Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 58 kayıt bulundu.
Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kök Hücre Çalışmaları Kanseri Ortadan Kaldırabilecek mi?

Kanseri tedavi etmenin yolunun kanser kök hücrelerini yok etmekten geçtiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi İç hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Zafer Gülbaş, kanser hastalarında kök hücre uygulamalarıyla ilgili Medical Tribune’ün sorularını yanıtladı. MT: Kök hücre tedavisi ile ilgili yeni gelişmelerden bahsedebilir misiniz? Önceki yıllarda, kanseri dokudaki olgun hücrelerin yaptığını düşünüyorduk ama bugün kansere neden olan bir kök hücrenin var olduğunu biliyoruz. Kök hücre, kanserli hücreleri oluşturuyor ve bunlar çoğaldıkça hastalık ortaya çıkıyor. Kanseri tedavi etmek için birçok kemoterapi çeşidi, immünoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedavi uygulandı.  Ancak kanserin birçok hastada tekrarlamasını önleyemiyoruz. Şu anki bilgilerimize göre kanseri tedavi etmenin yolu ise kanser kök hücresini yok etmekten geçiyor. Kanser kök hücresinin varlığını nasıl tanıyabileceğimiz ve nasıl ortadan kaldırabileceğimizle ilgili sorunun yanıtı aranıyor.  Bugün için en önemli konu bu. Dünyada birçok merkezde bu konu üzerinde çalışmalar yürütülüyor. Bütün kanser türlerinde kanser kök hücresinin olduğuna inanılıyor.  Johns Hopkins Üniversitesi Kemik İliği Programı Direktörü Prof. Dr. Richard Jones ve ekibi bu hipotezi miyeloma denilen hematolojik kanserde açıkladı. Richard Jones’un kanser kök hücre teorisinde  şöyle bir kuram kullanıyor. Yabani bir otu ne kadar çok temizlerseniz temizleyin eğer kökünü çıkarmıyorsanız bir süre sonra tekrar çıkacaktır. Kanser için de aynı durum sözkonusu olup, kök orada olduğu sürece kanser tekrar oluşuyor. Kanser kök hücresi önümüzdeki 5-10  yılın en çok çalışılacak konularından biri olup,  kanseri ortadan kaldırmanın belki de anahtarının yattığı konudur. MT: Kök hücrelerin kanser tedavisinde kullanıldığı alanlar hangileri? Hematopoetik kök hücre nakli dışında, kanser tedavisinde kanser kök hücresine karşı aşı üretme çalışmaları yeni bir alan. Oldukça ilgi çekici ve önümüzdeki süreçte yararlı olup olmadığını öğreneceğiz. Ayrıca kanser hücresine özgü T lenfositleri ve NK lenfositleri üretmek ve tedavide kullanmak ilgi çekici ümit verici gelişmeler. MT: Hematolojik kanserlerde kanser kök hücresini yok etmek mümkün mü? Hematolojik kanserlerde kemik iliği nakli yapmak için yüksek doz tedavi uygulandığında, hastanın kemik iliği bir daha üretim yapamaz hale geliyor. Bu da yüksek doz tedavilerin kök hücreyi ortadan kaldırabildiğini gösteriyor. Ancak yüksek doz tedavi her kanserde aynı sonucu vermiyor. Bu konuda yapılan çalışmalarda allojenik kök hücre nakliyle kanserli kök hücrenin ortadan kaldırılabileceğini gösteriyor. Yöntem, her kanser türünde aynı sonucu vermese de; özellikle lenfoma, lösemi gibi hematolojik kanserlerde kanser kök hücresinin ortadan kaldırılmasında etkili oluyor. MT: Şu an Türkiye’de kök hücre tedavisi hematolojik hastalıklarda yaygın kullanılıyor mu? Ülkemizde kök hücre nakli yapan birçok merkez var. Sağlık bakanlığı kök hücre naklinin yaygınlaşması ve hastaların bu tedaviden yararlanmasını sağlamak için önemli destek veriyor. Ancak her hastaya kök hücre nakli için uygun donör bulamıyoruz. Normalde biz kök hücre naklini HLA doku grubu uygun kişilerden yapıyoruz. HLA doku grubu uygun kişi bulma şansı kardeş sayısına göre değişmekle birlikte yüzde 25-50 civarında değişiyor. HLA doku grubu uygun donör bulunmadığında, donör bankalarına baş vuruyoruz ve %25 hastaya da bu şekilde çözüm buluyoruz. Bankada da bulmazsak hasta donörsüz kalıyor. Bu durumda yüzde 50 antijen uyumlu aile içindeki donörlerden haploidentik nakil yapabiliyoruz ve hastaların hemen hepsi allojenik nakil olma şansını yakalıyor. Böylece bu tedavi ile hastalıklarının ortadan kaldırılma şansı doğuyor. Johns Hopkins grubu ve İtalyan bilim adamları bu konuda çok çalışıyorlar. Ve elde ettikleri sonuçlara göre; doku uyumlu akraba dışı donörden yapılacak nakilde elde edilecek sonuç ile haplodentik  aile içi nakilin sonuçları benzer. Haplodentik nakil dediğimiz nakil bugün için donör bulunamayan hastalarda kemik iliği nakli yapılmasına imkan veriyor.    MT:Haploidentik nakilde başarıyı etkileyen faktörler nelerdir? Enfeksiyon ve graft versus horst hastalığı (GVHD) dediğimiz graftın alıcının organlarına karşı reaksiyon vermesidir. GVHD, donör hücrelerinin alıcının organlarını tanıyıp tahrip etmesidir. Donörün bağışıklık sistemi alıcıya yerleştikten sonra alıcının karaciğerine, cildine, barsaklarına, kemik iliğine zarar vermektedir. Bu zararı verdiğinde enfeksiyonlara  hastalar daha sık yakalanmaktadır. Hastaların ölümü, graft versus host hastalığından olduğu gibi  bazen hastalık tekrarından da  oluyor. Ama akraba dışı nakillerle bu tip nakilleri kıyasladığımızda ikisinin de başarı oranı benzerdir. Biz Anadolu Sağlık Merkezinde akrabadışı donör bulunamayan hastalara haploidentik nakil yapıyoruz. Sağlık Bakanlığı tüm organ nakillerini olduğu gibi kemik iliği nakline de önemli destek vermektedir. Bunlar zor nakiller. Bu nakli olanlara aile desteği de çok önemli. Anadolu Sağlık Merkezi’nde hastalarımıza bu olanağı sağlıyoruz. Anadolu Sağlık Merkezi Kemik İliği Ünitesi’nde son bir yıl içinde 166 nakil gerçekleştirdik, 21’i haploidentik nakildir. MT: Kemoterapi öncesi kök hücre saklama yönteminden bahsedebilir misiniz? Kemoterapi öncesi kök hücreler hastanın kendinden toplanacaksa, G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün yada 1-3 günlük kemoterapi verip kemoterapi sonrası 7-10 gün cilt altı vererek kol kanından topluyor, sonra belirli solüsyonlarla karıştırarak otomatize alette adım adım dondurup saklıyoruz. Bu şekilde kök hücreleri güvenli olarak en az 5 yıl saklayabiliyoruz. Hastanın sağlıklı donoründen ise 4-6 gün G-CSF dediğimiz ilacı tek başına 4-6 gün cilt altı vererek kol kanından toplayarak donduruyoruz. Kol kanından toplama işlemini hücre ayırıcı denen cihazlarla yapıyoruz. Bu işleme kök hücre aferezi diyoruz. MT: Türkiye’nin kök hücre konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yeterli sayıda merkez var mı? Türkiye kemik iliği nakli konusunda uluslararası standartlarda başarılı işlemler gerçekleştiriliyor. Son 2-3 yılda nakil yapılan yıllık hasta sayısı, 800’lü değerlerden 2000’lerin üzerine  çıktı. Ancak halihazırda ülkemizde 1000-1500 hasta halen bu tedaviden yararlanamıyor. Merkezlerin aktivitesinin artması gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konuda hastalarımızın yanında. Yeni yönerge  değişiklikleri  yapılarak kemik iliği nakli merkezlerinin kalite standartları da yükseltilmeye çalışılıyor. Kemik iliği naklinde,  nakil sonrası süreçte enfeksiyon riskinin olmaması başarıyı etkileyen en önemli unsurların başında geliyor. Bu nedenle yeni açılacak merkezlerde aranan kalite standartları daha da ağırlaştırılıyor.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-kanseri-ortadan-kaldirabilecek-mi

ADENOZİN DEAMİNAZ (Mayi)

Normal Değer: 0-40 U/L Kullanımı: Özellikle tüberküloz efüzyonlarının ve tüberküloz menenjitin tanısında kullanılır. Lenfoma, SLE ve adenokarsinomlarda da mayideki ADA düzeyi yükselebilir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/adenozin-deaminaz-mayi

Dünyada Patolojinin Gelişimi

Patolojinin gelişimi insan bedenini ve işleyişini araştıran diğer bilim dallarındaki gelişmelerden etkilenmiştir. Önce insan anatomisi ayrıntılarıyla ortaya konulmuş, sonra histoloji, biyoloji, fizyoloji ve biyokimya hakkındaki bilgiler derinleşmiştir. Hastalıkların nedenlerinin anlaşılması için mikrobiyoloji, dahili ve cerrahi tıp dalları, son olarak da genetik ve moleküler biyoloji alanındaki atılımlar bilimin ve patolojinin yolunu aydınlatmıştır. Tıp dallarındaki bilginin günümüzdeki kadar yoğun olmadığı çağlarda bilim insanlarının birden çok bilim dalında çalışmalar yapmalarının nedeni, farklı dallar arasında işbirliği ve bilgi paylaşımının yarattığı avantajlardan yararlanmış olmalarıdır. Patolojide önde giden bilim insanı aynı zamanda anatomi, histoloji veya fizyoloji alanında da en ileri bilgilere sahip olmuştur. Yine de patolojinin 17. yüzyıldan itibaren sıçrama yapmasında Avrupa'da rönesans ("Yeniden doğuş") döneminin yarattığı bilimsel özgürlük ortamında otopsi incelemelerinin yaygınlaşması etkili olmuştur. Otopsi: Hastalıkların anlaşılmasında önemli aşama Hastalıkların nedenleri konusunda araştırmalar hasta bedenlerin ve beden sıvılarının incelenmesiyle giderek bilimsel zemine oturmuş, otopsi bu gelişmede önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Otopside hastalıkların organ ve dokularda yol açtığı değişiklikler açığa çıkarılmıştır. Otopsi bulguları aynı zamanda hastalıkların tanısı ve ölümle sonuçlanan mekanizmaların anlaşılması için somut kanıtlar olarak değer kazanmıştır. İlk otopsinin 1286 yılında veba salgını sırasında İtalya'da Cremona şehrinde yapıldığı bilinmektedir. Şüpheli olgularda aileden ilk otopsi iznini isteyen hekim ise Antonio Benivieni (1440-1502)'dir. Giovanni Battista Morgagni (1682-1771) Patolojik anatominin babası kabul edilir. 700'den çok otopsi üzerinde elde ettiği bulguları kaydetmiş, 60 yıl sonra yayınladığı "De Sedibus et Causis Morborum" adlı 5 ciltlik bir eserde toplamıştır. Morgagni çalışmalarında Galen'in "Gerçeği arayanlar, nedeni kendisini doğrulamasa da gördükleri herşeyi dikkatle rapor etmelidir" öğüdüne uymuştur. Marcello Malpighi (1628-1694) Dokularda ilk mikroskopik incelemeleri gerçekleştirmiştir. 18. yüzyılın ilk yarısında histolojinin kurucusu Bichat da otopsi çalışmaları yaparak dokuları damar, kas, bağ dokusu ve kemik olarak dört ana kümede toplamıştır. 18. yüzyılın ikinci yarısında Fransız cerrah Guillaume de Puytren (1777-1823), klinikçi Mathew Baillie (1761-1823) otopsiyle uğraştı. İngiliz R. Bright otopsi serilerini inceleyerek böbrek hastalıklarının ilk sınıflandırmasını yaptı. Aynı dönemde Alman patolog ve anatomist Johann Friedrich Mecker (1781-1833) çok sayıda otopsi yaptı. Aynı zamanda fizyoloji, anatomi hocası ve arkeolog olan Johannes Müller (1801-1858), tümörleri makroskopik görünümlerine göre ilk sınıflandıran kişi oldu. Thomas Hodgkin (1798-1866) 7 Otopside lenf düğümünde tümör gelişimini değerlendirerek Hodgkin Lenfoma'yı tanımlamıştır. Karl F.Rokitansky (1804-1878) Viyana Üniversitesi'nde 30 yıl Patoloji hocalığı yapmış, bu süre içinde 70.000'den fazla otopside çeşitli hastalıkları gözlemlemiştir. Septal defektler ve diğer konjenital kalp anomalilerini tanımlamış, arter hastalıkları üzerine geniş makaleler yayınlamış, infektif endokarditlerde ilk kez bakterileri görmüştür. Eş zamanlı olarak Berlin'de Rudolf Ludwig Karl Virchow (1821-1902) "Hücresel patoloji" düşüncesinin fikir babasıdır. Otopsilerden elde ettiği 23.000 parçadan oluşan bir müze kurmuştur. Aynı zamanda arkeolog, antropolog, politikacı olan Virchow 1879'da Truva'yı görmek ve tarihi eser kaçırmak için 2 kez ülkemize gelmiştir. Milletvekilliği sırasında Berlin'in su ve kanalizasyon sistemlerinin kurulması için çalışmış, tifüs salgını hakkında daha 20 yaşında iken yazdığı bir rapor nedeniyle Berlin'den sürülmüştür. Virchow tıbbı bir sosyal bilim olarak nitelendirmiştir. Lösemi, tromboz, yangı ve tümörleri ilk kez ayrıntılı olarak tanımlamış, emboli, amiloid ve hemosiderin ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Modern patoloji, hücresel patoloji İnsan anatomisi, fizyoloji, histoloji ve mikrobiyolojideki gelişmeler, normal ve hastalıklı sistem-organ-doku-hücre-inceyapının karşılaştırılmasına olanak tanımıştır. Modern patoloji, "Hücresel patoloji", "Fizyopatoloji", "Moleküler patoloji" bölümlerinden oluşmaktadır. 19. yüzyılda Virchow tarafından ortaya konulan "Hücresel patoloji" düşünce sistemi şöyle özetlenebilir: "Yaşamın temel birimi hücredir. Hastalıklar da hücre yapısı ve işlevlerinin bozulmasıyla başlar. Hasta hücrenin üremesiyle diğer hasta hücreler ortaya çıkar. Hastalığı anlamak için hücreyi incelemek gerekli ve yeterlidir. Yangı, dejenerasyon, tümör gelişimi bu şekilde açıklanabilir." Virchow, teorisini kendinden önce gelen bilim adamlarının bulgu ve düşüncelerine dayandırmıştır: Robert Hooke 1665'te bitki gözeneklerini gösterip bunlara "hücre" adını vermiştir. Lorenz Oken 19. yüzyılın başında "Bitkiler gibi insan ve hayvan bedenlerinde de bulunan hücrenin yaşamın en küçük birimini oluşturduğu" görüşünü öne sürmüştür. Histolojinin kurucusu Xavier Bichat "Hastalıkların dokuların bozulması sonucunda oluştuğunu" savunmuştur. Zamanının en büyük fizyologlarından biri olan Virchow'un Hocası Johannes Müller (1801-1858) ise yapı ile işlev arasındaki ayrılmaz bağı vurgulamıştır. Virchow'un hücresel patoloji kuramını ortaya koyarken hücrenin inceyapısından ve moleküler yapısından da söz ettiğini bu bilim adamının ileri görüşlülüğünü göstermesi bakımından eklemek gerekir. Alman bilimadamı Julius Cohnheim (1839-1884)Virchow'un öğrencisidir. İltihap patogenezi ve deneysel patoloji alanındaki çalışmalarla iz bırakmıştır. Cohnheim kurbağalardaki deneysel araştırmalarda iltihap bölgesine gelen elemanların kandan taşındığını, doku değişikliğinin, hücreye değil damara yönelik etkilerle oluştuğunu, hücre zedelenmesinin bunun sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Dokuları dondurarak kesmeyi ilk deneyen bilim adamıdır. Virchow'un bir başka öğrencisi Elie Metchnikoff 1845-1916 fagositoz konusundaki çalışmalarıyla 1906 Nobel ödülü alıştır. İlk patoloji kürsüsü Jean Cruveilhier (1791-1873) tarafından Paris'te, 1836'da Hotel Dieu'da kurulmuştur. Dönemin eğitim merkezleri Almanya ve Avusturya, en tanınmış hocaları Müller, Rokitansky, Virchow ve Cohnheim olmuştur. Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken ABD izleyici durumundadır. Welch, Osler, Councilman, Delafield, Flexner gibi başlıca Amerikalı patologlar eğitimlerini Avrupa'da Rokitansky, Virchow ve Cohnheim'in yanında almıştır. Osler, 19. yüzyıl başında yaptığı otopsilerde birçok hastalığı ilk kez tanımlamıştır. Cohnheim'in öğrencisi Henry Welch (1850-1934), ABD'de ilk patoloji kürsüsünü John Hopkins'te kurmuştur.

http://www.biyologlar.com/dunyada-patolojinin-gelisimi

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

LÖKOSİT FORMÜLÜ (PERİFERİK YAYMA)

Gerekli Malzemeler:1-Mikroskop2-Lam3-Lamel4-Lanset, alkol, pamuk5-May-Grünwald, Wright veya Giemsa boyası6-Distile suYayma Preperatının Hazırlanması:a) Lam metodu:1- Lam, alkol ve sıcak su ile yıkanıp kurulanır. Temizlenen lam kirlenmemesi için kenarından tutulur.2- Kan alınacak parmak alkol ile temizlenerek, hafifçe sıkılır. Steril lansetle delinir. Kuru pamukla ilk damla silinir.3- Parmak aşağı doğru çevrilir. Lama değdirmeden mercimek tanesi büyüklüğünde kan damlası lamın bir kenarına alınır.4- İkinci bir lamın kısa kenarı kan damlasına 30⁰ açıyla değdirilir. Kan iki cam arasında ikinci lamın kenarı boyunca yayılana kadar beklenir.5- Üstteki lam ters yönde ve iki lam arası açı değiştirilmeden ileri doğru yavaş ve sabit bir hızla hareket ettirilir. Bu hareketin yavaş yapılması kanın ince yayılmasını sağlar.6- Lamın kenarına kan alınan kişinin adı yazılır ve havada kurutmaya bırakılır.Tekniğe uygun iyi bir yayma yapabilmek için aşağıdaki noktalara dikkat etmek gerekir. Aksi halde basit gibi görünen bu metoda başarı sağlanmaz.1. Yayılan kan damlası büyük ise yayma çok kalın olacaktır ve hücrelerin morfolojik incelemesi mümkün olmayacaktır.2. Kan damlası çok küçük ise yayma gereğinden fazla ince olacaktır.3. Lamları birbirine fazla sürterek yayma yapılmış ise hücreler bu travma ile parçalanır, yaymada fazla miktarda artefakta rastlanır.4. Lamın kenarı düz değil ise yayma esnasında lam üzerine iyice değmez. Alınan yayma yeterli değildir.5. Lamın yeterince temiz olmaması veya yayma esnasında üzerine pudra, su, toz, v.s. dökülmesi yaymanın bozulmasına sebep olur.6. Kan damlası lam üzerine alınır alınmaz yayma yapmalıdır. Gecikirse beyaz kürelerin dağılımı değişir. Büyük lökositler yaymanın ince kenarlarında toplanır. Eritrositlerde rulo teşekkülü, trombositlerin kümeleşmesi görülür.b) Lamel Metodu:1- Lamelin iki ucu başparmak ve işaret parmağı arasında tutulur.2- Küçük bir damla kan lamel üzerine damlatılır.,3- Diğer el ile ikinci bir lamelin iki ucu baş parmak ve işaret parmağı arasında tutulur.4- İkinci lamel birinci lamele temas ettirilir. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi köşeler birbirine değmeyecek şekilde yerleştirilir. Kan damlası iki lamel arasında yayılır.5- Lameller birbiri üzerinden horizontal olarak kaydırılarak çekilir.6- Yayma yapılan yüzler, yukarıda tutulmasına dikkat edilerek lameller havada bir süre kurutulur ve boyamaya hazır hale gelir. Önemli noktalar:1- Parmak ucu veya topuktan kan alınırken cilt lamelle temas etmemelidir.2- Lamele kan alınır alınmaz ikinci lamelle derhal temas ettirilip yayma yapılmalıdır. Lamel üzerinde kanın 3-5 saniye beklemesi trombositlerin ve beyaz kürelerin kümeleşmesine, eritrositlerin rulo yapmasına neden olur.Yayma Preperatının Boyanması:a) Papenheim Metodu İle Boyama:1- Lam yayılmış tarafı üste gelecek şekilde bir küvetin veya cam kabın üzerine yerleştirilmiş iki çubuk üzerine konur.2- Lamın üzeri May-Grünwald boyasıyla örtülür. 3dk. Bekledikten sonra üzerine distile su eklenir. 5dk.sonra dökülerek bol distile suyla yıkanır.3- Giemsa boyası 1ml. suya 1damla şeklinde sulandırılarak preperat üzerine dökülür. 15dk. Sonra boya dökülerek bol distile suyla yıkanır.4- Preperatın altı musluk suyuyla yıkanır ve havada kurutulur.b) Wright Metodu İle Boyama1- Lamın üzerine bütün preperatı kaplayacak şekilde Wright boyası dökülür, 1 dk. bekletilir.2- Wright tampon çözeltisinden veya pH 6,7 olan sudan boyanın damlası kadar damlatılır. 3 dk. bekletilir.3- Karışım dökülür, tampon çözeltiyle yıkanır, havada kurutulur.Periferik Yaymanın İncelenmesi:Yayma incelenirken lamelin üzerine 1 damla sedir yağı damlatılır. İmmersiyon objektifinden incelenir. Preperatta her üç tip kan hücresi de incelenir.1- En çok görülen ve bütün alanı kaplayan hücreler eritrositlerdir. Bikonkav yapıları nedeniyle ortaları daha açık boyanır ve içi boş halkalar şeklinde görülürler. Çekirdekleri yoktur. Ancak ender olarak içinde çekirdek kalıntıları olan eritrositler (retikülosit) görülebilir. Eritrositler boya tutuşlarına göre Hipokrom, Hiperkrom veya normokrom olarak, hücre büyüklüklerine göre Makrosit, Normosit, Mikrosit olarak isimlendirilirler. Eritrositler normal olan bikonkav şekillerinden farklı şekillerde görülebilirler. Aldıkları şekle göre Elipsoid, Sferosit, olarak hücre isimlerini alırlar.Eritrosit yapım bozukluklarında eritrositler görülebilir. Periferik yayma ile eritrositlerin sayısı hesaplanamaz.2- Trombositler diğer hücrelerin arasında küme şeklinde görülür. Farklı sahalarda birkaç trombosit kümesinin görülmesi kabaca trombosit sayısının yeterli olduğunu gösterir. Periferik yaymada trombositler sayılmaz.3- Periferik yaymada incelenen esas hücreler lökositlerdir. Sayım yapılırken preperat yukarı doğru hareket ettirilirken alandaki lökosit tipleri kaydedilir. Alt köşeye ulaşınca preperat yana doğru hafifçe kaydırılacak şekilde oklarla gösterildiği gibi bütün preperat araştırılır. 100 hücre sayılarak hücre tipleri % olarak ifade edilir. Resim 1. Eritrositler A) Yaymanın kalın “baş” kısmında eritrositler üst üste binmiştir. B) Yaymanın eritrosit morfolojisinin incelenmesine uygun orta kısmı. Burada eritrositler tek tek ve birbirlerine değmeden yakın dururlar. Ortalarında hücrenin 1/3 ünü aşmayan soluk bir alan vardır. C) Uç “kuyruk” kısmında ise eritrositler yassılaşmışlardır. Merkezdeki soluk alan kaybolmuştur. Bu iki bölgede (A ve C) eritrosit morfolojisi hakkında sağlıklı bilgi elde edilemez.Şekil :lökosit formül preperatının taranması.Lökositler Granüllü ve Granülsüz Olmak Üzere İkiye Ayrılır:a) Granüllüler (Polinükleer Lökositler):1- Nötrofil (% 55-65)2- Eozinofil (%2-3)3- Bazofil (% 0.5-1)b) Agranülositler (Mononükleer Lökositler):1- Monosit (% 5-6)2- Lenfosit (%25-30)a)Granülositler: Çok çekirdekli (Polinükleer) görünümündedirler. Sitoplazmalarında kum tanesi gibi granüller bulunur. Granüllerin boyama özelliklerine göre gruplandırılır.1- Nötrofiller: Lökositlerin % 55-65’ini oluştururlar. 12-15 μm çapındadırlar. Nukleusları ince kromatin iplikleri ile bağlanan 3-5 lob (genellikle 3 lob) içerir. Sitoplazmalarında çok ince toz şeklinde granüleri bulunur. Bu çok ince granüller hem asit hem baz boyalarla boyandıkları için pembe-mavi homojen görünümdedirler.Resim 2. Nötrofil parçalılar (A B) Çekirdeklerindeki lob sayısı beşten az olan olgun nötrofil parçalılar. C) Çekirdekte henüz loblaşmanın başlamadığı nötrofil çomak evresi. Bu genç hücreler arttığında “sola kayma” dan söz edilir. D) Çekirdeği beşten fazla loblu (hipersegmente) parçalı. Çoğaldıklarında “sağa kayma” dan söz edilir. E) Sitoplazmada toksik granülasyon. F) Kadınlarda iki X kromozomuna tekabül eden davul tokmağı şeklindeki çekirdek çıkıntısı (Barr cisimciği).Bazı nötrofillerin nükleusları loblara ayrılmamıştır. “C” veya “S” şeklinde olabilirler. Bu hücreler nötrofillerin genç şekilleridir. Çomak veya Stab olarak isimlendirilirler. Çomakların oranı normalde %5’i geçmez.Nötrofil yapımı çok arttığı zaman genç hücrelerin oranı artar. Buna “Sola Kayma” denir.Sola kayma enfeksiyonun şiddeti hakkında fikir verir. Nükleus loblarının sayısının 5t’en fazla olmasına “hiper segmentasyon”denir. Bu durum genellikle yaşlı nötrofillerde görülür. Hiper segmentasyonun artmasına “sağa kayma” denir. Çok ağır enfeksiyonlarda aşırı lökositoz ile birlikte, ancak kemik iliğinde görülen hücrelerin de kanda görülmesine “lökomoid reaksiyon” denir.Kanda nötrofil sayısının artmasına nötrofili, azalmasına nötropeni denir.Nötrofili sebepleri:a) Fizyolojik sebepler:1 Egzersiz2 Sempatik aktivasyon.b) Patolojik Sebepler:1- Travmalar2- Kanamalar3- Tümörler (Özellikle Hodgkin Lenfoma)4- Enfeksiyonlar (Akut enfeksiyonlar, lokal enfeksiyonlar, sepsis)5- Yabancı protein girişi.6- Zehirlenmeler7- Operasyonlar8- Myokard enfarktüs9- Akciğer enfarktüsü10- Yanıklar11- Akut hemoliz sonrası12- Kolljen doku hastalıkları (SLE, PAN)13- Akut böbrek yetmezliği14- Myeloproliferatif hastalıklar15- Kortizon tedavisi16- Fulminan hepatit17- Eklampsi18- Diabetik asidoz19- Dehidratasyon2. Eozinofiller (=Asidofil Granulosit) : Lökositlerin %2-3’ünü oluştururlar. 12-15 μm çapındadırlar. Nükleusları genellikle 2-3 lobludur. Lobların duruş şeklinden dolayı çekirdekleri Heybe veya Gözlük şekline benzetilir. Sitoplazmaları iri kırmızı-pembe granüllerle doludur.Eozinofil sayısının artmasına Eozinofili denir.Resim 3. Eozinofil parçalılar. A, B, C) Normal eozinofillerde, çekirdek genellikle iki lobludur. Koyu portakal sarısı boyanan granüller çekirdeği örtmez. D, E, F) Bazofil parçalılar. Siyaha yakın koyu mavi boyanan bazofil granüller genellikle çekirdeği de örttüğünden çekirdek yapısı iyi seçilemez.Eozinofili nedenleri:1- Paraziter hastalıklar (barsak kurtları, kist hidatik, trişinozis.)2- Alerjik durumlar (ürtiker, bronşiyel astım, alerjik rinit, anaflaksi, anjiyonörotik ödem.)3- Deri hastalıkları (psoriazis, egzema)4- Malign tümörler (Hodgkin hastalığı, myeloproliferatif hastalıklar, splenektomi sonrası, ışın tedavisi sonrası)3. Bazofiller: Lökositlerin %0,5-1’ini oluştururlar. 14-16 μm çapındadırlar. Preperatlarda bulunmaları oldukça güçtür. İri granülleri yüzünden nükleusları zor görülür. Bazofil artışına Bazofili denir.b) Agranülositler: sitoplazmalarında granül yoktur. Çekirdekleri iri ve tek parçalıdır.1. Lenfositler: Lökositlerin % 25-30’unu oluşturur. Çapları 6-8 μm arasında olanlar küçük lenfositlerdir. Kanda az sayıda çapları 18 μm’ye ulaşabilen orta boy ve büyük boy lenfosit grupları bulunur.Nükleusları tek parça, yuvarlak, çok koyu mavi ve sitoplazmanın bir kenarına itilmiş durumdadır. Küçük lenfositlerin sitoplazmaları çok daha azdır. Çekirdeğin etrafında hilal şeklinde görülür. Artışına Lenfositoz denir. Lenfositoz sebepleri:1- Kronik enfeksiyonlar2- Viral enfeksiyonlar3- Lösemi4- Non Hodgkin Lenfoma5- Hipertiroidi6- Addison hastalığı7- Hipopitütiarizm 2. Monositler: lökositlerin %5-6’sını oluştururlar. Çaplan 12-20 um arasıdadır. Periferik kandakien büyük hücrelerdir Nükleusları kırmızı-mor renkte, yuvarlak, oval, badem veya fasulye şeklinde olabilir. Sitoplazmaları geniştir. Gri-mavi veya pembe mor renkli olabilir. Monositler çevre kanının en büyük hücreleridir (15 – 22 μm). Çekirdek çeşitli şekillerde (yuvarlak, oval, böbrek, at nalı şeklinde ya da loblu) olabilir. Çekirdek kromatini gevşek bir yapıya sahiptir. Gevşek bırakılmış bir yün çilesine benzetilir. Açık mavi ya da kül renginde boyanan sitoplazmada - özellikle EDTA’lı kandan hazırlanan yaymalarda - vaküollere sık rastlanır. Sitoplazmada ince azürofil granüller bulunabilir. Monositoz sebepleri: 1- Kronik bakteriyel enfeksiyonlar (tüberküloz, bruselloz, subakut bakteriyel endokardit) 2- Akut enfeksiyonların nekahat dönemi. 3- Sıtma 4- Kala azar 5- Tifüs 6- Hodgkin hastalığı 7- Ulserotif kolit 8- Regional Enterit (Crohn Hastalığı) 9- Kollogen doku hastalıklan 10- Lösemi   KONU İLE İLGİLİ PDF DOSYASINI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ. KAYNAK: www.labderoda.org

