Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 26 kayıt bulundu.

Biyoteknolojinin Tarımda Kullanılması ( Avantajları ve dezavantajları )

Biyoteknoloji özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalardır. Geleneksel veya modern olmak üzere 2' ye ayrılır. Geleneksel biyoteknoloji; şarap yada peynir yapımındaki maya kullanımı, bazı deterjanlarda enzim kullanımı ve bazı antibiyotiklerin üretimi gibi canlı organizmaların yapılarının değiştirilmeden kullanıldığı teknolojilerdir Modern biyoteknoloji ise rekombinant DNA, nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enfeksiyonu, farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi doğal fizyolojik üreme, çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan invitro nükleikasit tekniklerinin tamamı olarak adlandırılır. Modern biyoteknoloji 1970' li yıllardan başlayarak klasik ıslah yöntemleriyle, doğal üreme-çoğalma süreçleriyle elde edilemeyen değişikliklerin yapılmasını sağlamıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak elde edilen organizmalara genetik yapısı değiştirilmiş organzimalar, gen transferiyle belirli özellikleri değiştirmiş bitki, hayvan yada mikroorganizmalara transgenik denir. Modern biyoteknoloji tıpta gen tedavilerinden, tarımda daha dayanıklı ve verimli ürünlerce, tekstil ve kozmetik sanayine kadar çok geniş bir yelpazede kullanılmaktadır. Modern biyoteknoloji özellikle bitkisel çalışmalarda rutin olarak kullanılabilir hale gelmiş hatta modern biyoteknolojinin son aşaması olan doğrudan gen transferi tekniğide kullanılmaya başlanmıştır. Gen transferi çalışmalarının basamakları sırasıyla, istenen genlerin bulunması, karakterize edilmesi, izolasyonu ve hedef organizmaya aktarılmasıdır. Yakın zamana kadar gen aktarımında kullanılan en önemli vektörler konakçı hücreye girme yolunu kendisi bulan genetik yapısı değiştirilmiş bakteri ve virüslerdi. Bunların herbiri bazı avantaj ve dezavantajlara sahip. Çünkü virüsler her zaman eklenmiş genin yanında kendi genlerinde bir kısmını etkili hale getirler ve bu durum konak hücrede istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu yüzden bazı metotlar geliştirilmiştir. Bu metotlardan bazıları ağır metal tuzları kullanarak mikro enjeksiyon, organizmada belli bir hücre tipi tarafından alınacak şekilde yapılmış ince yağ kapsüllerinde taşınma, gun bombardment; bu teknikte ilgili genlerin üzerleri altın partikülleriyle kaplanır. Sonra bu yüklenmiş genler "gene-gun" denilen bir aletle bitki hücresine gönderilir. Burda önemli olan kriter, seçilen hücrenin veya dokunun transformasyona veya sonra tüm bitkide rejenerasyona neden olmalıdır. Diğer bir gen transfer tekniğinde gelişmiş bir bakteri olan Agrobacterium tumafaciens kullanılır. Bu bakterinin doğal bir özelliği tümörlü bazı bitkilere plosmid nakletmesidir (T-DNA). Virulant bakterinin bitki genomuyla birleşmesiyle transformasyon sonuçlanır. Bitki genomunda tümöre neden olan genlerle plosmidler yer değiştirir. Modern biyoteknoloji en geniş kullanım alanını tarımda bulmuştur. Bitkilerde bu metodlardan en çok bakteriler, virüsler ve gunbombardment kullanılır. Tarımsal biyoteknolojide başşlıca 2 amaçtan birincisi daha yüksek kalitede, daha sağlıklı ve besleyici değeri yüksek gıdalar üreterek özellikle tedavide kullanılacak gıdaların üretimiyle ilaç masraflarını minimuma indirmektir. Diğer amaç ise ülkelerin artan nüfusu için satın alabilecekleri temel gıdaların üretimi artırmaktır. (8) TARIMSAL BİYOTEKNOLOJİ UYGULAMALARI ve AMAÇLARI Ticari olarak en çok üretimi yapılan Bacillus thuringiensisden gen aktarılan transgenik, zararlılara dayanıkılı bitkiler; sap ve koçan kurduna dayanıklı mısır, yeşil ve pembe kurda dayanıklı pamuk, patates böceğine dayanıklı patates olup ayçiçeği, buğday ve domateste de bu tarz çalışmalar sürmektedir. Herbisitlere dayanıklılık kazandırılan ve ticari üretime sokulan soya, pamuk, mısır ve çeltiği yanı sıra buğday ve şeker pancarında da yakın gelecekte benzer özellikle kazandırılacaktır. Hastalık ve zararlılara dayanıklılığın aktarılmasıyla hem ilaçlama maliyetleri azaltılır hemde bitki strese girmeyeceği için verimde bir artış sağlanır. Herbisitlere dayanıklılığın kazandırılmasıyla tüm yabancı otlar ölürken bitki canlı kalır. Böylece masraflar düşerken verimde de bir artış sağlanır. Tarımsal biyoteknolojinin uygulamalarıyla yüksek oleik asit düşük linolenik asit içerikli soya, ayçiçeği, yer fıstığı çeşitleriyle, sabun ve detrjan yapımı için daha ucuz ham madde sağlayan kolza çeşidi üretime kazandırılmıştır. Sebze ve meyvelerde etilen sentezinin bloke edilmesiyle olgunlaşmanın geciktirilmesi dolayısıyla raf ömrünün uzatılması domateste başarılmıştır. Çilek, kiraz, muz ve ananasta bu tarz çalışmalar sürmektedir. Kaliteye yönelik bir diğer uygulamada ise aromanın arttırılması için kuru madde içeriği yüksek domates elde edilmiştir. Besin değeri yüksek gıda üretimi amacıyla yapılan biyoteknolojik çalışmalarda ise A vitamini ve demir içeriği yüksek çeltik çeşidi, protein içeriği yüksek tatlı patates, antioksidont içeriği yüksek sebze ve meyveler elde edilecektir. Ayrıca yakın gelecekte bitkilerde immunoglobulinlerin üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik olarak parçalanabilir sentetik plastik üretimi mısır ve kolzoda çalışılmaktadır. Bioreaktör bitkilerin üretimide bu alandaki son gelişmelerden birisini oluşturmaktadır. Diğer taraftan transgenik ürünler kendi türlerine ait olmayan genleri de taşıdıkları için bazı risklerde söz konusudur. Transgenik ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapıdır. Uygulanan biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretliyici olarak antibiyotik, herbisit, dayanıklılık genleri kullanılır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde istenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması ihtimalini ortaya çıkarır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan yada hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali insan ve hayvan sağlığı açısından önemli risklerdendir. Bitkilere aktarılan yeni özellikler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evoluasyonlarında sapmalara sebep olabilir. Eğer yabani otlara dayanıklılık geni, transgenik bitkinin yabani türlerine geçerse, bu türlerle yapılacak mücadelenin zorluğu açıktır. Ayrıca herbisitlere dayanıklı hale getirilmiş transgenik çeşitlerin üretildiği bir alanda bir yıl sonra kendi gelen bitkiler, o yıl ki diğer bir ürün için yabancı olacak ve herbisitlerle mücadeleleride güç olacaktır. Aktarılan yeni özelliklerden veya kullanılan teknolojide taşıyıcı olan veya değiştirilerek çevreye bırakılan mikroorganizmaların toprak mikroorganizma yapısına etkiside tereddüt yaratır. Eğer geliştirilen mikroorganizmalar çevreye hakim olursa doğal ortam bozulur. Çevreye ve biyo çeşitliliğe olabilecek bir diğer etkide tek yönlü kimyasal kullanılmasından dolayı tek yönlü evoluasyonun teşvik edilmesidir. Böylece ortamda tek yönlü bir flora meydana gelecek ve yine çevrede bir dengesizlik meydana gelecektir. Ekonomik olarakta transgenik tohumlar normal tohumlardan daha pahallıdır ve bu ürünler çoğunlukla tozlaşan hibrit türlerdir. Yani her yıl tohum yenilemesi gerekir. Yüksek fiyat nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyen küçük çiftler bu durumdan zarar görecektir. Diğer bir husuta transgenik ürünlerin tüketiciler tarafından tercihi ve kabul edilmesidir. Yani tüketicinin ne yediğini bilmesi ve ona göre tercihi yapabilmesi için bu ürünlerin etiketlendirilmeleri gerekir.(8) Sonuç olarak transgenik ürünlerin avantaj ve dezavantajları arasında bir oran kurmalı ve gerçekten tarımsal bir soruna çözüm olup olmadığı araştırılmalı ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı göz önüne alınarak, 21. yüzyılda 6 milyarın üzerine çıkacak dünya nüfusunun beslenmesi için tarımsal biyoteknoloji yegane çözüm olarak görülmektedir. Ancak bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri, olabilecek risklerin minimuma indirilmesi ve bunun için gerekli önlemler alınması gerekir. REFERANSLAR: 1. Prof. Dr. F.V. Sukon Biyomühendisliğe Giriş Ders Notları 2. Doç. V. Eser, S. İbiş, N.Sönmez 4. Tüketici Konseyi Toplantısı Tarım Bakanlığı Araştırması 3. T.M. Klein, R. Arentzen, P. A. Lewis and S. Fitzpatrick-McElligott, Transformation of microbes, plants and animals by particle bombardment.Bio/Technoloy 10 ( 1992 ), pp. 286–291. Abstract-EMBASE Abstract-MEDLİNE Abstract-BIOTECHNOBASE 4. M. D. Chilton, M. H. Drummond, D. J. Merlo, D. Sciaky, A. L. Montoya, M. P. Gordon and E. W. Nester, Stable incorporation of plasmid DNA into higher plant cells: the molecular basis of crown gall tumorigenesis. Cell 11 ( 1977 ), pp. 263–271. Abstract-MEDLİNE Abstract-EMBASE 5. P.Zambryski, H. Joss, C. Gentello, J. Leemans, M. Van Montagu and J. Schell, Ti plasmid vector for the introduction of DNA into plant cells without alterationof their normal regeneration capacity. EMBO J. 2 (1983 ), pp. 2146–2150 6. Bevan, Agrobacterium vectors for plant transformation. Nucl.Acids Res. 12 ( 1984 ), pp. 8711–8721. 7. J. Schell, Transgenic plants as tooks to study the molecular organization of plant genes. Science 237 ( 1987 ), pp. 1176–1183 8. Dr. S. Kefi Tarımsal Araştırmalar Hazırlayan: Berna OLTULU   Danışman: Sacide PEHLİVAN

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojinin-tarimda-kullanilmasi-avantajlari-ve-dezavantajlari-

Ekoloji forumu 2012

Ekoloji forumu 2012

Dünyanın birçok yerinde ekolojik krizler yaşamaktadır. Bu krizler gittikçe daha yıkıcı, daha geri dönülmez haller almaya devam etmektedir… Böylesi koşullarda, belirli bir ‘çevre sorununun’ çözümü için noktasal çalışmalar yaparak bu ekolojik krizlerin üstesinden gelemeyiz… Ekolojik kriz karşıtı mücadele emek ve doğa sömürüsü ekseninde kavranılmasını esas alan ekolojist bir sosyalist algı ile konulara yaklaşılması halinde birçok ‘çevre sorununun’ çözümü mümkün olacaktır. Köklü bir sistem değişimi olmadan yani kapitalizmden kurtulmadan doğayı tam anlamı ile koruyamayız… Ekolojik duyarlılığa sahip bir süreç ancak da insanı ve yaptıklarını tanımlamakla başlarsa anlamlı ve etkili olma şansına sahiptir. Organik bir varlık olarak insan diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçasıdır. Buna ek olarak, insan emeği doğayı değiştiren, dönüştüren bir varlık olarak toplumsal bir bedene de sahiptir ve bu nedenle de doğanın eşit koşullarda var olan bir parçası değildir. Böylesi koşullarda insanın ekoloji üzerindeki tahakkümüne son verilmeden ekolojik krizlerden kurtulmamızın olanağı yoktur… Ekolojik kriz, kapitalizmin yarattığı bir krizidir. Bu sebeple, sistemin devamıyla çözülmesi imkânsızdır. Kapitalizm çerçevesinde doğa, sınırsız ve sıfır maliyetli sömürüye açık bir kaynak olarak algılanır. Kapitalizmin her şeyi metalaştıran, sürekli genişleyen, yayılan ve kısa dönemli kâra odaklı yapısı, doğayla uyumlu bir varoluşu gerçekleştirme potansiyeline sahip değildir. Üstelik kapitalist sermaye birikim sürecinin kısmi akılcılıkla genel akıl dışılığı birleştiren kaotik yapısı, onun ekolojik kriz gibi küresel boyuta sahip bir meseleye çözüm getirme olasılığını yok eder. En önemlisi de kapitalizmin, ekolojik krizin derinleşmesi anlamına gelen sermayenin sınırsız genişleme ve büyüme eğilimini durdurması mümkün değil. Kapitalizmin sınırsız, maliyetsiz ve sömürüye açık bir kaynak olarak algıladığı doğal kaynaklar yanında kadının görünmez kılınan emeğidir de. Çocuk, yaşlı, hasta, engelli bakımı ve evde günübirlik yürütülmesi gereken işler dengesizce kadının değersizleştirilmiş ve normalleştirilmiş sorumluluğu olarak omuzlarına yıkılır, bu ya bir çok güvencesiz kadın birey oluşturur, ya da hem iş pazarına dâhil hem de evde yürütülmesi gereken işlerden sorumlu, çifte mesai yapan, kendini gerçekleştirmeye zamanı kalmayan kadınlar üretir. Dolayısıyla, varlıkları sistem tarafından sömürülmeye müsait olgular olarak varsayıldığından, kadınlar ve ekolojik yaşam için verilecek mücadeleler birbiriyle yakından ilintili ve birbirini pratik anlamda besleyecek mücadelelerdir. Böylesi koşullarda belirli bir ‘çevre’, ‘kadın’ ve ‘toplumsal cinsiyet’ sorunlarının çözümü için noktasal çalışmalar yapmak, kampanyalar örmek yaşadığımız ekolojik krizinin başta olmak üzere kapitalizmin yarattığı diğer sorunların nihai çözümü için kendi başına yeterli olmayacaktır. Bizler, sorunun temelde kapitalizmden kaynaklığının bilincindeyiz. Aynı zamanda, yaşadığımız siyasal rejimlerin de sorunları büyüten ve bunlardan beslenen yapılar olduklarını görüyoruz. Bu nedenle sistem değişimine kadar, rejime karşı sosyalist ve feminist bir ekolojik mücadelenin nasıl olması gerektiğini konuşmak için Ekoloji Formunda, 14-16 Eylül tarihlerinde Davlos’ta/Kaplıca’da, Kaplıca Beach Hotel’de bir araya geliyoruz… Gündemlerimiz ekososyalizm, ekofeminizm ve pratik mücadeleler olacak, katılımcılarla beraber EKOLOJI FORUMU’NDA çeşitli sorunları ve olası çözüm önerilerini tartışacağız… 16 Eylül, Pazar öğleden sonra ise Kıbrıs’ın kuzeyinde çevre ve ekoloji mücadelesi veren tüm kesimlerin katılımı ile bir toplumsal hareket meclisi buluşması gerçekleştireceğiz… Bu tartışmalara taraf olmak isteyen herkesi EKOLOJI FORUMUNA katılmaya çağırırız…     EKOLOJI FORMU PROGRAMI (TASLAK) 14-16 Eylül 2012 Davlos/Kaplıca Kaplıca Beach Hotel http://www.kaplicabeach.com/   14 Eylül, Cuma 19:00 – Tanışma toplantısı 20:00 – Akşam yemeği   15 Eylül, Cumartesi 10:00 - 13:00 – Öğle yemeği 16:00 – Ekoloji tartışmaları, ekososyalizm (Stefo Benlisoy), ekofeminizm (Ecehan Balta), mücadele deneyimleri (Fevzi Özlüer) 20:00 – Akşam yemeği 21:00 – Ekoloji tartışmaları, öneriler, değerlendirmeler 22:00 – müzik dinletisi   16 Eylül, Pazar 10:00 - 13:00 – Öğle yemeği 16:00 – Ekoloji mücadelesi üzerine forum   KALMA ve YEMEK DETAYI Otel odası (2 kişilik) 60 TL – Kişi başı artı kahvaltı Otel odası (tek kişi) 85 TL – Kişi başı artı kahvaltı Büyük Bungalows 6 kişi kalabilir, kahvaltısız, Bungalows fiyatı 150 TL; eğer 6 kişi kalırsa kişi başı 25 TL Küçük Bungalows 4 kişi kalabilir, kahvaltısız Bungalows fiyatı 100 TL; eğer 4 kişi kalırsa kişi başı 25 TL Çadır (2 kişilik) 40 TL kahvaltılı Çadır (2 kişilik) 15 TL kahvaltısız   Öğlen ve akşam yemekleri ev yemeği olacak, salta, pilav (içeceksiz) 10 TL tabağı…   MALİ KARŞILIĞI Bungalows’ta, Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı100 TL* Otel odası (2 kişilik), Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı 160 TL… Otel odası (Tek kişi) Cuma-Pazar, 2 gece, 3 gün; 2 kahvaltı, 4 yemek; kişi başı 210 TL… * odaların tam dolması gerekir, 6 veya 4 kişi kalması halinde     BİLGİ ve KAYIT: ykp@ykp.org.cy, 05338610908 (Murat Kanatlı)

http://www.biyologlar.com/ekoloji-forumu-2012

TATARCIKLAR

Bu kısımda, ülkemiz için sağlık açısından en az sivrisinekler kadar önemli olan Phlebotomidae ailesine bağlı Türkçe adıyla "Tatarcıklar" olarak bildiğimiz böceklerin genel özellikleri hakkında kısa bilgiler vereceğiz. Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, kitabımız genel anlamda sivrisinekler, özelde ise sıtma vektörü olan Anopheles türlerinin biyoekolojik özellikleri, bu canlılarla mücadele organizasyonu ve uygulamaları üzerinedir. Ancak, ülkemizin özellikle Güneydoğu bölümünde, yoğun populasyonları, taşıdıkları hastalıklar ve her geçen gün hızla gelişen yayılımları nedeniyle daha da önemli hale gelen tatarcıklar üzerine dikkat çekmek amacıyla, bir başlangıç niteliğinde bazı bilgileri bu son kısımda ilgilenenlere kısaca aktarmanın yararına inanıyoruz. Öte yandan, bilindiği gibi bu canlıların biyoekolojik özellikleri sivrisineklere yakınlık göstermektedir. Bu nedenle, sivrisinek mücadelesi yapılan alanlarda oldukça küçük modifikasyonlar sayesinde; örneğin kalıcı insektisit değişikliği gibi, birbirine çok benzeyen yöntemler kullanılarak tatarcık mücadelesi de yapmak mümkün olmaktadır. Bununla birlikte, bu canlıların davranışlarındaki sivrisinek davranışına benzer durumlar; gece sokma, sokarak kan emme, alacakaranlıktan sonra ortaya çıkma gibi, tatarcıkların, özellikle yeni girdikleri bölgelerde halk tarafından sivrisineklerle karıştırılmasına neden olmaktadır. Son yıllarda, özellikle Akdeniz kıyı şeridimizde bulunan turistik bölgelerde turizm amacıyla yapılan yoğun sivrisinek mücadelelerinde, mücadele konusu canlının populasyonu düşürülse bile, turizmin yoğun olduğu temmuz-eylül döneminde hızlı bir şekilde artan tatarcık populasyonu nedeniyle, bilgisizlikten dolayı, sivrisineklere uygulanan yöntemler devam ettirilmektedir. Bu durum, bir yandan çevrenin daha çok kirlenmesini sağlamakta, diğer yandan halk sağlığını tehdit ettiği gibi, mücadele maliyetlerini de oldukça arttırmaktadır. Yukarıda sıraladığımız nedenlerden dolayı, sizlere tatarcıklarla ilgili önemli bazı bilgileri bir başlangıç olması ve ülkemiz için GAP gibi yatırımlardan sonra daha da önemli hale gelecek olan bu canlılar üzerine yapılmış az sayıda araştırmanın artması dileğiyle kısaca aktarmaya çalışacağız.

http://www.biyologlar.com/tatarciklar

TATARCIK MÜCADELESİ

Tatarcık mücadelesi, diğer vektör canlılara karşı yapılan uygulamalara göre oldukça zordur. Buradaki zorluk, tatarcığın yaşam biçimi ve sahip olduğu biyo-ekolojik özelliklerinden ileri gelmektedir. Tatarcıkların beslenme, dinlenme ve üreme habitatlarının farklı olması ve çok çeşitlilik göstermesi, mücadelelerinde birçok engelle karşılaşılmasına neden olmaktadır. Organik atıklar ve çöpler, çürümüş bitkiler, hayvan dışkıları, foseptikler üreme habitatlarından başlıcalarını oluştururken, hayvan barınakları, orman içlerindeki loş ve rüzgâr almayan kuytu bölgeler, duvar çatlakları, yabani hayvan inleri, yerleşim bölgelerindeki bina içleri, duvar çatlakları ve sokaklardaki başıboş hayvanlar sayılabilir. Yukarıda sayılan bu beslenme, dinlenme ve üreme alanları gözönünde bulundurulduğunda ve hayvanın biyo-ekolojik özellikleri de dikkate alındığında, mücadele sırasında yaşamının farklı dönemlerinde farklı mücadele teknikleri uygulama zorunluluğu ile karşılaşılır. Larva döneminde mücadele, yumurtlama yani üreme habitatlarının çok fazla olması nedeniyle oldukça zordur. Ancak, mücadele sahasının iyi incelenmesi sonucunda tespit edilen bu gibi alanlarda kalıcı insektisitler kullanılarak mücadele yapılabilir. Organofosforlu gruptan insektisitlerin tercih edilmesinde yarar vardır. Ergin mücadelesi, kendi içerisinde farklı kısımlara ayrılabilir. Kapalı alanlarda, hayvan barınaklarında, açık alanlardaki dinlenme habitatlarında kalıcı insektisitler kullanılarak mücadele edilebilir. Populasyon yoğunluğunun arttığı dönemlerde ve yerlerde düşürücü etkili insektisitler kullanılarak mücadele yapma olanağıda vardır. Bu mücadele tipi, ergin mücadelesindeki ikinci bir alternatifi oluşturmaktadır. Ergin mücadelesi, sivrisinek ergin mücadelesine benzemektedir. Bu nedenle, sivrisinek ergin mücadele yöntemleri ve ekipmanları kullanılarak tatarcıklarla savaşılabilmektedir. Bir bölgede yapılan sivrisinek mücadelesi, tatarcık mücadelesiyle örtüştüğü için, kısmen tatarcık mücadelesi de yapılmış olmaktadır {Merdivenci, 1981). Kişilerin bireysel çabaları da önemlidir. Tatarcıklara karşı kovucu-uzaklaştırıcı losyonlar kullanılarak korunma sağlandığı gibi, gerek İlaçlı gerekse ilaçsız cibinlik kullanılarak da mücadele yapılabilir. Bunların yanında, tatarcık mücadelesinde başarılı olabilmek ve kalıcı bir korunma sağlayabilmek için alt yapı çalışmalarına önem vermek, üreme, beslenme ve dinlenme alanlarını ortadan kaldırarak, entegre bir mücadele yöntemi oluşturmak en doğrusudur. Tatarcıklarla mücadele metodları, organizmanın yaşam koşulları coğrafyalara göre değiştiği için, ülkeler arasında da değişik ve yerel metodlar oluşturulabilmektedir. Ülkemizde, tatarcıkların biyo-ekolojik özellikleri ve mücadele metodları hakkında çok az çalışma yapılmıştır. Mücadele şekli genellikle sekonderdir. Yani, oluşturdukları hastalıklara karşı medikal yöntemler tercih edilmektedir. Bu konuyla ilgili daha geniş bilgilerin ve mücadele metodlarının gelecekte, sadece tatarcıklara ayrılan başka bir yayında yeralması için çalışmalar yapmaktayız.

http://www.biyologlar.com/tatarcik-mucadelesi

Eşeyli Üreme (Seks), Evrimi Nasıl Yönlendiriyor?

