Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 123 kayıt bulundu.
ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

ALADAĞLAR MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : ALADAĞLAR MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1995 Alanı : 54.524 ha. Konumu : Niğde, Kayseri ve Adana illeri sınırları içerisindedir. Ulaşım : Niğde ili Çamardı ilçesine yaklaşık 15 km., Kayseri ili Yahyalı ilçesine ise 30 km. uzaklıktadır. Kaynak Değerleri :           Aladağlar Milli Parkı jeolojik yapı açısından değişik zamanlara ait formasyonlarla temsil edilmekle birlikte, en yaygın formasyon Mesozoik yaşlı kireç taşlarıdır. Bunun yanında sahada derinlik volkanizmanın ürünü olan gabro, piroksenit gibi kayaçlarla, subofiolitik metamorfitlere ve daha genç dönemleri karakterize eden Tersiyer ve Kuvaterner yaşlı oluşumlara da rastlanılmaktadır.           Aladağlar yöresi ülkemizin tektonik açıdan en faal bölgelerinden birisidir. Yöre özellikle Alp orojenezi sırasında şaryaj ve bindirmelere sahne olmuştur. Tektonik literatürüne “Ecemiş Kasidosu” olarak da giren bu sahada düşey ve yatay atımlı birçok fay bulunmaktadır. Aladağlar çeşitli jeolojik süreçler ve tektonizma sonucu oluşan naplar, klipler, tektonik pencereler gibi ilginç yapısal unsurlarıyla da dikkat çekmektedir.           Aladağlar Milli Parkı gerçek anlamda bir jeomorfolojik açık hava müzesidir. Yörenin şekillenmesinde yapı ile birlikte flüvial koşullar ve Pleistosen buzullaşması önemli bir rol oynamıştır. Yörede bu üç unsura ait değişik morfolojik birimlere rastlamak çok olağandır. Yörenin belli başlı jeomorfolojik karakteri derin vadilerle parçalanmış olmasıdır. Buzul morfolojisine ait birçok ize rastlanmakta, özellikle yöredeki birçok sirk gölleri ve morenler bu morfolojinin kılavuz şekilleri olarak göze çarpmaktadır.           Yöre klimatik açıdan kendine has özelliklere sahiptir. Yazları sıcak, kışları soğuk ve kar yağışlı olarak tanımlanabilecek bu klimatik yapı yörenin yüksek kesimlerinde kalıcı karların barınmasına imkan sağlamaktadır. Yörede gece ile gündüz sıcaklık farkı (günlük amplitüd) oldukça fazla olup, geceleri göllerin donmasına neden olan düşük sıcaklık, gündüzleri 30 dereceye kadar çıkmaktadır.           Aladağlar Milli Parkı vejetasyon açısından çok zengin olup, ormanı oluşturan hakim türler karaçam ve kızılçamdır. Karaçamdan kızılçama geçiş zonunda yer yer bu iki türün oluşturduğu karışık meşcerelere de rastlanmaktadır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde ise meşcere oluşturmayan sedir ve kuzey bakılı nem bakımından daha elverişli yerlerde de göknarlara rastlanılmaktadır.           Ormanın üst sınırından itibaren Alpin Zonu başlar. Bu zonda Alpin çayırları yer almaktadır. Alpin Zonu ve daha yüksek kesimlerde yükseklik ve eğim koşullarından kaynaklanan çıplak kayalık mostralara ulaşılmaktadır. Yaban hayatı sakinleri yaban keçisi, ayı, tilki, kurt, vaşak, sansar ve su samurudur.  Görünecek Yerler : Milli parkın peyzaj güzelliği ile Kapuzbaşı Şelaleleri ile buzul gölleri görülmeye değer niteliktedir. Mevcut Hizmetler : Milli parkta Yaban Hayatı Koruma Bölgesi ayrılmış olup, üretme istasyonu mevcuttur.          Kamp alanı, günübirlik alanlar, mola alanları, yürüyüş parkurları, doğa yürüyüş patikaları, bazı noktalarda yayla gelişimleri mevcuttur.           Akarsularında alabalık üretimi ve spesifik olta balıkçılığı yapma olanağı bulunan Aladağlar, ülkemiz turizmine alternatif seçenekler yaratacak potansiyele sahiptir. FLORA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Belli başlı türler; Karaçam, ardıç, göknar, titrek kavak, meşe,sedir ağaç türeleri ile yabani yonca , ayrık, keven, papatya, sütlegen, sığır kuyruğu, kekik, menekşe, devedikeni gibi otsu bitkilerdir.. Aladağlar Milli Parkını orman açısından çok zengin olmamakla birlikte , Emli vadisindeki ormanı oluşturan hakim türler Karaçam ve Kızılçamdır. Karaçamın yayılış alanındaki güney bakılı kesimlerde Sedir ve nem bakımından daha elverişli kuzey bakılı yerlerde de göknarlara da raslanmaktadır. Alanda toplam 101 endemik takson ve tehlike altındaki takson 68 (66 endemik) bulunmaktadır. FAUNA Aladağlar Milli Parkı ,730 rakamından 3756 rakıma kadar yaklaşık 3000 m. lik rakım farkına bağlı olarak ortaya çıkan farklı yaşam ortamlarında yaşayan bitki ve hayvan türleri ile muazzam bir biyoçeşitliliğe sahiptir. Aladağlar’da 2000 metreden fazla yüksekliklerdeki alanlar ur kekliğin üreme ve barınma alanları olup aynı zamanda kral kartalın egemenlik alanı durumundadır. Yaban keçisine üreme, barınma ve beslenme zamanlarına göre her yerde rastlanabilmektedir. Yaban keçisi, kurt, yabani tavşan, tilki, gelengi, sincap, porsuk, kuyruk süren, kirpi, oklu kirpi, yaban domuzu, sansar, karakulak, kakım, gelincik, su samuru, köstebek, tarla faresi, cüce yarasa, nalburlu yarasa, sırtlan ve vaşak önemli yaban hayatı üyeleridir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/aladaglar-milli-parki

Vahşi Buluş: Hamile Fosil Bütün Dinozorların Önceden Düşünüldüğü Gibi Yumurtlamadığına Dair Bir Kanıt Oluşturuyor!

Vahşi Buluş: Hamile Fosil Bütün Dinozorların Önceden Düşünüldüğü Gibi Yumurtlamadığına Dair Bir Kanıt Oluşturuyor!

En küçük devler: Dinozor yumurtalarını keşfetme serisi / 12 Mart 2002 de Chicagos Field Müzesi’nde Yumurta Bebek Sauropodunun Ölçeklendirilmiş Bir Modeli Sergilendi. FOTOĞRAF : TİM BOYLE

http://www.biyologlar.com/vahsi-bulus-hamile-fosil-butun-dinazorlarin-onceden-dusunuldugu-gibi-yumurtlamadigina-dair-bir-kanit-olusturuyor

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Fotoğrafta bir çift akvaryum çiklet balığı türü olan Telegramma brichardi bulunmaktadır. Fotoğraf:Oliver Lucanus

http://www.biyologlar.com/kongo-nehri-baliklarinin-hizli-evrimi

'Koca burunlu' yeni bir dinozor türü bulundu

'Koca burunlu' yeni bir dinozor türü bulundu

Bilim insanları, ABD’nin Utah eyaletinde yapılan kazılarda yeni bir dinozor türünün iskeletine ulaştı. ABD'de büyük burnu veboynuzlarıyla dikkat  çeken yeni bir dinozor çeşidine ait kemikler gün ışığına çıkarıldı.Boyu 4,5 metre, ağırlığı ise 1,8 tona ulaşan Nasutoceraptops titusi adı verilen yeni dinozor türü, Proceedings of the Royal Society B adlı bilimsel dergide bilim dünyasına tanıtıldı.Dinozoru tanıtan Utah Üniversitesi'ne bağlı Ulusal Utah Müzesi yetkilileri yeni türün özellikle çok büyük burnu ve gözlerinin üzerinde alışılmadık ölçülerde uzun ileriye doğru uzanan kavisli boynuzlarıyla benzersiz olduğuna işaret etti.Triceratops ailesine mensup yeni türe adı, mensup olduğu ailenin ismini ifade eden Nasutotceratops ile Grand Staircase-Escalante Ulusal Abide adıverilen keşif bölgesinde uzun yıllar çalışmalarda bulunan paleontolojist AlanTitus'un soyadı birleştirilerek konuldu. BOYNUZLARIYLA ‘MESAJLAŞIYORLARDI’ Proceedings of the Royal Society B yayımlanan araştırmada yer alan Denver Doğa ve Bilim Müzesi’nden paleontolog Scott Sampson, ‘Nasutoceratops türünün yavaş hareket eden, korunmak için gür çalılıkların arasında gezinen bir dinozor olduğunu’ söyledi.Erkeklerin, dişilerle beraber olmak için ‘kafalarıyla dövüştüklerini’ belirten Sampson, ‘kıvrık boynuzlarını kavgalarda üstün gelmek için kullandıklarını’ ifade etti.

http://www.biyologlar.com/koca-burunlu-yeni-bir-dinozor-turu-bulundu

Cumhuriyet'in Başlangıç Döneminde Patoloji

Prof.Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1936) (Soyadı kanunundan sonra Aknar) Tıp Fakültesi'nde patoloji kürsüsünü kuran, modern patoloji eğitimini temellerini atan, gerektiğinde cephede hekimlik yapan, gerektiğinde laboratuvarda o döneme göre son derece ileri araştırmalar yapan ve deneysel karsinogenez (Kanser gelişimi) konusunda çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan bir Türk hekimidir. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra (1899), Almanya'ya gönderilmiş, döneminin önde gelen tıp bilim adamları ile çalışmış, çok değerli araştırmalar yapmıştır. Patolojide Alman okulunu öğrenen Hamdi Suat, 1904'te İstanbul'a dönmüş ve Gülhane'nin patolojik anatomi hocalığına atanmıştır. 1909 yılında Haydarpaşa'da askeri ve mülki tıbbiyelerin birleştirilmesiyle oluşturulan Darülfünun Tıp Fakültesi Patolojik Anatomi Hocalığına getirilmiş, bu görevi 1933 Reformu'na kadar sürdürmüştür. Hamdi Suat, kendisinden önce daha çok teorik derslerden ibaret olan Patoloji'yi uygulama alanına sokmuştur. Patoloji laboratuarını kurmak ve daha sonra geliştirmek için çalışmış, eğitim sistemini değiştirerek pratik uygulamalara ve deneysel araştırmalara büyük önem vermiştir. Hamdi Suat çok sayıda araştırma ve inceleme yapmıştır. Almanca ve Fransızca yayınlanan 40 makalesi, ayrıca 5 de Türkçe makalesi vardır. Özellikle veba, deri hastalıkları, bitki ve hayvanlarda tümör gelişimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Öğrenciler için Genel Patoloji (Teşrih-i Marazi-i Umumi, 1914), Otopsi ve Adli Tıpta Önemi (Fethi Meyyit ve Tıbbı Adlide Ehemmiyeti, 1921) adlı ders kitaplarını yazmıştır. Bu kitapların 1929 ve 1930'daki 4. baskılarını latin harfleri ile bastırarak, kitaplarını latin harfleri ile yayınlayan ilk üniversite hocası olmuştur. Ayrıca Hamdi Hoca kürsüsüne ilk kez kadın asistan doktoru kabul eden üniversite hocasıdır. Almanya'da tıp öğrenimi gören Dr. Semiramis Rıfat Tezel 'i ihtisasını yapmak üzere kürsüye kabul etmiştir. Kendi adıyla anılan "Hamdi Erili" içinde uzun yıllar bozulmadan ve renk değişikliğine uğramadan saklanabilen doku ve organlardan oluşan 1800 olguluk büyük bir patoloji müzesi kurmuştur. İlk Patoloji kürsüsünü Gülhane Askeri Hastanesi'nde 1904'te kurmuş, otopsi ve mikroskopiye dayalı ilk Patoloji eğitimini 1907'de başlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında tifüs salgını üzerine araştırmalar yapmış ve ilk kez tifüs aşısı uygulamasını gerçekleştirmiştir. O dönemde ülke sağlık ortamının en önemli konularını ele alan Milli Tıp Kongresinin daha üçüncüsünde kanserin ana gündem olmasını sağlamıştır. Kanserin günümüzde kazandığı önemi neredeyse yetmiş yıl öncesinden görmüş ve bilim insanları kadar ulusal sağlık politikalarını belirleyenlerin ilgisini de çekmeyi başarmıştır. Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun öncülü sayılan "Kanserle Mücadele ve Taharri Cemiyeti" 1933'te Hamdi Suat Aknar'ın girişimleri ile kurulmuştur. Hamdi Suat Aknar, döneminin önde gelen patologları arasında saygın bir bilim adamı olarak yer almıştır. Alman Patoloji Cemiyetinin ilk Türk üyesi olmuş, çeşitli uluslararası toplantılarda ülkemizi başarıyla temsil etmiştir. 1930 yılında Bakü'de toplanan Rus Tıp Kongresi, ulaşımdaki zorluklar nedeniyle Hamdi Suat geciktiği için açılışını ertelemiştir. "Acta Cancrologica" dergisinin yayın kuruluna seçilmiştir. Türk ve dünya tıbbına büyük katkıları olmuş, çok değerli doktorlar, bilim adamları yetiştirmiştir. Bunlar arasında Kamile Şevki (Mutlu) ve Perihan Çambel, Hamdi Suat Okulu'nun temsilcileri olarak önemli hizmetler vermişlerdir. Ölümünden çok uzun bir dönem sonra 1974'te TÜBİTAK hizmet ödülüne layık bulunmuştur. Modern Patolojinin kurucusu olan Hamdi Suat Aknar 1933 de üniversite reformunun getirdiği ve uzun yıllar eleştiri konusu olan bir uygulama ile Darülfünun'dan uzaklaştırılmış, Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın müdahalesiyle Vakıf Gureba Hastanesi'nde çalışmaya devam etmiş, 13 Mart 1936'da tüberkülozdan ölmüştür. Prof.Dr. Hamdi Suat Aknar (1873-1936) (Soyadı kanunundan sonra Aknar) Tıp Fakültesi'nde patoloji kürsüsünü kuran, modern patoloji eğitimini temellerini atan, gerektiğinde cephede hekimlik yapan, gerektiğinde laboratuvarda o döneme göre son derece ileri araştırmalar yapan ve deneysel karsinogenez (Kanser gelişimi) konusunda çalışmalarıyla uluslararası ün kazanan bir Türk hekimidir. Tıbbiyeyi bitirdikten sonra (1899), Almanya'ya gönderilmiş, döneminin önde gelen tıp bilim adamları ile çalışmış, çok değerli araştırmalar yapmıştır. Patolojide Alman okulunu öğrenen Hamdi Suat, 1904'te İstanbul'a dönmüş ve Gülhane'nin patolojik anatomi hocalığına atanmıştır. 1909 yılında Haydarpaşa'da askeri ve mülki tıbbiyelerin birleştirilmesiyle oluşturulan Darülfünun Tıp Fakültesi Patolojik Anatomi Hocalığına getirilmiş, bu görevi 1933 Reformu'na kadar sürdürmüştür. Hamdi Suat, kendisinden önce daha çok teorik derslerden ibaret olan Patoloji'yi uygulama alanına sokmuştur. Patoloji laboratuarını kurmak ve daha sonra geliştirmek için çalışmış, eğitim sistemini değiştirerek pratik uygulamalara ve deneysel araştırmalara büyük önem vermiştir. Hamdi Suat çok sayıda araştırma ve inceleme yapmıştır. Almanca ve Fransızca yayınlanan 40 makalesi, ayrıca 5 de Türkçe makalesi vardır. Özellikle veba, deri hastalıkları, bitki ve hayvanlarda tümör gelişimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Öğrenciler için Genel Patoloji (Teşrih-i Marazi-i Umumi, 1914), Otopsi ve Adli Tıpta Önemi (Fethi Meyyit ve Tıbbı Adlide Ehemmiyeti, 1921) adlı ders kitaplarını yazmıştır. Bu kitapların 1929 ve 1930'daki 4. baskılarını latin harfleri ile bastırarak, kitaplarını latin harfleri ile yayınlayan ilk üniversite hocası olmuştur. Ayrıca Hamdi Hoca kürsüsüne ilk kez kadın asistan doktoru kabul eden üniversite hocasıdır. Almanya'da tıp öğrenimi gören Dr. Semiramis Rıfat Tezel 'i ihtisasını yapmak üzere kürsüye kabul etmiştir. Kendi adıyla anılan "Hamdi Erili" içinde uzun yıllar bozulmadan ve renk değişikliğine uğramadan saklanabilen doku ve organlardan oluşan 1800 olguluk büyük bir patoloji müzesi kurmuştur. İlk Patoloji kürsüsünü Gülhane Askeri Hastanesi'nde 1904'te kurmuş, otopsi ve mikroskopiye dayalı ilk Patoloji eğitimini 1907'de başlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında tifüs salgını üzerine araştırmalar yapmış ve ilk kez tifüs aşısı uygulamasını gerçekleştirmiştir. O dönemde ülke sağlık ortamının en önemli konularını ele alan Milli Tıp Kongresinin daha üçüncüsünde kanserin ana gündem olmasını sağlamıştır. Kanserin günümüzde kazandığı önemi neredeyse yetmiş yıl öncesinden görmüş ve bilim insanları kadar ulusal sağlık politikalarını belirleyenlerin ilgisini de çekmeyi başarmıştır. Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun öncülü sayılan "Kanserle Mücadele ve Taharri Cemiyeti" 1933'te Hamdi Suat Aknar'ın girişimleri ile kurulmuştur. Hamdi Suat Aknar, döneminin önde gelen patologları arasında saygın bir bilim adamı olarak yer almıştır. Alman Patoloji Cemiyetinin ilk Türk üyesi olmuş, çeşitli uluslararası toplantılarda ülkemizi başarıyla temsil etmiştir. 1930 yılında Bakü'de toplanan Rus Tıp Kongresi, ulaşımdaki zorluklar nedeniyle Hamdi Suat geciktiği için açılışını ertelemiştir. "Acta Cancrologica" dergisinin yayın kuruluna seçilmiştir. Türk ve dünya tıbbına büyük katkıları olmuş, çok değerli doktorlar, bilim adamları yetiştirmiştir. Bunlar arasında Kamile Şevki (Mutlu) ve Perihan Çambel, Hamdi Suat Okulu'nun temsilcileri olarak önemli hizmetler vermişlerdir. Ölümünden çok uzun bir dönem sonra 1974'te TÜBİTAK hizmet ödülüne layık bulunmuştur. Modern Patolojinin kurucusu olan Hamdi Suat Aknar 1933 de üniversite reformunun getirdiği ve uzun yıllar eleştiri konusu olan bir uygulama ile Darülfünun'dan uzaklaştırılmış, Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın müdahalesiyle Vakıf Gureba Hastanesi'nde çalışmaya devam etmiş, 13 Mart 1936'da tüberkülozdan ölmüştür.

http://www.biyologlar.com/cumhuriyetin-baslangic-doneminde-patoloji

1933 Reformu ve Hamdi Suat Aknar Sonrası (Patoloji'de Alman etkisi)

1933 Reformu sırasındaNazi Almanya'sından kaçarak ülkemize gelen Prof. Philip Schwartz (1894-1978) ve Prof. Siegfried Oberndorfer (1876-1944) uzun yıllar patolojik anatomi eğitimi vermişler, pek çok öğrenci ve patolog yetiştirmişlerdir. Prof. Schwartz patolojik anatomi kürsüsünün başına gelerek, öğrenci ve asistan eğitiminde makroskobi, mikroskobi ve otopsi konusunda pratik uygulamaya önem vermiş, Türkiye'de ilk kez klinikopatolojik dersleri 1942'de başlatmış, bugün hala korunan arşiv sistemini yerleştirmiştir. Schwartz'ın yanında yetişen Besim Turhan , Münevver Yenerman , Talia Bali Aykan , Süreyya Tanay , Bedrettin Pars , Kemal Akgüder , İhsan Şükrü Aksel ve Perihan Çambel Türkiye'nin ilk patoloji hocaları ve çeşitli patoloji kürsülerinin kurucuları olmuşlardır. Prof. Oberndorfer İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1937'de kurulan Genel Patoloji ve Deneysel Patoloji kürsüsüne atanmış; Sedat Tavat, Üveis Maskar , Osman Saka , Satı Eser gibi patologların yetişmesinde etkili olmuştur. Oberndorfer ülkemizdeki çalışmaları sırasında nöroendokrin hücreleri ilk kez tanımlamıştır. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bu gelişmeler yaşanırken Hamdi Suat Aknar'ın öğrencilerinden Kamile Şevki Mutlu ve Perihan Çambel patolojinin yaygınlaşması, kurumsallaşması konusunda önemli çalışmalar yapmışlardır. Kamile Şevki Mutlu (1906-1987) ilk kadın tıp profesörümüzdür. Hamdi Suat Aknar'ın ayrılmasından sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde durmamış, Ankara'ya gelerek Numune Hastanesi'ndeki patoloji laboratuarını kurmuştur. Burada 10 yıl süre ile çalışmış (1935-1945), daha sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi açılırken Üniversite'nin gereksinimi nedeniyle Histoloji ve Embriyoloji kürsüsünü kurmuş, Üniversite'nin açılış dersini vermiştir. Perihan Çambel (1909-1987), Hamdi Suat'ın ardından Vakıf Gureba Hastanesinde çalışmış, ABD de kanser üzerine bilimsel araştırmalar yapmıştır. Daha sonra Ankara Numune Hastanesi'nde patolog olarak görev yaparken kanserle ile ilgili deneysel araştırmalarını sürdürmüştür. Kamile Şevki ve Perihan Çambel Hamdi Suat ile sonraki kuşak arasında aracı rol oynamıştır. Ancak Çambel'in Üniversite dışında kalması, Mutlu'nun ise Histoloji-Embriyoloji'ye geçmesi patoloji bakımından ciddi bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Alman Hocaların ise Oberndorfer öldükten ve Schwartz başta maddi nedenler olmak üzere çeşitli nedenlerle ülkemizden ayrıldıktan sonra kalıcı izler bırakmamış, bir anlamda patoloji üçüncü kez yeniden doğmak durumunda kalmıştır. Kamile Şevki (1906-3 Ekim 1987) Darülfünun'un ilk kadın mezunlarından biri olarak bitirmiştir. Aynı yıl Hamdi Suat'ın yanında ihtisasa başlamış, ilk makalesini öğrenciliği sırasında yayınlamıştır. 1932'de Hamdi Suat'ın önerisiyle maddi güvence sağlaması için aynı zamanda dermatoloji uzmanlık sınavına girerek diploma almıştır. 1933-1935 yılları arasında Berlin Üniversitesi Patoloji Bölümünde Prof. Rössie'nin yanında çalışmış, yurda döndüğünde sınava girerek uzman olmuştur. Türkiye'nin ilk kadın patoloji uzmanı olarak İstanbul Üniversitesi'ne atanmış ancak Hamdi Suat buradan ayrılmış olduğundan Üniversite'de kalmamış, Ankara Numune Hastanesi Anatomik Patoloji uzmanlığına tayin olmuştur. Kamile Şevki'nin atama kararında Cumhurbaşkanı Atatürk'ün de imzası vardır. 1945'te Ankara Üniversitesi kurulana kadar Numune Hastanesi'nde çalışmıştır. Tıp Fakültesi'nin kuruluşunda Histoloji'de gereksinim olduğu için Embriyoloji kürsüsünü kurmak üzere atanmışsa da 1.6.1952'ye kadar vekaleten Numune Hastanesi'ndeki görevini sürdürmüştür. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda çalışmaya katılmış, ülkemizde ilk elektron mikroskobunu kurarak hücrenin inceyapısı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Atatürk'ün naaşının Etnografya Müzesi'nden Anıt-kabir taşınması sırasında gözlemci olarak bulunmuştur. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden yetişen patologlar, Türkiye'nin ilk patoloji hocaları ve patoloji kürsülerinin kurucuları olmuşlardır. 1945'e kadar ülkemizdeki patologlar bu iki kaynaktan yetişmiştir. Kaynak:www.turkpath.org.tr

http://www.biyologlar.com/1933-reformu-ve-hamdi-suat-aknar-sonrasi-patolojide-alman-etkisi

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Kimerler, Kediler ve Diğer Genetik Tuhaflıklar

Hayır, bu bir fotoğraf hilesi değil. Bu gördüğünüz kedicik, aslında bir Kimer olmayan, ama bu yazıyı yazmak için bana esin kaynağı olan Venüs. (Kaynak: Facebook) Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden ‘kimer‘ olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında.  Venüs’ün  bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs’ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera’dan bahsedelim. Homeros’tan Yanartaş’a Florence Arkeoloji Müzesi, 5. yy’dan bir Kimera keykeli. ( Kaynak: Britannica Ansiklopedisi) Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros’un yazdıklarına göre,  bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti.  Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı,  epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş.   Antalya’nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik  alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan  alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. CSI dizisinin 4. sezon, 23. bölümünde, dedektiflerimiz bir tecavüz zanlısını dizinin başında kan ve sperm genetik analizi birbirini tutmadığı için salıverirler. Bir kimer olan suçluyu, kolundaki Kimera dövmesi ele verir. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi’ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve “Sen kimsin?”, ” Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?”, ” Bu çocukların gerçek annesi kim?” sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA’sı ile kendi DNA’sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen’in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen’in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen’in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen’in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid  beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Blaschko Çizgileri Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde,  iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi  kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı  embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Stephen King’in aynı isimli romanında uyarlanan The Dark Half ( Hayatı Emen Karanlık) isimli film, kimer bir yazarın başından geçenleri anlatıyor. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King’den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark’ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet’te milyonlarca hayranı olan Venüs’e. Her ne kadar Venüs, internette “Kimer Kedi” olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X  Kromozom  İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Amnion sıvısından toplanan dişi hücrelerinin hücre çekirdekleri. Okla gösterilen leke, hücre çekirdeği içinde inaktif halde paketlenmiş Barr cismi. (Kaynak:  Journal of Cell Biology, Vol 135, 1427-1440. PMID:8978813)Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken (XX), erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler (XY). Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için  gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur.  Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi (XB), kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri (Xb) siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin (genotip XBXb) tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak,  bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler (XBXb), gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Tortoiseshell kedilerin kürklerindeki renk örgülerinin nasıl oluştuğunu bu şemada görebilirsiniz. En üst satırda, kedilerin olası genetik kombinasyonu mevcut. Dişi kedilerde ( XX), hangi kromozomun Barr Cismi halinde geldiği, kedinin kürk renginin belirlenmesinde temel rolü oynuyor. Barr cismi halinde inaktif hale gelen kromozom, resimde U şeklinde gösterilmiş. ( Kaynak: Miami Univeersitesi Biyoloji Bölümü) Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu?  Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. (Bu tip erkek kediler, genetik problemleri nedeniyle genelde kısır oluyorlar.) Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs kadar artistik olmasa da, bir başka dişi tortoiseshell kedi. Venüs’ e baktığımızda,  yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?   Kaynaklar: Chimera. Theoi Greek Myhtology. A True Hermaphrodite Chimera Resulting from Embryo Amalgamation after in Vitro Fertilization. Strain L., Dean J., Hamilton M., Bonthron D.  New England Journal of Medicine. 1998. 166-169. Which half is Mommy?: Tetragametic Chimerism and Trans-Subjectivity . UC Davis, Project Muse. The Stranger Within. Kate Werk. New Scientists, vol 180, issue 2421 The Tech Museum: Chimeras, Mosaicism and other fun stuff. Silence of the Fathers. Early X İnactivation. Cheng M., Disteche C. Bioessays. 2004.  26:821-824 The Genetics of Calico Cats. University of Miami, Biology Department. Yazar hakkında: Işıl Arıcan http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html

http://www.biyologlar.com/kimerler-kediler-ve-diger-genetik-tuhafliklar

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Jacques-Yves Cousteau - Kaptan Cousteau Kimdir

Çocukluğundan beri denize ilgi duyan Jacques-Yves, denizaltının eşsiz güzelliklerinin farkına, 26 yaşında genç bir deniz subayı iken varır. İlgisi giderek büyür ve ölünceye dek süren bir sevdaya dönüşür. Jacques-Yves, dünyanın bütün denizlerini dolaşır. Kimsenin dillerini bilmediği binlerce dost edinir ve bize de bu "Su Gezegeni" ni başkalarıyla paylaşıyor olduğumuzu anımsatır. Onların efendisi değil, dostu olmamızı ister. Bunun için de sonuna kadar çaba gösterir. Subay ve Dalgıç Jacques-Yves Cousteau, 11 Haziran 1910'da Bordeaux yakınlarında, zengin bir pazar şehri olan St. Andre-de-Cubzac'de doğar. 4 yaşında yüzmeyi öğrenir. Çocukluğunda suya olduğu kadar, makinalara da ilgisi vardır. Daha 11 yaşındayken bir model vinç ve 13 yaşındayken de pille çalışan bir araba yapar. Babası Amerikalı bir milyonerin yanında çalışmaktadır. Ailesini iki yıllığına Amerika'ya götürür. Ağabeyi Pierre ile Manhattan sokaklarında oyun oynayan Jacques-Yves, nefesini tutarak dalmayı da Velmont'da, göl kıyısındaki bir yaz kampında öğrenir. Fransa'ya döndüklerinde, biriktirmiş olduğu parayla küçük bir film kamerası alır. İlk filmini 13 yaşında çeker. Ancak filmi çekmeden önce kamerayı söker ve parçalarına ayırır. Nasıl çalıştığını anlamaya çalışır. Tekrar toplar. Evde, arkadaşlarıyla filmler çeken Jacques-Yves, hem yönetmen hem kameraman hem de yapımcıdır. Mekanik aletlere büyük bir merakı olmasının yanında okula karşı ilgisizdir. Sorunlu bir öğrencidir. Sonunda ailesi onu, Alsace'da, katı kuralları olan yatılı bir okula gönderir. Bu yeni çevrede Cousteau, çok başarılı olur. Yatılı okuldan sonra 1930'da, Brest'teki deniz akademisine girer. Eğitim için düzenlenen dünya turuna katılırken, yanına kamerasını da alır. Egzotik yerlere ait yüzlerce makara film çeker. Bir keresinde de Güney Denizi'nde midye ararken garip bir gözlük kullanan inci avcılarını görüntüler. Fransa'ya döndüğünde, genç bir deniz subayı için zamanın en heyecan verici kurslarından birine katılır ve Fransız Donanması Havacılık Okulu'nda uçmayı öğrenir. Ancak pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla, sisli dağ yollarında giderken kaza yapar. Hastane yatağında gözlerini açtığında, iki kolu da kırıktır. Böylelikle pilotluk kariyeri daha başlamadan biter. Aslında bu kaza, Cousteau'nun hayatını kurtarmıştır. Havacılık Okulu'ndaki tüm arkadaşları yakında çıkacak olan 2. Dünya Savaşı'nda ölecektir. 1933'de Fransız Donanması'nın bir topçu subayıdır ve 1935'e kadar Primauguet Kruvazörü'nde görevli olarak, Uzak Doğu'da bulunur. Döndüğünde, Toulon'daki deniz üssünde topçuluk eğitmenliği yapar. Bu arada, arkadaşı Philippe Taillez'in önerisi üzerine, kollarını güçlendirmek için düzenli olarak hergün Akdeniz'de yüzmeye başlar. İki arkadaş, sonra aralarına katılan Friedric Dumas ile birlikte, yüzücü gözlükleriyle dalış denemeleri yaparlar. Cousteau, 1936 yılında gözlükleri takarak yaptığı ilk denemesinde denizaltındaki manzaradan çok etkilenir. Aynı yıl, öğrenci olan Simone Melchoir ile tanışır ve ertesi yıl evlenirler. Cousteau ve iki arkadaşı, daha derine dalma ve daha uzun süreler su altında kalma konusunda kararlıdırlar. Kendi yaptıkları şnorkelleri, vücudu kaplayan, yalıtılmış dalış giysileri ve en son buluşlardan biri olan (içinde sıkıştırılmış hava bulunan) tüplerle yaptıkları taşınabilir soluma cihazlarıyla, kendi dalış takımlarını oluştururlar. Deneme dalışlarını kaydetmek için Cousteau, kamerası için su geçirmez bir kılıf geliştirir. 2. Dünya Savaşı'nın başlaması, hatta Almanların çok kısa bir sürede Fransa'yı işgal etmeleri bile, bu sualtı araştırmalarını durduramaz. Savaşta, direniş hareketine katılır ve İtalyan işgal kuvvetleri arasında casusluk yapar. Hizmetlerinden dolayı savaştan sonra, Legion d'Honneur nişanıyla onurlandırılır. Bu sırada dalgıçları, rahatça yüzebilen balıkadamlar haline dönüştürme çabaları sürer. Mevcut dalış elbiseleri çok ağır ve pahalı olmalarının yanısıra dalgıcın hareketlerini de oldukça kısıtlamaktadır. İlk scuba araştırmaları sonucunda Paris'te mühendis Emile Gagnan ile tanışır. Gagnan, savaş döneminde, arabalarda benzin yerine gaz kullanılmasını sağlayan bir araç geliştirmiştir. Cousteau ile birlikte, denizaltının basınçlı ortamında, dalgıçtan gelen talep üzerine, tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlanan bir regülatör yaparlar. Aqua-lung (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde daha çok "scuba" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus- su altında kendi kendine soluma aygıtı) olarak tanınacaktır. Haziran 1943'te, Fransız Rivyerası'nda Cousteau, 23 kg'lık aygıtı dener. İki hava tankı, hortum, regülatör, ağızlık ve gözlükten oluşan ilk scuba ile 18 m derinliğe dalar. Her türlü manevrayı dener. Hareketlerini rahatlıkla yapar. Tüpteki havanın gelişi de hiçbir şekilde engellenmemektedir. Takibeden birkaç ay içinde Cousteau, Tailliez ve Dumas, birçoğu filme kaydedilmiş 500'den fazla dalış yaparlar. Ekim ayında Dumas, 65 m derinliğe dalarak rekor kırar. En derin dalışlarını bile kısa tutarak "vurgun yememeye" çalışırlar. Çünkü derinde uzun süre basınç altında kalınca, solunan havadaki azot, dalgıcın kanında erir. Eğer dalgıç su yüzeyine doğru hızla çıkarsa, kandaki azot tekrar, kabarcıklar şeklinde gaz hale döner. Bu kabarcıklar, damarları tıkayıp kalbi durdurabilir. Scuba dalgıçları, bir yandan vurgunlardan kaçınmayı öğrenirken bir yandan da Cousteau'nun "derinlik sarhoşluğu", doktorların ise "nitrojen narkozu" diye adlandırdığı yeni ve ilginç bir duygu ile tanışırlar. 30 m'nin altındaki derinliklerde, beyin dokularındaki soğurulmuş azot, bir takım anormal davranışları uyarmaya başlar. Bu davranışlar, bazı dalgıçlarda panik şeklinde ortaya çıkarken, bazılarında da sarhoşluğun verdiği güven ve mutluluktan dolayı, sırtındaki tüpü çıkarıp geçen bir balığa vermek şeklinde olabilir. Cousteau ve arkadaşları, yavaş yavaş, güvenli dalmanın yöntemlerini geliştirirler. Savaş sonunda eşi Simone da çok iyi bir dalgıç olmuştur. Hatta Cousteau, 1938 ve 1940'da doğan oğulları Jean-Michel ve Philippe için bile küçük scubalar yapar. İlk ticari scuba takımı ise 1946'da piyasaya sürülür. Fransız Donanması'ndaki görevini sürdüren Cousteau, 1948'de kaptan olur. Üstlerini, bir sualtı araştırma ekibi kurmaya ikna eder. Bu ekibin görevi, sualtı dalış tekniklerini ve sualtı fotoğrafçılığını geliştirmektir. Ekip, savaştan sonra, Fransız Limanlarındaki Alman mayınlarını temizlemekte gösterdiği büyük başarının yanında, Tunus Kıyılarında 2000 yıllık bir Roma batığını da ortaya çıkartır. Bu çalışmaların, sualtı arkeolojisine de önemli katkıları olacağı anlaşılır. İki yıl sonra Fransız Okyanus Kurumu Başkanlığı'na getirilen kaptan Cousteau, Akdeniz'deki dalışlarına devam ederken bir yandan da diğer denizlere dalmayı ve okyanuslar hakkında bilgi toplamayı düşlemektedir. Calypso Kısa bir süre sonra Amerikan yapımı eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso'yu görür. 600 HP dizel motorlarıyla saatte 23 km hız yapabilen, 8 yaşındaki Calypso, eski görünüşüne rağmen sağlam bir gemidir. 1950'de, ilerdeki araştırmaları için onu satın alır. Bir yıl kadar süren dönüştürme çalışmaları sonunda Calypso, okyanus araştırmaları için hazır hale getirilir. Cousteau, yolculuklar için gereken parayı sağlamak, aynı zamanda kamuoyunda sualtı araştırmalarına olan ilgiyi arttırmak amacıyla, birçok film yapar ve kitaplar yazar. 1953'te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaadettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Bu kitabı, 22 dilde 5 milyondan fazla satılır. 1955 yılının Mart ayında Calypso, Marsilya Limanı'ndan ayrılarak, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu'nun mercan resiflerine doğru ilk seferine çıkar. Bu yolculukta çektiği filmleri kullanarak, Sessiz Dünya'yı belgesel haline getirir. Filmin yapımında, 24 yaşındaki ünlü yönetmen Louis Malle, Cousteau'ya yardımcı olur. Film, 1956 yılında, belgesel film dalında Oscar ve Altın Palmiye Ödüllerini alır. Projelerini gerçekleştirebilmek amacıyla Kaptan Cousteau, emekli olarak donanmadan ayrılır. 1957'de Monaco Okyanus Müzesi'nin yöneticisi olur ve 1988'de ayrılana kadar, 31 yıl bu görevde kalır. Toulon'da, Denizaltı Araştırma Grubu'nu kurar. Sualtında çok daha uzun süreler kalabilmek için yeni araştırma çalışmalarına başlar. 1959'da mühendis Jean Mollard ile "Dalan Daire" yi (UFO'lardan esinlenerek bu adı verir) tasarlar. İki kişi alabilen bu aygıt, küre şeklindedir ve yüksek manevra kabiliyetinin yanısıra, 350 m derinliğe dalış yapabilmektedir. Cousteau, 1962'de, Marsilya'da "Conshelf 1"adlı bir deney yapar. Bu, insanların sualtında yaşamalarına yönelik bir deneydir. Benzer bir deney, 1963'te "Conshelf 2" adıyla Kızıldeniz'de gerçekleştirilir. Cousteau'nun "okyanot" adını verdiği 5 adamı, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Proje masraflarının büyük kısmını, Fransız Petrol Sanayii karşılasa da geri kalan kısmını karşılamak için Cousteau, deneyi belgesel filme dönüştüreceğine dair bir anlaşma imzalar. Kameralar, okyanotların her anını görüntüler. Sonunda 93 dakikalık film; "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ortaya çıkar. Cousteau bu film ile ikinci Oscar'ını alır. Conshelf 3, 1965'te Nice yakınlarında gerçekleştirilir. Cousteau'nun 24 yaşındaki oğlu Philippe'in de aralarında bulunduğu 6 okyanot, 100 m derinlikte üç hafta kalır. Deney esnasında çekilen filmlerden, Orson Welles'in seslendirdiği bir TV filmi yapılır. Filmin gördüğü büyük ilgi üzerine, her yıl 4 saatlik TV programı hazırlamak için ABC televizyon kanalıyla anlaşma imzalanır. "Cousteau'nun Denizaltı Dünyası" adlı TV dizisi böyle doğar. Sonra anlaşma 9 yıllığına uzatılır. Bu sürenin sonunda Ted Turner'in CNN'i ile anlaşılır. Cousteau, yaptığı TV filmleri ve dizileri için 10 Emmy Ödülü almıştır. Altın Balık (The Golden Fish) adlı bir filmi de, kısa film dalında Oscar alır. Calypso'nun, yıllar boyunca Alaska'dan Afrika'ya, Afrika'dan Antarktika'ya yaptığı gezilerle, milyonlarca TV izleyicisi köpekbalıklarının, balinaların, penguenlerin, dev ahtapotların, katil balinaların, deniz kaplumbağalarının ve yunusların yaşantılarını öğrenir. Karadan kilometrelerce uzakta, insanların okyanusları nasıl kirlettiğini görür. Cousteau, tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı 50'nin üzerinde kitap ve çektiği 70'in üzerinde TV filmi ile okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması düşüncesini milyonlarca kişiye anlatır. Kirlenmenin, aşırı avlanmanın ve sahil kentlerinin düzensiz ve aşırı gelişmesinin, engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu vurgular. Cousteau'nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin, zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960'larda denizleri, kullanılabilecek bir kaynak olarak görürken, 1970'lerde, 20 yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40'ının yokolduğunu söyleyerek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgular. 1974'te ise okyanuslardaki yaşamı korumak için Cousteau Topluluğu'nu kurar. Bugün topluluğun, dünya çapında 300 000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini de kabul etmez. Ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür. 1977 yılında, Sir Peter Scott ile Birleşmiş Milletler (BM) tarafından verilen Uluslararası Çevre Ödülü'nü paylaşır. Halefi olarak gördüğü küçük oğlu Philippe'in 1979'da bir deniz kazasında ölmesi, Cousteau'yu sarsar. Bir süre sonra da topluluğun yönetimi ve politikaları üzerine anlaşamadığı, oğlu Jean-Michelle ile arası açılır. 1985'te Amerika Başkanı, kendisine Özgürlük Madalyası verir. 1989'da ulusal kültüre yaşam boyu katkılarından dolayı Academie Française Üyesi seçilir. Amerikan Bilimler Akademisi'nin de birkaç yabancı üyesinden biridir. 1990'da yüzlerce araştırmada kendisine eşlik eden 53 yıllık eşi Simone'u yitirir. 1992'de Jean-Michelle, kurucularından olduğu Cousteau Topluluğu'ndan istifa ederek kendi araştırma kuruluşunu kurar. Üç yıl sonra Cousteau, Cousteau adının kullanım hakkı üzerine oğluna dava açar. 1993'te, BM Kalıcı Gelişme İçin Yüksek Düzey Danışma Kurulu'na seçilir ve Dünya Bankası'na çevresel gelişme konusunda danışman olarak hizmet eder. Aynı yıl Fransa Cumhurbaşkanı, Cousteau'yu yeni kurulan "Gelecek Kuşakların Hakları Divanı" na sekreter olarak atar. Ancak Cousteau, Fransa'nın, Pasifik'te nükleer denemelere yeniden başlaması üzerine 1995'te bu görevinden istifa eder. Ocak 1996'da Singapur Limanı'nda demirlemiş olan Calypso'ya, manevra yapan bir mavna çarpar ve efsanevi Calypso, kısa sürede sulara gömülür. Milyonlarca kişiyi deniz altının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan Kaptan Jacques-Yves Cousteau, Calypso 2'nin denize indirilişini göremeden, 25 Haziran 1997'de aramızdan ayrılır.

http://www.biyologlar.com/jacques-yves-cousteau-kaptan-cousteau-kimdir

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : ÇANAKKALE Adı : GELİBOLU YARIMADASI TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1973 Alanı : 33.000 ha. Konumu : Marmara Bölgesi’nin batısında, Çanakkale ili Eceabat ilçesindedir. Ulaşım : Çanakkale’den feribot ve motorla ulaşılır. Kaynak Değerleri :           Osmanlı İmparatorluğu’nu saf dışı etmek ve Rusya’ya yardım amacı ile İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarına güvenerek Gelibolu Yarımadası üzerinden saldırıya geçmişlerdi. Burada Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk Milleti’nin güçlü, insanüstü direnmesi ile karşılaştılar. 250.000’i aşan Türk şehidinin kanları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000’i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin kemiklerinin gömülü olduğu alanları içine alan milli park, bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır. Görünecek Yerler : Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, Kabatepe Tanıtma Merkezi ve Müzesi, Kanlı Sırt, Conkbayırı’ndaki yazıtlar, anıtlar ve Atatürk’ün saatinin parçalandığı yer, Conkbayırı’nda İngiliz ve Yeni Zelanda anıt ve mezarlıkları, Mehmet Çavuş Anıtı, tamamı şehit olan 57. Alay Şehitliği, Anzak Koyu Anıtı ve mezarlıkları, Seddülbahirdeki Çanakkale Şehitleri Anıtı ve müzesi, Yahya Çavuş Anıtı, İngiliz Helles Anıtı, Alçıtepe köyündeki özel müze, Kilitbahir Kalesi ve müzesi, siperler, savaş kalıntıları, Seyit Onbaşı Anıtı ve Bigalı köyündeki Atatürk Evi görülebilir. Mevcut Hizmetler : Saha içerisindeki Kabatepe mevkiinde günübirlik piknik yapmak mümkündür. Çadırlı kamp ve denizden faydalanma imkanı da bulunmaktadır. Ziyaretçilere günübirlik kullanım alanı olarak planlanmış sahada kır gazinosu, büfe gibi hizmetler de sunulmaktadır. Konaklama : Kabatepe kamp ve günübirlik kullanım alanında çadır ve karavanla konaklama imkanı mevcuttur. Eceabat ilçe merkezinde oteller, Seddülbahir köyünde motel ve pansiyon bulunur.  http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU

http://www.biyologlar.com/gelibolu-yarimadasi-tarihi-milli-parki

180 kg'lık  bir kalp gördünüzmü

180 kg'lık bir kalp gördünüzmü

Şu anda en büyük kalbe bakıyorsunuz. bu kalp Kanada'nın Newfoundland kıyılarındaki buzda sıkışıp ölen mavi bir balinaya aittir. Royal Ontario Müzesi'nden bir ekip, 180 kg'lık organı çıkartarak parçalanmayı durdurmak için yaklaşık 2,650 litre formaldehit pompaladı ve daha sonra plastinasyon konusunda uzman bir Alman ekibi koruma yöntemini uyguladı. Su molekülleri dokulardan ayrılarak bir silikon polimer ile yer değiştirdi. Bu kapl şimdi Nihai ürün müzede sergileniyor! Fotoğraf: Royal Ontario Müzesi

http://www.biyologlar.com/180-kglik-bir-kalp-gordunuzmu

3000 YILLIK FİRAVUNUN CESEDİ

3000 YILLIK FİRAVUNUN CESEDİ

İngiltere - Londra British müzesinde bulunmaktadır. Süveyş kanalı açılırken denizin kenarında küçük bir tepecikte bulunmuş ve Londra’ya getirilmiştir. Saçlarının bir kısmı halen yerindedir. Başının bazı azalarının etleri de halen yerlerindedir. Alın kısmında et kalmamıştır. Elleri ve ayakları secde eder vaziyettedir.

http://www.biyologlar.com/3000-yillik-firavunun-cesedi

GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI

GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : NEVŞEHİR Adı : GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1986 Alanı : 9.572 ha. Konumu : İç Anadolu Bölgesi’nde, Nevşehir ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka; Ankara-Adana karayolu ile Aksaray’dan doğuya gidilerek ulaşılır. Kayseri’den ise Avanos ve Ürgüp yolu ile gidilir. Kaynak Değerleri :           Milli park, Orta Anadolu’nun Aksaray’daki Hasan Dağı ile Kayseri’deki Erciyes Dağı volkanik bölgesinde yer almaktadır. Miosen devrindeki bazalt lavları ile Pliosen devrindeki lavlar ve etrafı kaplayan volkanik küller Erciyes yanardağı tarafından meydana getirilmiştir. Pliosen devri sonları ile Pleistosen devri başlarında bazaltlı lavlar, kül yataklarının bazı bölgelerine doğru akmışlardır. Koruyucu bazalt örtüsüne sahip volkanik kül formasyonları, üstlerindeki birikintilerin ağırlığı ile katılaşmışlar, meydana gelen bu formasyonlar su ve rüzgar gibi dış kuvvetlerle kolaylıkla aşınmışlardır ve bunun sonucunda da peribacaları oluşmuştur. Saha; su ve rüzgar erozyonu ile oluşan bu yer şekillerinin meydana getirdiği ilginç manzara yapısına ve birçok endemik bitki türüne sahiptir.             Alan; volkanik tüften oluşmuş ilgi çekici manzara yapısı içerisinde Bizans kilise mimarisi ve dinsel sanat tarihinden önemli bir devri sergilemektedir. Bölgenin özelliklerinden dolayı burada yaşayanlar savaşların etkilerinden, merkezi idarenin otoritesinden uzak kalmayı başarabilmişlerdir. Ana ulaşım yollarına uzaklığı ve engebeli bir alan olması, gizlenmek isteyen veya dini inzivaya çekilenler için uygun korunma yeri olmuştur. Manastır hayatı 3. yüzyıl sonları ile 4. yüzyıl başlarında başlamış ve hızla yayılmıştır. Manastırlar, kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve keşiş hücreleri, depo ve şarap yapım yerleri bulunan mekanlar oyulmuş, duvar resimleri ile süslenmiştir.             Ayrıca saha içerisinde Ürgüp, Göreme, Çavuşini, Uçhisar, Ortahisar yerleşimleri; Göreme yöresinin geçmişteki kültürüne uygun tarım ve köy hayatını yansıtan tarihi ve doğal bütünlüğü sağlayan sahaları oluşturmaktadır.             Göreme’nin eşsiz jeomorfolojik oluşumu, estetik manzara yapısının görsel değeri ile tarihi ve etnografik yapısı milli parkın kaynak zenginliğini meydana getirmektedir.  Görünecek Yerler : Göreme Ören Yeri, Zelve Ören Yeri, Çavuşini Kilisesi, Ürgüp Müzesi, volkanik tüften oluşmuş ilgi çekici manzara yapısını oluşturan peribacaları ve peribacalarını oyarak yapılan kilise, şapel ve benzeri mekanlar başta görülmesi gereken yerlerdir.          Ayrıca Ürgüp, Göreme, Uçhisar, Çavuşini ve Ortahisar yerleşimleri, yerel şarap yapım yerleri, güvercinlikler, ilginç kaya oyma mekanları, depoları ve vadiler Göreme yöresinin geçmişteki kültürüne uygun tarım ve köy (kırsal) hayatını yansıtan yerleşimler olması nedeniyle ziyaretçilerin ilgisini çekecek niteliktedir. Mevcut Hizmetler : Milli park içerisinde, doğal ve kültürel kaynak değerlerinin farklı bir yaklaşımla gezilebilmesi amacıyla belli yaya yürüyüş patikaları mevcuttur. Sahada içerisinde yöre insanının peri bacaları içerisinde oluşturduğu büfelerde yeme-içme, sergilerde de ziyaretçilere el sanatlarını görme imkanı sunulmaktadır. Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne ait idare ve ziyaretçi binası olarak “ Göreme evi” adlı bir tesis de mevcuttur.          Milli park için en uygun ziyaret dönemi 15 Mart-15 Kasım arasıdır. FLORA Geniş anlamda Milli Park vejetasyonu İç Anadolu step formasyonu içinde yer alır. Bu formasyonun çoğu bitkileri otsu olmasına rağmen, alanda yer yer seyrek de olsa kuraklığa ve tahribata dayanıklı, bodur Juniperus oxycedrus (ardıç), Amygdalus orientalis (yabani badem), Crateagus ssp. (birkaç alıç türü) Rhamnus ssp. (cehriler) gibi ağaç ve çalılar da vardır. Diğer odunlu türlere, çevresine göre daha nemli ve ılıman vadi içlerinde bol miktarda rastlanır. Bunlardan bazıları Populus tremula (titrek kavak), Salix ssp. (söğütler), Viburnum opulus (gilaburu, kartopu), Colutea cilicia (patlangaç), Lonicera etrusca (hanımeli) gibi türlerdir Park sınırları içinde toplam 114 adet andemik tür bulunmaktadır. Milli Park ve yakın çevresine özgü, yani bölgesel endemik olan iki tür bulunmaktadır. Bunlar; Astragalus kırshehirica, Astragalus talassea’ dır. Bilim dünyasına ilk olarak tanıtıldığı yer Göreme olan üç takson bulunmaktadır. Bunlar; Allium nevsehirense (Nevşehir soğanı), Scrophularia libanotica var. Nevsehirensis ve Onosma decorticans’ tır. FAUNA Park alanında görülen başlıca kuş türleri; leylek, atmaca, doğan, kartal, yağmur kuşları, güvercin ve kırlangıç.. Milli Park alanında gerçekleştirilen gözlem ve literatür kontrolleri sonucunda bu çalışma sırasında 28 memeli türünün varolduğu belirlenmiştir. Yörede görülen kurt, porsuk, altınrenkli çakal, kızıl tilki ve yarasa türleri belli başlı memeli hayvanlardandır.. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/goreme-tarihi-milli-parki

