı maddelerinin artışı, henüz bilimsel olarak kanıtlanmış olmasa da GDO ’lu besinlerin tüketimi kanser vakalarını artırıyor. Hangi kanserler daha sık görülüyor? Neolife Tıp Merkezi Radyasyon Onkoloğu Prof. Dr. Ufuk Abacıoğlu, kanser türleri hakkında şu bilgileri veriyor: ● Kadınlarda meme, erkeklerde ise akciğer kanseri açık ara birinci sırada bulunuyor. ● Erkeklerde prostat kanseri, daha kolay tespit edilebildiği için 1980’lerden sonra artışgösterdi. ● Beslenme türü ve hijyen ile doğrudan ilişkili olan mide kanserinin oluşumunda, mangal keyfi büyük risk oluşturuyor. ● Fast food tarzı beslenme düzeni, kolon kanseri vakalarının her geçen gün artmasına neden oluyor ve her iki cinste de ilk beş kanser arasında yer alıyor. ● Kadınlarda tiroid kanseri daha sık görülüyor. ● Kadınlarda mesane ve mide kanseri daha az görülse de kadınlara özgü rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanserlerine rastlanıyor. ● Rahim ağzıkanseri üretken dönemde, rahim kanseri ise menopoz sonrası ortaya çıkıyor. ● Rahim kanserlerinin yüzde 80’ine erken evre tanı konulurken, genç kadınlarda görülen yumurtalık kanseri daha agresif seyrediyor. ● HPV virüsü nedeniyle ortaya çıkan rahim ağzı kanserinde, kız çocuklarının cinsel ilişkiye başlamadan önceki dönemde virüse karşı aşılanması öneriliyor. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kansere-kalkan-tarama-yontemler

Bitki Fizyolojisi Ders Notları

Fizyolojinin başlangıçı tohumun çimlenmesiyle başlar.Çünkü bitkilerin hayat devreleri spor ya da tohum faaliyetleriyle başlar.Çimlenme embriyodan ekolojik isteğe göre optimum koşullarda normal bitki yapılarını oluşturma yeteneğidir.Bir tohum gömleğinden radikula belirmesi çimlenmenin en önemli kısmıdır.Bu devrede sert koruyucunun engel olmaktan çıkarılması esnasında ise bir çok fizyolojik olayların başlamasıdır.Çünkü buradaki fizyolojik olayların sonucunda hücre bölünmeleri başlayıp tohumda büyüme dolayısıyla hacminde artma olacaktır.O halde radikula belirmesinden itibaren(çimlenmenin başlangıcı) henüz ayrıntısı bilinmeyen biyokimyasal(Fizyolojik) olaylar meydana gelmekle beraber bu olayların en önemlisi solunumun artmasıdır.Bu durumdan sonra çimlenmede 2. derecedeki metabolik aktivite enzim aktivitesinin artmasıdır.Burada faaliyet gösteren enzimlerin bir kısmı önceden tohumda vardır,bir kısmı da hücre tarafında sonra üretilmektedir.Bütün bunlar bize çimlenmeyle metabolik faaliyetlerin başladığı ve hücre için ihtiyacı olay her şeyi üretebildiği fikrini vermektedir.Örneğin çimlenme esnasında tohumda üretilen amilaz enzimi depo maddelerinin parçalanmasında önemlidir.Ayrıca RNA-az ve proteolitik enzimlerde çimlenme sırasında üretilen enzimlerdir.Tohum çimlendikten yaklaşık ½ saat sonra ,bu kez protein sentezinin aniden arttığı görülmektedir.Çünkü çimlenmeden yarım saat sonra mevcut hücrede polizomların sayısı aniden artar.Hücrenin bir iskeleti vardır ve hücrede bir bölgeden bir bölgeye geçiş kolay değildir.Hücrede proteinlere az ihtiyaç olduğu zamanlarda Ribozomda üretilen protein yeterliyken hücre tam inhibitörle karşılaştığında bu yeterli olmamaktadır. Çünkü hücredeki bu zehrin dışarı atılması için daha enzime ve proteine ihtiyaç olduğundan ve bunu da ribozomda üretilen protein yeterli olmadığından dolayı polizomlardaki protein üretimi aniden artar. Mevcut enzimler ve bunların aktivitelerindeki artış su alıp turgorunu artıran ve buradaki reaksiyonların endosperme doğru hareketlerini de beraberinde getirir. Endospermdeki besinler parçalanıp eritilerek embriyonun beslenmesi için aktive edilir. Bir tohumun hem çimlenmeden önce hem de çimlendikten sonra biyolojik polimerler tarafından deneye tabii tutulursa çimlendikten sonra bunların atıldığı görülür.Söz konusu azalma çimlenmenin ilk evrelerinde maksimumdur.(Bölünme o devrede fazla olduğu için) Tohumda fizyolojik faaliyetlerin gerçek anlamda başlayıp normal bir çimlenme olması iki faktöre bağlıdır.Bunlar:• İç Faktörler:1. İç faktörün asıl özelliği tohumun biyolojik yapısı ve ekolojik isteği tarafıdan tayin edilir.Bundan sonraki endospermdeki enzim ve hormonların bozulmamış olması,patikte buna tohumların canlılığını sürdürmesi denir.Bu durumda tohum dormansi durumundadır.2. Tohumları olgunlaşmış olması3. Embriyonun yaralanmamış ya da zedelenmemiş olması.4. Tohum parazitleri ve zararlıları tarafında yaralanmamış olması.5. Büyüme ve gelişme esnasında oluşacak tohum kabuğunun endospermi koruyacak şekilde güçlü çimlenmeye engel olacak şekilde bir yapı göstermesi gerekir.• Dış faktörler:Dış faktörler tohumun çimlenmesinde iç nedenlere oranla çok daha etkili ve yaygındır.Bu da habitat ve nişin ekolojik koşullarını kapsar.Bunlardan en önemlisi de tohumun çevresinde yeterli nem kullanabilir ve oksijene ulaşması gereklidir.Yukarıdaki faktörler optimum koşullarda olmazsa tohum tohuma geçemez.İç faktörler bazen genel olarak çimlenme için dış faktörler yeterli olsa da uygun olmuyor.Aynı durum bitkilerin diğer organlarında da görülebilir.Ama esasen dış koşullar dikkate alınmadan iç faktörler gelişmeye engel olabilmektedir.O yüzden çevre koşullarının uygun dönemi başlamasına rağmen bir çok tohum çimlenmeye geçmiyor.Bu olaya çimlenme durgunluğu anlamındaki dormansi denir.Tohumda çimlenmenin olmaması her zaman dormansi değildir.Çünkü çimlenme sırasındaki büyüme ve gelişme döneminde çeşitli nedenlerle gerileme olabilir.Dormanisinin doğal ve kültür bitkilerinde spesifik durumları vardır.Doğal bitkilerde yukarıda açıklanan içsel nedenlerle,kültür bitkilerinde ise tohumun derinde kalması,çeşitli engelleyiciler,kimyasal ilaçlar vs. çimlenmeyi engelleyebilir.O yüzden tohum ya da başka bir bitki organındaki pasifliği dormansi olarak nitelendiremeyiz.Çevre koşullarının etkisiyle bir bitki organının gelişmesindeki gecikme daha çok dinlenme hali bu sözcük ile ifade edilir.Sonuç olarak bitkilerdeki her dinlenme dormansi değil,ancak her dormansi bir dinlenmedir.Dormanside yukarıdaki iç nedenlere ilaveten tohum kabuğunun su ve gazlara karşı geçirimsiz olması kabuğun mekanik olarak embriyonun gelişimini engellemesi ve bazı doğal inhibitörlere sahip olmasıdır.Dış etkenlerden çimlenmede rol oynayanlar nem ve suyun etkisi olup bitki dünyası bu bakımdan iki guruba ayrılır.Bunlardan bir grubunun çimlenmesi için toprak nemi yeterlidir.Oysa aynı olay için diğer gruba aktif su gereklidir.Halbuki habitatta her ne kadar toprak suyu ve nem birbirinin tamamlayıcısı ise de hem aktif suyun minimum miktarının azalmasıdır. 1)Su ve Nemin Etkisi:Çoğu bitki tohumunun çimlenmesi için yeteri kadar su gerekmektedir.Ancak bazı tohumlar toprağın su kapasitesi %50 bazılarında %75 olduğunda çimlenir.Tohumları çimlenmesi için niş suyunu %50-75 olmalıdır.Buna rağmen tüm tohumlar tarla kapasitesinde su absorbe edebilirler.buna göre tohumların çimlenme suyunun tarla kapasitesi olduğu söylenir.Kuru topraktaki tohumların suyu emme kuvveti ne kadar fazla olursa olsun aldıkları su şişmelerine yeterli olsa bile ancak kısmen çimlenme sağlanır. Görülüyor ki ortamın osmotik basıncı ile çimlenme şansı paralellik gösterir.Tohumlara sağlanan fazla ve sürekli su çimlenmeyi hızlandırır.Ancak kademeli olmayan sürekli artış sınırlayıcıdır.Genel olarak havada %90 nem olduğunda tohum sadece bundan 2 gün faydalanabilir.Tohumun aktif suyla ıslanması 1-1.5 gündür.Uzayan süre ket vurucu olabilir.Burada tohumun emdiği su enzim faaliyetleri için ortam sağladığı gibi çözünen protein,yağ vs. besin maddelerini embriyonun büyüme noktalarına taşınmasını sağlar. Tohumdaki su alımı kabuktaki hidratasyon suyunda biraz yükselmiş atmosferden alınır. 2)Sıcaklığın Etkisi:Sıcaklığın çimlenmeye özel etkisi tam anlaşılamamasına rağmen su varlığında reaksiyonların başlaması ve hızına,suyun absorbsiyonuna ve tohumun oksijen alımına önemli etkileri olduğu kesindir.Bitkilerde türler arasında olduğu gibi aynı türün diğer bireyleri arasında görülen sıcaklık farkı isteği(niş durumunda) tohumlardan ziyade olgunluk çağında daha kolay belirlenmiş bitki yaşı ile depolama şartlarına bağlanmıştır.Oysa bitkilerin tohumdan tohuma kadar habitatta eko-fizyolojik koşullarda yaşar.Aynı türün bireyleri farklı sıcaklıklardaki habitatlarda yaşabiliyorsa bu onların ekolojik koşullara karşı toleransın sonucudur.Çünkü daima ekolojik koşullar optimum koşullar için gösterilir.Genel olarak serin iklim bitkileri sıcak iklim bitkilerinde daha düşük sıcaklıkta çimlenir.Bu nedenle kozmopolit bitkiler dünyanın %50’sinde yaygındır. Bitkilerin tohum çimlenme anındaki sıcaklık isteğini karmaşık hale getiren yetişme dönemidir.Örneğin,Colchium,Crocus,Muscari,Gagea vs. gibi bitkiler kar tabakası çözündüğü an;Phlomis,Cardus,Carthamus vs.sıcaklık 14-25oC’ye arttığında;Cyclamen,Muscari ve Gagea bazı türleride 8-14oC’de çimlenir.Bu gruplardan ilki ilkbahar geofiti,ikincisi yaz geofitleri, üçüncüsü ise sonbahar geofitleri denir.Genel olarak bir çok serin iklim bitkisi 20oC,sıcak iklim bitkileri35oC’de çimlenir.Bu iki durumdan meydana gelen sapmalar.gece-gündüz arasındaki sıcaklığı farkı çimlenmeye teşvik etmesinden kaynaklanır. 3)Işığın Etkisi:Bilhassa doğal bitkiler çimlenmede ışık gereksinimi bakımından ışığı seven,ışığa ihtiyat duyan ve fazla ışıktan zarar gören şekline üçe ayrılır.Bilhassa tohumda ışığa karşı davranış embriyo sitoplazmasındaki bir foto-kimyasal sistemin fitokrom denen bir pigmenti üretmesinden anlaşılır.Fitokrom pigmenti fotoreversibl(Dönüşebilen ışıkları emebilen) olduğu için çimlenmede iş yapan eko-fizyolojik olayların ışıkta ya da karanlıkta olduğuna karar veren metabolik kontrol düğmesidir.Örneğin fitokrom kendisi ışıkta çimlenen karanlıkta çimlenmeyen tohumlar için özellikle kırmızı ışığı emerken,bunun tersinde ışık emilimini engeller.Dolayısıyla bu metabolik anahtar alınacak ışığın miktarını ayarladığı için bitki dünyasında çok ışık kullanan(uzun gün bitkileri),az ışık kullanan(kısa gün bitkileri) ve sadece difüz ışık kullanan(gölge bitkileri)şeklinde üçe ayrılır.Çimlenmede etkin olan en önemli faktör ise vernalizasyon olayıdır.Deneysel çalışmalar çimlenmenin sadece ışıkla değil düşük sıcaklık periyodu ile ilgili olduğu görülmektedir.Çünkü bu olayla oluşan uyartı sadece soğuk periyotlarda oluşmuştur.Uyarıya neden olan faktörler ise soğuk ve ışığın etkisiyle üretilen ve özel uyarıcı görev yapan vernalin hormonudur.Bu olayın anlamı ilk baharlaştırma ya da düşük sıcaklıkta akımın(indüksiyon) hızlandırılması anlamına gelir. Bitkilerde vernalizasyonun en açık görüldüğü yer vejetasyon konileri ve tohumlardır. Vernalin hormonu hem tohumlarda oluşup embriyo sitoplazmasının metabolizmasında rol oynar hem de vejetasyon konisinden alınan uyartının diğer kısımlara aktarılmasında rol oynar. Olay her bitkide az çok belli bir indüksiyon ısısıyla bu ısının belli bir etkinlik süresi (vernalizasyon süresi)vardır ve türe göre değişir.Buna göre deneyler bitkileri vernalizasyon açısından da obligat ve fakültatif şeklinde ikiye ayrılmıştır.Obligatlar uzun gün bitkileri olup soğuk periyot şarttır.Diğerlerinde çimlenmeyi hızlandırmasına karşın eksikliliğinde de çiçeklenme olabilir.Ancak tohumların tohuma geçmesi garanti değildir.Deneyler tohum halde vernalize edilen türlerin soğuk periyot ihtiyacını fakültatif,fide ve sonraki dönemlerde vernalize edilenlerin ise obligat olması gerektiğini ortaya koymuştur. Örneğin çevremizde gördüğümüz buğdaylar ekimde tarlaya atılır.Su periyodu gelinceye kadar fide olur.Soğuk periyodu öyle geçirir.4)Oksijenin Etkisi:Çimlenmede tohumdaki besin maddelerinin oksidasyonu içi oksijen gerekmektedir.Çünkü bu katabolik olayla açığa çıkacak enerji embriyonun hayatını sürdürecek en önemli kaynaktır.Burada hücre büyüdükçe embriyo büyür ve oksijen ihtiyacı artar.Çoğu tohumlar kuru iken geçirimsizdir.Fasulye ve bezelye tohumları bu konuda gaddardır.Tohumlar su geçirmeye başladığı zaman oksijen girişi de başlar.Fakat tohumdaki hidratasyon suyu çimlenmeye ket vurucu yöndedir.O halde çimlenmenin gerçekleşmesinde tohumun en az %20 oksijen temas halinde olması gerekir.Doğal bitki tohumları derinlere gömüldüğünde ve oksijen almadığı sürece çimlenmez,fakat hayatta kalırlar.Ekosistemin dengesi için son derece önemli olan tohumlar her durunda sisteme en önemli katkıyı yapmaktadır.Ancak işleme karıştırma,erozyon ya da başka bir yolla toprak yüzeyine yaklaşmada çimlenir.O halde çimlenmede nişin durumu çok önemlidir(tohum yatağı).Nişte nem artınca nem azaldığında bu ikisini birlikte kapsayan topraklar iyidir.Sonuçta yukarıda belirtilen faktörlerin bir arada bulunması halinde nişteki tohumun hava almasıyla kuru ağırlığı %60-100 artarak çimlenir.Olayda en önemli rolü şişme göstermiştir.Yani su metabolizmasıyla ilgili olan olaylar tamamlanmıştır(difüzyon,osmoz). Sonra tohumda depolanmış ilk şekerler suda erir,nişasta ise diastaz enziminin etkisiyle su alarak maltoza dönüşür.Buradaki maltozda maltaz enziminin etkisiyle glikoza çevrilir.böylece glikoz difüzyon-osmoz kuvvetleriyle hücreden hücreye geçerek yeni uyanmaya başlayan fideciğe ulaşır ve orada ilk etapta selüloz ve nişasta gibi maddeleri teşkil eder.Proteinler ise başka enzimlerle aminoasitler ve amidlere parçalanarak fidecik büyümesinde değişik şekilde kombine olarak farklı proteinlerin yapımı için kullanılır.Özellikle yağlı tohumlardaki yağlarda lipaz enzimiyle yağ asitleri ve gliserine parçalanır. Bunlara da çeşitli kimyasal değişikliklerle şeker yağların yapımında kullanılır.Çimlenmedeki fizyolojik faaliyetler ve büyümede kullanılan enerji,solunuma alınan oksijen vasıtasıyla karbonun Karbondioksite,H’nin su haline gelmesiyle(biyolojik oksidasyon) saptanır.Bu nedenle çimlenme halindeki bir tohumda solunum,kuru haline göre yüzlerce kat fazladır.Örneğin 1kg buğday çimlenirken 1 m3 havanın içerdiği oksijenin yarısını kullanır.Böylece solunumla oksijen devreye girince başlayan büyüme ve gelişme olaylarında diğer elementlerde ihtiyaç haline gelir.Tohum,kökleriyle aktif su alımına geçmeden önce ihtiyaç duyduğu en önemli elementler nitratlardır.Çünkü nitratlar tohum fide haline geldiğinde yaprağı oluştururken yapacağı fotosentez olayını düzenlemek için ışığa karşı istek ve hatta tohumdaki çimlenmeyi artırırken vejetatif metabolizmayı da artırmaktadır.Çimlenmede nitratlar sınırlayıcıdır.Çimlenme bittikten sonra büyüme ve gelişme olaylarını 3 temel gruba toplamak mümkündür:1. Metabolik olaylar fizyolojisi2. Büyüme ve gelişme fizyolojisi3. Hareket fizyolojisiO halde madde değişimi olan metabolizmayı metabolizma fizyolojisi diğerlerini ise 2 ve 3. maddeler inceler.1)Metabolizma Fizyolojisi:Burada bitki hücreleri ve dokuları fiziksel ve kimyasal değişiklerle yönlenir.Su,gaz ve eriyiklerin bitkilerce nasıl alındığını ;bunların bitkilerde hücreler dokular ve organlar arasında nasıl taşındığını;besin ve kompleks bileşiklerin (hormonlar)nasıl sentezlendiğini;büyüme ve gelişme olaylarında ihtiyaç enerjisinin sentezlenen bileşiklerden nasıl sağlandığını;yeni dokuların nasıl yapıldığını ve vejetatif bazı dönemlerinde üreme organlarının teşekkülüne ne zaman başladığını araştıran bir fizyoloji koludur.Bu temel olaylar iki yönde ele alınır:a) AnabolizmaSentez ya da asimilasyon olaylarını gerçekleştiren bu devre bitkilerin değişik yollarla ortamdan aldıkları ham besin maddelerini bünyelerinde yararlı bileşikler yapımı olayıdır.Yani metabolizmanın yapıcı kısmıdır.b) KatabolizmaParçalanma olayları olup bitki biyolojik dinanizmde gerekli enzimce zengin bileşiklerin kullanılması için bileşiklerin parçalanması olayıdır.Yani metabolizmanın yıkıcı kısmıdır.Metabolizma fizyolojisinde en önemli unsur bitkileri oluşturan elementlerdir ve ayrıntılı incelenmeleri gerekmez.İlkel analizle elde edilen sonuçlar metabolik olaylar hakkında zaten yeterli bilgi veriyor.Tüm canlı hücrelerinde olduğu gibi bitki hücrelerinde de su maksimum düzeyde bulunur.Alınan suyun çoğu atmosfere verilir.Bir bölümü dokularda su olarak kalır ve diğer kısmı da değişik bileşikler yapmakta kullanılır.Bitki nişinde suyun az ya da aşırı bulunması gelişimi diğer faktörlere oranla daha fazla etkiler.Su azlığında yeterli turgor sağlanmaz.Hücrelerin büyüyüp gelişmesinde turgor basıncıyla meydana gelen reaksiyonlar sonucu sağlana enerjiye bağlı olduğu için biyolojik dinanizm(BD) minimuma iner.Yine bitkilerde su azlığında yaşlı organlardan gençlere su nakli yapılarak bu ekstrem koşulun önüne geçilir.Su noksanlığında bitkinin ilk kontrolü stomalara müdahale etmektir.Su fazlalığında akuatik bitkiler hariç diğerlerinin gelişimini olumsuz etkiler.örneğin nişte biriken su toksik etkisi yapan maddeleri artırır,solunum için gerekli oksijeni azaltır.Daha da önemlisi bitki topraktan nitratları alamaz.Böylece kök gelişmesi azalır.Bu da genel metabolizma düşüşüne neden olduğundan kök gelişmesi nedeniyle verim düşer.Bitki gevşek yapılı olur ve direnç azalır.Bitkideki su miktarı türe,aynı türün farklı organlarına ,aynı organların günün değişik zamanlarındaki durumuna ve mevsimlere,bitkinin yaşına,toprağın tarla kapasitesine, absorbsiyon transporasyon miktarlarına ve toprağın mineral zenginliğine göre daima değişkendir.Bir çam tohumuyla yapılan deneyde tohum çimlenmeden önce %7 su içerirken, çimlenme esnasında bu miktar %172 artar.Meritemlerde %90 su içeren kök ve yumrularda daha az su bulunur.Bitkilerdeki su kapasitesinin en değişken dönemi günün farklı saatleri ve mevsimleridir.Bu durum tamamen kuru madde artışı ve kuru madde işgalinden dolayı su miktarı azalmasından kaynaklanır.Ama özel olarak günü farklı saatlerindeki değişme ise suyun absorbsiyonu ile transporasyonu ile alakalıdır.Güneşli günlerde sabah erkenden öğlene doğru transporasyonda da artış olur.Bu olayın temelinde sabahın erken saatlerinde bitkinin suyu taşıma güçlülüğü vardır.Yani absorbsiyon yetersizdir. Bitkilerde su kapsamı tür topraktaki mineral madde ve miktarına göre değişir.Örneğin toprakta potasyum arttığında su kapsamının arttığı belirlenmiştir.Fakat sodyum ile bu olay terstir.Fosforun artması ya da azalması cüzi olarak artış yönündedir.Bitkilerin su kapsamının belirlenmesinde en ekonomik yönü kuru ağırlık tayini yapılmasıdır.Deney için farklı bitkilerin farklı organları belli ölçülerde önce taze olarak sonrada 105oC’lik etüvde belli aralıklarla kurutulduktan sonra tartılması ve değişmeyen en son tartımın kuru ağırlığı verdiği en uygun yöntemdir.Deneyin en önemli yönü hata kaynaklarının azaltılmasıdır.Bu da suyun bitkilerden uzaklaşma hızının hangi etkenlere bağlı olduğuna,Kullanılan malzemenin hassaslığına(terazi) ve titizliğe bağlıdır.Bunu dışında materyalin otsu ya da odunsu oluşu,organın cinsi,etüvün genişliği etüvdeki materyalin miktarı,ara sıra etüvün devreden çıkması ve kontrol esnasında etüv kapağının açılıp kapanması vs. Sonuçta: % Su Miktarı = Su Miktarı x 100 Yaş AğırlıkFormülüyle hesaplanır ve biter.Burada kuru maddenin %10’nu inorganik,%90’ı organikten oluştuğu görülebilir.Bitki Organları Bitki % Su Miktarı Yaprak Sedum (Dam Koruğu) %95 Syringia(Leylak) %70 Pinus(Çam) %50Odun Pinus(Çam) %50 Fagus(Kayın) %40Meyve ve Tohum Triticum(Buğday) %14 Pisum(Bezelye) %12 Pyrus malus(Elma) %85 Tablo incelendiğinde elma türü meyveler hariç genç organların yaşlı organlara oranla daha fazla su içerdiği görülür.Ayrıca tohumlarda ve meyvelerde su oranı ve içeriği azdır. Kuru distilasyon,Bitkideki mikro ve makro elementler,minimum yasası ve bitkilerde N kapsayan organik bileşikler……. (bkz.ek) Su Metabolizmasıyla İlgili OlaylarHer canlı metabolizmasının gücü nispetinde aktif yaşam sürer.Metabolizmanın derecesi ile kullanılan suyla ilgilidir.O halde metabolizmanın başlangıcı su alımının başlangıcından, hızı da kullanılan suyun miktarından anlaşılmaktadır.Su kullanabilen her bitki ve hayvan adaptasyonu sürdürüyor demektir.Ancak adaptasyondaki aktif ve pasiflikte suyun miktarıyla ilgilidir.Fakat kullanılan bu su miktarı her zaman enerji üretiminde kullanılmayabilir.Bitkilerde su alma mekanizmasını iyi anlayabilmek için su ve suyla alınan mineral maddelerin taşınmalarında cereyan eden temel olayların bilinmesi gereklidir.Bunlar:1)Difüzyon 2)Osmoz 3)Şişme 1. Difüzyon(Yayılma,Dağılma)Moleküllerin çevreden aldıkları kinetik enerji ile bulundukları ortamda yapmış oldukları hareket olaylarıdır.Zarsız ortamdaki Osmoz olayıdır. Maddeyi meydana getiren tüm tanecikler hareket halindedir ve bu hareketleri gelişi güzeldir. Çünkü sahibi oldukları enerjiyi kendileri üretmeyip dışarıdan aldıkları için kinetik enerji değişimlerine uğrarlar.Eğer aldıkları enerji kademeli değişse sapma meydana gelir.Fakat gaz molekülleri başka moleküllere çarpıncaya kadar düz hareket eder.Sıvılarda titreşerek hareket, katılarda ise sabit titreşen bir hareket vardır.Normal basınç ve sıcaklıkta gaz molekülleri çok geniş çapta ve kolayca yayılış yaparlar.Bir parfüm ağzı açıldığında yoğun konsantrasyonlu olduğu için havaya geçiş ve yayılışı hızlı olur.Havada düzenli bir yayılış yaparak ortamı eşitlediğinde havadan şişeye bir geçiş olmuş demektir.Birim zaman içerisinde parfüm kutusuna giriş ve çıkış dengelenir.Buna dinamik dengenin kurulması denir.Gaz molekülleri arasında olduğu gibi sıvı ve katı moleküller arasında difüzyon olur.Ayrıca iyonlar ve koloidal partiküllerde difüzyona uğrar.KarbonhidratlarMineral ve tuzlar SıvıSu KolloidProteinLipit Katı Sonuç olarak küçük çaplı moleküller ve iyonlar büyük olanlara göre daha hızlı difüzyon yaparlar.Örneğin bir tuz iyonunu glikoz molekülünden daha hızlı Difüzyon yapar. Ayrıca hidratasyon gücü yüksek olan moleküller ve iyonlar düşük olanlara göre daha yavaş difüzyon yapar.Difüzyonda kütlede önemlidir.Kütlesi fazla olan az olandan daha yavaş difüzyon yapar.Difüzyon Basıncı(DB):Her hangi bir madde moleküllerinin çok yoğun ortamdan daha az yoğun ortama geçebilme yeteneğine denir.Başka bir deyişle bir kapta bulunan çözelti içerisindeki moleküllerin difüzyonlarından kaynaklanan çepere yaptıkları basınca denir.Çözelti içerisinde her hangi bir molekülün DB’si diğer moleküllerin DB’sinden tamamen bağımsızdır.Örneğin içerisinde az miktarda hava bulunan balon CO2 gazıyla dolu bir ortama konulduğunda balonun yavaşça şiştiği görülür.Çünkü ortamdaki CO2 yoğunluğu içeriden kat kat fazladır.Bu olaya da Difüzyon basıncı değişkenliği(DBD) denir.Bu olay bitkilerde çok önemlidir.Çünkü bitkilere gerekli maddelerin sürekli alınması gereklidir. Özellikle stomalarda bir kısım hava girerken bir yandan da başka bir kısımda hava ve su çıkar.Aynı durum hücrelerde de mevcuttur.İşte her maddenin alınmasının ve verilmesinin birbirinden bağımsız olmasını gerçekleştiren olaya DB değişkenliği denir. Yoğunlukları farklı iki sıvı Difüzyon ortamında bir araya gelirse yoğun olan diğerinden su çeker.İşte suyun yoğun olduğu ortamdan az yoğun ortama girişini sağlayan bu kuvvete ise DB farkı(emme kuvveti) denir.Difüzyon ortamındaki Difüzyon hızını(DH) etkileyen en önemli faktörlerden biride Difüzyon direncidir.Çünkü her hangi bir ortamda 2 maddenin birbirine difüzyonu sırasında moleküller arasında mutlaka çarpışma olur.Moleküller ağırlık ve büyüklük bakımından fazla olanlar küçük olanlara direnç göstererek hızlarını artırırlar.O halde büyük ve ağır moleküllerin ortamdaki miktarı ile DD doğru orantılı,DH ile ters orantılır.Moleküller arasındaki DD en düşük olan gazlardır.Dolayısıyla en hızlı hareket eden ve dinamik dengenin kurulmasını en kısa zamanda sağlayan gaz ortamının difüzyonudur.Böylece gazları difüzyonu DB’nin yüksek olduğu ortama doğrudur.Yani DB farkı difüzyonu doğru orantılı olarak etkiler.Öte yandan difüzyonun olduğu 2 ortam arasındaki yol uzunluğunun etkisi ile ters orantılıdır.Difüzyon Basıncı Gradienti(DBG):İki ortam arsındaki DBF’nin 2 ortamı ayıran yola (uzaklığa) oranı olduğundan buna Difüzyon basıncı derecesi denir.O zaman Difüzyon yolunun uzunluğunun artmasından kaynaklanan gelişme Difüzyon olan maddelerin özelliği ile telafi edilir.DBG arttıkça Difüzyon artar.Yol uzadıkça ortamdaki büyüklük artar.Dolayısıyla ortamdaki çözeltini yoğunluğu azalır. Aynı şartlar altında farklı gazların DH’si farklı olur.Bu durum söz konusu gazın yoğunluğu ile ilgilidir.Örneğin Havada oksijen hidrojenden 16 defa fazla olduğu için hidrojenin DH’si oksijenden 4 kat daha fazladır.Grahm yasasına göre gazların difüzyonu yoğunluklarını kare köküyle ters orantılıdır.Ortamın sıcaklığı artıkça kinetik enerjilerinden dolayı Difüzyon hızı artar.Deneysel olarak 1oC’nin artışı karşılığı %2-4 artar.Yine ortamın yoğunluğu Difüzyon hızına ters tepki yapar.Sıvı ortamdaki maddelerin difüzyonu:Bir maddenin suya karşı isteği varsa o madde suda çözünür.Ancak her maddenin kendine öz çözünürlüğü vardır.Çözünürlük kapasitesi ne olursa olsun sıvılarda çözünen maddeler molekül ve iyonlarına ayrıldıkları için kinetik hareketlilik artar.O halde Difüzyon olayı gözlemek mümkün olur.Ancak ister molekül ve iyonlarına ayrılma isterse gözlemlemekteki kolaylık çözünürlük gücüne bağlıdır.Örneğin içerisinde saf su bulunan şekildeki kaba KMnO4 kristali atılırsa kristalin molekül ya da iyonlarının suya difüzyo-nu sudaki rengin değişimiyle anlaşılır.DH hakkın- da bilgi edinmek için başka bir kristalde konulabilir.Kristallerin eriyerek difüzyona başlamaları birbirinden farklı olsa da gene de yavaştır.Çünkü kristallerin molekülleri su tarafından ayrılıp uzaklaştırılması belli bir zamana tabidir.Aynı zamanda DBG azalması moleküllerin hidratasyonu daha büyük iç sürtünmeye neden olmaktadır.Çözeltilerdeki herhangi bir maddenin hızı ve yönü diğer maddelerin hız ve yönüne bağlı değildir.     Gazların difüzyon Hızına Etki Eden FaktörlerSıvıdaki madde parçacıkları da difüzyona etki eder.Kural olarak küçük molekül ve iyonların büyük olanlara göre difüzyon hızı daha fazladır. Örneğin H molekülü glikoz molekülüne göre daha hızlı difüzyon hızına sahiptir.Difüzyona etki eden süre,difüzyon kabının büyüklüğü ve difüzyon yolunun uzunluğu ortam sıcaklığı ve karıştırmadır.Difüzyon olayı bir sıvı içerisinde birden fazla katı madde konulursa çözeltideki katıların moleküllerini difüzyon yönü ve hızı birbirinden bağımsızdır.Çünkü farklı moleküllerin hidratasyon kabiliyeti ve DBF birbirine benzemez.Sıvı bir madde katı bbir ortamda difüzyona uğruyorsa yer çekimi yönünde molekül ağırlığı arttıkça hız artar,azaldıkça azalır.Ancak yer çekimine ters yönde ise parçacıkların difüzyonu molekül ağırlıklarıyla ters orantılıdır.   Sıvını katıya difüzyonu sırasında difüzyon ortamının yoğunluğu ile difüzyon hızı yine ters orantılıdır.   Yoğunluğu aynı olan eşit çaptaki 4 tane deney tüpüne konulmuş jelatin çözeltisi vardır.Aynı laboratuar ortamında aynı anda molekül ağırlıkları farklı a,b,c,d maddeleri tüpe konuluyor. Belli bir deney süresinden sonra molekül ağırlığı bakımından kaplara yer çekimi doğrultusunda tüpe yayılma d > c > b > a şeklindedir.Eğer aynı moleküller molekül büyük-lüğü bakımından deney yapılacak olursa a > b > c > d şeklinde olmalıdır.Diğer bir örnek ise molekül ağırlığı belli olan bir maddenin farklı yoğunluktaki jelatin çözeltilerine olan difüzyonudur Burada da görüldüğü gibi difüzyon hızı ortam yoğunluğu ile ters orantılı olduğu için difüzyonun hızı I.tüpten IV. Tüpe doğru artar.Eğer difüzyon olayı bu kurala uymuyorsa deney hatasının çözeltinin hazırlanmasından kaynaklandığı düşünülür.Buna göre difüzyon hızı difüzyon yapan maddelerin difüzyon ortamındaki yoğunluk farkları ve 2 maddenin değme yüzeyleri ile doğru,difüzyon eden maddelerin molekül ağırlığı ile ters orantılıdır.Yine difüzyon-osmoz olaylarında da zarın kalınlığı,sıvıların basınç farkları,porların yarıçapı ve viskozite ile ilgili olarak değişebilir(Doğru orantılı). 2.Osmoz(Geçişme)Laboratuar ortamında yarı geçirgen canlı sistemlerde seçici geçirgen bir zarla ayrılmış ortamda,su konsantrasyonunun yüksek olduğu ortamdan düşük olduğu ortama doğru geçiş olayıdır.Ya da yoğunlukları farklı 2 çözeltinin zar bulunduğu taktirdeki difüzyon olayıdır.O halde osmoz difüzyonun özel bir durumudur.   Ozmometrede görüldüğü gibi su hemen huniye geçer.Çünkü beherdeki su konsantrasyonu hunininkinden fazladır.Su geçişi arttıkça çözeltinin yoğunluğu azalır.Olay ilerledikçe hacim artışı nedeniyle hunideki çözeltinin yüksekliği manometredeki Hg kolunda yükselme meydana gelir.Osmozis olayı bitkilerde sürekli cereyan eden metabolizmanın bir dönemidir. Hücre zarı ile koful,çekirdek ve diğer organellerin zarları tam anlamıyla seçici geçirgen özelliktedir.Çünkü zarların kimyasal yapıları birbirinden farklı olsa bile birim yapıları aynıdır. Genellikle osmoz 2 çözelti arasında meydana gelir.Su konsantrasyonu az olan çözeltilerin su potansiyelinden daha düşük olduğuna suyun hareketinin yüksek olduğu taraftan düşüğe doğrudur.Ancak aynı şeyi diğer madde molekülleri için söylemek mümkün değildir.O halde saf suyun potansiyeli diğer tüm sıvıların su potansiyelinden daha yüksek olduğu için sıvılar içinde en iyi çözücü ve en hızlı geçiş yapan sudur.Şekildeki zar yarı geçirgen olduğu için şeker molekülleri porun genişliğinden büyük olduğundan su tarafına geçiş yapamaz.Bu durumda şekerin molekülleri porların ağzına gelerek su moleküllerini kendine çeker.Bir süre sonra şeker çözeltisinin yoğunluğu azalarak hacim ve basınç artar.Böylece etkisi zara yansıyan bir osmotik basınç ortaya çıkar.Burada içeriye giren su moleküllerinin kuvveti çözeltinin karşıt kuvvetinden fazla olduğu sürece su girişi olur.Ancak su molekülünün hareketi iç kuvvete eşit olunca olay durur.yukarıdaki osmoz olayında da görüldüğü gibi osmotik basınç zarı geçemeyen moleküllerin büyüklüğü ile değil sayısıyla doğru orantılı olarak artar.     Bitki hücresi en iyi bir osmotik sistem durumundadır.Selüloz çeper sermabl(yarı geçirgen),zar ise seçici geçirgendir.Şekildeki osmometre deneyinde saf su molekülleri huniye geçer.Manometrenin kolundaki cıva düzeyini yükseltmek üzere meydana gelen basınç osmotik basınçtır.Bu basınca emme basıncıda denir.Çünkü olay su konsantrasyonu düşük olan çözeltinin yüksek olan çözeltiden suyu emmesinden dolayı meydana geldiği içindir.Osmotik basıncı meydana getiren çözeltinin potansiyel değerine osmotik değer denir.Dikkate alınacak kadar osmotik değer meydana getiren en önemli maddeler şekerler,organik asitler ve inorganik tuzlardır.Hangisi daha çabuk erirse osmotik değer daha fazladır denir. Osmotik Basıncın Bağlı Olduğu Faktörler Bilindiği gibi osmotik basınç ,belirli bir hacim çözücü için çözünmüş madde moleküllerinin konsantrasyonu ile doğru orantılıdır.Kural olarak çözeltilerde yoğunlukla doğru orantılıdır.Aynı zamanda belli bir düzeye kadar sıcaklık artması da osmotik basıncı artırır.Yapılan deneylerde çözeltilerde gazların hacimlerinde olduğu gibi 1 mol eriyik 22,4 basınç oluşturduğu gözlenmiştir.şekildeki aniden ortaya çıkan sapmanın nedeni çözeltide yoğunluğun artmasıyla çözünen maddenin çözelti içerisinde fazla hacim işgal etmesinden kaynaklanır. Molekül ağırlığı yüksek olan maddelerde işgal edilen alada azalma olmasına yol açar.O zaman bu haldeki bir çözeltide çözünme olayının bulunduğu ortam yoğunlaşacağı için sapmaya neden olur.Diğer bir nedenle suda çözünen maddelerle su arasında bir çekim olayının bulunmasıdır.Bu şekilde suda çözünen madde moleküllerine su molekülleri bağlanır.Adsorbsiyon veya hidratasyon suyu da denilen bu tutulan su molekülünün çapını artırarak hareket alanını azaltır ve eriyerek zaman içinde iç sürtünmenin de boyutunu artırır.Çünkü eriyen maddenin molekül büyüklüğü büyür.Buda suyun hacminin azalmasına yol açar.İşte gittikçe hacmi azalan ortamda sapma meydana gelir.Osmozis veya şişme olayları sonucu bitki hücrelerinin stoma ve kafullardan hücre çeperine yapılan basınca hidrostatik basınç(Turgor basıncı),Hücre çeperinin protoplasta yaptığı basınca da çeper basıncı(EB) denir.Normalde çeper basıncı hidrostatik basınca eşit fakat karşıt bir basınçtır.Turgor basıncıda hücre içindeki sıvının osmotik basıncı yüksek olduğu için su hücreye kolayca girer ve hacim artışı yaparak zarı çepere iter.İşte bu basınçla hücre içerisine başka su moleküllerinin girmesini engellediği için çeşitli minerallerin alımı da durmuş olur.Örneğin,K’yi çok kullana bitkilerde Ca’nın engellenmesi aynı yolla olur.Ancak Bitki bu kez Ca’ya fazla ihtiyaç duyuyorsa yine aynı yöntemle K’yi engeller.Çeper basıncında ise hücre çeperi sert olduğu için hücreyi dengede tutmak amacıyla eşit zıt basınç yapmak zorundadır.İşte osmotik basınç ile turgor basıncı arasındaki farka bağlı su moleküllerini çekebilen asıl kuvvete emme kuvveti(EK) denir.O halde bir hücrenin yoğunluğu ne kadar fazla ise EK’de o kadar fazladır.Kısaca:EK=OB – TB Sonuç olarak TB bitkilere dayanıklılık sağlayan çoğunlukla otsu bitkilere direnç ve diklik kazandıran ama asıl enerjinin üretildiği metabolik bir ortamdır.Solmuş bir bitkinin sulu bir ortamda yeniden eski görünüşünü alması bu olay sayesinde olur. ŞİŞME Difüzyon osmoz yoluyla katı haldeki cisimlerin su alıp hacimlerini artırması olayıdır. Aslında osmoz difüzyonun,şişmede osmozun özel bir şeklidir.Yalnız şişme sırasında şişen ortamlar difüzyon ve osmoz bakımından çok farklılık gösterdiği için bu olaylarda suyun ne kadarının ne içerdiği ölçülemez.Çünkü giren sıvı miktarı belli olsa bile bu sıvının bir kısmı kapiller boşluklara girmektedir.Ancak bu olay şişen maddenin ve şişirici çözeltinin difüzyon basınçları farkı (DBF-emme kuvveti) ilgili olarak ortaya çıkmıştır.Şişen maddenin DBG’si (DBD) düşük olduğu sürece su girmeye devem eder.Ancak her sıvı emilmesi şişme değildir. Çünkü şişmede enerji üretimi ve hacim artışı karakteristiktir.Örneğin tebeşirden bir birkaç parçanın ağırlığı ve hacmi ölçülüp suya konulur.Bir süre sonra bu ölçümler tekrarlanırsa sadece ağırlığın değiştiği görülür.Tebeşir porlu yapıya sahiptir.Bu pordaki hava boşalıp su girer.Ağaç parçası aynı deneye tabii tutulursa ağacın hacmi artar.Miseller kohezyon kuvvetiyle Oysa Miseller kohezyon kuvvetiyle bir aradan tutulduğundan miseller arasına girişi fazla olsa da parçalanmasını önler.Bu da şişmede fazla su alımının sınırı aşmasını engellemesi anlamına gelir.Bir balon cam balonun içine konulursa cam engelleyen bir kuvvet oluşturuyor. Bir cisimde şişmenin meydana gelmesi için başlıca 2 koşulun sağlanması gerekir:a)Şişen maddelerin içerdiği sıvının DB ile şişiricinin DB’si arasında belirli bir fark olması lazım.Şişmenin miktarı bu farka bağlı olarak artar ya da azalır.(Emme Kuvveti) b)Şişen maddenin şişirici sıvıya karşı belli bir ilgisi olması lazım(Adsorbsiyon kuvveti ile olur).Terazide görüldüğü gibi,bir süre sonra terazi dengesinin yani A ve B kefesi tarafından değiştiği görülür.Bu durum NaCl şişede Na+ ve Cl- serbest suyu hidrote etmesinden kaynaklanır.A kefesine terazi dengeye gelene kadar ilave edilen ağırlık B’deki jelatinin almış olduğu fazla suyun ağırlığına eşittir.Başka bir deneyde kuru bezelye tohumu kumpas ile ölçülüp,tartıldıktan sonra dereceli mezürde saf suya konulur.1-2 gün sonra aynı ölçüme tabi tutulursa bütün ölçümlerde artma olacaktır.Tüm şişme olaylarında en çok enerji su alımının başlangıcında meydana gelir.Çünkü bu devrede (Başta emme gücü fazla olduğu için çok yüksek bir emme kuvveti oluşur).Eğer dış güçler şişen cismin hacminin artmasına yani genişlemesine ,(Yurgor artıyor,enerji üretimi artıyor)dış güçler bunu engellemeye çalışırsa en yüksek tepki atm’de (basınçta) meydana gelir.İşte bunlardan ilki çeper basıncı diğeri de Turgor basıncıdır.Örneğin;kurak havalarda kayalar arasında çakılan kuru odunlar yağmur yağdığında kayayı parçalar.Şişme olaylarını günlük en güzel örnekleri yağmurlu havadaki ahşap kapı ve pencerelerin durumudur.Şişmede şişiricinin sıcaklığının önemli etkisi vardır.Sıcak suda daha hızlı fakat , soğuk suda daha yavaş ama fazladır.Çünkü Sıcak su molekülleri ısı enerjisiyle maksimum hareket ederek miseller arasına ani giriş yapar.Bu da permabiliteyi azaltan bir şok etkisi yapar. Yani tahrip eder.O halde şişmede sıcaklığın derecesi çok önemlidir.Çünkü sıcaklık sıvı ortamdaki su moleküllerinin termik hareketlerini artırarak çözeltilerde daha bağımsız davranmayı sağlamaktadır(Sıcaklık artınca molekülleri hareket eder,bağlar kopar ve çarpışma olur).Bu nedenle sıcaklık şişmeye ayrılan süreyi azaltır.Fakat sıcaklık artışı ile birim zamanda şişme yüzdesi azalır. Sıcaklığın artışı belli bir dereceden sonra ters yönde etkiler.Osmotik basınç(EM) şişmeyi azaltan bir başka faktördür.Osmotik basınç ile şişmenin hızı ve miktarı ters orantılıdır.Çünkü osmotik basıncın artması demek çözeltideki çözünen birim madde başına düşen Su molekülleri sayısının azalması demektir.Bu durumda çözeltinin difüzyon basıncı azalır yani çözünmüş madde miktarı arttıkça şişen cisme giren su miktarı azalacaktır. ELEKTROLİTLERDE ŞİŞME Soru:Okaliptus meristemi(1),çimlenmekte olan köknar tohumu(2) ve patates yumrusu vardır. Su kapsamını tespit etmek istersek sıralama nasıl yapılır.Yanıt:Bir ortamda su miktarı ile nişasta miktarı ters orantılıdır.Yumrularda su yoktur. Tohumlarda çimlenme sırasında su miktarı %77 kadar artar.(321)Soru:Sulu ortamda yetiştirilen yumrulu bitkilerde Ca,Cl,S elementleri yumruda çok yaprakta yoktur.Niçin?Yanıt:S proteinleri yapısına giriyor. Elektrolitler iyonik bileşikler olduğu için çözündükleri zaman iyonlarına ayrılırlar. Ayrılan her iyon elektrik yükü taşır.Bu da onların mutlaka su molekülü hidrate ederek su örtüsü ile kaplanacağı anlamına gelir.O halde,elektrolitlerde şişen cisme iyonla birlikte su girer.Bu durum iyonları su tutma kapasitesine bağlı olup şişmenin miktarını düzenler. Görülüyor ki elektrolitlerde şişme suya göre değişiktir.Aslında bu değişikliğe neden olan asıl faktör iyonların elektrik yükleri ve atom ağırlıklarıdır(Çekim arttıkça yüklenme fazla olur,ağırlık artar).Birçok doğal jellerin(yumurta akı,cıvık mantarlar,sitoplazmanın kendisi) miselleri su ile temas ettiğinde ( - ) elektrik yükü kazanırlar.O yüzden temasa geçtiği elektrolitteki (+) katyonlar için bir çekme kuvveti haline gelirler.Onlarda (-) yüklü anyonları çekerler.Her ne kadar şişen madde ile elektrolitik iyonlar arasındaki ilişki bu maddelerin bünyelerine bağlı ise de bu eriyiklerde şişen bir cisimde 2 farklı elektrolit fazı vardır:1)Eğer şişen maddenin yapısı elektrolitlere yeter derecede geçirgen ide misellerin yüzeyi katyonlardan bir tabaka ile örtülüdür.Katyonlar şişen cisme hidratasyon suyunu da götürürler.böylece şişme suyu alınmış olur. İşte iyonların şişmedeki direkt etkisine P.İ.E.(Primer İyon Etkisi) denir.Ayrıca şişen maddeler aynı zamanda elektrolitlerde absorbe olmayan anyonlarla da temastadır.Yani şişen madde elektrolitlerin içeri girmeyen iyonları ile de temas halindedir.İşte içeri girmeyen bu anyonlar-da şüphesiz bir hidratasyon suyu vardır.Bu durum yukarıdaki olayın tersini ortaya çıkarır. Çünkü bu kuvvet ile su arasında rekabet başlar.Yani dıştaki anyonlar içerideki misellerden su çeker.Bu olaya da sekonder iyon etkisi denir.Şişmede başlangıçta EK’den dolayı hızlı bir giriş vardır.Her giren suyu bağlayıp gitti.Orada kalanların suyu içeri girenlerden fazla olunca dışa-rıdakiler suyu çeker.Denge sağlanana kadar.(Toprağın bitkiden su çekmesi)Katıların kazandığı su miktarını iyonların sayısı değil hidratasyon güçleri belirler.Yani miktardan ziyade absorbe olan veya olmayan iyonların hidratasyon kuvvetleri arasındaki fark belirler.Örneğin,önce eritilen sonra kurutulan jelatinden alınan silindirler.şemadaki eriyiklere konulduğunda en fazla şişme KI da meydana gelir.Çünkü bu eriyik serisinde atom ağırlığı en fazla olan iyondur. H2O KCl NaCl LiCl KBr KI%Şişme 100 103 109 114 120 ∞ 2)Eğer şişen maddenin yapısı elektrolitlere karşı yarı geçirgense hem anyonlar hem de katyonlar şişen cisim ile su için rekabete girer.Bu olay cismin emmek istediği suyun engellenmesi durumuna dayandığı için S.İ.E. vardır.O zaman yapıları yoğun olan cisimler tuz eriyiklerinde saf sudakinden daha fazla şişer.Bu durumda şişmede azalma katyonların giriş yeteneğiyle ters orantılıdır.Örneğin aynı büyüklükte ayrı tüpe eşit miktarda keten tohumu konularak her birinin üzerine 2’şer mol saf su,KCl,NaCl,LiCl bir deney süresi sonunda şemadaki gibi su dışındaki çözeltilerden KCl’de en fazla şişme olmuştur.Çünkü K’nın atom ağırlığı fazla,hidratasyon örtüsü ise azdır.En az şişme ise LiCl’de görülmüştür.Çünkü Li’nin Saf Su KCl NaCl LiClŞişme% 57 46 43 36           Durumu K’nın Tam tersidir.NaCl’de Na’nın özellikleri Li ve K’nın ikisi arasında olduğun için orta durumda bir değişme olmuştur.Demek ki bu deneyde de zarın yarı geçirgen olması sonuçları etkileyen en önemli faktördür.Sonuç olrak görülüyor ki,su metabolizmasıyla ilgili bu üç olay birbirini tamamlar niteliktedir.Çünkü genelde birinin nedeni ve sonucu ötekisidir. Bazen bu iki olay aynı anda gerçekleşebilir.Örneğin,Şişme olayı difüzyonun özel bir şeklidir. Çünkü bitki çeperini oluşturan her biri 2000 kadar glikoz molekülünden oluşan miseller arsına suyun girmesi difüzyon olayıdır.Aralarına su giren misellerin şişme miktarı kohezyon kuvve-tiyle kontrol edildiği için turgordur.tebeşir ve süngerin boşluklarının su ile dolmasının bu olayla ilgisi yoktur.Kısaca şişmede kontrollü(tepkili) hacim artışı karakteristiktir.Çünkü su alınmasına rağmen yerde kalan su yeterli değildir.Bu durumda şişen madde şişiriciden sıvı alıp boşluklarını doldurduğundan şişiricinin miktarı azaldığı için süreklilik göstermez.Her ne kadar şişerek azalan hacmi telafi gibi görülse de boşluklardaki hava yerine girmiş olan su miselleri birbirinden uzaklaştıran sudan bağımsız düşünülmelidir.O halde suya karşı ilgisi olan her madde hiç şişmese de içerisinde bulunduğu sıvıdaki su moleküllerini kendine bağlar. Yani hidratasyon suyu oluştururlar.Madde etrafında düzenli yerleşen bu su molekülleri sıvı içerisinde serbest dolaşan su moleküllerinden daha az hacim işgal eder.Şişme esnasında su molekülleri kendi kinetik enerjilerinin büyük bölümünü kaybederler.Kaybedilen bu kinetik enerji şişme ortamından ısı enerjisi olarak çevreye aktarılır. SU İLETİMİ *İyon AntagonizmasıBitki dünyasında halofit(tuzcul) bitkiler hariç tuz çözeltisi bitkiler için zararlıdır.Ayrıca bir tek tuzdan hazırlanan çözeltiler bir kaçından hazırlanan çözeltilerden daha zararlıdır.Örneğin,buğday fideleri ayrı ayrı 0,12 mol CaCl2 ve 0,12 NaCl çözeltisinde kök gelişimine bırakılmıştır.Aynı fideler 0,12 NaCl+0,0012 CaCl2 çözeltisine konulursa (c) şeklindeki görülür.Çünkü NaCl orta büyüklükte olup Na Hidratasyon suyuyla birlikte protoplazmaya geçer.Eğer ortama eseri Ca bileşiği katılırsa 2 değerlikli olan Ca’nın su örtüsü Na’dan daha fazladır.O halde büyük Ca molekülü içeri giremez.Üstelik sekonder iyon etkisi yapar.Bu durumda su kaybeden hücrelerin kapıları kapanır. Böylece Na iyonları içeri giremez.İşte iyonların birbirine karşı bu etkisine iyon antagonizması denir.Bu olaya bir örnekte Spirogyra deniz alginin metilen mavisinde tam boyanmasıdır.Eğer metilene AlCl3 katılırsa boyama tam olamaz.Bu durum diğer çözeltilerin içeri girip zehir etkisi yapmasını engeller.Olayın esası 2 ya da daha fazla değerlikli iyonların zarı yoğunlaştırdığı bilinmektedir.Zar yoğunlaşması porların kapatılıp.permabl’ın azalmasıdır.Böylece tek değerli iyonların geçmesi önlenir ve şişmeyi artırarak zehir etkisi yapmasını da ortadan kaldırır.İşte tek değerlikli bileşiklerde hazırlanmış çözeltilerin hücreye yaptığı etkiye sinerjistik etki denir.Sonuç olarak bir elementin yaptığı etkiyi ikinci elementin artırmasına sinerjisitk etki denir. Bitki Fizyolojisi Ders Notları Hazırlayan Duygu OKTEN  