http://www.biyologlar.com/lokosit-formulu-periferik-yayma

Patolojinin Tarihçesi

İlk çağlarda; hastalıkların tanrıların insanları cezalandırmak için kullandıkları bir araç olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir günahın, suçun cezasıydı. Bu inanç, din adamlarının etkinliğini ve gücünü de artırıyordu. Batı Anadolu ağırlıklı eski Yunan uygarlığında ve sonraları ibni Sina'nın yaklaşımlarında, hastalıklar ile tanrı(lar) arasındaki bağı koparma çabaları olmuştur. Atardamarlarda hava değil, kan bulunduğunun anlaşılması bile, insanlık tarihinin yakın dönemlerindedir (Galen, MS 200). Orta çağ boyunca Avrupa'da hastalıkların içsel ve dışsal nedenleri olduğu yönünde (ilahi olmayan) düşünceler ortaya atılmış ve böyle düşünenler genellikle bundan zarar görmüşlerdir! Rönesans ile birlikte, hastalıklar konusunda fiziksel neden-sonuç ilişkileri gündeme gelmiş, salgın hastalıklardan insandan insana geçen etkenlerin sorumlu olabileceği gibi görüşler "gözleme dayanarak" ortaya atılmıştır. Dolayısıyla, "gözlem"in hastalıkları anlama açısından önem kazanması ve bugün anladığımıza yakın anlamda patolojik incelemeler yapılması rönesans ile başlar. Eski Mısır uygarlığında da "haruspex" isimli saray görevlilerinin belli hayvanların organlarını kesip inceledikleri bilinmektedir. Özellikle karaciğerin kesit yüzünü değerlendiren "haruspex"leri ilk patologlar olarak görmek mümkün olabilir. Ancak, "haruspex"lerin (sözcük anlamı:kâhin)incelemeleri o karaciğerde ne olduğunu açıklamayı değil, uğruna bir hayvanın karaciğeri çıkarılan kişinin geleceğinin ne olduğunu tahmin etmeyi amaçlıyordu! Patologluk, bu falcılık yönünü zamanla kaybetmiştir!. Patolojinin büyükbabası olarak kabul edilebilecek kişi, Padua Üniversitesi anatomi profesörü Giovanni Battista Morgagni'dir (1682-1771 veya 1777). Morgagni'nin 1761'de yayımladığı kendi yaptığı 700 otopsiyi anlattığı kitabı bir dönüm noktasıdır. Bundan sonraki dönemde "etiyoloji", "lezyon" ve "semptom" arasında ilişki kurularak bugün bildiğimize yakın, tanrısal yönü olmayan, bir "hastalık" kavramı oluşmuştur. Bu dönemde Bichat, Laennec, Dupuytren, Hodgkin, Addison, Paget, Rokitansky gibi adları bugün de yaşayan hekimler, patoloji bilgisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Giovanni Baptista Morgagni (1682-1771), Valsalva'nın öğrencisidir. İtalya'da Padua Üniversitesinde 50 yıldan uzun süre görev yapmış ünlü bir hekim olan Morgagni, 1761 yılında, 80 yaşındayken De Sedibus adlı kitabını yayımlamış ve burada 700'den fazla olguda klinik bulgular ile otopsi bulgularını karşılaştırmıştır. Tanımladıkları arasında; mitral darlığı, endokardit, angina pektoris, siroz, spina bifida, patent duktus arteriosus, foramen ovale bulunmaktadır. Kolposkobu bulan, parasentezi ilk gerçekleştiren hekimdir. İnsan ve hayvanların aynı mikroskobik yapıtaşlarından (hücrelerden) yapıldığını ilk kez söyleyen, histolojinin babası olarak kabul edilen Theodor Schwann (1810-1882) da böyledir. Patolojinin 1980'lere kadar kullanılmakta olan yaklaşımlarının hemen tümünün kaynağı olarak "hücresel patoloji"nin kurucusu Rudolph Ludwig Karl Virchow gösterilmektedir. Histopatolojik incelemeye dayanan bu yaklaşımda "hücre"; yaşamı, hastalıkları ve ölümü açıklamaya yönelik tüm çabaların odak noktasını oluşturur. Virchow, hastalıklı hücrelerin de sağlam hücrelerden oluştuğunu vurgulayan ilk bilim adamıdır. Rudolph Ludwig Karl Virchow (1821-1902), günümüzdeki anlamı ile patolojinin babası olarak kabul edilir. Mikroskobun hastalıkların tanısında etkin biçimde kullanımını savunmuştur. Döneminin pek çok ünlü hekimi (Rokitansky dahil), mikroskobik incelemenin önemine inanmıyor ve bu yaklaşımı küçümsüyorlardı. Virchow; tromboz, atrofi, hiperplazi ve iskemi terimlerini ilk kez kullanmış, pek çok hastalığı bu gün bildiğimiz biçimleriyle ilk kez tanımlamıştır. Yaşadığı dönem için devrim niteliğinde olan -hemen tümünde haklı olduğu zamanla anlaşılan- görüşleri nedeniyle zorluklarla karşılaşmıştır. Daha 30 yaşına gelmeden fibrinojen, lökositoz ve lökemiyi tanımlamış; yerel lezyonlara cerrahi girişim yapılmasının anlamsız olduğunu düşünenlere karşı çıkmıştır. İnfarktüs, amiloid, kalsifikasyon ilk kez Virchow tarafından doğru biçimde açıklanmıştır. Lösin ve tirozin amino asitleri Virchow tarafından tanımlanmıştır. Her hücrenin bir hücreden meydana gelmesi gerektiğini (omnis cellula a cellula) yüksek sesle ve inatla söyleyen ilk doktordur. (Bu görüş, o zamanlar çoğunluk tarafından gülünç bulunuyordu). Art arda verdiği 20 konferansın ardından 1858'de yayımlanan Fizyolojik ve Patolojik Histolojiye Dayanan Hücresel Patoloji kitabı, hastalıkların mikroskobik incelenmesi yaklaşımının temeli olarak kabul edilir. Anatomik patolojinin tıp fakültelerinde zorunlu bir ders olarak kabul edilmesi de Virchow sayesindedir. Politik radikalliği ile de bilinen Virchow'un 2000 kadar makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Günümüzde, moleküler yöntemlerin gelişmesi ile bu tür yöntemler de patolojik incelemelerde gittikçe artan biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Bunlar arasında, DNA başta olmak üzere, "genetik materyal" ile ilgili olanların önemi özellikle artmaktadır. Ülkemizde patoloji, Osmanlı döneminin tek tıp fakültesi olan askeri tıp fakültesinde (Gülhane) Alman bilim adamları tarafından ilk kez uygulanmıştır. Dolayısıyla, Patoloji Türkiye'ye Gülhane ile gelmiştir. İlk Türk patologlarının tümü askerdir. Ülkemizde patolojinin kısa bir tarihi bu konuda daha fazla bilgi edinmenizi sağlayabilir. Tıp eğitiminde patolojinin yeri Günümüzde tıp fakültesi düzeyindeki bütün okullarda patoloji en ağırlıklı derslerden biri olarak okutulmakta ve ders saati sayısının çokluğu açısından da pek çok kurumda ilk sırayı almaktadır. Bu dersler bir veya iki seneye yayılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde de, yalnızca 'ders anlatma' yolu ile öğretim pek çok kurumda neredeyse tümüyle ortadan kalkmakta olmasına rağmen, öğrencinin başarısının değerlendirilmesinde patoloji bilgisinin ölçülmesi önemini korumaktadır. Patoloji öğretiminden beklenen; öğrencinin hastalıklı doku ve organları inceleyerek, neden (etiyoloji) ve sonuç (hastalık bulguları) arasındaki bağlantıları kavrayabilmesini sağlamaktır. Patoloji eğitimi, hastalıklar bilgisine görsel bir boyut kattığı için, öğrenilenlerin daha anlaşılır ve kalıcı olmasını sağlama açısından önemlidir. Bu yönleriyle patoloji, 'temel' bir tıp dalıdır. Patolojide öğrenilenler, hemen tüm klinik dallarda o dala özgü bilgilerin öğrenilmesini kolaylaştırır. Tıp pratiğinde patolojinin yeri ve patoloji uzmanının işlevleri Patolog, hemen yalnızca yataklı sağlık kurumlarında hizmet veren, hem cerrahi hem dahili bilim dalları ve servisler ile ilişkili bir uzmandır. Patolog, aşağıda ayrıntılı olarak sıralanan işlevleri yerine getirirken özel laboratuar yöntemlerinden sürekli olarak yararlanır; bu açıdan patoloji bir 'laboratuar' bilim dalı olarak görülebilir. Ülkemizdeki akademik uygulamalarda ise patoloji, 'cerrahi' bilim dalları arasında yer alır. Tıp Fakültelerinde Patoloji Anabilim Dalı, idari açıdan Cerrahi Tıp Bilimleri Bölüm Başkanlığı'na bağlıdır. Tanı: Patologdan en çok beklenen, hastalıklı olduğu düşünülen doku ve organları inceleyerek hastaya belli bir hastalık tanısı koyması veya konulmuş olan bir tanının doğruluğunu değerlendirmesidir. Doku ve organlar vücuttan değişik biçimlerde alınır ve patoloğun incelemesine sunulurlar. (Örnekler: Lenf düğümü biyopsisi ile lenfoma adlı kötü huylu tümörün tanısının konulması; endoskobik yolla alınmış bir mide biyopsisi örneğinde gastrit mi, peptik ülser mi, kanser mi bulunduğunun saptanması...) Tedavi: Patolog, koyduğu tanıyla tedavinin biçimini belirleyebilir.(Örnek: Lenf düğümü biyopsisinde tüberküloz tanısı anti tüberküloz ilaçların, lenfoma tanısı ise antineoplastik ilaçların kullanılacağını belirler). Gittikçe daha yaygınlaşan bir diğer işlev ise, dokuda tedavinin yol açtığı değişikliklerin incelenmesiyle tedavinin etkinlik derecesinin belirlenmesidir. Bu uygulama, hastalığın gidişi konusunda tahmin yapmaya da olanak verir. (Örnek: Kemoterapiden sonra osteosarkoma dokusunun tümüyle ortadan kalkmış olması hastanın kullanılmış olan ilaçlardan yararlandığını gösteren bir bulgudur). Transplantasyon uygulamalarının yaygınlaşmasıyla, patologların transplante edilecek organı transplantasyondan önce ve sonra incelemeleri istenmektedir. Bir organın transplantasyona uygun olup olmadığı hemen yalnızca patolojik inceleme ile belirlenebilir. Fonksiyonları bozulmaya yüz tutan transplante bir organdaki sorunlar da patolojik inceleme yapılmadan tam olarak anlaşılamaz. Bulunacak çözüm yolları patolojik inceleme ile belirlenir. Patologların hastaların tedavisindeki rolü, her zaman dolaylıdır. Tarama: Görülme sıklığı yüksek olan hastalıkların belirgin bozukluklara yol açmadan saptanabilmesi için, risk altındaki kişilerin olabildiğince kolay ve ucuz yollarla incelenmesi anlamında kullanılır. Patoloji pratiğinde bu, ya kendiliğinden dökülen veya küçük bir travmayla dökülmesi sağlanabilen hücrelerin (doku veya organ değil !) incelenmesiyle (sitolojik inceleme) yapılır. (Örnek: Yakınması olmayan orta yaşlı bir kadın hastada tarama amacıyla yapılan vaginal yaymada normal olmayan hücrelerin saptanması ve çok kötü gidişli olabilecek bir tümörün henüz gelişme sürecindeyken yok edilebilmesinin sağlanması). Öte yandan, sitolojik yöntemlerin önemli bir kısmı "tarama" değil "tanı" amaçlıdır. Bunların kullanım alanı hızla genişlemektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ülkemizde de böyle sitolojik incelemeler patoloji uzmanları tarafından yapılmaktadır. Otopsi: Tıp eğitiminin en önemli öğelerinden biri olan otopsi, öğrencilere ve doktorlara derslerin ve kitapların sağlayabileceğinin çok ötesinde yarar sağlayan bir eğitim yöntemidir. Tıp teknolojisinin ve buna dayalı tanı/tedavi yöntemlerinin çok gelişmiş olduğu ülkelerde bile hastanede ölen hastaların otopsilerinde, hasta yaşarken tanısı konulamamış pek çok hastalık saptanmaktadır. Bunların bazıları, hastanın tedavi biçiminin değiştirilmesini gerektirebilecek niteliktedir. (Örnek: Metabolik hastalığı olduğu düşünülen bir olguda kötü huylu tümör saptanması). Kitap sayfalarında kalan veya ezberlenen bilgilerin morfolojik karşılıklarının görülmesi, edinilen bilgilerin özümlenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle, bir doktorun otopsi eğitimi olmadan yetişmesi bağışlanamaz bir eksikliktir. Çoğu patoloji anabilim Dalında yılda 1-2 tıbbi otopsi bile yapılmamaktadır. Bu sayı kabul edilemeyecek kadar düşüktür. Patolojik yöntem ve yaklaşımlar Patolojinin bir tıp dalı olarak yöntemleri ve işleyişi diğer dallardan kısmen farklıdır. Klinik bir dal olmamasına rağmen, patoloji, çoğu kez klinik çalışmaların ya içinde yer alır veya çalışmalarından elde ettiği verilerle hastaların tanı ve tedavilerine doğrudan katkılarda bulunur. Patolojinin çalışma alanı hastalıklı organ ve dokuların incelenmesiyle sınırlı değildir. Deneysel, teorik ve teknik pek çok konuda patolojik çalışmalar yapılmaktadır. Patolojik inceleme ve çalışmalar ancak yeterli anatomi, histoloji ve fizyoloji bilgisine sahip kişilerce yürütülebilir. Patolog, ilgili uzmanların bulunabildiği akademik ortamlar dışında, çoğu kez bu konulardaki klinik soruları en kolay cevaplayabilecek kişi konumundadır. Bir hastanenin işleyişi içinde patoloji bölümünün katkısı; hastalardan tarama veya tanı amacıyla hücre/doku örneklerinin alınmasıyla veya organların çıkarılmasıyla başlar. Bu örneklerin önce dış görünümleri (makroskobi) değerlendirilir ve mikroskop altında incelenmesi gerekli görülen kısımlar seçilerek ayrılır. Patolojik incelemenin en kritik ve en çok deneyim gerektiren aşamasının bu olduğu kabul edilebilir. Patolojiyi en iyi yansıttığı düşünülen kısımlar örneklenip, çok ince (4-5 mikron kalınlıkta) kesitlerin alınabilmesine olanak verecek işlemlerden (doku takibi) geçirilir ve hazırlanan kesitler rutin olarak "hematoksilen-eosin" yöntemiyle boyanır. (Hücre çekirdekleri mavi, sitoplazmalar kırmızı boyanır). Daha sonra, bu boyanmış kesitlerin ışık mikroskobunda incelenmesiyle morfolojik bir değerlendirme yapılır. Bu değerlendirmenin birtakım kuralları olmakla birlikte, temelde, morfolojik incelemeler subjektiftir. Bu subjektifliğin asıl nedeni, canlı organizmaların özellikleri için 'normal'in kesin sınırlı olarak tanımlanamamasıdır. (Normal saç rengi nedir? Normal boy kaç santimetredir?) Dolayısıyla; belli bir organ veya hücrenin görünümünün normalden ne kadar sapmış olduğu sorusunun yanıtı, kaçınılmaz olarak kişisel ve subjektiftir. Patolojik incelemenin sonuçta subjektif olması, onun kuralları ve sistematiği olmasına engel değildir. Tıbbi bir değerlendirmenin işe yararlılığının ve güvenilirliğinin ölçüsü, hastanın tanı ve tedavisine yapılan katkıdır. Bir dokudaki bütün atomların adlarını ve miktarlarını objektif, bilimsel (ve pahalı!) yollarla saptamak mümkündür ancak, bunun bir lenfoma olgusunun tanı ve tedavisine katkısı yoktur! Subjektif morfolojik değerlendirme, patoloğun tanıya ulaşmada kullandığı yollardan yalnızca birisidir. Patolog, yeri geldiğinde biyokimyasal, farmakolojik, mikrobiyolojik, genetik, moleküler biyolojik verileri kullanabilir; özel yöntem ve düzeneklerin yardımıyla dokular üzerinde nitel (kalitatif ) veya nicel (kantitatif) incelemeler yapabilir. Bunlar arasında histokimya, immunohistokimya, in situ hibridizasyon, DNA sitometrisi, digital görüntü analizi gibi yöntemler sayılabilir. Bu yöntemlerin hemen tümü, GATA Patoloji Anabilim Dalı'nda da kullanılmaktadır. Ülkemizde patolojik değerlendirmelerin objektif, ölçülebilir, yinelenebilir biçimde yapılmasına olanak veren ilk Nicel Patoloji Laboratuvarı Gülhane'dedir. Patoloğun en sık kullandığı düzenek ışık mikroskobudur. Işık mikroskobu ile sağlanabilecek büyültme yaklaşık x 1000 ile sınırlıdır ve görünür ışığın dalga boyundan kaynaklanan bu sınırın teknolojik ilerleme ile aşılması mümkün değildir. Laser, X ışını, ultrasound kullanarak veya digital yöntemlerle değişik mikroskoplar yapılmakta ve bunların kendilerine özgü kullanım alanları bulunmaktadır. Günümüzde, tek tek atomların görüntülenmesine izin veren özel mikroskoplar (scanning tunneling microscope) bile geliştirilmiştir. 'Elektronmikroskop' ise, temel olarak "tarayıcı" (scanning) ve "geçişimsel" (transmission) adlı iki biçimde kullanılmaktadır. Bunların ilki, çok çarpıcı "üç boyutlu" görüntüler sağlayabilmesine rağmen, dar bir kullanım alanına sahiptir ve sık görülen hastalıkların tanısında hemen hemen hiç rolü yoktur. "Transmission" elektronmikroskopi ise daha çok araştırma amacıyla kullanılmakta, nadiren tanısal açıdan da gerekli olabilmektedir. Bu mikroskopların büyültme gücü ışık mikroskobundan yüzlerce kere fazladır. Ancak, büyültme ne kadar fazlaysa tanının o kadar kolay ve doğru olacağını düşünmek yanlış olur. Her inceleme yönteminin olduğu gibi, elektron mikroskobinin de kendine özgü bir kullanım alanı vardır. Önünüzdeki sayfayı okumak için bir dürbün veya teleskop kullanmaya çalışırsanız, elektron mikroskobunun ne zaman işe yarayabileceği konusunda sağlıklı bir görüşe ulaşabilirsiniz! Çok pahalı ve emek-yoğun olan elektronmikroskopla rın yerine (onlardan çok daha ucuz olmayan!) "lazer taramalı konfokal mikroskoplar" da kullanılmaya başlanmıştır. Işık kaynağı lazer olan bu mikroskoplarda büyültme elektronmikroskopla rdakine yakındır. Lazer taramalı konfokal mikroskopları özel yapan, kesit kalınlığından etkilenmemeleri, daha az emek-yoğun olmaları ve sağladıkları verilerin tümüyle digital olmasıdır. Bu sayede hiçbir boya maddesi kullanmadan hücre organellerini değişik renklerde göstermek ve üç boyutlu görüntüler elde etmek mümkün olmaktadır. Bu mikroskopların henüz rutin patolojik incelemede yeri yoktur. Patoloji; doku kültürü, in situ hibridizasyon, immunohistokimya, akım sitometrisi, digital görüntü analizi gibi daha pek çok yöntemi tanısal veya araştırma amaçlı olarak kullanır. Bunların kullanımı gittikçe artmakta ve patolojik incelemede morfolojinin rolü yıldan yıla azalmaktadır. Bu, Virchow ekolünün yerini artık moleküler yaklaşımların almakta olduğunun göstergesidir; buna göre, hastalıkların değerlendirileceği temel birimler artık "hücre altı" yapılardır... Patolog, yukarıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile yaptığı incelemesinin sonunda bir rapor düzenler. Bu rapor yalnızca bir tanı içerebileceği gibi, bir ayırıcı tanı veya öneriler listesi biçiminde de olabilir. Patolog, tıbbi konsültasyon ve danışma mekanizmasının bir parçasıdır; bu nedenle, bir hasta ile ilgili düşüncesi sorulduğunda (kendisine organ veya doku örneği gönderildiğinde) bütün klinik bulgular ve değerlendirmelerden haberdar edilmelidir. Patologdan herhangi bir hastanın herhangi bir yerinden alınmış herhangi bir örneğe tanı koymasını istemek, bir doktorun ellerini, gözlerini bağlayıp kulaklarını tıkayarak bir hastaya tanı koymasını ve onu tedavi etmesini istemekten farksızdır. Patolojik incelemenin en çok bilinen yolu 'sorular zinciri'dir. Bu yol, özellikle patolojik inceleme yöntemleri konusunda kısıtlı bilgi ve deneyimi olanlar tarafından izlenir. Deneyim arttıkça, tanı adeta otomatikleşir ve tanılar milisaniyelerle belirtilen süreler içinde konulabilir. Sorular zincirine (basitleştirilmiş) bir örnek: Sıra Soru Karşılık 1 Bu bir lenf düğümü mü? Evet 2 Bu görünüm normal mi? Hayır 3 Burada olmaması gereken türde hücreler var mı? Hayır 4 Hücrelerin birbirine oranı değişmiş mi? Evet 5 Hücreler atipik mi? Evet 6 Bu bir lenfoma mı? Evet Yukarıdaki sıra ile yapılan bir akıl yürütme sonucunda ulaşılan tanı lenfoma olacaktır. Yukarıdaki tabloda anlatılan, öğrencilerin laboratuar çalışmaları sırasında inceleyecekleri bütün hematoksilen-eosin boyalı kesitler (preparatlar) karşısında izlemeleri gereken yoldur. Örnek: Bu appendiks vermiformis mi ? 'evet' ; mukozada ülserasyon var mı? 'evet' ; düz kas tabakasında nötrofil lökosit infiltrasyonu görülüyor mu? 'evet' ; tanı: akut appendisit. Deneyimli patologlar sorular zincirine ek olarak "patern (örnek, model, biçim) tanıma" yöntemini de (çoğu kez farkında olmadan) kullanırlar. Bu yöntem, patoloğun mikroskoptaki görüntü ile karşılaştığı anda lezyona tanı koyması biçiminde özetlenebilir. Saptanan görüntü ile o patoloğun daha önce karşılaştığı ve adını bildiği bir görüntü arasında yeterli derecede benzerlik varsa, bu süreç çok kısa süre içinde tanı ile sonlanır. "Cognitive" (bilişsel) psikolojinin alanına giren bu çok karmaşık ve ilgi çekici sürecin ayrıntıları bilinmemektedir. Rutin histopatolojik uygulamalar Tespit (fiksasyon) Dokular insan vücudundan ayrıldıkları anda canlıdırlar ve taşıdıkları hastalığın (varsa) morfolojik bulgularını sergilerler. Tespit, dokuların o andaki görünümünün ısı, nem ve enzimlerin etkisiyle değişmesini, bozulmasını önlemek amacıyla yapılır. Tespit edilmeyen dokulardaki hücreler bir süre sonra bakterilerin ve içerdikleri sindirici enzimlerin etkisiyle otolize uğrar, morfolojik özelliklerini yitirir ve tanısal amaçlı incelemelerde kullanılamayacak duruma gelirler. Tespit işlemi için genellikle özel sıvılar kullanılır. Doku ve organlar kendi hacimlerinin 10-20 katı kadar tespit sıvısı içine bırakılırlar. Patolojide rutin amaçlar için en yaygın olarak kullanılan tespit sıvısı formalindir. Bu, seyreltik bir formaldehit (H-CHO) solüsyonudur. Tespit işlemi dokunun türü ve kalınlığına göre birkaç saat (karaciğer iğne biyopsisi) ile birkaç hafta (beyin) arasında değişen sürelerde olabilir. Yüzde seksenlik etil alkol, Bouin solüsyonu, Zenker solüsyonu, B5 solüsyonu, Carnoy solüsyonu ve glutaraldehit gibi başka tespit sıvıları da yeri geldikçe kullanılabilir. Sitolojik örneklerin havada kurutulmaları veya ısıtılmaları da tespit yöntemleri arasındadır. Bu tür tespit yöntemlerine daha çok hematolojik ve mikrobiyolojik boyalar kullanılacaksa başvurulur. Takip (doku işleme) Tespitten sonraki aşamaların hemen hepsi otomatik makinelerde yapılabilir. İlk aşama, çoğunluğu sudan oluşan tespit sıvısının ve dokunun kendisinin başlangıçta içerdikleri suyun uzaklaştırılmasıdır (dehidratasyon). Bu, dokunun sertleşmesine yardım eder. Sert dokuların sonraki aşamalarda çok ince kesilebilmesi mümkün olur. (Bayat ekmekle taze ekmeğin kesilmeleri arasındaki fark gibi). Alkol, dokunun kırılganlığını artıran bir maddedir. Onun da ksilol yardımıyla ortamdan uzaklaştırılması gerekir. Daha sonra da, dokuda başlangıçta su içeren, sonra sırasıyla alkolle ve ksilolle infiltre olan aralıklara ısıtılarak sıvılaştırılmış parafinin girmesi sağlanır. Kullanılan parafin oda sıcaklığında katılaşır. Takibe alınan bütün örnekler numaralanır. Bu numaralar sonraki bütün aşamalarda dokuların üzerinde, bloklarda, preparatlarda ve raporlarda yer alır. Takip işlemleri, oda sıcaklığı ile 60 C arasındaki sıcaklıklarda yapılır. Negatif basınç (vakum) uygulanması ile, dokuların daha iyi ve daha kısa sürede işlenmeleri sağlanabilir. Ayrıca, özel mikrodalga fırınlar kullanılarak, normal olarak 8-16 saat süren bu işlemlerin süresini belirgin olarak kısaltmak ve 2 saatin altına indirmek mümkündür. Otomatik doku işleme aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Formalin (3 saat), alkoller (4 saat), aseton (30 dakika), ksilol (1,5 saat), parafin (2 saat). Program, akşam başlatılmakta; sabah, dokular bloklanmaya hazır olmaktaBloklama Parafinle infiltre edilmiş dokular, dikdörtgen prizma biçimindeki kalıplara konulur ve üzerlerine ısıtılmış parafinin dökülüp soğutulmasıyla bloklar elde edilir. Bu durumdaki dokuların çok ince kesilebilmeleri mümkün olu Kesme Parafin bloklar; "mikrotom" adlı aygıt ile istenilen kalınlıkta (genellikle 4-5 mikron) kesilir, kesitler ılık su banyosuna, oradan da lamlar üzerine alınırlar. Bu kesitler önce ısıtılıp sonra bir solvent olan ksilole konularak deparafinize edilir, daha sonra da giderek daha sulu hale gelen alkollerden geçirilerek hidrate edilir ve istenilen boyanın uygulanmasına geçilir. Sayfa başına dön! Boyama Rutin olarak kullanılan boya hematoksilen (mavi) ve eosindir (kırmızı). Kısaca "HE" veya "H&E" denilir. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program şöyledir: Ksiloller (6 dakika), alkoller (3 dakika), su (2 dakika), hematoksilen (6 dakika), su (1 dakika), asit-alkol (10 saniye), su (1 dakika), amonyak (5 saniye), su (1 dakika), eozin (45 saniye), su (1 dakika), alkoller (1 dakika), ksiloller (5 dakika). "Frozen section" ve intraoperatif konsültasyon Yukarıdaki rutin histopatolojik işlemlerin sağlıklı olarak yapılabilmesi için en az 10-15 saatlik bir süreye (mikrodalgalı yöntemler dışında) gereksinme vardır. Bu da, rutin patolojik incelemeye alınan bir örneğin tanısının en iyi olasılıkla ancak bir gün sonra verilebileceği anlamına gelir. Oysa, ameliyat sırasında hastada ameliyatın gidişini değiştirebilecek bir durumla karşılaşıldığında, dakikalar içinde verilecek bir tanıya gereksinme duyulabilir. Hastanın anestezi alma süresini uzatmamaya ve yeniden ameliyata alınmasına engel olmaya yönelik bir uygulama olarak "frozen section"a (dondurarak kesme) büyük hastanelerde sıkça başvurulur. Bu yöntem, dokuların istenilen incelikte kesilebilmeleri için dondurulmaları temeline dayanır. Özel bir aygıt ("cryotome") yardımıyla dokular -20 C sıcaklıkta kesilir ve hazırlanan kesitler hızlandırılmış yöntemle boyanırlar. Patolog, bu kesitleri inceleyerek vardığı sonucu ameliyatı yapan cerraha bildirir. Bütün bu işlemler, ameliyathaneye komşu bir patoloji bölümünde yapıldığında, 10-15 dakika kadar sürer. Bazı patoloji bölümlerinin ameliyathane içinde bu amaçla çalışan bir birimi bulunmaktadır. Dondurarak kesme yöntemiyle hazırlanan kesitlerin değerlendirilmesi güçtür ve bu işlem ancak deneyimli patologlar tarafından yapılabilir. Cerrahlar patologlardan "intraoperatif histolojik inceleme" istediklerinde, bu isteklerini mümkünse operasyondan önce, değilse operasyon sırasında ve hasta hakkındaki tüm önemli bilgileri sunarak iletmelidirler. İletişim eksikliği, intraoperatif histolojik incelemeden istenilen verimin alınmasını engeller ve bu uygulamanın hastaya zarar vermesine bile yol açabilir. Sitolojik yöntemler Dokuların insan vücudundan hiç can yakmadan alınması mümkün değil gibidir. Hastalar, seçme şansları olduğunda, tanılarının canları yakılmadan konulmasını tercih ederler. Gelişmiş ülkelerde hastaların bilinçlenmesine ve tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak, doku almadan da morfolojik değerlendirme yapılabilmesini sağlayan yöntemler hızla yaygınlaşmaktadır. Romanyalı Dr. Aurel Babes tarafından 1927'de ilk kez bildirilen, 1950'lerde George Papanicolaou tarafından yaygınlaştırılan 'servikovaginal yayma' yöntemiyle, uterus boynundan (cervix uteri) kendiliğinden dökülen hücrelerin morfolojik olarak incelenmesiyle, bir kanserin daha klinik bulgu vermeden yakalanabileceği ilk kez ve kesin olarak gösterilmiştir. Bu yöntemin uygulanması sayesinde, bugün kadınların serviks kanserinden ölmelerine seyrek rastlanmakta ve çoğu kanser daha oluşma aşamasındayken tam olarak çıkarılabilmektedir. Kapladıkları yüzeyden dökülen hücrelerin sitolojik olarak incelenmelerine 'eksfolyatif sitoloji' denilmektedir. (Servikovaginal yayma ve idrar sitolojisi gibi). Ayrıca, bu yöntemle birlikte veya ondan ayrı olarak, deri ve mukozayı kazıyarak hücre elde etmek mümkündür (kazıma yöntemi). Gittikçe yaygınlaşmakta olan 'aspirasyon sitolojisi' yöntemi ise, ulaşabileceği doku ve organların hemen hemen sınırsız olmasıyla diğer bütün sitolojik yöntemlerden ayrılmaktadır. Bu yöntemle, palpe edilebilen bütün organlardaki lezyonlara anesteziye ve özel aletlere gerek duyulmadan ince (dar çaplı) bir enjeksiyon iğnesiyle girilmekte ve aspire edilen hücreler lamlara yayılmaktadır. Derindeki organlara da ultrasound veya bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri eşliğinde girilebilmektedir. Elde edilen hücrelerin değerlendirilmesinde, her organ için ayrı bir bilgi birikimine ve deneyime gereksinme vardır. Bu nedenle, yöntemin yaygınlaşmasının önündeki en büyük engel, bu konuda yetişmiş patolog sayısının azlığıdır. Bir sitolojik incelemenin sonucu değişik koşullarda değişik anlamlar taşıyabileceği için, bu yöntemi uygulamak isteyen klinik doktorlarının patolog ile yakın ilişkide olmaları zorunludur. Dünyada ve ülkemizde pek çok birimde, yüzeysel lezyonların aspirasyonu da patolog tarafından yapılmaktadır. Bu yolla; örneklerin daha iyi alınması, gerekirse aspirasyonun hemen tekrarlanabilmesi ve tanının hem daha çabuk hem daha doğru konulması mümkün olmaktadır. Otomatik boyama aygıtlarında yaygın olarak uygulanmakta olan program (Papanicolaou boyası) şöyledir: Hematoksilen (8 dakika), su (3 dakika), alkol (1 dakika), orange-G (5 dakika), su (1 dakika), alkol (15 saniye), EA-50 (5 dakika), su (2 dakika), alkoller (2 dakika), ksiloller (6 dakika). Sayfa başına dön! Sonuç Patoloji; anatomi ve fizyolojide öğrenilen bilgilere, hastalıklı organların çıplak gözle veya mikroskop altındaki anormal görünüşlerini ekleyerek hastalıkların daha kolay anlaşılmasını sağlar. Görünüşlerin karar vermeye çok yardımcı olduğu alanlarda, patolojik incelemenin tanıya ve uygun tedavi yönteminin belirlenmesine katkısı da çok büyüktür. Günümüzde, tümörlerin tanısı başta olmak üzere, pek çok hastalığın kesin tanısı için patolojik inceleme gereklidir.

