Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 147 kayıt bulundu.

Mantarlar ( Fungi)

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır.

http://www.biyologlar.com/mantarlar-fungi

TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI

BİYOLOG MESLEĞİ, GÖREV ALANLARI, BİYOLOGLARIN YETKİ VE SORUMLULUKLARI İLE BİYOLOG ODALARI VE TÜRKİYE BİYOLOGLAR BİRLİĞİ KANUN TASARISI Genel Gerekçe Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 135 inci maddesinin verdiği hak ve teşvikten yola çıkarak, Biyologların görev alanları, yetki ve sorumlulukları ile Türkiye Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliği kanunlarının teklif edilmesi kararlaştırılmıştır. 1933 Üniversite reformu ile ilk defa İstanbul Üniversitesinde nebatat ve hayvanat kürsüsü olarak öğretime başlayan Biyoloji bölümleri ilk mezunlarını 1937de vermiştir. 68 yıldır kadrosu olan ama yetki ve sorumluluğu belli olmayan Biyologların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi için bu kanun tasarısı hazırlanmıştır. Biyoloji biliminin eğitimini alarak Biyolog unvanını kullanmaya hak kazanmış kişilerin; tüm bilimsel, hukuki ve çalışma alanlarındaki görev ve sorumluluklarını belirlemek, mesleki özlük haklarını korumak ve mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, bu kanun teklifinin temel gerekçesini oluşturmaktadır. Biyoloji, canlı sistemlerin bilimidir. Biyologlar ise; canlılarla ilgili araştırma, (deney, gözlem, koleksiyon, istatistik, koruma, kontrol, inceleme, test, tanı ve değerlendirme) yapar. Canlıların gelişimi, evrimi, kalıtımı, fizyolojisi, ekolojisi, korunması, tanı ve sınıflandırılması, davranışlarını ve özelliklere etki eden faktörlerin neden ve sonuç ilişkilerini araştırır, tanımlar. Aynı zamanda Biyolog, Biyoloji yada Biyolojinin özelleşmiş alt dallarında laboratuar ve arazi çalışmaları yapar. Bu çalışmalarla ilgili yetki ve sorumlulukları taşır. Çalışmalarını yaparken çeşitli biyolojik, matematiksel, fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, uygun araç ve gereçlerden yararlanır. Çalışma sonuçları çevre, sağlık, üretim, eğitim, teknoloji ve ekonomi gibi yaşamsal alanlarda uygulanır. Ülkemiz iklim koşulları, coğrafi konumu ve jeomorfolojik yapısı nedeniyle çok zengin ve kendisine özgü bir Biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Avrupa'nın sahip olduğu tür sayısına yakın bir flora (bitkiler) ve fauna (hayvanlar) zenginliğine sahip ülkemizin bu biyolojik zenginliğinin korunması konularında dünya ülkeleri arasında hak ettiği yeri alması Biyologların bu tür çalışmalara etkin bir biçimde katılmasıyla mümkün olacaktır. Ülkemiz Biyolojik zenginliklerinin belirlenmesi, korunması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından değerlendirilmiş 1996 yılında 96/8857 karar sayısı ile Milletlerarası Biyolojik Çeşitlilik sözleşmesi kabul edilerek Biyolojik çeşitlilik daha da önem kazanmıştır Biyolojik zenginliklerle, kalkınma arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. Zira tüm ekonomik faaliyetler temelde doğal kaynaklara dayanmaktadır. Bu da biyolojik sistemlerin etkin bir biçimde araştırılması ve anlaşılmasına bağlıdır. Canlı doğal kaynaklarımızı akılcı bir biçimde değerlendirerek kendilerini yenileme, kapasitelerini yitirmeden gelecek kuşaklara aktarabilmek için Biyologlara ihtiyaç vardır ve her zaman olacaktır. Biyologlar,çevre, eğitim, tarım,orman,tıp, sağlık ve ekonomi gibi hayati konularda ülkemizde önemli sorumluluklar yüklenerek hizmet vermektedirler. Bu yüzyılın Biyoloji çağı olacağı göz önüne alınarak Biyologların görev, yetki ve sorumlulukları ile Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliği Kanun tasarısı hazırlanmıştır. Ulusal Programda Biyologların yeri; Ülkemizin hazırladığı AB'ye uyum için ulusal programda kısa ve orta vadede yer alan beşeri tıbbi ürünler ve gıdaların piyasa kontrolü başlığı altında yer alan uyum yasalarının hazırlanmasında ve uygulanmasında biyologların rolü kaçınılmaz olacaktır. Bilindiği gibi 560 sayılı KHK r0; Gıdaların Üretimi Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Yönetmelikr1; te ülke mevzuatında yer almayan hususlarda Uluslar arası mevzuata uyumlu işlem yapılacağı belirtilmektedir. Bu mevzuatın içeriğini bilen ve yorumunu yapabilecek kabiliyetteki biyologların varlığı ülkemiz için bir avantajdır. AB için hazırlanan Ulusal Programda Beşeri Tıbbı Ürünler başlığı içerisinde yer alan biyolojik ürünlerin İyi Üretim Uygulamaları (GMP) na göre üretilmesi, etkili ve güvenli sunumu için yasal olarak görev ve sorumluluklarının belirlenmesi zorunlu olan biyologlarının katkısı büyük olacaktır. Ayrıca tıbbi cihazlar konusunda AB ülkelerinde eğitim almasını önerdiğimiz teknik personel içerisinde mesleki yatkınlıklarından dolayı biyologların olması ülkemiz lehine bir durum olacaktır. Ulusal Programda bitkisel ürünler başlığı altında; transgenik bitkilere ilişkin düzenlemelerde, arıcılığın geliştirilmesi maksadıyla flora çeşitleri, flora mevsimi ve kapasitelerinin haritalandırılması ve de arıcılık Araştırma Enstitülerinin tüm ülkeye etkin bir şekilde hizmet vermesinin sağlanacağı ifade edilmektedir. Genetik, entomoloji, bitki anatomisi,patolojisi ve fizyolojisi konularında yeterli eğitim almış biyologların bu gelişmelere sağlayacağı katkı yadsınamaz düzeyde olacaktır. Aynı zamanda yerli hayvan gen kaynaklarının korunacağı ve bu maksatla Hayvan Gen Bankasının kurulacağı ifade edilmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bitki ve hayvan gen bankalarının kurulması biyologların işbirliği ile sağlanacaktır. Ormancılık alanında;yaklaşık yarısı verimli durumda olan 20,7 milyon hektarlık ormanlık alanın 1,8'i biyolojik çeşitlilik olmak üzere yüzde 17,5'i korunan alanlar Olarak değerlendirilmektedir. Ormanların ekosistem yaklaşım dahilinde, devamlılık, çok amaçlı yararlanma, biyolojik çeşitlilik ile su ve yaban hayatının korunması doğrultusunda; eko turizm, verimlilik, kirlenme, yangın-böcek-heyelan-kar-çığ-sel-don ve kuraklık gerçekleri ile ergonomik faktörler dikkate alınarak işletilmesi, korunması ve geliştirilmesi için biyologların görev ve sorumluluklarına ihtiyaç duyulacağı açık bir gerçektir. Ayrıca korunan alanlar ve nesli tehlikede olan yaban hayatı ile bitki türleri dikkate alınarak yeniden incelenmelidir. Yeşil ve yaşanabilir bir çevre yaratma konusunda gerekli toplumsal iradenin oluşturulması amacına katkı sağlayacak olan Biyolog Odaları ve Biyologlar Birliğine ait yasa Tasarısının desteklenmesi AB uyum sürecinde olan ülkemiz için bir avantaj olacaktır. AB ülkelerinin üçüncü ülkelerle olan ticaretlerinde Bitki Sağlığı Sertifikası geçerlidir. Üye uygulaması mevcut değildir. Bu uygulamanın yürürlüğe konabilmesi için bitki anatomisi,fizyolojisi, morfolojisi,taksonomi ve sistematiği konusunda birikimi ve terminoloji yatkınlığı olan ülkemiz biyologlarının değerlendirilmesi esas olmalıdır. AB ülkeleri ile Ortak Balıkçılık Politikasının Belirlenmesinde; etkin bir koruma ve kontrol sisteminin oluşturulması ile denizlerdeki ve iç sulardaki doğal ortamın korunması, kontrolü, ve geliştirilmesini sağlamak, kaynakların rasyonel kullanımı ile ilgili tedbirleri almak gerekecektir. Yetiştiricilikle; yapılan üretimin çevre, turizm, ulaştırma ve diğer ilgili sektörlerle etkileşimi dikkate alarak geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya önem vermek gerekecektir. Ayrıca gerekli altyapı tamamlandıktan sonra açık deniz balıkçılığına geçmek gerekecektir. Ülke sularının ekolojik ve limnolojik özellikleri belirlenecek, ortama en uygun ve ekonomik değeri yüksek türlerin yetiştirilmesi için balıklandırma faaliyetlerine geçilerek teknik ve hijyenik şartların sağlanması gerekecektir. Yetiştiricilikten elde edilecek deniz ürünlerinin yaklaşık yüzde 80r17;inin AB ülkelerine ihraç edileceği planlanırken, bu çalışmalar içerisinde aktif olarak yer alan biyologlarla ilgili Oda ve Birlik yasasının kabul edilmesi ülkemiz biyologlarının bu çalışmalara arzu edilen katkıyı sağlayacağı anlamını taşır. Ülkemizin farklı ekolojik karakterdeki ekosistem mozaiği, binlerce hayvan ve bitki türü ile bunların ırk ve populasyonlarının barınmasına imkan sağlamıştır. Ülkemizde üç bine yakın endemik olmak üzere dokuz binin üzerinde bitki türü tespit edilmiştir. Hayvan türlerinin ise seksen bin olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemiz aynı zamanda yeryüzünün en önemli gen merkezlerindendir. Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğinin hazırlayacağı ve hazırlanacak olan koruma projelerine katılması ve giderek karar süreçlerinde etkili olması; Türkiye'nin AB' ye uyum sürecinde, uluslar arası ilişkilerin güçlenmesinde Doğa Koruma konusunda avantajlı duruma gelmesine katkı sağlayacaktır. Ulusal Politikamızın belirlenmesinde; yukarıda sözü edilen tüm konu ve kavramlara sahip çıkabilecek, onları zenginleştirecek, takipçisi olabilecek nitelikteki insan gücü olan biyologlara ve onların meslek birliği olan Biyolog Odaları ve Türkiye Biyologlar Birliğir17;ne şiddetle ihtiyaç duyulacağı göz önüne alınmalıdır. Uluslar arası sözleşmeler ve Biyologlar; Dünyada, biyolojik çeşitlilikle ilgili uluslararası sözleşmelerde fauna ve flora ile birlikte doğal kaynakların yönetimi ve yok edilişinin durdurulması çalışmalarında daha çok biyologlar sorumluluk almaktadır. Avrupa'nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi olarak bilinen Bern Sözleşmesi ile ilgili olarak fauna ve floranın korunarak gelecek nesillere aktarılması konularında; CITES Sözleşmesi olarak bilinen "nesli tehlikede olan yabani hayvan ve bitki türlerinin uluslararası ticaretine ilişkin sözleşme" gereği yabani türler ya da onların derileri ve trofelerinin ihracatı, transit ve ithalatı ile ilgili konularda; Sulak Alanlar Sözleşmesi olarak ifade edilen Ramsar Sözleşmesi ile sulak alan ekosistemlerindeki bitki ve hayvan toplulukları ve su kuşlarının biyolojisi, ekolojisi ve yayılışı konularında; Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde biyolojik çeşitliliğin korunmasında, biyolojik kaynaklardan özellikle genetik çeşitlilikten sağlanan faydanın eşit ve adil paylaşımı konularında biyologlar görev almak zorundadır. Birleşmiş Milletlerin kuraklık ve çölleşmeye maruz ülkeler kapsamına aldığı Türkiye'de de çölleşme ile mücadelede asıl görev alması gereken biyologlardır. Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine ek Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ile biyolojik çeşitlilik, transgenik canlılar, gen transferi ile ilgili konularda ve bu kapsamda taraf olacağımız diğer sözleşmelerin kapsamında olan alanlarda biyologların doğrudan görev, sorumluluk ve yetki almaları ulusal çıkarlar açısından çok önemlidir. Biyologların Şikayet ve İstekleri Türkiye'de biyologların çalışma yerlerinde konumları ile ilgili karşılaştıkları güçlükler son yıllarda aşılmaz hale gelmiştir. Bugün bu sorunlar biyologlarla ilgili gündemin ana konusunu teşkil etmektedir. Biyologların çalıştıkları sahalarda görev, sorumluluk ve yetkileri ile ilgili bir mevzuat yoktur. Ülkemizin doğal kaynaklarının korunmasında, temel tıpla ilgili uygulamalarda, ormancılık ve tarımla ilgili konularda doğrudan görev almaları gerekirken bu görevlerdeki biyologlara, araştırma, koordinasyon, inceleme, planlama, proje ve analiz aşamalarında bilfiil sorumluluk aldıkları halde yetki verilmemektedir. olarak çalışmaktadırlar. Avrupa birliğine tam üyelik aşamasında olan Türkiye'de bu yanlış uygulamalar Avrupa Birliği normlarına ve meslek standartlarına uymamaktadır. Bu nedenlerle demokratik bir ülke olan Türkiye'de biyologların hak ettikleri görev, sorumluluk ve yetkilerin tam olarak belirlenmesi ve bir mevzuat kapsamında görevlendirilmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Düzenleyen karakecili Düzenleme Tarihi: 19/05/2008 Mehmet İPEK Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Gokhan #2 Mesaj Tarihi 18/02/2008 Yönetici Mesaj Sayısı: 211 Katılım Tarihi: 07.02.08 Yasal girişimler 1991 yıllarda çok yoğunlaşmış. İlk yasa tasarısı çok yoğun tartışmalar sonucunda hazırlanmış kitap haline getirilmiş ve TBMM´ne Tınaz Titiz 'in bakanlığı döneminde verilmiştir. Meclis'de yoğun muhalefetle karşılaşılmış Tıp ve Ziraatçıların karşı çıkması ve meclisin tatile girmesi nedeniyle görüşülememiştir. Burada en önemli sorun odalaşmak isteyen meslektaşlarımızın etkin destek vermemeleridir. Bu 2007 yılına kadar böyle devam etti. Oda yasası 1995-1996 yıllarında yeniden güncellenerek TBMM için çalışmalara başlandı. Bu dönemde yasa, komisyonlarda görüşülmeye başlanmış Hükümet adına görüş otuşturmak üzere Sağlık Bakanlığı görevlendirilmiştir. Sağlık Bakanlığında yapılan toplantıya o dönemdeki yönetim ile birlikte Biyologlar Derneği danışmanı olarak üniversiteden hocalarımızda katılmıştır. Sağlık Bakanlığı, Meslek Yasası´nın çıkmasını ancak odalaşmanın karşısında olduğu konusunda bir görüş benimseyerek komisyona göndermiş ve yasanın çıkmasını engellemiştir. 2000 yılında 3. kez güncelenen yasa Osman Durmuş kanalıyla meclise gönderilmiş ama çıkarılamamıştır. 2005 yılında 4. güncellenen yasa tasarısı Kanunlar kararlar dairesine oradan da Salih Kapusuz'a verilmiş. Ne kadar haklı olursanız olun talep edenlerin hem örgütlülükleri hem de güç dengeleri üzerindeki etkinlikleri yasaların çıkması üzerinde çok etkilidir. Kanun yapma yetkisi siyasetin elindedir. Siyasetin zayıf noktası ise oy ve oy potansiyelidir. Eğer güç olamazsak hiç bir hak kazanamayız. Bunun için birlik olmalıyız ve dernek çatısı altında birleşmeliyiz. Şu anda resmi olarak kurulmuş iki dernek bulunmakta. En azından bunlardan her hangi birine üye olmalıyız ki sayı gücümüz olsun. Aksi taktirde değil meslek odası, ekmek yiyeceğimiz iş sahası bile bulamayız. Düzenleyen Gokhan Düzenleme Tarihi: 18/02/2008 BİYOLOGLAR BİRLİĞİ DERNEĞİ Genel Sekreter Gökhan KAVUNCUOĞLU Kaynak: www.biyologlarbirligi.org

http://www.biyologlar.com/turkiye-biyologlar-birligi-kanun-tasarisi


Virüslerin Kesifi

Virüs latince zehir anlamına gelir. Virüsler 19. Yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiştir. Robert KOCH, Louis PASTAEUR ve diğer bakteriyologlar , canlılarda görülen birçok hastalıklara bakterilerin sebep olduğunu bulmuşlardır. Fakat bazı hastalıklar onları çok şaşırtıyordu. Çünkü hastalığın meydana geldiği organizmada, bu hastalığa sebep olabilecek bir bakteri bulunamıyordu. Araştırmacıların dikkatini çeken böyle bir hastalığa tütün yaprağında rastlanmıştı. Hasta bitkinin yaprakları , mozayik bir şekilde lekelenip buruştuğu için , bu hastalığa tütün mozaiyik hastalığı adı verilmiştir. Virüsler önceleri bakterilerin salgıladığı bir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak bakterilerin salgıladığıbir zehirli madde olarak kabul ediliyordu. Daha sonra, virüsün bir organizmaya bulaşarak hastalık yapabileceği gösterildi. Hasta olan tütün bitkisinden çıkarılan özüt, porselen bir filtreden geçirilerek bakteriler tutuldu. Süzülen özüt, sağlıklı tütün bitkisinin yapraklarına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı görüldü. Hollandalı mikrobiyolog M.W. BEIJERINCK hastalığın kısa zamanda bitkinin bütün organlarına yayıldığını tespit etmiştir. Özütte hiç bakteri kalmadığı halde, sağlıklı bitkiyi hastalandıran bu faktöre, BEIJERINCK, “hastalık yapan canlı sıvı” adını vermiştir. 20. yüzyılın başlarında, tütün mozayik virüsünden başka, bitki, insan ve hayvanlarda çeşitli hastalıklar yapan virüsler keşfedilmiştir. Mesela bunlar arasında salatalık, marul ve patateste mozayik hastalığı yapan virüsler sayılabilir. Ayrıca insanlarda sarı humma, çocuk felci, grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği gibi hastalıklara sebeb olan virüsler de bilinmektedir. 1930 yılına kadar, virüslerin sebeb olduğu bir çok hastalık tanımlanmasına rağmen, virüslerin yapısı ve özellikleri hakkında fazla bilgi elde edilememiştir. Amerikalı mikrobiyolog Wendell M. STANLEY, 1935 yılında tütün mozayik virüsünü, yaşadığı bitkiden ayırmayı başarmıştır. Bu araştırmacı, saf olarak elde ettiği virüs kitlesini mikroskopta incelediğinde, iğne şeklinde kristaller görmüştür. Daha sonra bu kristallerin nükloproteinler olduğu anlaşılmıştır. Aynı yıllarda STANLEY, izole ettiği tütün mozayik virüsü (TMV) kristallerini elektron mikroskobunda inceleyerek çubuk şeklinde yapılar olduğunu görmüştür. İzole edilmiş tütün mozayik virüsleri cansız gibi görünmesine rağmen, suda biraz bekletilerek tütün yaprağına sürüldüğünde, bitkinin hastalandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmalarla, virüslerin ancak canlı hücrelere üreyebildiği anlaşılmıştır. Virüsler, canlı hücrelerde yaşayan mecburi parazitler olup, içinde yaşadığı hücrenin metabolik mekanizmasını kendi hesabına kullanabilen canlılardır. Gerçekten, bir virüs konukçu hücreye girdikten sonra, kendisi için gerekli proteinleri ve nükleik asitleri üretebilmektedir. Yani virüsler, girdiği hücrelerde, metabolizma makinasının direksiyonunu ele geçirmekte ve onu kendi lehine yönlendirebilmektedir. Virüslerin Özelikleri genom: Bir organizmanın sahip olduğu genleri taşıyan DNA’nın tamamıdır. Her organizmanın kendi genomu vardır. Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya RNA olabilir. Sadece proteinkılıf + DNA dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler. Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma enzimleri yoktur.Hem canlı hem cansız olarak sayılırlar. Virüslerin canlı sayılmasının nedeni cnalı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir. Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni hücre dışında cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır. Bazı virüslerde virüsün bir hücrenin içine girmesini sağlayan enzimlerde buluna bilir.virüsün üremesi için canlı bir hücreye girmesi şarttır. Virüs girdiği hücrenin ATP’sini ,enzimlerini, nükleotitlerini kısaca herşeyini kendi leyhine kullanan tam bir parazittir. Virüs DNA sının içine girdiği bakteri DNA sından baskın olması ve bu bakteriyi kendi hesabına yönetmesi DNA nın yönetici özelliğine en iyi örnektir.bakteri içine girenvirüse bakteriyofaj denir. Virüs bir hayvan hücresine girdiğinde interferon denilen hormon benzeri bir madde salgılar. Bu madde diğer hücrelere vücutta virüs bulunduğunu haber vererek korumayı sağlar. Virüslerin Büyüklüğü ve Şekli Bütün virüsler o kadar küçüktür ki , bunlar ışık mikroskobunda ayrı parçalar halinde görülemezler. Ancak elektron mikroskobunda belirli şekilde görülmektedir. Büyüklükleri genel olarak 15-450 milimikron arasında değişir. Çocuk felci virüsünün elektron mikroskobuyla alınan fotoğrafı, virüs parçacıklarının pinpon topuna benzer minik yuvarlaklar halinde olduğunu göstermiştir. Virüslerin Yapısı Biyologlar virüslerin canlı tabiatının eşiğinde yani en alt basamağında bulunan varlıklar olarak kabul ederler. Çok küçük çok ilksel organizmalardır. Bu bakımdan virüsler hakkındaki bilgilerimiz henüz çok değildir. Biyologlar çok ince ve dikkatli araştırmaları sonucu virüslerin bir nükleit asit RNA öz maddesi ile bunu saran bir protein kılıftan meydana geldiğini bulmuşlardır. Öz madde virüsün çeşidine göre bir RNA veya DNA olabilir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer, onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere Bakteriyofaj (bakteri yiyen virüs) denir. Bakteriyofajlar bakterileri yiyerek yaşarlar. Bakterilerin içinde ürer ve en sonunda içinde yaşadıkları hücreleri yok ederler. İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan virüslerin çoğu da, etrafı protein kılıf ile çevrili DNA ipliğinden başka bir şey değildir. Yapısında DNA bulunan bir virüs çeşidi vardır ki, bunlar bakteri hücrelerine girer ve onların içinde çoğalırlar. Bu virüslere bakteriyofaj veya kısaca faj (faj virüsleri) denir. Faj bakteri yiyen anlamına gelir. Virüslerin Yaşama Şekilleri Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır Virüslerin Üremesi Virüsün canlılığını sürdürmek için bulunduğu canlıya konak canlı adı verilir. Virüs konak canlıya girdiğinde konak canlının DNA sı virüsün hesabına çalışmaya başlar. Yani virüs girdiği canlıyı yönetimi altına alır. Artık konak canlı kendi eşlenmesi yerine virüsün yönetici maddesini eşler. Ribozomlarıyla virüsün proteinlerini sentezler. Konak canlıda sayısı hızla artar. Konak canlının hücre zarı parçalanarak virüsler açığa çıkar. Kendilerine yeni konak canlı ararlar. Eğer canlı bir hücre yoksa kristaller meydana getirirler. Devamlı üreyen virüslere Litik Virüs denir.bazı hallerde virüs girdiği konak canlıya zarar vermeden kalabilir. Virüsün yönetici maddesi konak canlının yönetici maddesine yapışırsa konak canlı virüsün yönetimine girmez. Konak canlının yönetici maddesinin bir parçası haline gelebilir. Virüs çoğalamadığı içinde konak canlıya zarar veremeyecektir. Böyle virüslere Lizogenik Virüs denir. Virüsler bitkilerde ve hayvanlarda hastalık meydana getirirler. Ancak bu zarar girdikleri bitki veya hayvan hücresinde yönetimi ele geçirirlerse mümkündür. Virüslerin nükleik asitlerindemutasyonlar meydana gelebilir. Biyolojik açıdan eniyi incelenen virüsler “Bakteriyofaj”lardır. Bunlara bakteri yiyen virüslerde denilebilir. Birde kuyrukları vardır. Kuyruk bakteriye deydiğinde bakterinin o bölgesini eritir. Yönetici molekülü böylece bakteriye geçer. Lizogenik virüsse bakteri kromozomuna yapışır, orada profajı oluşturur.(Girdiği bakterinin kromozomuna yapışarak üremeden kalabilen Lizogenik virüs kromozomuna profaj denir.) Özet Olarak Virüsler 1-Canlı ve cansız arasında geçit oluştururlar. 2-Protein kılıf ve nükleik asitten oluşurlar.(DNA veya RNA) 3-Kristalleşebilirler 4-Kompşex enzim sstemleri yoktur. 5-DNA taşıyanlar bakterileri yiyebilir bunlara bakteriyofaj veya faj denir. 6-Grip, nezle, kızamık, frengi, kabakulak gibi hastalıkları yaparlar. 7-Virüs bir canlı hücrenin (örneğin bakterinin) çeperine yapışır. 8-Virüs DNA’si bakterinin içine enjekte olur. 9-Bakteri DNA’sının eşlenmesi durur. 10-Virüs DNA’sı bakterinin bütün biyokimyasal sistemlerini kullanarak kendini eşlemeye başlar. 11-Bakterinin protein sentezi sistemi virüs için gerekli protein kılıfı v.s. gibi yapıları bakteri malzemesi kullanılarak sentezlenir.bu yolla 100’den fazla virüs oluşur. 14-Bakterinin hücre duvarını delici enzimlerinde sentezlenmesi ve hücre duvarının erimesiyle virüsler dışarı çıkar.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-kesifi

Virüslerin Yaşama Şekilleri

Canlı hücrelerden alınan virüsler hücre dışında yaşayamazlar; fakat, yeniden bir hücreye bulaştırılırlarsa hemen çoğalmaya başlarlar. Şu halde, virüsler mecburi parazit olup, ancak canlı hücrelerin içinde yaşayabilirler. Virüsler; çiçekli bitkilerde, böceklerde, bakterilerde, hayvan ve insan hücrelerinde yaşarlar. Bazen çeşitli hastalıklara sebep olurlar. Hattâ bir görüşe göre, bazı kanserlerin bile sebebi virüslerdir. Çiçekli bitkilerden tütün, patates, domates, şeker kamışı ve şeftali gibi faydalı bitkilerin hastalıkları üzerinde yapılan çalışmalarda, 100’den fazla değişik bitki virüsü bulunmuştur. Arı, sinek ve kelebek gibi bazı böcek takımlarının bir çok türlerinde yaşayan virüsler vardır. Bu virüsler, özellikle böcek larvalarında hastalıklara sebep olurlar. Böceklerde hastalık yapan virüsler, zararlı böcveği ortadan kaldırmak için biyolojik mücadelede de kullanılmaktadır. Birçok bakteri ve bazı mantarlarda yaşayan fajlar bulunmuştur. Omurgalılardan sadece balıklarda, kurbağalarda, memelilerde, kuşlarda ve bihassa kümes hayvanlarında yaşayan virüsler tespit edilmiştir. Her virüs çeşidi çoğunlukla vücudun belli bir kısmına girer ve belirli hücreler içinde çoğalabilir. Sarı humma virüsleri karaciğerde;kuduz virüsleri beyinde ve omurilikte; çiçek, kızamık, siğil virüsleri ise deride çoğalır. Virüsler sadece hücre içinde faaliyet gösterdiklerinden hücreye zarar verir ve antibiyotiklerden etkilenmez. Belli bazı virüslerin bulaştığı hücreler, aynı tipten ikinci bir virüs enfeksiyonuna karşı bağışıklık kazanır. Hücre, canlı veya sıcaklıktan öldürülmüş bir virüsle muamele edilince “interferon” denilen bir madde salgılar. İnterferon bazı hastalıklar için hücrelerde bağışıklık meydana getirir. Meselâ kızamık, kabakulak ve kızıl gibi hastalıkları geçirenler, kolay kolay bu hastalığa yeniden yakalanmazlar. Vücudun ve virüslerin bu özelliğine dayanarak bazı virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Çiçek, sarı humma ve kuduz aşıları belli başlı virütik aşılardır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-yasama-sekilleri

23. Ulusal Biyoloji Kongresi

23. Ulusal Biyoloji Kongresi

23. Ulusal Biyoloji Kongresi, 5-9 Eylül 2016 tarihlerinde sizlerin katılımıyla Gaziantep’ te düzenlenecektir.

http://www.biyologlar.com/23-ulusal-biyoloji-kongresi

ÇEVRE KİRLENMESİ

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ a) İnsana ve Çevreye Etkisi b) Sonuçları (Asit Yağmurları)   Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi   Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi   Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi   Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi   Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi   İnsan Sağlığına   Hayvan ve Bitkilere   İklime d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri   Fiziksel İşlevler   Fizyolojik İşlevler e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri II – SU KİRLENMESİ a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar 1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 2.1.) Kimyasal Kirlilik 2.2.) Fiziksel Kirlilik 2.3.) Fizyolojik Kirlilik 2.4.) Biyolojik Kirlilik 2.5.) Radyoaktif Kirlilik 3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik III – TOPRAK KİRLENMESİ 1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik 2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik 3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik 4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri IV – DİĞER ETMENLER a) Gürültü Kirliliği   Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri b) Radyasyon ÇEVRE KİRLENMESİ Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses...) doğal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir. Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar. Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-şamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir. HAVA KİRLİLİĞİ Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir. Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz. Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir. Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır. Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım: Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır. Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur. Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel böl-gelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır. Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır. Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir. Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur. İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur. Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur. Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir. Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar. Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ula-şan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir. HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI) Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder. ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır. Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler. Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır. ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir. ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır. Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır. ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır. Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir. Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır. Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür. Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır. Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır. Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır. Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir. Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler. HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar. Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır. Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır. Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir. Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.   İKLİME ETKİLERİ Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır. Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır. ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:   FİZİKSEL İŞLEVLER: 1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir. 2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar. 3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler. 4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.   FİZYOLOJİK İŞLEVLER: 1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler. 2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır. 3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır. 4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur. ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur. Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar. SU KİRLİLİĞİ Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur. Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir. Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur. KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir. Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri için-de yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur. Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır. Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı 10 yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır. Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:   Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir. Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir. Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır. Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.   Endüstrinin neden olduğu kirlilik Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir. 1. Kimyasal Kirlilik Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır. Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler. 2. Fiziksel Kirlilik Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir. Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır. 3. Fizyolojik Kirlilik Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler. 4. Biyolojik Kirlilik Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır. Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur. 5. Radyoaktif Kirlilik Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir. Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır. Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.   Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır. Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz: 1. Denizlerin havadan kirlenmesi:   Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme   Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi 2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi   Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğun-laşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir: # Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir. # Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır. # Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır. Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.   Limanlarda meydana gelen kirlilik.   Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.   Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.   Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş. 3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:   Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.   Çöpler.   Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.   Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.   Tarımdan gelen kirlilik.   Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik. TOPRAK KİRLENMESİ Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır. Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırla-maktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuştur. Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir. Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar. Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır. Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:   Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir. Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.   Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir. Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.   Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır. Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır. Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler. Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır. Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.   Erozyonun etkileri   Yaşlık ve çoraklığın etkileri   Taşlılık ve kayalığın etkileri   Gübre ve gübrelemenin etkileri   Tarım arazisi bozulmalarının etkileri Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir. Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır. Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır. DİĞER ETMENLER GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu ola-rak tanımlanır. Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir. Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığın-da gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar. Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol aça-bildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir. İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir. Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır. RADYASYON Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır. Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirlenmesi

ÇEVRE TAHRİBATININ NEDENLERİ

Çağımızda Çevre kelimesinin yepyeni bir anlamı doğmuş ve insanlığın hal ve özellikle geleceği üzerinde sonsuz etki yapabilir bir durum ortaya çıkmış bulunmaktadır. Hızlı gelişme ile beraber meydana gelen Çevre kirlenmesinden söz edildiği zaman bunun önemini dimağına yerleştirilmiş kimseler derin , derin düşünmektedirler, zira gelecekte çok önemli ekolojikdeğişikliklerin görülebileceğini tahmin edebilmektedirler. Çevre kirlenmesinin önemi sanayileştirme faaliyeti ile orantılı olarak insanlar, hayvanlar ve bitkiler için durmadan artmakta ve dünyamızdaki hayat zincirini ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Bugün dünyamızın her hangi bir bölgesinde canlı varlıklar dengesi bozuluyorsa, yani üreme miktarı tahrip olandan az ise ve oradaki canlı varlıklar zorlanıyor ise * Çevre sorunu * var demektir. O bölgedeki çevre kirlenmesi sürekli ve aynı zamanda etrafa durmadan yayılıyor ise, oradaki çevre sorunu vahimdir. Acil önlem almak gerekir. İnsanlar etkisi olmadan da canlı varlıklar arasında varolan dengeler az veya çok bozulabilirler, yani çevre sorunu meydana gelebilir. Bu olaylar genellikle o kadar yavaş meydana geliyor ki, çoğu zaman insan ömrü bunları görmeye yetmiyor. Nedeni insan olmayan pek çok çevre sorunu yani hayat zincirindeki bozulmalar, doğa tarafından kısa veya uzun sürede düzeltilebilir. Başka türlü ifade edelim : Doğa alışık olduğu olayların yaralarını rahatlıkla tedavi edebiliyor. Tahribat yaparak çevre sorunlarına neden olabilen tabii olaylar arasında, seller, yıldırımlar, yıldırımların sebep oldukları yangınlar, depremler, kasırgalar, kuraklıklar, büyük sıcaklık değişmeleri vs. sayılabilir. Bunlar ve bunlara benzeyen çevre sorunlarında çok fazla etkili önlem alamayız. Bu gibi değişiklikler insan iradesinin dışındadırlar. İnsanların sayısız etkinliklerinden dolayı dünyadaki sular toprak ve diğer katı maddeler ile bunları çevreleyen atmosfer hızla kirlenmektedirler. Dünyamızda mevcut olan hayat zinciri, çeşitli etkinlikler sonucunda meydana gelebilen pek çok madde daha önce mevcut olmadıklarından, doğa bunları ya hiç yok edemiyor veya uzun yıllar sonra yok edebilecektir. Bu gibi suni maddelerin çevreyi gittikçe daha fazla kirletmelerinin nedeni budur. Denebilir ki, güzel dünyamızın, insanların faaliyetlerinden dolayı şimdiye kadar maruz kaldığı bütün kirlenme veya bu kirlenmenin büyük bir kısmı çağımız dediğimiz son bir buçuk yüzyıl içinde meydana gelmiştir. Yani, dünyadaki çevre kirlenmesinin tek sorumlusu çağımızda yaşamış ve yaşamakta olan birkaç insan jenerasyonudur. Dünyamızda mevcut olan milyarlarca ton fosil madde (petrol,doğalgaz,çeşitli maden kömürü vs.) milyonlarca yıldan beri hemen, hemen hiç azalmadan oldukları gibi duruyorlardı. Parçalanınca bol miktarlarda enerji verebilen uranyum ve radyum gibi radyoaktif madenlere de çağımıza kadar iltifat eden kimse yoktu. Dünyamız da bunların kullanılmasından ve parçalanmasından dolayı her hangi bir kirlenmeye maruz kalmıyordu. Bugün ise bir çok kıymetli yer altı hazinelerinin ne zaman bitebileceğinin hesabı yapılmakta ve insanları ciddi bir şekilde düşündürmektedir. Bu gibi maddelerin gerek enerji üretimine kullanılması ve gerekse diğer amaçlar için işlenilmesi, çevre kirlenmesinin en önemli kaynağını teşkil etmektedirler. Kuşkusuz çağımız, dünya tarihinde en hızlı gelişme ve ilerlemelere sahne olmaktadır. Beşeriyetin sanayileşme ve tekniğin her alanında gelişmesinin azami noktası yaşamakta olduğumuz zaman içindedir. Bu hızlı gelişme durmadan artmaktadır. Bu arada, insanların doğal zenginlik kaynaklarını hızla tüketmeleri ve çevreyi pek çok yer ve şekilde hızla kirletmelerine çağımızda rastlanmaktadır. Etkili ve geniş kapsamlı önlemler alınmaz ise dünyamızdaki tüm canlı varlıklar için yaşama şartları durmadan bozulmaya mahkumdur. Çevre kirlenmesinin önemi hızlı sanayileşme ile beraber (on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren) anlaşılmış ve takdir edilmiş, dolayısı ile gerekli önlemler alınmış olsaydı, dünyamız bugün bu çapta büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmazdı. Hızlı sanayileşme ile beraber çevrenin hızla kirlenmesi ve bu durumun doğurabileceği sınırsız tehlike, ancak son çeyrek yüzyılda yeterince anlaşılabildi. Gerekli etkili çalışmalara da bundan dolayı çok geç başlanıldı. Bir madde veya enerji üretirken çevrenin kirlenmemesine çaba göstermek, kirlenmiş çevreyi temizlemek insanların ve tüm canlı yaratıkların geleceği bakımından şarttır. Madde üretmek, yeni , yeni ürünleri bulup insanların hizmetine sunmak, bu ürünleri elde etmek için çeşitli yollardan değişik şekillerde enerji elde etmek, insanların refah ve saadetlerini ve konforlarını artırıcı girişimlerde bulunmak bütün insanların başlıca uğraşlarıdır. Bu etkinlikler insanlık tarihi ile başlar ve sonuna kadar da devam edecektir. Ama tabiatı bozacak, çevreyi kirletecek, dolayısı ile dünyadaki tüm canlı varlıkları tehlikeye sokabilecek faaliyette bulunmak hiç kimsenin, hiçbir toplumun hakkı değildir. Bu işler cinayet sayılmalıdır. Bu gibi faaliyetlerin doğurduğu kirlilik, önlemler alınmaz ise zamanla birikir ve mevcut hayatın tükenmesine neden olur ki, bunu hiç bir mantık ve sağduyu hoş görmez. Bu gün ilim ve teknik o kadar gelişmiştir ki, insanların her sıkıntıları ve arzularına olduğu gibi çevrenin kirlenmesine veya kirlenmiş çevrenin temizlenmesine de çare bulunabilir, yeter ki gerekli olan ek külfete katlanılsın ve mevcut olan imkanlar hoyratça harcanmasın. Bundan çeyrek yüzyıl kadar önce Çevre mefhumu o kadar yaygın değildi. Bugün bütün dünyada bu konunun üzerinde önemle durulması ve çevre temizliğini korumak için gittikçe artan miktarda çaba harcanması, aslında çok önemli ve olumlu bir gelişmedir. Bunun nedenlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür. Her alanda olduğu gibi çevre konusunda da sanayileşmiş ilkelerde bilgi ve tecrübe birikimi vardır. Bu gibi ülkelerde sanayi ve enerji üretme tesislerinin bol olmasından dolayı çevre kirlenmesi o oranda fazla olmaktadır. Kuşkusuz her türlü sanayi artığı, radyoaktif maddelerin radyasyonu ve gürültüyü meydana getiren ses titreşimleri de mevcut olan tesisler ile az çok orantılıdır. Gelişmiş ülkenin insanları sağlık bakımından hastalıklara karşı daha duyarlıdır, zira gelişmiş ülke insanı bolluk içimdedir, temiz çevreye alışkındır, fazla sıkıntıya pek dayanıklı değildir. Kirlenmiş çevre bu gibi insanları daha kolay ve çabuk etkileyebilir. Gelişmemiş ülke insanları içinde çevre kirlenmesinin önemi büyüktür. Nedenlerini kısaca özetleyelim. Gelişmemiş ülkelerde de az çok sanayi tesisleri bakımından zengin olan bölgeler vardır. Örneğin Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olmakla beraber Kocaeli, İstanbul ve Bursa gibi sanayi tesisleri bakımından zengin m olan bölgelerimiz vardır. Gelişmiş ülkelerin nükleer enerji tesislerinin etkisi sınır tanımadan uzaklara kadar yayılabilmektedir. Dolayısı ile bu tesislerin etkisi uzakta bulunan pek çok gelişmemiş ülke halkını da rahatsız edebilir. Atmosfer gibi sular da (kapalı sular hariç) insanların ortak malıdır ve suların yardımı ile birçok ülke birbirine bağlanmaktadır. Akdeniz de sahili olan bir ülke diğer ülkelerin denizi kirletici etkinliklerinden zarar görebilir. Şirin İzmit Körfezimizin, özen gösterilmediğinden ne hale geldiği meydandadır. Bu körfezin hiç bir canlı varlığın barınamayacağı kadar kirlenmesine ve ‘ölü bir deniz parçası ‘ haline gelmesine çok az kaldı. Gerekli etkili önlemler alınırsa İzmit körfezi bu korkunç sonuçtan kurtarılabilir. Başkentimiz Ankara dahil olmak üzere bazı büyük şehirlerimiz, kalitesiz yakıttan dolayı kış mevsiminde öldürücü derecede kirli bir gaz tabakası ile kaplanmaktadır. Sanayileşmek, ilerlemek ve daha konforlu ve rahat bir hayat seviyesine ulaşabilmek her insan topluluğunun tabii hakkıdır. Ancak bu gibi faaliyetleri yaparken olumsuz etkilere sebep olmamak veya hiç değilse meydana gelebilecek çevre kirlenmesini en aza indirmek de insanların kaçınılmaz görevidir. Tabiatta yaşayan her türlü canlı varlıklar arasında beslenme kaynaklarında bir denge hüküm sürer. Her canlı varlık bu dengede yerini alır. Ezelden beri bu iş böyle süregelmiş. Bu sistemdeki değişiklikler, insanın müdahalesi olmazsa çok yavaş vuku buluyor. İnsanın ömrü, hatta bazen pek çok milletlerin ömrü dahi bu değişiklikleri yaşamaya, müdahale etmeye yetmiyor. Çağımıza değin (19.yüzyılın ikinci kısma ve 20.yüzyıl) insanların faaliyeti hayat zincirinin üzerinde hissedilir etki yapmamıştır denebilir. Fakat maden kömürü, petrol, tabii gaz bulununca, buhar kuvveti ile elektrik keşfedilince, maddenin mahiyeti ve onun yapı taşları ( atom, molekül, nötron, proton vs.) biraz açıklık kazanınca, hızlı devir başladı ve bu hıza paralel olarak dünyayı tüketme işi de devreye girdi. Şimdiden bilhassa gelişmiş ülkelerde her türlü canlı varlıklar için kullanılmaz hale gelen pek çok arazi ve su adacıkları vardır. Buralardaki bozuklukların sınırı gittikçe genişlemektedir. İnsanların girişimleri olmasa idi canlılar arasındaki alışveriş sessiz sedasız sürüp gidecekti. Şimdilik C rumuzu ile gösterdiğimiz kömürün hayat dengesindeki durumunu gözden geçirelim. Karbon ( C ), ister yakılsın ister gıda olarak kullanılsın oksijen alıp okside oluyor ve karbondioksit meydana geliyor. C + O2 = CO2 (kömür,petrol, (oksijen) (karbondioksit) odun,gaz vs.) Bu da tipik bir kimyasal reaksiyondur. Yakıt yakılınca bacadan, vs. karbon, karbondioksit (şayet iyi yanma olmamış ise kısmen de karbon monoksit ) olarak atmosfere karışır. Karbonu ihtiva eden çeşitli gıda maddeleri insanlar ve hayvanlar tarafından yenilince gene aynı şekilde karbon, karbondioksit haline gelir ve atmosfere karışır. C + O2 = CO2 gıda maddelerindeki oksijen yavaş yanma karbondioksit karbon Demek ki insanlar ve hayvanlar yaşamlarını sürdürdükçe havayı karbondioksit bakımından zenginleştirir.halbuki bitkiler bu reaksiyonun tam tersini yaparlar, kısacası : (güneş ışını) CO2 + H2O = CH2O + O2 (foto sentez) (foto aldehit) oksijen Form aldehit klorofil < k a t a l i z a t ör l ü ğ ü n de > meydana gelen en basit organik madde ve karbonhidratların en basit yapı taşıdı ve daha sonra pek çok önemli organik gıda maddelerini meydana getirir. Şematik olarak kısaca : Form aldehit = glikoz = sakaroz = nişasta = selüloz Karbon, güneş enerjisi yardımı ile redüksiyona uğrayıp organik maddelerin bünyelerine girmek sureti ile adeta tekrar değerli ve kullanışlı hale gelir. Karbon yanınca veya gıda maddesinde iken sindirilince kullanışsız olan CO2 haline gelir. Fotosentez ile organik madde haline gelince kaybetmiş olduğu enerjiyi güneşten tekrar tamamlamış olur. Hayvanların en geniş gıda maddesi kaynağı hiç şüphesiz bitkilerdir. Fakat istisnasız her hayvan dışarıya attığı çeşitli maddelerle ve öldükten sonra çürüyecek olan maddeleri ile bitkilere bir bakıma gıda olur, çünkü ; bu bakiyeler bitki yetiştiren topraklar için değerli birer gübredirler. Kimya sanayiinin çevreye yapabileceği kötü etkilere birkaç örnek verelim : İnsanların çeşitli faaliyetleri neticesinde bu düzenli devir ciddi bir şekilde bozulmaktadır. Örneğin zirai mücadelede bir zamanlar çok yaygın halde kullanılan DDT’ yi ele alalım DDT değerli bitkiler için zararlı olan birçok haşereyi kısa zamanda yok eder. (zamanla bazı haşere türünün DDT’ ye karşı bağışıklık kazandığı da malumdur.) ölen haşere leşlerindeki DDT kalıntıları kolayca çürümediğinden bunları yiyen kümes hayvanları dahil pek çok kuş türü bir müddet sonra insanlara zehirli gıda olarak ulaşabilirler. DDT kullanılmasının bu mahsuru 15-20 yıl sonra anlaşılmış ve üretimi ile kullanılışı düşmeye başlamıştır. Bu gibi tarım mücadele ilaçlarının en kötü tarafı tabii koşullarda çok uzun ömürlü olmalarıdır. Bu maddeler daha önce dünyamızda mevcut değillerdi. Onun için tabiat bunları sindiremiyor, kusuyor. Hülasa: Kimyasal faaliyetlerin çevreye olumsuz etkilerinin hepsini saymak mümkün değildir. Kimyasal proses, maddenin derin bir şekilde değişmesi, yepyeni maddelerin meydana gelmesidir. Kısaca madde mahiyet değiştirir. Yeni meydana gelen madde tabiatta daha önce mevcut ise etkili ve sürekli çevre sorunu pek meydana gelmez. Mesela tuz ruhunun kireç taşına etkisi gibi. Genel bir ifade ile, çevre ya maddi olarak kirlenir, yani gaz, sıvı veya katı haldeki maddeler etrafa sıçrar, veya maddi olmayan hava titreşimi (gürültü) ve yene maddi olmayan çeşitli ışın yayılması ile kirlenir. İnsan faaliyeti veya tabii olaylar sonucunda kıymetli arazinin bozulmasına da çevre kirlenmesi denilebilir. Çevreyi en fazla etkileyen, dolayısı ile kirleten maddeler daha önce mevcut olmayıp insanlar tarafından imal edilenlerdir. Tabiat kendi ürünü olan maddeleri, artıkları sindirip zararsız hale getirmesini bilir. Ama ekolojik dengeyi bozmaya neden olan maddeler yani insanların imal ettikleri yapay maddeler tabiat tarafından kolaylıkla sindirilemiyorlar. Bundan dolayı suni madde artıklarının kirleticiliği uzun, belki de çok uzun zaman sürecektir. Örneğin tabiatta yetişmekte olan herhangi bir bitkisel veya hatta hayvansal madde arttığı etrafa saçılınca kuşkusuz çevreyi kirletiyor, lakin bu madde fermantasyon vs. olaylarından veya herhangi bir canlı mahluk yem veyahut gübre olarak kullanılmasından dolayı bir müddet sonra parçalanıp çevreyi kirletme niteliğini kaybedecektir. Fakat sonradan insanlar tarafından imal edilip etrafa saçılarak çevreyi kirleten maddelerin bir kısmı oksit tas yon ve fermantasyona mukavim oldukları gibi canlı varlıklara yem ve gübre olma görevini de kolay, kolay yerine getiremiyorlar. KISACASI Tabiatta mevcut her türlü madde bu arada bitki ve hayvan artıkları genellikle uzun vadeli çevre sorunlarına sebep olmadan canlı varlıklar arasındaki dengelerde yerlerini bulup şekil değiştirerek yok olmakta ve zararsız şekil e girmektedirler. Bu durumu şöyle ifade edebiliriz : Her canlı varlık, tabiat tarafından parçalanıp tekrar değerlendirilir. Ama mesela insan yapısı olan pek çok kimyasal madde ve bu arada plastik türleri bozulmadan uzun zaman dayanabilmektedirler. Bu suni maddeler her türlü etkenlere karşı çok dirençli olduklarından, çevre için olumsuz etkileri de uzun ömürlüdür. ÇEVRE TAHRİBADINA KARŞI ALINACAK ÖNLEMLER İnsanlar daha rahat, daha konforlu, daha hızlı velhasıl daha uygar ve daha yüksek bir hayat düzeyine kavuşabilmeleri için hammadde kullanarak mamul madde üretirler. Şüphesiz burada istenilen sonuç, madde ve malzeme yerine enerji çeşitleri de olabilir. İşte bu işlemlerde % 100 dönüme olamıyor. Çoğu zaman madde veya enerji olarak artıklar meydana gelmektedir. Bu artıkların çıkmasını mümkün mertebe azaltmak, etrafa saçılmalarını önlemek, bu artıkları yararlı hale getirmek üzere başka şekildeki madde ve enerjiye çevirmek, her ne suretle olursa olsun yayılmayı ve saçılmayı önlemek, bu artıkların insan, hayvan ve bitki üzerindeki olumsuz etkilerini yok etmek ve azaltmak, çevreyi koruma faaliyetinin önemli kısmını teşkil eder. Ayrıca hava titreşiminden (gürültü) etrafın rahatsız olmaması için her türlü önlemi almak da, bu ana amaçlar arasında yer alır. Doğada bütün canlı varlıklar da mevcut denge ve düzeni korumaya yardım etmek, bozulmuş olanı tekrar onarmak, insan faaliyetinden ve tabii olaylardan ötürü kıymetli kültür arazisini bozulmaya karşı korumak ve bozulmuş olan bölgeleri onarmak ve eski ekolojik şartları tekrar geri getirmek de çevre faaliyetlerinde önemli bir yer işgal eder. Sıralanan bütün bu amaçlara varmak için her ülke için gerekli organizasyon ve teşkilatı kurmak, tedbir almak, mevzuat hazırlamak, gerekli ölçümleri yapmak, kirlilik standartları ve koruyucu önlemler tespit etmek ve icabında müeyyide uygulamak çevreyi koruma faaliyetinin çerçevesi içinde yer almaktadır. Şu hale göre nerede ve ne isimde kurulmuş olursa olsun çevre organizasyon ve kuruluşları, burada anlatılan esaslara uygun ve paralel olarak hareket etmelidirler. Çevre korunması için harcanan çabalar netice itibariyle işletmelerin randımanının da artmasını sağlayabilirler. Yani başlangıçta yük gibi görünen işler sonuçta ürünlerin maliyetinde indirici etkiler de yapabilirler. Bu hususu kısaca şöyle izah etmek de mümkündür : Etrafı ve dolayısı ile çevreyi kirleten her şey aslında kontrolden kaçmış bir şeydir. Bu kayıp hem ara ve son madde veya enerji olabilir. Çoğu zaman etrafa yayılması ile rahatsız etme vasfını taşır hale gelen bu gibi artık madde ve enerjiyi toplamak sureti ile kullanmak veya bir veya birkaç işlemden geçirdikten sonra kullanılır hale getirmek çoğu zaman mümkündür. Şu hale göre çevreyi kurtarmaya hizmet etmek iki yönden yarar sağlar. Birincisi, çevrenin temiz tutulmasının sağlanmasıdır. İkinci yarar ise artıkların işe yarar hale getirilmesinin temin edilmesidir. Çevre faaliyetini teşkil eden işlerin en önemli adımı, ülkelerin bu işin önemini vakit geçirmeden takdir etmeleri ve gerekli mevzuatı bir an önce hazırlayıp yürürlüğe koymalarıdır. Çevrenin önemini anayasalarında belirleyen ülkeler mevcuttur ve bunların adedi artmaktadır.

http://www.biyologlar.com/cevre-tahribatinin-nedenleri

Philadelphia Kromozomunu Duymuş muydunuz?

Philadelphia Kromozomunu Duymuş muydunuz?

KML nadir görülen bir hastalık. Her yıl bu tür kan kanseri, yani lösemi tanısı konulan insan sayısı aynı kalmaktadır. Ancak, hastalıkla mücadelede geliştirilen tedavilerle giderek artan sayıda insan artık KML ile yaşamlarını sürdürmeye devam edebilmektedir. 22 Eylül Kronik Miyeloid Lösemili (KML’li) hastalar için çok özel bir tarih. İlk defa 22 Eylül 2011’de dünyanın her yanından hasta dernekleri bir araya gelerek “Uluslararası KML Farkındalık Gününü”nde  Max Vakfı, Alianza Latina ve Uluslararası KML Vakfı’nın desteği ile sağlık mesleği mensuplarına, hükümetlere ve sektöre hastalığın bilinirliğinin artırılması için işbirliği çağrısında bulundu. İşte bu sebeple, KML’ye neden olan 9 ve 22 numaralı kromozomlardaki genetik değişikliği sembolize eden 22/9 tarihinde dünyanın her yerinde farkındalığı sağlayıcı etkinlikler düzenlenmektedir ve bu tarih Uluslararası KML Günü olarak takvimlerde yerini almıştır. KML hastalarının kromozomlarında bulunan kusurlu gen Philadelphia’da keşfedildiği için Philadelphia kromozomu olarak anılmaktadır. Ulusalararası KML Günü nedeni ile Türk Hematoloji Derneği adına açıklama yapan Dernek Başkanı Prof. Dr. Teoman Soysal, “daha 13 yıl öncesine kadar KML’nin çoğu hasta için ölümcül bir hastalık olduğunu, ancak hedefe yönelik tedavilerin tıbbın hizmetine sunulmasıyla KML’nin günümüzde artık yönetilebilen kronik bir hastalık düzeyine geriletildiğini” belirtti. Prof. Dr. Soysal “KML erken tespit edildiği ve iyi tedavi edildiği takdirde, hastalar kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilir. KML birçok kanser türü için hedefe yönelik tedaviler için model haline gelmiş bulunuyor” dedi. Dünyaca ünlü basketbol oyuncusu Kareem Abdul Jabbar da Aralık 2008 yılından beri bu hastalıkla mücadele ediyor. Hastalık kendisini olduğu kadar ailesini de etkilemiş. Bu nedenle ünlü basketbolcu KML bilinçlendirme kampanyalarında gönüllü yer alıyor, sosyal medyada, gazetelerde, radyo ve dergilerde bu hastalığın bilinirliğine yönelik röportajlar veriyor. Röportajlarında “düzenli kan kontrolleri yaptırdığını, tedavisini aksatmadığını, eğer bırakırsa hayatını tehlikeye atmış olacağını” belirten Kareem Abdul Jabbar, KML’nin bilinirliğini artırmak amacı ile dünya ülkelerini ziyaret ediyor ve çeşitli etkinliklere katılıyor. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/philadelphia-kromozomunu-duymus-muydunuz

Corona virüsü nedir

Coronaviridae ailesinden gelen ve hayvan familyasında görülen bir virüs ve hücre içindeki RNA'yı etkiliyor. Temelde üst solunum yollarını ve sindirim ve boşaltım sistemindeki organları etkliyor. Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında bu virüs daha etken. Corona virüsü kedilerin sıkça yakalandığı bir virüs. Ama öldürücü olma olasılığı oldukça düşük. Kediler arasında yakın temasla geçiyor, virüsü kapan kedinin özellikle dışkısı ile yayılıyor. Kedilerin yaklaşık olarak %40'ı bu virüsü bir şekilde kapıyorlar. Kalabalık aileler şeklinde (barınaklarda, kedi üretim çiftliklerinde ya da 3'den fazla kedinin birarada yaşadığı evlerde) yaşayan kediler arasında ise corona virüsünü taşıyan kedi oranı % 80-90) Corona virüsü kapan bir kedinin bedenin de virüse karşı geliştirilen ve virüsü yoketmeye yönelmiş antibody'ler çoğalıyor. Testlerde antibody düzeyi (titer seviyesi) ölçülebiliyor. Genellikle ateş, ishal ya da halsizliğe sebep oluyor ve kedilerin bağışıklık sistemleri bir şekilde corona virüsünü yeniyorlar. Corona virüsü dışkıda asıl olarak bulunuyor ve sağlıklı bir kedi corona virüsü olan dışkıyla bir şekilde temas ederse “tüy yalama” sebebi ile virüs yutuluyor. Ama hava yoluyla da kedilerin bu virüsü kapmaları olası. Corona Virüsü, Feline Infectious Peritonitis’e Nasıl Dönüşüyor? Kedilerin % 40’ı, birarada yaşayan kedilerin ise neredeyse % 80-90’ı corona virüsü kapmış olsalar da bu kedilerden bir görüşe göre % 2’sinde bir görüşe göre ise % 10’unda corona virüsü mutasyona uğrayarak öldürücü kedi hastalığı FIP’e sebep olan feline infectious peritonitis’e sebep olacak bir virüse dönüşüyor. Bu mutasyonun nasıl olduğu halen bilim dünyasının üzerinde en çok durduğu konuların başında geliyor. Virüs bilimi henüz bu soruyu kesin kanıtlarla açıklayamıyor. Corona virüsünü kapan kedilerin % 90-98’i virüsü basit sağlık rahatsızlıkları ile atlatırken geri kalanlarda ise virüs öldürücü bir başka virüse dönüşüyor. Corona Virüsü Yok Edilemez Mi? Corona virüsü çok güçlü bir virüs, dış ortamda (dışkı ile ya da salya ile saçıldığında) 4 ila 6 hafta arasında canlı kalabiliyor. Ev kedileri sokağa çıkmadıkça ya da bu virüsü kapmış başka bir kedi ile temaz etmedikçe bu virüsü kapmaz diye de kesin bir şey yok. Zira bizler de evimize bu virüsü dışardan taşıyabiliriz. Ayrıca kedimiz bir şekilde corona virüsü kapmışsa bu virüsün FIP’e dönüşme olasılığı ne yazık ki var. “Bir gün dönüşecek” anlamında değil, % 1 ya da % 10 ihtimal dhilinde. Ama corona virüsü evde kullanılan temizlik maddeleri karşısında çok zayıf. Ev temizliğinde kullanılan deterjanlar, özellikle çamaşır suyu corona virüsünü öldürmeye yetiyor. Temizlikte 1 ölçü deterjana karşın 32 ölçü su karışımı corona virüsün temizliği için yeterli ölçü sayılıyor. Kedilerimizin yaşadığı yerlerin, özellikle tuvalet kumunun hep temzi olması corona virüsü ile mücadelede önemli. Zira virüsün çoğalması (özellikle kumda) kedilerin bağışıklık sistemi açısından tehlike arz ediyor. Ayrıca kedilerin virüs kapar endişesi ile sokağa salınmaması da başka bir ikilemi beraberinde getiriyor. Zira eğer kediniz corona virüsünü kapmış ve evde kalmaktan dolayı stres yaşıyorsa “sokağa çıkma yasağı” FIP’ye davetiye çıkarabiliyor. Zira stres altında olan ve corona virüsünü kapmış kedilerde virüsün FIP’ye sebep olan virüse dönüşme olasılığı bulunuyor. Ama kediniz sağlıklı ise bu durumda sokağa çıkmak da corona virüsü kapma riskini doğal olarak taşıyor.

http://www.biyologlar.com/corona-virusu-nedir

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK

YABAN HAYATI KORUMA VE YABAN HAYATI GELİŞTİRME SAHALARI İLE İLGİLİ YÖNETMELİK RG: 8.11.2004 SAYI : 25637 BİRİNCİ BÖLÜM AMAÇ VE KAPSAM, HUKUKİ DAYANAK VE TANIMLAR Amaç ve Kapsam Madde 1 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu kapsamında olan av ve yaban hayvanları ile birlikte bunların yaşama ortamlarını korumak amacıyla yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarının kuruluşu, yönetimi, denetimi ve bu alanlarda izin verilecek ve yasaklanacak faaliyetlerle ilgili usul ve esasları düzenler. Hukuki Dayanak Madde 2 - Bu Yönetmelik, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununun 4 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanununu, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, c) Bakan: Çevre ve Orman Bakanını, d) Genel Müdürlük: Doğa Koruma ve Millî Parklar Genel Müdürlüğünü, e) İl Müdürlüğü: İl Çevre ve Orman Müdürlüğünü, f) Av Hayvanı: Kanun kapsamında avlanan, korunan ve Bakanlıkça belirlenen listede yer alan hayvanları, g)Yaban Hayvanı: Sadece suda yaşayan memeliler dışında kalan ve Bakanlıkça belirlenen bütün memelileri, kuşları ve sürüngenleri, h) Endemik Tür: Sadece bir bölgede bulunan, diğer bölgelerde bulunmayan türleri, i) Hedef Tür: Yaban hayatı koruma ve yaban hayatı geliştirme sahalarında sahanın ayrılmasına gerekçe olan türü veya türleri, j) Avlak: Av ve yaban hayvanlarının doğal olarak yaşadıkları veya sonradan salındıkları sahaları, k) Özel Avlak: Bir bütün teşkil eden özel mülkiyetteki tapulu arazilerden, Bakanlığın avlaklar için tespit ettiği ve tanımladığı şartlara uygun olan avlakları, l) Devlet Avlağı: Devlet ormanları, toprak muhafaza ve ağaçlandırma sahaları ve benzeri yerlerle Devlet tarım işletmeleri, baraj gölleri ve emniyet sahalarında, ilgili kuruluşun muvafakatı alınarak Bakanlıkça avlak olarak ayrılan yerleri, m) Genel Avlak: Özel ve devlet avlakları dışında kalan bütün av sahaları ile göl, lagün, bataklık ve sazlık gibi sahaları, n) Örnek Avlak: Devlet avlakları ve genel avlaklar içinde Bakanlıkça belirlenecek esaslara göre ayrılan ve işletilen veya işlettirilen avlakları, o) Avlanma Planı: Envanteri yapılan, sınırları belli bir avlak alanında, avlanmasına izin verilen av hayvanlarının tür, yaş itibariyle kaç adet ve hangi usul ve kurallara uyularak ne kadar süre içerisinde avlanacağını düzenleyen ve yaşama ortamının geliştirilerek sürdürülmesi için gerekli önlemleri öngören ve Genel Müdürlükçe onaylanmış planı, p) Yaban Hayatı Koruma Sahası: Yaban hayatı değerlerine sahip, korunması gerekli yaşam ortamlarının bitki ve hayvan türleri ile birlikte mutlak olarak korunduğu ve devamlılığının sağlandığı sahaları, r) Yaban Hayatı Geliştirme Sahası: Av ve yaban hayvanlarının ve yaban hayatının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma plânı çerçevesinde avlanmanın yapılabildiği sahaları, s) Saha Bekçisi: Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları ile avlaklarda koruma görevi verilen memur ve işçi statüsünde çalışan personeli, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Seçim Kriterleri ve Temel İlkeler Yaban Hayatı Koruma Sahalarının Seçim Kriterleri Madde 4 - Yaban hayatı koruma sahaları, Kanun kapsamına giren av ve yaban hayvanlarından; a) Endemik türlerden gerekli görülen, b) Nesilleri tehlike altında görülen, c) Gen kaynağı değerini muhafaza bakımından korunması gereken türlerin yaşadığı, asgari yaşam alanı büyüklüğüne sahip, d) Biyolojik çeşitliliği yüksek, alanlardan seçilir. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarını Seçim Kriterleri Madde 5 - Av ve yaban hayvanlarının veya biyolojik çeşitliliğin korunması gereken alanların muhafazası veya göçmen türlerin göç yollarını güvence altına almak için, yaşama ortamlarının korunduğu, geliştirildiği, av hayvanlarının yerleştirildiği, yaşama ortamlarını iyileştirici tedbirlerin alındığı ve gerektiğinde özel avlanma planı çerçevesinde avlanmanın yapılması amacı ile içerisinde hedef tür veya türlerin doğal olarak bulunduğu veya yeniden yerleştirildiği, av ve yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve uygun yaşama koşulları ile doğal peyzaja sahip alanlardan seçilir. Temel İlkeler Madde 6 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, yaban hayvanlarının barınma, beslenme ve üreme gibi yaşamsal ihtiyaçlarını temin edebileceği uygun yaşama şartlarına sahip, hedef tür ve/veya türlerin yıl içerisindeki mevsimsel olarak yaptıkları göç ve yayılma alanlarını, üreme alanlarını ve göç yollarını içeren, geliştiren ve artan popülasyonu barındırabilecek büyüklükte olmalıdır. Bu alanlarda koruma altına alınacak tür ve türlerin üreyip çoğalmalarına imkan sağlayacak popülasyon büyüklüğü bulunmalıdır. Ancak endemik, nesli tehlike altında olan veya benzer statüde bulunan türlerin popülasyon miktarına bakılmaksızın yaşama alanları, yaban hayvanı koruma sahası olarak ilan edilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi, Tescili ve İlan Alanın Sınırlarının Belirlenmesi Madde 7 - 4, 5 ve 6 ncı maddelerdeki esas ve usuller çerçevesinde; a) Orman alanlarının sınırları, Orman Genel Müdürlüğü tarafından yapılan amenejman haritalarında belirtilen bölmelerin sınırları, b) Diğer alanların sınırları ise yol, dere, uçurum, sırt ve kaya gibi doğal hatlar, esas alınarak belirlenir. Bu şartların sağlanamadığı hallerde ise; arazinin topoğrafik yapısı dikkate alınarak gerekli işaretlemeler yapılmak suretiyle, alanın sınırları belirlenir. Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarının Teklifi Madde 8 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahası olarak teklif edilecek sahalar için, İl Müdürlüğü tarafından oluşturulacak bir komisyon marifetiyle yerinde yapılan inceleme sonucunda Ek-1‘de örneği bulunan ön etüt raporu, alan üzerinde yetki ve sorumluluğu bulunan tüm kurum ve kuruluşların uygun görüşünü alarak tanzim edilir ve alanın 1/25.000‘lik haritası ile birlikte Genel Müdürlüğe gönderilir. Tescil ve İlan Madde 9 - Genel Müdürlükçe ön etüt raporları uygun görülenler; a) Orman rejimine giren sahalarda Bakan oluru ile, b) Diğer sahalarda ise ilgili kurum ve kuruluşlardan görüş alınarak Bakanlar Kurulu Kararı ile, Bakanlık adına tescil edilir ve ilan olunur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Yönetim Esasları Tescil Edilen Sahaların Yönetimi Madde 10 - Genel Müdürlükçe tescil ve ilan edilen yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları, bu Yönetmelik esaslarına göre hazırlanacak yönetim ve gelişme planlarına göre, İl Müdürlüğü tarafından yönetilir, koruma işlemi yapılır veya yaptırılır. Yönetim ve Gelişme Planları Madde 11 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında ve gerekli görülen yaban hayatı koruma sahalarında yaşama ortamını iyileştirici çalışmaların yer aldığı gelişme ve yönetim planları Genel Müdürlükçe hazırlanır veya hazırlattırılır, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konulur. Köy ve beldelerin meskun mahallerinde, özel mülkiyetteki tapulu yerleşim alanları ile alt yapı hizmetleri, konut, ahır, samanlık ve benzeri ek binaları, ibadethane, sağlık ocağı gibi ortak kullanım yerleri planlamalarda plan hükümleri dışında bırakılır. Koruma Madde 12 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve niteliğine göre koruma çalışmaları, genel kolluk kuvvetlerinin yanı sıra yeterli sayıda saha bekçileri tarafından yapılır. Koruma faaliyetlerinde köy tüzel kişiliği ve belde belediyeleri ile işbirliği yapılabilir. Yapılacak bu işbirliği ile ilgili esas ve usuller Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Yasaklanan Faaliyetler Madde 13 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında, yönetim ve gelişme planlarında yer alan faaliyetler ve yapılaşmalar dışındaki faaliyetler ve yapılaşmalara izin verilemez, ekosistem bozulamaz. Bu alanların dışında da olsa bu sahalara olumsuz etki yapacak tesislere izin verilemez, varsa mevcut tesislerin atıkları arıtılmadan bırakılamaz. Bu sahalar içerisinde çöp depolama ve imha alanları oluşturulamaz, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. Bu sahalarda Bakanlıkça gerektiğinde ilave yasaklamalar getirilir ve Bakanlığın uygun görüşü alınmadan diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca yasaklama getirilemez. İkaz ve Tanıtma Levhaları Madde 14 - Sahaların uygun görülen yerlerine bilgilendirme, tanıtma ve yönlendirme ile yasaklanan faaliyetleri belirten levhalar konur. Hastalık ve Zararlılarla Mücadele Madde 15 - İl Müdürlüğü koordinasyonunda yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında bitki hastalık ve zararlıları ile mücadelede; a) Ormanlık alanlarda Orman Genel Müdürlüğü, b) Diğer alanlarda ise Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, tarafından yapılır. Hayvan hastalık ve zararlıları ile mücadele; 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu ile 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu esaslarına göre yapılır. Yaban Hayatı Koruma Sahalarında Popülasyon Artması Madde 16 - Yaban hayatı koruma sahalarında korunan tür ve/veya türlerin popülasyonlarının aşırı artması ve alanın taşıma kapasitesinin üstüne çıkması halinde yapılacak iş ve/veya işlemler Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Gen kaynağı olarak ayrılan sahalarda türlere ve yaşama ortamına müdahale edilemez. Personel İstihdamı Madde 17 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarının büyüklüğü ve özelliğine göre koruma ve kontrol işlemi yapmak, ziyaretçi ve tanıtım merkezlerinde faaliyette bulunmak ve alanların taşıma kapasitelerine ulaşmaları durumunda hazırlanacak olan avlanma planlarına göre yapılacak avcılıkla ilgili çalışmalarda görevlendirilmek üzere yeterli sayıda personel istihdam edilir. Yaşama Ortamının Rehabilitasyonu Madde 18 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin üremeleri göz önünde bulundurularak yaşama ortamını iyileştirici gerekli tedbirler alınır. Zararlı Hayvan Türleri ile Mücadele Madde 19 - Yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarında hedef tür veya türlerin gelişmelerine ve çoğalmalarına olumsuz etkisi olan hayvan türleri ile mücadele Kanun hükümlerine göre Genel Müdürlük onayı ile İl Müdürlüğü tarafından yapılır veya yaptırılır. Avlanma Madde 20 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında alandaki hedef tür veya türlerin, alanın taşıma kapasitesine ulaşıncaya kadar avlanma yasaktır. Ancak bireylerde genetik deformasyon, eşey oranları ve yaş dikkate alınarak Genel Müdürlüğün belirleyeceği esaslara göre bu alanlarda taşıma kapasitesine ulaşmadan av yaptırılabilir. Hedef tür ve/veya türler, taşıma kapasitesine ulaştıktan sonra, Genel Müdürlük tarafından avlanma planları onaylanan sahalardan uygun görülenler, örnek avlak olarak ayrılır. Bu alanlarda avlanma, planlarda belirtilen yıllık kotalara göre yapılır. BEŞİNCİ BÖLÜM Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Sahalarında İzin Verilen Faaliyetler Yaban Hayatı Koruma Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 21 - Bu alanlarda; bilimsel amaçlı çalışmalar ve araştırmalar ile eko turizm haricinde her türlü faaliyet yasaktır. Yaban Hayatı Geliştirme Sahalarında İzin Verilebilecek Faaliyetler Madde 22 - Yaban hayatı geliştirme sahalarında amenajman planlarında biyolojik çeşitliliğin korunması esas alınır. Bu sahalarda, onaylanmış plânlarda belirtilen yapı ve tesisler dışında hiçbir yapı ve tesis kurulamaz, irtifak hakkı tesis edilemez. 3213 sayılı Maden Kanunu ve 6326 sayılı Petrol Kanunu hükümleri saklıdır. Tabiî çevre ve ekosistemlerin korunması ve iyileştirilmesi yönünden teknik ve bilimsel amaçlara göre, Bakanlıkça düzenlenecek rapora dayanılarak hazırlanacak özel amenajman planları uyarınca, belirli yerlerde ormancılık ve belirli sürelerde üretim, avlanma, saz kesme ve otlatma faaliyetlerine izin verilebilir. ALTINCI BÖLÜM Son Hükümler Genelge, Talimat ve Rapor Hazırlanması Madde 23 - Bu Yönetmeliğin uygulanacağı yerlerde yapılacak etüd, envanter ve araştırma çalışmaları ile sahaların gelişme planlarıyla ilgili usul ve esaslar, genelge ve talimatlarla düzenlenir. İl müdürlükleri, bu sahaların ve korumaya alınan türlerin durumları ile ilgili her sene bir rapor hazırlayarak Genel Müdürlüğe gönderirler. Bu raporun düzenlenmesi ile ilgili esaslar, Genel Müdürlük tarafından belirlenir. Geçici Madde 1 - Mülga 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanununa dayanılarak daha önce tefrik ve tesis edilen yaban hayatı koruma sahalarının gelişme planları onbeş yıl içerisinde tamamlanır. Yürürlük Madde 24 - Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 25 - Bu Yönetmelik hükümlerini Çevre ve Orman Bakanı yürütür. Kaynak: spo.org.tr

http://www.biyologlar.com/yaban-hayati-koruma-ve-yaban-hayati-gelistirme-sahalari-ile-ilgili-yonetmelik

Koyun Ve Keçilerde önemli Hastaliklar

BRUSELLOSİS ( Brusella, (Koyun Ve Keçilerin Bulaşıcı Yavru Atma Hastalığı, Düşük, Bırakma, Sıkıt, Mal Hastalığı) Koyun ve keçilerde yavru atımına sebep olan Brusella mikroplarının meydana getirdiği bulaşıcı bir hastalıktır. Brusella mikropları hayvanlarda hastalık yaptıktan sonra meme ve üreme organlarına yerleşir. Brusella, hastalıklı hayvanların çiğ sütlerini içen ve bu sütlerden yapılan krema, tereyağı, kaymak, taze peynir yiyen insanlara da bulaşır. İnsanlarda Malta humması veya Akdeniz humması, dalgalı humma isimlerini alırlar. Brusella mikropları atık yavru, yavru zarı, vajen akıntısı, süt, idrar ve çeşitli vücut akıntıları ile yem ve sulara bulaşır. Koyun ve keçiler hastalığı daha çok brusella mikropları ile bulaşık yem ve sulardan alırlar. Hastalık tüm evcil ve yabani hayvan türlerinde görülür. Brusella mikrobunu alan gebe hayvanların durumları normaldir. Herhangi bir bozukluk görülmez. Sonra bir gün yavrusunu atar. Bu durum çoğunlukla gebeliğin üçüncü ve dördüncü aylarında ortaya çıkar. Bazen yavru atmadan sonra, yavru zarları içeride kalabilir. Hayvandan bir akıntı gelmeye başlar. Sürüde ard arda yavru atmalar görülüyorsa brusella aklımıza gelmelidir. Hastalık başlarsa sürüdeki gebe hayvanlardan yarısına yakını yavru atabilir. Bazen yarıyı bile geçer. Bir koyundan yavru alamamak, süt alamamak büyük bir kayıp. Öyle ise hastalığın yayılmasını en kısa zamanda önlemek gerek. Hastalığın yayılması nasıl önlenir? İlk iş tecrittir. Yani yavru atan hasta hayvanları ayırmaktır. Yavru atanlar, ağıldan uzak bir yere alınır. En az 3-4 hafta sağlamlardan ayrı tutulur. Sonra ağılın ve çevrenin temizliği gelir. Atık yapan koyun-keçilerin yavrusu, yavru zarı, akıntısı, idrarı, gübresi neyi varsa güzelce toplanır. Ya yakılır ya da derin çukurlara konularak üzerine sönmemiş kireç dökülür. Ardından dezenfeksiyon gelir. Ağılda ve çevrede tüm temizlik işlemleri yapılır. Her yer tertemiz olduktan sonra, mikrop öldürücü ilaçlarla dezenfekte edilir. Ağıl 10-15 gün boş bırakılır, sonra bir kez daha dezenfekte edilir. Hastalığın kesin teşhisi , atık yavrunun ve yavru zarlarının laboratuvarda muayenesi ile olur. Atık yapan hayvanlardan alınan kanın muayenesi ile de kesin teşhis yapılabilir. Hastalığa yakalanmış hayvanlar tedavi edilmezler. O bakımdan, hastalık çıkmadan önce koruyucu olarak aşı yaptırılmalıdır. Brusella hastalığının aşısı vardır. Dişi kuzularla, oğlaklara 3-5 aylık iken Brusella aşısı yaptırılmalıdır. Aşılanan hayvanlar hastalığa karşı 4-5 yıl korunmuş olurlar. Hastalıkla mücadelede hayvanlara aşı yaptırmak yetmez. Bunun yanında ağılın ve çevrenin temiz tutulması her şeyden önce gelir, temizlik asla ihmal edilmemelidir. Birde sürüye hayvan katarken dikkatli olmalı ve muayeneden geçirilmelidir. Hastalık taşıyan koçlar ve bunların sperması asla kullanılmamalıdır. Brusella hastalığı insanlara da bulaşır , hastalıklı hayvanların çiğ sütlerini içen veya bu mikroplu sütlerden yapılan taze peynir, krema ve tereyağı gibi gıdaların yenilmesi ile insanlara geçer. İnsanlarda dalgalı ateş, terleme, halsizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, baş ve eklem ağrıları görülür. Hastalıktan korunmak için süt ürünleri hazırlanmadan önce , sütler iyice kaynatılır veya pastörize edilerek mikroplar öldürülür. Kaynatılmış veya pastörize sütlerden yapılan süt ürünleri hastalık kaynağı oluşturmaz. İnsanı Brusella'dan koruma çaresi hayvanlarda hastalığın mücadelesi ile mümkündür. Hastalığa yakalanan kişiler hemen bir hekime baş vurmalıdır. Koyunlarda kitle halinde yavru atma görüldüğünde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı İl ve İlçe Müdürlüklerine müracaat edilmelidir. Gerekli önlemleri alarak, insanları ve hayvanları bu hastalığın zararlılarından korumayı görev bilmeliyiz. MASTİTİS (Süt Kesen Hastalığı) Koyunların mastitise yakalanmasında bir çok faktör rol oynar. Sağım hijyeni, barınak temizliği, meraların durumu gibi çevresel faktörler önemlidir. Mastitis oluşmasına Stafilokok, Streptokok vs. gibi mikroorganizmalar sebep olmaktadır. Koyun ve keçilerde Mycoplasma agalactiae adını verdiğimiz mikroorganizma halk arasında süt kesen hastalığı da denen mastitislere sebep olur. Salgın bir hastalıktır. Dikkat edilmezse ve hastalar ayrılmazsa sürüye yayılabilir. Hastalığın belirtileri ve yayılması Süt Kesen hastalığı, koyun ve keçilerde sütün kesilmesi, göz korneasının iltihaplanması, perde inmesi, eklem yangısı, topallıkla karakterize olan bulaşıcı bir hastalıktır. Mikroorganizma hasta hayvanların sütü ve gözyaşı ile dışarı çıkar ve sürüdeki diğer hayvanlara bulaşır. Memedeki belirtiler Hastalık beden ısısının hafif yükselmesi ile başlar, bulaşma süresi 1-2 hafta kadardır. Meme, göz ve eklemlerde yerleşirler. Meme şişer, sertleşir ve süt salgısı azalır. Memeden, önce pıhtı içeren iltihaplı, daha sonra ise su gibi bir akıntı gelir. Meme dokusu sertleşir ve körelir. Gözdeki belirtiler Hastalığın ilerlediği durumlarda erkek ve dişi hayvanların gözlerinde hastalık belirtileri şekillenir. Gözler kızarmış, iltihaplı akıntı oluşmuştur. Korneada ülserleşme ve sonuçta körlük oluşur. Hayvan kaşıntıdan dolayı gözlerini etrafa sürer ve böylece hem yaralanmasına ve hem de mikrobun etrafa yayılmasına neden olur. Bacaklardaki belirtiler Enfeksiyonun ilerlemesi ile ayak ve bacak eklemlerinde de bozukluklara rastlanır. Eklemler şişmiş, ödemli ve eklem sıvısı bulanıktır. Eklemler zamanla açılarak içindeki eksudat dışarı çıkar. Açılan yaraya dışarıdan da mikrop girebilir ve iltihaplı eklem yangısına dönüşür. Hayvan ayağını basamaz, topallar. Hayvanlar çok zayıflar, genel durum iyice kötüleşir ve tedavi zorlaşır. Hastalık tedavi edilmezse Eğer zamanında tedaviye başlanmazsa memelerin körelmesi, gözde körlük, eklemlerde iltihaplanma ve şişme görülebilir. Ölüm oranı oldukça düşüktür. Hasta hayvanlar ayrılmadığı sürece sürüdeki diğer hayvanlara hastalık yayılır. Hastalığın hafif seyrettiği durumlarda kendiliğinden iyileşme görülebilir. Tedavi Hasta hayvanlar ayrılır, tozsuz ve temiz bir yere alınır. Veteriner Hekimin verdiği reçeteye göre hastalık memede ise meme içine geniş etkili antibiyotikler, gözde ise terramisinli göz pomatları kullanılır. Eklem yangılarının tedavisinde geniş etkili antibiyotiklerden yararlanılır. Tedavinin başarılı olabilmesi için erken teşhis ve tedaviye erken başlanılması şarttır. Korunma ve öneriler 1- Hasta hayvan sürüden ayrılarak, ayrı bir yerde muhafaza edilmeli, sık sık sağılarak meme boşaltılmalıdır. Meme sertleşmiş ise ılık kompreslerle, yumuşatıcı kremlerle meme boşaltılmaya çalışılmalıdır. Daha sonra Veteriner Hekimin tavsiye ettiği ilaçlar kullanılmalıdır.Teda vi esnasında hayvanın sütü tüketime sunulmamalıdır. 2- Mastitisli memeleri emen kuzular da hastalanacağından, mastitisli koyunların yavrularını ayırıp suni olarak beslemelidir. 3- Tedavisi uza***** ekonomik olarak değerini aşan durumlarda koyunlar kasaba sevk edilmelidir. 4- Ağıl ve ahırların zemini kuru, havalandırılabilir olmalı ve zemin akıntı için eğimli olmalıdır. 5- Koyun ve keçiler, ineklerle birlikte tutulmamalı ve inekleri sağan şahıs tarafından sağılmamalıdırlar. 6- Sağımcıların tırnakları kesilmiş, elleri her sağımdan önce iyice sabunlanmış olmalı, sağım kapları temiz ve yıkanmış olmalıdır. 7- Koyun ve keçiler süt kesen hastalığına karşı aşılanmalıdır. ENTERO-TOKSEMİ HASTALIĞI Bu hastalığa halk arasında çeşitli bölgelerde değişik isimler verilir. Bohça hastalığı, başak hastalığı, anız hastalığı gibi. Her yaştaki koyun ve kuzularda birdenbire hiçbir belirti göstermeden ani ölümlere neden olur. Hastalık besi durumu iyi olan koyunlarda daha çok görülür. Hastalık nasıl bulaşır? Bu hastalığın etkeni bir mikroptur. Bu mikrop meralarda ve hayvanların sindirim sisteminde daima bulunur. Hastalığın meydana gelmesinde mevsim ve gıda değişiklikleri kesif tane yemle beslenmeler büyük rol oynar. Kuru yemden meraya veya meradan kuru yeme geçişler hastalığın çıkması için başlıca nedenlerdir. Hasta olan hayvanlar herhangi bir belirti göstermeksizin ani olarak ölürler. Genel olarak yetiştiriciler, hayvanlarını ağılda ölü olarak bulurlar. Besi durumu iyi, akşam sağlam olan hayvanlar, sabahleyin ölü olarak bulunurlar. Hastalık belirtilerini görmek nadiren mümkündür. Bu belirtiler hayvanda genel bir halsizlik ve dengesizlik, güçlükle yerinden kalkma, yerde bir tarafı üzerinde yatma ve sinirsel belirtiler gösterir. Yem yemeyi bırakır, dişlerini gıcırdatır, etrafında döner, bazen de ishal görülebilir. Ölen hayvanlara otopsi yapıldığında bağırsakların gazla ve işkembenin yemle dolu olması, karın boşluğunda bol bir sıvının bulunması, kalpte kanamalar, kalp kesesinde berrak ve hava temasında pıhtılaşan bir sıvının bulunması, böbreklerin şiş ve yumuşak bir kıvamda, genel bir bağırsak yangısının görülmesi hastalığı hatırlatan en önemli bulgulardır. Hastalığın kısa sürmesi, ölümlerin ani oluşu, mevsim ve yem değişiklikleri, gıda rejimindeki düzensizlikler bu hastalıktan şüphelendirir. Hastalığın kesin tanımı için ince bağırsaklar içeriği ile ayrı bir kapta, ayrıca karaciğer, böbrek taze olarak laboratuvara gönderilmelidir. Nasıl tedavi edilir? Hastalığın pratikte etkili bir tedavi şekli yoktur. Korunmada şu hususlar dikkate alınmalıdır: 1- Yem değişiklikleri birdenbire değil, alıştırılarak yapılmalıdır. 2- Tane yemler verilirken yeterli miktarda kaba yemde verilmelidir. 3- Hayvanlara küflü ve bozuk gıdalar verilmemelidir. 4- Koruyucu amaçla hayvanlar aşılanmalıdır. 5- Hayvanlardaki mide ve bağırsak parazitleriyle mücadele edilmelidir. 6- Hastalık çıktığında yem veya meralar değiştirilmelidir. 7- Kuzular ahır besisine alındığında yemlerine yeterli miktarda antibiyotik ilave edilmelidir. ENFEKSİYÖZ NEKROTİK HEPATİTİS Enfeksiyöz nekrotik hepatitis hastalığı, halk arasında Kara Hastalık, Kara Bohça isimleriyle bilinir. Koyunlarda bazen de sığırlarda ani ölümlere sebep olur. Genellikle 2 ila 4 yaşlar arasındaki iyi beslenmiş koyunlar hastalığa karşı daha duyarlıdır. Kuzu ve 1 yaşlı koyunlar fazla duyarlı olmamakla beraber 6 aylık kuzularda dahi bu hastalığa rastlanmıştır. Hastalığa sürülerde yakalanma oranı %5 ila %50 arasındadır. Hastalık koyunlarda öldürücü bir seyir takip eder. Bilhassa karaciğer parazitlerinin fazla bulunduğu yerlerde dikkati çeker. Karaciğer parazitlerinin gelişmesine uygun olarak mevsimsel bir seyir takip eder. Bu itibarla daha çok yaz ve sonbahar aylarında görülür.