http://www.biyologlar.com/bitki-fizyolojisi-ders-notlari-1

Toprak Enzimleri

Çok sayıda bitkisel ve hayvansal organizmaları barındıran toprak, farklı miktarlarda pek çok ölü biyolojik maddeleri de içerir. Toprak mikroorganizmaları kendileri için lüzumlu besin maddelerinin çevrelerindeki biyolojik maddelerden sağlarlar. Mikroorganizmaların en önemli faaliyetlerinden biri organik maddenin mineralizasyonu yani kompleks organik maddeleri basit inorganik bileşiklere veya besin iyonlarına kadar parçalamalarıdır. Toprağa düşen bitkisel ve hayvansal artıklardaki besin elementleri yüksek polimer bileşikler halinde kaldıkları sürece, yüksek bitkiler ve mikroorganizmalar bunlardan doğrudan doğruya yararlanamazlar. Topraktaki organik maddeleri çoğu örneğin lignin, proteinler, protein karakterinde olmayan azotlu bileşikler, pektin maddeleri, selüloz ve diğer polisakkaritler mikroorganizmaların doğrudan doğruya absorbe edemeyecekleri kadar büyük moleküllü bileşiklerdir. Mikroorganizmaların bunlardan faydalanabilmeleri için enzimler salarak bu bileşikleri alabilecekleri büyüklükte basit bileşiklere parçalamaları gerekir. Toprakta bulunan enzimlerin büyük bir kısmı bu maksatla mikroorganizmaların dışarı saldıkları ektoenzimlerle, mikroorganizmaların ölümünden sonra otoliz ile kısmen ya da tamamen serbest hale gelerek toprağa karışmış enzimlerdir. Bu enzimler toprağın inorganik ve organik kolloidleri (kil ve humin maddeleri) tarafından absorbe edilir. Absorbe edilmiş enzimler dış etkilere karşı diğer enzimlerden daha dayanıklıdır. Aktivitelerini uzun süre koruyabilirler. Böylece enzimlerin etkileriyle çoğu bitkisel olan organik atıklar bir seri enzimatik reaksiyondan sonra küçük moleküllü basit bileşiklere parçalanır. Örn: Karbohidraz enzimleri selüloz, nişasta ve benzeri polisakkaritleri disakkaritlere ve nihayet monosakkaritlere kadar parçalarlar. Proteazlar, proteinli maddeleri polipeptid, dipeptid, oligopeptid ve nihayet aminoasitlere kadar hidrolize eder. Pektin parçalayıcı enzimler de pektin maddelerini basit ürünlere ayrıştırırlar. Fosfataz, lipaz sülfataz gibi esteraz enzimleri nükleik asitleri ve diğer fosfat esterlerini fosfat anyonlarına kadar hidroliz ederler. Bu enzimlerin faaliyeti sonucu açığa çıkan parçalanma ürünlerinin bir kısmı mikroorganizmalara yem olur. Büyük bir kısmını bitkiler kullanırlar yine bir kısmı da yine enzimlerle çeşitli reaksiyonlara girerek daha büyük moleküllü ve daha dayanıklı humin maddelere dönüşürler. Bitki artıklarından toprağa geçen enzimler ortam şartlarına karşı dayanıksız olduklarından hemen parçalanarak aktivitelerini kaybederler. Bu nedenle topraktaki bitkisel enzimlerin herhangi bir nedenle miktarlarının artması toprak enzim aktivitesi üzerinde önemli etki yaratır. Topraktaki aktif enzimlerin kökeni mikrobiyal olmasına rağmen kültür topraklarında bu aktivite hasat olayları ve gübreleme gibi nedenlerle farklılık gösterir. Mikrobiyal etkileşimler (interaksiyonlar) Toprakta yaşayan çeşitli bireyler veya populasyonlar arasındaki etkileşimler (interaksiyon) organizmalardan birinin veya her ikisinin uyarılması (stimulation) veya engellenmesine (inhibition) bağlı olarak olumlu veya olumsuz olabilir. Olumsuz etkileşimler: • Rekabet (competition) • Zıt etkileşim (Antagonizm) • Mantar gelişmesinin engellenmesi (Fungistasis) • Avcılık (predasyon) • Parazitlik Olumlu etkileşimler: • Birlikte bulunma (Kommensalizm) • Zorunlu olmayan karşılıklı yararlanma (Protocooperation) • Karşılıklı zorunlu yararlanma (Mutualizm) Rekabet Tüm canlılar arasında mevcut olan bu ilişki toprak mikroorganizmaları arasında da mevcuttur. Mikroorganizmalar arasındaki rekabet esas olarak substrat yani enerji sağlamak için gerçekleşir. (diğer canlılarda ışık, su, besin ve yaşam alanı için de rekabet oluşur). Su, besin elementleri ve gelişme alanı mikroorganizmaların rekabeti için çok fazla önemli değildir. Gelişme ortamında su mikrobiyal aktivite için önemli olmasına rağmen miktoorganizmalar metabolik faaliyetleri esnasında su üretirler. Bu nedenle su, toprak mikroorganizmalarının aktivite ve yaşamını sağlayan temel faktörlerden olmakla birlikte, rekabet edilen bir madde değildir. Mikroorganizmaların substrat için rekabetleri inter ya da intra-spesifik olabilir. Toprak ekosistemi içinde bulunan organizmalar substrat niteliğindeki çok çeşitli maddelerle temastadırlar. Toprağın organik maddesi toprak organizmalarının kullanabileceği çok farklı kimyasal bileşikler içerir. Toprak mikroorganizmaları organik maddelerin ayrışmasında farklı ekolojik nişe sahip olduğundan doğrudan bir rekabete girmezler. Örn: Nitrifikasyon bakterileri olan Nitrosomonas’lar tarafından amonyağın oksidasyonu ile üretilen nitrit, Nitrobacter türleri tarafından substrat olarak değerlendirilir ve nitrata oksitlenir. Rhizobium türlerinin toprakta yaşayan doğal formları ile kültüre aşılanan soyları arasında nodül oluşturma bakımından rekabet gerçekleşebilir. Doğal soylar, azot fiksasyon özellikleri zayıf dahi olsa nodül oluşturmuşlarsa kültürle toprağa Rhizobium eklemenin bir değeri kalmaz. Parmecium örneği Gaussen eğrisi Zıt Etkileşim (Antogonizm) Mikroorganizmaların salgıladıkları metabolitlerle bir türün diğer bir türün gelişimini engellemesi ile sonuçlanan etkileşime amensalizm denir. Etkileşim her iki tür organizmayı da olumsuz etkiliyorsa antogonizm olarak tanımlanır. Antibiyotik üretimi ile oluşturulan etkileşim bazen Antibiyosiz olarak ta tanımlanmaktadır. Antibiyotikler bir organizma tarafından üretilen ve düşük konsantrasyonlarda diğer organizmaların gelişmelerini engelleyen maddelerdir. Mikroorganizmalar toprak çevresine çeşitli metabolitler salgılarlar. Bazı mikrobiyal salgılar diğer organizmalarca gelişim faktörü veya enerji sağlayıcı substrat ve besin maddesi olarak kullanılabilir. Antibiyotik üretimi ise bu konuda özelleşmiş organizma gruplarınca oluşturulan ve rekabetle işleyen en önemli mekanizmalardan biridir. Ancak toprakta gerçekleşen her zıt etki antibiyozisle ilgili olmayabilir. Topraklarda yüksek konsantrasyonlarda bazı mikroorganizmalara toksik etki yapan biyolojik orijinli pek çok bileşik bulunmaktadır. Örn: Mikrobiyal metabolizma sırasında oluşan bazı organik asitler gibi ara ürünler veya oluşan CO2’nin lokal etkileri. Yine alkali topraklarda mineralizasyon sonucu oluşan amonyak Nitrobacter’leri önemli ölçüde engeller. Bunun sonucu oluşan nitrit birikimi diğer bakteri ve bitki gelişimini olumsuz etkileyebilir. Bazı bitki dokularının ayrışma ürünü olarak ortaya çıkan reçineler, tanenler ve fenol bileşikleri de mikroorganizmalara toksik etki yaparlar. Bu metabolik ürün ve yan ürünlerin antibiyotiklerden farklı etki gösterebilmeleri için ortamda yüksek konsantrasyonlarda bulunmaları gerekir. Topraktan izole edilen organizmalarda laboratuar koşularında antibiyotik oluşturmaktadır. Aktinomisetler, özellikle Streptomiset’ler önemli antibiyotik üreticisidirler. Streptomisin, kloramfenikol, sikloheksimid bileşikleri aktinomisetler tarafından oluşturulmaktadır. Antibiyotik üreten bakteriler arasında Bacillus türleri ve Pseudomonas suşları sayılabilir. Bunlar pycocyanin ve ilgili bileşikleri salgılar. Mantarlar içerisinde Penicillum, Trichoderma, Aspergillus ve Fusarium önemli antibiyotik üreten örneklerdir. Alg ve protozoalarda antibiyozis olayı gözlenmemiştir. Antibiyotikler, duyarlı mantarları, bakteri ve aktinomisetleri engelleme veya öldürmede etkilidir. Bazı antibiyotikler özel bir etki gücüne sahiptir. Bazıları geniş spektrumlu olabilir. Örn: Streptomycin gram + ve gram – bakterilerle aktinomisetlere karşı etkilidir. Bazıları sınırlı bir spektrum gösterir. Örn: Viomycin esas olarak Mycobacterium türlerine karşı aktiftir. Antibiyotikler aktif organizmalarca küçük bir alanda kullanılan güç olup, salındıklarından bir süre sonra hızlı bir şeklide kimyasal ve biyolojik aktiviteleri kaybedebilirler. Çeşitli antibiyotikler: Organizma Antibiyotik Streptomyces antibioticus Actinomycin S. erythraeus Erythromycin S. fradie Neomycin S. griseus Streptomycin S. niveus Novobiocin Bacillus polymyxa Polymixin Penicillum chrysogenum Penicilin Gönderi; Zahide

http://www.biyologlar.com/toprak-enzimleri

Karbon Döngüsünde Toprak Ayrıştırıcıları

CO2 yeryüzündeki karasal ekosstemlerde ototrof yüksek bitkiler ve su sitemlerinde algler tarafından organik karbona dönüştürülür (immobilizasyon). Böylece heterotrofik canlılar için gerekli organik substratlar sağlanmış olur. Atmosfer karbonunun sürekli olarak fotosentetik organizmalar tarafından organik karbon şekline dönüştürülmesi, ekosistemlerin bileşenlerinin dengesini bozduğundan dengenin oluşabilmesi için bu karbonlu bileşiklerin parçalanmaları ve CO2’in tekrar atmosfere dönmesi gerekir. Genel anlamda, toprak ekosistemlerinde karbon döngüsü; bitkiler tarafından fiksasyonu ve organik bileşiklerin sentezi için özümlenmesini, bitkisel organik kalıntılar ile primer (herbivor) ve daha üst düzey tüketicilere (karnivor) aktarılan kısmının mikroorganizmalarca ayrıştırılması ve tekrar CO2 şeklinde atmosfere verilmesini tanımlamaktadır. Organik maddenin ayrışması mikroflora için iki farklı işlev görmektedir. Birincisi mikrobiyal gelişme için enerji sağlamak, ikincisi yeni hücre maddelerinin oluşturulması için C sağlamak. Çoğu mikroorganizma hücreleri yaklaşık %50 oranında C içerirler. C elementinin kaynağı klorofilli bitkiler için CO2 olmasına karşın, toprak mikroorganizmaları büyük ölçüde karbonlu maddeleri ana kaynak olarak kullanırlar. Oksijenli koşullar altında substrat karbonunun %20-40 kadarı özümlenir, geri kalan kısmı CO2 olarak açığa çıkar veya atık ürünler olarak birikir. Mikroorganizmalar tarafından kullanılan organik substratlardaki enerjinin çok az bir kısmı anaerobik mikroflora tarafından açığa çıkarılmaktadır. Topraktaki organik maddeler toprak mikroflorasının bir ya da daha fazla populasyonlarının etkisiyle temel bileşenlerine kadar ayrıştırılır. Bu esnada gerekli olan enerji karbonlu maddelerin oksidasyonu ile sağlanır. Organik madde ayrışması bütün heterotrofların bir özelliği olduğundan mikrobiyal aktivitenin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu işlem sonucu aerobik ayrışma koşullarının son ürünü olarak CO2 çıktığından belirli bir biyokütle içeren toprak kütlesinin O2 tüketimi ve CO2 oluşturması “toprak solunumu” olarak tanımlanır. Toprak solunum aktivitesinden kaynaklanan CO2’nin 2/3 si mikroorganizma faaliyetlerinden, 1/3’den azı da bitki kök solunumundan kaynaklanır. Çok az bir kısmı da toprak hayvanlarının aktiviteleriyle oluşur. Bundan dolayı toprak solunumu toprakların toplam biyolojik aktivitesini yansıtır. Toprak organik maddesinin (humus) ayrışması sırasında açığa çıkan CO2 oranı toprak tipine göre değişir. Humusun ayrışmasında etkili olan faktörler: • Toprağın organik madde miktarı • Toprağın işlenmesi • Sıcaklık • Nem • pH • Derinlik ve havalanma Bitki dokuları genel olarak hemen hemen aynı oranda C kapsamına sahip (kuru ağırlığın yaklaşık %40’ı) olmalarına rağmen azot kapsamları farklıdır. Düşük azot kapsamı olan bitki dokuları geniş C/N oranına sahip olduklarından ayrışmaları yavaş olur. Toprağın C/N oranı onun karakteristik denge değerlerinden biridir. Humus için bu değer kabaca 10/1’dir. Bu kritik oran mikrobiyal komunitenin dinamik dengesini yansıtır. Çünkü mikrobiyal hücrelerin ortalama kimyasal bileşimi de benzer orana sahiptir. Bir kural olarak mikrobiyal hücreler 5 ile 15 kısım karbona karşılık 1 kısım azot içerirse de hakim aerob floranın ortalama C/N oranı 10/1’dir. Topraktaki kil minerallerinin miktar ve türü de C mineralizasyonunu etkilemektedir. Çünkü killer organik substratları, karbonhidratları ayrıştıran ekstraselüler enzimleri ve hatta bakteriyel hücreleri absorbe eder ve bir tür C-alıkoyucu görev yaparak ayrışmayı yavaşlatır. Aerob C mineralizasyonunun esas ürünleri CO2, su, hücreler ve humus bileşenleridir. O2 yokluğunda organik karbon tamamlanmamış bir şekilde metabolize olur. Bunların yanında ara ürünler birikir ve önemli miktarlarda metan (CH4) ve daha az olmak üzere hidrojen (H2) oluşur. Aynı zamanda anaerobik fermantasyonda enerji üretimi düşüktür. Bundan dolayı ayrışan organik karbonun her bir ünitesine karşılık daha az hücre oluşur. Organik madde ayrışması önemli ölçüde yavaştır. Bir toprak su altında kaldığında aerobik süreçlerden anaerobik süreçlere doğru bir değişim ortaya çıkar. Anaerobik koşullarda (örn: pirinç tarlaları) son ürün olarak CO2, metan ve H2 gazı oluşur. Organik asitler birikmeye başlar. En çok görülen asitler; asetik, formik, bütirik, süksinik ve laktik asitlerdir. C16H12O2 3CH4 + 3CO2 Ayrıca bazı alkoller ve karbonil bileşikler de ayrışma yan ürünleri olarak ortaya çıkar. Anaerobik koşullarda oluşan bir ayrışma türü düşük enerjili olduğundan organik maddelerin ayrışma hızları yavaştır. Bu nedenle bu tür ortamlarda bitki kalıntıları birikerek çoğunluk asit nitelikli turba veya peat topraklar ortaya çıkmaktadır. Anaerobik koşulların ürünleri bu habitatlarda metan oluşturan bakterilere enerji kaynağı görevi yapar. Gönderi; Zahide