Aşırı süslü özellikler ve sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar evrim kuramına aykırı mı? Mücadeleyi kazanan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mu? Erkekler arası rekabet ve dişilerin eş tercihi nasıl evrimleşti? Eşeyli üreme de nereden çıktı? Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri. Neden hep dişi seçiyor? Dişi aslında neyi seçiyor ve nasıl seçiyor? Ne olacak bu erkeğin hali?! Okuyacağınız makale, Jerry A. Coyne’ın “Why evolution is true?” (Evrim neden doğru?) adlı kitabının (Oxford University Press, 2009) “How sex drives evolution?” adlı bölümünün çevirisidir. Arabaşlıkları biz koyduk. Bütün görüntüsüyle, vücudunun arkasında tam bir zaferle yelpaze gibi açılan üzerinde bir sürü gözbebeği bulunan parlak mavi-yeşil kuyruğuyla erkek bir tavus kuşundan daha göz kamaştırıcı çok az hayvan vardır doğada. Darwinizmi her yönden çiğniyormuş gibi görünür, onu güzel yapan bütün özellikleri aynı zamanda hayatta kalması açısından uyumsuzdur. O uzun kuyruk uçuş sırasında aerodinamik sorunlar yaratır, tavus kuşunun uçabilmek uğruna verdiği mücadeleye tanık olanlar bunu bilir. Bu, kuşların geceleri ağaçlardaki tüneklerine çıkmalarını ve yırtıcılardan kaçmalarını zorlaştırır; özellikle de nemli bir kuyruğun sürüklenmek zorunda kaldığı muson yağmurları sırasında. Parıldayan renkler de, özellikle kısa kuyruklu ve ölü yeşilimsi bir kahverengi ile kendilerini kamufle eden dişilerle karşılaştırıldığında yırtıcıları kendisine daha fazla çeker. Ve çok fazla metabolik enerji her yıl yeniden büyümesi gereken bu kuyruğa harcanır. Darwin’i şaşırtan görüntü ve davranışlar Tavus kuşunun tüyleri sadece amaçsız görünmekle kalmaz, aynı zamanda bir engeldir. Bu nasıl bir adaptasyon olabilir? Ve bu tüylere sahip bireyler daha fazla gen aktarabiliyorsa, tahmin edileceği gibi giysi doğal seçilimle evriliyorsa, neden dişiler de aynı şekilde göz kamaştırıcı olmuyor? Darwin, 1860’da Amerikalı bir biyolog olan Asa Gray’e yazdığı bir mektubunda bu sorulardan yakınıyordu: “Gözle ilgili düşüncenin beni dondurduğu anı hatırlarım, fakat bu şikâyet halinin üstesinden geldim ve şimdi yapıya dair önemsiz şeyler beni rahatsız hissettiriyor. Tavus kuşunun kuyruğundaki bir tüyün manzarası ise her ona baktığımda beni hasta ediyor!” Tavus kuşunun kuyruğu gibi muammalar çoktur. Soyu tükenmiş İrlanda elkini ele alalım (aslında ne İrlandalı ne de elk olduğu için bir isim hatası. Bu zamana kadar tanımlanmış en büyük geyiktir ve Avrasya civarında yaşamıştır). Bu türün erkekleri sadece on bin yıl kadar önce yok olmuş ve bir uçtan diğer uca 12 fitten (1 fit yaklaşık 0,3 m, 12 fit = 3,6 m) geniş olan büyük bir çift boynuzun sahibidir! Birlikte 90 pound (1 pound yaklaşık 453,6 gram, 90 pound = 40,8 kg) ağırlığında olan bu boynuzlar önemsiz 5 pound ağırlığındaki bir kafatasının üzerinde durur. Neden olacağı gerilimi bir düşünün. Bütün gün kafanızın üstünde genç bir insanı taşıyarak yürümek gibidir. Ve tavus kuşunun kuyruğu gibi bu boynuzlar da her yıl oyuklarından yeniden doğmak zorundadır. Aşırı süslü özelliklerin yanında, sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar da vardır. Orta Amerika’nın erkek tungara kurbağaları şişirebildikleri ses keselerini her gece uzun bir serenat yapmak için kullanır. Bu şarkılar dişilerin dikkatini çeker; fakat şarkı söylemeyen dişilerdense söyleyen erkeklerle beslenen yarasa ve kan emici sineklerin de dikkatini çeker. Avustralya’da erkek çardak kuşları çubuklardan, türüne göre tüneller, mantarlar veya tentelere benzeyen büyük ve biçimsiz “çardaklar” inşa eder. Bunlar dekoratif şeylerle süslenmiştir: çiçekler, yılan kabukları, kabuksuz meyveler, tohum zarfları ve eğer insanlara yakınsa teneke kutular, cam parçaları ve folyo ile. Bu çardakların yapılması saatler hatta bazen günler alır (bazıları enine 10 fit, uzunluğuna 5 fit boyutlarında olabilir), fakat yine de yuva olarak kullanılmazlar. Neden erkekler bütün bu zorluklara katlanır? Eşeysel dimorfizm Biz Darwin gibi, bu özelliklerin hayatta kalma olasılığını azalttığını sadece tahmin etmek zorunda değiliz. Dönemimizdeki bilim insanları bunların nelere mal olabileceğini göstermiştir. Kırmızı gerdanlı çardak kuşu erkeği parlak siyahtır, derin bir boyun ve kafa yaması ile gösteriş yapar ve gayet uzun kuyruk tüyleriyle yüklüdür, bu tüyler neredeyse boyunun iki katı uzunluğundadır. Erkek çardak kuşunu arkasında çırpınan kuyruğuyla havada mücadele ederek uçarken gören biri bu kuyruğun ne işe yaradığını anlamakta zorlanır. İsveç Göteborg Üniversitesi’nden Sarah Pryke ve Steffan Andersson Güney Afrika’da bir grup erkek yakaladılar ve birinci grubun kuyruklarını bir inç kadar ikinci grubun ise dört inç kadar kısalttılar. Üreme mevsiminden sonra yeniden yakaladıklarında, kısa kuyruklu olanlara oranla uzun kuyruklu erkeklerin daha fazla kilo kaybetmiş olduğunu gördüler. Açıkçası, bu uzamış kuyruklar büyük handikaptır. Canlı renkler de öyledir ve bu da gerdanlıklı kertenkelelerde yapılan daha zekice bir deneyle gösterilmiştir. Amerika’nın batısında yaşayan bir fit uzunluğundaki bu kertenkelenin erkek ve dişileri birbirinden çok farklı görünür. Erkek turkuaz renkli vücudu, sarı kafası, siyah boyun halkası ve siyah-beyaz benekleri ile gösteriş yapar; dişilerin rengi ise gri-kahverengi arasıdır ve az beneklidirler. Oklahoma Devlet Üniversitesi’nden Jerry Husak ve arkadaşları, erkeklerin parlak renginin yırtıcıları daha çok çektiği hipotezini sınamak için çöle erkek ve dişi kertenkelelere benzeyen boyanmış kilden modeller yerleştirdiler. Yumuşak kil bu modelleri gerçek hayvanlarla karıştıran herhangi bir yırtıcının bıraktığı ısırık izlerini saklıyordu. Sadece bir hafta sonra kırk parlak erkek modelden otuz beşinde çoğunlukla yılan ve kuş ısırıkları görüldü; kırk ölü renkli dişi modelden ise hiçbiri ısırılmamıştı. Bir türün erkek ve dişileri arasında görülen bu farklı özellikler, örneğin kuyruk, renk ve şarkı, “eşeysel dimorfizm” olarak adlandırılır, bu terim Yunanca “iki form” anlamına gelir. Biyologlar, erkeklerin eşeysel dimorfik özelliklerinin, zamanı ve enerjiyi boşa harcadığı ve hayatta kalma oranını düşürdüğü için evrim teorisini ihlal ettiğini gösterdiler. Renkli erkek lepistesler, daha sade olan dişilerden daha sıklıkla yem olmaktadır. Bir Akdeniz kuşu olan siyah kuyrukkakan erkeği, iki haftadan fazla bir süre çakılların arasında kendi ağırlığının elli kat fazlasını biriktirerek farklı bölgelerde büyük taş yığınları kurar. Çalı tavuğu erkeği, çayırda kabarıp sönerek ve iki büyük ses kesesinden yüksek sesler çıkartarak süslü görüntüler sergiler. (1) Bu muziplikler bir kuş için büyük enerji tüketimi anlamına gelir: bir günlük görüntü, kalori açısından bir muz dilimine denk enerji yakar. Eğer bu özellikler için seçilim söz konusuysa -karmaşıklıkları göz önünde bulundurulduğunda olmalıdır da- bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamamız gerekir. Darwin’in anahtarı: eşeysel seçilim Darwin’den önce eşeysel dimorfizm bir sırdı. Bugün de olduğu gibi yaratılışçılar, doğaüstü bir tasarımcının, hayatta kalmayı tehlikeye sokan bu vasıfları neden sadece bir cinsiyette yarattığını açıklayamıyorlardı. Doğanın çeşitliliğini en güzel şekilde açıklayan Darwin de bu yararsız özelliklerin nasıl evrildiğini anlayamamaktan dolayı kaygılıydı. Sonunda bunun açıklanması için gerekli anahtarı keşfetti: Eğer bir türün erkekleri ile dişileri arasında özellik farkları varsa, ayrıntılı davranışlar, yapılar ve süsler neredeyse sadece erkeklerle sınırlıdır. Artık bu masraflı özelliklerin nasıl evrildiğini tahmin edebilirsiniz. Seçilimin değerinin gerçek anlamda hayatta kalma olmadığını, başarılı üreme olduğunu hatırlayın. Süslü bir kuyruk ve baştan çıkarıcı bir şarkı hayatta kalmanıza yardım etmez, fakat döl bırakabilme şansınızı artırır, bu da söz konusu göz alıcı özelliklerin ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Darwin bu takasın ilk farkına varan kişidir ve eşeysel dimorfik vasıflardan sorumlu seçilim türüne eşeysel seçilim adını vermiştir. Eşeysel seçilim, basitçe, bir bireyin eş bulması olasılığını artıran seçilimdir. Yani doğal seçilimin bir alt kümesidir, fakat çalıştığı biricik yol açısından ve ürettiği uyumlu olmayan adaptasyonlardan dolayı kendine has bir bölümde anlatılması gerekir. Eşeysel olarak seçilmiş özellikler, erkeğin azalan yaşama şansını üremesinde bir artış ile dengelemekten fazlasını yapıyorsa evrim geçirir. Whydah ispinozları uzun kuyruklarıyla yırtıcılardan çok iyi kaçamazlar, fakat dişileri eş olarak uzun kuyruklu olanları tercih eder. Daha uzun boynuzlu geyikler hayatta kalmak için metabolik bir sorumlulukla savaşırlar, fakat belki de karşılaşmaları sıklıkla kazanmaları daha fazla döl bırakabilmelerini sağlar. Eşeyli seçilim iki şekilde olur. Birincisi, dev boynuzlu İrlanda elkleri örneğinde görüldüğü gibi, dişilere giden yolda erkekler arasında doğrudan rekabettir. Whydah ispinozlarının uzun kuyruğunun türemesine neden olan diğeri ise, olası erkekler arasında seçim yaparken görülen dişi titizliğidir. Erkek erkeğe rekabet (veya Darwin’in hırçın terminolojisinde “Mücadele Yasası”) anlaması en kolay olanıdır. Darwin’in söylediği gibi “neredeyse bütün hayvanların erkekleri arasında dişinin mülkiyeti için bir mücadele vardır.” Bir türün erkekleri doğrudan savaştığında, geyiğin boynuz çarpıştırması, geyik böceğinin boynuzunu saplaması, sap gözlü sineğin kafasını toslaması veya iri fil ayıbalığının kanlı savaşlarında olduğu gibi, rakiplerini defederek dişilerine kavuşurlar. Seçilim, hayatta kalma oranını düşürmeyi dengelemekten daha büyük oranda eş bulma şansını artıran bu gibi zaferleri sağlayan özellikleri destekler. Canlı renkler, süsler, çardaklar ve çiftleşme görüntüleri ise ikinci eşeysel seçilim türüyle yani eş tercihiyle şekillenir. Öyle görünüyor ki, dişilerin gözünde bütün erkekler aynı değildir. Bazı erkek özelliklerini ve davranışlarını diğerlerinden daha etkileyici bulurlar, bu sayede popülasyonda bu özellikleri üreten genler birikir. Bu senaryoda erkekler arası bir rekabet elemanı da vardır, fakat bu dolaylıdır: kazanan erkekler en yüksek sese, en parlak renklere, en cazip feromonlara, en seksi görünüşlere ve daha birçok şeye sahiptir. Erkek-erkeğe rekabetin tersine burada kazanan, dişi tarafından belirlenir. Erkekler arasında doğrudan rekabet Mücadeleyi kazanan, çok süslü olan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mudur? Eğer öyle değilse eşeysel seçilim teorisi hepten çöker. Aslında kanıtlar hem güçlü hem tutarlı bir şekilde teoriyi destekler. Mücadelelerle başlayalım. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısındaki kuzeyli fil ayıbalığı, boyutları açısından sıra dışı bir eşeysel dimorfizm gösterir. Dişiler yaklaşık 10 fit uzunluğunda ve 1500 pound ağırlığındayken erkeklerin uzunluğu neredeyse iki katıdır ve ağırlıkları da 6000 pounda kadar varabilir ki bu bir Volkswagen’den büyük ve iki katından daha ağır demektir. Bunlar poligamiktir de, yani çiftleşme dönemi boyunca erkekler birden fazla dişi ile eşleşir. Erkeklerin yaklaşık üçte biri eşleştikleri dişilerden oluşan haremlerini savunurlar (bir erkeğin 100 kadar eşi olabilir!), geri kalan erkekler ise bekârlıktan yana kara talihlerini yaşar. Çiftleşme piyangosunun kime vuracağı dişiler daha sahile çıkmadan önce erkekler arasındaki vahşi savaşla belirlenir. Bu savaşlar kocaman vücutlarını birbirine vuran büyük boğalarınki gibi kanlı olur, dişleriyle derin boyun yaraları açarlar ve en büyük erkeklerin en üste yerleştiği bir baskınlık hiyerarşisi ortaya çıkar. Dişiler vardığında baskın erkekler onları haremlerine doğru sürükler ve yaklaşan rakiplerini kovar. Verili bir yıl içerisinde çoğu bebek sadece birkaç büyük erkek tarafından yapılmış olur. Bu, erkeklerin rekabetidir; saf ve basit, ödül de üremedir. Bu çiftleşme sistemi ele alındığında eşeysel seçilimin büyük ve cani erkeklerin evrimini teşvik ettiğini görmek kolaydır: büyük erkekler genlerini yeni jenerasyona aktarabilir, küçükler yapamaz (dövüşmek zorunda olmayan dişiler, tahminen optimum üreme ağırlıklarına yakındır). Vücut büyüklüğündeki eşeysel dimorfizm, biz de dahil birçok türde erkeklerin dişilere ulaşmak için giriştiği rekabetten kaynaklanıyor olabilir. Erkek kuşlar çoğunlukla, sahip oldukları arazi üzerinde şiddetle rekabet ederler. Birçok türde, erkekler dişilerini sadece, yuva yapmak için uygun, güzel yeşillikleri olan bir toprak parçasını kontrol altında tutarak etkiler. Erkekler bu parçaya sahip olduklarında, görsel ve ses öğeleriyle veya alanlarına tecavüz eden erkeklere doğrudan saldırarak onu savunurlar. Bize zevk veren kuş şarkılarının pek çoğu aslında diğer erkeklere uzak durmalarını söyleyen tehditlerdir. Kuzey Amerika’nın kırmızı kanatlı karatavuğu genellikle açık habitatlardaki tatlı su bataklığı gibi bölgeleri savunur. Fil ayıbalıkları gibi bunlar da poligamiktir, bazı erkekler kendi bölgelerinde barınan neredeyse elli kadar dişiyle eşleşebilir. Diğer pek çok erkek ise “oltacı” diye adlandırılır ve eşleşmeden yaşarlar. Oltacılar ele geçirilmiş bölgelerdeki erkekleri oyalayıp uzak tutarak dişilerle sinsice eşleşmek için sürekli buraları işgal etmeye çalışırlar. Erkekler zamanlarının dörtte birini tetikte durup kendi bölgelerini korumaya çalışmakla geçirirler. Kırmızı kanat erkekleri doğrudan devriye gezmenin yanı sıra karmaşık şarkılar söyleyerek ve omuzlarında parlak kırmızı bir apoletle soylarına has süslerini tehdit gösterisine çevirerek savunma yaparlar (Dişiler kahverengidir, bazen küçük iz gibi bir apoletleri olur). Apoletler dişileri etkilemek için değildir, gerçekte bölgeyi ele geçirmek için düelloya gelen diğer erkekleri tehdit etmek için kullanılır. Araştırmacılar, siyaha boyayarak apoletlerini yok ettikleri erkeklerin yüzde 70 oranında bölgelerini kaybettiğini gördüler; fakat apoletleri şeffaf bir çözücü ile boyanan erkeklerin sadece yüzde 10’u kaybetmişti. Apoletler belki de zorla girenleri uzak tutmak için, o bölgede yaşandığını gösteren bir işarettir. Şarkı da önemlidir. Şarkı söyleme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş, susturulmuş erkekler de bölgelerini kaybediyordu. Kısacası karatavuklarda şarkı ve tüyler bir erkeğin daha fazla eş edinmesine yardımcı olur. Yukarıda anlatılan çalışmalarda ve diğer başka birçok çalışmada araştırmacılar, daha ayrıntılı özelliklere sahip erkeklerin dölde daha büyük bir netice elde etmesinde, eşeyli seçilimin rol oynadığını gösterdiler. Bu sonuç basit görünmektedir, fakat meraklı biyologların yüzlerce saatlik sabırlı saha çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Parıltılı bir laboratuarda DNA’nın dizi analizini yapmak daha ihtişamlı görünebilir ama bir bilim insanının seçilimin doğada nasıl işlediğini göstermesinin tek yolu sahada kirlenmekten geçer. Çiftleşme sonrası rekabet örnekleri Eşeysel seçilim sadece eşeye etkimekle bitmez: erkekler çiftleşmeden sonra da rekabete devam eder. Birçok türde dişiler kısa bir süre içerisinde birden fazla erkekle çiftleşebilir. Bir erkek bir dişiyi dölledikten sonra, aynı dişiyi diğer erkeklerin döllemesini ve babalık hakkını elinden almasını nasıl engelleyebilir? Bu çiftleşme sonrası rekabet eşeysel seçilim tarafından inşa edilmiş en merak uyandırıcı özelliklerden bazılarını ortaya çıkarmıştır. Bazen erkek çiftleşmeden sonra etrafta başıboş gezer, dişisini bu şekilde diğer taliplerden korur. Birbirine yapışmış bir çift yusufçuk görürseniz bilin ki erkek dişiyi dölledikten sonra fiziksel olarak diğer erkeklere kapatarak korumaya alıyordur. Bir Orta Amerika kırkayağı en olağanüstü şekilde eşini korumaya geçer: bir dişiyi dölledikten sonra, onu birkaç gün boyunca taşır ve bu şekilde yumurtalarına herhangi bir rakibin sahip çıkmasını engeller. Bazen bu engelleme kimyasallar yoluyla yapılır. Bazı yılanların ve kemirgenlerin menisi çiftleşmeden sonra dişinin üreme yolunu geçici olarak tıkayan kimyasallar içerir, yani diğer erkeklere karşı barikat kurar. Benim de çalıştığım sirke sineği grubunda ise erkek dişiye bir anti-afrodizyak enjekte eder, semenindeki bu kimyasal birkaç gün boyunca dişiyi yeniden çiftleşmeye isteksiz hale getirir. Erkekler babalıklarını korumak için çok çeşitli savunma silahları kullanırlar. Fakat çok daha sinsi de olabilirler, birçoğu ilk çiftleşen erkeğin spermlerinden kurtulabilecek ve yerine kendilerininkini koyabilecek hücum silahı taşır. Bunlar arasında en zekice araçlardan biri bazı kızböceklerinin “penis kepçesi”dir. Erkek önceden çiftleşmiş bir dişiyle çiftleştiğinde, penisi üzerinde arka tarafa bakan iğnelerini kullanarak daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini dışarı atar. Ancak dişi spermlerden arındırıldıktan sonra kendi spermlerinin transferine başlar. Drosophila’da (Drosophila melanogaster sirke sineğinin tür ismidir), kendi laboratuarımda erkek menisinin daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini pasifleştiren bir madde bulduk. Dişilerin eş tercihi Eşeysel seçilimin ikinci formu olan eş tercihine gelelim. Erkek-erkeğe rekabetle karşılaştırıldığında bu sürecin nasıl işlediğine dair çok daha az bilgimiz var. Çünkü boynuzların ve diğer silahların önemi, renkler, tüyler ve görünüşün öneminden çok daha açıktır. Eş tercihinin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için Darwin’i bu kadar sinirlendiren belalı tavus kuşu kuyruğuyla başlayalım. Tavus kuşundaki eş tercihi üzerine çalışmaların çoğu, İngiltere Bedfordshire’daki Whipsnade Parkı’nda serbest-değişen bir popülasyonu çalışan Marion Petrie ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Bu türün erkekleri toplu halde görünebilecekleri ve bu sayede dişiye karşılaştırma olanağı sağlayan bölgelerde, leklerde (Lek, erkek hayvanların kur yapmak ve kendisini göstermek için toplanması hali) toplanır. Bütün erkekler leklere katılmaz, ancak bir dişi kazanabilecek olanlar katılır. On tane kur yapan erkek üzerinde yapılan gözlemsel bir çalışmada erkeklerin kuyruk tüylerindeki göz beneği sayıları ve başarılı oldukları çiftleşme sayıları arasında bir bağıntı bulundu: 160 göz beneği olan en ayrıntılı erkek, bütün eşleşmelerin yüzde 36’sını topladı. Bu, dişilerin daha ayrıntılı kuyrukları tercih ettiğini tahmin ettirir, fakat kanıtlamaz. Erkeğin kur yapmasında bazı diğer yönlerinin de –örneğin görünüşündeki zindelik- dişi tarafından seçiliyor olması muhtemeldir ve bu, tüylerle bağıntılı görünmektedir. Bunu hariç tutmak gerekirse, bazı deneysel düzenlemeler yapılabilir: tavus kuşunun kuyruğundaki benek sayısını değiştirin ve bunun eş bulma yeteneğini etkileyip etkilemediğine bakın. Dikkate değer bu tip bir deney Darwin’in rakibi Alfred Russel Wallace tarafından 1869’da düzenlendi. Bu iki bilim adamı birçok konuda, özellikle de doğal seçilimde birbirini onaylamış olsa da konu eşeysel seçilime geldiğinde ayrıştılar. Erkek-erkeğe rekabet iki adam için de sorun değildi, fakat Wallace dişi tercihi olasılığını uygun görmüyordu. Yine de bu konuda açık ufuklu davrandı ve bunun nasıl deneneceğini önerirken kendi zamanının ötesine geçti: “Süslü olanın kendisi tarafından oynanması gereken bölüm çok küçüktür, hatta süslünün az da olsa üstünlüğünün genellikle eşin tercihini belirleyeceği kanıtlansa bile. Nitekim kanıtlanmadı. Yine de bu, deneye imkân veren bir sorundur ve ben de bazı Zooloji Toplulukları veya araca sahip herhangi bir insanın bu çalışmaları denemesini öneririm. Her biri dişi kuşlara erişebildiği bilinen, aynı yaşta bir düzine erkek kuş seçilmelidir, örneğin evcil kümes hayvanları, yaygın sülünler veya altın sülünler. Bunların yarısının bir veya iki kuyruk tüyü kesilmeli veya boyun tüyleri doğadaki çeşitliliği taklit eden bir fark oluşturmaya yetecek fakat kuşu biçimsizleştirmeyecek şekilde biraz kısaltılmalıdır ve sonra dişi kuşların bu eksikliği fark edip etmediği ve daha az süslü erkekleri eşit bir şekilde reddedip etmedikleri gözlemlenmeli. Bu deneyler, dikkatlice planlanır ve birkaç sezon için mantıklı bir şekilde çeşitlendirilirse, bu ilgi çekici soruya dair en değerli açıklamaları sağlayacaktır.” Aslında bir yüzyıl sonrasına kadar bu tip deneyler yapılmadı. Fakat şimdi sonuçları elimizde ve buna göre dişi tercihi yaygın. Bir deneylerinde Marion Petrie ve Tim Halliday, bir grup tavus kuşundaki her erkeğin kuyruğundan yirmi göz bebeğini kestiler ve yakalanan fakat tüyleri kesilmeyen bir kontrol grubuyla çiftleşme başarılarını karşılaştırdılar. Tabii sonraki üreme mevsiminde süsleri alınmış erkeklerin her biri kontrol erkeklerinden ortalama 2,5 daha az çiftleşme gerçekleştirebildi. Bu deney, dişilerin süsleri azaltılmamış erkekleri tercih ettiğini gösterir. Fakat ideal olan, deneyin bir de tersinden tekrarlanmasıdır: kuyrukları daha ayrıntılı hale getirin ve bunun çiftleşme başarısını artırıp artırmadığına bakın. Böyle bir deneyi tavus kuşlarında yapmak zor olsa da, İsveçli biyolog Malte Andersson tarafından Afrika’da yerel uzun kuyruklu Whydah ispinozları üzerinde denendi. Bu eşeysel dimorfik türlerde erkeklerin kuyruğu yaklaşık 20 inç (1 inç yaklaşık 2,5 cm, 20 inç = 50 cm), dişilerin ise 3 inç uzunluğundadır. Andersson uzun erkek kuyruklarının bir parçasını alıp bunları normal kuyruklara yapıştırarak aşırı derecede kısa kuyruklu (6 inç), normal “kontrol” kuyruklu (bir parça kesilmiş ve sonra geri yapıştırılmıştır) ve uzun kuyruklu (30 inç) erkekler üretti. Tahmin edileceği gibi, kısa kuyruklu erkekler normallerle karşılaştırıldığında bölgesinde barınan daha az dişiyi elde edebilmiştir. Fakat suni bir şekilde kuyrukları uzatılmış olan erkekler çiftleşmede çok büyük bir artış elde etmiş, neredeyse normal erkeklerin iki katı kadar dişiyi etkilemişlerdir. Buradan bir soru ortaya çıkar. Eğer 30 inç uzunluğunda kuyruğu olan erkekler daha fazla dişi tarafından tercih ediliyorsa, neden Whydah ispinozları ilk başta bu uzunlukta bir kuyruğa evrilmedi. Cevabı bilmiyoruz, fakat bu uzunlukta kuyruğun eş bulma yeteneğini artırmasından daha büyük oranda ömrü kısaltıyor olması muhtemeldir. Yirmi inç belki de ömrü boyunca verebileceği ortalama üreme sayısının en yüksek olduğu uzunluktur. Peki, erkek çalı tavukları yeşilliklerdeki çetin maskaralıklarından ne kazanıyor? Burada da yanıt: eş. Tavus kuşları gibi, erkek çalı tavuğu da denetlemeye çıkmış dişilere toplu halde göründükleri lekler yapar. Sadece günde 800 kere “kasılarak yürüyen” en kuvvetli erkeğin dişileri kazanabildiği gösterilmiştir; geri kalan çoğunluk ise çiftleşemeden yürümeye devam eder. Eşeysel seçilim diğer yandan çardak kuşlarının mimari başarılarını da açıklar. Türden türe değişen çardak dekorasyonlarının pek çok çeşidinin çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Örneğin saten çardak kuşları çardaklarına daha fazla mavi tüy koyduklarında daha fazla çiftleşebilir. Benekli çardak kuşlarında en büyük başarı yeşil solanum meyveleri (yabani domatesle akraba bir tür) gösterildiğinde elde edilmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden Joah Madden benekli çardak kuşlarının çardaklarından dekorasyonları çaldı ve erkeklere altmış objelik bir seçenek sundu. Tabii bunlar çardaklarını yine en çok solanum meyveleri ile dekore ettiler, bu meyveleri çardağın göze çarpan yerlerine koydular. Kuşlar üzerine eğiliyorum çünkü biyologlar eşey tercihinin en kolay bu grupta çalışılabildiğini görmüşler. Kuşlar gün içerisinde aktiftir ve gözlemlenmesi kolaydır, fakat diğer hayvanlarda eşey tercihinin çalışıldığı pek çok örnek de vardır. Dişi tungara kurbağaları en karmaşık sesleri çıkaran erkeklerle çiftleşmeyi tercih eder. Dişi lepistesler daha uzun kuyruğu ve daha renkli benekleri olan erkekleri sever. Dişi örümcekler ve balıklar genellikle daha büyük olan erkeği seçer. Malte Andersson Eşeysel Seçilim adlı kapsamlı kitabında, 186 türde 232 deneyin erkek özelliklerinin büyük bir kısmının çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğunu ve bu deneylerin büyük çoğunluğunun dişi tercihi gösterdiğini anlatmaktadır. Kısacası dişi tercihinin birçok eşeysel dimorfizmin evrimini yönlendirdiğinden şüphemiz yok. Yani Darwin haklıydı. Fakat biz iki önemli soruyu atladık: erkekler kur yapmak veya onlar için savaşmak zorundayken neden dişiler seçme işlemini yapmak zorunda kalıyor? Ve neden her zaman dişiler seçiyor? Bu sorulara yanıt verebilmek için organizmaların neden eşeyli olmayı benimsediklerini anlamamız gerekir. Neden eşeyli üreme? Eşeyin neden evrimleştiği evrimde hâlâ en muammalı sorudur. Genlerinin sadece yarısına sahip yumurta veya spermler oluşturarak eşeyli üreyen herhangi bir birey eşeysiz üreyen diğer bir bireye göre yeni jenerasyona yüzde 50 oranında genetik harcama yapar. Şu şekilde düşünelim. İnsanlarda, normal formu eşeyli üremeye yarayan, mutant formu ise dişilerin döllenme gerekmeden yumurta üretmesini sağlayan partenogenez ile üremesine yardımcı olan bir gen hayal edin (Bazı hayvanlar gerçekten bu şekilde ürer: yaprak bitleri, balık ve kertenkelelerde görülmektedir). İlk mutant kadının sadece kızları olacaktır ve bu kızlar da kendi kendilerine başka kızlar doğurabilecektir. Mutant olmayanlarda ise eşeyli üreyen kadınlar erkeklerle çiftleşecektir ve yarısı erkek yarısı dişi olan döller verecektir. Dişi havuzu sadece kız çocuğu üreten mutantlarla dolacağı için popülasyondaki kadın oranı çabucak yüzde 50’nin üzerine çıkacaktır. Sonunda bütün dişiler eşeysiz üreyen annelerden doğmuş olacaktır. Erkekler gereksiz hale gelecek ve ortadan kaybolacaktır: hiçbir mutant kadın onlarla çiftleşme ihtiyacı duymaz ve bütün dişiler sadece daha fazla dişi doğuracaklar. Partenogenez için gereken gen eşeyli üreme için gereken geni yenmiş olur. “Eşeysiz” genin kendisini, her jenerasyonda, “eşeyli” genin yaptığının iki katı kadar üreteceği teorik olarak gösterilebilir. Biyologlar bu duruma “eşeyin iki katı masrafı” derler. Sonuçta, doğal seçilim etkisinde partenogenez için olan genler çok hızlı bir şekilde yayılır ve eşeyli üremeyi eler. Fakat bu gerçekleşmedi. Dünya’daki türlerin büyük çoğunluğu eşeyli ürer ve üremenin bu türü bir milyar yıldır sürüyor. (2) Peki eşeyin masraflı olması neden partenogenezle yer değiştirmesine neden olmadı? Eşeyin, masrafından daha ağır evrimsel bir avantajı olmalı. Henüz o avantajın ne olduğunu ortaya çıkaramamış olsak da, teorilerde bir noksanlık hissedilmemektedir. Asıl anahtar, eşeyli üreme sırasında genlerin rasgele karışması ve bu sayede dölde yeni gen kombinasyonları ortaya çıkarmasıdır. Bir bireyde birçok elverişli geni bir araya getirirsek eşey, çevrenin sürekli değişen manzarasıyla baş edebilmek için evrimi hızlanmaya zorlar, parazitlerin evrimleşen savunma mekanizmalarımıza karşı durabilmek için acımasız bir şekilde evrim geçirmesi buna örnektir. Veya belki de eşey, tamamen avantajsız bir bireyde, bir araya getirmek suretiyle türdeki bütün kötü genleri yok edebilir. Bilim insanları hâlâ, eşeyi, iki kat masraflı olmasına karşın daha önemli hale getiren bir avantajı olup olmadığını sorguluyor. Eşey evrildiğinde ister istemez bunu eşeyli üreme de takip edecektir, bunun için iki şeyi daha açıklamamız gerekir. İlki; döl oluşturmak için çiftleşmek ve genlerini bir araya getirmek zorunda olan neden sadece iki cinsiyet var (neden üç veya daha fazla değil)? Ve ikincisi; neden iki eşeyin farklı sayı ve büyüklükte gametleri (erkekler pek çok küçük sperm oluşturur, dişiler ise daha az ama daha büyük yumurtalar) var? Eşey sayısına dair soru bizi oyalamaması gereken karmaşık teorik bir sorundur; fakat teorinin, iki eşeyin, üç veya daha fazla eşeyli çiftleşme sistemlerinin evrimsel olarak yerini alacağını gösterdiğini aklımızdan çıkarmayalım. İki eşey en sağlam ve kararlı stratejidir. İki eşeyin gametlerinin neden farklı sayı ve boyutlarda olduğu teorisi de aynı şekilde karmaşıktır. Bu durum muhtemelen iki eşeyin de aynı büyüklükte gametler ürettiği daha önceki eşeyli üreyen türlerden evrilmiştir. Teorisyenler doğal seçilimin, bu atasal durumun bir eşeyin (“erkek” diye adlandırdığımız) çok sayıda küçük gametler (sperm veya polen) oluşturması ve diğerinin (“dişi”) ise daha az ama büyük gametler (yumurta) oluşturması durumuna geçişini elverişli kıldığını inandırıcı bir şekilde gösterdiler. Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri Eşeysel seçilimin aşamasını belirleyen gamet boyutundaki asimetri, aynı zamanda iki eşeyin farklı çiftleşme stratejileri evrimleştirmesine de neden olmuştur. Erkekleri ele alalım. Bir erkek çok miktarda sperm üretebilir ve büyük olasılıkla çok miktarda dölün babası olur; bu etkileyebileceği dişi sayısıyla ve spermlerinin rekabet yeteneği ile sınırlıdır. Dişiler için ise durum farklıdır. Yumurtalar masraflıdır, sayıca sınırlıdır ve eğer bir dişi kısa bir süre içerisinde pek çok kez çiftleşirse bu onun döl sayısını artırmada çok az etkili olur. Bu fark çok açık bir şekilde, bir insan dişisi ile erkeğinin ebeveyni olduğu kayıtlı çocuk sayısına bakarak görülebilir. Bir kadının hayatı boyunca üretebileceği maksimum çocuk sayısını tahmin etmeye kalkarsanız muhtemelen 15 civarında dersiniz. Bir daha düşünün. Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki resmi rakam 69’dur, on sekizinci yüzyılda yaşayan bir Rus köylüsünün rekorudur. 1725 ile 1745 arasındaki 27 hamilelikten 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 adet dördüz doğmuştur (Muhtemelen fizyolojik veya genetik olarak çoklu doğuma yatkınlığı vardı). Birileri bu çalışan kadın için ağlar, fakat bu rekor bir erkek tarafından, Marokko İmparatoru Mulai İsmail (1646-1727) tarafından, kırılmıştır. İsmail Guinness’te “en az 342 kız ve 525 erkeğin babası” olarak ve “1721’de 700 erkek toruna sahip” olarak kaydedilmiştir. Bu uç örneklerde bile erkekler dişileri 10 katından fazla geçmektedir. Erkekler ve dişiler arasındaki evrimsel fark, farklı yatırımdan gelir. Erkekler için çiftleşmek ucuzdur; dişiler için masraflıdır. Erkekler için bir çiftleşme sadece az miktarda sperme mal olur, dişiler için çok daha fazlasını ifade eder: büyük, besin dolu yumurtaların üretimi ve çoğunlukla çok miktarda enerji ve zaman kaybı. Memeli türlerinin yüzde 90’dan fazlasında, bir erkeğin döle yaptığı tek yatırım spermidir, dişi ise bütün bakımı üstlenir. Dişi ve erkeklerin olası eş ve döl sayıları arasındaki bu asimetri eş seçme zamanı geldiğinde çelişen ilgilere neden olur. Erkeklerin, standardın altında bir dişi (diyelim ki zayıf veya hasta biri) seçtiklerinde kaybedecekleri şey azdır, çünkü kolaylıkla tekrar ve defalarca eşleşebilirler. Bu durumda seçilim bir erkeği gelişigüzel yapan, neredeyse her dişiyle durmaksızın eşleşmeye çalışan genlerini öne çıkarır. Dişiler farklıdır. Yumurtalarına ve döllerine çok yatırım yaptıkları için en iyi taktikleri gelişigüzel olmak değil titiz olmaktır. Dişiler sınırlı sayıda yumurtalarını dölleyecek en iyi baba olanağını seçmek için her fırsatı hesaba katmalıdır. Bu nedenle potansiyel erkekleri çok yakından incelerler. Genellikle bunun anlamı, erkeklerin dişiler için rekabet etmesi gerektiğidir. Erkekler gelişigüzel, dişiler nazlıdır. Bir erkeğin hayatı, sürekli eş için hemcinsleriyle yarışan yıkıcı bir anlaşmazlık ile geçer. Standart erkekler eşleşemezken, iyi erkekler, hem daha etkileyici hem de daha vahşi olanlar, çoğunlukla çok sayıda eşi güvenceye alacaktır (tahminen daha fazla dişi tarafından da tercih edilecektir). Diğer yandan, neredeyse her dişi sonunda bir eş bulacaktır. Her erkek onlar için rekabet ettiğinden, dişilerin eşleşme başarısının dağılımı daha dengeli olacaktır. Biyologlar bu farkı, eşleşme başarısındaki varyansın erkekler için dişiler için olduğundan daha yüksek olması gerektiğini söyleyerek açıklarlar. Peki, öyle midir? Evet, genellikle böyle bir fark görürüz. Örneğin kırmızı geyik erkekleri arasında, hayatları boyunca kaç döl bıraktıklarına dair çeşitlilik dişilerinkinin 3 kat fazlasıdır. Uyumsuzluk fil ayıbalıkları için çok daha büyüktür, çünkü bunlardaki dişilerin yarısından fazlasıyla karşılaştırılırsa, bütün erkeklerin yüzde 10’u üreme sezonları boyunca hiç döl bırakamaz. (3) Erkek ve dişilerin olası döl sayıları arasındaki fark erkek-erkeğe rekabetin ve dişi tercihinin evrimleşmesine neden olmuştur. Erkekler sınırlı sayıdaki yumurtaları döllemek için rekabet etmek zorundadır. Buna “muharebe yasası” diyoruz: erkekler arasında genlerini gelecek jenerasyonlara aktarmak için doğrudan rekabet. Bu nedenledir ki erkekler renklidir veya “beni seç, beni seç!” demenin bir yolu olan görüntüleri, çiftleşme şarkıları, çardakları vardır. Ve sonunda yine de erkeklerde uzun kuyrukların, daha vahşi görüntülerin ve daha yüksek sesli şarkıların evrimini sürükleyen dişinin tercihleridir. Anlattığım senaryo bir genellemedir ve bazı istisnalar vardır. Bazı türler monogamiktir, erkek de dişi de yavruların bakımını üstlenir. Erkekler, daha fazla eş aramak için döllerini bıraktıklarından daha fazla döle çocukların bakımına yardım ederek sahip oluyorsa, evrim monogamiyi elverişli kılar. Örneğin birçok kuşta, iki tam-zamanlı ebeveyne ihtiyaç duyulur: biri yem aramaya gittiğinde diğeri yumurtaları sıcak tutar. Fakat monogamik türler vahşi doğada tahmin edildiği kadar da çok değildir. Örneğin bütün memeli türlerinin sadece yüzde 2’si bu tür eşleşme sistemine sahiptir. ‘Yalancı’ monogami örnekleri Eşeysel dimorfizmi birçok “sosyal monogamik” türde de görürüz. Bunlarda erkekler ve dişiler çift oluşturur ve yavruları birlikte yetiştirirler. Erkekler dişiler için rekabet etmiyorsa neden parlak renkler ve süsler evrimleştirmiş olabilir? Aslında bu çelişki de eşeysel seçilim teorisini