http://www.biyologlar.com/patolojinin-tarihcesi

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

Kanser Tedavisinde Yeni Silahlar

İnsanlık, bildiğimiz kadarı ile, yazılı tarih boyunca kendi tarihi kadar eski ve bir o kadar da ürkütücü kanserle mücadele etmiş ve hala bu mücadelesine devam etmekte. M.Ö. 3000 yıllarında yazıldığı tahmin edilen eski Mısır metinlerinde meme ülserlerinin (o zaman henüz kanser kelimesi literatürde yoktu) koterle yakılarak alındığı anlatılıyor. Günümüzde ise kanser hastaları radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmeye çalışılmakta. Bu tedavi yöntemlerinin kanserli hücre kadar sağlıklı hücrelere de saldırması nedeni ile kusma, saç dökülmesi, enfeksiyon riskinin artması gibi istenmeyen etkiler hastalarda sıklıkla görülüyor. Kanser araştırmacıları, sağlıklı hücrelere zarar vermeyecek, ancak kanserli hücreleri öldürecek ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmaktalar. Sağlıklı hücreler ile kanser hücrelerini birbirinden ayırmak için kanser hücrelerinin genetik yapısının anlaşılması önemli olduğu biliniyor. Nitekim, 2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışması, kanser araştırmacıları arasında tümör biyolojisi ve kanser genetiği araştırmalarının popüler olduğunu gösteriyor [1]. Meme ülserlerinden bahseden eski Mısır metinlerinin üzerinden 5000 yıl, Hipokrat’ın “karsinoma” terimini kullanarak çeşitli kanser türlerini tanımlamasından 2400 yıl sonra kanser araştırmaları on beş yıldır umut vaat eden yeni bir alanda seyrini sürdürüyor: Kanser kök hücreleri (KKH). Şekil 1: KKH’lerin kendilerini yinelemeleri ve farklılaşmaları. (A) karesi içerisinde mavi renkle gösterilen KKH kendini sınırsız yineleyebilme özelliğine sahiptir. Bu özellik dönümlü ok ile temsil edilmiştir. KKH kendini yinelerken (B) karesi içerisindeki gibi kendinin aynısı kanser kök hücrelerini üretebilir. Bu KKH’ler de hem sınırsız kök hücre üretme, hem de farklılaşma yetisine sahiptir. (A) karesindeki KKH farklılaşırken ise önce (C) karesinde açık mavi ile gösterilen hücreyi üretir. Bu hücre bir miktar (soru işaretinin gösterdiği üzere) kendini tekrar üretme yetisine sahipken bu hücreden bölünerek farklılaşan diğer hücreler artık sınırsız kendilerini yineleme ya da farklılaşma yetisine sahip değildir. Kanser, basitçe anlatımı ile hücrelerin kontrolsüz büyümesi nedeni ile oluşan yüzden farklı hastalığa verilen genel bir isimdir. Ancak bu kadar basitçe tanımlanabilmesi kanserlerin basit, kolay anlaşılır hastalıklar olduğu anlamına gelmiyor. Kanserli bir dokuda farklı kanser hücreleri bulunuyor. KKH hipotezine göre bu hücrelerin bir kısmı tedavi süresince ilaçlara dayanıklılık geliştirebilen kanser kök hücreleri. Kök hücreleri bölünmeleri sırasında kendilerinin birebir aynısı iki kopya yapmazlar. Oluşan yavru hücrelerin bir tanesi ana hücrenin tıpkı kopyası iken diğer hücre (Şekil C) planlanan işleve göre farklılaşır. Kanser kök hücreleri de benzer bir şekilde asimetrik olarak bölünür. Bu hücrelerin bölünmesi sırasında oluşan hücrelerden bir tanesi standart kanser hücresi olarak yaşamına devam ederken diğer hücre  (Şekil B)kanser kök hücresi olarak kalır ve daha fazla kanser hücresi üretmeye devam eder [Şekil 1]. Yavru kök  hücrelerinin kendilerini yeniden üretme yetilerine sahip oldukları kadar radyoterapiye ve kanser ilaçlarına direnç kazandıkları da gözlemlenmiştir. Kanser araştırmalarında kök hücre fikrinin aslında çok yeni bir fikir olmadığı söylenebilir. Tümörlerin heterojen histolojik (histoloji: doku ve hücrelerin mikroskobik anatomilerinin incelenmesi bilimi) özellikler gösterdiği 19. yüzyıldan bu yana araştırmacılar tarafından biliniyor. Ancak kanser kök hücrelerinin varlıkları akut myeloid lösemi (AML) üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış. AML hücrelerinin sık bölünmediğini gören araştırmacılar “temel” bir hücre tipinin AML hücrelerini ürettiği fikrini test etmek amacı ile fareler üzerinde çeşitli deneyler yapmışlar. Bu deneyler sırasında araştırmacılar insan kökenli AML hücrelerini fareye nakil etmişler ve bir tip hücrenin kemik iliğine yerleşerek lösemi hücreleri ürettiğini gözlemlemişler. Gözlenen bu hücreler kanser kök hücreleri olarak adlandırılmış. Daha sonraki çalışmalar meme ve kalın bağırsak kanseri başta olmak üzere pek çok katı tümörde de KKH’lerin bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaşmış. Önceleri tümörlü bir yapı içerisinde kanser kök hücrelerinin oranının çok düşük (binde birden daha az) olduğu varsayılmaktaymış ama 2007 yılında yapılan bir çalışma farelere enjekte edilen lösemi ve lenfoma hücrelerinin %10 kadarının in vivo (canlı organizma içinde yapılan araştırmalar) ortamda kanser geliştirme yetisine sahip olduğunu göstermiş. Başka bir çalışma ise ileri derece melanomlardan (oldukça saldırgan bir cilt kanseri türü) toplanan hücrelerin %25’inin bağışıklık yetmezliği olan fareler üzerinde kanser hücreleri oluşturduğunu belirlemiş [2]. Tümörler içerisindeki KKH miktarı konusunda hala tartışmalar devam etmekte olsa da yapılacak çalışmalar ile önümüzdeki yıllarda bu sorunun yanıtına ulaşılacak gibi gözükmekte. Şekil 2. Kanser Kök Hücreleri – Olası tedavi hedefleri Kansere karşı etkili, tümör oluşturan hücreleri hedefleyen tedavi yöntemleri geliştirilerek tümörleri yok etmek için [Şekil 2], kanserli doku içerisindeki oranları ne olursa olsun KKH hipotezinin test edilmesinin gerekli olduğu araştırmacılar tarafından vurgulanıyor. Konu ile ilgili bilim insanları KKH’lerin kanser hücresi üretme yetilerine yol açan özel biyolojik ve genetik yapıları ile uyumlu olarak bu hücrelerin antitümör ilaçlarına karşı duyarlılıklarının da diğer kanser hücrelerinden farklı olabileceğini düşünmekteler. Bu hücrelerin nasıl yok edileceği sorusu ise bilim dünyasını meşgul eden diğer bir soru. Ama bu soruya yanıtlar gelmeye başlamış. Bilim insanları, KKH’lerin bölünmesi sırasında kullandıkları üç farklı moleküler yolağı tanımlamayı başarmışlar: Notch yolağı, Hedgehog yolağı ve Wnt/beta-katenin yolağı. Bu üç yolağı kullanarak kanser kök hücrelerinin tümör üretim aktivitelerini durduracak tedavi yöntemleri üzerine çalışmaların devam ettiği çeşitli kaynaklarda bildiriliyor. Her ne kadar tümör içindeki oranları, her bireyde ve kanserli yapıda gösterdikleri farklılıklar hala tartışmaya açık olsa da KKH hipotezi gelecekte kanser tedavileri için bir umut ışığı yakmış gibi görünmektedir. Üniversiteler ve araştırma kuruluşları AML hücrelerinde kanser kök hücrelerinin tanımlanmasından bu yana KKH araştırmalarına yüksek miktarlarda yatırım yapmışlardır. A.B.D. Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yönetilen Kanser Genom Atlası Projesi kapsamında binlerce tümör örneğinin gen dizilimlerinin belirlenmesi çalışmalarına önümüzdeki beş yıl içerisinde 1 milyar dolar harcanması planlanmaktadır. Bu çalışmaların kanser kök hücreleri ve kanser biyolojisine ait bilgilerimizi arttıracağı tartışma götürmezken, kanser tedavisinde yeni çığırlar açma olasılığı da hem bilim dünyası hem de kanser hastaları için heyecan vericidir. Kaynaklar 1. “A close look at cancer”, Allison Farrell, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 32. “Solving an age-old problem”, Barbara Dunn, Nature, March 2012, Vol. 4833. “The cancer stem cell: premises, promises and challenges”, Hans Clevers, Nature Medicine, March 2011, Vol. 17, Number 34. “Recent advances in cancer stem cells”, Robert W Cho and Michael F Clarke, Current Opinion in Genetics & Development , 2008, 185. “Cancer stem cell: target for anti-cancer therapy”, Carol Tang, Beng T. Ang, and Shazib Pervaiz, The FASEB Journal, December 2007, Vol. 21 Bahadır Ürkmez http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar.html

http://www.biyologlar.com/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar

C1 İNAKTİVATÖR (C1 esteraz inhibitör; C1-INH; C1 INA)

Normal Değer: 0,15-0,35 gr/L Kullanımı: Konjenital C1-INH eksikliği herediter anjioödeme neden olur. Kazanılmış C1-INH eksikliği ise SLE, lenfoma ve diğer lenfoproliferatif hastalıklarda görülür. Gebelik ve androjen steroidlerin kullanımı ise C1-INH düzeyini arttırır.

http://www.biyologlar.com/c1-inaktivator-c1-esteraz-inhibitor-c1-inh-c1-ina

EBV VCA IgM ve IgG (Epstein-Barr virüs viral kapsid antijen antikoru IgM ve IgG)

Kullanımı: EBV enfeksiyonunun tanısında kullanılır. Primer enfeksiyon çocukluk döneminde genelde asemptomatik geçerken, erişkinlerde enfeksiyoz mononükleoz tablosuna neden olur. Ayrıca EBV enfeksiyonu ile Burkitt lenfoma ve nazofarinks karsinomları arasında bir bağlantı da vardır. EBV ile karşılaşıldıktan kısa bir süre sonra VCA IgM ve IgG pozitifleşir. Zamanla IgM negatifleşirken, IgG hayat boyu pozitif kalır. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/ebv-vca-igm-ve-igg-epstein-barr-virus-viral-kapsid-antijen-antikoru-igm-ve-igg