Sultan Sazlığı Kayseri

Dağı'nın güneybatısındaki Develi Ovasının en alçak kesimlerinde yer almaktadır. Develi-Yahyalı -Yeşilhisar üçgeni içerisindedir. Kayseri'ye 70 km uzaklıkta bulunan Sultan Sazlığı, Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. Develi Ovası'nın alçak kesimlerinde Yay, Camız, Söbe ve çöl gölleri yer almaktadır Geniş anlamda bu göllerin tümüne, dar anlamda ise Develi'yi Niğde - Kayseri karayoluna bağlayan yolun güneyinde kalan, Yay Gölü dışındaki bölümüne Sultan Sazlığı adi verilir. Sultan Sazlığı'nı oluşturan göl ve bataklıklar, kurak mevsimlerde daralır, yağışIı mevsimlerde genişIer. Bu göller Ercjyes ve Orta Toroslar'dan inen sularla beslenir. 17.200 hektar alanı kapsayan Sultan Sazlığı, dünya çapında önem taşıyan bir ekosistem oluşturur. Sazlığın merkezlerine doğru görülmeyecek kadar yavaş yüzen saz adacıkları bulunmaktadır. 21 Nisan 1988'de doğayı koruma alanı olarak ayrılan bölgede tatlı ve tuzlu su ekosistemi bir arada bulunmaktadır. Barındırdığı 301 kuş türü ile Manyas Gölü'nden sonra Türkiye'nin ikinci önemli kuş cenneti olan Sultan Sazlığı'nda, buradaki kuşIarın göç yollarını ve yapma ortamlarını araştırmak amacıyla gözlem ve üretme istasyonu bulunmaktadır. Gerek bitki örtüsü gerekse üzerinde yaşayan canlılarla kuş göç yolları üzerinde yer alan Sultan Sazlığı, her geçen gün yapılan araştırmalar ve çalışmalarla turizme kazandırılmaya çalışıImaktadır. Konum Sultan Sazlığı, merkezi Anadolu Platosu'nun doğu kenarında,. Kayseri il sınırları içerisinde bulunmaktadır. Kayseri'nin güneyinde 70 km uzaklıktadır. Koordinatları: 38º 05" / 38º 40" kuzey 35º 00" / 35º 35" doğudur. Dörd bir yanı yüksek dağlarla çevriIi kapalı bir havzadır. Tamamen düz olan arazının meyili %2'dir, Kuzeyinde bölgenin en yüksek volkanik dağı Erciyes (3917 m.) bulunur. Doğuda Develidağı, Akpınar, Çiçekliyurt (2074 m, 2057 m) güneyde Toros Dağları, Aladağ (3373 m.) Elmalı (2235 m.) ve batıda Kartalkaya (1958 m.), Incildağı (1795 m.) bulunmaktadır. Alan Dağılım ve Özellikleri Alan cinsi Alan miktarı Göl alanı 3650 hektar Sazlık alanı 5200 hektar Otlık alanı 8350 hektar Toplam 17200 Sultan Sazlığı, 17.200 hektarlık bir alını kapsamaktadır. Alan dağılımı: Sultan Sazlığı genel olarak Yaygölü (tuzlu) ve Sazlıkları (tatlı) şeklinde 1ki ekosisteme ayılır. Sazlıklar içerisinde Eğrigöl, Sarpgöl ve Camızgölü adında irili ufaklı göl ve sazlıklarla kaplı adacıklar bulunmaktadır. Tarihçe Sultan Sazlığı ilk defa İsmet Özer tarafından yapılan bir araştırmada ortaya çıkarılmıştır. Sonra, Nihat Turan ve Ornitoloj Tansu Gürpınar tarafından yapılan çalışmalarda dünya çapında önemi olan bir sulak alan olduğu ortaya çıkmıştır. Sultan Sazlığı, 1971 yılında Kara Avcılığı kanunu'na dayanılarak, Tarım Orman ve Köy İşIeri Bakanlığınca Su Kuşları Koruma ve Üretme Sahası, 1988 yılında Tabiatı Koruma Alanı ve 1993 yılında da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca Birinci Derece Doğal Sit Alanı olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Sulak ve koruma alanı olarak önemi anlaşılan Sultan Sazlığı 15 Mart 1994 tarihli ve 5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Uluslararası Ramsar Sözleşmesi'nin (özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak uluslararası öneme sahip sulak alanların korunması sözleşmesi) İkinci ve Üçüncü maddeleri uyarınca A SINIFI Sulak Alanlar Listesine alınmıştır. Jeoloji / İklim Develi Ovası en eski jeolojik formasyon olan devon'dur. Yahyalı'nın güneyinde orta devon'a ait (410.370 milyon yıl) mercan faunası bulunmuştur. Develi güneyinde bulunan Kırşehir masifi prekambryumda meydana gelmiş esas dağlardır. Develi havzasının kuzeybatı ve doğusunda neojen'e ait tüfler bulunur. Acıgöl yakınlarındaki Erciyes'e ait Nemrut Dağı yakın zamanlara kadar aktif olan bir volkandır. Göl sahası oluşumu miyosen devrinde başlamış pleistosen ve helosen devirlerinde erozyon malzemeleriyle dolmaya tabakalar teşekkül etmeye başlamıştır. Bu tabakalar kireçtaşı, bazalt, andesit ve tüften oluşmuştur. Develi havzasında Anadolu Platosu'nun tipik kara iklim yardır. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk, gece gündüz yaz kış ısı farkı yüksektir. En sıcak aylar Temmuz - Auğustos aylardır (34.2ºC - 35.5ºC en düşük sıcaklık ise, -18.3ºC olarak ölçülmüştür). Son 30 yıl ölçümlerine göre yıllık ortalama yağış metrekareye 363 mm'dir. Kuş populasyonu daha ziyade ilkbahar ve sonbahar ayları üzerıne toplanmıştır. Şubat, Temmuz ve Auğustos en düşük seviyededir. Kışı burada geçiren kuşlar da bulunur. Yıllardan beri, gölün kıyısında kurulmuş olan Ovaçiftliği köyü sakinlerinin önemli geçim kaynaklarından biri olan saz ve kamış, kontrol altında ve düzenli bir şekilde gölden toplanmakta; hasırcılık, sepetçilik ve mobilyacılıkta değerlendirilmektedir. Ovaçiftliği köyünde de bir müze, araştırmacılar ve fotoğrafçılar için gözlem kuleleri, ayrıca idare binaları bulunmaktadır. Flora Civarda bulunan Aladağlar ve Erciyes flora bakımından, Yakın ve Ortadoğu'da en iyi araştırılmış yerlerdendir. Buna rağmen bulunan türler, mevcudun bir parçası olup araştırmalar devam etmelidir. Algler: Bacillariophyceae, Charophyceae, Chlorophyceae, Chrysophyceae, Dinophyceae, Eulenophyceae ile Rodophyceae olmak üzere 50 türden fazladır. Bitki türleri: Kasparek, Demirkuş ve Sümbül tarafından toplanmış ve Hacettepe Üniversitesi kolleksiyonunda mevcuttur. Family Gil Alismataceae suotugiller Aristolochiaceae Ascetepiadeaceae ipektohumugiller Boraginaceae hodangiller Caryophyllaceae karanfilgiller Chenopodiaceae ıspanakgiller Compositae bileşikgiller Convolvulaceae sarmaşıkgiller Cruciferae turpgiller Cuscutaceae küskütgiller Droseraceae etyiyengiller Euphorbiaceae sütleğengiller Gentianaceae kızılkantarongiller Labiatae ballıbabagiller Lauraceae defnegiller Leguminosae baklagiller Lenthivulariaceae bubapıgiller Lythraceae kınagiller Malvaceae ebegümecigiller Moraceae dutgiller Nymphaceae nilüfergiller Onagraceae küpeçiçeğigiller Papaveraceae gelincikgiller Plumbaginaceae dişotugiller Polygonaceae karabuğdaygiller Primulaceae çuhaçiçeğigiller Ranunculeae düğünçiçeğigiller Resedaceae sevgiçiçeğigiller Rosaceae gülgiller Rubiaceae kökboyagiller Scrophulariaceae aslanağzıgiller Solanaceae patlıcangiller Tamaricaceae ılgıngiller Umbelliferae maydanozgiller Valerianaceae kediotugiller Zygophyllaceae yabanikimyonugiller F. Spitzenberger tarafından toplanmış ve Viyana Tabiat Tarihi Müzesi'nde bulunmakta olan türlerdir. Memeliler porcupine kirpi miller's watershrew bataklık sivri faresi etruscan shrew etrüsk sivri faresi shrew sivri fareler bat yarasalar wolf kurt fox tilki veasel gelincik marbled polecat alaca sansar wild boar yaban domuzu brown hare tavşan lesser mole kör fare woodmouse orman sıçanı rats sıçan grey hamster cüce dağ sıçanı golden hamster dağ sıçanı desert rat koşarfare water vole su faresi common vole adi tarla faresi Sultan Sazlığın kuşları: (Çeşitli kuş isimleri ve diğer dillerin çevirileri için tabiat sözlüğüne bakabilirsiniz...) Kuşlar little grebe yumurta piçi great crested grebe tepeli dalgıç red necked grebe kırmızı boyunlu black necked grebe karagerdanlı cormorant karabatak pygmy cormorant cüce karabatak white pelican pelikan dalmatian pelican tepeli pelikan bittern balaban little bittern cüce balaban night heron gece balıkçıl squacco heron alaca balıkçıl cattle egret öküz balıkçıl little egret küçük beyaz balıkçıl great white heron beyaz balıkçıl gray heron gri balıkçıl purple heron erguvani balıkçıl black stork kara leylek white stork leylek glossy ibis çeltikçi spoonbill kaşıkçı great flamingo flamingo mute swan kuğu pink-footed goose gillik white-footed goose sakarca greylag goose boz kaz ruddy shelduck angıt shelduck suna wiegon fiyü gadwall boz ördek teal kırık mallard yeşilbaş pintail kılkuyruk garganey çıkrıkçı shoveler kaşıkgaga marbled duck yağ ördeği red crested pochard macar ördeği pochard pas baş tufted duck tepeli patka smew sütlabi honey buzzard arı şahini black kite kara çaylak egyptian vulture akbaba griffon vulture kızıl akbaba short toed eagle yılan kartalı marsh harrier saz delicesi hen harrier ekin delicesi pallid harrier step delicesi montagu's harrier çayır delicesi goshawk büyük atmaca sparrowhawk küçük atmaca buzzard şahin long-legged buzzard kızıl şahin lesser spotted eagle küçük bağırgan steppe eagle kartal yırtıcı kartal imperial eagle şah kartal golden eagle altın kartal booted eagle küçük kartal osprey balık kartal lesser kestrel küçük kerkenez kestrel kerkenez red-footed falcon kırmızıayaklı kerkenez merlin güvercin doğanı hobby delice doğan lanner falcon bıyıklı doğan seker falcon ulu doğan rock partridge kınalı keklik partridge çil quail bıldırcın water rail su tavuğu spotted crake benekli su tavuğu little crake cüce su tavuğu corncrake bıldırcın kılavuzu moorhen saz tavuğu purple gallinule saz horozu coot sakarmeki crane turna little bustard mezgerdek great bustard toy oystercatcher deniz saksağanı black-winged stilt uzunbacak avocet kılıçgaga stone curlew kocagöz collared pratincole bataklık kırlangıcı black winged pratincole siyah kanatlı bataklık kırlangıcı little ringed plover küçük halkalı ringed plover yağmurcun kentish plover yarım halkalı yağmurcun great sandplover büyük yağmurcun dotterel damgalı yağmurcun golden plover altın yağmurcun silver plover gümüşi yağmurcun spur winged plover mahmuzlu kışkuşu sociable plover step yağmurcun lapwing kiz kuşu sanderling çakıl kuşu little stint küçük çakılkuşu temminck's stint temmink kumkuşu curlew sandpiper kırmızı kumkuşu dunlin dağ kumkuşu ruff döğüşken kuş snipe su çuıluğu black-tailed godwit çamur kuşu whimbrel yağmur kervan çulluğu curlew kervan çulluğu spotted redshank pasrengi kızılbacak redshank kızılbacak greenshank bataklık düdükcünü green sandpiper yeşilbacak wood sandpiper orman düdükcün common sandpiper nehirkenarı koşucusu red-necked phalarope kırmızıboyunlu kumkuşu mediterranean gull akdeniz martısı little gull küçük martı black-headed gull karabaş martı slender-billed gull ince gagalı martı common gull küçük kara martı lesser black-backed gull büyük gümüşi martı herring gull kara martı gull-billed tern taneli deniz kırlangıcı sandwich tern deniz kırlangıcı common tern akalınlı deniz kırlangıcı little tern ak kanatlı deniz kırlangıcı whiskered tern beyaz bıyıklı deniz kırlangıcı black-bellied sandgrouse bağırtlak rock dove kayagüvercini collared dove kumru turtle dove üveyik great spotted cuckoo tepeli guguk cuckoo guguk scops owl cüce baykuş eagle owl puhu little owl kukumav tawny owl alaca baykuş long eared owl kulaklı orman baykuşu short eared owl bataklı baykuşu nightjar çobanaldatan swift karasağan alpine swift akkarınlısağan kingfisher yalı çapkını bee eater arı kuşu roller mavi kuzgun hoopoe çavuşkuşu wryneck döner boyun Syrian woodpecker suriye ağaçkakanı calandra lark oklağı toygarı bimacullated lark dağtoygarı field lark miyop toygar lesser short-toed lark küçük kısaparmaklı toygar woodlark orman toygarı crested lark tepeli toygar skylark tarla kuş shore lark kulaklı toygar sand martin kum kırlangıcı Swallow kırlangıç house martin ev kırlangıcı barn swallow kır kırlangıcı tawny pipit kır incir kuşu tree pipit ağaç incir kuşu meadow pipit çayır incir kuşu red-throated pipit kızıl gerdanlı incir kuşu water pipit su incir kuş rock pipit blue-headed wagtail kara enseli kuvruksallayan yellow wagtail sarı kuyruksallayan citrine wagtail white wagtail ak kuvruksallayan pied wagtail Wren çit kuşu hedgesparrow/dunnock çit serçesi rufous bush chat yelpaze kuyruklu bülbül robin nar bülbülü thrush nightingale çalı bülbülü nightingale bülbül Bluethroat buğdaycıl bülbül white throated robin iran bülbülü black redstart ev kızılkuyruğu redstart bahçe kızılkuyruğu whinchat çayır tarlakuşu stonechat taş kuşu wheatear kuyrukkakan black eared wheatear karakulaklı taşöpen Isabelline wheatear karabaşlı kuyrukkıran Finsch's wheatear rock thrush taş kızıl blackbird karatavuk fieldfare ardıçkuşu mistle thrush ökse ardıcı cettis warbler setti bülbülü river warbler ırmak ötleğeni grasshopper-warbler çekirge ötleğeni moustached warbler bıyıklı ırmakardıcı sedge warbler çif ardıcı marsh warbler bataklık ardıcı reed warbler küçük sazardıcı great reed warbler büyük sazardıcı olive tree warbler zeytin ardıcı olivaceous warbler beyaz ardıcı lesser whitethroat çif ötleğeni çalı ötleğeni garden warbler bahçe ötleğeni blackcap karabaş ötleğeni bonelli's warbler dağ söğüt ötleğeni wood warbler orman söğüt ötleğeni chiffchaff tiz sesli bülbülü willow warbler söğüt ötleğeni goldcrest çalıkuşu spotted flycatcher benekli sinekkapan collared flycatcher kolyeli sinekkapan European pied flycatcher kara sinekkapan bearded tit babbler bıyıklı baştankara long-tailed tit uzunkuyruklu baştankara blue tit mavi baştankara great tit büyük baştankara rock nuthatch kaya sıvacıkuşu penduline tit çulha kuşu golden oriole sarı asma red backed shrike kırmızı sırtlı örümcek kuşu lesser grey shrike kara alınlı boğan great grey shrike yırtıcı boğan masked shrike maskeli boğan woodchat shrike dokuz boğan magpie saksağan jackdaw küçük karga rook tohum kargası hooded crow leş kargası starling sığırcık rose coloured starling pembe sığırcık rock sparrow kaya serçesi house sparrow serçe Spanish sparrow söğüt serçesi tree sparrow dağ serçesi chaffinch ispinoz brambling dağ ispinozu serin küçük iskete greenfinch büyük iskete goldfinch saka siskin karabaşlı iskete linnet keten kuşu twite sarıgagalı ketenkuşu crimson winged finch pembe kanatlı ispinoz common rosefinch karmen renkli şakrakkuşu yellowhammer sarı kirazkuşu cinereous bunting gri kirazkuşu black headed bunting ortolan kirazkuşu bataklık kirazkuşu karabaşlı kirazkuşu corn bunting ekin kirazkuşu wood pigeon tahtalı güvercin barn owl peçeli baykuş great spotted woodpecker büyük alaca ağaçkakan alaca kuyrukkakan şarkıcı ardıç karabaş küçük ötleğen Anadolu mahsus baştankara cüce sinekkapan Other animals groups Diğer hayvan grupları Reptiles Sürüngenler swamp turtle bataklık kaplumbağa agemes (agama ruderatilis) hardun starred lizard little lizard cücecit kertenkelesi Cappadocian lizard (ophisops elegans) anadolu kertenkelesi caspian arrowsnake (coluber caspius) water snake (natrix tesellata) su yılanı Tailes Amphibians Kurbağagiller green toad yeşil karakurbağası tree toad ağaç kurbağası lake toad göl kurbağası Fish Balıklar Carps Sazangiller Cobies Taş yiyenler Sailton pupfish Dişli sazangiller Hymenoptera Zarkanatlılar Libellae Kızböcekleri Mollusks Yumuşakçalar Barınak / Gıda Kesif sazlarla kaplı, besin bakımından oldukça zengin, tatlı sulu küçük göller su kaşlarının yemlenmesi ve barınmaları için ideal bir alandır. Tatlı su göllerinde kurbağa ve semender lavraları ve küçük balıklar (Phoxinellus sp., Aphanius sp.) bol miktarda mevcuttur. Buralarda sazlar boylu ve sıktır. Pelikanlar, karabataklar, su tavukları, ördekler, kazlar, balıkçıllar, kaşıkçı kuşlar yuva yapacak yer ve malzemeyi kolayca bulurlar. Tuzlu su yaşama ortamı olan Yay Gölü ise, flamingoların, martıların, kılıçgagaların ve bazı çullukların kuluçka alanıdır. Yaşama ortamının geçiş bölgesinde alanlarda yağmurcunlar, turnalar ve pelikanlar kuluçka yapar. Endemik türlerini buradan: www.zilemiz.com/ssazligi.htm Sazlığın Fotoğraflarını buradan: wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=26897 Ekstra kaynak: 193.140.216.63/199511LEVENT%20TURAN.pdf Kaynak: Sultan Sazlığı müzesinin broşürü

http://www.biyologlar.com/sultan-sazligi-kayseri

KARATEPE - ASLANTAŞ MİLLİ PARKI

KARATEPE - ASLANTAŞ MİLLİ PARKI

İli : OSMANİYE Adı : KARATEPE - ASLANTAŞ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1958 Alanı : 7715 ha. Konumu : Osmaniye İli, Kadirli İlçesi yakınındadır. Ulaşım : Akdeniz Bölgesi’nde, Osmaniye İlinin Kadirli İlçesine 22 km uzaklıkta ve Ceyhan Irmağının kenarında yer alan Milli Parka Adana- Kadirli ve Adana-Osmaniye karayolu ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Anadolu’da Kızılırmak kavisi içerisine MÖ 2000 yıllarında yerleşen Hititler, MÖ 1750’de krallık kurmuşlar ve MÖ 1450’de doğunun en önemli imparatorluklarından biri olmuşlardır. MÖ 1200 yıllarında Deniz kavimleri tarafından yıkılan Hitit İmparatorluğu’nun merkezi Hattuşaş’ı (Boğazköy) terk ederek güneydoğuya çekilmişlerdir.Karatepe MÖ 8 yüzyılda Geç Hitit Çağında, kendisini Adana Ovası hükümdarı olarak tanıtan Asitawata tarafından bir sınır kalesi olarak kurulmuştur.           Kale, Adana’nın 130 km kadar kuzeydoğusunda Flaviopolis olduğu sanılan Kadirli İlçe merkezinin 21 km doğusunda 638 m rakımlı Karatepe’nin kuzeyinde tarihi Pyramus (Ceyhan Irmağı) bugünkü Aslantaş Baraj Gölü’nün güney ovalara dökülmeden önce vardığı son dar boğaza ve kuzeydeki Toroslarla sınırlı olan Andırın Ovası’na hakim bir tepeye kurulmuştur.           Burada anıtsal kale kapılarına, duvar kaplaması niteliğinde olan günün inanç ve yaşayışını sergileyen pek çok heykel ve kabartmadan başka hiyeroglif ve Finike yazı sistemlerinde çift dilli yazıtlar sayesinde önceleri tam anlamıyla çözülememiş olan hiyerogliflerin çözülmesine olanak sağlayan bir anahtar ele geçmiştir.           Hiyeroglif yazı sisteminin çözümlenmesi Anadolu’da M.Ö.2000 yıllarının başlarına kadar yazılı tarihi belgelerin çözülmesine olanak sağlamıştır. Karatepe- Aslantaş’taki eserler mimari bir bütünün parçaları olduğundan, yerlerinden alınıp kapalı bir müzeye taşınmayıp, kendi tarihi ve doğal çevreleri içinde onarılarak açık hava müzesi halinde sergilenmektedir.           Milli parkta; kızılçam, meşe türleri ve maki florasının meydana getirdiği bitki örtüsü, karaca, domuz, çakal, tavşan, tilki, turaç, keklik gibi yaban hayvanları toplulukları ile Ceyhan nehrinde yayın ve sazan balıkları bulunmaktadır.  Görünecek Yerler : Roma ve Bizans döneminde de yerleşim gören alanda özellikle Pınarözü köyü yakınlarında bazilika tipinde bir tapınağın tabanında görülen çok renkli mozaikler üstün sanat değeri ve kültürel peyzaj özelliği taşımaktadır. Nisan ve Kasım ayları arasında parkın arkeolojik ve tabii değerleri ile açık hava müzesi görülebilir. FLORA Karatepe-Aslantaş Milli Parkı florası, Amanos dağları ve Doğu Toroslar ile ilişkili coğrafi konumu nedeniyle bu iki bölgenin mediteran kuşağı ile benzerlik taşımaktadır. 50 -600 m yükseltiler arasında arızalı topoğrafik yapı gösteren alan, alçak mediteran kuşak özellikleri sergilemektedir. Bu kuşakta kserofitik çalı ve orman toplulukları yayılmıştır, dere, ırmak ve göl kenarlarında farklı bir bitki örtüsü oluşmuştur. FAUNA Karatepe-Aslantaş Milli Parkı ve yakın çevresi kuşlar yönünden oldukça zengin bir yapıya sahiptir. Bunun en önemli nedenleri arasında alanda birbirinden farklı yapıda habitat bulunması ve alan içerisinde bir baraj gölünün (Aslantaş baraj gölü) bulunması yanında milli park kapsamında avcılığın yasaklanmış olması ve koruma önlemleri sayılabilir. 52 familyaya ait 185 kuş türünün 120’si Kırmızı Liste içinde görünmektedir. Alanda; 17 memeli hayvan türü, 12 adet sürüngen, 5 adet amfibi, türü görülebilir. Değişik türlere ait, 22 adet balık türü tespit edilmiştir. Alanda, uzun devreli Gelişim Planı çalışmaları sırasında, 9 takıma ait 49 familya ve bu familyalardan bazılarında ise cins ve tür düzeyine kadar teşhisleri yapılmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU

http://www.biyologlar.com/karatepe-aslantas-milli-parki

7. Ulusal Evrim Konferansı

7. Ulusal Evrim Konferansı

ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu olarak bilimsel bilginin tüm insanlara doğrudan ulaşması için yaptığımız çalışmaları büyük bir heyecanla devam ettiriyoruz. Birçok farklı alanda devam ettirdiğimiz çalışmaların yanında biyolojinin bütünleştirici kuramı olan evrim kuramı çok farklı bir konumda durmakta. Kuram üzerindeki kara bulutları dağıtmak, bilimsel bilgiyi ve tartışmaları herkese birinci ağızdan ulaştırabilmek amacıyla gelenekselleştirmeye çalıştığımız evrim konferanslarından yedincisini bu yıl 29-30 Eylül tarihlerinde düzenliyoruz. Konferansımızın hazırlıklarını bir an önce tamamlamak için yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Değişiklikler ve yenilikler konusundaki bilgileri bu web sayfası üzerinden ve Facebook’taki etkinlik sayfamızdan takip edebilirsiniz. Sayfayı ve Facebook etkinliğini tanıdıklarınızla paylaşmanız hem bizlere hem de tanıdıklarınıza büyük bir yardım olacaktır. Öğrenci Sunumları Geçen yıl ilk defa zaman ayırdığımız ve çok güzel verim aldığımız öğrenci sunumlarını bu yıl da devam ettiriyoruz. Bu sunumlar, poster ve 30 dakikalık konuşmalar şeklinde olacaktır. Ayrıntılı bilgi için Sözlü veya Posterli Sunum Başvurusu sayfasına göz atın. Destek Konferans düzenleme aşamasında, bir öğrenci topluluğu olarak, parasal kaynak desteğine ihtiyacımız var. Bu konuda önerilerinizi, yardımlarınızı, sponsorluk tekliflerinizi bekliyoruz. Bize ulaşmak için İletişim sayfamızı kullanabilirsiniz. Ayrıca etkinliğimizi iş yerinizde, okulunuzda, forumlarda, sözlüklerde ve sosyal medyalarda duyurarak bize destek olabilirsiniz. Kayıtlar Konferansımıza kayıtlar 7 Ağustos 2012 tarihinde başlayacak ve 24 Eylül 2012’de sonlanacaktır. Önemli Bilgiler sayfamızda kayıtlar ile ilgili ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Kayıt için Katılım Başvurusu sayfamızdaki form dışında bir kanal kullanılmayacaktır.   SaatProgram (29 Eylül 2012, Cumartesi) 9:00 Kayıtlar Başlangıç 10:00 Açılış Konuşması 10:20 Öğrenci Sunumu 10:50 Kahve Arası 11:10 Akademisyen Konuşması 12:00 Öğle Yemeği 13:30 Öğrenci Sunumu 14:00 Öğrenci Sunumu 14:30 Poster Sunumları 15:30 Akademisyen Konuşması 17:00 MTA Tabiat Tarihi Müzesi Gezisi SaatProgram (30 Eylül 2012, Pazar) 10:00 Açılış Konuşması 10:20 Akademisyen Konuşması 11:10 Kahve Arası 11:30 Öğrenci Sunumu 12:00 Öğle Yemeği 13:00 Akademisyen Konuşması 13:50 Kahve Arası 14:10 Akademisyen Konuşması 15:00 Kahve Arası 15:20 Akademisyen Konuşması 17:00 Kapanış   Sözlü Sunumlar 7. Ulusal Evrim Konferansı programında öğrenci sunumları 30 dakika, Türkiye'de öğretim üyeliği yapmakta olan hocalarımızın konuşmaları 50 dakika olacaktır; yurt dışından gelecek öğretim üyesi hocamız ise (İngilizce) 90 dakikalık bir konuşma yapacaktır. Konuşma sürelerine soru-cevap kısmı dahildir. Poster Sunumları 7. Ulusal Evrim Konferansı'nda, posterleriyle katılan ve sunum yapacak olan katılımcılarımız, posterlerini saat 9:00 ile 10:00 arasında Cumartesi günü, topluluk görevlileri tarafında gösterilecek panolara asacaktır ve Cumartesi günü saat 14:30'da başlayacak ve 60 dakika sürecek poster sunumu oturumunda sunacaktır, elbette kahve aralarında da poster sunumları başlayabilir/devam edebilir.

http://www.biyologlar.com/7-ulusal-evrim-konferansi

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Köprülü kanyon flora ve faunası

Antalya - Köprülü Kanyon Milli Parkı Ülkemizdeki Milli Parklar Yeri:Antalya İli Ulaşım: Akdeniz Bölgesinde, Antalya ili,Manavgat ilçesi sınırları dahilinde yer alan Milli Parka Antalya'nın 49. km ayrılan bir yol ile gidilir.Bu yol Akdeniz sahillerinden ayrılıp Taşağıl'dan geçip Beşkonak'a ulaşır. Özelliği: Milli Parkın rekreasyonel dokusunu Köprü ırmağı teşkil eder. Bu ırmağın değişken karakteri rafting sporu için ideal alanı yaratır.Ağaçlarla gölgelenen nehir kenarında günübirlik ve kamp kullanma alanları Milli Parkın en önemli aktivitelerini teşkil eder. Bölgenin kil, kumtaşı, konglemera ve kalker kayaçlarından meydana gelen jeolojik yapısı karstik yer şekillerinin oluşmasına imkan sağlamaktadır. Milli Parkın ana kaynağını oluşturan Köprü Irmağının, Bolasan Köyü ile Beşkonak arasında meydana getirdiği yarma vadi,14 km uzunluğu ve 100 m.yi aşan duvarlarıyla ülkemizin en uzun kanyonudur. Milli Parkta vadi tabanlarından,dağların çıplak doruklarına doğru çam, selvi, sedir ve çok sayıda yapraklı ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü zengin maki topluluğu ile desteklenmektedir. 400 hektarlık saf Akdeniz selvisi ormanı, flora özelliklerinin en önemli ve en belirgin alanıdır. Milli Parkın yaban hayatının listesinin oldukça geniş olmasına rağmen usulsüz avlanmalar sonucunda türler azalmıştır. Yaban hayatının belli başlı üyeleri;geyik,dağ keçisi, ayı, tilki, kurt, tavşan, sansar, porsuklardır. Köprü kollarında bol miktarda alabalık bulunmaktadır. Görülebilecek Yerler: Milli Park tabii güzellikleri kadar, zengin kültürel kaynağa da sahiptir. MÖ 5. yüzyılda kurulmuş antik Selge şehrinin tiyatrosu, agorası, Zeus ve Artemis tapınakları, sarnıçlar, su kemeri, Köprü ırmağı ve Kocaçay üzerinde bulunan Oluk ve Büğrüm köprüleri ile Selge'yi Pamphlia sahil şehirlerine bağlayan taş kaplamalı tarihi yolu şehrin kalıntılarının en çarpıcı örnekleridir. Rekreaktif öneminden dolayı Köprü ırmağı da görülebilecek yerlendendir. 1970 yılında Milli Park ilan edilen Köprülü Kanyon'un doğallığının bozulmaması için GEF 2 projesi hazırlandı. 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğu belirtildi.Antalya'da rafting merkezi olarak bilinen Köprülü Kanyon Milli Parkı'ndaki doğallığın bozulmasını önlemek için hazırlanan GEF 2 Projesi çerçevesinde şu ana kadar gerçekleştirilen 46 projeye 300 bin dolar para harcandı. Proje çerçevesinde bölgeyi çöplerden arındırmak için alınan konteynerlerden bazılarının ise dereye atıldığı ortaya çıktı. Antalya'da içinde 11 köyün yer aldığı Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda Dünya Bankası desteğiyle gerçekleştirilen Global Enviromental Focilty (GEF) Projesi çerçevesi ile ilgili Antalya İl Genel Meclisi'nde bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda; GEF2 Projesi Müdürü Çevre ve Orman İl Müdürlüğü'nden Orman Yüksek Mühendisi Osman Yöntem, 36 bin hektarlık bir alanı kapsayan Köprülü Kanyon Milli Parkı'nın içinde 11 tane köyün bulunduğunu söyledi. Bölgenin 1970 yılında Milli Park ilan edildiğini hatırlatan Yöntem, “Bir bölgenin milli park olabilmesi için bu yerin doğal ve kültürel açıdan uluslararası turistik bir yer olması gerekiyor. Köprülü Kanyon Milli Parkı bu niteliklerin tümüne sahip olan bir bölge. Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda dünyanın en büyük doğal servi ormanı bulunuyor. 500 hektar büyüklüğünde olan doğal servi ormanının dünyada başka bir eşi yok. Ayrıca bu bölgede servi ormanlarının dışında yine doğal olarak karaçam, göknar ve sedir ormanları yer alıyor. Çok zengin bir floraya sahip olan Köprülü Kanyon da bine yakın bitki yetişiyor. Bunların 29’u endemik. Ayrıca 164 kuş türü, 32 memeli, 22 sürüngen, 7 balık ve böcek türlerinin yer aldığı bu bölgede yaban keçileri ile Akbabalar yaşıyor. Psidia ile Selge kentini de içine alan Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda bu değerlerin korunması için GEF2 Projesi hazırlandı” dedi. Antalya ili ülkemizin bitki zenginliğini barındıran önemli alanlarımızdan birisidir. Türkiye florasının yazarı Davis’in yaptığı karelemede C3 karesi içerisinde yer alan Antalya’nın 2500 civarında bitki türünü barındırdığı bilinmektedir. Bu türlerin 631 tanesinin endemik olduğu ve endemizm oranının %25,5 olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ülkemizin endemizm oranı %30 olduğu düşünülürse Antalya’nın ne denli zengin bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülebilir. ***Antalya'nın doğusunda, Köprülü Kanyon Millî parkın Akdenizhavzasındaki yegane servi ormanı (700 hektar) yer almaktadır. Doğu Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarında lokal olarak bulunan kayın ormanı bu ağaç türünün güneye yayılan en uç noktasıdır.   Bir biogenetik rezerv kaynağı Köprülü Kanyon •Doç.Dr.Barbaros ÇETİN Günümüzde düzensiz şehirleşme, trafik, gürültü, sanayileşmenin beraberinde meydana getirdiği yoğun ve çeşitli çevre sorunları, insanlarda bir parçası oldukları doğaya dönme özlemi yaratmıştır. Bu özlemi giderecek, insanın dinlenme ve eğlenme ihtiyacını karşılayacak yabani bitki ve hayvan türlerinin gelecek nesillere ekolojik denge içerisinde bırakılabileceği, doğal alanların başında özel statülerle korunan milli parklarımız gelir. Haziran 1992'de yapılan Dünya Çevre Zirvesi'nin sözleşme metninde en önemli konulardan biri de biyoçeşitlilik olmuştur. Bu sözleşme ülkemiz tarafından da imzalanmıştır. Ne yazık ki milli parklarımız üzerinde yaptığımız çalışmalar (1982-92), uluslararası alanda daha önceleri doğal ortamların ve nesli tükenmekte olan türlerin korunması konusunda imzalamış olduğumuz sözleşmelere, tam manasıyla uymadığımızı ortaya koymuştur. Köprülü Kanyon Milli Parkı, yurdumuzda mevcut 22 milli park arasında özel bir öneme sahiptir. Doğal zenginliği bakımından birçok özellikleri arasında en dikkati çeken nokta, doğal bir Servi (Cupressus Sempervirens) ağaç topluluğunun bulunmasıdır. Türkiye Çiçekli Bitkiler Florası'nın 1. cildinde de belirtildiği bu tür, dünya üzerinde sadece Rodos Adası, Antalya civarı ve İran'da doğal olarak yetişmektedir. Dünyadaki en geniş doğal topluluğu ise bu milli parkımızdadır. Ayrıca bu saha Avrupa Parlamentosu'na biyogenetik rezerv olarak bildirilmiştir. Araştırmacı tarafından bu alan hakkında yazılan makale, İsveç Devlet Doğa Bilimleri Müzesi'nin 84 yıllık Fauna och Flora isimli bilimsel dergisine kapak konusu olmuştur. Akdeniz Servi'si olan C. Sempervirens'in ekolojik önemi ilk kez araştırmacılar tarafından belirtilmiş olup, kızılçam birliği seviyesinde bir fasiyes oluşturduğu tanımlanmıştır. Bu bölgenin çiçekli bitkiler florası ve vejetasyonunun yazılması neticesinde, dünya botanik literatürü için 9 yeni bitki türü ilk defa tespit edilmiştir. Karayosunları (Muscu) ve Ciğerotları (Hapaticae) bitki grupları da tarafımızdan ortaya çıkarılmıştır. Tarafımızdan yapılan çalışmaların sonuçları da, alanın bitki örtüsünün önemini bir başka yönden ortaya koymaktadır. Bu türün taraması ülkemizin Akdeniz bölgesinde yapılmış, ancak milli park sınırları dışında rastlanılmamıştır. Bunun yanında, yurdumuzdaki varlığı sadece bu alanda bilinen bazı karayosunu ve ciğerotları türlerine rastlanmıştır. Bu bitkilerin mutlaka özenle korunup, genetik miras olarak değerlendirilmeleri gereklidir. Ülke olarak Bern Sözleşmesi ve son imzalanan Biyoçeşitlilik Sözleşmesi (Rio De Janeiro, 1992) gereği başta milli parklarımız ve diğer doğal alanlarımızı, topluluğumuzla ilgili diğer işleri uygularken, ekolojik gerekleri ile uyumlu olarak, yabani flora ve fauna populasyonlarının devamlılığı için, hep birlikte korumak ve geliştirmek zorundayız. • MUĞLA ŞAH Gazetesi, Sayı: 116

http://www.biyologlar.com/koprulu-kanyon-flora-ve-faunasi

Achelousaurus Dinazor

Achelousaurus (Yunanca: Ἀχελῷος Achelous ‘Yunan nehir tanrısı’, sauros ‘kertenkele’) ,Achelousaurus’un Geç Kretase devrinde, Kuzey Amerika’da yaşadığı sanılmaktadır. Papağan benzeri gagası, burnu ile gözlerinin üzerinde kemikli çıkıntılar ve uzun yakasının sonunda iki boynuzu olan, dörtayaklı bir otoburdur. 6 metrelik uzunluğuyla, orta boyda bir ceratops dinozordur. 1995 yılında, Scott Sampson tarafından adlandırılmıştır. Özel isim, Montana’daki dinozor keşifleriyle tanınan önemli bir Amerikalı paleontolog olan, Jack Horner’in onuruna verilmiştir. Bilinen üç kafatasında da, diğer ceratops dinozorlarda boynuzların olduğu yerlerde, kemikli çıkıntılar vardır. İlk bilgiler, Achelousaurus’un, Einosaurus(Achelousaurus gibi yakasının sonunda iki boynuz vardır) gibi değişik boynuzlara sahip ceratopslar ile boynuzsuz Pachyrhinosaurus arasında geçiş formu özelliği gösterdiğini işaret etmişti. Aynı soy çizgisinden olup olmadıkları belirsiz olsa da, bulunan bu üç örnek te, Ceratopsidae familyası ve Centrosaurinae altfamilyası içinde, Pachyrhinosaurini oymağına en azından yakın görünmektedir; çoğunlukla da birleştirilir(Sampson, 1995; Dodson et al., 2004). Achelousaurus, Montana’nın Campanian (Geç Kretase devrinde bir evre) formasyonlarından bilinir (83-74 milyon yıl önce). Achelousaurus, bu formasyonun en üst bölümünde bulundu; bu yüzden, bu devrin sonlarına doğru yaşadığı tahmin ediliyor. Bu formasyonda bulunan diğer dinozorlar; Daspletosaurus, Bambiraptor, Euoplocephalus, Maiasaura ve Einiosaurus’ tur. Achelousaurus’ un bilinen üç kafatası da Bozeman’daki Rockies Müzesi’nde bulunmaktadır. Yetişkin bir Achelousaurus’ un kafası (yakasındaki boynuzlar dahil) 1.6 m kadardır.

http://www.biyologlar.com/achelousaurus-dinazor

I.Ulusal Zooloji Kongresi

I.Ulusal Zooloji Kongresi

Saygıdeğer Meslektaşlarım,(1. Zooloji Kongresine Davet, 2013/NEVŞEHİR)Ülkemizin bilim tarihinde kapsamlı bir zooloji kongresi ne yazık ki yapılamadı. Çoğu meslektaşımız yapılan ulusal biyoloji kongrelerinde yer almayla yetindi. Bu nedenle de hep özlemini duyduğumuz sıkı işbirliğini, sorunlara birlikte bakmayı, yardımlaşmayı ve hatta bilgi aktarımını yeterince yerine getiremedik.Aslında böyle bir işbirliğini mesleğimizin diğer bir kısmını oluşturan bitki bilimcileri önemli ölçüde başardılar ve doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye bitki bilimi, özellikle de flora konusunda çok önemli aşamalar yaptılar ve yapmaya da devam etmektedirler.Türkiye’de canlı varlıklarının son yarım yüzyılda karşı karşıya kaldıkları tehdit, habitat bozulmasına bağlı olarak yok oluş, belirli bir rakam veremesek bile bitki türlerine göre çok daha büyük tehlike altındadır. Bu hayvansal canlıların geleceği bizim mesleğimizin tutumu ile yakından ilgilidir.Burada bir şeye “kongre başkanı” olarak açıklamak getirmek istiyorum. Türkiye’deki mesleklerin tümü ne yazık ki şövenist yaklaşımları nedeniyle bir başka mesleğin yeterince gelişmesine, işbirliğine katılmasına, bilgisini kullanmasına izin vermemiştir. Bu nedenle de sorunlarımızı yeterice çözemedik. Bu sakıncaları uzun zamandan beri yaşadığımız ve gözlediğimiz için, bu kongrenin bir meslek grubunun egemenliğinden ve güdümünden arınması öngörülmüştür. Dolayısıyla 1. Ulusal Zooloji Kongresi (www.zooloji.gen.tr)  tanımından, kesinlikle biyolojinin zooloji dalında çalışanların kongresi anlamı çıkarılmamalıdır. Bu kongre, doğal olarak biyoloji bölümlerinin, veterinerlerin, ziraat mühendislerinin, su ürünleri mühendislerinin, orman mühendislerinin, çevrecilerin, hatta bilgisayar programcılarının, veri tabanı konusunda uzmanlaşmışların, jeolojinin belirli dallarında çalışanların, faunistik çalışan antropologların, adli tıpçıların, hekimlerin ve burada ilk aşamada adını zikredemeyeceğimiz uzmanların katılacağı ve bilgisini sunacağı bir kongre olarak düzenlenmesi öngörülmüştür.Kongre bilimsel çalışmaların sunulacağı geleneksel bir kongre yapısının ötesinde, bu ülkede bilime emek veren ve vermeye hazırlanan her türlü insan potansiyelimizi bir araya getirerek, gelecek için birlik oluşturma, çalışma gruplarının oluşturulmasına zemin hazırlama, işbirliği arzu ve gücümüzü kuvvetlendirmek olacaktır.Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Karataş ve Nevşehir Üniversitesi Genel Sekreteri  Sayın Doç Dr. Erdoğan Çiçek’in girişim ve katkılarıyla Nobel Bilim ve Araştırma Merkezi önderliğinde Ürgüp’te böyle bir kongrenin yapılması gündeme gelmiştir. Yıllardır böyle bir işbirliğinin özlemini çekmekte olan meslektaşlarımızın her türlü katkıyı yapacaklarını ve en azından bu konuda tarihe bir ilk olarak geçecek bu kongrenin tanığı ve onurlu konukları olacağından kuşkumuz bulunmamaktadır.Kongre sizin istek ve önerileriniz doğrultusunda şekillenecek ve son biçimini alacaktır. Ancak birçok toplantıdan edindiğimiz bilgiye göre, bu kongrede işbirliği zemininin hazırlanması yanı sıra, Türkiye’nin en çok gereksinme duyduğu üç konu masaya yatırılacak ve gerekenin yapılması için çalışma gruplarının hazırlanmasına çalışılacaktır. Bunlar sırasıyla:1. Türkiye faunasının yazılması. Bunun için gruplara göre hazırlık komitelerinin kurulması ve onlardan kapsam ve yöntem konusunda ön bilgilerin hazırlanması,2. Türkiye Ulusal Doğa Tarihi (daha önce TÜBİTAK tarafından projesi çizilmiş ve yapım aşamasına gelmiş) Müzesinin bir an önce hayata geçirilmesi için girişimleri kurumsallaştırma ve hayvansal varlıkların genetik bankasının gerçekleşmesi için girişimlerde bulunulmasını sağlama.3. Geçmişte belirli bir süre hizmet veren “Biyoloji Dergisini (Biologie)”, biyologların tümünün ve özellikle de zooloji alanında çalışanların sorunlarını, çalışmalarını ve yerine göre mesleki haberleri iletecek bir dergi olarak yeniden yaşama geçirme olacaktır.Bir daha bu kongrenin amacını vurgulamak gerekirse, bu kongre, yapılan bilimsel çalışmaların sonuçların açıklanmasından, sunulmasından öte, bu güne kadar bir türlü bir araya gelinemeyen, çeşitli hayvansal grupların ya da hayvansal yaşamı ya da biyolojisini ilgilendiren çeşitli konularda çalışanları bir araya getirme, çalışma gruplarının oluşmasına zemin hazırlama ve Türkiye Faunasının yazımı için elimizdeki potansiyeli sonunu kadar kullanma olarak düşünülmelidir. Bu konuda çalışan insanların saygınlığının, etki gücünün, bu ülkeye yapacakları katkının, bu işbirliği ile güçleneceği ve bu alanın önemini topluma kavratma için bir fırsat yaratacağını varsaydığımız için, her yaşta ve bu alanın her konusunda çalışanları katkı yapmak üzere bu kongreye davet ediyoruz.Prof. Dr. Ali DemirsoyKongre Başkanı Not: Bildiri özeti gönderimi www.zooloji.gen.tr sitemizdeki başvuru formu (bakınız http://www.zooloji.gen.tr/BasvuruFormu.aspx) kullanılarak gönderilecektir.   zoolojikongre@gmail.com   E:posta aracılığıyla gönderilen bildiri özetleri işleme alınmayacaktır. http://www.zooloji.gen.tr/

http://www.biyologlar.com/i-ulusal-zooloji-kongresi

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

Dünya’nın Tarihi ve Önemli Doğa Olayları

Yaklaşık 4.6 milyar yaşındaki dünya bu yaşı ile görece genç bir gezegen sayılır. Dünyanın 4.6 milyar yıllık tarihini doğa tarihi anlamında düşündüğümüzde iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm dünyanın oluştuğu 4.6 milyar yıl öncesinden başlayıp Kambriyen patlaması denilen ve dünya  üzerinde  canlı  çeşitliliğinin  inanılmaz  bir  şekilde  arttığı  yaklaşık  540  milyon  yıl öncesinde başlayan zaman dilimi ile sona erer. Bu dönem Prekambriyen olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya üzerinde ilk canlılar görülmeye başlayıp dünya yavaş yavaşa yaşam için elverişli bir hale dönüşür. İkinci dönem ise Kambriyen patlaması ile yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar gelir ve Fanerozoik olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya canlıların istilasına uğramıştır. Önce denizde başlayan canlılık ilerleyen zamanlarda karalarda da hâkimiyet sürmüştür. Özellikle ikinci dönem doğa tarihi müzeciliği anlamında çok büyük önem taşır.  1.Prekambriyen Dönem (4.6 Milyar-541 Milyon): Bu dönem dünya tarihinin en önemli dönemi olsa da, canlılık çeşitliliği anlamında Fanerozoik dönemle karşılaştırılamaz. Hadean, Arkeyan ve Protezorik olmak üzere üç eona ayrılır. A.Hadean(4.6-4  Milyar): Dünyanın ortaya çıktığı dönem ile başlar. Bu dönemde ilk okyanuslar ve atmosfer oluşmaya başlar.  Bu dönemde dünya atmosfer tam olarak  oluşmadığı  için  güçlü  meteor  bombardımanına  maruz  kaldı.  Dünya üzerinde kayaçların ilk izleri görülmeye başladı.B.Arkeyan (4-2.5 Milyar): Canlılığın ilk ortaya çıktığı zaman dilimi olmasından dolayı doğa tarihinin en önemli dönemlerinden birisi, hatta en önemlisidir. İlk kayaçlar bu dönemde oluştu. Volkanik ve metamorfik kayaçlar daha sonra büyük kıtaları oluşturacak küçük kıtacıkların oluşmasını sağladı. Okyanuslarda mikrobiyal yaşam başladı. Döneme adını da veren tek hücreli mikroorganizmalar  olan  Arkeyalar okyanuslarda yayılmaya başladı.  Bu dönemin en önemli özelliği diyebileceğimiz olay  mavi-yeşil alglerin (siyanobakteriler) ortaya çıkmasıdır. Bunlar fotosentez yapabilen bakteriler olup okyanuslara oksijen vermeye başladılar ki bu gelişme de ileride patlak verecek canlı çeşitliliğinin en önemli aşamasıdır. C.Protezorik (2.5 Milyar-541 Milyon): Dünya’nın kabuğunun soğuması ile beraber ilk büyük kıta olan Rodinia oluştu ve tektonik hareketler sonucu sürüklenmeler görüldü. Bu dönemde biri 2.4 Milyar yıl öncesinde ve diğeri 650 milyon yıl kadar önce olmak üzere iki büyük buzul çağ meydana geldiği düşünülmektedir. Bu  dönemlerde okyanuslar da dâhil olmak üzere bütün dünyanın buzul ile kaplanmış olduğu  düşünülmektedir.  Çözülmüş  tuzlar  denize  tuzluluğunu  kazandırdı.  Bir önceki  dönemde  algler  tarafından  meydana  getirilen  oksijenin  okyanuslarla beraber atmosfere de salınmaya ve bol miktarda bulunmaya başladı. Bu da Arkeyaların büyük miktarda yok olmalarına neden oldu. Yine oksijenin varlığı bu dönemin sonlarına doğru ilk çekirdekli canlıların ortaya çıkmasını sağladı.2.Fanerozoik (541 Milyon - Günümüz) : Bu dönem diğer dönemin 8 de 1 i kadar küçük bir zaman dilimini kapsasa da canlılığın göstermiş olduğu devasa çeşitlilikten dolayı çok önemli bir yer tutar. Bu dönemde kıta hareketleri sonucunda kıtalarda kırılmalar ve birleşmeler meydana geldi. Buz tabakalarında büyüme ve küçülmeler görüldü. Canlılık inanılmaz boyutlarda gelişme ve çeşitlenme gösterdi. A.Paleozoik (541-252 Milyon)a.Kambriyen(541 -485 Milyon) : Bu dönem ‘Kambriyen patlaması’ olarak bilinen ve canlılığın ortaya çıkması ve hızlı bir şekilde çeşitlenmesi ile anılır (yaklaşık olarak 25 milyon yıllık bir süreçte). Kambriyenin başlamasından hemen önce Rodinia parçalandı ve Gondvana ile Laurentiya’yı oluşturdu. Hava sıcak ve nemli idi. Protezorik dönemde görülmeye başlayan ve Edikara faunasına dâhil edilen ilk çok hücreliler bu dönemde de görüldü.  Bu canlıların kabukları olmadığı  için  dolaşırken  bıraktıkları  izler  veya  yuva  delikleri     ile tanımlanabiliyorlar  (iz  fosiller).  Üç  loblu  gibi  eklembacaklılar  bu  dönemin ortalarına doğru görülmeye başlandı. Bu dönemin belki de en önemli özelliği ilk omurgalıların ortaya çıkmasıydı (Yunnanozoon ve Pikaia).    b.Ordovisyen(485-443  Milyon):Bu dönemde artana canlı çeşitliliği yeni bir çevre ve beslenme ağı oluşmasına yol açtı. Bu dönemin önemli özelliği ilk çenesiz balıkların ortaya çıkması oldu. Karada yaşama ait ilk izler daha sonraki dönemde ortaya çıksa da, Ordovisyen döneme tarihlendirilen  iz  fosiller  bu dönemde  karada  canlılar  olduğunu  göstermektedir.  Karada  bıraktıkları  iz fosillerden yola çıkarak tam olarak olmasa da belli sürelerle karada zaman geçirdikleri düşünülebilir. Dönemin sonunda meydana gelen büyük bir kitlesel yok oluş ile önemli miktarda canlı türü yok oldu.c.Silüryen (443-419  Milyon): Kıtaların çarpışması ile Lavrasya adındaki süper kıta oluştu. Bu dönemde yaygınlaşan çenesiz balıklarla beraber okyanuslarda çeneli balıklar da görülmeye başlandı. Önceki dönemde geçici olarak  karaya çıkan canlılar bu dönemde kalıcı olarak karaya yerleşti. Damarlı bitkiler ve kara yosunları  ile  beraber  eklembacaklılar  da  kara  yaşamına  uyum  sağlayarak yayılmaya başladılar. d.Devoniyen (419 - 358  Milyon): Bu dönem de birçok ilki içinde barındırır.  Bu dönemde denizde balık çeşitliliği arttı ve köpek balıkları ile kemikli balıklar görülmeye başlandı. Tohumlu bitkiler ve ormanlar bu dönemde ortaya çıkıp yayılım  göstermeye  başladı.  Bu  dönemin  belki  de  en  önemli  özelliği omurgalıların karada yaşamaya başlamasıdır. Amfibi denilen iki yaşamlılar hem kara hem de suda yaşamaktaydılar. Ayrıca ammonitler de ilk kez bu dönemde görülmeye başlandı. e.Karbonifer(358-298  Milyon): İsminden de anlaşılacağı üzere dünya kömür yataklarının çoğu bu dönemde oluştu. İki kıta Gondvana ve Lavrasya birleşerek Pangea’yı oluşturmaya başlarlar. Yeryüzünün büyük kısmı yağmur ormanları ile kaplıydı, iklim çok nemli ve tropikti. Ormanların iyice yaygınlaşması sonucu birçok böcek türü ortaya çıktı. Amfibilerin yanında bu dönemde tamamen kara yaşamına uyum sağlamış canlılar da görülmeye başlandı. İlk sürüngenler ortaya çıktı. Dönemin sonlarına doğru memelilerin ataları sayılan türler ortaya çıkmaya başladı.f.Permiyen(298-252 Milyon): Paleozoik çağın son dönemi olan Permiyen büyük bir  kitlesel  yok  oluş  ile  anılmaktadır.  Tüm  türlerin  %  90  ı  yok  oldu. Karboniferde başlayana Pangea’nın oluşum süreci bu dönemde tamamlanır. Dönemin  başında  buzul  çağı  etki  göstermekteydi.  Tüm  dönem  boyunca kuraklık  egemen  oldu.  Sürüngenler  iyice  dağılım  göstermeye  başladı  ve memeli benzeri sürüngenlerin sayıları artmaya başladı.    B.Mezozoik (252-66 Milyon)a.Trias (252-201  Milyon): Dönemin sonuna doğru dev kıta Pangea’da kırılmalar başlar.  Mevsimsel  farklılıklar  çok  yüksektir;  ya  çok  yağış  ya  çok  kurak dönemler vardır. Denizlerde yırtıcı sürüngenler hakimdi. Kaplumbağalar ilk kez bu dönemde görülmeye başladı. Açık tohumlu bitkiler karalara hakimdi. Bu bölümde karasal hayvanlar anlamında en önemli olayları memelilerin atası olduğu düşünülen Cynodonta’ların ve ilkin dinozorların ortaya çıkmasıydı. Dönemin sonlarına doğru kemirgen ebatlarında gerçek memelilerin ortaya çıkmasıdır. b.Jura (201-145 Milyon): Bu dönemde iklim önceki döneme göre daha dengeli  bir hal aldı. Denizlerde ilk modern kemikli balıklar ortaya çıkmaya başladı, ayrıca gerçek timsahlar da bu dönemde görülmeye başlandı. Yine bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, hatta belki en önemlisi, ilk kez kuşların ortaya çıkmasıdır. Otobur ve etobur dinozorlar ortaya çıktı ve karalara egemen hale geldiler.c.Kretase(145-66   Milyon): Bu  dönemde  Lavrasya  ve  Gondvana  tamamen ayrılmıştır. Denizlerde dev yırtıcı sürüngenler hüküm sürüyordu, ayrıca ilk modern köpekbalıkları da bu dönemde görülmeye başlandı. Bu dönemde çiçekli bitkiler ilk kez görüldü ve bununla beraber arı, karınca ve kelebek gibi birçok böcek türü de ilk kez ortaya çıktı. Dinozorlar için tepe noktası olan bu çağda yeni türler ortaya çıktı ve karada baskın halde yaşadılar. Dönemin sonunda  doğ  tarihinin  en  büyük  ve  en  tartışmalı  yok  oluşlarından  birisi yaşandı. Türlerin %60 - 80 ı yok oldu. Kesin nedeni bilinmese de bir göktaşının buna neden olduğu düşünülmektedir.C.Senozoik(66 Milyon-Günümüz)a.Paleojen (66-23 Milyon)-Paleosen(66-56 Milyon):Kıta oluşumları başladı. Böylece farklı bölgelerde yaşayan  canlılar  farklı  uyum  süreçleri  geçirerek  değişimler  geçirdiler. Dinozorlardan boşalan yerleri ilkel memeliler kapladılar. Dev etçil kuşlar da bu dönemde yaygındı. -Eosen(56-34  Milyon): At,  gergedan,  primat,  fil  ve  domuz  gibi  memeli takımlarının ilk temsilcileri bu dönemde görülmeye başlandı. Balinalar, yarasalar ve ilk modern kuşlar da bu dönemde ortaya çıktı. Tek toynaklılar bu dönemde görülmeye başladı.  -Oligosen (34 -23 Milyon): Bu dönemde iklimde görülen önemli ısı düşmesi nedeniyle  buzullar oluşur.  Modern  çiçekli  bitkiler  ortaya  çıkmıştır.  Eosen’de  ortaya  çıkan  tek toynaklılardan  sonra  bu  dönemde  çift toynaklılar da görülmeye başlandı. b.Neojen(23-2.58 Milyon):-Miyosen(23-5.30 Milyon):Bu dönemde kıtalar modern biçimlerini almaya başlamıştır.  Oligosen’de  soğuyan  hava  tekrar  ılıman  bir  hal  alsa  da dönemin sonlarına doğru yine bir soğuma eğilimi başlar. Memelilerin ilkel türleri  yok  olup  modern  memeliler  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  İnsan evrimi açısından çok önemli bir dönemdir. Bu dönemde insan şempanze ayrımı olmuş ve ilk hominidler ortaya çıkmıştır.  -Pliyosen(5.30-2.58 Milyon):  Bu dönemde hava iyice soğumuş ve buzullar önemli  miktarda  artmıştır.  Dönemin  sonlarına  doğru  buzul  çağı başlamıştır.  Birçok  hayvan  artık  modern  biçimlerine  ve  ebatlarına kavuşmuştur. Bu dönemde hominidler hızla evrimleşmişlerdir ve evrim sürecindeki belki de en önemli olay olan iki ayak üzerinde dik yürüme konusunda  uzmanlaşmışlardır. Ayrıca  dönemin  sonlarına  doğru Homo cinsinin ilk üyeleri ortaya çıkmıştır.c. Kuaterner(2.58-Günümüz):-Pleistosen (2.58  Milyon -10.000): Buzul çağı olarak bilinen bu dönemde hem insan hem hayvanlar için önemli göçler meydana gelmiştir. Dönem sonunda  birçok  hayvan  türü  yok  olmuştur.  Ancak  bu  yok  oluşun öncekilerden farkı, insan etkisinin de neden olmuş olma ihtimalidir. Bu  dönemde büyük yırtıcılar ve mamut gibi dev otoburlar hüküm sürmüş ve dönem  bitmeden  yok  olmuşlardır.  İnsan  evrimi  bu  dönemde  en  hızlı seyrini göstermiş; anatomide hızlı değişmeler olmuş ve anatomik modern insan bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem buzul çağının sona ermesi  ve ılıman iklimin başlaması ile biter.-Holosen(10.000-Günümüz): Önceki dönemler ile karşılaştırıldığında süre anlamında en kısa dönem olmasına rağmen, teknolojik gelişmelerin çok hızlı gelişmesi doğa tarihi anlamında olmasa bile, insanlık tarihi anlamında değişimin  en  çok  olduğu  dönemdir.  Genel  olarak  jeolojik  çağ  olarak tanımlanmaz. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/dunyanin-tarihi-ve-onemli-doga-olaylari