http://www.biyologlar.com/koyun-ve-kecilerde-onemli-hastaliklar

MİLLİ PARKLAR YÖNETMELİĞİ

Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığından: R.G. Tarihi: 12/12/1986 R.G. Sayısı: 19309 BİRİNCİ BÖLÜM : Amaç, Kapsam ve Tanımlar Amaç Madde 1 - Bu Yönetmeliğin amacı, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesinin uygulanmasını düzenlemektir. Kapsam Madde 2 - Bu Yönetmelik, 2873 sayılı Milli Parklar Kanununun 22 nci maddesi ile 2896 sayılı Kanunla 6831 sayılı Orman Kanununa eklenen EK 5 inci maddesine göre hazırlanmış olup; Milli Parkların, Tabiat Parklarının, Tabiat Anıtlarının, Tabiatı Koruma Sahalarının ve Orman İçi Dinlenme Yerlerinin ayrılması, planlanması, geliştirilmesi, korunması, yönetilmesi ve tanıtılmasına ilişkin iş ve işlemleri kapsar. Kısaltmalar Madde 3 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Kanun: 2873 sayılı Milli Parklar Kanununu, b) Bakanlık: Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığını, c) Genel Müdürlük: Orman Genel Müdürlüğünü, d) Daire Başkanlığı: Milli Parklar Dairesi Başkanlığını, e) Müdürlük: Milli Parklar Müdürlüğünü, f) Fon: Milli Parklar Fonu'nu, ifade eder. Tanımlar Madde 4 - Bu Yönetmelikte yer alan; a) Milli Parklar, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı; Kanunun 2 nci maddesinde tarif edilen tabiat parçalarını, b) Ekosistem; belli bir yaşama muhiti içindeki canlı organizmalar ile cansız çevrenin meydana getirdiği karakteristik bir ekolojik sistemi, c) Tabii Kaynak; biyolojik tabii değerler; flora, fauna, habitatlar, ekosistemler, tabiat tarihinin ve tabii mirasın müstesna özellikleri ve bunlara dair ilmi değerler ile fiziki tabii değerler; coğrafi konum, jeolojik ve jeomorfolojik teşekküller, hidrolojik ve limnolojik özellikler, klimatik özellikler ve bunlara dair ilmi değerleri, d) Estetik Kaynak; insanın psikolojik yapısına ve bedii zevklerine hitap eden üstün, bakir ve tabii manzara özelliklerini, e) Kültürel Kaynak; tarihi, arkeolojik, mitolojik, antropolojik, etnografik, sosyolojik olayları belgeleyen ve bu olayların izlerini taşıyan sitler ve yöreler ile tarihteki büyük olayların ve kişilerin izlerini ve hatıralarını taşıyan, mimarlık ve güzel sanatların örneklerini bünyesinde toplayan yerler objeler ve kültürel mirasın olağanüstü örnekleri ve bunlarla ilgili ilmi değerleri, f) Teknik İzahname; bu yönetmeliğin uygulanmasına açıklık getiren, Yönetmelikte yer almayan hususları ihtiva eden Bakanlık emrini, g) Rekreasyonel Kaynak; tabii ve kültürel çevrenin, özellikle açık hava rekreasyonu yönünden potansiyeli, taşıma kapasitesi ve hitap ettiği demografik çevreyi, h) Rekreasyon; insanın eğlenme, dinlenme, kendini yenileme fonksiyonunu, ı) Orman İçi Dinlenme Yeri (Orman Mesire Yeri); rekreasyonel ve estetik kaynak değerlerine sahip ormanlık alanı, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM : Temel İlkeler ve Kriterler Temel İlkeler Madde 5 - Bu yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; A) Genel olarak; 1 - Kanunun 14 üncü maddesi ile yasaklanan faaliyetler yapılamaz. 2 - Kaynak değerleri ile koruma ve kullanma esaslarının belirlenmesinde, ilmi ve teknik araştırmalara en geniş ölçüde yer verilir. 3 - Kaynakların tabii karakterinin mutlak korunması ve devamlılığı sağlanır. 4 - Tabii kaynakların işletilmesi yasaktır. 5 - Tabii denge ve manzara bütünlüğünü bozacak ve tabii çevrenin bakir karakteri ile bağdaşmayacak hiçbir faaliyete izin verilmez. 6 - Bu yerler sadece koruma, yönetim, araştırma, ziyaretçi, tanıtım tesis ve hizmetleri ile donatılır; bu tesisler ile kaynak amenajmanı ve restorasyon esasları planlarında belirtilir. 7 - Kullanma ve yararlanma şartları ve seviyesi idarece belirlenir ve taşıma kapasitesinin dışına çıkılmaz. 8 - Tabii ve kültürel kaynaklara, kaynak değerini bozmayacak, ancak tamamlayıcı ve restorasyon amaçlı müdahalelerde bulunulabilir. 9 - Tabiatı mutlak koruma zonlarında, tabii kaynaklar insan etkisi olmaksızın tabii haline bırakılır. 10 - Devlet mülkiyeti ve yönetimi ile kaynak, manzara, mülkiyet ve yönetim bütünlüğü esastır. Ancak milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. 11 - Kamulaştırma ve Tahsisler Kanunun 5 inci ve 6 ncı maddelerine göre yapılır. 12 - Planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir.   B) Özel hallerde; 1 - Düzenli tarım ve mevcut iskan alanları ile bunları çevreleyen kırsal manzara dokusu, kültürel ve tabii kaynakların korunması ve değerlendirilmesinde tezat teşkil etmemesi halinde bu arazi kullanımlarının devamlılıklarını temin etmek üzere planlarında gerekli hükümler getirilir ve bu hükümlere göre özel mülkiyet tasarruflarına izin verilebilir. 2 - Milli parklar ve tabiat parklarında gerçek ve tüzel kişiler lehine verilecek izinlere dair esaslar, bu Yönetmeliğin 22 inci maddesinde belirtilmiştir. 3 - Üretim, otlatma ve avlanma faaliyetlerine ve kaynakların korunması geliştirilmesi ve devamlılığını sağlayacak teknik faaliyetlere, Kanunun 13 üncü maddesinde belirtilen esaslar dahilinde ve mutlak koruma zonları dışında izin verilebilir. 4 - Kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir mecburiyet doğması halinde, planda yer almayan herhangi bir yatırım projesinin uygulanmasına, projenin çevreye yapacağı tesir etüd edilerek, çevre ve kaynak koruma politikalarıyla kabul edilemez bir tezat teşkil etmeyeceğinin tespit edilmesi halinde, planda gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra Bakanlıkça izin verilebilir. Milli Park ve Tabiat Parkı Kriterleri Madde 6 - A) Milli Park olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Tabii ve kültürel kaynak değeri ile rekreasyonel potansiyeli, milli ve milletlerarası seviyede özellik ve önem taşımalıdır. 2 - Kaynak değerleri, gelecek nesillerin miras olarak devralacakları ve sahip olmaktan gurur duyacakları seviyede önemli olmalıdır. 3 - Kaynak değerleri tahrip olmamış veya teknik ve idari müdahalelerle ıslah edilebilir durumda olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, kaynak değerleri kesafeti yönünden, özel haller ve adalar dışında, en az 1000 hektar olmalı ve bu alan bütünüyle koruma ağırlıklı zonlardan meydana gelmelidir. İdari ve turistik amaçlı geliştirme alanları bu asgari saha büyüklüğünün dışındadır. B) Tabiat parkı olarak ayrılacak yerlerde; 1 - Milli veya bölge seviyesinde üstün tabii fizyocoğrafik yapıya, bitki örtüsü ve yaban hayatı özelliklerine ve manzara güzellikleri ile rekreasyon potansiyeline sahip olmalıdır. 2 - Kaynak ve manzara bütünlüğünü sağlayacak yeterli büyüklükte olmalıdır. 3 - Bilhassa açık hava rekreasyonu yönünden farklı ve zengin bir potansiyele sahip olmalıdır. 4 - Mahalli örf ve adetlerin, geleneksel arazi kullanma düzeninin ve kültürel manzaraların ilgi çeken örneklerini de ihtiva edebilmelidir. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Tabiat Anıtı ve Tabiatı Koruma Alanı Kriterleri Madde 7 - A) Tabiat anıtı olarak ayrılacak yerler ve tabii objeler; 1 - Tabiat ve tabiat olaylarının meydana getirdiği tek veya nadir olmaları sebebiyle ilmi ve estetik yönden milli öneme sahip, bir veya bir kaç jeolojik ve jeomorfolojik formasyon ve bitki türleri gibi müstesna değerleri barındırmalıdır. 2 - Özellikle insan faaliyetlerinden çok az zarar görmüş veya hiç zarar görmemiş olmalıdır. 3 - Saha büyüklüğü milli parkları küçük, fakat koruma yönünden bütünlüğü sağlayacak yeterlikte olmalıdır. 4 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. B) Tabiatı koruma alanı olarak ayrılacak yerler; 1 - Milli veya milletlerarası seviyede tipik, emsalsiz, nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği veya gizlediği tabii ve geleneksel arazi kullanım şekillerine ait örnekleri barındırmalıdır. 2 - Genellikle hassas ekosistemlere, habitatlara veya hayat şekillerine, biyolojik veya jeolojik önemli çeşitliliklere, zengin genetik kaynaklara sahip olmalıdır. 3 - Bu özellikleri ve farklılıkları; bilim, eğitim, araştırma kurumları veya ilgili kuruluşlar tarafından tesbit edilmiş olmalıdır. 4 - Saha büyüklüğü, korunması gerekli değerlerin hayatlarını uzun süreli olarak devam ettirmelerine yeterli olmalıdır. 5 - Devletin mülkiyetinde olmalıdır. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterleri Madde 8 - Orman içi dinlenme yeri olarak ayrılacak yerler; a) Mahalli seviyede açıkhava rekreasyonu yönünden değişik ve zengin özelliklere sahip olmalıdır. b) Alt yapı imkanlarına sahip olmalıdır. c) Kaynak bütünlüğünü sağlayacak büyüklükte olmalıdır. d) Orman rejimine tabi olmalıdır. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Tayin, Tesbit ve Planlama Tayin ve Tesbit Madde 9 - Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları Kanunun 3 üncü maddesinde açıklanan esaslara göre tayin ve tesbit edilen yer ve yörelere dair uygulama statüleri ve sınırları mahallen duyurulur. Orman İçi Dinlenme Yeri Kriterlerine sahip olduğu tesbit edilen sahalar; 2896 sayılı Kanunla değişik 6831 sayılı Orman Kanununun 25 inci maddesi hükümlerine göre, Genel Müdürlüğün onayı ile orman içi dinlenme yeri olarak belirlenir. Planlama Esasları Madde 10 - Bu yönetmeliğin uygulanacağı yerlerin; etüd, envanter ve araştırması ile Milli Park Planlaması ve kaynak amenajmanı planlarıyla ilgili usul ve esaslar teknik izahnamede açıklanır. Uzun Devreli Gelişme Planları Madde 11 - Milli Park uzun devreli gelişme planları, ilgili Bakanlıkların olumlu görüşleri ve gerektiğinde fiili katkılarıyla hazırlanır. Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. İmar Uygulama Planları Madde 12 - Milli Park uzun devreli gelişme planı uyarınca iskan ve yapılaşmaya konu olan yerler için, mahalli gelişme planı karakterindeki, imar mevzuatına uygun imar uygulama planları, milli park uzun devreli gelişme planı hüküm ve kararlarına uygun olarak, hazırlanır veya hazırlattırılır, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının onayı ile yürürlüğe girer. Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı, Tabiatı Koruma Alanı ve Orman İçi Dinlenme Yeri Planları Madde 13 - Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı olarak tesbit edilmiş yerler için hazırlanacak planlar; milli park planlama usul ve teknikleriyle, uygulanan statünün amaçları, kriterleri, genel politika ve ilkeler ile uyumlu olarak ve planlanan sahanın kaynak değerleri ve özellikleri gözönünde bulundurularak, Kültür ve Turizm Bakanlığının görüşü alınarak hazırlanır ve Bakanlıkça onaylanarak yürürlüğe konur. Orman içi dinlenme yeri planları, orman içi dinlenme yeri kriterleri ile sahanın rekreasyonel ve estetik değerlerinin yıpratılmadan kullanılması, statü uygulamasının o yer için amaçları gözönünde bulundurularak Dairesince hazırlanır ve Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Uygulama Projeleri Madde 14 - Uzun devreli gelişme planı, mahalli gelişme planı ve yatırım projeleri uyarınca Dairesince hazırlanan veya hazırlattırılan uygulama projeleri, Genel Müdürlükçe onaylanarak yürürlüğe konur. Kültür Varlıklarının Korunması ve Turizm Yatırımlarına Dair Plan Kararları Madde 15 - Bu yönetmelik uygulamasına konu olan yerlerde; a) Kültür varlıklarının korunması, tahkimi, restorasyonu ve değerlendirilmesine dair plan kararları, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümlerine göre ve Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği içinde tesbit edilir. b) Turizm bölge, alan ve merkezlerinde, turizm yatırımlarına dair plan kararları Bakanlığın görüşü alınarak sonuçlandırılır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Kuruluş ve Yönetim Kuruluş Madde 16 - Bu Yönetmelik kapsamına giren hizmetlerin taşradaki uygulaması bölge müdürlüklerince yürütülür. Koruma Madde 17 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerlerde; a) Sınırlar uygun fiziki elemanlarla veya yeşil çitlerle yer yer belirlenir. Bunun dışında kalan sınırlar uygun aralıklı ve kolay görülebilir işaret ve levhalarla belirtilir. b) Koruma amacı ile yol, patika, haberleşme ağı; telsiz ve telefon gözetleme kule ve kulübeleri geliştirilir; deniz-hava ulaşım ve kontrol imkanları, ekipman ve araçlarıyla donatılır. c) Yangınlar, özellikle orman yangınlarıyla mücadele yönünden bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinde açıklanan esaslar dahilinde her türlü tedbir alınır. Mücadelede su ve çevreye zararlı olmayan kimyevi madde kullanımına yer verilir. Yangınların tesbit ve söndürülmesine ilişkin her türlü müdahale kalifiye ekiplerce sağlanır. Geniş uygulama alanları için özel yangınla mücadele projeleri hazırlanır ve uygulanır. d) Planlar uyarınca gerçekleştirilecek her türlü tesisin, idarenin koyacağı esaslar dahilinde, çevre sorunu yaratmayacak şekilde, atık su arıtma sistemiyle donatılması ve tesisle birlikte bitirilmesi, tesisi yapan kuruluş veya şahıslarca sağlanır. Yapım sırasında meydana gelen moloz döküntüleri yatırımcı tarafından kaldırılır ve kullanım alanının tabii peyzaja uygun çevre tanzimi idarenin belirleyeceği esaslara göre yapılır. İdarece gerçekleştirilecek müşterek alt yapı tesislerine, kamu ve özel tesis sahiplerinin, belirlenecek katılım payları ile iştiraki temin edilir. e) Çevreyi ve ziyaretçileri rahatsız edecek seviyede gürültülü faaliyetlerde bulunulamaz, yüksek sesle müzik yayını yapılamaz. f) Yapı ve tesislerde çevre ve hava kirliliği yaratan yakıt kullanılamaz, kullanılması gerektiğinde idarenin koyacağı kirlenmeye karşı tedbirlerin alınması zorunludur. g) Ziyaretçiler, idarece konan esaslar dahilinde bu yerlerden yararlanabilirler. h) Yasaklanan fiillere, arazi kullanma şekillerine ve plan dışı yapılaşmaya fırsat verilmez. Aksi hareket edenler hakkında kanuni işlem yapılır. ı) Genel peyzajda göze çarpan bozulmaları gidermek üzere, yörenin tabii arazi yapısı, tabii bitki örtüsü ve tabii peyzaj özellikleri dikkate alınmak ve o yörenin tabii türleri kullanılmak suretiyle ağaçlandırma, peyzaj restorasyonu ve tesislerin yakın çevre peyzaj düzenlemeleri yapılır. Koruma Görevlileri Madde 18 - Bu Yönetmeliğin uygulandığı yerler ve yörelerde; Yönetmelikte belirtilen her türlü koruma hizmetleri ve yasaklara karşı işlenen suçların takibi 6831 sayılı Orman Kanununun 5 inci fasıl dördüncü bölümünde yer alan suçların takibi ile ilgili hükümlere, 2872 sayılı Çevre, 1380 sayılı Su Ürünleri ve 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunları hükümlerine, genel hükümlere ve Muhafaza Memurları Görev ve Çalışma Yönetmeliğine uygun olarak orman muhafaza memurlarınca sağlanır. Mülkiyet ve Kamulaştırma Madde 19 - Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanlarının devlet mülkiyetinde ve Genel Müdürlüğün intifa ve denetiminde olması esastır. Ancak Milli parklarda devlet mülkiyeti aranmayabilir. Bunu sağlamak üzere gerekli kamulaştırma işlemleri, Kanunun 5 inci maddesi hükmüne göre yapılır. Kamulaştırma bedelleri Fon'dan karşılanır. Taşınmazların tahsisi ise Kanunun 6 ncı maddesi hükümlerine göre yapılır. Tesis ve Düzenleme Madde 20 - Kanun kapsamına giren yerlerde planların gerektirdiği her türlü yapı, tesis, hizmet ve faaliyetlerin yapılması, yönetilmesi ve işletilmesi Kanunun 12 nci maddesine göre düzenlenir. Bu hizmetler içinde yer alan, lokanta, kafeterya, büfe, kır gazinosu ve benzeri tesisler idarece fon kapsamında işletilebileceği gibi, mevsimlik olarak işletmeciye de verilebilir. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları yatırımları için gerekli ödenekler, fon yönetmeliği esasları dahilinde kullanılır. Milli Park, tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanları içindeki mevcut yerleşim merkezlerinde ikamet edenler dışında bu yerlere gelen ziyaretçiler; giriş kontrol merkezlerinde veya sahalar içindeki idare ve ziyaretçi merkezlerinde, Bakanlıkça tesbit edilecek ücreti öderler. Bu ücretler fon'da toplanır. Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Verilecek İzinler Madde 21 - Milli park ve tabiat parklarında, planlarına uygun olması şartıyla kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlara Bakanlıkça izin verilebilir ve uygulamalar Kanun ve Yönetmelik hükümlerine göre denetlenir. Ancak bu yerlerdeki tarihi ve arkeolojik sahalarda kazı, restorasyon ve ilmi araştırmalar, Bakanlığın bilgisi içinde olmak şartıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine tabidir. Gerçek ve Tüzel Kişilere Verilecek İzinler Madde 22 - Milli Park ve tabiat parklarında, kamu yararı olmak şartıyla, o yer planlarının hükümleri dahilinde turistik amaçlı bina ve tesisler yapmak üzere gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri lehine, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak ve Bakanlık tarafından öngörülen şartlar yerine getirilmek kaydıyla izin verilebilir. Müteşebbis, o yere ait mevcut planlarındaki şartlarla, Bakanlığın belirleyeceği esaslar dahilinde projelerini hazırlar ve turizm mevzuatına uygun olarak Kültür ve Turizm Bakanlığından belge almak sureti ile Bakanlıktan intifa hakkı tesisi talebinde bulunur. Turizm belgesi ve ekli projeleri ile keşif özetlerini Bakanlığa getiren müteşebbis adına, Maliye ve Gümrük Bakanlığının görüşü alınarak, Bakanlıkça usulüne ve proje ekonomisi ile amortisman müddetine uygun olarak kırkdokuz yılı geçmemek kaydıyla intifa hakkı tesis edilir. İntifa hakkı tesis edildiğinin Bakanlıkça müteşebbise tebliğini takip eden bir ay içinde Bakanlıkça verilen örneğe uygun noter tasdikli taahhüt senedi Bakanlığa verilir. Takiben, tahsis edilen yer, Bakanlıkça müteşebbise mahallen düzenlenen bir tutanakla teslim edilir. Müteşebbis, Bakanlığa taahhüt ettiği şartlara kesinlikle uymak zorundadır. İntifa hakkı süresinin uzatılması ve devri Kanunun 8 inci ve 9 uncu maddeleri hükümlerine göre yapılır. İzin Verilmeyecek Yerler ve Haller Madde 23 - a) Milli Park ve tabiat parklarında gelişme planları kesinleşmeden Kanun ve Yönetmelikte sözü edilen izinler verilemez. b) Tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanlarında; 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla izin verilmez veya intifa hakkı tesis edilemez. c) Bu yönetmelik kapsamına giren yerlerde, Maden ve Petrol Kanunları gereğince araştırma, işletme ruhsatnamesi ve imtiyazı 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun ilgili hükümleri saklı kalmak kaydıyla, Bakanlar Kurulu Kararıyla verilir. Araştırma, işletme faaliyetlerinde bu yerlerin korunması amacıyla riayet edilecek hususlar Bakanlıkça belirlenir. Bu yönetmelikte yer alan izin işleriyle ilgili hususlar dışında 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili hükümleri ve buna bağlı mevzuata göre hareket edilir. BEŞİNCİ BÖLÜM : Suçların Takibi ve Cezalar Suçların Takibi Madde 24 - Kanunda belirlenen yasaklar ve bu Yönetmelikteki açıklamalar ile 6831 sayılı Orman, 3167 sayılı Kara Avcılığı, 1380 sayılı Su Ürünleri, 6785 ve 1605 sayılı İmar, 2872 sayılı Çevre, 2634 sayılı Turizmi Teşvik ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi Kanunlar ile bu Kanunların ek ve değişiklikleri ve bunlara dayalı mevzuatın getirdiği yasaklara uyulmaması ve suç sayılan fiillerin işlenmesi Kanun ve bu yönetmelik hükümlerinin uygulandığı yerlerde görevli orman muhafaza memurları tarafından bu memurların görevlerine ilişkin mevzuat çerçevesinde önlenir veya suç işlenmesi halinde gerekli kanuni işlem yapılır. Cezalar Madde 25 - 6831 sayılı Orman Kanunu, 3167 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu ile bu kanunların ek ve değişikliklerinde yasaklanan fiillerin, Kanunun uygulandığı yerlerde işlenmesi halinde Kanunun 20 ve 21 inci maddeleri uygulanır. ALTINCI BÖLÜM : Son Hükümler Yürürlükten Kaldırma Madde 26 - 08/02/1973 gün ve 6304-586/9 Sayılı Milli Parkların Ayrılma, Planlama Uygulama ve Yönetimine Ait Yönetmelik yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Maddeler Geçici Madde 1 - Kanunun yürürlüğe girmesinden önce 6831 sayılı Orman Kanununun ilgili maddelerine göre Milli Park olarak ayrılan yerler ile Devlet Orman İşletmesi ve Döner Sermayesi Yönetmeliğinin ilgili hükümleri uyarınca orman içi dinlenme yeri (mesire yeri) olarak ayrılan yerler, Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yeniden tasnif ve değerlendirmeye tabi tutulur. Milli Park kriterlerine haiz olan yerlerde; tamamı veya belirli bir kısmı evvelce Bakanlar Kurulu Kararı ile orman rejimine alınıp milli park olarak ayrılmış olanlarında; Kanun ve bu Yönetmelik hükümleri başkaca bir işleme gerek kalmaksızın uygulanır, diğerlerinin Milli Park olarak kabul edilmesi için Bakanlar Kurulu Kararı istihsal edilir. Tabiat parkı, tabiat anıtı ve tabiatı koruma alanı kriterlerine haiz yerlerde ise Kanun ve bu Yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına belirleme işlemi ile birlikte başlanır. Geçici Madde 2 - Kanun ve bu Yönetmelik kapsamına giren yerlerde evvelce verilmiş kullanma izni, irtifak ve intifa hakları; geçerlilik süresi bitimine kadar başka bir işleme gerek kalmaksızın sahibi tarafından kullanılır. Yürürlük Madde 27 - Bu yönetmelik Resmi Gazetede yayımı tarihinden yürürlüğe girer. Yürütme Madde 28 - Bu yönetmelik hükümlerini Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı yürütür.

http://www.biyologlar.com/milli-parklar-yonetmeligi

BİYODİZEL NEDİR?

Ayçiçek, soya, kolza ( kanola), aspir gibi yağlı tohum bitkilerinden elde edilen yağların veya hayvansal yağların bir katalizör eşliğinde kısa zincirli bir alkol ile reaksiyonu sonucunda açığa çıkan ve yakıt olarak kullanılan bir ürün Biyodizel olarak adlandırılır. Evsel kızartma yağları ve hayvansal yağlar da biyodizel hammaddesi olarak kullanılabilir. Enzimatik ve süper kritik yöntemle de biyodizel elde etmek mümkün olmasına rağmen Biyodizel üretiminde kullanılan en yaygın yöntem transesterifikasyon yöntemidir. Transesterifikasyon reaksiyonunda yağ, monohidrik bir alkolle (etanol, metanol), katalizör (asidik, bazik katalizörler ile enzimler) varlığında ana ürün olarak yağ asidi esterleri ve gliserin vererek esterleşir. Stokiyometrik (teorik) transesterifikasyon yönteminde bir mol yağ için üç mol mono alkol kullanılır. Ürünler ise üç mol yağ asidi mono alkil esteri (biyodizel) ve yan ürün olan bir mol gliserindir. Metanol, gibi alkoller transesterifikasyon yönteminde kullanılabilir ve elde edilen ürün sırasıyla metil ester adını alır. Ayrıca esterleşme reaksiyonunda yan ürün olarak di ve monogliseridler, reaktan fazlası ve serbest yağ asitleri oluşur. Reaksiyonu hızlandırmak için baz (NaOH, KOH), asit (H2SO4, HCI) veya enzim (biyolojik) katalizör kullanılabilir. Asit ve enzim katalizörler, baz katalizörlere oranla çok daha yavaştırlar. Biyodizel (YAME Yağ Asitleri Metil Esteri) saf olarak kullanılabileceği gibi petrolden elde edilen dizel yakıtla belirli oranlarda karıştırılarak da kullanılabilir. Biyodizelin hammadde kaynakları, bitkisel ve hayvansal yağlar ile bunların kullanılmış atıklarıdır. Dünyada toplam 108 milyon ton bitkisel yağ üretilmekte olup halen bunun 6 milyon tonu biyodizel üretiminde kullanılmaktadır. Esasen Dünyada üretilen tüm bitkisel yağların tamamı biyodizele çevrilse dünya dizel yakıt ihtiyacının ancak %7’sini karşılayabilmektedir. Düne kadar nüfus artışları ve iklim şartlarının belirlediği Dünya bitkisel yağ üretiminde bundan böyle tek belirleyicinin biyodizel olduğu ifade edilmektedir. Tüm dünya ülkeleri, bitkisel yağ projeksiyonlarını artık biyodizele göre yapmaktadır. Dünya yağlı tohum ve Yağ Otoriteleri 2010 yılından itibaren yağlı tohum ticaretinde zorluklara işaret etmektedirler ve tüm ülkeler ‘neyin yağını çıkarırız, yağ üretimimizi nasıl artırırız’ı düşünmekte ve planlamaktadırlar. Bitkisel yağların, su ile birlikte 3’cü bin yılın en stratejik ürünü olduğu kabul edilmektedir. Gerek gıdadaki ihtiyaç gerekse enerjide kullanımı, bitkisel yağların önemini daha da artırmıştır. Biyodizelin yağ bitkileri üretimini artırmaya yönelik bir millî, stratejik yatırım, ekonomik ve yerli - yenilenebilir bir üretim programı olduğu iyi anlaşılmalıdır. Çünkü Biyodizel amaç değil,bitkisel yağ üretimini arttıran ve çevresel bir problem olan atık bitkisel yağların geri kazanımını sağlayan etkin bir araçtır. Biyoyakıtlar planlı gelişimini sağlayacak, kendini ifade eden ve küresel ısınma ile mücadelede zorunluluk kapsamında değerlendirilecek, “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına Öncelik Tanıyacak’’ bir kanun içinde yer almalıdır. Enerji tarımı ve Biyoyakıtlar stratejik alan kabul edilmeli, süreç planlanmalı, AB’nin de ilerleme raporlarında istediği Ulusal hedef ve programlar belirlenmelidir. Bu alandaki çalışmaları koordine etmek üzere ilgili Bakanlıklar, resmi ve bilimsel kuruluşlar ve sektör temsilcilerinden oluşan Biyoyakıt Kurulu oluşturulmalıdır. Verimli üretimi, standart ürünleri karşılayacak kapasiteler ve teknik yeterlilikler belirlenmelidir. Standart dışı, risk içeren üretim metotları ile biyoyakıtların imajını bozan makinelerin piyasaya sürümünü engellemek gerekmektedir. Biyoyakıt Teknolojileri Konusunda Faaliyet Gösteren Kobiler Desteklenmeli Biyoyakıt teknolojileri konusunda faaliyet gösteren Kobiler desteklenmeli, Ar-Ge yatırımlarına ağırlık verilmelidir. Biyoyakıtlar konusunda TSE bünyesinde oluşturulan “Biyoyakıt Ayna Komitesi” çalıştırılmalı, komite tarım ürünlerimizin teknik özelliklerini ve ülke şartlarını ifade eden çalışmaları ile AB Standartlarına ülke görüşü vererek müdahil olmalıdır. TOBB bünyesinde “Akaryakıt Sektör Meclisi’ne dahil edilmeyen Biyoyakıtlar için ayrı bir “Biyoyakıtlar Sektör Meclisi” oluşturulmalı, burada yapılacak çalışmalarla ülkemize ciddi kazanımlar sağlayacak “Ulusal Karbon Piyasası” kurularak Uluslararası Karbon Piyasalarına girilmelidir. Petrol ürünleri ile aynı kapsamda yer alan Biyoyakıtların hammaddelerine uygulanan gümrük vergileri nedeniyle yerli üretim karşısında haksız rekabet oluşmakta, bu da ülkemizde biyoyakıt ithalatını özendirmektedir. Biyoyakıtlar konusunda dış ticaret politikaları gözden geçirilmeli ve Türkiye’nin, potansiyelini ve konjonktürü değerlendiren ihracatçı ülke konumuna gelmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Enerjide büyük kapasiteli özelleştirmeler AB’de örnekleri görüldüğü gibi tekelleşmeye sebebiyet vermemeli, bu tarz endişelerden özellikle biyoyakıtlar özel olarak korunmalıdır.

http://www.biyologlar.com/biyodizel-nedir

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı

Insecta (Hexapoda, Entoma, Böcekler) Sınıfı Bu sınıf böcekleri yani haşareleri içerir. Erişkinlerde vücut belirgin olarak 3 bölüme ayrılmıştır. Bunlar baş, göğüs ve abdomendir. Başta bir çift anten vardır ve göğüs 3 segmentden oluşmuştur. Bu halkaların her birinden birer çift ayak çıkar. Bazı türlerde ise thoraxdan bir veya iki çift kanat çıkar. Abdomen ise değişik sayıda segmentlerden oluşmuştur. Baş (Capot) : Oval veya küremsi yapıdadır. Genellikle iki adet küremsi (bileşik, compound) göz bulunur. Ayrıca üçgen şeklinde dizilmiş üç basit göz "ocellus" bulunur. İnsectlerdeki bu petek gözler çok büyük olup, başın sağlı sollu iki geniş alanını kaplarlar. Böceklerde çok iyi gelişmiş olan bu gözler çok iyi bir görme olanağı sağlarlar. Başta bir çift anten bulunur. Antenler duyu organları olup, başın önemli organlarıdırlar. Bu antenlerin üzerlerinde hava akımlarına karşı duyarlı tüyler bulunur. Ayrıca anten üzerinde çeşitli kokuları almaya yarayan bir çift anten vardır. Antenler çeşitli segmentlerden meydana gelir ve değişik türlerde farklıdır. Böceklerde ağız organelleri üç değişik tipte olabilir. Bunlar kesici-parçalayıcı, sokucu-emici ve yalayıcı-emici ağız tipleridir. Ancak nadiren bazı türlerde örneğin myiasis etkenlerinde ağız organelleri redüksiyona uğramıştır. Bu ağız organelleri tiplerinden sokucu-emici tip kan emicilerde iyi gelişmiş olup, ağız yapılışı bir hortum (rostellum) dan ibarettir. Bu hortum anten, palp, üst dudak (labrum), üst çene (mandibula), alt çene (1. maxilla), hypopharynx (tükrük yolu) ve alt dudak (labium, 2. maxilla) dan oluşmuştur. Göğüs (Thorax) :Thorax üç segmentden oluşmuştur. Bunlardan birincisine ve önde bulunana prothorax, ortadakine mesothorax arkadakine ise metathorax adı verilir. Bu halkalar belirgin ise de bazen ilk ikisi bazende üçü birden birbiriyle kaynaşmıştır. Ayak ve kanatlar bu halkalara yapışırlar. Kanat; böcekler için önemli bir organ olup, normal olarak her böcekte iki çift kanat vardır. Eğer kanat varsa bunlar mesothorax ve metathoraxdan çıkarlar. Bazı böcek türlerinde metathoraxdan çıkan kanat redüksiyona uğramış ve bir halter şeklini almıştır. Bu halter şeklindeki kanat denge organı görevi yapar. Bit ve pire gibi insectlerde kanat bulunmaz. Karıncalarda ise kanat bir süre bulunur ve sonra atılırlar. Önemli olan Diptera takımında ise iki çift kanat bulunur. Kanadın üzerindeki tüy ve lekeler ile kanadın şekli, rengi ve üzerindeki damarlar tür ayrımında önemlidir. Boru şeklinde olan damarların içinden sinir iplikleri ve kanadı besleyen sıvı geçer. Coleopteralarda ön kanatlar kitini ve mat olup, zar şeklinde olan arka kanatlan muhafazada kullanılır. Göğüsün her segmentinden bir çift ayak çıkar. Yani insectler üç çift bacaklıdırlar. Ayak sıra ile coxae, trochanter, femur, tibia, tarsus ve pulvillus denen kısımlardan oluşur. Tarsusun uç kısmında tutunmaya yarayan pulvillum denen yastıkçılar ve kancalar bulunabilir. Abdomen (karın) : Abdomendeki halkalar genel olarak belirgin olup, halka sayısı değişmekle beraber genellikle 11 halkadan oluşmuştur. Bu segmentlerin bazıları birbiriyle kaynaşmışlardır, Abdomenin arka tarafında türlere göre değişmek üzere anüs ve cinselorganlar bulunur. Erkeklerde çiftleşmeye yarayan genital organlar hypopygium adını alır ve bazenda kılıfıyla birlikte penis bulunur. Dişilerde ise yumurtlamaya hizmet eden ovipozitor bulunur. İnsectlerde sindirim sistemi ağızIa başlar ve birçok kör keselerden oluşan mide ve bağırsaklarla devam eder ve anüsle sona erer. Bağırsaklar ön, orta (mideye tekabül eder) ve son bağırsaktan ibarettir. Midenin bağırsağa geçtiği yerde birçok kanalcık yani malpighi kanalları vardır. Bu kanallar böceğin ekskresyon aygıtları olup, artık maddeleri toplar ve son bağırsağa dökerler. Böceklerde kaslar çeşitli halkalar içerisinde uzunlamasına ve enlilemesine şeritler meydana getirirler. Bunlar çizgili kaslardandır. Kaslar çeşitli organları özellikle de ayak ve kanatları hareket ettirirler. Örneğin uçan bir sineğin kanadı dakikada 300 kez çırpma yapar. İnsectlerde sinir sistemi merdiven şeklinde olup, vücudun dorsalinde arkaya doğru uzanır. Bu sinir ipcikleri birbirlerine sinir ipleriyle bağlıdır. Merkezi sinir sistemi, başta bulunan cervical ganglion (gelişmemiş ilksel bir beyin) ve bunların oesophagus etrafında birleşmeleri ile oluşur. Karın sinirleri ise başta beyin görevini yapan baş sinir ganglionundan çıkarlar. Böceklerde duyu organları,antenlerde, palplerde, başın çeşitli girinti ve çıkıntı yapan bölgelerinde, coxae ve trochanter üzerinde bulunurlar. Böceklerde solunum sistemleri karın halkalarının yan taraflarında bulunan ve stigma (solunum deliği) adını alan organellerde sonuçlanan, vücut içinde bir yumak halinde bulunan borucuklardan ibarettir. Solunum sistemi genel olarak trachea sistemiyle yapılır. Dallı ve budaklı borucuklar şeklinde olan bu trachealar stigmalarla dışarı açılır. Stigmalar abdomendeki segmentlerin yan taraflarından dışarı açılır. Her segmentde birer çift olabilir. Baş ve thoraxda genelde stigma olmaz. Stigmalar yalnız abdomen halkalarının iki yanında bulunurlar. Stigmaların etrafı kalın bir kitin tabakasıyla çevrilmiş ve kaslarla idare edilen bir kapağa sahitir.Böcek istediği zaman burayı kapatır. Solunum hareketleri kas kontraksiyonları ve vücut duvarının genişlemesiyle olur. Dolaşım sistemi yönünden böceklerde kapalı bir durum görülmemektedir. Böceklerde gerçek bir karın boşluğu yoktur. Bunların iç organlarının üzerini bir yağ tabakası örter ve aralarında boşluklar bulunur. Kalp dorsalde ve arkada yer alır ve genişlemiş bir damardan ibarettir. İnsectlerde kan dolaşımları açıktır ve vücudun dorsalinde üzerinde delikler bulunan, iç kısmında vücudun ön tarafına doğru açılıp arka tarafına doğru kapanan kapakcıkları taşıyan bir damardan ibarettir. Vücut boşluğunda serbest olarak dolaşan kan hemolenftir. Bu hemolenf kalp adı verilen damar içine girer ve bunun sıkışması ile de ön tarafa doğru hareket eder. Bunun sonucunda üzerindeki deliklerden vücut boşluğuna hemolenfi iter. İnsectlerde üreme sistemleri erkek ve dişi bireylerde farklıdır. Böceklerde erkek ve dişi ayrılmışlardır. Erkek üreme organları, genellikle ikiadet testis, ve sırası ile vasa defferens (boşaltı kanalı), vesicula seminalis (tohum kesesi), ductus ejaculatorius (boşaltım borusu) ve eklenti bezlerinden oluşur. Dişilerde ise iki tane yumurtalık vardır. Bu ovaryumların her biri bileşik borucuklardan yani ovarial tüplerden oluşmuştur. Her iki ovaryum oviducta (yumurta yolu) açılır. Oviduct vajinaya bağlıdır. Ayrıca çiftleşme esnasında spermatozoitleri toplayan receptaculum seminis (tohum torbası) yada spermatheca adı verilen bir torba bulunur. Bu torba vajinaya açılır. Dişilerde en son organ olarak da yumurtlamaya yardımcı olan ovipositor adını alan organ vardır. Böceklerin çoğunda yaşamları boyunca bir kez kopulasyon olur. Döllenmeden sonra erkek ölür, spermatozoitler dişinin yaşamı boyunca spermatekada canlı kalırlar ve gelişen yumurtayı döllerler. Dişi ve erkek böcek çiftleştikten sonra türlere göre değişrnek üzere yumurta, larva yada pupa bırakırlar. Bu duruma göre bazı insectler ovipar (Dişileri yumurta bırakır), bazıları vivipar (Dişileri canlı, hareketli larvaları bırakır, buna larvipar da denir.) ve hatta bazılarıda pupipar (Dişilerin doğrudan pupa bırakması) 'dır. İnsectlerin üzerleri kitin tabakasından oluşan bir kılıfla örtülüdür. Böceklerin biyolojik gelişmeleri sırasında erişkin hale yani olgun (matur) hale gelebilmesi için, böceğin büyüyüp gelişebilmesi için üzerindeki bu kılıfı atması olayına gömlek değiştirme adı verilir. Bu gömlek değiştirme olayı böceğin gelişmesi sırasında tüm dönemlerde meydana gelir. Böceklerde sırası ile erişkin -yumurta -larva -pupa ve erişkin dönemleri görülür. Ancak bazı türlerde bu biyolojik gelişme evrelerinde değişiklikler olur. Yani erşkin-yumurta-nymph-erişkin böcek dönemleri görülür. Böceklerin gelişmesi sırasında iki tip larva şekli görülür. Bunlar; Magot Larva: Başları küçük ve ayakları bulunmayan larvalara magot larva adı verilir. Dipteralarda ve pirelerde görülür. Oligopod Larva: Bu tip larvaların başları belirgindir ve thoraxda üç çift bacak bulunur. Coleopteralarda görülür. Pupa: Tam metamorfoz geçiren böceklerin biyolojilerini tamamlarken girmiş oldukları hareketsiz safhaya pupa adı verilir. Pupayı çevreleyen ve onu koruyan yapıya ise kokon adı verilir. İki çeşit pupa vardır. Bunlar, Obtek pupa: Pupa ince bir zarla örtülüdür ve pupa serbestçe hareket eder. Örn : Nematocera ve Brachycera 'larda, Koarktat pupa ise pupa içinde böcek görülmez ve pupa hareketsizdir. Örn : Cyclorrhapha 'larda görülen pupa şeklidir. İnsectlerde Gelişme (Metamorfosis-Metamorphosis-Metamorfoz -Başkalaşım) : İnsectlerin gelişmesinde yumurtadan çıkan genç artropod az çok erginlerine benzeyebileceği gibi bazı türlerde ise yumurtadan çıkan genç artropodlar erginlere hiç benzemezler. Yumurtadan çıkan ve erişkine hiç benzemeyen artropodun erişkine benzeyinceye kadar geçirdiği değişiklikler olayının tümüne metamorfosis adı verilir. Yani metamorfoz gelişme döneminde bir böcekte meydana gelen yapısal ve şekilsel değişikliklerdir. Metamorfoz yönünden insectler üç grupta toplanırlar. a) Metamorfosis göstermeyen yada ilkel bir metamorfosis gösteren insectler : Bu gruptaki insectler direk gelişirler. Yumurtadan çıkan genç formlar büyüklükleri dışında erişkinlere tamamen benzerler. Bu formlar kısa sürede gelişip erişkinlerin büyüklüklerine erişirler. Apterygota alt sınıfındaki insectler bu gruptandır. Bu gruptaki insectlerin bu tip gelişmelerine ametabola adı da verilir. b) Yarım metamorfosis veya basit metamorfosis (Bemimetabola) gösteren insectler : Bu gruptaki insectlerin gelişmesinde yumurta -nymph -erişkin (imago) dönemleri sırası ile görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erginlere bazı eksiklikler dışında (kanatlannın olmayışı gibi) tamamen benzerler. Bu döneme nymph dönemi adı verilir. Nymph'ler türlere göre değişrnek üzere birkaç kez gömlek değiştirdikten sonra erişkin yani imago haline geçerler. Bu tip gelişme Pterygota alt sınıfına bağlı Exopterygota bölümündeki insectlerde görülür. Bunlardan bazılan Orthoptera, Mallophaga, Anoplura ve Hemiptera 'lardır. c) Tam veya komplex metamorfosis (Bolometabola) gösteren insectler : Tam başkalaşım geçiren böceklerin biyolojilerinde sırası ile Yumurta -Larva -Pupa -Erişkin böcek dönemleri görülür. Yani yumurtadan çıkan genç formlar erişkinlere hiç benzemezler ve kurtcuk biçimindedirler. Bu döneme larva adı verilir. Larvalar birkaç gömlek değiştirdikten sonra hareketsiz ve sakin bir devreye girerler. Bu esnada artropodun etrafında koruyucu bir kılıf veya kabuk meydana gelir. Bu koruyucu kılıfa kokon ve kokon içerisindeki döneme ise pupa yada bazı insect türlerinde krizalit adı verilir. Daha sonra kokon açılarak erişkin böcekler dışarı çıkarlar.Yani bu tür insectlerin gelişmesinde görülen dönemler arasında hiç bir morfolojik fark yönünden benzerlik yoktur. Bunun içİn de bu gruptaki böceklerde tam metamorfosis görülür. Örneğin Pterygota alt sınıfındaki Endopterygota bölümünde bulunan insectlerde bu tip bir gelişme yani holometabola görülür. Örn: Lepidoptera, Siphonaptera ve Diptera takımlarında tam başkalaşım görülür. İnsecta Sınıfının Sınıflandırılması (Classificationu) İnsecta sınıfında iki alt sınıf vardır. 1- Subclasis (Alt sınıf) : Apterygota Bunlar kanatsız insectlerdir. Gelişmelerinde metamorfoz göstermezler. Bu alt sınıftaki türlerin Veteriner Hekimlik yönünden bir önemleri yoktur. Bu alt sınıfa bağlı; Thysanura Diplura Collembala Protura takımları bulunur. 2- Subclasis : Pterygota Bu alt sınıftakiler erişkin dönemlerinde kanatları olan veya kanatlı formlardan köken almış yada evoluasyon sonucu sonradan kanatsız olmuş insectlerdir. Pteryagota 'lar tam veya yarım metamorfoz geçirirler. Bunlar iki alt bölüme (division) aynlırlar. 2.a- Exopterygota bölümü (Hemimetabola bölümü) : Bu bölümdeki böceklerin kanatları dışa doğru bir sürgün veya tomurcuk gibi gelişir. Biyolojilerinde yarım metamorfosis gösterirler ve bunun içinde hernimetabola bölümü olarakta adlandınlırlar. Bu insectlerin erişkin olmayan yani genç dönemleri (immature) yapıları ve yaşadıkları yerler bakımından erginlerine benzerler. Exopterygota bölümünde bulunan önemli takımlar şunlardır: Takım (Order) : Orthoptera (Blattaria, Hamam böcekleri, Çekirge) Takım: Mallophaga (Isıran bitler) Takım: Anoplura (Siphunculata, Sokucu bitler) Takım: Herniptera (Tahta kurulan) Takım: Odonata (Kız böceği) Takım: Thysanoptera (Ekin -Fidan bitleri) Takım: Dermaptera (Kulağa kaçanlar) Takım: Plecoptera (Taş sinekleri) Takım: Isoptera (Termitler. beyaz kanncalar) Takım: Psocoptera (Kitap bitleri) 2.b- Endopterygota bölümü (Holometabola bölümü) : Bu bölümdeki insectlerin gelişmelerinde tam metamorfoz görülür. Kanatları internal olarak yani bir kokan içinde veya koza içinde gelişir. Bu bölümde bulunan önemli takımlar şunlardır. Takım: Coleoptera (Kın kanatlılar) Takım: Hymenoptera (Zar kanatlılar, bal arıları, normal karıncalar ve eşek arıları) Takım: Lepidoptera (Kelebek ve güveler) Takım: Neuroptera (Sinir kanatlılar) Takım: Siphonaptera (Aphaniptera, Pireler) Takım: Diptera (Gerçek sinekler, çift kanatlılar) Exopterygota Bölümü Bu bölüm içerisinde çok sayıda takım varsa da bunlar içerisinde Veteriner Hekimlik yönünden önemli olanlar üzerinde durulacaktır. Yani insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan, hastalıklar oluşturan ve vektörlük yapan türlerden bahsedilecektir. OrthopteraTakım; (Syn: Blattaria) Bu takım; hamam böcekleri yanında, ağustos böcekleri ve çekirgeleri kapsar. Bunlar veteriner ve insan hekimliği yönünden parazitlik etkileri olmamalarına karşılık bazı hastalık etkenlerine arakonaklık yapmaları ve taşıyıcılık görevi yapmaları yönünden önemlidir. Bunlardan Melanoplus cinsine bağlı çekirgeler Tetrameres americana ve Cheilospirura amulosa'ya arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri değişik uzunlukta ve büyüklükte olup, vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Başlarında bir çift anten, bir çift göz ve parçalamaya ve çiğnemeye elverişli ağız organelleri vardır. Göğüs halkalarının dorsalinden masothorax ve metathoraxdan iki çift kanat çıkar. Bunlardan birincisi sertleşmiş ve kitini yapıda olup, metathoraxdan çıkan ve ince bir zar gibi olanının üzerini örter. Göğüs halkalarının ventral kısmından uzun üç çift bacak çıkar. Hamam böcekleri kanatlı olmalarına rağmen uçamazlar. Sıcak ve rutubetli yerlerde yaşarlar. Mekaniksel olarak bazı protozoon kistlerini taşırlar ve bir kısım nematodlara arakonaklık yaparlar.Hamam böceklerinden üç tür yurdumuzda bulunmuştur. Bunlar; Blatta orientalis (Şark hamam böceği) Blatella germanica (Alman hamam böceği) Periplanata americana'dır. Hamam böcekleri spirurida takımındaki bazı nematodlara, Gongylonema 'ya bazı tavuk cestodlarına (Raillietina sp) ve oxyspirura cinsi nematodlara arakonaklık yaparlar. Bakterilerden salmanella 'lara vektörlük yapabilirler. Yine değişik bakteri, protozoon, mantar gibi değişik hastalık etkenlerini mekanik olarak bir yerden başka bir yere taşırlar ve özellikle yiyeceklere bulaştırırlar. Kolera, tifo ve verem basilleri ile Entamoeba coli, Entamoeba histolytica, Balantidium coli, Giardia intestinalis ve Trichomonas hominis kistlerinin yayılmasında aktif olarak rol oynarlar. Aynca helmintlerden Tetrameres, Acuaria, Hymenolepis ve Moniliformis cinslerine arakonaklık yaparlar. Hamam böcekleri sıcak yerlerde yaşar ve karanlıkta dolaşırlar. Duvarların çatlak ve oyuklarına, tahta kenarlarının arasına yada arkalarına, su ve kalorifer borularının arkasına ve dolaplara gizlenirler. Bu insectler nişastalı ve şekerli besinleri severler. Ancak diğer besinlerle de beslenebilirler. Bu nedenle mutfaklarda yiyecek konulan dolaplarda, kiler ve fırınlarda sıkça rastlanılır. Ayrıca hayvan barınaklarında da bunlara sıkça rastlanılır. Blatella germanica yani alman hamam böceği 15 mm uzunlukta olup, açık kahverengindedir. Thoraxın üst kısmında iki koyu çizgi görülür. Kanatlar her iki cinsiyette de mevcut olup, vücut uzunluğunu biraz geçer. Şark hamam böceği (Blatta orientalis) ise nisbeten daha büyük olup, 25 mm uzunluğunda ve koyu siyah renktedir. Kanatlar erkeklerde abdomenin ucuna kadar ulaşmaz ve dişilerde ise kanatlar daha da küçülmüştür. Hamam böceklerinin dişileri içlerinde yumurtaları bulunan ve yumurta paketleri adını alan silindir şeklindeki yumurta paketlerini uygun yerlere bırakırlar. Bu yumurta paketleri içerisinde çok sayıda yumurta bulunur. Uygun ısı ve besin bulunduğu ortamda çabucak gelişerek nymphler oluşur. Yumurtadan erişkinlerin oluşması normal şartlarda 30 -50 gün kadar sürer. Hamam böcekleri ile mücadelede insectisit yani insect öldürücü ilaçlar kullanılır. Toz şeklinde olanIarı hamam böceklerinin geçecekleri yerlere dökülür yada bir puar yardımı ile toz ilaçlar bunların saklandıkları yerlere serpilirler. Toz ilaçların kullanılması bu tip ilaçların kalıcı etkisinden dolayı daha faydalıdır. Bunun yanısıra solüsyon halindeki ilaçlarda bunların saklandıkları yerlere püskürtülürler. Ancak bu solüsyonların mutlak süratte hamam böceklerinin vücutlarına temas etmesi gerekir. Kontrolde dieldrin ve lindan gibi klorlu hidrokarbonlu insectisitler sprey şeklinde saklandıkları yerlere püskürtülerek uygulanır. Ancak yumurtadan çıkacak yeni nesilleri öldürmek için ilaç tekrarlanmalıdır. Bu amaçla sentetik pyretroidlerde kullanılabilir. Bunlann dışında 25 gr kaynamış patatese 75 gr borik asit karıştırılarak un haline getirilir. Etrafta yiyecek bulundurmamak şartıyla küçük tabaklar içinde hamam böceklerinin yemesine bırakılır. Hamam böcekleri ile mücadelede meskenlerin tümünde mücadele yapılır ve temizliğe dikkat edilir. Kullanılan ilaçlara karşı direnç gelişebileceği için farklı gruplardan insektisitlerin değiştirilerek kullanılmasında yarar vardır. Phthiraptera (Bitler) Gözle görülebilecek büyüklükte olan bitler 1 -2 mm büyüklüktedirler. Vücutları dorso -ventral olarak basıktır. Vücut caput, thorax ve abdomenden oluşur. Erişkin formlarında daima üç çift bacak bulunur. Kanatları yoktur. .Gözleri rudimenterdir yada yoktur. Bitler bütün yaşam dönemlerini (yumurta -nymph -erişkin) konak üzerinde geçiren insectlerdir. Yani daimi ve tek konaklı parazitlerdir. Bitler kan emen hakiki bitler (Anoplura) ile tüy ve yapağı yiyen bitler (Mallophaga) olmak üzere iki takımda incelenirler. Mallophaga ve Anoplura takımındaki türler arasındaki farklar şunlardır: MalloRhaga Takımı AnoRlma Takımı- Baş ve Thorax Baş thoraxdan geniş Baş thoraxdan dar ve ve kalkan seklindedir. sivrilmis sekildedir. Ağız organelleri Kesmeye -parçalamaya Sokmaya -emmeye elverislidir. elverislidir. Gtdası Epidermis artıkları Konakçımn kam ve tüvler Konaklan Türlerin çoğunluğu Hepsi memelilerde bulunur kanatlılarda, çok azı ise memelilerde bulunur. Mallophaga Takımı: Bu takıma bağlı üç alt takım (suborder) vardır. Bunlardan Amblycera ve Ischnocera alt takımları daha önemlidir. Suborder : Amblycera Antenleri başın iki yanındaki çukurlarda olup, kolayca görülemez. Bunların mandibulaları önden ısırır. Çok hareketli, uzun yapılı ve sarı renklidirler. Mesothorax ve metathorax arasında genellikle görülebilen bir çizgi vardır. 1) Familya (Aile): Gyropidae Memeli hayvanlarda ve daha çok kemiricilerde (kobay) bulunurlar. Genus (Cins) : Gyropus Bu cinse bağlı en önemli tür Gyropus ovalis'dir. Kemirici hayvanlarda bulunurlar. Kobayların mallophagose'unu meydana getirir. Erkekleri 1 mm, dişileri ise 1.2 mm uzunluğundadır. 2) Familya: Menoponidae Kanatlılarda görülür. Bu ailedeki türlerin başları çok genişlemiş ve üç köşeli bir görünüm almıştır. Antenleri dört eklemlidir ve tarsuslarında bir çift tırnak bulunur. Bu ailede bulunan önemli türler: Species (Tür) : Menopon gallinae Species : Menopon phaeostomum Species : Holomenopon leucoxanthum Species : Menacanthus stramineus Species : Trinoton anserinum Bunlardan en yaygın olarak görülen cins menapon' dur. Daha ziyade konağının derisi üzerinde yaşadığından vücut biti adını alır. Süratli hareket eder. Özellikle genç hayvanlarda ölüme sebep olabilirler. Suborder : Ischnocera Bu alt takımdakilerin mandibulaları alttan ısırır ve antenleri kolay görülür. Hareketleri nisbeten yavaştır. Geniş yapılıdırlar ancak bazı türleri dar ve uzundurlar. Renkleri kırmızı esmer veya gri siyahtır. Mesothorax ve metathorax kaynaşmıştır. I) Familya: Philopteridae: Kanatlılarda, kuşlarda görülürler. Bu ailedeki önemli türler: Species : Lipeurus heterographus Lipeurus'lann vücutları dar ve uzundur. Vücut kenarları birbirine paraleldir. Species : Lipeurus caponis Species : Goniodes gigas Goniodes'ler tavuk tüylerinin sapı üzerinde bulunurlar ve renkleri kırmızımtrak esmerdir. Species : Goniocotes gallinae Species : Chelopistes meleagridis Species : Columbicola columbae Species: Anaticola crassicornis Philopteridae ailesindeki türlerin antenleri 5 eklemlidir. Ayak tarsuslarının uç kısmında bır çift tırnak bulunur. 2) Familya: Trichodectidae : Antenleri 3 eklemlidir. Tarsusların uç kısmında tek bir çengel bulunur. Bu ailedeki türler memelilerde görülür. Memelilerin tüyleri arasında yaşarlar. Bu ailede üç önemli cins bulunur, Cins: Trichodectes Species: Trichodectes canis: Köpeklerde bulunan mallophaga türüdür. Açık san renktedir. Başı dikdört.gen şeklinde olup, antenleri tüylüdür. Cins: Felicola Species : Felicola subrostrata: Kedilerde bulunur. Başlarının ön kısmı üçgen şeklindedir. Genus: Damalinia (Bovicola) : Ayaklan ve ayak uçlarındaki çengelleri uzundur. Species : Damalinia (Bovicola) bovis : Sığırlarda görülür. Species : Damalinia (Bovicola) ovis : Koyunlarda bulunur. Species : Damalinia (Bovicola) equi : Tektırnaklılar konaklarıdır. Species : Damalinia (Bovicola) caprae : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) painei : Keçilerde Species : Damalinia (Bovicola) limbala : Keçilerde bulunan mallophaga türleridirler. Suborder : Rhynchophthirina : Bu alt takımda bulunan mallophaga türleri fazla önemli değidirler. Önemli cins ve türü ise; Cins: Haematomyzus Species : Haematomyzus elephantis'dir. Fil bitleri'dir. Anoplura (Siphunculata) Takımı Gerçek bitler olup, yalnız memelilerde bulunurlar ve konaklarından kan emerek beslenirler. Bu takıma bağlı 5 aile vardır. I) Familya: Haematopinidae : Hayvan bitleridir. Aile adından da anlaşıldığı gibi kan emenler anlamına gelir. Gözleri bazen hiç yoktur bazen de çok basittir. Baş ön tarafa doğru çıkıntılar yapmıştır. Bacaklar aynı büyüklüktedir. Bu ailedeki önemli cinsler; Genus: Haematopinus Species : Haematopinus asini : At bitidir. At, katır ve eşeklerin kuyruk ve yelelerindeki kıllarda bulunur. Species : Haematopinus bufali: Mandalarda bulunur. Species : Haematopinus suis: Domuzlarda bulunur. Species : Haematopinus eurysternus : Sığırlarda görülür. Özellikle kaşektik sığırların uzun kıllı kısımlarında bulunur. Species: Haematopinus tuberculatus: Mandalardabulunur. 2) Familya: Linognathidae: Gözleri olmayabilir. Ön bacaklar daha küçüktür, yani birinci çift bacaklar çok zayıftır. Bu ailedeki cins ve bağlı olan türler; Genus: Linognathus : Koyun, sığır, keçi, köpek ve tilkilerde görülür. Bulundukları hayvanlarda linognathose adı verilen belirtilere sebep olurlar. Bu cinse bağlı türler; Species : Linognathus ovillus : Koyunlarda vücut biti türüdür. Species : L. africanus: Koyunlarda bulunur. Species : L. pedalis : Koyunların bacaklarında bulunur ve bacak biti adını alır. Specıes: .stenopsıs: Keçi bitidir Species : L. vituli : Konakları sığırlardır. Species : L. setosus : Köpek ve tilkilerde görülür. Genus: Solenopotes Species : Solenopotes capillatus : Sığırlarda bulunur. Species : Microthoracius cameli: Deve biti. 3) Familya: Pediculidae : İnsan bitleri bu grupta bulunurlar. Maymunlarda ve insanlarda yaşarlar. Gözleri vardır. Tarsuslarının nihayetinde bir tek çengel bulunur. Bu ailedeki türler tarafından insanlarda meydana getirilen belirtilere yada enfestasyon olayına "pediculosis" adı verilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pediculus humanus: İnsanlarda parazitlenir. Bu türün iki varyetesi vardır. Bunlardan Pediculus humanus capitis baş biti adını alır ve kafa saçı, bazan sakal, kaş v,e bıyıkta yerleşir. Diğeri ise Pediculus humanus corporis olup, daha çok gövde kısımlarında ve çamaşırların katlanmış, kıvrım yerlerinde bulunurlar. Bu son türe İnsanlardaki vücut biti adı verilir. Species : Phthirus pubis: Oran olarak diğer türlere göre daha geniş yapılıdırlar. Ancak abdamenleri daha kısadır ve orta bacak ile arka bacakların tırnakları kuvvetlidir. İnsanlarda eşeysel organların ve anüsün civarındaki kılların arasında bulunurlar. Bunun içinde insanların kasık biti veya edep biti adını alırlar. Bu bölgelerden kan emerken tahrişlere ve ekzamalara yol açarlar. Bu belirtilere "Phthiriosis" adı verilir. Aynca pediculidae ailesine bağlı olarak Pedicinus cinsi bulunur. Pedicinus cinsi maymunlarda bulunan bit türüdür. 4) Familya: Hoplopleuridae: Bu ailedeki türler fare ve kemiricilerde parazitlenirler. Bulunan türler; Genus: Polyplax, Hoplopleura, Haemodipsus. Species : Polyplax spinulosa: Farelerde ve sıçanlarda yaşarlar. Bu tür protozoonlardan Haemobartonella türlerini bulaştırır. Ayrıca fare tifusü, bulaşıcı anemia ve fare trypanosomiosis hastalıklarıın insanlara bulaştırırlar. Species : Polyplax serrata' Kemiricilerde bulunur. Eperythrozoon ve Francisella türlerini bulaştırırlar. Bu türlerden başka bu aileye bağlı olarak kemiricilerdede Hoplopleura ve Haemodipsus cinsleri de vardır. 5) Familya: Echinophthiriidae: Foklarda ve deniz fıllerinde yaşarlar. Bu bitlerin kara yırtıcılarından denizde yaşayan memelilere geçtikleri tahmin edilmektedir. Vücutları kılların değişmesinden dolayı pullarla örtülüdür. Familya: Cimicidae (Gerçek tahtakuruları) Bu ailedeki tahtakurularının antenleri dört eklemlidir. Kanatları iyice küçülmüş ve atrofiye olmuştur. Vücutları oval ve dorso -ventral olarak basıktır. Bunlar hoşa gitmeyen bir koku yayarlar ve geceleri beslenirler. İnsan omurgalı hayvanlar ve kanatlılardan kan emerler. Bu aileye bağlı olarak bulunan önemli cins ve türler Familya: Formidae (Karmcalar) : Bu ailede karıncalar bulunur. Kanatlı veya kanatsız olabilirler. Ağız organelleri parçalayıcı ve çiğneyici tiptedir. Toplu halde yaşarlar. Yumurtayla çoğalırlar. Kopulasyondan sonra dişi ve erkekler kanatlarını kaybederler. İşçi karıncalar ise iyi gelişmemiş dişiler olup, kanatsızdır ve bunların zehir bezleri vardır. İnsan ve hayvanları ısırdıklarında şiddetli kaşıntıya sebep olabilirler. Bu aileye bağlı en önemli tür Formica fusca' dır. Bunların hekimlik yönünden önemleri kanatlı cestodlarından Raillietina türlerine ve trematodlardan Dicrocoelium dentriticuma arakonaklık görevi yapmalarıdır. Familya: Vespidae Yaban arıları adını alan, bu ailedeki türler tek tek yada toplu halde yaşarlar. Bunlar etcildirler. Ancak hem hayvansal hemde bitkisel besinlerle beslenirler. Karın bölgesi hareketli olduğundan ağılı iğnelerini her yönde kullanabilirler. Yaban arılan türlerinden özelikle Vespa crabro,Vespa germanica ve Vespa orientalis türlerinin sokması çok acı verir, ağır klinik belirtilere hatta ölümlere yol açabilirler. Çeşitli hastalık etkenlerini besinlere mekanik olarak bulaştırabilirler.Tesadüfen ağıza girdiklerinde insan ve hayvanların dil yada boğaz çevresini sokarak buraların şişmesine sebep olabilirler, ayrıca allerjik reaksiyonlara ve anfılaktik şoka sebep olarak ölümlere yol açabilirler. Familya: Apidae (Bal anları) Bu aile bal anlarını kapsar. Bunlar genellikle toplu halde yada tek tek yaşarlar. Zehirli iğneleri yönünden insan ve hayvanlar için çok zararlı olabilirler. Bu arı ağılaması olayına Hymenopterismus adı verilir. Arı sokmaları sonucu acı, allerjik bozukluklar ve hatta anafılaktik reaksiyonlar oluşur. Boğaz ve dil gibi hayati bölgeleri sokmaları sonucu ölümler görülebilir. Arı sokmalarında eğer arı iğnesi içeride kalmışsa çıkarılır. Bu yerlere gazyağı ve benzin damlatılır. Uzun süre arı sokması sonucu bazı kişilerde bağışıklık gelişir. Bazı fertlerde ise şiddetli bir duyarlılık görülmektedir. Yılan zehirine karşı hazırlanan serum arı zehirine karşı da kullanılmaktadır. An soktuğu zaman deride kaldığı sürece zehir bezesinden salgı yapar. Bunun için arı sokmalarında iğnenin en kısa sürede çıkarılması gerekir. İğnesi kopan arı kısa sürede ölmektedir. Bu ailede bulunan en önemli tür Apis mellifera (Apis mellifica) dır. Bu tür bal arısı olarak adlandırılır. Ekonomik olarak en önemli türdür. Normal bir arı topluluğu 40.000 -70.000 ergin bireyden oluşur. Bundan daha az birey içeren yuvalar zayıf olarak nitelendirilir ve kışı geçirmeleri zayıf ihtimaldir. Bir yuvada yani kovanda üreme yeteneği olan bir kraliçe (ana arı), dişi olan ve üreme yeteneği olmayan işçi arılar ve üreme dönemlerinde ortaya çıkan erkek arılar vardır. Ana arı 20 -25 mm boyunda, anteni 12 segmentli ve nokta gözler alında birbirine değmez. İşçi anlarda ana arı özelliklerini gösterirler. Ancak büyüklükleri 13 –15 mm kadardır. Erkek arılar da 15 -17 mm boyunda olup, işçilere ve ana arıya göre daha tıknaz yapılıdır. Arıların gelişmelerinde yumurta, larva, pupa ve erişkin dönemleri vardır yani tam metamorfoz geçirirler. Ana arının görevi Mart'ın başından Eylül'ün sonuna kadar yumurta bırakma ve salgıladığı feromonla yuvanın düzenini ve böylece bütünlüğünü sağlamaktır. Günde yaklaşık 3.000 yumurta bırakırlar. Yumurtadan ergin oluncaya kadar işçi anlar için 21 gün. Ana arılar için 16 ve erkek arıların gelişmesi içinde 24 gün geçmesi gerekir. İnsan ve hayvanları en çok sokan arı türleri ; Apis mel!ifica (Bal arısı), Vespa crabro, V. silvetris (Sarıca arılar), Polistes gallicus ve Bombus sp.'dir.Arılarda alkalen zehir bezi (küçük olan) ve asit zehir bezi (büyük ve çatal şeklinde olan) olmak üzere iki adet zehir keseleri bulunur. Bunların; alyuvarları eritici, sinir uçlarını ağılayıcı, yangı yapıcı, allerji oluşturucu ve bölgesel nekroz oluşturucu etkileri vardır. Hymenopterismus’un tedavisinde yapılacak işlemler. -Bir pens veya bıçak ucu ile dikkatlice iğne çıkarılır. -Sokulan bölgeye buz tatbik edilir. -Antihistaminikli solüsyon veya pomadlar lokal olarak uygulanır. -Antihistaminikler oral veya parenteral olarak verilebilir. Şayet anafilaktik reaksiyonlar oluşmuş ise; -Özel enjektörlerde bulunan adrenalin 0.3-0.5 ml (1:1000 sulandırılmış) deri altı veya damar içi yolla verilir. -Parenteral olarak antihistaminikler verilir. -Damar içi serum fizyolojik verilir. -Kortizon endikedir. -Solunum yolu açık tutulur. Eğer siyanoz varsa oksijen verilir. An sokmalarına karşı duyarlı kişilere koruyucu olarak arı antitoksini verilebilir. Neuroptera Takımı (planipennia -Sinirkanatlılar) Bu takımdaki böcekler küçük kelebeklere ve odonata takımındaki insectlere morfolojik olarak benzerler. Vücut caput, thorax ve abdomenden meydana gelmiştir. Çiğneyici ağız organelleri ve yarım küre şeklinde büyük bileşik gözlere sahiptirler. İki çift kanatları vardır. Çeşitli türlerde kanatlar renklenmeler ve desenler gösterirler. Cam gibi saydam olan kanatlar, çoğunlukla kahverengi benekler şeklindedir. Kanat üzerindeki damarlar kanat kenarlarına doğru çatallaşır ve birbirlerine birçok enine damarla bağlanırlar. Böceğin dinlenmesi sırasında kanatlar genellikle abdomenin üzerinde çatı şeklinde dururlar. Gelişmelerinde tam başkalaşım görülür ve çoğunlukla akşamları ve geceleri aktiftirler. Lepidoptera Takımı (Kelebek ve Güveler) Lepidoptera takımında kelebek ve güveler bulunur. Kelebeklerin ağız organelleri iyi gelişmemiştir. Besinlerini çiçeklerin nektar ve polenlerinden sağlarlar. Bazı türleri ise kısa süren yaşamlarında hiç besin almazlar. Kelebekler böcekler içerisinde kanadı, gövdesi ve bacakları pullarla tamamen örtülü olan insektlerdir. İki çift kanatlrın vardır. Kanat üzerindeki renkli ve kitini olan bu örtüler kelebeklere güzel bir görünüm verirler. Lepidoptera takımındaki .artropodların gelişmelerinde sırası ile yumurta, larva (tırtıl), krizalit (koza içinde) ve erişkin dönemleri vardır. Yani gelişmelerinde holometabol görülür. Ancak bunların larvalarına tırtıl, pupa dönem karşılıklarına da krizalit adı verilir. Larvaları çok ayaklı olup, polipod larva türüne örnektir. Kelebek tırtıllarının üzerindeki kılların zehir keseleri ile ilişkili olduğu ve bu nedenle tırtılların insanlarda allerjik dermatitislere neden olduğu belirtilmektedir. İşte kelebek türlerinden bazılarının canlı yada ölü tırtıllarının diplerinde zehirli salgı yapan bezeler bulunan vücut kıllarının insaınn derisi üzerine yada gözüne düşerek dokulara saplanması sonucu oluşan allerjik dermatitise tırtıl dermatitisi ya da Lepidopterizm (Lepidopterismus) adı verilir. İnsanlarda deride oluşan lezyonlara analjezik ve anti inflamatuar merhemler sürülür. Bulunan kıllar pensle çıkarılır. Bu tırtılları yiyen hayvanlarda ölümle sonuçlanabilen hastalıklar oluşabilir. Bu yüzden ördek ve tavuklarda zehirlenmeler görülmüştür. Aynca bu takımda bulunan ve arılarda büyük ekonomik kayıplara sebep olan türler vardır. Bunlar; Aile: Galleridae Species : Galleria mellonella (Büyük balmumugüvesi) Species : Achroia grisella (Küçük balmumugüvesi) Bu türlerden başka bu takımda evlerde görülen değişik güvelerde bulunmaktadır. Bunlar içerisinde en önemlisi olan ve arı güvesi olarak bilinen büyük balmumugüvesi hakkında bilgi verilecektir. Galleria mellonella Arıların büyük mum güvesi olarak bilinen bu parazit özellikle havalanması iyi olamayan karanlık ve zayıf kovanlarda etkili olur. Bu parazit küçük mum güvesi olan Achroia grisella'ya göre daha zararlıdır. Büyük mum güvesi karanlık, sıcak ve iyi havalandırılmayan yerlerde depolanmış peteklerde büyük zarar verirler. Genellikle alçak rakımlı yerlerde daha yaygındırlar. Yüksek rakımlı yerlerde yoğunluğu ve zararları daha azdır. Güve larvaları peteklerde tüneller açarak, peteklerdeki bal, polen ve balmumunu yiyerek koloniye büyük zarar verirler. Zararlı etkisi daha çok depolanmış sahipsiz peteklerde ve ağ örerek olmaktadır. Ayrıca güçsüz kolonilerdeki peteklerde de aynı zararı yapabilmektedirler. Güçsüz ve hastalıklı koloniler güve için uygun gelişme ortamıdırlar. Güve larvaları petek gözlerinde açtıkları tüneller sebebiyle, petek gözlerinin bozulmasına ve balın akmasına sebep olurlar. Dişi Galleria mellonella türleri yumurtalarını genellikle kovandaki yarık ve çatlaklara, ışıktan uzak loş yerlere kümeler halinde bırakırlar. Bir küme içinde 80 -100, hatta bazen daha fazla yumurta bırakabilmektedirler. Herbir dişinin bıraktığı yumurta sayısı 500 kadardır. Yumurtadan larvalar 24 -26 derece sıcaklıkta 5 -6 günde, 10 -l5 derece sıcaklıkta 34 günde çıkar. Larvalar hareketlidir, peteklerde yuva yapar ve gelişmesini sürdürürler. Larva dönemi 30 derece sıcaklıkta ortalama bir ay sürer. Ancak bu süre alınan gıdaya ve sıcaklığa göre değişir. Larva gelişmesi için en uygun sıcaklık 30 -35 derece sıcaklıktır. Gelişmesini tamamlayan larvalar sert, tüylü, beyaz renkli ipek bir koza örerler. Koza içerisinde larva pupaya (krizalit) dönüşür. Pupa dönemi 8 -14 gün sürer. Pupadan grimsi kahverengi ergin kelebekler çıkar. Dişi kelebekler kozadan çıktıktan 4 -10 gün sonra yumurtlamaya başlar. Erginler iklim şartlarına bağlı olarak değişmek üzere 2 -5 hafta yaşarlar. Ömürleri düşük sıcaklıkta daha da uzar. Pupadan çıkan ergin kelebekler çiftleşerek yumurtlamak üzere tekrar koloniye girmeye çalışırlar. Galleriosis'li kovanlarda larvalar gelişmesini tamamladıktan sonra kovan içinde sert tüylü ipekten ağ ve koza örerek kovandaki arıların faaliyetlerine engel olurlar. Böylece de büyük ekonomik kayıplara yol açarlar. Ayrıca bu zararlarının yanısıra larvalar peteklerdeki balın sır kısımlarını zedeleyerek, tüneller açarlar ve balın dışarı akmasına neden olurlar. Galleriosis'de kontrol ve korunma: Arıcılıkta Galleria enfestasyonlarının kontrolünde şu tedbirler alınır. l- Balmumu güvesinin en etkili düşmanı arıların kendisidir. Bunun için koloniler güçlü tutulmalıdır. Bu tip güçlü kolonilerde arılar güve larvalarını kovan dışına taşıyarak, zararlı etkilerinden kurtulurlar. 2- Kovanda yarık ve çatlaklar bırakılmamalı, kırıntı ve her türlü artıklar temizlenmelidir. 3- Arılı kovanlara verilecek ilaçlar anlar içinde zararlı olabileceği için, ilaçlı mücadele depolanmış arısız petek ve ancılık malzemelerinde uygulanmalıdır. 4- Boş petekler ve diğer malzemeler yeterli hava akımının bulunduğu bir odada 60 derecede 34 saat, -12 derece sıcaklıkta 3 saat tutulmalıdır. Düşük ısı ve yüksek sıcaklık balarısı zararlılarının bütün dönemlerindeki bireyleri öldürmektedir. 5- Petek güvesine karşı bakteriler, mantarlar ve peradatör böcekler kullanılarak biyolojik mücadele yapılmaktadır. Bunun için de arılara zararlı olmayan ancak kelebek larvalarına (tırtıl) etkili olan Bacillus thuringuensis toxinleri kullanılmaktadır. 6- Kontrolde diğer bir önlemde ilaçlamadır. Bunun için güve görülen kovanlardaki arılar başka temiz bir kovana boşaltılır. Güveli çerçeveler bir kovan yada sandık içinde, paradiklorbenzen (PDB ), ethylene dibromit, metyl bromid, karbondisülfid gibi ilaçlarla ilaçlanır. Çerçeveler tamamen asalaklardan temizlendikten sonra istenilen kovana konulabilir. Ayrıca depolarda da ilaçlamalar yapılır. ilaçlar ergin kelebekleri, larva ve pupaları öldürür. Ayrıca toz kükürt fumigasyon halinde kullanılabilir. Siphonaptera (= Aphaniptera) Takımı (Pireler) Pireler, sıcak kanlı memelilerden yani kanatlı ve memelilerden kan emen ve yalnız ergin devrelerinde geçici parazit olan insectlerdir. insecta sınıfının genel özelliklerini gösterirler. Vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Vücutları latero -lateral yani iki yanlı olarak (bilateral) basıktır. Vücut parlak sarı kahverenginde sağlam bir kitinle örtülüdür. Pirelerin erginleri 1.5 -5 mm büyüklüğünde olup, 3. çift bacakları çok uzun ve sıçramaya elverişlidir. Yani, pireler zıplayan böceklerdir. Kanatları redüksiyona uğramış olup, görülemez. Ağız organelleri sokmaya -emmeye elverişlidir. Pirelerde baş (capitilum) önden yuvarlağımsı ve ellipsoidal, iki yandan basık ve gövdeye yapışık görünümdedir. Başlarında bir çift antenleri ve bazı türlerinde ise bir çift gözleri vardır. Pire türlerinin bazılarında siyah iri dikenler şeklinde tarak (ctenidia) lar vardır. Bu taraklar başın alt kısmında ise genal tarak (yanak tarağı), boyun kısımlarında ise pronotal tarak (boyun tarağı, omuz tarağı) adını alır. Thorax üç kısımdan oluşmuştur. Thorax üstte notum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Thorax pronotum, mesonotum ve metanotumdan meydana gelir. Thoraxın ventralinde uzunlukları önden arkaya doğru artan üç çift bacak çıkar. Bunlardan 3. çift bacaklar çok uzundur ve sıçramaya elverişlidir. Abdomen halkalardan oluşmuştur ve bu karın halkaları birbirine geçmelidir. Onun için pireler çok fazla kan emebilirler. Karın halkaları üstte tergum, altta ise sternum olarak adlandırılır. Sekiz karın halkası vardır. Her halkada spiracle (stigma) bulunur. Ayrıca son halkada pygidium (his organeli), antipygidial bristil (uzun diken) ve anal stylet adını alan değişik dikenler bulunur. Dişilerin arka taraftarında kitinsel bir kese biçiminde olan, türlere göre şekilleri değişen spermatheca (reseptaculum seminis, tohum kesesi) bulunur.Erkeklerde ise kitinsel, ince, uzun ve dinlenme sırasında spiral biçiminde kıvrılmış kopulasyon organı olan clasper bulunur. Pirelerin yumurtaları oval ve beyaz renkte olup, 0.5 mm büyüklüğündedir. Pirelerin gelişmesinde tam metamorfoz görülür. Larvaları kurtcuk biçiminde olup, beyaz renklidir. Olgunlaşan larvaları 6 mm kadar uzunlukta olabilir. Pireler pupa dönemini yaklaşık 4x2 mm ebatlarında olan bir kokon içerisinde geçirir. Kokonun çevresi toz ve toprak ile bulaşıktır. Pireler kozmopolit yani her yerde bulunabilen canlılardır. Her türlü konaktan kan emerler (euroxen parazit). Ancak bazı türleri özellikle kendi konaklarına daha çok gelirler. Dişileri çiftleşmeden sonra toplu iğnenin 1/4'i başı büyüklüğündeki, krem rengindeki yumurtalarını toz, toprak içerisine bırakırlar. Ancak konak üzerine bırakılan yumurtalarda yapışıcı özellikte olmadıklarından kayarak toprağa düşerler. Yumurtadan 1 -2 hafta içerisinde kurtcuk şeklinde ve üzerleri tüylü larvalar çıkar. Larvalar çok aktiftirler. Bunlar topraktaki organik maddelerle, hayvansal artıklarla, kan pıhtılarıyla, kokuşan bitkisel maddelerle yada konağın dışkılarıyla beslenirler. Bunun sonucunda büyüyerek gelişirler ve 11 halkalı kurtçuk şeklini alırlar. Larvalar ışıktan kaçarlar. Larva dönemi 9 -200 gün arasında değişir. Larvalar saldıkları bir salgıyla toz toprak arasında kendilerine bir kokon (koza) örerler. Bu pupa dönemi 10 gün ile bir kaç ay arasında değişir. Bu kokonun içerisinde pire gelişir ve kokonu açarak dışarı çıkar. Ancak Tungidae ailesindeki pirelerin biyolojileri biraz daha farklıdır. Bu ailedeki türlerde dişiler yumurtalarını konak derisinde meydana getirdikleri şişliklerin içerisine ya da yaralara bırakırlar. Larvalar yumurtayı konak üzerindeyken terkeder ve daha sonra yere düşerler. Bu larvalar daha sonra bir kokon içerisinde pupa dönemini geçirerek ergin erkek ve dişiler oluşur. Tungidae ailesindeki pirelerin bu özelliklerinden dolayı pireler geçici parazitizmden daimi parazitizme geçiş halinde olan artropodlar olarak kabul edilirler. Siphonaptera takımında bulunan aile ve türler: Familya: Tungidae Bu ailedeki pirelere oyuk, tünel açan pireler adı verilir. Çünkü dişileri döllendikten sonra konakçısının derisine girer, çok şiddetli olarak irrite eder ve etrafındaki doku şişerek pireyi içine hapseder. Dişi pireler yumurtalarını buralara bıraktıktan sonra dokunun sıkıştırması sonucu ölürler. Tungidae ailesindeki pireler küçük ve ayakları diğer türlere oranla kısa ve zayıftır. Genal ve pronotal taraklar bulunmaz. Bu ailede iki önemli tür vardır. Species : Tunga penetrans Bu türün büyüklüğü 1 mm kadardır. Başın ön kısmı sivrilmiştir. Thorax segmentleri çok dardır. Gözleri geniş ve piğmentlidir. Kırmızı esmer renktedirler. Dişilerde spermatheca konik şekildedir. Başlıca konakları kanatlılardır. Fakat domuz, evcil memeliler ve insanlardan da kan emebilirler. Konaklarına çok şiddetli ağrılar verirler ve hatta deri içerisinde ezilen pirenin dokuları gangrene yol açabilir. Bu tür Güney Amerika' da ve Afrika' da yaygındır. Species : Echidnophaga gallinacea Başlıca konakları tavuklar ve diğer kanatlılardır. Büyüklükleri 1.5 mm' dir. Baştaki alın kısmı köşelidir. Thorax'ın notumları dardır. Genal ve pronotal tarak yoktur. Spermatheca iyi kitinize olmuştur. Bu tür köpek, rat, insan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. Tropik ve subtropik bölgelerde görülmektedir. Familya: Pulicidae Bu ailedeki türlerde genellikle gözler mevcuttur. Bazı türlerinde genal ve pronotal taraklar bulunabilir. Bu ailede bulunan türler; Species : Pulex irritans İnsan piresi olarak bilinen ve insanlardan kan emen bu tür, karnivorlardan ve diğer hayvanlardan da kan emebilir. 1.5 -4 mm uzunluğundadır. Gözünün alt kısmında uzunca bir diken bulunur. Thorax segmentlerinde birer sıra, birinci karın halkasında 2 ve ikinci ile 7. abdominal tergumda ise birer sıra diken bulunur. Erkeklerde clasper geniştir ve biri uzun üç hareketli çıkıntısı vardır. Dişilerde spermathecanın başı yuvarlak ve kitinize olup, kuyruk kısmı kıvrılmış bir parmağa benzer. Genal ve pronotal taraklar yoktur. Pulex irritans doğal şartlarda olmasa bile deneysel koşullarda veba hastalığına vektörlük yapabilmektedir. Türkiyede bu pire türüne rastlanılmıştır. Bu tür ayrıca helmintlerden Hymenolepis nana, Hymenolepis dimunata ve Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Species : Ctenocephalides canis Köpek piresi olan bu tür, 2 -3.5 mm uzunluktadır. Her kenarda sekiz adet diken ihtiva eden genal ve pronotal tarakları bulunur. Baş yuvarlağımsı şekildedir. Şeritlerden Dipylidium caninum'un arakonaklığını yapar. İnsan ve diğer karnivorlardan da kan emerler. Species : Ctenocephalides felis Kedi piresi olarak tanımlanır. Ancak köpek ve insanlardan da kan emebilir. 2 -3 mm büyüklüğündedir. Alın kısmı daha uzun, dar ve sivridir. Genal ve pronotal tarakları vardır. Genal tarağın ön dikeni hemen hemen 2. nin uzunluğu kadardır. Türkiye'de yaygındır. Species : Spilopsyllus cunuculi Tavşanlarda görülen pire türüdür. Genal tarak 5 -6, pronotal tarak ise 14 -17 koyu renkli büyük dikenden oluşur. Genal tarak subvertikal olarak yerleşmiştir. Dişilerde spermathecanın deliği terminaldir. Tavşanlarda görülmesinin yanında kedi, tilki ve ratlarda da saptanmıştır. Bu tür myxomatosis virusuna vektörlük yapar. Species : Xenopsylla cheopis Xenopsylla genusu içinde bulunan türlerin en yaygınıdır. Asya rat piresi olarak bilinir. Thoraxın mesonotumunda kitini vertikal bir çizgi bulunur. Antenlerinin 3. eklemi asimetriktir. Göz kılı gözün önündedir. Genal ve pronotal taraklar mevcut değildir. Afrika'da ve Güney Amerika'da yaygındır. Ancak dünyanın her kıtasına yayılmıştır. Bu tür veba hastalığı etkeni olan Pasleurella pestis'in vektörlüğünü yapar. Species : Leptopsylla segnis Farelerde görülen pire türüdür. Genal ve pronotal tarak vardır. Ayrıca alında küçük ve az sayıda dikenden ibaret bir alın tarağı bulunur. Familya: Ceratophyllidae Bu ailenin bazı türlerinde frontal çıkıntı vardır. Gözler genellikle mevcuttur. Küçük memelilerle, kuşlarda bulunurlar. Species : Ceratopyllus gallinae Erginleri 2 -3 mm uzunluğunda, vücutları uzunca ve genel olarak renkleri esmerdir. Baş yuvarlak olup, genal tarak yoktur. Pronotal tarak bulunur ve 12 diken taşırlar. Kanatlılarda ve özellikle de tavuklarda bulunurlar. Kuş piresi yada Avrupa kanatlı piresi olarak adlandırılırlar. Kanatlılarda şiddetli yaralanmalara neden olurlar. Species: Ceratopyllus columbae Güvercin piresi olarak adlandırılır. Özellikleri C. galhnae'ye benzer. Species : Nosopsyllus fasciatgs Fare ve sıçanlarda bulunur. Avrupa rat piresi olarak adlandırılır. Ancak diğer hayvanlardan da kan emebilirler. Genal tarak yoktur. Pronotal tarak vardır ve 8 dikenlidir. Gözleri iyi gelişmiştir. Pirelerin Yaptığı Zararlar: Erişkin pireler mutlak süratle kan emerler. Bunun ıçınde buldukları her konak üzerine giderler. Bunların her canlıdan kan emmeleri hastalık etkenlerini bu canlılar arasında nakletmelerine sebep olurlar. Pireler fare ve sıçanlarda bulunan veba etkenlerini kan emmeleri esnasında alırlar. Pire tarafından alınan bu etkenler pirenin midesinde çoğalırlar. Bu pirelerin insanlara gelip kan emmeleri esnasında bu etkenleri onlara aktarırlar. Aynca fare ve rat pireleri fare tifüsu etkeni olan Rickettsiya typhı’yı taşırlar. Tavşan piresi myxomatosis virusunu, köpek piresi Dipyhdium caninum'u, yine köpek ve kedi pireleri Dipetalonema reconditum,Dirofilaria immilis, insan pireleri Hymenolepis nana'yı naklederler. Pireler ayrıca Tularemi'yi mekanik olarak naklederler. Pirelerin zararlı etkilerini sıralayacak olursak; Yukarıda anlatıldığı gibi hastalık etkenlerine vektörlük veya arakonaklık yapmaları, Bazı pire türleri konaklarına traumatik (yaralayıcı) olarak etki yapmaları, Konaklarından kan emmeleri sonucu soyucu -sömürücü etki yapmaları, AIlerjik etkilerinin olması. Özellikle köpeklerde bu tip etkiler sıkça görülmektedir. Konaklarını huzursuz etmeleri, Deride irrtasyon sonucu kaşıntı, dermatitis ve ürtikerlere neden olmaları, Deride tünel açan pire türleri deri altına yerleşerek, kaşıntı, şiddetli ağrı ve bulunduğu yerde irinleşmelere sebep olmaları gibi etkileri vardır. Pirelere karşı mücadelede insektisitler bir hafta ara ile iki kez uygulanmalıdır. Mücadelede insan ve hayvan meskenlerinde pirenin yumurta ve larvaları toprakta bulunduğundan, eğer meskenler toprak zeminli ise buralara insectisitler püskürtülür, toz şeklinde olanlar ise serpilirler. Hayvanlar üzerinde bulunan pireler için insectisitler solüsyon halinde ise püskürtülür veya banyo edilir. Toz halinde ise hayvanların tüyleri arasına serpilirler. BHC'li ve organik fosforlu ilaçlar tercih edilir. Fenol bileşikleri ve BHC'li ilaçlar kedilerde kullanılmaz. Pire allerjisine karşı kortikosteroidler kullanılır. Organik fosforlulardan dichlorvos, sentetik pyretroidlerden permethrin, organik klorlulardan ise lindan kullanılabilir. Ancak lindan kediler için toksiktir. Pirelerde kontrol amacıyla kedi ve köpeklerde dichlorvos ve diazinon ihtiva eden tasmalar kullanılabilir. Fire enfestasyonlarının kontrolündeki başarı barınaklar ve meskenlerde özellikle yataklarda yapılacak ilaçlamaya ve temizlik işlemlerine bağlıdır. Son yıllarda bu amaçla methoprene aerosol kontrol amacıyla kullanılmaktadır. Bu ilaç pire larvalarının bulunabileceği yataklık, halı, kilim gibi yerlere uygulanır. Larvalar tarafından alınan ilaç etkisini pupa döneminde gösterir. İlaç pupalardan erişkin formların çıkışını önleyerek kontrolü sağlar.Kanatlılarda pire mücadelesinde ise malathion ve carbaryl kullanılabilir. Bu ilaçlar toz ve özellikle Echidnophaga enfestasyonlarında solüsyon şeklinde uygulanır. Korunma için kanatlı bannaklarında altlıklar uzaklaştırılır ve yakılır. Barınaklar (kümesIer) % 1 ronnel solüsyonu ile 14 gün aralıklarla iki defa ilaçlanmalıdır. Diptera Takımı (Sinekler = İkikanatlılar) İnsecta sınıfının en önemli takımlarındandır. Bu takımda bulunan artropodlar insecta sınıfının genel özelliklerini gösterir. Yani vücut caput, thorax ve abdomene ayrılmıştır. Diptera (di= iki, ptera= kanat) ların başlarında bir çift anten, bir çift petek göz, sokucu- emici, parçalayıcı veya yalayıcı -emici ağız organellerine sahiptir. Erginlerinin mesothoraxlarından çıkan bir çift fonksiyonel kanatları vardır. Arkadan çıkan kanatlar rudimenter olup, topuz şeklindedir ve denge organı görevini yaparlar. Sinek uçarken dengeyi sağlar. Bazı türlerinde ise ağız organelleri atrofiye olmuştur. Böylece bunların beslenmeleri söz konusu değildir. Topuz şeklinde olan ve dengeyi sağlayan kanatlara halter adı verilir. Dişiler yumurta, larva veya pupa meydana getirerek çoğalırlar. Yani dipteraların gelişmelerinde tam bir metamorfoz vardır. Sokucu -emici olanlarda hortum (probiscic) iyi gelişmiştir ve çoğunlukla insan ve hayvanlardan kan emerler. Kan emmeleri esnasında oluşturdukları anemi ve sokma yerlerindeki toksik etkiden dolayı kızarıklık ve kaşıntının yanısıra, bazı hastalık etkenlerini (bakteri, virus, protozoon, helminth gibi) canlılar arasında nakletmeleri ile önemlidirler. Bu takımdaki bazı sinekler larvalarından dolayı önem taşırlar. Çünkü bu sineklerin larvaları konaklarının iç ve dış paraziti olabilmektedirler yani myiasis oluşturmaktadırlar. Dipteraların bazı türlerinin larva şekillerinin insan ve hayvanlarda hastalık oluşturmaları olayına. myiasis adı verilir. Myiasise neden olan türlerin erişkin şekillerinin hiçbir paraziter etkisi yoktur ve ömürleri çok kısadır. Diptera takımında insan ve hayvan sağlığı yönünden önemli olan üç alt takım bulunur. Bunlar ; Suborder (Alttakım) : Nematocera Genellikle uzun vücutlu ve narin yapılı sivrisineklerdir. Küçük sinekler olup, erişkinlerin antenleri baş ve thoraxdan daha uzundur. Olgun sineklerin antenleri çok sayıda (8'den fazla) eklemden (segmentden) oluşmuştur. Antenlerin üzerinde "arista" adı verilen üzeri tüylü bir kıl yoktur. Kanatları pullu, kıllı yada parlaktır. Kanat venleri birbiri ile kesişmez. Ayakları çok uzun veya biraz uzuncadır. Dişileri kan emerler. Larvalarının baş kısmı iyi gelişmiştir. Larvaların mandibulaları yatay olarak (horizantal) ısırır. Larva ve pupaları obtektir ve suda yaşarlar. Ayın zamanda hareketlidirler. Su border: Brachycera Nematoceralara göre daha tıknaz yapılı ve kuvvetli yapılıdır. İri sineklerdir. Erişkinlerin antenleri thoraxdan kısa olup, 6'dan daha az segmentlidir. Antenleri birbirinden farklı şekilleri olan segmentlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Antenleri üzerinde (3. segment) bir. arista bulunabilir. Arista antenin ucuna doğru yer alır. Karekteristik damarlanma görülen kanatlarda, kanat venlerinde kesişme görülür. Dişileri kan emerler. Larvalarında baş kapsülü kısmen yada tamamen körelmiştir. Larvaları suda yaşar ve pupalarıda obtek olup, suda yaşarlar. Larvaların mandibulaları vertical (dikey olarak) olarak ısırır. Suborder : Cyclorrhapha Bu alttakımdaki türlerin erginleri tüylü ve çeşitli metalik renklere sahiptirler. Kan emen türlerin dişi ve erkekleri kan emer. Olgun sineklerin antenleri 3 segmentlidir ve aristalıdır. Arista 3. segmentin dorsalinde yer alır. Kurt benzeri olan larvalarında baş yoktur. Bu tip larvalar hareketli olup, magot adını alırlar. Pupa koarktat olup, hareketsizdir. Larva ve pupa dönemleri toprakta geçer. Suborder : Nematocera Bu alttakımda bulunan aileler şunlardır. Familya: Culicidae (Sivrisinekler) Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Familya: Simuliidae (= Melusinidae, Siyahsinekler, Körsinekler) Familya: Psychodidae (Tatarcıklar) Culicidae Ailesi (Sivrisinekler) Sivrisinekler yaz geceleri düşünülebilecek her yerde bulunan, özellikle ışıklar söndürüldükten sonra insanlardan kan emen ve vızıltısı ile insanları sürekli rahatsız eden insectlerdir. Sivrisinekler 2 -10 mm uzunluğundadır. Bu ailedeki artropodların vücutları; narin, başları küçük ve küreseldir. Bacakları uzundur. Vücutları genellikle silindirik yapıdadır. Antenleri 14 -15 segmentden meydana gelmiştir ve erkeklerde tüylüdür. Ağız organelleri uzun ve silindirik bir biçimde olup, sokmaya -emmeye elverişlidir. Abdomen uzun yapılı ve thorax karekteristik olarak kama şeklindedir. Kanatları uzun ve dar olup, kondukları zaman abdomen üzerinde düz katlanırlar. Culicidae ailesinde bulunan önemli sivrisinek cinsleri; Anopheles, Aedes, Culex, Mansonia ve Theobaldia' dır. Bunlardan özellikle ilk üç tür önemlidir. Sivrisinekler su kenarlarında çoğunlukla bulunurlar. Durgun sularda, durgun deniz sularında larvaları gelişir. Sivrisineklerin sadece dişileri insan ve hayvanlardan kan emerler. Erkek sivrisineklerde alt ve üst çene (maksilla ve mandibula) kısalmış olduklarından konağın derisini delememekte ve kan emememektedirler. Bunlar bitki artıklarından doku özsuyu emerek beslenirler. Sivrisineklerin biyolojisi Dişi sivrisinekler yumurtalarını su yüzeyine veya suda yüzen bitki üzerlerine bırakırlar. Yumurta bırakma şeklinde her türün kendine has özellikleri vardır. Anopheles ve Aedes cinsindekiler yumurtalarını tek tek bıraktıkları halde, Culex cİnsindekiler yumurtalarını paketler halinde bırakırlar. Bazı türler yumurtalarını temiz akarsulara, bir kısmı durgun su birikntilerine yada ağır akan su yollarına, hatta bazıları da deniz suyuna bırakırlar. Culex cinsindekiler yumurtalarını foseptik sularına da bırakmaktadırlar. Yumurtadan çıkan larvalar 10 -11 halkalı olup, kurtçuk şeklindedirler. Larvalar aktif ve hareketli olup, bükülüp açılma şeklinde bulundukları su içinde hareket ederler. Larvalar türlere göre değişmek üzere vücut halkalarında hava borusu taşırlar. Bu hava deliklerini su yüzeyine doğru uzatırlar. Anopheles'lerin larvaları vücutlarının son 3 -4 halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine parelel dururlar. Culex ve Aedes larvaları ise vücutlarının son halkasında hava borusu taşıdıklarından içinde bulundukları suyun yüzeyine dikey dururlar. Larvalar 4 defa gömlek değiştirdikten sonra pupa safhasına girerler. Pupa evresinde baş ve thorax yuvarlak kokon benzeri bir yapının içinde bulunurken abdomen serbest vaziyettedir. Bu dönemde daha az aktiftirler. Pupalardan çıkan erişkin sinekler, beslenmek amacı ile çoğaldıkları yerden birkaç kilometre ve hatta rüzgar ve değişik vasıtalarla çok daha uzağa gidebilirler. Erişkin sivrisineklerin kondukları yüzeye duruş şekilleride farklıdır. Anopheles'ler kondukları yüzeye eğik durdukları halde, Aedes ve Culex'ler paralel dururlar. Yaşam süreleri sıcak bölgelerde 6 aydır. Türkiye'de ise bu süre 1 -2 ay kadardır. Culicidae'ler bitki özsularıyla ve şekerli suyla beslenebilirler. Fakat dişiler yumurtlayabilmek için mutlaka bir miktar kan emmek zorundadırlar. Dişi bireyler geceleyin ışığa doğru ve konakçısının vücut ısısına doğru yönelirler. Gündüzleri ise karanlık ve kuytu köşelerde saklanırlar. Sivrisineklerin (Culicidae) Önemi Konaklarını huzursuz ederler. Kan emilen yerde çok rahatsız edici kaşıntıların meydana gelmesine neden olurlar. Çok sayıda oldukları zaman kan emerek soyucu -sömürücü etkilerini gösterirler. Sivrisineklerin esas önemleri sıcak ülkelere doğru gittikçe sıklığı artan, birçok hastalığın bulaşmasına aracılık etmeleridir. İnsan, maymun ve kanatlılar arasında sıtma etkeni olan plasmodium'ların biyolojik vektörüdürler. Dişi Anopheles türleri insanlarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine, Anopheles, Culex ve Aedes türleri ise kanatlılarda sıtmaya neden olan plasmodium türlerine vektörlük yaparlar. Ayrıca sivrisineklerden bazı türler nematodlardan Wuchereria bancraıli (insanlarda fil hastalığı etkeni) ve köpeklerde Dirofilaria immitis larvalarını naklederek, bu helmintIere arakonaklık yaparlar. Bakterilerden Borrelia anserina (Kanatlı spiroketası) 'yı Aedes cinsindeki türler bulaştırır. Yine Mansonia türleri Brugia malayi'nin naklini sağlarlar. Sivrisinekler sarı humma virusuna, doğu ve batı at encephalitislerine ve Japon B encephalitisine vektörlük yapar. Ayrıca kanatlı çiçeğine mekanik taşıyıcılık yaparlar. Tavşan myxomatosis'ine de vektörlük yaparlar. Sivrisineklere karşı mücadele Sivrisineklere karşı mücadele larvalara ve erişkinlere karşı olmak üzere iki şekilde yapılır. Larvalara karşı mücadelenin başında bunların yaşadıkları yerlerin ortamını bozmak gelir. Bunun için taşkınları önlemek, kanalizasyon sistemlerini iyi yapmak ve bataklıkları kurutmak gerekir. Bataklıklar ve durgun sular drenajla kurutulmaya çalışılır. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise bu bölgelere insectisitler sürekli olarak yada planlı olarak belirli periyodlarla kullanılır. Bu amaçla en çok kullanılan ilaçlar organik klorlu ve organik fosforlu insectisitlerdir. Taşkınlara bu ilaçlar püskürtülerek uygulanır. Ayrıca larvalara karşı mücadelede biyolojik savaş metodları da kullanılmaktadır. Bunun için Gambusia cinsi balık türleri, yetiştirilmelidir. Bu balıklar sinek larvalarını yiyerek kontrolü sağlarlar. Bu amaçla ayrıca larvalar için patojen olan ve larvalarda salgınlar oluşturan çeşitli bakteri, protozoon ve helmintler de uygulanabilir.Sivrisineklerin erişkinlerine karşı ise insectisitler kullanılmalıdır. Bunun için en uygunları karbamatlı ve organik fosforlu insektisitlerdir. Ayrıca özellikle Anophellere karşı kalıcı etkili ilaçların kullanılması ile iyi bir kontrol sağlanmaktadır. Ancak çevreye etkilerinden dolayi bu tip ilaçlar pek tercih edilmemektedir. Ayrıca mekanik önlemler ve sinekleri uzaklaştırıcı tedbirlerde alınır. Familya: Ceratopogonidae (= Heleidae, Acısinekler) Bu ailedeki türler sivrisineklerden daha küçük olup, 1 -3 mm boyundadırlar. Antenleri 13 -15 segmentlidir. Dişilerde çok seyrek ve kısa kıllıdır. Erkeklerde ise çok kıllı ve uzundurlar. Ağız organelleri sokucu -emici tiptedir. Hortumları kısadır. Thoraxın her üç parçası kaynaşmıştır. Thorax başın üst tarafına doğru bir kamburlaşma yapar. Kanatları geniş, uçları yuvarlak ve üzerlerinde duman renginde benekler vardır. Kanatlarında pulların olmasıyla sivrisineklerden, daha uzun antenlere sahip olmaları ile de Simulium'lardan ayrılırlar. En tipik özellikleri benekli kanatlara sahip olmalarıdır. Ceratopogonidae ailesindeki türler konaklarını soktuklarında büyük acı verirler. Bunun içinde acısinekler adını alırlar. Dişileri kan emer, erkekleri ise bitki özsuyu ile beslenirler. Bu ailede bulunan ve hekimlik açısından önemli olan Cilicoides (acısinek)'dir. Culicoides'lerin kanatları tüylüdür. Bu cinse bağlı önemli tür ise Culicoides robertsi' dir. Bu türe kumsinekleri adı da verilir. Bu sinekler bataklık bölgelerde ürerler. Dişiler döllenmiş yumurtalarını sığ akarsuların kıyılarına, su içindeki bitkilerin ve taşların üzerine bırakırlar. Dişiler yaşamları boyunca birkaç kez yumurta bırakırlar. Yumurtadan çıkan kurtçuk benzeri larvalar hem karada hemde suda yaşayabilirler. Daha sonra pupa dönemini geçirerek erişkin sinekler meydana gelir. Erişkinler yumurtlamadan önce kan emerler. Sabah vakitleri ve ikindi vaktinde daha çok saldırgan olurlar. Ayrıca bulutlu ve kapalı havalarda çok aktiftirler. Erişkinleri yazın Mayıs ayından Eylül ayına kadar görülürler. Yaz aylarında gelişme süresi 1 -2 aydır. Kışı ise larva döneminde çamura gömülü olarak geçirirler. Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Culicoides'ler sivrisineklerden daha küçük yapılı oldukları için sivrisinekler için yapılan tellerden kolaylıkla geçebilirler. Culicoides 'ler toplu halde uçuşurlar. İnsanlardan ve hayvanlardan kan emerler. Çok sayıda olduklarında hayvanları ürkütüp kaçıştırırlar. Konaklarından kan emerek soyucu -sömürücü etki gösterirler ve fazla sayıda olduklarında anemiye yol açarlar. Ayrıca konaklarını sokmaları kuvvetli tepki oluşturur. Sokma yerinde kaşıntı, ödem ve şiddetli acıya neden olabilirler. Bazen 2 cm büyüklüğünde, seröz bir sıvı dolmuş kabarcıklar meydana gelir. Daha çok orman ve açık arazide çalışanlara saldırırlar. Culicoides türlerinin en önemli