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

Antisens teknolojisi insan, hayvan ve bitkilerdeki hastalıkların daha spesifik tedavisi ve yeni keşifleri için ayrıca, fonksiyonel genomik çalışmalar için çok güçlü silahlardan oluşan uygun tekniklerdir. Antisens teknoloji olarak bilinen yöntemde, antisens RNA moleküllerinin hedef genin RNA mesajına spesifik olarak bağlanarak gen ifadesinin moleküler düzenlenişine engel olunmaktadır. Hastalıkların oluşumunda büyük bir paya sahip olan proteinlerin üretimini durdurmak için bu teknoloji, oligonükleotidler olarak adlandırılan modifiye olmuş ya da olmamış DNA/RNA segmentlerinin kullanımını içermekte ve hücre içinde, nukleus ve protein üretim bölgeleri arasındaki genetik bilginin iletimini bloke etmektedir (1). Antisens nükleik asit sekanslarının hedef olacak spesifik mRNA’ ya bağlanması veya hibridizasyonu, genin genetik mesajının kesilmesine yol açmaktadır. Bir genin genetik mesajının hücresel proses ile kesilmesi “Knock - Down” veya “Knock – Out” olarak isimlendirilir. Bu proses, bu genin işleyişini saptamak için araştırıcılara olanak sağlamıştır. Diğer bir önemli antisens teknolojisi ise"RNA interferens" olarak adlandırılır. Antisens alanındaki araştırmalar RNAi (RNA interferens) ’nin keşfi ile hız kazanmıştır. Doğal olarak oluşan bu mekanizma sekansa spesifik olup ilk kez Caenorhabtidis elegans nematodunda keşfedilmiştir. Çoğu ilaç (Drug) proteinlere bağlanırken, antisens moleküller kendilerine komplementer hedef RNA ile eşleşirler. Antisens oligonükleotidler mRNA’ nın translasyonunu bloke eder veya RNAaz – H ile mRNA’ nın degredasyonuna neden olurlarken, ribozim ve DNA enzimleri hedef RNA’ yı keserler. RNAi yaklaşımları, RISC ile etkileşen siRNA (small interfering RNA) molekülleri ile gerçekleştirilir (2). Antisens Oligonükleotidler Oligonükleotid bazlı antisens tekniklerin birçok ortak yanı vardır ve genetik mesajın eleminasyonu veya baskılanması üzerine çok başarılı yöntemler uygulanmıştır. Sentetik oligonükleotid sekansın antisens etkisi 1970 yıllarında Zamecnik ve Stephenson tarafından gösterilmiştir. Bu araştırmacılar Rous Sarcoma virusün (RSV)35SRNA’ sının 5’ ve 3’ uçlu nükleotid sekansını kullanarak viral integrasyonda önemli olarak görünen 21 nükleotidlik tekrarlayıcı sekansları identifiye etmişler ve viral sekansın bir kısmına komplementer olan d(AATGCTAAAATGG)13 mer’ lik oligonükleotidi sentezlemişlerdir. Bu sentetik oligonükleotid sekansı RSV ile enfekte olmuş fibroblast hücre kültürlerine verildiğinde, viral üretim büyük ölçüde inhibe olmuştur. Böylece araştırmacılar önemli sekanslara hibridize olarak onları bloke eden oligonükleotidlerin viral integrasyonu inhibe ettiği sonucuna varmışlardır. Hücreye verilen bu oligonükleotide “hibridon” adı verilir (1). Şekil 1. Farklı antisens stratejilerinin karşılaştırılması Sentetik oligonükleotidler, genetik proseslerde bir ajan olarak kullanılmak isteniyorsa bir takım konular aydınlatılmalıdır. Bu konuların en önemlisi “Kalıcılık”tır. Sentetik oligonükleotidler yabancı bir hücreye verildiklerinde hemen endonükleazlara yem olurlar. Onun için bu oligonükleotidlerin endonükleazlardan korunması gerekir. Mümkün olan koruma modifikasyonları 2003 yılında Kurreck tarafından 3 tip olduğu ortaya çıkmıştır. Birinci sınıf modifikasyon, DNA ve RNA nükleotidlerindeki baz veya fosfat bağlarının değişimidir. DNA nükleotidlerinde olmayan, RNA nükleotidlerindeki 2’(OH) hidroksil grubu olan (Riboz) modifiye edilebilir. Bu modifikasyon, nukleaz degredasyonuna karşı bir tür kamuflajdır. 1969 yılında araştırıcılar fosfat bağlarında köprü oluşturmayan oksijen atomundan birini sülfür ile yer değiştirmişlerdir. Bu modifikasyon insan serumunda 10 saatin üzerinde nükleazlara karşı dayanıklı bir şekilde kalmış, aynı sekansa sahip modifiye olmamış oligonükleotid ancak 1 saat kalabilmiştir. Bu modifikasyona fosforotiat denmiştir. 1990 yıllarında başka araştırıcılar kültüre edilmiş hücrelerde HIV replikasyonuna karşın fosforotiatın etkili bir hibridon olduğunu bulmuşlardır. Diğer yandan, fosforotiatlı nükleotidler azda olsa hibridizasyon kinetiği düşük ve spesifik olmayan proteinlere bağlanarak sitotoksik etkiye neden olan özelliklere sahiptirler (1). İkinci sınıf modifikasyon, Riboz şekerinin 2’ pozisyonundaki alkil modifikasyonlar içeren RNA nükleotidleridir. Bu modifikasyonların en önemli ikisi, 2’-O-metil (OMe) ve 2’-O-metoksi-etil (MOE)RNA’ larıdır. Modifikasyona uğramış antisens oligonükleotidlerin hibridizasyon afinitesi arttırılmış ve daha düşük bir toksik etki yaratmışlardır. 2’-O-alkil modifikasyonlarının en önemli eksikliği, en güçlü antisens mekanizması olan RNAaz-H kesimine elverişli olmamasıdır. Buna karşın avantajı da, istenmeyen çeşitli kesimleri baskılayarak bazı proteinlerdeki beklenen değişik kesimlerin ifadesini arttırmasıdır. Antisens etki için, RNAaz-H kesimi, nukleazlara dayanıklılık için 2’-O-alkil modifikasyonlarının tercih edilmesi araştırıcıları yeni bir modele ihtiyaçları olduğu gerçeğini ortaya çıkarmış ve araştırmacılar, bu her iki karakteristiği bir araya getirerek antisens oligonükleotid formunda hibrid bir oligonükleotid oluşturmuşlardır. Bu oligonükleotid nukleazların degredasyonundan internal bloğu koruyan 2’-O-metil ile modifiye olmuş ribonükleotidler ile, RNAaz-H kesimini uyarmak için deoksinükleotidlerin merkezi bloklarını içermektedir(1). Bu model diğer antisens konularına cevap oluşturmak için henüz gelişmemiştir. Modifiye olmamış oligonükleotidler, DNA : DNA ve DNA : RNA dublekslerini oluştururken , DNA ve RNA hedeflerinin tanınmasına yüksek afinite sağlayan çeşitli modifikasyonların sentezleri büyük çaba gerektirmektedir. Modifiye olmamış DNA:DNA ve DNA:RNA dubleksleri ile karşılaştırıldığında, DNA ve RNA’lara hibridize olduğunda termal stabilitesi yükselmiş bir çeşit nükleik asit analoğu geliştirilmiştir. Bu modifikasyon üçüncü sınıf antisens oligonükleotidleri oluşturur. Bu sınıf 4’e ayrılır. Peptid nükleik asitler (PNAs), 2’-floro N3-P5’-fosforoamidler, 1’, 5’- anhidroheksitol nükleik asitler (HNAs) ve locked nükleik asitler (LNA)’dır. 3.sınıf modifikasyonlar ile hibridizasyonda termal stabilite artmış ve hedefin tanınması zenginleşmiştir. Bu tipler arasında ençok bilinen PNA’dır (1991). Şeker fosfat bağları poliamid bağları ile tümüyle değişmiştir. Bu oluşumlar stabiliteyi arttırıcı ve yüksek hibridizasyon kinetiği sağlarkan, hücreye verilimi ve RNAaz H kesim mekanizması için elverişli değildir. PNA’lar, fosforotiat ve 2’-O-alkil RNA’lardan sonra üzerinde çalışılmış ve başarı sağlanmış oluşumlardır (2002). Bu 3.sınıf oluşumlar arasında en yeni olan LNA’lardır. LNA’larda da termal stabilitenin arttığı ve hedef tanınmasının zenginleştiği görülmüştür (1). RNA İnterferens (RNAi) İlaç sanayi, tedavi amaçlı gen baskılanması için her geçen gün kendini yenilemektedir. Daha önceki araştırmalar, antisens oligonükleotid ve ribozimleri kapsayan sekansa – spesifik RNA baskılanması üzerineydi. Bazı pozitif sonuçlar, bu ilaç platformunda elde edilirken, stabilite, hedefi bloke etme potansiyeli, hücreye iletimi ve hedef sekans seçimi gibi teknik konular, klinik olarak ilaçların etkinliğinin gelişimini yavaşlatmıştır. Son yıllarda, nükleik asit bazlı gen inhibisyon yaklaşımlarının klinik olarak gelişiminde yeniden bir etki yaratma potansiyeline sahip olan RNA interferens (RNAi), gen regülasyonunun yeni bir mekanizması olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır (3). A. Normal transkripsiyon ve translasyon prosesi B. DNA’yı hedefleyen ajanlar ile transkripsiyonun önlenmesi C. pre–mRNA hedeflenmesi ile olgun mRNA’nın oluşumunun engellenmesi D. Translasyonel aparatürlerin engellenmesi ile translasyonun bloke edilmesi E. RNAaz- H ile mRNA’nın etkileşimi sonucu translasyonun önlenmesi (1). RNAi, bitkilerde, solucanlarda, mayalarda ve insanlar arasında yüksek oranda korunmuş, doğal olarak oluşan biyolojik bir prosestir. Hücre içinde iki bölümden oluşan bir yol izine sahiptir. Hücrede oluşan öncül dubleks RNA molekülü ilk olarak, Dicer endonukleaz ile 21-23 nükleotidlik kısa fragmentlere ayrılır. siRNA (short interfering RNA) olarak bilinen bu effektör RNA’ lar, RNA uyarıcı protein kompleksi ile etkileşir (RNA inducing silencing protein compleks; RISC). Bu protein kompleksi, siRNA’nın bir ipliğini lider sekans olarak kullanarak, hedef homolog RNA’ları kesmektedir. Bitkilerde, RNAi hücre savunmasında rol oynar; virus infeksiyonundan, transpozonlardan (sıçrayıcı gen) ve tekrarlayıcı sekansların uygun olmayan ifadelenmesinden, hücreyi korumaktadır. Memeli hücreleri de benzer savunma sistemine sahiptir. Bu endogenik RNA’lar, veya miRNA (microRNA ), dicer tarafından siRNA effektörlerine dönüştürülür ve çeşitli hücresel proseslerde örneğin, çoğalma, apoptozis ve farklılaşmada görev yapan genlerin ifadesinin düzenlenmesinde rol oynar. siRNA molekülleri, kimyasal olarak sentezlenip ekzogenik olarak memeli hücrelerine verildiğinde, hücresel RISC kompleksine maruz kalır ve siRNA’ya homolog olan RNA’ların parçalanmasına aracılık eder (3). RNAi, gen işleyişinin validasyonu ve hızlı identifikasyonunda, hedef ilaç keşfinde, biyolojik kaynak olarak devrim yapmış, hatta 2002 yılında, “Science Magazine” tarafından “yılın keşfi” olarak nitelendirilmiştir ve bazı şirketler, RNAi bazlı tedaviler geliştirme yönünde adımlar atmıştır (3). RNAi Tedavisinin Avantajları Spesifitesi Sekans bazlı gen inhibisyon teknolojilerinin potansiyel avantajlarından birisi, herhangi bir gen için tedavi amaçlı dizayn edilebilmesidir. Özellikle, tek bir allelde mutasyonla oluşan onkoloji ve genetik nörolojik hastalıklar alanında sadece defektif genin ifadelenmesini seçici olarak bloke etme fırsatı yaratılmıştır. Bunun yanında, tek bir polimorfizim ile ayırd edilebilen hedef sekansı identifiye etmek önemsiz değildir. Ayrıca, optimal siRNA’ nın hedef seçimi limitli olsada, RNAi aktivitesi önemli sayılmaktadır. Kanser ve nörolojik hedefler de, allele spesifik olacak kadar yeterli bir spesifiteye sahiptir (2). Şekil 3. Memeli sistemlerindeki RNA interference mekanizması (4) Potansiyel Etkinliği Optimal dizaynı ve hedef sekans seçiminde kurallardaki farklılıklardan dolayı gen inhibisyon teknolojisinin etkinliğini direk olarak karşılaştırmak zor olmakla birlikte, RNAi bazlı inhibisyon, antisens oligonükleotidler ile başarılmış çalışmalardan daha etkindir (2). Değişkenliği RNAi hedef bölgelerini identifiye etme kolaylığı, RNAi’ nin süper etkinliği ile ilişkili olabilir. Optimal RNAi etkinliliği için gerekli olan kurallar saptanmış olsa da, CG içeriği ve 3’ uçlarının kompozisyonu temel parametreler olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan, ribozim ve antisens oligonükleotid hedef sekanslarını identifiye etmek, kesim için gerekli olan özel sekans motiflerinin uygunluğu ile sınırlandırılmıştır. Bir grup gende bulunan multipli sekansları uyarabilen RNAi – bazlı inhibisyon ile değişkenlik daha kolaydır (2). RNAi Tedavisinde Öne Çıkan Noktalar Hücreye İletimi Hücreye verilim problemi, sadece RNAi tedaviye özgü değildir fakat, RNAi bazlı ilaçların klinik olarak kullanımına önemli bir engel olarak görülmemektedir(2). RNAi Effektörleri RNAi effektörleri, 2 farklı yaklaşımla hücreye verilmektedir. İlki, laboratuvarda sentezlenmiş siRNA’lar bir ilaç gibi verilir. Diğeri ise, gen terapi yaklaşımı yani, shRNA (small hairpin RNA) kodlayan DNA, hücrelere verilir ve böylece shRNA’ nın hücre içi ifadelenmesi başlatılmış olur. Daha sonra shRNA’ lar, konukçu hücre tarafından aktif siRNA’ ya dönüştürülür. DNA yaklaşımının potansiyel avantajı, verilen plasmid DNA’ların yüksek stabilite içermesidir yani, her bireysel DNA kalıbından sentezlenmiş olan shRNA’ ların büyük miktarını içeren hücresel amplifikasyon basamağından oluşmaktadır. İlaveten, ister genoma integre olan, ister epizomal formda replike olabilen DNA’ yı stabil ifade vektörü şeklinde vermek de mümkündür (2). Lokal Verilimi Antisens ilaçların başarılı lokal uygulamasına en iyi örnek olarak “göz” verilebilir. Göz içine direk olarak siRNA’ların lokal injeksiyonu ile, yaşla ilişkili oluşan makular dejenerasyonun RNAi bazlı tedavisi geliştirilmiş ve ayrıca, merkezi sinir sistemi içine direk iletimi de mümkündür (2). Sistemik İletimi Sistemik verilim, siRNA’nın stabilizasyonuna, effektörün istenen dokuyu hedef alması ve hücresel alınımın kolaylığına gereksinim duyar. siRNA ilaçlarının hücresel alınımı ve stabilitesini geliştirmek için gerekli olan yaklaşımlar, nükleik asitin kimyasal değişimi ve koruyucu partiküller içine effektörün çeşitli yöntemler ile paketlenmesini içeren antisens oligonükleotid uygulaması için de geçerlidir. Effektörün özel hücre tiplerini hedef alması için, farklı ligand ve antikorların RNAi effektörü ile konjuge olması gereklidir. Viral vektörlerin kullanımı, RNAi effektörünün sistemik verilmesi için kullanılabilir fakat, viral vektörler klinik olarak hücreye iletilmesi için gerekli olan dokuya spesifik tropizm ve transdüksiyonu sağlasa da, her tip viral vektör, risk ve güvenlik sorunlarını beraberinde getirmektedir (2). Güvenlik İstenen etkilerin oranını en üst düzeye çıkarmak, her tedavinin ana temelini oluşturur. Kemoterapi, interferens tedavisi ve yüksek oranda aktif antiretroviral tedavilerde bu oran ideal değildir ve tedavi ile birlikte toksisite önemli bir seviyeye ulaşabilir. RNAi, hedeflenen genin spesifitesini arttırma yetisine sahip olurken, hücrenin herhangi bir ekzogenik (siRNA veya iletim ajanı) moleküle maruz kalması, normal hücresel işleyişini bozabilir (2). Hedef Dışı Etkileri Spesifite, en önemli avantajlardan biri olmasına karşın, hedef dışındaki etkileri hala sorundur çünkü, genin inhibisyonunda aracılık eden siRNA’ların minumum homoloji seviyesini saptayan parametreler henüz bilinmemektedir. İnhibisyon sonucunda siRNA’nın sekansına bağlı olarak tek iplikli RNA ile 11 baz çiftlik bir homoloji gösterdiği bulunmuştur (2). Spesifik Olmayan Etkileri Spesifik olmayan etkileri konusunda RNAi için toksisite 2 kattır. Çünkü, hem hücreye verilmesi hem de siRNA’nın kendisi beklenmedik hücresel tepkiler doğurabilir. İlk olarak, bazı katyonik lipozomlar, siRNA’nın hücreye verilmesinde kullanılmış ve interferon molekülleri uyarılmış; aynı şekilde, shRNA ifade kasetlerini hücre içine transport etmek için kullanılacak herhangi bir viral vektör, istenmeyen bir tepki ile karşılaşabilir. İkinci olarak, siRNA effektörlerinin kendileri, çift iplikli RNA hücresel savunma mekanizmasını tetikleyebilir. Bazı durumlarda, terapi için interferon indüksiyonu yararlı olmasına karşın; başlangıç defans mekanizmasının kontrolden çıkması durumunda sitotoksik olabilmekte ve bu yüzden sorun yaratmaktadır. Son yıllardaki çalışmalar, siRNA’nın interferonu uyarması ile oluşan farklılıkları sistematik olarak analize etmeye başlamıştır. Örneğin, interferon sinyalini uyaran bir siRNA effektörünün içeriğinde,"tehlikeli motif" olarak adlandırılmış 9 baz çifti identifiye edilmiş ve interferon indüksiyonunu başlatan siRNA’nın 5’ fosfat ucu olduğu belirlenmiştir (2). Stabilitesi Bazı veriler siRNA’nın, serumda ve memeli hücrelerinde antisens oligonükleotid ve ribozimlerden daha stabil olduğunu gösterse de, birçok araştırma in vivo’da siRNA’nın yarı ömrünü arttımak için siRNA’nın farmokinetik özelliğini değiştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle, geniş spektrumlu kimyasal modifikasyonlar ile uyumlu siRNA’ların gen ekspresiyonunu inhibe ettiği kanıtlanmıştır. Araştırmacılar, enjekte edilen siRNA’nın %1’inden daha azının hedef organa ulaştığını kaydetmişlerdir (2). Tedavi Amaçlı Uygulamaları Viral İnfeksiyon Birçok şirket viral infeksiyonu inhibe etmek için, RNAi bazlı tedaviler geliştirmeye başlamışlardır (2). Hedeflenen Viral RNA’lar Birçok makalede, invivo ve invitro’da birçok virusun replikasyonunu veya ekspresiyonunu inhibe etmek için virusa spesifik siRNA’ların kullanıldığı belirtilmiştir. Özellikle RNAi’nın potansiyel antiviral yararları üzerine araştırmalar, HIV ve Hepatit viruslarına ışık tutmuştur. Her özelliği tanımlanmış HBV (hepatit B virusu)fare modelleri bu viruslara popüler bir hedef konsepti hazırlamıştır. Başlangıçta invivo’da transfeksiyon deneyleri, fare karaciğerine HBV’ ye spesifik siRNA ve HBV ekspresiyon plazmidlerinin aynı anda verilmesinin HBV’ nin gen ekspresiyonunu ve replikasyonunu bloke ettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmaları genişletmek için, araştırıcılar fare modellerini kullanarak HBV tedavisi için, RNAi’ nin ileri tedavi etkinliğini incelemişlerdir. Bazı viral RNA’lar, baskılanmaya dirençlidir ve HIV’ e benzer bazı memeli virusları, RNAi aktivitesini engelleyen proteinlere sahiptir. HBV konusunda, RNAi effektörlerinin, viral gen ekspresiyonu ve replikasyonunu bloke ettiği görülmüştür. Aynı şekilde İnfluenza virusunun inhibisyonu, coxsackievirus B3 ve respiratör syncytial virus infeksiyonları, farede infeksiyon oluşumundan sonra verilen siRNA ile inhibe olmuşlardır (2). Konukçu Hücre Genlerinin Hedeflenmesi Bunun nedeni, virusların siRNA’lar kendi genomlarını hedeflediklerinde hızlı bir şekilde kaçış mutasyonları oluşturmasıdır; diğer bir potansiyel RNAi antiviral strateji ise, infeksiyonu devam ettiren hücresel faktörlerin ekspresiyonunu inhibe etmeye yöneliktir. Özellikle CD4 ve CCR5 gibi, HIV hücresel reseptörlerinden inhibisyon için yararlanılmaktadır. Viral temizlik için etkinliğe göre RNAi’nin viral RNA’ları parçalaması, viral infeksiyonu tamamen elemine etmeye benzemez. Eğer, konukçu immün yanıt, infeksiyon ile başarılı bir şekilde mücadele ederse, viral replikasyon ve virusun yayılması etkili bir şekilde azaltılmakta, böylece etkili bir antiviral olduğu kanıtlanmış olmaktadır. Örneğin, HBV konusunda, hatta kronik olarak infekte olmuş hastalarda infeksiyon süresince virusa spesifik sitotoksik T-lenfosit üretimi sürmektedir. Bu immün yanıt, virusu temizlemek için güçlü olmasa bile, HBV antijenlerini ifadeleyen hücreleri yok etmektedir (2). Nörolojik Hastalıklar Parkinson, hungtington, amyotrophic lateral sclerosis (ALS) ve spinobulbar muscular atropi, RNAi bazlı terapilerin yararlı olduğunu kanıtlayan sinirsel hastalıkların önde gelenlerindendir. Sekansa spesifik RNAi’ ler, mutant olan hedef genin ifadesini bloke etmektedir. Örneğin, siRNA’ lar, ALS modelinde gösterilmiş mutant ve yabani tip RNA’lar arasındaki farklılıkları tek nükleotidte fark eder. ALS, tedavisi olmayan letal bir motor nöronun dejenere olduğu bir hastalık olup, Cu/Zn süperoksid dismutazı (SOD1) kodlayan gende tek bir nükleotid’teki mutasyon sonucu oluşmaktadır. Diğer bir örnek, Alzheirmer, β – amiloid üretiminde artış ile tetiklenir. β amiloid , β sekretaz (BACE1) tarafından kesilir ve bu enzim, hastaların beyinlerinde yüksek seviyede regüle edilir. β-sekretazın regülasyonunu inhibe eden siRNA’lar, işleyişi bloke eder. Bunu kanıtlamak için, Kao adında bir araştırıcı primer fare nöronlarında β sekretaz ekspresiyonunu bloke etmiş ve böylece, β amiloid üretiminde azalma gözlemlemiştir (2). İnflamasyon ve Apoptozis Bazı hastalıklarda hücresel proseslerin aktivasyonunun neden olduğu patoloji gözlemlenmiş hatta bunun gelişiminde önemli rol oynayan kilit moleküllerin hedeflenmesi ile hücresel proseslerin kontrol altına alınması anlamında RNAi tedavisi yarar sağlayabilmiştir. Örneğin, Tümör nekrozis faktör (TNF-α ), rheumatoid arthritisin kronik patojenitesinde gerekli olan pro-inflatör sitokindir. TNF- α işleyişini bloke etmede kullanılan ilaçlar, inflamasyonun azalmasında etkili olduğu ve hastalığın yavaşladığı gözlemlenmiştir. Bazı riskler tabiki mevcuttur, TNF - α bloke edicilerin kullanılması ile ilişkili ciddi infeksiyonlar, lenfoma, sistemik eritomozus gibi hastalıklarda risk unsuru bulunmuştur. Son yıllarda lokal injeksiyon ve TNF- α’ ya spesifik siRNA’ların elektroporasyonu, faredeki paw inflamasyonunu inhibe ettiği görülmüştür (2). siRNA Gen ifadelenmesini spesifik olarak kesintiye uğratan moleküller, güçlü araştırma kaynaklarıdır. Bu moleküllerin gelişimine yönelik çalışmalar sonucunda farklı potansiyelde ajanlar ortaya çıkmıştır. siRNA’ lar, sekansa spesifik silencing ajanı olarak ortaya çıkan en son keşiftir. Çoğu kilit organizmanın sekansı ortaya konmuş ve nükleik asit bazlı yaklaşımlarla gen işleyişinin incelenmesi için fırsat doğurmuştur. Bu nükleik asit molekülleri, tedavi amaçlı olarak geliştirilmiş ve hastalığa sebep olan virusları hedef almıştır. siRNA’ lar, RNAi yol izinin effektör molekülleridir. Nematodlardaki RNAi’nın keşfi, bitkilerde post-transkripsiyonel gen silencing ve funguslarda "Quelling" gibi prosesler dubleks – RNA ile tetiklenir. Uygulamalarda, uzun dubleks RNA’ lar kullanılmış fakat, bu RNA’ lar çoğu memeli hücreleri için etkin değildir çünkü, antiviral interferon (IFN) yanıtını uyarmaktadır. Antiviral interferon yanıtı, hücre ölümüne neden olur. Farklı organizmalarda var olan RNAi mekanizmasının genetik ve biyokimyasal incelemeleri, bu hücresel mekanizmanın korunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu mekanizma, dubleks RNA’yı keserek 21-28 nükleotid uzunluğundaki, siRNA’ya dönüştürür ve bu siRNA mRNA’ların sekansa spesifik degredasyonuna yol açmaktadır (5). Nükleik – Asit Bazlı Gen Silencing mRNA’ ların spesifik sekanslarını hedefleyerek gen ifadesini inhibe edecek birkaç farklı molekül istenilen düzeyde dizayn edilebilir. Başlıca 3 tip nükleik asit bazlı gen silencing molekülü vardır. Bunlar, kimyasal olarak modifiye olmuş antisens oligodeoksiribonükleik asitler (ODN ), ribozim ve siRNA’lardır (5). Tablo 1. İnvivo'da test edilmiş anti-kanser RNAi hedefleri i.v: intravenöz, i.t: intratumoral, hd: hidrodinamik infeksiyon CEACAM 6: karsinoembriyonik antijen ile ilişkili adhezyon molekül 6 ATA: aurintrikarboksilik asit (3). Antisens ipliği (kırmızı çizgi) içeren RISC’lerin oranını etkileyen siRNA veya siRNA’ların sens ipliklerinin ilk birkaç baz çiftinin termodinamik stabilitesi. Sens ipliğin 5’ ucundaki yüksek termodinamik stabilite (yeşil kutucuk) ile antisens ipliğin 5’ ucundaki düşük termodinamik stabilite (mavi kutucuk) karşılaştırıldığında termodinamik stabilite ile ilişkili olarak antisens iplik RISC ile etkileşime girmek için daha yatkındır. Antisens ipliği içeren birden fazla RISC daha fazla etkili siRNA demektir ve sens ipliğin neden olduğu hedef dışındaki etkinlik şansını azaltmış olur. siRNA’ların 3’ ucundan çok 5’ ucu hedef tanımada etkin rol almaktadırsiRNA ve mRNA ‘nın 5’ ucundan devam eden en az 11 – 14 baz çiftinde hedef genin baskılandığı gözlemlenmiştir. Bir siRNA için minimal substrat merkezinde 13 nükleotidten oluşmaktadır (5). Şekildeki turuncu renkli üçgen; mRNA’nın kesim bölgesini, nt; nükleotid, RISC; RNA’ca indüklenen silencing compleks, siRNA; small interfering RNA. Şekil 4. Etkili ve spesifik siRNA ‘nın özellikleri ODN: Genellikle 20 nükleotid uzunluğunda olup, pre-mRNA ve mRNA’ya hibridize olarak ribonükleaz-H için bir substrat oluştururlar. Bu enzim, RNA – DNA dublekslerinden, RNA ipliğini degrede eder. RNAaz-H aktivitesini engellemek için, modifiye olmuş ODN’ler mRNA’ların translasyonunu veya pre-mRNA’nın kesilmesine mani olmaktadır. ODN’ ler ve modifikasyonları bu yüzden, çift iplikli DNA’yı hedef alarak, 3’ lü heliks oluşumu ile transkripsiyonu inhibe etmek için kullanılmaktadır (5). Uzun çift iplikli RNA (dsRNA) RNAaz pol III enzimi olan Dicer tarafından tanınır ve 21 – 23 nükleotid uzunluğundaki siRNA dublekslerine dönüştürülür (1). Sentetik siRNA (2) veya endogenik siRNA ‘lar (3) RISC ile etkileşirler bundan dolayı Dicer prosesi bypass olmuş olur. siRNA’ lar multiprotein kompleksi olan RISC ile etkileşir (4). RISC kompleksindeki bir helikaz siRNA dubleksini açar ve tek iplikli siRNA’yı içeren RISC mRNA’ya komplementerize olur (5). (6) RISC içinde identifiye olmamış bir RNAaz (silecer) mRNA‘ yı degrede eder (6). Şekil 5. siRNA ‘nın mekanizması Ribozimler: Ribozimler, RNA’ya Watson – Crick modeli ile bağlanır ve fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizleyerek, hedef RNA’yı degrede etmektedir. Ribozimler birkaç sınıf olup, en çok kullanılan “çekiç başlı“ adı ile anılan hammerhead ribozimlerdir. Hedef mRNA’ya hibridize olduğunda, tek bir sekonder yapı oluştururlar. Ribozimlerde katalitik olarak önemli parçalar, hedef RNA kesim bölgesinin içinde bulunduğu hedef – komplementer sekans ilişkisi ile bağlantılıdır. Ribozim ile kesim magnezyum gibi divalent iyonlara, hedef RNA yapısına ve hedefe ulaşılabilirliğine gereksinim duyar. Hücre içinde bu hedef RNA ile ribozimin birlikte lokalizasyonu, silencing etkinliğini arttırıcı sinyaller doğurur. Hammerhead ribozimler, kimyasal olarak sentezlenmesi veya vektörlerden transkribe olabilmesi için yeteri kadar kısadır ve hücre de ribozimin devamlı üretimine olanak sağlar (5). siRNA: RNAaz III (Dicer)enzimi ile dubleks RNA’nın stoplazmik prosesinden türevlenmiştir. Dicer, uzun dubleks RNA’yı keserek, 21-28 nükleotid’lik bir siRNA dubleksini oluşturur. Bu dubleks, 5’ fosfat ucunda 2-nükleotid eksik iken, 3’ hidoksil (OH) ucunda 2-nükleotid fazla şeklindedir. RNAi mekanizmasının bileşenleri spesifik olarak siRNA’yı tanır ve (RISC) RNA-uyarıcı silencing kompleksi olarak bilinen protein kompleksi ile siRNA’nın tek ipliği ilişkiye girer. mRNA’ları kesen RISC kompleksi, tek iplikli siRNA’nın 5’ ucundaki 10 nükleotide komplementer sekanslar içerir. Ribozimler gibi, siRNA ‘lar da sentetik olarak üretilebilir veya transkribe olan kısa çift iplikli hairpine benzer RNA’lar vektörlerden ifadelenip, daha sonra siRNA’ya dönüşmektedir. siRNA’lar, ODN ve ribozimler gibi memelilerde hedef pre-mRNA’nın degredasyonunda etkin değildir. Birkaç organizmanın, kromatin modifikasyonlarını ve transkripsiyonel olarak bloke edici genlerini hedef almak için, RNAi ile ilişkili mekanizmaları kullandığı hakkında deliller ortaya çıkmıştır. siRNA’lar, kod oluşturmayan RNA molekülleri olan miRNA’lara benzerler. Bu miRNA’lar, gen ekspresiyonunu regüle etmek için hücreler tarafından doğal olarak kullanılır. Olgun bir miRNA tek iplikli 21-22 nükleotid uzunluğunda ve stoplazmada, 70 nükleotid’lik hairpinden meydana gelir. Olgun miRNA ‘lar, protein kompleksi (miRNP) ile ilişkiye girmekte ve bu kompleks ribozom ile ilişkili olup, miRNA’ya bir kısım komplementer sekanslar içeren mRNA’ların translasyonunu inhibe etmektedir. Mükemmel bir substrat ile sıkı bir komplementerlik oluşursa , miRNA , siRNA gibi davranıp , mRNA degredasyonuna aracılık etmektedir (5). Gen Silencing Yaklaşımlarının Karşılaştırılması Bazı araştırıcılar, kültür modellerinde ODN ve siRNA’nın aracılık yaptığı gen tutuklanmasının farklı yönlerini karşılaştırmışlardır. Bu çalışmalardan çıkan sonuçlar pek belirgin değildir, çünkü gen tutuklanmasının etkinliği, ajanın konsantrasyonuna, transfeksiyon tekniğine, hücre tipine, hedef bölge seçimine, kimyasal modifikasyonlarına ve analize edilecek bilgilerin süresine bağlıdır. RNA’ya bağlanan proteinler ve mRNA’da oluşan tersiyer, quarterner yapılar, ODN’ ler ile hedef RNA molekülü arasındaki hibridizasyonu etkilediği ve bu varyasyonların siRNA’ların etkisini etkilediğine inanan araştırıcılar incelemelere başlamışlardır. Bu çalışmaların çoğunda, mRNA üzerindeki hedef pozisyonuna bağlı olarak ODN ve siRNA’ların etkinliği arasında bir korelasyon bulunmuştur. Modifiye olmuş fosfotiat ODN’ ler toksik olabilir, çünkü, endogenik proteinlere bağlanarak spesifik olmayan bir tavır sergilemektedirler. CpG (sitidin fosfat guanozin) motifi içeren ODN’ ler, IFN’nun ifadesini veya diğer başka immün yanıtta oluşan molekülleri uyardığı görülmüştür. Bu uyarı, Toll – Like reseptör (TLR)’ e bağlanılması ile oluşur. ODN’lerin bu spesifik olmayan özelliği, bazı ODN’lerin tedavi amaçlı olması sonucunda keşfedilmiştir. Ribozimler, ODN’ ler gibi hedeflerine herhangi bir molekülün yardımı olmaksızın hibridize olurlar ve bu hibridizasyon, genlerin baskılanması için ihtiyaç duyulan yüksek konsantrasyon ile ilişkilidir ayrıca, kimyasal olarak modifiye olmuş ribozimler spesifik olmayan etkiler oluştururlar. RNA lokalizasyon sinyallerinden yararlanma veye RNA şaperon’ ları bu problemi çözebilir. Böylece, ribozimin düşük konsantrasyonu ile ilişkili etkili bir gen baskılanmasını sağlamaktadırlar. En son bilgiler, insan ve farelerde ifadelenen TLR’ nin, üridin / guanozin veya üridin bakımından zengin olan tek iplikli RNA oligonükleotidler tarafından aktivite olduğunu ispatlamıştır (5). Tek iplikli RNA ile bu TLR ‘lerin aktivasyonu, plazmositoid dendritik hücrelerin endozomal kısımlarında oluştuğu ve böylece, IFN – γ ve diğer sitokinlerin ifadelenmesine neden olduğu görülmüştür. Kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA veya ribozimler, invivo’da hücreye verilip denature olduğunda, siRNA sekansına bağlı olarak, bu özel TLR’leri aktive etmekdedir. Etkili bir gen baskılanması sağlamak için gerekli olan, siRNA’nın düşük konsantrasyonudur. Buna bağlı olarak siRNA’lar spesifik ve hızlı bir şekilde RISC kompleks ile etkileşmekte böylece, spesifik olmayan proteinlere bağlanma potansiyeli azalmaktadır. Bazı çalışmalar, normal konsantrasyondaki siRNA’ların transfeksiyonunun, gen ekspresiyonunda spesifik olmayan global etkilere neden olmadığını göstermiştir. Memelilerdeki RNAi uygulamaları, gen ekspresiyonunu spesifik olmayan şekilde etkiler, tabiki siRNA konsantrasyonuna, hücre tipine, siRNA ekspresiyonunun moduna ve ajanın hücreye veriliş şekline de bağlıdır. Bu spesifik olmayan etkiler, IFN yanıtının oluşmasından sorumlu genlerin stimülasyonunu içerir hatta, bu çalışmalardaki IFN’yi oluşturan genlerin indüksiyonu, hücresel büyümeyi engellemesede böyledir. Eğer, tam bir IFN yanıtı oluşursa, büyümeyi engelleyebilir. Uzun dubleks RNA ile transfekte olmuş, veya IFN tip 1 ile yada yüksek konsantrasyondaki siRNA ile tedavi edilmiş HeLa hücrelerinin mikroarray gen profillerinin bir kısmı birbiri ile çakışmaktadır. Bu çalışmalarda, tedavi ve araştırma çalışmalarındaki siRNA uygulamalarının potansiyel yan etkileri belirlenmiş ve tanımlanmış efektif siRNA’ların önemi üzerinde durulmuştur. Gen baskılanması için mümkün olan en düşük konsantrasyon kullanılmalıdır. Farelerin, kısa RNA hairpini üreten vektörler ile tedavi edildiğinde, IFN oluşturan genleri uyarması çok ilginç bulunmuştur. Spesifik olmayan etkileri yanında, nükleik asit bazlı gen baskılayan moleküller, hedefin etkilerini bloke etmeye hazırdır. Hedef etkilerinin yok edilme seviyesi, nükleik asit hibridinin stabilitesine ve baskının moduna bağlıdır. ODN’ler, hedef etkisini bloke etmeye eğilimlidir, çünkü 6 veya 7 sıralı DNA / RNA baz çiftleri RNAaz-H tarafından tanınmaktadır. Bu problemi çözmek için, antisens oligonükleotid gamper adında bir yapı geliştirilmiş, böylece ODN’lerin yaklaşık 10 nükleotidinden sadece bir tanesi RNAaz – H yanıtı göstermiştir. siRNA’lar dikkatlice seçilmez ise, bir mRNA hedefine kısmen komplementer olan siRNA’lar , endogenik miRNA’lar gibi davranıp translasyonu baskılar. Aynı transkripte karşı hedeflenmiş farklı siRNA’lar ile oluşmuş gen ekspresiyon profilleri karşılaştırıldığında, hem siRNA hem de mRNA ipliklerinin 5’ uçları arasındaki en az 11 – 14 nükleotidlik komplementerlik, transkript düzeyinde hızlı bir düşüşe sebebiyet verir. Antisens sekanslar olarak seçilmiş ODN, ribozim DNAzim ve siRNA’ lar, seçici olarak tek bir nükleotid ile hedefi diğerlerinden ayırabilir (5). siRNA’ların Hücrelere Verilimi ODN’ler ve ribozimler, farklı stratejiler kullanarak in vivo’da başarılı bir şekilde hücrelere verilir. Klinik denemelerde, ODN’lerin en popüler modu, intravenöz injeksiyonudur. siRNA-, siRNA üreten plasmid veya siRNA üreten virüslerin memeli model organizmalara verilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır (5). Bu yöntemler içinde, elektroporasyon ve hem lokal hem de sistemik injeksiyonu yer almaktadır. Çok etkili bir silencing için hücreye verilim yöntemi hakkında genelleme yapmak zordur çünkü hücre içine injeksiyonda, farklı dokuların farklı istekleri söz konusudur. Özellikle farklı boyutlardaki hücreler için fare dokularına siRNA’ ların verilmesinde ilk prosedür, fizyolojik solusyondaki siRNA’ ların, damar ucuna injeksiyonudur. Bu yöntem ile karaciğerde %90 oranında hedef gen ekspresiyonunun azaldığı görülmüştür. Bu oran akciğer, böbrek ve pankreas’ta daha azdır. Silencing süresi, 1 haftadan fazla sürer ve silencing seviyesi tam net değildir çünkü hayvandan hayvana varyasyonlar mevcuttur. siRNA üreten virusların gelişmesi, özellikle insan hastalıkları için gen terapinin alternatif modudur. Birkaç çeşit virus, siRNA’ların üretimi için dizayn edilir. Virus çoğunlukla epizomal form’da bulunur yani, konukçu genomuna entegre olması düşüktür. siRNA üreten AAV (Adeno associated vektör)’nin fare beyni içine injeksiyonundan 7 hafta sonra etkili bir silencing sonucu alınmıştır. siRNA üreten Adenovirusun fare karaciğerine damar yolu ile veya fare beynine direk injeksiyonu ile verilimi gen ekspresiyonunda etkili bir baskılanma yaratmıştır. siRNA’lar tedavi amaçlı deneylerde kullanılıcaksa, in vivo’da siRNA’ların hücreye verilmesinde pozitif sonuç elde edilmesi ve Amerika’da FDA tarafından “yetim ilaç” statüsü verdiği kimyasal olarak modifiye edilmiş ODN’lerin hücreye verilimini de kapsayan yöntemler için çalışmaların sürdürülmesi gerekmektedir. Son yıllarda ODN’lerin de içinde bulunduğu birkaç makromolekülün transdermal penetrasyonunu sağlayacak küçük moleküller keşfedilmiş. Akciğerler içine gen enjeksiyonu için kullanılmış aerosol yöntemler, yakın gelecekte siRNA’ların hücrelere iletiminde de benzer şekilde kullanılacaktır (5). siRNA Bazlı Tedaviler Birkaç ODN ve ribozim molekülleri klinik denemelerde test edilmiştir. Gözdeki sitomegalovirusun infeksiyonunun tedavisi için, FDA tarafından onaylanmış bir antisens ODN (fomivirsen) geliştirilmiştir. Klinik deneylerde kullanılmış antisens oligonükleotidlerin çoğu, modifiye olmuş fosforatiat ODN veya "gamper" dedikleri ODN’lerdir (5). Fakat bunların hedef RNA’lara afinitesi düşük ve yüksek konsantrasyonda toksisiteye neden olan problemleri vardır. Kimyasal modifikasyonların tiplerini içeren ikinci generasyon antisens oluşumlar, klinik deneylerde kullanılmış ve fosforatiat ODN’ ler den daha yararlı olduğu görülmüş. Son çıkan yayınların içerikleri bu farklı ilaçlardan ve onların hedeflerinden bahsetmektedir. siRNA ve onların memeli hücrelerindeki fonksiyonları 3 yıl önce keşfedilmiş fakat henüz klinik denemelerde kullanılması çok erkendir. Klinik programların gelişimi üzerine siRNA bazlı şirketlerin kurulmasından sonra siRNA, tedavi amaçlı gelişimde ODN ve ribozimleri hızlı bir şekilde yakalamıştır. Birkaç deneme siRNA’nın tedavi amaçlı potansiyel yetisini göstermiş; fulminant hepatitlerden, viral infeksiyondan, sepsisden, tümör gelişiminden ve macular dejenerasyondan fareleri koruduğu kanıtlanmış. Yüksek basınç ile damar ucundan verilen siRNA’lar, fare karaciğer hücrelerinde etkilidir hatta, bir grup araştırıcı, çeşitli karaciğer hastalıkları için tedavi amaçlı ajan olarak siRNA’nın potansiyelini test etmişlerdir (5). Karaciğerde ifadelenen apoptozis ile ilgili genler olan caspase 8 ve FAS hücre ölüm reseptörlerinin hedeflenmesi ile fare karaciğerini, çeşitli ajanlar tarafından uyarılmış ani gelişen hastalıklardan korumuştur. Diğer bir grup araştırmacı, virus tarafından direk olarak meydana gelen Hepatit B (HBV) infeksiyonunun tedavisi için siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelinin olup olmadığını araştırmıştır. Protein üretimi ve viral replikasyonu etkili bir şekilde azaltmak için, HBV genomunun bazı kısımlarını hedefleyen siRNA’lar hücrelere verilmiştir (5). siRNA virus oranını azaltsada, infeksiyonu sonlandırıcı etkisi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu sonuçlar, siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelini ve uygulamalar için pozitif sonuçlar doğurabilecek yöntemler üzerinde çalışmaların yoğunlaşması gerekliliğini göstermiştir. Nükleik asit bazlı gen baskılanmasının etkinliğini optimize etmek için, birkaç parametreyi incelemek gerekmektedir. Silencing molekül, dokudaki gibi dolaşım sisteminde de stabil olmalı ve toksik etki yaratmadan kan proteinlerine bağlanmalı ancak boşaltım sistemine girmemelidir. Nükleazların etkini azaltmak için kimyasal olarak modifiye olmuş nükleik asitlerin identifikasyonu üzerine denemeler gerçekleşmiş ve bu gerçekleşen denemeler ile tedavi amaçlı gen silencing kullanım sağlanmıştır. Sistemik verilim için yapılan, yapılması gerekli olan oluşumlar, klinik denemelerde modifiye edilmiş fosforatiat ODN’ler için açıklanmıştır. Modifikasyon ODN’nin hedef RNA’sına olan afinitesini azaltsa da in vivoda, stabilite, hücre içinde kalma ve hücresel alınımlarının gelişmesi ile moleküllerin etkinliğini arttırmış. Fosforatiat modifikasyonlar ODN’ lerin kan proteinlerine afinitesini arttırır ve nükleazların aktivitesinden ODN’ leri uzak tutar. Tek iplikli spesifik endonükleazlardan korunmuş, siRNA dubleksleri, serumda hem ODN hem de ribozimlerden daha stabildir. Modifiye olmamış siRNA’lar hücreler tarafından tam olarak alınmaz, hatta kan proteinleri için etkili bir afiniteye sahip olmazlar. siRNA’lar tedavi amaçlı kullanılacak ise, modifiye edilirler. Virusların kullanımını içeren gen terapi bazlı platformlar hariçtir. siRNA’ların modifikasyonu, siRNA’nın RISC kompleksi ile etkileşimini engeller (helikaz aktivitesi ile siRNA dubleksinin açılması hedef kesme oranı ve ürün oluşumunu etkiler). Bazı araştırıcılar, iyi bir silencing etkisi yaratıcı ayrıca, siRNA stabilitesini arttırıcı kimyasal modifikasyonları identifiye etmeye başlamışlar. Fosforatiat modifikasyonları siRNA dublekslerini tolere edebilirler ve siRNA’ ların hücresel alınımlarını kolaylaştırırlar. İn vivo’da kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA’ ların etkinliği üzerine bir gelişme yoktur. siRNA’ların yapılarına spesifik olan nükleik asit modifikasyonlarının yeni tiplerini geliştirmek için girişimler başlamıştır (5). miRNA miRNA’lar küçük RNA’nın ikinci sınıfıdır. Bitki ve hayvan genomlarının protein kodu oluşturmayan bölgelerinde kodlanır ve Dicer tarafından proses edilir. miRNA’lar RISC’e benzer bir kompleks ile etkileşirler. Hedef mRNA’ya komplementerizasyon derecesine bağlı olarak translasyonel baskılama veye mRNA kesimi oluşmaktadır (7). Bu gizli genlerin çoğu kod oluşturmayan RNA’ lardır ve protein için kod veya open reading frame (ORF) içermezler (8). Yaklaşık 22 nükleotidlik RNA‘lardır ve RNAi yol izinde gen ekspresiyonunu regüle ederler. miRNA’lar, RNA pol II tarafından (pri – miRNA) primer transkript olarak meydana gelirler. Bu tanskriptler ORF içersin ya da içermesin, splice edilir, poliadenillenir ve mRNA’lara benzerler. Bir intron veya ekzonda lokalize olmuş stem loop yapısı, fonksiyonel komponenttir. Örneğin miRNA genleri olan mir -106b, mir – 93 ve mir-25 protein kodlayan genin intronunda lokalize olmuşlardır. Stem loop yapısı ribonükleaz olan Drosha ve Dicer tarafından proses edilip, olgun miRNA oluştururlar. Bu RNA, RISC kompleksi ile etkileşir ve bu kompleks mRNA’ların baskılanmasını yönlendirir. İnsanda identifiye edilmiş miRNA genlerinin sayısı 300’den yüksek olup, hücre bölünmelerinde ve gelişimsel proseslerde rol alırlar (8). miRNA Genlerinin Kanserdeki Genomik Değişimler ile ilişkisi İnsan miRNA’ların çoğu genomlardaki kırılma noktalarının hemen yakınlarında lokalize oldukları görülmüştür (8). Örneğin, kromozom 13q14’teki delesyon yıllardır çalışılmaktadır, kronik lenfosit lenfoma ve birkaç tümörün oluşumuna neden olmaktadır. Bu lokustaki kansere neden olan şüpheli genlerin çoğu, miRNA diziliminden oluşur. Bu dizilim, mir - 15a ve mir – 16 – 1 içermektedir. Acaba, bu miRNA’ların delesyonu tümör oluşumunu nasıl etkiler? En son datalar, hem miR-15a ve miR-16, anti – apoptik gen olan BCL-2 genini hedeflemesi ile normal apoptik bir yanıt meydana getirdiğini göstermiştir. Bu bakımdan, bu miRNA’ların tümör supresör olarak fonksiyon göstermesi ve limfoma hücrelerindeki miR – 15a – 16‘ nın yeniden ekspresiyonu, apoptozisi ilerlettiği görülmüş. Buna ilaveten, delesyonlar için miRNA lokusları haritalanmıştır. Bunun bir örneği, akciğer, baş, dil, B-hücre ve foliküler limfomada amplifiye edilmiş 13q31 kromozomu çok iyi bir şekilde çalışılmış. Chr13orf25 (kromozom 13, open reading frame 25) genin ifadelenmesi ile hastalıkların ilişkisi vardır. Bu gen protein oluşturmayan küçük ORF’ye sahiptir. Bu transkripteki miRNA öncüleri miR – 17, 18, 19a, 20, 19b ve 92‘ dir. Bu dizilerden 28 miRNA’ların ekspresiyonunun artması, primer limfomada ve tümör oluşturan hücrelerin meydana gelmesini tetikler. Tümör oluşumundaki bu miRNA’ların rolleri, Burkitt’in lenfoma için fare modelinde gösterilmiştir. Tablo – 2 Kanser genlerinin siRNA tedavileri (6) Kök Hücreler, miRNA’lar ve Kanser Bir tümördeki hücrelerin bazı bölümlerini inceleyen tümör oluşum modelinde kök hücre özelliklerine sahip oldukları meydana çıkmıştır (8). Bu kanser kök hücreleri, tümör oluşumunu başlatma ve sürdürme özelliğine sahiptir. Halbuki tümör’deki hücre yığınları bazı farklılıklar gösterip, tümorogenik değildirler. Bunun miRNA’lar ile ilişkisi nedir? Tümörler, kök hücrelerini andıran bir biçimde miRNA profili sergiler. Çoğu miRNA’ların ekspresiyonunu azaltırlar fakat miR–17-92 içeren kök hücre miRNA’ların ekspresiyonunu etkilemezler. RNAi ve kök hücrelerin devamlılığı arasında biyokimyasal bir ilişki vardır. Drosophila ve bitkilerde, kök hücre devamlılığı için RISC komponenti olan Argonaute gereklidir. Dicer – 1 ‘in mutasyonu tarafından miRNA fonksiyonunun kaybı, Drosophiladaki üreme kök hücrelerinin çoğalmasını azaltmıştır. Siklin bağımlı kinaz inhibitörü olan Dacapo’nun ekspresiyonundaki artış, G1 ve S fazı arasındaki tutuklanmaya yol açmıştır (8). Tahmin edilen miRNA hedef bölgeleri, Dacaponun 3’UTR (Translate edilmemiş) kısmında bulunur. Önemli olan bu bölgelerin kök hücrelerde eksprese olmuş miRNA’lara uygunluğudur. Bir S-faz indüksiyon regülatörü olan p27 – Kip1, Dacoponun insandaki homoloğudur. Bu gen memelilerdeki bir miRNA hedefi olup olmadığı bilinmiyor, eğer öyle ise, hücre çoğalmasını ilerletmek için onkogenik miRNA‘ nın ekspresiyonunu engelleyici bir gen sağlanmış olur. Tedavi Amaçlı miRNA’lar İnsandaki kanser için miRNA’lar anahtar yapılar sunarsa, potansiyel tedavi amaçlı olarak gözden geçirilir (8). Tedavi amaçlı molekül hücresel alınımı ve serumdaki stabilitesi için modifiye edilmiş nükleik asit özelliğinde olmalıdır. Bir grup araştırıcı, kültüre olmuş hücrelerde miRNA fonksiyonunun antisens inhibitörü olarak modifiye olmuş 2’-O-metil RNA’ların görev yaptığını gözlemlemişler. Bu moleküller miR – 17, 92 olan hedef onkogenik miRNA’lar için kullanılır. Tümör suppresör miRNA’lar konusunda istenilen tedavi amaçlı strateji hücrelerdeki fonksiyonlarını arttırmak için olabilir. Serumda stabilize olmuş pre – miRNA’lar bunu başarabilir. Buna bir örnek, per–let-7‘nin hücreye verilimi RAS ekspresiyonunu durdurarak tümörün ilerlememesine neden olmasıdır. Ribozim Katalitik RNA’lar olarak bilinen ribozimler, intraselüler ortamda aktivitelerini optimize etmek için dizayn edilirler (10). Aktif ribozimlerin kütüphanelerinin hücre içine verilmesi gen işleyişinin identifikasyonuna olanak sağlar. Gen işleyişini saptamak için siRNA kütüphanelerini baz alan RNA bazlı araçlara, ribozim teknolojisi bir alternatif sunmaktadır. Tablo 3. Hastalıklarda ve hayvanlarda miRNA’ların biyolojik fonksiyonları (9) Pri – miRNA ‘lar nukleusta transkribe olmaktadır (1). dsRNA’ya spesifik olan Drosha nukleustaki pri-miRNA ‘yı degrede ederek stoplazmaya verilmeden önce pre-miRNA’ya dönüştürür (2). Exp5 (exportion-5) pre-miRNA’ların nukleustan stoplazmaya geçişinden sorumludur (3). siRNA’lara benzer olarak miRNA’lar dicer tarafından olgun miRNA‘ ya dönüştürülür ve bir ipliği ribonükleoprotein kompleksi olan miRNP ile etkileşir (4) (RISC kompleksine benzer). miRNA ve hedefi arasındaki baz eşleşmesi RISC kompleksinin mRNA’yı parçalamasına veya proteine translasyonunu durdurmaya sebebiyet verir (6). Şekil 6. miRNA ‘nın mekanizması İnvivo'da Ribozim Ekspresiyonunu Optimize Etmek Sekonder yapısının şeklinden dolayı ismi konan “hammerhead ribozim“, infekte olmuş bitkide orijinal olarak keşfedilmiş katalitik RNA moleküdür (10). Hammerhead ribozimin kendi başına kesim aktivitesi, tek iplikli yaklaşık 350 nükleotidlik, protein kılıfından yoksun RNA olan “virusoid“ moleküllerinin replikasyonu için zorunludur. Hammerhead ribozimler, herhangi bir RNA’yı kesmek için dizayn edilebilir (10). Bu dizayn, ribozimin substrat tanıma kısımlarında yapılır böylece, hedef sekansa komplementer tanıma bölgeleri içerebiliyor. Substrat kesimi, hedef RNA’daki NUX (N, herhangi bir baz ise X, A, C veya U dur.) sekansına göre ayarlanıyor. Dizayn edilen ribozimler, farklı RNA’ları kesebilir. Bu ribozimler, ya hammerhead veya hairpin ribozimlerdir. Ribozimler sentez ve modifikasyonları kolay ve yüksek oranda spesifik durumları ile hedef mRNA’ların ekspresiyonunu regüle ederler. İnvitroda, ribozimlerin kesim aktiviteleri, hücresel ortamdaki aktiviteleri ile koralasyon göstermek zorunda değildir. Bu yüzden memeli hücrelerindeki spesifik RNA’ların kesimi için ribozimlerin uygulamaları ifade sistemlerinin gelişimine gereksinim duyar (10). Tablo 4. Ribozimlerin invivo aktivitesini optimize etmede gerekli olan unsurlar (10) Şekil - 7 Hammerhead ribozimin ifadelenmesi a. Hammerhead ribozimin sekonder yapısı, onun substratı RNA (açık mavi) ve substratın kesim bölgesi gösteriliyor. N herhangi bir baz ve X A , C veya U ‘ yu simgelemektedir. b. Oklar, 3’ tRNaz veya RNaz P tarafından wild-type tRNAVAl (yabani tip)‘nın proses edilen bölgelerini göstermektedir. Transkripsiyon için RNA polimeraz III‘ ün etkileşimde bulunduğu promotor, internal promotordur; transkriptler, tRNA sekanslarının içindeki promotor elementlerini içerir (A ve B kısımları, kırmızı renkli). Ribozim sekansı doğal formdaki tRNA sekansının 3’ ucuna bağlanırsa, 3’ tRNaz ribozim – tRNA transkriptinden ribozim kısmını keser. Sonuçta oluşan ribozim endogenik RNaaz tarafından degrede olur. Bu yüzden modifiye olmuş yapıda, wild – type tRNA ‘nın 3’ kısmının bir bölümü linker sekans ile yer değiştirilir ve stem yapısı oluşur. Stem yapısı ribozimin tRNAval kısmından ayrılmasını bloke etmektedir (10). Yüksek İfade Seviyeleri RNA pol III tarafından tanınan promotorlar, tRNA ve küçük nüklear RNA olan küçük RNA’ların transkripsiyonundan sorumludur(10). Bu sebebten dolayı, Pol III ifade sistemleri, hammerhead, hairpin ribozimler ve siRNA olarak bilinen küçük RNA’ların transkripsiyonunda rol oynar. Pol III transkriptleri, pol II transkriptleri ile karşılaştırıldığında, ekstra sekanslar içermektedir (her transkriptin 3’ ve 5’ uçlarında polyA ve cap yapısı vardır). Bu özellikler, pol III sistemini ribozim ve siRNA’ların ekspresiyonu için ideal yapıyor yani, transkriptlerin yüksek seviyeleri güçlü aktivite için gereklidir ve ekstra sekanslar inhibitör etkisi yapar. tRNAmet tRNAva veya tRNAlys gen promotorunu veya U1, U6 veya adenovirus VA1 promotorunu içeren PoI III ifade sistemleri, hücrelerdeki hammerhead ve hairpin ribozimlerin ifadeleri için gereklidir. U6 promotoru çoğunlukla siRNA ifade vektörleri için kullanılır. Bunun yanında, farklı promotorlardan transkribe olmuş siRNA ve ribozimler sahip oldukları çeşitli özellikleri kendi promotorlarından alırlar (10). Kanser Biyolojisindeki Araştırmalar Tümör hücrelerine, hairpin ribozim transfeksiyonu yapılmış ve transforme olmuş hücreler birkaç hücresel proses olan apoptozis, kontak inhibisyonu ve üreme gibi normal regulasyonunu kaybetmiş (10). Hairpin ribozimleri alan hücrelerde tümör supressör gibi regülatör protein fonksiyonu olan bir gen hedeflenmiş ve biyolojik yol izlerinde birkaç yeni genler identifiye edilmiş. Bunların içinde insandaki gene homoloji gösteren D. melanogaster’de “ppan” ve"Mtert"geni keşfedilmiş. Ppan, hücre büyümesinin inhibitörü olarak, Mtert geni ise fibroblast transformasyonunun supressörü olarak identifiye edilmiş. Metastazi Genlerinin İdentifikasyonu Kanser hücrelerinin metastazisinde görev yapan genleri identifiye etmek için rastgele dizayn edilmiş ribozim kütüphaneleri kullanılmış. Kanserin erken safhalarında genellikle malignant hücreler lokalize olur. Hastalık ilerlediğinde metastazi için hücreleri uyaran çeşitli genler ifadelenir veya baskılanır. İnvaziv kanser hücrelerinin hareketi, invaziv olmayan veya zayıf invaziv özellik gösteren hücrelerden daha fazladır (10). Metastazinin mekanizması, kompleks ve çoğunlukla bilinmeden kalmıştır. Bu yüzden metastatik proseslerdeki basamakları identifiye etmek için, farklı prosedürler keşfetmişler. Bunlardan ilki, kemotaksi denemesi, rastgele dizayn edilmiş 33 genler yüksek oranda hareketli olan HT1080 hücrelerine verilir. Transfeksiyondan 24 saat sonra ekstraselüler matriks jeli ile çevrilmiş porlu filtre ile ayrılmış kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Kemoattranktant olarak fibronectin içeren bu denemede yüksek konsantrasyon içeren kısımdan daha düşük konsantrasyon içeren kısma doğru bir geçiş olur. 24 saat sonra yüksek konsantrasyonda bulunan çok az seviyedeki hücreler incelenmiş (invaziv olmayan hücreler). Ribozim taşıyan vektörleri alan bu hücrelerde migrasyonu tetikleyen genler bloke olmuş. İkinci yaklaşım, hücre invazyon denemesi. Bu deneme ilk denemeye benzer, sadece alt kısımın matriks jeli çevrelenmesi hariçtir. Retroviral vektörler (ribozim genlerini içerir)fare fibroblast NIH3T3 hücrelerine verilir. Bu hücreler jel ile çevrelenmiş filtre içinden çok zor geçer ve matriks jeline penetre olmuş hücrelerden RNA izole edilir. Bu RNA’nın, reverse transkripsiyonundan sonra, fibroblastların invaziv aktivitesini sağlayan 8 ribozim bulunmuş. Hücre kültür koşulları fizyolojik durumu tam olarak yansıtmasada, ribozim teknolojisi fare pulmonar tümörogenezis için bir yoldur. Ribozim kütüphaneleri, viral hayat çemberi, apoptik yol izleri, alzhemier hastalığı, kas ve neuronal farklılaşma fonksiyonu gösteren genleri identifiye etmede yararlanılır. Özellikle ribozim kütüphaneleri sinirsel kök hücrelerin farklılaşmasını regüle eden kod oluşturmayan RNA ‘yı identifiye etmede kullanılır. Şekil – 8 Metastazide görev yapan genlerin identifikasyonu a. Rasgele dizayn edilmiş ribozimler, hareketli HT 1080 hücrelerine veriliyor. b. Transfeksiyondan 24 saat sonra, hücreler ekstraselüler matriks jel ile kaplı porlu bir filtre ile ayrılmış alanda kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Üst kısımdan ekstraselüler matriks yolu ile alt kısma göç eden invaziv hücreler gözlemlenmiş. c. 24 saat sonra üst kısımdan göç edememiş hücreler alınmış. d. Alınan hücrelerdeki ribozimler çıkartılmış ve yeniden daha zor şartlar altında test edilmiş. e. Bu ribozim sekansları kullanılarak databazlı araştırmalarda istenen genler saptanmıştır (10). siRNA ve Ribozim Kütüphanelerinin Karşılaştırılması Son yıllarda RNAi, gen baskılanması için güçlü bir araç olarak dikkatleri üstüne çekmiştir (10). C. elegans hücresine dubleks RNA’nın verilmesi sonucunda ilk gen baskılanması ortaya çıktıktan sonra, bitkilerde, D. melanogaster, protozoa ve memeli türlerindeki varlığı saptanmıştır. RNAi mekanizmasında, ekzogenik dubleks RNA’lar 21-23 nükleotidlik siRNA oluştuktan sonra RISC kompleks ile ilişkiye girer. siRNA – RISC kompleksi, sekansa spesifik olarak hedef mRNA’yı keser. Bu reaksiyon, ribozimler tarafından hedef mRNA’nın kesimine benzemektedir. RNAi ‘nin potansiyel gücü, bilimsel kominitelere, genom analizleri ve gen işleyişleri için işe yarar bir araç olarak bakma cesaretini vermiştir. siRNA ifade vektörlerini ve kütüphanelerini kullanarak memeli genomunun karşılaştırmalı sistemik analizlerini yapılmıştır. siRNA kütüphaneleri ile, TRAIL ile indüklenmiş apoptozis, P53‘ e bağlı üremenin tutuklanması ve fosfadilinositol 3 – kinaz (P13)yol izlerinde yeni komponentler identifiye edilmiştir (10). Etkinliği ve Hedef Spesifitesi Ribozim ve siRNA teknolojileri arasındaki en büyük farklılık, siRNA’lar endogenik proteinler ile iş birliği içindedir (10). Halbuki ribozimlerin aktivitesi hücresel faktörlere bağlı değildir. Bu yüzden, siRNA’lar birçok hücresel enzimi kullanır örneğin helikaz ve RNAaz’lar, hedef mRNA’nın kesiminde görev yaparlar. Bundan dolayı, hedef mRNA’ların baskılanmasında ribozimlerden daha etkili bir araçtır. Her iki teknolojide de, hedef bölgelerin seçimi aktiviteyi belirlese de, daha düzenli bir mRNA’nın yapısı siRNA’dan çok, ribozim aktivitesini daha güçlü etkiler. Buna karşın siRNA’ların baskılayıcı aktivitesi, mRNA’nın düzenli yapısından çok, siRNA ve bir grup endogenik protein arasındaki etkileşime bağlıdır. siRNA’ların en önemli dezavantajı, spesifik olmayan baskılayıcı aktivitesidir. Bu baskılayıcı aktivite interferon üretiminin indüklemesi veya hedef olmayan genlere karşı sekansa spesifik silencing etki anlamına gelmektedir. siRNA’nın bir ipliği (antisens) hedef mRNA’ya komplementer, diğer ipliği (sense) değildir. Sense ve antisense iplikler, hedef olmayan mRNA’nın translasyonunu inhibe edebilir. Hedef olmayan genler üzerindeki etkilerin tahmin edilmesi zor olduğundan, bu konuda ribozimler daha düşük aktiviteye sahip olmalarına rağmen, siRNA’ların bir adım önünde bulunmaktadır. Son yıllarda siRNA alanındaki gelişmeler hız kazanmıştır (10). Örneğin, daha önceleri kullanılan 21 – 23 mer siRNA’ların nanomolar konsantrasyonları yerine günümüzde 27 mer’ lik siRNA’ların pikomolar konsantrasyonları kullanılmaktadır. Bu konsantrasyonun kullanılması, hedef dışındaki etkisini minimize edebilir Ayrıca, siRNA ifade vektörlerini dizayn etmek mümkün; shRNA (short haırpın RNA – sens ve antisens sekansları içermekte, Dicer tarafından shRNA siRNA‘ ya dönüştürülür.)‘ nın sadece sens ipliğinin degrede olacağı vektör düzenlenir ve böylece hedef dışı etkileri minimize edilmiş olur. İnterferon uyarılması, sekansa bağlı olmadan spesifik olmayan etki demektir yani, ekzogenik dubleks RNA tarafından immün yanıtın aktive olması demektir. siRNA’lar bu yanıtı uyarmayabilir. Uzun dubleks RNA 30bp’den büyük olursa bu yanıt oluşmaz. Ayrıca, siRNA ‘nın interferon yanıtını uyardığı ve bu yanıtın oluşmaması için bazı faktörler identifiye edilmiştir. Stem (gövde) bölgesinde bir mutasyonun meydana getirilmesi ile (C→U veya A→G) interferon yanıtı azaltılır. Yalnız bu çözüm dsRNA>100bp olduğu durumlar için geçerlidir. Antisens Teknolojisinin Çözüm Bekleyen Sorunları İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorun ise, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır (11). Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar sonrası iyi sonuçlar alınabilmiş fakat kalıcı tedavi çoğu zaman başarılı olamamıştır (11). Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeri ise denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Kanser tedavisi için antisens oligonükleotidleri major kaynak olarak görmeden önce, iki temel zorluğu çözmek gerekmektedir. İlaç verilmesinde en çok aranan özellik basitliktir (12). Oligonükleotidin hücresel alınımı sınırlı ve hücre tipleri arasında varyasyonlar göstermektedir. Örneğin, normal lenfositlerin antisens nükleotidleri çok zayıf aldığı gözlemlenmiştir. Lipozomal taşıyıcılarında içinde bulunduğu çeşitli formulasyonlar sonuçlarına bakılmaksızın denenmiştir. Antisens oligonükleotidlerin direk injeksiyonu en yüksek tümör konsantrasyonlarında verilir fakat sistemik tümör tedavisi için kullanımı limitlidir. Gut epitel hücreleri, antisens oligonükleotidleri çok iyi bir şekilde almaktadır, bu yüzden oral formulasyonu mümkündür ve uygulamalar arasında en çok umut veren olabilir. İkinci çözülmeyen konu, hedef onkogen zaman zaman mı aktif oluyor yoksa, bir tümör hücresi olarak mı kalıyor? Tümör hücreleri bazen hareketsiz kalabiliyor ve büyüme aktivitesi, antisens oligonükleotidin verilmesi ile eş zamanlı olmayabiliyor (12). Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen tedavisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen tedavisinin daha başarılı sonuçlar vereceği söylenebilir. Kaynaklar 1. IDT Tutorial. 2005. Antisense Technologies, 1-12. 2. Kurreck, J. 2003. Antisense Technologies improvement through novel chemical modifications. Eur. J. Biochem, 270: 1628-1644 3. Uprichard, S. L. 2005. The therapeutic potential of RNA interference. FEBS Letters, 579: 5996-6007. 4. Aigner, A. 2006. Gene silencing through RNA interference (RNAi) in vivo: Strategies based on the direct applications of siRNAs. Journal of Bıotechnology, 124 (1): 12-25. 5. Dorsett, Y and Tuschl, T. siRNAs:2005. Applications in Functional Genomıcs and Potential as Therapeutics. Nature Biotechnology, 40-51. 6. Rychahou, G. P., Jackson, N. L., Farrow, J. B and Evers, M.B. 2006. RNA interference: Mechnanisms of action and therapeutic consideration. Surgery ; 140: 719-25. 7. Matzke, A.M and Birchler, J.A. 2005. RNAi – Mediated Pathways in the Nucleus. Nature Reviews Genetics, 6: 24-35. 8. Hammond, S. M. 2006. MicroRNAs as oncogenes. Current Opinion in Genetics and Development , 16:4-9. 9. Wienholds, E., Plasterk, H.A R.2005. MicroRNA function in animal development. FEBS Letters, 579: 5911-5922. 10. Akashi, H., Matsumoto, S. and Taira, K. 2005. Gene Dıscovery By Rıbozyme and siRNA Libraries. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 6: 413-422. 11. Yaşar, Ü. 2006. Gen Tedavisi; Hastalıkların biyolojik temeli III. www.medinfo.hacetttepe.edu.tr/ders. 12. Cunnıngham, C.C. 2002. New modalities in oncology: antisense oligonucleotides. BUMC Proceedings, 15: 125-128.   PDF KAYNAK: documents/tipbil14_3_11.pdf