Doğa Tarihi Çalışmaları Kronolojisi

MÖ 2500-600: Babiller matematik çalışmalarına başlamışlardı. Bir çemberi 360 dereceye bölmüşler, 60 dakika ve 60 saniyeyi belirlemişlerdir. Tarımsal faaliyetlerini düzenlemek için sel baskınlarını hesaplamaya yönelik bir takvim oluşturmuş ve bir yılı 4.5 dakikalık yanılma payı  ile  hesaplamışlardı.  MÖ  2000  e  gelindiğinde  arkeolojik  kayıtlardan  ele  geçen papirüslerde Mısırlıların tedavi yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Nil’in hareketlerine göre seneyi dörder aylık üç mevsime ayırmışlardı ve bir yılı 365 gün olarak belirlemişlerdi.     MÖ  6.  Yüzyıl: MÖ  570’li  yıllarda  Yunan  filozof  Xenophanes  dağlarda  bulduğu  deniz kabuklarından ilham alarak ilk jeolojik teoriyi oluşturdu. Dünyanın ardışık tufanlar yaşadığı fikrini ortaya attı. İnsanların yaratıldıkları formda kaldıklarını ve hiç değişmedikleri fikrini savunan  dine  eleştiri  getirdi.  530’lı  yıllarda  ise  başka  bir  Yunan  filozof  ve  astronom Anaximander evrim fikrini ortaya attı. Canlıların ilk önce balçıktan oluştuklarını ve insanların diğer  türlerde  evrimleştiğini  dile  getirdi.  Aynı  dönemde  Yunan  matematikçi  ve  filozof Pythagoras ise dünyanın yuvarlak olduğunu savundu.  MÖ 5. Yüzyıl: Bu yüzyıl tarihin babası olarak adlandırılan Heredot’un yaşadığı yüzyıldır (484-425). Historia adlı eserinde genel olarak tarihi konulara yer verse de coğrafya ve sosyolojik bilgiler de içerir. Heredot insan çeşitliliğinin çevresel şartlardan kaynaklandığını savunuyordu; ona göre bu çeşitlilik çevreye yapılan uyuma göre belirleniyordu. Deneysel araştırmalar da yaptı.  Mısır  ve İran’dan  topladığı  kafataslarına  taş  ile  vurarak  dayanaklıklarını  ölçtü  ve Mısırlıların  daha  kalın  kafatasına  sahip  olduğu  sonucuna  vardı  ve  İranlıların  kafalarını korumak için bu yüzden başlık taktıklarını ve mısırlıların takmadıklarını açıkladı. Tıp tarihini en  önemli  kişilerinden  Yunanlı  bilgin  Hipokrat  da  bu  dönemde  yaşamıştır  (460-377). Çalışmaları Corpus Hippocraticum adlı eserinde toplanmıştır. Hipokrat vücudu bir organizma olarak görmüş ve vücudun anlaşılmasının ancak çevre ve davranışlar ile ilişkisinin anlaşılması ile mümkün olabileceğini iddia etmiştir. MÖ 4. Yüzyıl: Yunan bilgin Aristo bu dönemde yaşamış ve felsefi konuların yanında zooloji ve anatomi  üzerine  de  çalışmalar  yapmıştır  (384-322). Historia   Animalium adlı  yapıtında insanlar,  maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki benzerlikleri tanımlamış ve aralarında  önemli  bir  bağ  olduğunu  söylemiştir.  Aristo  da  insan  çeşitliliğinin  çevresel nedenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. MÖ 314 yılında Yunan filozof ve botanikçi Theophrastus yazdığı iki botanik kitabı ile –Historia  plantarum ve Plantarum  causae-450 bitkiyi kaydetti. Bu daha sonraki botanik kitaplarına temel olmuştur. Botaniğin kurucusu olarak anılan Theophrastus ayrıca bilinen ilk jeoloji kitabının da yazarıdır.MÖ 3. Yüzyıl:MÖ 240’lı yıllarda Yunan coğrafyacı ve matematikçi Eratosthenes dünyanın çevresinin 46.000 km olduğunu hesapladı. Ayrıca eylem ve boylamları gösteren ilk dünya haritasını da üretti. MÖ  1.  Yüzyıl: MÖ  20’li yıllarda  Yunan  coğrafyacı  Strabo  var  olan  tüm  coğrafi   bilgiyi Geographicaadını verdiği 17 ciltlik eserinde topladı.MS 2. Yüzyıl: Bu dönemin bilginlerinden Mısır-Yunanlı bilgin Ptolemy organik dünya ile inorganik dünyanın yaradılışta oluşturulduğunu ve yaradılıştan beri herhangi yeni bir türün olmadığını savunmuştur.  MS  11.  Yüzyıl: 1086  yılında  bir  Çin  kitabında  erozyon,  yerkabuğunun  yükselmesi  ve sedimantasyon gibi jeoloji kavramları açıklandı. Bu yüzyılın sonlarına doğru (yaklaşık 1190 yılında) Avrupa’da manyetik pusula kullanılmaya başlandı. MS 15.Yüzyıl: Bu yüzyıl ünlü İtalyan bilgin Leonardo da Vinci’nin yaşadığı yüzyıl olarak bilim tarihinde  önemli  bir  yer  yutar  (1452-1519).  Fizik,  biyoloji,  jeoloji,  anatomi,  mimarlık, mühendislik, resim, heykel, müzik, botanik ve matematik gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yaparak gerçek anlamda bir bilgin olma sıfatına layık olmuştur. Ölü canlılar üzerinde yaptığı çalışmalar ile 750 den fazla anatomi çizimi yaparak anatomi anlamında çok faydalı bilgileri ortaya çıkarmıştır, ayrıca kan ve damarlar üzerine yaptığı çalışmalar kan dolaşımı sisteminin anlaşılması  için  zemin hazırlamıştır.  Yaptığı  birçok  mekanik  çizimin  yanında  (helikopter, paraşüt, matbaa, İstanbul’a boğaz köprüsü gibi), fosiller üzerine yaptığı çalışmalar ile de doğa bilimlerin büyük katkılar sağlamıştır.   MS 16. Yüzyıl: 1517 yılında İtalyan bilim insanı Girolamo Fracastoro fosilleri organik kalıntılar olarak açıkladı. 1543 yılında modern astronominin kurucusu olarak anılan Polonyalı Nicolaus Copernicus güneşin merkezde olduğu gezegen hareket sistemini De  revolutionibusorbium coelestium(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı eserin açıkladı ki bu bilim dünyasında bir  devrim  oldu. Heliosentrik  (güneş  merkezli)  bir  sistem  olduğunu  ve  gezegenlerin mükemmel birer dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini savundu. Kitabı 1616 yılında kilise tarafından yasaklansa da 1835 yılında yasaklar listesinden çıkarıldı. Aynı yıl (1543) bilim dünyasında başka bir önemli gelişme daha yaşandı. Modern anatominin kurucusu olarak bilinen Hollanda’lı anatomist Andreas Vesalius insan anatomisi üzerinde yaptığı çalışmalarını De humani corporis fabrica libri septem (insan vücudu yapısı üzerine yedi kitap) adlı eserinde topladı. Kitabı birçok insanı kesip inceleyerek yaptığı çalışmalara dayanmakta olup, daha önceki bir çok çalışmayı da çürütmüştür. 1544 yılında Alman teolog Sebastian Münster ilk dünya coğrafyası dergisini bastı. Alman mineralog Georgius Agricola 1546 yılında yazdığı eseri  olan De natura fossilium’de (Fosillerin doğası üzerine) ‘fosil’ terimini yer altından kazılarak çıkarılmış her şey olarak tanımladı. 1570 yılında ilk geniş kapsamlı dünya haritası Hollandalı coğrafyacı Abraham Ortelius tarafından basıldı. Bu yüzyılın sonlarında yine doğa tarihinin önemli bilginlerinden İtalyan Galileo Galilei (Galileo olarak bilinir) önemli keşifler yapmıştır. Aristoteles’in hareket teorilerini çürütüp, Copernicus’un güneş merkezli evren teorisini desteklemiştir. MS 17. Yüzyıl: 1608 yılında Hollanda’da optikçi Hans Lippershey ilk teleskopu icat etti ki bu gökbilim açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bundan hemen bir yıl sonra Galileo teleskop yardımı birçok gezegene ait tanımlamalar yaptı. Aynı yıl Lippershey yine optik ile uğraşan Zacharias Jansen ile beraber mikroskobu icat ettiler. Mikroskop da teleskop gibi bilim tarihinde dönüm noktası olan icatlardan biri oldu. 1643 yılında İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli  hava  basıncını  ölçemeye  yarana  barometreyi  icat  etti.  1654 yılında  İrlandalı başpiskopos James Ussher Annlium  pars  postierior adlı eserinde, yaptığı hesaplamalara dayanarak dünyanın milattan önce 23 Ekim 4004 tarihinde yaratıldığını öne sürmüştür.  17. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz fizikçi Sir Isac Newton’un önemli buluşlarına sahne oldu. 1665 yılında evrenselyerçekimi fikrini ortaya attı.  1668 yılında da aynalı teleskopu icat etti. 1687 yılında  3  ciltlik  büyük  eseri  olan Philosophiae  naturalis  principia  mathematica’yı (Doğa felsefesinin  matematiksel  ilkeleri) bastı ki bu eser şimdiye kadar yazılmış en büyük bilim kitaplarından biridir. Bu yüzyılın en öneli bilim adamlarından birisi de Danimarkalı anatomist ve jeolog Nicolaus Steno’dur. İnsan ve hayvanların beyinlerini incelemiş ve beyin epifizlerinin benzer olduğunu göstererek bunların insanlara özgü olduğunu söyleyen Descartes’in tezlerini çürütmüştür. Anatomi çalışmaları olsa da asıl ününü jeoloji çalışmaları ile kazanmış ve jeolojinin babası unvanını almıştır. Üst üste yerleşmiş olan tabakalardan aşağıda olanın daha önce oluşmuş olduğunu belirleyerek jeoloji ve paleontoloji bilimine çok büyük katkı sağlamıştır.  Bu ilkeyi ve keşfettiği diğer ilkeleri 1669 yılında yayınladığı De  Solido  Intra  Solidum  Naturaliter  Contento Dissertationis Prodromus adlı eserinde açıklamıştır.  MS 18. Yüzyıl: 1714 yılında Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit termometreyi icat etti. 1735 yılı biyoloji anlamında çok önemli bir yıldı. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus yayınladığı eseri Systema naturaeile biyoloji dünyasında çok önemli bir yer aldı. Linnaeus canlıların cins ve tür isimleri ile sınıflandırılmasını öngören çalışması ile taksonominin temellerini attı. 1743 yılında İngiliz doğa bilimci Christopher Packe ilk jeoloji haritalarından birini çizdi.  18. Yüzyılın ikinci  yarısında  biyolojik  bilimler  anlamında  Fransız  doğa  bilimci  Georges-Louis  Leclerc, Comte de Buffon önemli çalışmalar yaptı. 1749-1804 (öldükten sonra da çalışmaları basıldı) yılları arasında 44 serilik Historie  naturelle adlı eseri yayınlandı. Hayvanların aynı olmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini savunan Buffon benzer türlerin ortak atadan geldiğini de savunarak daha sonra gelişecek evrim teorilerine de katkı yapmıştır. Büyük ölçekte bir evrimi inkâr etse de  canlılar  arasında  çevre  şartlarına  göre  değişimler  olduğunu  savunmuştur.  Ayrıca çalışmaları Lamarck ve Cuvier gibi önemli bilim insanlarına esin kaynağı olmuştur. 1775 yılında On  the  Natural  Variety  of  Mankind adlı eserinde Alman anatomist ve antropolog Johann  Friedrich  Blumenbach insanları kafatasları üzerinde yaptığı çalışmalara göre beyaz, siyah, sarı, kırmızı ve kahverengi ırk olmak üzere 5 ırka ayırmıştır. Köken olarak beyaz ırkın kafatasının  oluştuğunu  ve  diğer  ırkların  çevreye  uyum  sonucu  bundan  farklılaştıklarını savunmuştur. Ayrıca morfolojinin çevreye uyum sonucu değişebileceğini ancak türleşmenin özel bir oluşum süreci ile meydana geldiğini savunmuştur. Yine aynı dönemde yaşamış olan Amerikalı teolog  Samuel  Stanhope  Smith  ise Essay  on  the  Causes  of  Variety  of  Complexion and Figure in the Human Species adlı eserinde insan çeşitliliğinden bahsetmiştir (1810). Ona göre insanoğlu ırksal kademelere ayrılamaz ve tekdir. Farklılıkları sadece çevresel etkiler belirler. Deri renginin de iklimden etkilendiğini savunmuştur. 1779  yılında İsviçreli jeolog Horace Bénédict de Saussure ‘jeoloji’ terimini kullanmıştır. Yüzyılın sonunda 1799 yılında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt Jura dönemini tanımlamış ve yine aynı yıl İngiliz jeolog  William  Smith  kayaç  tabakalarının  içerdiğifosilleri  ile  tanımlanabileceğini  ortaya atmıştır.   MS 19. Yüzyıl: Evrim çalışmaları anlamında altın bir yüzyıldır. Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck daha sonra teorisi çürütülse de evrim teorilerinin başlaması açısından çok önemli bir bilim adamı olarak bilinir. 1809 yılında yayınladığı eseri Philosophie zoologique ou exposition des considerations relatives a l’histoire naturelle des animaux’de (Zoolojik felsefe: hayvanların doğal tarihlerininin yorumlanması) canlıların çevresel şartlar gereği özellikler kazandığı ve kazanılmış bu yeni özellikleri sonraki nesillere aktardığını savunmuştur. Yine bu dönemde  yaşamış olan  Georges  Cuvier  yaptığı  çalışmalar  ile  karşılaştırmalı  anatomi  ve omurgalı  paleontolojisinin  öncüsü  konumundadır.  Evrim  fikrine  karşı  çıkan  Cuvier’in görüşüne göre dünya belirli zamanlarda büyük tufanlar geçirmiş ve bu tufanlar ile canlılar yok olup ardından yeni canlılar ortaya çıkmıştır (katastrofizm). Bu dönemde yaşayan İngiliz nüfus bilimci Thomas Malthus da doğa bilimcisi olmamasına rağmen evrim teorisine önemli katkılar sağlamıştır. 1729 ile 1826 yılları arasında 6 baskı olarak yayınlanan eseri An  Essay  on  the Principle   of   Population‘da;  nüfusların  besin  kaynakları  aşacak  şekilde  büyüdüğünü,  bu büyüme sonucu toplumlarda besin kaynağı için çekişme olacağı ve bu çekişmeye herkesin ayak uyduramayacağını ve dolayısıyla sadece bazı canlıların hayatta kalacağını savunmuştur. Bu eseri Wallace ve Darwin tarafından okunarak doğal seçilim fikrine ilham kaynağı olmuştur.   Darwin’le berabermodern evrim teorisinin öncülerinden birisi de Galli doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dir. Doğal seçilim fikrini Darwin’den bağımsız olarak bulan Wallace Darwin’e 1858 yılında yazdığı mektupla fikirlerini belirtmiş ve bu mektup Darwin’in kitabını yazmasını hızlandırmıştır. Darwin gibi çıktığı yaptığı bir yolculuk sonrası fikirleri gelişmiştir (Malay takımadaları, Güneydoğu Asya). 1871 yılında yayınladığı eseri Contributions to the Theory of Natural  Selection (Doğal seçilim teorisine katkılar) kendi fikirlerini açıklayarak Darwin’in teorisine destek olmuştur. 1815 yılında William Smith fosillere dayalı kayaç sınıflandırması ile ilgili kitabını yayınladı (Strata  Identified  by  Organized  Fossils). 1822 yılında Kretase dönemi Omalius d’Halloy tarafından tanımlandı. Aynı yıl Mary Mantell bir iguanadona ait olan ilk dinozor fosilini buldu. 1830 yılında İskoç jeolog Charles Lyell dünyanın yüzeyinin geçmişte geçirdiği fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerin aynılarının bugün de geçirdiğini öne sürdüğü üniformitarizm’ teorisini ortaya attı. 1830-1833 yıllarında yayınladığı 3 ciltlik eseri Principles of  Geology modern jeolojinin gelişmesinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bu kitabın Charles Darwin’i de etkilediği düşünüldüğünde sadece jeoloji değil aynı zamanda biyoloji  bilimi üzerinde de ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Ayrıca Lyell Pliyosen, Miyosen ve Eosen dönemlerini de tanımlamıştır. Arka arkaya gelen bir süreçte; 1834 yılında da Friedrich August von Alberti Trias dönemi, 1835 yılında Roderick Murchison Silüryen dönemi ve Adam Sedgwick Kambriyen dönemi, 1839 yılında Adam Sedgwick ve Roderick Murchison Devoniyen dönemi, 1841 yılında ise yine Roderick Murchison Permiyen dönemi tanımladı. 1840 yılında İsviçreli zoolog ve jeolog Louis Agassiz  buz  devirleri  teorisini ortaya attı. Alp’lerde yaptığı çalışmalar sonucu buzulların hareket ettiğini gösterdi ve önceki dönemlerde dünyanın buz çağı yaşadığını iddia etti. Bu yüzyılında özellikle evrim ve paleoantropoloji anlamında çok önemli keşifler yapıldı. 1856 yılındaAlmanya’nın  Neander  vadisinde,  daha  sonra Homo   neanderthalensis olarak sınıflandırılacak, Neandertal fosilleri bulundu. 1858 yılında Amerikalı jeolog Antonio Snider-Pellegrini kıta kayması teorisini ortaya attı. 1869 yılında İsviçreli fizikçi Friedrich Miescher yaptığı deneyler sonucu saf DNA elde etti ve bu genetik çalışmalar anlamında bir dönüm noktası oldu. Bu dönem genetik bilimi için başka bir anlam daha ifade eder. 1822-1884 yılları arasında yaşamın olan Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel bezelyelerüzerinde yaptığı çalışmalar ile bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bularak genetik biliminin temellerini atmıştır.Mendel’in kalıtım yasaları 20. yüzyılın başlarına kadar pek  kabul  görmese  de  bu  tarihlerde  yapılan  deneyler  ile  ispatlanarak  genetiğin  temel ilklerinden biri halini almıştır.Yüzyılın sonlarına doğru İsveçli kimyager Svante Arrhenius küresel ısınma kavramını dile getirdi. Özel Bölüm ‘Charles Darwin ve Evrim Teorisi’: Bu yüzyılın bilim tarihi açısından şüphesiz en önemli olaylarından biri, hatta en önemlisi, Charles Darwin’in geliştirdiği evrim teorisidir. Biyolojinin temellerinin atıldığı bu önemli olay için ayrı bir yer açmakta fayda var. 1809 -1882 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci Darwin yaptığı işle ironik olarak teoloji eğitimi almak üzere Edinburgh’a gönderilse de içindeki doğa bilimi tutkusu onu orada 3 seneden fazla tutamadı. HMS Beagle adlı askeri araştırma gemisi ile 1831 de başlayan ve 5 yıl süren gezisi daha sonra biyolojinin en önemli konularından biri olacak evrim teorisinin kurulmasını sağladı. Lamarck’ın teorisi gibi bazı değişim teorileri olsa da o zamana kadar genel görüş canlıların olduğu şekilde yaratıldıkları idi. Darwin Galapagos adalarında yaptığı incelemelerde farklı ortamlarda birbirlerine benzer ancak farklı hayvanlar olduğunu tespit etti. Buradan yola çıkarak canlıların zaman içerisinde değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişim geçirdiklerini, değişimi daha iyi geçiren ve uyum sağlayan canlıların hayatta kalırken güçsüz canlıların ise yok olduğunu öne sürerek doğal seçilim tezini ortaya attı. Geziden döndükten sonra kitap çalışmalarına başlayan  Darwin 1858 yılında Wallace’den aldığı  mektupta  fikirlerinin  aynı  olduğunu  görüp  çalışmalarının  hızlandırdı. 1859  yılında biyoloji ve doğa bilimleri tarihinin belki de en önemli kitabı olan ‘On the Origin of Species by Means  of  Natural  Selection,  or  the  Preservation  of  Favoured Races in the Struggle for Life’ı’(Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine) yayınladı.Burada değinilmesi gereken nokta, Darwin’in bu teoriyi ve çalışmayı hazırlarken  birçok  farklı  disiplindenbilim  insanının  çalışmalarını  okuması  ve  onlardan esinlenmesidir (Lyell ve Malthaus gibi). Ayrıca Darwin’in hiçbir genetik bilgisi olmadan ve kalıtım yasasını bilmeden bu teoriyi geliştirmesi de zekâsının göstergesidir. Genel evrim kuramının yanında Darwin insan evrimi üzerine de çalışmış ve bu konuda 1871 yılında The Descent  of  Man,  and  Selection  in  Relation  to  Sex (İnsanın türeyişi ve seksüel seçme) adlı eserini  yayınlamıştır.  Darwin  bu  kitabında  değindiği  seksüel  seçme  doğal  seleksiyon kavramının temellerinden biri lup; karşı cins tarafında tercih edilmek için daha iyi özelliklere sahip olmayı ifade eder. Daha büyük vücut yapısı, daha kuvvetli olma, daha becerili olma, daha zeki olma gibi özellikle bunların arasında sayılabilir. Bu kitapların yanında, jeoloji, zooloji ve botanik üzerine birçok eseri de vardır.   MS 20. Yüzyıl: 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan‘Big Bang’ teorisini ortaya attı(Big Bang ismi sonradan verildi).1947 yılında Amerikalı kimyager Willard F. Libby karbon tarihleme metodunu bulmuştur ki bu tarih öncesi bilimler için çok önemli bir dönüm noktasıdır. 1953 yılında genetik çalışmalar için başka bir dönüm noktası oldu ve Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick DNA’nın çift sarmallı yapısını çözdüler. 1968 yılında bazı kayalar üzerinde 3 milyar yıl öncesine giden canlı kalıntıları bulundu. 1984 yılında Russ Higuchi  150  yıl önce  ölmüş bir  hayvandan DNA örneği  almayı başarmış  ve  antik DNA çalışmalarının başlamasını sağlamıştır. İlk çalışmayı Higuchi’nin yapmasına rağmen antik DNA’nın çalışmalarının lideri konumunda İsveçli bilim insanı Svante Pääbo bulunur. 1985 yılında bir insan mumyasından DNA çıkarmayı başararak bu çalışmaların öncüsü olmuştur.  1988 yılında İsrailli ve Fransız bilim insanları tarafından bulunan fosiller, Homo sapiens’in önceki düşünülenin neredeyse iki katı bir zaman dilimi olan 90.000 yıllık bir süreç öncesinde yaşadıklarının ortaya koydu. 1987 yılında Amerikalı bilim adamları Rebecca Cann, Mark Stoneking ve Alan Wilson yaşan insanlar üzerinde yaptıkları DNA çalışmaları ile mitokondriyalDNA’larının kökeninin yaklaşık 200 bin yıl öncesi muhtemelen Afrika’da yaşayan bir kadına gittiğini tespit ettiler (bu yüzden mitokondriyal  Havva  olarak  da  adlandırılır).  Afrika’dan  çıkış  kuramını  desteklemesi  ve modern insanın kökeni hakkında bilgi vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir.  1991 yılında Amerikalı jeologlar dünyaya 65 milyon önce bir göktaşı çarptığını onayladılar. 1994 yılında Etiyopya’da Amerikalı paleoantropolog Tim White liderliğindeki ekip 4,4 milyon yıllık hominid kalıntıları buldular (Ardipihtecus ramidus). Bu buluntu iki ayak üzerinde dik yürüme yetisinin  bilinenden  daha  eski  bir  zamanda  başladığını  göstermiş  olmakla  beraber,  bu hominidlerin ormanlık bir alanda yaşamış olmaları iki ayak üzerinde dik yürüme yetisini ortaya çıkaran mekanizmalar ile ilgili teorilerin tekrar gözden geçirilmesini sağladı. 1995 yılında İspanya’da bulunan taş aletler Homo cinsinin 1 milyon yıldan daha önce Avrupa’da yaşadıklarının gösterdi.  MS 21. Yüzyıl: 2002 yılında Güney Afrika’da Blombos mağarasında bulunan ve 70.000 yıl öncesine tarihlenen iki adet boyalı süs eşyası insanın soyut düşünme yeteneğinin sanılandandaha önce başladığını ortaya koymuştur. 2000 yılında Kenya’da (Orrorin tugenensis) bulunan ve 6 Milyon yıl ile tarihlendirilen hominid ile 2002 yılında Çad’da bulunan 7 milyon yıllık hominid kalıntıları(Sahelantropus tchadensis) 21. Yüzyılın başında paleoantropoloji bilgilerini geliştirmiş ve en eski hominid kalıntıları konumuna geçmişlerdir. 2006 yılında Svante Pääbo liderliğinde  başlayan  Neandertal  genom  projesi  2010  yılında  sonuçlarını  açıklamış  ve Neandertaller  ile  modern  insan  arasında  gen  alışverişiolduğu  açıklanıp,  Afrika  dışında yaşayan  insanların  belli  oranlarda Neandertal geni  taşıdıkları ortaya koyulmuştur.  2008 yılında Sibirya’da Altay dağlarında yer alan Denisova mağarasında yaklaşık 40 bin yıllık bir parmak kemiği bulundu. Bu kemik üzerinde yapılan DNA çalışmaları bu kemiğin ne modern insana ne de Neandertallere ait olduğunu ortaya koydu. Özel Bölüm ‘Leakey Ailesi’: İnsan evrimi çalışmalarında en önemli malzemeler olan fosillerin bulunması konusunda Leakey ailesinin yeri çok önemlidir ve bu yüzden ayrı bir başlıkta  değinmekte fayda var. Ailenin ilk nesil paleoantropologları Mary ve Louis Leakey’dir. Louis Leakey Kenya’da görevli bir İngiliz misyonerin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra Cambridge’de antropoloji okudu. 1926-1935 yılları arasında doğa Afrika’da bir dizi arkeolojik ve paleoantropolojik çalışma gerçekleştirdi. 1960 yılında Olduvai Gorge’da Homo  habilis olarak sınıflandırılan, erken hominidlere göre daha büyük beyne sahip olan ve alet yapabilen bir hominid keşfetti. Louis Leakey’in buluntuları insanlığın kökeninin Afrika olduğunu ve bu kökenin  sanılandan  çok  daha  eskiye  gittiğini  gösterdi.  1936  yılında  yine  bir  İngiliz paleoantropolog  olan  Mary  Leakey  ile  evlendi.  Mary  Leakey  Londra’da  eğitimini tamamladıktan sonra 1935 de Tanzanya’ya gelerek 1 yıl sonra evleneceği Louis Leakey’in kazısına katıldı. O da Louis Leakey gibi hayatının çok büyük bir kısmını doğa Afrika’da fosil arayarak geçirdi. 1959 yılında Australopithecus boisei cinsine ait 1.75 milyon yaşında hominid fosillerini keşfetti. 1976 yılında çalışmalarını Tanzanya’nın başka bir bölgesi olan Laetoli’ye kaydırdı ve 1978 yılında o zamana kadar insan atalarına ait bulununmuş en eski izleri keşfetti. Bunlar 3.75 milyon yıl ile tarihlendirilen 2 farklı hominidin volkanın küller üzerinde bıraktığı ayak izleriydi. Eski olmasının yanında iki ayak üzerinde dik yürüme ile ilgili de önemli bilgiler vermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Leakey ailesinde üçüncü nesli Mary ve Louis Leakey’lerin oğlu Richard Leakey ve eşi Meave Leakey temsil eder. 1944 doğumlu Richard Leakey Omo, Koobi Fora ve Batı Turkana’da çalışmalar yaptı. 1967 yılında Omo’da yaptığı çalışmalar esnasında şimdiye kadar bulunmuş en eski Homo  sapiens fosillerinden  biri  olan Omo kafatasını ve bazı vücut kemiklerini keşfetti. Yaklaşık 160.000 yaşında olan bu kafatası Homo  sapeins’inen  eski  örneklerinden  biri  olup  modern  insanın  ortaya  çıkışının  tarihi açısından çok önemli bir fosildir. Daha sonra Koobi Fora’da çalışmalara başlayan Richard Leakey 1969 yılında kaba yapılı Australopithecus olarak bilinen Paranthropus boisei‘ye ait bir kafatası buldu. 1.7 milyon yıl ile tarihlendirilen bu kafatası ile beraber taş alet olduğu düşünülen buluntular da ele geçmesi bu türün taş alet yapan veya kullanan ilk hominid olabileceğiniakla getirdi. Yine Koobi Fora’da yapılan kazılarda; 1972 yılında Homo rudolfensis sınıflandırılan 1.8 milyon yıllık; 1975 yılında Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.75 milyon yıllık ve 1976 yılında yine Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.6 milyon yıllık kafatasları bulmuştur.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-calismalari-kronolojisi

İndirgenemez komplekslik nedir?

İndirgenemez komplekslik kavramı, Akıllı Tasarım (AT) hareketini savunanların en fazla başvurdukları ve belki de AT’nin bilimsel bir teori olduğunu savunmak için kullandıkları yegâne argüman olarak karşımıza çıkıyor. Aslında indirgenemez komplekslik, AT’nin ispatlanması için kullanılamaz yani doğru olması AT’nin doğruluğunu göstermez ama bu yazımda bu konuyu bir kenara bırakıp indirgenemez kompleksliğin bilimsel konumunu inceleyeceğim. İndirgenemez komplekslik kavramının mucidi olan Michael J. Behe, 1996 yılında yazdığı Darwin’in Kara Kutusu (Darwin’s Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution) kitabında indirgenemez kompleksliği şöyle tanımlıyor: By irreducibly complex I mean a single system composed of several well-matched, interacting parts that contribute to the basic function, wherein the removal of any one of the parts causes the system to effectively cease functioning. (s. 39) An irreducibly complex system cannot be produced directly (that is, by continuously improving the initial function, which continues to work by the same mechanism) by slight, successive modifications of a precursor system, because any precursor to an irreducibly complex system that is missing a part is by definition nonfunctional. (s. 39) Burda Michael Behe, aşağı yukarı şöyle diyor: İndirgenemez kompleks sistem ile temel fonksiyona katkıda bulunan, birbiriyle etkileşim halinde olan, iyi eşleşmiş çeşitli parçalardan oluşan ve bu parçalardan herhangi birinin çıkarılmasıyla çalışması sonlanacak olan tek bir sistemi ifade ediyorum. İndirgenemez kompleks bir sistem, öncü bir sistemin ufak, birbirini takip eden değişimleriyle direk olarak (yani aynı mekanizma ile çalışıp ilk fonksiyonu devamlı olarak geliştirerek) üretilemez çünkü indirgenemez kompleks bir sisteme giden herhangi bir öncü sistem tanım gereği işlevsizdir. İşte Michael Behe indirgenemez kompleks sistemi böyle tanımlıyor ve canlılarda bu özellikleri gösteren biyokimyasal yapılar olduğunu iddia ediyor. Bu yapılara örnekler veriyor ve kitabında bunları uzun uzun anlatıyor. Örnek olarak bakteri kamçısı (bacterial flagellum), kan pıhtılaşma sistemi (blood clotting system) ve bağışılık sistemi (immune system) gibi birkaç sistem veriyor ve bunların kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olduklarını ve bu sebeple de evrimleşmiş olamayacaklarını iddia ediyor. Şimdi ilk olarak Michael Behe’nin yaptığı indirgenemez komplekslik tanımını ve daha sonra da bu tanım gereği evrimleşmiş olamayacağını düşündüğü sistemleri inceleyelim. Behe yaşamın tasarlanmış olması gerektiği sonucuna şu mantıksal düzen içinde ulaşıyor. Tanım gereği, indirgenemez kompleks bir sistemin bir parçası eksik öncüsünün işlevsiz olması gerekiyor. Böylece doğal seçilimde işlevsiz bir yapının seçilmiş olamayacağı ve böylece indirgenemez kompleks yapının bir bütün olarak tasarlanmış olması gerektiği sonucuna varlıyor. Ama gerçekte durum böyle değil. İlk olarak öncü bir sistemin daha az parçadan oluşması gibi bir zorunluluk yokur, yani daha fazla parçadan da oluşuyor olabilir. İkinci olarak öncü sistem farklı bir görevi yapıyor olabilir, yani öncü sistemin tanımdaki gibi işlevsiz olması şartı yoktur. Öncü sistem farklı bir fonksiyonu gerçekleştiriyor olabilir. Görüldüğü gibi Behe’nin kurmuş olduğu mantıksal düzende belirgin bir sorun var. Behe’nin indirgenemez komplekslik tanımına uygun yapılar olabilir ama bu onların evrimleşmiş olamayacağı anlamına gelmez. Peki Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu düşündüğü, dolayısıyla da evrimleşmiş olamayacağını ileri sürdüğü ve “biyokimyasal makineler” olarak adlandırdığı yapılar gerçekten evrimleşmiş olamaz mı? Bu yapılar gerçekten de bir bütün halinde mi ortaya çıkmış olmak zorunda? İşte bu noktada, Behe’nin vermiş olduğu örnekler incelendiğinde, bilim adamları bu yapıların evrimleşmiş olabilecekleri sonucuna varıyor. İlk olarak bakteri kamçısını ele alalım. Bakteri kamçısı Flagellum yani kamçı organı prokaryot ve ökaryot hücrelerde bulunabiliyor. Bakteriler kamçılarını sıvı ortamlarda hareket etmek için kullanıyorlar. Bakteri kamçısının işlevini ve yapısını Mustafa Akyol şöyle açıklıyor (1): Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir. [...] Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator). Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. [...] Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır. Aslında bakteri kamçısının indirgenemez kompleks olup olmadığıyla veya evrimleşmiş olup olamayacağıyla çok ilgisi yok ama yine de belirtmek lazım. Burda adı bahsi geçen bakteri kamçısını oluşturan farklı protein sayısı olan 240 doğru değil. Bakteri kamçılarının çok daha az proteinle oluştukları yapılan araştırmalarda ortaya konmuştur. Örneğin E. coli türü bakterinin kamçısının yapısında 18-20 farklı protein bulunmaktadır (2). Ayrıca farklı bakteri türlerinde farklı (E. coli’ninkinden daha az) sayıda proteinden oluşan kamçı türleri vardır. Ökaryot hücrelerdeki kamçı ise “cilium” olarak adlandırılmaktadır. Yapı olarak bakteri kamçısından oldukça farklı yapıdadır. Örneğin bir hayvan sperm hücresindeki cilium 250 civarında proteinden oluşmaktadır (2). Aslında sayılarda yapılan bu yanlışlığın çok da önemi yok. Asıl önemli olan nokta bakteri kamçısının herhangi bir parçası çıkarıldığında işlevsiz olacağı ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağı gibi hatalı bir sonuca varılmış olmasıdır. Yapılan homoloji çalışmaları bakteri kamçısı ile “tip III salgılama sistemi” (type III secretory system) (TTSS)’nin birçok parçasının birbiriyle ilişkiliği olduğunu hatta bazı bakterilerde tamamen aynı olduğunu göstermektedir (3). TTSS bakterilerin başka hücrelerin içine protein aktarmak için kullandığı bir yapıdır. Hatta bazı ölümcül bakteriler ürettikleri protein toksinleri bu yöntemle kurbanlarının hücrelerine bu yolla aktarırlar (4). TTSS’nin protein yapısı üzerinde yapılan araştırmalarda bakteri kamçısının bazal (temel) bölümünün TTSS ile direk homolog olduğunu göstermektedir (4). Yani indirgenemez kompleks olduğu iddia edilen bakteri kamçısının ufak bir bölümünün oldukça işlevsel olduğu görülmektedir. Behe ise tek bir parçanın bile çıkarılmasının geri kalan kısmı işlevsiz kılacağını ve doğal seçilim mekanizması tarafından seçilemeyeceğini söylüyordu. Ama görüldüğü gibi indirgenemez kompleks kavramına yapılan itirazdaki gibi öncü bir sistemin asıl sistem ile aynı görevde olması zorunluluğ yoktur. Farklı görevi yapan bir sistem gen eşleşmesi, mutasyon ve doğal seçilim sayesinde başka bir işlev gören bir yapıya dönüşerek sağladığı avantaj sayesinde de korunarak gelecek nesillere aktarılabilir. Peki bakteri kamçısının TTSS’den nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili neler biliniyor? Bu konuda en geniş bilgiye Nick Matzke’nin makalesinden (4) ulaşmak mümkün. Matzke makalesinde bakteri kamçısının ve TTSS’nin yapısıyla ilgili bilgi veriyor, bakteri kamçısının evrimiyle ilgili önceki modeller hakkında bilgi veriyor ve daha sonra kendi modelini anlatıyor. Bu modellerin kesin doğru olduğunu iddia etmek mümkün değildir ama zaten bu modellerin amacı da bu yapıların nasıl evrimleşmiş olabileceğiyle ilgili mantıklı, olası varsayımlar ortaya koymaktır çünkü Behe indirgenemez kompleks olduğunu söylediği yapılar için bu tip olası modellerin oluşturulmasının mümkün olmadığını söylemektedir. Bakteri kamçısını bir kenara koyarsak yılan balığı sperm hücresinin kamçısında (ökaryot bir hücrede olduğu için cilium) üç önemli bölüm eksiktir. Yani Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği ve bu yapının vazgeçilmez parçaları olarak belirttiği bazı parçalar bu yılan balığı sperm hücresi kamçısında bulunmamaktadır ve buna rağmen normal olarak görevini görmektedir (6). Bu da Behe’nin belirttiği yapının kendi tanımına göre indirgenemez kompleks olmadığını göstermektedir. Kan Pıhtılaşma Sistemi Michael Behe’nin indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği bir başka sistem de omurgalılardaki kan pıhtılaşma sistemidir. Omurgalıların kan pıhtılaşma sistemi “kaskat” olarak adlandırılan bir yapıdadır. Yani bir nevi domino taşlarından kurulmuş bir sistemdir ve son hamlede kan pıhtılaşması gerçekleşir. Sistemde görevli proteinler, kofaktörler (enzimlerin çalışmasını sağlayan maddeler) ve proteazlar (proteinleri peptit bağlarını kopararak parçalayan enzimler) görev almaktadır. Kan pıhtılaşması iki farklı yolla gerçekleşebilir: İntrensek ve ekstrensek yol. Bu iki yol Jeremy M. Berg’un Biochemistry kitabında aşağıdaki şekilde gösterilmektedir. Yukardaki şekilde pembe ile gösterilenler maddelerin aktif olmayan, sarı ile gösterilenler ise aktif halledir. Mavi ile gösterilenler ise kofaktörlerdir. Ayrıca tüm Roma Rakamıyla gösterilenler rakamın önüne “faktör” koyularak okunur. Örnek vermek gerekirse faktör VIIIa bir kofaktördür ve aktif haldeki faktör IX (yani faktör IXa)’un yardımcı olarak inaktif haldeki faktör X’u aktive hali olan faktör Xa‘ya dönüşmesini sağlar. Şekilden bakarak aynı mantıkla her adımda neler olduğunu anlayabilirsiniz. Şekilden görülebileceği gibi intrensek ve ekstrensek yollar bir noktada birleşir. İki yolla da faktör X aktive edilir ve faktör Xa ile faktör Va, protrombini trombine dönüştürür. Trombin ise kan plazmasında çözünebilir bir protein olan fibrinojeni parçalayarak fibrine dönüşmesini sağlar ve daha sonra faktör XIIIa‘nın da devreye girmesiyle fibrin pıhtıları oluşarak gerekli yerlerin tıkanması sağlanır. Burda temel yapıyı kısaca anlatmak istedim, daha ayrıntılı bilgi için buraya, buraya ve buraya bakabilirsiniz. İşte Michael Behe bu sistemin indirgenemez kompleks olduğunu ve bu sebeple evrimleşmiş olamayacağını iddia ediyor. Yani Michael Behe’nin tanımına göre bu sistemin bir parçasının bile olmaması sistemin çökmesine, çalışmamasına sebep olacaktır. Ama intrensek yolda karşımıza çıkan faktör XII veya diğer adıyla Hageman faktörü yunuslarda ve balinalarda yoktur (5) ama kan pıhtılaşma sistemleri çalışmaktadır. Yani kan pıhtılaşma sisteminin indirgenemez kompleks olmadığını çok açık bir şekilde görmekteyiz. Ama bunu Michael Behe de görüyor. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bir forumda Kenneth Miller ile Michael Behe karşılıklı tartışırken (tartışma metnine buradan ulaşabilirsiniz) Miller yunuslardaki bu olayı dile getiriyor ve Behe kan pıhtılaşma sisteminde gereksiz parçalar olduğunu kabul ediyor. Behe bu sebeple bütün pıhtılaşma sistemi yerine bu sistem içindeki sadece 4 parçayı (fibrinojen, protrombin, Stuart faktörü, and proakselerin) seçerek bunların indirgenemez kompleks bir sistemin parçaları olduğunu söylüyor. Ama ortada sadece bu parçalardan oluşan bir sistem yok gerçekte ve evrim sürecinde sadece bu parçalardan oluşan bir sistemin oluşması şart değildir. Kaldı ki Behe’nin kitabında söylediği gibi kan pıhtılaşma sisteminin moleküler evrimiyle ilgili hiçbir şey bilinmiyor falan değildir. Literatürde bu konuyla ilgili birçok makale ve çalışma vardır. PubMed‘de arama yaparak bu konu ile ilgili yazılmış makalelerin listesini görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da bu konuyla ilgili önemli birçok referansa ve linke ulaşabilirsiniz. Yani Michael Behe ya bilimsel literatürü pek iyi takip etmiyor ya okuyucularının takip etmediğini düşünerek bol keseden atıyor ya da hiçbir açıklamayı nedense tatmin edici bulmuyor. Bağışıklık Sistemi Michael Behe, Darwin’in Kara Kutusu kitabının 6. bölümünü bağışıklık sisteminin parçası olan ve indirgenemez kompleks olduğunu iddia ettiği 3 sisteme ayırıyor. Bu 3 sistemin neden indirgenemez kompleks olmadığı Matt Inlay tarafından Evolving Immunity başlıklı yazısında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Bu 3 sistemden biri olan tamamlayıcı sistemin (Complement System) neden indirgenemez kompleks olmadığı Mike Coon’un Is the Complement System Irreducibly Complex? başlıklı yazısında incelenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiği konusunda da birçok bilimsel makale mevcuttur. Mesela daha önce linkini vermiş olduğum PubMed‘de arama yaparak bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili ne kadar çok makale olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca buradan ve buradan da konu ilgili faydalı kaynaklara ulaşabilirsiniz. Ama nedense bunların hiçbiri Michael Behe için yeterli olmuyor. Amerika’da Dover’daki Akıllı Tasarım davasının kararında Yargıç Jones, Behe’ye bağışıklık sisteminin evrimiyle ilgili 58 peer-reviewed (hakemli dergilerde) makale, 9 kitap ve birkaç ders kitabı bölümü gösterildiğini ama Behe’nin bunların hiçbirini yeterli görmediğini söylüyor. Hem de bu kitapların ve makalelerin çok büyük bir kısmını okumamış olmasına rağmen kendi istediği şekilde bir evrim sürecinin bu kitap ve makalelerde anlatılmadığını düşündüğünü söylüyor. Ayrıca yine bu davada verdiği ifadesinde bir yerde bağışıklık sisteminin nasıl evrimleştiğiyle ilgili araştırma yapmadığını çünkü bunun verimli bir çalışma olmayacağını (yani sonuca ulaşamayacağını) düşündüğünü söylüyor. Yani Behe bunun olamayacağına kendini öyle inandırmış ki konuyla ilgili ne tüm bilimsel görüşleri ve bakış açılarını inceleme gereği duyuyor ne de nasıl evrimleşmiş olabileceğini ve kökenini kendi araştırıyor. Aslında bu sadece bağışıklık sistemi ile ilgili de değil. Yukarda anlattığım diğer yapılar için de aynı şey geçerli. Sonuç Tüm bunlar bize Michael Behe’nin en başında önemli bir hata yaptığını göstermektedir. Michael Behe bir biyokimyacıdır ve özellikle de protein sistemleriyle uğraşmaktadır. Proteinlerden oluşan kompleks yapıların evrimi konusunda yanlış bir düşüncesi var. Behe şöyle düşünüyor: Elimizde 100 proteinden oluşan kompleks bir sistem varsa bu sistemin evrimleşmiş olması için daha önce 99 proteinden oluşan ve aynı görevi yapan bir yapı olmalıdır. 99 proteinlik yapı ise ancak 98 proteinlik ve aynı görevi yapan bir yapıdan evrimleşmiş olmalı. İşte Behe biyokimyasal yapıların evriminin böyle olması gerektiğini düşünüyor. Ama bunun böyle olması gerekmediği çok açık. Proteinlerden oluşan yapıların evrimi DNA yapısındaki değişikliklerle olur ve DNA yapısında oluşacak değişikliğin tek bir protein eklenmesine veya yapı içindeki sadece bir proteinin değişmesine sebep olmak zorunda olmadığı çok açıktır. Ayrıca öncü bir sistemin aynı görevi yapıyor olma gibi bir zorunluluğu da mevcut değildir. Ama Behe böyle olması gerektiğini düşünüyor ve bu tip adım adım kademeli bir evrim sürecinin bilim adamları tarafından açıklanamadığını söylüyor. Yani yukarda anlattığım gibi Behe’nin kendisine sunulan ve bu yapıların olası evrim modellerini anlatan makale ve kitapları bu sebeple kabul etmiyor ve yeterli görmüyor. Sanırım bu sebeple Behe hiçbir zaman bu açıdan kendini tatmin eden bir evrim modeliyle karşılaşmayacak çünkü beklediği şey zaten mümkün olmayan birşey. En son olarak da Michael Behe’nin veya başka birinin şimdiye kadar, herhangi bir yapının indirgenemez kompleks olduğunu ve evrimleşmiş olamayacağını savunduğu ve hakemli dergilerde yayınlanmış hiçbir makalesi olmadığını belirtmek istiyorum. Sanırım Behe artık, konuyu fazla bilmeyen ve araştırma yapma imkanı olmayan insanları etkilemek için kitap yazmak yerine bilimsel olduğunu iddia ettiği argümanlarını hakemli dergilerdeki makaleleriyle bilim adamlarına sunmalı. Akıllı Tasarım hareketi önceki yazılarımda da belirttiğim gibi argümanlarını bilgisizlikten almaktadır. Bilimde bazı boşluklar yaratıp bunların sebebini akıllı bir tasarımcıya atfetmek bilimin araştırma, gözlem ve deney gibi kademelerini ortadan kaldırmak ve yüzyıllar öncesinin gücünü bilgisizlikten alan düşüncelerini kabullenmekten başka birşey değildir. Baksanıza Behe bağışıklı sistemiyle ilgili araştırmalarda sonuca ulaşılamayacağını düşündüğü için araştırmadığını söylüyor. Bu nasıl bir bilimsel yaklaşımdır. Bir bilim adamı böyle önyargılarla hareket etmemelidir. Behe işin başından kendi kriterlerine göre evrimleşmiş olmayacağına karar veriyor ve bu sebeple o yapıları araştırmıyor hatta yapılan tüm araştırmaları inceleme gereği bile duymuyor. Bir de Akıllı Tasarımcılar teorilerinin bilimsel olduğu iddiasıyla okullarda öğrencilere öğretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Hakkında hakemli saygın bilim dergilerinin hiçbirinde bir tane destekleyici makale yazılmamış bir teorinin (aslında ortada teorisi falan yok ama…) okullarda öğretilmesi çok yanlış olur. Referanslar: 1. Mustafa Akyol, Akıllı Tasarım [Intelligent Design] Teorisi, 2004 2. N. J. Matzke, Evolution in (Brownian) space: a model for the origin of the bacterial flagellum, 2003 3. Ian Musgrave, Evolution of the Bacterial Flagella, 2000 4. Kenneth R. Miller, The Flagellum Unspun: The Collapse of “Irreducible Complexity”, 2004 5. Robinson, A. Jean, Kropatkin, Mona, and Aggeler, Paul M. 1969. Hageman Factor (Factor XII) Deficiency in Marine Mammals. Science 166:1420-1422. 6. Kenneth R. Miller, Answering the Biochemical Argument from Design, 2003

http://www.biyologlar.com/indirgenemez-komplekslik-nedir

Müze Kavramı ve Etimolojisi

Müze genel olarak; halkı eğlendirmek ve bilgilendirmek üzere birçok malzemeyi elde eden, koruyan ve sergileyen kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır. Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom) 2007 de Viyana’da yaptığı konferansında müzeyi; halkı eğlendirmek ve eğitmek için insanlığın ve çevresinin somut ve soyut mirasını bulan, koruyan, araştıran, nakleden ve sergileyen toplum hizmetinde olan ve gelişmesine katkı sağlayan, kâr amacı gütmeyen kalıcı kurumlar olarak tanımlamıştır.İçerik olarak sanat, tarih, kültür ve doğa tarihi gibi ana maddelerden oluşmakla beraber birçok farklı sergiye sahip müzeler de bulunur.Genel  olarak;  sanat,  arkeoloji  ve  tarih, etnografya,  tabiat  tarihi,  bilim ve teknoloji, bölge ve özel amaçlı müzeler olmak üzere gruplara ayrılır.En yaygın müzeler koleksiyonlara dayalı genel anlamda bilinen müzelerdir. Buradaki  koleksiyon  terimi;  bir  kişi  veya  kurum  tarafından  toplanan,  sınıflandırılan  ve sergilenmeye  hazır  hale  getirilen  tüm  somut  nesneleri  kapsar.  Bunlarda  koleksiyonları saklamak, gerekirse işlemden geçirmek ve sergilemek üzere bölümler bulunur. İngiltere’deki ‘British Museum’ , Fransa’daki le Musee du Louvre’ veya Türkiye’deki Anadolu Medeniyetleri Müzesi  bu  müze  tipinin  başlıca  örneklerindendir.  İkinci  tip  müzeler  ise  tarihi  yerlerin korunmaya alınması ile oluşturulan müzelerdir. Bu tip müzelere genelde bir dönemi veya bir insanı temsil ederler. Dolayısıyla bu tip müzelerin barındırdığı koleksiyonlar belli bir  zaman dilimi ile sınırlı olup çok büyük çeşitlilik göstermez. Diğer bir müze tipi ise yaşayan tarih müzeleridir. Bu müzelerde sabit olarak gösterilen koleksiyonlar yerine interaktif bir şekilde müze çalışanları halkı belli konularda eğitir. Ayrıca yerel halkın yeteneklerini sergilemeleri de bu müzelerin uygulamalarındandır. Bunların dışında özellikle internetin yaygınlaşması ile beraber  sanal  müzeler  de  kurulmaya  başlandı.  Bunlar  genelde  büyük  müzeleri koleksiyonlarının internet üzerinden insanlara sundukları sanal ortamlardır.Müze kelime anlamını Yunanca ‘mouseion’kelimesinden alır(Muses’in oturma yeri).  Bu kelime Muses olarak tanınan Zeus’un kızlarına adanmış bir tapınağın ismidir.Daha sonra 15. yüzyıldaFloransa’da Lorenzo de’ Medici’nin koleksi yonlarını tanımlamakta kullanılan müze terimi,  genel  olarak  bir  binayı  değil  soyut  bir  anlayışı  tasvir  etmekteydi.17.  yüzyıla gelindiğinde müze terimi Avrupa’da garip şeylerden oluşan koleksiyonları tanımlamakta kullanıldı. Kopenhag’da bulunan Ole Warm’ın koleksiyonu buna bir örnektir (Musei Wormiani Historia).19. yüzyıl itibariyle müze terimi kültürel materyallerin sergilendiği, halka açık yerler olarak tanımlanmaya başladı ve içeriklerinin gelişip değişmesiyle daha geniş bir kapsam altına alındı. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/muze-kavrami-ve-etimolojisi

Lodos Entomoloji Müzesi (LEMT)