http://www.biyologlar.com/insecta-hexapoda-entoma-bocekler-sinifi

Bitlerin Biyolojisi, Bulaşma Yolları ve Zararları

Bitlerin Biyolojisi: Her iki takımdaki bitler yumurtalarını konaklarının kıllarına veya tüylerine yapıştırırlar. Yalnız insan vücut biti yumurtalarını çoğunlukla çamaşırların kıvrımIarına yapıştırır. Yumurtadan ısıya bağlı olarak 1 -3 hafta içinde birinci dönem nymphler çıkar. Yine ısıya bağlı olarak 1 -3 hafta içinde ikinci ve üçüncü dönem nymph devresini tamamlayarak erişkin hale erişirler. Yani bitler gelişmelerinde yarım metamorfoz gösterirler. Bitler stational ve permanet parazit olduklarından konaklarından ayrı olarak uzun süre yaşayamazlar. Tavuk mallophagaları yumurtadan ergin hale gelinceye kadar gelişmelerini aynı konakta geçirirler. Konaklarından ayrılınca ölürler. Bunlarda yumurtadan ergin hale gelene kadar 32 ile 36 gün geçer. Kopulasyon erkek altta dişi üstte olur. Dişi döllenmiş yumurtalarını tüylere bırakır. Bu esnada tüylerin keçeleşmesine sebep olurlar. Yumurtadan 7 -8 günde I.dönem nymphler çıkar, 3 hafta sonra da gömlek değiştirmeler tamamlanarak ergin hale gelirler. Bitlerin Bulaşması: Bit enfestasyonlarında bulaşma yakın temasla olur. Sağlam hayvanlar enfeste olanlarla yakın bir şekilde bulunduğunda bulaşma olur. Bu nedenle kış aylarında hayvanların ahır ve ağıllarda yanyana ve sıkışık olarak bulundurulmaları sonucu sürü içinde parazitler hızla yayılırlar. Bunun için kış aylarında özellikle de kışı uzun süre devam eden yörelerde bit enfestastasyonları daha yaygındır. Bulaşmada bulaşık malzemelerin özellikle de koşum ve tımar takımları büyük rol oynarlar. Bitlerin Yaptığı Zararlar: Bitlerin en önemli etkileri konaklarında irritasyona ve huzursuzluğa neden olmalarıdır. Ayrıca Anoplura takımındaki bitler kan emerekte konaklarına zarar verirler. Yine bazı bit türleri enfeksiyon etkenlerinin bulaşmasında vektör veya arakonak olarak görev yaparlar. Konak üzerinde gezinen bitler konaklarını huzursuz ederek istirahat etmesine, yem yemesine engel olurlar. Buna bağlı olarakta ekonomik kayıplara yol açarlar. Özellikle mallophagalar kanatlılarda yumurta veriminin düşmesine ve gelişmede gerilemeye sebep olurlar. Ayrıca bitler sığırlarda süt üretiminin düşmesine ve danalarda kilo artışında azalmaya yani zayıfkalmasına yol açarlar. Ayrıca koyunlarda yünlere zarar verebilirler. Bitler dışkıları ile yapağıyı kirletip, mat ve görünümünün karışık bir hal almasını sağlarlar. Hayvanlar kaşınma sonucu yaralanmalara maruz kalabilirler ve yapağının dökülmesine neden olurlar. Koyunlarda bacak bitleri irritasyon ve kaşınma sonucu topaIlıklara yol açabilir. Danalarda ısırma ve kılları yutma sonucu midede kıl yumaklan (tricolit) oluşabilir. Hayvan ve insanlardaki bitlerin en önemli etkileri hastalık etkenlerini taşımalarıdır. Bitler insanlara Borrelia recurrentis (dönek ateş, humma-i raci) ve Rochalimaea quintana (siper ateşi) 'yı bulaştırır. İnsanlardaki vücut biti Pediculus humanus corporis Rickettsia prowazeki (bit tifüs etkeni)'ye Spirocheta (Borrelia)'lara, kemiricilerde bulunan Polyplax cinsindeki bitler Haemobartonella, Eperythrozoon ve Francisella türlerine, Haematopinus suis türü domuz humması ve domuz vebasına vektörlük yaparlar ve bu hastalıkları bulaştırırlar. Köpeklerin biti olan Trichodectes canis türü ise yine köpeklerin bir cestodu olan Dipylidium caninum'a arakonaklık yapar. Memeli hayvanlarda bitlere karşı mücadelede solüsyon yada toz halindeki insectisitler kullanılır. Genellikle solüsyon halinde kullanılır. Bu ilaçlar bir sünger ile sürülür yada pülverize edilir. Küçük hayvanlarda ise bu ilaçlar genellikle banyo tarzında kullanılır. Havaların soğuk olduğu zamanlarda ise toz şeklinde kullanılması tercih edilir. Kanatlı mallophagalarına karşı mücadele de ise solüsyon şeklindeki ilaçlar kanatlıların üzerine pülverize edilir. Ayrıca kümesteki çatlak ve oyuklarda ilaçlanmalıdır. Soğuk zamanlarda veya ilacın etkisinin uzun süre devam etmesi istendiğinde toz şeklindeki insectisitler kanatlıların tüyleri arasına serpilir. Bitlerin biyolojik gelişmeleri genel olarak iki hafta içerisinde tamamlandığı için ilaç uygulaması 14 gün aralıkla iki defa tekrarlanmalıdır. Bit enfestasyonlarının teşhisi ise konak üzerindeki bitlerin (ergin) veya kıllara yapışık olan fiçı şeklinde ve kapaklı yumurtaların görülmesiyle yapılır. Hemiptera Takımı (Heteroptera) : (Tahtakurulan, Tısböcekleri, Yarımkanatlılar). Bu takımdaki artropodların ağız organelleri sokmaya ve emmeye elverişlidir. Geçici parazittirler. Genellikle iki çift kanatlan vardır. Bu kanatlardan öndekiler daha sert olup, arkadakiler membranözdür. Bazı türlerde kanatlar iyice küçülmüştür. Gelişmelerinde yarım metamorfoz görülür yani hemimetabol böceklerdir. Büyük çoğunluğu bitkisel besin ile beslendiği halde bazıları da hayvansal besin ile beslenirler. Birçok tür tarımsal bitkilerin zararlıları olarak doğada yaşarlar. Birkaç türde hayvanlardan ve insanlardan kan emerek parazitlenirler. Bunlardan sağlık önemi olanlar Reduviidae ve Cimicidae ailelerinde toplanırlar.  

http://www.biyologlar.com/bitlerin-biyolojisi-bulasma-yollari-ve-zararlari

Aracnida (=Aracbnoidea ) Sınıfı

Bu sınıfta hekimlik açısından önemli olan keneler, uyuz etkenleri, akrepler ve örümcekler bulunur. Arachnida sınıfındaki artropodların erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Ayrıca antenleri ve kanatlan da bulunmadığı gibi vücutta baş ve thoraxın birleşmesiyle oluşmuş cephalothorax ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Yine arachnidlerde ağız organellerinin yan taraflarında cheliser adı verilen kesici organel bulunur. Daha önce bahsedilen insecta sınıfındaki artropodların ise erişkinlerinde 3 çift bacak, anten, kanat ( bazılarında yok) bulunur, bunların vücutları üç parçalı olup, caput, tharox ve abdomenden oluşmuştur ve chelicer ( şelişer ) leri yoktur. Arachnida 'larda caput ve thoraxın birleşmesiyle oluşan cephalothoraxa “prosoma”, abdomene ise " opisthosoma" adı verilir. Prosoma' da iki kısma ayrılır. Ağız organellerinin bulunduğu kısma "gnathosoma" ( = capitulum ) ve bacakların çıktığı kısma ise "podosoma" adı verilir. Podosoma ve opisthosoma' dan meydana gelen yani bacakların çıktığı kısma ve abdomene birlikte "idiosoma"adı verılır. Podosomada "propodosoma"( 1 ve 2.çift bacaklar kısmı) ve "metapodosoma" (3 ve 4. çift bacaklar kısmı) olarak ikiye ayrılır. Gnathosoma ve propodosoma'nın ikisine birden "proterosoma" metapodosoma ve opisthosoma'nın ikisine birden ise "hysterosoma"adı verilir. Gnathosoma üzerinde makas şeklinde olan chelicerler, en önde bulanan ve bir çift bacak şeklinde görülen pedipalpler ve hypostom bulunur. Chelicerler konak derisini delmeye ve kesmeye yarayan iki tane hareketli oluşumlardır. Pedipalpler ise artropodun yiyeceğini yakalamasında ve dokunma duyusu olarak görev yaparlar. Hypostom'un üzere dişler gibi oluşumlarla kaplıdır. Bu yapıları ile konak derisine girdiği zaman geriye çekilmesini engeller ve konaktan kan emmeye yarayan bir oluşumdur. Erişkin arachnidlerde ve nymhlerde 4 çift bacak, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Bu sınıftaki türlerin tümü kanatsız artropodlardır. Göz bazılarında vardır, bazı türlerde ise bulunmaz. Göz eğer varsa basit göz biçimindedir. Solunum genellikte trachealarla olur. Ancak bunlar bir çift stigma ile dışarı açılırlar. Çoğunlukla erkekleri dişilerinden küçüktür ve dorselden bakıldığında bazı türleri direkt olarak ayrılırlar, yani sexuel dimorfismus vardır. Biyolojik gelişmelerinde erişkin -yumurta -larva -nymph -erişkin dönemleri görülür. Yumurtadan çıkan larvalar erişkinlere genellikle benzerler. Daha sonraki nymph dönemi ise sexuel organlarının olmayışı dışında erişkinlere benzemektedir. Bu nedenle bu sınıftaki parazitlerin gelişmelerinde yarım metamorfoz (= hemimetabola ) görülür. Sindirim kanalları birtakım divertiküllere ve kollara ayrılmıştır. Bu özelikleri ilede gıda deposu olarak görev yaptıkları gibi sindirim bezi olarakta fonksiyon yaparlar. Arachnida Sınıfının Sınıflandırılması Bu sınıf altında üç önemli takım bulunur. Bunlar, Order: Scorpionidea (=akrepler ) Order: Araneidea ( = örümcekler ) Order: Acarina (=kene, uyuz etkenleri ve diğer akarlar) Order: Scorpionidea Akreplerde vücut yapıları cephalo- thorax ve abdomen şeklindedir. Vücudun ön tarafında ve ağzın iki yanında bir çift chelicer ve onun gerisinde yine bir çift pedipalpleri bulunur. Pedipalpler makas şeklinde tutucu organellerdir. Bunların gerisinde ise 4 çift bacak vardır. Abdomenleri ise preabdomen ve postabdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan preabdomen geniş yapıda olup, 7 segmentlidir. Postabdomen ise daha ince yapılı olup, 6 segmentden meydana gelmiştir. Kuyruk adıda verilen postabdomenin son halkası yuvarlağımsıdır ve uç kısmında zehir bezesini taşıyan bir iğne ( telson) bulunur. Akreplerin büyüklüğü 3 cm' den 8 cm 'ye kadar değişir. Vücudun en geniş yeri 1 cm, en dar yeri ise kuyruk kısmı olup, 3 -4 mm'dir. Renkleri siyah, solgun sarı, kahverenkli ve bazen yeşil renkli olabilir. Akreplerde vücut segmentasyon gösterir ve bunlarda dimorfismus yoktur. Scorpionidea 'lar sıcak ve kurak bölgelerde bulunurlar. Gececi parazitler olup, gündüzleri duvar ve tahta çatlakları arasında, kuytu yerlerde saklanırlar. Dişileri ovipardır. Ancak genellikle ovovivipardırlar. Yani uterusta şekillenen yumurtalar içinde gelişen yavrular çıkar. Akreplerin son halkasının uç kısmında bulunan iğne zehir bezeleri ile bağlantılıdır. Bu iğne ile bir canlıya soktuğunda zehiri derhal boşaltır. Zehirin felç edici etkisi vardır. Akrepler genellikle evlere girerler. Tropikal bölgelerde yaşayan bazı türleri insan ve hayvanlar için çok zehirli olup, ölümlere yol açabilirler. Akrepler kanivor artropodlardır, gıdalarını pedipalplerindeki kıskaçları ile yakalarlar. Bazı akrep türleri konaklarını soktukları yerlerde sadece lokal olarak şişliklere ve ağrılara neden olduğu halde, çok zehirli olan türleri sinir sistemi bozukluklarına, konvulsiyonlara, solunum güçlüğü ve kalpte bozukluklara neden olurlar. Akrep zehirlemesine scorpionismus ( = skorpionizm ) adı verilir. Zehirlenmelerin tedavisinde en iyi yol özel antitoksin akrep serumu kullanılmasıdır. Order: Araneidea Örümceklerde vücut cephalo-thorax ve abdomenden oluşmuştur. Abdomende segmentasyon gözükmez ve bir boğumla cephalothorax'dan ayrılmıştır. Ağızlarının yan tarafında iki eklemli ve nihayeti bir iğne ile sonlanmış olan chelicerleri vardır. Bunlar zehir bezeleri ile irtibatlıdır. Zehir iğneleri vasıtası ile canlı artropodları ısırır, zehirini akıtarak daha sonrada yerler. Pedipalpleri duyu organı olarak görev yaparlar ve ergin erkeklerde çiftleşmeye hizmet ederler. Bazı türlerinde dimorfismus görülür ve dişileri erkeklerinden biraz daha büyük olup, abdomenleri daha yuvarlaktır. Örümceklerin bazıları toprak altında bazılarıda taşların altında ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Çoğalmaları akrepler gibidir. Araneidea takımında bulunan bazı örümcek türleri insan ve hayvanlarda zehirleyici etki gösterir. Bu canlılarda ağır hastalıklar ve ölümlere yol açabilirler. Bunların toxinleri bir neurotoxin olup, özellikle merkezi sinir sitemini etkilerler. Bazı türleri ise lokal nekrozlara neden olurlar. Zehirli olan cinsleri; Latrodectus ve Loxosceles' dir. Bu örümcek cinslerinin chelicerleri ile insan ve hayvanların derilerini delerek dokulara zehir akıtmaları sonucu oluşan yerel nekroz ve genel belirtilerle karekterize olan artropod zehirlenmesine “araneismus" yada örümcek ağılaması (=örümcek zehirlenmesi) adı verilir. Latrodectus cisindeki türlerin sokması sonucu zehiri merkezi sinir sitemini etkiler ve sistemik belirtilere yol açar. Buna "Latrodectismus" yada sistemik araneismus (sistemik arachnidismus) denir. Latrodectus'ların dişisi 10-20 mm, erkeği ise 4-7 mm büyüklüğündedir. Siyah renklidirler. Abdomen üzerinde kırmızı benekler bulunur. Bunlar kuru ve çorak yerlerde, duvar çatlaklarında, ağaç kovuklarında ve kemirgen yuvalarında yaşarlar. Bu türlerin dişileri çiftleştikten sonra erkeğini öldürdüğü için bunlara kara dul adıda verilmektedir. Loxosceles türlerinin sokması sonucu hemoliz oluşur ve ısırılan yerde nekroz meydana gelir, ortaları düşer ve yerlerinde yaralar oluşur. Bu türlerden ileri gelen zehirlenmede lokal reaksiyonlar oluşur. Bu nedenle bu türlerin oluşturduğu zehirlenmeye "Loxoscelismus" ya da nekrotik araknidizm adı verilir. Loxosceles türleri sarı esmer renkte olup, bunlar genellikle evlerde, karanlık ve nemli yerlerde yaşarlar. İnsanları yüzünden, boynundan, omuz yada kolundan sokarlar. Sokulan yerde önce şişlik, içleri kanla dolu kabarcıklar daha sonrada nekrozlar oluşur. Örümcek sokmalarında ilk yardım olarak önce zehir emilir, sokulan yer kanatılır, bölge üstten sıkılır ve kan emilerek tükürülür. Yara amonyak yada potasyum permanganat ile yakılır. Serumlar verilir. Order: Acarina Bu takımda keneler ve uyuz etkenleri başta olmak üzere hekimlik yönünden önemli olan ektoparazitler bulunmaktadır. Acarina takımında bulunan artropodları inceleyen bilim dalına " akaroloji" adı verilir. Acarina takımındaki türlerin vücutları iki kısımdan oluşmuştur. Bunlar capitulum ( gnathosoma ) ve idiosoma' dır. Hatta bazı türlerde vücutları tek parçalı gibidir. Bu artropodların vücutlarında segmentasyon yoktur veya çok belirsizdir. Ağız organelleri besinleri yakalamaya yarayan bir çift pedipalp, kesici bir çift chelicer ve bunlar arasında sokmaya yarayan bir adet hipostom (rostellutrı)' dan ibarettir. Erişkinlerinde ve nymph'lerinde 4 çift, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Acarina 'larda solunum trachealarla olur yada bütün vücut yüzeyinden olur. Sinir sistemleri basittir ve göz bazılarında vardır. Bu gruptaki parazitler deri hastalıklarına (uyuz) neden olmaları ve birçok enfeksiyon etkenlerine vektörlük yapmaları (keneler) yönünden büyük önem taşırlar. Acarina takımında 6 alttakım bulunur. Bunlar; l-Suborder : Metastigmata 2-Suborder : Mesostigmata 3-Suborder : Prostigmata 6-Suborder : Holothyroidea 4-Suborder : Astigmata 5-Suborder : Nostostigmata 6-Suborder : Holothyroidea Bunlardan son iki alttakımın ekonomik önemleri yoktur. İlk 4 alttakım özellikle Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan artropodları içerir. Suborder : Metastigmata Bu alttakımda keneler yer alır. Stigmaları 4. veya 3. coxae'nın hemen yanında yada arkasında bulunur. Acarina takımının genel özelliklerini taşırlar. Hipostomları üzerinde uçları geriye dönük olan dişler bulunur. Vücutları yekpare bir kese şeklinde olup, gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Larvalarında 3 çift, nymph ve erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Nimfler olgunlarından genital organlarının olmayışı ile ayrılırlar. Erişkin ve doymuş bir dişi kenenin uzunluğu 2 cm'ye kadar ulaşabilir. Bu alt tabında Ixodidae ve Argasidae aileleri vardır. Familya: lxodidae ( Sert keneler veya mera keneleri) Bu ailede bulunan artropodlar mera keneleridir. Bu kenelerde vücut yapısı"capitulum ve idiosomadan oluşmuştur. İlk bakışta erkek ve dişi keneler birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yani sexuel dimorfısmus vardır. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür ve bütün vücutları kitin tabakası ile örtülüdür. Kenelerin dorsalinde bulunan bu sert kitini plaka scutum adını alır. Scutum erkeklerde vücudun bütün dorsal kısmını kaplarken, dişilerde, nymph ve larvalarda capitulum'un arkasında ve vücut dorsalinde küçük bir yaka şeklindedir. Ağız organelleri capitulum 'un ön tarafında yer almıştır. Capitulum; basis capituli ve bundan çıkan bir çift chelicer, chelicer kılıfı, hipostom ve bir çift palpden oluşmuştur. Chelicerler hypostomu üstten örterler ve deriyi kesmeye, delmeye yararlar. Chelicerler tarafından açılan deriye chelicerler ve hypostom birlikte girer ve daha sonra hipostom üzerindeki küçük dişcikler geriye doğru açılarak hipostomun deriden çıkması önlenir. Hypostom kenenin konaktan kan emmesini sağlayan organeldir. Chelicer'lerin yan taraftarında his organeli olarak görev yapan bir çift palp bulunur. Başın arkasında ve vücudun kenar kısmında bazı türlerde bir çift göz mevcuttur. Gözler scutumun marginal kenarına bitişik yer alırlar. lxodidlerin bazı türlerinde göz bulunmaz. Vücudun ventralinde ise bacaklar, ön tarafta genital delik, arka tarafta anüs, çeşitli oluklar, stigmalar ve erkeklerde kitinsel plaklar bulunur. Bacaklar sırası ile coxae, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus'dur. Tarsus'un uç kısmında iki adet tırnak bulunur. Tırnakların ventral yüzünde ise disk şeklinde düz yüzeylere tutunmaya yarayan pulvillum vardır. Genital delik median hat üzerinde ve ikinci coxaların ön kenarı hizasında olup, enine bir yarık şeklindedir. Nymph 'lerde genital delik kapalı olduğu halde larvalarda henüz şekillenmemiştir. Anüs vücudun arkasında yer alır ve çeşitli plaklarla kuşatılmıştır. Stigmalar 4. coxanın arkasındadır ve larvalarda bulunmaz. Bunlarda solunum vücut yüzeyi ile olur. Ixodidlerin bazı türlerinde scutumun üzeri adeta nakışla işlenmiş gibi süslüdür. Yine bazı türlerin vücudunun arka kenar kısımlarında festoons (festum) adı verilen oluşumlar vardır. Bu ailedeki keneler vücutlarının dorsalinde kitini sert bir plaka taşımalarından dolayı “sert keneler" veya biyolojilerini merada geçirdiklerinden dolayıda "mera kenelerı" olarak adlandırılırlar. Mera kenelerinin erkekleri en fazla 3-4 mm büyüklüğünde olduğu halde, dişileri kan emdiklerinde 1 cm büyüklüğüne ulaşırlar. Dişilerde scutum önde bir yaka şeklindedir. Vücudun geri kalan kısmı deri ile kaplıdır. Bundan dolayı dişiler fazla miktarda kan emebilirler. Erkeklerde ise bütün vücut kitinle kaplandığı için çok az miktarda kan emerler ve vücut genişleme göstermez. Keneler sexuel olarak çoğalırlar. Genital organlar dişilerde 2 adet ovaryum, uterus ve genital deliğe açılan vajinadan ibarettir. Ovaryum bir çok yerlerde kör keseler halinde olan sindirim kanalı ile ilişki halindedir. Bu durum kan parazitleri ile enfekte kenelerin bu parazitleri sindirim kanalından ovaryuma ve oradanda yumurtalara geçirebilmesi bakımından önem taşır. Erkeklerde genital organlar bir çift testis ve genital deliğe açılan vasa deferensden oluşmuştur. Keneler bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan artropodlardır. Sindirim sistemleri hipostomdan başlar ve bir çok kör keseler halinde bağırsaklarla devam eder. Ixodidae ailesindeki kenelerin biyolojileri Mera keneleri ilkbahar sonlarından başlar ve sonbahar sonlarına kadar aktivite gösterirler. Hayvanlarda kulak içi, kulak kepçesi, yüz, karın altı, perianal bölge ve bazende vücudun diğer kısımlarında yerleşirler. Erkek ve dişiler genellikle bir arada bulunurlar ve çoğunlukla kopulasyon kan emme esnasında olur. Erişkin. dişi keneler yumurtalarını toprak veya meraya bırakırlar. Daha çok çatlak ve yarıklara, taş altlarına ve ağaç oyuklarına bırakırlar. Yumurtalar kahverenginde ve oval şekildedirler. Türlere ve kan emmelerine göre değişmek üzere 2-18 bin yumurta bırakırlar. Yumurtlama vücudun ventral ön tarafında bulunan genital delikte olur ve bunlar yapışkan bir madde ile birbirlerine yapıştırıldıklarından bir yumurta kitlesi şeklindedirler. Erişkin dişi bir kere yumurtlar ve daha sonra kuru bir hal alır ve ölür. Yumurtadan çıkan larvalar (uygun ısı ve rutubette türlere göre değişmek üzere 3-7 günde larvalar çıkar) çayır ve otların üst kısımlarına tırmanarak, ön ayakları ile o yörede bulunan konaklara tutunurlar. Kenelerde her türün seçtiği konak türleri varsada, aç kaldıklarında başka konaklardanda beslenebilirler. Konağa tutunan larvalar kan emerek doyarlar ve gömlek değiştirerek nymph safhasına geçerler. Nymph 'ler kan emerek gömlek değiştirirler ve bunlardanda erişkinler oluşur. Erişkin keneler kan emdikten sonra çoğunlukla konak üzerindeyken çiftleşme olur. Kopulasyondan hemen sora erkekler yere düşer ve ölür. Döllenmiş dişi kene ise kan emer, doyar ve toprağa düşerek yumurtlar ve ölür Yukarıda anlatılan biyolojik gelişme genel olarak görülen bir gelişme şeklidir. Ancak lxodidae ailesindeki kene türlerinin kullandıkları konak sayılarına göre bu biyolojik gelişme değişmektedir. Sert keneler gelişmelerinde kullandıkları konak sayısına göre 3 grupta toplanırlar. 1- Bir konaklı keneler Eğer kene biyolojik gelişmesini bir konakta tamamlıyorsa bu kenelere bir konaklı keneler denir. Kenenin kan emmiş doymuş dişisi (döllenmiş ) konağı terkeder toprağa düşer, yumurtlar ve sonra ölür. Uygun ısıda yumurtalar içinde embiryo gelişir ve 3 çift bacaklı larva halini alır. Bu larvalar beyaz renkli yumurta kabuğundan dışarı çıkarak etrafta bulunan otlar üzerine tırmanırlar. Bunlar toplu iğne başının ¼’ü büyüklüğündedirler. Larvalar arka iki çift bacaklarını otlara salarlar ve ön bir çift bacaklarını ise havada sallarlar. Bu civardan geçmekte olan konaklara tutunurlar ve doyuncaya kadar konaktan kan emerler. Bu durumda toplu iğne başı büyüklüğünde ve gri bir görünüm kazanırlar. Hypostomlarını deriden çekerler ve konağın üzerinden ayrılmaksızın gömlek değiştirme evresine girerler. Bu safhada larvanın üzerindeki deri beyazlaşır ve onun vücudunun içinde nymph meydana gelir. Nympler larvanın üstderisi olan kabuğu açarak dışarı çıkarlar. Nympler şekil bakımından erişkinlere benzerler ancak genital organlar gelişmemiştir. Bu nymph 'lerde üzerinde bulundukları aynı konaktan tekrar kan emmeye başlarlar. Doyduklarında küçük bir saçma tanesi şeklindedirler. Bunlarda hypostomlarını deriden çekerler ve bulundukları konağı terketmeden bulundukları yerde gömlek değiştirme safhasına geçerler. Nymplerin üzerini örten deri bir kabuk şeklini alır ve onun içinde de erişkin kene şekillenir. Erkek ve dişi olarak şekillenen bu keneler nymphin gömlek şeklini almış üst derisini açarak dışarı çıkarlar. Yine aynı konaktan kan emmeye başlarlar. Kan emme esnasında kopulasyon olur, dişiler doyuncaya kadar kan emdikten soma konağı terkederek toprağa düşer, yumurtlar ve ölürler. Yani bu tip kenelerde kene yumurta hariç bütün yaşam dönemlerini aynı konak üzerinde geçirir. Aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş dişiler olarak ayrılırlar. Tüm gömlek değiştirmeler konak üzerinde olur. Örneğin; Boophilus annulatus ve Boophilus decoloratus türleri bir konaklı kenelerdir. 2-) İki konaklı keneler Bu tür keneler biyolojik evrimini tamamlayabilmesi için iki konak kullanır. Bu konaklar aynı veya ayrı türler olabilir. Konak üzerinde kan emmiş ve doymuş olan dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan larvalar oradan geçmekte olan 1. konak bir canlının üzerine tutunurlar. Doyuncaya kadar kan emerler ve hypostomlarını geriye çekerek, aynı konak üzerinde gömlek değiştirirler ve nymph olurlar. Aç olan bu nymphler aynı konaktan kan emerler ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştiren nymphlerden erişkinler oluşur. Aç olan erişkin keneler bu yörede bulunan 2. bir konağa tutunurlar, kan emerler ve doyduktan sonra kopulasyon olur. Döllenmiş dişiler bu konağı terkeder toprağa düşer ve yumurtladıktan sonra ölürler. Yani aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş nymph olarak ayrılır. İlk gömlek değiştirme 1. konakta, 2. gömlek değiştirme toprakta olur. Örnek: Hyalomma türleri, Rhipicephalus everts;ve Rhicephalus bursa türleri iki konaklı kenelerdir 3-) Üç konaklı keneler Bu tip keneler gelişmelerini tamamlayabiImek için üç konağa ihtiyaç duyarlar. Yumurtadan çıkan larvalar 1. konağa tutunurlar. Bunlar kan emer ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek deyiştirdikten sonra aç nymphler oluşur. Bu aç nymphler kan emmek üzere 2. bir ayrı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emip doyan nymphler konağı terkeder ve toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştirdikten sonra aç erişkinler oluşur. Aç erişkin keneler kan emmek için 3. bir aynı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emerler, doyarlar ve çiftleştikten sonra dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yani her gelişme döneminde ayrı bir konaktan beslenirler ve her gömlek değiştirme olayı toprakta olur. Örneğin; lxodes ricinus, Rhipicephalus appendiculatus, Haemaphysalis ve Dermacentor türleri gelişmeleinde üç konak kullanırlar. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan kene cinsleri şunlardır. Genus: Ixodes Genus: Haemaphysalis Genus: Boophilus Genus: Dermacentor Genus: Hyalomma Genus: Amblyomma Genus: Rhipicephalus Genus: Ixodes Ixodes 'lerin palpleri ve hypostomları uzundur. Anal oluk belirgin ve anüsü önden kuşatır. Scutum nakışlı değildir. Göz ve feston bulunmaz. Erkeklerin ventral yüzü birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış 7 alandan oluşur. Palpleri uzun raket şeklinde ve üzerinde kıllar bulunur. Bu cinste bulunan türler; lxodes ricinus, lxodes hexagonus, I. pilosus, l persulcatus ve l rubicundus'dur. Bunlardan en önemli olan tür I. ricunus olup, çoğunlukla sığır ve koyunlardan kan emerler. Avrupa'da ve Türkiye'de yaygındır ve üç konaklı kenedir. Özellikle ılıman ve rutubetli iklim bölgelerinde bulunur. Ixodes ricinus türü konağından kan emerek verdiği zararın yanısıra Babesia bovis, Babesia divergens'i sığırlara, Anaplasma ovis'i koyunlara ve Babesia canis'i köpeklere bulaştınrlar. Aynca Louping-ill virusuna, Rusya ilkbahar yaz encephalitisine ve Coxiella burnettii'ye vektörlük yapmaktadırlar. Genus:Boophilus Bunların ağız organelleri kısadır. Palpleri kısa ve çıkıntılı olup, hipostoma eşit yada kısadır. Göz ve çift anal plakları vardır. Festonları bulunmaz. Boophilus cinsinde bulunan türler; Boophilus annulatus, B. decoloratus, B. calcaratus ve B. microplus' dur. Bunlardan ülkemizde en yaygın olarak görülen tür B. annulatus'dur. Tek konaklı kenedir ve genellikle sığırlardan kan emerler. Sığırların önemli kan protzoonlarından olan Babesia bigemia, B. bovis, Anaplasma marginale, A.centrale ve Borrelia theileri (spirochaetosis)'ye vektörlük yaparlar. Genus: Hyalomma Hyalomma'ların ağız organelleri uzundur. Palpleri uzun olup, 2. palp segmenti çok uzundur. Göz, anal ve subanal plaklar vardır. Scutum koyu renklidir ve nakışIı değildir. Festonlar düzensizdir ve bir bölümü birbiriyle kaynaşmıştır. Bu cinste bulunan önemli türler; Hyalomma anatolicum excavatum, H. anatolicum anatolicum, H. marginatum ve H. detritum' dur. Yurdumuzda görülmektedirler ve yaygın kene türleridir. İki konaklı keneler olup, ruminant ve tektırnaklılardan kan emmerler bunlar konaklarına Theileia annulata, Theileria parva, T.dispar, Babesia caballi, B.equi, Coxiella burnetii (Q humması etkeni), Rickettsia bovis ve Rickettsia canari'yi naklederler. Genus: Rhipicephalus Palpleri ve hypostomları kısadır. Göz ve anal plakları vardır. Anal oluk belirgindir. Basis capituli dışa doğru çıkıntılıdır. Bu cinsteki türler feston taşırlar. Bulunan önemli türler; Rhipicephalus bursa, R sanguineus ve R appendiculatus' dur. Bulardan R. bursa çoğunlukla koyunlardan kan emerler. Bu tür Babesia ovis, Theileria ovis, Babesia bovis, Babesia equi, B. caballi, Anaplasma marginale, Rickettsia avina, Coxiella bumetii ve koyunlarda Nairobi hastalığı virusunu konaklarına bulaştırır. R. bursa türü gelişmelerini iki konakta tamamlarlar. R. sanguineus türü ise genellikle köpeklerden kan emer ve üç konaklı kene olup, ülkemizde yaygındır. Babesia canis, B.vogeli, Hepatozoon canis, Pasteurella tularensis, Rickettsia, Coxiella ve Borrelia türlerine vektölük yaparlar. R.appendiculatus ise Afrikanın tropikal bölgelerinde yaygındır ve sığırlardan kan emerek bunlara Theileria parva'yı taşırlar. Ayrıca T.mutans, B. bigemina ve Hepatozoon canis'e vektörlük yaparlar. Bu üç türden ayrı olarak Rhipicephalus capensis ve R. everisi türleri de bulunmaktadır. Genus: Haemophysalis Palpleri kısa ve 2. palp segmenti basis capituliden daha geniştir. İkinci palp segmenti uzunluğuna oranla iki misli daha geniştir. Göz ve anal plakları bulunmaz. Anal oluk belirgin değildir yada bulunmaz. Anal oluk anüsü arkadan kuşatır. Feston taşırlar. Üç konaklı kenelerdir. Bu cinse bağlı olarak Haemaphysalis punctata, H. parva, H. longicornis ve H. leachi türleri vardır. H. punctata ve H. longicornis ruminantlardan kan emerler. Bunlar B. bigemina, B. motasi, Anaplasma marginale, Anaplasma centrale ve Theileria türlerini naklederler. H. leachi türü ise köpeklerden kan emer. Sarı köpek kenesi adını alır. Köpeklere B. canis, Coxiella bumetii ve Rickettsia conori ' yi bulaştırırlar. Genus: Dermacentor Bu cinsteki kene türlerinin palpleri kısa ve basis capitulinin hizasındadır. Palpleri geniştir. Gözleri vardır, anal plakları yoktur. Scutumları renkli ve nakışlıdır. Bu cinse bağlı türlerin çoğunluğu üç konaklıdır. Genellikle tektırnaklılardan ve köpeklerden kan emerler. Bulunan türler; Dermacentor andersoni, D. reticulatus, D, marginatus, D. niveus, D. occidentalis ve D. variabilis'dir. Bunlardan D. marginatus ve D. reticulatus ülkemizde yaygındır. Bu türler Babesia caballi, B. equi ve B. canis'e vektörlük yaparlar. Genus: Amblyomma Palpleri uzun ve hipostomları kalındır. Gözleri vardır ve anal plakları yoktur. Scutumlarının üzeri nakışlıdır. Festonları vardır ve bunlar arasında kaynaşma yoktur. Türkiyede görülen türü Amblyomma variegatum'dur. Üç konaklı kenedir. Sığırlara Theileria mutans'ı bulaştırır. Bu cinse bağlı olarak A. americanum, A. hebraeum ve A. maculatum türleride bulunur. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan bu cinslerden başka sürüngenlerde bulunan Aponomma ve evcil ve yabani hayvanlarda bulunan Rhipicentor cinsleride bulunmaktadır. Familya: Argasidae Bu ailedeki keneler mesken keneleri olarak bilinirler. Mesken keneleri ahır, ağıl ve kümesIerde bulunur ve buraya giren hayvanlardan kan emerler. Genel morfolojik ve biyolojik özellikleri yönünden mera kenelerine benzerler. Ancak bazı farklılıklarda vardır.Ixodidae ailesi ile aralarındaki bu farklılıklar verilerek mesken kenelerin özellikleri anlatılacaktır. Morfolojik Farklılıklar 1. Ixodidae'lerde capitulum dorsalden bakıldığında vücudun ön tarafında bir çıkıntı yapmış şekilde görüldüğü halde, Argasidae'lerde larva dönemleri hariç capitulum ventralde yer alır ve bu nedenle dorsalden bakılınca görülmez. 2. Ixodidae'lerde scutum vardır. Erkeklerde scutum tüm vücudu örter ve fazla kan ememezler. Bunların dişi, larva ve nymph 'lerinde scutum önde yaka şeklindedir ve fazla kan emerler. Argasidae'lerde ise scutum yoktur. 3. Ixodidae'lerin erkeklerinin ventralinde görülen kitini plaklar, Argasidae'lerde yoktur. 4. Ixodid 'lerin palpleri köşelidir. Argasid 'lerin ise silindiriktir. 5. Ixodidae ailesindeki kenelerin ayak uçlarında pulvillum adı verilen yastıkçıklar bulunur. Bu nedenle bunlar cam ve fayans gibi düz zeminlere tırmanabilirler. Ancak Argasidae'lerde pulvillum yoktur. 6. Ixodidae'lerin dorsalinde bulunan scutum nedeni ile özellikle kan emmiş olan erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Argasidae'lerde ise böyle bir farklılık bulunmaz. 7. Ixodidae'lerin arka taraflarında feston vardır. Argasidae'lerde yoktur. 8. Mera kenelerinin bazı türlerinde göz vardır. Gözler büyüktür ve scutumun ön kenarının iki yanında bulunur. Mesken kenelerinde göz vardır. Bunlarda vücudun ventralinde ve ön kısmının iki yanında bulunur. 9. Ixodidlerde stigmalar büyüktür ve 4. coxanın arkasındadır. .ArgasidIerde ise stigmalar küçüktür ve 4. coxanın önündedir. ıo. Ixodidlerde erkek ve dişi büyüklük ve scutumun konumuna göre ayrılır. Erkekler dişilere göre daha küçüktür. Scutum erkeklerde tüm vücudu örter. ArgasidIerde ise erkek ve dişi genital deliğin morfolojik özelliğine göre ayrılır. Erkeklerde genital delik at yarık şeklinde olduğu halde, dişilerde enlemesine bir yarık şeklindedir. ll. Sert kenelerin dişilerinde basis capituli üzerinde poros area vardır. Yumuşak kenelerin dişilerinde poros area yoktur. Biyolojik Farklılıklar l. Ixodidae aileasindeki keneler doğada, özellikle açık yerlerde ve meralarda gelişmelerine karşılık, Argasidae türleri ahır, ağıl ve kümes gibi kapalı ve örtülü yerlerde gelişirler. Bunun için Ixodidae ailesindeki kenelere mera keneleri, Argasidae ailesindeki kenelere ise mesken keneleri adı verilir. 2. Mera kenelerinin hemen hepsi memelilerin parazitidirler. Ancak 2 ve 3 konaklı olan bazı türleri kanatlılardan da kan emebilir. Bunun aksine Argasidae türlerinin bir kısmı genellikle sadece kanatlılardan bir kısmı ise memelilerden kan emerler. 3. Ixodidae türleri konakçıya tutunduğunda iyice doyuncaya kadar kan emer, gömlek değiştirir. Yumurtlar ve ölür.Ancak argasidae türleri konaklarından azar azar ve kısa süreli olarak kan emerler ve her seferinde nisbeten az sayıda (200-300 adet) yumurtlar. Fakat yumurtlamadan soma ölmezler ve bir kaçkez yumurtlayabilirler. 4. Ixodidae türleri konaklarından doyuncaya kadar sabit olarak kalırlar. Argasidae türleri ise geçici ve gezicidirler. 5. Mera kenelerinde bir nymph safası vardır. Argasidae'lerde ise bir kaç nymph safhası vardır ve bunlarda bütün gömlek değiştirmeler konak dışında meydana gelir. 6. Mera keneleri açlığa mesken kenelerine göre daha dayanıksızdırlar Ixodidler 1-2 yıl, Argasidler ise 9-10 yıl aç kalabilirler. Argasidae ailesindeki keneler vücutlarının üzerinde kitini plakların olmamasıyla "yumuşak keneler" ve biyolojik gelişmelerini barınaklarda geçirdiği içinde "mesken keneleri" olarak adlandırılırlar. Argasidae ailesindeki kenelerin larva. nvmoh ve eriskinlerinin avrımı: Organ Larva Nymph Erişkin Bacak 3 çift 4 çift 4 çift Peritrem Yoktur Vardır Vardır Capitulum Anteroterminal Anteroventral Anteroventral Genital Delik Yoktur Yoktur Vardır * Erkeklerde dar ve yarım ay şeklinde, dişilerde ise kabarık, geniş ve enine bir yarık şeklindedir. Argasidae ailesinde bulunan kene cinsleri: Genus: Argas, Genus: Ornithodoros (= Ornithodorus), Genus: Otobius Genus: Argas Bu genustaki keneler genel olarak kanatlıların parazitidirler. Vücutları ince yapılı, ovalimsi, dorso-ventral yassı, ön uçları daralmış ve arka uçları geniş ve yuvarlağımsıdır. Bu kenelerin dorsal ve ventral yüzünü ayıran bir çizgi bulunur. Bu çizgi Argaslarda oldukça ince olup, kenenin kan emip doymasına rağmem keskin bir şekilde kalır. Gözleri yoktur. Dorsal yüzlerinde çok sayıda ufak ve yassı dairemsi çukurlar bulunur. Argas cinsine bağlı olarak bulunan türler; Argas percicus: Kanatlılardan (tavuk, bindi, kaz gibi) kan emerler. Ördeklerde kene toksikozuna neden olmaktadır. Argas reflexus: Güvercinlerin parazitidir. Argas sanchezi: Kanatlılardan kan emer. Agas radiatus, Argas miniatus ve Argas mianensis türleride kanatlı keneleridirler. Bunlardan en yaygın olanları A. persicus ve A. reflexus' dur. Argas türleri kan emecek kanatlı bulamadıklarında evcil memelilerden ve insanlardan da kan emebilirler. Biyolojik gelişmeleri Argas türlerinin erginleri kanatlı barınaklarının tahta aralıkları, tünek çatlakları ve çatısında güvercin barındıran veya kuş bulunduran evlerin çatı kısımlarında bulunurlar. Buralarda çatlak ve yarıklara saklanırlar. Buralarda çiftleşirler. Döllenen dişi kan emmek için konağına saldırır, kan emer ve doyduktan sonra konağından ayrılarak çatlak ve yarıklara çekilirler ve buralarda yumurtlarlar. Dişiler kan emek için birkaç kez konağına saldırır ve her kan emişten sonra yumurtlar. Yumurtalardan uygun ısıda yaklaşık 3 hafta sonra larvalar çıkar. Larvalar konaklarına tutunarak kan emer ve doyduktan sonra kanağı terkeder ve bir hafta içinde gömlek değiştirir. Bunun sonucu oluşan 1. nymph'ler tekrar kanaklarına saldırır, kan emer doyar ve konaklarından ayrılarak değişik yerlere saklanırlar. Buralarda yaklaşık bir ay içinde 2. nymph olur. Bunlarda konaklarından kan emer, doyar ve konaklarını terkederek gizlenirler. Argas persicus'da 6-8 hafta sonra, A. reflexus'da ise bir yıl sonra erişkin kene haline gelirler. Bu kenelerin kan emme süreleri 2 saat kadardır. Konaklarından sadece geceleri kan emerler. Ayrıca ülkemiz iklim şartlarında kışın aktivite göstermezler. İlkbaharda havalar ısınınca aç döllenmiş dişi kan emerek biyolojik gelişmeyi başlatır. Argasidae ailesindeki kene türleri kümesIerde bulunan kanatlıların üzerine gelerek bütün gelişme dönemlerinde kan emerler. Özellikle geceleri hayvanları rahatsız ederler. Kanatlılarda huzursuzluğa ve dolayısı ile verim düşüklüğüne neden olurlar. Ayrıca ağır enfestasyonlarda anemi şekillenir. Yine A. persicus türü ördeklerde kene felcine neden olabilir. Argas türleri Anaplasma marginale, Aegyptionella pullorum, Borrelia anserina'nın (Spirochaetosis etkeni ) vektörlüğünü yaparlar. Bu cinse bağlı keneler kümesIere giren insanlarada saldırabilir ve kan emerler. Genus:Ornithodorus Bu cinste bulunan kenelerin yan kenarları yuvarlağımsıdır. Lateralde vücudun dorsal ve ventral yüzünü ayıran çizgi bulunmaz. Vücut dorso-ventral olarak yassılaşmıştır. Aç iken vücudu ince ve kenarları yukarı doğru kıvrılmıştır. Kan emmiş olanlarda ise kenarları yuvarlaklaşmıştır. Elipsoidal şeklinde olup, bazı türlerinde vücudun iki yanının ortası hafif içeri doğru çekik (konkav)dir. Erişkinlerin dorsalinde değişik kıvrımlar vardır. Göz çoğu türlerde bulunur. Bu cinse bağlı türler; Omithodorus laharensis, O. Moubata, O. turicata'dır. Bunlardan yaygın olan ve Türkiye'de de görülen tür O. lahorensis'dir. Bunlar ağıllarda saklanırlar. Toprak veya balmumu renginde olup, koyun ve keçilerden kan emerler. Ayrıca diğer hayvanlardan ve insanlardan kan emebilirler. Koyun ve keçiler bütün yaz mevsimini merada geçirip kış geldiğinde ahır veya ağıllara alındığında keneler bunların üzerine gelirler. Bunun için Ornithodorus 'lara kış kenesi adı verilir. Biyolojileri: Erişkinleri ağıllarda bulundukları çatlak ve yarıklarda çiftleştikten sonra erkekler ölür, dişiler kan emmek için konaklarına tutunurlar ve kan emerler. Doyduktan sonra konaklarını terkeder ve saklanırlar. Saklandıkları yarıklarda yumurtlarlar. Mayıs-Ağustos aylarında yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan yaklaşık bir ay sonra larvalar çıkar. Sonbahar başlarında çıkan larvalar, bu mevsimde havaların soğumasıyla ağıla sokulan hayvanlara saldırır ve kan emerler. Doyduktan sonra konağı terketmeksizin gömlek değiştirir ve l.nymph'ler oluşur. Daha sonra sırası ile konak üzerinde 2.ve 3. nymph'ler meydana gelir. Kan emip doymuş olan 3. nymph 'ler konaklarını terkederler ve saklanma yerlerinde gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Larvadan 3 nymph safhasına kadar olan dönem bir ay kadar sürer. Bir dişi kene bir kopulasyondan sonra hiç çiftleşmeden 2 yıl fertil yumurta bırakabilir. Erişkinler kan emmeden 10-l2 yıl yaşayabilirler. Ornithodorus türleri de geceleri konaklarından kan emerler. Bunlar her gelişme formlarında hayvanların boyun, sırt, vücudun yan taraftan ve kuyruk sokumu bölgesimde yapağı yada tiftik arasında bulunarak bu bölgelerin derisinden kan emerler. Bunun için hayvanlara ilk bakıldığında keneler görülmezler. Keneleri görmek için yapağı aralanarak el bu kısımlarda dolaştırılır ve parmak uçları ile kenelerin varlığı anlaşılır. Çok sayıda olduklarında hayvanlarda kondüsyonun düşük olduğu kış aylarında kan emerek anemiye sebep olurlar ve ekonomik kayıplara yol açarlar. Ornithodorus lahorensis Rickettsia, Tularemi ve bazı Trypanosoma türlerini taşırlar. Ayrıca bu cinse bağlı türler Q- humması etkeni olan Coxiella bumetii'yi naklederler. Konakçı bulamadıklarında insanlara saldırarak kan emerler ve onlarda bazen toksikasyon, felç ve ölümlere yol açabilirler. Genus: Otobius Otobius megnini türü Kuzey ve Güney Amerika, Güney Afrika ve Hindistan' da bulunur ve kulak kenesi olarak adlandırılır. Larva ve nymph 'leri çoğunlukla köpeklerin kulaklarında parazitlenir. Ancak diğer evcil hayvanlar, yabani hayvanlar ve insanlarda bulunabilir. Larvaları doyduklarında hemen hemen küreseldirler. Nymphleri orta kısımlarında daha geniştir. Bu cinsin erişkinleri parazit değildir. Erişkinleri beslenmezler ancak dişileri 500-600 kadar yumurtayı yiyecek depolarının altlarına, taş ve duvar çatlaklarına bırakırlar. Bunlar konaklarından kan emerek irritasyona ve yangıya neden olurlar. Sekunder bakterilerin işe karışması ile de daha da komplike olurlar. Verim düşüklüğüne neden olurlar. Ağır enfestasyonlarda kulak içinde paket halindeki larva ve nymphlerin görülmesi ile tanı konulur. O. megnini'den ayrı olarak tavşanlarda bulunan diğer bir türde O. lagophilus' dur. Özellikleri O. megnini 'ye benzer. Kenelerin Zararlı Etkileri 1. Kan emmeleri veya kan emdikten sonra kanamanın uzun bir süre devam etmesi sonucu anemiye neden olmaları. Bu etkileri ağır enfestasyonlarda görülür. Tek bir dişi kene günde 0.5- 2 ml kan emebilir. Böylece kenelerle enfeste hayvanlarda verim düşer ve hatta ölüm olayları görülebilir 2. Kenelerin konakları üzerinde yaralayıcı etkileri vardır. Kene kan emmek için deriyi soktuğunda deriyi delerek yaralanmalara ve dermatozlara neden olurlar. Ağır enfetasyonlarda bu yaralar piyojen bakterilerle sekunder olarak enfekte olurlar ve kene piyemisi şekillenir. Ayrıca bu gibi enfekte yaralar myiasis etkenlerini ortama davet eder. Myiasis etkenleri yumurta ve larvalarını buralara bırakırlar. Böylece sekunder hastalıklara ortam hazırlarlar. Deri kalitesi bozulur ve verim kaybı oluşur. 3. Kenelerin konakları için bir etkileride paralizIere neden olmalarıdır. Ixodes ve Dermacentor gibi kene türlerinin nymph ve özellikle erişkin dişilerinin tükrük salgısında bulunan toksin kene felcine neden olur. Arka ayaklardan başlayan ve öne doğru yayılan ve hatda ölümle sonuçlanan felç olayı oluşur. Bu toksin solunum ve sinir sistemini etkilemektedir. Kene felci ( tick parlysis) insanlarda özellikle çocuklarda ve evcil hayvanlarda görülmektedir. 4. Kene toksikozuna neden olmaları Hyalomma cinsine bağlı türler tarafından oluşturulur. Erişkin kene tarafından oluşturulan toxin ruminat ve dumuzlarda mukoz membranların hiperemisi ve yaş egzama ile karekterize terleme belirtilerine yol açar. Ayrıca Argas persicus türü ördeklerde kene toksikozuna neden olabilmektedir. 5. Kenelerin en önemli etkilerinden biride çeşitli hastalık etkenlerine vektörlük yapmalandır. Keneler protozoonlar, viruslar, bakteriler, riketsiyalar, spiroketler ve helmintlere biyolojik veya mekanik taşıyıcılık yaparlar. Paraziter enfeksiyonlardan Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Babesia ve Theileria etkenlerini nakletmeleri yönünden büyük önemleri vardır. Keneler bu hastalık etkenlerini iki şekilde naklederler.Bunlar; Transstadial nakil: Kenenin bir gelişme döneminde kan emerken aldığı hastalık etkenini bir sonraki gelişme döneminde kan emerken konağına aktarmasıdır. Üç konaklı keneler larva safhasında aldığı etkenleri nymph evresinde kan emdiği konağa aktarır. Nymph döneminde aldığı etkenleri ise erişkin safhada kan emdikleri konağa aktarırlar (iki konaklı kenelerde de bu durum görülür.). Hyalomma türlerinin Theileria annulata'yı nakletmeleri örnek olarak verilebilir. . Transovarial nakil: Tek konaklı kenelerde etkenler kenenin yumurtalarına geçer. Yumurtadan çıkan larvalar enfekte olduğu için bu dönemde kan emerken etkenleri konağa nakleder. Boophilus türlerinin Babesia türlerini nakletmesi transovarial nakildir. Kenelerin hastalık etkenlerini nakletmelerindeki yüksek potansiyeli şu özelliklerinden ileri gelir: 1. Sabit ve yavaş olarak kan emerler. Bu sırada konağı ile birlikte taşınarak geniş bir alana dağılırlar. 2. Çevre şartlarına oldukça dayanıklı olup, kolay kolay etkilenmezler. 3. Doğal düşmanları oldukça azdır. 4. Kene türlerinin çoğunluğu geniş bir konakçı spektrumuna (euroxene)sahiptir. Bu nedenle aç kalma ve ölme sorunları daha azdır. 5. Keneler uzun süre yaşarlar ve açlığa oldukça dayanıklıdırlar. 6. Kenelerin yüksek üreme güçleri vardır. Bazı türler 18.000'ne kadar yumurta bırakabilirler. 7. Birçok kene türü hastalık etkenlerini tansovarial olarak yeni nesillerine aktarırlar. Böylece bir enfekte keneden binlerce yeni enfekte nesiloluşur. Lyme hastalığı: Bu hastalığın etkeni spiroketalardan olan Borrelia burgdorferi'dir. Köpek, at, sığır, koyun, kedi ve insanlarda bildirilmiştir. Hastalığın vektörlüğünden birinci derecede sorumlu olan tür lxodes ricinus' dur. Bu mera kenesi türü etkenle bir defa enfekte olduktan sonra bütün ömürleri boyunca bulaşık kalırlar. Transstadial (%80) ve transovarial (%20) olarak nakledilirler. Lyme enfeksiyonunda ilk klinik belirti deride oluşan Erythema Chronicum Migrans (ECM)'dır. Bu klinik bulgu hastalık için patognomonik lezyon olup, deri döküntüsü şeklindedir. Buna yerel bir lenfbezi büyümesi, ateş ve halsizlik de eşlik edebilir. Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kas iskelet sistemi ile ilgili belirtiler görülür. Suborder: Mesostigmata Mesostigmata alt takımındaki akarlar oldukça küçük olup, 1-2 mm büyüklüğündedirler ve kenelere benzerler. Vücutları gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Stigmaları bir çift olup, coxae'ların lateralinde yer alır. Bu alt takımda önemli olan aile; Familya: Dermanyssidae Bu aileye bağlı bulunan cinsler; Genus: Dermanyssus Genus: Pneumonysus Genus: Ornithonyssus Genus: Ophionyssus Genus: Allodermanyssus Genus: Varroa Genus: Dermanyssus Bu cinste bulunan ve yaygın olarak görülen tür Dermanyssus gallinae' dir. Bu türün erişkinleri 0.5-1 mm büyüklüğündedir. Vücudu oval şekilde ve ön tarafında ince uzun yapıda ağız organelleri bulunur. Vücudun dorsal kısmı yaka şeklinde küçük bir kitinle örtülüdür. Erişkinlerinde ve nymphlerinde 4 çift bacak bulunur. Uzun bacaklıdırlar. İdiosoma seyrek ve kısa kıllarla örtülüdür. Bu parazit tüm kanatlılardan kan emer ve fırsat buldukça da insanlara saldırabilir. Bu akarlar beyaz, gri veya siyah renkte olmalarına rağmen kan emince kırmızı renk alırlar. Bu nedenle tavukların kırmızı akan ya da "tavuk kırmızı biti" olarak adlandırılır. Bunlar kümesIerde hayvanların üzerinde ya da meskenlerde çatlak ve aralıklarda kum yığını halinde bulunurlar. Dişileri yumurtalarını buralara bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar gömlek değiştirirler ve I. nymph 'ler oluşur. Bunlar konaklarından kan emerler, gömlek değiştirirler ve 2. nymph'ler meydana gelir. Bunlarda kan emer ve gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Biyolojileri optimal şartlar altında 7 günde tamamlanır. Erişkinler kan emmeksizin 4-5 ay canlılıklarını korurlar. Dermanyssus gallinae'nin erişkin ve nymph'leri konaklarından kan emerler. Larvaları ise beslenmezler. Dermanyssus gallinae'nin erişkinleri ve nymph'leri değişik zamanlarda ve periyodik olarak kanatlılardan kan emerler. Gündüzleri ise kümesIerde saklanırlar. Evlerin çatısındaki güvercinlerde bulunduklarından buradan insanlara geçebilirler. Ayrıca kümese giren insanlara da saldırırlar. Bu parazitler özellikle yazın aktivite gösterirler ve uygun şartlarda çok çabuk ürerler. Konaklannı irrite ederek huzursuzlandınr ve kan emerek anemiye sebep olurlar. Bu durum yumurta verimlerinin düşmesine ve et verim kaybına yol açar. Ağır enfestasyonlarda ölüm olayları görülebilir. Bu ektoparazit türü kanatlıların spirochetosis etkeni olan Borrelia anserina'ya vektörlük yapar. İnsanları sokması sonucu deride kızarıklık, lokal olarak şişlikler, lokal ya da yaygın allerjik bozukluklar ve kaşıntıya neden olurlar. Bu parazit türüne kuş akarcığı adı da verilmektedir. Genus: Ornithonyssus (=Bdellonyssus, Liponyssus) Bunlar şekil ve biyolojileri bakımından Dermanyssus 'lara benzerler. Ancak bunların Vücudunda çok daha fazla uzun tüyler bulunur. Kanatlılardan, fare ve ratlardan kan emerler. Bunlara keme akarcığı adı verilir. Kan emmemişleri kirli sarı renkli olduğu halde, kan emrniş olanlan kırmızı - boz renktedir. Erişkinleri oval ve 1 mm uzunluğundadır. İnsanlara saldırdıklarında özelikle çocuklarda şiddetli yanma ve kaşıntıya neden olurlar. Bu cinste bulunan türler; Ornithonyssus sylviarum, O. bursa ve O. bacoti'dir. Fareler arasında rickettsia etkeni olan Rickettsia acari'yi naklederler. Genus: AlIodermanyssus Önemli tür Allodermanyssus sanguineus' dur. Bunlar fare ve ratlarda bulunurlar. Özellikle evcil rat ve farelerden kan emerler. Bunun için ev fare akarı adını alırlar. Biyolojileri Dermanyssus'lara benzer. Bu tür fare ve ratlar arasında veya bunlardan insanlara riketsiyal çiçek etkeni olan Rickettsia akari'yi vektörlük yaparak bulaştırırlar. Genus: Pneumonyssus Pneumonyssus cinsine bağlı türlerden P. caninum köpeklerin burun yollarında ve nasal sinuslarda, P.simicola ise maymunların bronşlarında parazitlenir. Biyolojileri iyi bilinmemektedir. Bulaşmanın direkt temasla olabileceği kaydedilmiştir. Genus: Ophionyssus Bilinen tür Ophionyssus natricis'diro Yılanların akarıdır. Sarımsı kahverengindedirler. Ancak kan emdiklerinde koyu kırmızı renk alırlar. Biyoloji ve beslenme özellikleri Dermanyssus 'lara benzer. Ağır enfestasyonlarda anemi, zayıflama ve ölüme yol açarlar. Ayrıca yılanların bakteriyel bir patojeni olan Aeromonas hydrophila 'yı mekanik olarak naklederler. Yılanların diğer akarları olan Entonyssus ve Entophionyssus cinsleri trachae ve akciğerlerde parazitlenirler. Genus: Varroa Species: Varroa jacobsoni (Arı akarı) Ergin dişileri 1.2 mm uzunluğunda ve 1.5 mm enindedir. Vücutları dorso-ventral olarak yassıdır. Dişi varroa 'lar enine ovalimsi, erkekler ise yuvarlağımsıdır. Erkek varroa 'lar 0.8 mm uzunlukta ve 0.7 mm enindedir. Dişi akarlar açık veya koyu kahverenklidirler, erkekler ise beyaz gri veya sarımtrak renklidirler. Ergin dişilerde sırt kısmı hafif dış bükeydir. Vücut sert kitini tabaka ile örtülüdür. Dorsalden bakıldığında ağız organelleri ve bacakları iyi görülmez. Vücut gnathosoma ve idiosoma olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Ağız organelleri delici ve emici tiptedir. Bir çift cheliserleri vardır. ve bu arı derisinin delinmesinde rol oynar. Bunların kenarında bir çift pedipalp bulunur. Erişkin varroalarda 6 eklemli 4 bacak bulunur. Erkek akarların ağız organelleri hemolenf emmeye elverişli değildir. Dişileri ise uygun ağız organelleri ile arı yavrularının ve erişkin arıların hemolenfini emer. Varroa jacobsoni'nin vücudunun sırt kısmında ve yanlarında diken gibi kıllar bulunur. Bu kıllar akarın arı üzerinde durmasını sağlar. Bu tür arıların genellikle baş ve thorax arasına yerleşir. Solunum çok iyi gelişmiş olan trake sistemiyle olur. Biyolojileri: Varroa jacobsoni'nin biyolojisi ilkbaharda arı larvasının yetiştirilmeye başlamasıyla başlar ve sonbaharda son genç işçi arılar çıkıncaya kadar devam eder. Kışı ergin dişi olarak geçirir. Bu akar erkek arılar üzerinde yaşar. Üreme için özellikle erkek arı gözlerini seçer. Varroa 'ların erkek arıları tercih etmelerinin bir çok nedenleri vardır. Bunlar; erkek arı larvalarının kapalı göz içinde kaldıkları sürenin daha uzun olması, kovanda erkek arı gözlerinin daha çok peteklerin alt ve yan kenarlarında bulunması, erkek arı larvalarının dişilerden daha fazla besinle beslenmesi ve hormonal etki gibi faktörlerdir. Kışı ergin arılar üzerinde geçiren döllenmiş dişi parazitler ilkbaharda gelişmekte olan 5-6 günlük larvaların bulunduğu petek gözlerine, gözler kapatılmadan 1-2 gün önce girerler. Dişi akar larvanın hemolenfini emer ve 2-9 adet yumurtasını buralara bırakır. 2-3 defa bulunduğu yere yumurtlayabilir. Yumurtalardan 24 saat sonra 3 çift bacaklı larvalar çıkar. Bunlar 2 gün sonra gömlek değiştirerek 1. nymph (protonymph) olur. Bu 4 çift bacaklı 1. nymphler larvanın hemolenfini emer ve gömlek değiştirerek 3-5 günde 2. nymph (deutonimf) ler oluşur, 2. nymph dönemi 1-2 gün sürer ve bunlar arı pupasının kan sıvısı ile beslenirler. Bunlardan da erişkin akarlar oluşur. Dişi varroa 8-10, erkek erişkin ise 6-7 günde yumurtadan oluşur. Ergin erkek ve dişi akar petek gözlerinde çiftleşir ve erkekler kapalı göz içerisinde ölürler. Bunun için arılar üzerinde erkek varroalara rastlanmaz. Çiftleşmiş genç dişi varroalar ise gözler içerisinde genç arıya tutunarak beslenmelerini sürdürürler ve arıyla birlikte gözden çıkarlar. Döllenmiş olarak gözden çıkan varroalar 5 gün sonra yumurtlamaya başlarlar. Yani bu akarlar bir süre sonra tekrar yavru gözlerine dönerek yumurtlamaya başlarlar. Erişkin dişi akarlar yazın 2-3 ay, kışın ise 5-8 ay yaşamlarını sürdürürler. Varroa'ların üreme potansiyelleri çok yüksektir. Bir nesilden diğer neslin oluşmasına kadar geçen süre yaklaşık 7 gündür. Erkek arılarda ise biyolojik gelişme 24 gün olduğundan, bir nesil arı oluşana kadar varroalarda 3 nesil meydana gelmektedir. Varroaların yaşaması ve çoğalması için mutlaka bal arısının hemolenfini emmesi gerekmektedir. Bulaşması: Bulaşma daha çok arıdan arıya olmakla beraber bunda gezginci ancılığında rolü vardır. Türkiye'ye Bulga.rİstan'dan geçtiği ve Trakya yöresinden de Ege bölgesine yayıldığı ve göçer ancılar vasıtasıyla bütün illerin bulaşık olduğu bildirilmiştir. Bulaşmada arıcılarında rolü vardır. Bulaşık arı kolonilerinden sağlıklı ailelere yavru ve genç işçi arı verilmesiyle, ailelerin kontrolsüz birleştirilrneleri ile ve işçi arıların çiçekten çiçeğe konarken akarı oralara taşımasıyla olmaktadır. Klinik belirtiler: Arı varroasis'ine neden olan Varroa jacobsoni ergin an ve larvaların hemolenfini emdiği için, yavru arı ve ergin anlara zarar verirler. Arılar güçsüz düşerler ve akarlardan kurtulmak için büyük gayret sarfederler ve bunun sonucunda da huzursuz olur ve uzun bir can çekişmesinden sonra ölürler. Ölümler kovan dışında olur. Enfeste arılar iyi uçamazlar. Sıcak havalarda enfeste arılar kovan uçuş deliğinin önünde sürünürken görülürler. Bu akarlar beslenirken yaralar açarlar ve bu yaralardan bakteriyel etkenler arılara girerek septisemiden ölüme neden olurlar. Ayrıca varroasis'de etkenler erkek arılar üzerinde daha yoğun bulunduklarından, kovanda erkek arı sayısı belirgin sayıda azalır ve cinsel güçleri düşer. Yine ana arı ve işçi arıların ömürleri kısalır ve işçi arılar normalden daha küçük olurlar. Arı larvaları rahatsız oldukları için petek gözünden dışarıya çıkarlar ve kovan dip tahtasının üzerine düşerler ve hatta bunlardan oluşacak arılarda da anomaliler oluşur. Bazen ölü larvalar dışarıya atılamazlar ve gözler koyu renkli olup, deliklerin çerçevesi beyazlaşmıştır. Arılarda yüksek kayıplar kışın ortaya çıkar. Ana arının yumurtlama yeteneğinin azalması ve işçi arıların beslenme yeteneklerinin bozulması ile ekonomik kayıplara yol açarlar. Varrosis’ de teşhis: Kovanın dip tahtası üzerine konan kağıt üzerine düşen akarları toplayıp inceleyerek, kapalı erkek yavru gözleri ince uçlu bir pensle açılarak dışarı çıkarılan larvaların üzerinde akarlar aranarak konulur. Erişkin dişi akarları çıplak gözle görebiliriz. Ancak nymphler için büyüteç yada en iyisi stero -mikroskop altında incelenmeyle teşhis edilir. Ergin arılar üzerindeki varroaları görmek için ise 200 kadar arı örneği bir fırça ile toplanır. Kavanoza konan bu örnekler üzerine sıvı deterjanlı sıcak su dökülür. Arılar tel süzgeçle sallanarak ayrılır ve dipteki tortuda parazitler aranır. Ayrıca arılar etilasetat ile öldürülür, alkolde yıkanır ve akarın an üzerinden ayrılması sağlanır. Çöküntü stero- mikroskopta incelenir. Kontrol: Varroasis'e karşı kimyasal mücadele erken ilkbahar ve geç sonbahar aylarında yapılır. Bu zamanlarda kovandaki bal miktarı az olduğu için kullanılan ilacın bala geçmesi gibi bir sorunun da önüne geçmiş olunur. ilaçlama için en uygun zaman arıların kovana döndükleri güneş batımından sonraki akşam üzeri yapılır. Bunun için gaz halinde kullanılan fumigantlar, toz şeklinde kullanılan ilaçlar, kontakt etkili ilaçlar ve şurup, kek gibi oral yolla etkili ilaçlar olarak gruplandırılan insektisit ve akarisitler kullanılır. Bunun için ülkemizde kullanılan ilaçlar; Perizin (Diethyl-thiophosphate), Folbex-VA (Bromopropylate), Varation-TKV (Malathion % 0.1), Varroacide ( Amitraz ), Vamitrat- Va ( Amitraz ) ve Apistan ( trifuoromethyl, sentetik pyretroiddir )'dır. Kontrol'de ayrıca biyolojik mücadele ve fiziksel mücadele metotlarıda kullanılmaktadır. Suborder: Prostigmata Bu alt takımdaki parazitlerin stigmaları gnathosomanın kaidesinde bulunur. Bulunan aileler; Familya: Trombiculidae Familya: Cheyletiellidae Familya: Demodicidae Familya: Myobiidae Familya: Pediculoididae Familya: Psorergatidae Familya: Tarsonemidae Familya: Trombiculidae Bu aileye bağlı Trombicula, Neotrombicula ve Leptotrombicula cinsleri bulunur. Bu cinslere bağlı türler ise T.dicoxale, T.minor, T.sarcina, T.akamushi ve N. autumnalis'dir Bunlardan yurdumuzda koyun ve sığırlarda saptanmış olan tür Trombicula dicoxale'dir. Ayrıca ülkemiz için en önemli türlerden birisi de N autumnalis' dir. Bu ailede bulunan türlerin erişgin ve nymph 'leri mera ve çayırlarda, kırsal, çalılık ve taşlık yerlerde serbest olarak yaşarlar. Bu evreleri parazit değildir. Ancak larvaları insan ve hayvanlardan lenf sıvısı emerek parazitlenirler. Erişkinleri 2 mm büyüklüğünde, gnathosoma üçgen şeklinde ve vücut cephalo-thorax abdomen şeklindedir. Vücut abdomenden sonra bir boğumlanma ile ayrıImıştır. Erişkin ve nymph 'lerinde görülen bu boğumlanma larvalarda görülmez. Erişkinleri beyaz sarımtrak renklidir ve vücutları sık kıllarla örtülüdür. Şeliserleri tırnak biçiminde ve uçları sivridir. Larvaları 0.2 -0.5 mm büyüklüğünde ve vücut toparlağımsıdır. Larvaların üzeri ince tüylerle kaplı olup, sarıdan kırmızı turuncuya kadar değişen renkte ve dorsal kısımda küçük bir kitini plaka taşırlar. Biyolojik gelişmeleri şöyledir. Trombikulid yumurtaları erişkinler tarafından toprağa veya otlar üzerine ilkbahar aylarında bırakılır. Yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar. Bu larvalar bulunduğu ortamdaki kuşlara, reptillere ve memelilere saldırırlar. Larvalar fare gibi küçük omurgalı konaklarda kulaklara yerleşebilir. Buralarda şeliser ve hipostomlarını deriye sokarak beslenirler. Bu esnada tükrüğe benzer bir madde salgılarlar. Larvalar daha sonra yere düşer ve dinlenme dönemi olan deutonimfler oluşur. Daha sonra ikinci dinlenme dönemi olan tritonimfler meydana gelir ve bunlarda erişkin akarcıklar haline geçerler. Trombicula larvaları bulundukları yerlerde başta tavşan, kemirgenler ve kuşlar olmak üzere değişik memeli hayvanlara ve insanlara sadırırlar. Bunlar özellikle ayak kısımlarında, şeliserleri ile tutunduğunda dermatitlere neden olurlar. Uyuz benzeri belirtiler ortaya çıkar. Sokulan yerde ortaları solgun, kenarları hiperemik lezyonlar oluşur, bu lezyonlar zamanla nekrozlaşır. Bazen kırmızı papüller meydana gelir ve bunlar kaşıntılıdır. Larvaların yaptığı bu lezyonlara güz uyuzu yada çalılık uyuzu adı verilir. Zamanla lokal direnç nedeniyle 4-8 gün içinde larvalar kendiliğinden deriden yere bırakılır. Bu türlerden T akamushi insanlara akarcık tifusu etkeni olan Rickettsia tsutsugamushi'yi bulaştırırlar. Bu durum özellikle uzak doğuda önemlidir. Oluşan şiddetli kaşıntıya karşı soğuk su banyoları veya kompresleri, antihistaminikli kremler uygulanır. Kaşıntıyı önlemek için %5 benzocaine, %2 metilsalisilat, %0.5 salisilik asit, %72 etanol ve % 19.5 su karışımı kullanılır. Familya: Tarsonemidae Bu ailede bulunan akarlardan Tarsonemus hominis türü insanların ürogenital organlarında bulunmuştur. Bu türden ayrı olarak özellikle hekimlik açısından önemli olan ve arıcılık sektöründe sorun oluşturan ve arılarda görülen akar türü ise Acarapis woodi' dir. Acarapis woodi'ye yaşlı arılarda yani ergin arılarda 1. göğüs stigmasının gerisinde yer alan trachea ( soluk borusu) ve bunun dallarında rastlanır. Bunun için arıların trachea akarı olarak bilinir. Hindistan ve Pakistan'da yaygındır. Erişkin akar 80 -120 mikron büyüklükte olup, trcheada rahatlıkla hareket eder ve kanat köklerine yerleşerek arı hemolenfi ile beslenir. Uzun ve delici olan ağız yapısıyla trachea duvarım delerek hemolenfı emer. Döllenmiş dişi yumurtalarını tracheaya bırakır ve sırası ile larva, nimf ve erişkin safhaları görülür. Bulaşma arıdan arıya contact temasla olmaktadır. Klinik olarak trachea çevresinden hemolenfin akması sonucu kabuklaşma görülür. Oksijen değişimi engellendiği için arılar ölürler. Büyük kayıplar arıların kovanda bulunduğu kış başlangıcında meydana gelir. Enfestasyon ilkbaharda ortaya çıkar ve enfeste arılar uçamaz ve sürünerek yürürler. Teşhis için trachea açılarak üzerine lamel kapatılır ve mikroskopta erişkin yada larva formları aranır. Ayrıca enfeste arıların tracheaları kahverengindedir. Normalde soluk borusu beyaz renklidir. Mücadelede akarları tam anlamıyla eradike edebilmek için birer hafta arayla 7 kez ilaçlama yapılmalıdır. Fumigasyon şeklinde kullanılan ilaçlar tercih edilir. İlaçlama anında kovandaki tüm delik ve çatlaklar kapatılmalı ve ilaçlama sonrası hemen açılmalıdır. ilaç uygulaması 10 gün sonra tekrarlanmalıdır. Familya: Pediculoididae (= Pyometidae) Önemli tür Pediculoides (= Pyometes) ventricosus'dur. Dişileri 220, erkekleri ise 150 mikron uzunluğundadır. Dişilerin arka uçu kesemsi koniktir. Bu türün sadece dişileri insanlarda ve hayvanlarda parazitlenir. Tahıl ambarlarında yaşayan insektIerin yada bunların gelişme dönemlerinin üzerinde bulunurlar. Bu akarlar bitki tohumlarına saldıran böceklerle beslenirler. Özelliklede bu böceklerin larvalarıyla beslendikleri için faydalıdırlar. Ancak bu ambarlara giren insan ve evcil hayvanlara da saldırarak kaşıntılı dermatitlere neden olurlar. Özellikle tahlıların bol olduğu yaz aylarında ve harman zamanında yaygındırlar. Biyolojileri farklılık gösterir. Deriye tutunan dişinin uterusundaki yumurtalardan larvalar gelişir. Her dişide 100-300 kadar larva gelişebilir. Bu larvaların sadece % 3-4'ü erkektir. Bu erkekler de ananın genita! deliğine yakın dururlar ve genç dişileri delikten çıkma esnasında döllerler. Her erkek 30 kadar dişi ile çiftleşir. Daha sonra dişiler yeni konak ararlar. Yaz aylarında tahılların bol olduğu dönemlerde 3-4 ayda bir yeni nesiller gelişir. Biyolojik gelişme için en uygun sıcaklık 26-28oC'dir. 25derecede'de yaklaşık 10 günde yeni nesiller ortaya çıkmaya başlar. Bunların yalnız dişileri insanlara saldırarak uyuz benzeri belirtilere neden olurlar. Bunun için Piyometes ventricosus'un konakların derilerine yapışarak parazitlenmesi sonucu oluşan dermatite "arpa uyuzu" ya da "Acarodermatitis urticarioides" adı verilmektedir. Tahıl uyuzu etkenleri olan bu akarcıklar başlangıçta açıkta olan kol, yüz, el ve bacakları sararlar ve zamanla tüm vücuda yayılırlar. Deride önce kabarcıklar, veziküller ve kaşıma sonucu peteşiyel kanamalar ve kızarıklıklar görülür. Buralarda kaşıntı sonucu yaralar oluşur. Bu yaralardan yapılan preparatlarda akarların görülmesiyle tanı konulur. Familya: Cheyletidae (= Cheyletiellidae ) Bu ailede bulunan akarların kutikulaları yumuşaktır ve şeliserleri uzundu. Palpleri 3-5 eklemden oluşmuş olup, uçlarında iri kanca bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ektoparazit olarak yaşarlar. Bazı türler ise doğada serbest olarak yaşarlar. Memelilerde bulunan cins; Genus: Cheyletiella Bu cinsdeki türler köpek, kedi ve tavşanlarda parazitlenirler. Bağlı türler; Cheyletiella parasitivorax: Tavşanlar konaklandır. C. yasguri: Köpeklerde C. blakei: kedilerde C.strandtmanni: Yabani tavşanlarda C. .furmani: Tavşanlarda bulunur. Bu türlerin büyüklüğü 0.4 x 0.25 mm kadardır. Bu konakların kılları arasında yaşarlar ve çok hızlı hareket ederler. Konaklarının lenf sıvısını emerek beslenirler. Dişi parazitler yumurtalarını iplik benzeri bir salgı içerisinde kıllara yapıştırarak bırakırlar. Yumurta içinde önce prelarvalar ve bunlardan larva oluşur ve yumurtayı terkederler. Daha sonra sırası ile I. dönem nymph ve erişkinler oluşur. Cheyletiella cinsindeki bu parazitler konaklarında kılların keçeleşmesine ve karışık bir görünüm kazanmasına ve nisbetende kıl dökülmesine neden olurlar. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan bu parazitler hayvan bakıcılarına ve sahiplerine de geçebilmektedir. İnsanlarda kaşıntı ile seyreden bir dermatite neden olmaktadırlar. Kontakt temasla insanlara geçen bu akarlar irrtasyon, eriytem, vesicül ve pustullere yol açarlar. Bu türlerin enfestasyonlarının teşhisi için şüpeli kısımlardan kıllar alınır ve mikroskobik bakıda iplik benzeri maddeyle kıllar üzerinde bulunan yumurtaların görülmesiyle konulur. Yada lezyonlu kısımların bir sıvı yağ veya gliserin ile yumuşatılmasından sonra kazıntı alınır ve mikroskobik olarak incelenerek tanı konulur. Bunlardan başka en iyi tanı metodlarından birisi de, Cheyletiella türleri hareketli olduklanndan kıllar aralanır ve selefobant yapıştırılır. Daha sonra bu bant kaldırılarak bir lam üzerine yapıştırılır ve akarlar incelenir. Familya: Psorergatidae Genus: Psorergates Bu cinse bağlı bulunan ve koyunların derisinde parazitlenen tür Psorergates ovis' dir. Avustralya, Yeni Zellanda ve Güney Afrika'da yaygın bir türdür. Akarlar oldukca küçük ve küreselolup, 0.2 mm' den daha küçüktürler. P. ovis özellikle yapağısı bol merinos koyunlarında parazitlenirler. Koyunlarda kaşıntıya neden olurlar. Yünler matlaşır ve hayvanlar kaşıntıdan dolayı kendilerini yani yapağılarını ısırırlar ve yapağının yolunarak dükülmesine yol açarlar. Teşhisi uyuzun tanısında yapılan işlemler gibi yapılarak konulur. Familya: Myobiidae Bu aileye bağlı olarak Myobia musculi türü bulunur. Farelerde ve ratlarda parazitlenir. Laboratuvar hayvanlarında hafif bir dermatitise neden olur. Farelerde kıl kaybına yol açarlar ve bulaşma temasla olur. Büyüklükleri 350-500 mikron kadardır. Biyolojilerini 12-13 günde tamamlarlar. Konaklarında uyuz benzeri lezyonlar oluştururlar. Myobiidae ailesine bağlı diyer bir cins Syringophilus'dur. Kanatlılarda bulunur. Bu cinse bağlı Syringophilus columbae güvercilerin, S. uncinata türü ise tavus kuşlarının tüylerinin dip kısmında yerleşirler. Familya: Demodicidae Bu ailede bulunan ve tüm evcil hayvanlarda ve insanlarda rastlanan cins Demodex' dir. Demodex cinsindeki türlerin insan ve hayvanlarda meydana getirdiyi hastalığa "Demodicosis" adı verilir. Demodex'ler diğer uyuz etkenlerinden farklı yapıda bir vücut morfolojisine sahiptirler. Demedex türlerinde vücut caput, thorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Vücudun arka ucu geriye doğru kuyruk gibi uzamış ve kurtçuk şeklindedir. Abdomenin üzeri enine çizgilidir. Erişkinleri 0.1-0.4 mm uzunluğundadır. Şeliserleri kısa, kalın ve makas gibidir. Hipostom delik biçimindedir. Palpleri iki segmentlidir. Bacaklar 4 çift olup, thoraxdan çıkarlar ve çok kısa, kalın ve üç boğumludur. Ayrıca tarsuslarının uç kısımlarında birer çift kalın ve sivri tırnak bulunur. Çiftleşme organı 4. çift bacak koksaları arasında bulunur. Larvaları 3 çift bacaklıdır. Demodex cinsine bağlı bulunan türlerden insan ve domuzlarda bulunanlar hariç konak isimlerine göre adlandırılırlar. Bu türler ve konakları Demodex folliculorum: İnsan D. phylloides : Domuz D. ovis: Koyun D. canis: Köpek D. equi: Tektırnaklılar D. cati : Kedi D. caprae: Keçi D. bovis: Sığır D. cuniculi : Tavşan Bu türler konaklarının kıl folliküllerine ve yağ bezlerine yerleşerek folliküler uyuza neden olurlar. Biyolojik gelişmelerinde sırası ile yumurta -larva -1. nymph (protonymph) -2. nymph ı-- (deutonmyph) ve erişkin dönemleri bulunur. Gelişmelerini 9-14 günde tamamlarlar.