http://www.biyologlar.com/antisens-teknolojileri-hakkinda-bilgi

İMMÜNGLOBULİN M (IgM)

Normal Değer: Serum 0-1 ay 220-80 mg/dl 2-3 ay 20-100 mg/dl 4-6 ay 35-125 mg/dl 7-12 ay 35-150 mg/dl 1-5 yaş 45-200 mg/dl 6-12 yaş 50-250 mg/dl >12 yaş 50-300 mg/dl BOS 0-1,30 mg/dl Kullanımı: Bakteri ve virüslere karşı üretilen ilk antikorlardır. Waldenstrom makroglobulinemisi, enfeksiyonların akut fazı, otoimmün hastalıklar, kronik karaciğer hastalıkları, aktif sarkoidoz, nefrotik sendrom ve bazı lenfomalarda IgM düzeyi artarken, immün yetmezlikler ve protein kaybına neden olan hastalıklarda IgM düzeyi düşer. BOS’da 3 mg/dl’nin üzerindeki IgM değerleri bakteriyel menenjit lehinedir. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/immunglobulin-m-igm

LAKTAT DEHİDROGENAZ (LDH, LD, Laktik asit dehidrogenaz)

Normal Değer: 0-3 ay 100-450 IU/L 4-12 ay 100-400 IU/L 1-3 yaş 100-300 IU/L 4-12 yaş 100-250 IU/L >12 yaş 90-240 IU/L Kullanımı: Kalp ve karaciğer hastalıklarının tanısında kullanılır. AMI, megaloblastik ve pernisyöz anemi, karaciğer hastalıkları, şok, hipoksi, siroz, obstrüktif sarılık, böbrek hastalıkları, kas hastalıkları, neoplastik hastalıklar, konjestif kalp yetmezliği, lösemi, hemolitik anemi, orak hücreli anemi, lenfoma, renal enfarktüs ve akut pankreatitte LDH düzeyi artar. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/laktat-dehidrogenaz-ldh-ld-laktik-asit-dehidrogenaz

LENFOMA PANELİ (Lenfosit alt grupları, Lenfosit tiplendirilmesi)

Normal Değer: CD 3 (T) %60-85 CD 19 ( %7-23 CD 4 (Helper) %29-59 CD 8 (Supressor) %19-48 CD 16-56 (NK) %6-29 Aktive T %7-15 Kullanımı: İmmün yetmezlikler ile otoimmün viral ve kronik granülomatöz hastalıkların tanı ve takibinde kullanılır. Kalp, karaciğer, böbrek ve kemik iliği transplantasyonlarının izlenmesinde de yararlıdır. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/lenfoma-paneli-lenfosit-alt-gruplari-lenfosit-tiplendirilmesi

Bakterilerin Biyoteknolojide Kullanım Alanları

Bakterilerin Biyoteknolojide Kullanım Alanları

Son on yılda biyokimya, moleküler biyoloji ve bakteriyolojideki ilerlemeler, bakterilerin antikanser ajan olarak kullanımının yanı sıra, antikanser ilaçların verilmesinde kemoterapiye duyarlı ajan ve gen tedavisi için vektör olarak kullanımına kadar kullanışlı bir çok yönlerini ortaya koymuştur.