http://www.biyologlar.com/karbon-dongusunde-toprak-ayristiricilari

Antioksidan Maddeler Nelerdir

Dünya nüfusunun hızlı artışı, insanların hayat standartlarını yükseltme eğilimleri ve hızlı sanayileşme, hazır gıda maddelerine olan talebi araştırmış ve bunun sonucunda gıda maddelerinin üretimi bir sanayi kolu haline gelmiştir. Böylece, işlenmiş gıda maddeleri son derece çeşitlenmiş ve üretimde kullanılan gıda katkı maddelerinin sayıları da büyük bir hızla artmıştır. Bu artışta, üretim tekniklerinin gelişmesi, tüketici beğenisisin çeşitlilik kazanması, kayıpların azaltılması, dağıtım kolaylığı ve değişik formüllü yeni gıdaların üretimi gibi bir çok faktör etkili olmuştur (29). Bir çok gıdada ürününü oluşturan bileşenler ile havanın oksijeni arasında kendi­liğinden ortaya çıkan ve "otoksidasyon" adı verilen tepkimeler oluşur. Her zaman, az ya da çok hissedilebilir kalite düşmelerine neden olan bu tür tepkimeler gıda endüstrisi açısından istenmeyen olaylardır. Burada sözü edilen kalite düşmesi renk, koku ve tatda meydana gelen değişmeler ile bazı besin ögelerindeki parçalanmalar ve hatta toksik bileşik oluşması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yağ ve yağlı gıdalar­daki otoksidasyon olayı, hem beslenme fizyolojisi açısından hem de teknolojik-eko­nomik açıdan büyük önem taşımaktadır. Otoksidasyonun fiziksel ve teknolojik yön­temlerle önlenemediği durumlarda antioksidanlar kullanılmaktadır (20). Antioksidanlar, gıdalarda oksidatif bozulmayı önleyen veya geciktiren bileşikler olarak tanımlanmaktadırlar. Bu bileşikler oksidatif ve otooksidatif işlemlerin başlangıcında etki göstererek oksidasyonu ve buna bağlı olarak oluşan istenmeyen reaksiyon ürünlerinin oluşumunu engelleyebilmektedirler. Geniş ifadeyle, antioksidanlar oksijen ile reaksiyona girerek gıdalar içindeki olumsuz etkilerini engelleyen maddeler olarak tanımlanabilirler. Uluslararası Gıda Kodeks Komisyonu (CAC)'nin tanımında ise antioksidanlar "gıdada yağın acılaşması ve renk değişimleri gibi oksidasyon reaksiyonları sonucunda oluşan bozulmaları önleyerek raf ömrünü uzatan maddeler" olarak ifade edilmektedirler. Pek çok gıda maddesinin bozulmasının önemli bir kaynağının oksijen olduğu bilinmektedir (9). İstenilmeyen lezzet ve koku oluşumlarına neden olan oksidatif acılaşma reaksiyonu nem, ısı, ışık, metaller, metal içeren bileşikler, bir kısım pigmentler, doymamışlık derecesi ve enzimler varlığı sonucu hızlanmaktadır (7). Gıdalara uygulanan hazırlama, paketleme ve soğutma işlemleri acılaşmayı geciktirmekte ancak bunu engelleyememektedir. Antioksidanlar, gıdalara oksidasyonun başlangıcından önce ilave edildiklerinde reaksiyonu önleyebilmekte veya azaltabilmektedirler (9). Oksidasyonla bozulma sonucu meydana gelen değişmeleri şu şekilde sıralayabiliriz (7,24); a. Katı ve sıvı yağlar ile yağ içeren gıdalarda acımsı (ronsit) tat ve aroma oluşumu b. Pigmentlerde renk açılması c. Toksik oksidasyon ürünlerinin oluşumu d. Ürünlerde lezzet kaybı ve bozuklukları e. Tekstürde değişmeler f. Vitaminler (A, D ve E) esansiyel yağ asitlerinin (özellikle linoleik asit) zarar görmesinden dolayı besin değerinin azalması. Antioksidan grubu katkı maddeleri, gıda sanayiinde bitkisel ve hayvansal yağ içeren maddelerin üretimi, depolanması, taşınması ve pazarlanması sırasında mey­dana gelecek otooksidasyondan kaynaklanan zararları önlemede en önemli katkı mad­deleridir (7,20,29). Antioksidanlar, diğer stabilizörler gibi düşük kaliteli gıda maddesinin kalitesini arttırmaz ve gıdalara herhangi bir yabancı tat ve koku da vermezler. Ancak bu madde­ler, iyi kalitede ham madde, uygun bir imalat tekniği, elverişli ambalajlama ve depola­ma yöntemleri ile birlikte kullanıldığında ürünün kalitesini arttırırlar (20,24). Yağlarda ve yağ içeren gıdalarda kullanılan antioksidanlarda bulunması gereken özellikler aşağıdaki şekilde özetlenebilmektedir (7,9,29): - Gıdalarda kullanılan dozlarda toksik etkileri bulunmamalıdır. - Düşük konsantrasyonlarda etkili olabilmelidir. - Kolaylıkla temin edilebilmelidir. - Kızartma gibi ısıl işlemlerde etkisini kaybetmemelidir. - Gıdada istenilmeyen lezzet ve renk değişilerine neden olmamalıdır. - Maliyeti düşük olmalıdır. Bununla birlikte antioksidanların bozulmaya, bozulmaya başlayan veya bozulmuş olan bir yağın lezzetini geliştiremeyecekleri ve hidroliz veya mikrobiyal yollarla oluşabilecek bozulmayı engelleyemedikleri de ifade edilmelidir. BHA gibi bazı fenolik antioksidanların antimikrobiyal etkilerin bulunduğu ve küflere karşı etkili oldukları belirtilmektedir. Spesifik bu uygulama için en uygun antioksidan seçiminde dikkat edilecek hususları şu şekilde sıralayabiliriz (9,29). - Antioksidan katılacak gıdanın tipi (hayvansal yada bitkisel yağlar) - Antioksidanın katıldığı yağın kullanıldığı gıdada etkisini gösterebilmesi. - Antioksidanın çözünürlüğü veya dağılımı. - Renk bozma eğilimi - Gıdanın PH’sı - Gıdaya uygulanacak işlemin tipi (kızartma, fırında pişirme, püskürmeli kurutma, ektrüzyon gibi) - Lezzetin nötral olması 10.01. Gıdalarda Oksidasyon Gıdaların yapısını oluşturan 3 temel öğe protein, yağ ve karbonhidratlardır. Vitamin ve mineraller bu kapsamın dışındadır. Bunların tümü gıdada bulunan su ile bütünleşmiş durumdalardır. Bu konu kapsamındaki en önemli kusur yağ ve yağlı gıdalardaki oksidatif bozulma sonucu meydana gelen kötü tat ve kokulardır. Bunlar gıdalarda bulunan temel besin öğelerinin her birinde farklı belirtilerle kendilerini göstermektedirler (7,20,29). 10.01.01. Karbonhidratların Bozulma Tipleri Gıdalarda yer alan karbonhidratların oksidasyonu, renk değişikliğine ve tat bozukluğuna yol açmaktadır. Rengin bozulması olayı genellikle kahverengi, gölgeli, gri ve sarı rengin teşekkülü ile kendini göstermektedir. Bu bozulma olayında iki tip tepkime gelişmektedir. Bunlardan birincisi, "Maillard" reaksiyonudur. Bir esmerleşme olayı olarak da isimlendirilebilen bu tep­kime genellikle karbonhidratlar ile amino asitler arasında ve/veya çeşitli azotlu bile­şenler ile organik asit zincirleri arasında oluşmaktadır. Daha çok büyük moleküllü karbonhidrat içeren meyve ve sebzeler ile su ürünlerinde görülen bir tepkimedir. Maillard reaksiyonunun yarattığı olumsuz etkiler ancak askorbik asit, sitrik asit veya diğer organik asitlerle ortadan kaldırılabilmektedir (9,20). Diğer bir çeşit karbonhidrat oksidasyonu ise peroksidaz ve katalaz gibi değişik enzimlerin etkisi ile oluşmaktadır. Bu tip kararma reaksiyonları sonucunda istenilmeyen lezzet değişimi ve koku oluşmaktadır. Katkı maddeleri kullanılmasına gerek bulunmayan bu tip reaksiyonlar enzimleri inaktif hale getirmek için yapılan ısı uygulaması ile önlenebilmektedir (9,29) Karbonhidratlı gıda maddelerinde görülen bir başka oksidasyon şekli de renk bozulması halinde belirmektedir. Bu olay gıdalarda yer alan doğal pigmentlerin oksidasyonu ile meydana gelir. Bu pigmentlerin en önemlisi karotenoid ve benzerleridir. Doğal pigmentlerin oksidasyonu antioksidan kullanımı ile engellenebilmektedir. Ancak su miktarı fazla olan gıdalarda bulunan karoten ile yağda çözünen ansioksidanların etkileşimini sağlamak önemli bir sorun oluşturmaktadır. Pigment oksidasyonu yüksek sıcaklık, metaller ve mikrobiyolojik yan ürünlerle hızlanmaktadır. Bu tip oksidasyon reaksiyonlarını azaltmak metallerin ve mikrobiyolojik katalizörlerin şelatlanması veya uzaklaştırılması ile mümkün olabilmektedir (7,29). 10.01.02. Proteinlerin Bozulma Tipleri Proteinlerin oksidasyonu gıda maddesinde kötü koku ve tat şeklinde ilk anda kendini göstermeyebilir. Proteinler proteolitik enzimler tarafından parçalandıkları gibi ayrıca ısıtma ve hidrolitik reaksi­yonlarla da denatüre olurlar. Pigmentler normal olarak proteinlerle bir arada bulunur­lar. Bu grup pigmentlere "heme pigment" denilmektedir (29). Proteinlerde bulunan hem pigmentleri hızlı bir şekilde okside olarak, renk değiştirmektedirler. Bu aşamada pigmentlerin renk degradasyonunu antioksidanlar da dahil olmak üzere herhangi bir katkı maddesi engelleyememektedir. Bu nedenle hemoglobin içeren gıdalarda rengi kontrol edebilmek amacı ile belirli gazlara geçirgen olan ambalaj maddeleri kullanılmaktadır (9). 10.01.03. Yağların Bozulma Tipleri Doymuş ve doymamış yağ asitleri ve bunların esterleri, kimyasal oksidasyon maddeleri (nitrik asit, kromik asit, ozon, potasyumpermanganat ve hidrojen peroksit) tarafından okside edilirler. Otooksidasyon (atmosferik oksidasyon) imalat ve depolama koşullarında keton ve aldehitlerin oluşturduğu istenmeyen tat ve kokuyu geliştirmektedir (29). Herhangi bir nedenle meydana gelen oksidasyon bazı metal iyonları eşliğinde daha da hız kazandığından sinerjistlerin de katkı maddesi olarak zincirde yer alması zorunlu olmuştur. İmalat sırasında gıdaların temas ettiği metaller oksidasyon yolu ile meydana gelen tat ve koku bozukluklarını daha hissedilir hale getirmektedir. Özellikle demir, bakır ve benzeri metaller bu olaya neden olmuşlardır. Burada katalitik bir rol oynayan metallere karşı engelleyici olarak fosforik asit, sitrik asit, askorbik asit gibi maddeler kullanıldığı gibi paslanmaz çelik malzemelerin gıda sanayinde olumsuz etkilerinde sorunu hemen hemen ortadan kaldırmıştır (20,29). Yağ bozulmaları 4 gruba ayrılır: Hidroliz: Serbest yağ asitleri ve gliserol oluşumu sonucunda ortaya çıkmaktadır. Tersinir nitelikte olan bu asitler yüksek sıcaklık ve lipolitik enzimler ile katalizlene bilmektedir. Normal olarak kısa zincirli yağ asidi içeren trigliseridler (6-12 C atomu) hidroliz sırasında lezzet kayıplarına uğrarlar. Bu durum genellikle patates gibi yüksek su içeriğine sahip gıdaların kızartılmaları sırasındaki yüksek sıcaklıklardan oluşmaktadır. Hidroliz sonucunda oluşan değişimler; kızartma sırasında köpürme, oluşan serbest yağ asitlerine bağlı olarak gıda işleme ekipmanlarının aşınması ve serbest yağ asitlerine bağlı olarak oluşan acı ve sabunumsu lezzet, olarak ifade edilmektedir (9). Lezzet Dönmesi: Bu tür tat ve koku bozulması sebze, balık ve diğer yüksek derecede doymamış yağ içeren gıdalarda görülmektedir. Meydana gelen tat ve koku bozukluğunun nedeni linoleik tipteki asit oksidosyonu ürünüdür (7). Acılık: Gıda endüstrisinde yaygın olarak kullanılan bir terimdir ve yağlarda acılaşma doymamış yağ asitlerinin otooksidasyonu sonucunda oluşan uçucu bileşiklerin istenilmeyen lezzet değişimlerine ve kayıplarına neden olmaları ile ortaya çıkmaktadır (9). Polimeriıasyon: Polimerizasyon, doymamış yağların iki karbon atomu (C = C) arasındaki zincirin kopması durumudur. Bir başka şekliyle, iki yağ asiti zincir arasındaki doymamış kısma oksijenin bağlanmasıdır. Her iki şekildeki polimerler sıklık yapıdadır (7). Antioksidanlar, acılık ve polimerizasyonu engellemekte etkili olabilmekte, ancak hidroliz ve lezzet dönmesine karşı etkili olamamaktadır. Buniarm engellenmesi ancak yüksek kalitede ingrediyentler ve işleme tekniklerinin kullanımı ile mümkün olabilmektedir (9). 10.02. Gıda Sanayinde Kullanılan Antioksidanlar 10.02.01. Serbest Radikaller ile Kompleks Oluşturanlar Bu tip antioksidanlar fenolik yapılarından veya moleküler yapılarındaki fenolik konfigürüsyondan dolayı fenolik hidroksit guruplarından hidrojen verip, başlangıçtaki serbest yağ asidi radikal oluşumunu engelleyici oksidasyonu inhibe ederler. Bu şekilde etki gösteren antioksidanların en yaygın kullanılanları bütillendirilmiş hidroksianisol (BHA), bütillendirilmiş hidroksitoluen (BHT) propil gallat (PG) tersiyel bütil hidrokinon (TBHQ) nordihidroguayenetasidi (NDGA) ve tokoferollerdir (29).  

http://www.biyologlar.com/antioksidan-maddeler-nelerdir

Denizlerimiz ve ekolojik önemleri

Deniz göl okyanus ekosistemi Denizel (Okyanus ekosistemleri Deniz ekosistemleri) Su ekosistemlerini kara ekosistemlerindeki gibi coğrafi sınırlarla belirlemek çok zordur. Çünkü sular atmosferik olaylardan karaların etkilendiği oranda etkilenmemektedirler. Ancak deniz tatlı su ve haliç gibi su havzalarının derinlikleri ve bileşimlerindeki farklı maddeler nedeniyle sularda da farklı canlı bölgelerinden söz edilebilir. Buradan hareketle su biyomları; deniz biyomları (tuzlu su) ve tatlı su biyomları olmak üzere iki başlık altında incelenebilir. DENİZ BİYOMLARI Denizlerdeki tür topluluklarının dağılımında en önemli etken derinliktir. Neiritik alan diye adlandırılan 200 m derinliğe kadar olan deniz ortamı tür topluluklarının en zengin oldukları bölgeyi oluşturmaktadır. Neiritik alanların akarsularla beslenmesi güneş ışınını fazla almaları oksijen ve birçok çözünmüş maddenin fazla olması nedeniyle deniz canlılarının en çok yoğunlaştığı bölgelerdir. Neiritik alan deniz canlılarının % 90’ını barındırmaktadır. Daha derin sahalara ise güneş ışınları daha az ulaştığı ve besin maddeleri az olduğu için canlı türleri çok azalmaktadır. Bu bölgelerdeki canlılar daha üst tabakalardan inen besinlerle beslenmektedir. NOT: Deniz ve okyanuslar doğada ısının dağılmasında ve atmosferde tuz dağılımında son derece önemlidir.Bu tuz kristalcikleri yoğuşma olayında son derece önemlidir.Aerosol denilen bu parcacıklar bulut oluşumuna yardımcı olur… TATLI SU BİYOMLARI Akarsular göller sulak alanlar ve bataklıklar tatlı su biyomlarını oluşturmaktadır. Akarsular ekosistemlerin önemli bir parçasını oluşturur. Akarsuyun yeraltına sızan kısmı akiferleri yüzeysel akışa geçen kısmı da deniz ve okyanusları besler. Akarsular birçok bitki ve hayvan türü için yaşam alanı oluşturur. Akarsuların akış hızı ve kimyasal özellikleri akarsuyun barındırdığı hayvan türü ve sayısı üzerinde etkili olan faktörlerin başında gelir. Bir akarsuda çağlayanlar varsa biyolojik üretim ve çeşitlilik az olur. Çünkü balıklar ve diğer canlıların çağlayanları aşmaları çok zor bir durumdur. Yatak eğiminin fazla olduğu yerlerde bol miktarda alüvyal malzeme taşınıyorsa akarsu bulanık bir görünüm arz eder. Suyun bulanık olması birçok canlı için olumsuz sonuçlar doğurur. Akarsu denize ulaşıyorsa ağız kesimlerinde tatlı su ve tuzlu su birbirine karışır. Buralar bitki ve hayvan türleri bakımından zengin alanlardır. Akarsuların taşıdığı elementler ve besin maddeleri buralardaki biyolojik çeşitliliği artırır. Akarsu ağızları mikroorganizmalardan kuşlara kadar birçok canlının barındığı yerlerdir. Tüm deniz balık üretiminin % 90’ı kıyı sularından özellikle de akarsu ağızlarından sağlanmaktadır. Göller karalar üzerindeki durgun su ekosistemlerini oluşturur. Göllerin çevresinde yer alan sucul bitkiler gerek su kuşları gerekse diğer canlılar için hem barınma hem de beslenme alanları oluşturmaktadır. SU DÖNGÜSÜ: Su yaşam kaynağıdır. Bütün canlıların ağırlıklarının önemli bir kısmını su oluşturur. Yeryüzündeki su miktarının yaklaşık % 5’ i tatlı sulardır. Güneş enerjisinin ısıtmasıyla çeşitli kaynaklardan atmosfere çıkan su buharı; yağmur kar dolu gibi yağış biçimleriyle yeniden yer yüzüne döner. Bu suyun bir miktarı yer altı sularına karışırken daha büyük kısmı göl ve deniz gibi kaynaklarda birikir. Su döngüsü de öteki tüm döngüler gibi süreklidir. Bitkiler terleme ile su döngüsüne katılır. Yer yeryüzündeki bütün sular katılmaktadır. Söz gelimi denizlerden buharlaşan su yağış olarak yer yüzüne dönmekte bir kısmı yüzeysel sularda birikip bir kısmı da yer altı sularına karışmaktadır.Yer altı sularının son toplanma yeri ise deniz ve okyanuslardır. Burada toplanan sular su döngüsüne devam eder ( uzun su devri ). Deniz ve okyanuslardan buharlaşan suyun karalara geçmeden tekrar yağmur kar dolu biçiminde deniz ve okyanuslara geçmesine ise kısa su devri denir. OKYANUS EKOSİSTEMİ Ekolojik şartları büyük bir çeşitlilik gösteren deniz ortamı homojen bir bütün olarak ele almak bilimsel açıdan çok kısıtlı bir bakış açısına neden olur. öncelikle iki büyük okyanus alanı ayırt edilmektedir.bütünüyle denizleri oluşturan �su kütlesi� ve kıyılardan derin abis çukurlarına kadar dipleri kapsayan �dip alanı� ;Dip alanı derinliğine göre üçe ayrılır. 0-200 metreler arasında uzanan ve okyanusların tabanının yüzde 76 sını oluşturan kıta sahanlığı; 200 metreden 2000 metreye kadar uzanan dipteki ani eğim bölgesinden meydana gelen ve tabanın yüzde 81 ni oluşturan kıta şevi; ve nihayet okyanusların tabanının yüzde 843 ünü meydana getiren abisler. (2000-6000 metre) ve çukurlar (6000 metreden bilinen en derin yer olan mariana çukurunda 11.000 metreye kadar) Gelgite maruz kalan ve hatta dalga serpintisiyle ıslanan kıyı şeritleri de okyanus alanına dahil edilmektedir. Gerçekten de bu bölgelerde yaşayan organizmalar gerek gelgitler sırasında birbirini ardınca su altında ve su üstünde kalarak gerek ortamın yüksek tuzluluğu sebebiyle okyanus etkilerine maruz kalmaktadır. Okyanusları ve denizleri oluşturan su kütlesi ikiye ayrılan kıta sahanlığını örten yüzey suları ve 200 metrenin altında kalan dip suları bu düzeylerde su kütlesi güneş ışınlarının nüfuz etmesi derecesine ve mevsimlik sıcaklık değişimlerine bağlı olarak düşey bir ekolojik katmanlaşma gösterir. Işığın ulaştığı epipelojik bölge ışık miktarının bitkilerin fotosentez yapabilmesi için yeterli olduğu 0 ila 50-100 metrelik yüzey sularına tekabül eder. Söz konusu bu bölgenin altında dip bitkileri ve fitoplankton yaşayamaz; yanlızca etçiler veya çürükçül beslenen hayvan türleri canlı kalabilir. Okyanus ekosisteminin alt bölümlere ayrılması karşılaşılan ekolojik şartların çeşitliliğiyle ilişkilidir; organizmaların uyum mekanizması ve üretkenliği bir bölgeden diğerine belirgin farklılıklar gösterir.   DENİZ KIYILARIMIZDA KİRLENME,EKOSİSTEM ACISINDAN BİR DEĞERLENDİRİLMESİ H. Özden Ege Üniversitesi, Müh.Fak. Mak. Müh. Bölümü ÖZET Denizlerimizde ekosistem dengesini olumsuz etkileyen başlıca nedenler: - kıyılarımızın yıllardan beri kentsel çöplerle ve kimyasal içerikli, mikrobik, bakteriyel ve radyoaktif içerikli endüstriyel atıklarla kirletilmesi, - topraksı hafriyatla, gelişigüzel doldurulması, - deniz ürünlerinin aşırı be bilinçsiz avlanılması ve toplanılması. Bunların sonucu olarak her gecen yıl birçok balık türü ve deniz bitkisi yok olurken deniz ürünlerinin avlama miktarlarında da büyük düşüşler tespit edilmektedir. Deniz kıyılarımızdaki bu olumsuz gelişmeleri basta balıkçılar olmak üzere herkesin bilmelerine ve zaman, zaman yakarmalarına rağmen, gereken yapılmıyor. Uluslar arası sivil örgütlerle bir dayanışma içerisinde toplumsal tepki gösterilmiyor. Uluslararası bir sorun haline gelen deniz kirliliği, Birleşmiş Milletlerde gündeme getirilmiyor, uluslararası çözümler üretilmiyor. Devlet yönetiminde bu kör zihniyet devam ettikçe, vatandaş ve sivil örgütler ses çıkarmadıkça ekosistem dengesi düzelmeyecek şekilde harap olmağa devam edecektir. Doğa harikası deniz kıyılarımızın katliamına hepimiz seyirci kalmaktayız. Bu çalışmada; - Deniz kirliğinin ulaştığı boyutlar, başlıca nedenlerine ve ekosistemdeki bazi olumsuz yansımalarına dikkat çekilmektedir.. Deniz kirliği hakkında ve alınması gereken bazı önlemler sıralanmaktadır. Ayni zamanda çekirdekten yetişme bir balıkçı ve gemici olarak bu konudaki gözlemlerim, tespitlerim ve değerlendirmelerim tartışmaya sunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Deniz kıyıları, kirlenme, kentsel çöpler, sanayi atıkları, eko sistem, önlemler. 1. GİRİŞ Kıyı denizlerimiz, limanlarımız, göllerimiz fosseptik çukuru ve çöplük ve her türlü ölümcül, hastalık atık deposuna dönüştürülmüştür. Deniz suyuna yayılan lağım artıkları, çöp yığınları ve iğrenç rengi nedeniyle bırakın balık avlamayı, denize bile bakılamıyor, Yeşil sağlıklı deniz bitkilerinin, yosunların yerini kahve renkli seyrelmiş hastalıklı yosunlar ve yaz sıcaklarında artarak çoğalan tiksindirici sümüksü mikroplu yosunlarla ve köpüklerle denizin üstünü kaplar olmuştur.. Deniz dibindeki altın sarısı kumlukların yerini laspa, (pis kokulu çamurumsu, bataksı zemin), poşetler ve plastik malzemeler kaplamıştır. Endüstriyel ve kentsel kirli atıklar yetmiyormuş gibi kıyılarımızın, bilhassa liman içi ve turistik kıyıların gelişi güzel ticari amaçlı doldurulması büyük bir sorumsuzluk göstergesidir. Denizin doldurulmasıyla açılan parklarda, kordon boylarında, rıhtımlarda bırakın oturup dinlenmeyi, güneşlenmeyi veya yüzmeyi; denizden bilhassa yaz sıcağında rüzgarsız günlerde ayılan pis kokudan insan nefes almakta zorlanıyor. Şekil 1 gözlenen deniz kıyıların kirlenmesine, kıyı tahribatına ait farklı örnekler gösterilmektedir. (1 ve 2. fotoğraflarda; Kanalizasyon boruları önündeki yüzen çöpler, 3. fotoğrafta; Yağmur sonrası İzmir liman denizinde su üstünde yüzen çöpler, 4. fotoğrafta; Denize acılan bir dere ağzındaki yüzen çöpler, 5. fotoğrafta; Denize dökülen bir derede ilaçlanma görüntüleri, 6. fotoğrafta; Bodrumda devlet ödüllü topraksı hafriyat deniz dolgusuna bir örnek gösterilmektedir). Benzeri kirlilikler ve kıyı tahribatları dünyanın birçok deniz ve göl kıyılarında rastlamaktadır. Kıyı yerel yönetimler deniz içini ve deniz kıyılarını konutsal ve endüstriyel çöplerle, atıklarla ve topraksı hafriyatla doldurup kirleteceklerine; kaynaklarını ve enerjilerini merkezi arıtma tesislerinin, çökeltme göletlerin yapımları gibi hizmetlerde harcasınlar. Denizi doldurarak yeşil saha açacaklarına ve bu yeşil sahalar üzerine gelişigüzel kamu binalarla, büfelerle, cay-kahve, düğün salonları ve sosyete gazinoları ve mafya lokalleri ile yeniden dolduracaklarına denizin dibine suyun içine kadar olan çarpık, geri zekâlılık abidesi olan yapılaşmayı önlesinler. Dolgular, kıyının doğal yapısını bozmakla kalmamakta; denizin kendi kendini yenileme ve temizleme doğal mekanizmasını tahribat etmektedir! 2. DENİZ SUYUNUN KİRLENME NEDENLERİ Deniz suyunun kirletilmesi ile denizdeki bir çok bitkinin, canlının yok olmasının bir çok nedenleri vardır. Bu nedenler örneğin; - Kentsel çöpler, (atıklar) - Sanayisel atıklar, - Tarımsal Atıklar, - Gemi-Teknesel atıklar, - Topraksı hafriyatlı dolgular, - Aşırı ve bilinçsiz avlanma, gibi gruplandırılarak sıralanabilirler. Diğer bir gruplandırma ise, kirli atıkların kati (denizdeki poşetler, lastikler, plastikler, suni maddeler v.b.) , sıvı (yanık yağlar, kimyasal asitli, renklendirici sanayi sıvıları, boyaları, deterjanlı temizlik suları v.b.), aeroskopik atık maddeleri, örneğin püskürtmeli tarımsal ilaçlar) ve radyoaktif özelliğine göre alt gruplandırmalar yapılabilmektedir. 2.1 Kentsel Atıklar: Buradaki kirlilik, evsel bilhassa mutfak artıkların örneğin, yanık yağların lavabo-kanalizasyon yolu ile direkt yada dolaylı denize ulaşmaları. Ayni şekilde temizlikte, hijyenikte kullanılan kimyasal sıvılar, tozlar ( deterjanlar, çamaşır tozları, klorak gibi asitler, sabunlar, macunlar v.b.) Önem sırası dikkate alınmadan aşağıdaki gibi sıralanabilir: ·Evsel-konutsal sıvısal atıkların, (deterjanlı bulaşık suların, asitli çamaşır kirli ve asitli suların, yağların v.b.) lağım, kanalizasyon yoluyla yıllardan beri arıtılmadan direkt yada dolaylı olarak denize akıtılmaları. ·Lağım çukurlarına biriktirilen konut artıklarının, bilhassa asitli, fosfatlı temizlik malzemelerinin, deterjanlı suların, yanmış yağ artıklarının direkt vidanjörlerle veya dere, kanalizasyon, boru gibi kanallarla denize boşaltılmaları, ·Konutsal kati artıkların örneğin poşet, plastik, lastik, sise, kağıt, kumaş gibi kati artıkların, kati çöplerin farklı yollardan direkt atılmaları yada dolaylı olarak dere akarsularla denize dökülmeleri, yayılmaları. ·Konutsal topraksı, taşlı, ağaçlı v.b. hafriyat atıkların denizin içine yada denizin kıyısına boşaltılması, ·Derde yataklarının, kanalizasyonların dezenfekte edilmesi daha sonra bu zehirli ilaçların deniz suyuna karışması, ·Dere yataklarında su birikintilerinde bilhassa sıcak yağışsız mevsimlerde oluşan mikrop, bakterilerin çoğalarak denize karışmaları, deniz deki canlı ve bitkilere bulaşmaları. (Yapılan bir araştırmada İzmir limanı içersinden avlanan balıkların etinde ve barsallarında insan sağlığını tehdit eden kanserojen kalıntıları, bakteriler bulunmuştur, bu bulgular İzmir limanın lağım çukuruna dönüştürüldüğünün diğer bir delilidir.!) 2.2 Endüstriyel Atıklar (Sanayisel ve Tarımsal Atıklar) ; Sanayisel kati, sıvı ve aerosol (sıvı, gaz ve toz karışımlı) artıkları denizlerimiz deki ekosistemi tehdit eden kirliliklerin başında yer alırlar. Bu atıklar Denizlerimde yakıcı, boğucu, bozucu, çökeltici, zehirli, engellemeci, radyoaktif, bulaşma ve yapışma özeliklerine sahiptirler. Tehlikeli hastalık saçan, kanserojen etkili, biyolojik mikrobik sanayi artıkları da arıtılmadan denize ulaşmaktadırlar. Miktar acısından da tehlikeli atıklardır. Sanayisel deniz kirliliğin başlıca nedenini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: “Her türlü Zehirli, çöktürücü, renklendirici, boğucu, radyoaktif sanayi artıkların denize arıtılmadan yada yetersiz artıma ile direkt yada dolaylı olarak dökülmeleri ve denizde yayılmaları” Tarımsal atıkları endüstriyel atıklar grubu icerisinde ele alınabilirler. Tarımsal amaçlı olarak kullanılan kimyasal gübrelerin, alıntılarının, bitkisel ve hayvansal hormonların, ilaçların, boyaların, havadan, yer altı veya yerüstü sularla direkt yâda dolaylı olarak deniz suyuna karışmalarıdır. Endüstriyel baca gazlarını ve aerosöl atıklarını, dünyadaki yanardağların meydana getirildiği kirlilik oranı ile karsılaştırıp Fabrika bacalarından ve eksozlardan yayılan cevre kirliliğini küçümseyen bazı bilim adamları gibi yanılgıya düşüp bilensiz ilaçlama, gübreleme ile meydana gelen kıyı denizlerimizdeki kirlilikte küçümsenmemelidir. 20 sene evveline kadar Edremit körfezinden ta Çandırlı körfezine kadar hemen, hemen her yıl zeytin ağaçlarının ilaçlanması, kanserojen DTT tozu ile uçaklardan püskürtülerek yapılıyordu. Aerosöl ilacın bir kimsi denize karışarak zaman, zaman bazı sahillide toplu balık katliamlarına neden oluyordu, Büyük küçük yavru ayırt etmeksizin balıkların bir kısmi ölü karaya vururken, bir kısmide oryantasyonu kaybedip su üstünde panik içerisinde yüzdükleri hala gözlerimin önündedirler. İşin ilginç ve acı tarafı; cahil vatandaşların bunları denizden toplayarak satması ve pişirip yemesi idi. Günümüzde deniz kıyılarımızda hala zeytin ağaçlarını ilaçlanması uçakla ve motorlu güçlü pompalarla yerden yapılmaktadır. Bu ilacın bir kısmi yine denize karışmaktadır. Tek fark, karaya vuran balıkların görülmemesidir. Bunun nedenini gayet basit sizde düşünün ve yorumlayın! (Denizlerimizde ilaçlardan etkilenip karaya vuracak balık kalmamıştır) 2.3 Gemi-Teknesel ve bot gibi deniz araçlarından denize karışan atıklar, Son yılarda denizlerimizde gemi, tekne, bot, yat gibi deniz vasıtaların sayıları artmıştır. Bu artışa paralel olarak denizlerimizdeki kirlilik artmıştır. Bu kirlilik farklı yollardan denize bulaşmaktadır: ·Petrol tankerlerinden ve diğer gemilerin kazaya uğrayarak kirletici maddelerin denize karışması, yayılması, ·sinte ve balast suların denize boşaltılmaları, ·gemi-evsel çöplerin denize atılması, ·gemi- tuvalet-lavabo suların, denize akıtılmaları, ·gemi ambar artıkların, süprüntülerin denize dökülmesi, ·zararlı yosunların, mikro organizmaların bir denizden diğerine taşınmaları, ·Gemi altlarının yosun, atırganalara (gemilerin sualtı dış gövdelerinde zamanla oluşan kabuklu organizmalar midye türü canlılar, Teknelerin hızını önemli ölçüde azalttığı, yakıt tüketimini artırdığı gibi gövdenin çürümesine de neden olmaktadırlar ) ve diniz kurtçuklarına karşın zehirli boya ile boyatılmaları, bu zehirli boya partiküllerin deniz suyuna karışması. 2.4 Topraksı hafriyatlı deniz kıyısı dolguları ·Her türlü çöpün, topraksı hafriyatın denize direkt veya dolaylı denize dökülmeleri, ·Deniz kıyılarının doğal yapısının betonlaştırılarak tahribat edilmesi, ·Deniz suyunun doğal devir-daimi, akıntıların gelişigüzel dolgu, barınak, dalgakıran, marina, kütiskele, dalyan, gibi yapılarla engellenmesi veya olumsuz yöne çevrilmesi, ·İnşaatlar için sahillerden, koylardan ve deniz dibinden kum, çakıl, taş toplanması, Kıyı dolgusunun her türlü hafriyat, toprak ve çöp artıkları dökülerek gelişigüzel, ciddiyetsiz yapılması ve yapımın üzün sürmesi halinde ortaya çıkan zararlar: ·Topraksı hafriyatın (Şekil 1 de fotoğraf 6) ve çöplerin rüzgar, akıntı, dalga gibi etkenlerle denizin derinliklerine yayılmaktadır, zamanla denizin dibine çökmektedirler, bir kısmı ise karşı sahillerde tekrar karaya vurmaktadırlar. (Günümüzde deniz kıyıları, alışveriş poşetlerinden, bira, kola kutularından, plastik kaplardan, şişelerden geçilmiyor, (Şekil 1) Topraksı, çöplü dolgunun suda eriyerek, dağılması ve yayılması sonucu su bulanmaktadır. Çamurlu su içindeki katıklar zamanla denizin dibine çökelmektedir. Suya karışan toprak ve denizin dibinde çamur seklinde çöken tabaka canlıların, bitki örtüsünün, mikro organizmaların ve balık yavrularının oksijensizlikten telef olmalarına neden olabilmektedir. Diğer yönden yosun gibi bitki örtülerin üzerini kaplayarak bir çok balık türünün besin kaynaklarını yok etmektedir. ·Deniz suyun berraklığına, temizliğine göre güneş ışınları derinliklere ulaşır ve havadaki oksijen denizin yüzeyinden çözünerek derinliklere yayılır. Bu acıdan değerlendirildiğinde, topraksı hafriyatla denizin bulanması sonucu uzun bir süre güneş ışınlarının deniz suyunun derinliklerine ulaşmasını, havadaki oksijenin deniz suyunda çözünüp derinliklerine kadar yayılmasını da büyük ölçüde kısıtlamaktadır. Deniz suyundaki oksijen konzetrasyonuna ve güneş ışınlarına hassas olan deniz bitkilerinin ve çanlılarının topluca katliamına sebebiyet vermektedirler. Bilhassa sıcak havalarda kıyılarda rastlanan sürü halindeki balık katliamlarının diğer bir nedeni budur. Bu katliamlar akarsu ve göletlerde boyalı suların döküldüğü zamanlarda daha yoğun rastlanmaktadır. ·Kıyıların betonlaştırılarak suyun kendi kendini temizleme (arıtma tesisi) mekanizması tahrip edilmektedir. Kumluk, taşlık gerekse de kayalık kıyılar birer canlı arıtma tesisi gibi çalışan bir çok mikro organizmaları, deniz canlıları ve yosunları barındırmaktadır. Kıyıların doldurulmasıyla ilk önce bunlar katledilmektedir daha sonra bunların yerine geçeceklerin yaşam ortamı da yok edilmektedir. Doğal kıyılarda barınabilen sağlıklı yosunlar, mikroorganizmalar, midyeler, kara dikenler, deniz patlıcanları, salyangozlar, yengeçler, deniz yıldızları, solucanlar, mamunlar (deniz böcekleri, kurtcuklar), karidesler v.d. suyun temizlenmesinde önemli rol oynadıkları bilinmektedir. Ayrıca bunlar bir çok balık türünün birer besin kaynağı olduğu da unutulmamalıdır. ·Plansız dolgu yapımları ile deniz suyunun akıntısı engellenmekte veya olumsuz bir yöne doğru yönlendirilmektedir. Deniz suyunun doğal devir-daiminin bozulası ile su kendi kendini tazeleme, yenileme işlevini sürdürememektedir. Suya karışan artıklar akıntı vasıtasıyla acık denizlere taşınamamakta, suyun dibine bir örtü şeklinde çökelerek birikmektedirler. Buraları zamanla bir nevi mikrop yuvasına dönüşmektedir, çevreye yayılmaktadır! Bunu en güzel örneği İzmir Limanında ve İstanbul Haliçte görülmektedir. ·Dolguların, Kordonların diğer bir olumsuz yanı ise, kıyını doğal güzelliğini yok ederken kıyılarda ki canlı arıtma tesislerinin yaşam ortamı da ortadan kaldırmaktadır. Genelde kıyılara en az 50 m ye kadar normal yapılaşmaya izin verilmemeliydi. Bu kural yeni yerleşim kıyı yerlerinde gelecek nesiller için uygulanmalıdır. Deniz kıyıları her kesin kullanımına doğa tahrip edilmeden açık tutulmalıdır. 2.5 Aşırı ve bilinçsiz avlanma ·Tırol, trata gibi kıyıların deniz dibini tarayarak harap eden ağ avlama yöntemlerin yıllardan beri sürmesi, ·Kıyılarda ışık destekli sürüklenmeli germeli ağ balık avlama yönteminin yoğunlaşması, (aşırı avlanma ·Deniz diplerinden, kayalık ve taşlıklardan midye, salyangoz, deniz patlıcanı, yıldız, kara diken, yosun, karides, mamun, (kabuklu kabuksuz deniz böcekleri, kurtları) gibi mamullerin yıllardan beri aşırı toplanması, ·Teknelerin, gemilerin sualtlarının zehirli boyalarla kaplanması, ·Katil yosunların, atırgana gibi zehirli mikroorganizmaların deniz taşıtları ile denizlerde yayılmaları ·Tekne, motor, yat, sandal gibi deniz taşıtlarındaki hızlı artış. Sinte, yakıtlı, yağlı tekne içi sularının limanlarda, koylarda denize boşaltılması.(Denizde suyun üstünde yayılan yağın, yakıtın bir çok bitkinin ve canlının besin kaynağı olan platkon, yakamoz gibi mikro organizmaları, yok etmektedir. ) 2.6 Kıyı denizlerdeki balık çiftliklerin ürettiği kirlilik Yerel yönetimlerin denize direk bıraktıkları arıtılmamış kanalizasyon suları, denize dökülen kentsel atıklar, denize karışan sanayi artıkları ve topraksı hafriyatın yanında balık çiftliklerin ürettiği deniz kirliliği hiç denecek kadar azdır. Aslında balık çiftlikleri denizdeki eko sitemin korunmasında yararlı oldukları gibi ülke ekonominse çok yönlü yararlar sağlamaktadırlar Balık çiftliklerini kaldıracağı yerde artırılması yönünde devletin tevsikleri vermelidir. Koylardaki doğal akıntıyı sekteye vurmayacak şekilde Türkiye’nin belli bölgelerinde kurulmalarında, deniz kirliliği açısından ben sakınca görmüyorum. Balıkçı kooperatifleri yeni balık çiftlikleri kurarak bilinçli isleterek düzenli ve sürekli bir geçim kayağını kendilerine sağlayabilirler. Kıyı yerel yönetimler her yıl milyonlarca metreküp kirli aratılmamış kanalizasyon suyunu, yüz binlerce ton kati atiği denize, limana döküyorlar. Bu kirlenmeğe karşın kamuoyunda ses getirilmiyor. Bula, bula balık çiftliklerindeki kirlenmeye karşın kamuoyunda yaygara koparmalarını manidar buluyorum. Sadece görüntü kirliliği yönünden turistik kıyılarda arsa fiyatlarını düşürdükleri ve ileride turistik tesislerin yapımlarını engelledikleri için belli çevrelerce arzu edilmemektedir, kapatılmaları ve taşınmaları istenmektedir. Denizdeki farklı sorunların üstesinden gelmek için ilgili bakanlığın, Denizcilik bakanlığının kurulma istemini bazı öğretim üyelerinin bu yöndeki önerilerini de anlamsız buluyorum. Balık çiftliklerin kapatılması için ciddi anlamda bilimsel araştırmalara dayalı nedenler bulunmamaktadır. Balık çiftliklerin ürettiği kirlilik üzerine yeterli bilimsel araştırmalar bulunmamaktadır. Kamuoyuna yansıyan bazı ölçümler, kirliliğin ana nedenleri ve boyutları hakinde bilgi vermemektedir. Bu ölçümlerde global kirlilik etkenleri dikkate alınmamıştır. Bazı balık çiftlikleri çevresindeki gözlenen deniz suyu kirliliğinin asil nedenleri, çevresel kirlilik araştırılmamıştır. Balık çiftliklerin koylarda akıntıyı büyük ölçüde sekteye uğratmayacak, görüntü kirliliği yaratmayacak şekilde ve turistik kıyı bölgeleri dışında kurulmalarına dikkat edilmelidir. 3. DENİZ SUYUNUN KİRLENMESİNE KARŞIN ALINACAK BAZI ÖNLEMLER Örneğin gereğinden fazla plastik poşet ambalajlarının kullanılmaması, Almanya’da olduğu gibi plastik şişeler yerine dönüşümlü cam şişelerin kullanılması. Gereğinden fazla temizlik maddelerinin kullanılmaması, Yağımsı, asitli maddelerin kanalizasyona dökülmemesi, Çökeltme ve eleme göletlerin, tagarlarin yapılması, Konutsal çöplerin artıkların ayrı çöp bidonlarına ayrıştırılması gibi çok basit ve ekonomik bazı önlemlerle deniz suyunun temiz kalmasına katkıda bulunabilir. Önem sırası dikkate alınmadan önlemlerin sıralanması: a.Zehirli, boğucu, renklendirici, mikroplu fabrika atıklarının merkezi arıtma ve dinlendirme tesislerinden sonra denize ulaşmalarını sağlamak. Organize sanayi sitelerinde, bölgelerinde merkezi arıtma tesislerin yapımının faaliyetini şart koşmak. Büyük kapasiteli atık üreten fabrikalarda ön amaçlı arıtma tesislerin mevcudiyeti aranmalıdır. b.Küçük büyük yerleşim birimlerin kanalizasyona bağlanması ve atıkların merkezi arıtma tesislerinde zararlı bileşenler arındırılması ve yapay göletlerde dinlendirildikten sonra sulamaya veya akarsulara, denize akıtılmaları. c.Akarsu, (dere, ırmak, nehir..) ve deniz kenarlarına her türlü hafriyatın. Çöpün, artığın dökülmesinin önüne geçmek. Her nedense Türkiye’de yaz aylarında genellikle kuruyan dere, ırmak, çay gibi akarsuların kıyıları, içleri çöplükle, her türlü pisliklerle, zehirli maddelerle doldurulmaktadır. Yaz mevsiminden sonra ilk yağan küvetli yağmurla karadaki çöpler, pislikler, zararlı ve zehirli maddeler denize dökülmektedir. Sekil 3. Parça resim III.1 de yağmurdan sonra İzmir Limanı bütününde deniz üstünde yüzen çöplükler görülmektedir. d.Akarsuların, derlerin denize dökülmeden evvel yapay göletlerden geçirilmeleri, dinlendirilmeleri.. süzgeç- bariyerlerden geçirilmelerini sağlamak e.Liman içlerinde ve sığ sularda balık avlanmasını belli bir süre yasaklamak, f.Kıyılara on mil kala balık avlanmasını kontrol etmek, sadece olta balıkçılığına örneğin, paragata izin vermek, Bu alan içerisinde sabit dikey ağlarla ve hareketli ağlarla örneğin, trata, trol ve gırgır gibi deniz dibini taraklayan balık avlama metotlarının yasaklanması,… g.Bilhassa liman içlerinden deniz diplerinden karadiken, (denizkestanesi) mideye, salyangoz, denizhıyarı ve yosun gibi deniz ürünlerin toplanılmasını yasaklamak, h.Deniz kıyılarının doğal yapısının korunmasına özen göstermek. Deniz su kenarından 50 m’ye kadar yapılaşmaya (konut, yazlık, otel v.b.) izin vermemek. i.Denizin devir daimini aksatacak dalyan, kordon, kütiskele, barınak, dalgakıran, balık, midye çiftlikleri gibi yapılara (Bilhassa liman içlerinde, boğazlarda) izin vermemek kumsalların her türlü araç trafiğine kapalı tutulması. j.Zaruri dolgularda çevreye en az zarar verecek şekilde yapılması, k.Deniz kenarlarından ve deniz diplerinden inşaatlar için kum, çakıl, taş toplanmasına izin vermemek. l.Deniz suyuna dik inen beton kordon duvarları yerine, su seviyesine kadar iri ufaklı topraksız kaya parçaların dökülmesi, m.Deniz uyunun devir daimini destekleyecek kanalların açılması. (Örneğin İzmir Limanında Bayraklı önlerinden denizin dibinde 2 –3 m genişliğinde, 2 m. derinliğinde tarak gemileri ile açılacak kanallar ve veya deniz dibine döşenecek borularla pis suyun acık denizlere taşınmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca açıktan temiz suyun liman girmesine de katkı sağlayacaktır. n.Denize acılan derelerde, deniz kıyısına yakın yerlerde tagarların açılması, (küçük kapasiteli pis, katıklı su dinlendirme havuzları, göletler Şekil 5) o.Halk yazılı ve görsel basınla konunun ehemmiyeti acısından bilgilendirilmelidir. Temiz çevre bilinci aşılanmalıdır. (Örneğin hanımların daha az sıklıkta çamaşır yıkamaları, daha az deterjan temizlik malzemeleri kullanmaları, gereğinden fazla poşet almamaları, Ağır atıkların, çöplerin, hafriyatın dere kenarlarına veya denize gizli dökülmemesi, kızartma yağlarının tuvalete dökülmemesi, Tamirhanelerde motor, fren yanık yağlarının kanalizasyona, dere kıyıların tenha yerlere boşaltılmaması gibi uyarılar. Evsel ve sanayi atik yağların haftanın belli günlerinde ücret karşılığında toplanması bu toplanan yağların rafine edilerek yakıt olarak kullanılması gibi projelere destek vermek ) p.Çevreyi kirletenlerin takibi, tespiti ve caydırıcı hapis ve para cezaların uygulanması q.Dolgu işleminin en kısa sürede tamamlanması, r.Dolgu işleminin suyun akıntısını engellemeyecek biçimde şekillendirilmesi s.Dolgu işlemi için hazırlanan projenin ilgili makamlar tarafından onaylı olması, Dolgu işlemi kıyı yerel yönetimlerin keyfine bırakılmamalıdır. 4. SONUÇLAR ·Deniz kıyıları her geçen gün farklı şekillerle kirletilerek deniz ekosistemini kendi kendini yenilenmeyecek, onarılmayacak derecede tahribat ediliyor. Birçok limanlarımızda, hatta büyük körfezlerde, Marmara denizi gibi kapalı denizlerde kirliliği ciddi boyutlara ulaşmıştır. Buraların deniz suyunda bırakın yüzmeyi, balık avlamayı; sahil şeritlerinde gezinmek, kordondaki banklarda dinlenmek, güneşlenmek bile denizden yayılan pis kokulardan, denizde yüzen lağımsı atıklardan, çöplerden, sümüksü mikroplu iğrenç yosunlardan, köpüklerden mümkün olmuyor. Deniz kirliliği Akdeniz`i tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. ·Deniz kirliğin önemli nedenleri ve etkenleri bu çalışmada sıralanmıştır. Denizlerin eski temizliğine kavuşması için bu nedenler ve etkenler ortadan kaldırılması gerekir. Bu yapılmadıkça yürütülen mali külfetli projeler istenileni veremeyeceklerdir. ·Balık çitliklerinin deniz kıyılarındaki ürettikleri kirlilik, yerel yönetimlerin denize döktükleri arıtılmamış kanalizasyon suları yanında hiç denecek kadar azdır. Balık çiftlikleri deniz eko sistem için olmasa olamazlardandır. Öğretim üyeleri destekli Türk kamuoyunda balık çiftlikleri aleyhine koparılan yaygara manidardır! Balık çiftlikleri çevresinde gözlenen deniz suyu kirlenmesi, kıyı denizlerimizde yerel yönetimlerin ve bazı sanayicilerin sebep olduğu, kıyı deniz kirliliğinin bir parçasıdır. ·Deniz ekosisteminin bozulmasının nedenlerinden biri, kıyıların gelişigüzel topraksı hafriyatla, çöplerle v. b. artıklarla doldurulmasıdır. Kıyı dolgu işlemiyle deniz ekosistemine verilen zararın farkında ve bilincinde değillerdir. Her şeyden evvel kumlu, taşlı, kayalıklı kıyılarda yaşam ortamı bulan canlı arıtma tesisleri de yok edilmektedir. Deniz suyuna karışan toprak yayılarak daha sonrada denizin dibine çökerek deniz içindeki canlı ve bitkilerin havasızlıktan boğulmalarına sebebiyet verdiği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle kıyı dolgu işlerinde topraksı hafriyat yasaklanmalıdır. ·Kıyı yerel yönetimler, (bilhassa turistik sahillerde) kıyıları doldurularak yeşil saha, geniş yollar açacaklarına; - beldelerinin kanalizasyon ve arıtma sistemlerine ağırlık versinler, - toplu insan taşımacılıkta yaşanılan problemlerle ilgilensinler. ·Kıyı denizlerimizin ekosistem dengesinin berbat edilmesi ile o beldelerin turistik çekiciliği, balıkçılığı ve dolayısıyla önemli gelirleri, iş sahaları yok olacaktır. Deniz suyunun berraklığı, içindeki yaşam, su ürünleri, koyların temizliği, doğal güzelliği bu beldeleri ilgi çekici yaptığı unutulmamalıdır. Ve bu doğal güzellikler insanlığın geleceği için korunmalıdır.   PDF VERİLERİDE İNCELEYİN documents/k__y___deniz_11.doc documents/suyunonemiekolojiksorunlar.pdf  