destekler. Bu durumlarda, öyle görünüyor ki, dış görünüş aldatıcıdır. Türler sosyal yönden monogamiktir, fakat gerçek monogamik değildir. Chicago’daki okul arkadaşım Stephen Pruett-Jones’un çalıştığı Avustralyalı görkemli çalıkuşu bu türlerden biridir. Bu tür ilk bakışta monogaminin kusursuz örneği zannedilir. Erkek ve dişiler bütün erişkin yaşamlarını genellikle sosyal olarak birbirine bağlı geçirirler, arazilerini birlikte korur ve yavrularına birlikte bakarlar. Yine de tüylerinde eşeysel dimorfizm gösterirler: erkekler muhteşem yanardöner mavi ve siyahlıdır, dişiler ise ölü grimsi kahve renklidir. Neden? Çünkü “zina” yaygındır. Çiftleşme zamanı geldiğinde, dişiler kendi “sosyal eşleri”nden çok diğer erkeklerle eşleşir (Bu DNA babalık testi ile kanıtlanmıştır). Erkekler de aktif bir şekilde “ekstra çift” eşleşmeler arayarak ve dişilere asılarak aynı oyunu oynarlar, fakat üreme kapasitesi açısından dişilerden çok daha farklıdırlar. Bu zina dolu eşleşmelerle birlikte eşeysel seçilim cinsiyetler arasındaki renk farklılıklarının evrimleşmesini sağlamıştır. Söz konusu çalıkuşu bu davranışı gösteren tek tür değildir. Bütün kuş türlerinin yüzde 90’ı sosyal monogamik olsa da bu türlerin dörtte üçündeki erkekler ve dişiler kendi sosyal partnerleri haricinde bireylerle de eşleşir. Eşeysel seçilim teorisi test edilebilir tahminlerde bulunur. Eğer sadece bir eşeyin parlak tüyleri, boynuzları varsa, güçlü çiftleşme görüntüleri sergiliyorsa veya dişileri cezbetmek için göz kamaştırıcı yapılar inşa ediyorsa bahse girebilirsiniz ki bunlar çiftleşmek için diğer üyelerle rekabet eden eşeylerdendir. Gösteriş veya davranışta daha az eşeysel dimorfizm gösteren türler daha monogamik olmalıdır: eğer erkekler ve dişiler çift oluşturur ve eşlerinden ayrılmazsa eşeysel bir rekabet yoktur ve tabii ki eşeysel seçilim de yoktur. Aslında biyologlar eşleşme sistemi ile eşeysel dimorfizm arasında güçlü bir bağıntı görür. Boyutta, renk veya davranıştaki olağandışı dimorfizmler cennet kuşları veya fil ayıbalıkları gibi erkeklerin dişiler için rekabet ettiği ve sadece birkaç erkeğin eşlerin çoğuna sahip olduğu türlerde görülür. Erkeklerle dişilerin benzer görüldüğü türler, örneğin kazlar, penguenler, güvercin ve papağanlar, gerçek monogamik olma eğilimindedir, yani hayvanlardaki sadakatin örneğini teşkil ederler. Sadece eşeysel seçilim düşüncesi tarafından öngörüldüğü fakat herhangi bir yaratılışçı alternatif tarafından öngörülemediği için bu bağıntı evrim teorisinin bir başka zaferidir. Evrim yoksa neden renk ile çiftleşme sistemleri arasında bir bağıntı olsun ki? Aslında bir tavus kuşu tüyü gördüğünde hasta olması gerekenler yaratılışçılardır, evrimciler değil. (4) Az da olsa bazen roller değişir Şimdiye kadar eşeysel seçilimde önüne gelenle çiftleşen eşeyi erkek, titiz olanı ise dişi olarak tanımladık. Fakat bazen, ender de olsa, tersi doğrudur. Ve bu davranışlar eşeyler arasında değiş tokuş edildiğinde dimorfizmin yönü de değişir. Bu dönüşü en cazip balıklarda, denizatında ve yakın akrabası olan yılaniğnesinde görürüz. Bazı türlerde dişilerdense erkekler hamile kalır. Bu nasıl olabilir? Dişi yumurtayı üretse bile, bir erkek onları dölledikten sonra karnında veya kuyruğundaki özelleşmiş bir kuluçka kesesine yerleştirir ve çatlayana kadar taşır. Erkekler bir seferde sadece bir kuluçka taşır ve “gebelik” dönemleri bir dişinin taze bir parti yumurta üretmesinden uzun sürer. Dolayısıyla erkekler çocuk yetiştirmeye dişilerden daha fazla yatırım yapar. Döllenmemiş yumurta taşıyan dişi sayısı erkeklerin onları kabul edebileceğinden fazla olduğu için de dişiler nadir bulunan “hamile olmayan” erkekler için rekabet etmek zorundadır. Burada, üreme stratejisindeki erkek-dişi farkı tersine dönmüştür. Ve eşeysel seçilim teorisine göre tahmin edebileceğiniz gibi, parlak renkler ve süslerle dekore edilmiş olanlar bu kez dişilerdir, erkekler ise daha sönüktür. Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan zarif üç sahil kuşu türü olan deniz çulluklarında bu durum geçerlidir. Bunlar birkaç poliandri (bir dişi ve çok erkek) çiftleşme sistemi örneğinden biridir. Erkek deniz çullukları çocuk bakımından tamamen sorumludur, yuvayı kurar ve dişi diğer erkeklerle çiftleşmek için gittiğinde kuluçkayı besler. Yani erkeğin döle yaptığı yatırım dişininkinden daha büyüktür ve dişiler çocuklarına bakacak erkekler için rekabet eder. Ve tabii ki her üç türde de dişilerin renkleri erkeklerden çok daha parlaktır. Denizatları, yılaniğneleri ve deniz çullukları genel yasaya uymayan istisnalardır. Eşeysel dimorfizmin evrimsel açıklaması doğruysa, “ters” dekorasyonlar da beklediğimiz gibidir; fakat türler özel olarak yaratılmışsa aynı sonucu bekleyemeyiz. Dişi neyi seçiyor, nasıl seçiyor? Dişilerin seçici taraf olduğu “normal” eş seçimine dönelim. Bir erkeği seçerken gerçekten ne arıyorlar? Bu soru evrim biyolojisinde ünlü bir tartışmayı canlandırmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi Alfred Russel Wallace bile dişilerin seçici olduğu konusunda şüpheliydi (ve sonuçta hatalıydı). Teorisi dişilerin yırtıcılardan saklanmaya ihtiyacı olduğu için erkeklerden daha az renkli olduğu, erkeklerin parlak renklerinin ve süslerinin ise fizyolojilerinin yan ürünü olduğuydu. Fakat erkeklerin neden saklanmak zorunda olmadığına dair hiçbir açıklama yapmadı. Darwin’in teorisi ise biraz daha iyiydi. Erkek seslerinin, renklerinin ve süslerinin dişi tercihi ile evrildiğini güçlü bir şekilde hissetmişti. Dişiler neye dayanarak seçim yapıyordu? Yanıtı şaşırtıcıydı: saf estetik. Darwin dişilerin, aslen cazip görmüyorlarsa bu özenli şarkılar veya uzun kuyruklar gibi şeyleri seçmeleri için bir neden bulamıyordu. Eşeysel seçilim konusunda çığır açan çalışması İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçilim (1871), dişi hayvanların erkeklerin türlü özellikleri karşısında nasıl “büyülendiklerini” ve nasıl “kur yapıldığını” anlatan ilginç antropomorfik açıklamalarla doludur. Wallace’ın da not ettiği gibi, hâlâ bir sorun vardı. Hayvanlar, özellikle de arı ve sinekler gibi basit olanlar, bizim gibi bir estetik duygusuna sahip miydi? Darwin bunun üzerine bahse girdi: “Avustralya’nın çardak kuşlarında olduğu gibi, kuşların parlak ve güzel objeleri takdir ettiğine dair bazı pozitif kanıtlarımız olsa da, şarkının gücünü kesinlikle takdir ediyor da olsalar, yine de birçok dişi kuşun ve memelinin, eşeysel seçilime dayandığını söylediğimiz süsleri takdir etmek gibi başarılı bir tat alma duyusuna sahip olmasının hayrete şayan olduğunu kabul ediyorum. Ve bu özellikle de sürüngenler, balık ve böcekler için çok daha hayret vericidir. Fakat aşağı canlıların aklına dair çok az şey biliyoruz.” Bütün yanıtları bilmese de bu Darwin’in doğruya Wallace’tan daha yakın olduğunu gösterir. Evet, dişiler seçim yapar ve bu seçimler eşeysel dimorfizmi açıklıyor gibi görünmektedir. Fakat dişi tercihinin basitçe estetiğe dayandırılması bir anlam ifade etmiyor. Yeni Gine cennet kuşları gibi yakın akraba türlerin erkekleri çok çeşitli tüylere ve eşleşme davranışına sahiptir. Bir türe güzel gelen şey onun en yakın akrabalarına güzel gelen şeyden çok mu farklıdır? Aslında, artık dişi tercihlerinin kendi başlarına uyumsal olduğuna dair çok kanıtımız var. Bazı erkeklerin seçilmesi dişilerin genlerini yaymasına yardım eder. Tercihler Darwin’in öne sürdüğü gibi her zaman rasgele ve doğuştan gelen tat almayla ilgili değildir, birçok durumda muhtemelen seçilimle evrimleşmiştir. Bir dişi belirli bir erkeği seçerek ne kazanır? Bunun iki yanıtı vardır. Dişi, yavru bakımı boyunca daha fazla ve sağlıklı yavrular üretmesine yardım edecek erkeği seçerek doğrudan yarar sağlayabilir. Veya diğer erkeklerden daha iyi genlere (sonraki jenerasyonda döllerine avantaj sağlayacak olan genler) sahip olan erkeği seçerek dolaylı yoldan yarar sağlayabilir. Her iki yoldan da dişi tercihlerinin evrimi doğal seçilim tarafından elverişli kılınacaktır. Doğrudan yararları ele alalım. Bir dişiye daha iyi bölgeleri sahiplenen bir erkekle çiftleşmesini söyleyen bir gen, döllerinin daha iyi beslenmesine veya daha güzel yuvalar edinmesine yardımcı olur. İyi bölgelerde yetiştirilmemiş gençlere oranla daha iyi yaşayacak ve üreyeceklerdir. Bu şu anlama gelir; genç popülasyonu kendinden önceki jenerasyonun sahip olduğundan daha yüksek oranda “tercih geni”ne sahip dişiler içerecektir. Jenerasyonlar geçtikçe ve evrim devam ettikçe her dişi sonunda tercih genine sahip olacaktır. Hatta daha iyi bölgelerin tercihini artıran başka mutasyonlar varsa bunların da frekansı artacaktır. Zamanla daha iyi bölgelere sahip erkeklerin tercih edilmesi çok daha güçlü olmaya doğru evrilecektir. Ve bu bölgeler için daha güçlü rekabet eden erkeklerin seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Dişi tercihi arazi için erkekler arası rekabetle birlikte evrimleşir. Seçici dişilere dolaylı yarar sağlayan genler de yayılacaktır. Kendisini bir hastalığa karşı diğerlerinden daha dirençli yapan gene sahip bir erkek hayal edin. Bu tür bir erkekle çiftleşen dişi hastalığa karşı daha dirençli döller üretecektir. Bu erkeği seçmek ona evrimsel bir yarar sağlar. Şimdi de bu daha sağlıklı erkekleri dişinin eş olarak belirlemesine yardımcı olan bir gen hayal edin. Eğer dişi böyle bir erkekle çiftleşirse, bu çiftleşme iki geni de (hem hastalığa karşı direnç geni hem de hastalığa karşı dayanıklıları tercih etme geni) içeren kız ve erkek çocukları meydana getirecektir. Her jenerasyonda, daha iyi üreyen ve hastalığa karşı en dirençli bireyler, aynı zamanda dişilere en dirençli erkekleri seçmesini söyleyen geni de taşıyacaktır. Bu direnç genlerinin doğal seçilimle yayılması gibi, dişi tercihi için olan genler de bunların sırtında ilerleyecektir. Bu yolla hem dişi tercihi hem de hastalığa karşı direnç bir tür içerisinde artacaktır. Bu iki senaryo da dişilerin neden bazı erkekleri tercih ettiğini açıklar, fakat parlak renkler veya özenli tüyler gibi erkeklerin belirli özelliklerini neden tercih ettiğini açıklamaz. Bu muhtemelen, belirli özellikler dişiye o erkeğin daha büyük doğrudan veya dolaylı yararlar saplayacağını söylediği için gerçekleşmektedir. Dişi tercihine dair bazı örneklere bakalım. Kuzey Amerika’nın ev ispinozu renkleri açısından eşeysel dimorfiktir: dişiler kahverengiyken erkeklerin kafasında ve göğsünde parlak renkler vardır. Erkekler bölgelerini savunmaz ama yavru bakımını üstlenir. Michigan Üniversitesi’nden Geoff Hill yerel bir tür içinde erkeklerin renklerinin açık sarıdan portakala veya parlak kırmızıya kadar değişkenlik gösterdiğini buldu. Rengin üreme başarısını etkileyip etkilemediğini görmek amacıyla saç boyası kullanarak erkekleri daha parlak veya soluk yaptı. Ve tabii ki parlak olanlar soluk renklilerden daha başarılı bir şekilde eş buldu. Ve üzerinde oynanmamış erkekler açısından, dişiler solgun renkli erkeklerin yuvasını parlak olanlarınkine oranla daha fazla terk etti. Dişi ispinozlar neden daha parlak erkekleri tercih ediyor? Hill, aynı popülasyonda parlak erkeklerin yavrularını solgunlardan daha fazla beslediğini gösterdi. Yani dişiler daha parlak erkekleri seçmekle, döllerinin daha iyi beslenmesi şeklinde doğrudan bir yarar sağlıyordu (Daha solgun erkeklerle eşleşen dişiler yavruları yeteri kadar beslenmediği için yuvalarını terk etmiş olabilir). Peki, neden daha parlak erkekler daha fazla besin getirir? Muhtemelen parlaklık genel bir sağlık belirtisi olduğu için. Erkek ispinozların kırmızı rengi, yedikleri tohumlardaki karoten maddesinden gelir – bu maddeleri kendileri üretemezler. Yani daha parlak renkliler daha iyi beslenmiştir ve muhtemelen genel anlamda daha sağlıklıdır. Dişiler parlak renkli erkekleri, renk onlara “aile ambarını en iyi stoklayacak erkek benim” dediği için bunları seçiyor gibiler. Dişilere daha parlak erkekleri seçmesinde yardımcı olan herhangi bir gen o dişilere doğrudan yarar sağlar ve böylece seçilim bu tercihi artıracaktır. Ve buradaki tercihle, tohumları parlak tüylere çevirebilen her erkek aynı zamanda avantajlı olacaktır çünkü daha fazla eşi güvenceye alacaktır. Zamanla eşeysel seçilim bir erkeğin kırmızı rengini abartacaktır. Dişiler ise solgun kalacaktır çünkü parlak olmaktan kazanacakları hiçbir şey yok; hatta yırtıcılara daha çekici gelmekten yakınabilirler. Sağlıklı ve güçlü bir erkek seçmenin başka doğrudan yararları da vardır. Erkekler, dişiye, çocuğuna veya her ikisine de aktarabilecekleri parazit veya hastalıklara sahip olabilir ve bu tip erkeklerden kaçınmak bir dişinin yararınadır. Bir erkeğin rengi, tüyleri ve davranışı hastalıklı veya zararlı olup olmadığına dair ipucu sağlayabilir: sadece sağlıklı erkekler yüksek sesle şarkı söyleyebilir, güçlü bir duruş sergileyebilir veya parlak, yakışıklı tüyler çıkartabilir. Mesela eğer bir türün erkekleri normalde parlak maviyse, soluk mavi bir erkekle çiftleşmekten kaçınmak en iyisidir. Evrim teorisi dişilerin, erkeğin iyi baba olacağını gösteren herhangi bir özelliği seçeceğini gösterir. Tek gereken bu özellik için tercihi artıran bazı genlerin olması ve o özelliğin anlatımındaki çeşitliliğin erkeğin durumu hakkında ipucu vermesidir. Gerisi kendiliğinden gelir. Çalı tavuğunda, parazit bitler erkeğin ses kesesinde kan benekleri oluşturur, bu özellik leklerde kasılarak yürürken kabarık, yarı saydam bir kese gibi durur. Ses keselerine suni yolla kan benekleri boyanmış erkekler kayda değer şekilde az eş edinebilir: bu benekler dişiye erkeğin hastalıklı ve muhtemelen kötü baba olduğuna dair tüyo verir. Seçilim sadece dişinin beneksiz keseleri tercih etmesini sağlayan genleri elverişli kılmayacaktır, aynı zamanda bu durumu belli eden erkek özelliğini sağlayanları da elverişli kılacaktır. Erkeğin ses kesesi daha da büyüyecektir ve dişinin pürüzsüz ses kesesi tercihi artacaktır. Bu, erkeklerde abartılı özelliklerin evrimine neden olabilir, örneğin saçma bir şekilde uzun olan Whydah ispinozu kuyruğu gibi. Bütün bu süreç, erkek özelliğinin daha fazla arttığında yaşamını tehlikeye düşürecek kadar abartılı hale geldiği an, yani döl üretiminin net sayısı kötü etkilendiği an sona erer. Peki, dolaylı yarar sağlayan dişi tercihlerinde durum nasıldır? Bu yararlardan en aleni olanı bir erkeğin döllerine sürekli verdiği şey, yani genleridir. Ve bir erkeğin sağlıklı olduğunu gösteren özellikler aynı zamanda genetik yönden iyi özellikler taşıdığını da gösterebilir. Daha parlak renkli, daha uzun kuyruklu veya daha yüksek sesli erkekler, rakiplerinden daha iyi yaşamalarına ve üremelerine olanak sağlayan genlere sahip olduğu için bu özellikleri gösteriyor olabilir. Bu, aynı şekilde, özenli çardaklar üretme yeteneğine sahip olan veya büyük taş yığınları oluşturabilen erkekler için de geçerli olabilir. Bir erkeğin daha iyi yaşama yeteneği veya daha fazla üreme yeteneği sağlayan genleri olduğunu gösteren pek çok özellik hayal edebilirsiniz. Evrim teorisi bu durumlarda üç tür genin frekansının birlikte artacağını söyler: bir erkeğin iyi genlere sahip olduğunu yansıtan “gösterge” özellik genleri, bir dişinin bu gösterge özellikleri tercih etmesini sağlayan genler ve son olarak varlığı gösterge sayesinde yansıtılan “iyi” genler. Bu karmaşık bir senaryodur, fakat çoğu evrim biyoloğu bunu, ayrıntılı erkek özellikleri ve davranışları için en iyi açıklama olarak görür. Fakat “iyi genler” modelinin gerçekten doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? Dişiler doğrudan mı yoksa dolaylı yararları mı arar? Bir dişi daha az güçlü veya daha az gösterişli bir erkeği geri çevirebilir, fakat bu o erkeğin zayıf genetik yapısını değil de enfeksiyon veya yetersiz beslenme gibi sadece çevresel etkilerle oluşmuş bir halsizliği gösteriyor olabilir. Bu karmaşıklıklar herhangi verili bir koşulda eşeysel seçilimin nedenlerini ortaya çıkarmayı zorlaştırır. Belki de iyi genler modelinin en başarılı sınaması Missouri Üniversitesi’nden Allison Welch ve arkadaşları tarafından gri ağaç kurbağası üzerinde yapılmıştır. Erkek kurbağalar, ABD’nin güneyinde yaz gecelerinin simgesi olan yüksek sesler çıkararak dişileri etkiler. Yakalanan kurbağalarla yapılan çalışmalar dişilerin daha uzun naralar atan erkekleri tercih ettiğini göstermiştir. Bu erkeklerin daha iyi genlere sahip olup olmadığını test etmek için araştırmacılar farklı dişilerden yumurtaları bölüp her dişinin yumurtasının bir yarısını in vitro uzun naralı erkeklerden aldıkları spermlerle, diğer yarısını ise kısa naralı erkeklerden aldıkları spermlerle döllediler. Bu çaprazlamalardan çıkan iri başlar olgunlaşıncaya kadar beklendi. Uzun naralıların dölleri iribaş halindeyken daha hızlı büyüdü ve daha iyi yaşadı, metamorfozda (iri başların kurbağaya dönüştüğü süreç) daha büyüktü ve metamorfozdan sonra da daha hızlı büyüdü… Jerry A. Coyne