http://www.biyologlar.com/aracnida-aracbnoidea-sinifi

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler ve Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. SÜRÜNGENLERİN ÇEVRE İLE OLAN İLİŞKİLERİ Doğada sürüngenlerin de düşmanları vardır. Bunlar yırtıcı kuşlar ve bazı memeli hayvan türleridir. Daha sonra açıklanacağı üzere günümüzde sürüngenlerin en büyük düşmanı insanlardır. Sürüngenler içinde bazı yılan türleri ile sadece iki tür kertenkele (Heloderma horidum, Heloderma suspectum) zehirlidir. Kertenkelelerden zehirli olan Heloderma türleri sadece Orta Amerika’da yaşar. Dolayısıyla Türkiye’de yaşayan hiçbir kertenkele türü, zehirli değildir. Ancak ülkemizdeki yılanlardan bir kısmı zehirlidir. Zehirli yılan türleri Türkiye’deki yılan türlerinin yaklaşık %23’ni teşkil eder. Buna rağmen tüm yılanlardan korkulur ve görüldükleri yerlerde de öldürülürler. Yine Türkiye’de, yılan görünüşünde bacaksız kertenkele çeşitleri de (örneğin Ophisaurus apodus, Anguis fragilis) yılan sanılarak öldürülmektedirler. Sürüngen türleri daha çok sıcak bölgelerde bulunurlar. Soğuk bölgelere gidildikçe tür sayıları azalır. Yine deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, buralardaki sürüngenlerin tür sayıları da azalmaktadır. Değişik ortamlara uyum sağlamış sürüngen türlerinden bazıları ağaçlarda, bazıları da suda yaşamaktadır. Sürüngenlerin insanlarla olan ilişkileri diger hayvan gruplarından biraz farklıdır. Çünkü daha önce de değinildiği gibi, bazı yılan türleri zehirli olduğundan insanların Çoğu yılanlardan korkarlar. Bu korku sonucunda da sadece %23’ü zehirli olan bütün yılanları gördükleri yerlerde öldürürler. Böylece yılan populasyonlarına büyük zarar vererek doğal dengenin bozulmasına sebep olmaktadırlar. İnsan aktiviteleri sonucunda sürüngenlerin yaşadıkları ortamlar kirletilmekte, daraltılmakta veya ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla sürüngenlere de en çok zarar veren canlı grubu insanlardır. Ayrıca yine insanlar bazı sürüngenlerin derilerini ayakkabı, çanta v.b. eşya yapımında kullandıklarından, bu türleri insafsızca ve plansız olarak avlamaktadırlar. Bilinçsiz avlama sonucunda da bazı türlerin nesilleri yok olacak kadar azalmaktadır. Sürüngenler eski jeolojik devirlerde (Mesozoik) çok gelişip çeşitlenerek Dünyaya hakim olmuşlardır. Ancak daha sonra azalmışlar ve günümüze de küçük bir grubu gelebilmiştir. Bundan dolayı da diğer hayvan gruplarına göre sayıları belirgin şekilde daha azdır. İNSANLAR ve SÜRÜNGENLER Türkiye’de yaşayan sürüngen (kaplumbağa, kertenkele, yılan) türlerinin çok büyük bir kısmı zehirsizdir. Yılan türlerinden iki tür; Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan) ve Telescopus fallax Kedigözlü Yılan) bir çift olan büyük zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeni ile ince vücut kısımlarını (parmak v.s.) ısırmadığı sürece zararsızdır. Bu türler daha çok fare v.s. küçük memeli hayvanları zehirleyip, tüketerek ziraata ve çevre sağlığına katkıda bulunurlar. Diğer sürüngen türleri de tarım zararlısı bir çok böcek, sivrisinek larvası ve küçük memeli (Tarla Faresi, Sıçan v.s.) türlerini besin olarak tüketmek suretiyle, biyolojik mücadelede önemli bir yere sahiptirler. Sazlık-bataklık çevrelerinin kimyasal kirlenmesi sonucu sucul kaplumbağa topluluklarının azalması ile orantılı olarak, aynı ortamda yaşayan çeşitli zararlı böcek ve larvaların sayısı artmaktadır ki, bunları yok etmek için oldukça pahalıya mal olan önlemlerin alınması gerekmektedir. Yine aynı şekilde kertenkele ve yılan türlerinin, tanınmamaktan kaynaklanan korku neticesinde bilinçsiz bir şekilde yok edilmesi, önceden de bahsedildiği gibi bir çok hastalık taşıyan sıçan ile tarım zararlısı fare ve böcek türlerinin ortamda sayıca artmalarına yol açmakta ve bunlarla mücadelenin gereği, ekonomik kaybın hiç de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu bilinmektedir. Unutulmaması gereken bir konu da sürüngen türleri, insanlar ile ortak besin kaynaklarını paylaşmamakta ve özellikle kertenkele ve yılanlar kendisine zarar verilmediği veya ürkütülmediği zamanlarda insanlara hiçbir zararı dokunmamaktadır. Özellikle kırsal kesimde yaşayan kişilerin nadiren de olsa karşılaşabileceği varsayılan Koca Engereğin (Vipera lebetina) zehir dişlerinin üst çenenin ön kısmında olması ve bu yüzden kolay ısırabilmesi nedeni ile insanlar dahil, küçük ve büyük baş memeli hayvanlar için tehlikeli olabilir. Türkiye’deki yılan türlerinin bulunması ve zehirli veya zehirsiz bir yılan tarafından ısırılma ihtimali karşısında yapılması gerekenler ve alınacak önlemler yılanlar bölümünün zehirler kısmında belirtilmiştir.

http://www.biyologlar.com/surungenler-ve-surungenlerin-genel-ozellikleri

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Prof. Dr. Elif Dağlı’dan izlenimler

Eylül 2012’de  Viyana’da gerçekleştirilen Avrupa Solunum Derneği Yıllık Kongresi’ne katılan Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, Kongre izlenimlerini Medical Tribune ile paylaştı. Prof. Dr. Elif Dağlı, Avrupa Solunum Derneği Kongresi’ne bu yıl Türkiye’den 589 hekimin katıldığını söyleyerek şu bilgileri verdi: “ Türk hekimler olarak 180 bildiri sunduk ve içimizden 8 hekim de oturum başkanlığı yaptı. Kongrede öne çıkan farklı bulgular arasında astım yer aldı. Yeni bulgulara göre artık tüm ülkelerde astım artışının durduğunu söylemek mümkün diyebiliriz. Türkiye’de 1940-2000 yılları arasında astım artışındaki olumsuzluklar 1997 yılında durmuştu. Birleşik Krallık’ta çocuklarda astımın son 10 yılda %38 azalmış olduğu bildirildi. Çocuklarda astımın azalıyor olması, ilerdeki nesillerde de çok görülmeyecek anlamını taşıyor. Epidemiyolojik çalışmalar sonucu, hafif astımın kalıcı bir hastalık olmadığı ve ilerdeki yaşlarda kaybolduğu ortaya konuyor. Tanınmış araştırmacılardan Erica Von Mutius, astım fenotiplerine çok odaklanarak işin biyolojisini unuttuğumuzu söyledi. Erişkin astımında 10 yılda %6’sının düzeldiği gözlenmiş, 7-19 yaş çocuklarda ise düzelme oranı çok farklı ve astımdan kurtulmak çok daha kolay. Astımın kalıcılığında sigara, alerjenlere göre daha önemli bir etken olarak bulunmuş. Diğer bir ünlü araştırmacı Fernando Martinez de, inatçı astımı olan çocuklarda ilaçlarını muntazam kullandıkları taktirde solunum testlerinin düzeldiğini söyledi.”Avusturya’da çok sigara tüketiliyor1990 yılından buyana her yıl yapılan kongrede, Türkiye’de sigara tüketimi sonuçları hakkında bir konuşma yapan Prof. Dr. Dağlı şunları anlattı: “Kongrede yaptığım konuşma, Türkiye’de sigarayla mücadeledeki olumlu sonuçlar nedeniyle ses getirdi ve Avusturya’lılar bunu nasıl başardığımızı merak ettiler. Türkiye’de 2008-2012 yılları arasında sigara tüketimi; erkeklerde %47.9’dan %41.4’e, kadınlarda %15.2’den %13.1’e düşmüş durumda ve sigara bırakmak isteyen kadınların oranında %40’lık bir artış gözleniyor. Avusturya, sigara mücadelesinde çok geride kalmış bir ülke, bu alanda kanunları da yeterli değil ve çok sigara içen kişi mevcut. Konuşmacılardan Avusturya’lı bir hekim gebelerde artık,  Fetal Tütün Sendromu olarak adlandırılan bir tabirin ortaya çıktığını vurguladı. Sigara içen gebelerde bir ağır metal olan kadmiyumun plasentada biriktiği ve erken doğum riskini artırdığı gözlendi. Tütünün  ayrıca, teratojenik etkisi olduğu ve buna bağlı olarak; kas, kalp, mide barsak anomalilerine (şekil bozukluğu) neden olduğu ortaya kondu.”Kongrede konuşulan konulardan biri olan kistik fibrozisin beyaz ırkın en çok görülen genetik hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Dağlı şöyle konuştu: “Resesif  mutant gen taşıyan anne ve babanın çocuklarında kistik fibrozis görülme riski %25’tir. Hücre zarında klorun geçişini sağlayan zarın bozukluğu ile ortaya çıkan bu hastalıkta, klorun atılamayıp içerde birikmesiyle bir kuruluk meydana geliyor. Balgam ve diğer sıvıların kuruması ile kuruyan balgam yapışarak korkunç bir akciğer harabiyetine neden oluyor. 1960’lı yıllarda bu hastalığın yaşam süresi 1-2 yıldı. Günümüzde ise yaşam süresi hızla uzamaktadır. Kistik fibrozisten sonra çocuk 3 yaşına geldiğinde bronşiektazi olma oranı da %63 olarak görülüyor.”“Hava hapsi” kavramıProf. Dr. Dağlı, kongrede önemli bir katkı olarak sunulan ‘Hava Hapsi’ terimini de şöyle anlattı: “Eskiden nefes borusunun hasarlanmış olması üzerinde çok duruyorduk (bakteri birikmesi v.b.). Kongrede ortaya konan yeni katkı da, akciğer içinde sıkışmış olan havanın (hava hapsi) çok önemli bir bileşken olduğu ve hastalığın şiddetini belirlemede önemli bir kriter olduğu söylendi. Hastalık terminale ulaştığında, akciğerlerin %80’inin hava hapsolmuş kısımdan ibaret olduğu ve hastanın %20’lik kısım ile soluk aldığı belirtildi. Buna göre ilerdeki yıllarda radyoloji ve diğer görüntüleme yöntemlerinde hava hapsinin klinik önem kazanarak daha fazla üzerinde durulacağı anlaşılıyor. Bizler hava hapsinin klinik önemi üzerinde çok durmazdık. Şimdi ise, hava hapsinin ölçülmesiyle yapılan çeşitli korelasyonlarda bunun bir prognoz göstergesi olduğu ortaya konmuş oldu.”Çocuk akciğer hastalıklarına güncel bakışProf. Dr. Dağlı, uzmanı olduğu çocuk akciğer hastalıkları hakkındaki yenilikleri de şöyle dile getirdi: “Bu alandaki yeniliklerin anlatıldığı ‘Alerjik Sensitizasyon ile Virüs Enfeksiyonları İlişkisi’ başlıklı oturumda, genler ve çevre faktörlerinin bebeğin bağışıklık sistemini etkilediği ortaya kondu. Eskiden viral enfeksiyon alan bebeklerde, nefes borusunun hassaslaşarak  alerjenlere karşı daha duyarlı olduğu düşünülürdü. Şimdi ise, önce alerjenle hassaslaşmış olan bebeklerin virüsle karşılaştığında farklı yanıt vererek bronşlarının dolduğu gibi bir sonuç belirtildi.”Obezite-Astım ilişkisiObezite-Astım ilişkisinin anlatıldığı oturumla ilgili olarak Prof. Dr. Dağlı şu bilgileri verdi: “Obezlerde,  Th2 hücre grubunun daha etkili olduğu, çocuklardaki ağır astım vakalarında ise Th2 etkisinin görülmediği belirtildi. Erişkinlerden farklı olarak hasta ağırlaştığında ortaya çıkan çok parçalı çekirdeği olan nötrofilin bulunmadığı ve bu anlamda aralarında hücre yapısı açısından fark bulunduğu bilgisi verildi. Bizim bildiğimiz etki mekanizması dışında, Th1 üzerinden etkilendiği hakkında bilgi verildi. Ayrıca, astım olmayan çocuklarda da gıda alerjisi olup anaflaktik şok yaratabileceği belirtildi.”http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/prof-dr-elif-daglidan-izlenimler

Biyolojik Mücadele

BİYOLOJİK MÜCADELE NEDİR? Zararlı böceklerin yaptığı zararları durdurmak veya azaltmak için onların doğal düşmanlarını doğada artıracak şekilde yapılan işlemlere denilmektedir. Zararlı böceklerin doğada mevcut doğal düşmanların yardımıyla ekonomik zarar düzeyinin altında tutulması işlemine biyolojik mücadele denmektedir. Biyolojik mücadelede hedef ilaçlı mücadelede olduğu gibi, zararlıları tümüyle yok etmek değildir. Biyolojik mücadelede, zararlı yoğunluğu ekonomik zarar düzeyinin altında tutulmakta, böylece söz konusu zararlıların doğal düşmanlarının doğada sürekliliğinin sağlanması hedef alınmaktadır. Doğal düşmanları üç grupta toplayabiliriz: 1) Predatör Böcekler Hayatı boyunca serbest olarak yaşayan, avını yiyerek veya vücut sıvısını emerek öldüren, çoğunlukla avından büyük boyda olan ve gelişmesini tamamlayabilmesi için birden fazla ava ihtiyacı olan organizmalardır. 2) Parazit Böcekler Yumurtasını konukçusunun içine veya üzerine bırakarak gelişmesini tamamlayıp, konukçusunu öldüren ve ergin oluncaya kadar, yalnız bir tek konukçuya ihtiyaç gösteren organizmalardır. 3) Entomopatojenler Konukçularını hastalandırarak öldüren mikroorganizmalardır. Biyolojik mücadele programlarının hazırlanabileceği bölgelerdeki kültür bitkilerindeki tüm zararlıların ve bu zararlıların doğal düşmanlarının saptanması gerekmektedir. Söz konusu doğal düşmanların birbirleriyle ilgilerinin çok iyi bilinmesi gerekir. Ayrıca bu doğal düşmanların konukçularına hangi şartlarda ne oranda etkili olduklarının da ortaya konması gerekir. Aslında biyolojik mücadele dışardan bakıldığında kimyasal ilaçlar ile yapılan mücadeleye nazaran çevreye zarar vermeyen, etkili ve kesin bir çözüm gibi görünmektedir. Fakat bahsettiğimiz konu dışarıdan görüldüğü kadar basit ve kolay bir konu değildir. Kaş yapayım derken göz çıkarma ihtimalini her an bünyesinde barındırır. Nasıl? Bir zararlıya karşı kullanacağınız predatörü iyi araştırmadan, araştırsanız dahi bir dizi deneme aşamasından geçirmeden doğaya, mücadelenin yapılacağı ortama saldığınızda sizi şu sonuçlar bekliyor olabilir: -Ortama saldığınız predatör sadece sizin zararlınızla değil de başka türlerlede besleniyor olabilir ki bu çok mühim bir durum olabilir. İlk başta zararlınıza karşı başarılı bir mücadele verirken karşısına çıkan iştah kabartıcı ve sizin için önemli, yararlı olan başka bir türe yönelerek bulunduğunuz ortamın ekolojik dengesini temelden sarsabilir. -Üreme kapasitesi çok fazla olup, yeni ortama da hızlı bir şekilde uyum sağlayıp çevresinde rekabete girdiği yerli türleri saf dışı bırakarak baskın tür haline gelebilir. Bu da ekolojiye ciddi bir darbe vurabilir. Bunun gibi ufak iki örnek bile göz önünde tutulduğunda biyolojik mücadelenin dışarıdan göründüğü gibi rahat bir şekilde başvurulabilecek bir çözüm yolu olmadığı görülebilir. Biraz da şuan Doç. Dr. Selçuk HAZIR'ın yürütücülüğünde devam ettirdiğimiz projeden bahsedeyim. Bu projede entomopatojen nematodları kullanmaktayız çeşitli tarım zararlılarına karşı. Bu zararlılardan bir kaçı; Tenebrio molitor: Un kurdu, depolanmış ürünlere zarar verir. Cossus cossus: Ağaç gövdelerinde ciddi zararlara yol açarlar. Polyphylla fullo: Manas (Kadı Lokması), bitki kökleri ve yumruları ile beslenirler. Ciddi zararlar ortaya çıkartabilirler. Nematodlar bu zararlılar ile karşılaştıklarında trake açıklığı, anüs, ağız gibi larvaların vücut boşluklarından içeriye sızıyorlar ve kendi bünyelerinde bulunan bakterileri larvaların iç kısımlarına ulaştırmış oluyorlar. Bu kısımda nematodların içindeki bakteriler dışarı çıkarak salgıladıkları enzimlerle larvaları içten çürütüyorlar. Nematodlar ölü larvanın içinde üreyerek çok gelişmiş reseptörleri sayesinde yakında bir su birikintisi(petride) algıladıklarında kadavra içinden çıkıp suya geçiyorlar. Şuan itibariyle yaptığımız deneylerde Aydın'daki topraklardan izole edilen 11 adet nematod kullandık ve bunlardan birkaçı larvalar üzerinde çok başarılı oldu. Kullandığımız nematodlar arasında Heterorhabditis bacteriophora, Steinernema weiseri ve Steinernema feltiae türleri var. Ve son bir not: Uluslararası katılımlı “Entomopatojenler ve Mikrobiyal Mücadele” sempozyumunun ikincisi Adnan Menderes Üniversitesi tarafından 24-27 Eylül 2009 tarihinde Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Sarıgerme beldesinde yer alan JOY PEGASOS TROPICAL otelinde Doç. Dr. Selçuk HAZIR başkanlığında gerçekleştirilecektir. Gerekli bilgiler aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele-2

III. Ulusal Biyosidal Kongresi

III. Ulusal Biyosidal Kongresi

Değerli Katılımcılar; Ankara Üniversitesi, Şanlıurfa Belediyesi, Harran Üniversitesi, ARGEFAR (Ege Ünv.) ve Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi işbirliğinde, 01- 04 Kasım 2012 tarihlerinde Şanlıurfa’da “ III. Ulusal Biyosidal Kongresi ” düzenlenecektir. Sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama isteği insanlar için her zaman öncelikli konuların başında gelmektedir. İnsan sağlığı bireysel olarak sağlansa bile güvenli ve sağlıklı bir çevre olmadıkça bireysel yaşam kalitesinin ve sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi mümkün değildir. İnsan sağlığını doğrudan ilgilendiren Çevre sağlığıyla ilgili sorunların artması; gelişen bilim ve teknoloji ile daha önceleri bilinmeyen risk ve etmenlerin bilinir ve ölçülebilir olması; zararlılarla mücadelede kullanılan yöntemleri daha bilinçli yapma gereğini ortaya çıkarmaktadır. Yaşam alanlarımız olan açık ve kapalı alanlarda doğal olarak bulunabilen çeşitli canlılar ve mikroorganizmalar insanları sağlığını ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek potansiyele sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Haşerelerden kaynaklanan bulaşıcı hastalıklardan korunmak, yaşam kalitemizi artırmak ve ekonomik kayıplara uğramamak için haşerelerle yoğun bir mücadele programı uygulanmaktadır. Bu amaçla birçok kimyasal ve biyolojik ürünü kullanmaktayız. Bu ürünler "BİYOSİDAL" olarak adlandırılmaktadır. Her gün bireysel olarak kullandığımız el dezenfektanları veya antibakteriyel ürünlerin yanında, belediyelerimiz tarafından haşere mücadelesinde kullanılan kimyasallar veya içme sularının dezenfeksiyonunda kullanılan kimyasallar da Biyosidal ürünlerdir. Ülkemizde bu ürünlerin piyasaya arzı ve kullanımıyla ilgili işlemler Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından yürütülmektedir. Bu çalışmaları daha geniş kesimlerle paylaşmak ve bilimsel zemine oturmak amacıyla 4-7 Kasım 2010 tarihleri arasında birincisi, 17-20 Kasım 2011 tarihlerinde ikincisi düzenlenen kongrenin, katılımcıların talebi üzerine bilgi birikiminin arttırılması, paylaşılması, sorunlara çözüm önerilerinin sunulması, tartışılması amacıyla ve yabancı uzmanların da davet edilmesiyle bu yıl üçüncüsü düzenlenmiştir. Sizlerin katılımıyla birlikte gerçekleştirmeyi amaçladığımız bu kongrede buluşmak dileğiyle, Düzenleme Kurulu Adına Prof. Dr. Nuri YİĞİT Kongre Başkanı

http://www.biyologlar.com/iii-ulusal-biyosidal-kongresi

Mantarlar

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında Küf mantarı, Pas mantarı, Rastık mantarı, Maya mantarı, Mildiyö mantarı, Şapkalı mantar, kav mantarı, Puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bu yüzden mantarlar üretici değil, ayrıştırıcıdırlar. Mantarlar Makroskobik ve mikroskobik mantarlar. Bilimsel sınıflandırma Üst alem: Ökaryot Alem: Fungi(Mantarlar)L., 1753 Bölümler Ascomycota Basidiomycota Chytridiomycota Deuteromycota Glomeromycota Zygomycota Tarihçesi Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da, bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dini ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır. Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbi amaçla kullanılmışlardır. Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Çağ’da (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa paleolitik döneme (yontma taş çağına) değin uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetleri olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu, toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür. Üremeleri Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar. Her iki durumda da spor oluşturular. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha hareket organeli ( yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur. Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar: Somatik safha ; mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha, Üreme safhası ; sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha. Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar; Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı, Bir hücereden ibaret bir yapı, hifsi bir yapıdadırlar. Hifler, renksiz,ince,uzun iplikler olup yanyana gelerek miselyum adı verilen dokuyu miselyumlarda tallus adı verilen yapıyı oluşturur... Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır. Yenilebilen mantarlar Mantarlar genellikle çayırlarda yetişir ama yenebilen mantarlar olarak Kültür mantarını örnek verebiliriz.Bu mantarlar mantar yatağından satılan yerlere gelir.Doğal mantarların çoğu zehirli olduğundan özel yetiştirilen kültür mantarlarını yiyecek olarak kullanmak daha güvenlidir..Kültür mantarı yenebilen mantardır.Peki neden? Şapkalı Mantarlar grubunda dersek bunun nedeni mantar yataklarında bütün zehirlerinin alınması içindir... Önemleri Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son 2 milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitkide mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları absorblar. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Mantarlar nemli olan heryerde yetişebilirler. Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir. Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokufor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar.Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır. Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloitlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır. Yetiştiriciliği Ustilago maydis mantarı Şili gibi bazı ülkelerde mısır bitkisinde yetiştirilir ve gıda olarak kullanılır. Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri halini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriliciği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar. Zararları ve zehirlenme Mantarlar bitkilerde çoğunlukla hastalığa neden olurlar. Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur. Yenebilen ve zehirli, mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Etinin rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz. Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar.Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar.Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felaketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'de ise Bengaldeş'de Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur. Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir. Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle toksik zehirlenmeler yol açabilirler. Özellikle okratoksinler ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır. Sınıflandırmaları Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları Sınıflandırmada bitkiler alemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar Uluslararası Botanik Nomenklatür Kodunun kurallarına göre adlandırılıp sınıflandırılsa da, bitkilerden farklı bir alem olarak ele alınmışlardır. İlk taksonomik gruplandırılma eşeysel sporlarına göre yapılmıştır. Günümüze kadar mantarlar, gamet, gametangia, sporokarp ve sporlarının özelliklerine, hayat döngülerindeki sitolojik ve morfolojik özelliklerine göre sınıflandırılmıştır. Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır. Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar,; Alem : Fungi Bölüm : Chytridiomycota Bölüm : Zygomycota Bölüm : Ascomycota Bölüm : Basidiomycota Alem : Stramenopila Bölüm : Oomycota Bölüm : Hypochytiridiomycota Bölüm : Labyrinthulomycota Alem : Protista Bölüm : Plasmodiophora Bölüm : Dictyosteliomycota Bölüm : Acrasiomycota Bölüm : Myxomycota Yenilebilen mantar türleri Boletus edulis Coprinus comatus Bir yer yıldızı - Geastrum saccatum Morchella esculenta Agaricus campestris Amanita caesarea Armillaria mellea Boletus badius Boletus bovinus Boletus edulis Boletus elegans Boletus luteus Cantharellus cibarius Chroogomphus rutilus Coprinus comatus Craterellus cornucopioides Fistulina hepatica Hydnum coralloides Hydnum repandum Hygrophorus chrysodon Lactarius deliciosus Lactarius salmonicolor Lactarius volemus Lepiota procera Morchella conica var. deliciosa Morchella esculanta var. rotunda Phlegmacium variecolor Pleurotus cornucopiae Pleurotus ostreatus Polyporus squamosus Polyporus sulphureus Rhizopogon luteolus Russula delica Sparassis crispa Tricholoma terreu Mikoloji Mikoz Aflatoksin Halüsinojen mantarlar Zehirli mantarlar

http://www.biyologlar.com/mantarlar

FUNGUSLARIN, MANTARLARIN ÖNEMİ

Önemi 1.Ekosistemin önemli parçalarıdır. bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. 2.Orman ekosistemlerinde CO2 salınımı gerçekleştirmektedirler. 3.Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar bu sırada bitkide mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları absorblar. 4.Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. 5.Mantarlar nemli olan heryerde yetişebilirler. 6.Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. 7.Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. 8.Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir. 9.Gerçek mantarlardan olan mayalar fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. 10.Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokufor gorgonzola kamembert gibi) kullanılırlar. 11.Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin thiamin biyotin riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. 12.Amilaz pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır. Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları canlılardır 1.fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında 2.ekmek yapımında 3.antibiyotiklerin üretilmesinde 4.biyolojik silah

http://www.biyologlar.com/funguslarin-mantarlarin-onemi

Uğur böceği neden uğurludur?

İnsanoğlu için yararlı böceklerdir. Larvaları ve erginleri yaprakbitlerini ve koşnilleri büyük sayıda yediklerinden biyolojik mücadelede kullanılır. Belki de bu yüzden insanlar onu "uğurlu" buldu... İyi uçarlar, rahatsız edildiklerinde yere düşerler ve çok defa bacaklarını vücuda toplayarak ölü taklidi yaparlar. Kışı birçoğu bir arada ergin olarak geçirirler. İlkbaharda yumurtalarını yaprakların altına ya da kabukların yarıklarına bırakırlar. Larvaları yumuşak derili, çok defa renkli desenli, çok hareketlidir. Genellikle dört defa deri değiştirirler. Gelişme süreleri 30-60 gündür.

http://www.biyologlar.com/ugur-bocegi-neden-ugurludur

BİYOLOJİK MÜCADELE:

Zararlı bir organizmayla,bunun düşmanı olan başka bir canlıdan faydalanmak suretiyle yapılan savaşa denir..Su birikintilerine larva yiyen balık, sineklerin üreme yeteneğini bozan formülasyonlar atma gibi tedbirlerdir.Yani zarar veren canlıyı ortamdan yok etmek için ,mevcut canlıyı yiyerek beslenen başka bir canlıyı ortama yerleştirmektir. Biyolojik mücadele,tabii dengenin tesisine yardımcı olur.ileriye dönük kalıcı sonuçlar verir.Dezavantajı ise uzun zaman almasıdır.Kimyasal mücadele,Hem çevre ve insan sağlığına zarar verdiği hemde zararlıların bunlara karşı dayanıklılığı kazandığı görülmüştür.Kimyasal savaşın Biyolojik mücadele programı ile birlikte yürütülmesi çoğu zaman oldukça risklidir.Bu sebeple biyolojik mücadele programının tavsiye edilmesi veya başarısız kaldığı dönem ve alanlarda tamamlanması için Biyoteknik yöntemler kullanılır.Biyoteknik yöntemlerden biri olan FEROMON' da amaç,hedef türü,çevreye ve diğer canlılara zarar vermeden kontrol altına almaktır. BİYOLOJİK MÜCADELE UYGULAMASI: 1-KISIRLAŞTIRMA 2-FEROMON 3-ATRAKTAN BİYOLOJİK KONTROL YÖNTEMLERİ 1~ PATOJEN AJANLARIN KULLANILMASI; -Bacil menşeyli ilaç uygulamaları, -Bazı bakteri,virüs ve mantarların kullanılması(Henüz araştırma aşamasındadır) 2~ PREDATÖRLER; -Kuş,kurbağa,kertenkele ve bazı balıklar 3~ YAPAY GENETİK DEĞİŞİKLİKLER -Gelişmeyi düzenleyen hormon esaslı ilaç uygulamaları -Bacil esaslı biyolojik kontrol ilaçları: 1)Bacillus sphericus 2)Bacillus thurigiensis:Şu özelliklerden dolayı B.thurigiensis dünyada en çok tercih edilen biyolojik ilaçtır. ---Hedef seçici özelliği vardır(yalnız sivrisinek larvalarına etkilidir)diğer canlılara toksik etkisi yoktur, ---Hedef canlılar B.thurigiensis’e direnç göstermezler, ---Doğal besin zincirini olumsuz etkilemez, ---Çok kısa zamanda etkisini gösterir ve parçalanarak birikime neden olmaz. -Predatörler: Doğal denge içerisinde bazı sucul kuşlar, Gambusia gibi etçil balıklar,kurbağalar larvalarla beslendiklerinden zaralıların üreyip çoğalmasını dengelerler. ~ Gelişmeyi düzenleyici hormonlar: Başkalaşım dönemine sahip zararlının; -Herhangi bir döneminden bir üst dönemine geçmesini engelleyen Gençlik hormonları, -Başkalaşım döneminde gömlek değiştirmesini engelleyen Kitin hormonları. BİYOLOJİK MÜCADELENİN ÖZELLİKLERİ: AVANTAJLARI: YAN VE ART ETKİLERİNİN OLMAYIŞI:İnsan,Hayvan,Bitki ve faydalı organizmalarda herhangi bir zarar meydana gelmez. EN AZ MASRAFLA EN İYİ SONUCUN ALINABİLMESİ:Biyolojik mücadelede,nakil için başlangıçta önemli bir masraf olur,ilerki yıllarda bu masraf azalır. DEVAMLI/ETKİ (ETKİNİN İDAME OLMASI):İlk tesisten sonra yok denecek bir masrafla kendi kendisini devam ettirebilme özelliği vardır.Mekanik ve Kimyevi mücadelede etki,ancak bilfiil yürütüldüğü zaman olur. ZARARLILARDA DAYANIKLILIK VE BAĞIŞIKLIĞA YOL AÇMAMASI:Biyolojik mücadelede bu önemli bir avantajdır. DOLAYLI FAYDALAR SAĞLAMASI: a)Konuk zararlıyı direk öldürür, b)Üreme gücünü azaltır, c)Gelişiminde dengesizlikler yaratır. d)Zararlının direncini kırma,ve hassasiyet oluşmasını sağlar. DEZAVANTAJLARI: BAŞLANGIÇTA RİSK TAŞIMASI: NETİCENİN GEÇ ALINMASI: BİYOLOJİK MÜCADELEDE BAŞLANGIÇ: İlk olarak faydalı türün korunması ve sonrada güçlendirilmesi esas alınmalıdır.Bu süreyi beklerken zararlı alyhine dönüşen durumlarda,zararlının yoğunluğu artar.Mücadele Başlangıç süresi ,3 yıl tesbit edilir(3 generasyonluk süre) Bu süreler zarfında düşman çoğalıp istenen seviyeye çıkar.tek risk "Başlangıç Riski"dir.Buda ekonomik kayıptır.Son 5 yılın istatistik verilerine göre mücadele faaliyet oranları şu şekildedir. A)MEKANİK MÜCADELE(%65), B)KİMYASAL MÜCADELE (%21), C)BİYOLOJİK MÜCADELE (%12). D)BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ (%2) dir. BİYOTEKNİK(FEROMON)MÜCADELESİ: UYARMA KAYNAĞI: A)FİZİKSEL : Ses titreşimi ve elektromanyetik radyasyon uygulamaları. B)KİMYASAL:Tat alma,Koku alma,Gaz ile zararl duyu organları ile uyarılır.Koku bırakılarak doğrudan uyarılması sağlanır. BİR ARAYA GETİRİCİ FEROMONLAR: A)CİNSİYET FEROMONLARI:Türün yalnız bir cinsiyeti tarafından salgılanıp öteki cinsi cezbeder. (Erkek > Dişi) ,veya (Dişi >Erkek) şeklinde uygulanır. B)TOPLANMA FEROMONLARI:Türün her iki cinsiyeti üzerinde de etkili olan (Yine bir cinsiyet tarafından salgılanan (Erkek >Dişi ve Erkek), veya (Dişi >Dişi ve Erkek) şeklinde uygulanır. FEROMON'un Kaynağı ,Yeni erginleşmiş dişi böcekten veya sentetik olarak laboratuar ortamında üretilir. TARIMDA FEROMON: Direk etki,Yaprak biti türlerinde alarm feromonu bulunmuş Corniclerinden salgı yaparlar.Feromon ile alarma geçiren yaprak biti Kolonilerinin kendisini yere atması veya bulunduğu bitkiyi terk etmesini sağlar. İndirek Etki,Zararlı böcek populasyonunu tayin etmede uygulanır,sex feromonları indirek uygulanır. FEROMON NEDİR? : Feromon bir böcek türünün,kendi bireyleri arasında haberleşmelerinde kullandıkları Kokudur.Feromon böcekler arası kimyasal konuşma dilidir.Çiftleşmeye hazır bir dişi böceğin salgılamış olduğu kokuyu duyan erkek böcek,kokunun izini takip ederek dişiye ulaşır.işte bu koku seks Feromonudur. Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını çözebilmek için ilk etapta çeşitli böcek türlerinden çok sayıda toplayıp Laboratuvar ortamında böceklerin salgıladıkları kokuların kimyasal yapılarını öğrenmişlerdir.Bilim adamları Feromonların kimyasal yapılarını elde ettikten sonra bu kokuların türe bağlı olarak farklılıklar gösterdiğini görmüşlerdir. BUNA BAĞLI OLARAK HER BÖCEĞİN FEROMONU BİRBİRİNDEN FARKLIDIR.: Yıllar süren araştırmalar sonunda Bilim adamları türden türe farklı olan feromonları tanımlamalarının yanısıra,Feromonları Laboratuvarda "SENTEZ ETME" Başarısına ulaşmışlardır.Sentaz edilen Feromonlar,çeşitli maddelere emdirilerek tuzaklarla birlikte mücadele edilecek ortama asılarak denemeler yıllar sürmüştür.Son olarak gelinen noktada,mevcut bilgiler ışığında bir çok böceğin Feromonu bulunmuştur.Bu bizlere zararlı böceklerin haberleşme dünyalarına girmeyi ve onları tuzaklara çekerek zararlarını en aza indirme şansını vermiştir.Entegre zararlı mücadelesi,zararlı davranışları ve Popülasyonları konularında fazla bilgi gerektirmektedir.Zararlının ne zaman ve nerede ortaya çıktığını bilmek,hangi yaşam evresinde olduğunu görebilmek zararlılarla mücadelede ve sonraki tehditlerde çözümlere kolay ve ucuz bir şekilde ulaşmamızı sağlar.Her geçen yıl dünyada çeşitli zararlılar hakkında çeşitli kimyasal zehirler karşı reziztans (Yani,Bağışıklık)geliştirdikleri veya,çok bilinen bazı kimyasal zehirlerin mücadelede daha az etkili olmaya başladığı görülmektedir.Orman,Tarım,Depolanmış ürünler,Ev ve Bahçe zararlılarına karşı mücadelede Alternatif,Çevreye,İnsana zararlı olmayan,Ucuz ve Başarılı Altarnatif yöntemlerin kullanılması kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştır.Bu avantajlara haiz bir metot olan Feromonlarla Zararlı Böcek Mücadelesi dünyada ve ülkemizde hızla gelişmektedir. YÖNTEMLER VE UYGULAMA METOTLARI ? : Laboratuar ortamında sentez edilen ve böceklerin salgıladığı kokunun kopyası olan Feromon'lar "DİSPENSER" denilen ve kokuyu atmosfere yayan maddelere emdirilirler.Elde edilen Feromon Dispenserleri ile mücadelede amaca ve ihtiyaca göre dört ana yöntem kullanılır. 1-ERKEN UYARI (MONITORING) : Erken uyarı böceklerin pupa evrelerinden sonra hangi zamanda ergin olup uçmaya başladıklarını tesbit için kullanılır.Böceklerin uçma zamanlarını tesbit etmek mücadele yapan için büyük faydalar sağlar.Zararlının gerçekten var olup olmadığını görür.Eğer varsa ilaçlama yapılacak zamanın tam ve kesin tarihi ortaya çıkar.ve böylece çok sayıda ilaçlama tekrarı gerektirmez. 2-KARIŞTIRMA (CONFUSION) : Zararlılar ergin olduktan sonra çiftleşmek için dişinin salgılamış olduğu kokuyu ararlar,ancak ortamda çok kaynaklı bir koku varsa dişiyi bulmaları güçleşir.Mücadele yapılacak ortama asılan çok sayıdaki Feromon Dispenserinden yayılan kokular nedeniyle zararlı dişiyi bulamayarak çiftleşme gerçekleşmez ve böcek zararı ortadan kalkmış olur. 3-ÇEK-ÖLDÜR (ATTRACT-KILL) : Tuzağa çekilen böceklerin tuzak içine konulmuş Pestisit'lerle(Kimyasal İlaç) öldürülmesine dayanan bu metotta,tuzağa çekilerek hapsolan erkek bireyler temas etkili pestisitlerle yok edilirler. 4-TOPLU TUZAKLAMA (MASS TARPPING) Hangi alanda kullanılacak olursa olsun toplu tuzaklama yönteminde Feromon Dispenseri ve tuzaklar mücadele alanına tavsiye edilen miktarlarda asılarak gerçekleştirilen metottur.en çok kullanılan ve bilinen bu metotta böcekler toplu olarak tuzaklara hapsedilerek zarar vermeleri önlenir. FEROMON'LA MÜCADELENİN AVANTAJLARI NELERDİR ? : 1-FEROMONLAR TAMAMİYLE ZEHİRSİZ-NON TOXİC MADDELERDİR.ÇEVREYE,İNSANA,BAŞKA CANLILARA VE ATMOSFERE ZARAR VERMEZLER. 2-FEROMON'LAR TÜRE ÖZGÜ CEZBEDİCİ VE ÇEKİCİ KOKULAR OLDUKLARINDAN DOĞADAKİ DİĞER CANLILARI ZARAR VERMEZLER.KİMYASAL MADDELERİN SEÇİCİ OLMAMASI KADAR FEROMON'LAR SEÇİCİ BİR MÜCADELE METOTUDUR.HEDEF CANLI DIŞINDA HİÇ BİR ORGANİK YADA İNORGANİK MADDEYE ZARAR VERMEZLER. 3-FEROMON'LAR MÜCADELE EDİLECEK ZARARLININ VARLIĞININ YADA YOKLUĞUNUN ORTAYA ÇIKMASINDA ROL OYNAR.BUDA BOŞUNA YAPILACAK İLAÇLAMA İŞİNDEN MÜCADELE YAPANI KURTARMIŞ OLUR. 4-UYGULAMASI OLDUKÇA BASİTTİR.İLAÇLAMAYA GÖRE OLDUKÇA KISA VE GÜVENLİ BİR İŞLEMDİR. 5-UÇAKLA İLAÇLAMANIN DAHİ MÜMKÜN OLMADIĞI,ARAZİ ŞARTLARININ ÇETİN OLDUĞU YERLERDE KULLANIMI MÜMKÜNDÜR. 6-BİR ÇOK MÜCADELE YÖNTEMİNE GÖRE UCUZ BİR YÖNTEMDİR. 7-İLAÇ KULLANILMADAN ÜRETİLEN TARIM ÜRÜNLERİNİN DEĞERİ DIŞ VE İÇ PAZARDA ARTACAĞINDAN,FEROMON YÖNTEMİ İLE ZARARLI BÖCEK MÜCADELESİ ,KATAGORİSİNDE TEK VE VAZGEÇİLMEZ BİR UYGULAMA YÖNTEMİDİR. FEROMONLARIN ZARARLI BÖCEKLERLE MÜCADELEDE KULLANILMASI 1. GİRİŞ Feromonlar böceklerde bir türün bireyleri tarafından dışarıya salınan ve o türün diğer bireyleri tarafından hissedilerek reaksiyon göstermelerine sebep olan kimyasal maddelerdir. Bu maddeler; cinsel cezbedici, buluşma, dağılma, alarm verme, yol veya sınır belirleme, tat uyarması, dişilerin üreme faaliyetlerinin engellenmesi gibi etkilerine göre sınıflandırılabilir. Bunların arasında cinsel cezbedici hormonlar bitki koruma alanında büyük ölçüde kullanılmaktadır. Dişi böcekler bu feromonu çiftleşmeye hazır olduklarını belli etmek ve erkeklerin kendilerini bulabilmesi için salgılarlar. Bu maddeler hava hareketleri ile taşınırlar ve erkeklerin antenleri aracılığıyla algılanırlar. Feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi Programı’nın elemanlarından biridir. Etkileri çok eskiden beri bilinmekle beraber ilk olarak BUTENANDT (1954) tarafından ipek böceklerinin koku salgı bezlerinden elde edilip, tanımlanmış ve erkekleri çektiği belirlenmiştir (SEREZ 1983). Daha sonraki yıllarda birçok böceğe ait feromonlar izole edilip tanımlanmıştır. Günümüzde feromonlar sentetik olarak üretilmekte ve bu iş için geliştirilmiş tuzaklarda çekici olarak kullanılmaktadır. Zararlı böceklerle mücadelede feromonlardan yararlanmak üzere üç metot geliştirilmiştir. Bunlar; gözlem ve erken uyarı, kitle tuzaklama ile çiftleşmeyi engellemedir. 2. GÖZLEM VE ERKEN UYARI (MONITORING) Feromonlar zararlı böcek türlerinin varlığının, biyolojilerinin belirlenmesinde ve uygun mücadele zamanının tespitinde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bunun için tuzağın şekli de önemlidir. Hedef böcek türüne uygun olacak tuzak tipleri (yapışkan yüzeyli, su yüzeyli, delta tipi, kelebek tipi, funnel tipi vs.) geliştirilmiştir. Tuzağın büyüklük ve çeşidi hedef böceğin davranışına da bağlıdır. Bu tuzakların en önemli kısmı çekici maddeyi kontrollü şekilde salan dispenserlerdir. Arazide 1 mg veya daha az feromon ihtiva eden dispenser bir ay veya daha uzun süre hedef böceği çekmeye devam edebilir. Belli dönem boyunca yakalanan böcekler sayılarak zararlının varlığı, uçuş ve populasyon yoğunluğu bilgileri elde edilebilir. Bu bilgiler önceki yılların verileriyle karşılaştırılıp değerlendirilerek ilaçlamaya karar vermede kriter olarak kullanılır. Bu bilgilerin yorumlanmasında dikkatli gözlem ve tecrübe başarı için çok önemlidir. Tahıl ve otsu bitkilerde zararlı olan Spodoptera exempta’ya karşı seks feromonu ihtiva eden tuzak ağı kullanımıyla Doğu Afrika’da başarılı sonuçlar alınmaktadır. Diğer taraftan Avrupa ve ABD’de, depolanmış ürünlerin böcekten (Ephestia, Plodia, Sitotroga ve Trigoderma türleri) korunması için feromon tuzaklarıyla gözlem ve erken uyarı hizmeti verilmektedir. Feromonların kullanımıyla İngiltere’de önemli bir zararlı olan Cydia nigricana’nın populasyon artışına ilişkin tahminlerde oldukça başarı sağlanmıştır. Önceleri ürün üzerinde yumurta araştırarak gözlem yapılırken, 1977’den beri bu amaçla feromon tuzakları kullanılmaktadır. Buna benzer bir uygulama dünyanın çeşitli yerlerindeki meyve bahçelerinde Laspeyresia pomonella’ya (Elma iç kurdu) karşı yapılmaktadır. Ülkemizde zararlı böceklere karşı feromonlu tuzaklar ile erken uyarı denemeleri 1980’li yıllarda Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından başlatılmıştır. Günümüzde değişik yörelerde önemli zararlılar olarak kabul edilen (Laspeyresia pomonella, Lobesia botrana, Dacus oleae, Prays oleae, Rhagolatis cerasi, Heliotis helicoverpa, Quadraspidotus pernicious, Ostrinia nubilalis, Agrotis ipsilon Heliotis zea vs.) türlere karşı erken uyarı amacıyla feromonlu, cezbediciler ve renkli görsel çekici tuzaklar yaygın şekilde kullanılmaktadır (SEREZ 2001). 3. KİTLE TUZAKLAMA Populasyon yoğunluğu düşük olduğunda, hedef böceğe özgü feromonlu tuzaklarla zararlının yoğunluğu çok daha azaltılabilir. Başarı için böcek populasyonunundan yakalanması gerekli miktarı ve gerekli tuzak sayısının iyi belirlenmesi gereklidir. Yüksek bir yakalama oranı, Lepidoptera türlerinde özellikle erkekler yakalandığı için önemlidir. Mücadelenin başarılı olması için erkeklerin %80-95’inin yakalanmasının gerektiği hesaplanmıştır. Pratikte farklı türler için tuzak yoğunluğu hektarda 1 ila 700 arasında olabilir. Tuzak sayısındaki üst limit maliyet ve tuzak ağının devamlılığına göre belirlenir. Kitle tuzaklaması orman, meyve bahçeleri ve tarım arazilerinde çok çeşitli böcek türleri için yapılmaktadır. Çankırı Orman Fidanlığında bir Lepidopter olan Sciapteron tabaniformis zararlısına karşı funnel tipi tuzaklarda (30 adet/ha ), türe özgü eşeysel çekici feromon kullanarak kitle tuzaklama denemesi uygulamış, %63,9’luk bir etkinlik sağlanabilmiştir. Bu çalışmaya göre; izole olmayan kavaklıklarda feromonlu tuzakların gözlem ve erken uyarı için amacıyla kullanılmasının daha faydalı olacağı sonucuna varılmıştır (ŞİMŞEK 1998). Her iki cinsi de çektiğinden Coleoptera türlerine karşı kitle tuzaklama programları daha başarılı şekilde uygulanmaktadır. Buna en iyi örnek kabuk böceklerine karşı alınan sonuçlardır; 1979 yılında İsveç ve Norveç’te Ips typograhus’a karşı kitle tuzaklama projesi yürütülmüş, toplam 320 bin tuzak kullanılarak 1,6 milyar böcek yakalanmış, ölen ağaç sayısında önceki yıllara göre büyük azalma olmuştur (SEREZ 1983). Türkiye’de ilk feromon denemeleri Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Picea abies ormanlarında Ips sexdentatus kabuk böceğine karşı başlatılmış olup, araştırma ve uygulama faaliyetleri genişleyerek devam etmektedir. Artvin ormanlarında ladinlerde zarar yapan Ips typographus’a karşı 2001 yılında feromon tuzak denemeleri yapılmış, sonuçta Kanada tipi hunili tuzakların ve “Almanya –Trifolia M” menşeli preperatların kullanımı önerilmiştir. Ayrıca aynı ormanlarda 1998 -2001 yılları arasında toplam 20 bin adet tuzak kullanılarak 50 milyon civarında böcek (Tuzak başına ortalama 2500 adet) toplanmıştır (ALKAN 2001). Hedef böceğe göre farklı tuzaklar geliştirilmiştir. Örneğin kabuk böcekleri için; boru, körüklü boru tipi, hunili, radyötör tip gibi çok çeşitli tuzaklar kullanılmaktadır. Etkili bir tuzak ağı kurmanın maliyeti ve zorluğu kitle tuzaklamada genel bir sorundur. Ayrıca, tuzak materyalinin, çalınarak kaybolma riskini azaltacak malzemeler seçilmesine dikkat edilmelidir. 4. ÇİFTLEŞMEYİ ENGELLEME Çiftleşmeyi engelleme; böceğin bulunduğu sahada çiftlerin buluşmasını, engelleyecek sentetik feromonların kullanılmasıyla yapılır. Korunacak alanda hedef böcek için feromon salgılayan çok sayıda dispenser yerleştirilir. Bu dispenserlerden yeterli yoğunlukta feromon konsantrasyonu sağlanarak doğal feromon maskelenir ve erkeklerle, dişilerin buluşması, böylece doğurganlıkları engellenir. Mücadele için sahadaki feromon konsatrasyonu birkaç hafta yeterli düzeyde tutulmalıdır. Teorik olarak çiftleşmeyi engelleme, sahte ize yönlendirme veya şaşırtmayla yapılabilir. Denemelerde üç tip dispenser, feromon salınma oranında tatmin edici sonuçlar vermiştir. Bunlar, içi boş plastik lifler, küçük ince plastik yaprak ve mikro kapsüllerdir. Plastik lifler 10 mm boyunda, 0,2 mm çapındadır, feromon lifin içindeki boşluğa konur ve lifin uçlarından birisi açık bırakılarak kontrollü salınması sağlanır. Plastik yaprak formülasyonunda, plastikten imal edilmiş koruyucu özelliği olan iki tabakanın ortasına feromon yerleştirilmiştir. Plastik dış tabaka güneş, oksidasyon ve hidrolizden koruma özelliği yanında, içindeki feromonun kontrollü şekilde salınmasını sağlamaktadır. Bu çeşit preperatlar kare, şerit, bant, pul, konfeti gibi değişik şekillerde üretilerek kullanılmaktadır. Bu preperatlar uçakla veya yerden deposunda özel yapıştırıcı ilave edilmiş püskürtme sistemi ile serpilerek, arazide bitkilerin yapraklarına yapışmaları sağlanır (FLINT ve DOANE 1996). Üçüncü formülasyon tipi feromonun jelatin, poliüretan veya poliamid gibi maddelerden oluşan mikro kapsülün içine konulmasıyla elde edilir. Bunda feromonun salınma oranı, çeperin yapısı, kalınlığı ve içindeki maddenin bileşimine göre değişir. Bu formülasyon tipi çok miktarda ve kolaylıkla imal edilip, ilave yapıştırıcıya ihtiyaç duyulmadan uygulanabilir. Her üç formülasyon ABD, Latin Amerika ve Mısır’da Pectinophora gossypiella (Pembe pamuk kurdu)’ya karşı 3-10 g/ha oranlarında kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır (CAMPION ve VEIGH 1984). 5. SONUÇLAR Feremonların, zararlı böceklerle mücadelede etkili oldukları durumlarda, özellikle faydalı böceklere zarar vermeyişleriyle klasik insektisitlerle mücadeleye nazaran avantajları bulunmaktadır. Ancak, seçici olmaları nedeniyle tek bir böcek türüne karşı kullanılabilmektedir. Aynı sahada birkaç tür zararlı olması durumunda geniş spektrumlu insektisit kullanımı tercih edilmektedir. Feromonla doğrudan mücadelede başarı, ergin böcekler arasındaki çiftleşmenin azaltılmasına ve mücadele sahasının dışından gelerek yumurta bırakacak döllenmiş dişilerin sayısının azaltılmasına bağlıdır. Feromonla mücadelede faydalı böcekler işlevlerini zarar görmeden sürdürebildiklerinden, feromonlar Entegre Zararlı Düzenlemesi programlarının en önemli unsurlarındandır. Diğer taraftan feromon tuzaklarının da yer aldığı, erken uyarı istasyonlarıyla zararlıların populasyon yoğunluğu ile muhtemel zarar düzeyleri önceden tahmin edilebildiğinden, insektisit uygulaması daha az sayıda ve en uygun zamanda yapılabilmektedir. Kaynak: www.osman.com.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele

BİYOLOJİK MÜCADELE NEDİR?

Zararlı böceklerin yaptığı zararları durdurmak veya azaltmak için onların doğal düşmanlarını doğada artıracak şekilde yapılan işlemlere denilmektedir Zararlı böceklerin doğada mevcut doğal düşmanların yardımıyla ekonomik zarar düzeyinin altında tutulması işlemine biyolojik mücadele denmektedir Biyolojik mücadelede hedef ilaçlı mücadelede olduğu gibi, zararlıları tümüyle yok etmek değildir Biyolojik mücadelede, zararlı yoğunluğu ekonomik zarar düzeyinin altında tutulmakta, böylece söz konusu zararlıların doğal düşmanlarının doğada sürekliliğinin sağlanması hedef alınmaktadır Doğal düşmanları üç grupta toplayabiliriz: 1) Predatör Böcekler Hayatı boyunca serbest olarak yaşayan, avını yiyerek veya vücut sıvısını emerek öldüren, çoğunlukla avından büyük boyda olan ve gelişmesini tamamlayabilmesi için birden fazla ava ihtiyacı olan organizmalardır 2) Parazit Böcekler Yumurtasını konukçusunun içine veya üzerine bırakarak gelişmesini tamamlayıp, konukçusunu öldüren ve ergin oluncaya kadar, yalnız bir tek konukçuya ihtiyaç gösteren organizmalardır 3) Entomopatojenler Konukçularını hastalandırarak öldüren mikroorganizmalardır Biyolojik mücadele programlarının hazırlanabileceği bölgelerdeki kültür bitkilerindeki tüm zararlıların ve bu zararlıların doğal düşmanlarının saptanması gerekmektedir Söz konusu doğal düşmanların birbirleriyle ilgilerinin çok iyi bilinmesi gerekir Ayrıca bu doğal düşmanların konukçularına hangi şartlarda ne oranda etkili olduklarının da ortaya konması gerekir Söz konusu bölgedeki zararlıları baskı altında tutacak doğal düşmanlar yok ise, aşağıdaki yöntemler uygulanabilir 1 Doğal düşmanların bulundukları bölgelerden toplanarak konukçularının zarar yaptıkları yerlere salınması 2 Doğal düşmanların üzerinde bulundukları konukçularıyla birlikte faydalının bulunmadığı bölgeye salınması 3 Biyolojik mücadele etmenleri laboratuarda üretilerekkonukçularının zarar yaptığı bölgelere salınmasıdır 4 Biyolojik mücadelesi planlanan zararlının yurt içinde etkili doğal düşmanları yok ise yurt dışında var olan etkili doğal düşmanların getirilip laboratuarda üretimleri gerçekleştirilerek biyolojik mücadelede kullanılır Biyolojik mücadeleyi olumsuz yönde etkileyen faktörler vardır Bunlar: 1 İklim 2 Konukçu Uygunluğu 3 Karınca 4 Toz 5 Zararlı ve hastalıklara karşı kullanılan zirai ilaçlardır

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele-nedir

Kene ile mücadele ekolojiyi bozuyor

Bursa İl Sağlık Müdürü İsmail Hakkı Çelik, tabiatın dengesini bozduğu için kenelere karşı bölgesel ilaçlama yapmak yerine riskli bölgelerde sadece büyük baş hayvanların ilaçlanması gerektiğini söyledi. Yaz aylarının gelmesiyle birlikte kene vakalarına karşı alınacak tedbirler masaya yatırıldı. Toplantıya Uludağ Üniversitesi Enfeksiyon Anabilim Dalı Öğretim üyeleri Prof. Dr. Reşit Mıstık, Prof. Dr. Safiye Helvacı, Veterinerlik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Aydın, Tarım İl Müdürlüğü ve belediye yetkilileri katılarak kene ile mücadelede izlenmesi gereken hususlar ele alındı. İl Sağlık Müdürü İsmail Hakkı Çelik, tabiatın dengesini bozduğu için kene ile mücadelede bölgesel ilaçlamaya karşı olduklarını söyledi. Bölgesel ilaçlamanın dengeyi bozduğu için tam tersine kene popülasyonunu arttırdığı gibi, kanserojen etkiyi de tetiklediğini ifade eden Çelik, `İlaçlanan bölgede oluşabilecek keneden kat kat daha fazla yararlı böcek bulunuyor. İlaçlamayla birlikte bu böcekler de ölüyor, böylece kene popülasyonunda artış gözleniyor. Bizim düşüncemiz, riskli bölgelerde büyükbaş hayvanların ilaçlanması ve bölge halkının bilinçlendirilmesidir. Şehir merkezindeki kenelerin Kırım Kongo kanamalı ateşi virüsü taşımadığı ortada. Bursa ve ilçelerinde 4 yılda hastanelere 6 bin 700 kene ısırığı vakası intikal etti. Kesin teşhis konulan 6 kişi oldu ve 2`si hayatını kaybetti. Bursa, virüs taşıyan kene açısından riski düşük olan bir il. Ancak biz risk oranı düşük diye tedbiri elden bırakacak değiliz. Fakat mücadele ederken de ekolojik dengeyi bozamayız. Bilinçli hareket etmeliyiz` dedi. Kaynak: timeturk.com Yanlız kene ile mücadelemi ekoloji bozuyor ? Bi bu kimyasalları kullandığımız gürece doğanın dengesi ozulmaya mahkumdu. Zaman zaman haber bültenlerinde kene ile ilgili mücadelede biyolojik mücadele yöntemleri kullanılmaya çalışılıyor. Bu mücadele ne kadar yeterli bunu araştırmak lazım...Herkese saygılarımla...

http://www.biyologlar.com/kene-ile-mucadele-ekolojiyi-bozuyor

BÖCEKLER VE ZARARLARI

Böcekler, dünyada en çok rastlanan canlılardandır. Bunun nedeni pek çok olumsuz şarta dirençli yapıda yaratılmış olmalarıdır. Dünya üzerinde yaklaşık 1-1,5 milyon böcek türü bulunmaktadır. Günümüzde var olduğu bilinen hayvan türlerinin dörtte üçünü böcekler oluşturmaktadır. Bu kadar çok farklı böcek olmasına rağmen tüm böceklerin vücudu üç bölümden oluşur: Baş, göğüs ve karın. Böceklerin boyları 0.2 mm’ den 30 cm’ ye kadar değişir. Böcekleri ayırt etmenin bir diğer yolu bacaklarını saymaktır. Her böceğin altı bacağı vardır. Böceklerin vücudu bir dış kabukla örtülüdür ve Böcekler büyüdükçe kabuk değiştirirler. Bazı böcekler, kültür bitkilerinde, bitkilerin kök, gövde, yaprak, meyve, sap gibi kısımları ile beslenerek bitkilere zarar verirler. Bitkisel ürünlerde doğrudan beslenerek önemli ürün kayıplarına neden olurlar. Böceklerin büyük bir çoğunluğu yaşayışı gereği insanın gıdasına ortak olurlar. İnsanlar, ekip diktiklerini değil, hastalık ve zararlılardan arta kalan mahsülü elde etmekte ve bunun bir kısmını da depolarda yine zararlılara kaptırmaktadır. Bütün böcekler zararlı mıdır? Bütün böcekler zararlı değildir. Doğadaki zararlı böceklere karşı, doğal düşmanlarını kullanmak suretiyle o zararlıları yok etmek veya yoğunluklarını düşürmek için yapılan mücadeleye Biyolojik mücadele denilmektedir. Biyolojik mücadelede predatör (avcı böcek), parazitoit (asalak böcek), fungus, bakteri ve virüs gibi faydalı canlı organizmalar kullanılır. Hayat dönemini sürekli olarak konukçuda geçiren ve çoğunlukla konukçudan küçük olan böceklere asalak böcek denir. Bunları, yumurta, larva, pupa ve ergin parazitoidi olarak adlandırabiliriz. Hayat dönemini tamamlamak için birden çok konukçuya ihtiyaç gösteren böceklere, avcı böcek denir. Bunlar avlarını önce yakalar, çoğunlukla öldürdükten sonra, vücutlarını kemirip yemek suretiyle, ya da konukçusunun vücudundaki sıvı maddeleri emerek besinlerini alırlar. Dünyada tarımı yapılan bitkilerde zararlı, hastalık ve yabancı otlar nedeniyle hasattan önce ortaya çıkan ürün kaybı %35 olarak hesaplanmaktadır. Mücadele yapılmadığı zaman, bazı ürünlerde bu kaybın iki kat artabileceği yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Ülkemizde kültür bitkilerinde ürün kayıplarına neden zararlıların büyük bir kısmını böcekler oluşturmaktadır. Ülkesel zirai mücadele teknik talimatı bulunan ve bu talimatlar çerçevesinde mücadelesi yapılan zararlılar, ürün gruplarına göre aşağıda verilmektedir: 1. Ambar Zararlıları 2. Hububat Zaralıları 3. Genel Zararlılar 4. Sebze Zararlıları 5. Endüstri ve Süs Bitkileri Zararlıları 6. Meyve Zararlıları 7. Subtropikal Meyve Zararlıları 8. Bağ Zararlıları Bu bölümde, ülkemizde yaygın olarak bulunan ve ekonomik önemde zarar yapan böceklerden bazılarının tanınması, zarar şekli ve mücadelesi ile ilgili kısa bilgiler verilecektir. Bu konularda daha geniş bilgi almak için Tarım İl ve İlçe Müdürlükleri’ ne başvurulmalıdır.