http://www.biyologlar.com/bakterilerin-biyoteknolojide-kullanim-alanlari

Helicobacter pylori

Helicobacter pylori (Helikobakter pilori- Hp) mide ve duodenum'um çeşitli alanlarında yerleşen, gram (-), mikroaerofilik bir bakteridir. Yerleştiği yerlerde kronik enflamasyona neden olur. Bu kronik enflamasyon sonucunda duedenum ülseri, mide ülseri ve mide kanseri gelişebilir. Önceleri Campylobacter pylori olarak adlandırılan bu bakteri, yapılan birçok araştırmanın sonucunda 1989 yılında Camplobacter ailesine ait olmadığına karar verilmiş ve kendi adıyla anılan Helicobakter ailesine taşınmıştır. Dünya'da insanların %50'sinden fazlasının üst gastrointestinal bölgede H. pylori taşımaktadır. Enfeksiyon gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülmektedir. Bununla beraber, H. pylori ile enfekte insanların %80'den fazlası asemptomatiktir. Birçok kişi kronik H.pylori enfeksiyonu geçirse de herhangi bir semptom göstermez. Bazılarında ise mide ve duodenal ülserler de dahil olmak üzere birçok ciddi probleme neden olabilir. Ülserler çeşitli semptomlara neden olabilir veya hiçbir semptom göstermeyebilir. Sık görülen şikayetler; ağrı veya sızı (genellikle üst abdomende), şişlik, çok az yemek yedikten sonra dahi doyma hissi, iştah eksikliği, bulantı, kusma, koyu renkli gayta'dır. Bunlara ek olarak, kanamalı ülserler yorgunluk hissi ve düşük kan sayımına neden olabilir. Helikobakter pilori (Hp); spiral yapıda, mikroaerofilik gram (-) bir bakteri olup yaklaşık 3 mikrometre uzunluğunda ve 0.5 mikrometre çapındadır. Oksijenli solunum yapar ancak yaşayabilmesi için atmosferdeki oksijen oranı çok fazladır. Daha düşük oranda oksijen bulunan ortamlarda üreyebilirler, bu nedenle bu bakterilere mikroaerofilik (%1'den az oksijenli ortamda yaşayabilen) bakteri denir. İntestinal bakteriler tarafından üretilen moleküler hidrojenin (H2) oksidasyonu yoluyla enerji üretmeye yarayan hidrojenaz enzimini ihtiva eder. Bu enzimin yanı sıra katalaz, oksidaz ve üreaz enzimlerine de sahiptir. Üreaz enzimi; mide mukozasının iç kısmında mukus tabakasının içerisine yerleşen bu bakteriyi, üre'den oluşturduğu bazik bir ürün olan NH3 (amonyak) sayesinde mide asitinden kendini korur. Yoksa asit ortama dayanaksız, çok narin bir bakteridir. Ayrıca biofilm oluşturma özelliği de vardır. H. pylori 5 major dış membran proteini (OMP) ailesine sahiptir. Bilinen en büyük aile adhezyon proteinleridir. Diğer 4 aile ise porinler, demir transporterları (taşıyıcıları), flagellum-ilişkili protein ve fonksiyonu bilinmeyen proteinlerdir. Diğer gram-negatif bakteriler gibi, H. pylori'nin dış membranında da lipopolisakkarit (LPS) ve fosfolipitler bulunur. Ayrıca dış membranında kolesterol de ihtiva eder ki, bu H. pyloriden başka çok az bakteride daha bulunmaktadır. Flagella sayesinde tüm gastrik ve enterohepatik Helikobacter türleri hayli hareketlidir, H. pylori ise 4-6 adet flagellaya sahiptir. Helikobakter pilori (Hp); spiral yapıda, mikroaerofilik gram (-) bir bakteri olup yaklaşık 3 mikrometre uzunluğunda ve 0.5 mikrometre çapındadır. Oksijenli solunum yapar ancak yaşayabilmesi için atmosferdeki oksijen oranı çok fazladır. Daha düşük oranda oksijen bulunan ortamlarda üreyebilirler, bu nedenle bu bakterilere mikroaerofilik (%1'den az oksijenli ortamda yaşayabilen) bakteri denir. İntestinal bakteriler tarafından üretilen moleküler hidrojenin (H2) oksidasyonu yoluyla enerji üretmeye yarayan hidrojenaz enzimini ihtiva eder. Bu enzimin yanı sıra katalaz, oksidaz ve üreaz enzimlerine de sahiptir. Üreaz enzimi; mide mukozasının iç kısmında mukus tabakasının içerisine yerleşen bu bakteriyi, üre'den oluşturduğu bazik bir ürün olan NH3 (amonyak) sayesinde mide asitinden kendini korur. Yoksa asit ortama dayanaksız, çok narin bir bakteridir. Ayrıca biofilm oluşturma özelliği de vardır. H. pylori 5 major dış membran proteini (OMP) ailesine sahiptir. Bilinen en büyük aile adhezyon proteinleridir. Diğer 4 aile ise porinler, demir transporterları (taşıyıcıları), flagellum-ilişkili protein ve fonksiyonu bilinmeyen proteinlerdir. Diğer gram-negatif bakteriler gibi, H. pylori'nin dış membranında da lipopolisakkarit (LPS) ve fosfolipitler bulunur. Ayrıca dış membranında kolesterol de ihtiva eder ki, bu H. pyloriden başka çok az bakteride daha bulunmaktadır. Flagella sayesinde tüm gastrik ve enterohepatik Helikobacter türleri hayli hareketlidir, H. pylori ise 4-6 adet flagellaya sahiptir. Enfeksiyonun teşhisi genellikle dispeptik semptomların varlığı ve H. pylori enfeksiyonunu gösteren testler yapılması sonucunda konur. Bakterinin antikorlarının varlığını kanıtlamak için kan testi, Dışkıda helikobakter antijen testi, veya üre-nefes testi yoluyla noninvaziv olarak H.pylori enfeksiyonu varlığı tespit edilebilir. Bununla beraber, H.pylori enfeksiyonunu saptamak için daha güvenilir yöntemler; mideden doku parçası alarak hızlı üreaz testi, histolojik inceleme, ve mikrobiyal kültürdür. Bu testlerin hiçbiri hatasız değildir. Biyopsi için alınan materyalin lokalizasyonuna bağlı olarak biyopsi yönteminde dahi hata payı vardır. Mesela, kan antikor testi %76 ila %84 sensitive (hassaslık) oranına sahiptir. Bazı ilaçlar H. pylori üreaz aktivasyonunu etkilediğinden, üre testlerinin yanlış negatif sonuç vermesine sebep olabilir. H. pylori üst gastrointestinal hastalıklarının en sık sebebidir. Bu enfeksiyonun eradikasyonu dispepsi, gastrit, peptik ülser semptomlarını azaltcaktır ve belki de mide kanseri önlenecektir. Antimikrobiyal direncin artması, bu bakterinin önlenme stratejilerine ihtiyacı arttırmaktadır. Fare modelleri üzerinde yapılan aşı çalışmaları umut verici sonuçlara sahiptir. Araştırmacılar değişik adjuvanlar, antijenler ve immun sistemin korunmasında en uygun yöntemi anlamak için immunizasyon yolakları üzerinde çalışmaktadır. Araştırmacıların çoğu daha yeni hayvan çalışmaları safhasından insanlar üzerinde yapılan çalışmalara geçmiştir. H. pylori enfeksiyonuna karşı geliştirilen intramusküler bir aşının Faz I klinik çalışmalar sürmektedir. Bakterinin keşfedilme tarihi olan 1982'den önce sigara, alkol, kafein, asit, baharatlı yiyecekler ve stres ülserin temel nedenleri olarak kabul ediliyordu. Hastaların çoğuna uygulanan tedaviler semptomları azaltmakla birlikte, etken olan enfeksiyon ortadan kaldırılmadığından kalıcı bir çözüm oluşturmaktan uzaktı. Artık ülserlerin büyük bir kısmına HP’nin neden olduğunu biliyoruz. Uygun antibiyotik kullanımı ile hastaların çoğunda enfeksiyon başarıyla ortadan kaldırılmakta ve ülserin yeniden oluşma olasılığı çok azalmaktadır. Günümüzde, Hp antibiyotikler ile proton pompası inhibitörleri gibi mide asidini baskılayan ilaçların bir kombinasyonu kullanılarak başarıyla yok edilebilmektedirler. Mide çeperinin direncini azaltarak mide asitlerinden etkilenmesini sağlayan bakteri ayrıca mide kanserine de yol açmaktadır. Midenin ph'ında bile yaşayabilen bir bakteri olduğundan tedavi için güçlü antibiyotikler kullanılmalıdır. Dünya nüfusunun üçte biri ile yarısı arasında bir kesim Hp bakterisini taşımaktadır. Son yıllara kadar gözden kaçırılan bu bakteri, hemen hemen tüm gastrit ve ülser ile bazı mide kanseri vakalarının ardında yatan neden olarak açıklanmaktadır. Uzun yıllar çektikleri mide rahatsızlığının Hp'den kaynaklandığından habersiz sayısız kişi pek de yararını görmedikleri anti-asit ilaçları kullanmaktaydı. Ülser uygun antibiyotik tedavisiyle çoğunlukla bir haftada ortadan kaldırılabilmekte iken, yapılan bir araştırma ABD'de ülser tedavisi için yazılan reçetelerin sadece %3'ünün antibiyotik içerdiğini ortaya koymuştur. Hp sebep olduğu kronik mukozal inflamasyon ile uzun dönemde başka faktörlerle beraber mukozanın değişimine katkıda bulunarak mide kanseri gelişmesinde rolü olabilir. Ayrıca son zamanlarda gastroenteroloji dışında şeker hastalığı, koroner damar hatalığı, baş ağrısı, Reynaud fenomeni ve safra taşı gibi durumlarda rolü olabileceğine ait yayınlar vardır. Kesin korunma, geliştirilecek aşı ve aşı uygulaması ile olacaktır. H. pylori kolonileri midede kolonize olur ve midenin uzun süreli enflamasyonuyla kronik gastrit oluşmasını tetikler. Birçok insanda on yıllarca midede varlığını sürdürür. H. pylori ile enfekte birçok kişi kronik gastritleri olsa dahi hiç klinik semptom göstermez. H. pylori kolonilernin yaklaşık %10-20'si er geç mide ve duodenum ülserinin gelişmesine neden olur. Ayrıca bu enfeksiyon, mide kanseri için ömür boyu %1-2 ve gastrik MALT lenfoma gelişmesi açısından %1'den az oranda risk faktörüdür. Tedavinin olmadığı inancı oldukça yaygındır, H. pylori enfeksiyonu, bakteri bir kez mideye yerleşince, ömür boyu sürer. Bununla beraber mide mukozasında kolonizasyon için uygun olmayan koşulların ve atrofinin artması sonucunda enfeksiyonun yok olması da muhtemeldir. Akut enfeksiyonlara karşı dayanıklılık oranı bilinmemekle beraber, birçok araştırmada enfeksiyonun kendiliğinden elimine edildiğini göstermiştir. Mide kanseri ve Hp Mide kanseri, tüm dünyadaki kanserler arasında ikinci sırayı işgal etmekte ve her yıl yaklaşık 650.000 kişinin ölümünden sorumlu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar Hp'nin mide kanserine yakalanma riskini arttırdığını ortaya koymaktadır. Hp'nin kronik enfeksiyonunun midede kalıcı, hatta ömür boyu süren kronik gastrite, bunun da zamanla çok odaklı “atrofik gastrit” denen özel bir gastrit türüne dönüştüğünü, süregelen bu yangı ve tahrişin de zamanla kansere yol açabileceği söylenilmektedir. 15 yıllık bir süreçte kronik gastrit vakalarının en az yüzde 10’unda kansere ilerleme görülebileceği bilinmektedir. Sosyo-ekonomik ve hijyenik durumu iyi olmayan bölgelerde yaşayan insanların midesinde bulunma ihtimali %80'e kadar çıkabilir. Gelişmiş toplumlarda yaklaşık %10 seviyesindedir. Yüksek dozda ve kombine olarak bazı antibiyotiklerin kullanılmasıyla tedavisi mümkündür. Barry Marshall ve Robin Warren adlı iki bilim adamı Avustralya'nın Perth şehrinde 14 Nisan 1982 tarihinde, yüzyılın en önemli keşiflerinden biri olarak kabul edilen Helicobacter pylori’yi kültürde izole etmişlerdir. Bu başarıları onlara 2005 yılında Nobel Tıp ödülünü kazandırmıştır. Çoğu tarihi buluş gibi bu buluş da tesadüfi bir olay sonucu gerçekleşmiştir. Mide biyopsi kültür vasatlarının Paskalya bayramı tatili nedeniyle her zamanki bekleme süresi olarak belirledikleri 3 gün aşılmış, birkaç gün daha fazla vasatlar etüvde kalması sonucu çok nazlı ve güç üreyen bu bakteri izole edilebilmiştir. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı 1994 yılında bakteriyi mide kanseri açısından birinci sınıf kanserojen olarak ilan etmiştir. Ayrıcai duodenal ülserlerin %90’nından fazlasında ve mide ülserlerinin yaklaşık %80’inin nedenidir. İnfeksiyon gelişiminde risk faktörleri arasında düşük sosyo-ekonomik koşullar, kalabalık aile ortamı, sanitasyon yetersizliği, Anne ve babanın bu bakteri ile infekte olması, yeterli dezenfeksiyon işlemi uygulanmadan endoskopların diğer hastalarda da kullanılması sayılabilir. Bulaşta fekal-oral yolun yanı sıra oral-oral yol da suçlanmaktadır. Bakteri dünya nüfusunun yaklaşık %50’sinden fazlasını etkilemektedir ve tüm dünyada ülserlerin en yaygın nedenidir. H.pylori infeksiyonu olan altı hastadan birisinde duodenum ya da mide ülseri gelişmektedir. Bakterinin bulaştığı bireyler, bakteriyi yok etmek için ilaçlar verilmedikçe, genellikle infeksiyonu yaşam boyunca taşırlar. Alman bilimadamları 1875 yılında, insan mide mukozasında spiral şekilli bir bakteri tespit etti, fakat kültür edilme imkânı yoktu ve nihayetinde unutulup gitti. İtalyan araştırmacı Giulio Bizzozero, 1893 yılında köpeklerin midesinde asidik ortamda yaşayan benzer şekilli bir bakteri tarif etti. Prof. Walery Jaworski 1899 yılında insanlardan mide içeriğinde sedimentleri araştırdı. Bazı çubuk şekilli bakterilerin yanı sıra karekteristik spiral şekilli bakteriler buldu ve bu bakterileri Vibrio rugulo olarak adlandırdı. Ayrıca Prof. Walery Jaworski, mide hastalıklarının patogenezinde bu organizmanın olası rollerinin olduğunu öne süren ilk kişi oldu. 1900'lü yılların başında yapılan birçok küçük çapta araştırma mide kanseri ve peptik ülserli birçok hastanın midesinde virgül şeklindeki bakterilerin varlığını gösterdi. Bununla beraber Amerikan bilimadamlarının 1954 yılında yayınlanan; 1180 mide biyopsisinde bu bakterinin gözlenmemesi husundaki bir çalışmanın ardından bu bakteriye olan ilgi azaldı. Mide hastalıklarında bakterinin rolünü anlama husundaki ilgi, 1970'lerde mide ülseri olan hastalarda bakterinin gösterilmesini takiben yeniden alevlenmiştir. Avustralyalı patolog Robin Warren tarafından da 1979 yılında bu bakteri gösterildi, ardından 1981 yılında Avustralyalı doktor Barry Marshall ile çalışmalarını ilerletti. Mideden bu bakterinin kültürü üzerine yapılan birçok başarısız denemenin ardından, en sonunda Paskalya tatili nedeniyle bilinçsiz olarak Petri kaplarının 5 gün inkübasyonu sonunda 1982'de kolonilerin gösterilmesi başarıldı. Warren ve Marshall yayınladıkları makalede, H. pylori enfeksiyonunun birçok mide ülseri ve gastritin nedeni olduğunu, daha önce sanıldığı gibi stres yahut baharatlı yemeklerle alakası olmadığı fikrini ileri sürdü. Başlangıçta bazı şüpheli yaklaşımlar olsa da, yıllar içinde, birçok araştırma grubu H. pylori ile ülser ve gastrit ilişkisini doğruladı. H. pylori'nin gastrite neden olduğunu göstermek ve hiçbir etkisi olmadığı sadece orda bulunduğu savını çürütmek için, Marshall içinde H. pylori bulunan deney şişesini içti. Birkaç gün sonra kusma ve bulantı ile ciddi şekilde rahatsızlandı. İnokülasyondan 10 gün sonra yapılan endoskopide gastrit işaretleri ve H. pylori varlığı gösterildi. Bu sonuçlar ışığında H. pylori'nin gastritin esas nedeni olduğunu kanıtlandı. Marshall ve Warren birçok gastrit vakasının tedavisinde antibiyotik tedavisinin etkinliğini göstermek üzere çalışmaya başladı. 1994 yılında, ABD'de bulunan Ulusal Sağlık Enstitüsü (National Institutes of Health) sık tekrarlayan duodenal ve gastrik ülserilerin H. pylori sebepli olduğu söyledi ve tedavisi için antibiyotiklerin kullanılmasını önerdi. Warren ve Marshall, H. pylori üzerine yaptıkları çalışmanın ardından 2005'te Tıp dalında Nobel Ödülü ile ödüllendirildi.

http://www.biyologlar.com/helicobacter-pylori

Gen Aktarım Teknikleri

Gen tedavisinde, etkin bir gen aktarimi en onemli bir kosuldur. Genleri istenilen hucrelere tasiyabilmek icin kullanilan yontemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadir: Fiziksel yontemler ve biyolojik vektorler: Fiziksel yontemler, DNA'nin dogrudan dogruya enjeksiyonu, lipozom formulasyonlari ve balistik gen enjeksiyonu yontemlerini icerir. Dogrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sini tasiyan plazmit, dogrudan dogruya, ornegin kas icine, enjekte edilir. Yontem basit olmasina karsin kisitli bir uygulama alani vardir. Lipozomlar, lipidlerden olusan molekullerdir. DNA'yi iclerine alma mekanizmalarina gore iki guruba ayrilirlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarli lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar arti yuklu olduklarindan, eksi yuklu olan DNA ile dayanikli bir kompleks olustururlar. Ikinci gurup lipozomlarsa negatif yuklu olduklarindan DNA ile bir kompleks olusturmaz, ama iclerinde tasirlar. Parca bombardimani ya da gen tabancasi olarak da adlandirilan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amaciyla gelistirilmistir. Bu ilk uygulamalarindan sonra, bazi degisiklikler yapilarak memeli hucrelerine gen nakli amaciyla kullanilmaya baslanmistir. Bu yontemde, genellikle altin ya da tungstenden olusan 1-3 mm boyutunda mikroparcaciklar, tedavi edici geni tasiyan plazmit DNA'si ile kaplanir, sonra da bu parcaciklara hiz kazandirilarak, hucre zarini delip, iceri girmeleri saglanir. Basit olmalarina karsin fiziksel yontemler verimsizdir; ayrica, yabanci genler, sadece belirli bir sure fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle arastirmacilarin cogu, genellikle virus kokenli vektorlere yonelmislerdir. "Vektor" kelimesinin bir anlami da "tasiyici"dir. Benzer sekilde, gen terapisinde genleri hucrelere tasima amaciyla kullanilan ve genetik olarak zararsiz hale getirilmis viruslere de vektor denir. Gunumuzde yapilan arastirmalarda, viruslerin hastaliga yol acan gen parcalarinin yerine, hastalari iyilestirme amaciyla rekombinant genler yerlestirilmektedir. Bu amacla degistirilmis hucreler kullanilmaktadir. Bu hucrelere tedavi edici geni tasiyan bir genetik yapi sokuldugunda, tedavi edici geni icinde tasiyan virusler elde edilir. Bu sekilde degistirilmis virusler hucreye girmek icin kendi yontemlerini kullanirlar ve genomlarinin ekspresyonu sonucu, genin kodladigi protein uretilmeye baslanir. Ote yandan, virusun kendisini cogaltmak icin ihtiyac duydugu genler, tedavi edici genlerle degistirilmis oldugundan, virus cogalip hucreyi patlatamaz. Bunu yerine, hucrede virusun tasidigi hastaligi duzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladigi protein (yani ilac) uretilir ve genetik bozukluk nedeniyle uretilemeyen proteinin yerini alir. En cok kullanilan viral vektorler, retrovirusler, adenovirusler, herpesvirusler (ucuk virusu) ve adeno-iliskili viruslerdir. Ama her vektorun kendine ozgu dezavantajlari vardir: Bolunmeyen hucreleri enfekte edememek (retrovirus), olumsuz immunolojik etkiler (adenovirus), sitotoksik etkiler (herpesvirus) ve kisitli yabanci genetik materyal tasiyabilme kapasitesi (adeno-iliskili virus). Ideal bir vektorde aranan ozellikler yuksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yetenegi ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasinin yaninda, imunolojik etkilerin olmamasidir. Gen aktarim teknikleri Viral Vektorler 1. Retroviral vektorler 2. Adenoviral vektorler 3. Adeno-asociated virus 4. Herpes Simpleks Virus Tip-1 5. Polio Virus 6. Ordek Hepatit Virusu 7. Parvovirus 8. Sendaivirus 9. Sindbis virus Fiziksel ve Kimyasal Yontemler 1. Transferin-reseptoru araciligi ile 2. Asiaglikoprotein DNA konjugatlari 3. Lipofection 4. Direk aktarim 5. Kalsium fosfat cokturmesi ile 6. Diethilaminoetil dekstran 7. Elektroporasyon 8. Sonikasyon 9. Kazima yontemiyle 10 Polibrene/dimetilsulfoksid 11 Jet injeksiyon 12 Partikul bombardimani Genlerin vucuda yerlestirilmesi yontemleri Genleri vucuda yerlestirmenin cesitli yollari vardir. Genel olarak, gen tedavisi iki esas bolumde siniflandirilabilir. l. ex vivo yaklasim: Bu yaklasimda hucreler vucuttan alinir; in vitro kosullarda gen transferi yapilir. Tekrar vucuda geri verilir. Bu yaklasimin avantajlari sunlardir: a. Gen aktarimi genel olarak yuksektir. b. Eger vektor secilebilir marker gen tasiyorsa; gen aktarilan hucreler zenginlestirilebilir. c. Re-implantasyon oncesinde etkinlik kontrol edilebilir. 2. in vivo yaklasim: Vucuttaki hucrelere genlerin direk transferidir. Bu aktarim, in vitro kosullarda gerceklestirilir ve hucreler aliciya tekrar geri verilerek yapildigi gibi alicinin dokusuna in situ direk aktarim seklinde de yapilabilir. Ayrica henuz kullanilmamakta ise de bir vektor araciligi ile de kan yoluyla aktarim gerceklestirilebilir. Bu vektorler plasmidin konakci hucrede takibini saglayacak sekilde floresans ile isaretlenebilir. En onemli sorun spesifiklik ve duragan gen transferinin dusuk etkinligidir. Bu klinikde arka arkaya tedavi islemlerini gerektirmektedir. Gen tedavisinde antisens oligonukleotid kullanimi Antisens oligonukleotidler, kucuk sentetik nukleotid dizileri olup; bunlar spesifik DNA veya RNA dizilerine komplementerdirler. Eksojen oligonukleotidler nukleik asit baglayici reseptorler araciligi ile hucre icerisine alinirlar. Terapotik urun olarak hazirlanmalarinda baslica sorun hucre icerisine tasinabilmeleridir. Oligonukleotidlerin gen tedavisinde kullanilmasi ‘eger belirli bir gen bir hastaliktan sorumlu ise; bunun calistirilmamasi klinik anormalligin duzelmesini saglayabilir’ prensibinden yola cikarak tasarlanmaya baslanmistir. Antisens oligonukleotidler genin cevrilmesini durdurarak hastaliga neden olan genlerin ekspresyonunu engelleyen yapilardir. Bu yapilar onkogenleri kontrol altina alabilmekte ve virus DNA’sinin cevrilmesini engelleyebilmektedirler. Bir cok ilacda amac defektif veya istenmeyen proteinin sentez edildikten sonra fonksionuna engel olmaktir. Antisens teknolojide amac protein sentezinin spesifik kisa tek sarmal DNA veya RNA dizileri kullanilarak onlenmesidir. Bu onleme, protein sentezinin: 1) Genomik DNA'nin mRNA'ya transkripsiyonunda 2) mRNA'nin proteine translasyonu sirasinda mumkun olabilir. Sitoplazmik mRNA, DNA 'ya oranla daha kolay bir hedef gibi gorunmektedir. Bu yaklasimla, c-myc geni/lenfoma hucre dizileri bcr-abl/ Kronik Myelositer Losemide blast hucrelerinde denemeler yapilmistir. In vitro calismalarda, anormal mRNA olusturan Burkitt lenfoma hucre dizilerinin cogalmasi antisens oligonukleotidlerle durdurulmustur. Antisens oligonukleotidler, hucre dizilerinin kanserlesmesini veya metastatik potansiyellerini azaltir. Anti-sens olarak gelistirilen ve AIDS'li hastalarda olusan sitomegalovirus retinitini tedavi edecek olan ilac intra vitreal enjeksiyonla 1998 yilinda insanda kullanilmaya baslanmistir. Oligonukleotid ile gen modifikasyonu Amac DNA'da var olan hatanin, yapisal DNA hatasina donusturulerek, tamir mekanizmasinin taniyabilmesini saglamaktir. 20 bazlik bir oligonukleotide baglanan bir alkile edici ajan, ikili helikse yapisir. Tek iplikcikli oligonukleotid hedef DNA'da kendisine uyan bolgeye yapisir. Replikasyon sirasinda, hucre tamir mekanizmalari devreye girer ve duzeltmeyi yapar. Bu metod ile obesite, b-adrenerjik reseptor mutasyonu, Hb S ve kistik fibrozisin gen tedavisi calismalari yapilmaktadir. Genetik immunomodulasyon: Genetik immunomodulasyon, gen tedavisinde sitokinleri kodlayan genlerin vektorler araciligi ile aktarilmasini kapsamaktadir. Sitokinlerin, klinik olarak tumor buyumesi uzerine onemli etkisi vardir. Immun sistemde yapilacak modifikasyonla, konakcinin antitumor immun yaniti gelistirilebilir. Tumor infiltre eden lenfositlere TNF geni aktarilmasi modeli bunun bir ornegidir. Ilac hedeflemesi: Gen tedavisinde kullanilan vektorlerin spesifik olarak hastalikli hucrelerde eksprese olurken normal hucrelerde bunun olusmamasi temel amactir. Degisik doku ve hucrelerde gen tedavi yaklasimlari asagida ozetlenmistir. Kemik iligi: Kemik iligi transplantasyonu icin gerekli olan teknik islemlerin ve tedavinin gelistirilmesi ile hematopoetik sistem gen tedavisi icin uygun bir aday doku olmustur. Pluripotent hematopoetik kok hucre, kemik iligi hucrelerinin %0.01-0.1'i kadardir. Pluripotent olmasi ve kendiliginden yenilenmesi, ideal bir hedef doku halini almasini saglar. Ex vivo tedavinin en guzel ornegidir. Bir kac hucreye bir gen aktarimi olmasi halinde dahi, aktarilan genin surekli varligi mumkun olacaktir. Yuksek sinif hayvanlarda, bu hucrelerin enfekte edilmesi guctur. Kemik iligindeki bag dokusu hucrelerinin etkin transferde onemli rolu oldugu gosterilmistir. Kemik iliginin gen tedavisi icin ilk hedef doku olmasinin nedenleri soyle siralanabilir. 1- Kemik iligi hucreleri kolayca elde edilebilir. 2- In vitro olarak calisilabilirler. 3- Bireye tekrar reinfuze edilebilirler. 4- Infuzyon sonrasi organizmada cogalarak, farklilasmaya ugrarlar. Boylece organizmada yeni bir hucre populasyonu olusturulabilir. Kas: Cok sayida hedef hucreye gereksinim oldugundan; yuksek etkinlikte gen transferine ihtiyac vardir. Retrovirusla infekte edilen primer myoblastlarin hayvan kasi icine zerk edilmesi ile alti aylik bir surenin uzerinde gen ekspresyonu saglanmistir. En onemli dezavantaji, myoblastlarin zerk edildigi bolgede kalmasidir. Adenovirus vektorunun intravenoz olarak sicana verildikten sonra, etkin bir transduction hem kas fibrillerinde, hem de diger dokularda saglanmistir. Kas fibrillerinin in vivo direkt gen aktarim teknikleri icin de kullanilabildigi gosterilmistir. Plazmid DNA'nin iskelet ve kalp kaslarina direkt zerki ile duragan gen ekspresyonu saglanmistir. Bu zerk edilen plazmid DNA'si hucrede episomlar olarak bulunmaktadir. Bu prosedur, primatlarda cok etkin degildir.Insan buyume hormonu genlerinin transferi ile de hayvanlarda bu hormonun duzeyleri uc ay sonra belirlenebilmistir. Karaciger: Hepatositleri, kultur ortaminda manuple etmek oldukca guctur. Cunku bu hucreler kultur ortaminda cok az bolunmeye ugrarlar ve retroviral vektorlerle transduction etkinligi %20-25 gibi dusuk duzeylerdedir. Her ne kadar in vivo olarak, hepatositler normal kosullarda bolunmezken, kismi hepatektomi, hepatositlerin hucre bolunmesini aktive eder. Bunu takiben retrovirus vektorunun in vivo perfuzyonu ile cok sayida hepatosit infekte edilebilir. Ancak etkinlik %1-2 civarindadir. Alfa-1- antitrypsin geni intraportal yolla adenoviral vektorle karacigere aktarilmissa da, genin ekspresyonu kisa surmustur. Santral sinir sistemi: Yapisal ve fizyolojik kompleksligi nedeni ile SSS bozukluklarinda somatik gen tedavisi uygulanmasi beraberinde onemli sorunlari da getirmektedir. HSV-1 vektorleri hem in vivo, hem de ex vivo olarak sinir hucrelerinde aktarimda kullanilmistir. Trakea epiteli: Bu hucrelerin organizma disina alinip, kulture edilmesi ve sonra tekrar organizmaya implante edilmesindeki zorluklar nedeni ile in vivo aktarim kullanilmaktadir. Adenoviral vektorler ile trakea epiteline invivo gen aktarimi, sicanlarda basarilmistir. Lenfosit: Adenosine Deaminaz enzim eksikliginde kullanilmistir. T hucrelerinin yasam surelerinin sinirli olmasinin nedeni ile arka arkaya infuzyona ihtiyac bulunmaktadir. AIDS ve kanser tedavisinde en uygun hedef doku olarak ortaya cikmaktadir. Okuler hucreler: Vitroz icine adenovirus araciligi ile gen aktarimi yapilmistir. Periferik kan progenitor hucreler: Kemik iligi yerine, periferik kandan izole edilen progenitor hucrelere gen transfer edilmesi ile uzun sureli hematopoesis saglanmistir. Umbilikal ven epiteli: Umbilikal ven epiteline "Doku Faktor" transferi yapilmistir. Gen Terapisinin Cozum Bekleyen Sorunlari: Ilk sorun, genlerin insana verilmesini saglayacak daha kolay ve etkili yontemlerin bulunmasidir. Bir baska sorunsa, nakledilen genin hastanin genetik materyalinin hedeflenen bolgesine yerlesmesini saglamak ve boylece olasi bir kanser ya da baska bir duzensizlik riskini ortadan kaldirmaktir. Bu konudaki baska bir sorun da, yerlestirilen yeni genin vucudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir bicimde kontrolunun saglanmasidir. Ornegin insulin, dogru zamanda ve dogru miktarda uretilmedigi zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Su ana kadar yapilan calismalar sonrasi iyi sonuclar alinabilmis fakat kalici tedavi cogu zaman basarili olamamistir. Bunun bir nedeni, vektorlerin tasidiklari genin uzun sureli ekspresyonuna izin vermeyisleri, digeriyse denemelerde etkinlikten cok guvenligin on plana cikmasidir. Su anki duruma gore, onumuzdeki yillarda gen tedavisindeki egilim, genleri istenilen hucrelere en etkin bicimde tasiyabilecek vektorlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi gorunuyor. O zaman, gen tedavisinin daha basarili sonuclar verecegi soylenebilir.

http://www.biyologlar.com/gen-aktarim-teknikleri

ÜRİK ASİT (Ürat, ÜA)

Normal Değer: 1 hafta-5 yaş 2,0-5,5 mg/dl 6-12 yaş 2,0-5,8 mg/dl 13-15 yaş 2,0-6,0 mg/dl Erkek Kadın 16-50 yaş 3,0-7,2 mg/dl 2,6-6,0 mg/dl 51-60 yaş 3,5-7,2 mg/dl 2,6-6,3 mg/dl >60 yaş 3,5-7,5 mg/dl 2,6-6,5 mg/dl Kullanımı: Gut ve diğer pürin metabolizma bozukluklarının tanı ve takibinde kullanılır. Gut, böbrek yetmezliği, lösemi, multiple myeloma, polistemi, lenfoma, gebelik toksemisi, psöriazis, polikistik böbrek hastalığı, pürinden zengin diyet (karaciğer, böbrek vb) ve ağır egzersizde serum ürik asit düzeyi yükselirker, Wilson hastalığı, Fanconi sendromu, ksantinüri ve düşük pürin içeren diyetle beslenmede ise ürik asit düzeyi düşer. www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/urik-asit-urat-ua

ALFA HBDH (Alfa - hidroksibütirat dehidrogenaz)

Örnek Cinsi:Serum Örnek Miktarı:1ml (0.5 ml) Metod:Fotometrik Genel bilgi: Alfa-hidroksibütirat dehidrogenaz aktivitesi LDH izoennzimlerinden LDH-1 aktivitesini gösterir. AMI (kalp krizi) (MI sonrası 10-12 saatte yükselmeye başlar, 72 saatte pik yapar ve 2 hafta yüksek kalır),hemolitik veya megaloblastik anemi, akut hepatoselüler hasar,müsküler distrofi, lösemi, lenfoma, malign melanom, postoperatif dönem ve nefrotik sendromda serum HBDH düzeyi artar.

http://www.biyologlar.com/alfa-hbdh-alfa-hidroksibutirat-dehidrogenaz

EBV-CAPSID ANTIJEN/IFA

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 1 mL (0.5 mL) Metod : IFA Genel Bilgiler : Epstein- Barr virusu (EBV) Herpetoviridia ailesinden, çift zincirli bir DNA virusudur. EBV, Infeksiyöz Mononükleaz etkeni olmakla birlikte, Burkitt lenfoma ve Nazofarenks karsinomu basta olmak üzere pek çok malingnitenin etyolojisinden sorumlu tutulmaktadir. Viral Kapsid Antijenine (VCA) karsi olusan IgG tipi antikorlar, klinik bulgularin ortaya çikmasi ile pozitiflesir ve ömür boyu kalici olur. EBV VCA IgG Antikor testi, EBV VCA’ ya karsi olusan antikorlari, ELISA yöntemiyle saptayan kantitatif bir testtir.

http://www.biyologlar.com/ebv-capsid-antijenifa

EBV-EURLY ANTIJENI-IFA

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 1 mL (0.5 mL) Metod : IFA Genel Bilgiler : Epstein- Barr virusu (EBV) Herpetoviridia ailesinden, çift zincirli bir DNA virusudur. EBV, Infeksiyöz Mononükleaz etkeni olmakla birlikte, Burkitt lenfoma ve Nazofarenks karsinomu basta olmak üzere pek çok malingnitenin etyolojisinden sorumlu tutulmaktadir.

http://www.biyologlar.com/ebv-eurly-antijeni-ifa

EBV-NÜKLEER ANTIJEN-IFA

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 1 mL (0.5 mL) Metod : IFA Genel Bilgiler : Epstein- Barr virusu (EBV) Herpetoviridia ailesinden, çift zincirli bir DNA virusudur. EBV, Infeksiyöz Mononükleaz etkeni olmakla birlikte, Burkitt lenfoma ve Nazofarenks karsinomu basta olmak üzere pek çok malingnitenin etyolojisinden sorumlu tutulmaktadir.

http://www.biyologlar.com/ebv-nukleer-antijen-ifa

Tümör Aşısı Nedir?