http://www.biyologlar.com/denizlerimiz-ve-ekolojik-onemleri

TOPRAK MİKROBİYOLOJİSİ

Yeryüzünde farklı iklim koşulları altında oluşmuş çeşitli toprak tipleri, özellikleri bakımından birbirinden farklı canlı kompozisyonu gösterirler. Bitkiler, mikroorganizmalar, omurgalı-omurgasız toprak hayvanları bulundukları toprak ortamı içerisinde karmaşık ekolojik ilişkiler içindedirler. Toprak canlılarının hem kendileri hem de toprakla ilişkileri, çeşitli toprak özelliklerini tayin eder. Toprak sadece kum, silt ve kil gibi mineral parçacıklarından ve çeşitli ayrılma fazındaki organik maddelerden oluşmaz. Topraklarda hem mikroskobik hem de makroskobik boyutlarda karmaşık bir canlılar dünyası bulunmaktadır. Çok sayıda bakteri, mantar, alg, virüs, protozoa gibi organizmalarla birlikte mikroskobik boyutlarda omurgasızlardan omurgalılara kadar değişen toprak canlıları karmaşık bir etkileşim içindedirler. Toprak bu canlılar için bir yaşam ortamıdır. Barındırdığı bu canlılar, toprağın gelişmesinde, fiziksel-kimyasal özellikleri ve verimliliği üzerine büyük rol oynarlar. Bunlar olmadan toprağın oluşumu ve işlevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Mikroorganizmalar, toprak faunasının işbirliği ile çeşitli hayvan ve bitki kalıntılarını ayrıştırarak içerdikleri mineral maddelerinin açığa çıkmasını sağlarlar. Bu esnada oluşturdukları metabolitler ve ana ürünler ile toprağa yoğun bir biyokimyasal özellik kazandırırlar. Bu aktiviteler sonucu oluşan son ürünlerden çeşitli varlıklar öncelikle de bitkiler yararlanırlar. Böylece doğal yaşam süreçleri işlevini sürdürür. Toprak verimliliği, topraktaki organizma faaliyetleri ve oluşturdukları reaksiyonların yönü ile çok yakından ilgilidir. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu C, N, P, S, Fe, Mg gibi elementler, mikroorganizmalar vasıtasıyla çeşitli sentez ve analizler sonunda onlara yararlı şekle çevrilir. Mikroorganizmalar bu tür işlemleri kendi besin ve enerji gereksinimlerini sağlarken oluştururlar. Örneğin azot fiksasyonu; mikroorganizmalar havanın serbest azotunu (elementel azot=N2=dinitrojen) tutarak bitkilerin kullanabileceği şekle çevirirler. Ya da bitki ve hayvan doku kalıntılarını ayrıştırarak bünyelerinde tutulan karbonu CO2 şeklinde açığa çıkarırlarken, diğer bazı besin elementleri de bu mineralizasyon süreci sonunda serbest hale geçerler. Topraktaki çeşitli mikroorganizmalar bazı salgıları ve filamentleriyle, toprak taneciklerinin daha iri partiküller halinde bağlanmasına neden olurlar. Bu partiküller toprak yaşamı, toprağın canlılığı, açısından önemli olup, toprağın erozyondan korunmasından, toprak neminin korunmasına, toprak reaksiyonlarının seyrine kadar birçok toprak olayını etkiler. Toprak mikroorganizmaları ve diğer bazı makroskobik canlılar toprağın verimliliğini arttırdıklarından özellikle doğal ekosistemlerde vejetasyonun gelişmesini sağlar. Toprağı rüzgar ve su erozyonundan korurlar. Toprak mikroflorasının toprak verimliliğini arttırdığı biliniyorsa da özellikle kültür topraklarında bitki, hayvan ve hatta insanlar için zararlı mikroorganizmalar da bulunabilir. Bunlar uygun ortam bulduklarında hastalık etkeni olurlar. Toprakta bulunan bazı mikroorganizmalar da diğer canlıların gelişmesini engelleyici rol oynayabilirler. Örneğin bazı bakteri ve mantarların oluşturdukları antibiyotik, bakteriosin, alkol ve organik asitler çeşitli toprak mikroorganizmalarının üremelerini engelleyebilir. Ekosistem Olarak Toprak Toprağın mineral ve organik madde fraksiyonları karasal ekosistemlerde cansız çevreyi (abiotik) oluşturur. Yani toprak bileşenleri büyük bir sistemin alt sistemleridir. Toprak ekosistemi standart bir karasal ekosistemden bazı farklılıklar gösterir. Örneğin karasal ekosistemlerde üreticiler, ekosistemin en önemli unsurlarından biri olduğu halde, toprak ekosistemlerinde nispeten önemsizdirler. Algler tek başına toprak ekosisteminde fotosentetik organizmaların temsilcisidirler. Dolaysıyla toprak ekosistemi önemli miktarda güneş enerjisini absorblama yeteneğinde değildir. Bu nedenle dışarıdan enerjice zengin bileşiklere ihtiyaç duyulur. Bu tür maddeler ise bitki ve hayvan kalıntılarıdır. Toprak organizmaları arasında birkaç üretici olmasına rağmen diğer ana bileşenleri tüketiciler, ayrıştırıcılar ve cansız maddelerdir. Topraklarda çok çeşitli hayvan grupları da bulunur (yer solucanı, nematod, akarlar, kollemboller). Genellikle toprak biyokütlesi (bioması) ve bağımsız mikroorganizma gruplarının sayısı toprak profili boyunca derinliğine azalır. Bazı istisnai durumlar da görülebilir. Asidik orman topraklarında yüzeyde bulunan döküntü katmanının asitliği nedeniyle genel sayısal dağılım azalırken, aside dayanıklı organizmaların sayısında artış görülür. Organizmaların toprak yüzeyinde yoğunlaşmalarının nedeni, bu organizmalara enerji sağlayan maddelerin büyük ölçüde toprak yüzeyi yakınında bulunmasındandır. Topraklar orijinal şekilleri bozulmadan incelendiğinde katı maddeler ve bunlar arasındaki boşluklar sisteminden oluştuğu görülür. Bu boşluklar sistemi içinde belirli miktarlarda hava ve su bulunur. Genel olarak toprak hacminin %50’si boşluklardan, diğer yarısı da katı fazdan oluşur. Katı kısmın %45’i inorganik, %5’i ise organik maddelerden oluşur. Organik kısmı bitki ve hayvan dokuları ile bunların ayrışma ve sentez ürünlerinden oluşan bir kollodial toprak organik maddesi olan humus teşkil eder. Topraktaki organik kısmın geriye kalanını toprak canlıları kapsar. Toprak mikroorganizmalarının tümü edafon olarak bilinir. Toprağın üstünde ya da içinde biriken her türlü bitkisel ve hayvansal kalıntı birtakım karmaşık işlemlerle mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılır. Bunun sonucunda başlangıçtaki maddelerinden fiziksel ve kimyasal olarak çok farklı bir organik madde açığa çıkar. Kolloid, amorf ve koyu renkli kompleks bir bileşik olan bu toprak maddesine humus denir. Bu kompleks karışımda küçük düzeyde suda çözünebilir organik maddeler (aminoasitler, şekerler) bulunur. Humusun büyük bir kısmı suda çözünmeyen, koyu renkli maddelerden oluşur. Bu kısım 3 fraksiyona ayrılır; 1. Hümik asitler: Bunlar alkali çözeltilerle ekstrakte edilip asitle çöken kısım 2. Fülvik asitler: Alkali çözelti ile ekstrakte edilip, asitlerle çözünen kısım 3. Hümin maddeler: Alkali ile ekstrakte edilemeyen maddeler Gönderi; Zahide

http://www.biyologlar.com/toprak-mikrobiyolojisi

Antosiyaninlerin çiçeklerin renklendirilmelerindeki rolleri

Antosiyanin ismi, Yunanca iki kelimeden, anthos (çiçek) ve kyanos (mavi) kelimelerinden oluşmuştur. E163 kodu ile bilinen antosiyaninler, suda iyi çözünebilen ve birçok meyveye, sebzeye ve çiçeğe etkileyici mavi, kırmızı ve mor renklerini veren pigmentlerdir. Bugün dünyada 200'ün üzerinde farklı antosiyanin kaynağı bulunmuştur. Antosiyaninler, pH değişimine karşı duyarlıdırlar. Çoğu antosiyanin, yüksek asitli koşulda kırmızıya, düşük asitli koşulda ise maviye döner. Antosiyanin pigmentleri, antosiyanidin ve glikozittir. Bu pigmentler suda çözünür ve gıdalarda kullanıma uygundur. Genel olarak ısıya ve ışığa karşı stabiliteleri yüksektir. Pastörizasyon ve UHT uygulamalarındaki yüksek sıcaklıklarda dahi stabildir. Özellikle üzüm kabuğundan elde edilmiş, yüksek polimerik yapıya sahip antosiyaninler, çok daha dayanıklıdır. Renklendirici olarak kullanılmasının yanı sıra, ürün bir polifenol olduğundan, son yıllarda, sağlığa yararları konusunda geniş çalışmalar yapılmıştır. Kırmızı şarabın her gün bir kadeh alınması şeklindeki tavsiyeler de, içerdiği antosiyaninlerden dolayıdır. Pigmentin bu özelliği, gelecekte fonksiyonel gıdalarda ve sağlıklı gıdalarda çok daha fazla kullanılacağını göstermektedir.   Gıda sektörü: İçecekler, dondurma çeşitleri, yenilebilir buzlar, jöleler, reçeller, şekerlemeler, süsleme ve kaplama malzemeleri, unlu mamuller, baık yumurtası, tüm çerezler, diyet ürünler, ek gıdalar, sıvı ve katı gıda katkıları, aromalandırılmış şaraplar, distile alkollü içkiler, kokteyller, meyve şarapları, elma şarabı, soslar, hardal, çeşni maddeleri, turşular ve şalgam suyu. Kozmetik sektörü: Cilt bakım ürünleri, saç bakım ürünleri. Antosiyaninlerin kullanımları için pH’nın düşük olması, bulanıklığın olmaması gerekir Alkolsüz İçecekler: Antosiyanin renk maddelerinin temel kullanım alanları alkolsüz içkilerdir. Koruyucu olarak SO2 içermeyen pH 3,4’ün altındaki berrak içecekler ideal uygulamalardır. Doğal renkleri ve antosiyanini hesaplarken, renk katkısı yapılacak gıdanın rengini belirlemeden önce, rengin sabitlenmesi için 24 saat beklemek akıllıca bir önlem olur. Antosiyaninlerin sülfit türevlerinden serbest bırakılmaları peryodu boyunca renkteki artışı görmek mümkündür. İçime hazır içeceklerde koyu kırmızı rengi vermek için 30 ile 40 ppm antosiyanin dozu yeterlidir. Antosiyaninlerin her zaman bulanık içeceklerde kullanımları uygun değildir. Ticari uygulamaları sınırlı olmasına rağmen, teknik olarak alkollü içecek ve sirke içeren ürünlerin antosiyaninlerle renklendirilmesi mümkündür. Meyveler: Antosiyaninler, meyve preparatlarında, marmelatlarda kullanılır. Meyvenin kalitesi ve özelliği önemlidir. Taze veya donmuş meyve, sülfitlenmiş ya da konserve meyveler tercih edilir. Konserve meyveler daha kahverengi olabilir. Antosiyaninler kahverengi alanda absorbe ettiklerinden (420-440nm) kahverengiliğin antosiyanin kullanarak maskelenmesi zordur. Şekerlemeler: Asit kullanılarak yüksek sıcaklıklarda kaynatılan şekerlemeler ve pektin jelleri, kırmızı rengin gözlendiği antosiyaninler için ideal uygulamalardır. Bazı antosiyanin ekstraktları, özellikle üzüm türevliler jelatinle birbirine uymazlar bu nedenle son üründe istenen rengi elde etmek için doğru uygulama biçimi seçimine dikkat edilmelidir. Üzümden elde edilen konsantre antosiyaninler, jelatin çözeltisine eklendiğinde bulanıklık veya çökelti oluşabilir. Konsantrasyon derecesinin artması daha fazla problem demektir. Rengi kullanmadan önce seyreltmek ve üretim denemelerini başarmadan önce jelatin uygunluğunu kontrol etmek gerekir. Kuru Karışımlar: Asidik tatlı karışım çeşitlerinde ve püskürtmeli kurutucuyla kurutulmuş toz içeceklerin renklendirilmesinde antosiyaninler kullanılır. (Küçük ve Ballıkaya, 2003)   Antosiyaninlerin Ekstraksiyonu Antosiyaninlerin çeşitli bitkisel kaynaklardan ekstraksiyonunda kullanılacak yöntemler, çoğunlukla ekstraksiyonun amacına ve antosiyaninlerin yapısına bağlı olmaktadır. Ekstraksiyon işlemleri için antosiyaninlerin yapısını ve stabilitesini etkileyen faktörlerin bilinmesi gerekmektedir. Ekstrakte edilen pigmentler kalitatif veya kantitatif olarak hemen analiz edilecekse yöntem pigmentleri mümkün olduğunca doğal durumlarına yakın tutacak şekilde seçilmelidir. Ekstrakte edilen pigmentlerin renklendirici veya gıda bileşeni olarak kullanılması durumunda maksimum pigment verimi, boyama kuvveti ve stabilite gibi faktörler de önem kazanmaktadır. Ayrıca ekstraksiyon ve temizleme işlemlerinin çok kompleks olmaması, zaman alıcı ve pahalı olmaması gerekmektedir . Antosiyaninler nötral veya alkali çözeltilerde stabil olmadığından ekstraksiyon işlemlerinde genellikle asidik çözeltilerin kullanılması önerilmektedir. Antosiyaninlerin ekstraksiyonunda geleneksel ve en yaygın yöntem bitkisel materyalin az miktarda mineral asit içeren ve düşük kaynama noktasına sahip olan alkol ile ekstraksiyonudur. Alkol olarak çoğunlukla metanol kullanılmakla birlikte metanolün toksik etkisinden dolayı, ekstrakte etme gücü metanole göre daha düşük olmasına ve yüksek kaynama noktasından dolayı daha zor konsantre edilmesine rağmen asitlendirilmiş etanol de gıda esaslı preparatların hazırlanmasında tercih edilmektedir. HCI ile asitlendirme düşük pH’yı korumaya yardımcı olmakla birlikte, bu gibi mineral asitlerin kullanımı, kompleks yapıdaki pigmentlerin doğal formunu değiştirebilmekte ve daha sonraki konsantrasyon aşamasında dayanıklı olmayan acil ve şeker kalıntılarında kayıplara neden olabilmektedir. Bu nedenle pek çok araştırmacı açillenmiş pigmentlerin bozunmasını en aza indirmek için çok düşük konsantrasyonlarda asit kullanımını önermişler, güçlü asit çözeltilerinin bazı bileşiklere zarar verdiğini bildirmişlerdir. Bu nedenle antosiyaninleri doğal formlarına yakın elde etmek için pek çok araştırmacı tarafindan başlangıç pigment ekstraksiyonunda nötral çözgenlerin kullanımı (% 60 metanol, aseton/metanol/su karışımları, n- butanol, soğuk aseton veya kaynamış su ) önerilmiştir. Ayrıca zayıf organik asitlerin de (çoğunlukla formik asit, asetik asit, sitrik asit ve tartarik asit) ekstraksiyon çözgenlerinde kullanıldığı bildirilmektedir. Rengin bitkisel materyalden yeterli ekstraksiyonu sağlandığında, alkol içeren çözelti düşük sıcaklıklarda konsantre edilmekte ve daha sonra gerekirse konsantratın kolon veya kağıt kromatografisi gibi tekniklerle saflaştırılması yoluna gidilmektedir. Antosiyaninlerin çeşitli bitkisel materyalllerden ekstraksiyonu üzerine günümüze kadar pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili literatür özetleri aşağıda verilmektedir. Bir çeşit erik meyvesinin (Prunus cerasifera) kabuğu ve yapraklarının antosiyanin kaynağı olarak kullanılabilme durumunun araştırıldığı Baker ve ark., 1974,nın çalışmasında siyanidin ve peonidin 3- glikozit ve 3-rutinozitleri içeren erik antosiyaninleri, asitlendirilmiş etanol kullanılarak ekstrakte edilmiş ve elde edilen ekstraktın organoleptik açıdan kabul edilebilir özelliklere sahip olduğu ifade edilmiştir. Antosiyaninler için en iyi kaynaklardan biri olan üzüm küspesinin kullanıldığı Tiinberlake ve Bridle, 1980, in çalışmalarında, ekstrakte edici çözgen olarak %0.1-1.0 oranında tartarik asit içeren metanol sonra tartarik asidin fazlası %40’lık KOH çözeltisi kullanılarak çöktürülmüştür . Metivier ve ark.(1980), antosiyaninlerin üzüm posasından ekstraksiyonunda kullanılan çözgen ve asidin ekstraksiyon derecesi ve oranı üzerine etkisini incelemişlerdir. Çalışmada çözgen olarak etanol, metanol ve su; asit olarak hidroklorik asit, sitrik asit, tartarik asit, formik asit ve propiyonik asit kullanılmış ve kullanılan ekstraksiyon çözgenleri arasında en iyi ekstraktantın metanol olduğu bildirilmiştir. %10 HCI içeren metanolün , etanolden %20 ve sudan %73 oranında daha etkili olduğu saptanmıştır. Metanol ekstraktındaki en yüksek pigment konsantrasyonuna 48 saat sonunda ulaşıldığı bildirilmiştir. HCI’nın oldukça korozif bir etkiye sahip olmasından dolayı çalışmada ekstraksiyon çözgeninde asit olarak organik asitler de denenmiştir. Organik asitle yapılan denemelerden elde edilen bulgulara göre sitrik asidin metanol ile ve asetik asidin su ile birlikte kullanıldığında daha etkili olduğu rapor edilmiştir. Pigment analizi Fuleki ve Francis (1968)’in uyguladığı yönteme göre pH 1 ve 4.5’da pH differential yöntem ile yapılmıştır. Bu çalışmada 100 g üzüm posasında 85 mg antosiyanin içeriği saptanmıştır. Kocabıyık ve Yurdagel (1987) de kırmızı üzüm cibresinden boyar bileşiklerin eldesi ve bunların gıdalarda kullanılabilirliği üzerinde çalışmışlardır. Araştırmada Carignane Grenache çeşidi üzümlerin artığı karışık cibre kullanılmış, cibredeki renk maddeleri sitrik asit içeren metanol ile ekstrakte edilmiştir. Ekstrakt süzüldükten sonra vakum altında konsantre edilmiş ve buzdolabı koşullannda depolanmıştır. Elde edilen doğal renk maddeleri gül reçeli, gül likörü, akide şekeri ve oksidasyona uğramış beyaz şaraplann roze formunun renklendirilmesinde kullanılmış ve 60 gün boyunca belirli zaman aralıklarında absorbans değerlerine bakılarak renk kayıpları incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre renklendirilen gıdalarda renk açılmalarının kullanılan gıdanın pH’sına bağlı olarak değiştiği ve gül reçelinde alıkonan renk şiddetinin oldukça yüksek olduğu bulunmuş, bu nedenle renk maddelerinin pH 4 altındaki gıdalarda kullanılabileceği ifade edilmiştir. Palmidis ve Markakis (1975) de fermente üzüm kabuklarındaki antosiyaninleri sıcak su ve farklı konsantrasyonlarda (500, 1000 ve 2000 ppm) SO2 çözeltisi ile ekstrakte ederek alkolsüz karbonatlı içeceklerdeki stabilitelerini incelemişlerdir. Sıcak su ve 500 ppm SO2 çözeltisinin diğerlerinden daha iyi sonuç verdiği rapor edilmiştir. Ekstraktlar konsantre edilip kurutulduktan sonra hazırlanan karbonatlı içecek karışımına katılmış, içecekler farklı sıcaklık ve ışık koşullarında depolanarak belirli aralıklarla antosiyanin içerikleri saptanmıştır. Ekstrakt ve içeceklerin antosiyanin içeriği pH differential yöntem ile saptanmıştır. pH’ları 1 ve 4.5 olan iki tampon kullanılarak örneklerin absorbansları 520 nm’ de okunmuş ve pigment içeriği enosiyanin eşdeğeri olarak ifade edilmiştir. Sıcak su ekstraksiyonu ile elde edilen antosiyaninlerle hazırlanan içeceğin 581 mg enosiyanin /100 mg ve 500 ppm SO2 çözeltisi ile hazırlanan içeceğin ise 640 mg enosiyanin/100 mg içerdiği saptanmıştır. Sıcaklık ve ışığın karbonatlı içeceğe eklenen antosiyaninin stabilitesini etkilediği, depolama sıcaklığı ve ışık şiddetindeki artışın pigment degradasyonunu hızlandırdığı bulunmuştur. Aynca 500 ppm SO2 çözeltisi ile ekstrakte edilen pigmentlerin sıcak su ile ekstrakte edilenlere göre %30-60 oranında daha stabil olduğu saptanmıştır. Mok ve Hettiarachchy (1991), ayçiçeği kabuğundaki antosiyaninlerin 65-95 °C arasında değişen sıcaklıklarda ve pH 1-5 aralığında termal stabiliteleri üzerinde çalışmış ve ekstraksiyon çözgeninde SO2 kullanımının elde edilen pigmentlerin termal stabilitesi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Ekstraksiyon çözgeni olarak 500, 1000 ve 2000 ppm SO2 içeren sulu çözeltilerin kullanıldığı çalışmada 1000 ppm SO2 içeren çözeltinin en yüksek termal stabiliteye ve antosiyanin içeriğine sahip olduğu saptanmıştır. 1000 ppm’in üzerindeki konsantrasyonlarda SO2 çözeltisinin daha düşük antosiyanin içeriği vermesinin sebebi SO2 nin yüksek konsantrasyonlarda geri dönüşümsüz ağartma etkisi ile açıklanmıştır. Isıl işlem görmüş ekstraktlardaki toplam antosiyanin içeriği pH differential yöntem ile saptamış ve mg siyanidin 3-glikozit/L olarak ifade edilmiştir. Antosiyaninlerin degradasyon indeksi (DI) değerleri Fuleki ve Francis (l968)’in yöntemine göre saptanmıştır. Degradasyon indeksi, örnekteki degrade olmuş antosiyanin kısmını belirten bir ifadedir. Bu değerin sıcaklık ve süre arttıkça arttığı, 95 °C’deki DI değerinin 65 ve 80°C dekine göre daha yüksek olduğu ve 65 ve 80 °C’de elde edilen DI değerleri arasında önemli bir fark olmadığı bildirilmiştir. En yüksek DI değerinin pH 5’de elde edildiği, bu değeri sırasıyla pH 1 ve pH 3’ de elde edilen değerlerin izlediği rapor edilmiştir.   Antosiyaninlerin Antioksidan Aktivitesi documents/240934301.pdf

http://www.biyologlar.com/antosiyaninlerin-ciceklerin-renklendirilmelerindeki-rolleri