http://www.biyologlar.com/bocekler-ve-zararlari

Arı Hastalıkları ve Sınıflandırılması

Arının gelişme dönemi pek çok hastalık etmeni ve zararlı için uygun ortam oluşturduğundan arılarda çok sayıda hastalık ve zararlı görülmektedir. Bununla birlikte, dünyadaki hızlı ulaşım, kıtalar ve ülkelerarası arı, arı ürünleri ve arıcılık malzemeleri ticareti arı hastalıklarının kısa sürede tüm ülkelere yayılmasına neden olmaktadır. Benzer şekilde, gezginci arıcılık da hastalık ve zararlıların ülke içindeki hızlı yayılışında önemli bir etkendir. Arı hastalıkları genellikle ilkbahar aylarında görülür. Bunun başlıca nedeni ilkbahar aylarında özellikle yavru yetiştirme faaliyetinin büyük hız kazanmış olması ve beklenmeyen soğuk ve yağışlı havalardır. Bu nedenle bu kritik dönemde arıların özellikle yavru hastalıklarına karşı korunması için, koloni kontrollerinde koloninin üşütülmemesine özen gösterilmelidir Arı hastalıkları, hastalığı oluşturan etmene göre; bakteriyel (Amerikan ve Avrupa Yavru Çürüklüğü, Septisemi), fungal (Kireç ve Taş hastalığı), viral (Kronik ve Akut Arı Felci), paraziter (Varroa jacobsoni ve Acarapis voodi) ve Protozoan (Nosema ve Amoeba) ya da hastalığın oluştuğu konukçuya göre; Ergin ve Yavru Arı Hastalıkları olarak sınıflandırılabilir. Pek çok patojen arıların gerek gelişme gerekse yetişkin dönemlerinde hastalık oluşturabilir. Ancak bu patojenlerin hepsi aynı derecede tehlikeli değildir. Amerikan yavru çürüklüğü ve varroa gibi çok tehlikeli ve hızlı yayılıcı bazı arı hastalık ve zararlılarının kontrolünde "Ulusal Kontrol Programları"na ihtiyaç duyulur. Halihazırda ülkemizde mevcut olup ve ülkemiz arıcılığı için önemli bulunan bazı arı hastalık ve zararlıları aşağıda verilmiştir. 1. Yavru Hastalıkları a) Amerikan Yavru Çürüklüğü Ülkemizde ihbarı zorunlu yavru hastalıklarından olan bu hastalığın etmeni Paenibacillus larvae adlı bir bakteridir. Değişik çevre şartlarında uzun bir yaşam süresi olan sporları besleme görevi yapan bakıcı arılar tarafından larvaya bulaştırılır. Hastalığın yayılmasını sağlayan sporlar kovanın herhangi bir yerinde, peteklerde, bal ve balmumunda veya herhangi bir ortamda 35-60 yıl canlı kalıp bu süre sonunda bile hastalık oluşturabilirler. Bu nedenle bu hastalığa karşı gerekli hassasiyetin gösterilmesi ülkemiz arıcılığının geleceği yönünden hayati önem taşımaktadır. Amerikan yavru çürüklüğü görüldüğünde veya şüpheli durumlarda Tarım ve Köyişleri Bakanlığının İl ve İlçe Müdürlüklerine veya Ankara Etlik ve İzmir Bornova'da bulunan Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitülerine ya da Ek.1'de adresleri verilen arıcılık konusunda uzmanlaşmış kurumlardan birine başvurularak teknik yardım istenmelidir. Ayrıca, bu hastalığın ihbar edilmesi kanuni bir zorunluluktur. Hastalıklı kolonilerin nakilleri de yasaktır. Arıcı her şeyden önce kendi geleceği için bu kurallara uymalıdır. Hastalığın Belirtileri Yavrulu petekler incelendiğinde öncelikle düzensiz yavru görünümü dikkat çeker. Kapalı yavrulu hücreler arasına dağılmış düzensiz açık yavru ya da boş hücreler gözlenebilir. Dışbükey görünümünde olması gereken kapalı yavru hücreleri içe çökmüş, çukurumsu görüntü sergiler ve üzerleri deliktir. Hastalıklı yavru beyazdan sarıya daha sonra da kahverengine dönüşür, bir çöple dışa çekildiğinde iplik şeklinde uzar ve tutkal gibi kokar. Çürüyerek ölmüş yavrunun kalıntısı hücre yan duvarı ve tabanına yapıştığından arılarca temizlenmesi zordur. Mücadelesi Bu hastalıkla en kesin ve en etkili mücadele yöntemi, hastalıklı kolonilerin tümüyle yakılarak yok edilmesidir. Böylece, hastalığın diğer kolonilere bulaşması önlenmiş olur. Bazı ülkelerde hastalıklı kolonilerin yakılması yasal bir zorunluluktur. Bakteri sporları antibiyotiklerle öldürülemediği için hastalıkla mücadelede antibiyotik uygulamasının fazla bir yararı olmaz. Antibiyotik uygulaması hastalığı baskı altına alabilir ancak uygulamadan vazgeçildiği anda hastalık tekrar görülür. Daha önemlisi, bu tür koloniler arılıktaki diğer sağlıklı koloniler ve bölge için sürekli hastalık kaynağı olurlar. Arıları ve petekleri yakılmış koloninin, boş kovanı ve kovan kapağı pürümüzle en ince detaylarına kadar yakılıp 40 lt suya 400 gr sodyum hidroksit katılarak elde edilen sıvı ile yıkandıktan sonra tekrar kullanılabilir. Diğer alet ve ekipmanlar da bu sıvı ile yıkanmalıdır. Hastalıktan uzak kalmak için arı satın almalarda ve temel petek kullanımında dikkatli olunmalıdır. Temel petek kullanırken temel peteğin hiçbir zaman hastalık geçirmemiş kolonilerden elde edilmiş balmumundan üretilmiş olmasına özen gösterilmelidir. Temel petek mutlaka sterilize edilmiş balmumundan üretilmiş olmalıdır. Hükümlerine uyulması zorunlu olan "Arıcılık Yönetmeliği"ne göre de temel petek yapımında kullanılacak balmumu 110 oC'da 12 saat süre ile sterilize edilmelidir. b) Avrupa Yavru Çürüklüğü Dünyada en yaygın görülen hastalıklardan biridir. Hastalığın etmeni en son yapılan sınıflandırmaya göre Melisococcus pluton adında bir bakteridir. Hastalıkta diğer bazı (sekonder) bakteri türleri de görülür ancak bunlar doğrudan hastalık oluşturmazlar fakat ölü larvanın kokusu ve kıvamı üzerinde etkili olurlar. Hastalığın Belirtisi Hastalığın kendine özgü kokmuş et ya da balık kokusunu andıran kokusu kovan açıldığında algılanabilir. Açık yavru döneminde ölmüş larvalar koyu kahverengi ve siyaha yakın renktedir ve larvadaki renk değişimi önemli bir belirtidir. Hastalığın çok şiddetli seyrettiği durumlarda kapalı yavru gözlerinde de görülebilir. Ölmüş larva bir çöple çekildiğinde Amerikan yavru çürüklüğünde görülen ipliksi uzama görülmez, kolayca petek hücresinden çıkartılabilir. Genellikle, Amerikan yavru çürüklüğü kapalı yavrularda görülürken Avrupa yavru çürüklüğü açık yavrularda görülür. Mücadelesi Amerikan yavru çürüklüğündeki uygulamanın aksine şiddetli durumlar hariç, bu hastalıkta arıların ve yavru peteklerin imhasına gerek yoktur. Koloninin ana arısı bir süre kovan içerisinde kafeslenerek yumurta atması engellenir. Oxytetracycline, erythromycin veya diğer antibiyotik uygulamaları ile tedavi edilebilir. Ancak, antibiyotik kullanımı konusunda mutlak surette bir uzmanın görüş ve önerileri alınmalıdır. Çünkü antibiyotikler belli aralıklarla, belli dozlarda ve belli bir süre için kullanılması gereken maddelerdir. Aksi halde arı kolonisine, aile bütçesine ve balın kalitesine zarar verilir. Antibiyotik verilen kovanın balı uzun bir süre tüketilmemelidir. Örneğin bu sürenin oxytetracycline grubu için en az 8 hafta olmasına karşın diğer antibiyotik grupları için 1 yıla kadar çıkabilir. Arılıkta kullanılan ekipman ve hastalıklı kolonilerin boş kovanları 50 lt suya 1 kg soda veya 1/1'lik amonyum klorid eriyiği ile dezenfekte edilmelidir. Yavru Çürüklüğü Hastalıklarından Korunma Gerek Amerikan yavru çürüklüğü gerekse Avrupa yavru çürüklüğü hastalıklarından korunmak için; * Arılık her zaman temiz ve düzenli olmalıdır. * Arı ve ana arı satın alırken alımlar, sağlık belgesi veren ve güvenilir kurumlardan yapılmalıdır. * İkinci el alet-ekipman alındığında bunlar dezenfekte ve sterilize edilmelidir. * Amerikan yavru çürüklüğü hastalığının bulaşmasını ve yayılmasını sağlayan bakteri sporları bal içinde yıllarca yaşayabildiğinden arılar kaynağı belli olmayan ya da hastalık geçirmiş arılıklardan elde edilen ballarla beslenmemelidir. * Kaynağı belli olmayan oğullar arılığa alınmamalıdır. * Arılıkta yağmacılığa meydan verilmemelidir. Kovanların yerleşme düzeni arıların yanlış kovanlara girmelerini önleyecek şekilde olmalıdır. Bunun için kovanların uçuş delikleri farklı yönlere bakmalı ve kovanlar arası mesafe 1-2 m'den az olmamalıdır. Mümkünse bu mesafe artırılmalıdır. * Koloniler arasında petek alış-verişi yapılırken dikkatli davranılmalıdır. * Mümkün olduğunca eski petek kullanmaktan kaçınılmalıdır. * Koloniler nektar ve polen kaynağı yönünden zengin bölgelerde tutulmalı, hastalık riski bulunan yerlere arı götürülmemelidir. * Koloniler sürekli kontrol edilmeli, hastalığın yayılmasını önleyen en etkili yolun erken teşhis olduğu unutulmamalıdır. c) Kireç Hastalığı Etmeni Ascosphaera apis adlı bir fungus (mantar) olan yavru hastalığıdır. Hastalıklı larvalar mumyalaşmış olup siyahımsı, gri veya beyaz renktedirler. Hastalığın ilk dönemlerinde beyazlaşmış larvalar iki parmak arasında ezilebildiği halde ileri dönemde pirinç tanesi gibi sertleşerek arılar tarafından kovan önüne ve uçuş tahtası üzerine atılırlar. Hastalığın etmeni olan sporlar toprak altında ve değişik ortamlarda 15 yıl etkinliğini sürdürebildiğinden ve rüzgarla sürüklenebildiğinden bu hastalıkla daha çok kültürel önlemlerle mücadele edilerek başarılı sonuçlar alınabilir. Hastalığa neden olan fungus, yeterli havalandırmanın olmayışı sonucu kovanda biriken CO2 ve nemli ortamda gelişir. Bu nedenle kovanlar sehpalar üzerine yerleştirilerek havalandırma sağlanmalı ve nemden korunmalıdır. Kireç hastalığına karşı alınabilecek bir başka önlem, hastalığa yakalanan kolonilerin ana arılarının hastalığa yakalanmayan kolonilerden üretilen yeni ana arılarla değiştirilmesidir. Zayıf koloniler hastalığa daha hassastırlar. Bunun için güçlü kolonilerle çalışmak en iyi kültürel yöntemdir. Kolonilerin beslenmesi ve arılara doğal nektar kaynağı sağlanması da bu hastalığa karşı etkin bir mücadele yöntemidir. Kolonide stres oluşturan açlık, üşütme ve rahatsız etme gibi durumlar yanında bölme yaparak koloni işçi arı varlığının azaltılması, gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanarak larvanın sindirim sistemindeki faydalı floranın tahrip edilmesi kireç hastalığının ortaya çıkmasına veya şiddetinin artmasına neden olan uygulamalardır. Bu uygulamalardan kaçınmak, güçlü koloniler ve genç ana arılarla çalışmak alınabilecek en iyi koruma tedbirleridir. Kireç hastalığının tedavisinde koloni şartlarında uygulanan ilaçlı mücadele denemelerinden bugüne kadar tatmin edici olumlu sonuçlar alınamamıştır. 2. Ergin Arı Hastalıkları a) Nosema Nosema apis adı verilen tek hücreli bir mikroorganizmanın neden olduğu, oldukça tehlikeli sayılan ergin arı hastalığıdır. Hastalığa yakalanmış kolonilerde davranış değişimi ve hızlı yaşlanma görülür. Hastalığın kesin olarak tanınması için hasta arı midesinin makroskobik veya mikroskobik incelenmesi gerekir. Normalde saman rengi olan sağlam arı midesi hasta arıda katı, kirli ve beyaz renktedir. Hastalık yıl içerisinde çeşitli zamanlarda görülebilmekle beraber en yüksek düzeyde ilkbaharda, ikinci derecede ise sonbaharda ortaya çıkar. Nosemaya yakalanmış kolonilerde; çerçevelerin, peteklerin, kovan kapağı ve uçuş tahtası üzerinde turuncu ve beyaz renkte arı pisliği görülür. Hastalığın yayılması besin yoluyla olur. Hasta arılar bakıcılık gücünü kaybederler, uçamazlar ve kovan etrafında sürünürler. Nosema hastalığının önlenmesi ve tedavisinde fumagillin uygulaması yapılır. İlaç ilkbahar ve sonbaharda şerbetle birlikte verilir. Özellikle sonbaharda şurupla birlikte verilen fumagillin iyi bir tedbirdir. Kolonilerin polen dışında polen yerine geçen kek karışımları ve kış aylarında salgı ballarıyla beslenmesi hastalığa sebep olabilen uygulamalardır. Hastalık daha çok besleme hataları sonucu ortaya çıkar. Bu hastalıkla ilişkili olarak, arıların bal ve polen dışında herhangi bir maddeye ihtiyaç duymadıkları unutulmamalıdır. 3. Paraziter Hastalıklar a) Varroa Bu hastalık, Varroa jacobsoni adlı bir dış parazitin sebep olduğu, hem yetişkin arıda hem de yavruda zarar oluşturan, çok hızlı gelişmesi ile tüm dünya üzerine yayılan ve mücadele edilmediği taktirde kolonilerin sönmesine neden olan tehlikeli paraziter bir hastalıktır. Varroanın dişisi oval görünümde ve koyu kahve renktedir. Vücut uzunluğu 1.1-1.3 mm, eni ise 1.5-1.7 mm arasında değişmektedir. Vücudun alt kenarı 4 çift bacak ile çevrilidir. Ağız yapısı sokucu ve emicidir. Gerek ergin gerekse larva ve pupa döneminde arının kanını emerek beslenir. Bu nedenle arıya her dönemde zarar verir. Erkek varroa, sarı-gri renkte yuvarlak görünümlü, dişi varroaya oranla daha yumuşak bir kitin ile kaplıdır. Erkek varroalar dişi ile çiftleşme sonrası öldüklerinden yetişkin arı üzerinde görülmezler. Varroanın kolonilerde üremesi ilkbahar kuluçka faaliyetiyle birlikte başlar. Sonbaharda bu faaliyetin sona ermesine kadar sürer. Kışı yalnızca ergin dişiler geçirir. Varroanın üreme ve gelişmesi kapalı yavru gözlerinde gerçekleşir. Ergin dişiler yavru gözlerinin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerek iki gün sonra yumurta bırakmaya başlarlar. İlk 24 saatte yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar ve tüm gelişim erkeklerde 6-7 günde, dişilerde ise 8-10 günde tamamlanmaktadır. Gelişimini tamamlayan varroalar kapalı yavru gözü içinde çiftleşirler. Çiftleşmeden hemen sonra erkek ölür. Dişiler ise beslenmeyi sürdürerek arıların gözden çıkması ile birlikte gözü terk ederler. Ergin dişi varroalar kışın 5-6 ay yazın ise 2-3 ay yaşarlar. Ergin dişi varroanın yavru gözüne 5 ve daha fazla yavru bırakması durumunda arı gelişmesini tamamlayamaz ve siyahımsı-gri renkte kanatsız olarak çıkar. Ancak bir görüşe göre kanatsızlığın doğrudan varroaya bağlı olmadığı parazitin varlığında etkisini gösterebilen bir virüse bağlı olduğu belirtilmektedir. Varroa parazitinin gerek larva ve pupa gerekse ergin dönemde arının kanını emerek gelişme ve çalışma aktivitesini zayıf düşürmesi başka hastalıkların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Mücadelesi Kimyasal Mücadele Varroanın dünyada ve ülkemizde ilk görüldüğü yıllarda mücadele için uygun olan veya olmayan bir çok ilaç varroa mücadelesinde kullanılmıştır. Günümüzde varroa mücadelesi için piyasada 20 civarında ruhsatlı ilaç bulunmasına rağmen bazı arıcılar ruhsatsız ilaç ve karışımlar kullanabilmektedir. Varroa mücadelesi için ruhsatlandırılmamış hiçbir ilaç hiçbir zaman; ruhsatlı olanlar da kullanılma dönemleri dışında özellikle de bal üretim dönemlerinde kullanılmamalıdır. Aksi halde, bu ilaçların bal ve balmumundaki kalıntıları insan sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. Varroa mücadelesinde bir başka önemli nokta mücadele dönemidir. Erken ilkbaharda kolonilerde kapalı yavrunun olmadığı veya en az olduğu, sonbaharda ise kapalı yavrunun sona erdiği son bal hasadından sonraki dönem en etkin mücadele dönemidir. Varroa mücadelesinde altın kural; mücadelenin uygun zamanda, uygun ilaçla uygun dozda yapılmasıdır. Bahsedildiği üzere varroa ile en iyi mücadele zamanı erken ilkbahar ile geç sonbahardır. Kapalı yavru dönemindeki kimyasal mücadeleden olumlu sonuç almak mümkün değildir. Çünkü hiçbir ilaç kapalı yavru içindeki varroalara ulaşamamakta ve öldürememektedir. Fiziksel Mücadele Bilindiği gibi dişi varroalar ilkbahar döneminde yumurta atmak için erkek arı gözlerini tercih ederler. Bu dönemde kolonilere üzerinde erkek arı gözü bulunan petekler verilerek dişi varroaların erkek arı gözlerinde toplanması sağlanır. Bu gözler kapandıktan sonra kovandan çıkartılarak imha edilir. Böylece dişi varroanın bu dönemde attığı yumurtalar ve kendisi erkek arı pupaları ile birlikte yok edilmiş olur. Bu dönemde koloniye yarısı kesilmiş petekli çerçeve verildiğinde, arılar peteğin alt kısmına erkek arı gözlü yeni petek örerek tamamlarlar. Varroalar erkek arı gözlerinde çoğalmayı tercih ettiklerinden gözlerin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerler. Bu gözlerin kapanmasından sonra erkek arı gözlü petek kesilerek imha edilir. Bu yöntemle kolonideki varroa miktarını azaltmak mümkündür. Ancak aynı zamanda işçi arı gözlerinde de çoğalan varroalar etkinliğini sürdürür. Bir başka mücadele yöntemi, nektar akımı döneminde işçi arı gözleri içerisine bırakılan varroa yumurtalarını yok etmeye yönelik çalışmadır. Bu yöntemde, koloninin ana arısı ana arı ızgarası kullanılarak bir çerçeveye hapsedilir ve böylelikle bütün varroa yumurtalarının bir petekte toplanması sağlanır. Bu petek kapalı yavru döneminde kovandan çıkartılarak imha edildiğinde kovandaki varroa yumurtalarının tamamı yok edilmiş olur. Bu yöntemin dezavantajı her dönemde uygulanamaması ve koloni gelişimini kısmen engellemesidir. B- Arı Zararlıları a) Petek Güvesi Büyük Petek Güvesi (Galleria mellonella) ve Küçük Petek Güvesi (Achroia grisella) olmak üzere iki türü vardır. Büyük petek güvesi daha zararlıdır. Petek güvesi özellikle sahil şeridindeki arılıklarda daha sık görülür ve ciddi tahribatlar oluşturur. Güvenin larvası zayıf kolonilerin peteklerinde ve balı süzülmüş peteklerin saklanması sırasında, peteklerdeki balmumu ve polenle beslenerek petekleri tahrip eder. Koloni güçlü olduğu ve tüm petekler arılarla sarılı olduğu sürece koloni içinde zarar veremez. Bu yönüyle koloni içinde bulunan peteklerin tümünün arılarla sarılmış olması güvenin çoğalmasını önler. Güve sorunu ve tahribatı daha çok balı süzülmüş peteklerin saklanması sırasında görülür. Balı süzülmüş peteklerin korunmasında fiziksel, kimyasal ve biyolojik metotlar kullanılabilir. Peteklerin 10 oC'nin altında örneğin soğuk hava depolarında saklanması peteklerde bulunan güve yumurtalarının açılımını ve larva gelişimini engeller. Peteklerin 12 oC'da 3 saat veya 15 oC'da 2 saat bekletilmesi petekte bulunan yumurta da dahil olmak üzere bütün gelişme dönemlerindeki güveyi öldürür. Kimyasal mücadele olarak peteklerin saklandığı muhafazalı odalarda 1 m3 hacim için 50 g toz kükürt yakılarak peteklerde bulunan güve larvaları, pupaları ve yetişkinleri öldürülebilir. Bu uygulamada güve yumurtaları ölmediği için uygulamanın sıcaklığa bağlı olarak tekrarlanması gereklidir. Kimyasal mücadele olarak arıcılar arasında sıkça görülen naftalin kullanılmamalıdır. Kanserojen ve petrol ürünü olan naftalin bal ve balmumunda kalıntı bırakmaktadır. Biyolojik mücadele olarak uygulanan Bacillus thuringiensis'in temel peteklere katılması dış ülkelerde uygulanmakta olup ülkemizde bu uygulama henüz yapılmamaktadır. b) Eşek Arıları Ülkemizde Vespa orientalis ve Vespa crabro adlı türleri oldukça yaygındır. Yavru yetiştirme dönemlerinde bal arılarını arazide besin toplarken veya kovan uçuş tahtası üzerinden yakalayarak yuvalarına götürürler. Bazı yıllarda arılara ciddi zarar verirler. Eşek arıları ile kesin bir mücadele yöntemi olmamakla birlikte; yuvaların tahrip edilmesi, içine et, balık, ciğer konan tuzaklarla sayılarının azaltılması, kovan giriş deliğinin daraltılması, böcek öldürücü ilaç ve kıymadan yapılacak zehirli yem ile yuvalarındaki yavrularının öldürülmesi faydalı olabilecek bazı uygulamalardır. En iyi yol, eşek arısı sayısının çok arttığı dönemlerde kolonilerin bu bölgeden taşınmasıdır.

http://www.biyologlar.com/ari-hastaliklari-ve-siniflandirilmasi

Sivrisinek Evrelerinin Özellikleri

Sivrisinekler holometabol böceklerdir. Yani tam başkalaşım gösterirler. Hayat döngülerinde dört dönem bulunmaktadır. Yumurta evresi Sivrisinek yumurtaları 0.6-1 mm boyunda bir ucu sivri, diğer ucu daha küt olan iğ şeklinde yapılardır. Yumurtaların alt yüzleri üst yüzlerinden daha dış bükeydir (Şekil 6). Yumurtaların bir ucunun biraz yanında {Anopheles türleri) ya da ucunda (Culex ve Aedes türleri) küçük bir delik bulunur. Bu delikten dölleme hücresi girer ve yumurta döllenir (Horsfall, 1955). Yumurtaların ve yumurta bırakma şekillerinin farklı olmasından dolayı cinsler ve türler birbirlerinden kolayca ayrılırlar. Sivrisineklerin tek tek ya da paket olmak üzere gene! olarak iki tip yumurta bırakma şekilleri vardır Anopheles yumurtaları kayık biçimindedir. Uzun, iki ucu yukarıya biraz kıvrık ve iki yanında zarımsı yüzgeçler vardır. Bunların orta kısımlarında türlere özgü olarak enine yüzgeçler bulunur. Bu oluşumlar yüzey gerilimini artırdığı gibi, yumurtanın da suyun yüzeyinde yüzmesini sağlar An. sacharovi'nin yazın bıraktığı yumurtaların yalnız yüzgeç kuşağı vardır. Güzün bıraktığı yumurtalarda ise az gelişmiş yüzme hücreleri de bulunur. Anopheles cinsine bağlı türler yumurtalarını tek tek bırakırlar. Yumurtalar bazen suyun üzerinde dantel şeklinde kümeler yaparlar. Aedes türlerinin yumurtaları koyu renklidir. Üzerinde ağ şeklinde yapılar taşır ve suyun üzerinde yüzemez (Şekil 9). Bunlarda yumurtalar yağmur yağdığında, karlar eridiğinde ya da taban suyundaki dinamiğe bağlı olarak, su içerisinde kalacak bitkilerin ya da nemli ve kuru zeminlerin üzerine tek tek bırakılır. Kuraklığa karşı 4-7 ay dayanabilirler (Alten, 1993). Sular yükselince su birikintilerinin altında kalırlar. Larvalar kuru ortamlarda yumurta içerisinde birkaç günde gelişir; ancak, suyla karşılaşınca bir gün içerisinde yumurtadan çıkarlar (Horsfall, 1955). Cutex türlerinin yumurtaları birleşik halde su yüzeyinde sal gibi yüzerler. Bunlara yumurta paketleri denir. Aynı zamanda Culiseta cinsine bağlı türlerinde yumurtaları bu şekildedir. Yumurtaların inkübasyon yani yumurtanın içindeki embriyonun gelişip larva olarak yumurtadan çıkmasına kadar geçen süre, türlere, iklimsel koşullara, sınırlayıcı faktörlere, suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre farklılık gösterir (Alten, 1993; Şimşek, 1997). İnkübasyon süresi mücadele programlarının tam olarak planlanabilmesi için oldukça önemlidir. Özellikle su sıcaklığının yumurta inkübasyon süresi üzerinde önemli bir etkisi vardır.12° İle 32°C arasındaki sıcaklıklar yumurta inkübasyonu için uygun kabul edilse de, ideal sıcaklık 23-25°C arasındadır (Down, 1951). Çukurova'nın iklimsel koşullarında A. sacharovi yumurtaları 25°C'de 1-2 gün içerisinde açılabilmektedirler (Alten, 1989). Muğla-Sarıgerme'de 23°C'de doğa! koşullar altında yapılan denemelerde, C. pipiens türünün yumurtaları 2±0.01 gün içerisinde açılabilmektedirler (Alten, 1993). Aynı çalışma, laboratuvar koşullarında değişik sıcaklıklarda gerçekleştirildiğinde, örneğin 14 °C'de türün yumurtaları 4-5 günde açılmaktadır.Yani sıcaklık düştükçe ya da çok yükseldikçe yumurta açılma sürelerinde gecikmeler olabilmektedir. Bir genelleme yapılacak olursa tüm sivrisinek türleri için inkübasyon süresi 1-4 gün sürebilmektedir. Sivrisinekler ideal koşullar altında bir seferde çok sayıda yumurta veren canlılar arasındadır. Ayrıca yılda 2-4 (bazen 5) döl verdiklerini düşünürsek, önümüze çok yüksek bir üreme potansiyeli çıkmaktadır. Bir sivrisinek dişisi bir defada türlere göre değişmekle birlikte 35-450 yumurta bırakabilir. Yumurta miktarı dişinin beslenme şartlarına, yumurtlamak için uygun ortam bulmasına ve o andaki iklimsel koşullara bağlıdır. Anopheles türleri bir defada 200-400, Culex türleri 100-200, Aedes türleri ortalama 250, Culiseta türleri ise 250-300 yumurta bırakabilirler. Muğla-Dalaman'da yapılan bir çalışmada, temmuz ayında A. sacharovi türüne bağlı yarı kontrollü şartlarda bulunan bir populasyonda dişiler ortalama 367, maksimum 541 yumurta bırakmışlardır (Alten, 1996). Larva evresi Sivrisinek yumurtaları su yüzeyi ile yeterli süre temas ettikten sonra, larva (kurtçuk) yumurtayı alt yüzeyinden baş kısmındaki kesiciler yardımıyla keser ve dışarı çıkar. Sivrisinek yumurtasından çıkan bu genç canlılara larva denir. Gelişmelerinde üç kez gömlek değiştirirler ve dört evre geçirirler. Dördüncü evre larva 6-13 mm boyunda olabilir. Kimi türlerde, örneğin Culiseta longiareolata ya da Cu. annulata'da, 15 mm'ye kadar çıkabilir. Vücutları ince ve saydam bir kitinsel örtü ile örtülüdür. Başta ve vücutta çok sayıda seta adı verilen kıllar bulunur. Setalar tamamıyla çevre şartlarının algılanması ve su içinde dengenin korunması için görev yaparlar. Baş ve vücutta yer yer koyu renklenmeler görülür. Genellikle sırt kısımları güneş ışınlarını tutmak için koyu renkli, karın kısımları açık renklidir. Örneğin, dördüncü evre Anopheles larvasının üzeri sarımsı yeşil ya da kahverengimsi yeşil renktedir. Birinci ve ikinci evredekiler ise koyu kara renktedir. Culex larvaları parlak kahverengimsi-boz yeşilimsi renktedir. Culiseta larvaları açık ya da koyu parlak kahverengidir. Larvanın yüzeyi üzerine simetrik olarak dizilmiş kıllar bulunur. Bu kılların dizilişi türlere göre değişir. Sivrisinek larvalarının vücutları belirgin olarak birbirinden ayrılmış üç ayrı bölümden oluşmuştur (Şekil 11, 12, 13). Bunlar baş, gövde ve karındır. Sivrisinek türleri, larvalarının su içinde duruşları ve hareketleriyle de çok rahatlıkla ayrılabilirler. Anopheles larvaları su yüzeyine paralel durmaları ile su yüzeyine eğik olarak asılı duran Aedes ve Culex larvalarından kolayca ayrılırlar (Şekil 14). Anopheles larvalarının su yüzeyine paralel durmalarının nedeni sifonlarının olmaması ve solunumun stigmal olarak yapılmasından ileri gelir. Anopheles larvaları suyun hemen yüzeyinden, Culex ve Aedes larvaları daha aşağıdan beslenir. Anopheles türlerinin larvaları diğerlerinden başka bazı özellikleriyle de ayrılırlar. Karın segmentlerinin üst tarafında çift yapılı, yelpaze şeklinde yayılmış, suların alt yüzeyine yüzey gerilimi ile tutunmayı sağlayan tüy demetleri taşırlar. Başın 180° dönmesiyle larvalar anafor aygıtlarıyla suyun yüzeyindeki besin partiküllerini alabilirler. Başları diğer sivrisinek cinslerine ait larvalara göre daha uzundur ve vücutları çok sayıda tüyümsü kıllarla kaplıdır (Kirkpatrick, 1925 ). Larva evrelerinin süreleri genel olarak suyun sıcaklığına, iklimsel koşullara, fiziko-kimyasal özelliklere, besin maddesine ve pH'a bağlıdır. Ortalama tanımlar yapacak olursak, Culex larvaları 10°C'nin üzerindeki sıcaklıklarda gelişirler. Ancak ekstrem durumlarda bulunmaktadır. Örneğin, Culex laticinctus türü kışı larva evresinde geçirir ve buz tutmuş sularda bile, buzun üzerine çıkabilmiş bitkiler çevresindeki sularda çok yavaş olarak gelişmelerini sürdürebilirler (Alten, 1989). Anopheles larvaları 15°C'de 40-45 günde, 20°C'de 20-25 günde, 25°C'de 15 günde, 30°C'de 12 günde gelişmelerini bitirirler ve pupa evresine geçerler. Sıcaklık arttıkça larval gelişme daha kısa sürede tamamlanır. Sivrisinek larvalarının gelişmesi için ideal sıcaklık 25 °C'dir. Besin ve sıcaklık durumu en uygun olduğu zaman larva evre süresi 7-16 gün sürebilir. Sivrisinek larvaları suda çok devinimlidirler. Sürekli olarak su yüzeyine çıkarak hava alır, yeniden su içine dalarlar. Değişik sivrisinek türlerinin su içinde genel olarak yaşadıkları ve beslendikleri yerler, onların sivrisinek kommünitesi içinde değişik ekolojik düzeylerini belirler. Sivrisinek larvaları genellikle su içinde bulunan yosun, bakteri, protozoa, mantar sporları ve hatta diğer sivrisinek larvaları ile ya da kendi gömlekleriyle beslenirler. Biyolojik mücadelede kullanılan Bacillus thuringiensis kökenli birçok preparatın uygulanma prensibi, larvalar için patojen olan bu bakterilerin sudaki miktarının artırılmasına dayanmaktadır. Larvalar genellikle gölge olan sularda bulunma eğilimindedirler. Özellikle öğle sıcağında yaprak altlarına ya da suda bulunan yosunların altlarına girmeyi tercih ederler. Ancak, C. pipiens gibi, sığ ve sıcak, güneşli sularda bulunabilen türlerde vardır. Asla unutmamalıdır ki, sivrisinek larvaları çok geniş bir adaptasyon yeteneğine sahiptir. Yaşam ortamlarında her türlü ekst-rem koşula oldukça dayanıklıdırlar. Bu yüzden, çok geniş bir yayılma alanına sahip-tirler. Küçük bir su çalkantısında ya da suyun üzerine dışarıdan gelebilecek herhangi bir etkide suyun dibine kaçarlar ve belli bir süre İçin orada yaşarlar. Bu süre C. laticinctus larvaları için 20 dakikaya kadar sürebilmektedir. Larvaların yaşama ve gelişmesinde suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerinin de büyük önemi vardır. Anopheles larvaları genellikle oksijeni bol, temiz, sığ sularda gelişirler (Bkz. 2.3). Kimi Anopheles türlerinin larvaları %0.5-0.8 tuzlu suda; A. sacharovi larvaları %1.2-1.5 oranında tuzlu suda bile gelişme gösterebilirler (Alten, 1989). Culex larvaları değişik su kalitesindeki habitatlarda yetişebilirler. C. pipiens larvaları, Aedes ve Culiseta cinslerine ait bazı türlerle birlikte 12 mg/lt amonyak içeren foseptik çukurlarında bile bulunabilmişlerdir (Boşgelmez ve ark., 1994). Su bitkilerinin de larvaların gelişmesinde önemli etkileri vardır. Örneğin, A. sacharovi larvaları özellikle su sümbülü (Potamogeion perfoliaius, P. fluviatilis ) türünden bitkilerin yoğun olduğu sularda oldukça bol bulunurlar. Bu bitkiler larvalara besin sağladığı gibi aynı zamanda korunak da oluşturmaktadır. Pupa evresi Dördüncü gelişim evresine gelmiş olan larva, önceleri çok devinimli, kısa bir süre sonra daha az devinimli olarak vücudu karın yönünde kıvrılmaya başlar ve ince, saydam ve koyukahverengi bir çeperle sarılarak pupa evresine dönüşür (Şekil 15). Pupalar yandan bakılınca virgül gibi görünürler. Pupanın içinde çok önemli histolitik ve histogenetik değişimler oluşarak sivrisineğin genetik tür özelliklerini taşıyan ergin oluşur. Pupanın vücudu iki bölümden oluşur. Önde çok büyük olan baş, gövde arkasında ise sırt-karın yönünde yassı olarak karın bulunur. Pupa önceleri çok devinimlidir. Ancak, daha sonra devinimi azalır. Bu evrede beslenme durur. Bu yüzden, sivrisinek sucul evre mücadelesinde, mücadele yapılacak suda populasyon-nun büyük çoğunluğu son dönem dördüncü evre larva ya da pupa evresinden olu-şuyorsa, ortamda insektisit kullanmanın anlamı yoktur. Çünkü bu evrelerde beslenme durmuştur. Çeperi yumuşak, ince ve saydam olduğundan içinde gelişen ergin kolayca görüle-bilmektedir. Suyun dalgalanması sonucu kendini bırakarak pasif hareketle aşağı iner. Uzun süre su dibinde kalabilirler. Pupanın gelişme süresi en fazla 5-6, ideal koşullarda 1-2 gün sürer. Başkalaşım yapacak pupalar yatay konuma geçerler ve vücutlarının ön kısımlarını sudan dışarıya uzatırlar. Hava alma ile pupa örtüsü içindeki iç basınç artar; buna bağlı olarak, vücudun ön kısmında orta çizgi "T" şeklinde boydan boya yırtılır ve ergin dışarıya çıkar. Dışarıya çıkma 5-6 dakika sürer Ergin ve genel özellikleri Sivrisinekler ergin evresini, yumurta, larva ve pupalardan farklı olarak karasal habitatta geçirirler. Habitat farklılığının yanı sıra, morfolojik olarakta birçok farklılığa sahiptirler. Bu evrede, kanatların varlığından dolayı, uçma özelliğini kazanırlar. Ayrıca, larva evresinde çiğneyici olan ağız parçaları, ergin evresinde altı iğneli sokucu-emici özellik kazanmaktadırlar. Yani, larva evresinde beslenmelerini yeme yoluyla yaparlarken, ergin evresinde sokma ya da kan emme yoluyla yaparlar. Her iki eşeyde (dişi ve erkek), genel olarak çiçek ve meyvelerin özsuyu ile beslenirken, aynı zamanda dişiler, yumurtaları geliştirebilmek için insan ve hayvanlardan kan emerler. Erginler, ince yapılı, başı küçük, birleşik gözleri iri, antenleri ve hortumu ince uzun, göğsü yuvarlağımsı ve yanlardan basık, kanatları dar-uzun, bacakları ince ve uzun, karnı yuvarlak ve uzun olan canlılardır. Boyları 3-13 mm dir. Vücutları ve uzantıları pullarla örtülüdür. Bu pulların dizilişi, renkleri ve dağılımı cinslerin ve türlerin birbirlerinden ayrılması için sınıflandırmada oldukça önemlidir. Ergin sivrisineklerin vücudu baş, gövde ve karın olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Morfolojik özellikleri oldukça karmaşık olan bu yapıların ayrıntısına girmek bize göre bu kitabın konusu değildir ve sizlere ulaştırmak istediğimiz amacımızdan uzaklaşmamıza neden olabilir. Bu nedenle bu kısımda cinsler arasında yapısal ayırımı kolaylıkla sağlayan ve sınıflandırmada çok önemli olan bazı pratik farklılıklar üzerinde duracağız. Öncelikle sivrisinekler diğer böceklerden başlarının ön kısmında bulunan ve proboscis olarak adlandırılan sokma iğneleri ile ayrılırlar. Dişi ve erkekleri morfolojik olarak en kolay ayırma yolu, antenlerinin farklılığıdır. Sivrisinek türlerinin erkeklerinde antenler oldukça kıllı ve geniş görünüşlüdür. Oysa dişilerde kıllanma az ve daha dar görünüşlüdür. Antene ek olarak dişi ve erkekleri birbirinden ayıran en önemli farklardan bir tanesi, proboscis'in iki yanında bulunan ve palpus adı verilen dokungaçlardır. Palpuslar dişilerde proboscis'ten kısa, erkeklerde ise daha uzun ve kalındır. Anopheles cinsine bağlı sivrisinek erginleriyle diğer cinslere bağlı sivrisinek erginlerini birbirinden ayırmanın diğer bir yolu İse palpusların ve antenlerin cinse göre farklılaşmasıdır. Anopheles 'lerin hem dişilerinde hem de erkeklerinde palpusların boyu proboscisin boyu ile hemen hemen aynıdır. Oysa Aedes, Culex ve Culiseta gibi cinslere bağlı türlerde, palpuslar dişilerde proboscisden çok kısa, erkeklerde ise aynı boyda ya da biraz daha uzundur. Sivrisinek gövdesinin sırt kısmının karın kısmıyla ayrıldığı bölgede scutellum adı verilen bir çıkıntı bulunmaktadır (Şekil 17). Bu çıkıntı, sırt kısmında sivrisineğin eni boyunca yer almakta ve uçlarında türlere göre değişen sayıda kıl taşımaktadır. Bu kısmın morfolojik yapısı, sivrisinek cinslerinin birbirinden ayrılmasını sağlamaktadır (Şekil 23). Scutellum Anopheles erginlerinde lopsuz ve dışbükey, diğer cinslerde ise üç lopludur. Sivrisinek sınıflandırılmasında karın (abdomen) bölgesinin sırt kısmında bulunan dokuz adet segmentin birbirlerine bağlantı bölgelerinde bulunan pulların dizilim, şekli ve rengi de cinslerin ve hatta türlerin ayırımı için oldukça önemlidir. Anopheles cinsine bağlı türlerde bu bölgelerde pullanma yoktur. Keleş'lerde pullanma çok yoğundur ve genel olarak beyaz ve açık sarı renklidir. Bu cinste pullanma şekli genel olarak üçgen şeklindedir. Culex cinsinde ise pullanma gene! olarak daha kalın ve nettir. Pulların rengi sarımsı, kahverengimsi, kızıl ya da beyaz-sarı karışımı olabilir.

http://www.biyologlar.com/sivrisinek-evrelerinin-ozellikleri

Sivrisinek Habitatları

Sucul evre habitatları Sivrisineklerin yumurtladıkları, larvaların ve pupaların geliştikleri, erginlerin pupadan çıktıkları küçük ve büyük her çeşit durgun veya akış hızı 40 cm/sn'yi geçmeyen su ortamına üreme odağı, habitat ya da jit denir. Jitler doğal ya da yapay olabilirler. Genel bir eğilim olarak sivrisinekler, bulabildikleri durumlarda gece ile gündüz arasındaki sıcaklık değişimlerinin çok farklı olmadığı, doğal ya da yapay düşmanlarının bulunmadığı ve kolay beslenebilecekleri su birikintilerine yumurtlarlar ve larvalar bu ortamda gelişirler. Ancak, türlere ya da daha doğru bir deyimle tür için sınırlayıcı bazı faktörlere (sıcaklık, tuzluluk, pH vb) göre değişmekle birlikte, zor durumda kaldıklarında genelde her çeşit su odağına yumurta bırakabilirler. Bu durum, sivrisineklerin larva mücadelesinde, mücadeleyi yapanlar tarafından kullanılan önemli bir avantajdır. İyi planlanmış mücadele programlarında, alanın değişik yerlerinde bulunan küçük korumalı su odaklan ya da yapay su birikintileri ortadan kaldırılarak, erginlerin yumurtlaması tuzak su odaklarına doğru yönlendirilir. Böylece larvaların geniş bir alana yayılması önlenerek, küçük lokal habitatlarda mücadele yapılır. Böyle bir sistem, bir yandan doğaya zarar veren kontrol yöntemlerinin en aza indirilmesini sağlarken diğer yandan zaman, iş gücü ve dolayısıyla ekonomik yönden de birçok avantaj sağlar. Sivrisinek sorunu bulunan herhangi bir bölgede yapılacak mücadele çalışmalarının birinci basamağı sivrisinek sucul evre habitatlarının tespit edilmesi ve haritalandırılmasıdır. Haritalandırma çalışmalarında asla unutulmaması gereken iki temel kural bulunmaktadır: 1. Haritaların mümkün olduğunca ayrıntılı olarak hazırlanması, 2. Sivrisinek larvalarının akla hiç gelmeyecek su odaklarında bile bulunabilecekleridir. Nitekim, Temmuz 1988 tarihinde Adana Misis yöresinde yürütmekte olduğumuz arazi çalışmaları sırasında, ayran kabının içinde C. pipiens türünün son evre larvalarına rastlanmıştır. Bu durum, aslında normal üreme ve gelişme habitatı olmayan bir odakta bile sivrisineklerin ihtiyaç duyduklarında bulunabileceklerini gösteren iyi bir örnektir. Her çeşit göl, gölet, bataklık, mera, havuz, doğal çukurlar, taş oyukları, ağaç kovukları, çayır ya da ormanda birikmiş kar, yağmur, sulama suları, yavaş akan akarsuların kıyı kesiminde oluşan ve su bitkileri/yosunlarla kaplı durgun kısımlar, drenaj ya da sulama kanalları, toprak arklar, terk edilmiş kuyular, sarnıçlar, çeltik tarlaları, çeşme yalakları, konutların çevresindeki içinde su biriktirilen her çeşit kap, otomobil lastikleri, foseptikler, bataklık ya da mera içinde ve kıyısındaki hayvan ayak izleri, fabrika atık suları vb yerlerdeki temiz, az tuzlu, tuzlu ve kirli sular jit alanlarıdır (Barkai and Saliternik, 1968; Rıfaat et al., 1970; Boyd, 1981; Merdivenci, 1984; Bagirov et al., 1986; Abul-Hab et al., 1986; Tovornik, 1990; Leger et al., 1990., Alten, 1993; Boşgelmez ve ark., 1994,1995; Alten, 1996; Alptekin ve Kasap, 1997). Sivrisinekler yumurtlama ve larvalarının gelişme yerlerinin seçiminde türe has davranış gösterirler ve bu davranış larvaların doğada dağılımını tespitte anahtar rol oynar (Bentley and Day, 1989). Bazı türlerin türe özgü yaşama ve gelişme yerleri şöyledir: A. plumbeus, Ae. echinus, Ae. geniculatus, Ae. pulchritarsis gibi türler yumurtalarını meşe, çınar, ceviz, ıhlamur gibi ağaçların kovuklarında kışın biriken kar ve yağmur sularına bırakarak gelişirler. Aedes türlerinin birçokları yumurtalarını ormanlık ve çayırlık yerlerde kışın biriken kar ve yağmur suları toplanacak ve ilk yazın bu yumurtalardan erginler gelişinceye kadar kurumayacak olan çukurların kıyılarındaki yeşil bitkilerin yapraklarının arasına ya da bu çukurların kenarlarındaki nemli toprağın içine bırakırlar. Ae. mariae yumurtalarını deniz kıyısındaki dalgalardan kayalar arasına binken deniz suyuna bırakır. A. sacharovi''de nispeten tuzlu sulara yumurtlayabilir. An. superpictus yumurtalarını en çok yavaş akan derelerin kıyısındaki taşlar ve çakıllar arasındaki sulara bırakır. Ae. aegypti'nin evcil tipi yumurtalarını konutlar çevresindeki lağım, kuyu, sarnıç, fıçı, kova ve İçinde yağmur suyu birikebilecek her türlü kaplara bırakabilirler. Culex türleri üreme ve gelişme yeri olarak oldukça kozmopolittirler. Temizden kirliye her türlü su ortamında rahatça ürer ve gelişirler. Mücadele yapılacak bölgede, mücadele yapanlar açısından, sivrisinek habitatlarında belirli kalıplar üzerinde durmamanın büyük yararları vardır. Çünkü, herhangi bir türün habitat seçimi coğrafi bölgeler arasında, iklimsel şartlara ya da suyun fiziksel ve kimyasal durumuna göre değişiklik gösterebilir. Örneğin, en yaygın türlerden biri olan C, pipiens Muğla-Sarıgerme bölgesinde meralarda bulunmazken, Antalya-Belek bölgesinde meralık alanların dominant sivrisineği olarak karşımıza çıkabilmektedir (Alten, 1996). Ergin habitatları Ergin sivrisineğin habitatı genel anlamda, en uygun dinlenme ve üreme yeri ile kan emebileceği konakçının bulunduğu yer olarak tanımlanabilir. Ancak, sıcaklık, nem, gün ışığından korunma, rüzgâr ve predatörlerin durumu habitat seçiminde en önemli faktörlerdendir. Her sivrisinek türü bulunduğu habitat içinde fizyolojik durumuna uygun ve yaşam gereksinimlerini en iyi biçimde giderebilmek için hareket eder. Ergin sivrisinekleri, yazın larva habitatlarındaki sazların aralarında, hatta, suların kıyılarına konup kalkarken, bölgede bulunan boş bina, mesken ve ahırlarda bulmak olasıdır. Özellikle ekzofilik türler, daha çok ağaç kovukları, mağaralar, bitki toplulukları, pamuk tarlaları, orman içleri gibi yerlerde yaşar ve gün boyunca insan ve hayvanlardan kan emerler. A. sacharovi 'nin de içinde bulunduğu endofilik türler, ahır, ev, depo gibi korunaklı yerleri seçerler. Anopheles cinsine bağlı Türkiye türlerinden, A. maculipennis, A. sacharovi ve A. superpictus endofilik (ev içi), A. hyrcanus yarı endofilik ve A. claviger ve A. marteri ekzofilik (yabanıl) tir (Kasap, 1979). Erginlerin yaz aylarındaki habitatları genel olarak kendilerini güneşten koruyan ve nemli olan bölgelerdir. Fakat kışı geçirebilmek için iyi bir habitat seçimi yapmak zorunlulukları vardır. Kışlama habitatı türe ve türün yaşadığı coğrafi bölgeye göre değişiklik gösterir. C. pipiens Amerika'da kömür yataklarının oluşturduğu karanlık mağaralarda (Buffington, 1972), C. morsitans , C. litorea, Cu. annulata ve A. plumbeus İngiltere'de oturulmayan evlerin karanlık odalarında (Service, 1969) kışı geçirir. Postiglione et al. (1973), Türkiye'de A. maculipennis, A. subaipinus ve A. sacharovi 'nin köprü altları, mağara, taş kovukları ile arı kovanlarında gizlendiklerini, kışlamak için ahırları seçtiklerini belirtmişlerdir. Sivrisinekler eski tip, toprak damlı, alçak ahırları genellikle tercih ederler. Eğer çevrede başka bir ahır yoksa kiremit veya betonarme çatılı modern bir ahır da fazla yüksek olmamak ve duvarlarında az da olsa örümcek ağı bulundurmak şartı ile iyi bir kışlama ortamı olur. Çoğunlukla duvarları örümcek ağlı, çatısı sazlı olan ahırlar, duvarları temiz ve çatısı diğer tipten olan ahırlara tercih edilmektedir. Yeni badanalanmış ve ilaçlanmış olan ahırlarda sivrisineklere hiç rastlanmaz. Mücadele programlarını modern modeller ile bir temele oturtmuş olan ülkeler, kışlama alanlarının rehabilitasyonuna da önem vermektedirler. Bu amaçla sivrisinek sorununun yoğun olduğu kırsal alanlara modern ahır tipleri prototipi hazırlamakta ve uygulamaktadırlar. Türkiye için bunlardan en uygun olanı çinko çatılı betonarme ahırlardır (Şekil 36, 37). Bu tip ahırlar genel olarak sivrisinek ağlarından arınmışlardır; ayrıca, toz tutmazlar ve yazları diğerlerine göre daha sıcak, kışları ise biraz daha serin olduklarından dolayı uygun barınma yerleri oluşturmazlar. Mücadele yapılacak 400 haneli bir köyde, ahırların bu şekilde rehabilite edilmesi, bölgede mücadelede kullanılan insektisite ayrılan maliyetin % 70'ine eşittir.

http://www.biyologlar.com/sivrisinek-habitatlari

Türkiye`nin kene riski haritası

Türkiye`de ilk 2002 yılında görülen kene ısırmaları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı, her geçen yıl giderek artıyor. 2002 yılından bu zamana kadar bin 100 köyde 2 bin 315 hastalık vakası görüldü. Bugüne kadar kene tarafından ısırılan 140 kişi hayatını kaybetti. Sağlık Bakanlığı, KKKA Hastalığı risk haritasını çıkardı. Buna göre vakalar çoğunlukla Orta Anadolu ve Orta Karadeniz Bölgesi`nde, yani Kelkit Vadisi başta olmak üzere Gümüşhane, Tokat, Sivas, Amasya, Çorum, Yozgat, Kastamonu, Karabük ve Çankırı illerinde yoğunlaşıyor. Daha çok havaların ısındığı yaz mevsiminde görülen kene vakalarıyla, bu yıl daha erken karşılaşıldı. Kene vakalarının bu yıl daha erken görülmesinin en büyük nedenin ise hava sıcaklıklarındaki artış olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, sıcak ortamda yaşama ve üreme imkânı bulan kenelerin, yumurtadan daha erken çıkarak aktif hale geldiği ve insanlarla temas haline geçtiğine dikkat çekiyor. Kenelerin havaların soğumaya başladığı kasım ayına kadar aktif olacağını hatırlatan uzmanlar, insanların yaz döneminde çok dikkatli olmaları uyarısında bulunuyor. Özellikle araziden eve dönüşte mutlaka tüm vücutta detaylı bir kene taraması yapılması gerektiği ifade ediliyor. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Klinik Bakteriyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Orhan Yıldız, bir kenenin yılda ortalama 6 bin yavru bıraktığını ve bunu engellemenin imkânsız olduğunu söyledi. Engellenemediği için kene sayısının her geçen yıl giderek arttığını buna paralel olarak da vaka ve ölüm olaylarının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yıldız, havaların bu yıl erken ısınmasının kenelerin yumurtadan çıkarak aktif hale gelmesini hızlandırdığını ifade etti. Özellikle iklim değişikliği ve tavşan avcılığının kısıtlanmasının KKKA hastalığı görülme riskini arttırdığına dikkat çeken Doç. Dr. Yıldız, önlem alınmaması halinde Türkiye`yi önümüzdeki yıllarda daha zor günlerin beklediğini savundu. Kuş gribiyle birlikte kümes hayvanlarının büyük çoğunluğunun itlaf edilmesinin de kenelerin sayısının arttırdığını aktaran Doç. Dr. Yıldız, bu konularla alakalı ciddi tedbirler alınması gerektiğini dile getirdi. KENENİN ERKEN FARK EDİLMESİ HAYAT KURTARIYOR Kars Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zati Vatansever, kenenin erken fark edilmesi halinde ölüm olaylarının büyük oranda önüne geçilebileceği uyarısında bulundu. Kırsal arazide; çalışmak, piknik yapmak veya başka bir nedenden dolayı bulunan kişilerin kene tarafından ısırıldıklarını geç fark ettikleri için ölümlerin yaşandığının altını çizen Prof. Dr. Vatansever, `Kırsal arazide bulunmak zorunda kalan insanlar akşamları evlerinde gittiklerinde detaylı bir şekilde kene kontrolü yapsalar sorun kalmayacak. Keneler sığırlardan kan emiyor. Sığırları ilaçlarlarsa kene sayısını bir miktarda azaltmış oluruz. Dünyada da başka yöntem yok. Birçok mücadeleden bahsediliyor. Ama bunlar sansasyonel açıklamalar.` diye konuştu. DÜNYADA 900, TÜRKİYE`DE 30 ÇEŞİT KENE VAR Bilimsel olarak tespit edilen 900 çeşit kene olduğunu belirten Zati Vatansever, Türkiye`de 30 civarında kene türü olduğunu ve bunlar içinden bir tanesinin virüs taşıdığını belirtti. Aktarma potansiyeli olan kenenin önemli olduğunu ifade eden Vatansever, taşıma potansiyeli olan türün Türkiye`de bir tane olduğunu bildirdi. BİLİNENİN AKSİNE KEKLİKLER KENENİN DÜŞMANI DEĞİL DOSTU Doğada her hangi bir şekilde birbirlerini yiyen canlılar olduğunun altını çizen öğretim üyesi, kuşlar hareket halindeyken keneyi gördüklerinde yediklerini hatırlattı. Karıncaların da bir kısmının kene yediğini aktaran Vatansever, Türkiye`de kekliğin keneleri yiyerek azalttığı yönünde yanlış bir inanış olduğunu söyledi. Kene yiyen canlıların hiçbirisinin popülasyonunu azaltmayacağını kaydeden Vatansever `Aksine kenenin çoğalmasına keklikler yardım ediyor. Keneler kekliklerin yavrusunda besleniyor. Tavşan, hindi, karga olan yerde kene vardır. Çünkü keneler bu hayvanları çok sever. Sığır aynı yerde varsa kene için yaşar. Bu kene toprağın içine saklanır. Bazı kene türleri ota tırmanır. Toprağın altındaki keneyi kimse bulamaz.` diye konuştu. KENE İLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı ile ilgili kamuoyunda yanlış bilinenleri anlatan Prof. Dr Zati Vatansever, önemli açıklamalarda bulundu. Yozgat`ta keklik, domuz, tavşan gibi hayvanları avlayarak kene araştırması yaptığını anlatan Vatansever, `Halk arasında keneyle ilgili çok sayıda yanlış bilinen konu var` dedi. Prof. Dr Vatansever yanlış bilinenleri şöyle sıraladı. - Nereden çıktı bu hastalık, keneler neden bu kadar arttı? Hastalık eskiden de vardı fakat biz bunu bilmiyorduk. Az sayıda da ortaya çıktığı için farkına varılamıyordu. Birden bire çok sayıda çıkınca farkına vardık. Bu gibi salgınların ortaya çıkışında her zaman yaban hayvanı ve buna bağlı olarak virüs taşıyan kene sayısının artışı ile ilgilidir. Türkiye`de azımsanmayacak boyutlarda bir ekolojik rejenerasyon var. Gerek ormanlaşma çalışmaları gerekse kendiliğinden ortaya çıkan çalılık alanlar yaban hayvanı sayısını arttırmaktadır. Buna ek olarak köylerden göç vardır. Tarım arazileri işlenmediği ve parçalı arazı yapısının oluşumuna neden olduğu için yaban hayvanları ve keneler için uygun ortamlar oluşmaktadır. 1990`lardan beri oluşan ekolojik rejenerasyona dikkatlice bakılırsa bir çok şeyi anlamamamız daha kolay olacaktır. - İlaçlama yapıldı kene sayısı artacak` Bunun bir bilimsel dayanağı olmadığı gibi yaşadığımız KKKA gerçeği ile de ilgisizdir. Hastalığın görüldüğü 1500 kadar köyün hiç birinde çevre ilaçlaması yapılmadığı gibi, çiftçiler tarlalarında zirai mücadele amaçlı ilaç bile kullanmamaktadırlar. - Keneyi kendi çıkardı o yüzden öldü Hastalık oluşumu keneyi nasıl çıkarttığınız çıkartmadığınızla değil, kenenin sizden kaç gün kan emdiği ile ilgilidir. Keneyi 6-12 saat içinde çıkartırsanız hastalanma olasılığı en düşük seviyededir. Geciktiğiniz sürece kene size artan miktarda virüs vermeye devam edeceği için hastalanma riskiniz artar. Keneyi çıkartmak için uzman olmaya gerek yok. Elinize bir eldiven giyin, yoksa bir naylon parçası veya bez de kullanabilirsiniz. Keneyi deriye tutunduğu en yakın yerden parmaklarınızla tutup yavaş ve sabit kuvvetle çekin, çıkacaktır. Ağız organellerinin deri içinde kalması bir hastalık riski teşkil etmez, bunları ağaç kıymığı batmış gibi değerlendirin. - Kendiniz çıkarırsanız keneyi kusturursunuz ve hastalanırsınız Kenelerde `kusma` olarak adlandırılan mekanizma farklıdır. Keneyi mekanik olarak sıktığınızda kusmaz. Dolayısıyla keneyi tutup çekmeniz onun kusmasına neden olmaz. Keneyi çıkartırken yapılmaması gereken şey üzerine çeşitli maddeler dökmek veya yakmaktır. İşte bunlar keneyi kusturabilir. - Keneyi çıkartırken ağız içerde kalırsa hastalanırsın Kenenin ağzında salgı bezi yok, dolayısıyla kopmasının bir hastalık riski oluşturması beklenemez. Bunu ağaç kıymığı gibi algılayıp ona göre değerlendirmek gerek. - Gidin doktor çıkartsın Kendiniz hemen çıkartın sonra istiyorsanız doktora gidip bilgi verin. Çıkartma konusunda kendinize güvenmiyorsanız yine doktora gidebilirsiniz. Unutulmaması gereken tek şey: sizi kene tuttuysa 10 gün boyunca ateş ve kırgınlık yönünden kendinizi izleyin ve kuşkulandığınızda hemen doktora gidip bilgi verin. Özelikle kırsal alanda çalışan insanlar bu gibi belirtileri ilk başlarda önemsememekte ve geç kalınıyor. YILLARA GÖRE TÜRKİYE`DE GÖRÜLEN KENE VAKALARI 2002- 2003 yıllarında vaka sayısı 150 iken, ölüm sayısı 6 oldu 2004`te vaka sayısı 249, ölüm oranı 13, 2005`te vaka sayısı 266, ölüm oranı 13, 2006`da ise vaka sayısı 438, ölüm oranı ise 27. 2007 ve 2008`de ise özellikle vaka sayılarında büyük artışlar yaşandı. 2007`de 717 olan KKKA vakası 2008`de bin 315`e yükseldi. 2007`de 33 kişi KKKA`dan hayatını kaybederken 2008 yılında 135 kişi hayatını kaybetti. 2009 yılının ilk 5 aylık döneminde ise ölü sayısı 5`i buldu.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-kene-riski-haritasi

Nematodlar İle Mücadelede Biyolojik Alternatifler

Bitki paraziti nematodlar genellikle çok küçük, ince ve yuvarlak, çok hücreli, solucana benzer, mikroskobik canlılardır. Boyları 0,5-2 mm arasında değişir. Kültür bitkilerinde zararlı olan bitki paraziti nematodların hayat devresi genel olarak şu şekildedir: Yumurta → 1. larva dönemi → 2. larva dönemi → 3. larva dönemi → 4. larva dönemi ve ergin şeklindedir. Pek çok bitki paraziti nematod türünün görünüşü ince uzunipliksi formda olmasına rağmen bazı türlerin dişilerinde, vücut şekli armut, küre veya limon biçimindedir. Günümüzde bitki paraziti nematodlardan dolayı dünyada meydana gelen ürün kaybının parasal değeri 80 milyar dolar civarındadır. Araştırmacılar yapılan nematisitdenemelerinde kök-ur nematodlarının domateslerde % 42-54, patlıcanlarda % 30-60 ve kavunlarda % 18-33 oranlarında ürün kaybına neden olarak zarar yaptıklarını tespit etmişlerdir. Nematod beslenmek için bitki dokusundaki hücre zarını styleti ile delerek, hücre içine tükrük salgısını bırakır. Bu salgı hücre özsuyunu akıcı ve kolay emilir hale getirir. Bunun sonucunda bitkide de tepki olarak urlanmalar (patateslenme) görülür. Nematodlara karşı etkili bir savaş yöntemi geliştirmek oldukça güçtür. Nematodlara karşı kullanılan savaş yöntemleri içinde en yaygın olanları kültürel önlemler ve kimyasal savaş olup bunlarda her zaman yeterli etkiyi gösterememektedir. Bu nedenle araştırıcılar nematodlara karşı biyolojik savaş olanakları üzerinde durmaya başlamışlardır. Bitki paraziti nematodların doğada değişik gruplardan birçok doğal düşmanı saptanmıştır. Bunlar içinde en etkili olanları sırasıyla funguslar, bakteriler ve predatör nematodlardır. Nematodlara karşı uygulanan biyolojik savaşın etkinliği, doğal düşmanların toprakta olumsuz koşullarda dayanıklı yapılar oluşturarak canlılıklarını sürdürebilme, çoğalma ve yayılma özelliklerine bağlıdır. Ayrıca konukçu yoğunluğu ve duyarlılığı da mücadelede başarıyı etkileyici en önemli faktörlerdendir. 1. Funguslar a. Tuzak oluşturan funguslar Bunlar ağımsı, yapışkan ya da halka şeklinde tuzaklar oluşturarak konukçularını yakalarlar. Toprakta misel gelişmesini artırmak için nematodların dışında bir enerji kaynağına gereksinim duyarlar. Bunun için zararlı nematodlara karşı bu tür fungus uygulamalarında ortama gerekli enerjiyi sağlayacak organik madde ilave edilerek fungusun gelişmesi teşvik edilmelidir. Ancak, bu tür uygulamalar genellikle sera ve benzeri yoğun tarımın yapıldığı dar alanlarda mümkün olmaktadır. Tuzak oluşturan fungusların en iyi bilinenleri; Arthrobotrys spp., Dactylella spp., Dactylaria spp. ve Nematoctonus spp. türleridir. Nematodlar rastgele hareketleri sırasında yapışkan ya da halka şeklindeki tuzaklara yapışmasından itibaren iki saat içinde bu yapışkan hifler bitki paraziti nematodu hareketsiz hale getirir ve bu sırada yapışkan hifin çıkıntıları nematod kütikulasına nüfuz eder. Bu sırada hif enfeksiyon halkası denebilen bir yapı nematodun içine doğru kayarak, burada birçok trophic hifler üretmektedir. Bu hifler vücudun içindekileri emerek nematodu öldürür. b. Endoparazit funguslar Genelde spor oluşturabilen bu funguslar kolonizasyon için fazla enerjiye gereksinim duymazlar. Sporları toprakta uygun bir konukçu nematod ile karşılaşıncaya kadar uzun süre dormant durumda kalabilirler. Nematodu baskı altına alma sporun dağılımı ve sayısına bağlıdır. Bazıları ise misel oluştururlar, bunlar miselleriyle toprağı ve bitki köklerinin yüzeyini koloniler halinde kaplarlar. Parazit funguslar nematodların değişik gelişim evrelerindeki etkinliklerine göre; yumurta paraziti funguslar, larva ve ergin paraziti funguslar ve her üç dönemi de parazitleye bilen funguslar olarak gruplandırılabilirler. Yumurta paraziti funguslar fakültatif olup, yapay olarak üretilebilirler. Bunlarla ilgili yapılan çalışmalarda, Paecilomyces lilacinus'dan Meloidogyne incognita ve Tylenchulus semipenetrans'a karşı olumlu sonuçlar alınmıştır. Yine yumurta paraziti olan Dactylella oviparasitica'nın şeftalide Meloidogyne incognita'yı, Verticillium chlamydosporium'un tahıllarda Heterodera avenae'yı doğal olarak baskı altına aldığı saptanmış olup bu konudaki çalışmalar devam etmektedir. Bu fungusların birçoğu nematodların değişik grup ve türlerinin kütikulalarına yapışmakta da özelleşme gösterirler. Hirsutella rhossiliensis önce nematod kütikulasına yapışan ve penetrasyon yeteneğinde olan sporları üretir, daha sonra içeride gelişip vücut içeriğini emip özümleyerek yeniden sporulasyona geçer. Bunun topraktaki saprofitik potansiyeli, kitlesel üretimine veya topraktaki yerleşmesine olanak sağlayan arzu edilebilir bir özelliğidir. Paecilomyces lilacinus ilk olarak Peru'da Meloidogyne incognita yumurtalarında tespit edilmiştir. Bu fungus, M. incognita yumurtalarının fakültatif bir parazitidir ve diğer bitki paraziti nematod türlerini de parazitleye bilmektedir. Paecilomyces lilacinus izolatları M. incognita yumurtalarına bulaşıp yumurtalardan larva çıkışını azaltmaktadır. Araştırıcıların yaptığı çalışmalarda, Paecilomyces lilacinus'un toprağa uygulanması ile domates köklerindeki M. incognita popülasyonu % 67-77 oranında, köklerde meydana gelen galler ise % 30 oranında azalırken ikinci yılda elde edilen ürün üç misli artmıştır. Bu fungus, dikimden 10 gün önce ve dikim sırasında toprağa uygulandığında, domates bitkileri nematod saldırısından en iyi şekilde korunmaktadır. Bu fungusun nematodların entegre mücadelesi içinde kullanılması ile başarılı sonuçlar alınacağı bildirilmiştir. 2. Bakteriler Nematodlar üzerinde bugüne kadar saptanan bakteriler içersinde en önemli olanı Pasteuria penetrans dır. Birçok bitki zararlısı nematodların obligat bir paraziti olan 2. larva dönemi ile karşı karşıya getirildiğinde, nematodun kütikulasına yapışmakta ve bir çim borucuğu oluşturarak konukçunun vücut boşluğunda vejetatif mikrokoloniler meydana getirmektedir. Bunun sonucu olarak da enfekte edilmiş bireyler ergin döneme ulaşmadan ölmektedirler. Bu organizma ile konukçusu olan bitki paraziti nematod türlerinin gelişim ve fizyolojisi arasında bir zaman uyumu vardır. Pasteuria penetrans, endospor oluşturan bakteriyel bir parazittir ve dünyada tarımsal alanlarda geniş dağılım göstermektedir. Umut vaat edici biyolojik mücadele etmenlerinden biri olan Pasteuria penetrans, obligat bir bakteriyel parazittir. Bu bakterinin önemli bir özelliğide endosporlarının uygun olmayan çevre koşullarına ve pestisitlere tölerans göstere bilmesidir. Buna rağmen bakterinin konukçu dizisi son derece kısıtlıdır ve kitle üretimi için henüz bir metot geliştirilememiştir. 3. Predatör Nematodlar Predatör nematodlar çok sayıdaki nematod türlerinin populasyon yoğunluklarına önemli ölçüde etkide bulunan yararlı organizmalar olup bitki paraziti nematodların biyolojik savaşımındaki rolleri hala tam olarak bilinmemektedir. Bilinen en etkili avcı nematodlar Dorylaimida, Mononchida takımları ve Diplogasteroidaea üst familyasına bağlı türlerdir ve toprakta bulunmaktadırlar. Halen biyolojik bir preperat oluşturmak için araştırıcılar tarafından çalışmalar devam etmektedir.

http://www.biyologlar.com/nematodlar-ile-mucadelede-biyolojik-alternatifler

Antibiyotik Direnci

Hiçbir antibiyotiğin durduramayacağı bakteriyel bir hastalık düşünün. "Diyelim ki birçok enfeksiyon hastalığının sorumlusu olan bakteriler güçlü antibiyotik ordumuzdan korunmayı öğrendi." Bu varsayım gerçekleşirse, enfeksiyona neden olan mikropları hiçbir antibiyotik yok edemez. Bu ürkütücü senaryo bir gün gerçek olabilir. Tüberküloz, gonore, pnömoni ve menenjit gibi giderek artan sayıda enfeksiyonda, daha önce bu hastalıklarla mücadelede yaygın olarak kullanılan antibiyotiklere dirençli suşlar gelişmiştir. Direnç sorunu özellikle, hastalar arasındaki yakın temas nedeniyle hastanelerde sık olarak görülür ve yaygın antibiyotik kullanımı direnç gelişmesini kolaylaştırır. Tüm dünyada araştırmacılar, bu sorunu çözümlemeye ve özellikle hastane ortamlarında antibiyotik direncini kontrol altına almaya çalışıyorlar. JAMA'da yer alan bir makalede araştırmacılar, bu alanda ilk başarının elde edildiğini bildirdiler. Araştırmacılar, birçok bakterinin dirençli olduğu bir antibiyotik sınıfının hastanelerde kullanımının kısıtlanmasından sonra, sık rastlanan bir enfeksiyona neden olan bir bakterinin dirençli suşlarında önemli ölçüde azalma saptadılar. Antibiyotik direncini önlemeye yardımcı olabilirsiniz. Son zamanlarda sağlık sorunu nedeniyle antibiyotik kullandıysanız, bu konuyu doktorunuzla görüşün.   Antibiyotik direnci (antimikrobik direnç de denir) enfeksiyona yol açan mikroorganizmaların yeni çevrelere uyum sağlamasıdır. Bakteriler, antibiyotiğin saldırısına karşı koyabilmek için hücre yapılarını değiştirebilmektedir. Bir bakteri ilaca karşı direnç kazandıktan sonra, o ilaç artık enfeksiyonun tedavisinde etkili olmamaktadır. Bazı direnç tipleri diğer bakterilere de geçebildiğinden, giderek artan sayıda enfeksiyon artık antibiyotiklerle tedavi edilememektedir. Direnç çok fazla kişiyi etkileyebildiğinden, dünya çapında önem kazanmakta ve toplum sağlığı açısından büyük tehlike oluşturmaktadır.

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-direnci

Bitkilerde virüs hastalıkları

SERALARDA GÖRÜLEN ÖNEMLİ VİRÜS HASTALIKLARI Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜMÜŞ Prof. Dr. Ülkü YORGANCI Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Domates Mozayığı Tütün Mozayık Virüsü’nün domatese özelleşmiş ırkları neden olmaktadır. Bitkilerde hafif ve orta şiddette çalılaşma gözlenir. Virüs, yeşil ırk grubuyla bulaşınca, açık ve koyu yeşil bir mozayık meydana gelir. Yapraklarda uzama, dişlilik artması gibi şekil bozuklukları görülür. Buruşukluk, dönüklük ve iplik yapraklılık gibi yaprak ayası daralması ortaya çıkar. Sarı ırklardaki bulaşmalarda ise çok şiddetlidir. Yaprak damarları, yaprak sapı ve bitki gövdesinde kahverengi-siyah çizgi veya bant şeklinde ölü alanlara yol açar. Meyvelerde renk değişiklikleri, şekil bozuklukları ve lekeler oluşur. Ürün azalır. Çiçeklenme öncesi bulaşmalar daha fazla ürün kaybına neden olurlar En önemlisi ise şaşırtma sırasındaki bulaşmalardır. Domateslerde virüsler ve özellikle domates mozayık virüsü %30-50 arasında ürün kayıbı yaparlar. Domates mozayık virüsüne yakalanan meyvelerin tohumlarının da yarısı virüse bulaşmaktadır. Çiçeklenme sonrası bulaşmalarda, gece sıcaklığının aniden 18oC’nin altına düştüğü ve nemin %80’den fazla olduğu zamanlarda meyve içi kahverengileşir. Virüs belirtileri domates çeşidine, virüs ırkına ve çevre koşullarına göre farklı olmaktadır. Virüslerin yetiştirilen bitkilerde ve yabancı bitkilerde konukçuları olmaktadır. Virüsler, temasla, tohumla ve böceklerle taşınmaktadırlar. Domates Çift Virüslü Çizgi Hastalığı: Domates Mozayık Virüsü ile Patates X Virüsü’nün karışık bulaşması sonucu ortaya çıkmaktadır. Genç bitkilerin öldüğü, şiddetli bir şok şeklinde görülür. Yaşlı bitkiler kendilerini toparlayabilir, fakat gelişmeleri zayıftır. Ürün miktarında büyük bir düşme olur. Oluşan meyveler ise lekelidir. Kısmen ölü alanlara ve bozuk şekillere sahiptir. Temasla, böceklerle ve tohumla taşınmaktadır. Hıyar Mozayık Virüsü Bu virüsün çok sayıda konukçusu vardır. Domateste “İplik Yapraklılık”, biberde “Rozet Hastalığı” ve hıyarda “Hıyar Mozayığı” hastalıklarının nedenidir. Domatesteki belirtileri çok değişmektedir. Genellikle yaprak yüzeyi daralır ve sadece orta damar kalır. Çalılaşma ve mozayik belirtileri gözlenir. Meyveler küçüktür. Çökük lekeler ve içte siyahlaşma görülür. Ekonomik değerini kaybeder. Biberde oluşturduğu Rozet Hastalığı’nda boğum aralarında kısalma olur. Bu nedenle sürgün ucunda yaprak yığılması görülür. Öncelikle uç yapraklar çok daralmış ve şekli bozulmuştur. Yapraklarda damar araları açık renklidir. Meyve tutumu azalır. Meyveler küçük, şekilleri bozuk ve sert dokuludur. Bulaşma zamanına göre gelişme geriler. Verimde %10-30 kadar kayıp olur. Hıyarda ise Hıyar Mozayığı’na yol açar. Genç yapraklardaki mozayik, yaprak yaşlandıkça zayıflar. Kıvrılmış ve hafif kıvırcıklaşmış yapraklar ancak yarı büyüklüğüne ulaşabilir. Yaprak sapı ve gövdede boğum araları kısalır. Yan sürgünlerin sayıları azalır. Meyvedeki belirtiler değişmektedir. Genç meyvede çoğu zaman mozayik şeklinde lekelenme olur. Bazı durumlarda, sıcaklık 27oC’yi geçerse meyve üzerinde renksiz dikenimsi çıkıntılar görülür. Erkek çiçeklerin sayılarında artma, dişi çiçeklerinde ise azalma olur. Hastalık şiddetli ise verim alınmadan bitkiler ölebilir. Bu üç önemli konukçu dışında virüs, 300 kadar bitki türünün hastalanmasına yol açar. Kabak ve kavun da ekonomik zarar oluşturduğu konukçulardandır. Temasla ve yaprak bitleriyle taşınmaktadır. Domates Bronz Lekelilik Hastalığı (Lekeli Solgunluk Hastalığı) Hastalığıa, Lekeli Solgunluk Virüsü neden olmaktadır. Virüsün domatesteki belirtileri değişkenlik göstermektedir. Çift Virüslü Çizgi Hastalığı’nın belirtilerine benzer. Genç yapraklarda bronz renkli küçük lekeler oluşur. Genç bitkilerin büyüme uçlarında, uç yaprakların aşağı doğru kıvrılması ve solması gibi görünümler ortaya çıkar. Domates bitkilerinin gövdesinde ve yaprak sapında kahverengi çizgiler oluşabilir. Hastalıklı bitkiler bodurlaşır. Bitki çiçeklenme öncesi hastalığa yakalanırsa meyve oluşmaz. Çiçeklenme sonrası hastalanan bitkilerin meyvelerinde iç-içe halkalar şeklinde lekeler görülür. Virüs, 160’ın üzerinde bitkide hastalık yapabilmektedir. Hastalık, Thripsler aracılığı ile yayılmaktadır. Virüs, larvalar tarafından alınır ve ergin böceklerle taşınır. Domates Sarı Yaprak Kıvırcıklığı Hastalığı Hastalığa Domates Sarı Yaprak Kıvırcıklık Virüsü neden olmaktadır. Hastalığın ilk belirtisi yaprak kenarlarında ve damar aralarındaki sararmalardır. Hasta bitkilerin yaprakcıkları içe ve dışa doğru kıvrılır. Yaprak ayası aşırı derecede küçülür. Olgunlaşan meyvelerde zarar görülmezken, yeni meyve oluşumu engellenir. Hastalığa çiçeklenme öncesi yakalanan bitkiler bodurlaşır. Önemli miktarda ürün kaybı olur. Virüs, tütünü de içeren bazı bitkilerde hastalık yapar. Beyaz sinekler hastalığın taşıyıcısıdırlar. Biberde Mozayik Hastalığı Biber, bir çok virus hastalığına yakalanır. Biberde mozayik oluşturan virüsler içinde en yaygını ve en fazla zarar yapanı Tütün Mozayik Virüsü’dür. Bu virüsün biberlerdeki belirtileri solgunluk, bodurlaşma, bitki sapları üzerinde ölü alanlar, yaprak dökülmesi, yapraklarda mozayik belirtileri ve meyvelerde şekil bozuklukları yanısıra güneş yanıklığı gibi ölü alanlar sayılabilir. Hastalık, temas ve tohumla taşınmaktadır. Kabak Mozayığı Kabak Mozayik Virüsü, Hıyar Mozayik Virüsü, Karpuz Mozayik Virüsü, veya Kabak Sarı Mozayik Virüsü bu hastalığa neden olmaktadır. Kabak yapraklarında şekil bozuklukları, küçülme ve mozayik lekelenmesi görülür. Meyvelerde de lekelenme ve şekil bozuklukları oluşur. Etmen Kabak Sarı Mozayik Virüsü olduğunda belirtiler çok şiddetlidir. Kabak Mozayık Virüsü yaprak bitleriyle ve tohumla taşınmaktadır. Marul Mozayığı Hastalığa Marul Mozayik Virüsü neden olmaktadır. Hasta bitkilerde tam baş oluşması olmaz. Bitkiler küçük kalır. Yapraklarda açık-sarı ve yeşil lekeler oluşur. Yaprak kenarlarındaki dişlenme belirginleşir. Ölü alanlara rastlanır. Virüs, yaprak bitleriyle ve tohumla taşınır. Yaygın Fasulye Mozayığı Hastalığa Yaygın Fasulye Mozayik Virüsü neden olmaktadır. Hastalığın etkisi çeşit, bulaşma zamanı, virüs ırkı ve çevre koşullarına göre değişmektedir. Dayanıklı çeşitlerde bulaşmadan 8-14 gün sonra oluşan yapraklar sarımsı renk alırlar. Mozayik belirtisi yanısıra yaprak ayası daralır, aşağı doğru kıvrılır. Mozayik lekelerinde koyu yeşil kalan kısımlar siğil şeklinde çıkıntılar oluştururlar (Kabarcıklı Mozayık). Hasta bitkiler küçük kalır. Hassas çeşitlerde çiçekten sonra şok şeklinde solgunluk oluşur. Hastalık, temasla, tohumla, ve yaprak bitleriyle taşınmaktadır. Virüs Hastalıklarından Korunmak İçin Ne Yapılmalıdır? Virüs belirtileri, virüsün ırkına, konukçunun çeşidine, iklim koşullarına ve bulaşma dönemine göre değişmektedir. Bu nedenle hastalığı tahmin etmeye çalışmak zaman zaman üreticileri yanlış uygulamalara yöneltmektedir. Virüs hastalığından şüphe duyulduğunda yapılacak en doğru davranış uzmana başvurmaktır. Virüs hastalıklarının ilaçlı mücadelesi yoktur. Hastalanan bitkiyi iyileştirmek de mümkün değildir. Bu nedenle virüs hastalıkları ile mücadelede aşağıdaki önerilere uyulmalıdır. Virüsten ari tohum veya fide kullanılmalı, Virüse dayanıklı çeşitler seçilmeli, Taşıyıcı olan yaprak biti, beyaz sinek gibi böceklerle mücadele edilmeli, Hastalık etmeni virüsün veya taşıyıcı böceklerin saklanabileceği çevredeki yabancı otlar yok edilmeli, Seradaki havalandırmalar böceklerin geçemeyeceği kadar küçük delikli tül veya tel ile kapatılmalı, Bitkiler şaşırtılırken, tepe ve koltuk alınırken ellerin ve aletlerin %10 luk Teepol, %10’luk Sodyumtrifosfat veya sabun çözeltisine batırılmalı, Üretim dönemi sonunda bitki artıkları en kısa zamanda seradan uzaklaştırılmalıdır. Çileklerde virüs hastalıkları Virüsler mikroskopla bile görülemeyen çok küçük hastalık etmeni canlılardır. Virüslerin bazıları çileklerde hastalıklara neden olurlar. Çoğu virüs hastalığı 2 veya daha fazla virüsün kombinasyonundan oluşur. Bir virüs veya belirli kombinasyonları bitkide açık belirtiler veya göze çarpan irilik kaybı göstermeyebilir. Ancak çeşitli nedenlerle bitki zayıfladığında etkisini hemen gösterirler. Özellikle gelişme şartlarının uygun olmaması nedeniyle bitkide görülen zayıflama ile hemen ortaya çıkarlar. Bitki ilave bir virüsle enfekte olduğunda açık belirtileri derhal ortaya çıkabilir. Bir çilek bitkisi virüs hastalıklarından genelde kurtulamaz ve enfeksiyon ana bitkilerden kol bitkilerine geçer. Virüslerin taşınımında afitlerin büyük önemi vardır. Virüs taşınmasını çoğunlukla Pentatrichopus spp. afitleri etkilidir. Hastalıklı alandan hastalıksız alanlara uçan bu böcekler virüs hastalığının farklı alanlara da yayılımını sağlar. Buruşma, sararma, çok gövdelilik, yaprak bükülmesi, beneklenme ve aster sarılığı en çok karşılaşılan virüs hastalıklarıdır. Kesin belirtileri olmayan alelade oluşan diğer virüs hastalıkları isimsizdir. Bu tip hastalıklara neden olan virüsler sadece indexleme ile tanımlanabilir. İndexleme indikatör bir bitkiye test edilmesi gereken bitkinin aşılanması şeklinde yapılır. Şayet test edilen bitki virüsle bulaşıksa indikatör bitki kesin belirtiler gösterir. Tüm virüs hastalıkları bitkileri zayıflatır kol oluşumunu engeller ve meyve verimini azaltır. Buruşma ve sarma en zararlı virüs hastalıkları arasındadır. Buruşma verimi %50 veya daha fazla düşürür. Sararma verimi ve kaliteyi düşürür ve bitkinin yaşamını kısaltır. Açık belirtiler üretmeyen virüs hastalıkları %50 oranında verimi düşürebilir. Gerçek kanıya deneysel bitkiler üzerinde test edilerek varılabilir. Tüm çilek çeşitleri bu tip hastalıklarla zayıflatılabilir, fakat bazı çeşitler diğerlerine göre daha hassastır. Belirtiler Tanımlanabilen virüs hastalıklarından bazılarının belirtileri şu şekildedir; Buruşma (Crinkle) Bitkiler normale göre daha açık yeşil tondadır. Yapraklar yere yatma eğilimindedir. Yaprak sapları kısadır. Bazı yapraklar şekilsizdir ve buruşuk bir görünümleri vardır. Bu tip yapraklar genellikle çok sayıda, yüzeye yayılmış iğne ucu boyutlarında sarı noktalara sahiptir. Meyve kalitesinde ve verimde düşüşlere sebep olur. Dünyanın hemen hemen her yanına yayılmış vaziyettedir. Afitlerle taşınan diğer virüslerle kombinasyon oluşturduğunda hastalık çok ciddi boyutlar kazanır. Çok gövdelilik (Multiplier) Bu tip virüsün bulaştığı çilek bitkisi, aşırı uzamış ve çok sayıda gövdeye sahiptir. Bazen bu gövde sayıları yüzlerle ifade edilebilir. Yaprak sapları ince ve çoğu kere normalden daha kısadır. Yaprakların 1/3 veya yarıya yakını normal boyutta, diğer yapraklar ise çok küçük boyuttadır. Sadece birkaç kısa kol bulunur veya hiç kol bulunmaz. Bitki bodur görünümlü olup normal bitkilerden belirgin bir şekilde farklılık gösterir. Çiçeklenme ve ürün çok az oluşur veya hiç oluşmaz. Sararma (Yellows) Bitkiler cüceleşmiştir ve çok sayıda kola sahiptir.Yapraklar genellikle ters kap şeklindedir. Bu yapraklar mat yeşil merkeze ve sarı kenarlara sahiptir. Yaprak Bükülmesi (Leaf Roll) Yapraklar aşağıya dönük kap gibi olma eğilimindedir. Genellikle bükülerek veya yuvarlanarak içiçe katlanarak tüp şeklini alır. Aster Sarılığı (Aster Yellows) Bu hastalığın tanınan iki alt grubu vardır; eastern ve western aster sarılığı, İlk belirtileri, genç yapraklarda sararma, cüceleşme ve kap şeklini alma biçiminde kendini gösterir. Daha sonra ilk belirtileri gösteren bitkiler aniden ölür. Bitkilere bağlı kol bitkileride aniden ölür. Bazen bitki ölmeden önce anormal yeşil yapraklı çiçekler oluşturur. Hastalık arazide ortaya çıktığında genellikle sadece birkaç bitkide kendini gösterir. Bununla birlikte, bazen, arazideki bitkilerin yarıdan fazlası hastalıktan etkilenebilir. Bu hastalığın en önemli belirtisi meyveler üzerinde çıkar. Meyveler üzerindeki akenlerden ve petallerden yeşil yapraklar oluşabilir. Bu belirtiler bir arazideki her bitkide bir veya birkaç meyvede ortaya çıkabilir. Sonraki safhada meyve gelişimi durur. Ciddi bir şekilde enfekte olmuş bitkilerdeki yaşlı yapraklar kırmızımsı mor renk oluşturabilir ve genç yapraklar küçük kısa saplar meydana getirir. Yayılma oranı yıldan yıla büyük değişiklik gösterir. Yeşil Taç Yaprağı (Green Petal) Bu hastalık meyve ve vejetatif aksamın her ikisinde de diğer bitkilerden farklı bir şekilde belirtiler ortaya çıkarır. Bitkide sıklıkla bodurluk oluşur. Bu bitkiler üzerindeki yaşlı yaprakların rengi mor-kırmızımsı renge dönüşür ve yeni çıkan yapraklar parlak sarı renkte ve küçük boyutludur. Bu hastalığın sonucunda bitki çöker ve ölür. Hernekadar bazı küçük normal şekilli meyveler oluşturulabilirse de, broccoli çiçekciklerine benzeyen çiçek tablası ile oluşmuş birkaç meyvenin oluşması bu hastalığın belirgin bir özelliğidir. Bu oluşum sürekli olma eğilimindedir ve normal meyve oluşumundaki yaşlanma, yani olgunlaşma, oluşmaz. 2.1.2. Koruma ve Kontrol Şayet arazide sadece birkaç bitkide buruşma ve sararma belirtisi görülürse hemen bunlar ortadan kaldırılmalıdır. Hastalık taşıyıcısı olan afitleri kontrol altına almak için insektisitler kullanılmalıdır. Bu yolla bir yaş altındaki bahçelerde oldukça iyi sonuçlar alınabilir. Şayet hastalık çok sayıda bitkide ortaya çıkmışsa yöredeki yetkili kişilere bilgi vererek enfeksiyon kaynağının belirlenmesinde yardım alınabilir. Bunun yanı sıra enfekte olan bitkilerin derhal ortadan kaldırılması pratik olacaktır. Arazideki bitkilerde çok gövdelilik veya yaprak yuvarlama hastalığı ortaya çıkarsa, sonraki dikimlerde hastalıklı bitkiler kesinlikle kullanılmamalıdır. Aster sarılığı bulaşmış bitkiler yerlerinde bırakılabilirler; genellikle bu bitkiler ölürler ve sağlıklı bitkiler onların üzerinde gelişmeye devam ederler. Virüs hastalıklarından kaynaklı zarardan korunmak için, sadece virüssüz fideler kullanıldığı ve dikimden sonra virüs taşıyıcısı böceklerin hareketinin azaltıldığı veya engellendiği şartlar altında yetiştiricilik yapmak gerekir. Yeni dikim alanları mevcut çilek alanlarından mümkün olduğu kadar uzağa kurulmalıdır. Hasattan sonra eski alan derhal sürülmelidir ve erken ilkbahar ile sonbaharda mevcut olan uçan afitlere karşı insektisitler kullanılmalıdır. Virüssüz fideler, yaygın olarak bulunan fidelere veya virüsle enfekte olmuş fidelere göre çok daha iri ve verimli olacaktır. Hatta bu virüs hastalığı görülmeyen yerlerde bile kendini gösterecektir. Virüssüz fide temin etmek için özellikle virüssüz olduklarına dair sertifikaya sahip fidelikler tercih edilmelidir. Virüssüz çilek bitkileri, virüsle bulaşmış bitkilerin yakınına ve afitlerin mevcut olduğu yerlere dikildikten sonra enfekte olabilirler. Virüs hastalıklarının problem olduğu alanlarda insektisitler yeni dikim alanları üzerinde kanatlı afitlerin oluşumunu engellemek amacıyla erken ilkbahar ve sonbaharda dikkatli bir şekilde uygulanmalıdır. Yeni bitkilerle bahçe kurulduktan sonra hemen afitlere karşı insektisit uygulanır ve herhangibir afit mevcudiyeti sözkonusu ise uygulamaya 3 hafta devam edilir. Şayet afitler meyve tutumundan sonrada görülüyorsa ilaçlamaya devam edilir. Meyve hasadı sırasında ilaçlama ihtiyacı ortaya çıkarsa uygulanacak ilaca bağlı olarak bir süre meyve hasat edilmemelidir. Bu konudaki bilgi ilaç üreticisi firma tarafından ambalaj kaplarında bildirilmiştir. Hasat sonunda veya Eylül ün ilk günlerinde ilaçlama tekrar edilir.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-virus-hastaliklari

Petrol Kirliliğinin Bakterilerle Önlenmesi

İnsanlığın en büyük ihtiyaçlarından biri enerji ihtiyacıdır. Bu enerji ihtiyacının büyük bir kısmı güneş tarafından doğal olarak bize gelir. Ancak Güneş tarafından elde edemediğimiz bazı enerjiler de vardır. Güneş dışındaki bu doğal enerji kaynaklarının en önemlilerinden biri ise petroldür. Petrol geniş kullanım alanı yüzünden her zaman insanoğlunun vazgeçilmezi olmuştur ve yaşadığımız sıcak gelişmelerde bunun böyle devam edeceğinin bir göstergesidir. 1.Amaç Çevre kirliğine yol açan etmenlerin başında gelen petrolün çevresel zararlarının,fiziksel ve kimyasal yollar dışında biyolojik yöntemlerle; özel bakteri türleri kullanarak doğal, ucuz ve hızlı bir şekilde en aza indirilmesi. 2.Giriş İnsanlığın en büyük ihtiyaçlarından biri enerji ihtiyacıdır. Bu enerji ihtiyacının büyük bir kısmı güneş tarafından doğal olarak bize gelir. Ancak Güneş tarafından elde edemeğimiz bazı enerjiler de vardır. Güneş dışındaki bu doğal enerji kaynaklarının en önemlilerinden biri ise petroldür. Petrolün kullanım alanlarına kısaca bir bakacak olursak; Yakıt şeklinde (ağırlıklı olarak ulaşım araçlarında kullanıldığını söyleyebiliriz) Isınma Elektrik üretimi Sanayide Plastik gibi yan ürünlerinden faydalanmakta söz konusudur. Petrol bu geniş kullanım alanı yüzünden her zaman insanoğlunun vazgeçilmezi olmuştur ve yaşadığımız sıcak gelişmelerde bunun böyle devam edeceğinin bir göstergesidir. Çağımızın en büyük sorunlarından biri çevre kirliliğidir. Çevre kirliliğine pek çok etken sebep olabilir. Biz ise projemizde petrolün yol açtıklarına ve canlılar için oluşturduğu tehlikeye değineceğiz. Birçok alanda kullanımı olan petrol, çıkarılmasından kullanılmasına kadar geçen her süreçte dünya yüzeyinde önemli çevre kirlenmelerine sebep olmaktadır. Heryıl binlerce ton petrol, kazalar ve savaşlar sonucunda denize dökülür ve canlılarının hayatını tehdit eder. Bu kazaların başında tanker kazaları gelmektedir.Tankerlerin boyu ve hızı arttıkça yoğun deniz trafiği yüzünden kazalar sıklaşmakta, dolayısıyla da kirlenme tehlike boyutuna ulaşmaktadır. Tanker kazaları, deniz yüzeyinde petrol örtülerinin oluşmasına neden olur. Böylece biyolojik özelliği değişen, olumsuz yönde etkilenen sularda canlı yaşam zarar görür. Bütün ham petrol ve türevleri deniz canlıları üzerinde zehirleyici etki gösterir. Ülkemizde bu petrol tankeri kazalarından oldukça etkilenmektedir. Bunun sebebi; ülkemizin deniz ticareti yolları üzerinde bulunması ve iki önemli boğaz olan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına sahip olmasıdır. Özellikle İstanbul ve Çanakkele Boğazlarında her yıl çeşitli sayılarda kazalar meydana gelmekte ve binlerce ton petrol denize dökülmektedir.Tabi bu sadece ülkemizin değil denize kıyısı olan bütün dünya ülkelerinin başlıca sorunlarından biridir. Aynı kazaların karada da büyük kirlenme ve tehlikelere yol açtığını söylemek mümkün. Exxon Valdez isimli tankerin yapmış olduğu kaza sonucu 5.500 su samuru ve 675.000 deniz kuşu ölmüştür.Buda facianın boyutunu anlatabilmek için çarpıcı bir örnek. İnsanların Petrolle nasıl mücadele ettiğine bakacak olursak ,bu güne kadar petrol kirliliğini önleme adına yapılmış olan bir çok çalışma olduğunu görmek mümkün. Örneğin fiziksel yollar ve makinelerle .Ancak bu yöntemler yeterli olmamakla birlikte çok zahmetli ve pahalıdır.Petrolle mücadelede kullanılabilecek diğer bir yöntem ise bizim çalışmamızada konu olan biyolojik yöntemlerdir.(Bakteri,mantar vb...) Bahsettiğimiz yöntemlerden biri olan bakteri kullanarak petrol kirliliğinin önlenmesi niçin tercih edilir sorusuna şöyle cevap verebiliriz.Öncelikle doğal bir yöntem,ayrıca maliyeti az ve bunun yanında daha pratik ve hızlı uygulanabilecek bir yöntem. Bu konu hakkında yapılan örnek çalışmalara şöyle bir bakacak olursak: Araştırmanın Adı: "Rhamnolipid Biosurfactant Production by Strains of Pseudomonas aeruginosa Using Low-Cost Raw Materials" (2002) Araştırmacılar: K.S.M. Rahman, Thahira J. Rahman, Stephan McClean, Roger Marchant, and Ibrahim M.Banat Araştırmanın Adı: "Bioremediation of gasoline contaminated soil by a bacterial consortium amended with poultry litter, coir pith and Rhamnolipid biosurfactant."(2001) Araştırmacılar: K.S.M. Rahman, I.M. Banat, J. Thahira, Tha. Thayumanavan, P. Lakshmanaperumalsamy Araştırmanın Adı:"Occurence of crude oil degrading bacteria in gasoline and diesel station soils."(2002) Araştırmacılar: Kaja Sheik Mujibur Rahman, Thahira Rahman, Perumal Lakshmanaperumalsamy and Ibrahim M. Banat 1. çalışmada Rahman ve arkadaşlarının; Biosurfactant rhamolipidlerin hidrokarbonlar üzerindeki etkilerini araştırmışlardır. Bu çalışmalarında hidrokarbonların yüzey alanlarının daraldığını, çözünürlüğün arttığı ve bakterilerinde hidrokarbonları sindirmesini sağladığını tespit etmişlerdir. Yine İngiltereden Rahman ve arkadaşlarının birdiğer çalışmalarında 60 gün içerisinde inkübe edilen Rhamolipid biosurfactant bakterilerin toprağa dökülen hidrokarbonları tüketmesi, 60 gün sonra ise bakterilerin üremesinin durakladığı ve 90. günden sonra ise bakterilerin sayısının 60. günle aynı olduğunu belirtmişlerdir. Yapılan bir diğer çalışmada İbrahim M. Banat ve arkadaşlarının;çeşitli bakterilerin dizel ve benzin üzerindeki etkilerini ve ham petrolde içinde olmakla beraber çevresel kirliliğe neden olan petrolün bu bakterilerle biyolojik olarak parçalanmasını araştırdıkları görülmüştür. 3.Materyal & Metod Bizim çalışmamızda izlediğimiz yöntemi ise şöyle özetleyebiliriz: İlk olarak aldığımız toprak örneklerine normal ve dizel olmak üzere 2 farklı tür benzin döküp 1 ay oda sıcaklığında beklettik. 1 ay sonunda (petrol tamamen emildikten sonra) toprakta üreyen bakterileri belirlemek üzere ekim yaptık. 1 gün boyunca 37 °C de inkübe ettikten sonra elde ettiğimiz 4 farklı çeşit bakterinin altkültürünü yapıp bakteri izolasyonunu gerçekleştirdik. Daha sonra elde ettiğimiz her bir bakteriyi mineral tuz besiyeri (mineral salt medium) içeren %1' lik ham petrol içerisine ektik.1 hafta boyunca 150 rpm ve 20 °C de inkübe ettikten sonra gözlemlerimizi yaptık.