http://www.biyologlar.com/eseyli-ureme-seks-evrimi-nasil-yonlendiriyor

Kuzey kutbu — Kuzey Kutbu'nu neden önemsememiz gerekiyor?

Dines Mikaelsen, yumuşak bir şekilde seyahat eden teknesinin pruvasına tüfeğini dayıyor, fişeği yatağa sürüyor ve yanındakilere sessiz olmaları için işaret veriyor. Eskimo avcı halihazırda birkaç atışını ıskaladı. Tetiğe tekrar basıyor. Buz dağlarından çok gürültülü bir çatlama ekosu duyuluyor ve bir futbol sahası büyüklüğü kadar bir alan çöküyor. Dines ve dört turist misafiri olaylar karşısında donakalıyor. Aslında, bu olayı görmek için gelmişlerdi, ancak yine de şaşırmaktan kendilerini alamadılar. Dines ve kazancının büyük bir çoğunluğunu borçlu olduğu turistler hala birbirlerine oldukça yeniler. Diğer kültürler büyük oranda selofanlara sarılı etlerle karınlarını doyurmakta ve avlanma ve geleneksel hayvan yetiştirme uygulamaları tüm Kuzey Kutbu genelinde hala büyük önem taşımaktadır. Dines’ın küçük turizm işletmesi gibi, kuzey kutbu kültürü ve doğası da iki güçlü kuvvet tarafından şekillendirilmektedir: küreselleşme ve iklim değişikliği. Küreselleşme ile birlikte MTV, iPod'lar, en son teknoloji navigasyon sistemleri gelmiş ve dış dünyanın etkisi artmıştır. İklim değişikliği donmuş arazileri dönüştürmekte, buzulları eritmekte ve deniz yolları açmaktadır. Bu durum bazı yeni fırsatlar yaratmıştır. Kruvaziyer gemileri Dines’ın Grönland'in soğuk doğu kıyılarında yer alan, Ammassalik adasındaki Tasiilaq köyünde de , yeni yeni görülmeye başlanmıştır. 2006 yılında dört kruvaziyer gemisi ve bir sonraki yıl da sekiz gemi gelmiştir. ‘Beş yıl önce, Grönland'in Kuzeyine hiçbir sefer gerçekleştirilmiyordu. Ancak, şimdi seferler yapılıyor. Buraya seferler eskisinden bir ay önce geliyor.’, Dines. Hava da artık fark edilir derecede daha sıcak. Tasiilaq köyünde yazın sıcaklık son yıllarda daha önce kaydedilen değerleri alt üst ederek, 22 dereceye kadar çıkmıştır. Kirlenme ve beslenme(18) Tarımsal kimyasallar, alev geciktiriciler, ağır metaller ve radyoaktif malzemeler gibi çok sayıda tehlikeli kirletici Kuzey Kutbu'nu ve on yıllardır bu bölgede yaşayan insanları olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer bölgelerdeki kirlilik de rüzgar ve deniz yoluyla Kuzey Kutbu'na taşınmaktadır. Düşük sıcaklıklar nedeniyle, DDT gibi kirleticiler bozunamamakta ve suda kalmaktadır. Örneğin fok gövdesi gibi bir yağ dokusu tarafından absorbe edildiğinde bu kimyasallar bölgede yaşayan insanlara aktarılmaktadır. Kuzey Kutbu'nun bazı bölgelerinde çocuklarını anne sütüyle besleyen annelere kimyasalların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla küçük çocuklarını toz süt ile desteklemeleri önerilmektedir. Kuzey Kutbu'nda neler oluyor? İklim değişikliğinin Kuzey Kutbu'ndan daha fazla etkilediği bir bölge yoktur. Kuzey Kutbu'ndaki sıcaklıklar son 50 yıl içerisinde küresel ortalamanın iki katı kadar artmıştır.(19) 2009 ilkbaharında gerçekleştirilen Catlin Kuzey Kutbu Araştırmasında Kuzey Kutbu'nun Kuzey kısmında bulunan Beaufort Denizi boyunca 280 millik bir alan incelenmiştir. Tespit edilen buz tabakası ortalama altı ayak derinliğinde ve yalnızca bir yaşındaydı. Daha eski, daha kalın ve daha sağlam olan buz tabakası yok olmaya başlamıştır. 2008 yılında Kuzey Kutbu'ndan geçen Kuzey-Batı ve Kuzey-Doğu Transit gemilerine şimdiye kadar tarihte ilk defa yaz ayında bir tekne tarafından kılavuzluk yapılmıştır. Bu olumsuz etkiler, halihazırda oldukça kırılgan ve çok hızlı bir şekilde değişmekte olan Kuzey Kutbu ekosistem ağını yok etme tehdidi taşımaktadır. Özellikle kuzey denizindeki buz tabakası endişe vericidir. Buz ve altındaki deniz bir yaşam alanıdır, ancak tüm bu alan artık küresel ısınma riskine maruzdur. Kutup ayıları açlıktan ölmektedir, çünkü fokların tercih ettiği dinlenme alanı olan, denize yakın buz alanlar ayıları taşıyamayacak kadar incelmiştir. Yazı geçirmek üzere Kuzey Kutbu'na göç eden kuşlar bahardaki en güzel çiçek açma mevsimini kaçırmaya başlamıştır, çünkü bu mevsim kuşlar gelmeden önceki üç hafta içerisinde sona ermektedir. Kuzey kutbu ne anlama geliyor? Kuzey Kutbu, yirmi dört zaman dilimi ile birlikte dünyanın kara kütlesinin altıda biri üzerinde bulunan, 30 milyon km2'nin üzerinde, çok geniş bir alanı ifade etmektedir. Kuzey Kutbu bölgesinin büyük bir bölümü, 4 km derinliğe kadar ulaşan okyanusla örtülüdür, ancak burada karasal alan da bulunmaktadır. Kuzey Kutbu'nda 30'dan fazla yerli halkı içine alan yaklaşık 4 milyon insan yaşamaktadır. Kuzey Kutbu bölgesinde sekiz ülkenin (Kanada, Danimarka/Grönland, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Rusya Federasyonu, İsveç ve Birleşik Devletler) toprakları bulunmaktadır. Bu ülkelerden beşi Avrupa Çevre Ajansına üye ülkelerdir ve üçü AB üyesidir. Kuzey Kutbu'nu neden önemsememiz gerekiyor? Birçoğumuz için Kuzey Kutbu hem coğrafi, hem de bağlantı açısından oldukça uzak görünen bir yerdir. Ancak, bu bölge dünyanın ikliminin düzenlenmesinde oldukça kritik bir işleve sahiptir. İklim değişikliğinin öngörülen hızlarda devam etmesi halinde, hepimiz için çok ciddi sonuçlar doğuracaktır. Kuzey ve güney kutupları bir soğutma sistemi olarak Dünyanın ikliminin düzenlenmesinde oldukça hayati bir işleve sahiptir. İncelen kar tabakası, toprağın güneşten daha fazla ısı çekmesi ve okyanus akımlarının kayması anlamına gelmektedir. Buzulların erimesiyle oluşan tatlı sularla deniz suyunun bir karışımı olan Kuzey Buz Denizi tüm dünya genelindeki okyanus akımlarını etkilemektedir. Bazı bilim insanları, çok fazla miktardakierimiş tatlı suyun, daha güneydeki iklim üzerinde oldukça yüksek bir öneme sahip deniz akımlarından “bazılarını”değiştirebileceğine inanmaktadır. Kuzey Kutbu bölgesi birçoğu başka yerde bulunmayan, yerli popülasyonlardan meydana gelen milyonlarca insanın vatanıdır. Bu insanlar ve kültürleri de risk altındadır. Kuzey Kutbu'ndaki yeni ekonomik faaliyetler Kuzey denizinin eriyen buz ve buzulları bazı insanlar için yeni geçim kaynakları oluşturmuştur. Kuzey Kutbu'ndaki birçok ekonomik faaliyetin önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde artması muhtemeldir. Buz geri çekildiğinde uzak kuzey bölgelerde de balıkçılık mümkün olacaktır. Kuzey Kutbu'ndaki petrol ve özellikle de gaz kaynakları işletilmeye başlanacaktır. Turizm faaliyetleri halihazırda hız kazanmaya başlamıştır ve bunun yanında Kuzey Kutbu kaynaklarının ihracatı söz konusu olduğunda denizcilik de paralel olarak gelişecektir. Malların kıtalar arası taşınması daha fazla açık deniz ve daha ince buz tabakası ile daha kolay olacak, yalnızca gemilerin ve alt yapının inşa edilmesi gerekecektir. Endüstriyel maden kaynaklarının işletilmesi, kereste üretimi ve diğer kaynakların kullanımı da muhtemelen artacaktır. Ayrıca, farklı Kuzey Kutbu milletleri arasında kaynakların, sınırların ve gemi güzergâhlarının kontrolü konusunda rekabet ve problemler ortaya çıkabilir. Kuzey Kutbunun ısınması potansiyeli ile risklerin (petrol sızıntıları ve çevresel etkiler vs.) dengelenmesi, Kuzey Kutbu'nun yönetim şeklinin tamamen değiştirilmesini gerektirmesi nedeniyle, oldukça zor gözüküyor. Çevresel yönetim Dünyanın diğer bölgelerinde çevresel mücadeleler hasar gören ekosistemlerin iyileştirilmesi yönündedir. Kuzey Kutbu'nda ise bölgenin büyük bir bölümü için mevcut olanı, yani benzersiz bir doğayı koruma şansımız hala devam etmektedir. Mevcut Kuzey Kutbu yönetim sistemi oldukça parçalıdır. Kuzey Kutbu için çok geniş bir uluslararası anlaşmalar serisi geçerli olsa da, bölge için özel olarak yapılmış anlaşmalar bulunmamaktadır ve bu anlaşmaların uygulaması ve yürürlüğü Kuzey Kutbu ülkeleri arasında bile eşit değildir. 2008 yılının Kasım ayında Avrupa Komisyonu, AB’nin bölgeye hassasiyetini özetleyen ve AB Üye Ülkeleri ve kurumları için bir seri eylem öneren bir makale sunmuştur. Bu makale, bütünleşik bir AB Kuzey Kutbu politikası için atılmış ilk adımdır. AB’nin temel hedefleri şunlardır: Kuzey Kutbu'nu popülâsyonu ile birlikte korumak ve sürdürülebilirlik sağlamak Kaynakların sürdürülebilir şekilde kullanımını teşvik etmek Kuzey Kutbu'nun çok taraflı bir şekilde yönetimine katkıda bulunmak 18 Amap Değerlendirmesi 2009: Kuzey Kutbu'nda İnsan Sağlığı 19 IPCC, 2007, 21. yüzyıl sonuna ilişkin tahminler Kaynak: www.eea.europa.eu/tr/articles/kuzey-kutbu

http://www.biyologlar.com/kuzey-kutbu-kuzey-kutbunu-neden-onemsememiz-gerekiyor

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Ekoloji Forumu Gerçekleşti

Yeni Kıbrıs Partisi’nin (YKP) katkılarıyla düzenlenen IV. Ekoloji Forum’u, 11-13 Eylül tarihleri arasında Dipkarpaz’da/Rizokarpaso Wooden Houses’da eko-sosyalizm ve eko-feminizm bakış açılarıyla doğa katliamlarına, neoliberal gıda politikalarına karşı pratik mücadelelerle ilgili konuları ve olası çözüm önerileri üzerine toplantılar gerçekleştirerek tamamlandı. Kapitalizmin yarattığı doğa katliamlarının ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve ayrımcılığının giderilmesi için mücadeleyi güçlendirmek ve kampanyalar örmek, rejime karşı ekolojik mücadelenin nasıl olabileceğini tartışabilmek için çeşitli kesimlerden aktivistler IV. Ekoloji Forum’unda bir araya geldi.Ekoloji Forumu, 11 Eylül, Cuma günü tanışma toplantısı ile başladı, daha sonra ise “Çöplük/Wasteland” belgesel gösterimi gerçekleşti…Çekimi üç yıldan fazla süren “Çöplük/Wasteland” belgeseli, ünlü sanatçı Vik Muniz’i Brooklyn’deki evinden memleketi Brezilya’da Rio de Janeiro’nun dışında bulunan dünyanın en büyük çöplüğü Jardim Gramacho’ya kadar izliyor. Muniz, burada bir “catador” grubunun fotoğraflarını çekiyor. Muniz’in başlangıçtaki amacı çöplerle birlikte catadorları görüntülemektir. Ancak bu ilham verici karakterlerle yaptığı işbirliği ile onların hayatlarına dahil oluyor. Catadorlar kendilerine umut olan Muniz sayesinde yeniden hayal etmeye başlıyorlar. Yönetmen Lucy Walker yardımcılarıyla birlikte tüm süreç boyunca sanatın dönüştürücü gücü ve insan ruhunun simyasının etkileyici kanıtlarını ortaya koyuyorlar.12 Eylül, Cumartesi günü sabah bölümünde teorik ve pratik ekoloji mücadelelerin sunumları yapıldı… İlk oturum “siyasal bir duruş olarak eko-sosyalizm” başlığı ile yapıldı… Murat Kanatlı, ekososyalizm temel yaklaşımları üzerine sunum gerçekleştirdi, daha sonra tartışma bölümü ile oturum tamamlandı. Daha sonra ise Danimarka Kızıl Yeşil İttifak Yürütme Kurulu üyesi Gitte Pedersen sunacağı “Eko-feminizm: Doğa, Ekonomi, Politika ve Cinsiyet üstünden ataerkil düşünceye eleştirel yaklaşım” başlıklı oturum gerçekleştirildi…Cumartesi öğleden sonra ise “başka bir gıda mümkün” başlığı ile tarım ve hayvancılık alanında üretici ve tüketici ilişkileri, nasıl bir gıda politikası olması gerektiği üzerine çalıştay gerçekleştirildi. Tartışmaların sonunda mevcut tarım ve hayvancılık politikalarının paraya dair yaklaşımları, bunların insan üstündeki etkileri konuşuldu, organik tarım alanında gelişmeler değerlendirildi. Tartışmalarda kimyasallarla desteklenmeyen tarıma organik denerek aslında günlük, marketten alınanların organik, doğal olmadığının itiraf edildiğinin altı çizildi. Tartışmalar sonucunda doğal yollarla üretim yapanların bir listesi hazırlanarak, üretim tüketim ağı oluşturulmasında hem fikir olundu. Böylesi bir ağın nasıl işleyeceği üzerine toplantılara devam edilecek.Cumartesi gecesi ise “Food inc/Gıda A.Ş” belgeselinin gösterimi yapıldı… Belgesel “Süpermarketlerden aldığımız ve ailelerimize sunduğumuz gıdalar hakkında gerçekten ne kadar bilgi sahibiyiz?” sorusunun cevaplarının peşine düşüyor. Food inc/Gıda A.Ş.’de Robert Kenner gıda endüstrisinin üzerindeki örtüyü kaldırıyor, Hükümetlerin izniyle uzun süredir müşterilerden saklanan mekanikleştirilmiş sistemi gözler önüne seriyor. Belgesel ne gibi gıdalarla beslendiğimiz, gıdalarımızın nasıl üretildiği, bu gıdaların sağlığımıza etkileri ve bu değişim dalgasının nasıl küresel gıda endüstrisini boydan boya etkilediği hakkında şaşırtıcı hatta şoke edici gerçekleri ortaya seriyor.14 Eylül, Pazar günü taş ocaklarının durumu ve etkileri üzerine Nesil Bayraktar ve Erman Dolmacı’nın sunumu ile çalıştay gerçekleştirildi. Daha sonra Forumun sonuçlarının ve eylem planlarını değerlendirildiği oturum gerçekleşti.Öğlen yemeği sonrası da, IV. Ekoloji Forumu sona erdi.Ekoloji KolektifiEkoloji Kolektifi de Forumu dayanışma mesajı gönderdi. Mesaj şöyle:Sevgili Ekoloji Forumu Katılımcıları ve Bileşenleri,Malesef ki, bugün sizleri insanların ölü bedenlerinin buzdolaplarında saklandığı yasaklı ve linç kokulu Türkiye sokaklarından selamlıyoruz. Malesef ki, Türk bayraklarına sarılı çocukların tabutlarını birer miting platformuna dönüştürmüş bir siyasal iktidarın, eş zamanlı olarak yaktığı ormanların, hapsettiği derelerin, ezip geçtiği dağların ve makineleştirdiği rüzgârların buz kesmiş coğrafyasından sizlere sesleniyoruz. Ve doğadan, insanlardan, türlerden koparan ve yarılmalar üzerinden kendisini var eden kapitalizmin, sömürü ve yıkım üzerine kurulu tarihsel denklemine bir kez daha tanıklık ediyoruz.Ekolojik krizi böylesi sert bir savaşın ve mücadelenin sırtında karşılarken, “Ya Ekososyalizm Ya Barbarlık!” şiarımızsa bir kez daha zihnimizde canlanıyor.Üçüncü dünya savaşının alt yapısının oluştuğu Kafkasya-Ortadoğu-Anadolu üçgeninde, savaşın ve dolayısıyla sınıfsal mücadelenin, ekolojik krizin şekillendiği enerji-su-gıda üzerinden biçimlenen “köleleştirme” düzenine karşı, toplumsal direnişin ve çözümlemelerin ölçeği, Dünya’yı yeniden yaratma noktasında bugün hiç olmadığı kadar birleşmeye devam ediyor. Rusya, Çin ile AB ve ABD’nin üzerinde tepiştiği petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinden biçimlen kapitalist uygarlığın yarattığı savaş ve barbarlık düzenine karşı sol ekolojist bir seçeneğin, bu paylaşım savaşının yorumcusu kalarak yaratılamayacağı gerçeği bizleri artık sadece söylemeye değil eylemeye de davet ediyor. Petrol ve doğalgaz paylaşımına dayanan kapitalist üretim tarzı için doğa ve emek sömürüsü, bu sistemin devamı için bir zorunluluk. Ve bu zorunluluğu sürdürmek için de tüm bu coğrafyalar bugün birbirine kaderlerini sadece boru hatlarıyla bağlamıyor. Aynı zamanda bu coğrafyada halkların kaderleri, sermaye bloğu karşısında, gıdayı, enerjiyi ve suyu hakça paylaşacağı bir toplumsal düzen kurma zorunluluğu ile de birbirine bağlanıyor.Ekolojik kriz karşıtı bir mücadele tam da böylesi bir dönemde, tüm krizleri olağanlaştıran burjuva rasyonalitesinden sıyrılma ihtiyacıyla doğuyor. Bu ihtiyaç, halkın kendi kurumlarını ve dilini mücadelenin içinden oluşturabilmesi için, emeğin, doğanın ve cinslerin özgürleşmesi, toplumsal adalet, barış, kolektivizm, eşitlik, halkların kardeşliğine dayalı bir toplumun yaratılması çabası olarak vücut buluyor. Barbarlığa karşı pratik bir toplum alternatifi yaratabilmenin yolu, ekolojik krize karşı emek ve doğa sömürüsü ekseninde sınıf ile kimliğin eyleyiciliğinde özyönetimci bir mücadelenin inşasıyla bizi “Başka Bir Dünya”nın kıyılarına çıkarıyor.Bu yolda gelişmiş ve gelişmemiş, kır ve kent, zengin ve fakir,  cinsiyet ve cinsel yönelim, insan ve tür arasındaki bütün uçurumları derinleştiren eşitsizlikleri sorunsallaştırmaksa bugün “BİZ”i, “BİZ” olmaya daha da yakın kılıyor. Dünyanın dört bucağını saran ekolojik krize karşı; emek ve doğa sömürüsünün ortadan kaldırıldığı; atıksız ve artıksız; eşit ve özgür bir dünya için çizilecek mücadele hattına katkıda bulunacak olan bu Forum’un tüm öznelerini sevgi ve dayanışmayla kucaklıyoruz.Başarılar dileklerimizle.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ekoloji-forumu-gerceklesti

Yaşamı Savunmak

Nükleer ve kömürlü termik santrallere karşı mücadele eden bölge halkı için yasal bir rehber niteliği taşıyan ‘Yaşamı Savunmak’ kitabını yayımladık.

http://www.biyologlar.com/yasami-savunmak

Beyin Tümörüyle Savaşan Kök Hücre

Beyin Tümörüyle Savaşan Kök Hücre

Harvard Kök Hücre Araştırmaları Merkezi'ndeki bilim insanları, kök hücreleri beyin tümörlerine karşı savaşabilecek şekilde modifiye etmeyi başardı. Farelere enjekte edilen kök hücre, farelerdeki beyin tümörünü yok etti, sağlıklı hücrelere zarar vermedi.Sabah'ın haberine göre, enjekte edilen hücrelerin, tümörle mücadelelerini tamamladıktan sonra geri alındığı da aktarıldı. Araştırmanın lideri Dr. Halid Şah "Moleküler testler ve beyindeki protein sentezlerini inceleyerek gördük ki kök hücrelerin ürettiği toksinler kanser hücrelerini öldürüyor" dedi.http://www.sagliginsesi.com/

http://www.biyologlar.com/beyin-tumoruyle-savasan-kok-hucre

Türkiye’de bir tek kömürlü santrale daha yer yok

Türkiye’de bir tek kömürlü santrale daha yer yok

Türkiye’de artık kömürlü termik santrallere yer olmadığını artık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da kabul etmeye başladı.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-bir-tek-komurlu-santrale-daha-yer-yok

Türkiye Zeytini Seviyor

Türkiye Zeytini Seviyor

Ülke çapında yapılan çağrılar karşısında Zeytin Yasa Tasarısının gündemden düşmesiyle, “Zeytini Seviyorum” kampanyası başarıya ulaştı. Kanun tasarısı, geçtiğimiz yılın sonunda Soma’nın Yırca köyünde Kolin Grubu’nun termik santral kurmak için 6 bin zeytin ağacını hukuk dışı kesmesiyle tekrar gündeme gelmişti. Türkiye'deki zeytinliklerin korunması için binlerce kişi Zeytin Yasası'na yapılması önerilen değişikliklere karşı çıktı ve TBMM 24. dönem 5. yıl çalışmalarının sona erip meclisin tatile girmesiyle, Zeytin Yasa Tasarısı meclisten geçmeyerek gündemden düştü. Ülke çapında yapılan çağrılar karşısında Zeytin Yasa Tasarısı'nın gündemden düşmesiyle, "Zeytini Seviyorum" kampanyası başarı ile sonuçlandı. Türkiye Zeytini SeviyorMevcut zeytinlikleri koruyan 3573 sayılı Zeytin Yasası'nda değişiklik yapılmasına dair Enerji Komisyonu'nda bulunan kanun tasarısı, zeytinlikleri maden ve kömür santrali gibi çevreyi kirletici yatırımlara açmak amacıyla geçtiğimiz yılın Haziran ayında Meclis'e sevkedilmişti. Sözkonusu tasarı, Kasım ayında Soma'nın Yırca köyünde Kolin Grubu'nun termik santral kurmak için 6 bin zeytin ağacını hukuk dışı kesmesiyle tekrar gündeme gelmişti. Türkiye'nin bir çok ilinden gelen destek sayesinde bu kanuna karşı sürdürülen mücadele Meclis'in tatile girmesiyle başarı ile sonlandı.2023'e kadar dünyanın ikinci en büyük zeytin üreticisi olma hedefi bulunan Türkiye'nin bu hedefi mevcut zeytin yasasını korumadan yakalayamayacağını vurgulayan Gıda ve Tarım Kampanyası sorumlumuz Tarık Nejat Dinç'i dinleyelim:Kış soğuğunda çıplak elleriyle tek tek zeytinleri toplayan zeytin üreticisinden, sofrasına zeytini koymadan kahvaltısına başlamayan, orucunu açmayan milyonlarca vatandaşına kadar bu ülke insanının zeytin sevgisi bir kez daha galip geldi. Söz konusu tasarı Ekim ayında yeni yasama yılı açıldığında Enerji Komisyonu'nun bir numaralı gündem maddesi halindeydi; Yırca köylülerinin mücadelesi, ve 'Zeytini Seviyorum!' diyen binlerce insanın tepkisi sayesinde tasarının Meclis'te yasalaşmasının önüne geçildi ve TBMM bu tasarıyı gündemine almadan çalışmalarına son verdi. Bu başarı aynı zamanda insanlarımızın gıdasına, çevresine ve kücük üreticilerin yaşam mücadelelerine sessiz kalmayıp da sahip çıktığında sonuç alabildiğini gösteren çok çarpıcı bir örnek olmuştur.Türkiye zeytinlik alanında sanayi tesis inşaatına karşıÜlkemizdeki zeytinlik alanların imara açılması konusunda kamuoyunun görüşlerini öğrenmek amacıyla yaptırdığımız anketin sonuçlarını geçtiğimiz ay açıklamıştık. Araştırma, 25 Aralık 2014 - 3 Ocak 2015 tarihleri arasında, 7 bölgedeki 41 ilde, 18 yaş üzeri 1.086 kişiyle yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak gerçekleştirildi. İksara Veri Analiz Şirketi'nin yürüttüğü araştırmaya göre; zeytinliklerin olduğu bölgelerde sanayi tesislerinin yapılmaması gerektiğini düşünenler %83 gibi yüksek bir orana ulaştı. Katılımcıların %79'u zeytinlik alanlarda kömürlü termik santral kurulmasına karşı olduğunu ifade etti. Araştırmanın en çarpıcı verilerinden birisi de, yeni zeytin yasasını destekleyenlerin sadece %18 olmasıydı.http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/turkiye-zeytini-seviyor