Prof. Dr. Niyazi Lodos Böcek Müzesi, uluslararası merkezlerce LEMT kısaltmasıyla kabul edilen yaklaşık 50 yıllık geçmişi olan bir böcek müzesidir. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nin kuruluşunu izleyen yıllarda Bitki Sağlığı Bölümünü kuran Prof. Dr. Niyazi Lodos tarafından müze konusunda ilk adımlar atılmış ve daha sonra Prof. Dr. Feyzi Önder, Prof. Dr. Hasan Giray ile Bölümdeentomoloji konusunda çalışan akademisyenler tarafından geliştirilmiştir. Projelerin parasal desteği TÜBİTAK ve DPT kaynaklarından sağlanmış; ayrıca E. Ü. Bilimsel Araştırmalar Birimi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile yurtdışı kaynakların da katkıları olmuştur. Müze E. Ü. Kampüsü’nde olup, Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü’nün yer aldığı A Blok ikinci kattadır. Yaklaşık 50 m²’lik bir alana sahiptir. Önceleri Bölüm Müzesi olarak anılan birime, Prof. Dr. Niyazi Lodos’un adının yaşatılması için, ilk ölüm yıldönümü olan 10 Ekim 1998’de düzenlenen törenle adı verilmiştir. Daha sonra, dünyadaki böcek koleksiyonlarına verilen kısaltılmış isimleri resmileştiren bir merkez olanBishop Museum, ABD ile ilişkiye geçilerek LEMT (Lodos Entomoloji Müzesi, Türkiye / Lodos Entomological Museum, Turkey) kısaltması tescil ettirilmiş ve yapılan yayınlarda müze bu kısaltmayla anılmaya başlamıştır. Müzede bulunan materyal ağırlıklı olarak Türkiye Coleoptera, Heteroptera ve Homoptera faunasına ilişkin türlerin önemli bir kısmını içermektedir. Ayrıca Odonata, Orthoptera, Dermaptera, Dictyoptera, Isoptera, Thysanoptera, Neuroptera, Lepidoptera, Diptera ve Hymenoptera takımlarına bağlı zengin bir materyal bulunmaktadır. Müzede bulunan böcek tür ve alttürlerinin familyalara göre sayıları incelendiğinde en zengin takımın 2297 tür ve % 42,56 oranla Coleoptera olduğu görülür. Bu takımı 1245 tür ve % 23,06 oranla Heteroptera, 725 tür ve % 13,43 oranla Homoptera, 372 tür ve % 6,89 oranla Diptera, 315 tür ve % 5,84 oranla Hymenoptera takımları izlemiştir. Daha sonra azalan tür sayısı içinde Lepidoptera (262), Orthoptera (125), Odonata (17), Dictyoptera (16), Neuroptera (12), Dermaptera (7), Thysanoptera (4) ve Isoptera (1) takımları yer almıştır. Müzede ayrıca henüz tanılaması yapılmamış olan zengin bir materyal bulunmaktadır. Bu materyal ayrımı ve tanılamayı beklemektedir. Gelecekte yürütülecek çalışmalarla bu konuda yol alınması ve bulguların bilim dünyasıyla paylaşılması planlanmaktadır. Müzedeki materyal arasında 244 türe ait, o türlerin bilim dünyasına tanıtımının yapıldığı, orijinal örnek yani tip (holotip, paratip ve allotip) bulunmaktadır. Müzede yer alan tip türlerin 116’sı Homoptera (% 47,54), 83’ü Coleoptera (% 34,02), 34’ü Heteroptera (% 13,93) takımlarına bağlıdır. Toplam 7 tip tür Hymenoptera, 3 tip tür Orthoptera ve 1 tip tür Diptera takımı içinde yer almaktadır. Familyalar düzeyinde yapılan değerlendirmede ise Issidae familyasına bağlı 55, Curculionidae familyasına bağlı 47, Cicadellidae familyasına bağlı 31, Miridae familyasına bağlı 20, Melolonthidae familyasına bağlı 12 ve Cixiidae familyasına bağlı 10 türe ait tip materyalin müzede bulunduğu anlaşılmaktadır. Müzede yer alan Rhynchites lodosi Voss, 1973 türü, Eylül 2006’da Türkiye’de gerçekleştirilen 8. Avrupa Entomoloji Kongresi’nin logosu olarak seçilmiş ve kongreye katılanların beğenisini kazanmıştır. Müzede korunmakta olan materyalin bazıları ise pullara konu olmuştur. PTT Genel Müdürlüğü, Filateli Şubesi tarafından Prof. Dr. Feyzi Önder danışmanlığında toplam 26 pul hazırlanarak basılmış ve bu pullar koleksiyonerlere satıldığı gibi, posta hizmetlerinde de kullanılmıştır. Üniversiteler, araştırma kurumları ve özel sektörden gelen pek çok tanılama sorununda, LEMT önemli bir başvuru merkezi olmaktadır. Sorun olduğu belirlenen bazı türlerin tanıları LEMT’de olabildiğince yapılabilmekte; o türlerin, önceki araştırmalarda elde edilerek müzede korunan materyaline dayanarak Türkiye’deki yayılış alanları, doğada bulunuş dönemleri, üzerinden toplandıkları bitki veya konukçuları gibi bilgiler çok kısa sürede ortaya konularak, yardımcı olunabilmektedir. Özellikle her geçen gün Dünya’da ve Türkiye’de daha çok önem kazanan doğal zenginliklerin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve yabancı toplayıcılar tarafından gerçekleşen talanın önlenmesinde bu bilgilerin toplum ile paylaşımının büyük rolünün olduğu düşünülmektedir. LEMT bu konuda önemli bir merkez özelliği taşımakta ve zaman zaman öğrenciler, amatörler ve doğa severler tarafından da ziyaret edilmektedir. Toplumla bütünleşme yönünde son yıllarda gerçekleştirilen etkinlikler arasında Bilim Fuarı ve Eğitim Şenliğinde birer stantla yer alan LEMT, başta öğrenciler olmak üzere değişik yaşlardan çok sayıda katılımcının ilgisini çekmiş ve en beğenilen stant seçilmiştir. Kaynak: Tezcan, S., Pehlivan, E. ve Karsavuran, Y. 2006. Lodos Entomoloji Müzesi (LEMT)’nin Türkiye Doğa Tarihi Çalışmalarındaki Yeri ve Önemi. 2. Doğa Tarihi Kongresi. Ankara.

http://www.biyologlar.com/lodos-entomoloji-muzesi-lemt

Türkiye’de Müzeciliğin Tarihçesi

Türkiye’de müzecilik Sultan Abdülmecid zamanında başlamıştır. Yalova’da yaptığı gezide gördüğü tarihi yazıt taşlarının görüp bunların İstanbul’a gönderilmesini istemiştir. Bu taşlar ve bazı silahlar Aya İrini Kilisesinde koruma altına alınmıştır. Müzeciliğin  ilk  izi  bu  olsa  da burası  halka  açık  değildi. Daha  sonra  sadrazam  Ali  Paşa döneminde  tam  anlamı  ile  müze haline  getirilip  1881  yılına  kadar  yabancı  yöneticiler tarafından yönetilmiştir. 1881 yılında Paris’te de eğitim görmüş olan Osman Hamdi Beyin göreve gelmesi ile Türk müzeciliği yeni bir döneme girmiştir. Yaşadığı dönemde müzecilik adına  çok  önemli  işler  yapan  Osman Hamdi   Bey şimdiki  İstanbul  Arkeoloji  müzesinin binasının da yapımını sağlamış olup arkeolojik eserlerin korunması adına çok önemli işler yapmıştır. Cumhuriyet  yıllarının  başlaması  ile  beraber  müzecilik  faaliyetleri  de  artmış; Topkapı  Sarayı  ve  Ayasofya  Camii  müze  haline  getirilmiş  ve bizzat Atatürk’ün  emri  ile Ankara’da Etnografya müzesi kurulmuştur. 60 yıllardan sonra Türkiye’de müzecilik önemli bir ivme  kazanmıştır  ve  hali  hazırda  bulunan  birçok  müze  bu  yıllar  itibariyle  açılmaya başlanmıştır.Türkiye’de  doğa  tarihi  müzeciliğinin  tarihçesine  baktığımızda ilk  çalışmaların  Osmanlı zamanında yapıldığını görüyoruz.İlk doğa tarihi müzesi 1839 yılında Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane (İstanbul İmparatorluk Tıp Okulu)içinde kurulmuş olup, burada yabancı ülkelerden getirilmiş botanik ve zoolojik örnekler ile mineraller sergilenmiştir. Ancak bu tam anlamı ile bir doğa tarihi müzesi değildi. Müzenin bu hali alması 1870 yılında miralay Dr. Abdullah Bey tarafından  sağlanmıştır.  Viyana’dan  getirdiği  örnekler  ve  kitaplar  ile  müzenin  içeriğinin büyümesini sağlamıştır. 1871 yılında yapılan sayımda müzede; 44 tane doldurulmuş memeli, 32  tane  doldurulmuş  kuş,  500  tane  henüz  doldurulmamış  hayvan  postları,  54  tane doldurulmuş veya alkol içinde saklanan balık, 38 tane sürüngen, 1600 tane yumuşakça, 93 tane polipli, 1 tane örümcek, 5 tane bağırsak solucanı, 276 tane fosil, 500 tane maden ve kaya, 66 tane tahtadan kristal şekilleri ve 8 tane fizyolojik model tespit edilmiştir. Yine  Abdullah  Bey’in  çabaları  ile  müzeye  Avrupa’dan  mikroskop  gibi  bilimsel  gereçler, kitaplar ve bazı kuş koleksiyonları bağışlanmıştır. Ayrıca 1870 yılında Bursa yöresinde yapılan araştırmalar sonucunda kaya, bitki ve böcek örnekleri toplanıp müzeye getirtilmiştir. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/turkiyede-muzeciligin-tarihcesi

Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom)

Konsey1946 yılında Paris’te farklı müzelerden uzmanlar tarafından kuruldu ve başkanlığa Chauncey  Hamlin  getirildi.  Hemen  ertesi  yıl  ise  Meksika’da  ilk  genel  kurullarının gerçekleştirdiler. 1965 yılına kadar geçen süreçte büyümeye başlayan konsey bu süreçte yedi konferans gerçekleştirdi. Bu konferanslarında ele alınan üç temel madde; müzelerin eğitici rolleri, sergiler ve kültürel maddelerin uluslararası dolaşımı ile bu maddelerinkorunmasıydı. Konsey70li yıllarında sonlarında gelişmekte olan ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı. 1977 yılında Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde müzeciliğin gelişmesine yardım etme ve müze uzmanları yetiştirme kararı alındı. Bu yıldan 1986 yılına kadar geçen süreçte konsey 2  temel  madde üzerinde yoğunlaştı. Bunlar; müzelerin toplumların gelişmesine olan katkıları politikasının sonuca varması ve müzecilik için mesleki ahlak kurallarının belirlenmesiydi. 90 lı yılların sonunda  kültürel  maddeleri  yasadışı  yollardan  ele  geçirilmesi  ve  kaçırılmasına  karşı çalışmalar başlatıldı. Konseyinmerkezi Paris’te olup 14 farklı ülkeden toplam 16 komite üyesinden oluşan bir heyet tarafından yönetilmektedir. Her sene genel kurul yapılırken, üç senede bir de müze uzmanlarının katılımı ile büyük bir konferans düzenlenir.Konsey birçok farklı disiplinde uzmanın bir arada çalıştığı 31 uluslararası komite ile çalışmalar yapar.Bu komiteler  ile  birlikte konseyin amacı; soyut  ve somut kültürel varlıkları korumak, müzecilik standartlarını  belirlemek,  bilimsel  bilgiyi  yaymak, kültürel  maddelerin  kaçakçılığı  ile savaşmak, diğer  birlikler  ile  işbirliği  yapmak  ve konsey üyeleri  için  geliştirici  tavsiyeler hazırlamaktır.  Ayrıca birliğe bağlı 117 ulusal komite de kendi bölgeleri ile ilgili çalışmalar yürütürler.Bu komiteler ayrıca birliğin strateji planlarını da hazırlarlar. Örneğin birliğin 2011 -2013 yılları için hazırladığı plana göre birliğin hedefleri; konsey üyeleri için üyelik değerini ve şeffaflığını arttırmak, kültürel miras ve müze uzmanlıkları geliştirmek, kültürel miras alanında birliğin  liderliğini  güçlendirmek ve  bu  stratejik  planın  hayata  geçirilmesini  sağlayacak kaynakları bulmak ve yönetmek olarak belirlenmiştir.Konsey1986 yılında müzecilik mesleği için ahlak kuralları belirlemiş ve 2004 bunlar günün şartlarına göre gözden geçirilerek düzenlenmiştir.Bu kurallar üye müzelerin uygulaması gereken minimum standartları belirlemiştir. Bunlar:1.Müzeler insanlığın kültürel ve doğal mirasını korur, yorumlarve tanıtımını yapar2.Müzeler koleksiyonları toplumun yararı ve gelişmesi için muhafaza ederler3.Müzeler birincil kanıtları bilgi elde etmek ve bilgiyi arttırmak için korur4.Müzeler doğal ve kültürel mirasın değerlendirilmesi, anlaşılması ve yönetilmesini sağlayacak imkânlar sağlarlar5.Müzeler kaynaklarından diğer kamu hizmetlerin yararlanmasıiçin imkânlar sağlarlar6.Müzeler koleksiyonlarının kökeni olan ve hizmet ettikleri toplumlar ile yakın bir işbirliği içinde olurlar7.Müzeler yasal çerçeve içinde çalışırlar8.Müzeler profesyonelce yönetilirlerBirliğin üye sayısı yaklaşık 30.000 olup birliğe üye müze sayısı 20.000 civarındadır. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca birliğin resmi dilleri olarak kabul edilmiştir.Ayrıca 18 Mayıs her sene müzeler günü olarak kutlanmaktadır.Türkiye’de bu konseye üye olarak bir ulusal komite oluşturmuştur. Bu komitenin yönetmeliği ‘Milletler  arası  Müzeler  Konseyi  (ICOM)  Türkiye  Milli  Komitesi  Yönetmeliği’  olarak hazırlanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 26.10.1970 tarih ve 7349 sayılı yazısı uyarınca 16.11.1970 yılında bakanlar kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Burada önce çıkan maddelere baktığımızda; 4. madde müzeyi ‘Kültür eserlerini koruyan ve bu eserleri etüd, eğitim ve bedii zevki yükseltme amacıyla toplu halde teşhir eden kamu yararına çalışan, sanata, ilme, sağlığa, teknolojiye, ait koleksiyonları bulunan müesseselere müze adı verilir’ şeklinde  tanımlamıştır.  5.  madde  müzenin  kapsamını;  ‘Daimi  teşhir  bölümü  bulunan kütüp haneler ve arşiv merkezleri resmi şekilde halkın ziyaretine açık bulunan tarihi anıtlar tarihi anıtlara ait binaların kısım ve müştemilatı, tarihi, arkeolojik tabii önemi haiz mevkiler ve parklar, nebabat ve hayvanat bahçeleri, akvaryumlar ve benzeri teşekküller bu tarife girer’ şeklide açıklamıştır. 6. maddede amaçlar; (1) Türkiye müzelerini ve müzecilik mesleğini milletlerarası seviyeye yükseltmek ve temsil etmek,(2) Müzeleri ve müzecilik mesleğini korumak ve geliştirmek ve (3) Toplum hizmetine, bilgilerin yayılmasına ve milletlerarası karşılıklı  münasebetlerin  gelişmesine faydalı  olmak ‘ şeklinde belirtilmiştir. 6.  maddede belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ise 7. maddede; ’(1) ICOM Türkiye Milli Komitesi, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) ve bu konseye bağlı Milli Komiteler ve ihtisas teşekkülleri ile temas ve münasebetler kurar, imkânlarına göre onlarla işbirliği yapar, (2) Türkiye’deki her çeşit müze faaliyetlerini dışarıdaki milli komitelere aksettirir ve çeşitli müze mensuplarının yabancı ülkelerdeki müzelerde yetişmeleri için imkanlar arar.  ICOM  ve ona  bağlı  milli  komiteler  arasında  mesleki  eleman  ve  teknik  malzeme  bakımlarından ihtiyaçlara uygun gelişmeyi sağlamak üzere karşılıklı tedbirler alınır. Bu alanda girişilecek her türlü işbirliği hususundaki teşebbüslerin gerçekleşmesine çalışır ve (3) Müze ve müzecilikle ilgili yayınlar yapar’ şeklinde kararlaştırılmıştır.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/uluslararasi-muzeler-konseyiicom

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu

Kanun 21.03.1983 tarihinde kabul edilmiş olup 2863 kanun numarası ile 23.03.1983 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı; ‘korunması gerekli taşınır ve  taşınmaz  kültür  ve tabiat  varlıkları  ile  ilgili  tanımları  belirlemek, yapılacak  işlem  ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve uygulama kararlarını alacak teşkilatın kuruluş ve görevlerini tespit etmek’ olarak belirlenmiştir. Kanunun kapması ise; ‘korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili hususları ve bunlarla ilgili gerçek ve tüzelkişilerin görev ve sorumlulukları’ olarak belirlenmiştir. Her ne kadar doğa tarihi müzeciliği kapsamında olmasa da ikinci bölümde yer alan ‘Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür ve Tabiat varlıkları’ kapmasına; tarihi mağaralar, kaya sığınakları; özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları ile benzerleri de girer (Madde 6).Genel olarak doğa tarihi müzeciliği anlamında baktığımızda kanunun üçüncü bölümü olan ‘Korunması Gerekli Taşınır Kültür ve Tabiat Varlıkları’ doğa tarihi müzelerinin koleksiyonlarını içeren kalıntıları ilgilendirir. Bu madde uyarınca korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları; ‘jeolojik, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait, jeoloji, antropoloji, prehistorya, arkeoloji ve sanat tarihi açılarından belge değeri taşıyan ve ait oldukları dönemin sosyal, kültürel, teknik ve ilmi özellikleri ile seviyesini yansıtan her türlü kültür ve tabiat varlıkları’ olarak belirlenmiştir (Madde 23 a fıkrası). Doğal varlıklar olarak olaya baktığımızda ise kanunun koruduğu tabiat varlıkları; ‘her çeşit hayvan ve bitki fosilleri, insan iskeletleri, çakmak taşları, volkan camları, kemik veya madeni her türlü aletler’ olarak karşımıza çıkar. Bu tabiat varlıkların hepsi 24. madde ile gözetim altına alınmıştır. Sözü geçen madde: ‘Devlet malı niteliğini taşıyan korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının  Devlet  elinde  ve  müzelerde  bulundurulması  ve  bunların  korunup değerlendirilmeleri  Devlete  aittir.  Bu  gibi  varlıklardan  gerçek  ve  tüzelkişilerin  ellerinde bulunanlar, değeri ödenerek Bakanlık tarafından satın alınabilir.’ Burada bahsedilen tabiat varlıklarının  müzelere  alınması  ise  25.  madde  ile  belirlenmiştir.  Sözü  geçen  madde: ‘Dördüncü maddeye göre Kültür ve Turizm Bakanlığına bildirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile 23 üncü maddede belirlenen korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bilimsel esaslara göre tasnif ve tescile tabi tutulurlar. Bunlardan Devlet müzelerinde bulunması gerekli görülenler, usulüne uygun olarak müzelere alınırlar.’ 26. madde müze kurma ve geliştirme görevini Kültür ve Turizm Bakanlığına verir. Aynı şekilde bu tür müzelerin kurulması için izin verme yetkisi de 26. madde ile Kültür ve Turizm Bakanlığına verilmiştir. Sözü geçen madde: ‘Bu Kanunun kapsamına giren kültür ve tabiat  varlıklarına  ait  müzelerin  kurulması,  geliştirilmesi  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığının görevlerindendir. Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar, Kültür ve Turizm Bakanlığından izin almak şartıyla, kendi hizmet konularının veya amaçlarının gerçekleştirilmesi için her çeşit kültür varlığından oluşan koleksiyonlar meydana getirebilir ve müzeler kurabilirler. Ancak, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar tarafından kurulacak müzelerin faaliyet konuları ve alanları, yapılacak başvuruda beyan olunan istekleri değerlendirerek, Kültür  ve Turizm  Bakanlığınca  verilecek  izin  belgesinde  belirlenir’.  Kültür  ve  tabiat varlıklarının yurtdışına çıkarılması ve bilimsel veya eğitsel amaçlarla kopyalarının çıkarılması ile ilgili şartlar da 32 ve 34. maddeler ile belirlenmiştir. Yurtdışına çıkarılma yasağı ve gerek olduğunu izin verilmesi ile ilgili yasa olan 32. madde; ‘Yurt içinde korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları yurt dışına çıkarılamaz. Ancak, milli çıkarlarımız dikkate alınarak, bunların  her  türlü  hasar,  zarar,  tehdit  veya  tecavüz  ihtimaline  karşı,  gideceği  ülke makamlarından  teminat  almak  ve  sigortalanmak  şartı  ile  yurt  dışında  geçici  olarak sergilendikten  sonra  geri  getirilmelerine;  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığınca  teşkil  edilecek yükseköğretim kurumlarının Arkeoloji ve Sanat Tarihi bilim dallarının başkanlarından oluşan bilim kurulunun kararı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca karar verilir’ şeklinde belirlenmiştir. 34. madde ise kopya çıkarılması şartlarını açıklar: ‘Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı ören yerleri ve müzelerdeki taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının öğretim,  eğitim,  bilimsel  araştırma  ve  tanıtma  amacı ile  fotoğraflarının  ve  filmlerinin çekilmesi, mulaj ve kopyalarının çıkartılması Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine bağlıdır.’Bilindiği üzere doğa tarihi müzelerinde sergilenen malzemelerin büyük birçoğu kazılardan çıkan fosillerden oluşur. Bu konuda 41. madde; ‘Kazılarda meydana çıkan bütün taşınır kültür ve tabiat varlıkları, kazı yapan heyet ve kurumlar tarafından her yıl yapılan kazı sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığının göstereceği Devlet müzesine nakil olunur. Kazı ve sondaj araştırmalarında elde edilen insan ve hayvan iskeletleri ile bütün fosiller, Kültür ve Turizm Bakanlığınca uygun görüldüğü takdirde, tabiat tarihi müzeleri ile üniversitelere veya ilgili diğer  Türk  bilim  kurumlarına  verilebilir’  şeklinde  düzenlenmiştir.  Bu  kanunda  belirtilen maddeler dışında, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İle İlgili Mevzuatı altında bir ‘Müzecilik  Kılavuzu’  hazırlanmış  ve  bakanlık  makamının  onayı  ile  21.03.2001  tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kılavuzun amacı; ‘1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu, 832 sayılı Sayıştay Kanunu ve 3386  sayılı  kanun  ile  değişik  2863  sayılı  Kültür  ve  Tabiat  Varlıklarını  Koruma  Kanunu kapsamına giren korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının, envanteri ve ayniyat işlemlerinin müzelerce nasıl yapılacağına ilişkin  esas  ve  usulleri  tespit  etmek,  uygulamada birliği oluşturmak müzelerde ve ören yerlerinde bulunan taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının her türlü tehlikeye karşı korunması ve bunun için tüm olanakların kullanarak gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak’ olarak saptanmıştır.Bu  kılavuzda  kültür  ve  tabiat  varlıklarının  müzeye  girişi  ‘araştırma,  sondaj  ve  kazılarda bulunarak müzeye nakli, satın alma bağış, zoralım ve devir yolu ile olur’ olarak belirlenmiştir. Ayrıca  yine  bu  kılavuzda;  müzeye  giren  varlıkların  envantere  nasıl  alınacağı,  depo tanzimlerinin  nasıl  yapılacağı,  kaybolan,  çalınan  ve  yapılan  sayım  sonrası bulunamayan varlıklarla  ilgili  yapılacak  işlemleri,  müzeler  arası  devirde  yapılacakları  ve  müzenin güvenliğinin sağlanması ile ilgili şartlar belirtilmiştir.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kanunu

Doğa Tarihi Müzeciliği

Doğa tarihi müzeleri genel bir müze mantığı ile yönetilen; bitki ve hayvanlar ile bunların fosillerinin(veya kopyalarının) ve jeolojik oluşumların (kayaç, mineral vs.), kısacası doğal hayata ait tüm malzemelerin saklandığı ve sergilendiği müzelerdir. Doğa tarihi müzelerinin tek görevi sergi yapmak olmayıp; doğal varlıkları korumak, bilimsel çalışmalar yapmak (kazı, araştırma vs.), halkın doğa bilinci kazanması için eğitimler, sergiler, konferanslar düzenlemek gibi etkinlikleri de gerçekleştirir.Kazı, bağış veya satın alma gibi yollarla müzeye gelen malzemeler gerekli işlemlerden geçtikten sonra sergilenmeye sunulur. Ancak sergilenmeye müsait  olmayanların  kopyaları  çıkartılarak  korunmak  üzere  özel  bölmelerde  saklanırlar. Ayrıca  bu  malzemeler  üzerinde  bilimsel  çalışmalar  yapılır  ve  gerektiğinde  başka  bilim adamlarının  da  çalışması  için  sunulur. Genel  olarak  doğa  tarihi  müzeleri  yerel koleksiyonlardan oluşturulsa da, çok önemli kalıntıların daha iyi korunabilmesi, çalışılabilmesi veya daha çok kişi tarafından görülebilmesi gibi nedenler ile büyük müzelere gönderildiği de olmaktadır. Ayrıca doğa tarihi müzeciliğinin çok yaygın olmadığı yerlerde de (ülkemiz gibi) mevcut doğa tarihi müzeleri tüm ülkeden gelen koleksiyonları barındırabilir.Müzelerin sergiden başka görevleri olsa da genel olarak müze denilince akla ilk gelen görevi koleksiyonları halka sunmaktır. Her doğa tarihi müzesi sahip olduğu imkânlar doğrultusunda koleksiyonlara sahiptirler. Genel olarak doğa tarihi müzelerinde; mineraloji, botanik, zooloji, paleontoloji, paleoantropoloji, ekoloji, prehistorya ve jeoloji koleksiyonlarını barındırır. Daha öncede değinildiği gibi doğa tarihi müzeleri bu sergilerden ibaret değildir. Yine aynı şekilde imkânları dâhilinde müzeler bazıları zaruri bazıları ise müzenin çalışma alanının büyüklüğü ileilgili olarak birçok bölümden oluşur.Doğa tarihi müzelerinde; kütüphane, sergi bölümü (geçici  sergiler  için), yenileme  ve  yeniden  canlandırma bölümü,  muhafaza  bölümü, laboratuvar  (müzenin  yaptığı  bilimsel  çalışmalar  doğrultusunda  hazırlanmış  ve  gerekli malzemeler  ile  donatılmış),  eğitim  bölümü, çocuk  bölümü,  engelliler  için  özel  bölüm, konferans salonu, hediyelik eşya bölümü ve idari bölümler bulunur. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-muzeciligi

Bu Canlılar Hala Yaşıyormu

Bilim dünyasındaki gelişmelerler birlikte, dünyada çok eski dönemlerdeki hayatlara ilişkin de değişik ve önemli ipuçları el ediliyor. Ancak bazen öyle bulgularla karşılaşılıyor ki, insanın "gerçekten dünyada yaşadı mı?" diye sorgulamasına yol açıyor. İşte herkesi düşündüren bulgular Chupacabra Birçok insan, resimde görünen hayvan kafasının ‘chupacabra' isimli bir hayvana ait olduğuna inanıyor. Pek mümkün görünmeyen Meksikalı canavarın tarifleri çok çeşitli olmakla beraber, sonrasındaki araştırmalar aslında bunun efsanevi kan emici bir asalak değil de sadece yaşlı bir çakal olduğunu ortaya koyuyor. Tazmanya kaplanı Bilim adamları, Tazmanya kaplanının 1936 yılında neslinin tükendiğini belirtmiş olsa da bazı hayvan bilimcilerine göre Tazmanya kaplanları halen varlıklarını sürdürüyor. Tazmanya kaplanını gösteren bu fotoğraf, Sidney'deki Avustralya Müzesi'nde sergilenmektedir. Neslinin tükendiği duyurulduktan sonra, Tazmanya kaplanı Victoria'da altmış kez ve Warrandyte State Park'ında ise yirmi kez görüldüğü iddaa ediliyor. Loch Ness canavarı 1934'te İskoçya'da çekilen bu fotoğrafta hayal gibi görülen gölgeli şeyin Loch Ness Canavarına ait olduğu söyleniyor. Canavarın ilk görüntülenmesi bir önceki yılda olmuş ve bu görüntüler dünya çapında büyük ilgi görmüştür. Dev yılan Fotoğrafta gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dev piton yılanı, Endonezya'daki eğlence parkında görüntülenmiştir. 15 metre uzunluğunda ve 447 kilo ağırlığındaki dev yılan, 2002 yılında Sumatra Adası'nda yakalanmıştır, ve şu ana kadar yakalanan en büyük yılan olduğu varsayılmaktadır. Waheela Kurda benzeyen ve etobur bir hayvan olan Waheela'nın, Kanada'nın kuzeyindeki soğuk vahşi doğada yaşadığına inanlıyor. Resimde ise dünyanın herhangi bir yerinde karşılacabileceğiniz normal vahşi kurtlardan birini görebilirsiniz. Buz adam Buz adamın maymunla insan arasındaki eksik halka olduğuna inanılıyor. Resimde 5300 yıllık olduğu sanılan mumyalanmış buzadamın kalıntılarını görebilirsiniz. 1990'lı yıllarda İtalya'nın Alp dağlarında bulunan tuhaf yaratık, İtalya'nın Bolzano kentindeki Arkeoloji Müzesi'nde saklanıyor. Ormanda bulunan Koca-ayak Fotoğrafta görmüş olduğunuz yaratık bir maymun mu, bir koca-ayak mı yoksa kostüm giymiş bir insan mı? Bu ve buna benzer fotoğraflar, canavar severler arasında bitmek bilmeyen tartışmalara yol açmaktadır Kuzey Amerika maymunu Birçok kişi canavar ya da keşfedilmemiş türde hayvanlar gördüğünü iddaa ediyor. Fotoğrafta, bilinmeyen hayvanlar websitesi üyesi tarafından yapılan Kuzey Amerika maymununun eskizini görebilirsiniz. Mothman Mothman; parlak gözlü, kanatlı ve insan boyutlarında olan bir yaratık. İlk olarak 1966 yılında görülen ‘mothman', daha sonra ise filmlere konu olmuştur. Resimde, Amerika'da ana yolda bulunan büyük ‘mothman' heykelciğini görebilirsiniz. Kent sakinleri, ilginç yaratığın efsanesini benimseyerek şehrin turizm potansiyelini yükseltmek istemişlerdir DenizkızıDenzikızı, nesli tükenmiş olan ya da evvelce var olduğu sanılan kuşkulu bir hayvan türü. Uzun zamandan beri, gerçekten var olduğuna inanılıyor. 1785 yılında The Times, betimlemesi ile birlikte bir denizkızı görüntüsünü raporladı Chimaera Chimaera; Yunan mitolojisinin aslan başlı, keçi vucütlu ve yılan kuyruklu efsanevi ateş püskürten canavarı. Fotoğrafta, her ne kadar korkunç gözükmese de, kuzey kutupta bulunan Chimaera'yı görebilirsiniz. Koca-ayak Koca-ayak Asya'da görülen büyük maymunlardan olduğu söyleniliyor. Yıllar boyunca birçok görüntüsü kaydedilmiştir. Fotoğrafta ise, İdaho'nun Milli Tarih Müzesi'nde sergilenen birçok ayak izi kalıntısını görebilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/bu-canlilar-hala-yasiyormu

Doğa ve Canlı Hayat İçin Doğa Tarihi Müzelerinin Önemi

Adından da anlaşılacağı gibi ‘doğa’ genel anlamda doğa tarihi müzelerinin temel konusudur. Bu anlamda doğal hayatın korunması ve sürdürülebilirliği noktasında doğa tarihi müzelerine çok iş düşer. Doğal hayatın ve canlılığın korunması ve sürdürülebilirliği ancak bilinçli bir toplum  oluşturma  ile sağlanabilir  ki  bilinçli  bir  toplum  oluşturmada  müzelerin  önemi büyüktür. Zira müzeler bilimsel bilgiler ışığında, insanları bilimin getirebileceği ağır anlam karmaşalarına sokmadan, yalın ve aydınlatıcı bir şekilde sıkmadan bilinçlendirebilen yerlerdir.Doğa tarihi müzeleri toplumun ‘canlı çevreyi’ tanımaları için en uygun ortamlardan birisidir, hatta bazı durumlarda en uygun ortamdır. Hayvanat bahçesi veya botanik parklar gibi yerler de bu amaca hizmet etseler de, doğa tarihi müzelerinin sağlayacağı bir canlılık çeşidini sağlayamazlar. Özellikle nesli tükenmiş canlılar söz konusu olduğunu doğa tarihi müzelerinin rolü çok daha önem kazanır. İçerdiği çeşitlilik ve fiziksel ortamın uygunluğu bakımından baktığımızda  hiçbir  kurum  veya  yapı,  canlılık  ve  doğal  hayat  konusunda  toplumu bilinçlendirmede doğa tarihi müzeleri kadar etkili olamaz. Doğa tarihi müzeleridünyanın geçirdiği jeolojik ve biyolojik değişimleri zaman uyumu içerisinde anlatarak insanlarındoğal hayatın oluşumu anlamasının sağlarlar. Yine aynı şekilde iklimsel değişimler, yer altı ve üstü kaynakları, biyoçeşitlilik ve ekoloji gibi doğal hayatın oluşması ve devamının sağlanmasını belirleyen  faktörlerin  de  toplum  tarafından  anlaşılması  doğa  tarihi  müzelerine  özgü faaliyetlerdendir. Çevreyi bilmeyen bir insanın çevrenin korunması anlamında da fikir sahibi olamayacağını düşündüğümüzde bu müzelerin önemi bir kez daha ortaya çıkar.Her ne kadar üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları veya özel yapılanmalar da toplumu bu  konularda bilinçlendirmeye  çalışsalar  da, doğa  tarihi müzeleri  süreklilik bakımından diğerlerinden öne çıkar. Bu noktada müzeler sadece bir sergi veya bilimsel araştırma  merkezi  olarak  faaliyet  göstermekle  kalmayıp,  toplumu  bilinçlendirmedeki önemlerinin de bilinci ile yönetim prensiplerini belirlemelidirler. Dünyanın  önde  gelen  doğa  tarihi  müzelerine  baktığımızda  bilimsel  araştırmalarının ve bununla doğru orantılı olarak müzecilik faaliyetlerinin kapsamında biyolojik çeşitliliğin önemli bir  yeri  olduğunu görüyoruz.  Bu  çalışmalar  bölgesel  olduğu  gibi  genel  anlamda  da olabilmektedir. Örneğin; Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi Fransız Guyanası bölgesinde bir  koruma  programı başlatmış ve bu program çerçevesinde bölgenin biyolojik çeşitliliğinin belirlenmesi, anlaşılması ve korunması hedeflenmiştir. Bu proje bağlamında toplanılan tüm örnekler  sınıflandırılmış,  tanımlandırılmış  ve  etiketlendirilmişlerdir.  Daha  sonra  300  ün üzerinde bilim adamı ile işbirliği yapılarak bu bilimsel süreç pekiştirilmiş ve bilimsel makaleler hazırlanmıştır. Programın ilk ayağı olan bilimsel çalışma kısmı bittikten sonra asıl önemli olan kısım başlamaktadır. Program neticesinde elde edilen bilgiler toplumun anlayacağı düzeyde eğitim materyallerine dönüştürülmüş ve bölgedeki görevlilere ve öğrencilere bu konu ile ilgili eğitimler verilmiştir. Bu ve bunun gibi diğer programlarda, programın bilimsel kısmının önemi yadsınamaz. Ancak elde edilen bilimsel bilgileri uygulamaya dökemediğimiz takdirde bilimin önemi kalmaz. Bu noktada bilgiyi elde etmekten ziyade bilgiyi topluma anlatabilme gücü de ön plana çıkmaktadır. Bu da doğa tarihi müzelerinin önemli görevlerindendir. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi bünyesinde bulunan Biyoçeşitlilik ve Koruma Merkezibölgesel değil dünya çapında bir çalışmayı hedef almıştır. Bu noktada amacını; değişik ekosistemlerde bilimsel araştırma yapmak, bilimsel çalışmaların koruma politikasına uygulanabilirliğini güçlendirmek, profesyonel, kurumsal ve toplumsal kapasiteyi arttırmak ve halkın biyolojik çeşitliliği ve onu korumanın önemini anlaması ve bu korumaya yardım etmesi konusunda müzenin çabalarının arttırmak olarak belirlenmiştir.Düzenledikleri çalışma grupları, konferanslar, sempozyumlar, halk  programları  ve  sergiler  ile  halkı  bilinçlendirmektedirler.Buradaki  maddelerden  de anlaşılacağı  üzere  Amerikan  Doğa  Tarihi  Müzesi  politikalarını  halkın  bilinçlendirilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere dünya çapında büyük doğa tarihi müzeleri, doğal hayatın  ve  canlılığın  korunması  ve  sürdürülebilirliği  konusunda  halkın  bilinçlendirilmesi açısından  kendilerine  düşen  görevi  anlamış  ve  müze  politikalarını  ve  programlarının belirlerken bu esasları da göz önünde bulundurmuşlardır.     Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/doga-ve-canli-hayat-icin-doga-tarihi-muzelerinin-onemi

Müzelerde Eğitim

Müzelerde Eğitim

Genel anlamda müzelerde eğitimi bilimsel eğitim ve toplumsal eğitim iki başlık altında incelemek gerekse de toplumsal anlamda sağlanan eğitim daha ön plana çıkar.

http://www.biyologlar.com/muzelerde-egitim

Kuşların ve Uçuşun Evrimi Üzerine Teoriler

1861 yılında Almanya`nın Bavyera bölgesindeki Jura dönemine ait kireçtaşında bir asimetrik tüy fosilinin bulunması, kuşların Sürüngenler Çağı`ndan beri var olduklarının kanıtı olarak büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Bu fosil tüyün bulunmasının hemen ardından, aynı bölgeden ve yine Jura dönemine ait, hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bir hayvanın eksiksiz iskeletine ait fosilin bulunması ise, yaratılışçı görüşün hakim olduğu o günlerde, kuşkusuz başta Darwin olmak üzere bir çok biliminsanı için büyük önem taşıyordu. Archaeopteryx lithographica olarak adlandırılan bu fosil, bir ara-form olarak Darwin`in ortaya attığı evrim teorisini kanıtlar nitelikteydi ve bu fosilin bulunmasıyla kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin günümüze dek süren, evrim biyolojisinin belki de en hararetli tartışmaları başlamış oluyordu. Kuşların evrimsel yolculuğuyla ilgili araştırmalar için çok önemli bir başlangıç noktası olan bu fosil, evrim teorisinin ışığı altında kuşların hangi sürüngen kolundan, nasıl bir evrim geçirerek günümüze geldiğini açıklamada bir anahtar rolü görebilirdi. Nitekim Archaeopteryx fosilleri 1861 yılından günümüze dek bu sorulara yanıt arayan araştırmacılar için her zaman önemli bir referans oldular. Günümüzde paleontologların çoğu, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunda hemfikir.Yazılan bir çok kitap ve makalede kuşların atasının dinazorlar olduğundan sözedildiğini ve dünyanın önde gelen bir çok müzesinin dinozor bölümlerinin bu görüş doğrultusunda düzenlendiğini görmek mümkün. Almanya`nın Bavyera bölgesi ise yerini, 90`lı yıllarda ortaya çıkarılan tüylü dinozor fosilleriyle ünlenen Çin`in Lianoing bölgesine bırakmış durumda. Liaoning bölgesinde yakın zamanda bulunan dört kanatlı bir dinozor fosili de uçuşun evrimiyle ilgili önemli ipuçları içeriyor. Archaeopteryx: Ne kadar sürüngen, ne kadar kuş? Darwin`in "o tuhaf kuş" diyerek sözünü ettiği Archaeopteryx, gerçekten de özelleşmiş birincil ve ikincil uçuş tüylerinden oluşan çok gelişmiş tüyleriyle modern zaman kuşlarına oldukça benziyordu ve kendini önceleyen uzun bir kuş evrimine dikkat çekiyordu. Archaeopteryx`in hem sürüngen hem de kuş özellikleri, kuşların hangi atadan evrimleşmiş olabileceklerine dair önemli ipuçları verirken, fazlasıyla modern yapıdaki tüyleri, uçuşun ve tüylerin kökenine dair çok az ipucu sağlıyordu. Tüyler ve uçuş kuşların en karakteristik özellikleri olduklarından, kuşların evrimsel yolculuğunun tamamıyla aydınlatılabilmesi için Archaeopteryx fosilleri tek başlarına yeterli değildiler. Daha ilkel yapıda tüylere sahip ara-form fosillerinin de ortaya çıkartılması gerekiyordu. Archaeopteryx, günümüzde olduğu gibi bulunduğu ilk yıllarda da, başta Huxley ve Darwin olmak üzere birçok biliminsanı tarafından kuş evriminde bir yan kol olarak görülüyordu. Bu durum, paleontologların, hem modern kuşlar hem de kuş evriminin modern kuşlara uzanan ana kolunda yer almadığı düşünülen bu eski kuş için ortak bir ata aramaları anlamına geliyordu. Ataya ilişkin kuramlar Kertenkelelerden pterozorlara (uçan sürüngenlere), timsahlardan dinozorlara kadar Mezozoik çağ sürüngenlerinin çoğunun kuşların atası olduğu öne sürülmüş. Ancak günümüze dek ulaşabilen yalnızca iki temel kuram olmuş. Bu iki kuram arasındaki en önemli farklılıklar, kuşların atası olarak hangi sürüngen kolunun görüldüğüne ve ilk kuşun ortaya çıkış zamanına ilişkin görüşlerdir. Bu iki kuramı anlatmaya, sürüngenlerin milyonlarca yıllık tarihlerine göz atarak başlamak gerekiyor. Sürüngenler Çağı`ndan çok önce, geç Paleozoik çağda ortaya çıkmış olan kotilozorlar (köken sürüngenler) tüm sürüngenlerin atası olarak kabul edilirler. Anapsid kafatasları olan bu ilkel sürüngenlerin diapsid kafatasına sahip canlılara evrimleşen kollarından biri ise tekodontlardır. Yaklaşık 245 milyon yıl önce dünyada yaygın bir dağılım göstermiş heterojen bir sürüngen grubu olan tekodontlar, timsahların, pterozorların ve dinozorların atası olarak kabul edilirler. Tekodontların bir kolu olarak evrimleşen pterozorlar, uçma yetenekleri ve kuşlarınkine benzeyen diğer uçuş karakterleri nedeniyle bir zamanlar kuşların atası olarak gösterilmişlerse de, bu görüş hiçbir zaman fazla destekçi bulmamış ve benzerliklerin benzeştiren evrimin sonucu olduğu konusunda görüş birliğine varılmış. Aynı şekilde dinozorların iki ana kolundan biri olan Ornitiskianlar (kuşkalçalı dinozorlar) da, isimlerinden de anlaşılacağı gibi sadece yüzeysel bir benzerlik yüzünden kuşların atası olarak gösterilmiş, ancak bu görüş de fazla taraftar bulmadan unutulmuş. Dinozorların diğer ana kolu olan Sauriskianlar (sürüngen kalçalı dinozorlar) ise, etçil ve otçul olmak üzere iki kola ayrılırlar. Etçil olan teropodlar arasında Jurassic Park filminden hatırlayacağımız dev T-Rex gibi büyük dinozorların yanısıra, Huxley`in Archaeopteryx ile benzerliklerine dikkat çektiği Compsognathus (bkz. Bölüm 1) gibi küçük dinozorlar da yer alırlar. Huxley`in, 1868 yılında yazdığı ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognathus ile Archaeopteryx arasındaki benzerliklere değindiği makaleleri, kuşların teropod dinozorlardan evrimleştiği yönündeki görüşün ortaya çıkmasına neden olmuştu. Oysa Huxley`in o yıllardaki yazıları incelendiğinde, zaman zaman bu görüşünden geri adım atarak, teropod dinozorlar ve kuşlar için ortak bir atadan söz ettiği görülür. Öte yandan, Huxley`in çağdaşı bazı biliminsanları kuşlara ata olarak otçul dinozorları gösterirken, bazıları dinozorları kuşların atası olamayacak kadar fazla özelleşmiş buluyorlardı. Daha o yıllarda dinozorların ve kuşların sözü edilen benzerliklerini pterozor örneğindeki gibi benzeştiren evrime bağlayan ve yine ortak bir sürüngen atadan söz eden biliminsanları olsa da, kuşların atasını daha ilkel sürüngenlerde arayan hipotezin gerçekten doğuşu ancak bir sonraki yüzyıl içinde oldu. 1913 yılında Güney Afrikalı paleontolog Robert Broom`un, alt Triyas kayaçlarından 230 milyon yıllık fosili çıkartılan küçük bir tekodontun kuşların atası olduğu yolundaki düşünceyi ortaya atmasıyla, tekodont-ata hipotezi de doğmuş oluyordu. Broom`un Euparkeria adını verdiği bu tekodont dört ayaklıydı, ancak iki ayaklılığa doğru bir geçiş sürecindeydi. Broom`a göre dinozorların fazla özelleşmiş sayıldığı noktalarda yeterince ilkel olan Euparkeria, kuşların atası olmak için gerekli tüm anatomik özelliklere sahipti. Danimarkalı paleontolog Gerhard Heilmann`ın 1926 yılında yazdığı "Kuşların Kökeni" adlı kitap da bu hipotezi destekler nitelikteydi. Günümüzde konuyla ilgili bir klasik olarak kabul edilen bu kitap, kuşların kökeni ve evrimiyle ilgili ilk kitaptı ve burada Heilmann, Euparkeria`dan, kuşların kökenini açıklayan anahtar fosil olarak söz ediyordu. Aslında tüm yazdıklarının kuşların teropod dinozorlardan evrimi için de geçerli olabileceğinin görüldüğü kitabında Heilmann, teropod dinozorlarda bir kuş karakteristiği olan lades kemiğine rastlanmamış olduğuna dikkat çekiyor, ilkel formları ve lades kemiğine sahip olmaları nedeniyle tekodontların kuşların atası olduğunu savunuyordu. Aslında Huxley`in makaleleriyle ortaya atılmış olan bu dinozor-ata teorisininin, biraz değişikliğe uğramış olarak tekrar gündeme gelmesi, paleontolog John Ostrom`un 1973 yılından başlayarak yayınladığı makalelerle oldu. Ostrom, 1964 yılında keşfettiği ve bir erken Kretase dönemi teropod dinozoru olan Deinonychus ile Archaeopteryx arasında, benzeştiren evrimden kaynaklanmayacak kadar fazla benzerlik bulmuş ve kuşların teropod dinozorlardan gelmiş olduğunu savunmuştu. Archaeopteryx`den 40 milyon yıl genç olan bu fosille Archaeopteryx`in kol, el, kalça, bilek ve omuz kemikleri üzerinde yaptığı incelemeler sonunda özelleşmiş kemikler açısında çok benzediklerini gören Ostrom, Eichsatt Archaeopteryx`inin 20 sene boyunca bir teropod dinozoru (Compsognathus) zannedildiğini de hatırlatıyordu. 1986 yılına gelindiğinde ise paleontolog Sankar Chatterjee, Teksas`taki geç Triyas dönem katmanlarında bulduğu ve Protoavis olarak adlandırdığı bir fosili bilim dünyasına duyuruyordu. Chatterjee`nin, kafatası ve boyun kemiklerinde modern kuşlarla birçok benzerlik bulduğu ve en eski kuş olarak sözünü ettiği bu tartışma yaratan fosil, Archaeopteryx` den yaklaşık 75 milyon yıl gençti ve benzerlikleri kanıtlandığı takdirde dinozor ata teorisini çürütebilirdi. Ne var ki bu fosil iyi bir şekilde korunmadan günümüze ulaşmıştı ve parçacıklı yapısıyla tek bir bireye değil de, farklı birkaç türe ait bireylerin kemiklerinin biraraya gelmesiyle oluştuğu izlenimini uyandırıyordu. Bütünlükten uzak bulunan bu fosil, günümüze dek kuşkuyla sözü edilen bir fosil olarak kaldı. Kuşların tüylerden sonra en karakteristik özelliği sayılan lades kemiğinin, 20. yüzyılın sonlarına doğru Velociraptor ve Ingenia gibi bazı geç Kretase teropod dinozorlarında da bulunması, kuşların atasının teropod dinozorlar olduğu teorisini güçlendirdi. Hatırlanacağı gibi, Heilmann`ın teropod dinozorlarla kuşlar arasında gördüğü benzerliklere rağmen onların ortak bir atadan geldiklerini söylemekten öteye gitmemesinin nedeni, teropod dinozorlarda Heilmann için de çok önemli bir kuş karakteristiği olan lades kemiğinin bulunmamasıydı. Özetleyecek olursak, kuşların kökeniyle ilgili kuramlardan bir tanesi, Archaeopteryx fosilleriyle teropod dinozorlar arasında homolog olduğu düşünülen benzerlikler nedeniyle, kuşların atasının dinozorların bu kolu olduğu yönündeydi. Teropod dinozorlarla kuşlar arasındaki tüm sonradan edinilen benzerliklerin benzeştiren evrimden kaynaklandığını ve teropod dinozorların kuşların atası olamayacak kadar özelleşmiş olduklarını söyleyen tekodont ata teorisi ise, kuşların atasının teropod dinozorlardan önce yaşamış ilkel bir sürüngen olduğunu savunuyordu. Tüm bunlara ek olarak, fosilleri inceleyen bazı bilimsanlarının dinozorlar ve kuşlar arasındaki benzerlikleri, bazılarının ise farklılıkları vurgulaması, bu iki kuramın savunucularını karşı karşıya getiren önemli bir ayrılma noktasının sistematik yöntem farklılıkları olduğunu ortaya koyuyor. Günümüzde çoğu biliminsanınca kanıtlandığı düşünülen teropod-ata teorisinin uçuşun kökenine ilişkin bölümü, son olarak bulunan ilginç bir fosille birlikte çürütülmüş gibi görünüyor. Bu durum kuşların evrimsel yolculuğunu aydınlatmanın zorluğunu çok iyi anlatıyor olsa gerek. Bu yüzden, günümüz Archaeopteryx`lerine geçmeden önce, uçuşun ve tüylerin kökeniyle ilgili olan ve kuşların atasına ilişkin kuramlara paralel olarak gelişen tartışmalara değinmemiz gerekiyor. Uçuşun kökenine dair Kuşların atasının hangi hayvan kolu olduğuna ve kuşların bu atadan kaç milyon yıl önce ayrıldığına ilişkin araştırmalar ve tartışmalar, doğal olarak tüylerin ve uçuşun kökeniyle de çok yakından ilgilidir. Kuşların en karakteristik özelliği olduğu düşünülen tüyler, omurgalı derisinin en karmaşık türevidir. Morfolojik bir harika olarak tanımlayabileceğimiz tüyler, çok karmaşık yapıları ve sayısız işlevleri olması bakımından çok zengin bir evrimsel geçmişe işaret ederler. Tüylerin bir şekilde sürüngen pullarından evrimleştiği genel olarak kabul edilirken, sürüngen pulundan karmaşık yapıdaki tüye kadar olan evrimsel basamaklarda hangi yapıların ortaya çıktığı ve bu yapıların canlıların çevreye uyumunda nasıl bir değere sahip olduğu konusunda yıllar içinde birçok farklı görüş ortaya atılmıştır. Tüylerin, uçuş dışında, yalıtımdan kamuflaja ve kur davranışına kadar kuşların yaşamında büyük önem taşıyan pek çok işlevi vardır. Ancak kuşkusuz uçuşla ilgili/aerodinamik özellikler tüylerin birincil işlevidir. Uçuşun kökeniyle ilgili görüşlerin ve ortaya atılan senaryoların kimi, tüylerin en başta yalıtım ve iletişim gibi uçmayla ilgisiz bir nedenle evrildiğini savunurken, kimi de tüylerin, birincil işlevleri olan uçuştan farklı bir bağlamda evrimleşmiş olmasının mümkün olmadığını savunur. İlkel sürüngen atanın pullarının hangi işlev doğrultusunda evrim geçirerek ilkel tüylere dönüştüklerini ve buna bağlı olarak uçuşun kökenini açıklamaya çalışan iki temel kuram vardır. Bunlardan ilki uçuş evriminin yerde başladığını savunur. Bu kuramı destekleyenlerin çoğu, kuşların iki ayaklı teropod dinozorlardan geldiğini savunan araştırmacılardır. Kuşların atasının teropod dinozorlardan daha ilkel olan tekodontlar olduğunu savunanlar ise, uçuş evriminin ağaçta başladığını savunurlar. İlkel sürüngenvari kuş atasının ağaçta yaşamış olduğunu varsayan teoriye göre, sürüngen pullarında oluşacak her bir küçük değişiklik (uzama ve çatlama) bu hipotetik canlının aerodinamik yeteneklerinin gelişmesi demek olacaktı. Bu ilkel atanın sürüngen pulları karmaşık yapıdaki uçuş tüylerine dönüşürken, önceleri yerçekiminin sağladığı enerjiyi kullanarak ağaçtan ağaca süzülen canlının süzülme yeteneği zamanla gelişecek, manevra gereği ortaya çıktıkça da kanat ve kuyruk tüyleri karmaşık bir yapıya doğru evrim geçirecekti. En ünlü tekodont ata savunucusu olan Alan Feduccia`nın da desteklediği bu teori, özetle, tüylerin en başta uçuşla ilgili olarak evrildiğini varsayıyor ve kuşların atasının Triyas dönemde yaşamış küçük, dört ayaklı, ağaçta yaşayan bir tekodont olduğunu savunuyordu. Kuşların iki ayaklı, etçil teropod dinozorlardan geldiğini düşünenlerin desteklediği ve uçuş evriminin yerde başladığını savunan teori ise, tüylerin öncelikle ısı düzenleyici olarak evrildiğini varsayıyordu. Diğer bir deyişle, kuşlarda görülen sıcakkanlılığın uçuştan önce evrimleşmiş olması gerektiğini savunuyordu. 1969 yılında bazı dinozor türlerinin sıcakkanlı olmuş olabilecekleri yönündeki görüşü ilk kez ortaya atan ve günümüzün ünlü teropod-ata savunucusu olan John Ostrom`un önderliğindeki bu teoriye göre, kuşların teropod atasındaki ilkel tüyler öncelikle ısı yalıtımını sağlamıştı. Aktif, sıcakkanlı, koşarak avlanan bu etçil yırtıcı dinozorların ilkel tüylerle kaplanacak ön uzuvları, onların böcek ve benzeri küçük avlarını ağızlarına doğru süpürmelerini sağlayacaktı. Bu ilkel atanın avı peşinden koşarken ani manevralar yapabilmesi ya da avcılardan kaçarken tepelerden aşağıya süzülebilmesi de modern, gelişmiş kanat ve kuyruk tüylerinin evrilmesiyle gerçekleşecek ve böylelikle ilk olarak ısı yalıtımı sağlama yönünde evrilmiş olan tüyler sonradan aerodinamik işlevler doğrultusunda evrimlerini tamamlayacaklardı. Tüyleriyle fosilleşmiş olarak bulunan ilk kuş olan Archaeopteryx`in fazla modern yapıdaki tüyleri ise, ne yazık ki ilk tüye ve ilk uçuşa dair pek fazla ipucu vermiyordu. Yine de Archaeopteryx`in nasıl bir uçucu olduğuna ve ne tip bir ortamda yaşadığına ilişkin araştırmalar yapılırsa bazı sorular yanıtlanabilirdi. Asimetrik tüyleri Archaeopteryx`in uçabildiğini gösterirken, fazla çıkıntılı olmayan göğüs kemiği uzun süre kanat çırparak uçamayacağını düşündürüyordu. Feduccia, bir çok farklı ekolojik alandan seçtiği 500`den fazla kuşun pençeleri üzerinde yaptığı ölçümlerle Archaeopteryx`inkileri kıyaslıyor, Archaeopteryx`in pençelerinin yerde yaşamasını mümkün kılmayacak derecede kıvrık olduğuna dikkat çekiyor ve Archaeopteryx`in kesinlikle ağaçlarda yaşadığını savunuyordu. Bu görüşe karşı çıkanlar ise, Archaeopteryx fosillerinin bulunduğu Solhofen bölgesinden hiçbir ağaç fosilinin çıkarılmadığını, Jurassic dönemde bu bölgede ağaçların olmadığını ve dolayısıyla Archaeopteryx` in ağaçlarda yaşamış olmasının mümkün olmadığını ileri sürüyorlardı. 20 metreye ulaşabildiği bilinen Gingko gibi bir çok bitkinin Jura dönemi Avrupa`sında görüldüğü ve Solnhofen fosil kayıtlarında ağaçlara ait izler bulunmamasının bir çok nedeni olabileceği ise, bu itiraza verilen bir yanıttı. Yerde başlayan uçuşu savunanların karşılaştıkları en büyük itiraz ise, teropod atanın yerçekimini yenerek havalanmak için çok fazla kaldırma gücüne ihtiyaç duyacağı idi. Bu gerçekten yerinde bir itirazdı ve bu yüzden de uçuşun yerden başladığı teorisi uçuş evriminin ağaçta başladığını savunan teoriden daha az destekçi buldu. Uçuş evriminin yerde gerçekleştiğini düşünen araştırmacılar, Archaeopteryx`in kanatlarını ve uçuş kapasitesini inceleyerek bu önemli fiziksel problemi çözmeye çalıştılar. Son yıllarda yapılan ve bazı kuş türlerinin henüz uçamayan yavrularının bir tehlike durumunda dik yamaçlarda kanat hareketleriyle destekli olarak koşmalarını inceleyen ilginç bir araştırma ise, ilkel tüylere sahip koşan bir teropod atanın düşünüldüğünden daha fazla hareket özelliği olabileceğini savunuyordu. Uçuşun evrimiyle ilgili teoriler içinde şu günlerde tekrar gündeme gelen bir diğeri ise William Beebe`ye aitti. Beebee, 1915 yılında Berlin Archaeopteryx`inin bacaklarında gördüğü tüy izlerine dayanarak Archaeopteryx` ten önce ağaçlarda süzülen dört kanatlı bir sürüngen formun yaşamış olduğu teorisini ortaya atıyordu. Uçuşun kökeniyle ilgili bir görüşü olan tüm araştırmacılar, Archaeopteryx`in anatomisini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek teorilerini kanıtlayacak karakterler ve davranış repertuarı bulmaya çalışırken biyolog Philip Regal, Kaliforniya`da yaşayan bir tür tilkinin sadece böceklerle beslendiğine dikkat çekerek uyarıda bulunuyordu. Regal, hiç bir araştırmacının bu tilkilerin anatomisini inceleyerek bu sonuca varmayacağını belirtirken, bir canlının davranışlarının sadece anatomisine dayanılarak tahmin edilemeyeceğine dikkat çekiyordu. Kuşların ve uçuşun kökeniyle ilgili tüm teoriler Archaeopteryx`in ve hipotetik kuş atalarının yerde veya ağaçta resmediliği bir çok çizimle desteklenmeye çalışılırken, Çin`in Liaoning bölgesi de kuşların kökeniyle ilgili tartışmaların ve hatta fosil ticaretinin merkezi olmaya hazırlanıyordu. Dinozorlar hala yaşıyor mu? Kretase döneminde yaşanan hızlı iklim değişiklikleri ve volkanik kül yağmurları Çin`in kuzeydoğusunda yer alan Liaoning Bölgesi`nde fosilce zengin eski bir göl yatağı oluşmasına neden olmuş. Aralarında dünyanın en eski çiçekli bitki fosilinin de bulunduğu bir çok önemli fosil bu bölgeyi dünyanın doğa tarihine ışık tutan bir merkez haline getirmiş durumda. 1994 yılında burada bulunan saksağan büyüklüğündeki ilkel bir kuş Archaeopteryx`e olan benzerliğiyle dikkat çekiyordu. Confuciusornis adı verilen bu kuş, modern yapıdaki uçuş tüyleriyle belli bir mesafeyi uçabilen ilk kuş olarak kabul edildi. Bu kuşa ait fosillerden bir kısmının kuyruğunda eşeysel dimorfizme işaret eden tüyler bulunuyordu. Modern bir gaga yapısına sahip en eski kuş olarak da büyük önem taşıyan Confuciusornis`in Archaeopteryx gibi 3 kıvrık tırnağı olması ise bazı arştırmacılar için Confuciusornis`in ağaçlarda yaşamış olduğunun kanıtıydı. Öte yandan diğer araştırmacılar Confuciusornis`in el yapısını dinozorların kavrayan elinin uçan ele evriminin bir kanıtı olarak görüyor ve Confuciusornis`i uçabilen, tüylü bir teropod dinozor olarak tanımlıyorlardı. Bu bölgeyi kuş kökeni tartışmalarının merkezi haline getiren fosillerden ilki 1996 yılında çıkarıldı. Sinosauropteryx adı verilen bu fosil çok iyi bir şekilde korunmuştu ve bu fosilde genelde fosilleşmeyen karaciğer gibi yumuşak dokuları bile görmek mümkündü. Ancak fosilin tartışmaları alevlendiren özelliği, başından kuyruğuna dek bir hat boyunca inen ve hav izlenimi veren yelesiydi! Kuşların atasının teropod dinozorlar olduğunu savunanlarca ilkel tüy olduğu düşünülen bu lifler, sıcakkanlılığın uçuştan önce evrimleştiğinin kanıtıydı. Bu fosil hayvanın Compsognathus`a olan benzerliği ise teropod ata teorisi savunucuları için kuşların dinozorlardan gelmiş olduğunun kesin bir kanıtıydı. Ne var ki bazı araştırmacılara göre sırt çizgisiyle sınırlılığı şüphe uyandıran bu lifler tüylerin atası olabilecek bir yapıda değildi ve üstelik bu yapılar bazı modern sürüngenlerde de görüldüğü gibi deri altındaki bir tür kolajen destek yapısı olabilirlerdi. Sinosauropteryx fosilinin yankılarının sürdüğü 1997 yılı içinde yine Lianoing`den bu kez peşisıra iki yeni ilginç fosil daha çıkarıldı. Archaeopteryx`e benzerliğinden dolayı Protarchaeopteryx olark adlandırılan ilk fosil, Archaeopteryx`den daha ilkel yapıda tüylere sahipti ve bu tüylerin simetrik yapısı uçuş yeteneğinin olmadığını gösteriyordu. Caudipteryx adı verilen ikinci fosilde de yine benzer yapıda tüyler bulunuyordu. Bu fosilin kuyruğunda göze çarpan kabarık tüyler ise kur davranışıyla ilgili olarak yorumlanıyordu. Bu iki fosil bir çok araştırmacı tarafından Sinosauropteryx ve Archaeopteryx arasında yer alan tüylü teropod dinozor formları olarak kabul edilirken, Feduccia bu fosilleri dinozorlardan çok uçamayan kuşlara benzetiyortu. Uçamamanın ikincil olarak (sonradan) evrimleştiğini belirten Feduccia, çok iyi korunmuş olduğu halde Caudipteryx fosilinde lades kemiğinin görülmeyişini bu gibi kuşlarda görülen lades kemiği kaybının bir örneği olarak görüyor ve bu kuşları "Mezozoik kivi" olarak tanımlıyordu. Bu iki fosilin uçma kaybının çok eskiden evrimleştiğinin bir kanıtı olduğunu belirten Feduccia, "Şayet Mezozoik kayaçlarda bir emu* (Avustralya`da yaşayan ve devekuşuna benzeyen, uçamayan bir kuş türü) fosiliyle karşılaşsaydık bu kuşta gördüğümüz dejenere olmuş tüyleri modern tüye geçişteki bir basamak olarak mı yorumlayacaktık?" diye sorarak uçmayan kuşların uçuşun kökenini aydınlatmadaki önemini vurguluyordu. 2000`li yıllara girildiğinde ise evrim biyolojisinin bu çok tartışılan konusuyla ilgili kitap ve makalelere yenileri eklenmeye, fosil kayıtları da artmaya devam ediyordu. Arjantin`deki geç Triyas döneme ait depozitlerde kuş ayak izlerine ait olduğu düşünülen fosillerin bulunması yine farklı şekillerde yorumlanırken, Lianoing bölgesinden olay yaratacak bir başka fosil çıkarılıyordu. 77 cm boyutlarındaki küçük bir teropod dinozoruna ait olan bu yeni fosil, W. Beebee adını tekrar gündeme getiriyor ve uçuşun kökeniyle ilgili tartışmaları alevlendiriyordu. Microraptor gui adı verilen bu önemli fosil gerçekten de ön ve arka uzuvlarındaki, asimetrik uçuş tüylerinden oluşan kanatlarıyla Beebee`nin hipotetik 4-kanatlı kuş atasına benziyordu. Bir tür teropod dinozoruna ait olan bu fosil bir yandan uçuşun teropod dinozorlardan evrimleştiğini gösteren bir başka kanıt olarak görülürken diğer taraftan uçuş evriminin ağaçlarda süzülmeyle başlamış olduğu teorisini destekliyordu. İlk Archaeopteryx fosilinin bulunduğu yıldan günümüze kadar yapılan araştırmalar sonucunda kuşların ve uçuşun kökenine dair bir çok bilinmeyenin aydınlatıldığı ve yeni bilgilere ulaşıldığı kesin. Biyolog Richard O. Prum ise tüm bu yeni bilgiler ışığında "kuş" tanımının geçirdiği değişikliğe dikkat çekiyor. Prum, evrim biyolojisi, paleontoloji ve sistematikdeki gelişmelerle kuşları dinozor atalarından ayıran anatomik boşluğun silindiğini söylüyor ve son olarak bulunan 4 kanatlı dinozor fosiliyle birlikte kanat çırparak uçuş dışında kuşlara özgü hiçbir temel karakterin kalmadığını belirtiyor. Sonuç olarak denebilir ki sayıları hiç de az olmayan biliminsanına göre dinozorlar hala yaşıyorlar. İnsanoğlunu da çok etkilemiş olan uçuş, canlıların kazandığı en karmaşık yeteneklerden biri ve bizim kuş tanımlarımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-ve-ucusun-evrimi-uzerine-teoriler