http://www.biyologlar.com/petrol-kirliliginin-bakterilerle-onlenmesi

EVRİMİN MEYDANA GELMESİNDE ROLÜ OLAN FAKTÖRLER

1- Ortam Koşulları Canlılar, yer ve onu çevreleyen atmosferin “biyosfer” olarak tanımlanan dar bir kalınlığında yaşarlar. Toprakta tüm canlılık, ağaç köklerinin ulaşabildiği derinliğe kadar uzanır. Biyosfer içinde yaşam, belli başlı deniz, tatlı su, ve kara ortamlarında yer almaktadır. Hava, kaldırma kuvvetinin zayıflığı nedeniyle sürekli kullanılan bir yaşam ortamı olmamıştır. Bu ortamlar içinde, canlılığın gelişmesi için en uygun olanın, deniz ortamı olduğu düşünülmektedir. Denizler, yeterli kaldırma kuvveti ile canlılara sağladığı kolaylık yanında; ozmotik basınç farkından doğan olumsuzluğun tatlı suya göre daha az olduğu; sıcaklık, ışık ve elementlerin dağılımı gibi fiziksel ve kimyasal koşulların, kara ortamına göre tekdüze (homojen) olduğu bir ortamdır. Kara ortamı, fiziksel ve kimyasal koşullar bakımından yıllık, mevsimlik, günlük ve saatlik değişiklikler gösteren bir ortamdır. Kara ortamında, zamansal ve coğrafik boyutlarda karşılaşılan farklı koşullar (heterojenite) nedeniyle ortaya çıkan ekosistem (= Yerin bir bölgesinde canlı ve cansız varlıkların birlikte oluşturdukları ekolojik birlik) çeşitliliği, tatlı su ve deniz ortamlarına göre çok daha fazladır. Kara ortamına uymuş (adaptasyon) canlıların tür sayısının su ortamına uymuş canlılardan fazla olmasının başlıca nedeni, karasal ekosistemlerin çeşitliliğinin fazla oluşudur. Yaşam ortamlarında, basınç, sıcaklık, ışık, nem, O2, CO2, tuzluluk derecesi, H konsantrasyonu, besinsel elementler, organik ve toksik maddeler bilinen belli başlı çevresel değişkenlerdir. Tür (=Morfolojik olarak yeterli ölçüde biribirlerine benzeyen ve kendilerine benzer yavrular meydana getiren canlılar) düzeyinde ve hatta bireysel olarak her canlı için, bu değişkenlerin bulunabileceği en düşük (minimum); en yüksek (maksimum) ve en uygun (optimum) değerleri vardır. Canlılar için bulundukları ortam koşullarında meydana gelen değişiklikler yaşamsal öneme sahiptir. Örneğin, tam başkalaşım (holometaboli) geçirerek erginleşen ve sonunda bir kelebek olan Şpek Böceği (Bombyx mori) nin gelişimi, bütünüyle çevresel koşulların kontrolu altındadır. Yumurtalar, Dut Ağacının yapraklanmasına sebep olan çevresel koşullara (özellikle sıcaklığa) bağlı olarak açılarak kurtcuk (larva)lar meydana gelirler. Kurtcuklar beslenme konusunda Dut yapraklarına öylesine bağımlıdırlar ki, bulamadıkları durumda başka bitkilerin yaprakları üzerinde beslenemediklerinden ölürler (monofag canlı). Çünkü, Dut yaprağının kimyasal kompozisyonu, Şpek Böceği kurtcuklarının bu yaprakları ısırması, hatta yutması için özel bileşikler içermektedir. Canlılar, bir ekosistem içinde rastgele bulunmak yerine, Şpek Böceği-Dut Ağacı örneğinde olduğu gibi, bir ilişkiye dayalı olarak bir arada bulunurlar. Ekosistem içinde, aralarında kurdukları karşılıklı ilişkilere dayalı olarak bir arada bulunan populasyon (=Belli bir bölgede yaşayan aynı türden canlılar) ların meydana getirdiği topluluk (community), adeta bir canlı gibi değişen çevresel koşullara uymaya çalışır. Bunu yaparken, bazı populasyonlarını kaybedebileceği gibi çevresel koşulların yeni kompozisyonuna uyum sağlayan yeni populasyonları da üretebilir. Hatta, bir türe ait eski ve yeni populasyonlar arasındaki fark tür düzeyinde olabilir. Bu ortam şartlarının neden olduğu bir türleşme ya da evrimleşmedir. 2- Eşeyli Üreme Eşeysiz üreme canlılar arasında görülen ilkel bir üreme şeklidir. Eşeysiz üremenin bilinen 3 şekli, spor oluşturma (bazı bakteriler ve mantarlarda), tomurcuklanma ( örneğin Chlorohydra viridissima da) ve ikiye bölünme ( örneğin Amip gibi) dir. Bu şekilde üreyen canlılar, genotipik olarak kendilerini kopyalarlar ve populasyonu meydana getiren fertler, kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Tomurcuklanma ve spor oluşturma şekillerinde canlının bir bölümü veya oluşturduğu sporlar sonraki dölü meydana getirdiği halde; ikiye bölünerek üreme şeklinde canlının tamamı bölünmeye uğradığı için, bu çoğalma şeklinin eşeysiz üremenin en ilkel şekli olduğu düşünülmektedir. Ancak, konumuz açısından önemli olan, eşeysiz çoğalmanın bütün örneklerinde meydana gelen fertlerin genotipik olarak aynı özelliklere sahip olmasıdır. Buna karşın, eşeyli üreme genotipik olarak farklı kompozisyona sahip olan fertler arasında (erkek ve dişi) gen alış-verişini sağlayan bir çoğalma şeklidir. Bu çerçevede, erkek ve dişi fertler tarafından meydana getirilen ve her biri farklı dizilişte ve haploid sayıda (bir organizmayı oluşturan somatik hücrelerin sahip oldukları kromozom sayısı “2n” nın yarısı olan “n” sayıda) kromozoma sahip olan eşey hücreleri (sırasıyla sperm ve yumurta) birleşerek yavru hücre (zigot = iki gametin birleşmesinden meydana gelen, “2n” kromozoma sahip diploid hücre) yi meydana getirirler. Burada evrim açısından önemli olan, farklı genetik kompozisyona sahip olan fertlerin meydana getirdikleri ve bu kompozisyonun yarısına sahip olan eşey hücrelerinin birleşmesinden yeni ve orijinal bir genotipin meydana gelmesidir. Örnekle açıklamak gerekirse, diploid kromozom sayısı 6 olan bir canlının kromozomlarından 3 ü babadan, 3 ü anneden gelmektedir. Dolayısıyla bu canlı 23 = 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet meydana getirebilmektedir. Zigotun meydana gelebilmesi için gerekli olan karşı cins de 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet oluşturabilmektedir. Böylece, erkek ve dişi gametlerin birleşmesi durumunda, meydana gelebilecek farklı kromozom kombinasyonuna sahip fertlerin sayısı 8 X 8 = 64 dür. Bu canlının insan (2n = 46) olduğu düşünülürse, erkek ve dişilerde farklı kromozom kompozisyonundaki gametlerin sayısı 223 olduğundan bu gametlerin birleşmesiyle meydana gelebilecek farklı kromozom kompozisyonunda fert sayısı 223 X 223 = 246  70 tirilyondur. Bu örnek, aynı zamanda tek yumurta ikizleri dışında, kardeşlerin neden biribirlerine benzemediklerini açıklar. Eşeyli çoğalmada canlılar gen alış-verişini, sperm ve yumurta hücrelerinin oluşumu sırasında geçirdikleri mayoz bölünmesi (redüksiyon bölünmesi) nin "diploten / profaz" evresinde karşılıklı gelen ana ve babaya ait kromozomlar arasındaki parça değişimi (crossing-over) ile sağlarlar. Böylece, erkek ve dişi eşeylerin gonad hücreleri arka arkaya geçirdikleri bir mayoz ve bir mitoz bölünmesi sonunda 4 spermatozoon ve l yumurta hücresi meydana getirirler Her canlı, üyesi olduğu tür için özel olan sayıda kromozoma sahiptir. Örneğin insanda bu sayı 46 dır. Mayoz bölünmesi, eşey hücrelerinin kromozom sayılarını yarıya indirerek, bunların birleşmesinden meydana gelen döllenmiş yumurta (zigot) da kromozom sayısının tür için karakteristik olan sayıda kalmasını sağlayan bir bölünmedir. Bu özelliği ile mayoz bölünme, örneğin insanda kromozom sayısının ardışık her dölde 46, 92, 184,... şeklinde artmasını önlemektedir. Mayoz bölünmenin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılamayan dört evresinden ilki olan Profaz evresinde sırasıyla, kromozomlar iplik şeklinde görünür hale gelirler (Leptoten); anne ve babadan gelen homolog kromozomlar fermuar kapanması gibi, bir ucdan başlayarak boydan boya karşılıklı gelirler (Zigoten); "sinapsis" olarak tanımlanan bu işlem sonunda "bivalent" adı verilen kromozom çiftleri oluşur. Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşırken kromatidlerine ayrılırlar (Pakiten). Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşma sırasında biribirleri üzerine öylesine burulup bükülürler ki, homolog kromozomların kromatidleri arasında kesişmeler meydana gelir (Diploten). Kesişme noktaları (chiasma) nda meydana gelen kopmalara bağlı olarak, homolog kromozomların kardeş olmayan kromatidleri arasında genlerin karşılıklı olarak değiştirilmesiyle anne ve babadan gelen kalıtım materyali karışmış olur (crossing-over). Böylece, anne ve babanın sahip oldukları karakter çeşitliliği içinden farklı gen kompozisyona sahip yeni gametler; ya da çevresel koşullara karşı alternatif zigot oluşturacak farklı gametler meydana gelmiş olur (Diakinez). Çekirdek zarının yok olmaya başlamasıyla mayoz profazı sona ermiş olur. Metafazda, sentromerler hücrenin iki ayrı kutbunda yerlerini alırlar. Sentromerler arasında iğ iplikleri oluşur. Bivalentler iğ iplikleri üzerinde, sentromerleri ekvatoryal düzleme eşit uzaklıkta olacak şekilde dizildikten sonra, kromozomlar fermuar şeklinde biribirlerinden ayrılmaya başlarken kesişme noktaları uçlara kayar (terminalizasyon). Anafazda, homolog kromozom çiftleri biribirlerinden tamamen ayrılarak karşılıklı kutuplarda toplanırlar. Telofazda, Şğ iplikleri yok olurken bivalentlerin yarımları etrafında çekirdek zarları oluşmaya başlar. Mayoz bölünmede yukarıdaki şekilde tanımlanan evrelerin süreleri farklıdır. Bundan sonra, anne ve babanın kromozom sayısının yarısına (insanda n=23) sahip olan 2 erkek ve 1 dişi eşey hücresi, yukarıda da belirtildiği gibi, geçirdikleri mitoza benzeyen ikinci bir bölünmeyle 4 spermatozoon ve 1 yumurta hücresi meydana getirirler. Bu şekilde oluşan her gamet ve onların birleşmesinden meydana gelen her fert, ortam koşullarına uyma açısından ait olduğu türün yeni bir şansıdır. Buna karşın eşeysiz üremeyle çoğalan bir populasyon değişen ortam koşullarına uyma konusunda, farklı genotipe sahip bireyleri bulunmadığından yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nitekim, tür sayıları karşılaştırılırsa, eşeyli çoğalan türlerin sayısı, daha yakın bir geçmişe sahip olmalarına rağmen eşeysiz çoğalan türlerin sayısından daha fazladır. Örneğin, herhangi bir kelebek populasyonu laboratuvar koşullarında yetiştirilmek istenirse, bireyler laboratuvarda yetiştirme kafesleri içinde kendi aralarında döllenmek zorunda kalacaklarından, bir süre sonra populasyon içinde heterozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin farklı yönde etkiye sahip olması) fertlerin sayısı azalacak ve populasyon küçülecektir. Bunu önlemek için, başka laboratuvarlardan getirilen fertlerin populasyona karıştırılması gerekecektir. Nitekim, heterozigot fertlerden oluşan populasyonların bulundukları ortamdaki büyüme yeteneklerinin homozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin aynı yönde etkiye sahip olması) fertlerden oluşan populasyonlardan fazla olduğu bilinmektedir. Şnsan populasyonlarında da yaşanan buna benzer olaylar vardır. Ekonomik veya kültürel gerekçelerle kendi içinde kız alıp-veren bir populasyonda görülen küçülme veya zayıflığın nedeni, populasyon içinde homozigotluğun artmasına karşın, heterozigotluğun azalmasıdır. 3- Bireysel Değişiklikler (Varyasyon) Türler arasındaki farklar dışında, aynı tür içinde veya aynı ana ve babadan meydana gelmiş fertler arasında çeşitli karakterler (morfolojik, fizyolojik ve karşı eylem) bakımından görülen farklara bireysel değişiklik (varyasyon) denir. Aynı türden bireylerin, saç, deri ve göz renginde olduğu kadar boy uzunluğu ve şişmanlık, hatta zorluklara karşı dayanma gücü gibi karakterleri arasındaki farklar; tek yumurta ikizleri arasında en az olmak üzere, karşılaştırılan örnekler arasındaki akrabalık derecesinin azalmasıyla ters orantılı olarak artar. Yapılan çalışmalar, bu karakterlerde meydana gelen değişikliklere, canlıyı oluşturan tüm karakterleri kontrol eden ve dölden döle aktarılmasını sağlayan kalıtsal nitelikli iç faktörler(genotip) ile canlının içinde yaşadığı ve fiziksel, kimyasal, biyolojik özellikleri bulunan dış faktörler (çevresel) in neden olduğunu göstermiştir. Ana çizgileriyle nasıl işlediği aşağıda anlatılan, bu iç ve dış faktörlerin birlikte etkisi altında meydana gelen canlıya fenotip denir. A- Genotipik değişiklikler (Mutasyonlar) Bir populasyonun herhangi bir dölünde görülen değişikliğin sonraki döllerde de görülmesine kalıtsal (genotipik) değişiklik, bu değişikliği meydana getiren kromozomlardaki yapısal ve sayısal değişikliklere de Mutasyon denir. Mutasyonlar organizmanın eşey hücrelerinde veya somatik hücrelerinde meydana gelebilir. Eşeyli çoğalan canlılarda, eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonların kalıtsal niteliği olmasına karşın, somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonların ilgili hücre, doku veya organizmada meydana getirdiği değişiklikler (kanserleşme gibi) dışında kalıtsal bir etkisi bulunmamaktadır. Örneğin, siyah gözlü bir Sirke Sineği (Drosophila sp.) populasyonunda nadiren 1-2 tane kırmızı gözlü sinek ortaya çıkabilir. Bunların kendi aralarında çaprazlanmasıyla, populasyon içinde kırmızı gözlü fertlerin sayısı artar. Hatta, nesiller sonra populasyon tamamen kırmızı gözlü bireylerden oluşabilir. Böylece, bu populasyonun tamamı kalıtsal bir değişikliğe uğramıştır. Bir kural olmamakla birlikte kalıtsal değişiklikler derecelenme göstermezler. Örneğin, siyah ve kırmızı gözlü sinekler arasında kahverengi gözlü fertlere rastlanmaz. Ancak, ortaya çıkması çok sayıdaki genin işleyişine bağlı olan karakterlerde derecelenme görülebilmektedir. Genlerin mutasyona uğrama dereceleri farklıdır. Örneğin, Drosophila sp. de göz renginde değişikliğe neden olan mutasyon kolay meydana gelmesine ve sık görülmesine karşın, metabolik işlemleri kontrol eden genlerde mutasyon ender olarak meydana gelmektedir. Canlılar arasında mutasyona uğrama sıklığı bakımından da fark bulunmaktadır. Bu oran, bakterilerde 1.10-7; Meyve Sineğinde 1.10-5 hücre ve insanda 1.10-4 hücre düzeyindedir. Mutasyonlar, crossing-over dışında, kromozomlarda oluşan sayısal ve yapısal değişiklikler ile genlerin moleküler yapısında meydana gelen değişiklikleri kapsar. Bunlardan, kromozomların gen sırasında meydana gelen yapısal değişiklikler ve genlerdeki moleküler değişikliklerin mutasyon etkisinin, kromozom sayısında meydana gelen değişikliklere oranla yüksek olduğu, gen fizyolojisi alanında yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. a) Defisiyens ve Delesyon: Kromozomdan parça eksilmesi durumunda yapılan adlandırmadır. Kromozomun ucundan parça eksilmesi “Defisiyens”, uçlar arasında bir bölgeden parça eksilmesi “Delesyon” olarak adlandırılmaktadır. Şekil 2a da kromozomda meydana gelen iki kırılma sonunda kırıklar arasındaki parçanın kaybına neden olan mutasyon (delesyon) görülmektedir. b) Duplikasyon: Homolog kromozomlar arasında parça değişmesi sonunda, kromozomlardan birinde bir bölümün tekrarlanmasıdır. Şekil 2a da homolog Kromozomlardan birinde oluşan iki kırıkdan sonra ortaya çıkan asentrik parçanın, homolog kromozomların diğerinde oluşan bir kırığa yerleşmesi sonunda mutasyona uğramış, eksik ve tekrarlı parçalara sahip yeni homolog kromozom çifti görülmektedir. c) Şnversiyon: Kromozomdan kopan bir parçanın 1800 dönerek eski yerine ters olarak yerleşmesidir. yapışan parçanın sentromerli olması durumunda “perisentrik inversiyon”; sentromersiz olması durumunda “parasentrik inversiyon” olarak tanımlanır. d) Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında, kromozom parçalarının tek yönlü (basit) veya çift yönlü (resiprokal) olarak yer değiştirmesidir. Herhangi bir canlıda, bir karakterin genotipik özelliklerini belirleyen nükleotid grubu “gen” olarak isimlendirilmektedir. Bu tanıma göre, bir canlıya ait herhangi bir karakter çok sayıda nükleotid‟in kontrolu altında meydana gelmektedir. Dolayısıyla, bir geni meydana getiren nükleotid‟lerden birine ait baz‟da (adenin, guanin, timin veya sitozin) meydana gelen herhangi bir kimyasal değişiklik gen mutasyonu olarak adlandırılmaktadır (Şekil 2b). Bu şekildeki bir değişikliğe, radyomimetik madde veya mutagen olarak isimlendirilen; X ,  ve ultraviyole ışınları gibi değişik dalga boyunda radyasyonlar veya hardal gazı ve kolşisin gibi kimyasallar sebep olmaktadır. Gen mutasyonuyla, genellikle baskın (dominant) genler çekinik (resesif) gen haline gelirler ve canlı için çoğu kez zararlı olurlar. Zararlı gene sahip olan fert, var olan koşullar içinde çoğalamadan ölür ve söz konusu gen, populasyonun gen havuzunu terkeder. Bir başka durumda, mutant gen var olan çevresel koşullara karşı etkisiz (nötr) kalmasına rağmen, zamanla değişen ortam koşullarında fenotipe bir avantaj sağlayabilir ve doğal seçimle bu genin populasyonun gen havuzu içindeki sıklığı artar. B- Fenotipik değişiklikler (Modifikasyonlar) Herhangi bir karakter için kalıtsal olarak biribirinin aynı olan canlılarda ortam etkisine bağlı olarak meydana gelen değişiklikler fenotipe özgü olduklarından “fenotipik değişiklik” veya “modifikasyon” olarak adlandırılır. Kalıtsal bir temele dayanmadığı için evrim üzerine bir etkisi bulunmamasına rağmen bir değişiklik (varyasyon) olması nedeniyle, genotipik değişikliklerden farkının belirtilmesi için üzerinde durulacaktır. Bilindiği gibi, tek yumurta ikizleri kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Şkizler bebeklik döneminde anneleri tarafından bile zor ayırd edilmelerine rağmen, ilerleyen yaşlarıyla birlikte elde ettikleri fırsatlar ve bulundukları ortamların farklılığına bağlı olarak, morfolojik ve psikolojik özellikleri bakımından ayırd edilmeye başlarlar. Şleri yaşlarda ekonomik, sosyal, kültürel ve morfolojik özellikleri bakımından biribirinden farklı iki ayrı fenotip meydana gelir. Bir arı kovanında hepsi dişi olmakla birlikte kraliçe ve işçiler arasındaki fark da çevresel koşullara bağlı olarak meydana gelmektedir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar, döllenmiş yumurtalardan kraliçe veya işçi arılar meydana gelmektedir. Döllenmiş yumurtalardan çıkacak bireylerin kraliçe ya da işçi olmaları yumurtaların bırakıldıkları petek gözünün niteliklerine bağlıdır. Sıradan gözlere bırakılan yumurtalardan işçi arılar meydana gelirken; Niteliği diğerlerinden farklı olan ve işçi arılar tarafından farklı bir ihtimam gösterilen petek gözüne bırakılan yumurtadan kraliçe meydana gelir. Bu örnekte, bireyler arasında kalıtsal farklılık bulunmamasına rağmen, beslenme şekline (çevresel koşullar) bağlı olarak arılar arasında bir kast farkı meydana gelmiştir. Fenotipik değişiklikler derecelenme de gösterebilirler. Örneğin, kendi çiçek tozu ile döllenen bir Fasulye bitkisinde, aynı bakla içindeki dane (tohum) ler büyüklüklerini belirleyen genotipleri bakımından aynıdır. Ancak, her dane gelişmesi için gerekli olan hacim, su, besin ve ışık miktarı gibi çevresel faktörlere farklı derecelerde sahip olduklarından büyüklükleri farklı olmaktadır. Burada önemli olan, bir bakla içindeki danelerin en büyüğü ve en küçüğü arasında daha küçük, daha büyük gibi ara dereceler göstermeleridir. Bir canlıda, erken gelişim evrelerinde çevresel bir etkiye bağlı olarak meydana gelen ve kalıtsal değişikliklere benzeyen fakat, dölden döle geçmeyen değişikliklere “fenokopi” denir. Örneğin, uterusda, embriyonik gelişimin radyasyona daha duyarlı olduğu evrelerde iyonizan radyasyona maruz kalan memeli embriyolarında sonradan görülen anormallikler; bireyin yaşaması ve verimliliği (fertilitesine) üzerinde etkili değil ise, bu anormalliklerin yavrulara taşınmadığı görülür. Yani, etki kalıtsal (genotipik) değil fenotipiktir. Tarım, hayvancılık ve insan sağlığı amacıyla zararlı böceklere karşı yürütülen mücadele yöntemlerinden biri de “radyasyonla kısırlaştırılmış fertlerin salıverilmesi” yöntemidir. Bir Pamuk zararlısı olan Spodoptera littoralis kelebeğinin kısırlık dozunun araştırılmasında; 40 Gy  radyasyonuna (60Co) maruz bırakılan yumurta, larva ve pupalar erginleştikten sonra bireyler arasında nadiren de olsa görülen kanat büküklüğü anormalliğinin kelebeklerin daha sonraki döllerine taşınmadığı, yani radyasyona bağlı olarak meydana gelen değişikliğin fenokopi kapsamında olduğu görülmüştür. 4- Doğal ayıklanma Genotipik olarak biribirinin aynı olan tek yumurta ikizleri dışında, eşeyli çoğalan tüm canlılar biribirlerinden farklıdır. Aralarında, besin, yaşama alanı, barınak ve eş bulma gibi gereksinimler için bir rekabet vardır. Rekabete, parazit ve yırtıcıların baskısına karşı avantaj sağlayan genotipik özelliklere sahip organizmaların hayatta kalmalarına ve kendilerinden sonraki nesilleri meydana getirmek üzere çoğalmalarına karşın; benzer özelliklere sahip olmayanların ölmesine veya üreyememesine sebep olarak, populasyonun gen kompozizyonunun zaman içinde, gereksinimlere uygun olarak değişmesine neden olan biyolojik işlem “doğal ayıklanma” olarak tanımlanabilir. Doğa, koşullarına uygun olan değişiklikleri koruma, elverişsiz olan değişiklikleri uzaklaştırma eğilimindedir. Doğal ayıklanma, Darwin‟in teorisinde yer verdiği, evrime yol açan başlıca mekanizmadır. Doğal ayıklanma sonunda hayatta kalanların üreme (özellikle eşeyli üreme) üzerindeki baskısıyla, populasyona avantaj sağlayan değişiklikler (mutasyonlar); gelecek döllere geçer ve populasyonun gen havuzunda zaman içinde birikerek sonunda populasyonun değişmesine yol açarlar. Bu evrimsel bir değişmedir. Doğal ayıklanma olayını anlatabilmek için, bu konuda klasikleşmiş bir örneği kullanmak yararlı olacaktır. Endüstrileşmeye bağlı olarak gece kelebeklerinde meydana gelen renk değişikliğini izlediği bir çalışmasında Kettlewell, 1848 yılında önemli derecede endüstrileşmiş bir şehir olan Manchester de normal olarak açık renkli, benekli kelebeklerden oluşan Biston betularia populasyonu içinde 1 adet siyah renkli mutant kelebek buldu. Aynı populasyon üzerinde 1895 yılında yaptığı gözlemde ise kelebeklerin %99 unun siyah renkli olduğunu gördü. Aradan geçen zaman içinde, mutant form populasyon içinde normal formun yerini almıştı. Normalde açık renkli olan kelebeklerin, sanayiden kaynaklanan kurumla kararmış olan ağaç kabukları üzerinde avcı kuşlar tarafından kolayca farkedilerek avlanmalarına karşın, koyu renkli kelebekler ortama uyduklarından sağ kalabilmişlerdir. Kettlewell, mutant genin tekrar sayısındaki artışa doğal seçimin sebep olduğunu göstermek için, 1957 yılında, etiketlediği koyu ve açık renkli B. betularia bireylerini Manchester de kuşların bol bulunduğu bir alana ve Dorset'deki bir ormana salıverdi. Bir süre sonra, yakalanan etiketli bireylerden siyah renklilerin Manchester de; normal renklilerin Dorset de yaşayabildiklerini belirledi. Buna göre, kuvvetli bir olasılıkla B. betularia nın siyah mutantları 1848 yılından önce de meydana geliyordu, fakat hava kirliliği olmadığından, açık renkli likenlerle örtülü ağaçlar üzerinde koyu renkli mutantlar avcı kuşlar tarafından kolayca farkedildiklerinden, populasyon içindeki koyu renk geni avcı kuşların baskısı altında bulunuyordu. Ancak, sanayi devriminden sonra likenlerin yok olmasıyla, koyu renkli ağaç kabuğu üzerinde görünür hale gelen açık renkli kelebekler avcı kuşlar tarafından avlandıklarından bu kez populasyon içindeki açık renk geni avcıların baskısı altında kalmıştır Doğal ayıklanma, bir dölden sonrakine geçen genlerin tekrar sayısında meydana getirdiği değişiklikle, belli genlerin farklı derecede dölden döle geçmesine yardım ederek türleşmeyi sağlar. Böylece, süregelen çevresel koşullar içinde en etkili gen birliklerinin oluşmasına yardım eder ve fenotipde çevresel uyumla ilgili değişiklikleri meydana getirir. Populasyon içinde, aile dışı (genotipik olarak uzak) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (outbreeding) bağlı olarak heterozigotluk; aile içi (genotipik olarak yakın) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (inbreeding) bağlı olarak homozigotluk gelişir. Bilindiği gibi, homozigotluk fenotipde çekinik genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve populasyon içinde genotipik çeşitliliği azaltan; heterozigotluk ise bunun tersine, fenotipde çekinik ve dominant genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve çevresel koşullara karşı daha dayanıklı bir populasyon meydana getirmek üzere genotipik çeşitliliği artıran bir olgudur. Çevresel koşullar, doğal seçim mekanizmasıyla populasyonu isteği doğrultusunda değişmeye zorlar. Populasyonun gen havuzu içinde çevresel koşullar için elverişli genotipler doğal seçimle belirlenir ve gen havuzunda tutulur. Bu işlem sürecinde, çevresel koşullara rağmen populasyonda Resim 1. Biston betularia nın açık ve koyu renkli fertleri solda likenle kaplı bir ağaç gövdesi, sağda yalın ağaç kabuğu üzerinde. zayıflığa neden olan genler populasyonun gen havuzundan uzaklaşır. Yani, doğal seçim sonunda genotipik çeşitliliğin bir bölümü kaybedilir. Bu arada, çevresel koşullara karşı populasyonu avantajlı veya dezavantajlı kılmayan genler (nötr genler), genellikle gen havuzundaki varlıklarını sürdürürler. Çevresel koşullar değişmediği sürece populasyon için bir sorun yoktur. Ancak, bir değişme söz konusu olduğunda, populasyonun hayatta kalabilmesi sahip olduğu alternatif genlerin fazlalığına bağlıdır. O zamana kadar çekinik veya nötr durumda kalmış olan genlerin sayısı, populasyonun yeni koşullara uyma konusunda sahip olduğu yaşamsal alternatiflerdir. Doğada kendiliğinden meydana gelen ve çevre koşullarına daha iyi uyum sağlayan fertlerin seçiminden başka, yarış atları ve daha verimli bitkiler elde etmek gibi ekonomik amaçlara yönelik olarak insan eliyle yürütülen “yapay seçim” çalışmaları da bulunmaktadır. Bilimsel deneylerde kullanılmak üzere istenen niteliklere sahip yavruların kendi aralarında ve ana-babalarıyla çiftleştirilmesiyle, istenen özellikleri verecek genler bakımından homozigot fertler elde edilir. Yapay seçimin en ileri ürünü “arı döl” (inbred ırk) dür. Kendileşme sonunda oluşan homozigotluk, genellikle bulunduğu canlının yaşama yeteneğini azaltmaktadır. Bu şekilde elde edilen populasyonun fertleri dayanıksızdırlar ve özenli bakıma muhtaçtırlar. Doğal seçime benzer sonuçlar veren, fakat oluşumu farklı olan bir başka olay "genetik sürüklenme" (genetik drift) dir. Genellikle küçük ve ayrı kalmış populasyonlar için önemli olan bu olay, gen tekrar sayılarının doğal seçim yerine tesadüfe bağlı olarak değişmesidir. Doğal seçim bakımından bireye avantaj sağlamayan ve kan gruplarını veren genlerin populasyon içindeki tekrar sayıları üzerinde, genetik sürüklenmenin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, koyu renkli kurbağalardan oluşan bir populasyon içinde ortaya çıkan açık renkli iki kurbağa, karayolunu geçerken kaza sonucu ezilip ölseler ve bu kurbağalar evvelce ürememiş olsalar, populasyonun, bu kurbağaların sahip oldukları açık renk genini kaybetmesi tamamen tesadüfe bağlı olarak meydana gelmiştir ve doğal seçimle bir ilgisi yoktur. Ancak, bir populasyonda oluşan herhangi bir değişiklik, doğal seçim ve genetik sürüklenmenin ortak etkisi altında meydana gelmektedir. 5- Uyum (Adaptasyon) Yerin biyosfer kalınlığı içinde, canlıların morfolojik ve fizyolojik bakımdan uyabilecekleri çok çeşitli ortamlar bulunmaktadır. Bir populasyon, bir organizma veya genel olarak bir canlı organizasyonun içinde bulunduğu koşullara uygun olarak değişmesi “uyum” olarak tanımlanır. Uyum, bir ölçüde ferdi yeteneğe bağlı olarak ve bir ölçüde de genetik bakımdan heterojen olan populasyonlarda, B. betularia örneğinde olduğu gibi, doğal seleksiyona bağlı olarak meydana gelmektedir. Bir populasyonun fertleri, bulundukları ortamın koşullarında meydana gelen değişiklik sonunda, özel koşullara sahip olan farklı ekosistem ya da biyomlara göç edebilirler. Göç eden populasyonlar, sahip oldukları gen havuzu içindeki çeşitliliğe bağlı olarak, meydana getirdikleri çeşitli gen kompozisyonlarına sahip bireyler arasından yeni koşullara uygun genotiplerle bulundukları ortama uyarlar. Bu şekilde farklı ortam koşulları için meydana gelen genotipik uyumlar, canlılarda büyük bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başlangıçda aynı türe ait olan fertlerin dağılarak farklı ortamlarda, farklı ekolojik koşullara uymuş “ekotip” ler meydana getirmesine neden olan evrimsel değişme “adaptif radyasyon” olarak tanımlanır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri, genellikle kendileşme yerine eşeysel yolla çoğalırlar. Ayrı eşeyli bir türün farklı populasyonlarına ait fertleri arasında gerçekleşen çiftleşmeler populasyonların gen havuzu içindeki gen çeşitliliğini artırmaktadır. Bir populasyonun gen havuzunda sahip olduğu gen çeşitliliği ne kadar fazla ise, değişen ortam koşullarına dayanabilen fertler üretme ve dolayısıyla populasyonun varlığını sürdürebilme şansı o kadar fazladır. Canlılar arasında genotipik uyumun çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Örneğin, Şsveç‟in kuzeyindeki dağlık bölgelerden getirilen Solidago virgaurea bitkisinin, güneydeki deneme bahçelerine ekildikten sonra da, buradaki türdeşlerine göre boylarının kısa kalması ve erken çiçek açması bir genotipik uyumdur. Kuzeyde yazlar kısa olduğundan, bitkinin soyunu devam ettirebilmesi için çiçeklenme, tohum tutma ve tohumlarının olgunlaşması süratli olmak zorundadır. Bitki başardığı genotipik uyumla bu koşullara dayanabilmiştir. Ancak söz konusu uyum genotipik olduğundan, kuzeyde kazandığı özelliklerini yaz mevsimi uzun süren güneydeki tarlalarda değiştirmemiştir. Afrika‟da yaşaşan yerli insanların derilerinin koyu renkli olması da genotipik bir uyum örneğidir. Bu insanların derilerinde yaygın olarak bulunan melanin pigmenti, derinin daha alt tabakalarında bulunan hassas hücreleri kuvvetli güneş ışınlarının zararlı etkisinden korur. Ancak bu örnekteki uyum da genotipik olduğundan, Afrika yerlilerinin daha az güneşli kuzey ülkelerine gitmesi onların deri renginde bir değişikliğe neden olmaz. Böcekler, canlılar aleminde tür çeşitliliği en fazla olan sınıftır. Böylesine zengin tür çeşitliliğine sahip oluşları, çok çeşitli ortam koşullarına uymak zorunda kalmış ve bunu başarmış olmaları ile açıklanabilir. Diğer nedenler, yaşam süreleri kısa olduğu için birim zaman diliminde çok sayıda döl vermeleri ve her defasında çok sayıda yavru meydana getirebilmeleridir. Bilinen canlı türlerinin yarıdan fazlasını kapsayan (yaklaşık 750 000 tür) böcekler sınıfında, 3 çift yürüme bacağına sahip olmaları, her bacağın 5 segmentten (koksa, trohanter, femur, tibia, tarsus) yapılmış olması gibi ortak özellikler yanında; türler arasında, yaşadıkları ortamın gereklerine ve beslenme şekillerine göre önemli farklar da vardır. Örneğin, bal arısı (Apis mellifica) nın son ayak segmentinde pürüzlü yüzeylerde tutunabilmesi için kitin bir çengel, düz yüzeylerde tutunabilmesi için çengelin hemen arkasında “arolium” denen bir yapışma tabanı bulunur. Buna karşın, dana burnunda (Gryllotalpha gryllotalpha) ön bacaklar kazmaya uygun şekle dönmüştür. Böceklerin ağız parçaları esas olarak, 1 çift mandibul, 1 çift maksil ve labiumdan ibarettir. Ancak, çeşitli gruplarda beslenme şekillerine uygun olarak, örneğin hamam böceğinde (Periplaneta americana) çiğneyici, bal arısında (Apis mellifica) yalayıcı – emici, kelebeklerde (Lepidoptera takımı) emici ve sivri sineklerde (Culex pipiens) sokucu – emici işlevi yerine getirecek şekilde değişmiştir (Şekil 3). Aralarındaki işlevsel farka rağmen bu organların embriyonik gelişimleri arasında görülen benzerlik “homologi tarzı benzerlik” tanımlanmaktadır. Bu karşılaştırma yöntemi, “analogi tarzı benzerlikler” ile birlikte “Evrimin Kanıtları – Morfolojiden sağlanan kanıtlar” başlığı altında tartışılacaktır. Uyum, bazı canlılarda bir korunma mekanizması olarak gelişmiştir. Ağaç kurbağası (Hyla spp.) yeşil rengi ile ağaçlar üzerinde, tarla kuşları kanat ve kuyruk desenleriyle bulundukları zemin üzerinde, pisi balığı değişik zeminlere uygun olarak rengini değiştirerek, gece kelebekleri kanat desenleriyle gündüz üzerine kondukları ağaçlar üzerinde, avcıları tarafından farkedilemezler. Özellikle böcekler arasında görülen ve “mimikri” olarak adlandırılan korunma amaçlı bir başka uyum şeklinde, canlılar renk, şekil ve hareketleriyle kendilerini zehirli hayvanlara benzeterek, yırtıcı hayvanları, özellikle kuşları korkutarak korunmaya çalışırlar. 6- Ayrı kalma (izolasyon) mekanizmaları Belli bir coğrafik bölgeyi kullanan aynı türden canlılara “populasyon” adı verilir. Aşağıda anlatılan doğal engeller nedeniyle, bir populasyonu meydana getiren bireyler kendi aralarında çiftleşerek, fertil bireyler meydana getirme olanağını kaybedebilirler. Böylece, söz konusu engel öncesinde, aynı gen havuzunu kullanan populasyon yerine; engel sonrasında farklı gen havuzlarına sahip birden fazla populasyon meydana gelebilir. Sonuçda, biribirinden ayrı kalan populasyonlar, içinde bulundukları koşullara uygun şekilde değişerek kendi gen havuzlarını oluştururlar. Bu gen havuzu, engel öncesindeki gen havuzunun ve/veya engelden sonra meydana gelen diğer populasyonların gen havuzunun kompozisyonlarından farklı olabilir. Alt tür, ırk veya ekotip olarak tanımlanan ilk farklılıklar; populasyonların gen havuzu kompozisyonlarının giderek farklılaşması sonunda, kendi aralarında çaprazlanamayan yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. a) Coğrafik ayrı kalma Başlangıçda aynı populasyona ait olan bireylerin; yüksek sıradağ, nehir, biribiriyle ilişkisini kaybetmiş göller ve denizlerle ayrılmış kara parçaları gibi engellerle, farklı ortamları kullanan populasyonlara bölünmeleri Örneğin, Şsviçre, Şskandinavya ve Şngiltere göllerinde, tatlı su balıklarından Salvelinus genusunun farklı tür ve ırklarına rastlanması; başlangıçda aynı türe ait olan bireylerin coğrafik bir engele bağlı olarak biribirlerinden ayrı kalarak gen alış verişinde bulunamamaları ve farklı ortamlarda hayatta kalmak için değişerek farklı populasyonları, giderek farklı ırkları ve farklı türleri meydana getirdikleri şeklinde açıklanmaktadır. Orta Anadoluda dişli sazan olarak bilinen Cyprinodontidae familyasından Aphanius anatolias Leidonfrost, 1921 (Kosswigichthys asquamatus Sözer, 1942) türünün, Gölcük Gölü (Isparta), Burdur Gölü (Burdur), Acı Göl (Afyon) ve Hazar Gölünde (Elazığ) bulunduğu bilinirken bu cins içinde Aphanius burduricus Akşıray, 1948 olarak tanımlanan türün endemik olarak Burdur Gölünde bulunduğu bilinmektedir. Bu türün, yukarıdaki örnekde olduğu gibi bir taraftan bulunduğu ortamın koşullarına uyarken, diğer taraftan ana populasyon ile gen alış verişinin son bulması sonucunda giderek farklılaştığı düşünülmektedir. Güney Amerikada Ekvador kıyılarından 600 mil uzakta bulunan Galapagos adalarında yaşayan Fringillidae familyasından Geospiza türlerinin Güney Amerika ana karasında yaşayanlardan farklı olmasını Darwin; volkanik olan bu adaların ana karadan uzakta meydana gelmiş olmasına rağmen bu adalara ulaşan Geospiza türünün ana kara ile arasında gen alış verişinin son bulması ve adalarda yaşayan Geospiza türlerinin, bulundukları koşullara uygun gen çeşitliliğine sahip populasyonlar meydana getirmesi sonunda, giderek farklılaşan populasyonların farklı türlere dönüştüklerini savunmuştur. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşmeye bir başka örnek Limantria dispar kelebeğinde görülmektedir. Yaprağını döken ağaçların, özellikle meşe ağacının zararlısı olan L. dispar Avrupanın batısından Japonyaya kadar geniş bir alanda dağılmıştır. Bu türün biribirine yakın olan populasyonları (örneğin, Anadolu ne Şran yarımadası populasyonları) kendi aralarında fertil yavrular meydana getirirlerken, Avrupa ve Japon adalarında yaşayan populasyonların kendi aralarında çiftleşemedikleri ve bazı morfolojik farklarla biribirlerinden ayrıldıkları bildirilmektedir. Bu durum, gen alış verişini engelleyecek şekildeki bir coğrafik uzaklığın türleşmeye neden olabileceğini göstermektedir. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşme “allopatrik” türleşme olarak da adlandırılmaktadır. Benzer bir ayrı kalma şekli, Avrupa ve Asyada yaygın olarak bulunan Parus major adlı kuş türünde görülmüştür. Bu türün doğuya yayılan iki kolundan biri Himalaya dağlarının kuzeyinden, diğeri güneyinden geçerek Çin‟e ulaşmıştır. Şki göç yolu üzerindeki kuşlar arasında çiftleşmenin başarılamaması, aralarında çiftleşme açısından bazı engellerin meydana geldiğini göstermektedir. b) Ekolojik ayrı kalma Aynı coğrafik bölge içinde farklı ortam koşullarına uymuş olan populasyonlar arasında ekolojik nedenlerle ayrı kalma söz konusu olabilmektedir. Coğrafik ayrı kalmada olduğu gibi, ekolojik ayrı kalmada da, populasyonlar bulundukları ortamların farklı oluşu nedeniyle bir araya gelemezler ve gen alış verişinde bulunamazlar. Örneğin, Afrika da yaşayan Anopheles cinsi sivrisineklerden A. melas türü yumurtalarını tuzlu sulara bırakırken, A. gambiae tatlı su birikintilerine bırakmaktadır. Kuzey Amerikada yaşayan Peromyscus cinsi sıçanlardan P. maniculatus bairdii nin göl kenarındaki kumluklarda, P. maniculatus gracilis in ormanlarda yaşadığı bildirilmektedir. Aynı coğrafik bölge içinde farklı habitatlara uymuş canlılara bir başka örnek, Drosophila cinsidir. D. quinaria orman içi nemli alanlardaki meyvalar üzerinde; D. palustris bataklıklarda çürüyen bitkiler üzerinde; D. transversa ise yıllık bitkilerin bulunduğu kuru alanlarda mantarlar üzerinde beslenirler. Bu örneklerde adı geçen tür ve alt türlerin “adaptif radyasyon” sonunda; yumurta bırakma, yaşam alanı seçme ve beslenme gibi konularda yaptıkları tercihlerle, belli ekolojik nişlere uyum sağladıkları ve aralarında buna bağlı olarak gen alış verişi kesildiğinden ayrı kaldıkları ileri sürülmektedir. “Simpatrik” türleşme olarak da bilinen bu ekolojik ayrı kalma şekli ile ilgili olarak; Bursa, Uludağda yaşayan Kınkanatlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, dağın farklı yüksekliklerinde Carabus cinsinin farklı alt türlerine rastlandığı bildirilmiştir. Türleşme olasılığı bulunan bu alt türlerin meydana geliş nedeni, yüksekliğe bağlı olarak değişen çevresel koşullardır veya farklı alt türlere ait canlıların, bulundukları yüksekliğe ve bununla değişen çevre sıcaklığına bağlı olarak üreme dönemlerinin farklı zamanlarda olması ve bu nedenle aralarında gen alış verişinin kesilmiş olamasıdır. c) Cinsel ayrı kalma Pek çok türün erkek ve dişi eşeyleri arasında, birleşme öncesinde gerçekleştirdikleri davet ve beğeni davranışları vardır. Biribirinden ayrılma sürecindeki populasyonlar, aynı zaman ve yerde bulunmalarına rağmen, birleşme yönündeki istek ve kabullerini doğru değerlendiremedikleri için birleşemezler. Duyu organlarıyla algılanan bu durum “cinsel ayrı kalma” olarak isimlendirilir. Örneğin, Şpek böceği Bombtx mori nin dişileri tarafından abdomenindeki salgı bezlerinden salgılanan feromon, ancak bu türün erkekleri tarafından antenlerindeki koku alma organlarıyla tanınır ve birbirinden uzakta olan erkeğin dişiyi bulmasını sağlar. Hatta, farklı türün dişilerine sürülen bu feromonla, Bombyx mori erkeklerini farklı türden bir dişiyle birleşme konusunda kandırmanın mümkün olduğu bilinmektedir. Feromonların güçlü etkisinden tarımsal mücadelede de yararlanılmakta ve bir zararlı böceğe ait bireyler türe özgü feromonların kullanıldığı koku tuzaklarıyla toplanmakta ve zararlı populasyonun üremesi kontrol altına alınabilmektedir. Görmeye bağlı olarak, bazı türlerde karşı cinsin görünüşü ve karşı cins tarafından algılanan davranışları birleşmenin gerçekleşebilmesi için gereklidir. Örneğin, Equus caballarus (kısrak) ile Equus asinus somaliensis (eşek) arasında normal koşullarda güçlükle gerçekleşen birleşme, gözlerin bağlanması durumunda kolaylaşmaktadır. Kadife kelebeği olarak bilinen Eumenis semele nin erkekleri, cinsel isteklerini göstermek için, önlerinden geçen türdeş dişileri izlediği gibi, başka böcekleri ve yere düşen yaprakları bile izlerler. Bu davranışın bir cinsel davet olduğunu ancak türdeşi bir dişi algılayabilir ve birleşmek için yere konar. Cinsel ayrı kalma ve bundan sonra anlatılacak olan ayrı kalma şekilleri, morfoloyik yapıları biribirine benzeyen türlere ait fertlerin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları nedeniyle bir çeşit davranış kompleksine dönüşebilir. Onlarca yıl eskiye ait bir bilgi olarak, Şznik ve Küçükçekmece gölleri ile Kağıthanede yaşadığı bildirilen üç dikenli balık, Gasterosteus aculeatus erkeği, üreme mevsimleri olan Nisan ve Haziran ayları arasında, bitki kök ve liflerini, böbrekleri tarafından salgılanan yapışkan iplikle tutturarak meydana getirdiği ceviz veya yumruk büyüklüğündeki yuvayı su dibine veya bitkiler arasına kurar. Bu dönemde erkeğin dorsali mavi-yeşil, abdomen ve operkulumu kiraz kırmızısı rengindedir. Bu görünümdeki erkeğin kurduğu yuvaya dişi tarafından 80-100 yumurta bırakılır ve yumurtalar erkek tarafından korunur. Bu örnekte olduğu gibi, dişinin yumurta bırakması için erkekten beklenenler, adeta bir görünüş ve davranışlar kompozisyonudur. Kuşlarda ve böceklerde görülen ileri derecede renklenme ve kuşlarda görülen çok çeşitli ötme şekillerinin, birer ayrı kalma mekanizması olarak geliştiği düşünülmektedir. Örneğin, Danaburnunun farklı alt türlerinden Nemobius fasciatus fasciatus, N. f. socius ve N. f. linnulus erkek ve dişilerinin kendi alt türlerine ait sesleri tanıyarak uyarıldıkları bildirilmiştir. Türleşme sonunda cinsel ayrı kalmaya neden olan mekanizmalar, daha belirginleşir ve küçük bir ayrıntıda yapılacak yanlışlık karşı cins tarafından farklı şekilde değerlendirilir ve ferdin hayatına mal olabilir. Örümceklerde birleşme öncesi davranışlar arasında, erkek örümceğin dişi önünde yaptığı dans hareketleri önemli bir yer tutar. Türe özgü olan dans veya benzeri hareketlerde yapılan yanlışlık erkeğin ölümüne neden olabilmektedir. d) Mekanik ayrı kalma Hayvanlar aleminde tür sayısı en fazla olan canlılar böceklerdir ve biyosferin hemen her yerinde bulunurlar. Bu yaygınlık ve çeşitlilik aynı zaman ve yerde birden fazla tür ve alt türün bulunmasına neden olur. Buna bağlı olarak, ayrı kalma mekanizmaları ve özellikle mekanik ayrı kalmanın böcekler arasında çok geliştiği düşünülmektedir. Hatta, aynı türe ait erkek ve dişilerin dış genital organlarının bir anahtar-kilit uyumu sergilediği görülmektedir. Bu anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, mekanik ayrı kalma; biribirine yakın türler ve hatta aynı cinsin türleri arasında, dış ve/veya iç genital organlar arasındaki fark nedeniyle, verimli bir birleşmenin gerçekleşemeyişini tanımlar. e) Gametik ayrı kalma İç ve dış döllenme yapan hayvanlarda, spermatozoonlar karşı eşeyin genital organlarına veya ortama bırakıldıktan sonra; sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesine herhangi bir şekilde engel olan mekanizmalar “gametik ayrı kalma” olarak adlandırılmaktadır. Gametler düzeyinde; Yumurta hücresi tarafından salınan ve “ginogamon” adı verilen kimyasal madde, kendi türünden bireylere ait spermatozoonları uyararak kendine çeker, yabancı bir türe ait spermatozoonları ise aglutine eder. Spermatozoonlar tarafından salınan ve “androgamon” adı verilen kimyasal madde ise, yumurta hücresi tarafından salınan ve yabancı spermatozoonları aglutine eden ginogamonların bu etkisini durdurmaya çalışır. Ayrıca, yumurtayı dölleyebilmek için yumurta zarını eritir. Görüldüğü gibi gamonların etkileri türe özeldir. Ancak, olgunlaşmamış yumurta ve spermlere ait gamonların aynı kalitede olmadıkları bilinmektedir. Fizyolojik olarak, dişi genital organların durumu spermatozoonların hareketi, canlı kalabilme ve yumurtaya ulaşma gibi özellikleri üzerinde etkilidir. Örneğin, spermlerin hareketi üzerinde etkili olan vajina ve uterus ortamının pH ve ozmolarite değerleri türe özgü değişiklikler gösterebilmektedir. Bağışıklık bakımından, genel olarak, bir organizmaya giren yabancı madde organizma tarafından red edilir veya zararsız hale getirilir. Bu yabancı madde, elimize batan bir kıymık gibi çevresinde oluşturulan iltahapla dışarı atılır veya midyenin içine giren kum tanesinin etrafını sedefle sarması gibi zararsız hale getirir. Benzer şekilde, yabancı bir türe ait olan spermatozoonlar dişinin genital organı için yabancı bir maddedir ve yabancılığın derecesine göre dişi genital sisteminin koruma mekanizması uyarılabilir. Örneğin, Drosophila türleri arasında yapılan çaprazlamada, yabancı spermatozoonların uterusda şişmeye neden olarak yumurtalara ulaşamadıkları görülmüştür. Gen alış verişi sona ermiş olan populasyonlar arasında görülen bu ayrı kalma mekanizmaları aslında, türlerin biribirleriyle karışmasını önleyen mekanizmalardır. Buraya kadar anlatılan ayrı kalma mekanizmalarına rağmen, farklı türlere ait spermatozoon ve yumurta hücrelerinin birleşerek zigotun meydana geldiği durumlarda; türlerin karışmalarını önlemek üzere “melezlerin erken ölümü” ve “melezlerin kısır oluşu” gibi iki mekanizma daha bulunmaktadır. f) Melezlerin erken ölümü Zigotu meydana getiren türler arasındaki akrabalık derecesi ile zigotun erken ölümü arasında ters bir ilişki bulunmaktadır. Tür veya alt tür düzeyinde yakın olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü geç evrelerde; Takım veya aile düzeyinde farklı olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü erken evrelerde görülmektedir. Örneğin, Triton polmatus dişisi ile T. cristatus erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen melezler fertil hale gelmeden ölmelerine karşın; Echinodermata ve Mollusca gibi uzak gruplara ait canlılar arasında yapılan çaprazlama sonucunda meydana gelen zigotun, ilk segmentasyon bölünmesinde babadan ve anneden gelen kromozomlarını kaybettikleri bildirilmektedir. Bazı çaprazlamalardan meydana gelen melezler arasında sadece erkek veya dişi bireylerin yaşadıkları görülmüştür. Örneğin, Drosophila melanogaster dişisi ile D. simulans erkeği arasında yapılan çaprazlamadan kısır dişiler meydana gelmekte, erkekler ölmektedir. Bu, nadir olmayan ve gen akışını azaltan bir olay olması bakımından ayrı kalmaya hizmet eden önemli bir mekanizmadır. g) Melezlerin kısır oluşu Farklı türler ve biribirinden ayrı kalarak farklılaşmış populasyonlar arasında görülen bir diğer ayrı kalma mekanizması, meydana gelen melezlerin kısır olması şeklindedir. Melez, kural olarak, genotipleri biribirinin aynı olmayan ana babanın birleşmesinden meydana gelen yavrulara verilen isimdir. Geniş manada ve bu tanıma göre, homozigot olan populasyonlar dışında kalan bütün canlılar melezdir. Ancak bu başlık altında konu edilen, bir türün farklı iki alt türüne veya iki türe ait organizmalar arasında meydana gelen yavrulardır. Bu konuda en çok bilinen örnek, Equus caballarus dişisi (kısrak) ile eşek, Equus asinus somaliensis erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “katır” ile, Equus caballarus erkeği (aygır) ile Equus asinus somaliensis dişisi arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “bardo” dur. Katır nadiren fertil olmakla birlikte, katır ve bardo kendi aralarında kısırdırlar. Genel olarak kısırlığın nedeni çok çeşitli olmakla birlikte, genital organların (testis ve yumurtalık) körelmiş olması veya mayozda karşılıklı gelen homolog kromozomların, aralarındaki benzemezliğe bağlı olarak eşleşememesi başlıca kısırlık nedenleridir. Eşleşememeye neden olan benzemezlik, katırın gonatlarında I. Mayoz bölünmenin zigoten evresinde allel genlerin farklı kromozomlarda yer almalarından kaynaklanmaktadır. Fertil melez oluşumu balıklar arasında da görülen bir olaydır. Genellikle yapay veya koşulları bozulmuş ortamlarda ve ebeveyn türlerin çok yakın akraba olduğu durumlarda; yani adaptif radyasyon sonunda ortaya çıkan ekotipler veya ayrı kalma mekanizmaları gelişmekte ve henüz tamamlanmamış olan yakın akraba populasyonlar arasında meydana gelmektedir. Bir ölçüye kadar biribirlerinden ayrı kalmış populasyonlar arasında meydana gelen melezler; sağlıksız oluşları ve kendi aralarında veya ebeveynleriyle birleştirilmeleri sonunda elde edilen yavru veriminin melez olmayanlardan az olması nedeniyle populasyondan elenirler. Laboratuvar koşullarında meydana getirilen canlı melezler, doğal olarak asla meydana gelmezler.

http://www.biyologlar.com/evrimin-meydana-gelmesinde-rolu-olan-faktorler

Toprak Kirliliği

Toprağa bırakılan zararlı ve atık maddelerle toprağın özelliklerinin bozulmasına toprak kirliliği denir. Toprak kirliliği , bilindiği gibi temizlenmesi en zor, bazense hiç mümkün olmayan tehlikeli bir ortam yaratır. Hayvan dışkısı mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Bilinçsizce yapılan ilaçlama ve gübreleme, kaliteli ve birinci sınıf toprakların yerleşim ve endüstri için kullanıma açılması, toprak kirliliğini hızlandırmıştır. Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örneğin böcek öldürücüler, ot öldürücüleri, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Toprağın yapısı bilinmeden yapılan gübreleme ve zararlılara karşı yapılan mücadelede kullanılan tarım ilaçlarının fazlası, bitki ve canlılara zarar verdiği gibi, yağmur suları ile içme ve kullanmayla yer altı su yastıklarına karışmakta hatta denizlere kadar sürüklenerek su kirliliğine neden olmaktadır. Erozyonla çok miktarda tarıma elverişli toprak kaybı söz konusudur. Verimli toprağın yok olmasından dolayı tarımsal üretimdeki düşüş, kalite bozulması, vitamin zincirindeki eksikliklerin yanı sıra erozyonla taşınan topraklar denizlerde ve akarsularda bulanıklık oluşturarak su içi ekolojik dengeyi de etkilemektedir. Arazinin iyi ağaçlandırılmaması ve ormanların kaçak olarak kesilerek tarım alanı haline getirilmesi erozyona sebep olmakta, bu da dolaylı yoldan su kirliliğini oluşturmaktadır. Bunların yanı sıra sağlık sorunlarının da ortaya çıkması canlı yaşam için ciddi problemler oluşturmaktadır. Ancak makro ölçeklere bakıldığı zaman, insanların hızlı bir şekilde yüzey şekilleri üzerinde değişikliklere sebep oldukları görülmektedir. Aşınma sonucu biriken tortular, toprağın bozulmasına yol açan bir başka etmendir. Endüstri devriminin hızlanması ile bölgeler üzerinde şu değişimler hızla meydana gelmiştir: • Bitki örtüsünün kalkması • Arazilerin yanlış kullanıma açılması • Ararsal yayılmalarının hızlanması • Erozyonun hızlanması • Flora ve faunada hızlı değişimler Toprak Kirliliğine Sebep Olan Faktörler; Yerleşim alanlarından çıkan atıklar, egzoz gazları, endüstri atıkları, tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler toprak kirliliğine sebep olan en önemli etkenlerdir. Yerleşim alanlarından çıkan çöplerin boşaltıldığı alanlar ile kanalizasyon şebekelerinin arıtılmaksızın doğrudan toprağa verildiği alanlarda toprak kirliliği meydana gelmektedir. Egzoz gazları, ozon, karbonmonoksit, kükürtdioksit, kurşun ve kadmiyum vs. gibi zehirli maddeler havaya yayılmakta ve solunum yolu ile büyük bir kısmı canlılar tarafından alınmaktadır. Geriye kalanı ise, rüzgarlar ile uzak mesafelere taşınmakta ve yağışlarla yere inerek, toprak ve suları kirletmektedir. Toprak kirliliğine sebep olan diğer bir faktör de tarımsal mücadele ilaçları ve suni gübrelerdir. Tarımsal mücadele ilaçlarının bilinçsiz ve aşırı kullanımı sonucu, toksik maddelerin toprakta birikimi artmakta ve doğal ortamın kirlenmesine sebep olmaktadır. Sodyum, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum, demir, çinko, bakır, mangan, bor gibi besin maddelerini içeren suni gübreler de aşırı ve bilinçsiz kullanım sonucu toprağın yapısını bozmakta ve toprak kirliliğine yol açmaktadır. Endüstri tesislerinden çıkan ve arıtılmaksızın havaya, suya ve toprağa verilen atıklar çevreyi kirletmektedir. Toprak kirliliğini önlemek için birçok tedbir alınmalıdır; Planlı şehirleşme sağlanmalıdır. Şehirler verimli tarım alanları üzerinde kurulmamalıdır. Tarımda ilaç kullanımı ve gübrelemedeki yanlış uygulamalar önlenmeli ve biyolojik mücadele yaygınlaştırılmalıdır. Ormanlar ve boş alanlar ağaçlandırılmalıdır. Evsel atıklar toplanarak imha edilmelidir. Sanayi atıkları mutlaka arıtılmalıdır. Ambalajlamada geri dönüşümlü çevre dostu ürünler kullanılmalıdır. Örneğin; plastik yerine cam veya kağıt ambalajlar kullanılmalıdır. Toprağı yanlış işleme ve yanlış sulama uygulamaları durdurulmalı ve bu şekilde toprak erozyonunun önüne geçilmelidir.

http://www.biyologlar.com/toprak-kirliligi

Uğur böcekleri Coccinellinae) ve Sınıflandırılması

Uğur böceği, Coccinellidae familyasını oluşturan çok yaygın görülen böcek türlerinin ortak adı. Büyük bir kısmı renklidir. Üst kanatları kırmızı ya da sarı üzerine siyah noktalı ya da tersi, yani siyah zemin üzerine kırmızı, pembemsi ya da sarı desenlidir. Tropiklerde mavi ve yeşil renklerine de rastlanır.Dut vb. meyvelerin üzerinde bulunurlar. Boyları yaklaşık 0,5 cm. olan bu familyaya ait hayvanların yarım küre şeklinde görünen vücutları çok tipiktir. Nadiren hafifçe oval olurlar. Ancak Asya’daki bazı türler 1 cm.’nin üzerine çıkar. Türkiye'de Coccinella septumpunctata, Adalia bipunctata ve Coccinella quinquepunctata en yaygın olanlarıdır. Epilachninae alt familyası hariç, diğerlerinin hepsi yararlı böceklerdir. Larvaları ve erginleri yaprak bitlerini ve koşnilleri büyük sayıda yediklerinden biyolojik mücadelede kullanılır. Birkaç türü larva iken yaprak biti, ergin iken öncelikle mantar yerler. İyi uçarlar, rahatsız edildiklerinde yere düşerler ve çok defa bacaklarını vücuda toplayarak ölü taklidi yaparlar. Kışı birçoğu bir arada ergin olarak geçirirler. İlkbaharda yumurtalarını yaprakların altına ya da kabukların yarıklarına bırakırlar. Larvaları yumuşak derili, çok defa renkli desenli, çok hareketlidir. Genellikle dört defa deri değiştirirler. Gelişme süreleri 30-60 gündür. Senede iki döl verirler. Yumurtalar çoğunlukla yaprakbiti kolonilerinin civarına bırakılır. Larvalarda negatif ve pozitif geotaksi çok iyi gelişmiştir. Alt familya Coccidulinae Oymak Lithophilini Oymak Monocorynini Oymak Coccidulini Cins Coccidula Cins Rhyzobius Oymak Noviini Oymak Poriini Oymak Exoplectrini Oymak Azyini Oymak Cranophorini Oymak Oryssomini Alt familya Coccinellinae Oymak Singhikalini Oymak Coccinellini Cins Adalia Cins Adonia Cins Anatis Cins Anisosticta Cins Aphidecta Cins Calvia Cins Coccinella Cins Harmonia Cins Hippodamia Cins Myrrha Cins Myzia Cins Oenopia Cins Propylaea Cins Sospita Oymak Psylloborini Cins Halyzia Cins Psyllobora (Thea) Oymak Tytthaspidini Cins Tytthaspis Oymak Discotomini Alt familya Scymninae Oymak Aspidimerini Oymak Stethorini Cins Stethorus Oymak Scymnini Cins Clitostethus Cins Sasajiscymnus Cins Scymnus Cins Cryptolaemus Oymak Diomini Oymak Scymnillini Oymak Selvadiini Oymak Hyperaspidini Cins Hyperaspis Oymak Brachiacanthini Oymak Pentiliini Oymak Cryptognathini Alt familya Ortaliinae Oymak Ortaliini Alt familya Chilocorinae Oymak Telsimiini Oymak Platynaspidini Cins Platynaspis Oymak Chilocorini Cins Chilocorus Cins Exochomus Alt familya Sticholotidinae Oymak Sukunahikonini Oymak Cephaloscymnini Oymak Microweiseini Oymak Carinodulini Oymak Serangiini Oymak Shirozuellini Oymak Plotinini Oymak Sticholotidini Oymak Limnichopharini Oymak Argentipilosini Alt familya Epilachninae Oymak Epilachnini Cins Epilachna Cins Henosepilachna Cins Subcoccinella Oymak Epivertini Oymak Cynegetini Cins Cynegetis' Oymak Eremochilini

http://www.biyologlar.com/ugur-bocekleri-coccinellinae-ve-siniflandirilmasi

Bakteriler Hakkında Bilgi

Bakteriler Hakkında Bilgi

Canlıların yaygın ve önemli bir kısmını oluşturmasına rağmen mikroorganizmaların besin üretiminde kullanılanları ve hastalık yapanları dışında büyük çoğunluğu tanımlanamamıştır.

http://www.biyologlar.com/bakteriler-hakkinda-bilgi-1

Udumbara Çiçeği Nedir ? Youtan Poluo

Udumbara Çiçeği Nedir ? Youtan Poluo

Udumbara çiçeği veya "Youtan Poluo" ağaçların dallarında veya mevvelerinde parazit olarak yetişiyor , üzerinde yaşadığı ağacın meyvesi içinde yetiştiği ve sap 7mm gövde 1 mm çapında olduğu için gözle fark edilmesi oldukça zordur.