DOLAŞIM SİSTEMİ HİSTOLOJİSİ

Dolaşım sistemi, kardiyovasküler sistem ve lenfatik vasküler sistem olmak üzere 2 ayrı fakat birbirleriyle ilişkili bileşene sahiptir. Kardiyovasküler sistemin işlevi, dokular ve kalp arasında 2 yönde kanı taşımaktır. Lenfatik vasküler sistemin işlevi ise ekstraselüler sıvının fazlası olan lenfi toplamak ve kardiyovasküler sisteme geri getirmektir. Bu yüzden lenfatik sistem tek yönlü iletim sağlarken; kardiyovasküler sistem çift yönlü taşıma yapar. Kardiyovasküler sistem; kanı, akciğerlere götüren ve getiren pulmoner dolaşım ile kanı vücudun tüm doku ve organlarına götüren ve getiren sistemik dolaşım olmak üzere iki farklı dolaşıma pompalayan muskuler bir yapı kalpten oluşan sistemdir. Bu dolaşımlar; • Kanı kalpten alıp dallanarak daha küçük damarları oluşturan ve vücudun tüm bölgelerine taşıyan arterler, • Vücudun normal aktivitelerini sürdürebilmesi için gazların, besin maddelerinin, metabolik artıkların, hormonların ve sinyal moleküllerinin kan ve doku arasındaki geçişlerini sağlayan ince duvarlı bir ağ oluşturan kapiller damarlar, • Kapiller yatağa drene olan ve giderek büyüyerek kanı kalbe taşıyan venlerden oluşur.

http://www.biyologlar.com/dolasim-sistemi-histolojisi

GAMETLERİN OLUŞUMU

Hayvanların büyük çoğunluğunda erkek ve dişi birey ayrı ayrı olduğundan, dişiden dişi gamet, erkekden de erkek gamet oluşturulur. Omurgalılarda gametler, üreme organlarındaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Eşey organlarına gonad denir. Bütün canlıların gametleri ister mayozla oluşsun, ister mitozla oluşsun mutlaka haploid kromozomludur. a. Sperm Oluşumu: Spermler, erkek gametler olup, erkek üreme organlarındaki (testisler) eşey ana hücrelerin mayozla bölünmesinden meydana gelirler. Spermler hareketli olup, yumurtaya göre çok küçüktürler (Omurgalılarda en az 200 defa küçüktür). Sitoplazmaları çok azdır. Her sperm ana hücresinden 4 adet sperm meydana gelir. Hücrenin baş kısmında bulunan akrozom spermin yumurta zarını eriterek, sperm çekirdeğinin yumurtaya girmesini sağlar. Çekirdek genetik bilgiyi taşır. Spermin boyun bölgesinde, başlangıçta iki tane sentriol vardır. Bir tanesi farklılaşarak kamçıyı oluşturur. Boyun bölgesine dizilmiş bulunan mitokondriler enerji sağlayarak motor görevi yaparlar. Kuyruk gövdenin devamı olup, spermin sıvı ortamda yumurtaya doğru hareketini sağlar. Spermler yumurtaya oranla daima fazla miktarda oluşturulurlar. Çünkü hareket ederek yumurtayı bulması gereken onlardır. Spermlerin ömürleri çok kısadır (ortalama birkaç gün kadar). b. Yumurta oluşumu: Dişi üreme hücresine yumurta denir. Dişi üreme organı olan ovaryumlardaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Bir yumurta ana hücresinden ancak bir yumurta oluşur. Diğer üç hücre daha küçük olup, döllenme özelliğine sahip değillerdir. Bunlara kutup hücreleri denir. Parçalanarak atılırlar. Oluşturulmalarının sebebi, yumurtanın kromozom sayısını yarıya indirmektir. Daha küçük olmaları sitoplazma bölünmesinin eşit olmamasındandır. Sitoplazmanın çoğu yumurtada kalarak, daha sonra zigot için besin kaynağı (vitellüs) oluşturur. Yumurta hareketsiz olup, sperme göre çok büyüktür. Büyük olması besin maddesi (vitellüs) taşımasındandır. Gelişmesini dış ortamda yapan canlılarda yumurta çok daha büyüktür. Yumurtalar spermlere göre daha az sayıda oluşturulurlar. İNSAN EMBİRYOSUNUN GELİŞİMİ İnsan yumurtaları izolesital tiptedir. İnsanda yumurta hücresi 0.14 mm. çapındadır. Ovulasyonla ovudukta geçen yumurta döllenmeden önce birinci mayozu geçirmiş ve ikinci mayozun metafazında kalmıştır. Spermanın girmesiyle ikinci mayozu tamamlayarak ovum haline gelir. Yumurtanın bölünmesi holoblastiktir. Animal kutup, kutup hücrelerinin atıldığı yerle tespit edilir. Bunun karşısına gelen bölgede vejetatif kutuptur. Yumurta vitellüsün az olmasından dolayı embriyo çok erken safhada ananın dolaşım sistemi ile beslenmeye başlar. Yumurtanın etrafında zona pellusida adı verilen bir zar görülür. Oviduktun üst kısmında döllenen yumurta segmentasyon safhalarını geçirerek 6-9 günde uterusa ulaşır. Segmentasyon : İlk bölünme yumurta ovidukta ilerlerken zona pellusida içinde olur. Bölünme total ekual olup meydana gelen blastomerler birbiriyle eşiti büyüklüktedir ve segmentasyon ilerledikçe küçülürler. Bölünme her meydana gelen blastomer sayısının katları şeklinde devam eder. Zigot iki blastomerli döneme 24-30 saat içinde ulaşır. Dört blastomer 40-50 saatte, 8 blastomer 60 saatte ulaşır. Blastomerlerin sayısı 16 olunca morula safhası başlar. Dördüncü günde ulaşılan morula safhasında iki tip hücre ayırt edilir. Bu hücrelerden dışta olanları ile ilerde embriyoyu verecek olanları birbirlerinden ayrılarak aralarında bir boşluk meydana gelmeye başlar. Ortada kalan hücreler üst tarafta (animal kutup) toplanırlar. Bunlara embriyoblast hücreleri denir. Kenarda kalan hücrelere trophoblast hücreleri denir. 4 ve 5nci günler arasında meydana gelen bu olayda hücreler sayılmış bunlardan 8 tanesi embriyoblasta ait, diğer 99 hücre trophoblasta ait olarak bulunmuştur. Trophoblastların döşediği boşluğa blastosöl denir. Bu durumdaki embriyo da blastuladır (blastosist). Blastosist 6 ile 9ncu günlerde uterus mukozasına tutunur. Blastosist mukozaya tutunup endometrium içine girerken mevcut embriyoblasttan enine delaminasyonla endoderm ayrılır. Bu sırada mevcut olan blastosöl boşluğu da gastrosöl boşluğu olur. Bu durumdaki embriyoya (Şekil M-2) gastrula denir. Gastrulasyonda trophoblast iki tipe farklılaşır. Bunlardan dışta olanına sinsisyotrofoblast, içte gelişenine sitotrofoblast denir. Embriyonun epiblastı (ektoderm) ve hypoblastı (endoderm) iyice belirginleşir. Gelişme ilerledikçe sitotrofoblastla temasta olan ektoderm ondan ayrılmaya başlar ve ikisi arasında amnion (amniyon) boşluğu oluşur. Amniyon boşluğunun sitotrofoblast duvarı, onlardan gelişen amnioblast hücreleri ile çevrilir. Amniyonun tabanı periblasttan yapılmıştır. Gelişme ilerledikçe gastrula uterusun endometriumuna iyice gömülür. Daha sonra vitellüs kesesi ile bunun dışında bulunan heuser zarı arasında embriyo dışı sölom meydana gelir. Embriyo dışı sölom embriyo içi sölomdan daha önce farklılaşır. Üstte amniyon altta vitellüs kesesi ile çevrili olan embriyo diske benzediği için buna embriyonik disk adı verilir. Diskin dorzalindeki hücreler ektoderm, ventralindekiler endodermdir. Üçüncü hafta başında ektodermin üzerinde ilkel çizgiye doğru göç ederler ve bu çizgiden içeriye doğru involusyonla endoderm ektoderm arasına yerleşirler. Böylece üçüncü embriyonik örtü olan mezoderm oluşur (Şekil M-4). Gelişmenin devamında ektodermden farklılaşmış olan mezoderm dorsal, intermedial ve lateral mezoderm bölümleri ve mezenşime farklılaşır. Dorsal mezoderm önce ilkel çizginin sonra kısa bir müddet görülüp kaybolan notakordanın her iki yanında, ektoderm ile endoderm arasında kordon şeklinde uzanır. Bu kordon ileri safhalarda belirli bölgelerinden boğumlaşır ve buralardan bölünerek segmental somitleri yapar. İntermedial mezoderm somitlerin vetrolateralinde yer alır ve ilerde ürogenital sistemi yapar. İntermedial mezodermin yanlara doğru yayılması ile meydana gelen lateral mezoderm daha sonra dışta somatik mezoderm içte splanknik mezoderm olmak üzere ikiye ayrılır. İkisinin ortasında sölom meydana gelir. Embriyo içinde kalan söloma embriyo içi sölom dışında kalanına embriyo dışı sölom denir. Embriyo içi sölom, ilk vücut boşluğu, kalp, akciğerler, karaciğer ve karın boşluklarını meydana getirir. Embriyo dışı sölom ise amniyon, vitellüs kesesi, allatoisi içinde bulunduran boşluktur. Doğumla birlikte bu boşluğun görevi biter. Embriyonun lateral ve ventral kısımları ekstremiteler dahil somatopleuradan (ektoderm-somatikmezoderm), sindirim, solunum yollarının bağ dokusu, düz kasları ve seroza splanknopleuradan (endoderm-splanknik mezoderm) oluşur. Segmental somitlerin sklereton ve dermatoma ayrılmasından sonra bunlardan mezenşim farklılaşır. Mezenşim kökenini aldığı mezoderm tipine göre adlandırılır. Örneğin skleretomik mezenşim, dermatomik mezenşim gibi. Mezenşim bağ doku, kıkırdak doku, kemik, kan ve kalp damarlarının oluşumunda görev alır. EMBRİYO DIŞI BÖLGE : Dördüncü ve sekizinci haftalar arasında embriyonal diski dıştan saran, embriyo dışı sölomda büyük değişiklikler meydana gelir. Bunun sonucunda amniyon, koryon, vitellus kesesi, allantois, plasenta ve göbek bağı olmak üzere altı değişik yapı meydana gelir. AMNİYON : Trofoblastların iç tabakası olan sitotrofoblast temasta olduğu ektodermden ayrılarak ortada bir boşluk oluşturur. Embriyonik diskin üst kısmında meydana gelen bu boşluğa amniyon boşluğu denir. Amniyonun başlangıçta tavanı amniyoblastlar, tabanı ise ektodermden oluşmuştur. Daha sonra lateral mezodermin meydana gelip somatik ve splanknik mezoderme farklılaşmasıyla amniyon boşluğunun dış tarafı somatik mezodermle iç tarafı ektodermle çevrilir. Yani somatopleura ile çevrilir. Amniyonu meydana getiren hücreler amniyon sıvısı (liquor amnii) salgılayarak amniyon boşluğunu doldururlar. Böylece embriyonal diskin rahatça gelişebileceği ıslak ve yumuşak bir ortam hazırlanmış olur. İnsanda amniyon sıvısı gebeliğin altıncı ayında 1 litre kadardır ve saydamdır. Doğuma doğru bulanıklaşır ve azalır (Şekil M-5). KORYON : Plasentanın temelini oluşturan ve amniyon zarının dışında bulunan koryon , trofoblast hücreleri tarafından meydana getirilir. Önceleri embriyonun her tarafında hızlı gelişme gösteren bu zarın, bir süre sonra sadece plasentanın yapısına iştirak eden kısmı (Chorion frondosum) kıllı kalır. Diğer kısımları ortadan kalkarak düz yapı (chorion laeve) kısmını teşkil eder. Kıllı bir deriyi andıran kısım villuslardan yapılmıştır ve aralarında bol kan damarları vardır. Koryon bu kısmı ile plasentanın yapısına girer (Şekil M-5) VİTELLÜS KESESİ : İnsanda vitellüs kesesi vitellüs maddesi olmadığı için meydana gelmesine rağmen iş görmez. Vitellüs kesesi içte endoderm, dışta splanknik mezodermden oluşmuş splanknopleuradan yapılmıştır, vitellüs kesesi gelişmesinden hemen sonra üzerinde geniş bir damar ağı oluşarak vitellüs dolaşım sistemini oluşturur (Şekil M-5) ALLANTOİS : Sindirim borusunun dışa doğru amniyon ve koryon arasında gelişmesiyle meydana gelir. İnsanda allantois küçüktür ve koryonun damarlanmasını sağlayıp onunla birlikte ilerde oluşacak göbek bağının yapımına katılır. Doğumdan sonra allantoisin büyük bir kısmı atılır. Fakat sindirim kanalı ile birleşen kısmı vücut içinde kalır ve idrar kesesinin bir kısmı olarak farklılaşır (Şekil M-5) PLASENTA : Sadece memeli hayvanlarda ve insanda görülen bu organ embriyo gelişimi sırasında koryon, allantois ve uterus mukozasının farklı şekillerde kaynaşması ile meydana gelir. Plasenta bir taraftan uterus içinde gelişmekte olan embriyoya gerekli olan besin maddelerinin ve antikorların geçişini sağlarken, aynı zamanda embriyoda oluşan artık maddelerin de anne kanına verilmesinde görev yapar. Başka bir değişle uterus ile embriyo arasındaki metabolizma olaylarının gerçekleşmesi için gerekli bağlantıyı sağlayan bir organdır. Bu olaylar meydana gelirken anne kanı ile embriyo kanı birbirine karışmaz. Bunu koryon villusları sağlar. En basit bir plasentada anne ile embriyo arasındaki madde alış verişi şu tabakalar aracılığı ile olur. Annenin uterus kan damarları endoteli Annenin endoktriumu bağ dokusu Uterus endometrium epiteli Koryon villuslarının trofoblast tabakası Koryon villuslarının bağ dokusu Koryon villus damar endoteli Embriyo veya fetusa ait damarlar. Plasentanın görevleri : Plasenta uterus içinde gelişmekte olan solunum organıdır. Yani anne karnındaki oksijenin fötusa, fötus kanındaki karbondioksitin anne kanına geçmesini sağlar. Plasenta embriyo /fötüs için bağırsak ve böbrek görevi yapar. Plasenta vitamin deposudur. Özellikle A,D vitaminlerini depo eder. Plasenta bir endokrin organ gibi rol oynar. Gebelik süresince sinsisyotrofoblastlar tarafından östrojen, koryon progesteronu ve koryon gonadotropini salgılanır. İnsanda olgun plasenta bölümleri: Pars Fetalis : Koryon villuslarının oluşturduğu bu bölüm embriyoya aittir. Koryon plağı Koryon villusları : ( villuslar direk olarak anne kanı ile temas ederek plasenta zarını yapar) Bu da: Sinsityotrofoblast Bağ doku Feldka damarı endotekioü üç kısımda meydana gelir. 2. Pars materna : Anneye ait olan bu kısım üç bölümdür. Trafoblastlar (intervillus boşluklarını çevreler) Plasenta septumları Bazal plak (desudia bazelis) dir. GÖBEK BAĞI : Embriyo/fötusla anne arasındaki metabolik alışverişi plasentayla birlikte sağlayan yapıdır. Beyaz parlak, 2 cm kalınlığında 50-60 cm uzunluğundadır (bazen 10 cm bazen 150 cm olabilir). ZİGOTTAN İTİBAREN İNSAN EMBRİYOSU VE FÖTUSUNUN GELİŞİMİ : GÜN ÖZELLİKLER 8 saat Segmentasyon başlar 16 blastomerli safha yani morula 4-8 Embriyoblas ve trofoblast oluşarak blastosist oluşur 6-9 Blastosist uterus endometriumuna tutunur. Ektoderm ve endoderm oluşmaya başlar. Trofoblast sito ve sinsisyotrofoblasta farklılaşır. Amniyon kesesi ve desudia gelişir. Koryon üzerinde yer yer boşluklar oluşmaya başlar 10-12 Genç gastrula tamamen endometriyuma gömülür 13 Koryon villusları gelişir 2-3 hafta Baş-kıç uzunluğu 1,5 mm kadardır. Endoderm, ektoderm, mezoderm tam olarak oluşur. Embriyo dışı oluşumlar tümüyle görülür. Koryon ve plasenta gelişimine devam eder. Ağız, farinks, sindirim sistemi, solunum sistemi henüz oluşmamıştır. Vitellüs kesesi üzerinde kan adacıkları görülür. Somitler ve nöral plak oluşmaya başlar. 3,5 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,5 mm’dir. Ağız oluşumu başlar, fariks belli olur ve troid taslağı belirir. Ön, orta ve son bağırsak belirlidir. Solunum sistemi taslağı ortaya çıkar. Pronefröz böbrekler görülür. İlk kan damarları belirir. 1-16 arasında değişen somitler ortaya çıkar. Ektoderm tek katlıdır. Nöral oluk meydana gelir ve hızla kapanmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü belirir. 10 4 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 5 mm’dir. El ayak taslakları ortaya çıkar. Baş ve kuyruk bölümleri kıvrılarak embriyo “C” şeklini alır. Ağızın olduğu bölgede dil taslağı görülür. Özofagus belirir. Mide taslak halinde ortaya çıkar. Karaciğer, safra kanalları, safra kesesi taslakları şekillenmeye başlar. Pankreas tomurcuk halinde belirir. Kloak büyür, trake, sağ ve sol akciğer tomurcuklar belirir. Pronefroz körelir ve hızla mezonefroz kanalcıklar farklılaşır. Kalp torba şeklinde oluşup atrium ve ventrikuluslar oluşmaya başlar. Aortlar sağlı sollu birleşir. Aort ile vena kardinalis endokart borusuna açılır. Bütün somitler oluşur (40-42 çift) ve skleretoma ait hücreler ilk omurları yapmaya başlar. Bütün somitlerden miyotom farklılaşır. Dermatom belirir. Ön, rota ve arka beyin ortaya çıkar. Diğer sinirler ve gangliyonlar oluşmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü iyice belirlenir. Koku plakları görülmeye başlar. 11 1,5 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 12 mm’dir. Damak belirir. Diş, dudak tomurcukları görülür. Boyun, dış kulak, kol ve bacaklar iyice belirir. Farinks etrafındaki organlardan timus ve paratiroid bezleri ortaya çıkar. Tiroid tam biçimini alır. Mide ve bağırsak borusu dönme hareketi yaparlar. Karaciğer lopları belirir. Sağ ve sol akciğer lopları görülür. Üreter tomurcuğu, farklılaşmamış gonat taslakları ve dış organ çıkıntıları belirir. Müller kanalı ortaya çıkmaya başlar. Kalp son şeklini alır. Karaciğerde kan yapılmaya başlar. Kıkırdak doku görülür. Kol, bacak, kaburga taslakları belirir. Kafatası gelişir, kol ve bacak kasları belirir. Beynin beş bölgesi (ön, ara, orta, arka, son) iyice gelişir ve orta beyin gittikçe büyür. Göz çukurunda ektodermden retinanın dış pigment tabakası ve iç sinirsel tabakaları farklılaşır. Göz lensi gittikçe yoğunlaşır. Dış, orta ve iç kulak şekillenmesine devam eder. Kulak kepçesi oluşmaya başlar. 12 2 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,3-3 cm.dir. baş dikleşir ve fötal hayata geçiş başlar. Dil tam olarak oluşur. Dilin üzerinde tat alma merkezleri farklılaşmaya başlar. Dış kulak yolu ve bademcikler oluşur. Timus gelişir. Troidin foleküler yapısı oluşur. İnce bağırsaklar göbek kordonu içine yerleşir. Karaciğer büyür. Akciğerler gelişimini sürdürür. Perikart büyük bir kese haline gelir. Testisler ve ovaryumlar ayırt edilir (embriyonun cinsi belirir). Büyük damarlar son şeklini alır. Omurların kıkırdak modelleri oluşur ve ilk kemikleşme oluşur. Gövde, kol ve baş kasları iyice geliştiğinden artık embriyo hareketlidir. Deri iki katlı hücrelerden ibarettir. Beyin gelişimi devam eder, gözler orta hatta doğru yaklaşır. Dış, orta ve iç kulak son şeklini alır. 13 3 aylık Embriyoya anne ve babasına benzemesinden dolayı bu aydan itibaren fötus denir. Fötusun baş-kıç uzunluğu 5-6 cm. kadardır. Baş topuk uzunluğu ise 7cm.’dir. ağırlığı 20 gr.’dır. Baş tam olarak biçimlenir. Ağızda süt dişleri taslağı görülür. Damak bölümlerinin birleşmesi tamamlanır. Troid tam olarak gelişir. Bademcikler iyice belirir. Mide ve bağırsak kasları ortaya çıkar. Safra salgılanması başlar. Anüs oluşmaya başlar. Akciğerler son biçimini alırlar. Göbek bağının sölomla ilişkisi kesilmeye başlar. Dış genital organlar belirmeye başlar. Kemik iliğinde kan yapımı başlar. Notakorda hızla yok olur. Omurlar kemikleşir. Düz kaslar görülür. Epiderm hücreleri üç tabakalı hale gelir. Omurilik büyür. Sinir dokusunda miyelinleşmeler görülür. Göz karakteristik yapısını alır. Dış kulak yolu epitel hücreleriyle tamamen kapanır. 14 4 aylık Fötusta baş-kıç uzunluğu 10-11 cm, baş-topuk uzunluğu 15-16 cm.’dir. Ağırlığı 120gr.’dır. Yüz gerçek biçimini alır. Saçlar çıkar ve gövde giderek büyür. Sert ve yumuşak damaklar belirir. Hipofiz oluşur. Mide ve bağırsak salgı sistemleri gelişir. Akciğer lob ve lobçuklara bölünür. Böbrekler meydana gelir. Dişide uterus ve vajina gelişmeye başlar. Dalakta kan yapımı başlar. Miyokart yapımı da gittikçe kuvvetlenir. Kemiklerin çoğu oluşur. Bu arada eklemler de ortaya çıkar. Epidermisin bütün tabakaları oluşur. Vücut kılları gelişmeye başlar. Ter ve yağ bezleri gelişir. Beyin yarım küreleri daha da büyür ve beyincik çıkıntıları görülür. Göz, kulak ve burunda normal, tipik dış ve iç yapılar ortaya çıkar. Duyu organlarının farklılaşması tümüyle sona ermektedir. 15 5-10 aylar AY BAŞ-KIÇ BAŞ-TOPUK AĞIRLIK 15 cm 23 cm 300 gr 20 cm 30 cm 640 gr 23 cm 35 cm 1230 gr 27 cm 40cm 1700 gr 30 cm 45 cm 2300 gr 10 34 cm 50 cm 3250 gr Yedinci ayda göz kapakları açılır. Sekizinci ayda testisler scrotum’a iner. Vücutta yağ birikimi başlar ve buruşukluklar düzelir. 6-8 aylar arasında kalıcı diş taslakları belirir. 6/10 aylar arasında karaciğerde kan yapımı azalır. Buna karşılık kemik iliğinde kan yapımı artar. Tırnaklar 9 ncu ayda parmak uçlarında görülür. 10 ncu ayda beyinde miyelinleşme görülür. NÖRAL BORU VE NOTOKORDA : 24 saatlik embriyoda, nöral kıvrımlar nöral boruyu meydana getirmek üzere kıvrılmıştır. 27 nci saatte sefalik bölgedeki kıvrımlar medio-dorsal çizgide karşılaşırlar ve kenarları birleşerek nöral boruyu meydana getirirler. 27 saatlik embriyonun sefalik bölgesinde 3 primer beyin bölümü ayırt edilir. İlk üç nöromerden prosensefalon (ön beyin) oluşur. Ön beyinin gerisinde 4 ncü ve 5 nci nöromerlerden meydana gelen mezensefalon (orta beyin), Bunun da gerisinde 6-11 nci nöromerlerin oluşturdukları rombensefalon (arka beyin) yer alır. Rombensefalondan sonraki kısım medulla spinalisi oluşturur. 29-30 saatlik embriyoda ön beyinin yan kısımlarında meydana gelen bir çift optik veziküller, göz taslaklarını oluşturur. Nöral borunun en arkadaki somitlerin gerisinde kalan açıklığı, sinüs romboidalis adını alır. Bu açıklık 80 nci saatte kapanır. Nöral borunun ön kısmındaki nöropor, 33 saatlik embriyoda bir iz bırakarak kapanır. Notokorda, ön beyinin tabanında infundibulum denen yere kadar uzanır. Beyinin bütün kısımları notokordanın dorsalindedir. İnfundibulum ve beyin kısımları notokordanın önüne doğru çıkıntı yapar. 38 nci saatin sonundan itibaren bu beyin bölgelerinin farklılaşmasıyla ergin için karakteristik olan beş beyin bölümü meydana gelir. Telensefalon : 3 ncü günün sonunda prosensefalonun anterio-lateral duvarları iki yanda birer kese oluşturmak üzere dışa doğru çıkıntı yapar. Bu çıkıntılar beyin yarım kürelerini (serebral hemisferleri) oluşturur. Hemisferler dorsal ve posteriore doğru büyürler. Diensefalon : Bu bölümün lateral duvarlarında meydana gelen kalınlaşmalar (optik veziküller) farklılaşarak göz ve gözün kısımlarını meydana getirir. Optik veziküllerin karşısındaki ektodermden göz merceği oluşur. Diensefalonun dorsal orta çeperinde meydana gelen çıkıntı epifizi (pineal bezi) oluşturur. Alt orta kısmında bir çıkıntı halinde meydana gelen infundibulum, ektodermal invaginasyonla meydana gelen ratke kesesine doğru uzanır. Ektodermden ayrılacak olan ratke kesesi ile infundibulum bir araya gelerek hipofiz bezini oluştururlar. Mezensefalon : 2 nci gelişim gününde ön beyin ve arka beyinden belirli bir şekilde ayrıldığı görülür. Başlangıçta tüm çeperleri aynı kalınlıktadır. Fakat daha sonra dorsal çeperinin kalınlaşmasıyla dört çıkıntı oluşur. Bu çıkıntılardan önde olan ikisi görme ile ilgili olan optik lopları, arkadaki ikisi ise işitme ile ilgili merkezleri oluşturur. Metensefalon : Tavan kısmı genişleyerek serebellumu (beyincik) oluşturur. Miyelensefalon : Bu bölümün dorsal çeperi lateral ve ventral çeperinden daha incedir. Kan damarları açısından zengin olan bu bölüm medulla oblangata’yı meydana getirir ve omurilikle birleşir. Omurilik (medulla spinalis) : Beyin bölümlerinden sonraki kısım olan omuriliğin lateral çeperleri gelişme ilerledikçe kalınlaşır. Ventral ve dorsal çeperlerinde ise fazla bir kalınlaşma meydana gelmez. Ortadaki boru ince bir yarık şeklinde kalır. Nöral borunun en son kapanan kısımları ön tarafta nöropor arka tarafta da sinüs romboidalis’tir. Dolaşım sistemi : Embriyoda iki tip dolaşım görülür. Embriyo dışı dolaşım Embriyo içi dolaşım Embriyo dışı dolaşım : Bu dolaşım iki farklı dolaşım şeklinde belirir. Vitellus dolaşımı Allantois dolaşımı Vitellus dolaşımı : Embriyo dışında vitellus yüzeyinde vitellus kan damarlarının meydana gelmesiyle görülür. Gelişimin 24 ncü saati sonunda area opaca tabakasının iç kısmında kan adacıkları meydana gelmeye başlar. Genç embriyoda noktalar halinde belli olan bu adacıklar, vitellus üzerinde embriyo bölgesine doğru yayılarak bir ağ manzarası oluşturur. Buna area vasculosa denir. Kan adacıkları önceleri vitellus kesesi endodermi üzerinde gayri muntazam mezoderm hücre kümeleri halindedir. Bu evrede, lateral mezodermin somatik ve splanknik mezoderm şeklinde farklılaşmasıyla kan adacıkları, endoderme komşu olan splanknik mezodermin içine uzanır. Daha sonra, her bir kan adacığı hücreleri merkezden ayrılarak ortada boşluk oluştururlar. Boşluklar bir sıvı ile dolar. Boşluğun çevresindeki hücreler ilkel kan damarlarının endotel hücrelerini yaparlar. Merkezde kalan hücreler yapılarında hemoglobin sentezlemeye başlarlar. 33 ncü saate kadar, embriyo dışında pek çok kılcal kan damarının oluşmasıyla damar ağı meydana gelmiş olur. Bu damar ağı embriyoya kadar uzanarak, kalbe posteriorden açılan sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarın dışa doğru büyümesi neticesinde bu sistemle bağlantı kurmuş olur. Böylece kanı kalbe getiren vitellus toplar damar dolaşımı (afferent dolaşım) tamamlanmış olur. Ancak, kanı dışarı doğru götüren vitellus atar damar dolaşımı (efferent dolaşım) henüz gelişmemiştir. Embriyo dışı bölgede kan damarları tamamlanıncaya kadar, embriyo içi kan damarlarında kan sıvısı bulunduğu halde kan hücreleri yoktur. Bu nedenle embriyo, bu süre zarfında gereksinim duyduğu besini doğrudan doğruya vitellustan absorbe eder. Embriyo içi dolaşım : Embriyo içi dolaşımda rol oynayan damarlar, embriyo içi atar ve toplar damarlardır. Embriyo içi atar damarlar : Kalbe bağlı kan damarları, kalp gelişimi sırasında kalp civarındaki mezoderm hücrelerinden meydana gelir. Bu evrede, hafifçe U harfi şeklinde kıvrılıp sağa doğru genişlemiş olan ventrikulustan trunkus arteriosus farklılaşır. Bu kısım ikiye ayrılarak öne doğru uzayıp bir çift ventral aort kökünü oluşturur. Ventral aort kökleri ön bağırsağın ucunda dorsale dönerek bir çift dorsal aort damarlarını yapar. 4 ncü günden itibaren dorsal aortlar baş bölgesinde internal karotid atar damarlarını, ventral aort damarları da eksternal karotid atar damarlarını yaparlar. Aort yayları (1 nci aort yayı) ventral ve dorsal aortları birbirine birleştirir. Embriyo içi toplar damarlar : Gelişimin başlangıcında embriyo içi dolaşımın önemli toplar damarları, kardinal toplar damarlarıdır. Bu damarlar, nöral tüpün ventro-laterallerinde simetrik olarak yerleşmiş bir çift toplar damar halindedir. Baş bölgesinden kanı toplayan damar çiftine anterior kardinal toplar damarları, arka bölgeden kanı toplayan damar çiftine ise posterior kardinal toplar damarları denir. Her iki lateralde bulunan kardinal toplar damarlar kalbin dorsalinde birleşerek sağ ve sol tarafta genel kardinal veya cuvier toplar damarını (ortak kardinal toplar damarları) oluştururlar. Sağ ve sol taraftaki cuvier toplar damarları ön bağırsağın yanından ventrale dönerek kalbin sino-atrial ucundan kalbe girerler. Böylece, embriyo içi ve embriyo dışı dolaşım arasında bağlantı sağlanmış olur. Bu damarlar birleşerek kalbin atriumuna açılmış olurlar. Allantois dolaşımı : Allantois kesesinin gelişmesinden sonra embriyo dışı dolaşımına allantois atar ve toplar damarları eklenir. Oluşan bu damarlar embriyoya allantois kesesi sapı ile bağlanırlar. Allantois toplar damarları sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarlarıyla birleşerek sinüs venosusa açılırlar. Kalbin oluşumu : Perikard boşluğu içinde gelişen kalp, başlangıçta basit bir tüp şeklinde olup ön bağırsak kapısının önünde arka beyinin altında ve oluşan kulak taslağının yakınındadır. Perikard boşluğuna sığmak için kalbin orta bölgesi fazla genişler ve sağ tarafa bükülerek embriyo vücudunun yan kenarının ilerisine kadar uzanır. 36 ve 38 nci saatlerde atriumun başlangıç kısmı olan sinüs venosus belirgindir. Kalbin bölmeleri daha sonra oluşmaya başlar. Önce ventrikulus kısmı farklılaşır. Daha sonra atrium farklılaşarak ventrikulusun ventral kısmına eklenir. Kalbin orta kısmının fazla büyümesiyle kalp,U şeklini alarak embriyonun sağ tarafına doğru yatar. Bu kıvrılma sonunda atrium sağ ve dorsal tarafa geçer (60ncı saat). Daha sonraki eğilme ve bükülme hareketleriyle kalbin odacıklarına ayrılması sağlanır. Gelişimin 100 ncü saatinde sinüs venosus atriumdan ayrılır. Atrium ve ventrikulus sağ ve sol bölmelere ayrılarak kalp kapakçıkları gelişir. Kalbin gelişmesi : Kalp, 24 saatlik embriyoda ön bağırsak açıklığının hemen arkasındaki splanknik mezodermden meydana gelir. Ön bağırsak ve baş altı cebin (subsefalik cep) uzamasıyla oluşan uzantının içine giren sölom, perikardial bölgeyi oluşturur. Embriyoya ventralden bakıldığında, kalp ön bağırsağın ventralinde ve orta kısmında tüp şeklinde görülür. 24 saatlik embriyoda splaknik mezodermde görülen kalınlaşma bölgesindeki bazı hücreler, 25 nci saatte mezodermle endoderm arasındaki dar alana atılır. Bu hücreler perikardial bölgenin her iki tarafında kümeleşerek endokardium taslağını meydana getirirler. Bu taslak başlangıçta çifttir. Bu safhada kalbin dış örtüsü olan epikardium ve esas kalp kısmını verecek olan epi-miyokardiyum taslak halinde görülmeye başlar. Her iki endokardium taslağı miyokardium ve perikard boşluğu ile çevrilir. Vücut kıvrımları alttan embriyonun ön ucu ve ön bağırsağını, vitellus kesesinden ayrılmasını sağladığı sırada her iki taraftaki endokardium taslakları birbirine yaklaşarak birbirleriyle birleşirler. Sağ ve sol perikard boşluklarının splanknik mezoderm çeperleri, endokard tüplerinin üst ve altında birleşip kaynaşması tek bir perikard boşluğunu meydana getirir.