Tümör (kanser) aşıları kanseri tedavi etmek veya kanser gelişimini engellemek amacıyla geliştirilmiştir. Tümör aşıları vücudun bağışıklık sistemini tümöre karşı duyarlı hale getirmekte ve bağışıklık sisteminin vücudun diğer hücrelerine zarar vermeksizin kanser hücrelerini öldürmesini kolaylaştırmaktadır. Tümör aşıları koruyucu aşılar ve tedavi edici aşılar olarak iki gruba ayrılır. Tümör aşıları çeşitli kanserlerin tedavisinde yoğun olarak kullanılmakta ve araştırılmaktadır. Normal bir organizmada kanser hücresine dönüşme eğilimde olan veya kanser hücresi özelliğini kazanan hücreler vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilirler. Bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda kanser görülme sıklığı artar. Herşeye rağmen, bağışıklık sistemi genellikle kendi bulunduğu organizmaya ait hücrelerdedn kaynaklandığı için tümörleri zararlı ve yabancı olarak görmeyebilir. Bunun yanı sıra tümör hücreleri bağışıklık sisteminden kurtulabilmek için çeşitli yöntemler geliştirirler. Bu nedenlerle bağışıklık sitemi gelişen tümöre karşı kuvvetli bir yanıt vermemektedir. Vücuda yabancı bir mikroorganizma girdiğinde vücudun bağışıklık sistemi bu mikroorganizmayı yüzeyindeki değişik yapılardan dolayı tanır. Yüzeylerinde değişik yapılar bulunduran kanser hücreri de aynı mekanizma ile ortadan kaldırılır. Erken dönemde bağışıklık sistemi tarafından tanınıp yok edilemezlerse kanser hücreleri üremeye devam ederler ve sonuçta tümöral bir yapıya dönüşürler. Tümör aşıları kanser hücrelerinin yüzeylerindeki yapıların bağışıklık sistemine tanıtılması ve bağışıklık siteminin uyarılması esasına dayanır. Bilim adamları, kansere özgü yüzey yapılarını tanıtan bir aşı vücuda verildiğinde diğer vücut hücrelerine zarar vermeksizin bağışıklık siteminin kanser hücrelerine karşı bir saldırıda bulunacağını düşünmektedir. Kanser hücrelerinin yüzeylerindeki yapılar bağışıklık sitemine birkaç yolla tanıtılır. 1. Bu yapılar bağışıklık siteminin yanıt vermesine neden olabilecek bir başka proteine eklenebilir. 2. Hastanın kendisinden veya başka hastalardan elde edilen hücrelerden "tam hücre aşıları" hazırlanıp hastaya verilir 3. Hastadan alınan kandaki kök hücreler hücreleri laboratuarda "dendritik hücre" denilen özelleşmiş hücrelere dönüştürülür. Bu hücreler kanser hücrelerinin yüzey yapılarına karşı duyarlı hale getirilip tekrar hastaya verilir. 4. Bazı kanser hücrelerinin kendisi tarafından üretilen proteinler (B hücreli lenfomalarda idiotip antikorlar) yüzey yapıları gibi bağışıklık sitemini uyarmak için kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/tumor-asisi-nedir

Hücre Döngüsü ve Polimorfizm

Hücre Döngüsü ve Polimorfizm

Gen değişimleri, onkogenlerin aşırı ifade edilmesi ve hücre döngüsü düzenleyicileri tümör gelişiminde önemli rol oynayan faktörlerdendir 1. Bunlardan hücre döngüsünün denetimi, çoğu biyolojik sürecin ve kansere yolaçabilen kontrolsüz hücre çoğalmasının anlaşılmasında asıl ilgi odağı durumundadır. Hücre döngüsünü düzenleyen sistemlerin pek çok bileşeninin kanserle bağlantısı olduğundan kanser, bir hücre döngüsü düzensizlik hastalığı olarak da tanımlanabilir. G1, S, G2 ve M evrelerinden oluşan hücre döngüsünün bir evresinden diğerine geçişi, döngü basamağına göre düzeyleri artan ya da azalan siklin proteinleriyle denetlenir. Döngüde rolü olan pek çok onkogen ve tümör baskılayan gen, G1kontrol noktasındaki hatalarla ilişkilidir 2. G1/S geçiş noktasının denetimi; siklinlerin sentezlerinin ve yıkımlarının denetlenmesi, kendisine bağlanan ve düzeyleri döngü boyunca değişmeyen ancak aktiviteleri denetlenen katalitik özgün kinazlarla birleşerek siklin-bağımlı kinaz (CDK) kompleksinin oluşumu, bu kompleksin otofosforilasyonla aktifleşmesi, Cip/Kip ve INK4/ARF gibi hücre döngüsü inhibitörlerinin etkisiyle inaktifleşmesi olaylarıyla sağlanır 3-5. D-tipi siklinler (siklin D1, D2 ve D3), CDK4 ve CDK6’yı aktive eder ve G1’in ilerleyişinden sorumludur6. Retinoblastoma (Rb), hücre döngü düzenleyicisi ve tümör baskılayıcısı olarak belirlenen genlerden biridir. Siklin ile oluşan CDK4 ve CDK6 kompleksleri Rb proteinlerini fosforile ederek onu inaktive eder. İnaktif Rb, aktifken kendisine bağlı olan transkripsiyon uzama faktörü-2 (E2F)’yi serbest bırakır (Şekil 1). E2F de, G1/S geçişi ve S evresine giriş için gerekli -siklin A, E ve CDK1, myb, dihidrofolat redüktaz, timidin kinaz gibi- genlerin ifade edilmesini sağlar 7. E2F, diğer döngü düzenleyicileri gibi DNA sentezi, DNA onarımı ve apoptozis olaylarında rol oynamakta ve bazı tümörlerde allele bağlı ifade edilme düzensizliklerine neden olabilmektedir 8. Hücre döngüsünün diğer önemli bir düzenleyicisi, tümör baskılayan p53 genidir. DNA hasarına yanıt olarak p53 gen ürünü aktive olur, hücre döngüsü durur. DNA onarımı ve apoptozis olayları başlatılır 9.Genomik bütünlüğün korunmasında hücre döngü düzenleyicisi olan p53 insan kanserlerinde mutasyonun en sık görüldüğü genlerden biridir 10. p53, DNA hasarına yanıt olarak etkisini, siklin-bağımlı kinaz inhibitörlerinden (CDKI) biri olan p21 proteininin ifade edilmesini sağlayarak gösterir 11.Hücre döngüsünün kontrolü, CDK aktivitelerinin düzenlenmesi, siklinlerin sentezi ve parçalanması, fosforilasyon ve defosforilasyonu, CDKI proteinlerinin sentezi, bağlanması ve parçalanmasını kapsayan pekçok düzeyde yapılabilmektedir 12. CDKI ailesinden biri olan Cip/Kip ailesi, çoğunlukla siklin/CDK komplekslerine bağlanarak etki gösterir. Örneğin p21, CDK2 ile etkileşir (p21, p27 ve p57 bu ailedendir). CDKI ailesinin bir başka üyesi ise INK4/ARF’dir. INK4 yalnızca CDK4 ve CDK6 ile etkileşir ve bunların siklin D ile birleşmelerini engeller (p15, p16, p18 ve p19 bu ailedendir). ARF ise p53’ün regülatörü olan MDM2 aktivitesini inhibe ederek p53 seviyesini arttırır (p14 bu ailedendir)13. Tüm CDKI molekülleri, hücrede fazla sentezlendiklerinde ve CDK moleküllerini etkisizleştirdiklerinde hücre döngüsünü G1 evresinde durdururlar. G1 düzenleyicilerinden siklin D1, CDK4 ve p16, over kanser gelişiminde önemli rol oynarlar14. Miktarı artan siklin D1, Rb proteinini fosforilasyonla inaktive etmek için CDK4 ve CDK6 ile birleşir (siklin D1, 11q13’te CCND1 geni ya da Prad1 geni tarafından şifrelenir; paratroid adenomda, Bhücre lenfomalarında bu genin translokasyonunun –t(11;14)(q13-q32)- rolü nedeniyle bu isim verilmiştir). Siklin D1’in ifade edilmesinin, bazı hücre tiplerinde hücre–hücre dokunmasının ortadan kalkmasıyla azaldığı ve bu döngü düzenleme etkisinin integrinler ve fokal adezyon kinazlar aracılığıyla gerçekleştiği gösterilmiştir15. Meme,özefagus, squamöz hücreli kanserde siklin D1 lokusunda artış olduğu gözlenmiştir16-20. Kolorektal kanserlerde, siklin D2 ve E genlerinin çoklu kopya oluşturması nedeniyle mRNA ve protein düzeyinde de aşırı ifade edildiği gösterilmiştir21. Bazı meme kanseri hücre hatlarında siklin E geninde artış olduğu22,23 ve bu artışın siklin E mRNA düzeyini yaklaşık 64 kat arttırdığı gösterilmiştir24. Herhangi bir hastalığın oluşumunda ve tedavi amaçlı uygulanan ilaca verilen yanıtta çevre, yaş, beslenme, yaşam biçimi gibi faktörlere ek olarak, kişinin genetik yapı değişikliklerinin rolü yadsınamaz. Bu nedenle toplumların genom yapısındaki varyasyonların, ve kişisel gen mutasyonlarının çalışılması kanser oluşum riskinin, ilaç toksisitesi ve etkinliğinin belirlenmesinde yararlı olmaktadır. Tek nükleotit değişimlerini (varyasyonları, polimorfizmleri) içeren genler, toplumda % 1’den daha fazla sıklıkta bulunan allel genler olarak tanımlanır25. İnsan genom dizilim çalışmaları her insan genomunda DNA’nın % 99.9 benzerlik gösterdiğini kanıtlamıştır26. Geriye kalan % 0.1’lik fark, bireysel genotip ve fenotipik değişikliklerin sorumlusudur. Tek nükleotit değişimleri insan genomunda en çok bulunan (ortalama her 1000 nükleotitte bir) DNA dizi değişimleridir27. Diğer genetik polimorfizm tipleri; değişik uzunlukta ikili ya da üçlü nükleotit tekrarları ve DNA’da eksilme ya da artmaları içerir28. İster döngü düzenleyici molekül isterse yüzlerce hücresel işlevden birinden sorumlu olan herhangi bir genin kodlayıcı bölgesindeki değişiklik, genin ürünü olan fenotipi etkiler. Genin ifadesi ise çoğunlukla genin promotör ya da enhancer gibi düzenleyici bölgeleri (cis elementlerdeki) ve bu bölgelere bağlanan transkripsiyon faktörleri ve diğer yardımcı düzenleyici moleküllerle kontrol edilir29. Genin kontrol bölgesindeki nükleotit değişiklikleri ve diğer genlerden oluşturulan ve bu düzenleyici bölgeleri tanıyıp bağlanan (trans etkili) düzenleyici proteinlerin genlerinin kontrol ve kodlayıcı DNA bölgesindeki nükleotit dizi değişiklikleri genin ifade edilme düzeyini, bir başka deyişle ürün oluşumu ve miktarını etkiler. Böylece bir genin ifade edilme düzeyi,hem genin kontrol bölgesindeki DNA diziliminin hem de bu bölgeye bağlanan düzenleyici transkripsiyon faktörlerinin farklılığından dolayı kişiden kişiye değişebilir. Hücre döngüsü denetim noktasında DNA onarımından sorumlu bir kinaz geni olan CHEK2 (CHK2 olarak da bilinir), meme kanser riskinin artmasında rolü olan bir başka döngü düzenleyici gendir. CHEK2 1100delC varyantının, kadınlarda meme kanser riskinin yaklaşık 2 kat, erkeklerde ise 10 kat artmasına neden olduğu gösterilmiştir30. p53 genindeki Pro72 polimorfizminin over kanseri için moleküler belirteç olabileceği belirtilirken, bu allele sahip olmayan meme kanserli hastaların tedavisinde tamoksifenden değil diğer tedavilerden sonuç alınabileceği önerilmektedir31. Siklin D1 geninin 4. ekzonunda tanımlanan A870G tek nükleotit polimorfizmi (SNP) farklı bir mRNA ve farklı bir proteinin oluşmasına neden olabilir32. Bu polimorfizmin, protein ifade edilme düzeyini değiştirerek özefagus kanserlerinde genomu kararsızlığa götürerek agresif bir klinik sürece götürdüğü gösterilmiştir33. Bir başka çalışmada ise bu polimorfizm bakımından AA genotipine sahip olan bireylerin, kolorektal kansere yakanma riskinde artış olduğu gösterilmiştir34,35. Ayrıca, endometriyum36, özefagus ve kardiyak kökenli37,38 kanser hastalarında yapılan çalışmalarda, siklin D1 geninin A870G polimorfizmi bakımından araştırıldığında, AA genotipi ve kanser gelişim riski arasında ilişki olduğu belirlenmiştir. Bunlara ek olarak siklin D1 A870G gen polimorfizmi sigaranın indüklediği akciğer kanser riskini de etkileyebilmektedir39. Buna karşın, östrojen/progesteron reseptör negatif ve ileri evre (III ve IV) meme kanserli hastalarda ise, 870 A allelinin sağkalım ile pozitif ilişkisi olduğu gösterilmiştir40. McKay ve arkadaşları41 yüksek düzeyde siklin D1 protein ifade edilmesi ile kolorektal kanser arasında pozitif ilişkili olduğunu, ancak, A870G polimorfizminin siklin D1 protein ifadesi ve sağkalım ile ilişkisi olmadığını göstermişlerdir. CDKI ailesi üyelerinden p16INK4A (CDKN2A) geninde tanımlanan A148T varyantı erken yaşta gelişen meme42, malign melanom ve akciğer43 kanserleri ile ilişkilendirilmiştir. Cip/Kip aile üyesinden biri olan p21CIP1/WAF1 (CDKN1A) geninin 31. kodonundaki C/A transversiyonu sonucu serin yerine arjinin aminoasitinin kodlanmasıyla sonuçlanan bir polimorfizm tanımlanmıştır44. AA genotipinin akciğer45, mesane46 kanser gelişimi ile, CC genotipinin ise özeferangal kanser oluşumu ile ilişkisi gösterilmiştir47. Genin 3′translasyona uğramayan bölgesinde yer alan stop kodonunun 20 bazçift aşağısında) ve 31. kodon polimorfizmi ile bağlantı gösteren C/T polimorfizmi tanımlanmıştır48. Bir çalışmada,CC genotipi ile karşılaştırıldığında, T alleli taşıyıcılarında (CT+TT genotipleri) prostat kanseri gelişim riskinin 2 kat arttığı gösterilmiştir49. Cip/Kip aile üyesinden biri olan p27KIP1 (CDKN1B ) geninin 109. kodonunda T/G değişimi sonucu glisin amino asiti yerine valin amino asiti kodlanmasıyla sonuçlanan bir polimorfizm tanımlanmıştır50. VV (çalışmada, CDKN1B geni kesim ürünlerine göre sınıflandırılmış) genotipi ile ileri evre prostat kanseri arasındaki ilişki gösterilmiştir49. Bir başka çalışmada ise, oral kanserli erkek hastalarda VV genotipinin kanser gelişimi ile bağlantısı belirlenmiştir51. Meme kanserli hastalarda GG genotipi ile lenf nodu metastazı arasında ilişki olduğu gösterilmiş ve bu polimorfizmin tumör prognoz belirteci olabileceği önerilmiştir52. Bir başka çalışmada ise, CDKN2A, p15INK4B (CDKN2B ), CDKN1B genlerinin kontrol bölgelerinde yeni polimorfizmler tanımlanmıştır. CDKN2A -222A, CDKN2B - 593A, CDKN1B -1608A varyantları ile çocukluk çağı pre-B akut lenfoblastik lösemi (ALL) gelişimi arasındaki bağlantı gösterilmiştir53. Özetlersek, siklinler, CDK kompleksleri ve CDKI molekülleri, hücre döngüsü, farklılaşma, DNA onarımı ve apoptozis sistemlerinin düzenlenmesiyle ilgili genlerin ifade edilmesini denetlemektedir. Hücre döngüsünün denetim noktalarını oluşturan sistemler, kromozomların doğru düzenlenmeayrılmalarından ve genomun bütünlüğünün sürdürülmesinden sorumlu olduğundan bu sistemlerdeki hatalar kanser hücrelerindeki aneuploidilerin ve genomik kararsızlığın asıl nedeni olabilmekte bu nedenle de tedavide ilaç hedefleri arasında yer almaktadır. KAYNAK: 1. Engelsen IB, Stefansson IM, Beroukhim R, et al. HER-2/neu expression is associated with high tumor cell proliferation and aggressive phenotype in a population based patient series of endometrial carcinomas. Int J Oncol 2008; 32 (2): 307-316. 2. Massagué J. G1 cell-cycle control and cancer. Nature 2004; 432: 298-306. 3. Caldon CE, Daly RJ, Sutherland RL, Musgrove EA. Cell cycle control in breast cancer cells. J Cell Biochem 2006; 97 (2): 261-274. 4. Malumbres M. Cyclins and related kinases in cancer cells. J BUON 2007; Suppl 1: S45-52. 5. Meeran SM, Katiyar SK. Cell cycle control as a basis for cancer chemoprevention through dietary agents. Front Biosci 2008; 13: 2191-2202. 6. Sherr CJ, Roberts JM. CDK inhibitors: positive and negative regulators of G1-phase progression. Genes Dev 1999; 13: 1501-1512. 7. Johnson DG, Walker CL. Cyclins and cell cycle checkpoints. Annu Rev Pharmacol Toxicol 1999; 39: 295-312. 8. Bélanger H, Beaulieu P, Moreau C, Labuda D, Hudson TJ, Sinnett D. Functional promoter SNPs in cell cycle checkpoint genes. Hum Mol Genet 2005; 14: 2641-2648. 9. Sancar A, Lindsey-Boltz LA, Unsal-Kacmaz K, Linn S. Molecular mechanisms of mammalian DNA repair and the DNA damage checkpoints. Annu Rev Biochem 2004; 73: 39–85. 10. Greenblatt MS, Bennett WP, Hollstein M, Harris CC. Mutations in the p53 tumor suppressor gene: clues to cancer etiology and molecular pathogenesis. Cancer Res 1994; 54 (18) :4855-4878. 11. Harper JW, Adami GR, Wei N, Keyomarsi K, Elledge SJ. The p21 Cdk-interacting protein Cip1 is a potent inhibitor of G1 cyclin-dependent kinases. Cell 1993; 75 (4): 805-816. 12. de Cárcer G, de Castro IP, Malumbres M. Targeting cell cycle kinases for cancer therapy. Curr Med Chem 2007;14 (9): 969-985. 13. Sherr CJ. The INK4a/ARF network in tumour suppression. Nat Rev Mol Cell Biol 2001; 2 (10): 731-737. 14. D’Andrilli G, Kumar C, Scambia G, Giordano A. Cell cycle genes in ovarian cancer. Clin Can Res 2004; 10: 8132-8141. 15. Zhao J, Pestell R, Guan JL. Transcriptional activation of cyclin D1 promoter by FAK contributes to cell cycle progression. Mol Biol Cell 2001; 12: 4066- 4077. 16. Jiang W, Kahn SM, Tomita N, Zhang YJ, Lu SH, Weinstein IB. Amplification and expression of the human cyclin D gene in esophageal cancer. Cancer Res 1992; 52 (10): 2980-2983. 17. Schuuring E, Verhoeven E, van Tinteren H, et al. Amplification of genes within the chromosome 11q13 region is indicative of poor prognosis in patients with operable breast cancer. Cancer Res 1992; 52 (19): 5229-5234. 18. Zhou DJ, Casey G, Cline MJ. Amplification of human int-2 in breast cancers and squamous carcinomas. Oncogene 1988; 2 (3): 279-282. 19. Lammie GA, Fantl V, Smith R, et al. D11S287, a putative oncogene on chromosome 11q13, is amplified and expressed in squamous cell and mammary carcinomas and linked to BCL-1. Oncogene 1991; 6 (3): 439-444. 20. Proctor AJ, Coombs LM, Cairns JP, Knowles MA. Amplification at chromosome 11q13 in transitional cell tumours of the bladder. Oncogene 1991; 6 (5): 789-795. 21. Leach FS, Elledge SJ, Sherr CJ, et al. Amplification of cyclin genes in colorectal carcinomas. Cancer Res 1993; 53: 1986-1989. 22. Keyomarsi K, Pardee AB. Redundant cyclin overexpression and gene amplification in breast cancer cells. Proc Natl Acad Sci USA 1993; 90 (3): 1112-1116. 23. Buckley MF, Sweeney KJ, Hamilton JA, et al. Expression and amplification of cyclin genes in human breast cancer. Oncogene 1993; 8 (8): 2127- 2133. 24. Keyomarsi K, Conte D Jr, Toyofuku W, Fox MP. Deregulation of cyclin E in breast cancer. Oncogene 1995; 11 (5): 941-950. 25. Risch NJ. Searching for genetic determinants in the new millennium. Nature 2000; 405: 847-856. 26. Lander ES, Linton LM, Birren B, et al. Initial sequencing and analysis of the human genome. Nature 2001; 409: 860-921. 27. Carlson CS, Eberle MA, Rieder MJ, Smith JD, Kruglyak L, Nickerson DA. Additional SNPs and linkage-disequilibrium analyses are necessary for whole-genome association studies in humans. Nat Genet 2003; 33: 518-521. 28. Cariou A, Chiche JD, Charpentier J, Dhainaut JF, Mira JP. The era of genomics: Impact on sepsis clinical trial design. Crit Care Med 2002; 30 (5 Suppl): S341-348. 29. Sefton BM. Overview of protein phosphorylation. Curr Protoc Cell Biol 2001; Chapter 14: Unit14.1. 30. Meijers-Heijboer H, van den Ouweland A, Klijn J, et al. Low-penetrance susceptibility to breast cancer due to CHEK2*1100delC in noncarriers of BRCA1 or BRCA2 mutations, Nat Genet 2002; 31: 55-59. 31. Wegman P, Stal O, Askmalm MS, Nordenskjöld B, Rutqvist LE, Wingren S. p53 polymorphic variants at codon 72 and the outcome of therapy in randomized breast cancer patients. Pharmacogenet Genomics 2006; 16: 347-351. 32. Betticher DC, Thatcher N, Altermatt HJ, Hoban P, Ryder WD, Heighway J. Alternate splicing produces a novel cyclin D1 transcript. Oncogene 1995; 11: 1005- 1011. 33. Izzo JG, Wu TT, Wu X, et al. Cyclin D1 guanine/adenine 870 polymorphism with altered protein expression is associated with genomic instability and aggressive clinical biology of esophageal adenocarcinoma. J Clin Oncol 2007; 25 (6): 698-707. 34. Jiang J, Wang J, Suzuki S, et al. Elevated risk of colorectal cancer associated with the AA genotype of the cyclin D1 A870G polymorphism in an Indian population. J Cancer Res Clin Oncol 2006; 132 (3): 193-199. 35. Le Marchand L, Seifried A, Lum-Jones A, Donlon T, Wilkens LR. Association of the cyclin D1 A870G polymorphism with advanced colorectal cancer. JAMA 2003; 290 (21): 2843-2848. 36. Kang S, Kim JW, Park NH, Song YS, Kang SB, Lee HP. Cyclin D1 polymorphism and the risk of endometrial cancer. Gynecol Oncol 2005; 97: 431- 435. 37. Wang R, Zhang JH, Li Y, Wen DG, He M, Wei LZ. The association of cyclin D1 (A870G) polymorphism with susceptibility to esophageal and cardiac cancer in north Chinese population. Zhonghua Yi Xue Za Zhi 2003; 83 (12): 1089-1092. 38. Zhang J, Li Y, Wang R, Wen D, et al. Association of cyclin D1 (G870A) polymorphism with susceptibility to esophageal and gastric cardiac carcinoma in a northern Chinese population. Int J Cancer 2003; 105: 281-284. 39. Gautschi O, Hugli B, Ziegler A, et al. Cyclin D1 (CCND1) A870G gene polymorphism modulates smoking-induced lung cancer risk and response to platinum-based chemotherapy in non-small cell lung cancer (NSCLC) patients. Lung Cancer 2006; 51: 303-311. 40. Shu XO, Moore DB, Cai Q, et al. Association of cyclin D1 genotype with breast cancer risk and survival. Cancer Epidemiol Biomarkers Prev 2005; 14: 91-97. 41. McKay JA, Douglas JJ, Ross VG, et al. Cyclin D1 protein expression and gene polymorphism in colorectal cancer. Aberdeen Colorectal Initiative. Int J Cancer 2000; 88 (1): 77-81. 42. Debniak T, Cybulski C, Górski B, et al. CDKN2Apositive breast cancers in young women from Poland. Breast Cancer Res Treat 2007; 103: 355-359. 43. Debniak T, Scott RJ, Huzarski T, et al. CDKN2A common variant and multi-organ cancer risk-a population-based study. Int J Cancer 2006; 118: 3180- 3182. 44. Li YJ, Laurent-Puig P, Salmon RJ, Thomas G, Hamelin R. Polymorphisms and probable lack of mutation in the WAF1-CIP1 gene in colorectal cancer. Oncogene 1995; 10: 599-601. 45. Själander A, Birgander R, Rannug A, Alexandrie AK, Tornling G, Beckman G. Association between the p21 codon 31 A1 (arg) allele and lung cancer. Hum Hered 1996; 46: 221-225. 46. Chen WC, Wu HC, Hsu CD, Chen HY, Tsai FJ. p21 gene codon 31 polymorphism is associated with bladder cancer. Urol Oncol 2002; 7: 63-66. 47. Wu MT, Wu DC, Hsu HK, Kao EL, Yang CH, Lee JM. Association between p21 codon 31 polymorphism and esophageal cancer risk in a Taiwanese population. Cancer Lett 2003; 201: 175- 180. 48. Mousses S, Ozcelik H, Lee PD, Malkin D, Bull SB, Andrulis IL. Two variants of the CIP1/WAF1 gene occur together and areassociated with human cancer. Hum Mol Genet 1995; 4: 1089-1092. 49. Kibel AS, Suarez BK, Belani J, et al. CDKN1A and CDKN1B polymorphisms and risk of advanced prostate carcinoma. Cancer Res 2003; 63: 2033-2036. 50. Cave H, Martin E, Devaux I, Grandchamp B. Identification of a polymorphism in the coding region of the p27Kip1 gene. Ann Genet 1995; 38 (2): 108. 51. Li G, Sturgis EM, Wang LE, et al. Association between the V109G polymorphism of the p27 gene and the risk and progression of oral squamous cell carcinoma. Clin Cancer Res 2004; 10: 3996-4002. 52. Naidu R, Har YC, Taib NA. P27 V109G Polymorphism is associated with lymph node metastases but not with increased risk of breast cancer. J Exp Clin Cancer Res 2007; 26: 133-140. 53. Healy J, Bélanger H, Beaulieu P, Larivière M, Labuda D, Sinnett D. Promoter SNPs in G1/S checkpoint regulators and their impact on the susceptibility to childhood leukemia. Blood 2007; 109: 683-692. 54. Zhu L, Skoutchi AI. Coordinating cell proliferation and differentiation. Curr Opin Genet Dev 2001; 11: 91-97. 55. Knudsen KE, Diehl JA, Haiman CA, Knudsen ES. Cyclin D1: polymorphism, aberrant splicing and cancer risk. Oncogene 2006; 25: 1620-1628. 56. Burd CJ, Petre CE, Morey LM, et al. Cyclin D1b variant influences prostate cancer growth through aberrant androgen receptor regulation. Proc Natl Acad Sci USA 2006; 103: 2190-2195. 57. Sturm RA, Duffy DL, Box NF, et al. The role of melanocortin 1-receptor polymorphism in skin cancer risk phenotypes. Pigment Cell Res 2003; 16: 266-272. 58. Reya T, Morrison SJ, Clarke MF, Weissman IL. Stem cells, cancer, and cancer stem cells. Nature 2001; 414: 105–111. 59. Signoretti S, Loda M. Prostate stem cells: from to cancer. Semin Cancer Biol 2007; 17: 219-224. 60. Kastner P, Mark M, Chambon P. Nonsteroid nuclear receptors: what are genetic studies telling us about their role in real life? Cell 1995; 83: 859-869. 61. Chambon P. A decade of molecular biology of retinoic acid receptors, FASEB J 1996; 10: 940–954. 62. Si J, Mueller L, Collins S. CaMKII regulates retinoic acid receptor transcriptional activity and the differentiation of myeloid leukemia cells. J Clin Invest 2007; 117: 1412-1421. 63. Wang J, Yen A. A novel retinoic acid-responsive element regulates retinoic acid-induced BLR1 expression. Mol Cell Biol 2004; 24: 2423-2443. 64. Hu L, Crowe DL, Rheinwald JG, Chambon P, Gudas LJ. Abnormal expression of retinoic acid receptors and keratin 19 by human oral and epidermal squamous cell carcinoma cell lines. Cancer Res 1991; 51: 3972–3981. 65. Haugen BR, Larson LL, Pugazhenthi U, et al. Retinoic acid and retinoid X receptors are differentially expressed in thyroid cancer and thyroid carcinoma cell lines and predict response to treatment with retinoids. J Clin Endocrinol Metab 2004; 89 (1): 272-280. 66. Zhang Z, Joh K, Yatsuki H, et al. Retinoic acid receptor β2 is epigenetically silenced either by DNA methylation or repressive histone modifications at the promoter in cervical cancer cells. Cancer Lett 2007; 247 (2): 318-327. 67. Woolcott CG, Aronson KJ, Hanna WM, et al. Organochlorines and breast cancer risk by receptor status, tumor size, and grade (Canada). Cancer Cause Control 2001; 12 (5): 395-404. 68. Hoyer AP, Jorgensen T, Rank F, Grandjean P. Organochlorine exposures influence on breast cancer risk and survival according to estrogen receptor status: a Danish cohort-nested case-control study. BMC Cancer 2001; 1: 8. 69. Goode EL, Ulrich CM, Potter JD. Polymorphisms in DNA repair genes and associations with cancer risk. Cancer Epidemiol Biomarkers Prev 2002; 11:1513- 1530. 70. Imyanitov E, Hanson K, Zhivotovsky B. Polymorphic variations in apoptotic genes and cancer predisposition. Cell Death Differ 2005; 12: 1004– 1007. 71. López-Cima MF, González-Arriaga P, García-Castro L, et al. Polymorphisms in XPC, XPD, XRCC1, and XRCC3 DNA repair genes and lung cancer risk in a population of Northern Spain. BMC Cancer 2007; 7: 162. 72. Bau DT, Wu HC, Chiu CF, et al. Association of XPD polymorphisms with prostate cancer in Taiwanese patients. Anticancer Res 2007; 27 (4C): 2893-2896. 73. Naccarati A, Pardini B, Hemminki K, Vodicka P. Sporadic colorectal cancer and individual susceptibility: a review of the association studies investigating the role of DNA repair genetic polymorphisms. Mutat Res 2007; 635: 118-145. 74. Sangrajrang S, Schmezer P, Burkholder I, et al. The XRCC3 Thr241Met polymorphism and breast cancer risk: a case-control study in a Thai population. Biomarkers 2007; 12: 523-532. 75. Shao J, Gu M, Xu Z, Hu Q, Qian L. Polymorphisms of the DNA gene XPD and risk of bladder cancer in a Southeastern Chinese population. Cancer Genet Cytogenet 2007; 177: 30-36. 76. Long XD, Ma Y, Huang HD, Yao JG, Qu DY, Lu YL. Polymorphism of XRCC1 and the frequency of mutation in codon 249 of the p53 gene in hepatocellular carcinoma among guangxi population, China. Mol Carcinog 2007; 47(4): 295-300. 77. Yang ZH, Liang WB, Jia J, Wei YS, Zhou B, Zhang L. The xeroderma pigmentosum group C gene polymorphisms and genetic susceptibility of nasopharyngeal carcinoma. Acta Oncol 2007; 47(3): 379-384. 78. Jara L, Acevedo ML, Blanco R, et al. RAD51 135G>C polymorphism and risk of familial breast cancer in a South American population. Cancer Genet Cytogenet 2007; 178: 65-69. 79. Gu A, Ji G, Liang J, et al. DNA repair gene XRCC1 and XPD polymorphisms and the risk of idiopathic azoospermia in a Chinese population. Int J Mol Med 2007; 20 (5): 743-747. 80. Gerl R, Vaux DL. Apoptosis in the development and treatment of cancer. Carcinogenesis 2005; 26: 263– 270. 81. Zhivotovsky B, Orrenius S. Carcinogenesis and apoptosis: paradigms and paradoxes. Carcinogenesis 2006; 27: 1939-1945. 82. Kadenbach B, Arnold S, Lee I, Hüttemann M. The possible role of cytochrome c oxidase in stressinduced apoptosis and degenerative diseases. Biochim Biophys Acta 2004; 1655 (1-3): 400-408. 83. Dabrowska M, Pietruczuk M, Kostecka I, et al. The rate of apoptosis and expression of Bcl-2 and Bax in leukocytes of acute myeloblastic leukemia patients. Neoplasma 2003; 50 (5): 339-344. 84. Yang X, Sit WH, Chan DK, Wan JM. The cell death process of the anticancer agent polysaccharidepeptide (PSP) in human promyelocytic leukemic HL- 60 cells. Oncol Rep 2005; 13: 1201-1210. 85. Balkwill F. Tumor necrosis factor or tumor promoting factor? Cytokine Growth Factor Rev 2002; 13: 135– 141. 86. Lai HC, Sytwu HK, Sun CA, et al. Single nucleotide polymorphism at Fas promoter is associated with cervical carcinogenesis. Int J Cancer 2003; 103 (2): 221–225. 87. Sun T, Miao X, Zhang X, Tan W, Xiong P, Lin D. Polymorphisms of death pathway genes FAS and FASL in esophageal squamous-cell carcinoma. J Natl Cancer Inst 2004; 96: 1030–1036. 88. Shepelev V, Fedorov A. Advances in the Exon-Intron Database (EID). Brief Bioinform 2006; 7 (2): 178- 185. 89. Brent MR. Steady progress and recent breakthroughs in the accuracy of automated genome annotation. Nat Rev Genet 2008; 9 (1): 62-73. 90. Li G, Sturgis EM, Wang LE, et al. Association of a p73 exon 2 G4C14-to-A4T14 polymorphism with risk of squamous cell carcinoma of the head and neck. Carcinogenesis 2004; 25 (10): 1911–1916. 91. Hazra A, Chamberlain RM, Grossman HB, Zhu Y, Spitz MR, Wu Xl. Death receptor 4 and bladder cancer risk. Cancer Res 2003; 63: 1157–1159. 92. Shin MS, Kim HS, Kang CS, et al. Inactivating mutations of CASP10 gene in non-Hodgkin lymphomas. Blood 2002; 99 (11): 4094–4099. 93. Park WS, Lee JH, Shin MS, et al. Inactivating mutations of the caspase-10 gene in gastric cancer. Oncogene 2002; 21 (18): 2919–2925. 94. Kim HS, Lee JW, Soung YH, et al. Inactivating mutations of caspase-8 gene in colorectal carcinomas. Gastroenterology 2003; 125 (3): 708–715. 95. Lee SH, Shin MS, Kim HS, et al. Somatic mutations of TRAIL-receptor 1 and TRAIL-receptor 2 genes in non-Hodgkin’s lymphoma. Oncogene 2001; 20 (3): 399–403. 96. MacPherson G, Healey CS, Teare MD, et al. Association of a common variant of the CASP8 gene with reduced risk of breast cancer. J Natl Cancer Inst 2004; 96 (24): 1866–1869. 97. Seker H, Butkiewicz D, Bowman ED, et al. Functional significance of XPD polymorphic variants: attenuated apoptosis in human lymphoblastoid cells with the XPD 312 Asp/Asp genotype. Cancer Res 2001; 61 (20): 7430- 7434. 98. Fidler IJ. Critical determinants of metastasis. Semin Cancer Biol 2002; 12: 89−96. 99. Hunter KW. Host genetics and tumour metastasis. Br J Cancer 2004; 90: 752−755. 100. Woodhouse EC, Chuaqui RF, Liotta LA. General mechanisms of metastasis. Cancer 1997; 80 (8 Suppl): 1529-1537. 101. Ekmekci A. Gen, Genetik Değişim ve Hastalıklar, Gazi Kitabevi. Ankara, Turkiye, 1st ed., 2006; 217- 245. 102. Risau W. Mechanisms of Angiogenesis. Nature 1997; 386: 671-674. 103. Watson CJ, Webb NJ, Bottomley MJ, Brenchley PE. Identification of polymorphisms within the vascular endothelial growth factor (VEGF) Gene: correlation with variation in VEGF protein production. Cytokine 2000; 12: 1232-1235. 104. Claffey KP, Robinson GS. Regulation of VEGF/ VPF expression in tumour cells: consequences for tumour growth and metastasis. Cancer Metastasis Rev 1996; 15: 165-176. 105. Koch AE, Harlow LA, Haines GK, et al. Vascular endothelial growth factor. A cytokine modulating endothelial function in reumatoid arthritis, J Immunol 1994; 152 (8): 4149-4156. 106. Miller JW, Adamis AP, Aiello LP. Vascular endothelial growth factor in ocular neovascularization and proliferative diabetic retinopathy. Diabetes Metab Rev 1997; 13; 37-50. 107. Saaristo A, Karpanen T, Alitalo K. Mechanisms of angiogenesis and their use in the ınhibition of tumor growth and metastasis. Oncogene 2000; 19: 6122- 6129. 108. Davis S, Aldrich TH, Jones PF, Acheson A, Compton DL, Jain V, et al. Isolation of angiopoietin-1, a ligand for the tie2 receptor, by secretion-trap expression cloning. Cell 1996; 87 (7): 1161-1169. 109. Maisonpierre PC, Suri C, Jones PF, et al. Angiopoietin-2, a natural antagonist for Tie2 that disrupts in vivo angiogenesis. Science 1997; 277 (5322): 55-60. 110. Konac E, Onen HI, Metindir J, Alp E, Biri AA, Ekmekci A. Lack of association between -460 C/T and 936 C/T of the vascular endothelial growth factor and angiopoietin-2 exon 4 G/A polymorphisms and ovarian, cervical, and endometrial cancers. DNA Cell Biol 2007; 26: 453-463. 111. Onen IH, Konac E, Eroglu M, Guneri C, Biri H, Ekmekci A. No association between polymorphism in the vascular endothelial growth factor gene at position-460 and sporadic prostate cancer in the Turkish population. Mol Biol Rep 2008; 1: 17-22. 112. Wang GL, Semenza GL. Purification and characterization of hypoxia-inducible factor 1. J Biol Chem 1995; 270: 1230–1237. 113. Konac E, Onen HI, Metindir J, Alp E, Biri AA, Ekmekci A. An investigation of relationships between hypoxia-inducible factor-1 alpha gene polymorphisms and ovarian, cervical and endometrial cancers. Cancer Detect Prev 2007; 31: 102-109. 114. Vogelstein B, Kinzler KW. Cancer genes and the pathways they control. Nat Med 2004; 10: 789–799. 115. Hartsough MT, Steeg PS. Nm23/nucleoside diphosphate kinase in human cancers. J Bioenerg Biomembr 2000; 32 (3): 301-308. 116. Fearon ER. Human cancer syndromes: clues to the origin and nature of cancer. Science 1997; 278: 1043- 1050. 117. Ghilardi G, Biondi ML, Caputo M, et al. A single nucleotide polymorphism in the matrix metalloproteinase-3 promoter enhances breast cancer susceptibility. Clinical Cancer Res 2002; 8 (12): 3820-3823. 118. Ghilardi G, Biondi ML, Erario M, Guagnellini E, Scorza R. Colorectal carcinoma susceptibility and metastases are associated with matrix metalloproteinase-7 promoter polymorphisms. Clinic Chem 2003; 49: 1940-1942. 119. Eroglu A, Ulu A, Cam R, Akar N. Plasminogen activator inhibitor-1 gene 4G/5G polymorphism in patients with breast cancer. J BUON 2006; 11: 481- 484. 120. Lei H, Hemminki K, Johansson R, Altieri A, Enquist K, Henriksson R, et al. PAI-1 -675 4G/5G polymorphism as a prognostic biomarker in breast cancer, Breast Cancer Res Treat, DOI: 10.1007/s10549-007-9635-3 July 7; 2007. 121. van den Bemd GJ, Pols HA, van Leeuwen JP. Antitumor effects of 1,25-dihydroxyvitamin D3 and vitamin D analogs. Curr Pharm Des 2000; 6: 717-732. 122. Haussler MR, Whitfield GK, Haussler CA. The nuclear vitamin D receptor: biological and molecular regulatory properties revealed. J Bone Miner Res 1998; 1: 325– 349. 123. Drocourt L, Ourlin JC, Pascussi JM, Maurel P, Vilarem MJ. Expression of CYP3A4, CYP2B6, and CYP2C9 is regulated by the vitamin D receptor pathway in primary human hepatocytes. J Biol Chem 2002; 277: 25125–25132. 124. Brown AJ, Dusso A, Slatopolsky E. Vitamin D. Am J Physiol Renal Physiol 1999; 277: F157–175. 125. Uitterlinden AG, Fang Y, Van Meurs JB, Pols HA, Van Leeuwen JP. Genetics and biology of vitamin D receptor polymorphisms. Gene 2004; 338: 143–156. 126. Obara W, Suzuki Y, Kato K, Tanji S, Konda R, Fujioka T. Vitamin D receptor gene polymorphisms are associated with increased risk and progression of renal cell carcinoma in a Japanese population. Int J Urol 2007; 14: 483-487. 127. Taylor JA, Hirvonen A, Watson M, Pittman G, Mohler JL, Bell DA. Association of prostate cancer with vitamin D receptor gene polymorphism. Cancer Res 1996; 56: 4108-4110. 128. Kadiyska T, Yakulov T, Kaneva R, Nedin D, Alexandrova A, Gegova A, et al. Vitamin D and estrogen receptor gene polymorphisms and the risk of colorectal cancer in Bulgaria. Int J Colorectal Dis 2007; 22 (4): 395-400. 129. Lundin AC, Söderkvist P, Eriksson B, Bergman- Jungeström M, Wingren S. Association of breast cancer progression with a vitamin D receptor gene polymorphism. South-East Sweden Breast Cancer Group. Cancer Res 1999; 59: 2332-2334. 130. Oakley-Girvan I, Feldman D, Eccleshall TR, Gallagher RP, Wu AH, Kolonel LN, et al. Risk of early-onset prostate cancer in relation to germ line polymorphisms of the vitamin D receptor. Cancer Epidemiol Biomarkers Prev 2004; 13 (8): 1325-1330. 131. Morrison NA, Yeoman R, Kelly PJ, Eisman JA. Contribution of trans-acting factor alleles to normal physiological variability: vitamin D receptor gene polymorphism and circulating osteocalcin. Proc Natl Acad Sci USA 1992; 89: 6665-6669. 132. Faraco JH, Morrison NA, Baker A, Shine J, Frossard PM. ApaI dimorphism at the human vitamin D receptor gene locus. Nucleic Acids Res 1989; 17: 2150. 133. Morrison NA, Qi JC, Tokita A, Kelly PJ, Crofts L, Nguyen TV, et al. Prediction of bone density from vitamin D receptor alleles. Nature 1994; 367 (6460): 284-287. 134. Onen HI, Ekmekci A, Eroğlu M, Konac E, Yeşil S, Biri H: Association of genetic polymorphisms in vitamin D receptor gene and susceptibility to sporadic prostate cancer. Exp Biol Med 2008; 233 (12): In Press. Abdullah Ekmekçi, Ece Konaç, H. İlke Önen Gazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı, Ankara, Türkiye