Edinilmiş bağışıklık sistemi

Edinilmiş bağışıklık sistemi ya da Edinilmiş bağışıklık yüksek oranda özelleşmiş bütün sisteme etki edebilen hücreler ve patojenik mücadeleleri ortaya çıkaran süreçlerle düzenlenen bağışıklık sistemi çeşididir. İlk olarak Gnathostomata'da ulaşılan edinilmiş ya da spesifik bağışıklık sisteminin, non spesifik ve evrimsel olarak daha eski olan (neredeyse bütün yaratıklarda yaşayan patojenlere karşı ev sahibinin kendini savunmasında temel sistem olan) doğuştan gelen bağışıklık sistemiyle aktive edildiği düşünülmüştür. Edinilmiş ya da spesifik bağışıklık sisteminin yanıtı, omurgalıların bağışıklık sisteminde spesifik patojenleri tanımayı ve hatırlamayı (bağışıklığı oluşturur) ve patojenlere karşı karşıya kalındığı her zaman daha güçlü saldırıların olmasını sağlar. Edinilmiş bağışıklık, sonradan kazanılmış bir bağışıklık sistemidir çünkü vücudun bağışıklık sistemi gelecek saldırılara karşı kendini herzaman hazırlar. Sistem, somatik hipermutasyon (hızlandırılmış somatik hücre mutasyonları) ve VDJ rekombinasyonları (antijen reseptör gen segmentlerinin geri dönüşümüsüz genetik mutasyonları) yüzünden yüksek oranda uyum sağlama yeteneğindedir. Bu mekanizma, genlerin küçük bir kısmının, her bireysel lenfositte benzersiz olarak ifade edilen çok sayıda farklı antijen reseptörleri üretilmesine izin verir. Çünkü gen düzenlenmesi, her hücrede geri dönüşümsüz DNA değişikliklerine, bütün döllerin hücrelerinde aynı reseptörün özelliğini kodlayan genlerin kalıtılmasına, uzun süreli spesifik bağışıklıkta anahtar rol oynayan bellek B hücreleri ve bellek T hücreleri ile rehberlik eder. Edinilmiş bağışıklık, omurgalılarda bir patojen doğal bağışıklıktan kaçtığı ve antijen basamaklarından birini üretmeye başladığında tetiklenir.[1] Edinilmiş bağışıklık sisteminin ana işlevleri şöyledir: Antijen sunumu sırasında spesifik "kendinden-olmayan" antijenleri tanıma, Spesifik patojenleri ya da patojenle enfekte olmuş hücreleri en fazla çıkaranlara uygulanan yanıtların üretilmesi Her patojenin bir antijen imzasıyla hatırlaması şeklindeki bağışıklık belleğinin gelişmesi. Bu bellek hücreleri, sonradan oluşan enfeksiyonlar görüldüğünde patojeni ihraç etmeye hızlıca çağırılabilirler. Etkili hücreler Ana madde: Lenfosit Edinilmiş bağışıklık sisteminin hücreleri, lökositlerin bir çeşidi olan ve lenfosit olarak adlandırılıan hücrelerdir. B hücreleri ve T hücreleri lenfositlerin ana gruplarıdır. İnsan vücudunda, beyaz kan hücrelerinin %20-40'ını oluşturan, 2 trilyon civarında lenfosit bulunur, Bu hücrelerin kütlesi toplamda beyin ya da karaciğerle yaklaşık olarak aynıdır.[2] Periferik kanda lenfositlerin %20-50'sini dolaşır, kalanı lenfatik sistemle hareket eder.[2] B hücreleri ve T hücreleri, aynı çok potensiyalli hemopoietik kök hücrelerden çıkarılırlar ve etkinleştirilmedikçe birbirlerinden ayırt edilemezler.[3] B hücreleri insan bağışıklık yanıtında büyük rol oynarlar; oysa T hücreleri karmaşık hücre-aracılı bağışıklık yanıtıyla yakından ilişkilidirler. B hücreleri, kuşlara özgü organ olan fabrikus keseceğinde ilk kez bulunmalarıdan sonra adlandırılmışlardır. Bununla beraber, neredeyse diğer tüm omurgalılarda B ve T hücreleri kemik iliğindeki kök hücrelerinde yapılırlar.[3] T-hücreleri, ismini aldıkları timusa gider ve orda gelişirler. İnsanlarda yaklaşık olarak lenfosit havuzunun %1-2'si, antijene duyarlı lenfositler olasılıkları en iyi şekilde kullarak, her saat, spesifik antijenlerini bulmak için ikincil lenfoid dokularında dolaşırlar.[4] Erişkin hayvanlarda, periferik lenfoid organları farklılaşmanın en az üç farklı evresindeki B ve T hücrelerinden oluşan bir karışımı içerirler: tecrübesiz hücreler; yeni üretilmiş, kemik iliği ya da timustan ayrılmış, lenfatik sisteme girmiş fakat ilişkili antijenleriyle karşılaşmamış hücreler. efektör hücreler; ilişkili antijenleriyle karşılaşarak etkinleştirilmiş ve aktifleşip, patojeni dışarı atmak için bağlamış hücreler. bellek hücreleri; geçirilmiş enfeksiyonların uzun süreli kalmasında görevli hücreler. Antijen sunumu Ana madde: Antijen sunumu Edinilmiş bağışıklığın özelliği, bağışıklık hücrelerinin kendi hücrelerini ve istenmeyen saldırganları ayırma kapasitesinde yatar. Ev sahibinin hücreleri kendi antijenlerini ifade eder. Bu antijenler, bakterilerin yüzeyindeki (kendinden olmayan antijenler) ya da virüsçe enfekte edilmiş hücrelerin (kendini-kaybetmiş) yüzeylerindekilerden farklıdır. Edinilmiş bağışıklığın yanıtı kendinden olmayan ve kendini kaybetmiş antijenlerle tetiklenir. Hücre çekirdeği olmayan bazı hücreler haricinde (örn. eritrositler), bütün hücreler antijen sunumu yapabilme ve edinilmiş bağışıklığı etkinleştirebilme yeteneğindedirler.[3] Bazı hücreler özellikle antijen sunumu yapmak ve tecrübesiz T hücrelerini olgunlaştırmak için özelleşmişlerdir. Dendritik hücreler ve B hücreleri, T hücrelerinin etkinliğinin geliştirilmesine izin veren özel bağışıklık baskılayıcı almaçlarla donatılmışlardır ve antijen sunumu hücreleri (APC) olarak isimlendirililer. Bazı hücre altgrupları profesyonel APC'lerce etkinleştirlebilirler ve her T hücresi tipi bakteri ya da viral toksinlere özel benzersiz olarak donatılır. Etkinleştirilen T hücresi tipi ve dolayısıyla üretilen yanıtın çeşidi biraz da antijenin APC ile karşılaştığı ortama bağlıdır.[1] Eksojen antijenler Dendritik hücreler dokulardaki bakteriler, parazitler veya toksinler gibi endojenik patojenleri fagosit eder ve sonrasında kemosentetik sinyaller yoluyla lenf düğümlerinde zenginleştirilmiş T hücrelerine taşırlar. Göç sırasında dendritik hücreler fagositik kapasitelerini kaybettikleri ve T hücrelerinin lenf düğümleri ile anlaşabilmeyi arttırabilme yeteneği geliştirdikleri bir olgunlaştırma sürecine uğrarlar. Dendritik hücreler, patojenleri daha küçük parçalara ayırmak için "antijen" olarak isimlendirilen enzimleri kullanırlar. Lenf düğümünde dendritik hücreler bu kendinden olan antijenleri MHC diye bilinen kendinden olan reseptörlere eşleyerek onların yüzeylerinde görüntülerler. (MHC ayrıca insan löksosit antijeni (HLA) olarak da bilinir).[1] Bu MHC:antijen kompleksi, o zaman lenf düğümünün içine geçen T hücrelerince tanınır. Eksojenik antijenler genellikle CD4+ yardımcı T hücreleriyle etkilenen MHC sınıf II molekülleri üzerinde görüntülenirler.[1] Endojen antijenler [değiştir] Hücreiçi antijenler ev sahibi hücreyi taklit eden virüsler tarafından üretilir.[1] Ev sahibi hücre virsülerle ilişkili sitoplazmik proteinleri sindirmek için özelleşmiş enzimler kullanır ve bu parçaları T hücrelerinin MHC ile eşleneceği yüzeyinde görüntüler. Endojen antijenler tipik olarak MHC sınıf I üzerinde görüntülenir ve CD8+ sitotoksik T-hücrelerini etkinleştirir. Bazı (eritrositler gibi) hücre çeşitleri haricinde MHC sınıf I, hemen hemen bütün ev sahibi hücrelerce eksprese edilir.[1] T lenfositler [değiştir] Ana madde: T hücresi CD8+ T lenfositler ve sitotoksisite [değiştir] Ana madde: Sitotoksik T hücresi Sitotoksik T hücreleri (TC, öldürücü T hücresi ya da sitotoksik T-lenfosit (CTL) olarak da bilinir) virüsler veya diğer patojenlerce enfekte edilen hücreleri ya da başka bir deyişle hasarlanmış ve işlev göremez hale gelmiş hücreleri ölüme sevkeden T hücrelerinin bir alt grubudur.[1] Tecrübesiz sitotoksik T hücreleri, T-hücre reseptörleri ile MHC sınıf I molekülünün peptid bağlarıyla birbirlerini kuvvetlice etkiledikleri zaman etkinleştirilirler. Bu yatkınlık antijen/MHC kompleksinin tipine ve yönelimine bağlıdır ve CTL ile enfekte hücrenin bağlanmasının nedenidir.[1] Bir kez etkinleştirilen CTL, "donatılmış etki hücreleri" ordusunu üretmek üzere işlevsellik kazandığı ve hızla bölündüğü "klonal büyüme" olarak bilinen sürece girer. Böylece etkinleştirilmiş CTL vücutta baştan başa benzersiz MHC sınıf I + peptid davranışındaki hücreleri aramak için dolaşabilecektir. Bu enfekte veya işlevsizleşmiş somatik hücreler sergilendiğinde, etkileyici CTL perforin ve granülizin salar; hedef hücrenin plazma mambranındaki porlarda oluşan sitotoksinler, iyonların ve suyun enfekte hücreye grimesine izin verir ve lizise veya çatlamaya sebep olurlar.[1] CTL bir serin proteaz olan hücre içine porlardan geçerek girip hücre ölümünü tetikleyen granzimi salar. Enfeksiyon sırasındaki geniş doku hasarının sınırlandırması için CTl etkinleştirilmesi sıkıca kontrol edilir ve genellikle çok güçlü MHC/antijen aktivasyon sinyaline ya da yardımcı T hücrelerinin ek sinyallerine ihtiyaç duyar.[1] Enfeksiyonun çözünürlüğünde, çoğu etkileyici hücre ölür ve fagositlerce temizlenir, fakat bu hücrelerin bazıları bellek hücresi olarak kalır.[3] Daha sonra aynı antijenle karşılaşıldığında, bu bellek hücreleri derhal etkileyici hücrelere farklılaşırlar ve gerekli olan etkileyici yanıt oluşturma zamanını çarpıcı şekilde kısaltırlar. CD4+ yardımcı T hücreleri CD4+ lenfositler ya da yardımcı T hücreleri, bağışıklık yanıtı arabulucularıdır ve edinilmiş bağışıklık yanıtının tespiti ve arttırılma yeteneklerinde önemli bir rol oynarlar.[1] Bu hücreler sitotoksik veya fagotoksik değildirler ve enfekte hücreleri öldürmezler ya da patojenleri temizlemezler; fakat diğer hücreleri bu işleri yapmaya yönlendirerek bağışıklık yanıtını yönetirler. Yardımcı T hücreleri, sınıf II MHC moleküllerindeki bağları tanıyan T hücre reseptörlerini (TCR) eksprese eder. Tecrübesiz bir yardımcı T hücresinin etkinleştirilmesi, bazı hücre tiplerinin etkinleştirilmesini etkileyen onu aktive eden APC'lerle birlikte sitokinlerin salınmasına neden olur. Yardımcı T hücreleri sitotoksik T hücrelerinden daha hafif aktivasyon uyarılarına ihtiyaç duyar. Yardımcı T hücreleri sitotoksik hücrelerin etkinleştirilmesine yardımcı fazladan sinyaller bulabilirler.[3] Th1 ve Th2: yardımcı T hücresi yanıtları Etkileyici hücrelerin iki çeşidi CD4+ T yardımcı hücresi yanıtları profosyonel APC'lerce teşvik edilebilirler; Th1 ve Th2 şeklinde ve bunların her biri farklı tiplerdeki patojenleri ayırmak için şekillendirilmişlerdir. Th1 ya da Th2 tipi yanıtının tetiğini çeken bir enfeksiyonu yöneten faktörler tam olarak anlaşılamamıştır, fakat üretilmiş yanıt farklı patojenlerin temizlenmesinde önemli bir rol oynar.[1] Th1 yanıtı makrofajların bakterisidal aktivitesini etkinleştiren, B hücrelerinin antikorları kaplamasına (opsonlamaya) neden olan ve "hücre-aracılı bağışıklığın" önderliğini yapan interferon-gamma üretimiyle karakterize edilir[1]. Th2 yanıtı, B hücrelerinin antikorları öldürmesi (nötralize etmesi) için etkinleştirilmesiyle sonuçlanan, interlökin 4 salınımıyla karakterize edilir.[1] Genellikle, Th2 yanıtları hücre dışı bakteriler, parazitler ve toksinler karşısında etkiliyken, Th1 yanıtları hücre içi patojenler (ev sahibi hücre içindeki virüsler ve bakteriler) karşısında daha etkilidirler[1]. Sitotoksik T hücreleri gibi, enfeksiyonun çözülmesi durumunda birkaç hatırlayıcı CD4+ bellek hücresi haricinde CD4+ yardımcı hücrelerinin çoğu ölecektir. HIV, CD4+ hücrelerine saldırarak bağışıklık sistemini alt üst edebilir, mutlak suretle bu hücreler virüsün yıkımına karşı koyarlar fakat ayrıca canlının tüm yaşamı boyunca karşılaştığı diğer bütün patojenlerle de savaşırlar.[3] Üçüncü bir T lenfosit tipi, düzenleyici T hücreleri (Treg), otoimmün hastalıkların gelişiminin kontrolünde önemli bir mekanizma olan kendi antijenlerine bağışıklık hatalı yanıtını kontrol edebilir, bağışıklık sistemini sınırlandırır ve baskılarlar.[3] γδ T hücreleri Ana madde: gamma/delta T hücresi γδ T hücreleri CD4+ ve CD8+ αβ T hücreleri karşısında alternatif bir T hücresi reseptörüne (TCR) sahiptirler ve yardımcı T hücrelerinin, sitotoksik T hücrelerinin ve doğal öldürücü hücrelerin özelliklerini paylaşırlar. Değişmez TCR davranışlı alışılagelmemiş T hücresi altkümelerine benzer olarak, CD1 reseptörleri gibi sınırlandırılmış doğal öldürücü hücreler, γδ T hücreleri onları doğal ve edinilmiş bağışıklığın arasında bir çizgiye yerleştiren özelliklerini sergilerler. Bir taraftan, γδ T hücrelerinin, kavşak çeşitliliğinin üretilmesi ve bellekli bir fenotip geliştirmeleri için TCR genleriyle düzenlenmeleri edinilmiş bağışıklığın bir bileşeni olarak düşünülebilir. Diğer taraftan, çeşitli altkümelerin TCR ve/veya NK reseptörleriyle sınırlandırılmaları, patern tanıma reseptörü olarak kullanılabildiğinde edinilmiş bağışıklık sisteminin parçaları olarak da düşünülebilir. Örneğin, bu örneğe göre, Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük miktarları saatler içinde mikroplar tarafından üretilen genel moleküllere ve yüksek oranda bağlanmış intraepitel Vδ1 T hücreleri baskılanmış epitel hücrelerine cevap vereceklerdir. B lenfositler ve antikor üretimi Ana madde: B hücresi B hücreleri humoral bağışıklık olarak da bilinen, kan plazması ve lenfde dolaşan antikorların üretilmesinde yer alan olarak bilinen ana hücrelerdir. Antikorlar (ya da immunoglobulinler, Ig), bağışıklık sistemince yabancı cisimleri tanımlamak ve nötralize etmek için kullanılan Y şekilli proteinlerdir. Memelilerde beş çeşit antikor vardır: IgA, IgD, IgE, IgG ve IgM; biyolojik çeşitlilikle farkılılaşır, her biri antijenlerin farklı çeşitlerine işlemek amaçlı dönüşürler. Etkinleştirilmeyle, B hücreleri her biri benzersiz bir antijeni tanıyan ve spesifik patojeni nötralize eden antikorları üretirler.[1] T hücre reseptörü gibi, B hücreleri de benzersiz bir B hücre reseptörünü (BCR) ve bu durumda tespit edilmiş antikor molekülünü ekspresse eder. B hücreleri ile T hücreleri arasındaki önemli bir farklılık da, her hücrenin antijeni nasıl gördüğüdür. T hücreleri onlarla aynı kökten gelen antijenleri bir MHC molekülünün çevresinde peptide benzetmesi süreciyle tanırken[1] B hücreleri antijenleri doğal formlarında tanır.[1] B hücresi bir kez kendiyle ilişkili (spesifik) antijenle karşılaştığında (ve ek sinyalleri bir yardımcı T hücresinden (baskın olarak Th2 tip) aldığında) plazma hücresi olarak da bilinen etkileyici hücreye de farklılıklaşır.[1] Plazma hücreleri kısa ömürlü (2-3 gün), antikorları saklayan hücrelerdir. Bu antikorlar fagositlerin hedeflenmesini kolaylaştırarak antijenlere bağlanır ve tamamlayıcı bir kaskadın tetiğini çekerler.[1] Plazma hücrelerinin %10 civarı, antijen spesifik bellek hücreleri şeklinde uzun yaşamlı hücreler haline gelir.[1] Zaten spesifik antikorların üretilip hazırlanması, bu hücreleri aynı patojen ev sahibini tekrar enfekte ettiğinde, ev sahibinin tecrübeleriyle eğer belirtiler varsa daha çabuk yanıtlamaya çağırır. Alternatif edinilmiş bağışıklık sistemi Edinilmiş bağışıklık sisteminin klasik molekülleri (örneğin antikorlar ve T hücreleri) sadece çeneli omurgalılarda bulunur, farklı bir lenfosit-türevi molekül taşemen veya Myxinidae gibi ilkel çenesiz omurgasızlarda keşfedilmiştir. Bu hayvanlar çeşitli lenfosit reseptörleri (VLRler) şeklinde isimlendirilen, çeneli omurgalıların antijenlerine benzer, sadece bir ya da iki genin ürünü olan geniş bir moleküller dizisinine sahiplerdir. Bu moleküllerin patojenik antijenleri antikorlara oldukça benzer şekilde ve özgüllükte bağlandıklarına inanılmaktadır.[6] Bağışıklık belleği Ayrıca bakınız: Bağışıklık B hücreleri ve T hücrelerinin bazıları etkinleştirildiklerinde "bellek hücreleri" şekline dönüşür. Bu hafıza hücreleri, hayvanın tüm yaşamı boyunca etkin B ve T lenfositlerinden oluşan bir veritabanı oluştururlar. Antijenle daha sonraki karşılaşmalarda, uygun bellek hücreleri seçilir ve etkinleştirilirler ve böylece daha güçlü bir bağışıklık yanıtı ikinci kez daha çabukça üretilebilir ve antijene muamele edilir. Bu bağışıklık "kazanılmış"tır çünkü, vücudun bağışıklık istemi kendini gelecekteki mücadeleler için hazırlar. Bağışıksal bellek ya kısa-şeklide pasif bellekli olabilir ya da uzun şekilde aktif bellekli. Pasif bellek Pasif bellek genellikle kısa dönemlidir, birkaç gün ila birkaç ay arasında sürer. Yenidoğanlar daha önce mikroplarla tanışmamışlardır ve kısmen enfeksiyondan zarar görebilirler. Pasif korumanın bazı tabakaları anne tarafından sağlanır. Rahimde, anasal IgG doğrudan plasentaya geçirilir, böylece doğumda insan bebeği annesininkiyle kadar aynı düzeyde antijen özgüllüklerine ve antikorların büyük kısmına sahip olur.[1] Anne sütü yenidoğanın sindirim sistemine geçebilen antikorları içerir, bakteriyal enfeksiyonlar karşınsında bebek kendi antikorlarını sentezlemeye başlayıncaya kadar koruma sağlar.[1] Bu pasif bağışıklama fetüs aslında hiç bellek hücresi ya da antikor üretemediği için, onları ödünç olarak almasıyla yapılır. Kısa dönemli pasif bağışıklık, antikorca zengin olan serum aracılığıyla transfer şeklinde yapay olarak yapılabilir. Aktif bellek Aktif bağışıklama genellikle uzun dönemlidir ve enfeksiyonu izleyen süreçte B ve T hücrelerinin etkinleştirilmesiyle ya da yapay olarak aşılamayla ihtiyaç duyulan "bağışıklama" denilen süreçle yapılabilir. Bağışıklama Ana madde: Aşı Tarihte, enfeksiyonöz hastalıklar insan nüfusu ölümlerinin başında gelmekteydi. Son yüzyılda bu yaygınlığı yenen iki önemli faktör geliştirildi: korunma ve bağışıklama.[3] Bağışıklama (genellikle aşılama olarak kullanılır) insanlığın gelişiminden beri, düşünülmüş bir bağışıklık yanıtının hayata geçirilmesi ve bağışıklık sisteminin tek en etkili işlenmiş ifadesidir.[3] Bağışıklayıcılar başarılıdır çünkü, bağışıklık sisteminin doğal özgünlüğünü, kendi teşvikiyle oluşmuş kadar iyi kılarlar. Bağışıklamanın arkasında kural, hastalığa yol açan bir canlıdan çıkarılmış bir antijeni tanıtmaktır. Bu antijen bu organizmada koruma bağışıklığı karşısında bağışıklık sisteminin gelişimini baskılar, fakat bu organizmanın kendisinden olan patojenik etkilere neden olmaz. Bir antijen, özgül bir antikora bağlanan ve edinilmiş bağışıklık yanıtı sağlayan yüzey olarak tanımlanabilir.[2] Çoğu viral aşı zayıflatılmış ama yaşayan virüslerken, bakteriyal aşılar zararsız toksin bileşenleri gibi mikroorganizmaların aselüler bileşenlerinden uyarlanır.[2] Aselüler aşılardan çıkarılmış bazı antijenler çok güçlü bir edinilmiş yanıt oluşturmazlar ve bakteriyal aşıların çoğu doğuştan gelen bağışıklıktaki antijen sunumu hücrelerini etkinleştirmek için immünolojik eklemelere ihtiyaç duyarlar.[3] Bağışıklık çeşitliliği Büyük moleküllerin çoğu, gerçekte tüm proteinler ve bazı polisakkaritler, antijen gibi görev yapabilirler.[1] Bir antijenin antikor molekülüyle ya da bir lenfosit reseptörüyle birbirini etkileyen kısımları "epitop" olarak adlandırılır. Antijenlerin çoğu epitopların değişik çeşitlerini içerir ve antikorların, spesifik T hücre yanıtlarının veya her ikisinin üretilmesini baskılayabilir.[1] Toplam lenfositlerin küçük bir kısmının (%0.01'den az) sadece birkaç hücrenin her antijene karşılık verebildiği, kısmen antijene bağlanabildiği öne sürülmüştür.[3] Edinilmiş bağışıklıkta patojenlerin büyük bir kısmının "hatırlanması" ve elimine edilmesiyle bağışıklık sistemi bazı antijenler arasındaki farkları ayırabilir[2] ve antijenleri tanıyan reseptörler büyük bir yerleşim çeşitliliğinde üretilmiş olmalıdır; karşılaşılacak her farklı patojen için esas olarak bir reseptör. İnsan antijen uyarımının yokluğunda bile, 1 trilyondan fazla farklı antikor molekülü üretme yeteneğindedir.[3] Bu reseptörleri üretmek için gerekli genetik bilginin depolanması için genlerin milyonlarcasına ihtiyaç vardır, fakat bütün insan genomu 25.000'den daha az gen içermektedir.[7] Peki bu kadar antijen ve antikor reseptörü nasıl üretilmektedir? Bu reeptörlerin çok büyük sayısı "klonal seleksiyon" diye bilinen bir süreçle üretilir.[1][2] Klonal seleksiyon teorisine göre, doğumda, bir hayvanda, genlerin küçük bir ailesince ifade edilen bilgiden lenfositlerin (herbiri eşsiz bir antijen reseptör davranışındadır) geniş çeşitliliği rastgele üretilir. Her eşsiz antijen reseptörünün üretilmesi için, her bir gen segmenti diğer gen segmentleriyle benzersiz tek geni şekillendirmek için rekombine edilerek "kombitoryal diversifikasyon" denilen sürece uğrar. Bu çevirme sürecince vücut antijenlerle karşılaşmadan önce reseptörlerin ve antikorların geniş derece çeşitliliği üretilir ve bağışıklık sisteminin hemen hemen sınırsız antijen çeşitliliğine cevap vermesi mümkün kılınır.[1] Bir hayvanın hayatı boyunca, lenfositler hayvanın karşılaştığı antijenlere karşı reaksiyon gösterirler, bir eylem için seçilir ve antijeni ifade eden herhangi birşeye karşı yönlendirilirler. Şunu belirtmek gerekir ki, bağışıklık sisteminin doğuştan gelen ve edinilmiş sistemleri birlikte çalışırlar, birbirlerinin yerine geçmezler. Edinilmiş kolda, B ve T hücreleri doğuştan gelen sistem olmadan yarasızdırlar. T hücreleri, onları etkinleştirecek antijen sunumu hücreleri olmadan kullanışsızdırlar ve B hücreleri T hücrelerinin yardımı olmadan arızalı sayılırlar. Diğer taraftan, doğuştan gelen sistem patojenlere karşı edinilmiş sistemin özgül hareketi olmadan da karşı durabilir. Gebelik sırasında edinilmiş bağışıklık Bağışıklık sisteminin temelleri kendinine karşı kendinden olmayanı tanımadır. Bundan dolayı insan fetüsünü bağışıklık sisteminin saldırısından (tam olarak kendinden olmadığından) koruyan mekanizmalar kısmen ilginçdir. Her ne kadar gizemli ve çok tekrarlanan bir konu olan 'tepki vermeme' durumunun geniş çaplı bir açıklaması bulunmasa da, iki klasik neden fetüsün nasıl tolere edilebildiğini açıklayabilir. Bunların ilki, fetüsün tutulduğu, vücudun non-bağışıklık sistemince rutin kontrolün yapılmadığı, bağışıklık bariyeri olmayan vücudun bir parçası olan uterusdur.[1] İkincisi ise, fetüsün kendi annesinin içinde muhtemelen aktif besin tüketme sürecince lokal bağışıklık baskılamasını yükseltmesidir.[1] Bu mekanizmanın modern açıklamalarından biri de, uterusda gebelik sırasında eksprese edilen spesifik glikoproteinlerin uterin bağışıklık yanıtını baskılamasıdır. Kaynaklar 1.^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z aa ab ac Janeway, Charles; Paul Travers, Mark Walport, ve Mark Shlomchik (2001). Immunobiology; Fifth Edition. New York ve London: Garland Science. ISBN 0-8153-4101-6.. 2.^ a b c d e f Alberts, Bruce; Alexander Johnson, Julian Lewis, Martin Raff, Keith Roberts ve Peter Walters (2002). Molecular Biology of the Cell; Fourth Edition. New York and London: Garland Science. ISBN 0-8153-3218-1. 3.^ a b c d e f g h i j k l Janeway CA, Jr. et al (2005). Immunobiology. (6. ed. bas.). Garland Science. ISBN 0-443-07310-4. 4.^ Microbiology and Immunology On-Line Textbook: USC School of Medicine 5.^ a b c d The NIAID resource booklet "Understanding the Immune System (pdf)". 6.^ M.N. Alder, I.B. Rogozin, L.M. Iyer, G.V. Glazko, M.D. Cooper, Z. Pancer (2005). "Diversity and Function of Adaptive Immune Receptors in a Jawless Vertebrate". Science 310 (5756): 1970 - 1973. PMID 16373579. 7.^ International Human Genome Sequencing Consortium (2004). "Finishing the euchromatic sequence of the human genome.". Nature 431 (7011): 931-45. PMID 15496913.