http://www.biyologlar.com/gametlerin-olusumu

ORGANİK BİLEŞİKLERİN TAYİNİ

Ayraçlar: İndikatörler (Ayıraçlar): Belirli şartlarda belirli maddelerle reaksiyona girerek uğradığı değişiklikle o maddenin varlığını gösteren maddelere ayıraç veya indikatör denir. Fehling Reaktifi Alman kimyager Herman von Fehling tarafından geliştirilmiştir. Bir organik maddenin redüktör (kimyasal bir reaksiyonda başka maddelere elektron veren madde) olup olmadığını anlamak için kullanılır. Redükleyici sekerleri (glukoz gibi monosakkaritler ve maltoz, laktoz gibi disakkaritler) ve aldehitleri tayin eder. Deney çözeltisi taze hazırlanmış bakır (II) sülfat, sodyum hidroksit ve sodyum potasyum tartarat içeren çözelti ile muamele edilirse, redükleyici seker varlığında tuğla kırmızısı renk verir. Proteinler için ayıraç olarak da kullanılır. İki çeşit fehling ayıracı vardır. Bunlardan birisi fehling A (Fehling I), digeri de fehling B (Fehlig II)’dir. Fehling ayıraçları glukoz veya fruktoz çözeltilerine ilave edildiklerinde mavi olan rengini kaybederek tuğla kırmızısı rengini alır. Proteinli çözeltilere ilave edildiğinde ise ısıtma işleminden sonra menekşe moru rengini alırlar. Fehling ayıracındaki mavi renkli Cu++ redüklenip Cu + haline geçer. Bu arada seker oksitlenerek seker asiti oluşur. Dolayısıyla kırmızı renk meydana gelir. Zamanla Fehling ayıracı bozulacağından, her iki çözeltiyi birleştirerek oluşturulan ayıraç ihtiyaç kadar ve kullanılmadan hemen önce taze olarak hazırlanmalıdır. Fehling testi, redükleyici sekerlerin tayininde kullanılan, özgül ve yüksek hassasiyette bir testtir. Reaksiyon; CuSO4 + 2KOH _ Cu(OH)2 + K2SO4 Cu(OH)2 _ CuO + H2O D-glukoz + 2CuO _ D-glukonik asit + Cu2O Küpröz Oksit (Kırmızı çözelti) Benedict Reaktifi Glukoz ayıracıdır. Glukoz varlığında rengi kiremit kırmızısına döner. Reaktifi Fehling testinden daha stabil olduğundan yaygın kullanılır. Sodyum sitrat selat yapıcı madde görevi yapar. Redükleyici seker varlığında küpröz oksitin kırmızı çökeltisi (presipitat) olusur. Reaksiyon; Na2CO3 + 2H2O _ 2NaOH + H2CO3 2NaOH + CuSO4 _ Cu(OH)2 + Na2SO4 Cu(OH)2 _ CuO + H2O D-glukoz + 2CuO _ D-glukonik asit + Cu2O (Kırmızı presipitat) İyot çözeltisi (I2 + KI) Nişasta indikatörüdür. Kahverengi-kırmızı renktedir. Nişasta varlığında rengi lacivert-siyaha dönüşür. iyot, polisakkaritlerle renkli kompleks oluşturur. İyot nişasta ile muamele edilince mavi renk verir; glikojen reaksiyon sonucunda kırmızımsı kahverengi kompleks oluşturur. Amiloz, amilopektin ve glikojen varlığının gösterilmesi için uygun ve hızlı bir testtir. Nitrik asit Protein ayıracı olarak kullanılır. Sudan III Yağ ayıracı olarak kullanılır. Rengi kırmızıdır. Yağ varlığında rengi turuncuya dönüşür. Hazırlanışı: 0.1 g sudan III, 10 ml %96’lık alkol, 10 ml gliserin karışımı hazırlanır. Bu karışım filtre kâğıdından süzülerek kullanılır. Seliwanoff Ketoz sekerlerin (örnek fruktoz) aldozlardan ayırt edilmesi için kullanılan indikatörüdür. Rengi berrak kahverengi-kırmızıdır. Seliwanoff aldehit grubu ile reaksiyona girmediği için glikoza özgü değildir. Isıtıldıgında, ketozlar aldozlardan daha hızlı dehidrate olur. Dehidrate ketozlar hidroksimetil furfural gibi furfural türevlerini verir; bunlar resorsinol ile kondanse olarak kırmızı kompleks olusturur. Keto grubunu redükleyip ketoosazon oluşturduğu için fruktoz ile reaksiyon verir ve rengi kiraz kırmızısına dönüsür; presipitat da oluşabilir. Aldozlar da hafif reaksiyon verip uçuk pembe renk oluşturabilir. Disakkaritler (örnek sükroz) kısmen hidroliz olduklarından pozitif reaksiyon verebilir. Diğer monosakkaritler uzun süre ısıtılınca renk oluşturur. a) Monosakkaritler : Bitkilerin kuru maddelerinin %90'ını organik bileşikler oluşturur. Yalın haliyle bunlar karbonhidratlar, proteinler ve lipitlerdir. İki deney tüpünden birine %5 glukoz (aldehit grubu içerir), diğerine %5 fruktoz (keto grubu içerir) çözeltisi konur. Üzerlerine Fehling I + II çözeltisi (hem aldehit hem de keto grubuyla tepkimeye girer) konur. Bir süre sonra ..................... renkli çözeltinin ........................ rengine dönüştüğü gözlenir. Çünkü Cu+2 indirgenerek Cu şekline dönüşmüştür. Bu arada şeker oksitlenip şeker asidi oluşur ve ....................... renk meydana gelir. Güvenlik Uyarısı Kullanılan kimyasallar tehlikelidir. Isıtma sırasında dikkatli olun. Sıcak cam soğuk cam gibi görülür. Kendi güvenliğiniz için gözlük giyin önlük kullanın. b) Disakkaritler : Deney tüplerinden birine %5 sakkaroz (glukoz + fruktozdan oluşmuş bir disakkarittir), diğerine %5 maltoz (glukoz + glukozdan oluşmuş bir disakkarittir) konur. Sakkaroz Fehling ile ........................, ancak Selivanof ile ısıtılırsa ............................ renk verir. Çünkü Selivanoftaki asit sakkarozu parçalayarak yapı taşlarına ayırır ve Selivanof fruktozla tepkimeye girer. Sakkaroz asit ile de yapı taşlarına ayrılır. % 5 sakkaroz üzerine damla damla %10 HCl dökülürse hidroliz olur. Bu kez sakkaroz Fehling'le tepkimeye girerek ..................................... renk oluşur ki bu da ................................ varlığını gösterir. Selivanofla ısıtılınca renk verdiğinden fruktozun varlığı saptanmış olur. Sakkaroz hidrolitik enzimlerle de yapı taşlarına ayrılır. %5 sakkaroza bir miktar bira mayası katılıp 10 dakika beklenir. İnvertaz sakkarozu parçalar ve Fehlingle ..........................., Salivanofla ............................ reaksiyon vermesini sağlar. %5 maltoz üzerine Fehling katılırsa ............................... renk oluşur. Çünkü maltozdaki iki karbonil grubundan biri serbest olduğundan tepkime oluşur. Aynı deney Selivanofla yapılırsa ........................................., çünkü Selivanof fruktoza özgüdür. Çeşitli bitkilerde monosakkarit ve disakkarit aranması : Çeşitli bitki organlarından ufak parçalar alınarak kaynatılıp süzülür ve ayrı ayrı tüplere konarak üzerlerine ayıraçlar dökülür ve verdikleri reaksiyonlar gözlenir.

http://www.biyologlar.com/organik-bilesiklerin-tayini

Orman, Çevre ve Ekosistem

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de binlerce yıldır ormanların değeri; genellikle ormanların kereste üretim kapasitesi ile ya da ormanlardan elde edilen yakacak miktarıyla ölçülmüştür. Binlerce yıldır hakim olan bu düşünce sonucu önce ağaçlar kesilmiş veya yakılmış, daha sonra toprak çoraklaşıncaya veya tamamen verimsiz hale gelinceye kadar otlatılmış ya da ektansif tarla tarımı yapılmıştır. Bunun en acı örneğini iç Anadolu ve Doğu Anadolu'da göz alabildiğine uzanan bozkırlarda görmekteyiz. Bilimsel verilere göre bundan 10.000 yıl öncesine kadar % 70'i ormanlarla kaplı olan Anadolu, yıllarca o kadar insafsızca tahrip edilmiştir ki; bugün birçok insana "Çölleşmeye yüz tutmuş bu alanlar neden yurt tutulmuştur?" sorusunu sorduracak bozkırlar haline getirilmiştir. 20. Yüzyıla kadar, usulsüz faydalanmalar, doğal nedenler, savaşlar ve yangınlarla tahrip edilen orman alanları, günümüzde hızlı nüfus artışı sonucunda ortaya çıkan yeni tarım alanları kazanma arzusu, daha fazla yapacak ve yakacak ihtiyacı ve sanayileşme sonucu ortaya çıkan asit yağmurları gibi yeni sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Çeşitli kaynaklara göre bugün dünyamızda her otuz saniyede, bir hektar orman yok edilmekte olup, insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Ormanların yapacak ve yakacak değeri; bulunduğu ekosistemin, sonuçta ülkenin ve tüm yeryüzünün ekolojik dengesinin sağlanmasındaki işlevleri ve önemi yanında oldukça az öneme sahiptir. Bu nedenlerle ormanlarla ilgili yönetim planları hazırlanırken; tüm çevre koruma, sosyal ve ekonomik konular bir arada düşünülmeli, program ve stratejiler geliştirilirken ekolojik bütünlük ve sürdürülen üretkenliğin devamı göz önünde bulundurulmalıdır.Ormanların yapacak ve yakacak dışındaki sayısız değerlerinin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz: •Ormanlar, çeşitli ağaç türlerinin yanında, çok zengin orman altı bitki türleri, yaban hayvanları, mikro organizmalar, böcekler, kuşlar, balıklar ve memeliler için en önemli tabiatlardan biridir. Bu özelliklerinden dolayı doğal dengenin korunması, işlenmesi ve genetik kaynakların devamının sağlanması açısından son derece değerli ekosistemlerdir. Özellikle tropikal yağış ormanları, biyolojik üretkenlik açısından yeryüzünün en zengin parçalarıdır. •Ormanlar, çevrenin iklimini önemli ölçüde etkiler. Yıllık sıcaklık değişmelerin! azaltarak, yörenin iklimini yumuşatır. Havanın nemini ve yağışları artırır ve düzenli yağmasını sağlar. Rüzgarların şiddetini azaltır. Bunların yanında, sera etkisi yapan gazları toplama kapasitesiyle, global ölçekte tüm yeryüzünü tehdit eden iklim değişikliğini yavaşlatıcı etki yapar. Yeşil bitkiler, özümleme ile her yıl atmosferdeki toplam karbonun % 14'ü olan,100 milyon ton karbonu alır. Yaklaşık aynı miktardaki karbon da bitki solunumu ve organik maddelerin çürümesiyle atmosfere verilir.Milyonlarca yıldır bitkiler özümleme ile atmosferdeki CO2 gazını kullanarak dengede tutmuştur. Fakat son yıllarda organik kökenli yakıtların tüketimindeki artış, atmosferdeki CO 2 dengesini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Bunun sonucu ısının 1 derece artması bile yeryüzünde büyük değişmelere neden olacak ve çok tehlikeli sonuçlar yaratacaktır. Aynı zamanda ormanlar, denizlerden sonra en fazla O2 üreten doğal kaynaktır. Bir araştırmaya göre 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çapındaki bir kayın ağacı saatte 1,7 Kg. O2 üretmektedir. Bu miktar 72 kişinin bir saatte tükettiği O2 miktarına eşdeğerdir. Yine aynı kayın ağacı bir saatlik özümleme sırasında 2.350 Kg.CO 2 gazını kullanmakta olup, bu değerde 40 kişinin bir saatte çıkardığı CO 2 miktarına eşittir. İnsan sağlığı açısından ormanların diğer bir özelliği de, atmosferdeki gaz, duman, buhar ve toz şeklindeki maddeleri tutarak zararlı etkilerini önler ya da zarar derecelerini önemli ölçüde azaltır. •Ormanlar dünya su çevriminde ve rejiminde düzenleyici rol oynadığı gibi, bulundukları bölgenin su kaynaklarının verimliliğini arttıran, devamlılığını, düzenliliğini ve su kalitesini sağlayan en önemli doğal regülatörlerdir. Özellikle su rejimi üzerinde olumlu etkisi Türkiye gibi dağlık arazilerde daha büyük önem taşımaktadır. Bu tür arazilerde yağışla gelen suların arazide uzun süre tutulmasını, bütün canlıların bu sudan azami derecede faydalanmasını sağlamakta, sel ve taşkınları engelleyerek büyük zararları önlemektedir. •Ormanların bir başka özelliği de toprak oluşumunu ve verimini arttırıcı etki yapması, erozyonu engelleyerek toprak kaymasını önlemesidir. Ülkemiz topraklarının, topogratik yapısı nedeniyle % 90'ından fazlasının çeşitli derecelerde erozyona uğramakta, her yıl akarsularla, 10 cm kalınlığında ve Kıbrıs Adası büyüklüğündeki, 500 milyon ton ağırlığında toprak kitlesi denizlere taşınmaktadır. Bu kadar şiddetli bir erozyonun olduğu bir ülkede, tarımın geleceği için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Bugün sulama ve enerji üretimi amacıyla, iç ve dış kaynaklı çok büyük paralar karşılığında kurulan barajlarımızın pek çoğu, havzada ağaçlandırma çalışmalarına önem verilmediği için şiddetli erozyon sonucu hızla dolma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim Keban Barajı Fırat ve Murat nehirleri, Munzur Çayı, Peri ve Çatlı suları ile yılda toplam 31.5 milyon ton sediment taşınmaktadır. Böylece barajın faaliyete geçtiği 1974 yılından bu yana, baraj tabanında 550 milyon tonun üzerinde sediment toplandığı tahmin edilmektedir. Maalesef, genellikle ormanlardan uzak ve tamamen çıplak olan baraj havzalarımızın hemen hepsinde aynı durum söz konusudur. Bu nedenle bir an önce baraj havzalarında arazi kullanım planları yapılarak, tarım yapılan sahalarda koruyucu tedbirlerin alınması, süratle ağaçlandırma çalışmalarının yapılması gerekmektedir. •Ormanlar yerel halk için sosyo kültürel bir çevre oluşturmaktadır. Çevresini süsler, güzelleştirir ve doğal peyzajı tamamlayarak estetik etkisini artırır. İnsanların piknik yapma, eğlenme, dinlenme, gezip dolaşma ile dağ sporları, kayak yapma ve avcılık gibi sportif faaliyetlerin yapılmasına, her türlü kamp alanlarının kurulmasına uygun koşullar yaratır. Orman içinde ateş yakmak da çok tehlikelidir. Çeşitli ve zorunlu nedenlerle ateş yakarsak, isimiz bittikten sonra ateşin üzerine toprak atıp iyice ve tam olarak söndürmeliyiz. Söndürülmeyen ateşi rüzgar sağa sola götürür, yangın çıkmasına neden olur.Biz yakmamış olsak bile ormanda iyice sönmemiş ateş görürsek hemen söndürmeleyiz. Kendimiz söndüremiyorsak çevreden yardım istemeliyiz; karakola, muhtara, resmî kuruluşlara haber vermeliyiz. Bu, bir vatandaşlık görevidir. Kaçak ağaç kesimini önlemek: Kaçak ağaç kesmek de ormanları yok eden başka bir sebeptir. Ormandan izinsiz ağaç kesmek, bindiğimiz dalı kesmek demektir. Çünkü usulsüz ağaç kesmek, ormanların büyüyüp gelişmesini engeller.Ormandan ağaç kesmenin bir yolu vardır. Orman mühendisleri, ormanda her yıl hangi ağaçların kesileceğin! belirtirler. Belirtilen bu ağaçlar kesilmelidir. Buna "düzenli kesim" denir. Düzenli kesimle hem ihtiyaçlar karşılanır, hem de ormanların büyümesi, gelişmesi sağlanır. Keçilerden korumak: Keçiler de ormanların baş düşmanıdır. Çünkü keçiler, genç fidanların uç dallarını yemesini pek severler. Ormana girince küçük demez, büyük demez, yetişebildikleri her şeyi yerler. Bu yüzden uç dalları koparılmış fidanlar da büyüyemez, ölür. Körpe fidanlar böyle yok ola ola, orman da köyümüzden, kentimizden uzaklaşır.Yapılacak iş ormana zararlı olan keçi yerine, koyun, inek gibi hayvanları beslemek ya da keçileri ormandan uzak tutmaktır. Tarla açmayı önlemek: Ormanın değerini bilmeyenler, bazan bir karış toprak için binlerce ağaca kıyarak tarla açarlar. Bu şekilde tarla açmak, bize hiçbir şey kazandırmaz. Gerçekte orman toprağı çok verimli değildir. Bu yüzden ormandan açılan tarlalar pek verimli olmaz. Birkaç yıl ekildikten sonra verim iyice düşer. Emeğimizin karşılığını alamayız. Alamayınca da üç beş yıla bir yeni tarla açmak isteriz. Sonunda memleketimizde orman kalmaz.Tarla yoksa, orman işlerinde çalışılmalıdır. Hayvan beslenmelidir. Arıcılık, tavukçuluk yapılmalıdır. Ormanların Yararları Faydaları Nelerdir? ORMANLARIN YARARLARI A) Doğal Dengeyi Sağlar : Eğimli sahalarda ormanlar toprağı örgü şeklinde sararak toprakların aşınmasını önler. Toprak tabakasına saldığı kökleri ile suyun derinlere sızması için, küçük kanalcıklar oluşturur.Böylece ormanlık sahalara düşen yağışlar toprağa sızar ve oradan yer altı suyuna, derelere ve kaynaklara kavuşur. Ormanların diğer önemli tarafı,doğadaki besin maddelerinin dolaşımını sağlamasıdır. Toprağa düşen dal ve yapraklar; bakteriler tarafından organik maddeye dönüşür.Organik madde, topraktaki bitki besin maddesini artırarak bitki örtüsünün daha iyi gelişmesini sağlar. Diğer taraftan toprağa karışan organik madde toprakta gözenekli bir yapı oluşturur.Bu da yağışların toprağa sızmasını sağlar.  B) Ormanlar Dinlendirici Etki Yapar : Orman içi mesire yerleri ve milli park alanları, önemli dinlenme yerleridir. Ülkemizde son yıllarda önemli milli parklar kurulmuştur.Bunlar;Yozgat çamlığı, Kaçkar Adana(soğuksu),Kızılcahamam, Kuş Cenneti, Uludağ,Yedigöller,Dilek yarımadası(Aydın). Spil dağı, Kızıldağ(Yalvaç), Termosos, Köprülü Kanyon, Olimpos, Beydağları, Altınbeşik mağarası (Antalya)Kovada (Isparta), Mercan vadisi, Maçka, Altındere, Hatilla vadisi, Beyşehir,Karagöl, Nemrut Dağı (Adıyaman), Başkomutanlık (Afyon), Honaz Dağı (Denizli) C) Odun, Kereste Ve Bazı Sanayi Kollarına Ham Madde Sağlar: Ormanlardan yakacak odun ve kereste üretilir.Yılda ortalama 6-8 milyon m3 tomruk elde edilir. Bunlar inşaatta, kağıt üretiminde,ambalaj sanayisinde, maden ocaklarında destek ,PTT ve enerji hatlarında taşınma direği olarak kullanılır. Ayrıca çamdan elde edilen reçine, kimya sanayiinde, boya yapımında kullanılır. Ormanlarımızdan odun ve kereste üretimi orman işletmelerine yapılır.Odunu büyük bir bölümü yakacak olarak evlerin ısıtılmasında kullanılınır.Evlerin ısıtılmasında enerjinin beşte biri odundan sağlanır. Ormanlarımızı., korunan ormanlar ve verimli parklar hariç işletmemiz gereklidir. Ormanlarımız, orman içinde ve orman kenarında yaşayan köylülerimizin önemli gelir kaynağıdır. Köylerimizin üçte ikisi orman içinde ve kenarında kurulmuştur.Nüfusumuzun onda biri ormanlardan yararlanmaktadır.Bu yönü ile de ormanlarımız vatandaşlarımıza iş temin eden doğal kaynaktır. Kısaca Ormanların Faydaları 1-Odun ve kereste ihtiyacımızı sağlar. 2-Eğimli yamaçlarda erozyonu önler 3-Her türlü dinlenme ihtiyacımıza cevap verir. 4-Yurt savunmasında, çeşitli yönlerden kolaylık sağlar. 5-Yabani ve özellikle av hayvanlarını barındırır. 6-Yağış sularını yer altına toplar,bunlarında kaynaklar halinde çıkmasını sağlar. 7-Havadaki oksijen ve karbondioksit dengesini sağlar. Not: Ormanlardan sürekli faydalanmak için ormancılığın üç temel ilkesi vardır. a-Ormanların genişletilmesi b-Devamlı korunması c-İşletilmesi Ormanların Faydaları Ormanlar; ağaçlarla birlikte diğer bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi canlı varlıklarla toprak hava, su , ışık ve sıcaklık gibi fiziksel çevre faktörlerinin birlikte oluşturdukları karşılıklı ilişkiler dokusunu simgeleyen ekosistemler olup, dünya yaşamı için vazgeçilmezdirler... - Ormanlar yaşantımızın her safhasında ihtiyaç duyduğumuz yapacak ve yakacak hammadde kaynağıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak vb. ile mineral nitelikli çakıl, kum vb.hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. - Ormanlar, bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynağıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yer altı sularının oluşmasına yardım eder. - Ormanlar erozyonu önler. Ormanlar rüzgarın hızını azaltır, toprağı kökleri ile tutarak yağışların ve akarsuların toprağı taşımasını önler. - Ormanlar, yaban hayatı ve av kaynaklarını koruru. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluşturur. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır. - Ormanlar bitki örtüsü ve toprak içerisinde büyük miktarda karbon depoladıklarından, ikim üzerinde olumlu etkiler yapar. Aşırı sıcaklıkları düzenler, bir ısı tamponu gibi görev yapar. Sıcağı soğuğu dengeler, yaz sıcaklığını azaltırken, kış sıcaklığını artırır, radyasyonu önler. - Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar. Rüzgar hızını azaltarak toprak ve kar savurmalarını ve rüzgarın kurutucu etkisini yok eder. Bu nedenle açık alanlara oranla ormanlarda gündüzler serin geceler ise sıcaktır. - Ormanlar, eğelenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar. - Yerleşim alanları çevresindeki hava kirliliğini ve gürültüyü önlemesi ile insan sağlığı bakımından büyük önem taşır. Ormanların insan sağlığı üzerindeki bütün bu olumlu yararları nedeniyle büyük kentlerin çevresinde ormanlar yetiştirilmekte, dinlenme yerleri kurulmaktadır. - Ormanlar, orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır. - Ormanlar, ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidir. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlar, - Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunur, - Ormanlar, doğal güzellikleri ve sayılmayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız takdirde tükenmez bir doğal kaynaktır. Dünyada ve Ülkemizde Orman Varlığı Dünya kara alanlarının %30’nu kaplayan ormanlar 3.8 milyar hektardır. Tropikal ve yarı tropikal ormanlar bu alanın % 56’sını teşkil etmektedir. Dünya ormanlarının % 95’i doğal orman, % 5’ ise ağaçlandırma ile tesis edilen suni ormanlardır. Ülkemizin ormanlık alanı ise 20.7 milyon hektar olup yurdumuzun genel alanının % 26.8’sini oluşturmaktadır. Ormanlarımızda yetişen asli ağaç türlerimiz; kestane, kayın, meşe, kızılağaç, kavak, huş, ıhlamur, dişbudak, akçağaç, karağaç, çınar, söğüt, ceviz ve sığla gibi yapraklı ağaçlar ile çam, göknar, ladin, sedir, ardıç, servi ve porsuk gibi iğne yapraklı ağaçlardır... Ormanların Ülkemiz Ekonomisindeki Yeri Ormancılık sektörünün ülke ekonomisine olan katkılarını para ile ölçülebilen ve para ile ölçülemeyen katkılar olarak ikiye ayrılmak gerekir. Odun kökenli orman ürünleri üretimi, orman tali ürünleri üretimi, işlendirmeye katkısı, bölgeler arası gelişmişlik farkını azaltıcı etkisi, ödemeler dengesini olumlu yönde etkilemesi, mineral nitelikli katkıları, tarım, hayvancılık ve turizme olan katkıları para ile ölçülebilen katkılardır. İlkim, toprak su gibi doğal kaynakların korunması ve dengede tutulması, rüzgar ve kumul hareketlerine karşı önleyici perde görevi görmesi, su akışını düzenlemesi, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürekliliğini sağlayarak çoraklaşmayı önlemesi, erozyonu önlemesi dolayısıyla tarım alanları ile barajların ekonomik ömrünü uzatması, çığ ve sel baskınlarını önlemesi halkın rekreasyon ihtiyaçlarını karşılaması, insan sağlığını olumlu yönde etkilemesi ve iş verimliliğini artırması ise para ile ölçülemeyen katkılardır. Ülkemizde çok önemli bir sektör olan ormancılık ülke kalkınmasında "itici ve teşvik edici" stratejik bir rol oynar.