Türkiye'de Ulusal ve Milli Parklar

Ülke halkının yararlanması için kurulmuş, doğal güzelliği, bilimsel önemi ya da tarihsel ve arkeolojik değeri olan alanlardır. Ulusal parklarda doğaya ve yabanıl yaşama zarar vermemek için tarım, ticaret ya da sanayi işletmeleri ve yerleşim yerleri kurulması yasaklanmış, ziyaretçilerin hareketlerine bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Bazı parklar, örneğin İngiltere'de bulunanlar, köprü, ev, duvar gibi yapılan da içine alır. Bu parklarda o bölgede yaşayan halkın toprağı geleneksel yöntemlerle işlemesine denetimli olarak izin verilir. Aynca Peru'da olduğu gibi yerli halkın dış etkenlerden zarar görmesini önlemek amacıyla oluşturulmuş parklar da vardır. Ulusal parkların alanlan genellikle çok geniştir. Kanada'da, Alberta eyaletinde bulunan Wood Buffalo Ulusal Parkı 45.480 km2'lik alanıyla bunlann en büyüğüdür. Olağanüstü güzellikte bir dinlence bölgesi olan bu park aynı zamanda buffalo olarak da bilinen Amerikan bizonlarının barındığı bir doğal koruma alanıdır. 19. yüzyılın sonlannda soyları tükenmek üzere olan bu hayvanlar sonradan koruma altına alınmıştır. Doğayı ve yabanıl yaşamı koruma düşüncesi ortaçağdan beri vardır {bak. Doğayi Koruma). O dönemde yalnızca soylulann avlanması için aynlan topraklar, en azından yılın belirli aylannda av yasağı uygulandığı için geyik, ceylan gibi av hayvanlarının yanı sıra küçük hayvanların da rahatça üreyip çoğalmasına uygundu. Günümüzde doğal kaynaklan ve yeryüzündeki tüm canlıların yaşamını tehdit eden çevre kirliliği sorunu Sanayi Devrimi'yle birlikte başladı. Doğal koruma alanı oluşturma çabalan 16. yüzyıla kadar uzanır. Bununla birlikte, 1872'de ABD'de kurulan Yellowstone Ulusal Parkı hem doğayı ve yabanıl yaşamı korumak, hem de insanlar için doğayla iç içe yaşayabilecekleri bir ortam oluşturmak açısından gerçek anlamda ilk ulusal parktır. Bu park doğal güzelliklerinin yanı sıra ılıcaları, gayzerleri ve yabanıl yaşamının zenginliğiyle de ünlüdür {bak. Gayzer). Başlangıçta insanlar için gezinti ve eğlence ortamı oluşturmak amacıyla kurulan parklar sonradan çevre kirliliğinin canlıların yaşamını tehdit edici boyutlara ulaşması üzerine, doğayı ve yabanıl yaşamı korumanın gerekli ve önemli yollarından biri olarak görülmeye başladı. Doğayı ve yabanıl yaşamı korumak için parkların gerekli olduğu düşüncesi 1916'da ABD Ulusal Parklar Dairesi'nin kurulmasıyla güçlendi ve yaygınlaştı. Bugün ABD'de 48 ulusal park bulunmaktadır. Doğal oluşumlar sonucu ilginç görünümler kazanan yüzey şekilleri de ulusal anıt olarak koruma altına alınmıştır. ABD'nin Wyoming eyaletindeki Şeytan Kulesi UlusalAnıtı eski bir yanardağ kalıntısıdır. ABD'de koruma altına alınmış tarihsel bölgeler de vardır. Örneğin Güney Carolina'daki, Amerikan İç Savaşı'mn patlak verdiği Sumter Kale-si'de koruma altındaki tarihsel yerlerden biridir. ABD'deki tarihsel alanlar, anıtlar, göl kıyılan, deniz kıyıları ve doğal koruma alanlarının yaklaşık 310.800 km2'lik bölümü ABD Ulusal Parklar Dairesi'nin denetimi altındadır. Bugün birçok ülkede ulusal parklar ve koruma alanları bulunmaktadır. Örneğin Avustralya'da sayılan 2.000'i geçen ulusal parklar, yabanıl hayvanları koruma alanları, devlet parklan ve tarihsel alanlar ülkenin yüzde 3,7'sini kaplar. Avustralya'da çok sayıda deniz ve ada parkları da vardır. Örneğin Queensland'deki Hinchinbrook Ulusal Parkı, Büyük Set Resifleri'nin bir bölümünü de içine alır. Avustralya Yerlileri'nin kutsal saydığı kızıl Ayers Kayalan Avustralya'nın merkezindeki Uluru Ulusal Parkı'ndadır. Ayers Kayalan dünya üzerindeki en büyük tek parçalı kaya oluşumlarından biridir. Üzerinde Yerliler'ce yapılmış resimler vardır. Yeni Zelanda'da ilk ulusal park 1887'de kurulmuştur. Ülkede bugün 10 park bulunmaktadır. Bunlann en büyüğü olan Güney Adası'ndaki Fiordland Ulusal Parkı'nın olağanüstü güzellikteki kıyılannda ve vadilerinde Yeni Zelanda'ya özgü takahe, kivi ve uçmayan bir papağan türü olan kakapo gibi ender rastlanan kuş türleri yaşamaktadır. Çekoslovakya, Almanya, Polonya ve İsveç, Avrupa'da ulusal parklann öncülüğünü yapan ülkeler arasındadır. Sovyetler'de çok geniş doğal koruma alanları vardır. Ender rastlanan Avrupa bizonunun banndığı Bialowieza Ulusal Parkı, Polonya'daki bir ulusal parkla sınır oluşturur. İngiltere'de bugün 13.600 km2'lik bir alanı kaplayan 10 ulusal park bulunmaktadır. Sanayi artıklanyla oluşan çevre kirlenmesi Avrupa'daki parklar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Örneğin Çekoslovakya'daki Krkonose Ulusal Parkı'mn ormanları sanayi işletmelerinin bacalarından çıkan zehirli gazların yol açtığı asit yağmurundan önemli ölçüde zarar görmektedir {bak. ASİT YAĞMURU). Ulusal parklar turistlerin ilgisini çeken yerlerdir. Turizmden sağlanan gelirler özellikle Afrika, Asya ve Güney Amerika'daki gelişmekte olan birçok ülke için önemli bir gelir kaynağıdır. Afrika'da yüzlerce çeşit hayvanın koruma altına alındığı büyüleyici güzellikte birçok park vardır. Bu parkların en çok tanınanı Güney Afrika'da 1898'de oyun alanı olarak açılan Kruger Ulusal Parkı'dır. Zaire' de de 1929'da Belçikalıların kurduğu çok sayıda park vardır. Doğu Afrika'daki parklar doğal güzellikleri ve barındırdıktan yabanıl hayvan ve bitki çeşidi açısından dünyanın en ünlü parkları arasındadır. Tanzanya'daki Se- rengeti Ulusal Parkı ince boynuzlu bir ceylan türü olan gazellerin, zebra ve bir antilop türü olan gnu sürülerinin göç yollan üzerindedir. Afrika'daki parkların sayısında son 20 yılda büyük artış görülmüştür. Ne var ki, bu parkların kurulması birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde toprağı tarım alanı olarak kullanmak isteyen çevreler parkların kurulmasına ya da genişletilmesine karşı çıkmaktadır. Ulusal parklara ilişkin bir başka sorun da binlerce kilometre karelik bir alanda kurulmuş büyük parklardaki denetim güçlüğüdür. Yasaklayıcı ve kısıtlayıcı yasalara karşın fildişi, gergedan boynuzu ve et elde etmek için hayvanları çekinmeden vuran kaçak avcılann sayısı artmakta, bu da soyu tükenmekte olan yabanıl hayvanlar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Asya'da da birçok ulusal park vardır. Ama Japonya gibi kalabalık olan ülkelerde parklar, doğal koruma alanları olmaktan çok, insanlara dinlenme ve eğlenme alanı sağlamak amacıyla kurulmuştur. Hindistan'ın kuzeyindeki Corbett Ulusal Parkı'nda kaplanlar, Çin'deki Hsifan koruma alanında ender rastlanan ve soyu tükenmekte olan dev pandalar koruma altına alınmıştır. Güney Amerika'daki başlıca ulusal parklar ve koruma alanları Arjantin, Brezilya ve Paraguay sınırları arasında yer alan İguaçu Ulusal Parkı ile Arjantin'de soluk kesici güzellikteki dağ zincirleriyle ünlü Nahuel Huapi Gölü Ulusal Parkı'dır. Türkiye'de Ulusal Parklar Doğal ve tarihsel değerler açısından zengin olan Türkiye'de 21 ulusal park vardır. Toplam yüzölçümü 2.662 km2 olan ulusal parkların kapladığı alan Lüksemburg'un yüzölçü-münden daha fazladır. Bunlardan en büyüğü 42.000 hektarlık alan kaplayan Munzur Vadisi Milli Parkı, en küçüğü ise yüzölçümü yalnızca 64 hektar olan Kuş Cenneti Milli Parkı'dır. Yozgat Çamlığı, Soğuksu, Kuş Cenneti, Ye-digöller ve İlgaz Dağı ulusal parkları doğal bitki örtüsü ve yabanıl hayvanların korunması; Gelibolu Yarımadası, Başkomutan ve Göreme ulusal parkları tarihsel ve arkeolojik değerlerin korunup değerlendirilmesi; Kara-tepe-Aslantaş, Güllük Dağı (Termessos), Olimpos-Beydağları ve Köprülü Kanyon ulusal parkları hem doğal, hem de tarihsel değerlerin koruma altında tutulması amacıyla kurulmuştur. Bu özelliklerinin yanı sıra bazı ulusal parklar da eşsiz jeolojik yapılarıyla büyük ilgi çeker. Bunlardan başhcaları Göreme Tarihi Milli Parkı'ndaki peribacaları ile Köprülü Kanyon Milli Parkı'nda Köprü Suyu' nun açtığı kanyon biçimli vadi ve yer yer 100 metreyi aşan, duvar gibi dik yamaçlardır. Uludağ gibi çok turist gelen ulusal parklarda konaklama tesisleri, Göreme gibi kültürel değerleri zengin ulusal parklarda da açık hava müzesi olarak düzenlenmiş alanlar vardır. Ülkemizde yer alan en ilginç ulusal parklardan biri Kuş Cenneti Milli Parkı'dır. Bu ulusal parkın isim babası, yıllarca Türkiye'de öğretim üyeliği yapmış olan Curt Koswig'tir. 1938 ilkbaharında bir gün karısıyla birlikte Manyas Gölü'ne balık avlamak için gelen Kossvvig, gölün kuzeydoğu köşesinde yoğun olarak kuş topluluklarının yaşadığını saptadı. Yöreyi tüm dünyaya tanıtmaya çalışan değerli bilim adamı, Manyas Gölü'nün bu kesimine "Kuş Cenneti" adını verdi. Bu nedenle bazı kaynaklarda Manyas Gölü'nün adı Kuş Gölü olarak da geçer. Ama eski kaynaklar doğal yaşam açısından eşsiz zenginlikleri olan bu kesimin Roma döneminde "cennet" anlamına gelen paradiso adıyla anıldığını yazar. Bu kesimde son derece canlı bir yabanıl yaşam oluşmasının başlıca nedeni, sığ bir göl olan Manyas'ın sularında değişik mevsimlerde görülen alçalma ve yükselmedir. Yazın ve sonbaharda suların çekilmesi göl kıyısındaki ağaç köklerinin hava almasına olanak vererek yaşamın sürekliliğini sağlar. Suların çekilmesiyle ortaya çıkan alanda üreyen küçük canlılar hem kuşlara yem olur, hem de suların yükselmesinden sonra balıklara besin sağlar. Bu dönemde gübreleriyle ağaçların güçlenmesini de sağlayan kuşlar, ilkbaharda sular yükselince dallarda yaptıkları yuvalarında kuluçkaya yatar. Sulann yükselmesi karadan gelebilecek yırtıcı hayvanlara engel oluşturduğundan, kuluçka dönemi güvenlik içinde geçer. Kuşlar yumurtadan çıkan yavrularını beslerken balıklar da yumurtalannı Kuş Cenneti kıyısına bırakır. Manyas Gölü'nü besleyen Sığırcı Deresi çevresinde yer alan ulusal parka her yıl 2-3 milyon kuşun geldiği saptanmıştır. Yapılan gözlemler sonucunda, göçmen ve sürekli yaşayan olmak üzere, ulusal parkta saptanan kuş türü sayısı 239'dur. Türkiye'deki öteki ulusal parkların tersine, kuşların ürkebileceği düşünülerek burada piknik yapılmasına izin verilmez. Büyük bir kuş gözetleme kulesi bulunan Kuş Cenneti Milli Parkı'nda kuş çeşitlerinin tanıtımı amacıyla düzenlenmiş bir de sergi vardır. Ulusal park yılın her mevsiminde çok sayıda turistin yanı sıra kuş incelemesi yapan birçok araştırmacı tarafından da ziyaret edilir. Balıkesir iline bağlı Bandırma ilçesinin sınırlan içinde yer alan Kuş Cenneti Milli Parkı son yıllarda çok ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır. Tarlalarda kullanılan zehirli tarım ilaçlarının yağmur sularıyla göle ulaşması ve çevredeki sanayi kuruluşlarından çıkan 'zehirli atıkların boşaltıldığı akarsuların göle dökülmesi önemli ölçüde kirlenmeye neden olmaktadır. Bunlara ek olarak, tarlaların sulanması amacıyla su çekilmesi Kuş Cenneti'ndeki doğal yaşamın sürekliliği açısından yaşamsal önemi olan sulardaki mevsimlik düzey değişikliğinin bozulmasına yol açmaktadır. Tüm bunlar, sularında sazan, tatlı su kefali, turna ve yayın ile kerevit yaşayan bu eşsiz doğa parçasının özelliklerini yitirme tehlikesini yaratmaktadır. Ulusal parkların yanı sıra doğa parkı, doğa anıtı ve doğal koruma alanlarının seçilip belirlenmesi, korunması, geliştirilmesi ve yönetilmesi gibi görevler 1983'te çıkarılan Milli Parklar Kanunu'yla Tarım Orman ve Köyişle-ri Bakanlığı'na verilmiştir. 1985'te yapılan başka bir yasal düzenleme uyarınca bu görevler Orman Genel Müdürlüğü'ne bağlı Milli Parklar Dairesi Başkanlığı tarafından yürütülür. Doğa parkı bulunmayan Türkiye'de, soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan ve ender olarak topluluk oluşturan bazı ekosistemlerin korunması amacıyla kurulmuş olan 18 ayrı doğal koruma alanı vardır. Av hayvanlarının yaşadığı yörelerdeki yabanıl yaşamın korunup geliştirilmesi için ayırt edilmiş av koruma ve üretme alanlarının sayısı 83, av üretme istasyonlarının sayısı ise 27'dir. Doğal ve tarihsel zenginlikleriyle önem taşıyan alanların korunmasını sağlamanın yanı sıra insanların bu alanlardan yararlanması yönünde çalışmalar da yürütülmektedir. Bu amaçla kurulmuş olan birçok orman içi dinlenme yeri vardır. Bir bölümü ulusal parklar içinde kurulan orman içi dinlenme yerlerinin sayısı 1987'de 338'e ulaşmıştı. Dinlenme ve eğlenme olanaklarıyla donatılan bu alanlardan bazılarında bungalovlar, piknik ve kamp yerleri ile kır gazinoları gibi tesisler vardır. Orman içi dinlenme yerlerinden bir bölümünde denize girme ve oltayla balık avlama olanakları sağlanmıştır. Kaynak:1 Cilt 18

http://www.biyologlar.com/turkiyede-ulusal-ve-milli-parklar


Amfibilerden Sürüngenlere Geçiş

Amfibiler yaşamlarının bir kısmını suda, diğer kısmını karada geçirdikleri için “iki yaşamlılar” olarak adlandırılırlar. [İlk olarak Geç Devonyen Dönem'de görülmeye başlamışlardır ki bu da, günümüzden 385 milyon yıl öncesiyle 374 milyon yıl öncesine denk gelmektedir.] Anatomik ve fizyolojik açıdan balıklarla sürüngenler arasında bir özellik gösteren amfibiler, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluştururlar [ve kendi başlarına bir ara geçiş sınıfını (class) oluştururlar. Buradan da anlaşılabileceği gibi, sadece ara geçiş "türleri" değil, Evrimsel Biyoloji sayesinde ve Taksonomistlerin titiz çalışmaları sonucunda ara geçiş "takımları" (order), "sınıfları" (class) ve hatta "şubeleri" (phlyum) keşfedilmiştir]. Bilimin gelişmesi ile birçok canlının gen haritası çıkartılarak evrim [pek çok diğer metotlarla birlikte, defalarca farklı yönden ve şimdiye kadar asla çürütülememiş bir biçimde] kanıtlanmıştır. Balina ve suaygırının akrabalığı buna bir örnektir. İnsan embriyosunun bir evresinde oluşan solungaç oyukları, balinaların yüzgeçlerinin altında bulunan beş adet kemik yapısı ve buna benzer birçok yapı evrime bir örnektir. Amfibilerden sürüngenlere geçişteki bazı ara formlar şöyledir; Proterogyrinus: Geç Missisippian döneminde (328 ila 218 milyon yıl önce) yaşamış olan bu tür, balıksı dişlere sahip olmakla birlikte yüzgeç yerine 5 parmaklı ayaklara sahiptir. Klasik amfibiler gibi bir kafatasına ve dişlere; ancak sürüngenler gibi bir omurgaya, kalça kemiğine ve kol kemiğine sahiptir. Bilekleri amfibilerinkiyle aynıdır. Proterogyrinus (Çizim Rekonstrüksiyon) Proterogyrinus (3D Rekonstrüksiyon) Proterogyrinus (Fosil) Limnoscelis ve Tseajaia: Anthracosaur denen [takıma] ait olan Proterogyrinus‘tan türediği belirlenen bu iki tür, Geç Karbonifer döneminde [318 ila 303 milyon yıl önce] yaşamıştır. "Cranium" denen beyni koruyan kafatası kısmı sürüngenlerinkine benzemektedir. Ayrıca çene kemikleri de sürüngenlerinki gibidir. [Benzer şekilde]; kafatasının tepesinin arka kısmında, omuriliği koruyan yapı, ilk defa amfibilerle sürüngenler arası geçiş türlerinde gözlemlenmiştir. Limnoscelis (Çizim Rekonstrüksiyon) Limnoscelis (Fosil Kalıbı*), Montreal Redpath Müzesi *Fosil kalıbı, keşfedilen fosillerin taşınması yerine, birebir dökmesinin taşınarak fosillerin korunmasını hedefleyen bir yöntemdir. Limnoscelis (Fosil) Tseajaia (3D Rekonstrüksiyon) Tseajaia (Fosillerden Edinilen İskelet Yapısı) Solenodonsaurus: Artık amfibilere ait olan “palatal fang” denen dişler [üst çenede bulunan 6 santimetreden uzun olabilen keskin dişler] kaybolmuştur, kafanın yan kısmında bulunan çizgi yok olmuştur. Ancak hala amfibilere ait bir özellik olarak, kuyruksokumu tek parçadır. Solenodonsaurus (Fosil) Solenodonsaurus (Fosil - 2) Solenodonsaurus (Çizim Rekonstrüksiyon) Hylonomus ve Paleothyris: İlkel sürüngenlerdir [ve yaklaşık 295 milyon yıl önce ilk olarak görülmeye başlamışlardır]. Oldukça fazla sürüngenlere benzeyen bir büyüklüğe sahiptirler ve amfibilerin kafatası yapısını hala taşırlar. Ayrıca omuz yapıları, kalça kemikleri, bacak kemikleri, orta dişleri ve omurgaları da amfibilere benzemektedir. Ancak bunun dışında kalan ve onlarca bölge eden iskeleti, tamamen sürüngenlerinkine benzer. Hylonomus (Birebir Maket), Münih Dinozor Parkı Hylonomus (Fosil) Hylonomus (Çizim Rekonstrüksiyon) Paleothyris (Fosil) Paleothyris (Fosil - 2) Paleothyris (Çizim Rekonstrüksiyon) Sürüngenlerin evriminde, karaya çıkan ve temelli olarak yaşamaya başlayan amfibiler, farklı bölgelerde yaşama sonucu farklı 2 gruba ayrılırlar: Gruplardan biri vücudun iki bölümünde aort damarı ve ilkel bir kulak zarı oluşturur. Diğer grup ise, vücutlarının sadece sol kısmında tek bir aort geliştirir. Ancak kulak yapısı, ilk gruptan farklıdır ve iki tarafta da birer tane, orta kulak ile iç kulağı birleştiren pencereciklerden bulunur. Bu gruptan sonra farklılaşan Therapsid Sürüngenler denen grup, memelileri oluşturacak olan gruptur. [Not: Burada yer almayan ancak keşfedilmiş olan bazı geçiş türlerine ait fosiller, önümüzdeki günlerde bu yazı dizimizin başlamasıyla eklenecektir. Kazananımızın yazısını görebilmeniz adına, bu yazı önden yayınlanmıştır.] Yazan: Çağla Deniz Pulat (Evrim Ağacı Okuru) Görseller ve Düzenleme: ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/amfibilerden-surungenlere-gecis

Kuşların Kökeni ve Evrimi

Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara, insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, kuşların insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, kuşların birçok hikâyenin kaynağında yer almalarının nedeni belki de insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir. Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikâyenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek kuşların ve uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz. Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere ve içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun ve karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez. Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik ve anatomik talepleri olması sonucunda kuşlar, çok yüksek bir metabolizmaya ve çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerinin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren kuşların sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleşince, kırlangıçlar ve ebabiller örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla karşılaşılmış. Tüm bunlara bir de sistematik çalışmalardaki yöntembilim farklılıkları eklenirse, kuşların kökenleri ve evrimlerinin aydınlatılabilmesi için ipuçlarının doğru değerlendirilmelerinin de bulunmaları kadar önemli olduğu anlaşılır. Kuşların yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde ve hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet tartışma gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münih yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan ince taneli kireçtaşı, tarih sayfaları boyunca karşımıza ilk olarak banyolardan, çatı döşemelerine kadar birçok yerde kullanılmak üzere, özellikle ortaçağ boyunca yoğun şekilde çıkarılan değerli bir ihracat maddesi olarak çıkıyor. Ayasofya camiinin mozaiklerinde bile yer alan bu kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha dikkatli ve ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bu kez bilim dünyası için önem taşımaya başlıyor. Kireçtaşına da ismini veren Solnhofen köyündeki taşocağında Jurassic döneme ait kireçtaşında tek bir uçuş tüyü fosilinin bulunduğu haberinin 1861 yılında Hermann von Meyertarafindan duyurulmasıyla, evrim biyolojisi alanının belki de en hararetli günleri başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm boyundaki bu tek tüy, Sürüngenlerin hâkim olduğu dönemde kuşların yaşadığına dair bir kanıttı ve üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman kuşlarının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden daha birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şaşkınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu ve yine Jurassic dönemine aitti. Hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bu fosil, Meyer’in Archaeopteryxlithographica (litografi taşındaki eskil kanat) olarak adlandıracağı evrim biyolojisinin ünlü ikonasından başkası değildi. Bölgenin fosilleri, Taş Devri’nden beri önceleri süs eşyası, sonraları da para olarak o bölgede yaşayan insanlar tarafından değerli sayılmıştı. Bu fosillerin büyük koleksiyoncularından birisi de, muayene karşılığı bu fosilleri kabul eden Dr. C.F.Häberlein’di ve bu çok önemli Archaeopteryx fosili onun koleksiyonunda yer alıyordu. Önceleri resmedilmesine bile izin vermediği Archaeopteryx fosilini ancak 3 ay sonra açık arttırmaya çıkaran Häberlein, çılgın bir kapışma içinde geçen satış sonrasında bu önemli fosille birlikte koleksiyonundaki yüzlerce fosili İngiliz müzesine satarak çocuklarına yetecek büyüklükte bir servete sahip olmuş oldu. Müzenin iki yıllık bütçesini bu fosil koleksiyonu için harcamasına neden olan kişinin amansız bir evrim karşıtı olan anatomist Sir Richard Owen olması ise,Archaeopteryx’in ne denli önemli bir doğa tarihi fosili olduğunun bir kanıtıydı. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği ve dişleriyle iki yüksek hayvan grubunun, sürüngenlerin ve kuşların arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece iki sene önce basılmış olan ve “doğal seçilim yoluyla evrim”i anlattığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu. Böylelikle Archaeopteryx, zincirin kayıp halkalarından biri olarak bir yandan Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” teorisinin kabul görmesini sağlarken, bir yandan da kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin halen sürmekte olan tartışmalarının merkezine yerleşmiş oldu. Yine de o yıllarda Archaeopteryx’in bir ara form olarak kabul edilmesi bilim dünyasında bile çok çabuk gerçekleşmemiş, fosilin ortaya çıkmasıyla birlikte Darwin yanlısı, yaratılışçı, evrim yanlısı ama Darwin karşıtı birçok görüş ve iddia ortaya atılmıştı. Fosili hiç görmedikleri halde tüylendirilmiş bir sürüngen fosili olduğu iddiasını ortaya atan evrim karşıtı zooloji profesörleri ve yaratılışa tamamen sırtını dönmeden evrimin farklı bir biçimde gerçekleşebileceğini savunan anatomi uzmanları arasında dikkati çeken kişiyse, Darwin’in ve evrim teorisinin en büyük savunucusu, doğa bilimci Sir Thomas Henry Huxley olmuştu. Kuşların kökeni üzerine 1868 yılında yayınladığı makalelerle evrimi kanıtlama işine soyunan Huxley’e göre Archaeopteryx, sürüngen ve kuş arası özellikleriyle evrimi kanıtlayan mükemmel bir ara form örneğiydi. Gerçekten de iskeletin tüyleri bölgeye özgü ince taneli kireçtaşı tarafından hapsedilmese hiç kuşkusuz bir sürüngen fosiliyle karşılaştıklarını sanacak olan bilim insanları, şimdi kuşların kökenine ışık tutabilecek bir fosille karşı karşıyaydılar. Huxley’inArchaeopteryx’i ilk gerçek kuş olarak tanımlamakla kalmayıp, aynı bölgeden çıkarılan ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognatusfosiliyle karşılaştırarak benzerlikler bulması ise, kuşların atası olarak sürüngenlerin kabul edilmesini belki de pekiştirirken, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunu savunan görüşü de doğurmuş oldu. Huxley bu küçük, iki ayaklı dinozorun tavuk benzeri leğen kemiği ve arka uzvu gibi kuşlara benzeyen özelliklerini göstererek aslında en başta Darwin’in evrim teorisinin bilim dünyasında kabul edilmesini sağlamış oldu. Huxley’in Archaeopteryx ve Compsognatus fosillerinden yola çıkarak kuşlara benzeyen sürüngenlerin ve sürüngenlere benzeyen kuşların varlığına dikkat çekmesiyle birlikte, Amerikalı profesörler de dâhil olmak üzere birçok bilim insanı önceleri benimsemedikleri evrim düşüncesine sahip çıkmaya başladılar. 1877 yılında, tüm dünyadaki bilim insanları hala Londra’daki Archaeopteryxfosiliyle ilgili tartışmalarını sürdürürken yeni bir Archaeopteryx fosili bulunduğu haberi yayıldı. Önceki fosilin bulunduğu yerden yalnızca 30 kilometre uzakta, Eichstatt yakınlarındaki bir taşocağında bulunan bu yeni Archaeopteryx fosili de yine bir fosil koleksiyoncusunun ellerindeydi ve bu koleksiyoncu da Doktor Haberlein’in oğlundan başkası değildi. İlk fosili İngilizlere kaptırmanın utancı içindeki Almanlar bu kez fosili almakta kararlıydılar ve uzun süren görüşmeler sonunda bu ikinci Archaeopteryx fosili Berlin’deki Humboldt Doğa tarihi müzesinde sergilenmeye başladı. Londra fosiline kıyasla daha eksiksiz olan bu yeni fosil örneği ayrıca, kanatları açık ve başı geriye doğru fosilleştiği için sürüngen-kuş arası özelliklerini de çok etkileyici ve belirgin bir biçimde gözler önüne seriyordu. Böylelikle Berlin’dekiArchaeopteryx fosili, bu çarpıcı hatlarıyla, en çok bilinen, çizimi yapılan fosil hayvan olmanın yanısıra en önemli doğa tarihi örneklerinden biri olarak kabul edildi. Birbiri ardına açığa çıkan bu iki Archaeopteryx fosilini bir üçüncünün izlemesiyse uzun bir süre sonra, 1956’da oldu. Londra fosilinin çıkarıldığı taşocağında bulunan bu üçüncü fosilde tüy izlerini ve birleşmiş bazı ayak kemiklerini görmek mümkün olduysa da, öncekilerden daha kötü bir şekilde günümüze ulaştığından tanımlanması iki yılı buldu. Bir süre Solnhofen yakınlarındaki, Maxberg müzesinde sergilendikten sonra Eduard Opitsh’in evinde tuttuğu fosil, Opitsh 1991’de öldüğünde mirasçılarınca bulunamayınca, fosilin çalınmış olduğu sonucuna varıldı. Halen Yale Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren ve kuşların dinozorlardan geldiği yolundaki teorinin doğru olduğunu düşünen ünlü paleontolog John Ostrom’un, 1970 yılında Avrupa’da pterosaur fosillerini çalışırken pterosaur olarak sergilenen bir Archaeopteryx fosiliyle karşılaşmasıyla, dördüncü Archaeopteryx fosili de gün ışığına çıkmış oldu. Aslında ilk tüy veArchaeopteryx fosilinden de önce, 1855 yılında diğer fosillerin bulunduğu bölgenin oldukça doğusundaki bir büyük taşocağında bulunmuş olan bu fosili, 1857’de uçan sürüngen pterosaur olarak adlandıran ise, ne ilginçtir ki, Hermann von Meyer olmuştu. 1860 yılından beri Hollanda’daki Teyler müzesinde sergilenmekte olan bu fosilin gövdesini çevreleyen silik tüy izlerinin farkına varan Ostrom, böylelikle daha uzun yıllar sürebilecek bir yanlışlığı önlemiş oldu. TeylerArchaeopteryx’inde araştırmacıların dikkatini çeken en ilginç nokta ise, bir tırnağın, üzerini kaplayan boynuzsu kılıfla birlikte mükemmel bir şekilde korunmuş olarak fosilleşmesi olmuştur. 1973 yılında Jura Müzesi kurucularından F.X.Mayr’ın bildirdiği, oldukça iyi bir şekilde fosilleşmiş olan bir diğer Archaeopteryx fosili de yine ilk başta yanlış tanımlanmış fosillere bir örnek oluşturuyordu. 1951 yılında Eichstatt’ın kuzeyindeki bir taşocağından çıkarılmış olan bu fosil genç bir Compsognatusdinozoru olarak tanımlanmıştı önceleri. Mayr’ın yirmi yıl sonraki incelemesinde ortaya çıkardığı silik tüy izleri, Archaeopteryx fosili sayısını beşe çıkarıyordu böylelikle. Mükemmel bir şekilde korunmuş kemikleri ve kafatasıyla buArchaeopteryx fosili Londra örneğinin üçte biri büyüklüğündeydi ve kimilerince bu farklılık fosilin ayrı bir cinsi temsil ettiği anlamına geliyordu. Eichstatt örneği olarak anılan bu fosil de Jura Müzesinde sergilenmeye başladı. Kasım 1987’de yine Jura Müzesi’nden Günter Viohl’un Solnhofen eski belediye başkanının koleksiyonunda keşfettiği altıncı Archaeopteryx fosili, tüm fosiller arasında en büyük olanıydı ve iyi korunmuş iskeletteki tüy izleri net olarak görülebiliyordu. Tam olarak nereden çıkarıldığı bilinmediği halde Solnhofen örneği olarak anılan bu fosil ise halen Solnhofen’deki Bürgermeister Müller Müzesi’nde sergilenmektedir. 1993 Nisan sonlarında, Peter Wellnhofer tarafından duyurulan yedinci ve şimdilik son Archaeopteryx fosili kaydı ise Londra ve Maxberg Archaeopteryxfosillerinin çıkarıldığı yerden geliyordu. Stratigrafi yöntemlerine göreArchaeopteryx fosilleri içinde en genci olan (en yaşlı olanı LondraArchaeopteryx’i) bu Archaeopteryx fosilinin en önemli özelliği ise diğer fosillerde karşılaşılmamış göğüs kemiğine sahip olmasıydı. Her ne kadar göğüs kemiği çıkıntılı bir yapı göstermese de, göğüs kemiğinde ilk defa kemikleşmeye rastlanmış olması bakımından bu bulgu Archaeopteryx fosillerinin uçuş yetenekleriyle ilgili çalışmalar için çok büyük önem taşıyordu. Teyler fosili kadar iyi korunmuş olan bu fosilin bir diğer özelliği ise alt bacağının (tibiası) ve arka ayaklarının diğer fosillere göre daha uzun olmasıydı. Bu özellikleri yüzünden fosil, Wellnhofer tarafından ayrı bir tür olarak kabul edildi ve Archaeopteryx bavarica olarak adlandırıldı. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış kuşların tür ve cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş ve günümüzde tümArchaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır. Solnhofen’in de içinde yer aldığı iç Avrupa, Jurassic dönemde palmiye tipi bitkilerin yer aldığı büyük, ılık deniz ve lagünlerle çevrili subtropikal bir bölgeydi. Archaeopteryx’in büyük olasılıkla lagünlerle çevrili adalarda yaşamış olması da, kimilerince, zaten fosillerde görülen dramatik büyüklük ve morfolojik farklılıkları açıklıyordu. Archaeopteryx fosillerinin bulunuş hikâyesi böyleyken, bu fosillere ilişkin olarak ortaya atılan ve yıllar içinde ortaya çıkan diğer bazı fosillerle de desteklenmeye çalışılan kuş-ata teorilerinin hikâyesi de, kuşlara biraz da soru sorarak bakmamızı sağlayacak kadar ilgi çekici. Özgür KEŞAPLI DIDRICKSON Kaynaklar : 1. Feduccia, A. 1999. The Origin and Evolution of Birds. Yale University . 2nd edition 2. Proctor, N.S.& Lynch, P.J. 1993. Manual of Ornithology, Avian Structure and Function. Yale University. 3. Feduccia, A. (2012). Riddle of the Feathered Dragons: Hidden Birds of China. Yale University Press, ISBN 0-300-16435-1, ISBN 978-0-300-16435-0 4. Foth, C. (2012). "On the identification of feather structures in stem-line representatives of birds: evidence from fossils and actuopalaeontology." Paläontologische Zeitschrift, 5. Owen, Richard. (1963). "On the Archeopteryx [sp] of von Meyer, with a description of the fossil remains of a long-tailed species, from the lithographic stone of Solenhofen [sp]". Philosophical Transactions of the Royal Society of London 153: 33–47. 6. Witmer, Lawrence M. (2009) "Feathered dinosaurs in a tangle"NATURE|Vol 461|1 October 2009 pg 601-602 7. Chiappe, Luis M. (2009). "Downsized Dinosaurs: The Evolutionary Transition to Modern Birds". Evolution: Education and Outreach 2 (2): 248–256. 8. Seeley, Harry G. (1901). Dragons of the Air: An Account of Extinct Flying Reptiles. London: Methuen & Co.. p. 239pp. 9. Nopcsa, Franz. (1907). "Ideas on the origin of flight". Proceedings of the Zoological Society of London: 223–238. 10. Camp, Charles L. (1936). "A new type of small theropod dinosaur from the Navajo Sandstone of Arizona". Bulletin of the University of California Department of Geological Sciences 24: 39–65.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-kokeni-ve-evrimi