http://www.biyologlar.com/edinilmis-bagisiklik-sistemi

Uludağ'daki İşgalciler, Günübirlik Gelen Vatandaşı İstemiyor!

Uludağ'daki İşgalciler, Günübirlik Gelen Vatandaşı İstemiyor!

Basına ve Kamuoyuna;Uludağ'da otel işletmecisi ve Gümtop Başkanı Haluk Beceren, Bursa yerel gazetelerinde çıkan haberinde, Bursa'dan gelen günübirlik ziyaretçiler için "Söz konusu ziyaretçiler Uludağ’a zarar vermeye başladılar" açıklamasında bulundu. Uludağ'ın bir "Milli Park" olduğunu her zaman unutturmak isteyen bu otel işletmecilerine, geçmişte otelleri için "Milli Park Kanunu" ihlal edilerek verilen 49 yıllık kullanma izinlerinin dolmasına birkaç yıl kaldığından  neden hiç gündeme getirmediklerini sormak istiyoruz. Uludağ Milli Parkı'ndaki otellerin kullanım izinleri dolmadan onları yasal açıdan rahatlatacak projeler geliştiren siyasi iktidarın uygulamalarına karşı DOĞADER, Bursa Barosu ve TMMOB Bileşenleri'nin açtığı davalarla bu güne kadar engellendi. Ancak bir milli parkta olmaması gereken otellerin ortadan kaldırılması için (süre aşımından dolayı) yasal yolla mücadele yürütülmesi olanaksız olduğu için bir çalışma yürütülemedi. Dünya'da %6, Avrupa'da %11,5 olan koruma altındaki doğal alanlar, Türkiye'de %1 düzeyinde olduğu biliniyor. Kanunda, Milli Parklarda, çok gerekli askeri tesisler dışında hiç bir yapı yapılamayacağı ve ticari iş, işlemlerin gerçekleştirilemeyeceği maddeler halinde yazıldığı halde Uludağ'ın ve diğer Mili Parklarımız üzerinde niteliği bozan projeler üretiliyor. Milli Park Kanunu'na göre, Uludağ'a asıl zarar veren, "odun deposu", "kayak odası" olarak düzenlenmiş ruhsatlarla devasa oteller kuran otel işletmecileri ve onlara bu zemini hazırlayan siyasi iktidarlardır. Buna rağmen "Milli Park" ın asıl ziyaretçileri olan günübirlikçilere dil uzatan Güntop Başkanı ve onun gibi düşünen diğer otel işletmecileri ile siyasilere, gerçeği bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Uludağ'a asıl zarar verenler, kayak pistleri için on binlerce ağaç kesen, izin verilen pist genişliğini her yıl ağaç keserek birkaç katına çıkartan, daha düne kadar Kaplıkaya ve Balıklı derelerini kanalizasyon atıklarıyla kirleten, yerleşim yeri olmaması gereken bir milli parkta oteller kurarak yerleşim yeri yaratanlar, otel işletmecileri ve onlara destek veren siyasi iktidarların yöneticileridir. DOĞADER'in yaptığı diğer doğa koruma mücadeleleri arasında Milli Parklar önemli bir yer tutmaktadır. Siyasi iktidarın ütettiği son projelerden biri olan 2. bölgede otopark ve kongre merkezi ile bazı tesisler kurulması için yapılaşmalara neden olacak plan değişikliklerine itiraz eden ve açılan davaya müdahil olan DOĞADER, bundan sonra da mücadelesini aynı kararlılıkla sürdürecektir. http://www.dogader.org/

http://www.biyologlar.com/uludagdaki-isgalciler-gunubirlik-gelen-vatandasi-istemiyor

Toprağa Adanmış Nice 20 Yıllara!

Toprağa Adanmış Nice 20 Yıllara!

20’nci yaşımızda “Toprak Yaşamdır” sloganıyla herkesi sürdürülebilir yaşama sahip çıkmaya çağırıyoruz. Sivil toplum örgütlerinin harekete geçirme ve birleştirici güçleriyle toplumları ayakta tutan güvenlik sigortaları olduğunu belirten TEMA Yönetim Kurulu Başkanı A. Doğan Arıkan, TEMA Vakfı’nın 20. Yılı nedeniyle yaptığı açıklamada şunları söyledi: “TEMA Vakfı’nın erozyon ve çölleşme ile mücadelede bilinç oluşturulmasına önemli katkı sağladığına inanıyoruz. Bunun en önemli göstergesi 20. yaşımızda BM Çölleşmeyle Mücadele Sekreteryası tarafından Dünya’da ilk kez verilen Land for Life - Yaşam İçin Toprak ödülünü ülkemiz adına almamızdır. Hiçbir karşılık beklemeden 20 yıldır yaşam üreten toprağa ve doğal varlıklarımıza sahip çıkan gönüllülerimize, destekçilerimize, çalışanlarımıza ve medyaya teşekkür ederiz”. 1992: Türkiye Çöl Olmasın İki toprak sevdalısı, Toprak Dede Hayrettin Karaca ve Yaprak Dede A. Nihat Gökyiğit, bundan 20 yıl önce TEMA Vakfı’nı kurdular. Amaçları Anadolu’da yaşanmakta olan erozyon ve çölleşme tehlikesine kamuoyunun dikkatini çekmekti. Hedefleri bu mücadelenin devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamaktı. TEMA’nın “Türkiye Çöl Olmasın” sloganı toplumda büyük yankı uyandırdı. İlk kez önlem alınmazsa ülkemizin çöl olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bu kadar yüksek sesle dile getirilmişti. TEMA Vakfı’nın kuruluş döneminde, doğa koruma konusu ülke gündeminde bugünkü kadar öne çıkmamıştı. Kamuoyu doğadaki bozulmaların farkına yeni yeni varmaya başlamıştı. Sosyal sorumluluk kavramı henüz gelişmemişti, iş adamları hayırseverlik adı altında çalışmalar yürütüyordu. 1992 Haziran’ında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde yapılan dünyanın ilk “Yeryüzü” Zirvesi, devletlerin insanın ekosistemler üzerinde yarattığı tahribatı kabul etmesi ve buna karşı verilen mücadeleleri küreselleştirerek ön plana çıkarması açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Zirve, aynı zamanda sivil toplumun güçlü bir aktör olarak sahneye çıkmasında önemli rol oynadı. “Toprak Yaşamdır” sloganıyla bugün 20. yaşını kutlayan TEMA Vakfı, Rio Zirvesi’nden sadece birkaç ay sonra, 11 Eylül 1992 tarihinde kuruldu. 2012: Toprak Yaşamdır Bugün TEMA Vakfı, 450.000’i aşkın gönüllüsüyle, doğal varlıklara sahip çıkan, tehditlere karşı doğayı savunan önemli bir sivil toplum kuruluşu olarak, herkesi sürdürülebilir yaşama sahip çıkmaya davet ediyor. Gücünü gönüllülerinden alan TEMA Vakfı, kuruluşundan bu yana Mera ve Toprak Kanunlarının yasalaşmasını sağlamış, doğa koruma adına açtığı, müdahil olduğu 79 davayı kazanmış, yaklaşık 10 milyon fidanı ve 700 milyon meşe tohumunu toprakla buluşturmuş, 152 kırsal kalkınma, koruma ve ağaçlandırma projesini hayata geçirmiştir. TEMA, 20’nci yaşını “Toprak Yaşamdır” mesajıyla 2013 yılı süresince ülke genelinde yapacağı bir dizi etkinlikle kutlamaya devam edecek. Gönüllülerimiz, destekçilerimiz ve basınımızla birlikte nice yeni başarılara imza atacağımıza inanıyoruz. Sizleri de yaşama sahip çıkan TEMA Gönüllüleri arasına katılmaya çağırıyoruz. TEMA Vakfı 1992-2012

http://www.biyologlar.com/topraga-adanmis-nice-20-yillara

Bizim Altınımız Doğadır: Artvin’i Madene Vermiyoruz!

Bizim Altınımız Doğadır: Artvin’i Madene Vermiyoruz!

TEMA Vakfı olarak, Artvin’in toprağına, suyuna, ormanına, doğal yaşam alanlarına ve kültürel değerlerine sahip çıkan yaşam savunucularını ve mücadelelerini destekliyoruz. Çünkü, inanıyoruz ki doğal varlıklarımızı korumak için sorunun yaşandığı bölge halkının yerelde konuyu sahiplenmesi ve örgütlenmesi en önemli şart.1990’lı yıllardan bu yana defalarca madencilik faaliyetlerine açılmak istenen Artvin Cerattepe’nin eşsiz doğasına sahip çıkan 258 yaşam savunucusu ilgili bakanlık aleyhine verilen madencilik lisansının iptali için dava açmıştı. Dava ile ilgili olarak iki kez durdurma ve iki kez de iptal kararı veren Rize İdare Mahkemesi, yapılan son duruşmada talebi reddetmiş, davalıların başvurusu sonrasında Trabzon Bölge İdare MahkemesiRize İdare Mahkemesi’nin ret kararını bozarak bir kez daha çalışmaları durmuştu. Bu sevindirici gelişmenin sonrasında maalesef Rize İdare Mahkemesi son duruşmada bir kez daha yürütmeyi durdurma talebini reddetti.Yüzlerce yaşam savunucusu mahkemede Genya ve Cerattepe’de 44 bin dönüm alanda yürütülecek maden faaliyeti ile milyonlarca ağacın kesileceğine, altının çıkarılması için kullanılacak zehirli siyanürün Artvin’in tepesinde 30 futbol sahası büyüklüğünde 4 zehirli siyanür havuzunda depolanacağına, bu zehir dolu havuzların halkın içme suyu da dahil bölgenin bütün su varlığını kirleteceğine, zehirleyeceğine dikkat çekmişlerdi. Önce planlanmadan yapılan nehir tipi HES’ler şimdi de madencilik faaliyetleri bölgede ormanıyla, zemin bitkileriyle, mikro organizmalarıyla, mantarıyla, böceğiyle, kuşuyla, memelileriyle tüm hayvanlarıyla ve su tutuşu ile verimli, zengin biyoçeşitliliğe sahip toprak yapısıyla dünyaya hayat veren kocaman bir karasal ekosistem yok ediliyor. “Yeter Artık, İzin Vermiyoruz. Altına da Üstüne de Dokunma! Artvin’de Madene Hayır!” diyen yaşam savunucuları, 6 Nisan 2013 Cumartesi günü saat: 12.00’da, Artvin Merkez Camii önünde yapılacak ‘Artvin’de Madene Hayır Mitingi’nde bir araya geliyor. Artvin’de yaşamı kurtarmak için mücadele eden yaşam savunucularını destekliyor ve ‘Artvin’de Madene Hayır Mitingi’ne katılım çağrısı yapıyoruz. http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/bizim-altinimiz-dogadir-artvini-madene-vermiyoruz