http://www.biyologlar.com/orman-cevre-ve-ekosistem

Kuru Distilasyon Yöntemi

Bitki kısımlarında mevcut maddeler çeşitli yöntemlerle belirlenirler.Çünkü;her elelment belirli deneysel etkilerle kendisini ortaya çıkartır.Bir tüpe buğday ve bezelye taneleri konulur.Tüp üç yıkama şişesine bağlanır. 1.I.şişede,CoCl’ye batırılmış mavi renkli süzgeç kağıdı ile Pb(CH3CO)2 eriyiğine batırılmış veyaz renkli süzgeç kağıdı vardır. 2.II.şişede,Nessler ayıracı bulunur. 3.III.şişede ise,Ba(OH)2 eriyiği mevcuttur. Buğday ve bezelye tanelerinin bulunduğu tüp ısırtıldığında çıkan dumanın yıkama şişelerini dondurmasından sonra şu değişiklikler gözlenir: 1.Molekül rengi mavi olan CoCl su ile tepkimeye girdiğinde iyonlarına ayrılır ve pembe renk verir. 2.Beyaz renkli Pb(CH3CO)2’li kağıt,kükürtün etkisiyle siyahlaşır. 3.Azot(N),Nessler ayracında turuncu bir renk tepkimesi verir. 4.Ortamda karbon varlığında,CO2 çıkışından ve CO2 + Ba(OH)2 BaCO3 + H2O reaksiyonu sonucu beyaz renkli BaCO3 çökeleğinin oluşmasından anlaşılır.Tepkime İlk Renk Son RenkCoCl + H2O Mavi PembePb(CH3Co)2 Beyaz SiyahK2HgI4x2H2O + N Beyaz TuruncuBa(OH)2 + CO2 Saydam Beyaz(Çökelek) Kuru distilasyon yöntemiyle böylece C,H,O,N ve S’nin varlığı ispatlanmış olur.Ancak bitkilerdeki bütün elementler bunlar değildir.Deney tüpünün tabanında belirli derecede yanmadan kaynaklanan siyah kısım kalmıştır.Bunun nedeni ortamdaki karbonun bir kısmının serbest halde bulunmasından ileri gelir.Eğer 1000 oC’lik bir fırında ısıtılırsa ve ortamda yeteri kadar oksijen varsa,bu kez siyahlık yerini gri renge bırakır. Çeşitli derecelerce yanma sonucu elde edilen grimsi artık madde kül olarak kabul edilir. Gerçek anlamda kül,kuru bitki materyalinin 700 oC’ye kadar belirli bir süre fırında bırakılmasıyla elde edilen artık maddedir.Kül miktarını etkileyen çeşitli faktörler vardır.Bunlardan en önemlileri;bitkinin türü, gelişme durumu,yaşı,organları ve gelişme ortamının şartları gibi etkenlerdir.Genel olarak;a. Fazla su kullanan bitkilerin yapraklarında % 15-30 kadar kül bulunur. Örneğin;Eucalyptus,çınar ve söğüt.b. Az su kullananlarda ise bu miktar yaklaşık %25’dir.Örneğin;Coniferae.c. Aşırı su kullanan bitkilerde kül oranı daima %30’un üzerindedir.Örneğin;Beta vulgari (Şeker Pancarı)d. Ayrıca aynı bitkinin farklı organlarındaki kül miktarı da farklıdır.Örneğin;kültür bitkilerinin gövdeleri %5-10,yaprakları %10-20,Yabani bitkilerde gövdede %1-2,Kök %3-6 arasında küle sahiptir. Halofitlerde genel olarak %10-20’dir.Genel duruma normal olarak,kül en fazla yaprakta bulunur.Bu durumun çeşitli nedenleri vardır.En önemlisi köklerden yapraklara kadar taşınan madensel maddeler isteğe bağlı olmaksızın su ile birlikte alınır. Yapraklar-da metabolizma sonucu su transprasyon ile buharlaşınca bu maddeler birikirler.Yine yapraklarda madde değişimi,bitkinin diğer organlarına göre en fazladır.O yüzden yapraklarda zaten madensel madde bulunuyor demektir. Bitki külünün hemen hemen tamamı bitkilerin geliştikleri ortamdan aldıkları mineral maddelerden oluşmuştur.C,H,O ve N en düşük dereceli bir yanmada kaybolduğu için hiçbir külde bulunmaz.Mineral maddeler,külde element halinde değil,çoğunlukla oksitleri halinde bulunur.Gerek külün gerekse içerdiği mineral maddelerin gerçek miktarı külün eldesi anında uygulanan sıcaklık derecesiyle yakından ilgilidir. Yanma için gerekli sıcaklık daha da artırılırsa C,H,O ve N’nin tamamı,Cl ve S’nin büyük bölümü,Ca,K ve P vb. elementlerin de bir kısmı uçup gider.Ekolojik şartlara bağlı olarak,bitki külünde çok değişik maddeler bulunur.Günümüze kadar yapılan değişik şartlarda birçok farklı bitkinin külündeki analizler 60 kadar mineral maddenin varlığı ispatlanmıştır.Deneyler sonucu bitki gelişimi için,bunların tamamına tam bağımlı değildir. Ancak C,H,O,N,Ca,K,P,Mg,Fe,S,Mn,Mo,B,Cu,Zn,Cl ve Na elementleri mutlaka gerekli elementler olarak kabul edilmişlerdir. Bitki külünün gerek miktar gerekse içerdiği mineral madde miktarı üzerine etki eden ortam şartlarının en önemlisi su,sonrada ışıktır.Ayrıca zirai ortamları da dikkate aldığımızda gübrelemeyi üçüncü faktör olarak düşünebiliriz.Bunlardan suyun habitattaki miktarı kül ve külde bulunan elementleri miktarı üzerine önemli etki yapar.Su kapsamı yüksek topraklarda yetiştirilen patates yumrularında Cl,Ca ve S’nin önemli miktarda arttığı görülmüştür.Ancak ilginç bir durum yapraklarında Cu ve Cl’nin azaldığı yönündedir.Yulafta fazla su K ve P’nin artmasına,Ca’nin azalmasına neden olmuştur.Toprağa verilen su miktarının da artması buğday toprağında yapılan bir deneyde kül miktarını artırdığı gözlenmiştir.Toprağın 12,5-87,5 cm arasında su muhteviyatı kül miktarını kademeli olarak artırdığı ancak 87,5 cm’den daha fazla verilen sulama suyun kül üzerine etkisi zıt yönde olmuştur. Bilindiği gibi ışıksız ortamda yetiştirilen bitki her ne kadar kökleriyle topraktan mineral madde alarak kül miktarını artırır ise de bu maddelerin çok az bir kısmı organik madde yapımında kullanılır.Büyük bölümü ise yani ihtiyaç fazlası elementler,bitki bünyesinde doğrudan sekonder olarak birikir.Böylece bünyelerindeki kül miktarı artar.Oysa bol ışık karşısında yetişen bitkiler fotosentez yoluyla mineral maddeleri organik madde yapımında kullandığı için doğrudan sekonder birikim söz konusu değildir. Böylece ışık ortamındaki bitkilerin biriktirdiği anlamda yüksek oranda kül oluşturmazlar. Yapılan deneyler gübrelemenin bitki külü üzerine en fazla etkisi bilhassa baklagiller ve çapa bitkileri üzerinde görülmüştür.Arpa ve buğdayda az,çavdar da ise en az etkilidir.Toprağa verilecek gübre miktarı belirli bir düzeye kadar bitkilerde külün artmasına neden olurken bu miktardan sonrası kül miktarını etkilemez (Minimum Yasası). Külde bulunan mineral maddeler arasında da dikkate değer ilişkiler görülmüştür.Genellikle küldeki K ve Na arasında orantı değişiktir.Fakat bitkiler arasında belirli bir ayırım görülmemekle beraber Ca ile K arasında belli bir ilişki vardır.Bunlardan birisi arttığında diğeri azalır.Kimi bitki külünde Na ve Cl arasında da bir ilişki belirlenmiştir.Bu ilişki daha çok Na’nın artması durumunda Cl miktarında azalma şeklindedir. Bitkilerin küllerinde yapılan çok çeşitli analizlerle,doğada bulunan elementlerin hemen hemen tümünün bitkilerde mevcut olacağı ihtimali uyanmıştır.Burada deneye tabi tutulan her farklı bitki türünün bir öncekinden farklı elementleri kapsadığı görülmüştür.Analizlerin en önemli dayanağı bazı elementlerin her bitki türünde mutlaka mevcut olduğu,bazılarının ise genelde çok az bulundukları yine bir kısmının da tamamen iz durumda olduğu belirlenmiştir.Buna göre bitki bünyelerindeki elementleri makro elementler ve mikro elementler olmak üzere 2 grupta toplamak mümkündür: 1)Makro(Esas) Elementler:Yapılan deneysel araştırmalara göre,bitkilerin normal büyüme ve gelişmeleri için hangi miktarda alınmaları gerektiğine ve buradaki etkinliklerine göre elementler hassas bir şekilde belirlenmiştir.Buna göre makro elementler; a)Bitkideki miktarı 30.000-60.000µ/gr kuru ağırlığı ya da % 0,1-6,0 kuru ağırlık oranında bulunmalıdır. b)Bitkilerde büyüme ve çoğalma için temel olmalıdır.Mevcut olmaması halinde bitkide büyüme ve çoğalma meydana gelmemelidir. c)Bitkilerdeki etkisi spesifik ve kesin olmalıdır.Kendine öz etkisi başka bir element tarafından telafi edilmemelidir. d)Bitkilerdeki etkisi doğrudan olmalıdır.Dolaylı yollardan sağlanmamalıdır. Birçok araştırmacı tarafından bu dört kritere uygunluk gösteren C,H,O,N,P,K,Fe,Mg,Ca ve S diye ifade edilen on element,bitki için esas element olarak kabul edilmiştir. 2)Mikro(İz) Elementler:Bu elementler bitkiler için mutlaka gerekiyor ise de yukarıdaki kriterlere tam olarak uymadığı için makro elementler sınıfına girmezler.Çünkü bu grup elementlerin diğer bir özelliği de eksiklikleri kadar fazlalıkları da zararlıdır.Üstelik fazla miktarda bulunmaları toksik etki yapar.En önemlileri; Cu,Mn,Zn,B ve Mo’dur.Ayrıca I,Li,Arsenik,Sl,Ba,Br,Se,Cr,Cl,Co,Ni,Si,St,Sn,Ti ve Va elementleri de diğer grup elementleridir.Günümüzde yapılan hassas deneyler bu elementlerin varlığı ve miktarının bitki türüne göre değiştiğinin,her yeşil bitki için özellikle son grubun gerekli olmadığını göstermiştir.Ancak;B,Mn,Cu,Zn ve Mo gibi 5 elementin genellikle bütün yeşil bitkiler için gerekli olan iz element oldukları kabul edilmiştir. Sonuç olarak;ister mikro isterse de makro elementler olsun bitkilerdeki rollerin esas oluşun tespiti için su kültürleri denilen deneyin yapılması gerekmektedir. Su kültürleri deneyinde bitkiler doğrudan farklı minerallerin eriyiklerinde yetiştirilir.Böylece deney bitkilerinde hangi mineralin daha önemli,hangisinin daha az önemli ya da önemsiz olduğu belirlenmiş olur. Su kültürleri deneyi sonucunda on tane makro elementin bitkilere kesin olarak verilmesi kararlaştırılmıştır.Su kültürlerinde bir veya birkaç elementin eksik olması bitkinin yetişmesine imkan vermez.Su kültürlerinde eksik olan elementlerin etkilerini göstermek için yulaf bitkisindeki deney şu sonuçları vermiştir:Çözelti Kuru Ağırlığın ArtışıTam Çözelti 138 defaMg Eksik 5 defaK Eksik 9 defaCa Eksik 1 defaFe Eksik 7 defaP Eksik 6 defaS Eksik 5 defaTütünde yapılan çalışmalarda; N noksanlığında üst yaprakların açık sarı,orta yaprakların sarı ve alt yaprakların ise kuru olduğu gözlenmiştir. P eksikliğinde de yapraklar koyu yeşil bir renk almaktadır. K eksikliğinde ise;yaprak uç ve kenarlarında klorozis(sararma),yer yer kuruma ve tamamen kuruyup dökülme görülür. Ca eksikliğinde yapraklarda normal yeşil renk olmasına rağmen yapraklar biçimsiz ve kırıntılı bir yapı gösterir. Mg eksikliğinde;bitkinin alt yaprakları tamamen sararır.sadece yaprak damarı yeşil kalır. Fe yeterli olmadığı topraklarda yetişen bitkilerin genç yaprakları tamamen sarı-beyaz bir renk alır. Fakat damarlar yeşildir.Su kültürleri,gübreleme tekniğinin ilk ve temel ilkelerini vermesi bakımından çok önemlidir.Çünkü bu teknikte gübrelerin tarımsal değeri,hangi bileşimdeki gübrelerin verilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.Her bitki yaşadığı ortamdan bazı mineral maddeler alarak azaltır.Bu maddelerin hangi oranda azaldığının bilinmesi ve habitata o oranda verilmesi gerektiğini ortaya koyar.Aksi taktirde ürün miktarı gittikçe azalır. Zira bir bitkinin iyi bir büyüme-gelişme göstermesi ve bol ürün vermesi gerekli elementlerin tamlık (yeterlilik) derecesine bağlıdır.Liebig’in Minimum YasasıBir bitkinin büyüme,gelişme ve ürün verimi habitatın mevcut elementlerinin en az olanına bağlıdır. Buradaki az deyimi,bitkinin isteğine göre anlaşılan bir deyimdir.Yani genel olarak canlıların yaşayabilmesi için hücresel metabolizma gereği alınması zorunlu besin maddelerinin en azından minimum miktarda karşılaması gerekir.Buna göre habitattaki makro elementlerin hangisi en az ise,o az olan madde sınırlayıcıdır. Diğer maddeler yeterli olsa bile en az olan kadar diğer besin maddelerinden de faydalanırlar.Örneğin bitki için zorunlu makro elementlerden Ca,Fe,Mg ve N’den Ca bitkinin isteğine karşılık vermezse diğerlerinden de az yararlanır.Bitkilerin gelişmeleri buna göre düzenlenir.Yapılan araştırmalara göre;özellikle ekolojik toleransları yüksek olan bitkiler iz elementlerden eksik olanın yerine ona yakın özellik gösteren diğer elementi kullanarak eksik olan elementin sakıncalarını gidermektedir.Fakat bu durumun makro elementlerde yapılması mümkün değildir.Minimum yasasında iz elementlerin durumları daha farklıdır.Çünkü;ilk grup iz elementleri olan B,Mn,Mo,Cu ve Zn bitkilerin hatta aynı tür bitkinin farklı habitatlarda yetişenlerini farklı şekilde etkilemektedir.Örneğin aynı bitkinin (Dactylis glomerata) gölgede yetişeni güneşte yetişenlerine nazaran daha az Zn’ye ihtiyaç duyar.Aynı cinsin türlerinde de durum böyledir.O halde Zn elementi aynı bitkinin gölgede yetişen fertlerine güneşte yetişen fertlere nazaran daha az sınırlayıcı etki yapar. İzah:Bitkinin nişinde bulunan Ca,N,P ve K elementlerinin miktarına göre,bitkinin boyu;1. durumda 8 birim, 2.durumda 7 birim,3. durumda 5 birim ve 4.durumda 10 birimdir(birim oranı elementin önemini göstermektedir).Bitkinin boyu ile elementin önemi paralellik gösterir.BİTKİLERDE AZOT KAPSAMAYAN ORGANİK BİLEŞİKLER1)Karbonhidratlar 2)Lipitler Bunlar da karbonhidratlar,bitkide kuru maddenin yaklaşık %50-80’ini oluşturur.Kimi karbonhidratlar yaygın bulunmalarına rağmen,kimileri daha özeldir(Zarda olanlar).Yani türe özel,zar ve sitoplazmaya özel veya serbest ve depo maddesi şeklinde faaliyet göstermekte olan özel karbonhidratlar vardır.Karbonhidratların en ilginç yönü moleküllerin hızlı ve sürekli olarak birinin diğerine dönüşmesidir.Fizyolojik olarak aktif hücrelerde görülen bu dönüşüm ve parçalanma sonucu açığa çıkan enerji bitki hücrelerinde çeşitli sentez olaylarında kullanılır.Bitkilerde karbonhidrat dönüşümünü çok sayıda faktör etkiler:a) Sıcaklık:Düşük sıcaklık bitki hücrelerinde nişastanın şekere dönüşmesi için uygun bir ortamdır. Örneğin tüm yıl yeşil kalan bitkilerin yapraklarında soğuk aylarda çözünebilir karbonhidratlar birikirken,sıcak aylarda ise nişasta biriktirmektedir.Çok düşük sıcaklıklarda (donma noktasının biraz üstünde -2oC) saklanan patates yumrularında nişasta miktarı azalırken şeker miktarı (asal olarak sakaroz) artmaktadır.İşte kışın pazarlanan patateste görülen tatlı lezzetin nedeni bu açıklamadır.Yapılan araştırmaya göre patates yumrularında nişastanın şekere dönüşümü esasen fosforilizasyon sonucu ortaya çıkar.Düşük sıcaklıklarda saklanan patates yumrularında glikoz-1-fosfat yüksek iken normal şartlarda saklananlarda yok denecek kadar azdır.Bunlarda ise glikoz-6-fosfat fruktoz-6-fosfat bulunmaktadır.Nişastanın sentezi ve hidrolizi üzerine sıcaklığın etkisi bitki türüne göre önemli değişiklik gösterir.Olgunlaşan muz meyvelerinde nişastanın hidrolizi 21-26 oC’de hızlanırken 10 oC’de pratik olarak durmaktadır.b) Su:Solma noktasında su kapsayan bitki yapraklarında hemen hemen nişastanın tamamı şekere dönüşür. Genellikle bitkilerde suyun yeterli düzeyde bulunması ise nişasta sentezini olumlu yönde etkiler.O nedenle büyüme ve gelişme için bütün bitkilerde su muhteviyatı daima solma nokatsının üzerinde olmalıdır.c) Hidrojen iyonu konsantrasyonu (pH):Ortamın pH’sı enzimlerin faaliyetleri üzerine etkili olmak suretiyle karbonhidratların dönüşümlerini dolaylı olarak etkiler.Kuşkusuz ortamın pH’sı sadece enzimatik tepkimeler üzerinde değil,aynı zamanda da tepkimenin yönü üzerinde de etkili olmaktadır.Geri dönüşü olan karbonhidrat dönüşüm reaksiyonları daha çok stoma hücrelerinde görülmektedir.d) Şeker konsantrasyonu:Bitki hücrelerinde şeker konsantrasyonunun yüksek olması kural olarak nişasta sentezinin fazla olmasını,az olmasını da nişasta sentezinin yavaş olması sağlar.Fotosentezin yüksek düzeyde olduğu ve dolayısıyla bitkide fazla miktarda şekerin oluştuğu şartlarda artmaktadır.karşıt durumda azalmaktadır.Karanlık ortamda bırakılan bitkilerde nişasta miktarı süratle azalır.Çünkü fotosentez yapamadığı için su alıp nişastayı glikoza çevirip harcar.     Günümüzden 4000 yıl önce Mısırlılar sedir ağacının kuru distilasyonu ile sedir katranı elde etmişlerdir. Benzer üretim tekniği antik çağlarda Çinliler, Hintliler, Persler, Yunanlı ve Romalılar tarafından da kullanılmıştır. Orta çağda ilk olarak İbni Sina tarafından uygulanan su buharı distilasyonu tekniği ile uçucu yağ üretimi daha da geliştirilmiş ve ürün çeşitliliğinde de büyük artmalar gözlenmiştir. Özellikle 19. yüzyıldan başlayarak içerdikleri kimyasal bileşiklerin aydınlanması ve önemli ekonomik değerleri nedeniyle uçucu yağ üretiminde çok hızlı bir artış gerçekleşmiştir. Günümüzde 3000'den fazla uçucu yağın bileşimi bilinmekte ve 150'den fazla uçucu yağ ticari amaçla üretilmektedir. Bir deney tüpüne Triticum sp. meyveleri ve azot miktarını çoğaltmak için birkaç tane bezelye tanesi konur. Ayrıca tepkimeyi hızlandırmak için bıçak ucu kadar Ca(OH) 2 ilave edilir. Bu deney tüpü içinde mavi renkli kobalt klorürlü (CoCl2) ve beyaz renkli kurşun asetatlı (PbC4O4H6) filtre kağıdı bulunan I. yıkama şişesine bağlanır. Birbirine bağlı olan II. yıkama şişesine Nessler belirteci (K2HgI4) ve III. yıkama şişesine de baryum hidroksit konur. Nessler Reaktifi: Birinci Çözelti: 100 g civa iyodür (HgI2) ve 70 g potasyum iyodür (Kl) az miktarda amonyaksız saf suda çözülür. İkinci çözelti: 100 g sodyum hidroksit (NaOH) 500 ml amonyaksız saf suda çözülür. Birinci ve ikinci çözeltiler karıştırılıp 1000 ml’ye seyreltilir. Filtre edilir. Koyu şişede saklanır. Tüp bir ispirto ocağı ya da başka bir ısı kaynağı ile ısıtılır. Çıkan duman bu tüpe seri halde bağlı olan yıkama şişelerinden geçerken şişeler ya da belirteçlerde şu değişikler gözlenebilir. Sonuç: I. Yıkama şişesinde: a) Molekül rengi mavi olan CoCl2'lü kâğıdı dumanda bulunan su buharı etkisiyle iyon rengi olan ....................................... renge dönüştürür. Böylece H ve O varlığı kanıtlanmış olur. b) Beyaz renkli kurşun asetatlı kağıdın S'den dolayı PbS oluşmasıyla ................................ renk gözlenir. II. yıkama şişesinde: Bu kaptaki Nessler belirtecinin rengi gaz karışımı geldiğinde ........................ olur. Bu da bize N'un varlığını gösterir. III. yıkama şişesinde: Bu kapta bulunan Ba(OH) 2'de gazın gelmesi ile reaksiyona girer ve ..............................renkli BaCO3 oluşur. Bu sonuç ta C varlığını kanıtlamış olur.      

http://www.biyologlar.com/kuru-distilasyon-yontemi

OMURGALILARDA ÜREME SİSTEMLERİ

Omurgalılarda üreme sistemi ile boşaltım sistemi içiçe girmiş olup, ikisine birden “ürogenital sistem” denir. Omurgalılardan balık ve kurbağalarda, dış döllenme ve dış gelişme görülür. Su ortamına bırakılan yumurtalar, aynı ortama bırakılan spermler tarafından döllenir. Yeni oluşan hücreler (zigot) su ortamında gelişir. Kuş ve sürüngenlerde iç döllenme sonucu oluşan yumurtalar, dış ortama bırakılır. Yavru, gelişimini ana canlının dışında yumurta içinde tamamlar. Bu nedenle yumurtalarda bol besin maddesi (vitellus) bulunur. Memelilerin hepsinde iç döllenme görülür. Gagalı memeliler yumurtlayarak çoğalır. Yumurtadan çıkan yavru anne sütüyle beslenir. Keseli memelilerde embriyo tam gelişmemiş olarak doğar ve gelişimini ana canlının kesesinde tamamlar. Plasentalı memelilerde ise, yavru doğana kadar ana canlının vücudunda beslenir. Bütün memeliler yavrularını sütle beslerler. Omurgalılarda Embriyonik Yapılar Omurgalılarda döllenmeden sonra embriyoyu koruyan ve besleyen zarlar gelişir. a. Amnion zarı : Embriyo vücudununu dışa doğru kıvrılıp embriyoyu saracak şekilde üstten birleşmesiyle oluşur. Embriyo ve bu zarın arası amnion sıvısıyla doludur. Embriyo ve zar tarafından salgılanan bu sıvı; embriyoyu sarsıntılardan ve ısı farklılıklarından korur. b. Allantoyis kesesi: Sindirim borusundan meydana gelir. Embriyonun artık maddelerinin toplandığı yerdir. Özellikle embriyonik gelişimini yumurta içinde yapan sürüngen ve kuşlarda iyi gelişmiştir. c. Koryon zarı: Diger örtüleri ve embriyoyu dıştan saran koruyucu zardır. Solunum organı olarak görev yapar. Geniş yüzeyi ile O2 ve CO2 alışverişini sağlar. d. Vitellüs Kesesi: Embriyoya besin sağlayan yapıdır. Bütün omurgalılarda vardır. Kuş ve sürüngenlerde çok büyük, balık ve kurbağalarda normal büyüklükte plasentalı memelilerde ise çok küçüktür. e. Yumurta kabuğu: Sürüngen, kuş ve böceklerde yumurtayı dışardan saran cansız bir yapıdır. Yumurtayı sıcak, soğuk, ve mekanik etkilerden korur. Gaz difüzyonunu engellemez.

http://www.biyologlar.com/omurgalilarda-ureme-sistemleri

HAYVANLARDA ÜREME

Gerek omurgalılarda gerekse omurgasızlarda üreme organlarına gonad denir. Genellikle dişi organ ovaryum, erkek organ testis olarak adlandırılır. Omurgasız hayvanların bazılarında cinsiyet ayrılmamış olup, bir birey hem erkek hem de dişi organı bulundurur. Böyle hayvanlara hermafrodit denir. A. OMURGASIZ HAYVANLARDA ÜREME ■Süngerlerde özel bir üreme organı yoktur. Vücudun birçok yerindeki hücreler (mezenşim tabakasındaki amipsi hücreler) bölünerek gametleri meydana getirebilir. ■Sölenterlerden Hidra hermafrodittir. Tomurcuklanmayla eşeysiz ürediği gibi, yabancı döllenme yaparak eşeyli de üreyebilir. ■Parazit yassı kurtlar (Tenyalar) kendi kendilerini dölleyerek çok hızlı üreyebilmektedirler. ■Toprak solucanları hermafrodit oldukları halde kendi kendilerini dölleyemezler. Üreyecekleri zaman iki hayvan çiftleşerek birbirini döller. İstiridyeler de ise aynı bireyde bulunan erkek ve dişi organlar farklı zamanlarda olgunlaşarak yine yabancı döllenme yapılır. ■Eklem bacaklılar ve böceklerin tamamı ayrı eşeyli hayvanlar olup, iç döllenme ve dış gelişme yaparlar. B. OMURGALI HAYVANLARDA ÜREME Omurgalıların hepsi ayrı eşeyli olup, üreme sistemleri oldukça gelişmiştir. Gamet yapıları bakımından oogamiye örnektir. 1. Gametlerin Oluşumu (Gametogenez) Omurgalılarda gametler, üreme organlarındaki diploid (2n) eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Eşey organlarına gonad, eşey ana hücrelerine de gametogonyum denir. a. Sperm Oluşumu (Spermatogenez) : Sperm, erkek gamet olup, erkek üreme organlarındaki (testisler) eşey ana hücrelerinin (spermatogonyum) mayozla bölünmesinden meydana gelir. Her spermatogonyumdan 4 adet sperm meydana gelir. Hücrenin baş kısmındaki akrozom spermin yumurta zarını eriterek, sperm çekirdeğinin yumurtaya girmesini sağlar. b. Yumurta Oluşumu (Oogenez) : Yumurta dişi üreme hücresi olup, “ovum” adını alır. Dişi üreme organı olan ovaryumlardaki diploid eşey ana hücrelerinin (Oogonyum) mayozla bölünmesinden meydana gelir. Bir Oogonyumdan ancak bir yumurta oluşur. Diğer üç hücre daha küçük olup, döllenme özelliğine sahip değillerdir. Bunlara kutup hücreleri denir. Parçalanarak atılırlar. Yumurtalar spermlere göre daha büyük olup, az sayıda oluşturulurlar. 2. Döllenme ve Çeşitleri Sperm ve yumurtanın sıvı bir ortamda birleşerek, tek çekirdekli bir hücreyi oluşturmalarına döllenme denir. Bu diploid hücreye zigot denir. a. Dış döllenme: Döllenme ortamı sudur. Balıklarda, kurbağalarda, semenderlerde, birçok omurgasız hayvanda ve bazı su bitkilerinde görülür. Dış döllenme yapan canlı türlerinde çok sayıda gamet bırakma, gametleri aynı zamanda aynı yere bırakabilme ve bunun için tenha yerler bulma gibi adaptasyonlar geliştirilerek, bu döllenmenin olumsuzluklarına rağmen neslin devamı sağlanmaktadır. b. İç Döllenme : Döllenme ortamı dişi canlının yumurta kanalı ya da döl yatağıdır. Daha çok karada yaşayan canlılarda (böcekler, sürüngenler, kuşlar ve memeliler) görülür. Gametler çiftleşmeyle biraraya getirilir. Yumurta sayısı dış döllenmeye göre çok azdır. Ancak sperm sayısı yine çoktur. Çünkü ana vücudundaki yumurtaya kadar ulaşması gereken spermlerdir. Döllenmeden sonra embriyo gelişimi böcek, sürüngen ve kuşlarda dış ortamda olur. Memelilerde ise hem döllenme hem de gelişme vücut içinde yapılır. C. OMURGALILARDA ÜREME SİSTEMLERİ Omurgalılarda üreme sistemi ile boşaltım sistemi içiçe girmiş olup, ikisine birden “ürogenital sistem” denir. Omurgalılardan balık ve kurbağalarda, dış döllenme ve dış gelişme görülür. Su ortamına bırakılan yumurtalar, aynı ortama bırakılan spermler tarafından döllenir. Yeni oluşan hücreler (zigot) su ortamında gelişir. Kuş ve sürüngenlerde iç döllenme sonucu oluşan yumurtalar, dış ortama bırakılır. Yavru, gelişimini ana canlının dışında yumurta içinde tamamlar. Bu nedenle yumurtalarda bol besin maddesi (vitellus) bulunur. Memelilerin hepsinde iç döllenme görülür. Gagalı memeliler yumurtlayarak çoğalır. Yumurtadan çıkan yavru anne sütüyle beslenir. Keseli memelilerde embriyo tam gelişmemiş olarak doğar ve gelişimini ana canlının kesesinde tamamlar. Plasentalı memelilerde ise, yavru doğana kadar ana canlının vücudunda beslenir. Bütün memeliler yavrularını sütle beslerler. Omurgalılarda Embriyonik Yapılar Omurgalılarda döllenmeden sonra embriyoyu koruyan ve besleyen zarlar gelişir. a. Amnion zarı : Embriyo vücudununu dışa doğru kıvrılıp embriyoyu saracak şekilde üstten birleşmesiyle oluşur. Embriyo ve bu zarın arası amnion sıvısıyla doludur. Embriyo ve zar tarafından salgılanan bu sıvı; embriyoyu sarsıntılardan ve ısı farklılıklarından korur. b. Allantoyis kesesi: Sindirim borusundan meydana gelir. Embriyonun artık maddelerinin toplandığı yerdir. Özellikle embriyonik gelişimini yumurta içinde yapan sürüngen ve kuşlarda iyi gelişmiştir. c. Koryon zarı: Diger örtüleri ve embriyoyu dıştan saran koruyucu zardır. Solunum organı olarak görev yapar. Geniş yüzeyi ile O2 ve CO2 alışverişini sağlar. d. Vitellüs Kesesi: Embriyoya besin sağlayan yapıdır. Bütün omurgalılarda vardır. Kuş ve sürüngenlerde çok büyük, balık ve kurbağalarda normal büyüklükte plasentalı memelilerde ise çok küçüktür. e. Yumurta kabuğu: Sürüngen, kuş ve böceklerde yumurtayı dışardan saran cansız bir yapıdır. Yumurtayı sıcak, soğuk, ve mekanik etkilerden korur. Gaz difüzyonunu engellemez.

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-ureme

Dünyamızın Esrarengiz İşçileri

Mikroorganizmalar sularda ve fabrikaların sıvı artıklarında bulunarak besin maddelerinin pislenmesine yol açarlar. Ama aynı zamanda, katı veya sularda erimiş halde bulunan organik artık maddelerin ortadan kalkmasını da sağlarlar. Mikropların tesiriyle artıkların parçalanmaya uğraması, sanayi mikrobiyolojisinin dünya üzerinde gerçekleştirdiği en mühim işlerden biri olacaktır. Kullanılmış suların arıtılması, sadece sağlık bakımından değil, su tasarrufu bakımından da büyük ehemmiyet arzeder. Biyolojik arıtmanın birinci devresinde elde edilen artıklar, sindirici bir makineye konularak mayalanmaya bırakılır ve neticede de metan gazı elde edilir. Bu gaz, şehir hava gazına karıştırılarak yüksek bir yanma gücü elde edilmiş olur. Sindirilmiş artıklarda birçok besleyici madde vardır. Bugün kullanılmış sularda tek hücreli çeşitli yosunların yetiştirilmesi konusunda, birçok ülkede mühim çalışmalar yapılmaktadır. Meselâ, Japonya'daki bir fabrikada yosunlar, kullanılmış suların karbon gazını almakta ve böylece temiz su istihsali sağlanmaktadır. İlk denemelerin yapıldığı bu fabrikada, günde 27 kilo yosun ve 908.781 kilo arıtılmış su üretilmektedir. Bu yosunlar yoğunlaştırılarak hayvan yemine katılmaktadır. Ayrıca Prag Mikrobiyoloji Enstitüsüne bağlı bir araştırma merkezinde de, buna benzer denemeler yapılmaktadır. Kullanılmış suların arıtılması yoluyla elde edilen katı artıklar ve ev çöpleri, hususi bu iş için kurulmuş fabrikalarda mayalandırılabilir ve böylece organik maddeler bakımından zengin gübre mayaları elde edilebilir. Avrupa ülkelerinde, ev çöplerinin miktarı, adam başına ve günlük olarak 650 ila 1000 gram arasında değişir. Brezilya'da tropikal bölgede, şehir kesimlerinde, adam başına ve günlük olarak 600 gram; Fas'ta, Rabat'ta ise, 500 gram olarak tesbit edilmiştir. Tropikaltı ve tropik bölgelerinde, kasaba ve köylerde ise, küçümsenmeyecek ölçüde azalma görülür. Buralarda adam başına, günlük ortalama 250 gramdır. Taze çöplerin bir gramında milyonlarca tek hücreli canlı bulunur. Bunların ameliyelerden geçirilmesi çeşitli zamanlarda olur. Sonunda, hastalık yapan mikroplar ve parazitler ölür; elde edilen gübre mayası da, antibiyotik maddeler ve toprak mikroplarının düşmanı olmayan tek hücreli organizmalar kalır. Çöplerin bu ameliyeden geçirilmesinde, 40 kg. maya elde etmek için 100 kg. çöp kullanmak gerekir. Gübre mayası kullanımının dozları değişiktir. Hektar başına 20 ila 40 ton arasında. Şerbet, toprağın fizik özellikleri üzerinde ödemli bir tesir yapar. Kumlu topraklara döküldüğü zaman, bu toprakların suyu ve gübreyi tutabilme kabiliyetini güçlendirir ve böylece verimi artırır. (Meselâ narenciye söz konusu olduğu zaman, % 15 ile % 20 arasında bir artış sağlanır) Hatta, yoğun toprakların su geçirebilirliliğini sağlar ve yağmur mevsiminde çamura dönüşmesine mani olur. Bayırlarda ise, önemli ölçüde erozyonların önüne geçer. 100.000 ile 150.000 kişilik şehirden, günde 50 ile 100 ton arasında çöp çıkar. Bu, günde 17 ile 25 ton arasında gübre mayası demektir. 200 ile 300 hektar arasında bir toprak için bu miktar gübre mayası yeterlidir. Bu gün, bakır, nikel, krom, kalay ve molibden bakımından zengin maden filizlerinin pek güç bulunduğu bilinmektedir. Zengin olmayan filizleri, yoğunluk bakamından zengin veya orta derecedeki filizlerle tatbik edilen madencilik işlerinde arıtmak, pahalıya mal olmaktadır. Ama, suda veya sülfirik asitte erimiş bu madenleri çıkarmak için mikropları kullanma imkânı da vardır. On - onbeş yıl önce, Rio Tinto'da Thiobacillus ferroxidans'a benzeyen bir bakteri elde edildi. Bu bakteri nevi, daha önce, Pensilvanya kömür ocaklarında yapılan araştırmalar sırasında bulunmuştu. Bakteri, kömürdeki pritin yıkanması için kullanılan sulardan elde edilmiştir. Artık suların yüksek asitli olması, çevredeki bitkilerin kurumasına sebep olmuş ve bu alâka çekici hadise yıkanma olayının keyfiyeti üzerinde araştırmalar yapılmasına yol açmıştı. Daha sonra, Birleşik Devletlerde Bingham'da, bakır yüklü sulardan, buna benzer başka bir mikrop elde edildi. Laboratuvarlarda yapılan çalışmalar, en az sekiz madeni içine alan kükürtlü suların bu mikropların tesirinde kaldığını gösterdi. Bu mikrobiyolojik yıkamanın ehemmiyeti mevzuunda fikir vermek için Birleşik Devletler'de, 1965'de bakır madenlerinde 370 milyon ton cüruf elde edildiğini ve mikroorganizmaların faaliyeti neticesinde bu cüruftan elde edilen bakırın A.B.D.'nin 1966’daki bakır üretiminin % 10'unu sağladığını söylemek kâfidir. Bu yolla elde edilen bakırın tonunun 1000 dolara mal olduğu da bilinmektedir. Oysa, dünya piyasasında bu rakam 14.000 dolar kadardır. Demek ki, 1 milyon ton cürufta, % 0,3 oranında bulunan bakırın % 50 si elde edilebilirse, 600.000 dolarlık bir kazanç sağlanacaktır. Şimdilik mikrobiyolojik yıkama, ekonomik bakımdan verimli görünmektedir. Meksika, SSCB ve Birleşik Devletler gibi on ülke bu usulü kullanmaktadır. ''Tkioba siller" ve ''Ferrobakteriler'' brannit gibi bazı maden filizlerinden uranyum çıkarılmasında da kullanılabilir. Uranyum, uranil sülfat olarak çözülmüş durumuna geçer ve çeşitli şekillerde bu çözülmüş şeyden uranyum elde edilir. 1985'te uranyum ihtiyacının iki katına çıkacağı ve bundan dolayı biyolojik yıkama ile maden çıkarma yolunun çok faydalı olacağı tahmin edilmektedir. Kanada'da "Stanrock" ocaklarından bu yolla, ayda 7500 kilo uranyum elde edilmektedir. Madenciler mikropların tesirli olduğu ocak duvarlarını ıslatmakta, elde edilen çözülmüş şeyler toprak yüzüne aktarılmakta ve bundan uranyum çıkarılmaktadır. Böylece, pek değerli olmayan tonlarca maden filizinin taşınması gereği de ortadan kalkmaktadır. İsveç'te, içinde pek az uranyum bulunan geniş şist yatakları vardır. Bakterilerin dolaylı tesiri sayesinde, bu uranyum yoğun hale getirilebilmektedir. (Uranyum tonunun 30.000 dolar olduğu göz önüne alınacak olursa, masrafların pek yüksek sayılamayacağı kolaylıkla anlaşılır.) Batı Afrika'daki yataklardan altın çıkarılması konusunda da, dış beslenen bakterilerden faydalanılmaktadır. Butonolda eriyen ve bu bakteri tarafından oluşturulan organik bileşimde büyük ölçüde altın bulunmaktadır. İrkutsk'da, Değerli Madenler Enstitüsünde çalışan Rus araştırmacıları, altının erimesi ve çökmesiyle alâkalı biometalürjik usulleri incelemektedirler. Bu araştırmacılar, filizdeki altının % 30'unun yirmi saat içinde çıkarıldığını ve çözülmüş hale getirildiğini açıklamışlardır. Manganez çıkarılmasında kullanılan filizler, umumiyetle, manganit ve pirolüzit gibi oksitlerdir. İkinci durumda oksitlenme, Ferrobakteriler olarak bilinen Leptothriks ve Godionella çeşitleri tarafından gerçekleştirilir. Bazı madenlerin çıkarılması için mikroorganizmaların kullanılmasının çeşitli avantajları da vardır. Enerjiye hemen hiç, ya da pek az gerek duyulması, az yatırım, kullanılan âletlerin ucuz olması. Ama, bu, hayli zaman isteyen bir iştir. Bu yeni metodun verimli olabilmesi için, eskiden beri kullanılan, usûllerle birlikte veya onların ardından kullanılması şarttır. Ayrıca Mikrobiyolojinin bu tatbîkî yönünden, jeoloji, maden kimyası, biyokimya, mikrobiyoloji ve maden sanayi gibi dallarda ortaklaşa çalışmayı gerekli kıldığını da belirtmeliyiz. İlim ve teknik gelişmelerin varabileceği oldukça üst seviyeye yaklaştığı günümüzde, her yeni keşif; bize kâinatda yer alan madde ve canlı her şeyin yaratılmasında, insanı hedef alan bir gâyenin gözetildiğini, gözle görülmeyen en küçük bir canlının dahi -benzetecek olursak- insanın idare ettiği bir orkestrada, yerinin ve vazifesinin çok mühim olduğunu ve herşeyin önceden hazırlanmış bir program ve plânın düblörleri bulunduklarını bize göstermektedir.