BALIKESİR VE ÇANAKKALE’NİN ENDEMİK BİTKİLERİ

Milattan önce 1200’ler: Anadolu Yarımadasında kurulu, dünyanın iki süper devletinden biri olan Hitit İmparatorluğu aniden yıkılır. Bütün Hitit şehir kalıntılarında bu tarihlere ait kalın bir kül tabakası vardır. Söz konusu yıkım sadece Hititler değil, bütün Anadolu halkları için geçerlidir. Batıdan doğuya doğru hızlı bir şekilde genişleyen, vahşi bir yıkım göz önüne serilir. Öyle hızlı ve ani bir yıkımdır ki bu, Anadolu yazılı kaynaklarında işgalle ilgili bir belgeye rastlamak neredeyse olanaksızdır. Vahşi, göçebe ve savaşçı kuzey halkları (Deniz halkları) Balkanlardan Anadolu’ya saldırmışlar, burayı boydan boya tahrip ettikten sonra Doğu Akdeniz ve Mısır’a kadar dayanmışlardır. Mısır yazılı metinleri bu saldırıdan dehşetle, saldırganların Mısır’dan kovulmalarından ise övgüyle bahsetmektedir. Tarihin gördüğü en vahşi saldırı, belki de ilk dünya savaşıdır bu. Anadolu insanı barbar kabileler tarafından katledilmiş, uygarlık tamamen yok edilmiştir. Öyle etkili bir saldırıdır ki, yıkımdan sonra, bin yıldan beri Anadolu’da kullanılan ve uygarlık ölçütü olarak bilinen yazı ortadan kalkmıştır. Arkeoloji literatüründe “Karanlık Çağlar” olarak adlandırılan dönem bu yıkım ile başlamıştır. MÖ 1200-750 yılları arasında Anadolu kör bir karanlığa gömülmüştür. Yazının olmadığı, kentlerin ortadan kalktığı bu dönemle ilgili olarak ancak ilkel kabilelere özgü basit keramik parçalara ulaşılabilmiştir. Kuzey halklarının doğal olarak Anadolu’ya ilk saldırı noktası Kuzeybatı Anadolu olmuştur. Bu bölgede o zamanın en önemli siyasi ve ekonomik gücü ise Troya Uygarlığı’dır. MÖ. 3200’lerden MS. 500’lere kadar 4000 yıl sürekli iskan edilen antik kent MÖ 1200’lerde Yunanistan üzerinden gelen vahşilerin saldırısına uğramıştır. İzmirli hemşehrimiz Homeros’un İlyada ve Odessa adlı eserlerinde bu işgal epik ve lirik bir dille anlatılır. Tanrı ve tanrıçalar bu savaşı izlerken takım tutar gibi iki taraftan birini tutarlar. Tanrılar tanrısı Zeus bu savaşı Çanakkale ve Balıkesir arasındaki Kazdağlarından (İda Dağı) izler. 1756 metre rakımla en yüksek noktası olan Gargaros’tan (günümüzdeki ismi Kartal Çimeni) savaşı izleyen baştanrı insanlara benzer duygu, düşünce ve davranışlarıyla savaş süresince bu dağdadır. Aslında İda ismi anatanrıça inancını ifade eder. Roma döneminde bu dağa “Magna Mater İdae”, yani Anatanrıça İda denilirdi. Zeus kültünün, bu inancın üzerine, kuzey halklarından Dor’ların istilasıyla yerleştiği tahmin edilmektedir. Zeus bu dağın en üst noktasına yerleşmesine, dolayısıyla herkesten üstün olduğunu göstermek istemesine rağmen yöre insanı hiçbir zaman Anatanrıça inancından vazgeçmemiştir. Antik çağda Kazdağı ve dolayları bitkilerin ve bereketin tanrıçası olan Kibele ve onun devamı Artemis tapkısının en etkin alanlarındandır. Kazdağı eteklerinde, Altınoluk ile içiçe olan Antandros (Anti+andros=Erkek karşıtı)’da Artemis inancı egemendir. Anatanrıçayı savaş ve kıyımla ortadan kaldırmaya çalışan barbarların tanrılarına karşı yöre halkının günümüzdeki feminist harekete benzer bir tepki vermiş olması da mümkündür. Aksi halde önemli bir antik kenti “erkek karşıtı” olarak adlandırmazlardı. Yöre insanının erkeğe düşman olması mümkün olamayacağına göre, bu tepki ataerkil kültür ve erkek baştanrıya karşı olmalıdır. Günümüzde bile bu tepki yöre kültüründe görülmektedir. Genelde dağların en yüksek doruğu kutsal kabul edilirken, günümüzde yöre halkı Kazdağının zirvesi Kartalçimeni yerine dağa aşağıdaki Sarıkız Tepesi’ni inanç alanı olarak görmektedir. Özellikle Türkmen köyleri arasında kutsal bilinen bu tepede Sarıkız ile ilgili bir de açıkhava sunak yeri (Türbe) vardır. Yöre insanı bu sunağa gelmekte, Sarıkız Ana’ya mumlar adamakta, bez parçaları bağlamakta, ayrıca buradaki zirve defterine yazılar yazarak Sarıkız’dan sorunlarına çare bulmasını istemektedir. Sarıkız’ın hikayesi ve ritüeli ile Tanrıça Artemis’inki de birbirine çok benzer. Her ikisine de tepelerde tapınılır, her ikisi de bakiredir. Sarıkız’ın ölüm nedeni de bakire olmadığı yönündeki iftiralardır. Dağ, anatanrıça inancıyla ilgili bir yer iken, ataerkil kabilelerin işgali ile Anatanrıça zirveyi Atatanrıya bırakmıştır. Anatanrıça ikincil konuma düşerek, daha alçak bir tepeye yerleşince yöre insanı da onu takip etmiştir. (Sarıkız efsanesinin kökeninde de anatanrıçayı baştanrılıktan indirmek isteyen ataerkil halkların söylenceleri olduğu düşünülebilir ve söylence Troya savaşlarının olduğu Geç Tunç Çağına tarihlenebilir). Yöre insanı zirveye çıkarak Zeusa yakarmak yerine Sarıkız tepesine çıkıp anatanrıçaya (Kibele-Artemis) yakarmıştır. Zira anatanrıça bitkilerin, beslenmenin ve bitkisel ilaçların tanrıçasıdır. Zirveye çıkıp ne istenebilir ki yıldırımın ve şiddetin tanrısından. Besleyen ve sağaltan Anatanrıçaları ortaya çıkaran ise önemli bir endemizm merkezi olan Kazdağları’ndaki biyolojik zenginliktir. Kazdağları özgün bitkisel zenginlikleriyle gerek günümüzde ve gerekse antik çağlarda küskün (Erkekler tarafından mağdur edilmiş), ancak üretken ve hastalıkları iyi eden kadınların mekanıdır. Troya savaşları sırasında zehirli okla yaralanan Paris, Kazdağlarında yaşayan ve güzel Helene uğruna terkettiği karısı Oinone’den kendisini bitkilerden yaptığı ilaçlarla iyileştirmesi için Kazdağına çıkar. Ancak Oinone kendisine ihanet eden kocasını yüzüstü bırakır, Kazdağı bitkilerinden yapılmış ilaçlardan mahrum bırakır onu, Paris de bu dağda ölür (1). Homeros Oinone’nin hangi tür bitkilerden ilaçlar yaptığını bize söylemiyor. Dolayısıyla tıbbi potansiyeli olan bütün Kazdağı bitkilerinin sağaltıcı kadınlar tarafından kullanıldığını öngörebiliriz. Örneğin Digitalis trojana (Troya yüksük otu) tıbbi potansiyeli olan ve sadece Balıkesir ve Çanakkale’de yetişen (Kazdağındaki Kapıdağda ve Zeytinli’nin 5 km yakınında, 600-800 metrelerde) endemik bitkilerimizdendir. Nitekim batılı bilim adamları, aynı türden Digitalis purpurea adlı yüksük otunun kanserli hücreleri tedavi edici etkisini keşfetmişlerdir. Bu bitkinin kalp kaslarının güçlenmesini de sağladığı belirtilmektedir (2). Tıbbi etkileri araştırılmamış yüzlerce bitkimiz, özellikle endemik bitkilerimiz Türkiye’nin geleceğini şekillendirecektir. Bu bitkilerden elde edilecek ilaçlar -bitkilerimiz çok lokal alanlarda yetişebildiklerinden- gelecekte bizim uluslararası ilaç endüstrisi, gen teknolojisi ve farmakoloji alanında söz sahibi olmamızı sağlayabileceklerdir, yeterki koruyalım, yeterki yaşatalım endemik bitkilerimizi... Yöre insanı da Kazdağlarındaki özgün bitkileri hastalıklarını iyileştirmek için toplar. Günümüzde Kazdağının Türkmen kadınları, özellikle yaşlı olanları yörenin bitkilerini baştacı ederler (Resim 1) (3). Çünkü onların hepsi birer tanrıçadır; bitkileri onlar tanır, bitkilerden ilaçları damıtarak hastaları sağaltırlar. Başlarına çiçek takarak Kazdağına öykünürler, o zaman Anatanrıça İda’dır onlar. Yörenin endemik şakayıkını (Paeonia masculi subsp. bodurii) konduruverirler başlarına, ölmezotlarını veya diğer adıyla altınotunu taktıklarında başlarına; kocamışlıklarını unutuverirler de ölmeyeceklerini sanırlar, yoksulluktan takamadıkları beşibirliklerin yerine altınotu ile avunurlar. Balıkesir Etnoğrafya müzesine uğrarsanız (Kuva-i Milliye Müzesi), Altınotu süslemeli kadın başlığını görebilirsiniz. Sadece yaşlılar değil, evlenecek genç kızlar başlarına bitki motifli başlıklar takarlar, botanik bahçesine dönen gelin başlıklarının hepsi, murada ermeden hakka yürüyen Sarıkız’a adanmıştır, kuru bitkilerden oluşan gelin başlığını takan her genç kız Sarıkızdır artık... Her ne kadar Milli Park olması dolayısıyla Kazdağlarından bitki toplamak yasaklanmış olsa da bu yasağa uyulmadığı görülmektedir. Yöre insanını Kazdağlarına çıkmaktan alıkoymak oldukça zordur. Zira Sarıkız inancının gücü insanları bu dağa çıkarmaktadır. Binbir zorlukla, traktörlerle, tozdan heykellere dönmüş insanların Sarıkızı gördükten sonra zirvede bitki toplaması herhalde ritüel bir davranıştır. Zira zirvede karşılaştığımız her köylüye, adaçayı ve kekik gibi Kazdağı bitkilerinin toplanmasının yasak olduğu hatırlatıldığında “Biz hayır için topluyoruz” karşılığını vermektedirler. Yani bitkilerin toplanması kutsal bir amaca özgülenmektedir. İşte size Anatanrıça inancı, işte bu inançla bağlantılı bitkisel ritüel... Sarıkız tepesinin biraz aşağısında Kapıdağı denen yükseltide, sadece burada yetişebilen ve yok olma tehlikesi altındaki endemik kekiğimiz Thymus pulvinatus da bitki toplayıcılarından nasibini almaktadır (Resim: 2) (4). Yetişme alanı 30 metrekareyi geçmeyen, Temmuz ve Ağustosta çiçeklenen bu kekik türü Kazdağından başka bir yerde yetişmemektedir. Köylüler tarafından çay yapmak amacıyla köklenerek hasat edildiği için bitki yok olma tehlikesi altındadır. Bu tür, Anadoluda yetişen Thymus türleri içinde en dar yayılış alanına sahip olanıdır. Bu yüzden yetişme alanı acilen korumaya alınmalıdır. Sarıkız türbesine çıkarsanız bir gün, zirve defterine şöyle yazın: “Sevgili Sarıkız Ana, benim de sorunlarım var; hastalık, geçim derdi, sevdalık. Ama çok şükür hayattayım. Sen önce çocuklarının ölümüne çare bul, kekiğine sahip çık”. TROYA SAVAŞINDA ROL ALAN ÖZGÜN BİTKİLER Troya’ya girmek isteyen Akha ordusu, 10 yıl savaştıktan sonra bu amacına ulaşamayınca tahtadan bir at yapar, bunun içine savaşçılarını koyar ve Troya’yı bu yöntemle işgal eder. Ancak söz konusu tahta atı yapmak için savaş alanından bir hayli uzak olan Kazdağındaki köknar ağacını kullanırlar. Troya atının yapıldığı Kazdağı köknarının bilimsel adı da Abies nordmanniana subsp. equi-trojani’dir (Resim 3). Equus Latince de “At” anlamına geldiğinden. Kazdağı Köknarının literatürdeki adı aslında “Troya Atının Köknarı” dır. Anadolunun özgün söylencesinin kaynağında yine Anadolunun özgün bir bitkisi bulunmaktadır. Her ne kadar Akhaların Troya’yı tahta at ile alt ettikleri söylenmekteyse de Troyalıların bu kadar basit bir numarayı yutmayacakları akla daha yakındır. Köknardan tahta at yapılarak bir ülkenin yok edilmesini o zamanın ağaçlarla ilgili inançlarına bağlamak daha mantıklıdır. Nitekim Troyalıların çağdaşı olan Hitit Devletinin anlaşma metinlerinde Köknar ağacı ile ilgili hükümler bu konuda bizlere ipucu vermektedir. Hitit devleti ile Hurri Devleti arasında yapılan bir anlaşma metninde “Hurriler bu antlaşmanın ve yeminin sözlerine uymazsa, bir köknar ağacı kesilip devrildiğinde artık büyümeyeceği gibi...biz Hurrileri karımız, çocuklarımız ve ülkemizle birlikte bu köknar ağacı gibi bırak. (Kesilmiş) Köknar ağacının nasıl zürriyeti yoksa...biz Hurrileri ülkemizle birlikte ve çocuklarımızla birlikte zürriyetsiz bırak” (5). denilmektedir. Yukarıdaki Hitit metninden hareketle; Troya’yı alamayan yağmacı Akhaların en sonunda büyüsel ve simgesel bir yola başvurdukları, mahvetmek istedikleri ülkenin insanlarını yok edebilmek için Kazdağındaki Köknar ağaçlarını keserek bunlardan heykeller yaptıkları akla daha mantıklı gelmektedir. Zira ülkenin köknarlarının kesilmesi ile bu köknarların yetiştiği topraklardaki insanların yok olması arasında Hitit inancında paralellik kurulduğu görülmektedir. Troya bölgesi Hititlerle benzer kültüre sahip, onlara akraba Luvilerin ülkesidir. Belki de Akha ordusu yerel halkın bu inancını bildiğinden ve onların moralini bozmak istediğinden, Kazdağının Köknarlarını keserek Troya halkına umutsuzluk aşılamayı planlamış da olabilir. Diğer bir olasılık ta Troya’yı ele geçiren ve halkını öldüren Akhalar’ın yaptıkları bu soykırımın simgesi ve zaferlerinin sembolü olarak Köknar ağacından çeşitli heykeller yapmış olmaları da olabilir. Günümüzde yöre insanı endemik Kazdağı Köknarının yapraklarını, içtiği çayın içine atar, çayını reçine kokulu bir şekilde içer. Köknar ağacının çayın içine katılması muhtemelen antik çağlardan kalan bir uygulamadır. Zira üreme ve soyun devamı ile özdeşleştirilen bu ağacımızın yaprağının çaya sadece koku vermediği, muhtemelen insanların soyunu devam ettirmek istemesi ile ilgili bir uygulama olduğu akla gelmektedir. Troya savaşının ayrıntılarını öğrenmek için Homeros’un İlyada ve Odessa adlı şaheserlerini okumak gereklidir. İlyadada, Troya kralının oğlunun bir Akha tolgası vasıtasıyla ölümü ile ilgili olarak; “Bir bahçede, meyvesinin ve yaz yağmurunun altında/Haşhaş çiçeği nasıl yana eğerse başını/Tolganın ağırlığıyla baş öyle yana düştü” (6) denmektedir. Ne ilginçtir ki Balıkesir dolaylarında endemik bir haşhaş türü yetişir. Ancak Troyalıların kaderine benzer onun kaderi de. Papaver somniferum subsp. pullatum olarak adlandırılan bu haşhaş bitkimiz yok olma tehlikesi altındadır. Homeros muhakkak biliyordu bu haşhaşı, yoksa özdeşleştirir miydi ölen insanlarla bu narin bitkimizi. Hitit dilinde (Muhtemelen ona akraba Troyadaki Luvi dilinde de) Haşşika olarak adlandırılan haşhaş bitkisinin ismi 4.000 yıldan bu yana değişmeyen ender kelimelerden biridir. Kültürel sürekliliğin önemli göstergelerinden biri olan dil benzerliğinin temelinde de özgün bitkilerimiz vardır. Aslında bir gelinciktir Haşhaş ve gelincikgiller ailesindendir. Gelincik Çiçeği Kibele inancında Attis’in kanlarını temsil eder. Dolayısıyla ölen genç ve yakışıklı erkeklerin sembolüdür. İlyada’da da bunu görürüz. Sadece haşhaş mı, baharda çevresinde kıpkızıl gelincikler açan, Burhaniye ve Havran’daki Madra dağlarında yaklaşık 10 kadar Kibele Açıkhava sunağı da yok olmak tehlikesi altındadır. 1999 yılında, halen Adramytteion kazılarını yürüten Arkeolog Doç. Dr. Engin Beksaç tarafından keşfedilen ve hala koruma altına alınmamış olan bu açıkhava sunakları dinamitlenmektedir. Bunun en hazin örneği Bahadınlı Köyünün yakınında yer alan “Dedekaya” Kibele Açıkhava sunak alanıdır. Eğer bir gün yolunuz Bahadınlı köyüne düşerse ve Dedekaya Kibele Sunağı’nın dinamitlerle parça parça olduğunu görürseniz, ve aylardan baharsa, ve kan kırmızıysa tarlalar, bilin ki gelincikler göç yolundadır. İlyada da İris, Tanrı Zeus’un habercisidir. İlyada da; “Böyle dedi o, yel gibi giden İris fırladı/Vardı İda dağının doruklarından koca Olimpos’a” dizeleri vardır. Gerçekten de Kazdağında endemik bir İris (süsen) türü yetişir, İris kerneriana’dır onun bilimsel adı. Eğer Kazdağını gezerken bu süsenimize rastlarsanız, mutlaka Koca Tanrı Zeus size bir şeyler iletmek çabasındadır. Troya savaşının en yoğun döneminde Zeus’un karısı, kıskanç Hera Kazdağına çıkar; Zeus’u baştan çıkarmaktır amacı. Kadınlara hiçbir zaman hayır diyemeyen baştanrı Zeus Kazdağının doruğunda birlikte olur Hera ile. Homeros İlyada’sında şöyle anlatır bu olayı: “...Böyle dedi, aldı karısını koynuna, sarıldı/Tanrısal toprak yumuşak bir çimen saldı/Taptaze Lotos bir halı serdi toprakla aralarına/Safranlardan, sümbüllerden tatlı bir halı/Uzanıverdi ikisi de halının üstüne/Sardı onu güzel bir altın bulut/Buluttan çiğ damlaları akıyordu pırıl pırıl/Tanrıların babası yüksek Gargaros tepesinde/Koynunda karısı mışıl mışıl uyuyordu”. İlyadayı okuyan Alman araştırmacı Schliemann okuduklarının kılavuzluğu ile Troya’yı ve Troya hazinesini keşfetmişti. Botanik bilimcileri için de başlıbaşına bir rehber kitaptır İlyada. Neden derseniz, yukarıdaki dizelerde bahsedilen safran (çiğdem) ve sümbüller gerçekten de burada yetişir, hem de endemik olarak. Hatta bunlardan birisinin ismi de Gargaros tepesinin adıyla anılır: Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi) adlı endemik çiğdemin üzerinde sevişmiştir Zeus. Bu çiğdemin aynı zamanda güzel bir kokusu da vardır. Ayrıca Crocus candidus ve Crocus biflorus subsp. nubigena adlı çiğdemler de Kazdağının endemik bitkileridir, Muscari latifolium adlı endemik misksümbülü de Kazdağının 1100 metrelerinde yetişir. Şimdi sorarım sizlere, özgün çiçek ve bitki türleri arasında, binbir çeşit kokuyla çepeçevre bir ortamda, yanınızda da sevgiliniz varsa ne yaparsınız? Sevişirsiniz elbet. Tanrılar tanrısı Zeus bile Kazdağı florasının bu oyununa gelmişse, siz çiğdeme ve sümbüllere karşı gelebilir misiniz? Homeros çiğdem bitkisini şafakla özdeşleştirir ayrıca, “Safran urbalı şafak ta yayılınca denize” der. Homeros mutlaka çiğdem bitkilerince zengin, denizi gören ve güneşin en erken göründüğü bir yerde şafağın sökmesini gözlemiş olmalıdır. Kazdağının zirvesi bu açıdan en ideal yerdir. Troya savaşında ölen Troyalı savaşçılar hep keten kumaşa sarılır, cenaze törenleri için hazırlanırlar. İlyada’da, Troya’nın en önemli savaşçısı olarak anlatılan Hektor’un cenaze töreni ile ilgili olarak ozanımız şöyle der: “İki keten çarşafla bir entari bıraktılar arabada/Bunlar ölüyü eve götürürken sarmak içindi/Yıkadı hizmetçiler ölüyü, ovdular yağla/Sardılar bir entariye, güzel bir keten çarşafa”. Bir başka dizede de “Kızlar keten giymişlerdi ipince/ Kızlar güzel çelenkler takmışlardı başlarına” denmektedir. Görüleceği üzere keten törensel bir giysidir. Gerek cenaze ve gerekse kutlama törenlerinde keten özellikli bir yer tutmaktadır. Anadolu ve Troya kültüründe keten en önemli giysi hammaddesidir. Zira Anadolu endemik ketenler açısından çok zengindir. Balıkesir’in de endemik bir keteni vardır: Linum hirsutum var. platyphyllum olarak adlandırılan bu ketenimiz yöre kültürünün itici güçlerinden biridir. Ancak yaşamı tehlikededir onun, kültürünü biçimlendirdiği Troya’nın verdiği mücadele gibi yaşama tutunmak istemektedir. Troyalı yiğitlerin cansız bedenlerini sarıp sarmalayan, antik çağ kızlarına güzellik katan keten yok olursa, Troya kültüründen de bir parça yok olacaktır. Çanakkale ve Balıkesir yöresi endemik bitkiler kadar endemik olmayan nadir bitkiler açısından da zengindir. Örneğin yaşam alanı Ege’deki Yunan adaları olan, ülkemizde ise sadece Marmara adasında yetişen bir orkide türü vardır. Orkidenin üzerinde 4 nokta olduğundan botanikçiler ona ‘dört noktalı orkide’ ismini vermişlerdir (Orchis quadripunctata) (Resim 4) (7). Ayrıca Türkiyede İzmirde yetiştiği bilinen Orchis lactea (sütbeyaz orkide) bu ilimiz dışında sadece Balıkesir’in Alibey (Cunda) adasında yaşayabilmektedir. BİTKİ ADLARINDA YÖREDEN YANSIMALAR Çanakkale ve Balıkesir’in endemik bitkilerinden bir bölümü antik Troya kent ve uygarlığından isimlerini almışlardır: Çanakkale: Achillea fraasii var trojana, Beta trojana var. trojana (Troya pancarı), Digitalis trojana (Troya yüksük otu), Ranunculus pedatus subsp. trojanus (Troya düğünçiçeği), Sideritis trojana (Troya yayla çayı). Balıkesir: Armeria trojana, Carduus nutans subsp. trojanus (Troya devedikeni), Galium trojanum (Troya yoğurt otu) bunlardandır. Bazı endemik bitkiler Kazdağının antik dönem ve günümüzdeki ismiyle isimlendirilmişlerdir: Çanakkale: Erysimum idaea, Jasione idaea (Kazdağı uyuzotu). Balıkesir: Astragalus ideae (Kazdağı geveni), Hieracium idae (Kazdağı mercangüşü), Hypericum kazdagensis (Kazdağı koyunkıranı) bunlara örnektir. Balıkesir’in endemik bitkilerden biri bilimsel ismini Kazdağının zirvesi olan Gargaros (Kartalçimeni) yöresinden almaktadırlar: Bu bitki Crocus gargaricus (Gargaros çiğdemi)’tur. Endemik bitkilerden bir bölümü isimlerini yörenin ırmaklarından almaktadır. Balıkesir: Hieracium scamandris (Karamenderes mercangüşü), Verbascum simavicum (Simav Çayı Sığırkuyruğu). Çanakkale: Verbascum scamandri (Eskimenderes sığırkuyruğu) bu bitkilere örnektir. Balıkesir endemik bitkilerinden birisi Troya savaşının önemli kahramanlarından biri olan Odysseus’un ismini taşımaktadır. Bu bitki Centaurea odyssei (Odysseus peygamber çiçeği) dir. TEHLİKEDEKİ ENDEMİK BİTKİLER Çanakkale ve Balıkesir’in tehlike altındaki bitkileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir (8, 9). Tablonun incelenmesiyle de görüleceği gibi Kazdağında yetişen bitkiler yoğun bir tahribatla karşıkarşıyadırlar. Milli Park sınırları içerisinde olmasına karşın herkesin kolayca girebildiği ve yok olmak üzere olan endemik bitkilerini toplayabildiği bir dağdır Kazdağı. Hatta bu toplama faaliyeti evsel tüketimi aşmış, nadir bitkiler pazarlarda satılır hale gelmişlerdir. Kazdağının doruğuna adım attığınızda, yasak olmasına rağmen ızgarasını yakmış, rakısını yudumlayan keyif erbabının yanısıra, torbalarını dağın nadir bitkileriyle tıka basa doldurmuş insanları ve hatta keçi sürülerini bile görebilirsiniz. Bu manzarayı gördükten sonra diğer milli parklarımızın hali nicedir diye sormadan edemezsiniz. Çanakkale ve Balıkesir’in Yok Olma Tehlikesi Altındaki Endemik Bitkileri Bitkinin Bilimsel Adı Bitkinin Türkçe Adı Bitkinin Yetiştiği Yer ÇANAKKALE Achillea fraasii var. trojana - Kazdağı, Susuzdağı 1500 m, Allium kurtzianum Yabani soğan Kazdağı, Susuzdağı, mermerli alanlar Dianthus ingoldbyi Karanfil Gelibolu, Anzak’ta Peucedanum arenarium subsp. urbanii Domuzkuyruğu Kazdağı, 1500m Ranunculus pedatus subsp. trojanus Troya düğünçiçeği Erenköy, Menderes Dağı Tripleurospermum baytopianum (10) - Keşan ve Kadıköy arasındaki Kurudağ’da, 200 metrelerde Verbascum scamandri Eski Menderes sığırkuyruğu Kazdağında BALIKESİR Centaurea sericea Peygamber Çiçeği Dursunbey’de Papaver somniferum subsp. pullatum Haşhaş Thymus pulvinatus Kekik Kazdağında bulunan Kapıdağı bölgesinde, 1500-1600 metreler DİPNOTLAR 1-Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994 2-“Kansere Karşı Yüksük Otu”, Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisi, 16.02.2002 tarihli nüsha 3-Atilla Erden, Anadolu Giysi Kültürü, Ankara, 1998 4-K.H.C. Başer, F. Satıl, G. Tümen, “Thymus Pulvinatus”, The Karaca Arboretum Magazine, TÜBİTAK Yayınları, Haziran 2001, 5-Güngör Karauğuz, Hitit Devletinin Siyasi Antlaşma Metinleri, Çizgi Kitabevi, Konya, 2002 6-Homeros, İlyada (Çev: Azra Erhat/A. Kadir), Can Yayınları,13. Basım, İstanbul, 2002 7- C.A.J. Kreutz, Die Orchideen der Türkei, B.J. Seckel, Netherland, Raalte, 1998 8-Tuna Ekim, Mehmet Koyuncu, Hayri Duman, Zeki Aytaç, Nezaket Adıgüzel; Türkiye Bitkileri Kırmızı Kitabı (Eğrelti ve Tohumlu Bitkiler); Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Van 100. Yıl Üniversitesi, Ankara, 2000 9- DAVİS, P.H., Flora of Turkey and the East Aegean Islands. Edinburg at the University Press,1969 10-Bu bitkinin resmi Bilim ve Ütopya Dergisinin Ağustos-2002 sayısında, “Turhan Baytop’un Ardından” adlı bölüm içerisinde yer alan, Prof. Dr. Ekrem Sezik’in yazısı içerisinde yayınlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/balikesir-ve-canakkalenin-endemik-bitkileri

Türkiyenin Bitki Türleri

Pek çok ülkeyi ve hatta kıtayı kıskandıracak zenginlikteki bitki örtüsüne bakarak, ülkemizin bu konuda ne kadar şanslı bir coğrafyada yer aldığını söylemek mümkündür. Ülkelerin sahip olduğu bitki örtüsü zenginlikleri ile ilgili rakamlar incelendiğinde; tüm Avrupa’da 12 bin bitki türü yer alırken, bu rakamın ülkemiz için 9 bin civarında olması, bu zenginliği ifade etmeye yeterlidir aslında. Türkiye, 9000’i aşan taxon sayısıyla çok büyük bir bitki potansiyeline sahiptir. Bu rakam alttür ve varyetelerle 12,000’i bulmaktadır. Türkiye bitkileriyle ilgili en önemli kaynak 11 ciltlik Davis’in “Flora of Turkey and Aegean Islands” adlı kitabıdır. Kitabın son 2 cildi Türk bilim adamlarınca eklenmiştir. Bunun yanında Türk bilim adamları sayısız çalışma yapmışlardır. Türkiye’de her 5,5 günde bir yeni bitki keşfedilmektedir. Toplam bitki sayısı bakımından; Yunanistan'ın 5000, İran'ın 8000, Fransa'nın 4500, Almanya'nın 2500, İtalya'nın 5600, İspanya'nın 5000 ve İngiltere'nin ise 2000 adet bitkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bitki örtüsü zenginliği söz konusu olduğunda, genel bitki türleri sayısı yanında, “sadece bir ülkeye veya bir bölgeye has” bitkilere verilen isimle, “endemik” türlere de dikkatle bakmak gerekmektedir. Ülkemiz endemik bitki türleri bakımından da oldukça zengin bir varlığa sahiptir. Avrupa’daki 2500 endemik bitki türüne karşılık, tek başına Türkiye’de 3000 endemik tür vardır. Bu konudaki zenginliğimizi vurgulaması bakımından bir kıyaslama yapmak gerekirse; Akdeniz ülkelerinden İspanya ile Eski Yugoslavya 500'er adet endemik bitkiye sahip iken, ülkemizde en çok endemik bitkiye sahip olan 3 ilimiz; 578 bitkiyle Antalya, 478 bitkiyle Konya ve 366 bitkiyle İçel'dir. Türkiye haricinde Avrupa'nın en çok endemik bitkisine sahip ülkesi olan Yunanistan’da bu sayı 800 kadarken; İtalya'nın endemik bitki sayısı 712, Japonya'nın 2000 ve ABD'nin ise 4036'dır. Bu zenginliğin kıymetini henüz tam olarak anladığımız söylenemez. Belki gelecekte daha fazla incelemeler yapıldığında, bugüne kadar ulaşılamamış başka köşelerde de yeni türlerin bulunmasıyla, bu sayının artacağı kuvvetli bir ihtimaldir ama mevcut bitki örtümüzün bile, son 2-3 asır boyunca ülkemize gelen yabancı uzmanlar tarafından tespit edilmiş olması da, klasik vurdumduymazlığımızın güzel bir örneği olsa gerek. Oysa daha Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1546-1549 yılları boyunca Osmanlı topraklarının güney bölümüne ve özellikle Anadolu’ya ilgi duyarak geziler yapan Pierre Belon’dan başlayarak; 1938-1966 yılları arasında 11 kez ülkemizi dolaşıp, topladığı zengin bitki örneklerine dayanarak yayınladığı 10 ciltlik “Türkiye Florası” kitabının yazarı P.H. Davis’e kadar, bu toprakları gezip dolaşan pek çok yabancı gezgin ve bilim adamının incelemeleri sayesinde, Türkiye’nin bitki örtüsünü tanımlayabilmek mümkün olmuştur. Nedense, kendi insanımızın bu tür çalışmalara ilgisi fazla olmamıştır. Az sayıdaki örnekten birisi olarak, ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’nin 1630 yılında başlayan ve 1682’deki ölümüne dek süren gezileri boyunca not ettiği değişik bitki türleriyle ilgili bilgilerin de yer aldığı, 10 ciltlik ünlü seyahatnamesiyle, Türkiye Bitkileri konusuna oldukça önemli katkılar yaptığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak bu kayıtsızlığımızı kıracak şekilde, son 40-50 yılda; Hikmet Birand, Kamil Karamanoğlu, Turhan Baytop, Asuman Baytop ve Tuna Ekim gibi üniversite hocalarımızın konuya yakın ilgi göstermeleri ve sürdürülen yoğun çalışmalar sonunda, bitki örtümüzü tanıtan kaynak eserler yayınlamaları oldukça sevindiricidir. Yine de, daha yapılacak çok şeylerin olduğunu bilmekte yarar vardır. 1753 yılında, ünlü İsveçli doğa bilimci Carolus Linnaeus’un 8 bin bitki türünü kapsayan ve “İkili adlandırma” olarak bilinen sınıflandırma sistemiyle ilgili bilimsel çalışmalarının ardından, bu konudaki çabalar daha bir bilimsel hüviyet kazanmışsa da, yeryüzü bitkilerini toplama ve tanımlama konusundaki öncü çalışmaları genellikle İngilizler yürütmüştür. 1700’lü yıllardan sonra, ülke dışına çıkan her İngiliz elçisinden, gittiği coğrafyaların ilginç bitki ve hayvan örneklerinden toplayıp İngiltere’ye yollamaları istenirmiş. Bu sayede, bugün Londra’da bulunan “Doğa Tarihi Müzesi”, bu alandaki dünyanın en geniş kapsamlı koleksiyonuna sahip müzesi olarak hizmet vermektedir. Kendi ülkelerinin her bir metrekaresini bilimsel çabalarla arşınlayan batılı gelişmiş ülke bilim adamları, gözlerini son bir asırda da başka ülkelerin bitkilerine dikmişler ve dünya üzerinde neredeyse gidilmedik yer bırakmamışlardır. 1900’lü yıllar boyunca süren bu tür teknik gezilerden, Anadolu da bolca nasiplenmiş olup, söz konusu çalışmalar sonunda yayınlanan “Türkiye Florası” konulu yayınlar, bugün bile pek çok botanikçinin başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir. Oysa, ülkemiz doğa ananın cömertliğinden en fazla yararlanmış bir coğrafyaya sahiptir ve daha yoğun taramalarla bitki zenginliğimizin belirlenmesi gerekmektedir. Tarih boyunca gelip geçen uygarlıklardan gördüğü inanılmaz ilgi ve sahip olma hırsı da bunun en önemli belgesi olsa gerek. Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada, üzerleri doğal ormanlarla kaplı yemyeşil dağların karlı zirvelerini, hemen dibindeki bir gölün masmavi sularına düşen yansımasıyla birlikte seyreden hangi kral veya komutan, bu enfes güzelliği es geçip başka diyarlara gidebilmiş ki? Ağaç diplerini süsleyen rengarenk çiçekli bitkilerin katkısı az mıdır, bu cazibeye dayanamayan Attalos’un ordusuna ev sahipliği yaparak kurulan Antalya’nın bugünlere gelmesine. Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarını çevreleyen yeşillik cenneti dağlarımızın barındırdığı binlerce değişik bitki türünün zenginliği her gören gözün malumudur. Güneydoğu ve doğunun ağaçtan yana kısmetsiz tepelerinde bile; çiğdeminden meyanına ve orkidesinden ters lalesine kadar, ne göz büyüleyici çiçekler sergi açarlar bahar ve yaz aylarında da, gelip onları gözleyecek doğa tutkunlarının heveslerini boşu boşuna beklerler mevsimler boyunca. Belki sadece, yorgun çobanların kaval sesleriyle hüzünlenip yola düşen kınalı kuzuların keskin dişleridir hep hatırlarını soran ve değerlendiren (!). Ülkemizin bulunmaz zenginliği olan bu 3 bin civarındaki endemik türlerin arasında neler yok ki? K.Maraş civarında toprak altı yumrularının “Sahlep” adıyla dondurmada kullanıldığı değişik çiçek renklerine sahip türleriyle Orkide; Akdeniz Bölgesine yayılan Kuşkonmaz; gösterişli yaprakları ve sarıdan mora kadar değişen renkteki çiçekleriyle Süsen (İris); hemen tüm dağlarımızı mekan tutan, keskin kokusuyla sofralara lezzet katan Kekik; özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde yayılmış bulunan çok sayıda türüyle Adaçayı; Anadolu’nun her bir köşesine yayılmış durumdaki Çiğdem (Safranbolu civarında yetiştirilen kırmızı-kavuniçi çiçeklilerine safran denilmektedir); ocak-şubat aylarında kar altındaki ılık ortamdan sıkılarak kafasını kar örtüsünden dışarı uzatıp, görenleri hayran bırakan beyaz çiçekli Kardelen; yalnızca Ankara-Gölbaşı yöresinde yetişen Yanardöner; ilkbaharla birlikte buğday tarlalarının ya da tarla kenarlarının baş misafiri olan, kırmızı çiçekleriyle böceklerin gözdesi olan Gelincik ve daha niceleri ... Korunga, ebegümeci, sümbül, devedikeni, lale, akzambak, zakkum ve yabani soğan gibi bir kısmı endemik türlerden oluşan bitki grupları da, ülkemizin bitki örtüsünde bol miktarda yer almaktadır. Bunların yanında, tarımsal üretimleriyle önemli ekim alanlarına sahip olan; buğday, arpa, keten, nohut, kiraz, armut ve badem gibi yaygın olarak kültüre alınmış ve beslenme kültürümüzde geniş yer bulmuş bitkilerin bir çok alt türleri de, anavatanları olan ülkemizin doğal bitki örtüsü içerisinde bol bol bulunmaktadır. Uluslararası Doğa Koruma Örgütü’nün, “Biyoçeşitlilik Sıcak Nokta” listesinde, yeryüzünde belirlenen 34 küresel sıcak noktadan 3’ünün ülkemiz topraklarında bulunduğunu ve topraklarımızın % 77’sini kaplayan, Trakya ve Batı Karadeniz dışındaki bu alanların imdat haykırışları içerisinde olduğunu bilmekte de yarar var. Bir yerin sıcak nokta sayılması için; en az 1500 endemik bitki türüne sahip olması ama doğal yaşam alanının dörtte üçünün kaybedilmiş olması şartı düşünüldüğünde, daha yeni yeni farkına vardığımız bu tür zenginliklerin kıymetine de fazla kulak asmadığımız net bir şekilde belgelenmiş oluyor aslında.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-bitki-turleri

Medyan Mesajın Kendisi Değildir

Sunuş Okuyacağınız yazı Amerikalı evrimsel biyolog, paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould (1941 – 2002) tarafından Discovery dergisinin Haziran 1985 sayısında “The Median isn’t the Message” başlığıyla yayınlanmıştır. Kuşağının en parlak, en çok okunan bilimcilerinden biri olan Gould, bu yazıda kişisel yaşamının önemli bir dönemindeki duygularını okurlarıyla paylaşır. Her şey yazının yayınlanmasından üç yıl kadar önce başlar. Gould’a, tehlikeli bir kanser türü olan mesolothamia teşhisi konulmuştur. Mesolothamia dermansızdır ve teşhisten sonraki medyan yaşam beklentisi sadece sekiz aydır. “Medyan Mesajın Kendisi Değildir” Gould’un kanserle mücadelesinin, bize yaşama tutunmanın ve istatistikleri doğru anlamanın önemini anımsatan öyküsüdür. Gould gördüğü iyi tedavinin yanında, olumlu yaklaşımının ve kendini hiç bırakmayışının sayesinde iki yıllık bir tedaviden sonra kanseri yenmeyi başarmış, sekiz aylık medyanı otuz kat aşarak yirmi yıl daha yaşamıştır. Hem sevdikleri, hem de dünya bilimi açısından çok değerli bir başarı olmuştur bu. Tedavisinden sonra Gould bilimsel çalışmalarının yanında bilim savunuculuğu ve yayıcılığı görevlerini de sürdürmüş, toplumsal sorunlara dikkat çeken çalışmalar yapmış, bu arada çok satan ve çok okunan on kadar kitap yayınlamıştır. Gould, evrim kuramına farklı yaklaşımları anlattığı ve kendi yorumunu ayrıntısıyla sunduğu The Structure of Evolutionary Theory (Evrim Kuramının Yapısı) kitabı da bunlar arasındadır. Gould kendi Magnum Opus’u kabul edilen bu kitabın yayınlanmasından iki ay kadar sonra 20 Mayıs 2002’de karısı Rhonda, annesi Eleanor ve sevdiği kitaplarla çevrili yatağında yaşamını yitirmiştir. Gould’un ölüm nedeni başka bir kanser türüdür; beyne de yayılan bir tür akciğer kanseri olan metastatik adenocarcinoma. Bu kanser, daha önceki mesothelioma ile bağlantılı değildir. Gould’un Yaşamı Gould New York Kenti’nin Queens semtinde doğdu. Babası mahkeme stenografı olarak çalışıyordu, annesi bir sanatçıydı. Gould Yahudi kökenli ancak seküler bir aile ortamında yetişti. Yüksek öğrenimine Jeoloji okuduğu Antioch Koleji’nde başladı. 1963’deki mezuniyetinden sonra lisans üstü eğitimini Leeds ve Columbia üniversitelerinde yaptı. 1967’de Columbia’da doktorasını tamamladıktan hemen sonra Harvard Üniversitesi tarafından işe alındı. Gould 2002’deki ölümüne kadar (konuk öğretim üyesi olarak başka yerlerde geçirdiği kısa dönemler dışında) Harvard’da çalıştı. Görevi Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi’nin paleontologluğunu da içeriyordu. 1982’de Harvard’ın prestijli Andrei Agassiz Zooloji kürsüsü Gould’a geçti. Gould meslek yaşantısı boyunca Amerikan Bilimler Akademisi ve Amerika Bilimin İlerlemesi Birliği başta olmak üzere pek çok bilimsel kurulda yöneticilik yaptı. Gould’un ilk uzmanlık alanı kara yılanlarıydı. Ancak bu alandaki çalışmalarıyla olduğu kadar evrimsel gelişim biyolojisi ya da evrim kuramının yapısı hakkındaki çalışmaları da büyük ilgi çekti. 1972’de meslektaşı Niles Eldredge ile birlikte evrimsel değişimlerin uzun durağanlık dönemlerine kıyasla göreli olarak kısa sıçrama dönemlerinde gerçekleştiğini savunan Sıçramalı Evrim modelini geliştirdi. Darwinci temellerden birinde önemli bir anlayış değişikliği öneren bu model evrimsel biyologlar arasında yoğun tartışmalara yol açtı. Bilim tarihi yazıları da pek çok profesyonel tarihçinin Gould’u bir bilim tarihçisi olarak tanımasını sağladı. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_35cjf23zcf_b Bütün bu çalışmalar Gould’a bilim çevrelerinde hak edilmiş bir saygınlık sağlamak için fazlasıyla yeterliydi. Buna karşın Gould’un asıl ünü ve önemi, güncel evrimsel biyoloji başta olmak üzere ilgilendiği bilimsel konuları geniş bir okur kitlesine anlatma çabasından kaynaklanır. Natural History Magazine’de yazdığı yazılar geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağlamış, bu yazıların derlenmesinden oluşan kitapları en çok satanlar listesine girmiştir. Bunda Gould’un güncel evrimsel biyoloji ve paleontolojiyi özel bir eğitime ya da uzmanlığa sahip olmayan okurun anlayabileceği biçimde anlatma konusundaki ustalığı kadar, eşine az rastlanır entellektüel birikiminin güncel konularla ilişkilendirmesindeki başarısının da payı vardır. Gould’un iki kitabı Türkçe’de yayınlanmıştır. Natural History Magazine’deki yazılarından yapılan ilk derleme kitabı Darwin ve Sonrası (Ever Since Darwin) Ceyhan Temürcü’nün çevirisi ile TÜBİTAK tarafından, tarih boyunca insanların zaman ve takvim hakkındaki düşünceleri üzerine bir inceleme olan Binyılı Sorgulamak (Questioning the Millenium) Tuncay Birkan’ın çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_37d46946g8_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_36cjprjcfm_b Medyan Mesajın Kendisi Değildir[1] Stephen Jay Gould, çeviri: Beycan Mura http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_45rmfdszg3_b Hayatım, son zamanlarda Mark Twain’in iki nüktesiyle çok kişisel yönlerden kesişti. Birini denemenin sonuna bırakacağım. Bazı yerlerde Disraeli’ye de mal edilen diğer nükte, yalanın her biri bir öncekinden daha kötü üç türünü sıralıyor: yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Benim öyküme epeyce uyan bir durum olan o bildik örneği, gerçeği sayılarla sündürme örneğini ele alın. İstatistikte “ortalamanın” ya da ana eğilimin farklı ölçümleri vardır. Ortalama genel “vasati” kavramımızdır: Değerleri toplayın ve toplamı paydaşların sayısına bölün (Gelecek Cadılar Bayramı’nda beş çocuk için toplanan yüz şeker, adil bir dünyada her çoçuğa yirmi şeker düşmesi sonucunu verecektir). Medyan, ana eğilimin bir diğer ölçümü, yolun orta noktasıdır. Beş çocuğu boylarına göre sıralayacak olursam, medyan çocuk ikisinden kısa, (şekerden ortalama paylarını almakta güçlük çekmeleri olası) diğer ikisinden de uzun olacaktır. İktidardaki bir politikacı, gururula “Yurttaşlarımızın ortalama geliri yılda 15 bin dolardır” diyebilir. Muhalefet lideri “Ama yurttaşlarımızın yarısı yılda 10 bin dolardan daha az kazanıyor” diye yanıt verebilir. İkisi de haklıdır, ama ikisi de bir istatistiği duygusuz bir nesnellikle veriyor değildir. İlki bir aritmetik ortalamaya, ikincisi de bir medyana başvuruyor. (Bu tür durumlarda ortalamalar medyanlardan daha yüksektir çünkü bir milyoner ortalama hesaplanırken yüzlerce yoksul insanın etkisini götürürken, medyan hesaplanırken yalnızca tek bir dilenciyi dengeleyebilir). İstatistiğe karşı yaygın güvensizlik ve küçümseme yaratan daha önemli konu, daha da sorunludur. Pek çok insan yürek ile beyin, duygu ile akıl arasında geçersiz bir ayrım yapar. Kimi güncel gelenekler –stereotipleri Güney Kaliforniya merkezli olan yaklaşımların da yardakçılığıyla– duyguları daha “gerçek” olmak ve eylem için tek uygun temeli sağlamak bakımından göklere çıkarırlarken (bir şey iyi hissettiriyorsa, yap onu!) akıl, modası geçmiş seçkinciliğin bir takıntısı olarak geçiştiriliyor. Bu saçma ikilemde istatistik sıklıkla düşmanın simgesi haline geliyor. Hilaire Belloc’un yazdığı gibi “İstatistik nicel yöntemin başarısıdır ve nicel yöntem de kısırlığın ve ölümün zaferidir”. Okumakta olduğunuz, doğru biçimde yorumlandığında son derece canlandırıcı ve hayat verici olan kişisel bir istatistik öyküsüdür. Bilim hakkındaki kuru ve akademik bilginin yararı üzerine küçük bir öykü anlatarak, aklın değerinin düşürülmesine karşı kutsal savaş ilan eder. Yürek ve kafa tek bir bedenin, tek bir kişiliğin odak noktalarıdır. 1982 Temmuzunda, az rastlanan ciddi bir kansere –genellikle asbeste maruz kalmakla ilişkilendirilen karın mesothelioma’sına– yakalanmış olduğumu öğrendim. Ameliyattan sonra kendime geldiğimde doktorum ve kemoterapistim olan kişiye ilk sorum şöyleydi: “Mesothelioma üzerine en iyi teknik yapıtlar hangileridir?” Dosdoğru bir açıksözlülükten uzaklaştığı bu tek anda, doktorum, diplomatik bir ifadeyle tıp yazınının gerçekten okumaya değer hiç bir şey içermediğini söyledi. Elbette bir entellektüeli yazından uzak tutmaya çalışmak ancak cinselliğe en düşkün hayvan olan Homo sapiens’e, cinsellikten uzak durmasını önermek kadar işe yarar. Yürüyebilecek hale gelir gelmez en kestirme yoldan Harvard’ın Countway Tıp Kütüphanesi’ne gittim ve bilgisayardaki bibliografik arama programına mesothelioma sözcüğünü zımbalarcasına yazdım. Bir saat sonra, çevrem mesothelioma ile ilgili son yazınla sarılıyken, yutkunarak doktorumun neden o insani öneride bulunduğunu anladım. Yazılar bundan daha insafsızca açık olamazdı: Mesothelioma dermansızdı; teşhisten sonraki yaşam beklentisi medyanı yalnızca sekiz aydı. Bir onbeş dakika kadar şaşkınlıktan allak bullak durdum, sonra gülümsedim ve kendi kendime şöyle dedim: demek ki bana bu yüzden okuyacak bir şey vermediler. Sonra şükürler olsun, aklım yeniden çalışmaya başladı. Bir şeyi az öğrenmek tehlikeli olabiliyorsa, ben bunun klasik bir örneği ile karşılaştım[2]. Kanserle savaşımda yaklaşım kesinlikle önem taşır. Neden olduğunu bilmiyoruz (eski moda maddeci bakış açımla zihinsel durumun bağışıklık sistemine geri besleme yaptığını sanıyorum). Aynı kanser türüne yakalanmış, cinsiyet, yaş, sınıf, sağlık ve sosyoekonomik statü olarak benzer kişiler arasında, olumlu yaklaşımları, yaşamak için güçlü bir istençleri ve amaçları olan, mücadeleye bağlı, yalnızca doktorlarının her söylediğini kabul etmekle yetinmeyip kendi tedavilerine etkin bir yanıtla yardım etmeye çalışanlar daha uzun yaşama eğilimindedirler. Birkaç ay sonra kişisel bilim gurum, Nobelli bir bağışıklık bilimcisi olan Sir Peter Medawar’a kanserle savaşta başarı için en iyi reçetenin ne olduğunu sordum: “Ümitli bir kişilik” diye yanıt verdi. Gerektiği gibi soğukkanlı ve güvenli olduğum için (insan kendini belirli bir amaç için kısa süre içerisinde yeniden kuramayacağına göre) şanslıyım. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_41cxfsqbgj_b Brezilya doğumlu İngilizi bilimci Sir Peter Brian Medawar (1915, 1987). Medawar 1960 Nobel Fizyoloji ve Tıp ödülünü paylaşan iki kişiden biridir. İnsancıl doktorların ikilemi buradan çıkar: Yaklaşım bu ölçüde belirleyiciyken, bu derece kesin bir hükmü ilan etmek gerekir mi? Özellikle de bu kadar az sayıda insan, istatistiksel ifadelerin ne anlama geldiğini değerlendirecek durumdayken? Bahama kara yılanlarının küçük ölçekli evrimini nicel yollarla incelemekle geçirdiğim yıllarca süren çalışmalarımdan edindiğim deneyimler sayesinde istatistikler hakkında sözünü ettiğim teknik bilgiyi edindim ve bu bilginin yaşamımı kurtarmakta büyük rol oynadığını düşünüyorum. Bacon’un ünlü sözündeki gibi bilgi gerçekten de güçtür. Sorun kısaca şöyle ifade edilebilir: “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” bizim dilimizde ne ifade eder? Sanıyorum, insanların çoğu, istatistik konusunda bir eğitimleri olmadığından, bu ifadeyi “muhtemelen sekiz ay içerisinde ölmüş olacağım” biçiminde anlayacaklardır. Tam da kaçınılması gereken çıkarımdır bu, çünkü doğru değildir ve yaklaşımımız çok çok önemlidir. Elbette sevinçten havalara uçmadım, ama söz konusu ifadeyi yukarıda anlattığım anlamda da almadım. Teknik eğitimim “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” ile ilgili başka bir perspektifi zorunlu kılıyordu. Buradaki nüans ince, ama çok önemli; çünkü kendi kişisel çalışma alanlarım evrimsel biyoloji ve doğa tarihinin ayırt edici düşünce biçiminin somutlanması bu. Hala net özlerin ve kesin sınırların peşinde olan Platoncu bir mirasın tarihi yükünü taşıyoruz (Bu nedenle, doğa genellikle karşımıza indirgenemez bir süreklilik olarak çıkıyor olsa da muğlaklıktan uzak bir “yaşam başlangıcı” ya da “ölüm tanımı” bulmayı umuyoruz.). Kesin farklılıklara ve ayrık değişmez kendiliklere yaptığı vurguyla bu Platoncu miras ana eğilimin istatistiksel ölçümlerini yanlış anlamaya yönlendiriyor bizi, hem de varyasyon, nüans, süreklilikten ibaret dünyamıza uygun yorumun tam karşıtı olacak biçimde. Kısaca, ortalama ve medyanı katı “gerçeklikler” ve bunların hesaplanmasına olanak sağlayan varyasyonu da saklı özün geçici ve mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü olarak görüyoruz. Eğer medyan gerçeklikse ve medyanın etrafındaki varyasyon sadece onun hesaplanması için bir araçsa “muhtemelen sekiz ay içinde ölmüş olacağım” makul bir yorum olarak kabul edilebilir. Ama her evrim biyoloğu, varyasyonun doğanın yegane indirgenemez özü olduğunu bilir. Varyasyon katı gerçekliktir, bir ana eğilimin mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü değil. Ortalamalar ve medyanlar soyutlamalardır. Bu nedenle mesothelioma istatistiklerine epey farklı bir gözle baktım. Salt içindeki boşluk yerine simitin kendisini gören bir iyimser olduğum için değil, daha ziyade varyasyonun kendisinin gerçeklik olduğunu bildiğim için. Kendimi varyasyonun içindeki yerime yerleştirmeliydim. Medyanın sekiz ay olduğunu öğrendiğimde gösterdiğim ilk entellektüel tepki “Güzel. İnsanların yarısı bundan fazla yaşayacak. Peki benim o yarıda olma şansım ne kadardır?” oldu. Bir saat süren hiddetli ve gergin bir okumadan sonra bir ferahlamayla şu sonuca vardım: Çok şanslıydım. Daha uzun bir yaşam olasılığı bahşeden özelliklerin tümüne sahiptim: Gençtim, hastalığım görece erken bir evrede anlaşılmıştı, ülkedeki en iyi tedaviyi görecektim, yaşamayı seviyordum, veriyi nasıl değerlendireceğimi biliyordum ve umutsuzluğa kapılmayacaktım. Başka bir teknik konu avuntumu arttırdı. Sekiz aylık medyandaki varyasyon dağılımının hemen hemen kesinlikle istatistikçilerin “sağa yatık” dediği biçimde olacağını derhal anlamıştım. (Simetrik bir dağılımda, merkez eğilimin solundaki varyasyon profili, sağındakinin ayna görüntüsüdür. Yatık dağılımlarda, merkez eğilimin bir tarfafındaki varyasyon daha fazla yayılmıştır. Sola doğru daha fazla yayılmışsa sola yatık, sağa doğru yayılmışsa sağa yatık denir). Varyasyonun dağılımı sağa yatık olmalı diye akıl yürüttüm. Ne de olsa dağılımın sol tarafında değiştirilemez bir alt sınır vardı: sıfır (Çünkü mesothelioma yalnızca ölüm sırasında ya da öncesinde teşhis edilebilir). Dolayısıyla dağılımın daha düşük değerli (yani sol) tarafında yeterince yer yoktu. Burası sıfır ile sekiz ay arasına sıkışmış olmalıydı. Ama daha büyük değerli (yani sağ) kanat, kimse sonsuza dek yaşamıyor olsa bile, yıllar ve yıllar boyunca genişletilebilirdi. Dağılım sağa yatık olmalıydı ve olumlu profilimin eğrinin o tarafında olma şansımı arttırdığını belirlediğimden kuyruğun ne kadar uzadığını bilmeliydim. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_43fc472mgc_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_38dgh4hpdt_b Sola yatık grafik (üstte) ve Sağa yatık grafik (altta) Dağılım gerçekten de fazlasıyla sağa kaymıştı ve sekiz aylık medyanın yıllarca ötesine uzanan (çok küçük de olsa) uzun bir kuyruğu vardı. Bu küçük kuyrukta olmamam için bir neden görmedim. Uzun uzun içimi çektim ve rahatladım. Teknik bilgimin yardımı dokundu. Grafiği doğru okudum. Doğru soruyu sordum ve yanıtlarını buldum. Bu koşullar altında, büyük olasılıkla, tüm olası hediyelerin en değerlisini almıştım: Çokça zaman. Durup derhal İşaya’nın Hezekiah’ya verdiği emri – Evini düzenle, öleceğine ve yaşayacak olmadığına göre– uygulamak zorunda değildim. Düşünmek, planlamak ve mücadele etmek için zamanım olacaktı. İstatistiksel dağılımlar hakkında son bir nokta daha var. Yalnızca öngörülmüş bir dizi koşula –bizim durumumuzda belirli uzlaşımsal tedavi yöntemleri altında mesothelioma ile yaşamayı sürdürmek– uygulanabilirler. Eğer bu koşullar değişirse, dağılım da farklışaşabilir. Deneysel bir tedavi yöntemi uygulanan kişiler arasına yerleştirilmiştim. Şansım tutarsa daha yüksek bir medyanı olan ve sağ kuyruğu çok ileri yaşlarda doğal nedenlerden ölüme kadar uzanan yeni bir dağılım kümesinin ilk üyelerinden olacaktım. Ölümü kabullenmeyi içsel vakar gibi bir şeyle bir tutmak, benim görüşüme göre gereğinden daha yaygın bir moda haline geldi. Elbette sevmenin bir zamanı olduğu gibi ölmenin bir zamanı olduğunu söyleyen Süleyman’ın Meselleri’ne katılıyorum. Çilem dolduğumda bu sonu kendi yordamımla ve sükünetle karşılamayı umuyorum. Ama pek çok durumda ölümün baş düşman olduğu biçimindeki daha savaşçı görüşü benimsiyor ve ışığın sönüşü karşısında kahramanca öfkeye kapılanlarda ayıplanacak bir şey görmüyorum. Savaş aletleri çok çeşitli, ama bunlardan hiçbiri nükte kadar etkili değil. Meslektaşlarımın İskoçya’da yaptığı bir toplantıda, ölmüş olduğum duyuruldu. En yakın arkadaşlarımdan birinin ölümümün ardından kaleme alacağı anma yazısını okuma zevkini tatmama ramak kalmıştı (arkadaşım durumdan şüphelendi ve haberi kontrol etti; kendisi de bir istatistikçi ve benim sağ kuyruğun bu kadar dışında kalmamı beklemiyordu). Yine de bu olay tanının konmasından sonraki ilk büyük kahkahamı sağladı bana. Bir düşünün, neredeyse Mark Twain’in yazdığı tüm satırların en ünlüsünü tekrar etmem gerekecekti: Ölümümü duyuran ilanlar fazlasıyla abartılıdır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_39fqnqf5fk_b [1] Stephen Jay Gould, bu başlıkla Kanadalı iletişim kuramcısı Marshal McLuhan’ın medya formlarının, taşınan mesajdan ya da içerikten daha önemli olduğunu anlatmak için kullandığı “Ortam Mesajın Kendisidir” (İngilizcesiyle The medium is the message) sözlerine gönderme yapıyor. İstatistiksel anlamı yazıda açıklanan medyan (İngilizcesiyle median) sözcüğü, yazarın gönderme yaptığı ifadede kullanılan medium sözcüğüyle aynı kökten geliyor. [2] Gould burada İngilizcenin en sevilen ve en sık alıntılanan şairlerinden Alexander Pope’un (1688 - 1744) ünlü bir dörtlüğüne (A little learning is a dangerous thing) gönderme yapıyor.

http://www.biyologlar.com/medyan-mesajin-kendisi-degildir

Karıncalar ve Karınca Türleri

Karıncalar ve Karınca Türleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.