http://www.biyologlar.com/udumbara-cicegi-nedir-

Sazan Balığı Biyolojisi ve Yetiştirme Teknikleri

Ilıman iklim bölgelerinin ekonomik öneme sahip türü olan sazan (Cyprinus carpio Linnaeus, 1758), sıcağı sevmesinin yanında soğuğa da dayanıklı olup, entansif yetiştiricilik için çok uygundur. Az miktarda oksijene gereksinim duyması ve yetiştirme sırasında boylama, kepçeyle yakalanma ve tartım gibi işlemlere duyarlı değildir ve kolayca yaralanmaz.4-30°C arasındaki su sıcaklığı değişimlerine kısa sürede uyum sağlar (1). Sazan müstesna bir çevre toleransına sahiptir. 20 °C’nin üzerinde optimum büyümesine karşın, uzun süre <1 °C su sıcaklığına ve ani sıcaklık değişikliklerine maruz kaldığında da yaşayabilir. Sazan ‰5 tuzlulukta (2) ve 5-9 arasındaki pH’larda rutin olarak büyümektedir (3). Tuzluluk deneysel olarak ‰12’ye çıkarıldığında da büyümesini sürdürmektedir (4). Türkiye’nin bütün bölgelerinde bulunan ve içsu balıkları üretimimizin önemli bir kısmını oluşturan türdür. Üretimin büyük kısmı Ege, İç Anadolu ve Güney Anadolu bölgesinden sağlanır. Ege bölgesindeki bazı su kaynaklarında l. yılda 350 g, 2. yılda 1500 g’ın üzerine ve 3. yılda da 2.5 kg’ın üzerine çıkabilmektedir. Sazan pazar büyüklüğüne Ege bölgesinde ikinci yılın sonunda, Avrupa koşullarında ise, bunun iki misli sürede ulaşabilmektedir (5). Aynalı sazan olarak da adlandırılan kültür sazanı, doğal sazanının kültüre alınmış formudur. Doğal sazana göre daha yüksek sırtlı, tıknaz, vücudunun büyük kısmı pulsuz, pulları vücudunun değişik bölgelerine dağılmış ve yuvarlak, hızlı gelişen ve yapay yetiştiricilik koşullarına iyi uyum gösteren ve yem değerlendirmesi yüksek olan bir türdür. Türkiye’de 1970 yılından beri yetiştiriciliği yapılmaktadır (6). Ancak, son yıllarda yeterli ilgiyi görmemektedir. 1988 yılında içsu balıkları yetiştiriciliğinin %50'sinden fazlasını (%55.48) oluştururken, son 10 yılda içsu balıkları üretimindeki payı gittikçe gerilemiş ve 1998 yılında %2.85'e düşmüştür (Tablo 1). Doğal Yaşam Ortamı, Yaş ve Büyüme Özellikleri Doğal yaşam alanı havuzlar, göller ve nehirlerdir (9). Su sıcaklığı ve yem durumuna bağlı olarak hızlı büyüyen bir balıktır. 20-25 yıl hatta 35-40 yıl yaşadıkları ve boylarının 1 m’nin üzerine çıktığı ağırlıklarının ise 25-30 kg’a ulaştığı bildirilmektedir (5,6). Beslenme Özellikleri Sazan dipten beslenen omnivor bir balıktır. Besinlerini bentik su hayvanları, planktonlar, bitki parçaları ve bitkisel artıklar oluşturur. Dipteki küçük su canlılarını çamurla birlikte alıp, çamuru geri atar. Bu nedenle, çamur içinde oyuklar açar. Büyük sazanların bazı küçük balıkları yedikleri de gözlenmiştir (10). En iyi yem alımı ve değerlendirmesi, 16-25 °C su sıcaklıklarında ve özellikle 23-24 °C'de olur (6). Üreme Özellikleri Doğal ortamda gruplar halinde, göller ve yavaş akan nehirlerde su sıcaklığı 18-22 ºC olduğunda yumurtlar. Bitkilere yapışan yumurtalardan 3-4 günde larva çıkışı olur (9). Yumurtlama Mayıs-Temmuz ayları arasında su sıcaklığı 18-20 ºC’ye ulaştığında sığ ve bol bitkili su kesimlerinde olur. Sazanın üremesinde en önemli faktör su sıcaklığı olduğundan, Kuzey ülkelerinde nadiren ürer veya hiç üremez. Yumurtlama bir haftada tamamlanır. 1 kg vücut ağırlığına 200-300 bin yumurta bırakır. Yumurtaları şeffaf ve yapışkan olup yaklaşık 1 mm çapındadır. Şişmiş yumurtanın çapı 1.6 mm kadardır. Su bitkilerinin üzerine bırakılan yumurtalar 3-4 günde (60-70 günxderece) açılır. Yumurtadan çıkan larvaların boyu, 5 mm’dir. Yumurtadan çıkan larvalar 1-3 gün süreyle tutunma organları ile su bitkilerine tutunurlar. Bu süre sonunda, su yüzeyine çıkarak yüzme keselerini hava ile doldurup, yüzmeye ve yem almaya başlarlar. Önceleri bitkisel ve hayvansal planktonlarla (algler, rotiferler, küçük kabuklular) beslenirler. Boyları 18 mm olduğunda bentik organizmalarla beslenmeye başlarlar (10). Sazan yetiştiriciliğinde Su ve Toprak Özellikleri Su Özellikleri Su miktarı (Suyun debisi) Sazan yetiştiriciliğinde en az, havuzları sürekli dolu tutacak, havuz tabanı ve duvarlarından sızmayla ve yazın buharlaşmayla oluşan kayıpları ve havuzlarda tüketilen oksijeni karşılayacak miktarda (0.5-1.0 lt/dk/ha'lık) su gereklidir. Su miktarı, havuz toprağının özelliğine ve iklim koşullarına göre değişmekle birlikte, havuz çıkışında oksijen miktarı 5-6 mg/lt'nin altına düşmeyecek şekilde olmalıdır. Havuzlara verilen su miktarı ne kadar fazla olursa stoklama yoğunluğu da o kadar fazla olur (1,5,6,11). Su kaynağı Sazan üretiminde akarsu, kaynak suyu, göl suyu, yeraltı suyu veya kısaca soğuk olmayan bütün sular kullanılabilir (5). Akarsular, yüksek miktarda oksijen ve besleyici madde içermelerine rağmen, sel ve taşkınlara açık olmaları ve tarım ilâçları sızıntılarını taşıma riskleri nedeniyle, dikkatli kullanım gerektirir. Ayrıca, evsel veya sanayi atık sularıyla kirlenme riskine ve mevsimlere bağlı olarak su seviyesindeki düşmelere de dikkat edilmesi gerekir. Gerektiğinde akarsudan alınan suyun havuzlara verilmeden önce dinlendirilmesi gerekebilir. Durgun sular sıcaklıkları nedeniyle, sazan üretiminde en çok tercih edilen sulardır. Özellikle üreme zamanında kullanılmalıdırlar. Kaynak suları oksijence fakir oldukları gibi zehirli gazlar içerme riskine de sahiptirler. Su sadece oksijen açısından fakir olduğunda, suya düşüler yaptırılmak suretiyle oksijen miktarı artırılabilir. Bu şekilde, zararlı gazların bir kısmı da uçurulabilir. Fazla miktarda zehirli gaz veya demir ve kurşun gibi ağır metal içeren sular, sazan yetiştiriciliği için uygun değildirler. Kaynak suları sel, taşkın ve yağmurlarla bulanarak mil ve çamur taşımadıkları gibi parazit ve hastalık mikrobu da taşımazlar. Artezyen suları ve pompa ile çıkarılan yeraltı suları da sazan üretiminde kullanılabilir. Ancak, yeraltı sularının yetiştiricilikte kullanılması düşünüldüğünde, maliyet analizinin iyi yapılması gerekir. Sıcaklığı uygun olmak koşuluyla birçok su kaynağının sazan üretiminde kullanılması mümkün olduğundan, sazan üretimi için belirli ölçülerle sınırlandırılmış herhangi bir su kaynağı tavsiye etmek zordur. Sazan üretiminde su kalite kriterleri Suyun kireç kapsamı ve pH değeri Havuz yetiştiriciliğinin başarılı olabilmesi, suyun doğal besin maddelerince zengin olmasına bağlıdır. Suyun besin maddesi bakımından zenginliği (doğal verimliliği), içerdiği kireç miktarına bağlıdır. Suyun kireç kapsamı, asit bağlama kapasitesi (ABK) ile ölçülür. 1 lt suda 28 mg CaO varsa, suyun asit bağlama kapasitesi, 1 demektir. Sazan yetiştiriciliğinde, ABK=1.5 (42 mg CaO/lt) olması gerekir. ABK<0.5 olan sular az verimli ve ABK=0.5-1.5 arasındaki sular orta derecede verimli ve ABK>1.5 olan sular verimli olarak sınıflandırılır. Ancak, ABK>6 olmamalıdır (5). Sazan yetiştiriciliği için pH, 5.5-10.5 optimum 7-8 arasında olmalıdır. Sudaki kireç miktarı artınca, pH değeri de artar. Ancak, pH değerinin yüksek olması, her zaman için suda fazla kireç olduğu anlamına gelmez. Fitoplankton ve su bitkileri yoğun olduğunda, özellikle yazın fotosentez sonucu ortamdaki CO2 miktarı ve buna bağlı olarak pH değeri artar. Bunun sonucunda, suyun kirecinin fazla olduğu kanısına varılabilir. Günlük ölçümlerde pH değeri, 6.5-8.5 arasında ise, sudaki kireç miktarı yeterli demektir. pH düşük olduğunda, suyun kireçlenmesi gerekir (5,11). Suda 4>pH>11 olduğunda, balık yetiştiriciliği için uygun değildir. Bu tip suları yetiştiricilik için uygun hale getirmek masraflı olur. pH<4 olan sular, balıklarda yem alımını azalttığı gibi serbest H+ iyonu oluşturmaları nedeniyle hücreleri geçirimsiz yaparlar ve ileri safhalarda balık ölümlerine neden olurlar. Ayrıca, fitoplankton ve zooplanktonların gelişmelerini durdurarak suyun biyolojik beslenme kapasitesini azaltır. Suda yeterli kireç olmaması, pH’yı düşürdüğü gibi, balıkların pul ve kemik formasyonlarında bozukluklar meydana getirir (5). Oksijen miktarı Sazan havuzlarında oksijen miktarı, 5-6 mg/lt’nin altında olmamalıdır. Havuzdaki oksijenin büyük kısmı havuza gelen suyla az bir kısmı (1.5 g O2/m2/ gün; büyük göllerde 4.8 g O2/m2/gün) da yüzey havalanmasıyla sağlanır. Havuza giren oksijen ne kadar yüksek olursa, stok miktarı da o kadar yüksek olur. Suyun oksijeninin yeterli olmadığı durumlarda, suya havuz girişinden önce şelaleler şeklinde düşüler yaptırılarak oksijen miktarının arttırılması yoluna gidilir. Havuz suyundaki oksijen sadece balıklar tarafından değil, sudaki organik maddeler, mikroorganizmalar ve geceleri de su bitkileri tarafından tüketildiğinden özellikle yaz aylarında sabahın erken saatleri oksijen yetersizliği açısından kritiktir. Suyun sıcaklığı arttıkça, oksijen tutma kapasitesi azalmaktadır. Bu nedenle, havuzlarda su sıcaklığıyla birlikte, havuz çıkış suyundaki oksijen içeriğini de devamlı izlemek gereklidir. 1 kg ağırlığındaki bir sazan için 300-500 mg O2/lt/saat gereklidir (5). Su sıcaklığı Su sıcaklığı üreme, beslenme ve metabolik faaliyetler için önemlidir. Sazan, su sıcaklığının 18-20 ºC’ye yükselmediği sularda üreme şansı bulamaz. 18-20 ºC ve üzerindeki sıcaklıklarda entansif olarak yem aldığından devamlı büyür. Bu nedenle, sıcaklığın düşük olduğu Avrupa’da 3-4 yılda yemeklik büyüklüğe gelmesine karşın, sıcak ülkelerde 1-1.5 yılda yemeklik büyüklüğe ulaşabilmektedir. Çünkü, Avrupa’da sazanın büyümesine uygun dönem 3-4 ay iken, Türkiye’de Karadeniz’de 6 ay, Ege ve Akdeniz bölgesinde ise 7-8 aydan fazladır. Bu nedenle, Türkiye’de sazan üretimi için çok uygun koşullar vardır (5, 6). Su kirliliği oluşturan çeşitli zararlı maddeler Sazan üretilen sulara evsel ve endüstriyel atık sular karışmamalıdır. Özellikle DDT (29.4 mg/lt), Aldirin, Endrin (0.057 mg/lt), Malathion (100 mg/lt), Metasytox ve civalı bileşiklerin küçük miktarları dahi öldürücü olabilmektedir. CO2 miktarı, 2 mg/lt’den fazla olmamalıdır. H2S, 0.5 mg/lt olduğunda zararlı ve 5-6 mg/lt’den fazla olduğunda da öldürücü etki yapmaktadır. 1-2 mg/lt, nitrit öldürücü etki yapmaktadır. 0.2-0.4 mg/lt amonyak yavrularda ve 0.6 mg/lt amonyak ise küçük balıklarda öldürücü etki yapmaktadır. Deterjanların etkileri türlerine göre farklı olmakla birlikte, 5.0-10.0 mg/lt’lik miktarı yumurta ve spermaları tahrip etmektedir. Fenoller, balıklar için kuvvetli zehir etkisi gösteren bileşiklerdir. Demir ve kurşun gibi ağır metaller ve bileşikleri öldürücü etki yapmaktadır. Demirli bileşikler yumurtaların üzerine çökerek yavru çıkışına engel olurlar. İyot, klor ve azot gazları da çeşitli hastalıklara neden olurlar. Katran ve yağlar, barsakları ve kan dolaşımını etkilerler. Havuz arazisi ve toprağın özellikleri Havuz yapılacak arazinin toprağı ne kadar iyi olursa, havuz da o kadar verimli olur. Su kaynağı havuz arazisinin içinde olduğunda, kökü kurutulamayan su bitkileri havuz tabanını kaplayacağından, havuz temizlenip boşaltılarak dezenfekte edilemez. Bu nedenle, su kaynağı veya su birikintileri olan yerler, havuz yapımı için uygun değildir. Havuz geçirgen olmayan killi ve balçık topraklarda inşa edilmelidir. Kumlu ve geçirgen topraklar havuz yapımı için uygun değildir. Organik maddeyle beslenen topraklar havuz yapımı için uygundur. Organik madde bakımından fakir olan topraklar ahır gübresi veya tarımsal artıklarla gübrelenmeyi gerektirir. Sazan havuzu yapılacak arazinin kara tarımına uygun olmaması, su tutma kapasitesinin yüksek olması ve toprağın doğal verimliliğe sahip olması gerekir. Sazan üretimi için; - İşletmeye yıl boyu yeterli su temin edecek akarsuya veya su kaynağına yakın, - Sel baskınlarına karşı doğal veya yapay engellerler bulunduran, - İlerideki genişlemelere uygun büyüklükte ve rüzgâr almayan, - Su sızmasını önlemek için en az l m derinlikte killi ve kireçli olan, - Büyük taş ve ağaç kökleri olmayan, - Suyun havuzlara doğal olarak akışını sağlayacak eğime sahip, - Hafriyatı kolay ve fazla hafriyat gerektirmeyen ve - Pazara ulaşımın kolay olduğu bir işletme yeri seçilmesi yapılacak masrafları en aza indirir (5). SAZAN ÜRETİMİNDE KULLANILAN HAVUZLAR Toprak havuzlar, fitoplankton, zooplankton ve diğer su canlılarının gelişmesi için uygun olduğundan, sazan yetiştiriciliğinde tercih edilmektedir. Havuz yetiştiriciliğinde, besin maddelerinin %50'si havuzlardan ve %50'si de yapay yemlerden sağlanmaktadır (12). İsrail'de verimliliğin %20'sinin havuzlardan, %20'sinin gübrelemeden ve %60'ının da yapay yemlerden ileri geldiği hesaplanmaktadır (13). Toprak havuzlar doğal besin kaynağı oldukları gibi, yatırım maliyetleri de düşüktür. Avrupa koşullarında ekstansif üretimde 600 kg/ha verimin 2/3'ünün havuz verimliliğinden ve 1/3'ünün de yapay yemlemeden kaynaklandığı kabul edilir. Buna göre, toprak havuzlarda, l kg sazan üretimi için 3-4 kg hububatla tamamlayıcı yemleme yapılması gerekir (5). Yapılış Şekillerine Göre sazan havuzları Teras şeklinde havuzlar Meyilli arazilerde kurulan, üç tarafları duvarla çevrili ve alt duvarı yan duvarlarından yüksek olan havuzlardır. Arazi meyilinin çok olduğu durumlarda yan duvarlar yüksek yapılmalıdır. Su baskını tehlikesi nedeniyle, havuzların dere ve akarsu yataklarına yapılması uygun olmaz (5,6). Baraj tipi havuzlar Akarsu eteği, bataklık ve benzeri düz yerlerde yapılan dört duvarlı havuzlardır. Havuz arazisinin toprağı yumuşak olduğundan, duvarları teras ve baraj tipi havuzlara göre daha geniş olmalıdır (5,6). Çeltik tavası şeklinde havuzlar Sel tehlikesi olmayanan küçük akarsu etekleri veya derelere enine duvar (set) inşa edilerek yapılan su toplama göletine benzer havuzlardır (5,6). Kullanım amaçlarına göre sazan havuzları Yumurtlatma havuzları Yumurtlatma havuzları; işletmenin tipine, kurulduğu arazinin büyüklüğüne ve kapasitesine göre farklı büyüklüklerde olabilir. Yumurtlatma havuzlarının işletmenin güneşli ve rüzgârsız yerine tesis edilmesi ve etrafının yüksekçe çitle çevrilmiş olması, doğal yemlerin gelişmesi ve larvaların zararlılardan korunması açısından önemlidir. Sazanların yumurtlamasında, su girişinin müstakil olduğu Dubisch ve Hofer tipi havuzlar kullanılmaktadır (5,6,11). Dubisch havuzları Dubisch tipi, en yaygın yumurtlama havuzudur. Dubisch havuzlarının etrafında meyilli duvarları boyunca 30-40 cm genişliğinde 20-30 cm derinliğinde dört tarafını çevreleyen bir kanal vardır. Havuzun ortasında yumurtlama yatakları olarak adlandırılan otlu kısım bulunur. Dubisch havuzları kare şeklinde genellikle 100 m2 nadiren 250 m2 büyüklüğündedir. Havuzun derinliği ortada 30-40 cm ve yan kanallarda 60-70 cm’dir. Dubish havuzları yumurtlama mevsimi dışında kuru tutulur. Havuzun orta kısmına suya dayanıklı sert çayır otları (Lolium perenne) ekilerek su doldurma zamanına kadar büyümeleri sağlanır. Otların boyu, 10 cm kadar olmalıdır. Damızlık balıklar otlar üzerine yumurtladıktan sonra su seviyesi düşürülerek, damızlıkların otsuz kanallarda toplanması ve buradan kolayca alınmaları sağlanır. Yumurtalar açılıp larva çıkışı olduktan bir hafta sonra larvalar, yumurtlama havuzlarının alt tarafındaki larva havuzlarına su akışıyla kayıpsız olarak alınır. Hofer havuzları Hofer havuzları genellikle soğuk bölgelerde kullanılır. Hofer havuzlarının duvarları su çıkış savağının önünde 0.8-1.0 m yüksekliktedir. Havuz tabanı yanlara doğru eğimlidir. Sığ kesim balıkların yumurtlama yeri olup, su bitkileri ile örtülüdür. Balıklar eğim nedeniyle, kendileri için uygun olan yumurtlama derinliğini ve ani hava değişikliklerinde de kendileri için uygun korunma yerini seçme şansı bulurlar. Ön yavru büyütme (larva) havuzları Larva havuzları, 100-1000 m2 büyüklüğünde, larvaların 3-8 hafta (genellikle 4-5 hafta) süreyle tutuldukları küçük ve sığ havuzlardır. Ancak, küçük olmaları kontrol açısından tercih edilmelidir (5,6,11). Yavru büyütme havuzları Yavru büyütme havuzları; yavruların 5-6 cm oluncaya kadar tutuldukları, larva havuzlarından biraz daha büyük (400 m2 ile 5 ha arasında genellikle 1 ha'dan küçük) ve su giriş-çıkışının fazla olmadığı havuzlardır. Kışı soğuk geçen ve kışlatma havuzu bulunmayan işletmelerde, yavru büyütme havuzlarının kıyı kesimlerinde derinlik 1.5-2.0 m yapılarak yavruların kışı sorunsuz olarak geçirmeleri sağlanır (5,6,11). Büyütme havuzları Bir yaşlı sazanların stoklandığı derinlikleri 1.0-3.0 m arasında değişen havuzlardır. Büyüklükleri 4000 m2’den hektarlara kadar değişir. Ancak, 400-500 m2 büyüklükte çok sayıda küçük havuz yapılması kontrolün kolay olması nedeniyle tercih edilmelidir (5,6). Bakım ve besleme havuzları İki yaşını tamamlayan sazanların stoklanarak pazar ağırlığına ulaştırılması için yoğun olarak beslendikleri havuzlardır (5). Kışlatma havuzları Kış mevsiminin uzun sürdüğü soğuk bölgelerde kullanılır. Sazan balıkları su sıcaklığı 10-12 °C’nin altına düşünce, kışlatma havuzlarına alınırlar. Kışlatma havuzlarında yemleme yapılmadığından stoklama oranı yüksek tutulur. Kışlatma havuzlarının derinliği, 2-3 m arasında, büyüklüğü ise stoklanacak balık miktarına göre değişir. Kışlatma havuzlarında stoklama; 5-10 adet /m2 S1 ve 2-4 adet /m2 S2 olacak şekilde yapılır. Oksijen tüketiminin artmaması için havuzların tabanında bitki ve çamur olmamalıdır. Ayrıca, su sirkülasyonunun iyi olması için su giriş ve çıkışı diagonal olarak yapılmalı ve su akışı yüksekten olmalıdır. Havuz duvarlarında %45 meyil olmalıdır. Su sıcaklığı 10 °C’nin üzerine çıktığında, sazanlar kışlatma havuzlarından alınır (5,6,11). Stok ve pazarlama havuzları Üretim havuzlarından hasat edilen balıkların pazarlanıncaya kadar bir kaç gün süreyle tutuldukları 500-1000 m2 büyüklüğünde, zemini toprak, beton veya taş blokaj havuzlardır. Havuzlara bol miktarda temiz su verilerek balıklardaki muhtemel çamur kokusu giderilmiş olur. Stok ve pazarlama havuzlarında tutulan balıklara yem verilmediğinden, pazarlama süresinin çok uzun olmamasına dikkat edilmelidir. Aksi halde, balıklarda ağırlık kaybı olur. Stok ve pazarlama havuzlarına 5-15 kg/m2 oranında stoklama yapılır. Su akışı, havuz suyunu en az günde iki defa değiştirecek şekilde düzenlenir. 1 kg balık için 10-15 lt/dk'lık su akışı, çamur kokusunun giderilmesi için yeterli olur (5). Damızlık havuzları Damızlık havuzlarının büyüklükleri işletmenin damızlık ihtiyacına göre değişir. Derinlikleri, 1 m kadardır. Damızlık havuzlarına verilecek su temiz ve sıcaklığı 15-17 °C olmalıdır. Üreme dönemi yaklaştığında su sıcaklığı çeşitli uygulamalarla 18-20 °C'ye çıkarılır. Sazan Havuzlarının Yapısal Özellikleri Havuz büyüklüğü Küçük havuzlar, büyük havuzlardan daha verimlidir. 10 hektardan büyük havuzlar da iyi bakım ve gübreleme ile 1 hektar büyüklüğündeki havuz kadar verimli olabilir. Büyük havuzlarda mekanizasyon, verimli ve ucuz işgücü temin eder. Ancak, hastalıklarla mücadele bakımından büyük havuzlar daha masraflıdır. Büyük havuzlarda dezenfeksiyon zordur. Sazan havuzları alabalık havuzlarına göre daha büyüktür. Ancak, son yıllardaki eğilim, az sayıda büyük havuz yerine çok sayıda küçük havuz kullanma şeklindedir. Küçük havuzların en önemli avantajı, denetimin kolay olması ve herhangi bir hastalık görülmesi durumunda az sayıda balığın zarar görmesidir. Ancak, havuz büyüklüğünü su, arazi, toprak özellikleri ve işletmenin tipi gibi değişik faktörler etkilediğinden havuz büyüklüğüyle ilgili kesin bir ölçü vermek zordur. Asya'dan Uzak-Doğuya gidildikçe sazan havuzları küçülmektedir. Avrupa'da 5.000 m2'den büyük, Güney Avrupa'da ise 4-5 hektara varan büyüklüktedir. Çinde 1.000-4.000 m2 arasında olan sazan havuzları, sazanın en iyi geliştiği Java adasında, 30 m x 50 m boyutlarındadır. Afrika'da aile işletmelerinde ise daha küçüktür. Görüldüğü gibi sazan havuzlarının büyüklüğü bölgenin özelliklerine göre değişmektedir (5,6,11). Havuz derinliği Sazan havuzlarının derinliği de arazi ve toprak özellikleri, iklim durumu ve hafriyat giderleri gibi ekonomik faktörlere bağlıdır. Genel kural, balık büyüdükçe havuz derinliğinin arttığıdır. Büyük sazanlar 30 cm'den daha sığ kıyıları kullanamazlar. Büyük sazanların yerleştirildiği havuzlarda sığ kıyılar mümkün olduğu kadar az olmalıdır. Büyütme havuzlarının derinliği 50-100 cm besleme havuzlarının derinliği ise, 150 cm civarında olmalıdır. Sığ havuzların faydaları olduğu kadar zararları da vardır. Faydaları; - Daha iyi ışık geçirgenliği ve daha yüksek sıcaklık sağlamaları, - Fitoplankton gelişmesini teşvik etmeleri, - Daha iyi su sirkülasyonu ve daha iyi havalanma sağlamaları ve - Az hafriyat gerektirdiklerinden ucuz olmaları şeklinde sıralanabilir. Sakıncalı yönleri ise, - Soğuk bölgelerde havuz yüzeyinin buz tutması nedeniyle buz tabakası altında kısa sürede oksijen yetersizliği görülmesi, - Saz ve kamış gibi sert su bitkilerinin gelişmesinin hızlı ve büyük miktarda olması, - Havuza gelen suyun azalması veya kısa vadeli kesilmesi durumunda alçalan su seviyesinin balıklar için zararlı olabilmesi, - Doğal yem üretimi için havuzlara verilen gübrenin büyük kısmının sazlar ve kamışlar tarafından tüketilmesi ve - Küçük balıkların sazlar ve kamışlar arasına yerleşen yılan ve kaplumbağalar tarafından zarar görme riski olarak sayılabilir (5,6). Havuz duvarları - setler Sazan havuzlarının duvarlarının meyili; duvarın hafriyatına ve yığılacak toprak miktarına, toprağın yapısına, havuz büyüklüğüne ve bölgenin iklim koşullarına göre 1/2-1/4 arasında değişir. Meyil 1/2'den fazla (b>45°) olduğunda, duvar toprakları havuz içerisine dökülür. Havuz alanı büyüdükçe meyil de 1/2'den 1/4'e düşer. Duvarların dış tarafında 1/1'lik meyil olması yeterlidir (5). Havuz duvarları yığma toprak olduğunda, iyi sıkıştırılmış olmalıdır. Toprağın yığıldığı taban kısmında ot, humus tabakası ve çalı benzeri bitkiler bulunmamalıdır. Yığma yapılacak yüzeydeki ot ve bitkiler 15-20 cm derinliğe kadar temizlenir. En iyisi, duvar yapılacak kısımda 1.0-1.5 m genişliğinde ve 30-40 cm eninde bir şerit açmak ve killi toprağı bu şerit üzerine yığmaktır. Yeterince killi toprak bulunamazsa, duvarın 40-50 cm genişliğindeki kısmının killi topraktan yapılması uygun olur. Duvar toprağı az killi ve geçirgen ise duvar daha kalın yapılmalı ve ot tohumu ekilip kuvvetlendirilerek erozyon önlenmelidir (5). Havuz yapımında taban verimli, yan duvarlar ise verimsiz topraklardan yapılmalıdır. Havuz duvarları, %5-10 oturma ve çökme payı dikkate alınarak su seviyesinden 40-60 cm kadar yüksek olmalıdır. Havuz duvarlarının taban ve üst kısımlarının genişliği, arazinin meyiline, toprağın yapısına, havuzun büyüklüğüne, işletmenin tipine ve kapasitesine bağlı olarak değişir. Yemleme ve hasatın kolay olması için havuz duvarlarının üst kısımları geniş olmalıdır. En iyisi birkaç havuza hizmet edecek şekilde havuz aralarında 3-4 m genişliğinde, betondan veya sertleştirilmiş setler yapılmasıdır. Bu şekilde, araç geçişi de sağlanmış olur. Sızmaya ve çatlamaya neden olacağından, havuz duvarlarına ağaç dikilmemelidir. Rüzgârın oluşturacağı toprak erozyonunu önlemek için ağaç dikilmesi gerekiyorsa, duvarların arka tarafında emniyetli mesafe bırakılmalıdır (5,6) Çevre kanalları Sazan havuzlarındaki çevre kanalları, besin maddelerinin su akıntısıyla havuzdan akıp gitmesini önlemek ve havuzları sel ve taşkından korumak için yapılır. Çevre kanalları, balık hasatının rahat yapılabilmesi için hasat çukuruna devamlı su sağlanmasında da yardımcı olur. Çevre kanallarının derinliği ve genişliği, havuzun büyüklüğü ve suyun debisine göre değişir. Çevre kanallarının yapımında yağmur suyu da dikkate alınmalıdır. Çevre kanallarının meyili, kanalın derinliğine bağlıdır. Kanal derinliği arttıkça meyil azalır. Çevre kanallarının kenar meyili genellikle 1/1'dir. Ancak, gevşek topraklarda ve büyük su akıntısı tehdidi olan yerlerde meyil, 1/1.5 olmalıdır. Aşınma nedeniyle, çevre kanallarının havuz duvarlarına çok yakın olarak inşa edilmemesi gerekir. Kanallardaki aşınmayı önlemek için kanal tabanına kil takviye edilir. Çevre kanalları su sızdırdıklarında, havuzlar tam olarak kurutulamayacağından, iyi bir bakım ve dezenfeksiyon yapılamaz. Çevre kanallarının su sızdırması durumunda, havuzdaki su seviyesi düştüğü gibi havuzun çukur yerleri su ile dolduğundan, buralardaki saz ve kamışların sürekli büyüme olanağı bulmaları nedeniyle, ot savaşı engellenir (5). Havuz tabanı Sazan havuzlarının tabanında ‰3 meyil olması yeterlidir. Eğim, ‰1'den az olduğunda, havuz suyu tamamen boşaltılamaz. ‰5'den fazla meyil olduğunda, havuzun verimli çamur tabakası derinlere doğru kayar. Havuz tabanının ortasında ana drenaj (su boşaltım) kanalı bulunur. Kanalın büyüklüğü ve derinliği havuz büyüklüğüne göre değişir. 1-3 ha büyüklüğünde havuz için 45-60 cm derinlik ve 90-140 cm genişlik yeterlidir. Havuzların bakım, dezenfeksiyon ve gübreleme işlemlerinin makinayla ve kolaylıkla yapılmasını sağlamak için havuz tabanında sayıları havuz büyüklüğüne göre değişen ve ana drenaj kanalına açılan kenardan ortaya doğru balık sırtı şeklinde boşaltım kanalları bulunur (5). Su girişi ve çıkış savakları Su akışının kontrolü, havuza yabancı ve zararlı balık girişini engellemek için gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağladığından, havuza su girişinin mümkün olduğu kadar yüksekten olması arzu edilir. Havuzdan su çıkışı, boşaltım savakları ile sağlanır. Boşaltım savakları havuz suyunun seviyesinin ayarlanmasına ve havuz suyunun boşaltılmasına hizmet eder. Çıkış savağı, ahşap veya betondan yapılır. Çıkış savağı, ana drenaj kanalının sonunda ve havuz duvarının alt kısmından (duvardan) biraz içeridedir. Duvarla savak arasındaki mesafenin en az 30-50 cm olması önerilir. Su çıkış savağı dikdötgen prizma şeklinde olup, arka arkaya üç kapağın konulmasına yarayan 3 yiv (yuva) bulunur. 1. yive balıkların kaçmasını engellemek için demir tel ızgara, 2. ve 3. yivlere 10-20 cm genişliğinde ve üst üste konulduğunda su sızdırmayacak şekilde birbirine geçmeli tahta kapaklar yerleştirilir. 1. yive yerleştirilen tel ızgara havuzdaki su derinliği kadar yükseklikte olabileceği gibi su yüzeyinden tabana doğru belli bir yüksekliğe kadar da olabilir. Tahta kapaklar, havuzdaki su seviyesini ayarlamaya ve havuz suyunu tabandan veya üstten boşaltmaya yarar. Su çıkış savağının tabanına balıkların zarar görmemesi için tercihen plastik su tahliye borusu monte edilir (5). Balık toplama yeri ve hasat çukuru Balık hasat çukuru, ana tahliye kanalının bitiminde su çıkış savağının önünde ana tahliye kanalı genişletilerek ve derinleştirilerek daha derin ve geniş kanal şeklinde yapılabilir. Hasat çukurunun tabanı ve duvarları taş blokaj veya betondan yapılır. Çevre kanalından sürekli gelen taze suyla beslenme şansı ve çevre kanalının bir parçası olarak düşünülmesi nedeniyle, hasat çukuru genellikle havuz dışına yapılır. Bu durumda, su çıkış borusunun çapı, 25-30 cm olmalıdır.Hasat çukurunun boyutları, havuzun büyüklüğüne ve işletmenin kapasitesine (hasat edilecek balık miktarına) bağlı olarak değişir. 10 ha büyüklüğündeki bir havuz için 0.5-1.0 m eninde ve 2.30-2.00 m boyunda bir hasat çukuru yeterlidir. Hasat çukurunun temel özelliği, hasatın kolay yapılmasını sağlamasıdır. Hasat çukurunda hasat edilen balıklar, yakınındaki toplama yerine taşınarak taze suya yerleştirilirler. Böylece çamur kokusundan arındırılmış olurlar (5,6). SAZAN HAVUZLARININ BAKIMI VE GÜBRELENMESİ Sazan Havuzlarının Bakımı Sazan havuzlarının bakımı günlük, aylık ve yıllık olarak yapılır. Sazan havuzlarının bakımı kısa ve uzun süreli onarımları ve verimi arttırmak için yapılan işleri kapsar. Havuzların kısa süreli bakımı; su giriş-çıkışının, su boşaltım savağının ızgaralarının, kanal ve havuz duvarlarının ve balık ölümlerinin kontrolünü içerir. Yıllık bakım; sonbaharda balık hasatından sonra havuzların onarımını ve verimi artırma çalışmalarını kapsar. Boşalan havuzların kış boyunca gereken bakım ve onarımları yapılarak, bir sonraki üretim periyoduna hazırlık yapılır. Doğal gıdanın önemli kısmını oluşturan zooplantonlarla havuz tabanındaki sinek larvaları ve kurtların yeterli miktarda gelişmesi için havuz tabanı kurutulup sürülür. Toprağın aktif hale getirilmesi için kireçleme yapılır (5,6). Havuz tabanının kurutulması Havuz tabanının verimi, 5-10 cm'lik çamur tabakasından ileri gelir. Verimli olan bu tabaka kalın olduğunda kuruyuncaya kadar beklemelidir. Kalınlığı nedeniyle kuruma sağlanamıyorsa, fazla çamur paletler veya havuz kenarından çalışabilen ekskavatörler yardımıyla havuzdan alınmalıdır. Havuz tabanından alınan çamur atımayıp, havuz duvarlarının üzerine veya uygun bir yere yığılır. Önce, birkaç defa sönmemiş kireçle muamele edilir daha sonra fosfatlarla karıştırılır. Bu çamur yığını birkaç yıl sonra kompoze çamur olarak yavru havuzlarının gübrelenmesinde kullanılır. Havuz tabanının kurutulmasında en büyük rolü, ana ve tali drenaj kanalları oynadığından, yıl boyu gelen çamurla tıkanmış olabilirler. Boşaltılıp temizlenmeleri gerekir. Balık hasat çukuru da çamurla dolmuş olabileceğinden, temizlenir. Su tahliye boruları da kontrol edilerek varsa arızaları giderilip gelecek üretim sezzonuna hazır hale getirilirler. Havuz tabanının kurutulmasının temel amacı, çamur içerisindeki organik maddenin oksijen ile mineralizasyonunun sağlanması ve bitki besin maddesi haline dönüşerek gelecek yılın doğal gıda üretimi için kullanılmaya hazır hale getirilmesidir. Havuz tabanının kuruda kalacağı süre çamurun miktarına ve yapısına, havuzun özelliğine ve iklim koşullarına bağlıdır. Yeterli havalanma olması için 8-14 günlük kuruma süresi yeterlidir. Çok kısa süre yetersiz, çok uzun süre ise doğal gıda üretme özelliğinin kaybolmasına (steril olmasına) ve rüzgârlarla sürüklenmesine neden olur (5,6). Havuz tabanının sürülmesi Havuz tabanındaki çamur kurutulurken, havuz tabanının sürülmesi ihmal edilirse, sadece havuz tabanının yüzeyindeki toprak havalanır. Havuz tabanındaki toprağın sürülmesi birçok yönden faydalıdır. 1- Toprağın ufalanmasını sağlayarak havalanma yüzey alanını genişletir. Oksijen girişini kolaylaştırarak gerçek kuruma sağlanır. Böylece, mineralizasyon toprağın daha derininde ve hızlı olur. 2- Çamur tabakası sürülmezse, çatlar. Oluşan çatlaklarda nem tutulur ve havalanma engellenir. Geçirgen topraklarda çatlaklar geçirimsiz tabakaya kadar ulaşır ve havuz tabanı su sızdırır duruma gelir. Yağmur sularıyla yıkanan besin tuzları çatlaklardan aşağılara iner. Çamur tabakasının sürülmesi, bu olumsuzlukları engeller. 3- Fazla miktarda ot gelişmişsazan havuzları boşaltıldığında, kalın bir bitki tabakası havuz tabanını örter. Bitkilerin altındaki çamur tabakası kuruyamaz. Havuz tabanının kuruyup havalanabilmesi için bitkilerin parçalanması gerekir (5,6). Havuz tabanında verimli olan 5-10 cm'lik çamur tabakasının işlenmesi gerekir. Sürme işlemi, özellikle kumlu tabanlarda derin yapılırsa verimsiz tabaka üste çıkmış olur. Bu durumda, havuz tabanı hem verimsiz hale gelir hem de su sızdırır (5,6). Havuz tabanının kireçlenmesi Sonbaharda balık hasatından sonra havuz tabanının kireçlenmesi, aktiviteyi artırmak, dezenfeksiyonu ve gübrelemeyi sağlamak için yapılır. Havuz tabanında yeterli çamur varsa, sönmemiş kireç kullanılır. Su ile birleşince, kireç kaymağına dönüşen sönmüş kireç havuz tabanındaki toprağı tutarak verimli hale getirir. Ayrıca, virüsleri, balık kurdu ve sazan biti gibi parazitlerle bulaşıcı mikropların ölmesini sağlar. Dezenfeksiyon için %85 oranında CaO içeren sönmemiş kireç balık hasatından sonra 2.000-2.500 kg/ha olacak şekilde ufalanarak nemli havuz tabanına serpilir. Kuru havuz tabanına serpilecek sönmemiş kireç, toprağın aktivitesini sağlayamayacağı gibi dezenfeksiyon etkisi de göstermez. Dezenfeksiyon için verilecek toplam kireç miktarı, 8-15 gün aralıklarla 2-3 defada verilmelidir. Çamurun aktif hale gelmesi için de kirecin aralıklarla verilmesi gereklidir. Bir defada fazla kireç verilmesi tabanı verimsiz hale getirir. İşin kolayına kaçarak kireç torbalarının kümeler halinde dökülmesi, kirecin yanmasına neden olur. Kirecin dezenfeksiyon ve gübreleme etkisi yetersiz kalır (5,6,14). Sazan Havuzlarında Ot Mücadelesi Sazan havuzlarındaki yabani otların; - Balıkların hareket alanını daraltma, - Havuz tabanının balıklar tarafından karıştırılmasına engel olma, - Doğal yem üretimini geliştirmek için verilen gübrelerin büyük kısımını tüketme, - Balık düşmanları (kaplumbağa, yılan, zararlı kuşlar v.b.) için barınak oluşturma, - Havuzların denetimini ve hastalıkların gözlenmesini zorlaştırma, - Havuzları gölgelendirerek ışığın tabana ulaşmasını engelleme, - Geceleri oksijen tükettiklerinden özellikle yaz aylarında sabahları oksijen azlığına neden olma ve - Balık hasadını ve havuzu kuruya alma zamanında havuz tabanında yapılacak bakım çalışmalarını zorlaştırma gibi sakıncaları olduğundan, başarılı bir sazan yetiştiriciliği için su bitkileri ile mücadele edilmesi gerekir (5,6,11). Mekanik yöntemle ot mücadelesi Havuzdaki saz ve kamış miktarı havuz derinliği arttıkça artar. Havuzlar kuruya alındığında, orak, tırpan veya büyük işletmelerde ot biçme makinası kullanılarak biçilmeleri gerekir. Havuz kenarlarındaki otları yok etmek için yakma veya büyük baş hayvanları otlatarak yenilebilenleri yedirmek gerekir. Ancak, bu otların çoğu hayvanlar tarafından tüketilmediğinden, fazla miktarda biçilmeleri gerekir. Kimyasal yöntemle ot mücadelesi Kimyasal ot mücadelesi, işçi ücretleri çok pahalı olan yerlerde uygulanabilir. Ot mücadelesinde kullanılacak kimyasal maddelerin seçiminde; - Balıklara etkisi, - Bitkilere etkisi, - Doğal yemlere (fitoplankton ve zooplankton) etkisi ve - Fiyatı dikkate alınmalıdır. Kimyasal ot mücadelesinde; - Havuz toprağının sterilize edilmesi, - Uçaktan ilâçlama ve - Kimyasal maddelerin havuzda çöktürülmesi teknikleri kullanılabilir. Toprağın sterilize edilmesi, ekonomik olmadığı gibi toprağın verimliliğini de azaltır. Kökü derin olmayan bitkiler için bileşimlerinde %80 etkicil madde bulunan bitki öldürücüler (herbicid) kullanılabilir. Bunlar suda 5-10 g/lt dozda hazırlanarak pülverizatörlerle püskürtülürler. 1 lt eriyik, 10 m2 için yeterlidir. En uygun uygulama zamanı, yağmurlu havalardır. İyi sonuç alınabilmesi için mekanik mücadele (biçme) yapılmış olmalıdır. Kökü derinde olan bitkiler için suda tamamen çözünen ve kısa sürede toprağa geçen sodyum klorat (NaClO3) kullanılır. Ticari olarak Atlacide ismiyle satılmakta ve %59 oranında NaClO3 ihtiva etmektedir. Bir diğer herbicid olan Ekron %60 oranında NaClO3 ihtiva etmektedir. Gerek Atlacide ve gerekse Ekron yanıcı olduklarından, geriye kalan miktar (%39 ve %40) yanıcı olmayan madde ilave edilir. 200-300 g Atlacide veya Ekron 1 lt suda eritilir ve pülverizatörle püskürtülür. Uçakla mücadele büyük havuz arazilerinde yapılır. Uçakla mücadelede, içinde 2-4 Dichlorphenoxy acetate ihtiva eden ve ester ilave edilerek kullanılan Shell-8 ilâcı püskürtülür. Özellikle seyrek dağılmış küçük ve genç bitkiler üzerinde etkilidir. Kimyasal maddeleri suda çöktürme yöntemi, havuzdaki derin köklü ve kuvvetli bitkilerin yok edilmesinde kullanılır. Geniş yapraklı bitkiler için 2-4 Dichlorphenoxy Acetate kullanılır. Scirpus (sandalye sazı), Cyperus (şehvet veya venüs otu) ve Tipha cinsi otlar için 2-4 Dichlorophenoxy Acetata ester katılırak kullanılır. Polygonu (çaban değneği) ve benzeri bitkiler için 2-4-5-T veya 2-4-5- Trichlorophenoxy Acetate kullanılır. Potamogeton (su sümbülü) ve Ceratophyllum için sodyum arsenit ve bazı alg filizleri için CuSO4 kullanılır. Biyolojik ot mücadelesi Biyolojik ot mücadelesinde, Çin kökenli sazanlar kullanılır. Bunlardan en çok tercih edileni, ot sazanıdır (Ctenopharyngodon idella). Larva döneminde zooplanktonla beslendikten sonra 3-10 cm olduklarında, bitkisel gıdalarla beslenmeye başlarlar. 1 kg canlı ağırlık artışı için 25-35 kg yumuşak su altı bitkisi veya 20-30 kg (türe bağlı olarak 60 kg’a kadar) su üstü bitkisi tüketirler. Böylece değersiz olan su bitkilerini değerli balık etine dönüştürürler. Ot miktarına bağlı olarak 150-200 adet/ha ot sazanı stoklanabilir. Ot sazanlarının gelişmeleri de iyidir. Kuvvetli fitoplankton gelişmesi olan havuzlarda gümüş sazanı (Hypopthalmichthys molitrix Valenciennes) kullanılır. Gümüş sazanları yumurtadan çıktıktan 10-12 gün sonra suyu süzerek fitoplanktonla beslenmeye başlarlar. 250 g ağırlığındaki bir gümüş sazanı saatte 30-35 lt su filtre eder. 35-45 mg/lt alg bulunan bir havuzda saatte 1.3 g taze alg tüketir. Sazan Havuzlarının Gübrelenmesi Sazan havuzlarında gübreleme; - Balık üretimi, rüzgâr, toprağa sızma, yıkanma ve havuzdaki kaba bitkiler tarafından harcanan doğal besin maddelerinin (fitoplanton ve zooplanton) tekrar havuza kazandırılması ve - Düşük asit bağlama kapasitesi (ABK) ve pH değerlerinin yükseltilmesi ile tesbit edilmiş besin maddelerinin serbest kalarak kullanılabilir hale gelmesi için yapılır (5,6,11). İnorganik gübreler Kireçli gübreler Havuzların kireçle gübrelenmesi; - Havuz toprağı ve buna bağlı olarak havuz suyunun asitliğinin giderilmesi, - Havuz suyunun asit bağlama kapasitesinin yükseltilmesi, - Suya CO2 temin edilmesi, - Toprakta bağlı bulunan bitki besin maddelerinin serbest kalması, - Bitkisel ve hayvansal organizmalar için gerekli Ca++ miktarının temini, - Havuz suyundaki Na, K ve Mg iyonlarının zararlı etkilerinin giderilmesi, - Sudaki organik ve inorganik asitlerin nötralizasyonu ve - Nitrifikasyon (amonyumlu bileşiklerin nitrit ve nitrata dönüşümü) amacıyla yapılır. Kireçle gübrelemede; kireç taşı (CaCO3), sönmemiş kireç (CaO), sönmüş kireç (Ca (OH)2) ve kalsiyum siyanamid (CaCN2) kullanılır. Kireç; - Kuru havuzun tabanına, - Havuzdaki suya ve - Havuza akan suya karıştırılır. Ancak, solungaç çürüğü hastalığının kontrolü için havuz suyunun, havuz toprağının ıslahı ve parazit kontrolü için havuz tabanının kireçlenmesi daha uygundur. Havuz tabanına uygulanacak kireçleme, balık hasadından sonra ve havuz tabanı hafif nemli iken yapılır (Tablo 2). Tablo 2’den de görüldüğü gibi havuz tabanına verilmesi gerekli kireç miktarı 250-4000 kg/ha arasında ve ortalama 750 kg/ha’dır. Parazit kontrolü için ise, 100-1500 kg CaO/ha veya 1000 kg CaCN2/ha verilmesi uygundur. Havuz toprağının ıslahı için 200-400 kg CaO/ha verilmesi önerilmektedir. ABK’ni 1 birim artırmak için 200-300 kg CaO/ha gereklidir. CaO, ince öğütülmüş olarak nemli havuz toprağına serpilmelidir (5,6,11,14). Kireçtaşı CaCO3 kullanıldığında, Tablo 2'deki değerlerin 2 katı kullanılmalıdır (14). Havuz suyunda pH>6.5 olduğunda kireçleme yapılması gerekmez. pH<6.5 olduğunda birkaç günde bir eşit miktarda 200 kg/ha CaO verlimesi gerekir. Çiftlik gübresiyle gübrelenen ve yoğun besleme yapılan küçük havuzların suyu kireç bakımından fakir ise, her ay 170-220 kg/ha CaO havuz yüzeyine serpilmelidir (5,6,14). Havuzlara kireç uygulaması, - Toprağın organik ve inorganik bileşikleri ve bitki besin maddelerinin fosforla birleşip stabil bileşikler oluşturmaması için fosfatlı gübre kullanımından ve - Balıkların ölmemesi için havuzlara balık stoklanmasından en az 2-3 hafta önce yapılmalıdır (5,6,11). Fosfatlı gübreler Havuzlara fosfatlı gübrelerin kullanılması için kireçleme işleminden sonra belirli bir süre geçmesinin yanı sıra havuzların otsuz olmasına da dikkat edilmelidir. Ot yoğun olursa, fosforun büyük kısmı otlar tarafından kullanılacağından balıklar için hiç bir yararı olmaz. Sazan havuzlarında fosfatlı gübre olarak süper fosfat veya saf fosfor asiti bakımından süper fosfata eşdeğer olan Thomas unu yada Rhenaniaphosphat ve Hyperphos kullanılır. Thomas unu suda geç eridiğinden, Mayıs-Haziran aylarından itibaren verilmelidir. Kullanılması gereken fosfatlı gübre miktarı, bileşimlerindeki P2O5 miktarına göre değişmekle birlikte, 50 kg/ha P2O5 olacak şekilde hesaplanır. 300 kg/ha süper fosfat veya Thomas unu, 250 kg/ha Rhenaniaphosphat ve 200 kg/ha Hyperphos kullanıldığında, 50 kg/ha P2O5 verilmiş olur. Havuzlar yeni inşa edilmişse miktarlar iki katına çıkarılır. Bu gübreler ayrı ayrı veya birlikte (Şubat’ta Thomas unu, Mayıs’ta süper fosfat gibi) uygulanabilirler. Havuza akan suda eritilerek verilebilecekleri gibi, havuz yüzeyine toz halinde serpilerek de verilebilirler (5,6,11). Azotlu gübreler Azotlu gübreler havuzun doğal verimliliğinde protein yapı taşı olarak görev yapar. Ancak, ekonomik olup olmadıkları tartışılmaktadır. Çamurlu topraklarda bulunduğu gerekçesiyle, Avrupa’da kullanımından vazgeçilmiştir. Azotlu gübre kullanılması gerektiğinde, %20 azot ihtiva eden sıvı amonyak (NH3) tercih edimlmektedir. İsrail’de 4 birim Azot ile 1 birim fosforun iyi sonuç verdiği ve 2 haftada bir azotlu gübrelerden amonyum sülfatın 500 kg/ha olarak uygulandığı bildirilmektedir. N:P, 4.1 veya 6:1 olduğunda iyi sonuçlar alınmaktadır. Suyun asitliğinin düşük olduğu havuzlarda sıvı amonyak, alkali özellikteki sularda ise nispeten asitidik olmasından dolayı amonyum sülfat kullanılması uygundur. Bataklık havuzlar sülfat bakımından zengin olduklarından, sülfatlı gübre kullanılmasına gerek yoktur (5,6,11). Organik gübreler Çiftlik gübresi Havuzlara uygulanması gereken çiftlik gübresi miktarı, 5-30 ton/ha arasında değişir. Şerbet halinde birkaç m3/ha olarak verilmektedir. Kullanılması gereken en uygun gübre veya şerbet miktarı, yetiştirici tarafından uygulamaların sonuçlarına göre saptanır. Çiftlik gübrelerinde fazla miktarda amonyak bulunduğundan pH’yı yükselterek balık zehirlenmelerine neden olacağından, Kış aylarında veya İlkbahar başlangıcında verilmeleri gerekir. Kümes hayvanlarının gübreleri havuzlarda 48 saatte çözündüklerinden inek gübrelerinden daha iyidir. Çiftlik gübreleri içinde bulunan ve çiftlik hayvanları tarafından sindirilmemiş besin maddeleri balıklar tarafından değerlendirilmektedir. Bu nedenle, çiftlik gübresi verildiği günler havuzlardaki balıklar yemlenmezler. Balık bulunan havuzlara çiftlik gübresi verilirken, gübre tüm havuz sahasına yayılmayarak belirli yerlere kümeler halinde (0.04 m3/ha) ve haftada bir dökülmelidir. Aksi halde fazla oksijen tüketerek balık ölümlerine neden olurlar. Özellikle yazın sıcaklık nedeniyle havuzdaki oksijen miktarı da düşeceğinden, Kışın veya İlkbahar başlangıcında verilmelidir. Uzun süre yapay gübre kullanılarak entansif üretim yapılan havuzlarda çiftlik gübresi kullanılmasına gerek yoktur. Çitlik gübreleri genellikle yavru havuzlarında doğal yem (fitoplankton ve zooplankton) üretmek amacıyla kullanılırlar. Bu amaçla, içinde birkaç cm su bulunan havuz tabanına 5-10 m’de bir yığınlar halinde dökülürler. Daha sonra su seviyesi yükseltilerek plankton gelişimi sağlanır. Yavrular yerleştirilmeden önce su seviyesi normal durumuna yükseltilir ve planktonların havuzlardan akıp gitmemesi için su çıkışına ince gözlü elekler yerleştirilir (5). Yeşil gübreler Haziran-Temmuz’da su doldurulacak yavru havuzlarının tabanı İlkbahar’da larva veya yavru yerleştirilmesinden yaklaşık 2 hafta önce sürülerek, hububat tohumları (bakla, yonca, burçak, vb.) ekilir. Bunlar azot toplayıp depo ederek havuz tabanını ıslah ederler. 20-30 cm yüksekliğindeki bu bitkiler çürüyüp gübre olurlar. Çürümeyi hızlandırmak için kireç kullanılabilir. Yoğun yeşil gübre kullanılması oksijen yetersizliğine neden olabileceğinden, dikkatli olunması ve miktarın iyi düzenlenmesi gerekir. Havuzların gübrelenmesinde, aşağıdaki konulara itina gösterilmesi gerekir. - Kireç iyice öğütülerek nemli havuz tabanına dağıtılmalıdır. - Kullanılacak kireç miktarı, çamur tabakasının kalınlığına göre belirlenmelidir. - Thomas unu İlkbahar başlangıcında süperfosfat Yazın kullanılmalıdır. - Süperfosfat ve kireç farklı zamanlarda kullanılmalıdır. - Tavuk gübresi kullanıldığında, miktar az olmalıdır. - İdrar havuz tabanına serpilmeli, hayvan gübresi kümeler halinde veya çamurla karıştırılarak uygulanmalıdır. - Yeşil gübreleme, havuz kuruya bırakılıp tabanı sürüldükten sonra yapılmalıdır. - Tek başına kireçleme, gübreleme için yeterli olmadığından, diğer gübreler de kullanılmalıdır (5). SAZAN YEMLERİ VE BESLEME Sazan yetiştiriciliğinde en çok uygulanan yöntem, en eski olmasına rağmen durgun su yetiştiriciliğidir. Sazanlara verilecek günlük yem miktarı; havuzda mevcut doğal yemin miktarına ve balık populasyonunun besin maddesi ihtiyacına bağlıdır. Havuzdaki doğal yemin miktarı; - Havuzun verimliliğine, - Çevre koşullarına ve - Mevsimlere bağlı olarak değişir. Besin maddesi ihtiyacı ise, - Su sıcaklığına, - Balık büyüklüğüne ve - Stoklama oranına bağlıdır. Bu faktörler dikkate alınıp sazan havuzlarında tamamlayıcı yemleme yapılır (5). Tamamlayıcı Yemler Yeşil bitkiler Sazanlar yeşil yemlerin genellikle yumuşak kısımlarını tüketirler. Ancak, yeşil yem bitkileri, tek başına tamamlayıcı yem olarak kullanılmazlar. Genellikle rasyon içerisinde verilirler. Sulu yemler Sazan yetiştiriciliğinde tamamlayıcı yem olarak kullanılan suyu yemler, her türlü mutfak artıklarından oluşur. Kök ve yumru yemler Kök ve yumru yemlerden en çok kullanılanı, patatestir. İnsan tüketimi için kullanılmayan küçük ve parçalanmış patatesler, sazan beslemede kullanılır. Patatesin su kapsamı yüksek olduğundan, 4 birim patates 1 birim mısıra eşdeğerdir. Dane yemler Dane yemler, sazan beslemede kullanılan en önemli tamamlayıcı yemlerdir. Fiyatları zamana ve bölgeye göre değiştiğinden, insan tüketimi için değeri az ve fiyatı uygun olan dane yemler balık yemi olarak kullanılır. Dane yemler kırılmış veya ıslatılmış (yumuşatılmış) olarak özellikle büyüme mevsiminin başlangıcında ve henüz balıkların iştahının az olduğu zamanda verilirler. Yaz sonunda sular ısındığında, kırılmadan ıslatılmış olarak verilirler. Baklagil daneleri proteince zengindir. Bileşimindeki alkoloidler nedeniyle ahır hayvanları için uygun olmayan acı bakla, sazan için zararsız ve oldukça değerlidir. Mısır, sazan için uygun bir dane yemdir. Mısırla besleme yapılırken mısırın öğütülmesine gerek yoktur. Öğütme sonunda hazmolması yükselmediği gibi lezzeti de azalmaktadır. Mısır kaba yemle karıştırılacaksa, öğtülmesi veya kırılması faydalı olur. Arpa, daima ıslatılmış olarak verilmelidir. Arpa tek başına tamamlayıcı yem olarak veriliyorsa, sert arpa hariç öğütülmesi gerekmez. Buğday, %15 protein ve %74.3 nişasta değerlidir ve hemen hemen mısırla aynı besleme değerine sahiptir. Bazen çiğnenmeden ve hazmolmadan dışarı atıldığından, kırılması gerekebilir. Ancak, kırma işlemi, lezzetini azaltmasına rağmen, tüketim miktarını ve ağırlık artışını önemli düzeyde etkilemez. Buğday, mısırın yerine kullanıldığında %7-10 oranında fazla verilmesi gerekir. Pirinç, mükemmel bir sazan yemi olup, %85-89 oranında hazmolur. İnsan tüketimi için uygun olmayan kırık pirinçler ve pirinç artıkları sazan yemi olarak kullanılabilir. 4.5-8.0 kg pirinçle 1 kg ağırlık artışı hesaplanır. Yulaf, tek başına tamamlayıcı yem olarak kullanılmaz. Lezzetli olması nedeniyle, karma yemlerde mısırın 3/4'ü yerine kullanılabilir. Mısırın tamamı yerine kullanıldığında, mısırın 3/4'ü kadar ağırlık artışı sağlar. Yulaf ortalama %11.5 protein ihtiva eder ve nişasta değeri 58'dir. Dane yemler, düzenli rasyonlar içinde verilmelidir. Proteince zengin yemler karbonhidratça zengin yemlerle birlikte verilmelidir. Karma yemlerdeki proteinin 1/7-1/8'inin dane yemlerle karşılanması uygundur. Değirmencilik kalıntıları Değirmencilik kalıntıları ortalama %12 ham protein içerirler. Yaklaşık olarak 4 kg değirmencilik kalıntısı ile 1 kg sazan üretimi hesaplanır. Pelet yemler Pelet yemler, sazan üretim tekniğine göre tamamlayıcı yem veya tam yem olarak kullanılırlar. Normal pelet yemler 1-3 dk içerisinde suda eriyip dağıldıklarından, diğer yemlere üstün özelliklerini kaybederler. Karma pelet yemlere %4-5 oranında buğday glüten unu katılması, peletlerin en az 20 dk suda dağılmadan kalmalarını sağlar. Buğday glüten unu pelet bağlayıcı özelliğinin yanı sıra rasyona protein katkısı da sağlar. Glüten unu pahalı olduğundan, rasyona %10-12 oranında iyi öğütülmüş buğday unu da katılabilir. Peletin suda dağılmaması rasyona katılan buğdayın ıslatılma derecesine bağlıdır. %3-5 oranında buharla preslenen peletler, suda yaklaşık 20 dk dağılmadan kalırlar. Pelet bağlayıcı olarak buğday glüten unu kullanılmasınnın başlıca sakıncaları; pahalı olması, proteininin lisin ve metionince fakir olması nedeniyle dengelenmesinin zor oluşu ve yaş olarak kullanılması zorunluluğudur. Pelet yem rasyonlarına %10-15 oranında balık unu katılması, üretim miktarını etkiler. Rasyona katılan balık unu %20'yi geçtiğinde, miktarı önemli miktarda artmaktadır. Ancak, balık unu artışı ile elde edilen balık üretimi artışını ekonomik açıdan değerlendirmek gerekir. Bunun yanı sıra protein kaynağı olarak balık unu kullanılmadığında da önemli sorunlar yaşanmaktadır. En önemli sorun, alternatif protein kaynağı bulmaktır. Balık ununa göre ucuz olan değirmencilik kalıntıları ile yemi ucuzlatmak mümkündür. Entansif sazan üretiminde protein ve enerji kapsamı yüksek yemler kullanılır. Sazan yemlerinin yapısal özellikleri Tablo 3'de toplu halde verilmiştir. Sazanların Yemlenmesi Sazan balıklarına verilecek günlük yem miktarı; - Balık büyüklüğü, - Su sıcaklığı, - Su miktarı, - Su kalitesi (suyun O2 miktarı), - Stoklanan balık sayısı, - Besleme süresi ve - Üretim tekniğine göre düzenlenir. Balık ağırlığına göre verilecek yem miktarı, Tablo 4'de gösterilmiştir. Pratik olarak su sıcaklığının1/10'u oranında (25 °C su sıcaklığında %2.5, 20 °C su sıcak-lığında %2) yemleme yapılabilir. Yemin fazla sayıda öğünde verilmesi iş gücünü artır-makta ancak, yemin iyi değerlendirilmesini sağlamakta ve büyümeyi artırmaktadır. Yetiştiricilikte sabah ve akşam üzeri olmak üzere iki yemleme uygulanmaktadır (6). SAZANLARDA YAVRU ÜRETİM TEKNİKLERİ Sazan üretiminde; kontrolsüz, yarı kontrollü ve tam kontrollü olmak üzere üç şekilde yavru üretimi yapılabilir (5,6) Kontrolsüz Yavru Üretim Teknikleri Doğal sulardan yumurta ve larva toplama Sazanın doğal olarak bulunduğu su kaynaklarının kıyı kesimlerindeki otlar yumurtlama mevsiminde kontrol edilir. Yumurtlama işlemi gerçekleştiğinde, yumurtalı otlar toplanıp yetiştirme havuzlarına getirilir. Larva çıkışı burada sağlanır. Yumurtadan çıkan larvalar ince gözlü tülbent kepçelerle toplanırlar. İkinci bir uygulama ise, su kaynaklarının kıyı kesimindeki otlar üzerindeki yumurtalardan çıkan ve kıyıda sürüler halinde dolaşan larvalar ince gözlü tülbent kepçelerle toplanır. Doğal sulardan yumurta ve larva toplama, Uzakdoğu ülkelerinde uygulanmaktadır (5). Yetiştirme havuzlarında yavru üretimi Farklı büyüklüklerdeki balıkların karışık olarak bulundukları yetiştirme havuzlarında, üreme olgunluğundaki balıklar havuzun sığ ve otlu kısımlarına yumurtlarlar. Larva çıkışı aynı havuzda olur. Ancak, bu yöntemde oldukça fazla miktarda yumurta ve larva kaybı olur. Havuzda yumurtlama için gerekli otlu kısım yoksa, havuzun sığ kesimlerine ot yerleştirilir. Yumurtlama işlemi olunca otlar larva çıkışı için başka havuza nakledilir. Bu yöntem, Japonya’da yarı kontrollü olarak uygulanmaktadır. Ot ve ot benzeri naylon kırpıntılar bambu kamışın ortasına bağlanmakta ve yumurtaların yapışması sağlanmaktadır. Bambu kamış, yumurtaların yapışması için su altında kalacak şekilde yerleştirilir. Yapay ot materyali yumurtlama zamanında sık sık kontrol edilerek, yumurtlama olduğunda yumurtaların açılması için larva havuzlarına nakledilir (5). Yarı Kontrollü Üretim Yapay yuvalarda yavru üretimi Bu yöntemde, çeşitli yapay yuvalar (çam dalları, ot veya sap balyalar) birkaç adet olacak şekilde damızlık balıklarla birlikte havuza yerleştirilir. Damızlıklar yumurtalarını bırakınca, yapay yumurtlama yuvaları başka bir havuza yerleştirilerek açılma burada sağlanır. Diğer bir uygulama ise, yumurtlama işleminden sonra damızlıkların havuzdan alınması ve larvaların yem alma devresine kadar aynı havuzda tutulmasıdır. Bu işlem, büyük bir havuzun köşesinde birkaç metrekarelik küçük bir havuzcuk düzenlenerek de yapılabilir. Havuzun kapısı açılarak yem alabilir duruma gelen larvaların büyük havuza dağılması sağlanır (5). Hapa ve kakabanlara yumurtlatma ve yavru üretimi Bu sistemde yavru üretimi, stok havuzlarına yerleştirilen 1 m derinliğinde ve havuza bambu sırıklarla tutturulmuş hapa adı verilen bez havuzlarda gerçekleştirilir. Güney-Doğu Asya ülkelerinde uygulanan bu sistemde, bez havuzun tabanına ot yerleştirilir. Su sıcaklığı 18-20 °C’nin üzerine çıktığında, akşam üzeri damızlık sazanlar havuza yerleştirilir. Yumurtlama genellikle ertesi sabah olur. Ancak, yumurtlamayı kontrol altına almak (yumurtlamayanların da yumurtlamasını sağlamak) için 1-2 gün beklenir. Daha sonra, yumurtalı otlar buradan alınarak açılma havuzlarına nakledilirler. Hapalara benzeyen ve kakaban adı verilen bir sistem de Endonezya ve civarındaki ülkelerde kullanılmaktadır. Kakabanlar 20-30 m2 büyüklüğünde, sert tabanlı çamursuz, milsiz ve otsuz havuzlara yerleştirilir. Kakabanlarda yumurta toplayıcı materyal olarak taze çayır otları, lifli bitkiler veya yapay lifler kullanılabilir. 1-2 m uzunluğunda ve 4-5 cm çapında üzerine yumurtlama lifleri bambu sırıklar arasına yumurtlama lifleri sıkıştırılır. Bunların 6-7 tanesi biraraya getirilerek kaldırılabilecek kadar bir küme oluşturulur. Hazırlanan bu kakabanlar bambu sırıklar üzerine yerleştirilerek havuza bırakılırlar. Bambular kakabanları su içerisinde yüzer durumda tutarlar. Ancak, liflerin ağırlığı ile bir miktar su içerisine batarlar. Her kakaban için 5-8 adet dişi damızlık hesaplanır. Kakabanlar büyük havuzlarda 5-6 m boyunda sırıklara asılarak yerleştirilebilir. Sırıklar 50-60 cm yüksekliğinde iki kazık üzerine oturtularak havuzlara su doldurulduğunda kakabanlar suyun 10-15 cm altında kalmış olur. Damızlıklar havuzlara yerleştirilince, havuza az miktarda su akışı sağlanır. Daha sonra kakabanlar yumurtlama olup olmadığı açısından kontrol edilirler. Yumurtlama olunca, yumurtalarla dolan kakabanlar açılma havuzuna nakledilip yerlerine yeni kakabanlar yerleştirilir (5). Yumurtlama havuzlarında yavru üretimi Dubisch ve Hofer, en çok kullanılan yumurtlatma havuzlarıdır. Yıl boyu kuruda kalırlar. Havuzlara su doldurulmadan önce, kireçle dezenfekte edilirler. Yumurtlama havuzlarında su sıcaklığı 18-20 °C’nin üzerine çıktığında, Damızlık balıklar, yetiştirme veya damızlık havuzlarından alınırak eşeysel olgunluk açısından tek tek kontrol edilirler. Damızlıklar yumurtlama havuzlarına yerleştirilmeden önce 15 dk süreyle tuz banyosunda tutulurlar. Bu şekilde, yumurtadan çıkacak yavrulara deri ve solungaç parazitlerinin bulaşması önlenmiş olur. Yumurtlama havuzlarına yerleştirilen damızlıklar 24-28 saat sonra yumurtlarlar. Yumurtlama faaliyeti, havuz dışından da gözlenebilir. Damızlık dişiler damızlık erkekler tarafından takip edilir. Dişi ve erkek balıklar takip sırasında otlar üzerinde dönmeye başlarlar. Dişiler sırt yüzgeçlerini açarak dolaşırlar. Yumurtlama anından önce su yüzeyinde köpüklenme görülür. Yumurtlama sırasında su şakırtısı duyulur. Yumurtlama oyunu adı verilen bu su şakırtısı sırasında dişi balık yumurtalarını otlar üzerine atar ve yumurtalar erkek balığın döktüğü sütle döllenir. Yumurtlama partiler halinde olduğundan, 5-10 saat sürer. Bu süre sonunda, otlar kontrol edilir. Otlar üzerinde yoğun yumurta görüldüğünde, yumurtlamanın bittiği anlaşılır. Havuzdaki su seviyesi düşürülerek damızlık balıkların Dubisch havuzunun yan tarafındaki otsuz kanallara inmesi sağlanır. Damızlıklar buradan kolayca alınırlar. Larvalar 4-5 gün bu havuzlarda kalırlar. Besin keselerini tüketip yüzme keselerini havayla doldurduklarında, dışarıdan yem almaya hazır hale gelirler ve larva havuzlarına nakledilirler (5). Tam Kontrollü Yavru Üretimi (Yapay Üretim) Yapay üretim için damızlık stok, ebeveynleri iyi kalitede olan bireylerden seçilerek muhafaza edilir. Yapılacak seçimde; - Hızlı büyüme, - Yemi iyi değerlendirme, - Yağ oranının düşük olması ve - Hastalıklara karşı dayanıklılık dikkate alınması gereken başlıca özelliklerdir. Damızlık stok seçildikten sonra havuzlara yerleştirilir. Erkek ve dişi balıklar ayrılarak stok yoğunluğu, hektara 500-1000 balık olacak şekilde düzenlenir. Balıklar, %15-18 oranında hayvansal protein içeren %20-25 proteinli pelet yemle beslenir. Pelet yemler; %2 vitamin karışımı ve %1 mineral madde de içerir. Vitaminlerden özellikle A ve E bulunmalıdır. Üremeden iki hafta önce balıklara %5-10 oranında çiğ et veya katı pişmiş yumurta verilir. Balıklar günde vücut ağırlıklarının %2-5’i oranında beslenirler. Eşeysel olgunluğa ulaşmış balıklar 35- 70 cm boy ve 2500-10.000 g ağırlıktadır. Avrupa’da dişi balıklar 3-4, erkek balıklar 2-3 yaşında eşeysel olgunluğa ulaşırlarken, tropik iklimlerde dişiler 1-2, erkekler 1 yaşında olgunlaşırlar. Olgun dişi balıkların karın kısmı geniştir. Olgun erkek balıkların karın bölgesine basınç uygulandığında süt kolay bir şekilde alınıyorsa, hipofiz enjeksiyonu için en uygun zamandır. Sazan balıklarında tam kontrollu yavru üretimi, hipofiz uygulamasıyla gerçekleştirilir.. Hipofiz bezi balıkların kafalarından çeşitli yöntemlerle kışın veya en iyisi İlkbaharda çıkarılır. Hipofiz bezi çıkarılacak balıklar 1 kg veya daha ağır olmalıdır. Doğada bu ağırlığa ulaşmış olan sazanlar 3 yaşından büyüktürler (5,6,15). Hipofizin çıkarılması ve muhafazası Hipofiz bezi, burgu şeklindeki özel aletlerle iki gözün ortasından burgulanmak suretiyle alınabileceği gibi kafanın çeşitli şekillerde (örneğin; kafatasının keskin bir testere veya bıçak ile yatay olarak) açılması ile de alınabilir. Hipofiz orta beynin hemen altında Cellaturcica adı verilen kemik odacık içerisinde yer alır. Mercimek tanesi büyüklüğünde ve beyaz renktedir. Bir pens yardımıyla itana ile çıkarılır. Çıkarılan hipofiz bezi aseton içerisinde 10-12 saat ve oda sıcaklığında da 10-12 saat bekletilip kurutularak, buzdolabında muhafaza edilir. 4-5 saatlik asetonda bekletme süresinin amaca uygun olduğu bildirilmektedir (5,6,15). Hipofiz uygulanacak balıkların yönetimi - Balıklar yumurtlamadan bir gün önce kuluçkahaneye taşınır. - Yumurtlayacak balıklar inorganik materyalden yapılmış tanklara yerleştirilir. - Dişi ve erkek balıklar kuluçkahanede ayrılarak plastik yada beton tanklara alınır. - Alan istekleri, 0.5-1 m2 /bireydir. - Tanklar, 5-10 m2 büyüklüğünde ve 1-1.2 m derinlikte olmalıdır. - Su ihtiyacı, balık başına dakikada 4-6 lt/dk'dır. - Suyun oksijen içeriği, 6-8 mg/lt olmalıdır. - Su sıcaklığı, 20- 22 °C olmalıdır. - Sağımdan önce sakinleştirici verilebilir. - Sakinleştirici olarak 1:10.000‘lik MS 222 (Sandoz) kullanılır. - Sakinleştirici uygulandıktan 5-10 dk sonra balıklar yüksek düzeyde oksijen içeren taze suya transfer edilir. Hipofiz enjeksiyonu - Dişilerde ovülasyonu, erkek bireylerde ise süt üretimini teşvik etmek için sazan hipofiz hormonu kullanılır. - Hipofiz, dişiler için her kg vücut ağırlığına 4-4.5 mg olarak uygulanır. - Sazan hipofizi havanda toz haline getirilerek ‰ 6.5‘luk tuz çözeltisinde çözülür. - Her balık için 2 ml tuz çözeltisi kullanılır. - Dişilere hormon uygulaması, iki aşamada yapılır. - Yumurta alımından 24 saat önce, hormonun %10 ‘u uygulanır. - Yumurta alımından 12-14 saat önce, su sıcaklığı 21-22 °C olunca, hormonun %90’ı uygulanır. - Enjeksiyon, ince uçlu bir iğne ile sırt kasları arasına yapılır. - İğne çekilmeden önce enjeksiyon bölgesine hafif bir masaj yapılarak, enjekte edilen çözeltinin dışarı çıkması önlenir. - Ovülasyon periyodu esnasında açık kalacak olan yumurta kanalından olgun yumurtaların dökülüp kayıp olmasını önlemek için ikinci hormon enjeksiyonu yapılırken ovidukta dikme işlemi uygulanır. - Ovidukt’un dikilmesi işlemi, ameliyatlarda kullanılan gereçlerle yapılır. - Erkek balıklara hormon uygulaması Yrd. Doç. Dr. A. Şeref KORKMAZ

http://www.biyologlar.com/sazan-baligi-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Akarlar (Kırmızı örümcekler)(Acarina)

a) Akdiken akarı [Tetranychus viennensis Zacher(Tetranychidae)] b) İkinoktalı kırmızıörümcek[Tetranychus urticae Koch.(Tetranychidae)] c) Avrupa kırmızıörümceği[Panonychus ulmi Koch. (Tetranychidae)] d) Kahverengi örümcek [Bryobia rubrioculus(Scheut.) (Tetranychidae)] e) Yassıakar [Cenopalpus pulcher (C.-F.) (Tenuipalpidae)] Akarlar, çıplak gözle zor görülecek kadar küçük zararlılardır. Vücutları yumurta veya armut şeklindedir. Vücutlarında, değişik şekil ve büyüklükte kıllar, dikenler ve tüyler bulunur. Renkleri türlere, gelişme dönemine ve mevsime göre değişiklik gösterir. Akarların yumurtadan çıkan larvaları 3 çift, larva döneminden sonraki 2 nimf dönemi (proto ve deutonimf) ve erginleri ise 4 çift bacaklıdır. Renkleri, türlere ve mevsimlere göre oldukça farklılıklar gösterir. Yumurtadan çıkan larva, protonimf ve deutonimf dönemlerini geçirerek ergin olur. Larvalar ergin olana kadar 3 gömlek değiştirirler. Kırmızıörümcekler, ağız parçaları içinde bulunan styletleri ile bitki dokusunu zedelemeleri sonucunda çıkan bitki özsuyunu emerek beslenirler.Erkekler dişilere göre daha küçük, vücutları arkaya doğru sivri ve ince uzun görünüşlüdür. Tanımları, yaşayışları ve zarar şekilleri a) Akdiken akarı (Tetranychus viennensis Zacher) Ergin dişiler kırmızı renkli, oval ve tombul yapılıdır. Sırtındaki kıllar diken şeklinde olup, kılın çıktığı yerde beyaz bir kabarıklık görülür. Bacakları uzun, boğum araları geniş ve sarı renktedir (Şekil 15). Erkeklerin göğüs kısmı geniş olup, karın kısmı geriye doğru gittikçe sivrilir. Rengi, dişilerden farklı olarak, yeşil karışımı sarıdır ve sırtının iki yanında siyah benekler bulunur. Erkekler sadece yazın görülür. Yumurtaları bilye şeklinde ve saydam olup, açılmasına yakın sarı krem rengine dönüşür. Larvaları yuvarlak şekilli ve saydamdır. Bu tür, yapraklarda çok yoğun ağ örer. Akdiken akarı, kışı ağaçların kök boğazı ve gövdelerinde kabukların altında ve çatlaklarda, döllenmiş dişi halinde geçirir. Çiftleşen dişiler, eylül- ekim aylarında kışlama yerlerine çekilir. Önce ağaçların kabuklarının altlarına, ağaç çatlaklarına yerleşirler. Buna karşın kışı kabuk altlarında pek geçirmezler. Çoğunlukla kök boğazında, toprak içinde 5-10 cm derinliğe iner, toprak içindeki boşluklara grup halinde yerleşirler. Bulundukları boşlukta ağ örerler ve ağlar arasında kışı geçirirler. Nisanın ortasından itibaren kışlama yerlerini terk ederek, yapraklara geçmeye başlar. Yapraklarda beslenirler ve mayısın ilk haftasında yumurta bırakmaya başlarlar. Yumurtalarını damar boyunca yaprağa bırakırlar. Bir dişi 60-120 adet yumurta bırakabilir. Yumurtalar 5-7 gün içinde açılır. Yılda 9-10 döl verir. b) İkinoktalı kırmızıörümcek (Tetranychus urticae Koch.) Ergin dişilerin vücudu, yuvarlakça yapıdadır. Genellikle yeşilimsi sarı veya kahverengimsi yeşil renklidir. Yaz mevsimi erginleri sonraları portakal veya kiremit rengine dönüşür. Sırtında, orta kısma yakın olarak, siyah renkli ve irice iki benek bulunur (Şekil 16/a). Bu özellikleriyle kolaylıkla tanınırlar. Bu benekler çeşitli şekillerde olabilir. Vücut kılları oldukça belirgin olup, deri üzerinden diken gibi tek tek çıkarlar. Yumurtaları yuvarlak, açık sarı renkte ve saydamdır. Açılmasına yakın, parlak sarı yeşil bir renk alır (Şekil 16/b). Yumurtadan yeni çıkan larvalar renksiz olup, üzerinde benek bulunmaz. Beslenmeye başladıktan sonra vücudun her iki yanında benekler belirir Bu tür, yapraklarda yoğun ağ örer. İki noktalı kırmızı örümcek, kışı döllenmiş ergin dişi halinde, ağaçların gövdelerindeki kabukların altında, çatlak ve yarıklarda, yere dökülmüş yaprakların ve otların altında uyuşuk olarak geçirir. Kışlayan erginler mart ayının ilk haftasından itibaren kışladığı yerleri terk ederek, yapraklarda beslenmeye başlar. Ergin dişiler, beslendikleri yaprakların alt yüzüne, 100-200 kadar yumurta bırakırlar. Bu zararlı, yılda 10-21 döl verebilir. c) Avrupa kırmızıörümceği (Panonychus ulmi Koch.) Ergin dişiler, yuvarlakça dolgun vücutlu ve koyu kırmızı renklidir. Sırtındaki kıllar, daire şeklinde ve beyaz renkli kabarcıklardan çıkar. Erkekler, pembemsi ve gri renklidir. Yumurtalar soğan biçiminde ve kiremit kırmızısı renktedir. Yumurtanın ucunda bir sap bulunur ve üzeri, aşağıya doğru ince çizgilerle dilimlere ayrılmıştır. Larvaları, parlak kırmızı renklidir. Bu tür, yapraklarda ağ yapmaz Avrupa kırmızı örümceği kışı, ağaçların dal ve dalcıklarında yumurta halinde geçirir. Nisan ayının başından itibaren yumurtadan çıkan larvalar, taze sürgünlere saldırırlar. Kışlayan yumurtaların açılması, normal olarak bir ay içerisinde tamamlanır. Yılda 8-9 döl verir. d) Kahverengi örümcek [Bryobia rubrioculus (Scheut.)] Erginlerin sırt kısmı düz ve karın kısmı şişkindir. Kırmızı, kahve ve yeşil karışımı renklidir. Sırtında enine, belirgin bir çizgi bulunur. Vücut kılları yelpaze şeklindedir. Ön bacakları, diğer bacaklarına göre çok uzundur. Larvalar yuvarlak yapılı ve kırmızı renklidir. Yumurtaları bilye şeklinde ve kırmızı renklidir(Şekil 18). Kış aylarında, dal çatlakları ve sürgün boğumlarında kümeler halinde bulunur. Bu türün erkekleri yoktur. Döllenmeden çoğalır. Yapraklarda ağ yapmaz. Kahverengi örümcek, kışı yumurta halinde, daha çok 1-2 yıllık dalların üzerindeki tomurcukların etrafında ve yaprak gözleri civarında geçirir. Yoğunluğun fazla olduğu ağaçlarda, kışlayan yumurtaların bulunduğu dallar pas renginde görünür. Yumurtalar hava koşullarına göre, mart sonu-nisan başından itibaren açılmaya başlar. Yumurtadan çıkan larvalar yapraklar üzerinde beslenir. Erginler çoğunlukla dallar üzeride bulunur. Yılda 3-4 döl verir. d) Yassıakar [Cenopalpus pulcher (C.-F.)] Ergin dişilerde vücut oval ve yassıdır. Renkleri, kiremit kırmızısı veya daha koyudur. Yaz dişileri, açık kırmızı renkte ve siyah lekelidir. Kış dişileri ise daha koyu renklidir. Sırtında vücudunu enine ikiye ayıran bariz bir çizgi vardır. Sırtındaki kıllar kısa ve diken şeklindedir. Bacakları kısa, boğumları küttür. Erkeklerin vücudu ince ve karın kısmı uzundur. Rengi açık kırmızıdır. Kışın erkeklere rastlanmaz. Yumurtaları uzunca oval, ön tarafı basık fıçı şeklinde ve kiremit kırmızı renktedir. Erginler diğer kırmızıörümcek türlerine göre çok yavaş hareket eder. Bu zararlı, yapraklarda çok az ağ örer. Yassı akar kışı döllenmiş dişi halinde, meyve ağaçlarının 2-3 yıllık dalları üzerindeki tomurcukların pulları arasında, odun ve meyve gözleri etrafında, sürgünlerin boğumlarında, 25-125 adetlik kümeler halinde geçirir. Bu kümeler dallarda kırmızı bir leke gibi görülür(Şekil 19). Kışı Yassı akardan başka, ince dallar üzerinde açıkta geçiren bir akar türü yoktur. Kışlayan dişiler nisan ayının ortasından itibaren yumurta bırakmaya başlar. Yumurtalarını dal üzerinde odun gözünün etrafına ve altına bırakırlar. Daha sonra yapraklara geçer ve alt yüzünde damarlar boyunca yumurta bırakır. Yumurtalar mayıs ayı sonu veya haziran ayının ilk haftasından itibaren açılmaya başlar. Yumurtadan çıkan larvalar yapraklarda beslenerek zarar yapar. Sonbaharda çiftleştikten sonra erkekleri ölür. Yapraklar dökülünce, ekim ayından itibaren dişiler dallara çekilmeye başlar. Yılda 4-5 döl verir. Kırmızıörümcekler ağaçların yapraklarında, özsuyunu emerek ve bitkiye zehirli madde salgılayarak zarar yaparlar. Zarar gören yapraklarda; önce beyaz, sonra sarı kahverengi lekeler meydana gelir. Daha sonra bu lekeler birleşerek, yaprağın kurumasına ve sonunda dökülmesine sebep olur. Şiddetli zarar gören yapraklar kurşun veya gümüş rengini alırlar. Ağaçlar zayıf kalır, meyve gözleri iyi gelişemez ve ertesi yıl verim azalır. Sürgünler pişkinleşmez ve kış donlarından zarar görür. Avrupa kırmızı örümceği ve Kahverengi örümcek, çiçeklerin çanak yapraklarını ve çiçek buketindeki taze yaprakları emerek sararmasına sebep olur(Şekil 17/b ve Şekil 18). Böyle ağaçlar, yanmış gibi bir görünüm alırlar. Yassıakar ilkbaharda tomurcuklarda emgi yaparak zarara neden olur. Çoğunlukla damarlar boyunca beslendiği için yapraklar damarları boyunca grimsi kırmızı bir görünüm alır. Gelecek yılın meyve gözleri normal teşekkül edemez. Dolayısıyla ağaçlar az meyve tutar. Tutan meyveler de renksiz ve kalitesiz olur. Meyve verimi yıldan yıla azalır. Kırmızıörümceklerin pek çok konukçusu bulunmaktadır. Bunlar kirazdan başka, elma, armut, ayva, şeftali, vişne, erik, kayısı, badem ve diğer meyve ağaçlarında zarar yaparlar. İki noktalı kırmızı örümcek, daha çok sebzelerde, diğer kültür bitkileri ve süs bitkilerinde zarar yapar. Doğal düşmanları Akarların pek çok doğal düşmanı bulunmaktadır. Birçok predatör akar ve böcekler kırmızı örümceklerin yumurta, larva ve diğer dönemlerini yemek suretiyle, onları baskı altında tutabilmektedir. Kırmızı örümceklerin, Yurdumuzda tespit edilen önemli doğal düşmanları aşağıda verilmiştir: Predatör akarlar : Typhlodromus pyri Scheuten (Acarina:Phytoseiidae) Euseius finlandicus Oudemans (Acarina:Phytoseiidae) Kampimodromus aberrans (Oudemans) (Acarina:Phytoseiidae) Anthoseius recki (Wainstein)(Acarina:Phytoseiidae) Typhlodromus spp. (Acarina:Phytoseiidae) Amblyseius spp. (Acarina:Phytoseiidae) Phytoseius spp. (Acarina:Phytoseiidae) Phytoseiulus persimilis Athias-Henriot Predatör böcekler: Chrysoperla carnea Sth. (Neur.:Crysopidae) Stethorus punctillum Ws. (Col.:Coccinellidae) Atractotomus mali (Het.:Miridae) Orius spp. (Het.:Anthocoridae) Scolothrips longicornis (Thys.:Thripidae) MÜCADELE YÖNTEMLERİ a) Kültürel önlemler Kışın veya erken ilkbaharda, ağaçların kökboğazı ve gövdelerindeki kavlamış olan kabuklar kaldırılarak, altında kışlayan akarların ölmesi sağ-lanmalıdır. Yere dökülen yapraklar toplanarak, bahçeden uzaklaştırılmalıdır. Bahçenin bakım işlemleri uygun olarak yapılmalıdır. b) Biyolojik mücadele Akarların çok etkili doğal düşmanları bulunmaktadır. Yukarıda adı geçen doğal düşmanları korumak ve desteklemek suretiyle etkinlikleri artırılmalıdır. Bunun için, yararlılara zararsız veya az zararlı olan seçici ilaçlar tercih edilmelidir. İlaçlama zamanı, bunların en az zarar göreceği şekilde ayarlanmalıdır. Bu yararlılar, yoğun olarak bulunduğu bahçelerden toplanarak bulunmadığı veya az bulunduğu bahçelere bulaştırmak suretiyle biyolojik mücadelede kullanılmalıdır. Ayrıca, T.pyri (Şekil 19), S.punctil-lum, Orius sp. (Şekil 20) ve S.longicornis (Şekil 21) gibi predatörler, insektaryum ve laboratuvarda kitle halinde üretilerek, kiraz bahçelerine salınmak suretiyle biyolojik mücadelede kullanılabilir. c) Kimyasal mücadele Kırmızıörümceklere karşı kış mücadelesi önerilmemektedir. Ancak diğer zararlılara karşı kış mücadelesi yapıldığı taktirde bu mücadele, kışı yumurta halinde geçiren Avrupa kırmızıörümceği ve Kahverengi örümceğe de etkili olmaktadır. Akarların kimyasal mücadelesine karar verebilmek ve ilaçlama zamanını doğru bir şekilde belirleyebilmek için, bahçedeki kırmızı örümcek yoğunluğu ve doğal düşman popülasyonunun saptanması gerekir. Bunun için kiraz bahçelerinde, “6.2.” bölümünde “Gözle inceleme yöntemi” başlığı altında anlatıldığı şekilde, kırmızı örümcek sayımları yapılmalıdır. Bu amaçla, bahçeyi temsil edecek şekilde seçilen 10 ağaçtan koparılan 100 yaprakta periyodik olarak sayım yapılmalıdır. Yapılan sayımlarda, yaprak başına ortalama 3-5 adetin üzerinde kırmızı örümcek bulunması ve doğal düşmanların etkinliğinin çok düşük olması durumunda ilaçlama yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/akarlar-kirmizi-orumcekleracarina

KARLARIN KÜLTÜREL ÖNEMİ VE YAŞAYIŞI

AKARLARIN YAŞAYIŞI : Akarlar bulundukları konukçuların yapraklarından bitki özsuyunu emerek zararlı olurlar ve zehirli maddeler salgılarlar. Bunun sonucu olarak yapraklarda önce beyaz, sonra sarı kahverengi lekeler meydana gelir ve daha sonra bu lekeler birleşerek yaprağın kuruyup dökülmesine, dolayısıyla önemli derecede ürün kaybına neden olurlar. Avrupa kırmızı örümceği ve meyve kahverengi akarı çiçeklerin çanak yapraklarını ve buketlerdeki taze yaprakları emerek sararttığından bahçe bir yanık manzarası arz eder. Şiddetli zarara uğrayan meyve ağaçlarında yapraklar gümüşsü bir renk alır meyve gözleri iyi hazırlanamaz pişkin gözler az olur. Sürgünlerde iyice pişkinleşmediğinden kış donlarından zarar görür. Yassı akarın zararı ise; ilkbaharda açılan tomurcuklara saldırarak onları zayıflatır. Meyve tutmasını önler. Meyveler renksiz ve kalitesiz olur. Gelecek yılın meyve gözleri normal teşekkül edemez. Pişkin gözler az olur. Meyve verimi yıldan yıla düşer. Yaprakta damarlar boyunca renk bozulması başlar grimsi kırmızı görünüm damar boyunca yayılır. AKARLARIN KÜLTÜREL ÖNEMİ : Birçok avcı akar ve böcekler zararlı akarların yumurta ve diğer dönemlerine saldırarak çok kere onları zararsız durumda bırakabilmektedirler. Avcı akarlardan Typhlod-romus spp., Amblyeius spp., Phytoseus spp., Atractotomus mali (Hemiptera Myridae), Orius spp., (Memiptera-Antacoridae) ve Coccinellid olan Stethorus punctillum önemli doğal düşmanlar olarak bulunmaktadır. Scolothrips lonigicornis (Thysonoptera ve Crysopa carnea Sth. (Neuroptera: Crysopidae)'de önemli akar predatörleridir. Akarların biyolojik mücadelesinde, yukarıda adı geçen faydalılardan Typlodromus pyri Scheut, S. longicornis ve S. punctillum önemli rol oynamaktadır. Bunlar doğada korunarak ve etkinlikleri arttırılarak, bulunmayan yerlere bulaştırılarak ve kitle halinde üretip salmak suretiyle biyolojik mücadelede kullanılabilir. Bu bakımdan, özellikle organik fosforlu ve sentetik pyretroidlere dirençli T. pyri ırklarının kullanımı hayati önem taşımaktadır.

http://www.biyologlar.com/karlarin-kulturel-onemi-ve-yasayisi

Akarlarla Biyolojik mücadele metodları

Biyolojik mücadele metodu Belirli bir alanda bir canlıya karşı doğal düşman ve hastalıklarının planlı bir şekilde kullanılması ile doğal dengenin kurulmasıdır. Bitkilere zarar veren böceğin miktarını o böceğin düşmanı olan bir diğer böcek yardımı ile kontrol altında tutmaktır. Biyolojik mücadelede başarılı olabilmek için o zararlının düşmanının çok iyi belirlenmesi gerekmektedir. Biyolojik mücadelede; böcekler, akarlar, bakteriler, funguslar, virüsler ve daha pek çok canlı kullanılabilir. Bu işlem için zirai mücadele teşkilatları ile çalışmakta yarar vardır. Mekanik ve fiziksel mücadele metotları Bu yöntem hastalık ve zararlılarla bunlarla bulaşık ürünleri imha etme yöntemleridir. Çapalama, yabancı otlarla mücadele en etkili yöntemlerdir. Kültürel önlemler yardımı ile mücadele Bitkisel üretimde kullanılan alanların hastalık ve zararlı yönünden ön araştırması yapılmalı, bulaşık alanlardan kaçınılmalıdır. Ekim nöbeti uygulanmalıdır. Organik olarak yetiştirilecek ürünlerde dikkat edilmesi gereken hususların başında, yetiştirilen ekolojinin organik tarıma uygun olması gerekir. Örneğin oransal nemin yüksek olduğu yerlerde hastalık etmenlerinin gelişmesi kolay olmaktadır. Bu nedenle oransal nemin düşük olduğu yerler organik tarım alanı olarak seçilmelidir. Özellikle son yıllarda ıslah edilmiş karaleke, külleme, mildiyö gibi hastalıklara dayanıklı çeşitler ya da dayanıklı yerel çeşitler kullanılmalı, zararlılara karşı ise; biyolojik mücadele tercih edilmelidir. Çevrede bulunan bulaşma kaynakları ve ara konukçuları yok edilmelidir. Organik tarımla ilgili uyulması gereken hususlar konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarafından “Bitkisel ve Hayvansal Ürünlerin Ekolojik Metotlarla Üretilmesine” İlişkin Yönetmelik 18 aralık 1994 tarihinde 22145 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Zirai mücadele aşamasında ancak çok zorunlu kalındığında sadece sentetik olmayan belirli sayıda madde ve ürünlerin kullanılmasına sınırlı sayıda izin verilmektedir. Bu alanda kullanılmak üzere geliştirilerek piyasalara verilmiş bazı özel preparatlar da bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/akarlarla-biyolojik-mucadele-metodlari

Douglas Futuyma ile Evrim Kuramı’na dair söyleşi

Douglas Futuyma evrimsel biyoloji alanında çalışan bilim insanlarının ismini sıkça duyduğu, bitki böcek etkileşimleri üzerine çalışan, bilim yapmayı ve anlatmayı kendine yaşam biçimi edinmiş bir bilim insanı. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden lisans derecesini aldıktan sonra yüksek lisans ve doktora ünvanlarını 1969'da Michigan Üniversitesi'nden kazanıyor. Bitki yiyen böcekler ve onların konakçıları olan bitkilerin evrimi üzerine olan akademik çalışmalarını New York Şehri'ndeki Stony Brook Üniversitesi'nde sürdürüyor. Futuyma ortalıkta evrim kuramına dair kitap yokken, dört yıllık hummalı bir çalışmanın ardından 1979'da ilk Evrimsel Biyoloji ders kitabını yayımlıyor. Dünyanın pek çok yerinde dersler vermiş, Kosta Rika'da Tropikal Çalışmalar Organizasyonu'nda tropikal ekoloji ve evrimi eğitiminde aktif rol almış biri. Ayrıca, Evrim Çalışmaları Topluluğunun (Society for the Study of Evolution), Amerikan Doğabilimcileri Topluluğu'nun, Amerikan Biyolojik Bilimler Enstitüsü'nün başkanlığını yapmış olup Evrim adlı akademik derginin editörü ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi'nin de üyesi. Pek çok akademik makalesi var ve kendi araştırmalarının yanısıra gerek yazmış olduğu Evrim ve Evrimsel Biyoloji kitaplarıyla gerekse verdiği ders ve seminerlerle evrim kuramının anlatılmasında, bilim-dışı bir yaklaşım olan yaratılışçılığa karşı mücadelede en ön sıralarda yer alıyor. Kendisiyle Singapur Ulusal Üniversitesi'nde Evrimsel Biyoloji Laboratuvarında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar, evrimin ışığunda bol bilimli günler! Bilgenur- 1979'da ilk basımı yapılan Evrim ders kitabının yazarısınız. Kitabı yazmanızın hikayesi nedir? Doug Futuyma- 1970'lerde Stony Brook Üniversitesi'ne henüz başlamış ve fakültede genç bir akademisyenken lisans öğrencileri için Evrim dersinin içeriğini oluşturdum. O zaman evrim hakkında hiçbir ders kitabı yoktu. Bu yüzden kendi ders notlarımı hazırlamak ve öğrenciler için oradan buradan ders kaynağı bulmak zorundaydım. Bir gün Andy Sinauer adında biri ofisimde beni ziyaret etti ve birinin ona benim iyi bir ekoloji kitabı yazarı olacağımdan bahsettiğini söyledi. Dedim ki, ben ekoloji için iyi bir ders kitabı yazamam, hem zaten etrafta çok fazla ekoloji kitabı var ama hiç evrimle ilgili olan yok. Bu durum ona benim böylesi bir kitabı yazmam için iyi bir aday olduğumu düşündürdü. Kitabı yazmak 4 yılımı aldı çünkü ilk başta ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Biyoçeşitlilik nasıl oluştu, çevre biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor gibi temel sorulardan hareketle böcek-bitki etkileşimleri üzerine çalışıyorsunuz. Hangi soru sizi özellikle bu konuya itti? Başlangıçta sorduğum soru bitki-böcek etkileşimleri üzerine değildi. 1970'lerde evrim kuramı çalışan kişilerin sorduğu temel sorulardan biri proteinlerin jel elektroforezi ile ortaya çıkarılan genetik çeşitliliğinin nereden kaynaklandığı idi. Bir tarafta doğal seçilimin çeşitliliği koruduğunu savunan Balanced School (y.n. Denge Öğretisi) vardı, diğer tarafta da genetik sürüklenmenin bu çeşitliliğe sebep olduğunu savunan klasik öğreti. Seçilimin çeşitliliği açıkladığını öne süren yaklaşıma göre farklı çevre koşullarına, örneğin farklı mikrohabitatlara ya da besin kaynaklarına uyum sağlamış farklı genotipler heterojen seçilime tabi oluyorlar. Ben de bunun tam olarak test edilmediğini düşündüm, yapmamız gereken homojen (özellikleri her yerinde aynı olan) çevre ve heterojen (özellikleri her yerinde aynı olmayan, çoklu) çevrede ayrı ayrı yaşayan türlerin karşılaştırılması olmalıydı. Otçul böceklerin çevrelerinin en önemli parçası da konakçı bitki. Buna göre, sadece bir tür konakçısı olan böcek basit, homojen bir çevrede yaşıyor olmalı. Öte yandan birkaç tane bitkiyle beslenen böcekler de takdir edersiniz ki daha heterojen çevrede yaşıyor olmalı. Böylece soru şuna dönüştü: Birden fazla bitkiyle beslenen ve çoklu çevre koşullarında yaşayan böcekler, tek bitkiyle beslenen böceklere göre genetik olarak daha çeşitli miydi? Bu soruyla birlikte bu ilginç organizmaları ve onların ilginç etkileşimlerini fark ettim. Bir şeyi merak ediyorum. Stony Brook Üniversitesi'nde hala öğretiyorsunuz. Evrim ders kitabının yazarı olarak, evrim kuramını öğretmek nasıl bir şey? Belki de bu soruyu öğrencilerinize sormam gerekir. Tam olarak ne demek istediğini bilmiyorum. Stony Brook'taki öğrencilerin benimle ilgili bir fikirleri yok. Biraz meşhur bir kişi olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi? Aslına bakarsanız, sizin kitabınızı biz de Evrim dersinde ders kitabı olarak kullanmıştık. Stony Brook'taki öğrenciler şöyle düşünüyor: ''Bu adam bu kitabı yazmış. Tamam da ne yani? Onu yine de dinlemek zorundayız.'' Yani onlar için özel biri değilim. Evrim dersini öğretiyorsunuz. Bildiğim kadarıyla ABD'deki bazı okullar iki tarafı da öğretmeye çalışıyorlar (yazar burada yaratılışçılığı diğer taraf olarak belirtiyor). Evrim teorisi – yaratılış tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce ikisi de öğretilmeli mi? Bu sadece üniversite ve yüksekokullarda karşımıza çıkan bir sorun değil. Esas olarak lise ve öncesi ortaöğretim kurumlarında çok büyük bir tartışma bu. Böyle kurumlarda evrim teorisini anlamayan kişiler evrime alternatif bir şeylerin öğretilmesi gerektiğini söylüyorlar. Soru şöyle: O halde ikisini de öğretip öğrencilerin kendi kararlarını vermelerine izin mi vermeli yoksa sadece evrim kuramını mı öğretmeliyiz? ABD'de, ki bu çok önemlidir, Amerikan anayasası herhangi bir dine öncelik tanımayı ya da dini görüşü olan insanı olmayana tercih etmeyi yasaklamıştır. Bu demek oluyor ki din, devlet tarafından desteklenen her şeyin dışında tutulmalıdır. Devlet tarafından desteklenen halk eğitimi de bu nedenle herhangi bir dini temele dayalı öğretiye sahip olamaz. Buna dayanarak yüksek mahkeme de dahil olmak üzere ABD'deki mahkemeler şunu diyor: Yaşamın çeşitliliğini dinî olarak açıklayan hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Yaratılışçılar ise ya taklit yoluyla ya da dolaylı yoldan kendi öğretilerini sisteme sokmaya çalışıyorlar. Ben buna tamamen karşıyım. Bilim dersinde sadece bilim öğretmelisiniz. Ve yaşamın çeşitliliğini açıklayan evrim dışında bir bilimsel teori ya da hipotez yok. Eğer biri bilimsel bir alternatifle gelirse, sorun yok. Ama henüz başka bir alternatif yok. Sadece bilimsel camiada bilim insanlarına değil, öğrencilere, halka da evrimi anlatıyorsunuz. Birçok kişi evrim teorisini yanlış biliyor, anlıyor. Bu noktada sizin fikrinizi merak ediyorum, sizce bilimsel cehalet (ing. Scientific illiteracy) ile nasıl mücadele edeceğiz? En önemli konulardan birine parmak bastığını düşünüyorum. Çünkü bu durum sadece evrim teorisi ile ilgili değil. Ve bu sadece bir ülkede biten bir sorun da değil. Örneğin Türkiye'de de çok yaygın bir durum bilimsel cehalet. Biliyorum, çok da iyi biliyorum. Konu bilimsel okuryazarlığın eksik olması. Bu durum örneğin küresel ısınmaya ve bilimi inkar eden insanlara da uzanıyor. Bilim insanları diyor ki esas mesele seragazı etkisi ve insan kaynaklı faaliyetler. Yani mesele bilimsel bilginin eksikliği. Erken yaşlarda bilim öğretiminin geliştirilmesini sağlamak dışında bir çözüm yolu olduğunu sanmıyorum. Örneğin ilk öğretimde öğrenciler temel bilim dersleri almalı. Ama öğretmenler sadece genel kimya ya da hücre biyolojisi öğretmemeli. Bunun yerine öğrencilere bilimin nasıl işlediğini öğretmeliler. DNA'nın genetik madde olduğunu nereden biliyoruz? Kimyasal maddenin atomlardan oluştuğunu peki? Farklı yaklaşımlar, açıklamalar neler? Doğal dünyayı açıklamak üzerine nasıl düşünüyoruz? Bilim sürecinin deneme yanılma üzerinden yürüdüğünü anlıyor muyuz? Hipotezler arasında seçim yaptığımızı ve bu hipotezlere kanıtlar aradığımızı peki? Pek çok kişi böyle bir eğitimden geçmiyor. Eğer çok oldu demezseniz bir sorum daha olacak. Pek çok kişi ekoloji ve evrimi tanımlayıcı bir bilimsel alan olarak görüyor. Tahmin eden/belirleyici bir bilim dalı olmaya ne kadar yakınız sizce? Ne kadar tahmin istediğinize bağlı, ne doğrulukta istediğinize de tabii. Belki çok spesifik ve sayısal olarak değil ama genel anlamda sanırım tahmin edebilme imkanımız var. Bu aslında iklim bilimi ya da bir başka deyişle medyaroloji (y.n. Medyaroloji ya da Medyalaştırma: Bilimsel kavramın/bilginin üreticisinden basına ulaşması, açılımı) gibi. Hava durumu ile ilgili medyaroloji fizik biliminin bir uygulaması. Pek çok kişi fiziğin çok kesin ve öngörme yeteneğine sahip bir bilim dalı olduğunu düşünebilir. Oysa hava kütlelerinin, okyanus akıntılarının, sıcaklık ve başka pek çok parametrenin fiziği oldukça karmaşık. Bu nedenle fizikçiler, ya da medyarologlar bir hafta sonra New York'ta hava sıcaklığının nasıl olacağını tahmin edemeyebilirler ama yılın bu zamanında soğuk olacağını öngörebilirler. Yani genel tahminler yapmak mümkün. Kesinlikle. Ve bu durum ekoloji ve evrimsel biyoloji için de yaklaşık olarak aynı. Zamanınız olmadığı için burada bitirmek zorundayım. Çok teşekkür ederim! Ben teşekkür ederim. Bu röportaj, 1 Şubat 2014'te hayatını kaybetmiş olan, Türkiye'nin ilk evrimsel biyoloğu Prof. Dr. Aykut Kence'ye ithaf edilmiştir. Ne nedir? Balanced school (Denge Öğretisi): Denge öğretisi, genetik polimorfizmlerin yaygın olduğunu vurgular. Bu görüşe göre bireyler belli bir alel çifti ya da alel serisi bakımından birbirine benzemeyen genlerin bulunduğu kromozomları taşır, yani çoğu gen bölgesinde heterozigottur ve böylece polimorfizmin sürekliliği sağlanır. Dolayısıyla 'denge öğretisi' doğal seçilimin dengeleyici bir gücü olduğunu, pek çok gen bölgesinde heterozigotluğu koruduğunu ve az sıklıkta bulunan zararlı alellerin ortadan kaldırılmasında da kimi zaman saflaştırıcı bir etkisi olduğunu savunur. Doğal seçilim: Türlerin çevrelerine uyum sağlama sürecidir. Doğal seçilim, bazı türlerin belli özellikleri nedeniyle daha iyi üreme ve hayatta kalma ihtimaline sahip olmaları durumunda bu türlerde evrimsel değişime sebep olur ve kalıtılan bu genetik değişiklikler sonraki nesillere aktarılır. Klasik öğreti: Bir topluluk içindeki poliformizmlerin ender olduğunu savunur. Bu görüşe göre topluluktaki bireyler çoğu gen bölgesinde (anne ve babadan kalıtılmış) iki özdeş allel bulundurur ve canlıyı her durumda öldüren mutasyonlara sebep olan aleller doğal seçilimle ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla bu görüş doğal seçilimin bir nevi saflaştırıcı bir gücü olduğunu, ölümcül alellerin pek çok gen bölgesindeki homozigotluğu sağlamak için ortadan kaldırıldığını savunur. Yeni alellerin ortaya çıkışını ise genetik sürüklenmeye bağlar ve onların da ya yok olacağını ya da popülasyon içinde zamanla orijinal alelin yerine alacağını vurgular. Genotip: Soyyapı ya da kalıtyapı olarak bilinir. Organizmanın genetik yapısının bütününe verilen isimdir. Bir hücrede birden fazla gen bulunmaktadır. Bu genler, enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin dışyapısını (fenotipini) oluştururlar. Heterojen seçilim: Seçilim, çevre koşulları ve baskınlık-çekiniklik özelliklerine göre farklı çevrelerde farklı genotipleri 'tercih edebilir.' Bu farklı seçilim heterojen seçilim olarak adlandırılır. Jel elektroforezi: Saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin jel elektroforezi DNA moleküllerinin tespiti ve ayrılması için kullanılan bir tekniktir. Elektrik alanı agaroz jele uygulanır ve jel içinde, partiküller yük ve boyutlarına göre ayrılır. Polimorfizm: Genetik biliminde toplumda bir gen lokusun en yaygın varyant ya da allelinin sıklığının %99'u geçmemesi olarak tanımlanır. Biyolojide ise bir türün üyeleri arasında 2 ya da daha fazla fenotipin (dış görünüş) bulunabilme hali olarak kabul edilir. ABO kan grubu sistemi polimorfizme bir örnektir.