http://www.biyologlar.com/dunyamizin-esrarengiz-iscileri

Bakteriyosinler

Gıdaların korunması ve muhafaza sürelerinin uzatılmasında, düşük sıcaklık veya ısıl işlem uygulaması, paketleme yöntemleri gibi prosesler ve tuz, şeker ve antimikrobiyal katkı maddeleri gibi katkılar kullanılmaktadır. Ancak yine de gıda kaynaklı sağlık sorunlarıyla karşılaşılabilmektedir. Gıdaların güvenliğinin sağlanmasında mümkün olduğunca proses uygulamalarından kaçınılması ve doğal katkı maddelerinin kullanımı gerekmektedir. Bu amaçla biyokontrol yöntemi önerilmektedir. Bu yöntemde, antagonistik mikroorganizmaların ve metabolitlerinin kullanımıyla patojen ve bozulma etmeni mikroorganizmaların inaktive edilmesi sağlanmaktadır . Gram (+) ve Gram (-) mikroorganizmaların önemli bir kısmı antimikrobiyal bileşenler üretmelerine rağmen, gıdaların biyokontrolünde laktik asit bakterilerinin ayrı bir önemi vardır. Bu bakteriler fermentasyon teknolojisinin tipik bakterileri olup, gıdalarda uzun yıllardan beri güvenli bir şekilde kullanılmaktadırlar .Gıdaların korunmasında laktik asit bakterileri gibi koruyucu kültürlerin kullanımı yanında, bu kültürlerden elde edilen bakteriyosin gibi metabolitler de kullanılmaktadır. Bakteriyosinler bakteriler tarafından sentezlenerek salgılanan, protein yapısındaki antimikrobiyal bileşenlerdir. İnhibisyon etkileri daha çok yakın türler üzerinde bulunmaktadır. Farklı özelliklere sahip birçok çeşitlerinin olmasına rağmen, gıdalarda güvenli bir şekilde ve yaygın olarak daha çok laktik asit bakterilerinden elde edilen nisin kullanılmaktadır. Dolayısıyla, nisinle birlikte diğer bakteriyosinlerin özelliklerinin bilinmesi, bu antimikrobiyal maddelerin birçok gıda maddesinde etkin bir şekilde kullanımını sağlayabilecektir.Bakteriyosinlerin Tanımlanması ve SınıflandırılmasıBakteriyosinlerin tanımlanmasına yönelik ilk çalışma 1925’te E. coli tarafından sentezlenen colicin’in tespit edilmesiyle başlamıştır. Bakteriyosinlerin aynı ya da farklı bakteri grupları tarafından sentezlenen yüzden fazla çeşidi bulunmaktadır. E coli suşlarının yanı sıra Lactococcus, Lactobacillus, Pediococcus, Leuconostoc, Staphylococcus ve Enterococcus gibi birçok mikroorganizma bakteriyosin üretmektedir.Daha çok gıdalar da güvenli olduğu düşünülen laktik asit bakterileri tarafından sentezlenen bakteriyosinler üzerinde araştırma yapılmakta ve gıdalarda bu bakteriyosinler kullanılabilmektedir. Bu nedenle laktik asit bakterileri, özellikle de Lactobacillus ve Lactococcus tarafından sentezlenen bakteriyosinler üzerinde önemle durulmaktadır.Bakteriyosinler için farklı sınıflandırmalar yapılmakla birlikte, daha çok Klaenhammer’in özellikle Gram (+) bakterileri dikkate alarak yaptığı sınıflandırma kullanılmaktadır. Biyokimyasal özellikleri dikkate alınarak yapılan sınıflandırmada, bakteriyosinler molekül büyüklüğü, kimyasal yapıları, etki mekanizmaları ve ısı stabilitelerine göre genel olarak 4 sınıfa ayrılmışlardır (Tablo 1). Ancak, biyokimyasal tanımlanması bakımından daha çok ilk 3 sınıf dikkate alınmaktadır..Bakteriyosin Sentezleyen Etki SpektrumlarıGrup I ANisin Lactococcus lactis Lactococcus ssp., Lactobacillus ssp., Streptococcus ssp., Micrococcus ssp., Mycobacterium ssp., Staphylococcus aureus, Corynebacterium ssp., Clostridium ssp., Bacillus ssp., Listeria ssp.Lactocin S Lactobacillus sake Lactobacillus ssp., Lc.mesenteroides, P. acidilactici, P. pentosaceusEpidermin Staphylococcus epidermisGallidermin Staphylococcus gallinarumLacticin 481 Lactobacillus lactis Lactococcus ssp.,L. helveticus, L. bulcaricus,Grup I BMersacidin Bacillus subtilisCinnamycin Streptomyces cinnamoneusAncovenin Streptomyces ssp.Duramycin S. cinnamoneusActagardin Actinoplanes ssp.Grup II APediocin PA-1 Pediococcus acidilactici PAC 1.0 Lactobacillus ssp., Pediococcus ssp.,L. monocytogenesPediocin AcH Pediococcus acidilactici H L. monocytogenes, L. ivanovii, LinnocuaSakacin A L. sake Lactobacillus ssp., L.monocytogenesSakacin P L. sake Enterococcus ssp., Lactobacillus, Pediococcus,L. monocytogenes, L. innocua, L. ivanoviLeucocin A-UAL 87 Leustonostoc gelidumMesentericin Y105 Leuconostoc mesenteroides L. monocytogenesEnterocin A Enterococcus faeciumDivercin V41 Carnobacterium divergens Enterococcus ssp., Lactobacillus, Pediococcus,L. monocytogenes, L. innocua, L. ivanoviLactococcin MMFII L. lactis Enterococcus ssp., Lactobacillus ssp., Lactococcus ssp., L. ivanoviGrup II BLactococcin G L. lactisLactococcin M L. lactisLactacin F Lactobacillus johnsonii L. bulcaricus, L. leichmanni, L. helveticus, L. lactis, L. fermentum 1750, E. faecalisPlantaricin A Lactobacillus plantarum L. plantarum, L. paramesenteroides, E. faecalis, Pediococcus pentosaceusPlantaricin S L. plantarum Lactobacillus ssp., Leuconostoc ssp., Pediococcus ssp.Plantaricin EF L. plantarumPlantaricin JK L.plantarumGrup II CAcidocin B Lactobacillus acidophilusCarnobacteriocin A Carnobacterium piscicolaDivergicin A C. divergensEnterocin P E. faeciumEnterocin B E. faeciumGrup IIIHelveticin J Lactobacillus helveticus L. helveticus 1846 ve 1244, L. bulcaricus 1373 ve 1489, L. lactis 970, L.caseiHelveticin V-1829 L. helveticusGRUP I BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler daha çok “lanthionine” içermeleri nedeniyle lantibiyotikler olarak adlandırılmakta ve yapılarında bilinen amino asitlerden farklı olarak lanthionine (Lan) ve methyllanthionine (MeLan) amino asit türevlerini içermektedirler. Bununla birlikte yapılarında biyokimyasal özelliklerini etkileyen dehydroalanine ve dehydrobutyrine de bulunmaktadır .Bu gruptaki bakteriyosinler kimyasal yapılarına ve antimikrobiyal aktivitelerine göre I A ve I B lantibiyotikleri olmak üzere iki gruba ayrılırlar.Grup IA: Bu gruptaki bakteriyosinler net pozitif yüke sahip ve hidrofobik polipeptid yapısındadırlar. Membran aktif peptidler olup, bakteri zarında gözenek oluşturarak antimikrobiyal aktivite göstermektedirler. Grup IB : Bu gruptaki bakteriyosinler yüksüz veya negatif yüklü olup, globüler peptid yapısındadırlar. Spesifik enzimleri inhibe ederek antimikrobiyal aktivite göstermektedirlerGRUP II BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler Grup I’den farklı olarak lanthionine içermezler. Ayrıca, molekül ağırlıkları daha düşük olup, ısı stabilitesine sahiptirler. Antimikrobiyal aktiviteleri, membran aktif olmalarından kaynaklanmaktadır. Çok sayıda bakteriyosin içeren bu grup 3 alt gruba ayrılmaktadır Grup IIA : Bu gruptakiler özellikle listeria’ya karşı aktif olup, yapılarında bulunan peptid’in N-terminalinin sonunda Try-Gly-Asn-Gly-Val-Xaa-Cys amino asit dizisine sahiptirler .Grup IIB :Bu gruptaki bakteriyosinler primer yapıları birbirinden farklı iki polipeptid içerirler. Ayrı ayrı aktivite gösterebildikleri gibi, etkin bir şekilde aktif hale gelebilmeleri için her ikisinin de aktif olması gerekmektedir. İki polipeptidin aktif hale gelmesiyle, hücre membranında gözenek oluşturarak antimikrobiyal aktivite göstermektedir . Grup IIC : Bu gruptaki bakteriyosinler, Grup II deki bakteriyosinlerin özelliklerini gösteren, Grup IIA ve IIB dışındaki diğer bakteriyosinlerdir. Bu gruptakilerin birçoğu sistein amino asit rezidüsü içermekte ve bu bakteriyosinlere thiolbiotic’ler veya cystibiotic’ler denilmektedir. Tiyo-aktif bakteriyosinler olup, aktiviteleri için indirgenmiş cystine rezidüsüne gereksinim duyarlar .GRUP III BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler daha büyük molekül ağırlığına sahip olup, ısıya karşı duyarlı peptid zincirlerinden oluşmaktadırlar. Ancak bu gruptaki bakteriyosinler henüz yeterince karakterize edilememişlerdir.GRUP IV BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler ise büyük ve kompleks moleküller olup, aktiviteleri için karbonhidrat veya lipid bileşenlerine gereksinim duymaktadırlar. Bu bakteriyosinler hakkındaki bilgiler yetersiz olup, biyokimyasal olarak henüz yeterince karakterize edilememişlerdir. Dolayısıyla bu konuda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır.Bakteriyosinlerin Sentezlenmeleri ve Etki MekanizmalarıBakterilerin, bakteriyosinleri veya benzeri maddeleri neden sentezledikleri ve nasıl kullanmaya başladıkları hakkında çalışmalar yapılmasına rağmen, henüz bu durum tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Ancak bakteriyosinlerin üretim mekanizmaları, amino asit dizilişleri, etki mekanizmaları, üretici genlerin RNA dizilişleri belirlenmiş ve genel olarak bir çok ortak özelliklere sahip oldukları saptanmıştır. Bakteriyosinlerin daha çok plazmid kökenli oldukları ifade edilmesine rağmen, bir kısım bakteriyosinlerin kromozomal kökenli olduğu da ifade edilmektedir. Genel olarak bakteriyosinlerin üretimlerindeki temel prosesler aynıdır. Polipeptid dizisi RNA tarafından kodlandıktan sonra öncü protein olarak ayrılıp bir moleküler sinyalizasyona uğrayıp, çeşitli modifikasyonların ardından sistein sayısına göre son şeklini kazanmakta, daha sonra sec-dependent mekanizması yardımıyla hücre dışına salgılanmaktadır Bakteriyosinler duyarlı mikroorganizmalar üzerinde farklı etki mekanizmalarına sahiptirler. Hücrenin stoplazmik zarına bağlanarak, hücre içerisine girip, zarda gözenekler oluştururlar. Böylece düşük molekül ağırlığına sahip hücre bileşenlerinin hücre dışına sızmasına yol açarlar. Bununla birlikte, iyonların, özellikle de ATP kaybı ve hücre içi pH dengesinin korunmasında etkili olan K+ iyonunun hücre dışına sızması, hücrede enerji tüketimine neden olmaktadır . Hücrede meydana gelen bu değişimler, DNA ve RNA gibi hücre için hayati önemi olan makro moleküllerin degredasyonuna, bu moleküllerle birlikte protein ve peptidoglycan gibi biyolojik proseslerin inhibisyonuna yol açmaktadırBakteriyosinler ve Gıdada KullanımıBilindiği gibi gıda güvenliği açısından, patojen mikroorganizmaların gıdalarda gelişiminin önlenmesi gerekmektedir. Gıdalarda gelişen patojen mikroorganizmalar üzerinde antagonistik mikroorganizmaların ve bakteriyosin gibi metabolik ürünlerinin etkili olması nedeniyle, gıda güvenliğinde bakteriyosin kullanımının önemi oldukça artmıştır. Bakteriyosinlerin gıdalarda antimikrobiyal aktivitelerinin yanı sıra, doğal olmaları, renksiz, tatsız ve kokusuz olmaları da ürün özellikleri açısından oldukça önemlidir.Peptid veya protein yapılarında olmaları ise pankreas kaynaklı proteolitik enzimlerden, mide salgılarından etkilenebildiklerini ve insan vücudunda sindirilebileceklerini göstermektedir. Ayrıca bazı bakteriyosinlerin (Grup II) ısı stabilitelerinin olması, yüksek sıcaklıkta işlem gören birçok gıda maddesinde kullanılabilirliğini sağlamaktadır . Hatta bazı bakteriyosinler otoklavlama sıcaklığında bile stabil kalabilmektedir. Dolayısıyla bakteriyosinlerin et ve süt ürünleri başta olmak üzere birçok gıdada kullanımı mümkün olmaktadır.Gıdalarda bakteriyosinlerden farklı şekillerde yararlanılmaktadır. Doğrudan gıda maddesine katılabildikleri gibi, bakteriyosin sentezleyen koruyucu kültürlerin gıdaya inokulasyonuyla veya gıdanın koruyucu ambalaj materyali ile birlikte de kullanılabilirler. Bu amaçlarla koruyucu kültür olarak daha çok laktik asit bakterileri, bakteriyosin olarak ise, yasal kullanımına izin verilen nisin kullanılmaktadır. Nisinin etki spektrumu diğer birçok bakteriyosine kıyasla daha geniş olup, asidik gıdalarda ve Gram (+) mikroorganizmalar üzerinde oldukça aktiftirler Nisinin pH 2’deki çözünürlüğü, pH 8’e kıyasla 228 kez daha fazladır. Dolayısıyla pH yükseldikçe çözünürlük azalmaktadır. Nisinin koruyucu katkı maddesi olarak kullanımına ilk kez krem peynirlerinde izin verildikten sonra, günümüzde 47 ülke tarafından güvenli gıda koruyucusu olarak kabul edilerek kullanılmaktadır. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (US FDA) yetişkinler için günlük kabul edilebilir nisin miktarını 2.9 mg olarak belirlemiştirNisin et ve et ürünlerinde birçok mikroorganizma üzerinde etkilidir. Bununla birlikte, en önemli özelliklerinden birisi, hastalık ve ölümlere yol açabilen Listeria monocytogenes ‘i inhibe edebilmesidir. Yine nisin, et ve et ürünlerinde oldukça tehlikeli bir patojen olan C. botulinum üzerinde etkilidir. Nisin, antimikrobiyal olarak nitrit için belli düzeylerde alternatif oluşturabilmektedir. Ayrıca nisinin Brochothrix thermosphacta, Carnobacterium divergens ve L. innocua üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla, karkas yüzeyine spreylenmesi, bu mikroorganizmaların sayısını önemli düzeyde azaltmaktadır. Brochothrix thermosphacta üzerinde etkili nisin seviyesinin 400 IU/ml olduğu da bildirilmektedirSüt ürünleri üzerinde yapılan çalışmalarda, nisinin özellikle eritme peynirlerinde toksin üretebilen C. botulinum ‘u inhibe ettiği ve spor oluşumunu engellediği ifade edilmektedir. Bu ürünlerde inhibisyon etkisini gösterebilmesi için farklı seviyelerde kullanılabileceği ifade edilmekle birlikte, kullanım seviyelerinin pH, tuz ve fosfat içeriği ile proses şartlarına bağlı olarak değişebileceği de ifade edilmektedir. Nisinin yanı sıra farklı bakteriyosinlerin gıdalarda kullanımı ve sonuçlarıyla ilgili bazı bilgiler Tablo 2’de verilmiştir.Bakteriyosin Uygulanan gıda EtkileriNisin A Yeniden şekillendirilen et ürünleri (formed meat products) Bakteriyel inaktivasyonNisin A Ricotta peynirinde L. monocytogenes’in kontrolü için kullanılmıştır L. monocytogenes’i 8 hafta etkili bir şekilde inhibe etmiştirPediocin AcH Pediocin AcH sentezleyen L. plantarum WHE 92, olgunlaşmanın başlangıcında Munstar peynirinin yüzeyine spreylenmiştir L. monocytogenes’in gelişimini engellemiştirEnterocin 4 Enterocin sentezleyen E. faecalis INIA4, Manchego peyniri üretiminde kullanılmıştır L. monocytogenes Ohio ‘yu inhibe ederken, Listeria monocytogenes Scott A’yı inhibe etmemiştirLinocin M-18 B. lines kırmızı peynir üretiminde starter olarak kullanılmıştır L. ivanovi ve L. monocytogenes’te 2 log düşüşe neden olmuşturPiscicolin 126 Jambonda L. monocytogenes kontrolü için kullanılmıştır Ticari bakteriyosinlerden daha etkili bulunmuşturLeucocin A L. gelidium UAL187 vakum paketlenmiş sığır etinde bozulma kontrolü için kullanılmıştır L. sake ‘nin de etkisiyle bozulma 8 haftaya kadar geciktirilmiştir.Lactocin 705 Kıyılmış sığır etinde L. monocytogenes’ in gelişimini önlemek için kullanılmıştır L. monocytogenes’ in kıyılmış etlerde gelişimini önlemiştir.Pediocin AcH Tavuk eti sosisinde L. monocytogenes’i nhibe etmek için pediosin üreten P. acidilactici (Ped+) kullanılmıştır Etkili bir şekilde L. monocytogenes sayısını azaltmıştır.Pediocin Şarap ve fırıncılık ürünlerinde kullanım potansiyeli araştırılmıştır Bu tür ürünlerde kullanım potansiyeli olduğu belirlenmiştirPediocin AcH Tavuk etine pediosin preparatı ilave edilmiştir 5 oC’de 28 gün L. monocytogenes gelişimini kontrol etmiştirPediocin PA-1 Fermente sosiste starter olarak P. acidilactici (Ped+) kullanılmıştır L. monocytogenes’i etkili bir şekilde kontrol etmiştir.Enterocin Jambon, domuz eti, tavuk göğüs eti, pate ve sosis’te kullanılmıştır Çeşitli şartlar altında L. monocytogenes gelişimini kontrol etmiştir.Bakteriyosinlerin Diğer Koruyucu Maddeler ve Prosesler ile Birlikte KullanımıBakteriyosinlerin etki spektrumlarının sınırlı olması nedeniyle gıdalardaki etkileri de sınırlı kalabilmektedir. Özellikle Gram (+) mikroorganizmalar üzerinde etkili olmaları nedeniyle, genellikle Gram (-) mikroorganizmalara karşı fazla etkili olamamaktadırlar. Dolayısıyla Gram (-) olan patojen mikroorganizmaların da olduğu düşünüldüğünde, sadece nisin kullanımıyla gıda güvenliğinin sağlanamayacağı açıktır. Bu nedenle, nisinle birlikte diğer gıda koruyucu katkıların veya proseslerin kullanılması gerekmektedir Gram (-) bakterilerin dış zarlarının bütünlüğü bozulduğunda bakteriyosinlere karşı oldukça hassasiyet göstermektedirler. Bu nedenle nisinle beraber hücre zarını bozabilecek trisodyum fosfat veya EDTA gibi çelatların kullanılmasının inhibisyon etkisi yapabileceği bildirilmektedirÖrneğin EDTA, Gram (-) mikroorganizmanın lipopolisakkarit kısmında Mg+2 ’u bağlayarak dış zarın yapısını bozup, nisinin sitoplazmik zara ulaşmasını sağlamaktadırErkan GÜNEŞGıda MühendisiTarım İl Müdürlüğü

http://www.biyologlar.com/bakteriyosinler

NAZOFARİNKS

Farinks, içerisinde hem havanın ve hem de gıda maddelerinin geçtiği bir bölmedir ve anterioposterior yönde düzleşmiştir. 3 alt bölmeye ayrılır: 1- Nazofarinks: Burunun posterior narisinin arkasında, yumuşak damağın üzerinde ve kafatası tabanının altında yer alır. 2- Orofarinks: Dilin posterior yüzeyi ve oral kavitesinin arkasında yer alır. 3- Laringofarinks: Larinksin arkasında yer alır. Farinksin lateral ve posterior duvarı müskülerdir, dolayısı ile farinks genişleme ve daralma özelliğine sahiptir. Fakat nazofarinks hiçbir zaman tamamen kapanmaz, yalnızca çapı değişebilir. Yumuşak damak ve farinksin posterior duvarının karşı karşıya gelmesi ile nazofarinks, orofarinksten tamamen ayrılabilir. Bu hareket yutma esnasında görülür, normalde hiçbir gıda maddesi nazofarinkse geçemez. Nazofarinks epiteli ya psödostratifiye silyalı prizmatik veya stratifiye yassıdır. Stratifiye yassı epitel sürtünmeye maruz yüzeylerde bulunur (bu bölgelerde farinksin posterior duvarı ile yumuşak damağın posterior kenarı yutma esnasında birbirleri ile temas eder). Diğer bölgelerdeki epitel ise goblet hücrelerini de içeren tipik solunum yolları epitelidir. Bu bölgelerdeki lamina propria oldukça fazla elastik doku içerir. Elastik doku, özellikle çizgili faringeal konstrüktör kas ile temasta olduğu yerde, eksternal olarak çok fazladır. Gevşek bir submukozaya yalnızca nasofarinksin lateral kısımlarında rastlanır. Lamina propriada yer alan bezler başlıca müköz tiptir fakat seröz ve karışık bezlere de rastlanır. Lenfatik doku bütün farinks boyunca yaygın bir şekilde gözlenir ve nazofarinkste posterior olarak gerçek lenfatik folliküller bulunur. (Adenoid veya faringeal tonsil). Oral kavite ile orofarinksin birleşim yerinin her iki yanında, lateral olarak da palatin tonsiller yer alır. Diğer bir tonsil de dil kökünde bulunur (lingual tonsil). Nazofarinkste, lateral olarak östaki borusu (Faringotimpanik tüp) orifisinin çevresinde bulunan lenfoid doku topluluğu bazen bir isim verilebilecek kadar büyük olur ki bu durumda “tubal tonsil” adını alır.

http://www.biyologlar.com/nazofarinks

İnsanın Mikroekolojisi

Mikroekolojik açıdan incelendiğinde insan vücudunda sadece kendi hücreleri bulunmaz. İnsan vücudu kendi hücre sayısından daha fazla tek hücreli mikroorganizmaya (bakteri ve mantar) ev sahipliği yapar. Mikroplar doğumdan hemen sonra bebeğin ağız ve burun gibi dışa açılan boşluklarına yavaş yavaş yerleşmek suretiyle koloniler teşkil eder. Yetişkin bir insandaki toplam mikroorganizma sayısı 1014-1015’tir (bu sayı insanın kendi hücrelerinin sayısından yaklaşık 10-100 kat daha fazladır) bunların toplam ağırlığı ise 2 kg’dır. Bedende değişik sürelerde yaşadıkları belirlenmiş mikroorganizma çeşidi 500’den fazladır. Mikroorganizmalarda çoğalma hızına bağlı olarak belirlenen nesil değişiminin gerçekleştiği süre 1-7 gün arasında değişmektedir. Belirli bir ekolojik ortamda yaşayan bitki ve hayvanların teşkil ettiği topluluklara biyosenoz denir. Sağlıklı insanlarda rastlanan mikroorganizmaların (bakterilerin mikroskobik mantarların) belirli vücut bölgelerinde toplanması ve yaratılışları gereği kendilerine en uygun yeri yaşama alanı olarak seçmeleri (biyosenoz) hâdisesine ise mikrobiyotik denmektedir. İnsan bedenindeki mikroorganizma toplulukları (mikrobiyotlar) bedende konaklama sürelerine göre üç alt grupta incelenir. Beden sarayında yaşayan mikroorganizmaların yaklaşık % 90’ı vücutta yaşamaya programlanmış olduğundan sürekli bulunan ve yaşamak için insan vücuduna ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmış olan alt grubu teşkil eder; yaklaşık % 9’u da çeşitli sebeplerle bir araya gelerek orada bulunur (insan vücudunda yaşamaya mecbur olmayan alt grubu meydana getirirler). Herhangi bir sebeple vücutta geçici olarak konaklayan transit grup ise yaklaşık % 001 civarındadır. Yüksek seviyede girift bir düzenleme ve kontrol mekanizmasıyla yaratılmış bir ekosistem olan insan organizmasının bütünlüğünün devamlılığı yapı elemanlarının (hücre doku organ sistem) ve bütünleştirici-birleştirici sistemlerin (sinir sistemi salgı bezleri sistemi kalb-damar ve bağışıklık sistemleri) faaliyetleri neticesinde gerçekleşmektedir. İnsan-mikrobiyot münasebetleri burada destek sistemleri şeklinde bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların bir araya gelip koloni ve birlikler oluşturmasını mümkün kılan faktörler: a) vücut hücre ve dokuları ile mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik; b) genetik yatkınlık ile metabolik alışveriş; c) enformasyon-haberleşme olarak özetlenebilir. a) Vücudumuz ve mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik Günümüzde yapılan araştırmalar insan organizmasındaki çeşitli biyotopların (mikroorganizmaların yaşama alanları) vücuda belli nispette dağıtıldığını göstermektedir. Mikroorganizmalar konakladıkları yapılarla geçici ve/veya sürekli fizikî temas kurmaya meyilli yaratılmıştır. Çeşitli boyut şekil ve iç örgütlenme motifleriyle oluşan kolonilerin meydana gelmesinde bu temaslar önemli rol oynar. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri insan organizmasında çeşitli epitel hücre ve dokuların (mide-bağırsak gibi içi boş organların mukozaları ve deri) yüzeyine yapışmış mikroorganizmalar birliği olan ve vücuttaki çeşitli boşlukları astarlayan biyozarlardır. Biyozarlar içinden sıvıların geçtiği kanallar sistemine ve hava geçişine imkân veren hususi boşluklara sahiptir. Meselâ ağız ve burnun içini döşeyen sümüksü zarı teşkil eden hücreler (epitelyum doku); mikroorganizmalar vücudun savunma hücreleri olan lökositler ve makrofajlar (göçebe hücreler) için geçirgen olduğundan bir mikroorganizmanın kendi biyotopundan diğerine taşınabilmesi mümkündür. Meselâ kişi ayak parmaklarının aralarını kaşıdıktan sonra elini yıkamadan kulağını kaşırsa veya elini gözüne-ağzına götürürse mikrobiyotların yaşama alanlarının değişmesine sebep olur ve neticede o kişinin enfeksiyona bağlı hastalıklara yakalanma riski artar. Bu hususla ilgili olarak Hz. Muhammed’in (sas) uykudan uyandığımızda ellerimizi yıkamamız gerektiğine dâir tavsiyesi çok dikkat çekicidir (Bu hadîste Hz. Peygamber (sas) ellerimizin nerede sabahladığını bilemeyeceğimizi de ifade eder). Yaşama alanını sürekli değiştirme davranışı geçici konaklama yapan gruptaki mikroorganizmalar için sürekli bir özelliktir. Buna karşılık hem vücutta mecburen sürekli olan grup hem de herhangi bir sebebe bağlı olarak konaklayan grup için bu davranış çeşitli faktörlerle tetiklenir (aşırı sıcak ve soğuk travma stres zehirlenme kan dolaşımındaki bozukluklar vs.). b) Vücut ve mikroorganizmalar arasındaki genetik ve metabolik alışveriş Aynı veya farklı ırktan mikroorganizma topluluklarının bedenin belli bölgelerinde yoğunlaşıp koloni ve birlikler oluşturmasında bunların genetik unsurlarının (bakteriyel DNA parçaları plazmidler) kendi aralarındaki değiş-tokuşu önemli rol oynar. Son yıllarda yapılan araştırmalar bu canlıların sadece kendi aralarında değil insan vücudunun hücreleriyle (epitel dokunun yüzeyindeki hücrelerle) de genetik bilgi alışverişinde bulunduklarını ortaya koymuştur. Bilhassa insanda ve diğer memelilerde bağışıklık sisteminin birinci vazifesi vücuda ait olan ve olmayan (gerek vücut içinden gerek dışarıdan gelen) hücreleri ayırt etmektir. Bunu vücut hücrelerinin zarlarına yerleştirilmiş olan ve hücrenin kimliği sayılan molekül takımlarıyla (antijen) yapar. Bu yüzden vücudumuzda sürekli yaşayan mikroorganizmalar yabancı muamelesi görmemek için kendilerini bu sisteme tanıtmalıdır. Bu tanıtma yollarından biri genetik bilginin değiş-tokuşudur. Bu değiş-tokuşla vücudun bağışıklık sisteminde rol alan hücrelerin tanıyıcı fonksiyon gören kendi antijen desenlerinde vücutta sürekli yaşayan bakterilerin bir kısım antijenlerinin de yer alması mümkün olur. Bu genetik alışveriş hem vücudumuzu koruyan bağışıklık sisteminin mikroorganizmalara karşı güçlenmesine hem de bu canlıları bağışıklık sistemine karşı nispeten güçlü hâle getirerek ihtiyaç ve beklentileri farklı iki canlı ekosistem arasında bir istikrarın teşekkülüne katkı yapmaktadır. Bu mekanizmalar insan organizmasının belli bölgelerine yerleşen mikroorganizmaların genetik yapısının sadece o bölgede yaşayacak şekilde yüksek seviyede özelleşerek uyum sağlamasına yol açmaktadır. Vücudun değişik bölgelerinde yaşamaya ve karşılıklı fayda üretmeye azamî uyum sağlamış mikroorganizma toplulukları bulundukları bölgeden başka bölgelere taşındıklarında hem uyumlarını hem de istikrarını kaybederek hastalıklara sebep olmakta ve bağışıklık sistemi bunları öldürmek için harekete geçmektedir. c) Enformasyon-haberleşme Hücre içi ve hücreler arası haberleşme (enformasyon) mekanizmaları mikroorganizmalar topluluğunun insan vücuduna uyum sağlayıp yerleşmesi için olmazsa olmaz bir faktördür. Mikroorganizmaların ve çeşitli canlıların aralarındaki kimyevî haberleşmenin önemli bir kısmı feromon denen moleküllerle gerçekleştirilir. Mikroorganizma tarafından üretilen çeşitli yapılardaki (proteinler modifiye olmuş aminoasitler lipidler vs.) feromonlar hem koloni içerisinde haberleşmeye hem de çeşitli türlerin kendi aralarında haberleşmesine vesile olur. Son yıllarda koloni oluşturan bakterilerin de feromonlar vasıtasıyla haberleştikleri tespit edildi. Feromonlar bakteri ve mantarların üremelerinin düzenlenmesinde spor oluşumunda tabiî antibiyotiklerin üretiminde ve biyozarların oluşumunda rol alır. Mikroorganizma topluluklarının insan vücudunun ekosistem şartlarına uyumunda ve katılımında bir başka önemli faktör de metabolik işbirliği ve yardımlaşmadır. Mikroorganizmaların yaşadığı çevrenin şartları değişmeye başladığında ortamda mevcut beslenme maddelerinin en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak üzere çeşitli ırk ve cinsten mikroorganizmalar arasındaki metabolik münasebetler yeniden düzenlenir. Böyle bir düzenlemeye misâl olarak insan bağırsağında topluluk hâlinde (konsorsiyum) yaşayan farklı bakteri gruplarının (çeşitli vitaminler üreten eubacteria ve metan gazı üreten archaebacteria) hem kendi aralarındaki hem de vücuda alınan besinlerle olan metabolik münasebetleri verilebilir. Vitamin üreten ve sindirimi kolaylaştıran bakterilerin metabolik faaliyetlerinin yan ürünlerinden biri olan hidrojen metan gazı üreten bakteriler için çok gerekli bir moleküldür. Normal fizyolojik şartlarda adı geçen bakteri konsorsiyumunun ortakları arasında dengeli bir münasebet olduğunda bağırsaklarda çok fazla metan (CH4) ve hidrojen sülfür (H2S) gazı birikmez. Bu denge bozulursa (meselâ kuru bakliyat fazla tüketilirse) metan gazının bağırsaktaki üretilme hızı artar ve vücut daha fazla gaz çıkarır. Bedenin canlılığını sürdürmesinde mikrobiyotların rolü Hem çeşit hem de biyo-kütle açısından bağırsaklardaki mikroorganizma topluluğu insandaki mikrobiyotun en kalabalık kısmını teşkil eder. Bağırsak mikroorganizmaları mayalanmaya (fermentasyon) bağlı olarak birtakım gıda maddelerinin (selüloz dahil) parçalanmasına yardım eder. Bu arada oluşan kısa zincirli yağ asitleri (asetik propionik ve butirik asit) bağırsak epitel hücreleri ile organizmanın diğer hücreleri tarafından (kan dolaşım sistemine emildikten sonra) enerji üretiminde kullanılır. Bakterilerce gerçekleştirilen kimyevî reaksiyonlar ısı da üretir. Mikroorganizmaların ağırlıklı olarak bulundukları kalın bağırsak bu yüzden ısı üreten bir organ olarak da bilinir. Bağırsaktaki mikroorganizmalar vitaminlerin (B grubu H K vs. vitaminleri) antibiyotiklerin ve protein sentezi için vazgeçilmez olan aminoasitlerin üreticisidir. Bunun yanında bağırsak bakterileri detoksifikasyon (zehirli maddelerin tesirsiz hale getirilmesi) fonksiyonunu da yerine getirir. Vücudumuz için toksik olabilecek mikroorganizmaları (canlı yahut ölü) parçalanmamış gıda liflerini (selüloz vs.) dışarıdan alınan ve içeride üretilen toksik maddeleri (fenoller merkaptanlar aminler vs.) zararsız hâle getirme mekanizmasıyla donatılmış yüksek emilim ve bağlama kapasitesi olan emici-tutucu (sorbent) moleküllerin sentezi bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Bakterilere sentezlettirilen bu hususi emiciler hem toksik molekülleri kendilerine bağlayarak tesirsiz hâle getirir hem de onların vücut dışına atılmasına öncülük eder. Hastalık yapıcı (patojen) mikroorganizmalara karşı koruyucu kalkan vazifesi gören mikrobiyotlar patojenlerin biyozar yüzeyinde çoğalmalarını ve epitel tabakadan geçerek bedenin iç ortamına (doku sıvısına lenflere kana) sızmasını engeller. Bedenin değişik noktalarına yerleştirilmiş mikroorganizmalar bağışıklık sisteminin aynı güçte tutulmasında önemli rol oynar. Mikroorganizmaların öldürülmesi ve sindirilmesi sırasında oluşan makromoleküller metabolize edilirken açığa çıkan pek çok kimyevî madde (metabolit) bağışıklığın teşekkülünde uyarıcı ve tetikleyici rol alır. Mikrobiyotların hayatlarını sürdürmesinde dokuların rolü Beden ile mikroorganizmaların karşılıklı münasebetleri için hem beden hücreleri hem de mikroorganizmalar hususi mekanizmalarla donatılmıştır. Derimizin en üst tabakasında keratinsi ölü epitel hücrelerinin dökülmesi ve sindirim borusu gibi düz kaslı içi boş organlardaki sağılım (peristaltik) hareketi bunlardan bazılarıdır. Hususi olarak sentez edilen kimyevî faktörlere örnek ise salgıların mineral bileşenleri pH düzenleyicileri (tuzruhu biyokarbonat iyonu vs.) hazmettirici fermentler safra asitleridir. Biyolojik faktörlere örnek olarak çeşitli salgıların yapısındaki bakteri öldürücü (bakterisit) moleküller (lizozim immunoglobulinler vs.) sümüksü (mukus) zarların ve derinin lokal bağışıklık sistemi olan immun-kompetan hücreler (öncelikle T-lenfositler) verilebilir. Mikroorganizmalar ile vücut doku ve hücrelerinin aynı sistem içinde bu ölçüde uyumlu birbirinin işine yardımcı ve tamamlayıcı olmaları en önemlisi de tek bir hedef için hizmete yönelmeleri tesadüfî olabilir mi? Bedenle misafir ettiği mikroorganizmalar arasındaki karşılıklı faydaya dayalı münasebetin bozulması: Dispioz Eğer bedenimizde yaşayan mikroorganizmaların (mikrobiyotun) keyfiyet ve miktarlarındaki sapmalar vücudun fizyolojik mekanizmalarıyla telâfi edilemezse dispioz denen patolojik durum ortaya çıkar. Bu durumu kolaylaştıran faktörlere yoğun strese maruz kalma antibiyotik ve hormon tedavileri alerjiler radyasyona maruz kalma iklim şartlarının çok sık değişmesi misâl verilebilir. Bağırsaktan atılan dışkının (fekal) bakteriyolojik analizi simbiyotik (bifidobakteriler laktobasiller vs.) ve patojen (enterobakterilerin patojenik çeşitleri basiller psedomonatlar mikroskopik mantarlar vs.) mikroorganizma gruplarının ne ölçüde dengede olduğunu gösterir. Bazı durumlarda ince bağırsak ekosistemi bozulursa patojenik özellikleri öne çıkan kalın bağırsak mikroorganizmalarıyla kirlenmeye başlar. Daha ağır durumlarda bu patojen mikroorganizmalar bağırsak dışına çıkarak iç organlara yerleşebilir. Bağırsaklardaki mikroorganizma profilinin böylesine bozulması patojenik mikroplara karşı koruyucu kalkan faaliyetini aksatır. Bir sonraki basamakta ise bedenin hazmetme (polisakaritlerin parçalanması) ve biyosentez fonksiyonu (vitaminler ve aminoasitlerin sentezi vs.) ağır şekilde bozulmaya başlar. Bu şartlar kontrol altına alınıp normale döndürülemezse mikroorganizmaların bazı çeşitlerinde hızlı artış bazı çeşitlerinde ise hızlı ölüm gözlenir. Neticede bedenin sağlıklı şekilde canlılığını devam ettirebilmesi için gerekli faaliyetler bundan zarar görür ve bedende toksik maddelerin oluşması artabilir. Yukarıdaki menfî tablonun oluşmaması için antibakteriyal ilâçların gereksiz alınmaması; mikrobiyotanın besin kaynağı olan ve bunların çoğalmasını uyaran yoğurt ve kefir gibi prebiyotiklerin kullanılması; bağışıklık sisteminin ve lokal bağışıklığın uyarılması; fonksiyonel ve dengeli beslenme için fazla miktarda besin lifleri ihtiva eden (kepek sebze meyve) ve canlı mikroorganizma kültürleriyle zenginleştirilmiş gıdaların (mayalanmış süt karışımları) alınması; bifidobakterilerin çoğalmasını uyaran maddelerin (patates pirinç suyu havuç tatlı kabağı soya) yenmesi alınabilecek başlıca tedbirlerdir. Özetlersek vücudumuzun çeşitli bölgelerini yurt edinmiş mikroorganizmaların bedenle karşılıklı fayda üretmeye dayalı (simbiyotik) münasebetleri o kadar girifttir ki bu muhteşem mikroskobik canlıların sırları ancak ağ tabanlı bir sistem olarak modellenebilirse tam olarak çözümlenebilir.

http://www.biyologlar.com/insanin-mikroekolojisi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0