http://www.biyologlar.com/karincalar-ve-karinca-turleri

Karıncaların İlginç Özellikleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır. Karıncalar, kendi vücut ağırlıklarının 20 katını kaldırabilirler. 35 kg. ağırlığında ve 10 yaşındaki bir çocuğun; bir karınca kadargüçlü olabilmesi için, 700 kg. kaldırması gerekir. Dünya üzerinde, 35 bin karınca türü mevcuttur. Çoğu karınca türü,sıcak iklimlerde yaşar. Yaklaşık 9. 500 karınca türü bilinmektedir. Bilim adamları, bunun yaklaşık iki katının, henüz keşfedilmeyi beklediğine inanmaktadır. Tüm böcekler arasında, en büyük beyin karıncanınkidir. Bir karıncanın ortalama ömrü, 45 ila 60 gündür. Bir karıncanın beyninde, yaklaşık 250 bin beyin hücresi bulunur. Bir insanın beyninde 10 bin milyon beyin hücresi mevcuttur. Dolayısıyla, 40 bin karıncalık bir koloninin beyin hücresi toplamı, bir insanınkine denktir. Bazı karıncalar, günde yedi saat uyur. Bir karıncanın dışı, sert kabuktandır, buna dış iskelet adı da verilir. En büyük karıncanın uzunluğu, 2,54 cm dir. En küçük karınca, 0.1 mm dir. Bir karınca kolonisinin nüfusu, yüz binlerden, milyarlara varabilir. Karıncalar, sadece dokunmak değil,koku almak için de antenlerini kullanırlar. Karıncaların, akciğeri yoktur. Oksijen, vücutlarına tüm bedene yayılmış küçük deliklerden girer; karbondioksit de, aynı deliklerden çıkar. Tüm böcekler gibi, karıncaların da altı bacağı vardır. Karıncalar, gri,kırmızı, kahverengi, siyah, sarı, mavi ya da mor olabilirler. Karıncanın vücudu, üç bölümden oluşur: Kafa, göğüs(gövde), ve karın (kuyruk kısmı). Karıncalar, koloni denen büyük gruplar hâlinde yaşarlar. Her karıncanın, kolonide belirli bir görevi vardır. İşçi karıncalar, yuvadan çöpü alıp, dışarıya, özel çöplüğe taşımakla görevlidirler. İşçi karıncalar, dişidir. Koloninin çoğunluğunu, dişi karıncalar oluşturur. Köle-Yapıcı karıncalar, başka karıncaların yuvalarına saldırır ve yumurtalarını çalar. Bu yumurtalar kırılıp, yavru karıncalar çıktığında kolonide köle olarak çalışırlar. Kraliçe karıncaların, doğduklarında kanatları vardır. Başka koloniler kurmak için uçup giderler; sonra kanatları düşer. Kraliçe karınca, 15 yıla kadar yaşayabilir ve bir kez çiftleşmesi gerekir. Her karınca kolonisinin, en az bir, bazen de birden fazla Kraliçe'si vardır. Ahşap karıncaları, önemli yırtıcı böceklerdir ve geniş bir koloni oldukları takdirde, günde binlerce böcek toplayabilirler. Ahşap karıncaları, düşmanını, ağzını açarak tehdit ederler. Normal şartlarda, Marangoz karıncalar canlı ya da ölü ağaçlarda yuva yapıp, kütükleri ya da ağaç gövdelerini çürütürler. Öte yandan, yuvalarını evlere, telefon direklerine ve diğer insan elinden çıkma ahşap yapılara da yapabilirler. Yaprak-kesen karıncalar, yağmur yağarken yaprak kesmezler, ve keserken şiddetli yağmura maruz kalırlarsa, yaprakları genellikle yuvanın dışında bırakırlar. Petek karıncaları, çorak mevsimlerde hayatta kalmak için, kayda değer yöntemler geliştirmişlerdir. Yağmurlar sırasında, bu karıncalar, işçilerini, su ve nektarla beslerler. Bu işçiler, yiyecek fazlasını, sindirim sistemlerinin, kursak denen bölümünde depolarlar. Karıncaların başlıca düşmanı, insanlardır. Yuvalarını ve yaşam ortamlarını yok edip, böcek ilaçlarıyla onları öldürüyor, hatta bazı yerlerde onları yiyor. Karıncalar, 100 milyon yıldan uzun süredir, Dünya üzerinde yaşamaktadır ve gezegenin her yerine yayılmış durumdadırlar. Dünya'nın bilinen 100 milyon yıllık, en yaşlı karıncası, bir amberin içinde korunmuş şekilde bulunmuştur. Adı Sphecomyrma freyi olan ve eşek arısına benzeyen bu karınca, Harvard Üniversitesi, Zooloji müzesinde, sergilenmektedir. Pompei de ölen Roma generali ve bilgin Plinius(MS 23-79)(Pliny'nin amcası), Doğa Tarihi adlı ansiklopedisinde, karıncaların, insanlardaki şeker hastalığını teşhis ettiğini yazıyor: "İnsanlar, idrarlarını, karınca yuvasına bırakıyorlar ve karıncaların, idrarı, yuvalarına taşıyıp taşımadıklarını gözlüyorlar. Eğer karıncalar, idrarı yuvalarına taşıyorlarsa, kandaki şeker seviyesinin yüksek olduğu anlaşılıyor." Güney Amerika'da yapılan antropoloji ve etnobiyoloji çalışmalarında, yağmur ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin, şeker hastalığını, hala karıncalarla test ettikleri, rapor ediliyor.  

http://www.biyologlar.com/karincalarin-ilginc-ozellikleri

HERBARYUM TEKNİKLERİ

Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile, sıkıştırılarak kurutulmuş bitki ömekleri kolleksiyonudur. Ancak bu ömeklerin, kabul edilmiş belli bir sınıflandırma sistemine göre düzenlenmiş ve bilimsel araştırmalara ışık tutucu olabilmesi için, belirli yöntemler ve tekniklere göre toplanmış olması gerekmektedir. Bu bilgilerin ışığı altında oluşturulmuş bir herbaryum biyoloji, tıp, eczacılık, ziraat ve daha değişik bir çok konularda çalışacaklara bir danışma, dökümantasyon merkezi olarak temel bir kaynak niteliğindedir. Bu nitelikteki herbaryumlar aynı zamanda öğretim ve araştırma merkezleri olarak görev yaparlar. Son kayıtlara göre, bitkilerin kuru örnekler olarak kartonlara yapıştırılıp saklanmasını ilk kez Lucca Ghini (1490-1556) uygulamıştır. Arber (1938) göre, Ghini herbaryum yapma tekniğini başlatan kişidir. Bu teknik Avrupa'ya öğrencileri tarafından yayılmıştır. Linneaus devrine kadar yapılmış olan herbaryumlar bir kartona yapıştırılır ve ciltlenerek raflarda dikey olarak saklanırlardı. Linneaus bu herbaryum yapma tekniğinden ayrılarak bitkilerin yapıştırıldığı kartonları tek tek ve yatay olarak saklanması yöntemini başlatmıştır. İlk araştırıcılar önce örnekleri kendi kolleksiyonlarında biriktirmeye başlamışlar ve bu birikimlerin sonucunda diğer herbaryum merkezleri ile örnek değişimlerine girişmişlerdir. Bu şekilde yapılan değiştirmeler, toplanan örneklerin değişik herbaryum merkezlerinde saklanmasını sağlamış ve bunun sonucunda yangın, böcek, bakımsızlık ve hatta savaş sonucunda bile olsa tüm örneklerin yok olması önlenerek, birçok degerli kolleksiyonun günümüze kadar ulaşması sagıanmıştır. Örnegin: Berlin-Dahlem herbaryumu 1943 yılında II.Dünya Savaşında müttefik kuvvetlerce bombalanrnış ve 4 milyondan fazla bitki örnegi büyük zarar görmüştür. Yalnızca degişime giden veya başka araştırma merkezlerinde üzerinde çalışılan herbaryum örnekleri kurtulabilmiştir. Herbaryumlar, kişisel, özel kuruluşlara veya araştırma enstitülerine, üniversitelere, doga tarihi müzeleri gibi devlet kurumlarına ait olabilirler. Ayrıca ulusal veya uluslararası nitelikte de olabilirler. Çok çeşitli olan bu herbaryumların degişik amaçları bulunmaktadır. Kişisel herbaryumlar bir merak nedeni ile başlayabildigi gibi, çok seyahat eden ve bir çok kimsenin gitmediği yerlere gidebilen bitkibilimci, yerbilimci, cografyacı, dağcı, denizci ve doğa sever kimselerin topladıkları örneklerden oluşmaktadır. Bu herbaryumlar ulusal herbaryumlara hediye edilerek, o herbaryumun içine yerleştirilmekte veya toplayan kişinin adı altında özel bir bölümde saklanmaktadırlar. Örnegin: Linne, Boissier, Huber-Morath herbaryumları gibi. Özel kuruluşlar ise yalnız çalıştıkları konu ile ilgili bitki örnekleri toplayıp herbaryumlarını kurarlar. Özellikle ham madde üreten ilaç ve kozmetik fabrikaları bu tip herbaryumlara sahiptirler. Araştırma enstitüleri çalışmalarının daha verimli olabilmesi için, konuları ile ilgili tüm örnekleri toplamaya ve herbaryumları kurmaya özen gösterirler. Örnegin: Ormancılık Araştırma Enstitüsü (ANKO), Şeker Pancarı Araştırma Enstitüsü (ANŞK) gibi. Üniversite herbaryumları değişik amaçlar için kurulabilir. Üniversitenin bulundugu bölgenin bitkilerini veya o üniversitenin araştırma yaptığı bir yörenin bitkilerini toplayarak herbaryumları kurabilirler. Önceleri yöresindeki bitkileri toplayarak herbaryumlarını kuran üniversiteler daha da genişleyerek tüm ülkenin bitkilerini kapsayan zengin bir herbaryuma sahip olabilirler. Ülkenin degişik bölgelerine dagılmış üniversitelerin kurmuş oldukları bu herbaryumlar ileride kurulacak ulusal bir herbaryumun temelini oluştururlar. Bunun yanında üniversitelerde konuları ile ilgili bitkileri toplayan değişik fakülte ve bölümlere ait herbaryumlar da bulunur. Orman fakültesinde ormanlarımızı oluşturan bitkilerin herbaryumu, Eczacılık fakültesinde tıbbi ve zehirli bitkiler herbaryumu, Deniz bilimleri bölümünde alg herbaryumu, Mikoloji bölümünde mantar herbaryumu gibi. Populasyon çalışması yapan araştırmacılar ise aynı bitki türünden çok sayıda örnek toplayarak herbaryum kurabilirler. Bu tip herbaryumlara Ekolojik Herbaryum adı verilir. Ulusal herbaryumlar kendi ülkelerinin tüm bitkilerini bulundurarak, o ülkede yapılan flora çalışmalarında baş vurulacak ana bilgi kaynagını oluştururlar. Uluslararası herbaryumlar ise bir kıt'a, bir cografik bölge veya tüm dünya bitkilerini kolleksiyorılarında bulundurma çalışması içindedirler. Bu nedenle diğer ülkelerin ulusal veya üniversite herbaryumları ile sıkı bir işbirliği içinde bulunurlar. Herbaryumlardaki bitki örneği sayısı çoğaldıkça, sorunlar da doğal olarak büyür. Örnekleri yerleştirileceği dolaplar, korunması yönünden uygulanacak yöntemler, tayinleri için yapılacak bilimsel çalışmalar, dış ülkelerdeki herbaryum merkezleri ile yapılacak örnek değişimleri gibi işleri yürütecek bilim adamlarına, uzman, teknisyen gibi elemanlara gereksinim vardır. Günümüzde çalışan herbaryumlara gelince, en eskilerinden biri 1588-1589 yılları arasında kurulan İsviçre, Basel Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumudur. Paris Milli İlimler Müzesi 1635, Toriru Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumu 1729, Viyana Tabii İlimler Müzesi Herbaryumu 1748 yıllannda kurulmuşlardır. Radford (1974) çeşitli enstitüler tarafından rapor edilen 148 milyon Herbaryum örneğine karşın bu sayının 250 milyon olabileceğini tahmin etmektedir. 70 milyonu Avrupa, 36 milyonu Kuzey Amerika herbaryumlannda, geri kalanların ise diğer ülkelerdeki herbaryumlarda olabileceği düşünülmektedir. İngiltere'nin Kew (Kodu K), S.S.C. Birliğinin Leningrad (Kodu LE). Fransa'nın Paris (Kodu P) ve Lyon (Kodu LY), İsviçre'nin Cenevre (Kodu G) herbaryumlan içerdikleri tür sayısı bakımından dünyanın en zengin herbaryumlan arasındadır. Yurdumuzda bulunan en eski herbaryumlar, yabancı okullar tarafından küçük müzeler halinde kurulmuşlardır. Istanbul Sankt Georg Avusturya Lisesi, Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi ve Robert Koleji Herbaryumunu sayabiliriz. Bilimsel olarak herbaryum kurulması 1933 Üniversite reformu ile başlamıştır. İstanbul Üniversitesinde Prof. Dr. Alfred Heilbron ve Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsünde Prof.Dr. Kurt Krause tarafından kurulan herbaryumlar bu konudaki çalışmaların başlangıcı sayılmaktadır. Yurdumuzdaki herbaryumlan iki grupta toplayabiliriz. Üniversiteye bağlı herbaryumlar Araştırma Kurumlarına bağlı herbaryumlar Üniversiteye bağlı çalışan herbaryumlar ve kodları: 1.1. İstanbul Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ISTF) 1.2. İstanbul Üniv. Ecz. Fak. Herbaryumu (ISTE) 1.3. İstanbul Üniv. Orman Fak. Herbaryumu (ISTO) 1.4. Ankara Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ANK) 1.5. Ege Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (EGE) 1.6. Hacettepe Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (HUB) 1.7. Atatürk Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ATA) 1.8. Selçuk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.9. Karadeniz Teknik Üniv. Orman Fak. Herbaryumu 1.10. Fırat Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.11. Ege Üniv. Ecz.Fak. Herbaryumu (IZEF) Araştırma Kuruluşlanna Bağlı Herbaryumlar 2.1. Ankara Ormancılık Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKO) 2.2. Ankara Şeker Pancan Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKŞ) 2.3. Bornova Zirai Mücadele Enst. Herbaryumu. İzmir 2.4. Devlet Su İşleri (DSİ) Araştırma Merkezi Md.lüğü Herbaryumu. Ankara Tüm bu herbaryumlardaki bitki sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber 200.000 kadar bitki örneği olduğu sanılmaktadır. 1. Çiçekli Bitkilerin Herbaryumu Herbaryuma girecek bitki örneklerini doğadan toplarken, bilimsel bir çalışmaya ve araştırmaya yararlı olabileceği düşünülerek, örnekler dikkatlice toplanmalıdır. Diğer önemli bir konu ise bu örneklerden uzun yıllar yararlanabilmek için, belirli yöntemler uygulanarak herbaryum merkezlerinde saklanmaları konusudur. Doğadan canlı olarak toplanan her bitki örneğinin bir hacmi vardır. Bu nedenle toplanan bitkiler belli bir teknik uygulanarak yassılaştınlır ve kurutulur. Kurutulan bu örnekler herbaryum kartonlarına yapıştınlır ve uzun yıllar yararlı olabilmeleri için dolaplarda korunmaya alınır. Her bölgenin kendine özgü doğal koşulları vardır. Deniz kıyısından başlayarak yükseklere doğru tırmanıldığında görüleceği gibi, her kuşak ayrı bir özellik gösterir. Bu doğa koşullarında bulunan bitki toplulukları da birbirlerinden farklı zamanlarda çiçeklenecekleri için, değişik bir görünüm içindedirler. Araştırıcılar ve doğa severler bu koşulları göz önünde tutarak, çalışma programlarını ona göre yapmalıdırlar. Örneğin: Akdeniz ikliminin egemen olduğu kıyı kesimlerde ilkbahar ve yaz başları bitki toplamak için en uygun zamanlardır. Yazın sıcak aylarında bitkiler kuruduğu için, flora geçmiş olacaktır. Ancak, bu sırada yüksek dağlardaki flora kar ve serin rüzgarların etkisi ile çok zengindir. İlkbaharın ilk aylannda çalışmaya deniz kıyısından başlayıp, yaz ortalarında yüksek dağlarda ve yaylalarda devam edilirse gelişmeleri daha iyi izlenebilir ve zengin bir bitki kolleksiyonuna sahip olunabilir. Çevremizde gözlediğimiz gibi, yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgelerde bitkiler genellikle değişik nedenlerle yok edilmişlerdir. Yerleşim merkezlerinden uzak, toprak ve coğrafik yapısı değişik olan bölgeler, yüksek dağlar ve yaylalar, dik yamaçlar, bataklıklar, göller, ekim-dikim yapılmamış kültür arazileri flora yönünden çok zengin oldukları için araştırıcıların ilgisini çekmişlerdir. Bu çalışma bölgelerine aynı mevsimin değişik zamanlarında ve ayrı mevsimlerde bir kaç kez gidilirse tüm bitkilerin toplanması mümkündür. Büyük topluluk meydana getiren bitkiler, o toplulukların altında yetişen tek yıllık otsu ve yarı çalımsı bitkiler ve çalışma bölgesindeki taşlık, çayır, yamaç, dere kenarı, su içi, orman altı, kumluk v.b. gibi değişik habitatlarda bulunan bitkilerin, o bölgenin florasının tanımlanması bakımından kesinlikle toplanması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonucunda toplanan bitki örneklerinden bilimsel araştırmalara ve çalışmalara büyük katkıları olan herbaryum merkezleri kurulur. Her zaman yararlanabileceğimiz bir herbaryumun kurulabilmesi iki aşamada gerçekleşir. Bitkilerin, ileride yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için belli bilgilerin ışığı altında toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi. Toplanan bu bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması. 1.1. Bitki Toplanması, Kurutulması ve Etiketlenmesi Bitkilerin, gelecekte yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi aşamasını dört bölüm altında inceleyebiliriz. 1.1.1. Toplamada Gerekli Olan Malzemeler Arazide çalışma sırasında kullanacağımız, ortaboyda, sağlam ve kullanışlı bir not defteri. El büyüteci. x6 veya xl0 büyütmeli olanlar kullanışlıdır. Bir ipe geçirilmiş ve boynumuzda taşınabilecek büyüklükte (Şekil I.a). Topladığımız bitkileri içersine koyacağımız plastik torba veya metal çantalar (Şekil I.b). 45 x 30 cm. boyutlannda tahtadan veya metalden yapılmış değişik tipte presler. Kafes şeklinde ve sağlam olarak yapılmış ağaç presler hafif olduğu için daha kullanışlıdır (Şekil I.c.). Presleri sıkmak için örgü kemerler daha kullanışlıdır. Deri kemerler kuru ve sıcak havalarda çatlayacağı için kısa ömürlü olurlar. Bel kayışında kullanılan tipte olan tokalar arazide kırıldığı zaman onarılmaz ve bu nedenle kullanışsızdır. Aynı büyüklükte çelikten yapılmış iki halkayı kemerin uç kısmına dikerek çok kullanışlı bir kemer tokası yapılabilir (Şekil I.d.). Bitkileri topraktan sökmek için çelikten yapılmış zıpkın, çapa veya kazma kullanılır (Şekil I.e). Sert ve kuru topraklarda zıpkın pek kullanışlı değildir. Dağ kazması en kullanışlısıdır. Zıpkın 45 cm. Uzunluğunda, 2.94 cm. çapında ve 3 rnrn. kalınlığında bir borudan yapılabilir. Boru, boyuna olarak ortadan 30 cm. kesilir ve 15 cm.'de sap bırakılır. 45 cm. uzunluğundaki bir borudan iki zıpkın elde edilebilmektedir. Preste kurutma kağıdı olarak kullanılacak en iyi kağıt kaba samanlı beyaz kağıtdır. Ancak gazete kağıtlanda kullanılabilir. Kurutma kağıtlan (papya) ve gazete kağıtlan 44 x 28 cm. boyutlannda olup presten biraz küçük olmalıdırlar. Altimetre. Bitkilerin toplandığı yükseklikleri saptamak için gereklidir (Şekil I.f). Araştırmaya başlamadan önce altimetre yüksekligi bilinen bir yere göre ayarlanmalıdır ve araştırma boyunca doğruluğu sık sık kontrol edilmelidir. Ömeğin: Haritada yüksekliğini okuyabildiğimiz bir göl, karayolları trafık işaretleri veya tren istasyonlarındaki levhalardan okunabilir. Dürbün. Büyük ve ağır olmayan ancak büyütmesi iyi olan bir dürbün, bitki ömeklerini yamaçlarda ve vadilerde gözlemek ve tanımak bakımından toplamada zaman kazandıracağı için çok kullanışlıdır. Kaya yamaçlarından, ağaçlardan ve boyumuzun yetişemediği yerlerden bitki ömeklerini almak için çelikten yapılmış, eklenerek uzatılan ve ucunda kesici bulunan (çakı, bıçak v.b. gibi) bir alette kullanılabilir (Şekil I.g.). Plastik şişe veya kavanozlar. Toplanan tohumlan koyabileceğimiz kağıt zarflar. Çalışılacak bölgenin haritası. Pusula. Şekil 1: Bitki toplamada gerekli olan malzameler: a- el büyüteci, b- metal çanta, c- değişik tipte presler, d- kemer tokaları, e- zıpkın ve çapa, f- altimetre, g- dal kesme gereci. 1.1.2. Toplamada Bilinmesi Gereken Bilgiler ve Teknikler Bildiğimiz gibi doğada değişik özellikleri olan birçok familya ve bu familyalara ait değişik cins ve cinslerden çok sayıda türleri bulunmaktadır. Bitki örneklerinin tayin edilebilmesi için gerekli parçalannın toplanması ve bu toplama sırasında da bazı notların alınması gerekmektedir. Eksik toplanan ömekler kesinlikle tayin edilemez, yapılan bütün işler boşa gider ve örneklerde bir ot yığınından başka bir şey ifade etmezler. Bitki toplama sırasında hangi familyada hangi bitki kısımlarının toplanacağının bilinmesi ve bitki ömeklerinin bu bilgilerin ışığı altında toplanması gerekmektedir. Bu nederıle bitki toplayan kişinin bu bilgileri bilmesi veya yanında bu bilgileri kapsayan bir el kitabını bulundurması çok yararlıdır. Toplanacak ömeklerde kök, gövde, çiçek ve meyvanın bulunması en çok istenebilir bir olaydır. Ancak bir bitki üzerinde aynı anda meyva ve çiçek bulunmayabilir. Bu durumda çiçekli ve meyvalı bitkiler ayrı ayrı toplanırlar. Toplanacak bitkinin sağlam, yapraklarının tam, çiçeklerinin açmış ve zarar görmemiş, meyvalarının ve tohumlarının olgunlaşmış olması gerekmektedir. Tek yıllık otsu bitkiler çapa veya kazma yardımı ile topraktan rahatça sökülebilirler. Soganlı veya yumrulu bitkilerin bu toprak altı kısımları derinde olacağı ve toplama sırasında gövdeden kolaylıkla kınlıp ayrıabileceği için, bitkinin toprak altı kısmı görülünceye kadar tek bir taraftan kazılmaya başlanır ve toprak altı kısımları görülünce bitkinin gövdesi kazılmış tarafa dogru yatınlarak bitki topraktan çıkarılır. Çok yıllık otsu bitkilerde örnek büyük degilse, bitki kökü ile birlikte alınır. Eğer ömek büyük ise köke yakın bir yerinden kesilir ve koparılır. Örneğin büyük olması halinde ömek preste gazete kagıdı arasına sığamıyacağı için bitkinin alt yaprakları gövdenin yapraklı kısımlanndan 2-3 parça ve çiçek durumlarını gösteren çiçekli dallar kesilerek alınır. Bitkinin uzunluğu ve duruşu ile ilgili bilgiler arazi not defterine yazılır. Ağaçlardan toplama biraz daha degişiklik gösterir. Çiçek, meyva ve bazen de yaprak agaç üzerinde aynı anda bulunmayabilir. Bu nedenle degişik zamanlarda aynı ömeğin genç yaprakları, çiçekleri, çiçeklenme evresindeki yaprakları, meyvaları ve meyva evresindeki yaprakları toplanır. Ağacın dış görünümünü belirtmek için şekli çizilir veya fotoğrafı alınır. Orchidaceae familyasına ait türler topladıktan sonra şekillerinin bozulması. Preste renklerinin solması veya kararması nedeni ile tayin edilmeleri oldukça zorlaşır ve bu nedenle bitki toplanmadan önce fotograflarının çekilmesi tayini kolaylaştırdığı için son yıllarda uygulanan yeni bir yöntemdir. Toplanan bitki ömekleri naylon torba veya metal çantalar içine düzgün olarak yerleştirilir. Pres yapmak için torba veya çanta boşaltıldıgında ömekler rastgele yerleştirilmedigi için aynı türler yanyana bulunacak ve pres yapımı sırasında çok zaman kazandıracaktır. Her bitkiden 5-8 adet alınması yapılacak adlandırma çalışmaları sırasında yararlı olacak ve diger herbaryum merkezleri ile bitki degişimine yardımcı olacaktır. Bitki ömeklerinin toplanması sırasında üzerinde bulunması gereken kısımlar ve alınacak notlar aşağıda belirtilmiştir. Bu kısımların toplanmaması ve gerekli notların alınmaması durumunda bitkinin isimlendirilmesi çok güç ve bazende olanaksız olabilecektir. 1.1.3. Presleme ve Kurutma Bir bitkinin toplandıktan hemen sonra preslenmesi en arzu edilen bir durumdur. Bu şekilde preslenmiş olan bitki çiçekleri bozulmadan. yaprakları buruşmadan pres edilecegi için ömek isimlendirmeye elverişli olacak ve çalışmayı kolaylaştıracaktır. Ancak arazideki çalışma koşullan buna her zaman olanak tanımaz (zaman, yer ve hava koşulları). Bu durumda toplanan bitkiler presleme zamamna kadar bir torba içinde tutulmalı ve hava çok sıcak ise arada bir torba içine su serpilerek daha canlı durmaları sagıanmalıdır. Pres yapılacak bitkinin temiz, yabancı maddelerden arınmış ve kökündeki toprakları temizlenmiş olmalıdır. Preslenecek bitkinin tüm parçaları düzgün ve kolayca görülebilecek bir şekilde gazete kağıtları arasına yerleştirilmelidir. Bitkinin boyu kullandığımız gazete kağıdından daha uzun ise V ve N şeklinde kıvrılarak yerleştirilir. Bu kıvırmayı yapmadan önce gövdenin veya dalın kıvrılacak noktası parmak ile iyice bastırılarak ezilir ve kıvrılır. Bu işlem yapılmaz ise kıvrılan yerden genellikle kopacagı için örnek, parça parça olacaktır. Eger ömek çok uzun ve kalın ise gövdenin dip ve orta kısmından yapraklı bir parça kesilerek alınır ve pres yapılır. Soğanlı bitkilerin (Iridaceae ve Liliaceae gibi) toprak altı kısımları çakı ile ikiye bölünerek. Yumrulu olanlarda (Orchidaceae gibi) yumrular birkaç yerden iğne ile delinir veya kaynar suya batırılarak yumrudaki nişastanın dışarı çıkması sağlanır ve bitkinin preste kururken küflenmesi önlenir. Bitki pres edildiği zaman gazete kağıdı yaprak ve çiçeklerin üstüne tam olarak basmalıdır. Kalın gövdeli bitkilerde bu basma tam olmayabilir. Bu durumda kurutma kağıtları parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üstüne yerleştirilir. Bitkinin gövdesi kalın yaprak ve çiçekler ince olduğu için gazete kağıdına tam değmez ve kuruma sırasında buruşurlar. Kesilen kurutma kağıtları ince kalan bu kısımlar üzerine yerleştirilerek, bu boşluk doldurulur ve buruşmadan kurumaları sağlanır (Şekil 2.a). Eğer çiçekler zorunlu olarak üst üste geliyorlar ise, çiçeklerin birbirlerine degmemesi ve kururken bozulmamaları için kesilmiş kurutma kagıtları iki çiçek arasına yerleştirilir. Pres edilen bitkinin dalları ve çiçekleri gazete kagıdının kenarlarından dışarıya taşmamalıdır. İçine bitki konmuş gazete kagıdı kapatılır. Üstüne bir kurutma kağıdı konur ve tekrar bir gazete kagıdı açılarak içine bitki yerleştirilir ve bu işlem her bitki için tekrarlanır. Eğer mümkün ise 2-5 bitkide bir kurutma kağıtları arasına oluklu mukavva veya oluklu metalden yapılmış sert malzeme konularak bitkiler arasından hava akımı sağlanır ve kurumaları kolaylaştınlır. Pres belli bir yüksekliğe geldiği zaman tahta ve metal preslere yerleştirilerek kolonlar gerektiğince sıkılır. Kurutma kağıtları her gün bir kez değiştirilir ve bu işlem bitkiler kuruyuncaya kadar tekrarlanır. Etli ve sucul bitkilerin kurutma kağıtları çok çabuk ıslanacağından ilk günler günde 2 kez degiştirilir. Eğer mümkün ise bu tip bitkiler ayrı bir preste toplanır veya presin dış kısımlarına gelecek şekilde yerleştirilir. Kurutma kağıtlarının ilk değiştirilmesi sırasında gazete kagıtları açılarak preslenmiş bitki örneklerine bakılır ve kıvrılmış, katlanmış olan parçalar bitki daha kurumadığı için rahatlıkla düzeltilerek örneklerin en iyi bir şekilde preslenmeleri sağlanır. Presler genellikle yan gölge ve hava akımının oldugu bir yere kurumaya bırakılır. Çok sıcak havalarda ve ögle saatlerinde presleri gölgeli yerlere koymak doğrudan güneş altında bırakmaktan çok iyidir. Güneş altına bırakılan preslerdeki bitkilerin yapraklannda ve çiçeklerinde hatalı yerleştirmelerden veya presin tam sıkılamamasından dolayı buruşmalar olacağı için, o parçalarda kınlmalar kolaylaşacak ve şekilleri bozulacaktır. Bu da istenmeyen bir durumdur. Yukarıda anlatılan presleme ve kurutma yöntemi atmosferdeki nem oranı çok yüksek olmayan yerlerde uygulanır. Fakat soğuk ve nemli iklimlerde, subtropik ve tropik bölgelerde kuruma sırasında preslerdeki suyun dışarı çıkması çok yavaş olacağı için bakteri ve mantarlardan etkilenmesi ve çürümesi çok çabuk olur. Bu durumda örneklerin çabuk kurutulması gerekmektedir. Bunun için özel yapılmış sephalar üzerine presler dik olarak yerleştirilir ve çevresi kenevir çuval (veya bez) ile kapatılır ve alttan yapay bir ısı kaynağı ile ısıtılarak bitkilerin kuruması çabuklaştınlır (Şekil 2.d). Bu şekildeki kurutmada kağıtların yanmaması ve kurumanın çabuk olması nedeni ile bitkilerin bozulmasına ve preslerin gevşememesine dikkat edilmelidir. İlk saatlerde presler kontrol edilerek gevşeyen preslerin kemerleri sıkılır. 1.1.4. Arazide Gerekli Notları Alma ve Etiketleme Arazide gerekli notları alma için her toplayıcının kendine ait bir arazi defteri olması gerekir. Bu defter sağlam ve kullanışlı olmalı ve yazı için de kurşun kalem kullanılmalıdır. Arazi defterinde aşağıdaki notlar bulunmalıdır: Bitkilerin numaraları: Her bitkiye ayn bir numara verilir. Bu numara bitki toplayıcısının kendi numarasıdır. Deftere yazılan numaranın karşısına gerekli notlar yazılır (il, ilçe, mevkii, yükseklik, tarih v.b.). Aynı numara bitkinin yerleştirildiği gazete kağıdının bir köşesine veya ayrı bir kağıda yazılarak bitkinin yanına konur. Mevkii: Topladığımız mevkiinin adı haritada yazılan şekilde veya haritada adı yoksa haritadaki en yakın yere göre uzaklık verilerek yazılır. Örnek : İzmir, Menemen, Seyrek köyü 2 km. batısı. Armutağacı mevkii. Habitat: Bitkinin toplandığı ana kaya, toprak cinsi, bulunduğu ortam (orman içi, makilik, step, su kenarı, bataklık, kayalık, taşlık yamaç v.b. gibi) dikkatlice gözlenerek yazılmalıdır. Yükseklik: Topladığımız yerin yüksekliği altimetreden okunarak yazılmalıdır. Önemli notlar: Bitkiler toplandlktan ve kurutulduktan yıllar sonra tayin edilebilirler. Bu nederıle tayinde yardımcı olacak bilgiler not edilmelidir (tek yıllık, çok yıllık, petal rengi, bitkinin duruşu gibi). Toplama tarihi: Bitkinin toplandığı tarih yazılır. Arazi defterinde yer alan tüm bu özellikler aynı şekilde herbaryum etiketlerine yazılır ve herbaryum kartonunun uygun yerine yapıştırılır. 1.2. Bitkilerin Korunması ve Saklanması Toplanan bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması aşamasını da şu bölümler altında inceleyebiliriz. 1.2.1. Yapıştırma Kurutulmuş bitkilerden uzun yıllar yararlanabilmek için bunların düzgün ve özenli bir şekilde herbaryum kartonlarına yapıştırılmaları gerekir. Herbaryum kartonu 30 ile 43 cm. uzunluğunda, 26 ile 28 cm. genişliğinde, bitkinin iyi görülebilmesi için beyaz renkte olmalıdır. Kartonun sağ alt veya sol alt köşesi hangi herbaryuma ait ise o herbaryumun özel damgasını taşır. Bu amblem yuvarlak, elips, üçgen veya düz yazı şeklinde olabilir. Yapıştırılacak bitki ömeği düzgün bir şekilde herbaryum kartonu üzerine yerleştirilir. Gövde, dal ve çiçek sapı üzerinden kendinden zamklı beyaz kağıt bant ile bantlanır. Kağıt bant, bantlanacak parçanın kalınlığı kadar olmalı ve parçayı tüm saracak şekilde yapıştırılmalıdır (Şekil 2.b). Kalın gövdelerde metalden yapılmış çatallı raptiyeler kullanılabilir (Şekil 2.c). Selefon bantın yapışkanlığı uzun ömürlü olmadığı için kullanışlı değildir. Bantlama kesinlikle yaprak ve çiçek üzerinden yapılmamalıdır. Herbaryum kartonuna bitkiyi yapıştırmada kullanılan diğer bir yöntem şudur: genellikle tek yıllık ve ince yapıda olan bitkiler bu pens yardımı ile tutularak cam üzerine önceden sürülmüş tutkala sürtülür ve sonra herbaryum kartonu üstüne düzgün bir şekil verilerek yapıştırılır. Bu yöntemde zamklı kağıt bant kullanılmaz. Herbaryum kartonuna yapıştırılacak olan özel yapılmış herbaryum etiketleri değişik tiplerde olabilir (Şekil 3). Boyutları genellikle 7-11 cm.'dir. Büyük olanlar fazla yer tutacağı için pek kullanışlı değildir. Etiketin üst kısrnında o herbaryumun uluslararası adı basılmıştır. Eğer bitki bir bölge veya ülke florası çalışması için toplanmış ise çalışılan bölge veya ülkenin adı etiketin üstüne yazılabilir (Batı Anadolu Florası, Gökçeadası Florası, Finlandiya Florası gibi). Etiketler herbaryum kartonunun sağ veya sol alt köşesine yapıştırılır. Eğer bitki tip (Typus) bitki ise (Holotypus, Isotypus, Syntypus, Paratypus v.b. gibi) kırmızı renkli tip etiketi yazılarak herbaryum kartonuna yapıştırılır. 1.2.2. Zehirleme Herbaryum merkezlerinde bulunan bitki ömekleri bazen böcekler tarafından yenilerek bozulabilirler. Bunlar tütün veya sigara böceği (Lasioderma serricorne), eczane böceği (Stegobium paniceum) ve kitap biti (Atropos divinatoria)'dır. Bu zararlı böcekler tüm hayat devrelerini herbaryum örnekleri arasında tamamlayabilirler. Bu nedenle bitkilerin belirli zamanlarda ve belirli yöntemler veya ilaçlarla özel imal edilmiş zehir sandıkları veya odalarında zehirlenmeleri gerekmektedir. En geçerli ve saglıklı olan yöntem bitki toplanıp kurutulduktan hemen sonra zehirlemektedir. Bu yöntem ile dışarıdan zararlı böceklerin herbaryum merkezlerine girmesi önlenmiş olur. Kolleksiyondaki bitkilerin zehirlenme işlemleri 1 veya 2 yılda bir yapılabilir. Zehirleme yapılması için özel imal edilmiş dolaplar kullanılır (Şekil 4.a). Şekilde görüldügü gibi kanala konulan su kapak kapatıldıktan sonra zehirli gazların dışarı çıkmasına engel olacak ve zehirlemenin zararsızca yapılmasını sağlayacaktır. Zehirleme için çeşitli teknikler ve zehirleyici maddeler kullanılır. Bunlardan bazıları aşagıda verilmiştir. Siyanür gazı: En etkili zehirlerden biridir. Bitkiler özel yapışmış, sızdırmaz metal dolaplar içine yerleştirilir. Siyanür küçük parçalar halinde kırılarak bir kap içersine konmuş suyun içine bırakılır ve dolap sıkıca kapatılır. Siyanürün suda çözülürken çıkardığı gaz ile böcekler ölürler. Siyanür gazı tüm canlılar için tehlikeli olduğu için uygulama, bu konuda yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmalıdır. Paradiklorobenzen: Paradiklorobenzen toz halinde olup, bezdan yapılmış torbalar içine yeter ölçüde konularak herbaryum dolaplarına yerleştirilir. Kristalleri normal oda sıcaklığında buharlaşır. Çoğunlukla herbaryumlarda böcekleri uzaklaştırıcı olarak kullanılır. İnsanlar için tehlikeli olduğundan pek kullanışlı değildir. Karbonsülfür: Herbaryum merkezlerinde en çok kullanılan bir zehirdir ve oda sıcaklığında buharlaşır. Aleve karşı duyarlı olup patlayıcı özelliği vardır. Zehirleme sızdırmaz metal dolaplarda yapılır. Karbonsülfür bir kap içine yeterli miktarda konur kap dolap içine yerleştirilir ve dolap kapatılır, 36 saat bekletildikten sonra dolap açılarak havalandınlır ve bitkiler çıkanlır. Metal dolaba karbonsülfür gazı konurken ve dolap havalandırma için açıldığında çok dikkatli olmalı, soluk alıp verilmemeli veya özel gaz maskeleri kullanılmalıdır. Etilendiklorid-Karbon tetraklorid-Karbonsülfür: Bu madde, 3 kısım etilendiklorid ile 1 kısım karbon tetraklorid ve karbonsülfür karıştırılarak elde edilir. Aynı karbonsülfür etkisi gösterdiği gibi etllendiklorid'in patlayıcı özelliği olmaması nedeni ile emniyetli kullanılabilir. Cıva biklorid: Buna biklorid süblime de derıir. Tüm canlı varlıklar için zehirleyici ve öldürücüdür. Uygulama, kurutulmuş bitki ömeklerirıi eriyik içine batırarak ve bir fırça ile üstüne sürerek yapılır. Cıva biklorid, %95 alkol içine kristal veya toz halinde atılarak eritilir ve doyurulur. Hazırlanan bu eriyik stok olarak kullanılır. Uygulama yapılacağı zarnan stokdan alınan 1 kısım eriyiğe 9 kısım alkol katılarak cam veya plastik bir kapta karıştınlır. Kurutulmuş bitki örnekleri bu solüsyon içine batırılır veya bir fırça ile solüsyon bitki üzerine sürülür. Zehir sürülmüş olan bitkiler tekrar preslere konularak 24 saat bekletilir. Cıva biklorid kalıcı bir zehir değildir. Yıllar geçtikçe etkisini kaybeder. Bazı zehirlenmelere neden olduğu için zehirleme çalışmaları ve isimlendirme çalışmaları sırasında bitkiler el ile tutulacağı için çok dikkatli olmak gerekir. DDT: Bitkiler presten çıktıktan hemen sorıra toz halinde üstlerine serpilerek veya eriyik hazırlanarak cıva biklorid yönteminde olduğu gibi uygulanır. Isı şoku: Bitkiler içinde ısıtıcı bulunan metalden yapılmış bir dolap içine yerleştirilir. Otomatik bir düzerıleyici ile sıcaklık 75-80°C'de sabit tutulur. Bu sıcaklıkta 24 saat bırakılır. Metal dolabın, sıcaklığı dışarıya vermemesi için özel bir madde ile korunması yapılmalıdır. Soğuk şoku: Bitkiler dondurucu içine yerleştlrilerek –8°C'de 2 gün bekletilir. Piyasada satılan tlcari dondurucular en kullanışlı olanlarıdır. Bu yöntem son yıllarda uygulamaya konulmuştur. Kısa dalga şoku: Özel imal edilmiş mikrodalga fırırılarına yerleştlrilen bitkiler sarıiyede 2450 mHz mikrodalgaya tutulurlar. Mikrodalgalar böcek hücrelerindeki su ve/veya yağ moleküllerirıi sallarlar. Bu sallanmanın neden olduğu sürtünme ile meydana gelen ısı böceklerin hayat devresinin tüm evrelerinde öldürücü etki yapar. Bitkiler kuru olduğu için yapılarında su bulunmayacağından ısınmazlar. Mİkrodalgaya tutma zamanı paket kalınlığına göre değişmektedir. 2.5-5 cm. için 75 saniye, 8-8 cm. için 95 saniye, 15 cm. için 120 saniyedir. Bu yöntem uygulandıktan sonra dolaplara yerleştlrilen bitkilerin yanına bez torbalar içinde Paradiklorobenzen konularak böceklerin gelmeleri önlenir. Yukarıda belirttiğimiz kimyasal maddeler ile zehirleme insan sağlığı için oldukça tehlikeli olduğundan ısı şoku, soğuk şoku ve kısa dalga şoku yöntemleri son yıllarda uygulanmaya başlayan en geçerli yöntemlerdir. 1.2.3. Herbaryum Dolapları Eski herbaryum merkezlerinde tahta veya daha değişik yapıdaki dolaplar kullanılmasına karşın bugünkü herbaryumlarda saçtan yapılmış dolaplar kullanılmaktadır (Şekil 4.b). Bu dolapların yangına karşı emniyetli olmalarının yanında kapaklarına yerleştirilen lastik contalar ile toz geçirmezliği de sağlanmaktadır. Bu dolapların yüksekliği kullanılan salona göre düzenlenebilir. Bitkilerin konulduğu rafların yüksekliği, eni ve derinliği bitkinin yapıştınldığı herbaryum kartonundan 57 cm. büyük olmalı ve paket dolap gözlerine rahat girip çlkmalıdır. 20 cm. Yükseklik, 35 cm. genişlik ve 47 cm. derinlik gözler için en uygun ölçülerdir. Göz yüksekliğinin fazla olması durumunda alttaki bitkilerin kınlma ve bozulma olasılığı fazla olacak, geniş olması durumunda ise malzeme ve yer kaybedilecektir. 1.2.4. Kartoteks Seneler önce kurulmuş ve çok sayıda bitki örnekleri bulunan herbaryum merkezlerinde bu uygulamayı yapmak oldukça güç ve belkide olanaksızdır. Ancak yeni kurulan veya bitki sayısı az olan herbaryum merkezlerinde bu uygulama yapılabilir. Bitkiler herbaryum dolaplarına yerleştirilmeden önce bitki etiketinin üzerindeki tüm bilgiler bir karta yazılıp alınır. Özel yapılmış dolaplara (Şekil 4.c) il, ilçe ve köylere göre alfabetik olarak düzenlenir. Eğer istenirse etiketteki tüm bilgileri kapsayan ikinci bir kart yazılarak cinslere göre yine alfabetik olarak düzenlenebilir. Bu yöntemle belirli bir bölgede çalışacak bir araştıncı bu bölgeye gitmeden önce bölgeden toplanmış örneklerin listesini çıkanr ve çalışmasını planlar. 1.2.5. Bitkilerin Dolaplara Yerleştirilmesi İsimlendirilen bitkiler benimsenen belli bir sınıflandırma sistemine göre dolaplara yerleştirilir. Ulusal herbaryumlarda o ülkenin bitkileri ile dış ülkelerden değişim yolu ile gelen bitkiler ayrı ayrı dolaplarda bulunurlar. Tüm dünya bitkilerini herbaryumlarında bulundurmaya çalışan uluslararası herbaryum merkezleri bitkilerini ülkeler ve coğrafik bölgelere göre düzenleyebilirler. İsimlendirilmiş, kartona yapışmış, etiketleri yazılmış ve cinsleri içinde türlerine göre ayrılmış örnekler eğer çok ise 5-10 tanesi iki yapraklı bir koruyucu içine konulur. Koruyucunun dışını sağ veya sol alt köşesine bitkinin tür ismi yazılır. Aynı cinsten değişik türleri bu şekilde bir koruyucu içine alındıktan sonra, hepsi birden tekrar bir koruyucu içine yerleştirilir ve sağ veya sol üst köşesine cins ismi yazılır. Her cinsin ilk paketi üstüne o cinsin tüm türlerini kapsayan bir liste konur ve kolleksiyonda bulunan türlerin altı çizilerek herbaryumda bulunan türler belirlenir. Cinsler de familyaları içinde benimsenmiş bir sisteme göre yerleştirilir. Her familyanın başında o familyaya ait cinslerin bir listesi bulunur. 1.2.6. Değiştirme, Ödünç Verme ve Tayine Gönderme Toplanmış örneklerden fazla olanlar diger herbaryum merkezleri ile degiştirilebilir. Bu durumda toplanamıyan bir çok örnek kolleksiyona girmiş olur. İsimlendirme çalışmaları sırasında isimlendirilemiyen bazı örnekler dışarıya gönderilebilir. Ancak örnek tek ise ödünç olarak gönderilir. Herbaryumda kalan ve gönderilen örneklerin etiketleri ve numaraları aynı olur ve gönderilen örnek orada kalır. İsimlendirmeyi yapan Uzman veya araştıncı numaraların karşısına bitki isimleri yazılı listeyi geri gönderir. Bu gönderme işlemleri için özel hazırlanmış gönderme formları doldurulur. İsimlendirilmiş ömeklerde çalışmalar için diğer herbaryum merkezlerine gönderilebilir. Dışarıya gönderilen veya dışardan gelen bu örneklerin kayıtları özel hazırlanmış kartlara işlenerek izlenir ve düzenlenir. Bir herbaryum merkezinde tüm bu işlerin aynı anda birden fazla merkez ile yapıldığı düşünülürse çok dikkatli ve düzenli çalışmak gerekmektedir. 1.3. Bazı Özel Grupların Herbaryumu Çiçekli bitkilerin tümüne uygulanan bilgi ve teknikler yukarıda verilmeye çalışılmıştır. Ancak çok geniş ve üyeleri arasında çok farklılıklar gösteren bu bitkilerin bazı grupları için yukarıdaki tekniklerde bazı degişiklikler ve eklemeler yapma zorunluluğunu doğurmaktadır. Bu nedenle bu grupların, herbaryumlarının yapılmalarını ayrı ayrı almakta yarar görülmüştür. 1.3.1. Açık Tohumluların (Gymnospermae) Harbaryumu Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar grubunda, özellikle çamlarda, kurutulan örneklerde iğne yapraklar çok çabuk dökülürler ve zamanla sadece çıplak dal parçalarına dönüşürler. Ömekler toplandıktan sonra, düzgün bir şekil alması için kurutma kağıdı arasına konarak preslenir ve bir gün bekletilir. Sonra örnek pres'ten alınarak herbaryum kartonu büyüklügünde ve 1.5-2 cm. kalınlıgında yün-pamuk tabakası üzerine konur. Bunun üzeri de ağır selluloid bir tabaka ile örtülür ve tümü beraberce sıkıştırılır. Selluloid tabakanın örnek üzerinde durması, tel raptiyeler ile saglanır. Bu yöntemle yaprakların örnek üzerinde düşmeden durması sağlanabilir. 1.3.2. Sukkulent (Crassulaceae, Aizoaceae) ve Dikenli Bitkilerin (Cactaceae) Herbaryumu Gövdeleri hacimli ve yapılarında su bulundurdukları için toplanmaları ve kurutulmaları değişik yöntemlerle olur. Tüm bitkiyi preslemek olanaksız olduğu için çabuk kuruması bakımından gövde boyuna veya enine dilim dilim kesilir. Bu durumda dikenlerinin dizilişleri, gövde üzerindeki kanallar ve diğer şekiller daha iyi gözlenebilir. Diğer bir yöntem ise gövdeden kesilen parçaların alkol içine konularak saklanmasıdır. Herbaryum kartonuna sığabilecek örnekler istenirse bir kaç dakika kaynar su içine atılarak bekletilir ve sonra kurutmak için preslere konulur ve suni kurutma yöntemi ile (bir ısıtıcı v.b.) kurutulur. Kaktüslerin çiçekleri gövdeden koparılarak ayrı preslenmelidir. Çiçekler bu şekilde preslenmezlerse, hacimli olan gövde çiçeklerin kurutma kağıdına değmesine engel olacak ve çiçekler kuruma sırasında buruşacaklardır. Etli meyvalar da kurutmada sorunlar yaratabilir. Meyvalar ortadan kesilerek etli kısım çıkanlır ve kabuğu filitre kağıdı pamuk kanşımı ile doldurularak saklanabilir. Pamuklann iki üç kez değiştirilmesi kuruması bakımından gereklidir. Bu yöntemle kurutulmuş meyvanın içi doldurulup sıkı bir şekilde paketlenirse meyvanın şekli ve dış özellikleri iyi korunmuş olur. Küçük olan meyvalarda kabuk birkaç yerinden soyularak kurutma hızlandırılır. Meyvadan yavaşça dışarıya çıkan sıvı kurutma kağıdı tarafından emilir. Eğer pres çok sıkılırsa meyva patlar ve ezilir. 1.3.3. Sucul Bitkilerin (Potamogetonaceae, Najadeceae, Hydrocharitaceae) Herbaryumu Bu bitkiler göl, bataklık, sulama kanalları ve su birikintilerinde, derelerin yavaş aktığı kısımlarda suya batık halde veya su yüzeyinde bulunurlar. Sucul bitkileri toplamak için şimdiye kadar kullandığımız gereçlere ek olarak lastik çizme (olabilirse kasık çizmesi), lastik eldiven ve derin sularda çalışabilmek için şişirilebilir lastik bot kullanılır. Toplanacak örneklerin meyvalı olanlan seçilmeli, bunun yanında rizomları, su yüzeyinde ve suya batık bulunan yaprakları da toplanmalıdır. Derin sularda çalışırken sağlam bir ipin ucuna bağlanmış ucu kancalı gereçte çok kullanışlıdır (Şekil 5.a). Bu gereçle toplamada nazik ve ince yapılı örnekler biraz parçalansa da dipteki yumru ve vejetatif organları toplamak için oldukça yararlıdır. Yaprakları ince ve zarsı yapıda olan örnekler pres yapılıncaya kadar naylon torbalara konulmalı veya ıslatılmış gazete kağıtlarına sarılmalıdır. Örneklerden ince yapıda olanlar özel bir kap içinde Su Yosunlarına uygulanan yöntem ile beyaz kağıt üzerine alınırlar ve bir zarf içine konularak herbaryum kartonlanna yapıştırılır. Örneklerin hangi sulardan toplandığı (tatlı, acı, tuzlu, kükürtlü v.b.) not edilmelidir. 1.3.4. Palmiyelerin (Arecaceae) Herbaryumu Bu bitkilerin boyunun uzun ve yapraklannın çok büyük olması, toplayıcılar için çeşitli sorunlar yaratır. Ağacın gövde çapı ve duruşu not edildikten sonra, yaprağın iyi bir şekilde ömeklenebilmesi için tüm yaprak sapının (petiolün) alınması gerekir. Hatta 1-2 metre olanlar bile herbaryum kartonuna sığabilecek boylarda kesilirler. Yapraklar da ayni şekilde kesilerek parçalanır ve alınırlar. Ancak yaprak parçalanmadan önce yaprağın tüm özellikleri not edilmelidir (pinna oluşu, yaprakcıklann düzenlenişi gibi). Şekil 5. Alg ve Mantar Toplama Malzemeleri: a) Alg ternizleme ve kağıt üzerine alma kabı, b) Alg toplama gereci, c) Değişik tipte plankton kepçeleri, d) Mantar toplama kabı. (Orijinal) 2. Çiçeksiz Bitkilerin Herbaryumu Çiçeksiz bitkiler, bitkiler aleminin büyük ve önemli bİr bölümünü oluştururlar. Bu bitkiler fitoplanktonlar, deniz ve tatlı su yosunları (alg'leri), mantarlar, likenler, karayosunları ve eğrelti grupları üyeleridirler. Bu bitkilerden bazılarına bir önceki bölümde anlattığımız Çiçekli Bitkilerin Herbaryumları yöntemleri uygulandığı gibi, diğer bazılarına ise herbiri için ayrı, kendine özgü yöntemler de uygulanmaktadır. Aşağıda bazı gruplar için uygulanmakta olan yöntemler verilmiştir. 2.1. Su Yosunlarının Herbaryumu Yosunlar genellikle tatlı ve tuzlu, durgun veya yavaş akan sularda bulunurlar. Fitoplarıkton'lar, mavi-yeşil su yosunları, diatome'ler, yeşil, esmer ve kırmızı su yosunları en önemli gruplannı oluştururlar. 2.1.1. Plankton'ların (Chlorococcales, Volvocales) Herbaryumu Planktonlar deniz, göl, havuz ve nehir gibi ortamlarda su içinde serbestçe yaşayan küçük mikroskobik yosun ve hayvanlardır. Yosun kısmı fito-plankton olarak adlandırılır. Bir çembere geçirilen ipekten yapılmış ince ağ şeklindeki torbaların su içinde yavaşça çekilmesi ile toplanırlar (Şekil 5.b). Torbanın uç kısmında metalden yapılmış koni şeklinde bir kap bulunur. Koni şeklindeki kabın ucunda bir musluk vardır ve çekme sırasında kapalıdır. Çekme sırasında koni şeklindeki kabın içine toplanan planktonlar musluk açılarak bir tübe alınırlar. Ağın delikleri en küçük flitoplanktonları bile içeriye süzdürebilecek küçüklükte olmalıdır. Toplanan fitoplanktonlar dibe çöktükten sonra üstteki fazla su alınır ve tatlı su yosunlarında verdiğimiz formülle hazırlanan eriyik içine konurlar. 2.1.2. Mavi-Yeşil Alglerin (Cyanophyta) Herbaryumu Mavi-yeşil alg'ler kimyasal test yapılarak tayin edilirler. Ancak bu tayin için örneklerin kurumamış olması gerekmektedir. Bunun için tatlı su yosunlarını koruduğumuz eriyik içinde saklanabilirler. Tatlı su ve deniz yosunları toplanırken rastlanılan mavi-yeşil yosunlarda toplanırlar. Toplanan bu yosunlar kağıt ve küçük mika parçaları üzerine alınarak kurutulurlar. Mavi-yeşil yosunları tanımak oldukça güç olduğu için botanik bilgisine ve deneyime gereksinim vardır. Yine de bir yol gösterici olarak bu yosunların cıvık ve kaygan bir yapıda olduğu ve isimlerinin renkleri ile uygunluk göstermediği bilinmelidir. Mavimsi-yeşil olabildikleri gibi eflatun, kırmızımtırak, siyahımsı-yeşil veya diğer renklerde olabilirler. Fakat hiç bir zaman çayır yeşili renginde olmazlar. Bu nedenle renkleri dikkatlice gözlenerek not edilmelidir. 2.1.3. Diyatomelerin (Chrysophyta) Herbaryumu Bu mikroskobik yosunların isimlendirilmeleri için silisyumdan yapılmış bir iskeletlerinin olması gerekir. Yalnız bu tip iskeleti olan diyatomeler toplanmış ise, örnekler havada veya bir pres içinde kurutulabilir veya formol içinde saklanabilirler. Diyatomeler deniz ve tatlı su planktonları içinde bulunurlar. Tatlı sularda ve tatlı su yosunlarının bulunduğu her ortamda diyatomelerin bulunabileceği ve toplanabileceği düşünülebilir. Sarımsı-kahverengi, zeytin yeşili ve grimsi-yeşil renklerde olabilirler. Deniz yosunlarına yapışmış olarak bulunabildikleri gibi kayaların yüzeylerinde, gel-git olayının olduğu yerlerdeki kum ve çamurlarda da bulunurlar. Çamur yüzeyinde bulunanlar bir pipet yardımı ile toplanabilir. Kumda bulunanlar, kum ile birlikte alınarak bir kap içine konulur. Kum dibe çöktükten sonra üstte kalan su başka bir kaba aktarılır ve bir iki saat bekledikten sonra dibe çöken Diyatomeler ayrı bir kap içine alınarak saklanırlar. Kahverengimsi-gri-yeşil ve yapışkan olan türleri liman ve dalgakıran duvarlannda bulunabilirler. Diğer bir ortamda kabuklu deniz hayvanları ve bunların yaşadıkları yerlerdir. Deniz hıyarı (Holothuria)'nın midesi diyatome bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. 2.1.4. Deniz Yosunlannın (Chlorophyta, Phaeophyta, Rhodophyta) Herbaryumu Toplayıcı, aynı ortamdan ve aynı derinlikten toplanan yosunları en küçük örneğe kadar aynı naylon torbaya koymalıdır. Eğer daha aynntılı bir toplama gerekiyorsa küçük ve narin örnekler, plastik tüplere veya küçük kavanozlara, büyük örnekler ise gazete kağıtlan arasına, büyük naylon torbalara veya sepetlere konulur. Kayalık bir ortamda çalışılıyorsa cam kavanoz ve benzeri cam eşya kullanmak çalışma güvenliği bakımından kullanışsızdır. Toplanan örneğin olgunlaşmış olması, adlandırma çalışmalarında çok önemlidir. Genç örneklerin adlandınlması olanaksızdır. Deniz yosunları bulundukları derinliklere göre değişik toplama araçlan ve yöntemleri ile toplanırlar. Derinliği az olan kıyı bölgelerinde taşlık ve kayalık ortamlarda toplama yapılıyor ise lastik ayakkabı veya çizmeye gereksinim olabilir. Yosunlar bıçak veya kesici bir alet yardımı ile tutundukları ortamdan dikkatlice alınırlar. Bir jeoloji çekici tutundukları ana kayayı kırmak için çok yararlıdır. Su derinliğinin fazla olduğu yerlerde dalışlar yapılarak alg'ler toplanırlar. Bu toplama sırasında balıkadam gözlüğü kullanmak alg'leri iyice görmek için gereklidir. Örnekler naylon torbalara konularak suyun içinde rahatlıkla taşınabilirler. Çok derin sulardaki alg'leri toplamak için balık avlamada kullanılan Trol ağlarından ve sünger toplamada kullanılan Kangava ağlanndan yararlamlır. Toplama işi bittikten sonra örnekler 3 yöntemle saklanabilirler. Koruyucu bir eriyik içinde, Pres yapılarak, Havada kurutulup, büzülmeye bırakılarak. 1. Koruyucu bir eriyik içinde saklama: Kullanılacak eriyik deniz suyuna %5'lik formol konulması ile elde edilir. Sıcak iklimlerde bu eriyiğin yarısı alkol yarısı formol olarak hazırlanmalıdır. %5'lik formolün hazır olmadığı durumlarda, çalışma ve malzeme taşıma güçlüğü olan ortamlarda çalışırken plastik kapta taşınan %40'lık formol kavanoza konan deniz suyuna burnumuza formol kokusu gelinceye kadar damlatılır. Elde edilen karışım yosunları korumaya yeterlidir. 2. Preste kurutularak saklama: Bu yöntemle kurutmada; pres, kurutma kağıdı, oluklu mukavva, orta kalınlıkta ve düzgün yüzeyli temiz kağıt, kurutma kağıdı boyutlarında kesilmiş beyaz havsız bez veya yağlı kağıt, paslanmaması için çinkodan yapılmış bir küvet, iğne, pens, delikli ince çinkodan yapılmış bir levha veya kalın camdan levha gereklidir. Toplanan yosunlar deniz suyu veya tatlı suya konularak üzerindeki kum veya diğer yabancı maddelerden iyice temizlenir. Temizlenmiş ve presi yapılacak örnek özel yapılmış kap içine yerleştirilir (Şekil 5.c). Genellikle ince yapılı yosunların su içinde doğal görünüşleri bozulabilir ve tallusları üst üste gelebilir. Bu şekilde kağıt üzerine alınarak pres yapılması, adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyemediğimiz için iyi değildir. Bu nedenle pens ve iğne yardımı ile yosunun doğal görünümü verilmeye çalışılmalıdır. Sonra uygun büyüklükte beyaz bir kağıt kabın eğimli kısmından dikkatlice yosunun altına sürülür ve beyaz kağıt altına da delikli çinko veya cam levha yerleştirilir. Beyaz kağıt levha ile birlikte kabın eğimli kısmından yavaş yavaş dışarı çekilirken iğne ve pens yardımı ile yosun kağıt üzerine tüm özellikleri gösterecek şekilde yerleştirilmeye çalışılır. Bu işlemin yapılması sırasında özen gösterilmesi adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyebilmemiz için çok gereklidir. Kabın içinden çıkarılan ve üzerinde yosun bulunan beyaz kağıt dik tutularak suyun süzülmesi sağlanır. Sonra kurutma kağıdı (papya) üzerine konulur ve üstüne bez ve yağlı kağıt yerleştirilir. Bez ve yağlı kağıt yosunun kurutma kağıdına yapışmamasını sağlar. Bu işlem her yosun için tekrarlanarak örnekler üst üste konulur ve preslenir. Sıcak iklimlerde yosunlar preste çürümeye başlayabilir. Bunu önlemek için %50 alkol, %5 formülden oluşan koruyucu eriyikte kağıt üzerine alınmadan 2-3 gün bekletilir. Presten çıktıktan sonra alkolde eritilmiş % 1 cıva klorür ile boyanabilir veya %1.8 hidroksi-quinolin sulfat ile muamele edilerek tekrar prese alınıp kurutulurlar. 3. Havada kurutulup büzülmeye bırakılarak saklama: Çalışma sırasında presler yanımızda bulunmuyorsa, toplanan yosunlar gazete kağıtları içine sarılır ve açıkta kurutmaya bırakılır. Ancak doğrudan güneş ışığı altına bırakılmamalıdır. Bu şekilde kurutulan yosunların laboratuvara veya herbaryum merkezlerine getirilirken kırılmamaları için dikkat edilmelidir. Çalışma merkezlerine gelince su içine konularak yumuşatılır. Bir önceki yöntemde olduğu gibi beyaz kağıt üzerine alınarak preslenir ve kurutulurlar. 2.1.5. Tatlı Su Yosunlannm (Chlorophyceae, Conjagatophyceae, Characeae) Herbaryumu Bu yosunlar, nemin çok yüksek olduğu yerlerde, göllerde, hareketsiz ve durgun sulardaki yüksek bitkiler arasında, akıcı ve durgun akan sularda yeşil veya kahverengi renkleri ile göze çarparlar. Bu yosunların arasında mikroskobik yosunlar da bulunabilir. Bu mikroskobik yosunları toplamak için toplayıcının bir kaşık kullanması ve topladığı örnekleri bir kavanoz veya tüpe koyması gerekmektedir. Toplanan bu örnekleri koruyucu eriyik içinde saklamak adlandırma çalışmaları sırasında büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu nedenle örnekler aşağıda verilmiş formüle göre hazırlanan eriyik içinde de korunurlar. İyot 0.5gr. Potasyum iyodür 1.0 gr. Glasial asetik asit 4 cc. Formol 24 cc. Su 400 cc., Su olarak yosunlann toplandığı ortamdaki (göl, dere, havuz gibi) su kullanılabilir. Tatiı sularda bol olarak görülen Characeae üyelerinin toplanması için en uygun yöntem tırmık veya ucunda değişik yönlere bakan uçları olan kancalardır (Şekil 5.a). Sığ ve kıyıya yakın yerlerde çalışırken elle veya sopa ile toplamalarda örneklerin köklü alınmasına dikkat edilmelidir. Daha derin sularda tırmık veya ipin ucuna bağlanrnış kanca ile toplama yapıldığında örnekler bazen zorunlu olarak parçalı halde toplanacaktır. Dioik türlerde her iki eşeyden de örnek alınmasına dikkat edilmelidir. Bir çok Characeae üyelerinde üreme organları yaz aylarında, çok az üyelerinde ise ilkbahar aylarında olgunlaşırlar. Toplanan örnekler eğer o anda prese konmayacak ise çift kat gazete kağıdına rulo halinde sarılarak pres yapılacak yere kadar veya bir gün boyunca saklanabilirler. Ancak sıcak havalarda gazete kağıdını nemli tutmak örneğin kuruyup kırılmaması ve parçalanmaması için çok önemlidir. Toplanan örnekleri naylon torbalar veya taşıma kutuları içine rastgele koymak örneklerin birbirleri ile karışmasına neden olacaktır. Characeae türlerinden bazıları eğer dikkatlice herbaryumu yapılırsa ve özenle kurutma kağıtları arasına yerleştirilirse diğerlerinden çok daha iyi herbaryum örneği olurlar. Eğer örnekler kötü kurutulmuş ve özenle preslenmemişlerse görünüşleri çok kötü olur ve bu örnekler ilmi çalışmalar için yararlı olmazlar. Characeae familyasından Nitella cinsi yosunlara uygulanan yöntem ile kurutulur. Characeae türlerinin herbaryum yapılırken gazete kağıdının çift kat kullanılması yararlıdır. Ancak yosunlar da olduğu gibi üzerine bez konularak pres yapılmalıdır. Üreme organları bulunan örneklerden bir kaç tanesi koruyucu eriyik içine konulmalıdır. 2.2. Mantarların Herbaryumu 2.2.1. Mantarların Toplanması Toplama yöntemi toplanacak mantarın cinsine göre değişir. Ağaç kabuk veya toprak üzerinde bulunan mantarlar yani kolayca pres olmayanlar toplandıktan sonra gazete kağıdı veya plastik kaplara konulur. Şapkalı mantarlar ise gazete kağıdı veya yağlı kağıda ayrı ayrı sarıldıktan sonra göz göz ayrılmış özel tahta veya metal kutulara (Şekil 5.d) veya plastik kaplara yerleştirilir. Yapraklar veya otsu bitkiler üzerinde bulunan parazit mantarlar, üzerinde bulundugu çiçekli bitki ile beraber toplanır ve bitkiler çiçekli bitkiler herbaryum yöntemi uygulanılarak pres edilirler. Mantar toplanmasında gerekli olan malzemeler: Metal kutu, sepet veya plastik kap. Çakı, budama makası, küçük testere gibi kesiciler Gazete kagıdı veya yaglı kagıt. Toprak mantarları için kagıt zarflar. Cam kavanozlar (alkol veya formolde saklamak için), Pres ve kurutma kagıt1arı, Arazi not defteri, Boyuna asılabilecek küçük bir büyüteç. 2.2.2. Mantarlann Korunması Çalışmalar için degişik mevsimlerde toplanan mantarların korunması genel olarak bir sıvı içinde yapılır. Bu koruyucu sıvı %40'lık formolden %5. glasial asitten %5, %70'lik alkolden %90 koyarak hazırlanır. 2.2.2.1. Renkli Mantarlann Korunması Bu tür mantarların korunabilmesi için özel hazırlanmış eriyikler içinde saklanması gerekmektedir. Renkleri suda kaybolmayan mantarlar için; Cıva asetat 10 gr. Glasial asetik asit 5 cc. Su 1 000 cc. şeklinde hazırlanır. Renkleri suda kaybolan mantarlar için; Cıva asetat 1 gr. Dogal kurşun asetat 10 cc. Glasial asetik asit 10 gr. Alkol (%90) 1000 cc. şeklinde hazırlanır. Çinko sülfürlü koruyucu; Çinko sülfür 25 gr. Formol (%40) 10 cc. Su 1000cc. şeklinde hazırlanır. 2.2.2.2. Yeşil Bitkilerin Parazitik Mantarlar ile Birlikte Korunması Parazit mantarları taşıyan bitkilerin yeşil renkleri ile korunması arzu edilir. Bunun için yeşil bitkiler 4 oran suyu 1 oran doymuş glasial asetik asit ile bakır asetat kristalleri konularak hazırlanmış eriyik içinde kaynatılırlar. Bu kaynatma işlemi, bakır asetatın bitkideki klorofil çözüp yerine geçinceye kadar devam eder. Bu şekilde işlem görmüş ömekler %5'lik formol içinde saklanırlar. Daha iyi bir yöntem ise ömekler %5'lik bakır sülfat içinde en az bir saat yıkanırlar. Yıkanan örnekler 1000 ml.saf suya %5-6'lık kükürt dioksit eriyiğinden 15 ml. konularak hazırlanmış karışımın içine konularak kapalı bir kapta saklanırlar. Meyvalar için eriyik içine 20-30 rnl. beyaz gliserin ilave edilmelidir. 2.2.2.3. Kültür Mantarlarının Stoklarda Saklanması Stoklarda canlı olarak saklanması istenilen mantarlar agar-agar üzerine –20°C'de ortalama 6 ay ile en çok 1 yıl arasında tutulurlar. Bu zaman içinde ölmemeleri için tekrar kültür yapılması gerekmektedir. Diğer bir yöntem ise sterilize mineral yağının içine atılarak (yağ içinde devamlı batık duracağı için) senelerce saklanması söz konusudur. En iyi yöntem olarak sporların liofil ile muamele görmesi veya kuru olarak dondurulup saklanmasıdır. Bu yöntem ile en az 20 yıl kültüre alınmadan saklanması mümkündür. 2.2.2.4. Mantarlann Kuru Olarak Saklanması Mantarlar kuru olarak çok uzun yıllar saklanabilirler. Otsu bitkilerin üzerinde, yapraklarında bulunan parazit mantarlar, o bitkilerin preslerde kurutulması ile uzun yıllar saklanabilir. Şapkalı mantarlar toplandıktan sonra tahta veya metal kutular içinde kurutulmaya bırakırlar. Kurutulmuş mantarlar, büyüklüklerine göre yapılmış gözlerin içine konularak saklanırlar. Böceklerden korunmaları için paradiklorobenzen ile zehirlenirler. 2.3. Likenlerin Herbaryumu 2.3.1. Likenlerin Toplanması Likenler kaya, taş, ağaç, odun, ağaç kabuğu, sürgün, yaprak, çürümüş ağaç gövdesi üzerinde, yosunlar arasında ve seyrek olarakta kemik, cam ve deri parçaları üzerinde yetişebilirler. Bu çok değişik ortamlarda yetişmeleri nedeni ile farklı toplama yöntemleri uygulanır. Likerıin toplandığı ortamın tam olarak tanımlanması gerekir. Ömeğin: kayanın cinsi, üzerinden toplandığı ağacın cins ismi, gölge ve nem durumu tam olarak not edilmelidir. Bu bilgiler likenlerin adlandırılması için çok önemlidir. Toplama için gerekli olan gereçler şunlardır. Bir jeolog çekici. Kısa uçlu bir keski, sert keskin bir çakı (gerektiğinde çekiç vuruşlarına dayanıklı olrnalı), budama makası (sürgünler için) gibi kesiciler, Arazi not defteri, Pres, kurutma ve gazete kağıtları, Gazete kağıtlarından hazırlanmış değişik boyda zarflar Boyunda taşınabilecek bir büyüteç Likenler vejetatif şekillerine göre şu başlıklar altında toplanabilir. Kabuksu (Krustaseus) Likenler Bu likenlerin tallusları ağaçlar, topraklar ve kayalar üzerinde az veya çok gelişmiş bir kabuk oluştururlar. Liken bulunduğu ortama çok yakındır ve bazen tamamen gömülmüştür. Likenleri toplarken bağlı bulunduğu ortamdan kopanlmaya çalışılırsa, adlandırmada çok önemli olan likenin kenarları bozulacağı için kesinlikle adlandırılamazlar. Bu şekilde toplanan örneklerin hiç bir ilmi değeri yoktur. Bir çok tür ise sarı-kahverengi renkte olduğu için bu renk tonları çok iyi gözlenmeli ve değişik türlerin toplanılmasına çalışılmalıdır. Kabuklar ve odunlar üzerinde bulunan likenler genellikle bir çakı yardımı ile likenin hemen altından kabuk veya ağaçtan bir parça kesilerek alınırlar. Sürgünlerde bulunanlar ise bağ makası ile kesilerek alınır. Karayosunları ve topraklar üzerinde bulunanlar genellikle çok narindir ve dikkatlice toplanmalıdır. En iyi yöntem, liken bir çakı yardımı ile hemen altından alınmalı ve kütle halinde bir kutuya konulmalıdır. Eğer kutu yoksa kalınca kağıttan yapılmış bir zarf içine konularak düz bir durumda tutulmalı, sallama ve titremelerden korunmalıdır. Kayalar üzerindeki likenleri toplarken, likenlerin üzerinde geliştikleri kayadan büyükçe bir parça koparılarak alınır. Üzerinde değişik türlerin bulunduğu büyük kaya parçalarını koparmak, tek bir liken türünün bulunduğu küçük parçaları koparmaktan daha iyidir. Bu şekilde toplanan kaya likenleri bir kağıda sanlır ve çantada birbirlerine sürterek örneklerin bozulmamaları için kalın kağıtdan yapılmış zarflar içine yerleştirilirler. Kaya likenlerini bir çakı yardımı ile kayalar üzerinden sağlam bir şekilde sıyırarak almak olanaksızdır ve örnekler alınırken bozulurlar. Yapraksı (Follos) Likenler Kabuksu likenlerde uygulanan yöntemin aynısı uygulanır. Likenin tam olarak toplanılmasına hatta örnek büyük olsa bile dikkat edilmelidir. Likenler içinde renklerini en fazla değiştiren yapraksı likenlerdir. Bunun için toplandığı andaki rengi adlandırma çalışmalarında çok önemli olduğu için kesinlikle not edilmelidir. Dalsı (Fruticos) Likenler Toplanması oldukça kolay olan örneklerdir. Toplanma sırasında kaide diskleri bağlı bulundukları ortamdan kolaylıkla ayrılmazlar. O nedenle dikkatlice kaide diskinin likenle beraber alınmasına çalışılmalıdır. Bağlı bulundukları ortamın özelliklerinin not edilmesi çok önemlidir. Özellikle Usnea cinsinde. 2.3.2. Likenlerin Saklanması ve Etiketlenmesi Likenler çok yavaş kurutulmaya bırakıldıkları zaman üzerlerinde pas ve mantarlar kolaylıkla gelişebilir. Bunun için kesinlikle çok iyi kurutulmalıdırlar. Kabuklu likenler güneş ışığı altında veya orta sıcaklıktaki bir odada 24-46 saat kurutulmaya bırakılırlar. Yapraksı ve çalımsı likenler kurutma kağıtları arasında kurutulmalı ancak pres içinde sıkıştınlmamalıdırlar. Kurutma kağıtlarının ağırlığı yeterince baskı yapacağı için sıkıştırmaya gerek yoktur. Çalımsı likenler taze iken pres edilmelidirler. Dikkat edilecek nokta adlandırma çalışmalannın rahat yapılabilmesi için tallusları düzgünce açılarak iyi görünmeleri sağlanmalıdır. Örnekler kurumuş ise nemlendirilerek gevşetilir ve sonra pres edilirler. Bu yöntem Usnea cinsi için kolaylıkla uygulanabilir. Örnekler kurutulduktan sonra kalın kağıttan yapılmış zarflar içine yerleştirilir. Külah veya şapka şeklinde olan zarflar en kullanışlı olanlandır. Külahın tepe kısmı katlanarak ek bir kapak da oluşturulabilir. Eğer normal zarflar kullanılıyorsa zarfın zamklı kısmının likene değmemesine dikkat edilir. Bu şekildeki içinde liken ömekleri bulunan zarflar herbaryum kartonlanna zarfın altına zamk sürülerek yapıştınlır. Kaya likenleri ise kaya parçası ile bir fılitre kağıdına sanlarak zarfın içine yerleştirilir. Tüm bilgiler herbaryum merkezinin özel etiketi üzerine yazılarak, etlket zarfın üstüne yapıştınlır. 2.4. Ciğerotları Karayosunlarının Herbaryumu Ciğerotları ve Karayosunları, ağaç kabukları, toprak ve kayalar üzerinde, çok nemli olan kaya oyuklarında, eğreltl otu rizomlan, su serpintilerinin çarptığı kayalarda ve bazı türler ise durgun veya akan sularda batık olarak bulunurlar. Likenlerin toplanmasında kullanılan gereçler (budama makası hariç) kullanılır. Doğada çok karmaşık ve iç içe bulunduklarından arazide türlere ayrılarak toplanmaları oldukça zordur ve özellikle küçük örnekler toplama sırasında gözden kaçabilir. Özel olarak bir grup ile çalışan toplayıcılar arazide ömekleri tanıyıp sınıflandırabilirler. Ancak tüm ömeklerin toplanması yapılıyor ise o zaman bazen bir zarf içine birden fazla tür girebilir. Bu türlerde adlandırma sırasında ayrılarak ayrı ayrı zarfların içine konulur ve toplama numarasına a. b. c diye ayrılarak numaralanır (Ömek: 3253-a. 3253-b. 3253-c gibi). Ağaç kabukları üzerinde bulunanlar çakı ile sıyrııarak kabukla beraber, kayalar üzerinde bulunanlar ise kaya çekici ile kınlarak örneğe zarar vermeden alınırlar. Toprak üzerinde bulunanlar çakı yardımıyla ince bir toprak tabakası ile beraber alınmalıdır. Toplanacak karayosunlarının kapsüllü olmasına dikkat edilmelidir. Kapsüllü durumuna her zaman rastlanmaz. O zaman vejetatif kısımları alınır. Bu durum gözönünde tutularak karayosunları adlandırma anahtarları vejetatif karakterlere göre de yapılmıştır. Gerçekte, bazı karayosunlarının kapsülleri bile bilinmemektedir. Bu nedenle kapsüllü örnekler toplanırken, steril (kapsülsüz) örneklerden de alınmalıdır. Toplanan örnekler önceden hazırlanmış gazete kağıtlarından yapılmış zarfların içine konulur ve zarfın üstüne toplama numarası yazılarak, aynı numara deftere yazılır ve karşısına da toplandığı ortam (kaya, ağaç, toprak, su v.b.) ve toplandığı ağacın türü yazılır. Eğer ağacın tür ismi bilinmiyorsa, sonradan adlandırmak için ağaçtan örnek alınır. Bu şektide zarflara konulmuş örnekler kurutma kağıtları arasına yerleştlrilerek kurutulur, ancak presin sıkılması gerekmez. Örnekler üst üste konulduğundan kendi ağırlıkları yeterlidir. Adlandırma çalışmaları sırasında kurumuş örneğin kapsüllü ve vejetatif kısımlarından parça koparı