http://www.biyologlar.com/douglas-futuyma-ile-evrim-kuramina-dair-soylesi

Darwinin Görüşleri Nelerdir

Darwin’in diğer evrimcilerden farkı, fikirlerini desteklediğine inandığı delilleri tabiattan toplamış olmasıdır. Darwin’den öncekilerin görüşleri inandırıcı bir gözleme dayanmıyordu. Sadece fikir olarak ileri sürülüyordu. Darwin, dünyada yaşayan türlerin ayrı ayrı yaratıldığına inanmıyordu. Bunların ortak bir kökenden geldiğini ve tesadüflerle değişerek çeşitlendiğini, türlerin çok uzun zaman içerisinde başka türlere dönüştüğünü iddia ediyordu. Türlerin “değişebilirliği” Lamarcak’tan beri bilindiği için, Darwin, sadece bu türlerin hangi mekanizma ile değiştiğini açıklamaya çalışmıştır. Darwin’ın doğal seleksiyon görüşüne göre, tabiatta acımasız bir hayat mücadelesi vardır. Bu hayat mücadelesinde zayıflar elenmekte, güçlüler yaşamaktadır. Tabiat zayıfları eleyerek güçlüleri korumaktadır. İşte Darwin, bu görüşüne “doğal seleksiyon” adını vermiştir. Tabiatta, canlıların yaşayabilmeleri için mücadele etmek mecburiyetinde olduklarını hepimiz biliyoruz. Ama bu mücadele, bütünüyle tabiattaki zayıfları yok etme şeklinde görülmez. Darwin’e karşı olan evrimcilere göre, madem ki tabiatta zayıflar elenmektedir; o halde bize göre çok güçsüz gibi görünen türlerin yaşaması nasıl izah edilebilir. Tabiat içindeki en gelişmiş canlı olan insan, bakteriler için her türlü öldürücü ilacı (antibiyotik) kullanmasına rağmen, kendisinden çok daha zayıf durumdaki bu canlılarla mücadelede yenik düşmektedir. Her canlı tabiatın belli bir alanında hayatını sürdürebilecek bir yapı ve özelliktedir. Ancak, “Darwin” in “doğal seçilim” hipotezi çağdaş evrimciler tarafından “belirli çevre şartlarına en uygun olan bireyler daha fazla yaşama ve döl verme şansına sahiptirler” şeklinde yumuşatılmıştır.

http://www.biyologlar.com/darwinin-gorusleri-nelerdir

Tuz, yeraltı sularını kirletiyor

Asfalttaki buzlanmaya karşı dökülen tuz ve benzeri ürünler, insan sağlığını tehdit ediyor, toprağın derinliklerine sızarak yer altı sularını kirletiyor. Avrupa'nın pek çok ülkesinde yasaklanan maddeler, 10 metreden yakın mesafede kullanılması halinde bitki köklerine zarar vererek, baharda rengarenk açması beklenen çiçek ve ağaçların doğayla buluşmasını engelliyor. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Silvikültür Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alper H. Çolak, özellikle büyükşehirlerde kar ve buzla mücadelede kullanılan tuz ve solüsyonların, yolları açık tutmada çok etkili olduğunu belirtti. Belediyelerin, günlük yaşamın aksamaması için yaptığı çalışmaların yadsınamayacağını dile getiren Çolak, bazen bu çalışmalar sırasında çevrenin nasıl etkilendiğine pek önem verilmediğini ileri sürdü. Çolak, karla buzla mücadelede genellikle sodyum ya da halojenit içeren maddeler(kalsiyum klorür, sodyum klorür), azot içeren maddeler (amonyum sülfat, üre) ve diğer maddeler (kalsiyum karbonat) kullanıldığını kaydetti. Söz konusu maddelerin kullanımının, Avrupa'da kar yağışının çok olduğu ülkelerde yasaklandığına dikkati çeken Çolak, ''Bunlar, toprağın derinliklerine sızarak, yer altı sularını belirgin derecede kirletirler. Üstelik bu ürünlerin birçoğunun üzerinde 'doğa dostu' oldukları ve 'gübre etkisi' yaptıkları yazmaktadır. Oysa bu gübre etkisi yalnızca birkaç bitki türünü baskın duruma geçirirken, diğer çok sayıda tür için sonun başlangıcını hazırlar'' diye konuştu. 10 metre uyarısı Havuç suyunun A vitamini deposu olduğunu ancak fazla içildiğinde insanı zehirlediğini anlatan Çolak, ''Tuz ve solüsyon kullanımında, 'ne kadar çok, o kadar etkili' şeklinde bir inanış söz konusu. Oysa bunun doğaya daha fazla zarar vermek dışında hiçbir yararı yoktur. Örneğin Viyana Belediyesi bu konuda gerekli eğitimleri yaptırarak kar ve buzla mücadelede kullanılan madde miktarını 1/3 oranında azaltmıştır. Bu konudaki uygulama, gerektiği kadar çok, mümkün olduğu kadar az şeklinde olmalıdır'' dedi. Hem makinelerle hem de insan gücüyle yapılan tuzlamada, ağaçlara ve yeşil alanlara 10 metreden fazla yaklaşmanın bitki kök yayılış alanlarını zehirlediğini, onların yavaş yavaş ölmelerine neden olduğunu anlatan Çolak, bu maddelerle yeşil alanlara 10 metreden fazla yaklaşılmaması uyarısında bulundu. Minik çakıl taşları çözümü Buzlanma sorununun alternatif ekolojik bir yolla çözülebileceğini dile getiren Çolak, minik çakıl taşlarıyla organik maddelerden hazırlanan granüllerin buzlu karlı kaldırımlara dökülebileceğini söyledi. Çolak, şunları anlattı: ''Karın olduğu yerlerde kaldırımın 3'te 2'si kardan temizlenip, kar 3'te 1'lik kısmına biriktirilir. Ülkemizdeki gibi kar asla ana yola atılmaz. Kaldırım köşelerinde, köşenin tamamı temizlenir. Bu maddeler temizlenen yerlere kürek veya makinelerle serpilir. Buzlanmanın olduğu yerlerde ise bu işlem doğrudan uygulanır. Olumsuz koşullar ortadan kalktıktan sonra, bunlar basit kaldırım makineleri veya süpürme yoluyla toplanarak bir daha kullanılmak üzere biriktirilir. Üstelik böyle bir zemin üzerinde kayıp düşme riski de çok düşüktür.'' Hem ekolojik hem de ekonomik olan bu yöntemin uygulanabilirliğinin bir hayal olmadığını dile getiren Çolak, söz konusu uygulamaya en iyi örneğin, kış aylarında kar ve buzun hiç eksik olmadığı Viyana'yı gösterdi. Viyanalıların bu konuda bilinçli olduğunu anlatan Çolak, her binaya yerleştirilen sandıklarda minik çakıl taşlarının bulunduğunu, bunların sabah saatlerinde kaldırıma serpildiğini ve tehlike geçtikten sonra kuru havada tekrar sandıklara doldurulduğunu söyledi. Böylece aynı maddenin yıllarca kullanıldığına dikkati çeken Çolak, ara yollarda bile bu yöntemle kaymanın önlendiğini, dolayısıyla tuz kullanımının tamamen yasaklandığını kaydetti. Çolak, belediye ve karayolları yetkililerinin konuyla ilgili pilot çalışmalar yaparak, çevreci yaklaşımları özendirmeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

http://www.biyologlar.com/tuz-yeralti-sularini-kirletiyor

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri. Gen Değişimleri Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan'ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalıklar ; 1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği. 2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği. 3. Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci. Kromozom Değişimleri Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir. İnsan Kromozomları Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46'dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY) Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 'den 22'ye kadar numaralanmışlardır. Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir. Hücre Bölünmesi Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra "mayoz" denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23'ü anneden, 23'ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre "zigot" adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar. TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK AKDENİZ ANEMİSİ Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiyede'de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2). Yalnızca Antalya' da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir. TALASEMİNİN FORMLARI: 1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. 2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur. 3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler; 1. Toplum eğitimi, 2. Taşıyıcıların taranması, 3. Genetik danışma, 4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir. KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ GENOME PROJESİ (EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM) Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.KROMOZOM Alzheimer, ağır işitme 2.KROMOZOM Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.KROMOZOM Akciğer kanseri 4.KROMOZOM Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.KROMOZOM Akne, saç dökülmesi 6.KROMOZOM Diyabet, epilepsi 7.KROMOZOM Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.KROMOZOM Erken yaşlanma 9.KROMOZOM Deri kanseri 10.KROMOZOM Bilinmiyor 11.KROMOZOM Diyabet 12.KROMOZOM Metabolizma hastalıkları 13.KROMOZOM Göğüs kanseri, retina kanseri 14.KROMOZOM Alzheimer 15.KROMOZOM Doğuştan beyin özrü 16.KROMOZOM Crohn hastalığı 17.KROMOZOM Göğüs kanseri 18.KROMOZOM Pankreas kanseri 19.KROMOZOM Bilinmiyor 20.KROMOZOM Bilinmiyor 21.KROMOZOM Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.KROMOZOM Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.KROMOZOM (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 23.KROMOZOM (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor. Erkek genleri daha riskli Genome Projesi'nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı. Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar. İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor. Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor: -Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar. -Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar. -Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı. Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi. DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA'ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA'ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.  

http://www.biyologlar.com/kalitsal-degisiklikler-nelerdir-

Bitki Etiolojisi

Bitkilerde hastalığa neden olan etmenlerin sınıflandırılmaları, isimlendirilmeleri, yaşayış ve zarar şekilleri ve hayat dönemleri etioloji içinde ele alınmaktadır. Hastalık etmenleri iki grup altında incelenebilir. Olumsuz çevre ve yetiştirme koşullarının ele alındığı cansız hastalık etmenleri ve bitkiler üzerinde yada çevresinde çoğalarak bitki gelişimini sınırlayan canlı hastalık etmenleri, bu iki grubu oluşturmaktadır. Cansız hastalık etmenlerinin neden olduğu hastalıklar geri dönüşümlüdür; yani hastalığa neden olan olumsuz koşul ortadan kaldırıldığında hastalık belirtilerinde gerileme olabilir, bitki yeniden sağlıklı gelişimini sürdürebilir. Ayrıca, bu gruptaki hastalık etmenleri hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkiye bulaştırılamaz. Canlı hastalık etmenlerinin yani, bitki patojenlerinin neden olduğu hastalıklarda ise, hastalık sebebi olan patojen ortadan kaldırılsa da bir kez oluşan belirtilerin düzelmesi, bitkinin eski sağlıklı haline dönmesi mümkün değildir. Canlı etmenler çeşitli faktörlerin etkisiyle hastalıklı bitkiden sağlıklı bitkilere kolayca bulaşabilir ve bu suretle hastalık bir bölge içindeki bütün bitkilere yada bir yerden bir yere taşınıp yayılabilir. Bitkilerde hastalık meydana getiren etmenleri şu şekilde sınıflandırılabilir; A- Cansız hastalık etmenleri; 1. Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar, 2. Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar, 3. Zararlı atmosfer olayları, 4. Işık azlığı veya fazlalığı, 5. Uygun olmayan toprak sıcaklığı, 6. Toprak reaksiyonu, 7. Toprak neminin azlığı veya fazlalığı, 8. Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları, 9. Zararlı endüstriyel atıklar, 10. Hatalı tarımsal uygulamalar, B- Canlı hastalık etmenleri; 1. Funguslar 2. Bakteriler, 3. Virüsler, 4. Parazit bitkiler ve yabancı otlar. 1. Cansız Hastalık Etmenleri Her bitki türünün kendi genetik yapısından kaynaklanan ekolojik istekleri vardır. Çevre faktörlerinden biri yada birkaçı uygun olmadığında bitki fizyolojisinde olumsuz değişiklikler meydana gelir ve hastalık durumu ortaya çıkar. Olumsuz faktörün şiddetine ve süresine bağlı olarak bitkilerde ortaya çıkan hastalık belirtileri bazen hafif olarak görülebilir, koşullar normale döndüğünde bitki sağlıklı gelişimini sürdürebilir, bazen de bitkinin ölümüne neden olabilecek kadar şiddetli olur. - Bitkiler için uygun olmayan sıcaklıklar Bitkilerin büyük bir çoğunluğu 15-30 °C dereceler arasında sağlıklı gelişmelerini sürdürürler. Farklı tür ve yaştaki bitkiler ile, değişik bitki organlarının sıcaklık istekleri ve buna bağlı olarak da ekstrem sıcaklıklardan etkilenmeleri farklılık göstermektedir. Genelde yüksek sıcaklık bitkilerde daha ani ve şiddetli zarar meydana getirmektedir. Fakat doğada bu tip zarar sık görülmez. Yüksek sıcaklıkta bitki fizyolojisinde önemli işlevi olan bazı enzimlerin ve bitki hücrelerindeki proteinlerin yapıları bozulur. Bitki hücrelerinin ani olarak su kaybetmesi sonucu protoplazmanın yapısı bozulur, hücre zarı yırtılır. Ayrıca hücrelerde bazı toksik bileşikler oluşur. Bütün bu etkiler sonucu bitkilerin değişik organlarında solma, kuruma, yanıklık gibi belirtiler ortaya çıkar. - Uygun olmayan nispi nem ve yağışlar Doğada bitkiler için asıl zararlı olan, toprak neminin eksik yada çok fazla oluşudur. Nispi nem o kadar önemli değildir. Fakat, ender de olsa nispi nem eksikliğinin de bitkilerde zararlı etkisi görülebilir. Nispi nem düşüklüğü, yüksek sıcaklık ve rüzgarla birlikte olduğunda, bitkilerde aşırı su kaybı nedeniyle, yaprak uçlarında ve kenarlarında yanıklıklar, genel solgunluk ve meyvelerde pörsüme ortaya çıkar. Saksı bitkilerinde, özellikle kaloriferli evlerde, nispi nemin % 15'e kadar düşmesi sonucu solgunluk, alt yapraklarda yanıklık, yaprak dökümü, çiçeklerde solma ve dökülme olur. Yüksek nispi nem bitkilerde doğrudan ve dolaylı zararlara neden olmaktadır. Nispi nemle birlikte toprak neminin fazla olması sonucu, bitkilerde parankima hücreleri uzayarak "entümesans" denilen çıkıntılar meydana gelir. Bunlar yaprakların alt yüzünde, dallarda, nadiren de çiçek, meyve ve meyve saplarında görülür. Yüksek nispi nemin dolaylı etkisi de fungusların enfeksiyonu için uygun ortam oluşturmasıdır. Bazı funguslar, özellikle mildiyö hastalığı etmenleri, ancak çok yüksek nispi nem koşullarında, yapraklar üzerinde su damlası olduğunda enfeksiyon yapabilirler. Aşırı nem sonucu oluşan sis de fungal hastalıkların gelişimini teşvik eder. Yağmur ise hasada yakın dönemde bitkiler için zararlı olur. Ekinlerin hasadını geciktirir ve tarlada kalan ekinlerde aşırı nemin etkisi ile başaklarda saprofit funguslar gelişir. Meyvelerde ise olgunlaşma döneminde kabuk çatlamaları görülebilir. Şiddetli yağmur ekinlerin yatmasına, bitkilerin yapraklarının yırtılmasına neden olur. Ayrıca hastalık etmenlerinin sporlarının taşınmasını sağlar. Dolu, aynı şekilde bitki dokularında yaralar açar, yaprak, çiçek ve meyveleri tahrip eder. Açılan yaralar patojenlere giriş kapısı olur. Kar ise fazla yağdığı zaman ağaçlar üzerinde ağırlık yaparak ince dalların kırılmasına neden olur. - Zararlı atmosfer olayları Hava hareketlerinin yani rüzgarın dolaylı etkisi, yine hastalık etmenlerinin sporlarını ve yabancı ot tohumlarını uzun mesafelere taşımak şeklindedir. Ayrıca hastalıklı bitkiler rüzgar vasıtasıyla sağlıklı bitkilere temas eder, böylece virüs hastalıkları bitkiden bitkiye mekanik olarak taşınır. Şiddetli rüzgarın zararı daha fazladır. Yaprak, çiçek ve meyve dökümüne, dalların kırılmasına, ekinlerin yatmasına neden olur.Yıldırımlar ise düştükleri alanlarda bulunan bitki örtüsünün yanarak tahrip olmasına neden olurlar. - Işık azlığı veya fazlalığı Bitkilerin gelişmesi için en önemli faktörlerden biri de ışıktır. Işık fazlalığı çok sık görülen bir durum değildir. Ancak yüksek, dağlık yerlerde, bazı bitkilerde zararlı olabilir. U-V ışınlar yeterince süzülemediği için yapraklarda yanıklıklara neden olur. Işık eksikliği daha sık görülen bir durumdur. Yeterli miktarda klorofil oluşamadığı için bitkilerin doğal yeşil rengi kaybolur, açık yeşil, sarı yapraklar oluşur. Bitki gelişimi geriler, boğum araları uzar, gövdeler incelir. Bazen yaprak ve çiçek dökümü olur. Işık azlığı nedeniyle ortaya çıkan bu duruma "etiolasyon" denir. Kapalı havalarda seralarda, sık ekilmiş bitkilerde veya meyve bahçelerinde ağaçlar altında yetiştiricilik yapıldığında bitkiler etiole olabilir. Evde yetiştirilen süs bitkilerinde de zaman zaman bu durum görülebilir. Etiole olmuş bitkiler zayıf geliştikleri için hastalıklara da kolaylıkla yakalanırlar. - Uygun olmayan toprak sıcaklığı Ortam sıcaklığına bağlı olarak toprak sıcaklığı da değişiklik gösterir. Toprak sıcaklığının fazla olması yumrulu bitkilerde, yumruların iç kısmında nekrozlara neden olur. Atmosfer ısısına bağlı olarak toprak ısısının normalin altına düşmesi tohumların çimlenmesini geciktirir. Bu da tohumların daha uzun süre toprak patojenlerinin saldırısına maruz kalmasına neden olur. Toprak içinde bulunan suyun donması da bitki köklerinin sıkışıp yaralanmasına veya ince köklerin kopmasına neden olur. Bu şekilde yaralanmış köklerden sekonder patojenlerin girişi kolaylaşır, bunlar da kök çürüklüğüne neden olurlar. Ayrıca toprak sıcaklığı toprakta bulunan mikroorganizmalar açısından önemlidir. Bunlardan bazıları sıcak topraklarda, bazıları ise nispeten serin topraklarda daha iyi gelişirler. Bunun sonucunda bazılarının popülasyonları artarken, diğerlerininki azalır. Eğer popülasyonu artan mikroorganizmalar bitki patojeni ise bitkilerin aleyhine bir durum ortaya çıkar. - Toprak reaksiyonu Toprakta anyon veya katyon halinde çok sayıda element bulunmaktadır. Bunların farklı bölge topraklarındaki miktarları değişiktir. Elementlerden bazılarının az, bazılarının daha fazla bulunması toprağın asit yada alkali karakterde olmasına neden olur. Bazı bitkiler asit’e, bazıları ise alkaliliğe duyarlıdır. Genellikle 4 ile 8 arasındaki pH aralığında bitkiler iyi gelişirler. Asit topraklarda bazı bitkilerde gelişme yavaşlar. Ayrıca, böyle topraklarda mineral tuzlar yüksek oranda çözündükleri için bitkilere toksik etki yaparlar, yada bitkilerin ihtiyacı olan elementlerin alımını engelliyerek besin noksanlığı belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Asit topraklarda toksisitesi görülen elementler bor, bakır, mangan, alüminyum ve demirdir. Bakır ve mangan toksisitesi aynı zamanda demirin bitki tarafından alımını önler ve demir noksanlığına neden olur. Sodyum tuzlarının, özellikle sodyum klorür, sodyum sülfat ve sodyum karbonatın toprakta fazla miktarda bulunması ise toprak pH 'sini yükseltir ve alkali zararına neden olur. Şekerpancarı, yonca gibi bitkiler alkali toksisitesine dayanıklı oldukları halde, buğday ve elma gibi bazı bitkiler oldukça duyarlıdırlar. Alkali zararı hassas bitkilerde kloroz, cüceleşme, yaprak yanıklığı, solgunluk ve fide ölümleri şeklinde görülebilir. Toprağın asit yada alkali karakterde oluşu toprakta bulunan patojenler açısından da önem taşır. Bakteriler asit’e oldukça dayanıksızdır, bu nedenle nötr veya hafif alkali toprakları tercih ederler. Funguslardan bazıları, örneğin Pythium türleri alkali topraklarda, Plasmodiophora brassicae gibi bazı funguslar ise asit topraklarda daha iyi gelişirler. - Toprak neminin azlığı veya fazlalığı Toprak nemi yada toprakta bulunan su miktarı ve buna bağlı olarak da toprağın hava kapasitesi bitkiler için hayati önem taşır. Bitkilerin normal olarak gelişebilmesi için toprakta yeterli miktarda su ve havanın olması gerekir. Bu dengenin bozulması, yani toprağın susuz kalması yada çok fazla miktarda su bulunması nedeni ile hava kapasitesinin düşmesi bitkilerde hastalıklara neden olur. Toprakların su tutma durumu toprak yapısı ile de ilgilidir. Ağır, killi topraklar fazla su tuttuğu için kökler yeterince hava alamaz, bitkiler zayıf gelişir ve kök çürüklüğüne neden olan patojenlerin saldırısına karşı koyamaz. Köklerin çürümesiyle bitkinin üst kısmına su iletimi durur. Bu durum bir süre devam ederse bitkiler tamamen solarak ölebilirler. Toprak havasının çok az olduğu koşullarda, anaerobik mikroorganizmaların gelişmesi sonucu nitrit’ler gibi bitkilere toksik olan maddeler oluşur. Bunun yanında, oksijen eksikliğinden zarar gören hücreler seçici geçirgenliklerini kaybederler ve toksik metaller bitki tarafından alınır. Bu nedenlerle bitkilerde solgunluk görülür. Fazla sulanan saksı bitkilerinde de toprak nemi fazlalığı sonucu zarar ortaya çıkabilir. En tipik belirti alt yapraklardan başlayan ani yaprak dökümüdür. Ayrıca yapraklarda sararma olur. Bazı bitkilerde gövdede ve yapraklarda kahverengi veya siyah sulu lekeler meydana gelebilir. Köklerde ise siyahlaşma ve ölüm görülebilir. Rutubetli dönemlerde fazla sulamanın etkisiyle bitkilerde şişkinlikler de görülebilir. Genellikle gövdelerde veya yaprakların alt yüzeyinde damarlar boyunca, yeşilimsi beyaz, daha sonra kahverengileşip mantarımsı bir yapıya dönüşen, büyüyüp çoğalan hücre kitlelerinden oluşan şişkinlikler oluşur. Bunları önlemek için bitkiler düzenli olarak toprak kurudukça azar azar sulanmalıdır. Killi toprakların aksine kumlu topraklar su tutmazlar, hava kapasiteleri yüksektir. Böyle topraklarda veya kayalık, eğimli arazilerde toprak rutubetinin azlığı nedeniyle bazı bitkiler zarar görebilir. Yapraklarda açık yeşil-san renk oluşumu, cüceleşme, yapraklarda küçülme ve azalma, çiçek ve meyve dökümü olur. Kuraklık devam ederse bitkiler ölebilir. Tek yıllık bitkiler kuraklığa daha hassastır. Bununla birlikte çok yıllıklarda da, gelişmede gerileme, yaprak ve filizlerde küçülme, yanıklık, yaprak dökümü, solgunluk ve ölüm görülebilir. Hafif kumlu topraklar nem içeriği açısından çok dengesizdirler. Toprakta suyun bir az, bir fazla olması, sulamanın dengesiz yapılması bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olur. Domateslerde çiçek dibi çürüklüğü, salatalıklarda acılaşma, marullarda uç yanıklığı görülür. Yine domateslerde bir süre kurakta kaldıktan sonra olgunlaşma döneminde birden sulanırsa meyvelerde çatlaklar oluşur Elmalarda ise su düzensizliği sonucu acı çürüklük (bitter pit) denilen belirti ortaya çıkar. - Besin maddesi eksiklik veya fazlalıkları Bitkiler normal gelişmelerini sürdürebilmek için bazı elementlere ihtiyaç duyarlar. Azot, fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve kükürt gibi bitkilerin fazlaca kullandığı elementlere makro elementler; demir, bor, mangan, çinko, bakır, molibden ve klor gibi daha az kullanılanlara ise mikro elementler denir. Bu elementlerin toprakta yeterli miktarda bulunmaması bitkilerde besin maddesi noksanlığı hastalıklarına neden olur. Bunların normalden fazla bulunması ise toprak reaksiyonunu nötrden uzaklaştırır ve bitkilere toksik etki yapar. Elementlerin fazlalığında meydana gelen zarar esasen, elementin hücre üzerindeki doğrudan etkisi sonucudur. Bunun yanında bir elementin fazlalığı diğer bir elementin bitki tarafından alımını yada fonksiyonunu engelleyebilir. Böylece bitki element eksikliğinden ötürü de zarar görür. Örneğin, normalden fazla sodyum, bitkilerde kalsiyum eksikliğine yol açmaktadır. Bitkiler için önemli elementler, bunların fonksiyonları ve eksiklik ya da fazlalıklarından ileri gelen hastalıklar şunlardır: Azot: Bitkiler tarafından fazla miktarda kullanılan bir elementtir. Bu nedenle yetiştiricilik sırasında gübre halinde toprağa verilmesi gerekir. Bitkiler azotu genellikle nitrat şeklinde, bazen de amonyak şeklinde alırlar. Bitki hücrelerindeki birçok maddenin içeriğinde; proteinlerde, enzimlerde, klorofilde ve solunum sisteminde bulunmaktadır. Azot noksanlığında bitkiler zayıf ve açık yeşil renkte gelişirler. Bitkiler bodurlaşır, çiçek ve meyve oluşumu azalır. Azot noksanlığı belirtilerini ortadan kaldırmak için toprağa düzenli olarak azotlu gübreleme yapılması gerekir. Rotasyonda baklagillere yer verilmesi topraktan aşırı azot kaybını önler. Gereğinden fazla azot vermek de sakıncalıdır. Bitkiler gevrek ve sert bir yapıda olur, vegetatif gelişme ağırlık kazanır, çiçeklenme ve meyve oluşumu gecikir. Ayrıca bitkiler hastalık ve zararlıların saldırısına hassas hale gelirler. Fosfor: Bitki hücrelerindeki birçok madde içinde; DNA ve RNA 'da, ADP ve ATP içinde enerji mekanizmasında, solunum enzimlerinde, fosfolipitlerde (zarlarda) ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Noksanlığında ortaya çıkan belirtiler azot noksanlığı belirtilerine benzer. Bitkiler yine zayıf, ince gelişir. Yapraklar normal yeşil rengini kaybeder, koyu donuk, mavimsi yeşil bir renk alır, antosiyan birikimi sonucu yer yer mor lekelenmeler görülür. Bazen alt yapraklarda bronzlaşma olabilir. Sürgünler ince, uzun, dik ve dönük gelişir. Fosfor normalden fazla olduğunda ise bitkiler çinkoyu alamaz ve çinko noksanlığı belirtileri görülür. Potasyum: Hücredeki birçok kimyasal reaksiyonda katalizör görevi yapar, enzimleri aktivite eder. Hücre geçirgenliğini, hücredeki iyon dengesini sağlar. Noksanlığında bitkilerde boğumlar arasında kısalma, sürgünlerde incelme, yaşlı yapraklarda kloroz ve uçlarda kahverengileşme, yaprak kenarlarına yakın kısımlarda kahverengi lekeler, etli dokularda uçlarda nekroz görülür. Şiddetli olduğunda geriye doğru ölümle sonuçlanır. Potasyum eksikliği daha çok süzek topraklarda ortaya çıkar. Toprağa potasyumlu gübre verilerek önlenir. Potasyum fazlalığında ise magnezyum noksanlığı ortaya çıkabilir. Magnezyum: Kloroplastlarda klorofilin yapı maddesi olarak, mitokondrilerde ve birçok enzimin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak klorofil kaybı sonucu kloroz görülür. Önce yaşlı , sonra genç yapraklarda damarlar arasında kloroz oluşur, yaprak kenarları yeşil kalır. Yaprak uçları ve kenarları yukarı doğru kıvrılıp sonunda yapraklar dökülebilir. Magnezyum noksanlığı genelde kumlu topraklarda ortaya çıkar. Potasyum fazlalığında da magnezyum bitki tarafından almayabilir. Şeker pancarı, patates, domates ve meyveler hassastır. Yaprağa veya toprağa MgS04 halinde birkaç uygulama şeklinde verilebilir. Kalsiyum: Hücre zarlarının geçirgenliğini ayarlar. Birçok enzimin aktivitesiyle de ilgilidir. Noksanlığında özellikle bitkilerin büyüme uçları, sürgünler zarar görür. Genç yapraklarda şekilsizleşme, kenarlarında kıvrılma ve nekroz, kahverengi benekler oluşur. Bitkilerin kök sistemleri de zayıf olur. Ayrıca değişik bitkilerde farklı belirtilere neden olur. Patateslerde uçtan itibaren siyahlaşma, çok sayıda şekilsiz yumru oluşumu, çileklerde uç kısımda yanıklık ve ölüm,elma ve daha birçok meyvede acı çürüklük, marulda uç yanıklığı, kirazlarda ve havuçlarda çatlamalar, bakla gibi büyük daneli baklagillerde tohum bağlamama veya tohumlarda çökme, buruşma, tahıllarda yeni çıkan yaprağın kıvrık kalması, domateslerde çiçek dibi çürüklüğü gibi hastalıklar oluşur. Elma ve domateslerde ışık şiddeti azaltılarak kalsiyum noksanlığı belirtileri azaltılabilir. Bunun dışında toprağa kireç uygulaması da olumlu sonuç verir. Bor: Hücre içindeki fonksiyonu tam olarak bilinmemekle birlikte, şekerlerin taşınması ve hücre duvarı oluşumunda, kalsiyumun kullanılmasıyla ilgili rolü olduğu düşünülmektedir. Noksanlığında uç sürgünlerindeki genç yaprakların dip kısımlarında renk açık yeşile döner, gövde ve yapraklarda şekil bozukluğu olur. Bitkiler bodurlaşır. Meyve, yumru, kök veya gövdelerde yüzey çatlakları yada öz çürüklükleri meydana gelir. Değişik bitkilerde farklı belirtiler ortaya çıkar. Kerevizlerde gövde çatlakları, şeker pancarında öz çürüklüğü, turunçgillerde sert meyve oluşumu, elmalarda rozetleşme, geriye doğru ölüm ve meyvelerinde mantarımsı öz, yoncada sarılık ve tütün, domates, keten ve daha birçok bitkide tepe ölümleri görülür. Eksikliği daha çok kumlu, kireçli topraklarda ortaya çıkmaktadır.Toprağa veya yapraklara boraks uygulaması yapılabilir. Bor, topraklarda gereksinimden beş kat fazla bulunduğunda bitkilere toksik etki yapar. Yapraklarda kloroz ve uçlarda koyu-kahverengi, siyah yanıklık olur. Patates, mısır, turunçgiller, çilek ve şeftali çok duyarlıdır. Kükürt: Bitkilerde bazı amino asitlerin ve ko-enzimlerin yapısında bulunur. Protein sentezinde rolü vardır. Eksikliğinde ortaya çıkan belirtiler azot eksikliği belirtilerine benzer.Tek fark genç yaprakların daha hassas olmasıdır.Yapraklar uçuk yeşil veya açık sarı renkte olur. Gerektiğinde toprağa kükürt verilerek noksanlık giderilebilir. Demir: Klorofil sentezinde katalizör olarak rol alır. Birçok enzimin, özellikle solunum enzimlerinin yapısında bulunur. Noksanlığında tipik olarak genç yapraklarda damarlar arasında kloroz ortaya çıkar, damarlar yeşil kalır. Şiddetli olduğunda damarlar da sararıp yapraklar tamamen kuruyabilir. Bitkilerin gelişmesinde gerileme olur. Demir noksanlığı daha çok kireçli topraklarda görülür. Demirli bileşikler kireç tarafından tutulup bitkinin yararlanamayacağı forma girdikleri için demir noksanlığı ortaya çıkar. Toprakta suyun fazla olması ve köklerin havasız kalmasıyla yada ışığın çok fazla oluşuyla hücre özsuyunun alkali hale gelmesi de demirin bitki tarafından alımını engeller. Alkali topraklarda toprağı asit hale getirmek için bol ahır gübresi kullanılmalı, fazla güneş ışığını önleyecek şekilde budama yapılmalı ve toprağa veya yapraklara demirli preparatlar verilmelidir. Bu amaçla, karaboya (FeS04,1-3 kg / ağaç) yada hazır demirli preparatlardan biri (Sequestrene 138 Fe, % 0.05 -% 1; Fetrilon, %0.1-0.3) kullanılabilir. Çinko: Şekerlerin oksidasyonuyla ilgili enzimlerin yapısında yer alır. Noksanlığında yaprak damarları arasında kloroz görülür. Daha sonra bu yapraklar nekrotikleşir ve morumsu renge dönüşürler. Boğum araları kısalır, yapraklar küçülür, şekilsizleşir, rozetleşme veya kamçılaşma belirtileri ortaya çıkar. Meyve verimi de düşer. Hastalık birkaç yıl devam ederse kamçılaşan sürgün ve dallar kuruyarak ağaç ölüme doğru gidebilir. Ağaçlara durgun dönemde %5'lik (100 litre suya 5 kg), yapraklı dönemde %1'lik çinko sülfat (100 litre suya 1 kg ZnS04 + 0.5 kg sönmemiş kireç) püskürtülerek noksanlık giderilebilir. Bakır: Birçok oksidatif enzimin yapısında yer alır. Noksanlığında bitkilerde değişik belirtiler ortaya çıkar. Tahıllarda genç yaprakların uçlarında kuruma, kenarlarında kloroz meydana gelir. Yapraklar tam olarak açılamaz, kıvrık kalır, solgunluk oluşur. Başaklar normalden kısa ve şekilsiz olur, daneler buruşur. Turunçgillerde, yumuşak ve sert çekirdekli meyve ağaçlarında, yazın sürgünlerde geriye doğru ölüm, yaprak kenarlarında yanıklık, kloroz, rozetleşme gibi belirtiler ortaya çıkar. Sebzeler ise normal gelişme gösteremez. Meyve ağaçlarını paraziter hastalık etmenlerinden korumak için atılan Bordo Bulamacı (CuSO4) veya diğer bakırlı preparatlar, bakır noksanlığını kısmen giderir.Toprağa da bakır sülfat uygulanabilir. Bakırın fazlası da bitkilerde toksik etki yapar. Yapraklarda yanıklıklara neden olur. Manganez : Solunum, fotosentez ve azot metabolizması ile ilgili enzimlerin yapısında yer alır.Noksanlığında, demir noksanlığına benzer şekilde yapraklarda kloroz ortaya çıkar.Yalnız farklı olarak damarların olduğu kısımlar kalın bir bant halinde normal rengini muhafaza eder.Ayrıca yapraklar üzerinde nekrotik lekeler oluşabilir. Şiddetli durumlarda yapraklar kahverengileşerek kururlar. Organik, turba, kumlu topraklarda, yüksek pH 'da mangan eksikliği görülür. Yapraklara MnS04 püskürtülmesi tavsiye edilir. Toprak asilliğinin çok yüksek olduğu yerlerde magnezyum ve kalsiyumun alamayışı nedeni ile mangan toksisitesi ortaya çıkar. Özellikle karnabahar, lahana ve arpa hassastır. Damarlar arasında düzensiz klorotik lekeler oluşur, daha sonra koyu kahve, mor veya siyah nekrotik lekelere dönüşür. Lekeler yaprak kenarlarında yoğundur ve yaprak kenarları içe doğru kıvrılabilir. Molibden: Nitraz redüktaz enziminin önemli bir yapıtaşı olduğu bilinmektedir. Azot fiksasyonunda da rolü vardır. Noksanlığında şiddetli sararma ve cüceleşme görülür. Özellikle kavun bitkisi hassastır, meyve vermez. Haçlıgillerde şekilsiz, parçalı yaprak oluşumuna neden olur. Diğer birçok bitkide ise yapraklarda damarlar arasında parlak san-yeşil beneklenmeler, yaprak kenarlarında kıvrılmalar ve sonunda yapraklarda kuruma ve çökme şeklinde belirtiler oluşur. Toprağa amonyum molibdat uygulanarak bu belirtiler önlenebilir. Bazı bitkilerde klor ve sodyum noksanlığı zararı görülebilir. Domates, marul ve lahana klor noksanlığına, semizotu ise sodyum noksanlığına duyarlıdır. Halojenlerin noksanlığında ortaya çıkan belirtiler birbirine benzer. Yapraklarda sararma, solgunluk ve yaprak kenarı nekrozu görülür. Toprak asitliğinin fazla olduğu durumlarda alüminyum toksisitesi görülebilir. Arpa, şekerpancarı ve fasulye buna duyarlıdır. Köklerde lobutlaşma, büyümede gerilik ortaya çıkar. Zararlı endüstriyel atıklar Dünyamızı saran atmosfer tabakasında; azot % 78, oksijen %21, karbondioksit, su buharı ve diğer gazlar ise %1'lik bir oranda bulunurlar. Ancak insan aktiviteleri sonucu değişik gazlar atmosfere karışarak, bu oranlar bitkilere zararlı olacak şekilde değişebilmektedir. Isınma, enerji üretimi ve endüstri faaliyetleri sırasında hidrojen florür, azot oksitleri, ozon, kükürt dioksit, peroksiasil nitratlar gibi gaz ve kurşun, demir oksit, bor partikülleri, yol tozları, çimento tozları gibi partikül halindeki kirleticiler atmosfere karışarak bitkilerde çeşitli zararlara neden olurlar. Kirleticilere karşı bitkilerin tepkisi, gözle görülür belirtilerin oluşması, büyümenin yada gelişmenin engellenmesi, fizyolojik ve metabolik dengenin bozulması ve belirli bazı elementlerin ve metabolitlerin birikmesi şeklinde olabilir. Etkinin şiddeti, bitkinin kirleticiye maruz kalma süresine, kirleticinin dozuna ve ışık şiddeti, nispi nem, toprak nemi, sıcaklık ve diğer kirleticilerin varlığına bağlı olarak değişmektedir. Birden fazla kirletici bir arada bulunduğunda değişik şekilde etkileşim gösterebilirler. Bazen birlikte etkileri, tek tek etkilerinin toplamına eşit olabilir ki, buna eklemeli etki denir (EAB=EA+EB). Bazen de birlikte etkileri, etki toplamından büyük olur ki buna sinerjitik etki denir (EAB>EA+EB), yada küçük olur, buna da antagonistik etki denir (EAB Doğada yaygın olarak bulunan kirletici gazlardan biri kükürtdioksittir (SO2). Fabrika bacalarından (bakır, gübre, demir-çelik, kurşun-çinko, petrol arıtım, deri işleme, kağıt vs.), otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan kaynaklanır. Birçok bitki, özellikle yonca, bezelye, pamuk, fasulye ve ibreliler hassastır. Kükürtdioksit 0.3-0.5 ppm konsantrasyonlarda fitotoksiktir. Düşük konsantrasyonları genel kloroza neden olur. Yüksek konsantrasyonlarda ise yapraklarda damarlar arasında kalan bölgeler beyazlaşır. Klorofili parçalayarak fotosentezi engellemektedir. Ozon stratosferde doğal olarak bulunur. Bunun dışında, otomobil eksozları ve diğer iç yanmalı motorlardan çıkan NC>2, güneşin ultraviole ışınlarının etkisiyle oksijenle reaksiyona girerek ozonu meydana getirir (NÛ2+02 güneş ışığı Os+NO). Ozonun 0.1-0.5 ppm'lik dozları birkaç saatte bitkilere zarar verebilir. Stomalardan yaprağa girerek hücrelerin ölümüne ve beyaz nekrotik alanların oluşumuna neden olur. Turunçgiller, yonca, fasulye, soya fasulyesi, asma, patates, tütün, buğday, çam ve kavak gibi bazı bitkiler ozona çok duyarlıdır. Ozonun oluşumu sırasında açığa çıkan NO, otomobil eksozlarından çıkan tam yanmamış hidrokarbonlarla birleşerek yine bitkilere toksik olan peroksiasilnitratlan (PAN) meydana getirir. Bunlar da Stomalardan yaprak dokusuna girerler ve 0.001-0.02 ppm kadar küçük dozları bile hassas bitkilere zarar verebilir. Yapraklar gümüşi bir renk alır. Bunun nedeni de yaprakların alt yüzünün parlak beyaz-bronz renge dönüşmesidir. Zarar gören yaprakların mezofil hücrelerindeki protoplastlar çöker, buraya hava dolar. Bu hava boşlukları yapraklara gümüşi rengi verir. Ispanak, domates, marul en hassas bitkilerdir. Azot oksitlerinin asıl kaynağı biyolojik olarak bakteriler tarafından oluşturulan NO 'dir. Fakat bu şekilde oluşan NO dünyada homojen olarak dağıldığı için bitkilere zarar vermez. Halbuki şömine, soba gibi ısınma araçlarından yada iç yanmalı motorlardan çıkan azot oksitleri belirli alanlarda yoğunluk kazanarak bitkilere toksik etki yaparlar. Bunların 2-3 ppm 'de fitotoksik oldukları belirlenmiştir. En duyarlı bitkiler; fasulye, domates, yulaf, buğday ve bezelyedir. Bitkilerdeki zararı SO2 zararına benzer. Yapraklarda renk açılması, bronzlaşma görülür. Ayrıca gelişmeyi de olumsuz yönde etkiler. Flor ve floritler, maden ve petrol işleyen fabrikalardan kaynaklanır. Mısır, şeftali, lale, fasulye gibi hassas bitkilerde 0.1 ppm 'de toksik etki yapabilir. Dikotiledonlarda yaprak kenarlarından, monokotiledonlarda yaprak uçlarından itibaren kahverengileşme olur. Rafineri ve cam fabrikaları çevresinde bazen Cl2 ve HCI zararı görülebilir. Klor 0.1 ppm 'de toksiktir. Yine yaprak kenarlarında yanıklıkla kendini gösterir. Kapalı yerlerde, soğutma depolarında amonyak ve etilen gibi gazlar da zararlı olabilirler. Meyvelerde değişik lekeler meydana gelir. Doğada gazların tek tek etkilerinden çok, kombine etkilerine rastlanır. Ozon, SO2 ve NO2 kombinasyonları en çok zarar oluşturan kirleticilerdir. SO2 ve NO2 , rüzgarla uzun mesafelere taşınabilirler ve sülfirik ve nitrit asitlere dönüşerek asit yağmurları şeklinde de etkili olurlar. Asit yağmurları doğrudan yapraklar üzerinde lezyonlar meydana getirerek zararlı oldukları gibi, toprağın kimyasal ve biyolojik yapısını değiştirerek dolaylı olarak da bitki sağlığını tehdit ederler. Gaz kirleticiler ve asit yağmurlarından başka partikül halindeki kirleticiler de bitkilerde önemli zararlara neden olmaktadır. Bunlardan en önemlileri çimento fabrikalarından çıkan çimento fırın tozları, kireç ocaklarından çıkan kireç tozları, kurşun ve bor partikülleri, mozaik fabrikaları tozları ve yol tozlarıdır. Bunlar bitki yapraklarının üzerini kaplayarak fotosenteze engel olur, bunun sonucunda bitki verimi düşer. Ayrıca pH 'yi etkileyerek normal hücre yapısının bozulmasına neden olur, bitki besin maddelerinin alımını engeller. Ülkemizde de sanayinin yoğun olduğu bölgelerde, çevreye zararlı gazların yayıldığı fabrikaların çevresinde bulunan tarım alanlarında önemli zararlar meydana gelmektedir. Örneğin Murgul ve Samsun 'daki bakır işletmeleri çevrede bulunan tarım alanlarında neden oldukları zararlar için üreticilere her yıl milyonlarca lira tazminat ödemektedirler. Hatalı tarımsal uygulamalar Pestisitlerin hatalı kullanımlarından dolayı bitkilerde çeşitli zararlar meydana gelmektedir, ilaçların tavsiye edilen normal kullanım dozlarının üzerinde kullanılması, uygulama zamanının iyi ayarlanmaması nedeni ile yanlış dönemde uygulanması, topraktaki kalıcılığının dikkate alınmaması, uygulama sırasında rüzgarla istenmeyen yerlere taşınması ve çevre koşullarının ilaçlamaya uygun olmadığı durumlarda, pestisitler kültür bitkilerine zarar verebilirler. Seçici özellikleri nedeniyle pestisitler içinde en çok herbisitlerin fitotoksisitelerine rastlanır. 2,4 D ester formülasyonlu herbisitler buharlaşma özelliklerinden dolayı rüzgarla taşınarak, uygulama alanının dışındaki geniş yapraklı kültür bitkilerini etkileyebilirler. Bu durumda yapraklarda şekil bozukluğu meydana gelir. Yaprak damarları birbirine paralel, yaprak kenarları ise parçalı bir görünüm alır. Diğer bazı herbisitler de yanlış kullanıldıklarında fotosentezi, lipit sentezini, hücre bölünmesini önleyebilirler. Bazı bitkilerde bir fungisit veya insektisite hassasiyet görülür, özellikle süs bitkilerinde ilaç kullanımına dikkat edilmelidir. Kabakgillerin bakirli, şeftalinin çinkolu ilaçlara hassas olduğu bilinmektedir. Ayrıca kükürtlü veya yazlık beyaz yağlı preparatlar 30 °C' nin üzerindeki sıcaklıklarda bitkilere toksik etki yaparlar. Derin dikim, derin veya sık ekim, aşın yada hatalı toprak işleme, gübreleme, sulama, budama işlemleri ve uygun olmayan koşullarda depolama gibi kültürel işlemler de bitkilerde birtakım zararlara yol açarlar. Derin dikim, ağaç köklerinin yeterince hava alamamasına ve bitkilerin kök çürüklüklerine daha hassas hale gelmesine neden olur. Kök sistemi görevini yapamaz. Bunun sonucunda ağaçların gövdelerinde zamklanma görülebilir. Ekimde derinlik önemlidir. Her tohumun istediği bir ekim derinliği vardır. Fazla yüzmek yada derin ekilen tohum normal çimlenemez veya toprak yüzeyine çıkamaz, yada gelişen bitki zayıf olur. Aynı şekilde sık ekimde bitkilerin zayıf gelişmesine neden olur. Sık ekim sonucu bitkilerin havalanması önlenecek ve fazla nem patojenlerin enfeksiyonuna uygun bir ortam oluşturacaktır. Aşırı toprak işleme topraktan fazla su kaybına neden olur. Sıra arası çapalamanın dikkatsiz yapılması bitki köklerinin yaralanmasına yada kopmasına neden olur. Aşırı veya düzensiz sulama bitkilerin sağlıksız gelişmesine yol açar. Hıyar gibi bazı bitkilerde acılaşma olur. Gübrelemenin az yada fazla olması da besin maddesi noksanlığı veya toksisitesi belirtilerini ortaya çıkarır. Aşın ve yanlış budama ağaçlarda zararlanmalara bunun sonucunda da verim düşüklüğüne neden olur. Budama yaralarının kapatılmaması sonucu buralardan giren patojenler bitkileri hastalandırır. Uygun olmayan koşullarda depolama bitkisel ürünlerde fizyolojik ve patojenlerin neden olduğu bozulmalarla sonuçlanır, ürünlerin kalitesi ve pazar değeri azalır. Bu bölümde ele alınan ve bunların dışında kalan tüm tarımsal işlemlerden her birinin uygun şekilde ve zamanında yapılmaması halinde bitkiler zayıf gelişir ve sekonder etmenlerin hücumuna duyarlı hale gelirler. 2. Canlı (Paraziter) Hastalık Etmenleri Funguslar, bakteriler ve virüsler bitkilerde hastalık meydana getiren canlı etmenlerdir. Parazit bitkiler ve yabancı otların da bitkilerin gelişmesini olumsuz yönde etkiledikleri için paraziter hastalık etmenleri içinde ele alınırlar. Bu grup içinde çok sayıda etmen olduğu için bunlarla ilgili çalışmaları kolaylaştırmak ve araştırıcılar arasında birlik sağlamak açısından, bunlar belli bir düzene göre isimlendirilmekte ve sınıflandırılmaktadır. Sınıflandırma birbirine benzeyen canlıları aynı kategoriler içinde ele almaktır. Canlıların sınıflandırılmasında belirli bazı kategoriler kullanılır: * Alem (Regnum veya Kingdom) * Bölüm (Şube) (Phylum, Division) * Sınıf (Classis) * Takım (Ordo) * Familya (Family.Familia) * Cins (Genus) * Tür (Species) Bu kategoriler arasında, gerektiğinde ara kategoriler de kullanılmaktadır. Bunlar; altbölüm, altsınıf, alttakım, altfamilya, altcins ve alttür olarak isimlendirilirler. Bu sınıflandırma kategorilerine verilen isimler Latince'den yada Yunanca'dan alındığı için isimlendirmelerde yine bu dillerden gelen bazı ekler kullanılır. * Alem - ae * Bölüm - mycota * Altbölüm - mycotina * Sınıf - mycetes * Altsınıf - mycetidae * Takım - ales * Familya - aceae Tür isimleri cins ve türün adı olmak üzere iki isimli (binomial) olarak kullanılır ve bunlar italik harflerle veya altı çizilerek yazılır. Alttür isimleri ise üçlü (trinomial) olarak yazılır, isimlerden sonra bu türün ilk tanımını yapan araştırıcının adı veya kısaltması yazılır. Eğer sonradan başka bir araştırıcı aynı türü başka şekilde isimlendirirse ilk tanımlayanın adı parantez içinde, son isimlendirenin adı ise en sonra yazılır (Örneğin: Bipolaris oryzae (Breda de Haan) Shoemaker). Bitkilerde hastalığa neden olan funguslar, bakteriler ve virüsler, canlılar aleminin iki ana grubu olan bitkiler ve hayvanlara hem benzer, hem de farklı özellikleri nedeniyle her iki gruba da dahil edilememiş, Protista adı altında ayrı bir alem olarak ele alınmışlardır. Protistler hücre yapıları birbirinden farklı iki alt gruba ayrılırlar: Prokaryonlar (ilkel protistler) ve Ökaryonlar (yüksek protistler). Prokaryonlar tek hücreli canlılardır. Stoplazmalan ya sadece hücre zarı ile, yada hücre zarı ve hücre duvarı ile çevrilidir ve küçük (70 S*) ribozomlar içerir. Genetik materyal yani DNA, bir zarla çevrili değildir, stoplazma içinde tek bir iplikçik halinde, serbest olarak bulunur. Ökaryonlar gelişmiş mikroorganizmaları içine alan gruptur. Hücrede, etrafı zarla çevrili gerçek bir çekirdek bulunur. DNA prokaryonlarda olduğu gibi tek bir kromozomdan ibaret değil, kromozom dizeleri halindedir. Stoplazma zarı, endoplazmik reticulum ile çekirdek zarına kadar uzanmaktadır ve stoplazma büyük (80 S) ribozomlar içerir. Bakteriler prokaryonlar arasında, funguslar Ökaryonlar arasında yer alırlar. Virüsler ise her iki gruba da dahil edilemeyen farklı yapıda canlılardır. Prokaryonlar ve Ökaryonlar gibi hücresel bir yapıları yoktur ve çoğalmaları için canlı bir hücreye gerek duyarlar. Bitki Patojeni Funguslar Funguslar klorofil içermeyen ve genellikle sporlarıyla çoğalan mikroorganizmalardır. Eskiden benzer bir takım özellikleri nedeniyle bitkiler aleminde ele alınarak, kök, gövde ve yaprak gibi organları olmayan bitkiler olarak tanımlanırlarken, günümüzde Protista üst alemi içinde, Mycetae (Fungi) adı verilen kendi alemleri içinde ele alınmakta ve kendilerine has özellikleri olan ayrı bir grup organizma olarak düşünülmektedirler. Yaklaşık 100.000 fungus türü tanımlanmıştır ve her yıl buna yeni türler eklenmektedir. Şapkalı mantarlar, kav mantarları, küfler ve mildiyö fungusları hemen herkes tarafından bilinmektedir. Fungusların bir çoğu insanlar için yararlıdır. Gıda olarak tüketilebilir veya gıda ve ilaç endüstrisinde kullanılabilirler. Yemeklik kültür mantarları taze olarak yada konserve veya çorba halinde hemen tüm marketlerde bulunabilmektedir. Ekmek, bira, şarap, soya sosu gibi gıda ve içeceklerin yapımında özel funguslar kullanılmaktadır. Birçok hayatı kurtaran penisilin adlı antibiyotik ise 1929 yılında Fleming adlı araştırıcının laboratuarında, kültürde çoğalan bir fungustan elde edilmiştir. Ayrıca funguslar bakterilerle birlikte çürüme olayının başlıca etkenleri olarak, organik maddenin parçalanması yoluyla bitkilerin beslenmesinde önemli ve mutlak bir rol alırlar. Tüm funguslar karışık yapıdaki organik besinleri daha basit bileşiklere ayırma ve bu bileşikleri enerji kaynağı olarak kullanma yeteneğine sahiptir. Çürümekte olan organik madde üzerinde yaşayabilen funguslar saprofit olarak isimlendirilirler. Funguslar; kitaplar, giyecekler, meyveler, deri, et, kağıt, depolanmış tohum ve diğer bitkisel materyal ve odun gibi çok değişik maddeleri parçalayabilirler. Bazı funguslar bitki kökleriyle simbiyotik (her iki organizmaya da fayda sağlayan bir ortak yaşam) bir birlik oluştururlar. Bu yapıya "mikoriza" (mycorrhiza) denir. Funguslar bitki köklerinin üzerinde (ektomikoriza) veya içinde (endomikoriza) yaşarlar. Fungus bitki köklerinden besin maddeleri ihtiyacını karşılarken, fosfor gibi belirli bazı besin elementlerini de bitki köklerinin alabileceği forma çevirir. Bazı mikoriza fungusları, zararlı patojenik fungusların bitki köklerini enfekte etmesine karşı bitkiyi koruyabilir. Zararlı funguslar insan , hayvan ve özellikle de bitkilerde hastalıklara neden olurlar. 8000 kadar fungus türünün bitkilerde hastalıklara neden olduğu ve her bitkinin bazı funguslar tarafından hastalandırıldığı bilinmektedir. Bazı bitki patojeni funguslar çok sayıda bitki türüne zarar verebilir, bazıları ise yalnızca bir tek konukçuya sahiptir. Bazı funguslar da yalnızca canlı bir konukçu üzerinde çoğalıp yaşayabilir, bunlara "obligat (mecburi) parazitler" denir. "Fakültatif parazitler" ise ölü organik madde ile beslenerek de yaşamlarını sürdürebilirler. Bitki paraziti bazı funguslar tarafından gıdalar üzerinde üretilen ve "mikotoksin" denilen bazı maddeler hayvanlara ve insanlara zararlıdır. Buğday, arpa, mısır gibi bazı gıdalar depolandığında, uygun sıcaklık ve nem mevcutsa bunlar üzerinde bazı funguslar gelişir. Mısır daneleri üzerinde Aspergillus flavus fungusunun gelişmesi sonucu aflatoksin üretimi gerçekleşir. Aflatoksin seviyesi yüksek olduğunda bu danelerden yapılan gıdayı tüketen hayvan veya insanlar zarar görür. Hububat tohumları üzerinde gelişen bazı Fusarium türleri de tehlikeli toksik maddeler üretirler. Claviceps purpurea fungusunun neden olduğu "çavdar mahmuzu" hastalığında ise daneler fungusun canlılığını sürdürmesini sağlayan yapılar olan sklerotlarla bulaşır ki bunlar da oldukça zehirli maddeler içerirler. Fungusların neden olduğu bitki hastalıkları her yıl ürün kaybına neden olmakta ve bu hastalıkları önlemek için kullanılan fungisitler için de milyarlarca lira harcanmaktadır. Morfolojik özellikleri Bir fungusun vücudu veya vegetatif dönemdeki yapısı "hif adı verilen (hyphae, çoğulu: hypha) dallanmış ipliksi yapılardan ibarettir. Hifler bir araya gelerek "misel" (mycelium, çoğulu: mycelia) meydana getirirler. Gelişmiş funguslarda hifler, "septum" (çoğulu: septae) denilen bölmelerle, içleri protoplazma dolu hücrelere bölünmüştür. Protoplazma yarı geçirgen stoplazmik zarla çevrili ve bir veya daha fazla çekirdek içermektedir. İlkel fungusların hifleri bölmesizdir, bunlar protoplazma içeren uzun tüpler şeklindedir ve mikroskop altında sıvı protoplazmanın hif içinde ileri geri akışı görülebilmektedir. Bir hif genellikle bir sporun çimlenmesi ile oluşur. En basit sporlar, bir çekirdek ve stoplazma içeren, mikroskobik boyutlarda tek hücreli yapılardır. İlkel fungusların sporları kamçıları ile yüzerek hareket etme kabiliyetindedir. Bir spor hücre duvarındaki ince bir yerden tüp yada iplik şeklinde bir çim borusu çıkararak çimlenir. Çim borusu gelişerek bir hife dönüşür ve hif de dallanarak miseli oluşturur. Gelişme büyük ölçüde hiflerin ucunda olur ve sıvı maddelerin doğrudan doğruya hücre duvarından emilmesi ile gerçekleşir. Miselyum genellikle fungusun geliştiği ortam içinde gizlidir. Gelişmekte olan hif uçları, en sert odun dokusu da dahil olmak üzere birçok bitki dokusunun hücre duvarından doğrudan bitki hücreleri içerisine girebilme yeteneğindedir. Bu giriş enzim" denilen ve gelişmeleri sırasında çıkardıkları organik maddeler yolu ile olur. Enzimler hücre duvarlarını ve diğer hücre kısımlarını oluşturan yapılan çözebilir veya parçalayabilirler. Fungusların konukçu dokuları içine girişi mekanik basınç yoluyla da olabilir. Bu amaçla hifler özel işleve sahip bazı yapılara dönüştürülürler. Hiflerin konukçu dokuları içine girebilmek için oluşturduğu ucu çivi şeklinde sivrilmiş yapılara "apressoryum" (appressorium, çoğulu: appressoria) denir. Appressorium konukçu epidermisi üzerine oluşturduğu basınçla epidermisi delerek doku içine girer. Fungus hiflerinin oluşturduğu özel yapılardan bir diğeri "haustoryum"dur (haustorium, çoğulu: haustoria). Tüp veya parmak şeklinde olan bu yapı, fungusun konukçu hücreleri içinden besin maddelerini alabilmesi için meydana getirilmektedir. Misel, konukçu bitkinin veya çürüyen organik maddenin üzerinde yada içinde oluşabilir ve fungusun teşhisine yarayan değişik yapı ve organları oluşturabilir. Fungus miselleri yoğun bir şekilde gelişerek fungal dokuları "plektenkima" (plectenchyma) meydana getirirler. Misellerin düzensiz ve sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara "psödoparankima" (pseudoparanchyma) denir. Bu tip dokulara örnek olarak, bazı funguslarda oluşturulan ve "sklerot" (sclerotium, çoğulu: sclerotia) adı verilen dormant yada dinlenici yapılar verilebilir. Bunların boyutları birkaç hücreden (mikrosklerotlar) binlerce hücreye kadar değişebilir. Bazıları 4 kg ağırlığa kadar ulaşabilirken çoğu küçüktür. Renk (şeffaf, açık sarı, kahverengi, siyah) ve şekil (düzensiz şekilli, küresel, uzunumsu) bakımdan da değişiktirler. Funguslar, soğuk, kurak, sıcak veya konukçu yokluğu gibi olumsuz koşullarda sklerot halinde canlılıklarını koruyabilirler. Uygun koşulların yeniden ortaya çıkmasıyla sklerot konukçuyu enfekte edecek olan hifi oluşturur, yeni bir miselyum meydana getirir, yada başka bir üretken yapıya dönüşür. Fungus misellerinin biri birine paralel olarak sıkı bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları ip veya halat şeklindeki yapılara "rizomorf" (rhizomorph) denir. Rizomorf fungusun hem uygun olmayan koşulları geçirmesini, hem de bir konukçudan diğerine ulaşmasını sağlar. Misellerin düzenli ve gevşek bir şekilde bir araya gelerek oluşturdukları fungal dokulara ise "prosenkima" (prosenchyma) denir, içinde değişik çoğalma yapılarının oluştuğu "stroma" bu tip fungal dokulardandır. Fungus miselleri konukçu bitki dokuları üzerinde veya içinde gelişebilirler. Konukçu yüzeyinde gelişen funguslara "ektoparazit funguslar" denir Ektoparazit funguslar haustoryumları ile bitki hücrelerinden besinlerini alırlar. Bitki dokuları içinde gelişen funguslara ise "endoparazit funguslar" denir. Bunlarda misel gelişimi bitki hücreleri arasında (intercelluler) veya hücre içine girmek suretiyle olur (intracelluler). Üremeleri Funguslarda üreme, eşeyli ve eşeysiz olmak üzere iki tipte gerçekleşir. Eşeysiz veya aseksüel üreme, somatik yapının belirli bir dönemde kendi benzerlerini oluşturmasına denir. Eşeysiz üreme değişik fungus gruplarında dört farklı şekilde olabilmekte ve bunun sonucunda değişik tipte sporlar oluşmaktadır. Eşeysiz üreme tiplerinden biri olan "fragmentasyon"da, hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücreler hifden kopup ayrılmakta ve yeni bireyleri oluşturmaktadır. Hiflerin uç veya orta kısımlarındaki hücrelerin çeperleri kalınlaşıp, yuvarlaklaşarak hif den ayrılmasıyla oluşan sporlara "klamidospor" (chlamidospor) denir. Bunlar genellikle fungusların olumsuz koşulları geçirmek için oluşturdukları sporlardır. Belirli bir olgunluğa ulaşan hiçlerin uç kısımlarındaki hücrelerin tespih tanesi gibi koparak hinden ayrılmasıyla oluşan sporlara ise "arthrospor" denir. Bu iki spor tipi hif hücrelerinden yani, thallusdan oluştukları için bunlara "thallospor" da denilmektedir. Somatik yapısı tek hücreden oluşan funguslar, hücrelerinin uzayarak ortadan bölünmesiyle eşeysiz çoğalmayı gerçekleştirirler. Buna "bölünerek çoğalma" denir. Bazı funguslarda, protoplazma ve çekirdeğin hücrenin uç kısmında oluşan tomurcuk içine geçerek, tomurcuğun ana hücreden koparak ayrılmasıyla oluşan üreme şekli görülmektedir. Bu tip eşeysiz üremeye "tomurcuklanma" denir. Bazı funguslar ise doğrudan doğruya farklılaşmış miseller üzerinde yada misellerin oluşturduğu özel çoğalma yapıları üzerinde veya içinde, Spor oluşturmak suretiyle çoğalırlar. Funguslarda eşeysiz dönemde iki tip spor oluşumu görülmektedir. Dallanmış hiflerin ucunda bulunan ve içinde çok sayıda spor taşıyan kese şeklindeki çoğalma organlarına "sporangium" (çoğulu: sporangia), spor keseleri içinde oluşan sporlara ise "sporangiospor" denir. Nemli koşullarda yaşayıp gelişen funguslar bir veya birkaç kamçıya (flagellum, çoğulu: flagella) sahip hareketli sporlar üretirler, bunlara "zoospor" denir . Bununla birlikte fungusların çoğu rüzgar, yağmur sulan yada toprakla taşınan hareketsiz sporlar üretirler. Sporangium içinde oluşan hareketsiz sporlara "aplanospor" denir. Funguslarda eşeysiz dönemde oluşan ikinci tip sporlar ise "konidi"lerdir (conidium, çoğulu: conidia). Bunlar konidiofor (conidiophore) adı verilen farklılaşmış hiflerin ucunda oluşurlar, tek veya çok hücrelidirler. Konidiler bazen doğrudan doğruya hiflerin ucunda oluşur, bazen de daha kompleks yapılar içinde kitle halinde meydana gelirler. Stromatik doku içinde gömülü halde oluşan, kese şeklindeki konidi taşıyan organlara "piknit" (pycnidium , çoğulu: pycnidia) denir. Bazı fungus gruplarında konidiler "aservulus" (acervulus, çoğulu: acervuli) denilen yatak şeklindeki organlar içinde, bazılarında ise "sporodokyum" (sporodochium, çoğulu: sporodochia) adı verilen yastık şeklinde kabarık yapılar üzerinde oluşur. Bazen de konidioforlar çiçek demeti gibi yan yana gelerek uçlarında konidiler toplu halde oluşur, bu yapıya da "sinnema" (synnema) denir. Funguslarda seksüel (eşeyli) üreme üç aşamada; plasmogami, karyogami ve mayoz bölünme şeklinde gerçekleşmektedir. Plasmogami, farklı karakterde iki eşey hücresinin (gamet) veya eşey organının (gametangium, çoğulu: gametangia) plasmalarının birleşmesi olayıdır. Plasmogamide rol alan gametler birbirinin benzeri olabildiği gibi, birbirinden farklı büyüklük ve yapıda olabilirler. Karyogami ise iki gametin çekirdeklerinin birleşmesi olayıdır. Bundan sonra mayoz bölünme ile diploid çekirdek bölünerek haploid hücreler oluşturulur. Funguslar eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapı ve organlara göre sınıflandırılırlar. Bitki dokusuna girişleri ve bitkiden bitkiye taşınmaları Fungusların bitki dokularına girebilmeleri için yaralar yada doğal açıklıklar olması gerekmez. Fungus hifleri mekanik veya kimyasal yollarla sağlıklı bitki dokularına girebilme yeteneğindedirler. Fungus (liflerinin bitki dokusuna mekanik olarak girişi enfeksiyon çivisi yada apressoryum denilen sivri hif uçlarının basınçla bitki dokusunu delmesiyle gerçekleşir. Kimyasal giriş ise fungus emzimlerinin bitki hücre duvarlarını eritmesiyle olur. Bitki içine giren fungus hifleri hücreler arasında, hücreler içinde yada iletim dokularında yayılarak bitkiyi istila ederler. Fungusların bitkiden bitkiye taşınmaları aktif yada pasif taşınma şeklinde olur. Aktif taşınma, hareketli fungus sporlarının toprak suyunda yüzerek sağlıklı bitki köklerine ulaşmasıdır. Pasif taşınmada ise rüzgar, yağmur ve sulama suları, böcekler ve diğer hayvanlar, insanlar rol oynarlar. Aktif taşınma yalnızca hareketli zoosporları olan Myxomycetes, Chytridiomycetes ve Oomycetes sınırlarındaki funguslarda görülür. Bunların dışında kalan ve fungusların çoğunluğunu oluşturan gruplarda ise pasif taşınma söz konusudur. Fungusların ertesi yıla geçişleri toprakta yada bitki artıklarında kalan dayanıklı miseller, sklerotler, dinlenici sporlar veya eşeyli üreme sonucu oluşan dayanıklı yapılarla olur. Bitkilerde meydana getirdikleri belirtiler Funguslar bitkilerde çok değişik tipte belirtiler meydana getirirler. Bitki hücrelerini yada dokularını öldürerek neden oldukları nekrotik simptomlar; yaprak lekeleri, yanıklıklar, gövde veya dal kanserleri, geriye doğru ölüm, kök çürüklüğü, çökerten, gövde veya sap çürüklükleri, etli dokularda kuru veya yumuşak çürüklükler, antraknoz ve uyuz belirtileridir. Bundan başka lobut köklülük, gal veya siğil oluşumu, yaprak kıvırcıklığı gibi hiperplastik ve cücelik gibi hipoplastik belirtiler de oluştururlar. Funguslarla mücadele Mücadelede esasen kültürel tedbirler önem taşır. Sağlıklı üretim materyali kullanılması, hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi, ara konukçu ve vektörlerin ortadan kaldırılması, rotasyon ve dayanıklı bitki çeşitlerinin yetiştirilmesi gibi önlemler her hastalığın önlenmesinde etkili olabilecek uygulamalardır, Ama yinede bazı fungal hastalıklarla mücadelede kimyasal preparatların kullanılması gerekebilir. Toprak kökenli etmenler için toprak fümigasyonu, tohumla taşınan etmenler için sistemik fungusitlerle ilaçlaması, bitkinin toprak üstü kısımlarında zararlı etmenler için de yeşil aksam ilaçlaması önerilir. Funguslarda sınıflandırma ve bitkilerdeki önemli fungal hastalıklar Funguslar, eşeyli ve eşeysiz üreme sırasında oluşturdukları özel yapılar dikkate alınarak sınıflandırılırlar (Şekil 2.6). Mycota yani funguslar alemi iki bölüme ayrılır: Myxomycota ve Eumycota. * Bölüm 1. Myxomycota: Bunlara akışkan veya sümüksü funguslar denir. Bu grup funguslarda gerçek bir misel yapısı yoktur. Bunun yerine çıplak, amipsi, çok çekirdekli "plasmodium" denilen yapıya sahiptirler Bu bölümde bitki patojeni funguslar iki sınıfta toplanmıştır. * Sınıf 1. Myxomycetes: Miselleri yoktur. Yapılan plasmodiumdan ibarettir. Çoğalmaları hareketli zoosporlarla olur. * Takım 1. Physarales: İki kamçılı zoosporları vardır. Fuligo, Mucilago ve Physarum cinslerine bağlı funguslar otsu bitkilerde akışkan çürüklüğe neden olurlar. * Sınıf 2. Plasmodiophoromycetes * Takım 1. Plasmodiophorales: Plasmodiumlarim konukçu bitki kök ve gövde hücrelerinde oluştururlar, iki kamçılı zoosporları vardır. Plasmodiophora brassicae: Haçligillerde kök uru hastalığına neden olur. Polymyxa graminis. Hububatta kök çürüklüğü yapar. Polymyxa betae: Şeker pancarlarında kök çürüklüğüne neden olur. Spongospora subterranea: Patateslerde tozlu uyuz hastalığı etmenidir. Bölüm 2. Eumycota: Gerçek funguslar denir. Thallus, dallanmış ipliksi miselyumdan ibarettir. Beş altbölümde incelenir. Altbölüm 1. Mastigomygotina: Eşeysiz çoğalma zoosporlarla olur. Miselyum bölmesizdir. Sınıf 1. Chytridiomycetes: Zoosporlar tek kamçılıdır. Eşeyli üremede meydana gelen gametler morfolojik olarak birbirinin aynıdır. Takım 1. Chytridiales: Hücre duvarı vardır; fakat, gerçek bir miselyumu yoktur. "Rhizomycelium" denilen kök şeklinde uzantıları vardır. Olpidium brassicae : Lahanalarda kök çürüklüğü yapar. Physoderma maydis : Mısırlarda kahverengi leke hastalığı etmenidir. Synchytrium endobioticum : Patateslerde siğil hastalığına neden olur. Patates x virüsünün de vektörüdür. Urophlyctis alfalfae : Yoncalarda siğil hastalığı etmenidir. Sınıf 2. Oomycetes: Zoosporlar sporangium içinde oluşur. Zoosporlar çift kamçılıdır. Eşeyli üremeden sonra oluşan dinlenme sporları (oosporlar) morfolojik olarak birbirinden farklı gametlerin (dişi gamet: oogonium, erkek gamet: antheridium) birleşmesiyle oluşur. Takım 1. Saprolegniales : Zoosporlar uzun, silindirik sporangiumlar içinde oluşur. Aphanomyces spp. . Birçok bitkide kök çürüklüğüne neden olurlar. Takım 2. Peronosporales : Bu takımda önemli bitki patojenleri bulunmaktadır. Familya 1. Pythiaceae : Bu grupta, yaşamlarının bir kısmını toprakta geçiren fakültatif parazitler yer almaktadır. İki önemli cins vardır; bunlar Pythium ve Phytophthora cinsleridir. Pythium spp.: Bu cinse ait funguslarda zoosporlar vesicle içinde oluşur. Dünyanın her yerinde yaygın olarak bulunan bitki patojenleridir. Kültür bitkilerinde tohum, kök, gövde veya meyve çürüklüğüne neden olan 100 'den fazla türü vardır. Dünyada ve ülkemizde en yaygın türlerden biri P. ultimum 'dur. Pythium türlerinin bitkilerin fide döneminde neden oldukları tohum ve kök çürüklüğüne, çıkış öncesi veya sonrası "çökerten hastalığı" adı da verilmektedir. Sebze ve tütün fidelikleri hastalığın en çok dikkat çektiği yerlerdir. Fidelerde solgunluk ve sararma ortaya çıkar, bir süre sonra bu bitkiler kök boğazından devrilerek toprağa düşer ve ölürler. Sararmış bitkiler topraktan çekildiklerinde kolayca çıkarlar. Bunların kök boğazlarının inceldiği ve kahverengileştiği, ince köklerin tamamen tahrip olduğu görülür. Bunun sonucunda fidelikte yer yer boşluklar meydana gelir. Tohum ve fide ölümleri sonucu ekonomik kayıp ortaya çıkar. Hastalık ağır, fazla su tutan topraklarda, nemli ve serin koşullarda daha sık görülmektedir. Mücadelesi: Küçük alanlarda (fidelik ve seralarda) toprak dezenfeksiyonu önerilebilir. Ayrıca rekabetçi mikroorganizma yoğunluğunun artırılması etkili olabilir. Phytophthora türleri ise tek ve çok yıllık bitkilerde mildiyö, kök ve gövde çürüklüğü veya kök boğazı yanıklığı gibi değişik hastalıklara neden olabilirler. Çoğu obligat parazittir. Zoosporları doğrudan doğruya sporangium içinde oluşur. Ülkemizde bulunan önemli türler; domates ve patateste mildiyö hastalığı etmeni P. infestans, biberlerde kök boğazı yanıklığı etmeni P. capsici ve turunçgillerde kahverengi meyve çürüklüğü ve gövde zamklanma hastalıkları etmeni P. citrophthora 'dır. Phytophthora infestans: Patates mildiyösü (Geç yanıklık) Etmen Solanaceae familyasında bulunan bitkilerde, özellikle domates ve patateslerde zararlı olmaktadır. Hastalık, bitkilerin yaprak ve gövdelerinde, patateslerde bunlara ek olarak yumrularda etkili olur. Herhangi bir mücadele yöntemi uygulanamadığında ürünü tamamen yok edebilir. Zararın şiddeti çoğunlukla hava koşullarına bağlı olarak değişmektedir. Hastalığın ilk belirtileri alt yaprakların özellikle uç ve kenar kısımlarında oluşan yuvarlak yada düzensiz şekilli lekelerdir. Bunlar hızla gelişerek daha geniş, kahverengi nekrotik alanları oluştururlar. Yaprağın alt yüzeyinde ise lekeli kısımlarda beyazımsı gri renkte fungal gelişme dikkati çeker. Nemli koşullarda hastalık hızla ilerleyerek, yaprakların esmerleşerek çürümesine neden olur. Kuru havalarda hastalık daha yavaş gelişir, yapraklar kıvrılarak kururlar. Uygun koşullarda birkaç gün gibi kısa bir sürede hastalık yaprakları tamamen öldürebilir. Yumrularda önce dış tabakada kahverengileşme dikkati çeker. Bu koyu renkli lekeler hızla yumrunun iç kısmına doğru gelişir, geniş alanlar halinde sert, kahverengi çürük dokular meydana gelir. Hastalık depolanmış yumrularda gelişmeye devam eder; fakat, genelde sağlıklı yumrulara bulaşmaz. Nemli, ılık ve havalanması iyi olmayan depolarda hastalıklı yumrular sekonder bakteriler tarafından istila edilir ve yumuşak çürüklük oluşur. Etmen bulaşık yumrularda misel halinde kışı geçirir. Uygun koşullarda, tarlada kalan bulaşık yumrularda bulunan misellerinin ucunda sporangioforlar ve limon şeklinde sporangiumlan oluşur. Yağmur suları ve rüzgarla bunlar etrafa yayılır ve %90'ın üzerinde nispi nemde çimlenerek enfeksiyonu gerçekleştirirler. Daha nemli koşullarda sporangiumlar içinde oluşan çift kamçılı zoosporlar toprak suyunda yüzerek sağlıklı yumrulara ulaşır ve enfeksiyonu oluştururlar. Birbiriyle uyuşabilen ırklar bir arada bulunduğunda etmenin eşeyli çoğalma organları olan oogonium ve antheridiumlar oluşur; Bunların birleşmesiyle meydana gelen oospor dayanıklı bir yapıdır ve etmen bu şekilde toprakta canlılığını sürdürebilir. Mücadelesi: Öncelikle kültürel tedbirler alınmalıdır. Sağlıklı yumrular kullanılmalı, geç olgunlaşan çeşitleri yetiştirmekten kaçınılmalıdır. Nispeten dayanıklı çeşitler tercih edilmelidir. Hastalıklı bitki artıkları tarladan uzaklaştırılarak imha edilmelidir, ilk belirtiler ortaya çıktığında kimyasal mücadeleye başlanmalıdır. Hastalığın her yıl ve şiddetli olarak görüldüğü yerlerde ise, belirtiler görülmeden, günlük ortalama sıcaklığın 16 °C 'yi bulması kile ilaçlamaya başlanır ve 10-15 gün ara ile 2-3 ilaçlama yapılır. Kimyasal ı mücadelede, hazır bakirli preparatlar, yada organik veya sistemik fungisitlerden herhangi biri uygun dozda kullanılabilir. Familya 2. Albuginaceae (Beyaz paslar): Sporangiumlar zincir şeklinde oluşur. Obligat parazitlerdir. Albugo spp. : Lahana, turp, semiz otu gibi bitkilerde beyaz pas denilen hastalığa neden olur. Hastalık belirtileri bitkilerin bütün toprak üstü organlarında görülebilir. Yaprak yüzeylerinde, özellikle alt yüzeyde, beyaz veya krem-san renkte, değişik büyüklükte püstüller oluşur. Bazı bitkilerde yapraklar etli, kalın kıvrık bir yapıya dönüşür. Enfeksiyon şiddetli olduğunda yapraklar küçük kalır, hatta tüm bitki cüceleşebilir. Etmen genç gövde ve çiçekleri enfekte ederse sistemik enfeksiyon başlar ve anormal doku gelişmelerine neden olur. Çiçeklerde şişkinlik ve şekil bozukluğu görülür. Etmen hücre büyümesini, bölünmesini, klorofil ve nişasta oluşumunu teşvik eder. Miselleri konukçu epidermisinin altında hücreler arasında gelişir ve kısa, dik, lobut şeklinde sporangiumlar ucunda zincir şeklinde sporangiumlan oluşur. Oluşan Sporangiumlar konukçu bitki epidermisin! iterek küçük bir çıkıntı halinde görünmesini sağlar: Daha sonra da epidermisin yırtılmasıyla krem-beyaz sporangiumlar açığa çıkar. Pas hastalıklarını andıran bu görüntü nedeniyle hastalığa beyaz pas denir. Bazı konukçular üzerinde ve belirli koşullarda etmenin oogonium ve antheridiumlarmin birleşmesiyle oosporları meydana gelir ve etmen hastalıklı bitki artıklarından toprağa geçen oosporlarla kışı geçirir. Mücadelesi: Kültürel tedbirler mücadelede önemlidir. Etmenin konukçusu olmayan Cruciferae dışındaki bitkilerle yapılacak rotasyon etkili olur. Ayrıca çevrede bulunan ve etmene konukçuluk yapabilecek yabancı otlar ortadan kaldırılmalıdır. Familya 3. Peronosporaceae (Mildiyö funguslan): Sporangioforlann uç kısmında bulunan ve "sterigma" denilen küçük çıkıntıların ucunda limon şeklinde sporangiumlar oluşur ve bunlar rüzgarla taşınırlar. Obligat parazitlerdir. Bu familyada bulunan funguslar değişik bitkilerde mildiyö hastalıklarına neden olurlar. Bremia, Basidiophora, Sclerophthora, Sderospora, Peronospora, Pseudoperonospora, Plasmopara cinslerine bağlı türler farklı konukçularda zarara neden olurlar. Plasmopara viticola: bağ mildiyösü, Bremia lactucae: marul mildiyösü, Sderospora graminicola: buğdaygillerde mildiyö, Basidiophora entospora: Compositae familyasına bağlı bitkilerde mildiyö, Pseudoperonospora cubensis : hıyar mildiyösü etmenleridir. Peronospora tabacina: Tütün Mildiyösü (Mavi küf) Hastalık fide döneminde başlar. Genç tütün yapraklarının üst yüzeyinde önce küçük sarı lekeler halinde görülür. Nemli koşullarda lekelerin yaprağın alt yüzeyine gelen kısmında grimsi-mavi renkte etmenin misel, sporangiofor ve sporangiumlannda oluşan bir küf tabakası dikkati çeker. Uygun koşullarda (nispi nem yüksek olduğunda) hastalık tarladaki bitkilerde de görülür. Zamanla bitkilerin tüm yaprak alanı etkilenir, genç bitkiler ölebilir. Daha yaşlı bitkilerde ise yaprak lekeleri zamanla genişler, birbiriyle birleşir, başlangıçta sarı olan lekeler nekrotikleşir, kahverengiye dönüşür. Şiddetli enfeksiyonlarda yapraklar kahverengileşir ve kurur, bitki yavaş yavaş ölüme doğru gider. Etmen kışı tarlada kalan bitki artıkları üzerinde oospor halinde geçirir, ilkbaharda, uygun koşullarda oosporlar çimlenerek misel ve sporangiumlan oluşturur, bunlar enfeksiyonları başlatır ve sürdürür. Mücadelesi: Kültürel önlemler alınmalıdır. Ayrıca fidelikte ve tarlada koruyucu ve sistemik fungisitlerden biri kullanılır Altbölüm 2. Zygomycotina: Eşeyli çoğalmada oluşan zygospor, (+) ve (-) karakterli iki hifin birleşmesiyle oluşur. Miselleri bölmesizdir. Eşeysiz üremede ise sporangiumlar içinde hareketsiz aplanosporlar oluşur. Sınıf 1. Zygomycetes (Ekmek küfleri) Takım 1. Mucorales: Hareketsiz eşeysiz sporlar terminal sporangia içinde oluşur. Rhizopus nigricans: Meyve ve sebzelerde yumuşak çürüklük yapar. Mucorspp: Çürüyen gıdalar üzerinde oluşur. Choenophora cucurbitarum : Kabakta yumuşak çürüklük yapar. Takım 2. Endogonales: Mycorizal funguslardir. Sporlarını toprakta tek tek yada zygospor, klamidospor veya sporangia içeren sporokarplar (spor muhafaza organı) içinde oluşturur. Endogone ve Glomus cinclerine bağlı türler en yaygın mikorizal funguslardandır. Altbölüm 3. Ascomycotina : Eşeysiz çoğalma konidilerle olur. Eşeyli çoğalmada sporlar "askus" (ascus) denilen kesecikler içinde oluşur. Askuslar genellikle 8 adet askospor taşırlar, bunlar olgunlaşmca basınçla fırlatılırlar. Askuslar genellikle "askokarp" (ascocarp) denilen koruyucu organlar içinde oluşur. Sınıf 1. Hemiascomycetes : Askuslar açıkta oluşur, askokarp yoktur. Takım 1. : Endomycetales (Mayalar) Saccharomyces cerevisiae : Ekmek mayası Takım 2. Taphrinales : Askuslar çift çekirdekli askogen hücrelerden çıkar. Taphrina pruni: Eriklerde cep hastalığına, Taphrina cerasi: Kirazlarda cadı süpürg

http://www.biyologlar.com/bitki-etiolojisi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0