2015’in çevre açısından en iyi ve en kötü olayları

2015’in çevre açısından en iyi ve en kötü olayları

En kötüler Kuito Petrol TankeriRadyoaktif atık yüklü olduğu iddiasıyla gündeme gelen Fpso Kuito isimli petrol tankeri, söküm yapılmak üzere İzmir’deki Aliağa Gemi Geri Dönüşüm Bölgesi'ne getirildi. Yetkili kurumlarca yapılan ölçümler sonucunda, 'Zararlı bir bulguya rastlanmadığı' raporu verildi. Bu rapor üzerine gemi karaya oturtuldu ve parçalanıp hurda haline getirildi.Sel felaketleriBaşta Hopa olmak üzere, Türkiye’nin birçok bölgesinde çok ciddi sel felaketi yaşandı. Bu felaketler, maddi kayıpların yanında can kayıplarına da neden oldu. Artvin başta olmak üzere, İstanbul, Ankara, Sakarya, Çorum, Antalya, Samsun sel felaketleri açısından öne çıkan illerdi. Özellikle can ve mal kayıplarına yol açan Artvin-Hopa’daki sel felaketi bölgenin coğrafi özellikleri ve doğa tahribatları göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Karadeniz Bölgesi, yağışların oluşum şekli, topografik yapısı, bitki örtüsü gibi doğal özellikleri itibariyle sel, heyelan, erozyon açısından hassas bir bölge. Bölgenin doğal özelliklerini göz ardı edilerek hayata geçirilen yapılar, HES’ler, yol çalışmaları bu hassasiyeti felakete çeviriyor. İklim değişikliği ile birlikte ani ve şiddetli hava olaylarının daha sık yaşanmasının beklendiği de düşünülecek olursa, bu felaketlerin tekrarlanması kaçınılmaz. Dolayısıyla, ekosistem temelli, havza ölçeğinde planlama ile bölgedeki uygulamalar hayata geçirilmeli.Yeşil Yol sadece biyolojik çeşitliliği değil, Karadeniz kültürünü de tehdit ediyorYeşil Yol ile Samsun’dan Hopa’ya kadar Karadeniz yaylalarının yüksek rakımdan, denize paralel bir şekilde birbirine bağlanması planlanıyor. Bu yüksek dağ ekosistemlerinin yer aldığı bir güzergah. Bu güzergahtan geçecek bir yol, nadir ve tehlike altında olan türlerin yaşam alanlarının tahrip olmasına neden olacak.Doğu Karadeniz Bölgesi, biyolojik çeşitlilik açısından dünyadaki önemli 34 sıcak noktadan biri olan Kafkasya Ekolojik Bölgesi'nin Anadolu’daki uzantısı. Bu yüzden bölge, önemli düzeyde biyolojik çeşitliliğe sahip, endemizm oranı yüksek bir bölge. Bölgenin neredeyse tamamında çok sayıda endemik bitki, kuş, memeli, sürüngen, kelebek ve böcek türü yaşıyor.Yeşil Yol gerçekleştiği takdirde Karadeniz dağları, ormanları, meraları, su varlıkları, flora ve faunasının geri dönüşü olmayacak bir şekilde zarar görmesi söz konusu. Ayrıca, Doğu Karadeniz yaylalarına doğu-batı yönünde sahile hiç inmeden yeni bir yolun yapılmasıyla bütün yaylaların kolaylıkla erişilebilir hale gelmesi yapılaşma ve kitle turizmine yol açacağından bölgenin kültürel değerleri de tehdit altında.Artvin Cerattepe: Türkiye’nin en büyük çevre davası24 yıldan bu yana Artvin’i yaşanmaz hale getirme tehdidi altına sokan maden faaliyetlerine karşı Temmuz ayında Türkiye’nin en geniş katılımlı çevre davası açıldı.2013 yılında maden şirketinin almış olduğu ÇED olumlu kararı, Rize İdare Mahkemesi  tarafından eksiklikler gerekçe gösterilerek iptal edilmişti. Bunun üzerine şirket bir genelgeye dayanarak, iptal edilen ÇED raporu yerine eksiklikleri ortadan kaldırdığını öne süren yeni bir rapor hazırlattı. Yeni raporunu doğrudan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunan şirket, böylece ÇED olumlu kararı aldı. Bu kararla birlikte, Rize İdare Mahkemesi’nin iptal kararı etkisiz hale gelirken, ÇED olumlu kararı da herhangi bir hukuki merci tarafından denetlenmeden doğrudan bakanlıktan onay almış oldu. Dava dosyasında eksikliği tamamlandığı öne sürülen şirket raporunun yargı denetiminden geçmesini ve yargının bu denetimi yapabilmesini sağlamak için de bir kez daha hukuki süreç başlatılmış oldu.Türkiye’nin “kömür karası” yılı2012’nin “Kömür Yılı” ilan edilmesi ile Türkiye’de 80’e yakın kömür santralinin yapılması, Konya Kapalı Havzası, Trakya gibi önemli tarımsal bölgelerin linyit madenlerine dönüştürülmesi planlanıyor. Somut bir örnek olarak Konya-Karaman’ı ele alırsak; Konya Kapalı Havzası içinde 20.000 hektarlık bir alanının kömür ocağına dönüştürülmesi planlanıyor. 20.000 hektarlık alanda yani İstanbul’da tarihi yarımadanın yüzölçümünün on katından fazla bir alanda, toprak, su yok edilecek. Sadece Konya-Karaman ovalarında 20.000 hektar tarım alanında üst toprak sıyrılıp yok olacak. Bununla birlikte 20.000 hektarlık alandan çıkacak hafriyatın başka bir tarım alanı üzerine dökülmesiyle hektarlarca tarım alanının yok edilmesi planlanıyor. Bu durum, bölgedeki topraklarda üretim yaparak geçimlerini sağlayan 5.000’den fazla insanın elinden topraklarının alınması, yerinden olması, geçim kaynağını kaybetmesi anlamına geliyor. Diğer önemli bir konu da su; Konya Kapalı Havzası’nda yer altı suları hem tarım hem de içme suyu olarak kullanılıyor ve havzadaki 4 ilin ihtiyacını karşılıyor. Kömüre ulaşmak için alanın susuzlaştırılması yani yer altı suyunun boşaltılması gerekiyor.İklim ve enerji politikalarının merkezindeki kömür tartışmalarını yalnızca bir enerji meselesi olarak görmemeliyiz, su ve toprağın iklim değişikliğinin etkileriyle gittikçe daha fazla tehdit edildiğinin farkında olarak kömürü, toprak hakkı, su hakkı ve gıda hakkı meselesi olarak da ele almalıyız.Türkiye’nin yarısı çölleşme riskiyle karşı karşıyaOrman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından önemli bir çalışma yapıldı. Türkiye’de ilk defa çölleşme kriter ve göstergeleri belirlenerek ulusal ölçekte çölleşmeye duyarlı alanlar tespit edildi ve Türkiye’nin risk haritası çıkarıldı. Çölleşme Risk Haritası’na göre Türkiye’nin yaklaşık yüzde 47’si orta ve üzeri çok yüksek risk grubunda yer alıyor. Çölleşmenin görüldüğü Konya-Karapınar,Iğdır-Aralık ve Urfa-Ceylanpınar çok yüksek risk taşıyan bölgeler olarak görülürken; Tuz Gölü havzası, Ereğli-Karaman bölgesi, Urfa-Ceylanpınar-Mardin-Batman hattı, Eskişehir çevresi ise orta ve yüksek risk grubunu oluşturuyor.Çok yüksek risk taşıyan bölgelerden biri olan Konya-Karapınar bölgesinde planlanan linyit madeni ve termik santral projelerinin de hayata geçirilmesi, bölgenin su varlıklarına yönelik çok ciddi bir tehdit.Türkiye'nin Longozları tehlike altındaKırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada, lagünler, tatlı ve tuzlu su gölleri, alüvyal subasar ormanlar, çayırlar, kıyı kumulları ve sığ deniz kıyılarından oluşan farklı habitatları ile çok zengin biyolojik çeşitliliğe sahip bir bölge. Ancak, bölgede yapılması planlanan liman, mevsimsel subasar ormanları, bataklıkları, tatlı su gölleri ve kıyı kumullarını bir arada bulunduran ender ekosistemlerden biri olan İğneada bölgesini tehdit ediyor. Bir başka benzer tehdit de Sakarya Acarlar Longozu için geçerli. Sakarya’nın Karasu ilçesinde 5 köyü kapsayan, tarım ve orman alanlarının da içinde bulunduğu 222 hektar büyüklüğündeki arazi Nisan 2015’te Bakanlar Kurulu kararıyla Otomotiv İhtisas Endüstri Bölgesi ilan edildi. Endüstri Bölgesi olarak ilan edilen alan da Acarlar Longozu yakınında, kumulların da bulunduğu hassas bir bölgede.En iyilerHevsel Bahçeleri Dünya Mirası ListesindeHevsel Bahçeleri, Dicle Nehri kıyısında, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli arazileri içeriyor. Almanya'nın Bonn kentinde düzenlenen UNESCO 39'uncu Dünya Miras Komitesi Toplantısı'nda, Diyarbakır Surları ile Hevsel Bahçeleri 'Dünya Kültür Mirası' olarak tescillendi. Diyarbakır'ın simgesi olan, üzerindeki yazıtlar, kitabeler ve kabartma figürlerle bir açık hava müzesini andıran 5 bin 700 metre uzunluğunda, 12 metre yüksekliğindeki tarihi surlar ile özgün işlevini binlerce yıldır koruyan 700 hektarlık alanı kapsayan Hevsel Bahçeleri hem doğal hem de kültürel açıdan korunması gereken alanlar.Çeşme damla sakızını koruyacakTEMA Vakfı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Falım, sakız ağaçlarını korumak için Türkiye’deki ilk gen koruma sahasını kurdu. UNESCO’nun somut olmayan kültür mirası listesine giren damla sakızının Türkiye topraklarında devamlılığını sağlamak üzere yürütülen İzmir Çeşme’deki Sakız Ağacı Klon Parkı Tesisi projesi başarıya ulaştı. TEMA Vakfı’nın Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın iş birliği ve Falım’ın sponsorluğunda yürüttüğü damla sakızı ağaçlarını gelecek nesillere aktaracak Sakız Ağacı Klon Parkı projesinde 117 klona ait 1000’e yakın fidan yetiştirildi. Böylece, dünyada yalnızca Türkiye’de Çeşme’de ve Yunanistan’da Sakız Adası’nda yetişen damla sakızının Türkiye topraklarında gelecek nesillere aktarılması güven altına alındı. Aynı zamanda, bu çalışma ile bir ilke de imza atıldı. Sakız Ağacı Klon Parkı’yla, Türkiye’de tehlike altında bir türü korumak için ilk kez bir sivil toplum kuruluşu, özel sektör ve kamu iş birliğiyle bir gen koruma sahası kuruldu.Yerelde kazanılan çevre mücadeleleri umut vermeye devam ettiRize Senoz Vadisi Çataldere Köyü’nde yapılmak istenen HES Projesi için iptal kararı verildi. 2006 yılında söz konusu proje için “ÇED gerekli değildir” kararının verilmesi ile yerelde başlatılan mücadele, uzun uğraşlar ve çabalar sonucunda yaşamdan yana sonuçlandı. Bunun yanında Antalya’da Ekizce Yaylası’ndaki mermer ocağı,  Bursa DOSAB Termik Santrali için onaylanan ÇED raporunun iptali, Aliağa-Foça’daki termik santralin ormanlık alanı ve köyler arasındaki kül deposu için açılan davalarda mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Adana Pozantı’daki açık ocak işletmeli altın madenlerinin ÇED raporları reddedildi. Doğa Akdeniz’de yıllardır süren mücadele sonucunda İskenderun Körfezi’ndeki 4 termik santral için lisans başvurusu reddedildi. Uluslararası, ulusal ve yerel sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü çalışmalar sonucunda Fransız enerji şirketi, Fransız Hükümeti’nin kararıyla Adana’daki Ada Termik Santrali de dahil tüm kömürlü termik santral planlarından vazgeçtiğini açıkladı.Karaman kömür madeninde ÇED iptal kararı2012 yılının Kömür Yılının ilanı ve buna paralel olarak Türkiye’deki linyit rezervlerinin değerlendirilmesinin gündeme gelmesiyle beraber Konya Karapınar-Karaman Akçaşehir’deki linyitlerin çıkarılması için ruhsat ve ÇED süreçleri başlamıştı. 2013 yılında kömür yatırımının bölgeye olumsuz etkilerine dair hazırladığı raporu kamuoyuyla paylaşan TEMA Vakfı, yerelde savunuculuk çalışmalarına devam ediyor. Toplam 20.000 hektarlık bir arazinin maden ocağına dönüşmesinin planlandığı alanda geçtiğimiz sene 5.900 hektarlık ilk ruhsat alanı için 2014 yılında sonlanan ÇED sürecini takiben TEMA Vakfı, diğer sivil toplum örgütleri ve yöre halkı ‘ÇED olumlu’ kararının iptali için dava açtı. Mahkeme, ÇED olumlu kararının iptaline karar verdi.İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı - COP2130 Kasım - 12 Aralık arasında Paris’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı (COP21) düzenlendi. Konferansın sonunda, uzun süredir beklenen ve yeni bir iklim rejiminin temellerini oluşturacak olan Paris Anlaşması çıktı. Anlaşmanın en önemli çıktısı sivil toplum örgütlerinin ve gelişmekte olan ülke gruplarının uzun zamandır mücadelesini verdiği iklim değişikliğine bağlı ortalama sıcaklık artışlarının 1,5 derece ile sınırlandırılması hedefi oldu. Bunun gerçekleştirilmesi için orta vadede küresel ekonominin tamamen karbonsuzlaştırılması, yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçiş gibi dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekiyor. Artık fosil yakıtların geride bırakıldığı ve medeni olmanın yeni ölçütünün yüzde 100 yenilenebilir enerjiye dayalı ve karbonsuzlaştırılmış ekonomiye dönüşmek olduğu bir çağa giriyoruz. Türkiye de bu yeniçağa hızla ayak uydurmalı ve öncelikli olarak planladığı 80’e yakın yeni kömürlü termik santralden vazgeçmeli.Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Konferansı -  COP12Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi 12. Taraflar Konferansı Ekim ayında Ankara'da gerçekleştirildi. Konferansın sonunda, 2030 yılına kadar Arazi Bozunumu Dengelenmesinin kabulüne karar verildi. Bu karar çok önemli bir kazanım olmakla birlikte, Arazi Bozunumu Dengelenmesinin (LDN- Land Degradation Neutrality) henüz tanımı ve kapsamının tam oturmadığı düşünülüyor ve uygulanması birçok açıdan dikkat gerektiriyor. Bu belirsizliklerin devletlere ve kurumlara doğayı bozma hakkı tanımayacak şekilde ortadan kaldırılması gerekiyor.Umut Yeşertiyoruz                                                                                                                        TEMA Vakfı http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/2015in-cevre-acisindan-en-iyi-ve-en-kotu-olaylari

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Erkek Beyni Ve Kadın Beyni Arasındaki Farklar Nelerdir?

Bir erkek ve bir kadın beyni arasında yapısal ve nöral işleme bakımından farklılıklar vardır. Erkek beyninde daha fazla gri madde varken, kadın beyninde daha fazla beyaz madde vardır. Bu farklılıkları daha ayrıntılı olarak öğrenmek için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?7190_man-womanÇalışmalar günlük meditasyonun beyin fonksiyonları üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ve beyinde yaşlanmaya bağlı beyaz ve gri cevherin azalma eğiliminde olduğunu göstermiştir.Bir kadın ve bir erkeği ayıran tek şey fiziksel özellikleri değildir. Bir kadın ve bir erkeğin beyinleri de özdeş değildir. Her iki beynin de benzersiz özellikleri vardır. Bunların yapı, fonksiyon ve bilgi işleme yolları farklıdır. Erkekler ve kadınların beyaz ve gri cevher miktarlarının farklı olması nedeniyle, kadınlar ve erkekler beyinlerini farklı şekilde kullanırlar. Kadın ve erkek beyinlerindeki farklar aşağıda incelenecektir. -Boyut:Bir erkek beyni, bir kadın beyninden yaklaşık olarak %10 daha büyüktür. Ortalama bir erkek beyni yaklaşık 1.260 cm3 hacminde iken, ortalama bir kadın beyni yaklaşık 1130 cm3 hacmindedir. Ağırlık olarak karşılaştırmak istersek ortalama bir erkek beyni 1,345 gram iken, ortalama bir kadın beyni 1,222 gramdır. Ancak beyin büyüklüğü bir zeka göstergesi değildir.-Gri Madde:Aynı zamanda korteks olarak da adlandırılan beynin dış kısmı yani gri madde, bilgilerin işlenmesinden sorumludur. Bir erkek beynindeki gri madde bir kadına göre 6-7 kez daha fazladır. Sinir hücrelerinin gövdelerini içeren gri madde, işitme gibi diğer duyusal algılama becerilerini ve görsel girdileri işleme ile ilgilenir. Gri cevherde bulunan motor nöronlar ayrıca kasların hareketlerinde yardımcı olur.-Beyaz Madde:Bir kadın beyni bir erkek beyninden 9,5-10 kat daha fazla beyaz cevhere sahip olma eğilimindedir. Beyaz cevher bir işleme merkezinden diğerine bilgi taşıyan sinir lif demetleri içermektedir. Aslında beynin içindeki farklı gri madde bölgelerini birbirine bağlar. Ne kadar fazla beyaz madde o kadar beyin bağlantısı demektir.-Düşünme:Bir çalışma kadınlarda beyaz maddenin daha fazla olması dolayısıyla kadınların düşünürken daha fazla beyaz maddeyi kullanıyor olabileceklerini, erkeklerin ise daha fazla gri madde içermeleri nedeniyle düşünürken gri maddeyi kullanıyor olabileceklerini öne sürmüştür. Kısacası kadınlar ve erkekler farklı şekillerde düşünürler.-Hafıza:“Hipokampus” hafıza oluşumu ve depolanmasından sorumlu beyin bölgesidir. Erkeklere göre, insanlardaki bu hafıza merkezinin kadınlarda daha büyük olduğu bulunmuştur. Bu kadınların bazı şeyleri neden daha iyi hatırladıklarının bir nedeni olabilir. Sosyal beceri ve hafıza söz konusu olduğunda, kadın beyninin erkek beyninden daha yetkin olduğu görülmektedir.-Dil İşleme:“Broca” ve “Wernicke” alanları yani beynin dil işleme merkezleri erkeklere göre kadınlarda daha büyük olma eğilimindedir. Bu alanlarda kadın beyni, beyni erkek beyninden daha fazla nöron yoğunluğu göstermektedir. Ayrıca MR çalışmaları kadınların dil işleme için beyinlerinin hem sağ hem de sol yarım kürelerini kullandıklarını, erkeklerin ise beyinlerinin sadece sol yarım kürelerini kullandıklarını göstermiştir.-Kafa Travması:Frontal beyin yaralanmaları kadınlarda erkeklere göre daha fazla zarar verebilir. Bunun nedeni kadınların beynindeki gri maddenin %84′ ünün frontal lobda bulunmasıdır. Oysaki erkeklerin frontal lobunun sadece %45′ ini gri madde oluşturur. Öte yandan kadınlardaki beyaz maddenin %86′ sı frontal lobda bulunurken, erkeklerin frontal lobunda hiç beyaz madde bulunmaz. Yani gri maddenin erkeklerin beyninin geneline yayıldığını söyleyebiliriz. Bu da frontal loba alınan bir kafa travmasının erkeklere göre kadınlarda bilişsel performansta daha büyük bir düşüşe neden olabileceğini gösterir.-Saldırganlık:“Amigdala” korku, öfke ve zevk gibi duyguların işlenmesi ile ilişkili beyin bölgesidir. Yaklaşan tehlikelerin farkında olmamızı sağlar ve bu bölgede olumsuz duyguların işlenmesi genellikle saldırganlıktan sorumludur. Erkeklerin beyinlerindeki amigdala bölgesi, kadınlarınkinden daha büyüktür. Bu erkeklerin fiziksel mücadelelerde kadınlardan daha iyi ve daha hırslı olmalarının nedeni olabilir.-Nöral İşleme:Erkekler matematiksel ve analitik işlemlerde kadınlardan daha iyidir. Yüzyıllar boyunca bütçe hesaplama ve faturaları kontrol etme gibi işlemleri erkeklerin üstlenmesinin nedeni belki de budur. Kadınlar ise dil becerilerini kullanmada daha iyi olma eğilimindedir. Bu nedenle sosyal becerileri daha fazladır. İlişkileri sürdürmek ya da sosyal toplantılar düzenlenmede, kadınlar üstün dil becerilerini kullanabilirler.Erkek ve dişi beyinlerinde önemli farklılıklar olmasına rağmen, çalışmalar bu farklılıkların kadın ve erkeklerin algılama yetenekleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olmadığını göstermiştir. Hem erkekler hem de kadınlar bilişsel değerlendirmelerini içeren farklı testlerde son derece iyi sonuçlar almaktadır.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/how-does-mens-brain-differ-from-womens-brain.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/erkek-beyni-ve-kadin-beyni-arasindaki-farklar-nelerdir

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

Öncelikle Bilimfili.com ekibi olarak, uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenmeyi artırıcı çalışmaları ve uyuşturucu karşıtı mücadeleleri desteklediğimizi belirtmek isteriz.

http://www.biyologlar.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-madde

Ebola Genetiği ve Evrimi Üzerinde Çalışıp Hastalığı Yok Etmeye Çalışan 5 Bilim İnsanını Ebola Virüsü Öldürdü!

Ebola Genetiği ve Evrimi Üzerinde Çalışıp Hastalığı Yok Etmeye Çalışan 5 Bilim İnsanını Ebola Virüsü Öldürdü!

2014 ortalarından beri tüm Dünya'yı kasıp kavuran Ebola virüsü, Batı Afrika'da çalışan sağlık işçilerini (doktorları, hemşireleri, araştırmacıları, bilim insanlarını) öldürmeyi sürdürüyor.

http://www.biyologlar.com/ebola-genetigi-ve-evrimi-uzerinde-calisip-hastaligi-yok-etmeye-calisan-5-bilim-insanini-ebola-virusu-oldurdu

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili tartışmalar aralıklarla gündeme gelse de, bu tartışmalardan yola çıkarak gerçek anlamıyla bilimsel bir algının halk arasında yaratılmasının oldukça güç olduğu görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/genetigi-degistirilmis-organizmalar-genel-bakis-urunlere-ornekler-ve-dikkat-edilmesi-gereken-sorunlar

Türkiyenin Endemik Çiçekleri

Türkiyenin Endemik Çiçekleri

Endemik bitkiler, bulundukları habitatın ekolojik özellikleri nedeniyle sadece o ülkede ya da bölgede yetişen, dünyanın başka bölgesinde yetişme olasılığı olmayan bitkilerdir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-endemik-cicekleri

TATARCIKLAR ÜZERİNE GENEL BİLGİLER

Bu kısımda, ülkemiz için sağlık açısından en az sivrisinekler kadar önemli olan Phlebotomidae ailesine bağlı Türkçe adıyla "Tatarcıklar" olarak bildiğimiz böceklerin genel özellikleri hakkında kısa bilgiler vereceğiz

http://www.biyologlar.com/tatarciklar-uzerine-genel-bilgiler

TATARCIK MÜCADELESİ

Tatarcık mücadelesi, diğer vektör canlılara karşı yapılan uygulamalara göre oldukça zordur. Buradaki zorluk, tatarcığın yaşam biçimi ve sahip olduğu biyo-ekolojik özelliklerinden ileri gelmektedir.Tatarcıkların beslenme, dinlenme ve üreme habitatlarının farklı olması ve çok çeşitlilik göstermesi, mücadelelerinde birçok engelle karşılaşılmasına neden olmaktadır. Organik atıklar ve çöpler, çürümüş bitkiler, hayvan dışkıları, foseptikler üreme habitatlarından başlıcalarını oluştururken, hayvan barınakları, orman içlerindeki loş ve rüzgâr almayan kuytu bölgeler, duvar çatlakları, yabani hayvan inleri, yerleşim bölgelerindeki bina içleri, duvar çatlakları ve sokaklardaki başıboş hayvanlar sayılabilir.Yukarıda sayılan bu beslenme, dinlenme ve üreme alanları gözönünde bulundurulduğunda ve hayvanın biyo-ekolojik özellikleri de dikkate alındığında, mücadele sırasında yaşamının farklı dönemlerinde farklı mücadele teknikleri uygulama zorunluluğu ile karşılaşılır.Larva döneminde mücadele, yumurtlama yani üreme habitatlarının çok fazla olması nedeniyle oldukça zordur. Ancak, mücadele sahasının iyi incelenmesi sonucunda tespit edilen bu gibi alanlarda kalıcı insektisitler kullanılarak mücadele yapılabilir. Organofosforlu gruptan insektisitlerin tercih edilmesinde yarar vardır.Ergin mücadelesi, kendi içerisinde farklı kısımlara ayrılabilir. Kapalı alanlarda, hayvan barınaklarında, açık alanlardaki dinlenme habitatlarında kalıcı insektisitler kullanılarak mücadele edilebilir.Populasyon yoğunluğunun arttığı dönemlerde ve yerlerde düşürücü etkili insektisitler kullanılarak mücadele yapma olanağıda vardır. Bu mücadele tipi, ergin mücadelesindeki ikinci bir alternatifi oluşturmaktadır.Ergin mücadelesi, sivrisinek ergin mücadelesine benzemektedir. Bu nedenle, sivrisinek ergin mücadele yöntemleri ve ekipmanları kullanılarak tatarcıklarla savaşılabilmektedir. Bir bölgede yapılan sivrisinek mücadelesi, tatarcık mücadelesiyle örtüştüğü için, kısmen tatarcık mücadelesi de yapılmış olmaktadır {Merdivenci, 1981).Kişilerin bireysel çabaları da önemlidir. Tatarcıklara karşı kovucu-uzaklaştırıcı losyonlar kullanılarak korunma sağlandığı gibi, gerek İlaçlı gerekse ilaçsız cibinlik kullanılarak da mücadele yapılabilir. Bunların yanında, tatarcık mücadelesinde başarılı olabilmek ve kalıcı bir korunma sağlayabilmek için alt yapı çalışmalarına önem vermek, üreme, beslenme ve dinlenme alanlarını ortadan kaldırarak, entegre bir mücadele yöntemi oluşturmak en doğrusudur.Tatarcıklarla mücadele metodları, organizmanın yaşam koşulları coğrafyalara göre değiştiği için, ülkeler arasında da değişik ve yerel metodlar oluşturulabilmektedir. Ülkemizde, tatarcıkların biyo-ekolojik özellikleri ve mücadele metodları hakkında çok az çalışma yapılmıştır. Mücadele şekli genellikle sekonderdir. Yani, oluşturdukları hastalıklara karşı medikal yöntemler tercih edilmektedir.Bu konuyla ilgili daha geniş bilgilerin ve mücadele metodlarının gelecekte, sadece tatarcıklara ayrılan başka bir yayında yeralması için çalışmalar yapmaktayız. Kaynak:Sıtma Vektörünün Biyo-Ekolojisi Mücadele Organizasyonu ve Yöntemleri Birinci Basım: 3500 adet EKİM 1998- ANKARAYrd.Doç.Dr. Bülent ALTENDoç. Dr. Selim S. ÇAĞLAR

http://www.biyologlar.com/tatarcik-mucadelesi-1

Hormonlarımız Vücudumuzu ve Zihnimizi Nasıl Etkiliyor?

Hormonlarımız Vücudumuzu ve Zihnimizi Nasıl Etkiliyor?

Kendi davranışımızın kendi sorumluluğumuz altında olduğunu düşünmekten hoşlanırız. Yani, düşüncelerimiz bilinçli kontrolümüz altındadır ve vücut hareketlerimizi de çoğunlukla aklımızla kontrol ederiz.

http://www.biyologlar.com/hormonlarimiz-vucudumuzu-ve-zihnimizi-nasil-etkiliyor

Bölgecilik ve Saldırganlık

Bölgecilik ve Saldırganlık

Çekişme hayvanlar aleminde her zaman karşılaşılan bir durumdur. Bazı durumlarda bu çekişme şiddet, yaralanma ve ölümle sonuçlanmakta ancak birçok durumda da bu çekişmeler vücut pozisyonu veya güç gösterileriyle çözülebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/bolgecilik-ve-saldirganlik

Hücre-içi Genetik <b class=red>Mücadeleler</b> Sonucunda Yeni Türler Oluşabiliyor

Hücre-içi Genetik Mücadeleler Sonucunda Yeni Türler Oluşabiliyor

Bir hücrenin çekirdeğindeki genler ile mitokondrisindeki genler arasındaki mücadele (mitonükleer çatışma), bazen bir türü ikiye bölebilir. Görsel Telif: Ryan Garcia / Quanta Magazine

http://www.biyologlar.com/hucre-ici-genetik-mucadeleler-sonucunda-yeni-turler-olusabiliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0