http://www.biyologlar.com/herbaryum-teknikleri-1

Köpeklerin Kökeni Kurt DNA’sıyla Çözüldü

Köpeklerin Kökeni Kurt DNA’sıyla Çözüldü

Yeni keşfedilen bir kurt türüne ait DNA analizi, köpeklerin 40 bin yıl önce kurtlardan ayrılmış olabileceğini tespit etti. Köpeklerin insan tarafından evcilleştirildiği tarih de sanılandan daha eski olabilir. Bilim insanları, kurtlara ait kemikler üzerinde yapılan analizler sonucunda insanın en iyi dostu köpeğin sanılandan daha eski bir tarihte ortaya çıkmış olabileceğini ortaya çıkardı. Geçmişteki analizlerden elde edilen bilgiler kurt ile köpeklerin 16 bin ila 11 bin yıl önce birbirlerinden ayrılmış olduklarını öne sürmüştü. En son araştırmada, İsveç Doğal Tarih Müzesi’nden Love Dalen, Rusya’nın kuzeyindeki Taimyr kentinde bulunan 35 bin yıl öncesine ait bir kurdun genomunu çıkardı. Karbon tarihleme yöntemine göre yapılan analizde, kurt ile köpeklerin zamanla arasında oluşmuş olabilecek genetik farklılıkların tespit edilmesi amaçlandı. Analizler, kurt ile köpeklerin 27 bin ila 40 bin yıl öncesine uzanan dönemde birbirlerinden ayrıldığına işaret etti. DNA ve arkeolojik delillere dayanan en yeni sonuçlar, köpeklerin insanlarla sanılandan daha uzun bir zamandır yaşadığına işaret etti. Dalen ve ekibi, kuzey bölgelerinde yaşamış olan ilk köpek türlerinin Taimyr kurduyla çiftleşerek soğuğa karşı dirençli yeni türlee de ortaya çıkarmış olabileceğini belirtti. Bu köpek türleri arasında husky, Grönland kızak köpeği, Çin Shar-pei ve Finlandiya spitz türünün olduğu tahmin ediliyor. Evcilleştirme ne zaman başladı? Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmada, köpeklerin ne zaman ve nasıl ortaya çıkmış olabileceğine dair yeni bilgiler elde edilse de, nasıl evcilleştirildikleri hakkında ipucu bulunamadı. Bilim insanları, 40 bin yıl öncesine uzanan dönemde değil, ardından gelen binlerce yılda köpeklerin insanlarla yaşamaya başlamış olabileceğini belirtti. Oxford Üniversitesi’nden Laurent Frantz, yaşanan farklılaşmanın ‘iki kurt popülasyonu arasında mı yoksa kurtlar ile köpekler arasında mı yaşandığını net olarak bilmediklerini’ not düştü. Dalen, ilk köpek türlerinin ortaya çıkışı hakkında daha detaylı bilgi edinebilmek için kurt ve köpeklere ait kalıntılar üzerinde genetik ve morfolojik analiz yapılması gerektiğini söyledi. Dalen, ‘ilk insanların son Buzul Çağı’nda köpeklerin yardımını almış olmasının büyük bir şans olduğunu’ söyledi. Çin Bilim Akademisi tarafından Mayıs 2013’te yayımlanan araştırmada, köpeklerin 32 bin yıl önce bozkurtlardan evrim geçirdiği öne sürülmüş ve binlerce yıl insanlarla yaşadıkları için sinir ve sindirim sistemlerinin bize çok benzediği belirtilmişti. Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırmada, köpek ve insan beynindeki kimyasalları etkileyen kimyasalların benzer olduğu ifade edilmişti. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/kopeklerin-kokeni-kurt-dnasiyla-cozuldu

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Todd S. Marshall 23 yılı aşkın süredir eğlence sektörü için fikir ve illüstrasyon yaratıcılığı yapıyor. Pek çok alanda uzmanlaşmış olan Marshall, yalnızca son 11 yıldır oyun sektöründe; Sunstorm'da baş sanatçı, Ubisoft'ta sanat direktörü ve Volition'da kıdemli konsept sanatçılığı rollerini üstlendi. Bu süreç boyunca Marshall, kendisini ve yeteneklerini daha iyi tanıyarak pek çok fikre hayat vermeyi başardı.   Son yıllarda oyun endüstrisinde oluşturduğu kimliğine ek olarak, Marshall dünyadaki paleo-illüstratörlüğünün öncülerinden sayılıyor. Dr. Paul Sereno ile birlikte yeni keşfedilmiş tarih öncesi hayvanların rekonstrüksiyonunu yaparak bilime ve sanata büyük katkıda bulunuyor. Marshall'ın çoklu ortamda hazırladığı eski yaşam çizimleri dünya çapındaki pek çok akademik bazlı bilimsel yayında, televizyon programlarında ve belgesellerde yer aldı. Eserleri Smithsonian ve Amerikan Doğal Tarih Müzesi gibi pek çok tabiat tarihi müzesi aracılığıyla dünya çapındaki ilgililerine sergilendi. Çalışmaları kendisine pek çok ödül de kazandırdı ve dünyaca tanınan National Geographic, Science Illustrated, Discovery ve Science dergilerinde yerini aldı. Marshall'ın zamanla artan popüleritesi onu pek çok bilimsel, destekleyici ve eğitici program için aranan sanatçı yaptı.  Marshall'ın bilim ve eğitimi destekleyici yönü “Keşif Projesi” (Project Exploration) adlı, çocukların bilimsel keşif ve yenilikçi eğitim imkanlarına ulaşmasını sağlayan gönüllü organizasyona verdiği destekle de öne çıkıyor. Todd Marshall eski zaman sanatçılığı alanında tanınmadan önce, Los Angeles'ta yeteneklerini geliştirebilmek adına yıllarca çalıştı. Bu süreçte Hollywood'un bazı elit klüpleri için motorsiklet tankları boyamaktan ünlü hard rock gruplarının albüm kapaklarının tasarımına kadar pek çok ve farklı işle uğraştı. Başarılarıyla bize de adını duyurmuş olan Todd Marshall'la paleo-illüstratörlük hakkında küçük bir röportaj yapma fırsatımız oldu. Eminim ki Marshall'ın tavsiyeleri ve içten önerileri eski zaman çizimine ilgi duyan ve duymayan herkesin ilgisini çekecek ve herkes için yararlı olacaktır. “Her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir.”   Sayın Marshall, biz sizi herşeyden önce bir plaeo-illüstratör olarak tanıyoruz ve en çok bu alandaki çalışmalarınızı biliyoruz. Siz de kendinizi bu şekilde mi adlandırıyorsunuz?   Kendimi, son 24 yıldır çalıştığım eğlence endüstrisinde sanat yönetmeni ve kıdemli konsept sanatçısı olarak da tanımlıyorum. Özellikle de dijital oyun endüstrisinde.   Açıkcası bilime, tarih öncesi canlılara, hayvan sistematiğine ve anatomisine olan tutkum benim ikinci uğraşımı oluşturuyor. Tarih öncesi canlılar ve yaşadıkları çevre hakkında çalışmak, bunları araştırmak ve ilgili çizimler yapmak için elimden geldiği kadar zaman ayırmayı seviyorum fakat bunu konsept sanatçılığı işimle dengelemem gerekiyor. Chicago Üniversitesi'nden Dr. Paul Sereno ile birlikte olan çalışmalarınızın size nasıl bir katkısı oldu? Hala Dr. Sereno ile birlikte çalışıyorum. Bu inanılmaz bir deneyim. Paul ve takımıyla çalışmak benim için bir rüyaydı. Bu durum, onun için, bilim için ve halk için kendimi ve sanatçılığımı hep daha iyi olmaya zorlamama neden oldu. Kendisiyle yeni keşfettikleri inanılmaz yeni hayvanların rekonstrüksiyonu için yakın bir çalışma içindeyiz. Bu inanılmaz ciddiye aldığım bir iş, en güncel bilimsel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum.  Paul ve birlikte çalıştığı grubun her üyesi inanılmaz yetenekli ve her biri yaptıkları şey için çok sıkı çalışıyorlar. Genellikle, yeni bir hayvanı halka veya bilime arz etmek yıllarını alıyor. İşimi, oluşum sürecininin işleyişindeki yerimi, yeni bir hayvanın rekonstrüksiyonundan aldığım hazzı çok seviyorum ama öte yandan da çok çalışma ve sorumluluk gerektiriyor. Bu çalışma pek çok açıdan daha iyi bir sanatçı olmamı sağladı. Bu denli yetenekli ve zeki insanlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İllüstrasyonlarınız bilim dünyası için oldukça değerli. Bu sizin için yeterince tatmin edici mi? Teşekkür ederim, ne kadar hoş bir söylem. Bilime ufak bir açıdan dahi olsa katkı sağlayabilmek her zaman amacım oldu. Bilimin ve sanatın bir esin kaynağı olabilmesi, birlikte bir hikayeyi anlatabilmesi ve tanımlanmış temalara anlam kazandırabilmesi ne kadar da mükemmel bir şey. Bir eski zaman sanatçısı olarak amaçlarımdan birinin genç insanlara hayal güçlerini geliştirebilmeleri adına ilham verebilmek olduğuna inanıyorum; zihinlerini ateşlemeyi, doğamız ve onun inanılmaz geçmişi hakkındaki bilgiye yönelik bir açlık uyandırmayı amaçlıyorum. Ben pek çok kitaptan haklarında bilgi edindiğim pek çok eski zaman sanatçısından ilham aldım. Bugün aynı ilhamı ben de genç beyinlere verebilmek istiyorum. İyi bir illüstratör olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mı? Bu hep çok zor bir soru olmuştur. Bildiğiniz gibi herkes farklı altyapı ve deneyimlere sahiptir. Oldukça basite indirgersek iyi çalışılmış bilimsel süreç ve ilgi diyebilirim. İlgili konular paleontoloji, karşılaştırmalı omurgalı anatomisi, biyolojik sistemler, hayvan davranışları, doğal ekosistemler, yer bilimi, eski zaman botaniği, fosil oluşumu ve daha pek çoğu olabilir. Sanatsal kısmı içinse yeteneklerin gelişmesi için sürekli pratik yapmak gerekiyor. İkisinden bir harman ortaya çıkarıp sanat değeri olan bir şey yaratmalı ve bunu ulaşabildiğin her profesyonel alana yaymalısın. Çalışmaların ve portfolyonu yayınlayabilmek için bir internet sitesi yaratmalısın. Bilimsel toplantılara katılıp ilgili bilim insanlarıyla tanışmalısın. Konsept sanatçılığının meslek olarak dünyada ve ABD'de günümüzdeki yeri nedir? Konsept sanatçılığının öne çıkması gerçekten zor, size bu durumu tatlı bir hale sokup anlatmayacağım. İlgili şirketlerde iş imkanı çok az ve bu yüzden rekabet oldukça fazla. Mezun öğrenci sayısının artışıyla da bu rekabet katlanıyor. Son birkaç yıldır pek çok ülkede baş gösteren ekonomik sorunlar da konsept sanatçılığı dalındaki iş alanlarının azalmasına neden oldu. Maalesef, ekonomik zorluk süreçlerinde sanat, tasarruf yapılacak ilk alan olarak görülüyor. Sosyal ağlar üzerinden oynanan oyunlar oldukça hızlı gelişti ve daha ziyade resim taslaklarıyla ilgilenenler bu alandaki ilerleme sayesinde şanslı olanlardı. Fakat  gerçekçi karakterler ve çevreler yaratan sanatçılar şimdilerde zor durumda. AAA oyun stüdyoları beş yıl öncesine göre oldukça zor zamanlar geçiriyor. Türkiye ve Türk konsept sanatçıları hakkında bilginiz var mı? Evet, Türk komşularım var ve hepsi oldukça harika, sıcakkanlı, mağrur ve merhametli insanlar! Türkiye'nin derin ve büyüleyici bir tarihe sahip, harika insanlarla dolu güzel bir ülke olduğunu biliyorum. Genç insanların keşfetmesi için ne kadar da mükemmel bir birikim ve çevre! Genç bir sanatçı için gidip resmedebileceği pek çok yer olmalı. Maalesef tanıdığım bir Türk konsept sanatçısı yok. Eminim ki bir çok yetenekli Türk sanatçı vardır; onlarla tanışıp paylaşımda bulunmayı çok isterim. Dünyanın her yanındaki sanatçılar öznel yetilere, paylaşabilecekleri özel şeylere sahiptir. Hem de her biri. Hepsiyle tanışmak ayrı bir onurdur. Bu ne kadar da güzel bir armağan! Son olarak şunu eklemek istiyorum ki her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun, ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir. Hepimiz için, tüm insanlar için barış, anlayış, bilgi ve sevgi diliyorum. Bana Türkiye'deki sizlere ulaşabilme imkanı sağladığınız için teşekkür ederim, teşekkürler Bilim.org! Gerçekten ve samimiyetle bu benim için bir onurdur! Teşekkür ederim… http://www.bilim.org  

http://www.biyologlar.com/paleo-illustrator-todd-marshall

Stromatolitler ve Önemi

Stromatolitler ve Önemi

Kambriyen öncesi dönem demek olan Pre-kambriyen, yeryüzünün oluşumundan Kambri-yen’e kadar geçen dört milyar yıllık zaman di­limidir. Yeryüzü tarihinin 7/8’lik bölümü Pre-kambriyen’de geçer. Bu dönemde oluşmaya başlayan stromatolitlerse var olan en eski siya-nobakteri fosilidir ve bizlere ilk canlılar hak­kında bilgi verir. Siyanobakteriler, güneş ener­jisini kullanarak “fotosentez yapma” özelliği kazanmış ve oksijensiz olan okyanuslara oksi­jen aktarmaya başlamış bakteriler. Bu bakteri­lerin oluşturduğu jeolojik yapılar “stromatolit-ler” olarak biliniyor. İyi korunmuş bir stroma-tolitten milyarlarca yıl öncesinin iklimi, jeoloji­si ve coğrafyasına ilişkin verileri elde edebili­riz.Görsel: Bu örnek, Prekambriyen’in sonuna doğru Monta-na’da oluşmuş ve Rockies Müzesi’nde bulunuyor. Bu kalın kesit, su yüzeyine dik olarak alınmış. Bu fosil örneği bugün Shark koyunda bulunanlara ben­zerlik göstermekte. 4,7 milyar yıl önce meydana gelen dünya­nın koşulları çok farklıydı. İlk oluşum sırasın­da dünyanın dönüş hızı bugünkünden daha faz­la ve günler daha kısaydı. Bu dönemde yanar­dağ işlevlerinin çok daha yaygın ve etkin olma­sı bugün dünyada bir yaşamın oluşmasını sağ­ladı. Çünkü yanardağlar yalnızca kızgın lavlar değil, büyük Ölçüde su buharı, azot, karbondi­oksit, hidrojen, metan, amonyak gibi gazlar çı­karırlardı. Yerkürenin ya da yer kabuğunun al­tında bulunan bu atmosfer elemanları serbest oksijen içermiyordu. Dolayısıyla bu bileşimde­ki bir atmosfer bugünkü canlılar için ölümcül­dü; ama bu gazlar siyanobakterilerin varolma­sı ve canlılıklarını devam ettirebilmeleri için yeterliydi. Fotosentetik siyanobakteriler, Kam­briyen öncesi dönemlerden Arkeyan ve Prote-rozoik evre boyunca yeryüzünde oksijenin var olmasını sağladılar. Bu ilkel organizmalar, ekolojik değişikliklerde önemli role sahip ol­malarının yansıra, oksijeni okyanuslardaki de­mir iyonlarıyla birleştirerek demir yataklarını oluşturdular.Sol: “Octopus Springs” kanalında rastlanılmış bu örnek­ler, yalnızca birkaç santimetre büyüklüğünde ve Shark koyundakilere benzerlik göstermekte.Sağ: Diğer bir stromatolit örneği de, Dr. Ward’ın koleksiyonundan. Bu kayanın yüzeyi su yüzeyine paralel ve bu nedenle bu örnekteki mikroorganizmaların oluşturduğu yığınlar dairesel.Siyanobakteriler, iki milyar yıl önce dünya­da bir yaşam formunu başlattılar ve yeryüzün­de ilk defa deniz yüzeyinin hemen altında bu­lunan kaya şeklindeki yapıları oluşturdular, işte bu yapılara “stromatolit” adı verildi. Bu yapının nasıl oluştuğunu inceleyecek olursak; deniz suyu aracılığıyla taşınan kalsiyumkarbonat parçacıkları bakterilerin oluşturduğu ipliksi yığınlar üzerinde gelişti. Parçacıkların bak­teri yığınlarına tutunmasınıysa, siyanobakteri­lerin etrafını kuşatan ve yapışkan, akışkan olmayan müsilaj Özellikte kılıf sağladı. Kalsiyumkarbonat parçacıkları, yapışkan kılıf tara­fından yakalandı ve bu sırada yeni tabakalar gelişmeye devam etti. Bu tabakaların tekrarlanmasıyla bu yapı büyüdü.Görsel: Arkeyan ve Protozoik evrede her yerde bulunan stromatolitlere bugün nadir olarak rastlamaktayız. Bu stromatolit örneği de Rockies Müzesi’nde bu­lunmakta. Bu modele, Avustralya’nın, tuz oranı, sı­caklığı yüksek ve çok az sayıda canlının yaşadığı Shark koyunda rastlanmış.Stromatolitler, çoğunlukla çeşitli büyüklük­lerde küre ya da kubbe şeklinde görülürler. Neredeyse bütünüyle soyu tükenmiş ve yaşam alanları dünyanın birkaç yerinde bulunan stro-matolitlere, Avustralya, Çin, Rusya, Afrika, Ka­nada ve ABD’de bulunan dünyanın ilk milli parkı olan Yellowstone Milli Parkı’nın sıcak kaynaklarında rastlandı.Avustralya, büyük bölümü Prekambriyen kayaçlardan oluştuğu için, Antarktika dışında en yaşlı kıta olarak da anılır. İşte Avustral­ya’nın batı kıyılarındaki, Shark Koyu’ndaki stromatolitler, Hamelin gölcüğünün kenarında oluştular. Burada, 80 km’den daha fazla bir alanda, çeşitli boyutlarda ve biçimlerde stro­matolitler bulunur ve hâlâ gelişen bu yapıların 1000 yaşının üzerinde olduğu saptanmış durumda.Prekambriyen’de gelişen stromatolitlerse çok büyük boyutlarda geliştiler. Ancak, jeolojik olarak daha genç olan bu stromatolitler daha çok evrimli otçul organizmalar tarafından biçil­diğinden yalnızca otçul organizmaların olmadığı yerlerde, geniş yapılar halinde geliştiler.Stromatolitlerin dünyanın yalnızca belli yer­lerinde bulunmalarının temel nedeni olaraksa şu söylenebilir: Siyanobakterilerce geliştirilen stromatolitlerin geliştiği ortamlardaki suyun tuzluluk oranı normal deniz suyuna göre daha fazladır.1,5 MİLYAR YIL ÖNCE ZAMANYeryüzünde bulunan stromatol itlerle yapı­lan bir araştırma, milyarlarca yıl öncesine ışık tuttu. Söz konusu araştırmada, Çin’in kuze­yindeki Tianjin şehri yakınında bulunan Yans-han dağından alınan ve çok iyi korunduğu bi­linen stromatolit örnekleri kullanıldı. Araştır­macı Zhu Shixing, kullanılan stromatolit ör­neklerinin 1,3 ilâ 2,5 milyar yıl önce şekillen­diğini ve 3336 metre kalınlığında mavi alg fo­sili içerdiklerini belirtti. Bu mavi alg fosilleri 2000 çok ince parçaya ayrıldı ve yüksek ka­pasiteli mikroskoplarda incelendi. Zhu, bu araştırmanın dünya ve hatta tüm Güneş Siste-mi’nin evrimini anlamak için zaman koordi­natları sağladığını belirterek, 4,7 milyar yıl önce oluşan Dünya’nın dönüşünün zamanla yavaşladığını söyledi. Yine bu araştırmanın ışı­ğında şu bilgileri öne sürdü: 1,3 milyar yıl ön­ce, bir gün 15 saat, bir ay 42 gün ve bir yıl ise 13-14 ay ya da 540 gündü.Kaynaklarhttp://www.rockhounds.com/…/ stromatolite_hakatai4.jpg Demirsoy A., “Evrenin Çocukları, Yaradılışın Öyküsü”, Ankara, 1994.http://www.ntvmsnbc.comresimler: http://www.lpi.usra.edu/…/ p7310793_lg.jpgYazının hazırlanmasında yardımlarını esirgemeyen Doç. Dr. Emel Oybak Dönmez ve Doç Dr. Ali Dönmez’e tefekkür ederiz.Kaynak:http://www.biyolojiegitim.yyu.edu.tr/mk/st/st.htm

http://www.biyologlar.com/stromatolitler-ve-onemi

55 Bin Yıllık Kafatası, İlk Göçü Aydınlatabilir

55 Bin Yıllık Kafatası, İlk Göçü Aydınlatabilir

Arkeologlar İsrail’in kuzeyindeki bir mağarada 55 bin yıl öncesine ait bir insan kafatası keşfetti. Modern insan kafatasından neredeyse hiçbir farkı olmayan fosil, insanların Afrika’dan çıktığı ilk göç hakkında yeni bilgiler sunabilir. Modern insanın atalarının Afrika’dan çıkarak tüm dünyaya yayıldıkları göç hakkında yeni bilgiler sunacak önemli bir keşfe imza atıldı. İsrail’deki Manot mağarasında bulunan 55 bin yıllık kafatası, insanların Avrasya’ya 60-70 bin yıl önce ayak bastıklarına işaret ediyor. Journal dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Tel Aviv Üniversitesi’nden Profesör Israel Hershkovitz, ‘kafatasının çok ince olduğunu ve modern bir kafatasından neredeyse hiçbir farkı olmadığını’ söyledi. Hershkovitz, buna rağmen eski insam türlerine ait benzerlikler bulunduğunu da belirtti. Doğu Afrika’dan büyük bir göç yaşandığına dair önemli bir bulgu elde ettiklerini belirten Hershhovitz, “Atalarımız Sahara ve Namibya çölleri geçerek Akdeniz’in doğusunda 55 bin yıl önce yaşamaya başladı. Bulduğumuz kafatası insan evrimini anlamak için anahtar görevi görebilir” yorumunda bulundu. Modern insanı çağrıştırıyor Antik kafatasının arkasında bulunan belirgin çıkıntının, özellikle Avrupa’da bulunan ilk insanlara ait kafataslarıyla benzerlik gösterdiği ifade edildi. Araştırmacılar, buradan yola çıkarak Manot’da yaşamış insanların Yontma Taş Çağı’nda yaşamış Avrupalıların öncesini temsil ettiğini düşünüyor. BBC’ye açıklama yapan Londra Doğal Tarih Müzesi’nden Chris Stringer, ‘Manot fosilinin Afrika’dan 60 bin yıl önce ayrılan ve Asya ile Avrupa’ya dağılan ilk insanların az bulunan kalıntılarından birini temsil ettiğini’ belirtti. Stringer, kafatasının halen birçok eksik bilgi bulunan döneme ait daha fazla fosil bulabilmek adına ümit verici olduğunu söyledi. Bir diğer önemli keşif Tayvan’da Nature Communications dergisinde bu hafta içinde yayımlanan bir diğer önemli keşifte, 200 bin yıl öncesine uzanan bir çene kemiği bulundu. Balıkçılar tarafından kıyıdan 25 km açıkta çıkarılan çene kemiğinin, kısa ve geniş, aynı zamanda kalın ve büyük dişli olduğu, bu yüzden sınıflandırmasının yapılamadığı ifade edildi.   Stringer, çene kemiğinin modern insandan önce var olan ve kuzey-doğu Asya’da 400 bin yıl öncesine kadar uzanan Homo erectus türüne ait olduğunu tahmin ettiklerini belirtti. Bir diğer olasılık, Neandertallerin Asyalı akrabası kabul edilen Denisovan insanına ait olduğu. Çene kemiğinden DNA elde edilememesi, yeterli bilgi elde edilememesine neden olurken, modern insanın Uzak Doğu’da sanılandan daha eski tarihlerde var olduğu düşüncesi güçleniyor. Bilim insanları geçtiğimiz yıl Çin’de 70 ila 125 bin yıl öncesine uzanan insan kalıntıları bulmuştu. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/55-bin-yillik-kafatasi-ilk-gocu-aydinlatabilir

68 Milyon Yıllık Dinozor Fosili Bulundu

68 Milyon Yıllık Dinozor Fosili Bulundu

Kanada’nın Alberta eyaletinde bir kısmı kendiliğinden açığa çıkmış 68 milyon yıllık yeni tür dinozor fosili bulundu. Uzmanlar fosilin bugüne kadar bulunanlardan farklı olduğunu söyledi.Kanada’da bugüne kadar bulunanlardan farklı bir tür dinozor fosili bulundu. Hellboy adı verilen dinozorun, 68 milyon yıllık olduğu açıklandı. Alberta eyaletine bağlı Calgary kentindeki Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi’nden Caleb Brown, eyaletin güneyindeki alabalıkları ile ünlü avlanma bölgesi Oldman Nehri’nde, bir balıkçının farkederek haber verdiği fosilin, 1,6 metre uzunluğunda olduğunu söyledi. Fosilin bir kısmının zaten açıkta olduğunu kaydeden Brown, diğer kısmının bulunduğu kaya parçasınınsa, bilinenden çok sert çıktığını ifade etti. HELLBOY İSMİNİ VERDİLERFosile Hellboy ismini, hem kazı çalışmalarının çok zor gerçekleşmesi hem de fosilin çok boynuzlu görüntüsü nedeniyle verdiklerini anlatan Caleb Brown, “fosilin boyun ve omuzunda koruyucu olduğunu düşündüğümüz irili ufaklı boynuzlar ve sert kemik çıkıntıları var. Bu nedenle simini Hellboy koyduk” dedi.Boynuzlu dinozorların chasmosaurs ve centrosaurs isimli iki ayrı türden geldiğini kaydeden Royal Tyrrell Paleontoloji Müzesi Paleontoloğu Caleb Brown, bölgede birden fazla Hellboy olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/68-milyon-yillik-dinozor-fosili-bulundu

1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildi

1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildi

Antibiyotiklerin bulunuşundan çok önce, 11. yüzyıldan kalma bir mumyanın kalınbağırsağında ve dışkısında antibiyotiğe karşı dirençli genlere rastlandı. Antibiyotiklerin aşırı kullanımına maruz kalmamış 1,000 yıllık bir bakterinin bu direnci göstermesine gen mutasyonlarının sebep olduğu düşünülüyor.1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildiİnka imparatorluğunun başkenti Cuzco’da bulunan mumya, Profesör Ernesto Mazzei’nin uğraşları sonucu 19. Yüzyılın ikinci yarısında İtalya’ya getirildi. Şu an Floransa Üniversitesi’nin bünyesindeki Antropoloji ve Etnoloji Müzesi’nde diğer 11 mumya ile birlikte koruma altında tutuluyor.Bütün vücudu liflere sarılı bir şekilde bulunan mumyanın yalnızca yüzü ve ellerinin bir bölümü açıkta bırakılmış. Mumyayı bütünüyle saran liflerde bırakılmış bu açıklık,  ölenlerin yüzlerinin rahatlıkla görülebilmesini sağlıyor.Pisa Üniversitesi’nden Profesör Gino Fornaciari, mumyanın cenaze geleneklerine göre hazırlandığını; tütsülenip, liflere sarılarak cenin pozisyonunda gömüldüğünü söylüyor. Ayrıca Fornaciari ve meslektaşları, And dağlarının soğuk ve kuru ikliminin mumyanın muhafazasında önemli bir rol oynadığını da belirtiyorlar.Otopsi SonuçlarıYapılan otopsi çalışmalarında, mumyanın 18 ile 23 yaşları arasındaki bir kadına ait olduğu tespit edildi. Mumyanın yemek borusunda, kalbinde ve kalın bağırsağında gözlemlenen anormal ölçülerdeki genişlemeler ise muhtemelen bu genç kadının Güney Amerika’da sıkça görülen Chagas hastalığına yakalandığını ve bu sebepten hayatını kaybettiğini gösteriyor.1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler KeşfedildiÇoğunlukla öpücük böceği olarak bilinen (Triyatomine) kan emici bir böcek türü aracılığıyla yayılan bu hastalığa, günümüzde çoğunluğu Latin Amerika’da yaşayan 6-7 milyon insanın yakalanmış olduğu tahmin edilmektedir.Toksikolojik analizler sonucu kurbanın saçından elde edilen bulgular  psikoaktif madde kullanımını işaret eder nitelikte. Fornaciari, bu bulgular ışığında genç kadının hastalık süresince bir takım uyuşturucularla, muhtemelen koka yapraklarıyla, tedavi edildiğini söylüyor.Mumya üzerinde yapılan mikrobiyom analizleri ise kurbanda, başka bir bakteriye bağlı olarak gelişen “Clostridium Difficile” adlı hastalığın varlığını ortaya çıkarıyor. İshal ve kolite yol açan bu bakterinin yanısıra kurbanda cinsel yolla bulaşan HPV virüsüne de rastlandığı gelen haberler arasında.Mumya’da izine rastlanan ve Chagas hastalığına yol açan “Trypanosoma Cruzi” adlı parazitin modern formlara göre biraz daha ilkel olduğu tespit edilse de yapısal olarak günümüz virüslerine  %98 – %99 oranında benzediği gözlemlendi.Yapılan analizlerde  araştırmacılar antibiyotiğe karşı dirençli bir çok gen de tespit ettiler. Bilinen şartlarda bu dirençli genlerin artan antibiyotik kullanımı sonucu ortaya çıkması gerekirken Cuzco’da bulunan bu mumya, antibiyotiğe dirençli genlerin ortaya çıkışının antibiyotiklerin terapötik kullanımından çok öncesine dayandığını gösteriyor.Fornaciari modern tıpta pratik etkiler yaratacak olan bu bulgunun, patojenlerin evrimini anlama açısından da bilim insanlarına yardım edeceği görüşünde.news.discovery.com http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/1000-yillik-mumyada-antibiyotige-direncli-genler-kesfedildi

Bilinen En Eski İnterseks Birey Bulundu

Bilinen En Eski İnterseks Birey Bulundu

İngiltere’deki bir Antik Roma şehrinde, erkek ve kadın DNA’larını birlikte taşıyan, bilinen en eski interseks birey bulundu. Bu araştırmanın sonuçları bilinen bir gerçek olmasına rağmen kabulünde sıkıntılar olan sadece iki cinsiyetten ibaret olmadığımız fikrine antik dönemden kanıtlar sunuyor.Güney Londra’daki Southwark’da bir mezardan bulunan genç bir bireye ait iskelet, şu ana kadar bilinen en erken interseks birey olarak kayda geçti. İskeletin 1979 yılında MS. 50 ile 70 yıllarına tarihlenen “Londinium” isimli antik Roma şehrindeki kazılarda ortaya çıkarıldığı bilinmekte.Londra müzesi envanteri içerisindeki özel kemik buluntular üzerinde uygulanan DNA analizleri çığır açan sonuçlar vermeye başladı. Romalı genç bir interseks bireye ait olduğu düşünülen iskeletin dış görünüşü tamamı ile dişi bir görüntü çizerken erkek kromozomu taşımakta olduğu anlaşıldı. Bu araştırma sonuçları çift cinsiyet teorisini de desteklemekte, kişinin cinsiyet kimliği ile atanmış olan cinsinin uyumlu olmaması durumuna antik dönemden bir kanıt sunmakta.Tahta bir tabut ile birlikte, kafasına bir flagon, ayak ucuna bir ayna ve kolye ile beraber toprağa verilen kişinin toplumda yüksek bir statüye sahip olabileceği düşünülmekte.Bilinen en eski transseksüel birey bulundu26 ile 35 yaşları arasında öldüğü düşünülen bireyin İngiltere’de doğduğu düşünülmekte ve DNA’sı üzerine yapılan incelemeler Kuzey Avrupa köklerine sahip olduğunu göstermekte.Koyu kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü olduğu anlaşılan bireyin periodontal bir hastalığa’da sahip olduğu anlaşıldı.Araştırmacılar bireyin ilk kuşak Londralılardan olduğunu düşünmekte. Kişinin Roma ordularının Britanyayı işgalini gördüğünü, Boudican isyanına tanıklık etmiş olabileceğini, hatta şehrin düşüşünü izlemiş olabileceğini söylemekteler.Durham Üniversitesi ve Kanada’daki McMaster Üniversitesi’nin ortak yürüttüğü çalışmada, bu sonuçlara ulaşabilmek için Diş minelerinden aldıkları DNA örneklerini kullanıldı. Bu sayede bireye ait pek çok detay öğrenilebildi. Ayrıca McMaster Üniversitesi soy belirlemeleri adına Mitokondrial DNA analizlerine de başvurdu.Bu birey haricinde başka bireyler üzerinde de incelemeler yapıldı ve detaylı sonuçlara ulaşıldı. Londra Müzesi yapılan tüm bu çalışmaları “Kemikte yazılı” isimli 27 kasımda açılan bir sergi ile halka açık ve ücretsiz bir şekilde ziyarete sunmuş bulunmakta.http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/bilinen-en-eski-interseks-birey-bulundu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0