http://www.biyologlar.com/hucre-dongusu-ve-polimorfizm

LAP (LÖSİN AMİNO PEPTİDAZ)

Örnek Cinsi : Heparinli veya düz kandan taze olarak lam üzerine yapılmış 8-10 yayma preparatı (parmak ucundan yapılacak yaymalar da kullanılabilir ) Referans Aralığı: %30- 140 Metod : Özel boyama + mikroskobik inceleme Genel Bilgiler: KML ile lökomoid reaksiyonun ve polistemia vera ile sekonder polisteminin ayırıcı tanısında kullanılır. Polistemia vera, lökomoid reaksi yonlar, Down sendromu, myeloproliferatif hastalıklar, stres, gebelik, ALL, Hodgkin lenfoma, aplastik anemi ve bakteriyel enfeksiyonlarda LAP yükselirken, KML, sideroblastik anemi, ITP, PNH, kollajen doku hastalıkları, AML, siroz, konjestif kalp yetmezliği, diabetes mellitus, gut, pernisyöz anemi ve sarkoidozisde LAP düşer. Ayrıca KML’nin remisyon fazında LAP normale dönebilir. Blast krizi veya agresif fazda ise LAP artabilir.

http://www.biyologlar.com/lap-losin-amino-peptidaz

MONOTEST

Örnek Cinsi : serum Örnek Miktari : 1 mL (0.5 mL) Metod : Aglutinasyon Genel Bilgiler : Epstein-Barr virusu (EBV), Herpetoviridia ailesinden, çift zincirli bir DNA virüsüdür. EBV, Infeksiyöz Mononukleoz etkeni olmakla birlikte, Burkitt lenfoma ve Nazofarenks karsinomu basta olmak üzere pek çok malignitenin de etiyolojisinden sorumlu tutulmaktadir. Heterofil antikorlar, ilk kez Paul ve Bunnell tarafindan koyun eritrositlerini aglütine eden antikorlar olarak tanimlanmis ve EBV tanisinda kullanilmaya baslanmistir. Monotest yönteminde ise koyun eritrositlerinden daha duyarli olan at veya sigir eritrositleri kullanilmaktadir. Günümüzde daha hassas olan monotest, EBV tanisinda rutin laboratuvarlarda uygulanmaya baslamistir.

http://www.biyologlar.com/monotest

Kök Hücre Kaynakları

Nakiller için kullanılan kök hücrelerin olası 3 kaynağı vardır: Kemik iliği, damarlarda dolaşan kan (periferik kan) ve yenidoğanlardan alınan göbek kordonu kanı. Kök hücre naklinde kullanılan ilk kaynak kemik iliği iken, günümüzde periferik kan daha fazla kullanılır.    Kemik İliği    Kemik iliği kemiklerin içinde yer alan süngersi dokudur. Başlıca görevi kanınızda dolaşan kan hücrelerini ve enfeksiyonlara karşı savaşan bağışıklık hücrelerini üretmektir.    Kemik iliği kök hücrelerden zengin olduğu için kök hücre nakillerinde ilk kullanılan kaynak olmuştur. Pelvis (leğen) kemikleri en fazla kemik iliğini içerir ve bunlarda yüksek sayıda kök hücre bulunur. Bu nedenle, kemik iliği naklinde en çok leğen kemiğinden alınan hücreler kullanılır. Fazla sayıda sağlıklı kök hücre toplayabilmek için yeteri kadar iliğin alınması gerekir.    Kemik iliği nakli için, vericiye genel anestezi uygulanır (hastaya derin bir uyku veren ilaçlar kullanılır). İlik çıkarabilmek için leğen kemiğinin arkasındaki deriden kalın iğnelerle birden fazla kez girilir. Enjektörle koyu kıvamlı sıvı ilik çekilir.    Toplanan ilik filtre edilir, özel solüsyon içeren torbalara konur ve sıvı azot içinde dondurulur. İlik kullanılacağı zaman normal ısıya getirilir ve tıpkı kan naklinde olduğu gibi alıcıya verilir. Kök hücreler alıcının kemik iliğine giderler. Bu hücreler zamanla alıcının kemik iliğine yerleşerek kan hücrelerinin yapımına başlarlar. Yeni kan hücrelerinin belirtileri hastanın yaklaşık 2 ila 4 hafta içinde yapılan kan tahlillerinde ölçülebilir.     Periferik Kök Hücre    Normalde kanda çok az sayıda kök hücre bulunur. Ancak nakil için hücre toplanmadan önce vericilere büyüme faktörleri denen ve hormona benzeyen maddeler verilerek kök hücrelerinin daha hızlı büyümesi ve kemik iliğinden kana geçmesi sağlanır.    Periferik kan kök hücre nakli için, kök hücreler kandan alınır. Çok ince bir esnek plastik boru (kateter denir) vericinin toplardamarlarından birine yerleştirilerek diğer ucuyla özel bir makineye bağlanır. Vericinin kanı bu makinede dolaştırılarak kök hücreler ayrıştırılır ve sadece bu hücreler alıkonur.  Kanın kalan kısmı vericiye geri döner. Bu işlem saatler sürer ve yeteri kadar kök hücre elde edebilmek için birkaç gün tekrarlanması gerekebilir. Kök hücreler filtre edilerek torbalara konur ve hasta hazır olana dek dondurulur.    Hasta kemoterapi ve/veya radyasyon tedavisi gördükten sonra, kök hücreler kan naklinde olduğu gibi damardan yavaşça (infüzyonla) verilir. Kök hücreler kemik iliğine doğru giderek oraya yerleşir ve daha sonra büyüyerek yeni, normal kan hücreleri yapmaya başlarlar. Yeni hücreler, kemik iliği hücrelerinin kullanıldığı nakile göre hastanın kanında genellikle birkaç gün daha geç görülmeye başlarlar, bu da 10-20 gün içinde gerçekleşir.     Kordon Kanı    Göbek kordonu kanı lösemi, lenfoma ve diğer yaşamsal tehlikesi olan kan hastalıklarının tedavisinde önemli ve giderek artan bir rol oynamaktadır. Size, kemik iliği naklinin hastalığınızın olası bir tedavisi olduğu söylenmişse, kordon kanı nakli bir seçenek olabilir.    Kordon kanı ile ilgili temel bilgiler    Göbek kordon kanı nakillerde kullanılan kan yapıcı hücrelerin üç kaynağından biridir. Diğer iki kaynak kemik iliği ve periferik (damarda dolaşan) kandır. İlk kordon kanı nakli 1988'de uygulanmıştır. Kordon kanı günümüzde nakillerde önemli bir rol oynamaktadır. Doktorlar halen kordon kanı nakillerinin kemik iliği veya periferik kan nakilleri ile benzer ve farklı yönlerini araştırmaktadırlar.    Göbek kordon kanı bebek doğduktan sonra göbek kordonundan ve plasentadan toplanır. Bu kan, kan yapıcı hücreler açısından zengindir. Bağışlanmış olan kordon kanı test edilir, dondurulur ve gelecekte kullanılmak üzere kordon kanı bankasında saklanır. Saklanan kordon kanına bir kordon kanı birimi (ünitesi) denir.   Doktorlar yetişkin ilik veya periferik kan hücresi bağışlayıcılarının ve kordon kanı birimlerinin kayıtlarını araştırarak nakil gerektiren hastaları için uygun bir HLA eşleşmesi bulmaya çalışırlar. Seçilirlerse, uyumlu olan kordon kanı hastaya verilir. Nakil işlemi ilik ve periferik kan hücresi nakillerinde olduğu gibidir.    Kordon kanı nakilleri ile tedavi edilen hastalar    Kordon kanı nakillerinin kullanımı hem çocuklar hem de yetişkinler için artmaktadır. Kordon kanı sınırlı sayıda kan yapıcı hücre içerdiği için daha çok çocuklara nakledilmektedir. Vücut kilosu az olan hastalar daha az hücreye gereksinim duyarken kilosu fazla olanlarda hücre ihtiyacı da fazladır. Bazı kordon kanı birimleri iri hastalar için yeteri kadar hücre içermeyebileceği için bazen iki ya da daha fazla kordon kanı birimi kombine edilerek nakil yapılır.    Üzerinde araştırıma yapılan diğer bir yöntem de hastaya verilmeden önce kordon kanı birimindeki hücre sayılarını laboratuar ortamında artırmaktır.    Doktorların kordon kanını tercih etmelerinin nedenleri    Doktorunuz ulusal ilik bankası kayıtlarını araştırırken size en uygun olan kaynağı seçecektir. Bu bir yetişkinden elde edilen ilik veya periferik kan ya da kordon kanı birimi olabilir. Doktor bazı yönlerden ilik ve periferik kandan farklı olduğu için kordon kanını tercih edebilir.    Daha gevşek uyum aranması    Hasta ile verici ya da kordon kanı birimi arasındaki yakın bir eşleşme nakil sonrası başarı şansını artırabilir. Yakından eşleşmiş kordon kanı birimi tercih edilse de, klinik çalışmalar bu uyumun ilik ya da periferik kan nakillerinde ihtiyaç duyulan uyum kadar yakın olması gerekmediğini göstermektedir. Az rastlanan bir doku tipine sahipseniz, doktorunuz size yakın uyum gösteren bir verici bulamayabilir. Bunun yanında, kordon kanı birimi bir seçenek olabilir.    Daha çabuk hazırlanabilmesi    Kordon kanı birimleri depolanmış halde olup kullanıma hazırdır. Bir kordon kanı birimi 2 haftadan kısa bir sürede seçilip nakil merkezine ulaştırılırken, akraba olmayan bir ilik veya periferik kan vericisi bulmak iki ay ya da daha fazla sürebilir. Acilen nakil yapılmasına ihtiyacınız varsa doktorunuz kordon kanını tercih edebilir.    Graft-versus-host hastalığının (GVHD) daha az görülmesi    Graft-versus-host hastalığı (GVHD), (aileden birinin, akraba olmayan bir vericinin veya kordon kanı biriminin hücrelerinin kullanıldığı) allogeneik bir nakilden sonra sık görülen bir komplikasyondur. GVHD hafif şiddette olabileceği gibi hayati tehlike oluşturacak kadar ciddi de olabilir. Çalışmalara göre kordon kanı nakli sonrası hastalar ilik veya periferik kan nakillerine göre daha az GVHD'ye yakalanmaktadırlar. Çalışmalarda kordon kanı nakli sonrası GVHD'ye yakalanan hastalarda bunu daha hafif geçirmeye meyilli olduğu görülmüştür.    Doktorların kordon kanını tercih etmemelerinin nedenleri    Doktorların nakil için kordon kanını tercih etmeyecekleri sebepler de vardır, bunlar arasında:    Hücre Sayısı: Kordon kanı biriminde hastaların kilosuna göre yeterli sayıda kan yapıcı hücre bulunmayabilir.    Yerleşme Süresi: Kordon kanı hücrelerinin iliğe yerleşip yeni kan hücreleri ve bağışıklık sistemi oluşturması genellikle daha uzun bir zaman alır. Hücreler yerleşene kadar hasta enfeksiyon açısından yüksek risk altındadır.    Yedek Hücreler: Hastalara aynı kordon kanı biriminden yedek hücre verilemez. Bir hastanın nakil yapılmış olan ilik veya periferik kan hücreleri iliğe yerleşemezse ve hastalık nüksederse, hastaya aynı yetişkin vericiden ikinci bir nakil yapılabilir. Kordon kanı naklinden sonra ise bu seçenek geçerli değildir. Ancak, doktorlar bunun yerine farklı bir kordon kanı birimi veya yedek bir erişkin verici bulabilirler.    Daha Yeni Bir Seçenek Olması: Kordon kanı nakil için daha yeni bir yaklaşımdır. Doktorların kordon kanı naklinden sonra hastaların uzun dönemdeki sonuçları hakkında bilgileri ilik nakillerindeki kadar fazla değildir.    Kordon kanı nakilleri de ilik ve periferik kan hücresi nakillerinde var olan tüm risklere sahiptir. Hücrelerin iliğe yerleşme süreleri daha uzun olduğu için kordon kanı naklinden sonra enfeksiyon oluşma riski daha yüksek olabilir. GVHD riski daha az olmakla birlikte yine de vardır.    Kordon kanı naklinin sizin için doğru olup olmayacağıyla ilgili sorularınız varsa bunları nakil doktorunuzla konuşun. Her hastanın durumu farklıdır. Nakil doktorunuz sizin durumunuzu bilir ve tedavinizle ilgili olarak seçimde bulunmanıza yardımcı olabilir. http://www.kokhucre.info/icerik.php?alt_id=162&id=132&tab=0

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-kaynaklari

Allogenik Kök Hücre Nakli

Allogenik Kök Hücre Nakli

Burada kök hücreler hastanın kendisinden değil, doku tipi hastaya yakından uyan bir vericiden elde edilir.  Verici çoğu kez ailenin bir üyesidir. Bu da genellikle kardeşlerden biridir. MUD ( Matched Unrelated Donor) Ailenizde uygun bir kişi yoksa, ulusal kök hücre bankası aracılığıyla başka biri de verici olabilir. Bu MUD (akraba olmayan uygun verici) nakli olarak adlandırılabilir. Yeni doğan bebeklerin plasentasından ve göbek kordonundan alınan kan allogenik nakil için yeni bir kök hücre kaynağıdır. Kordon kanı olarak adlandırılan bu kan örneğinde yüksek sayıda kök hücre bulunur. Ancak kordon kanındaki kök hücre sayısı iri erişkinler için genellikle yeterli olmaz, bu nedenle kordon kanı daha çok ufak tefek erişkinler ve çocuklar için kullanılagelmektedir. Doktorlar kordon kanının günümüzde nakil için farklı yollarla kullanımını araştırmaktadırlar. Allogenik kök hücre naklinin bir avantajı verici kök hücrelerinin kendi bağışıklık hücrelerini oluşturmasıdır, bu da yüksek doz tedavi sonrası geride kalabilecek kanser hücrelerinin yok edilmesine yardımcı olur. Diğer bir olası avantaj da vericinin genellikle daha fazla kök hücre bağışlayabilmesi veya gerek duyulduğunda akyuvarları bile vermesidir. Sağlıklı vericilerden alınan kök hücreler de kanser hücresi içermezler. Yine de, allogenik kök hücre nakillerinin bir çok olası çekinceleri mevcuttur. Aynı zamanda greft de denilen, nakil edilen hücreler “alınmayabilir”, yani verici hücreleri kemik iliğine yerleşmeden önce ölebilir veya hastanın vücudu tarafından yok edilebilirler. Diğer bir risk de vericiden alınan bağışıklık hücrelerinin hastanın vücuduna saldırabilmesidir. Bu duruma graft-versus-host (verici dokunun alıcıya karşı reaksiyonu) hastalığı denir. Ayrıca vericiler nakilden önce test edilseler bile, verici hücrelerden gelebilecek bazı enfeksiyonlar açısından çok küçük bir risk mevcuttur.  Daha yüksek olan risk ise sizde zaten bulunan veya bağışıklık sisteminizin baskılanması nedeniyle oluşabilecek enfeksiyonlardır. Bu enfeksiyonlar genellikle allogenik nakilden sonra su yüzüne çıkarlar, çünkü bağışıklık sisteminiz immunosupresif denen ilaçlar tarafından kontrol altına alınmıştır (baskılanmıştır). Bu enfeksiyonlar ciddi sorunlara, hata ölüme bile yol açabilirler. Allogenik nakil en çok bazı lösemi ile lenfoma türlerinde ve myelodisplazi gibi diğer kemik iliği hastalıklarında uygulanır. Singeneik kök hücre nakli Bu özel bir tür allogeneik nakildir, çünkü verici doku tipinin alıcıyla aynı olduğu tek yumurta ikizidir. Tek yumurta ikizlerine sık rastlanmadığı için bu tip nakil de çok nadirdir. Sinergeneik kök hücre naklinin bir avantajı graft-versus-host hastalığının (verici hücrelerinin alıcıya karşı reaksiyon göstermesi) görülmemesidir. Otolog naklin aksine, bu nakilde hiçbir kanser hücresi de bulunmaz. Bu tip naklin bir dezavantajı ise ikizinizin bağışıklık sistemi sizinkine çok benzediği için kalan kanser hücrelerinin yok edilmesinde yararlı olmamasıdır. Nakil gerçekleştirilmeden önce kanser nüksünü önlemek için kanser hücrelerini yok etmeye yönelik her türlü çaba harcanmalıdır. Allojeneik HKHT yapılan bazı hastalıklar ·          Akut myeloid lösemi ·          Akut lenfoblastik lösemi ·          Kronik myelositer lösemi ·          Kronik lenfositer lösemi ·          Myeloproliferatif hastalıklar ·          Myelodisplastik sendrom ·          Multipl myelom ·          Non-Hodgkin lenfoma ·          Hodgkin hastalığı ·          Aplastik anemi ·          Pür kırmızı hücre aplazisi ·          Paroksismal noktürnal hemoglobinüri ·          Fankoni aplastik anemisi ·          Talasemi majör ·          Orak hücre anemisi ·          Şiddetli kombine immün yetmezlik ·          Wiskott-Aldrich sendromu ·          Hemofagositik lenfohistiyositoz

http://www.biyologlar.com/allogenik-kok-hucre-nakli

Otolog Nakil Nedir?

Otolog Nakil Nedir?

Bu tip nakilde, kanser tedavisiyle yok olmadan önce kendi kök hücreleriniz alınır. Kök hücre hücreleriniz kemik iliğinizden ya da kanınızdan alınarak ayrıştırılır ve daha sonra dondurulur. Yüksek doz kemo ve/veya radyasyon tedavisi gördükten sonra bu hücreler tekrar vücut ısısına döndürülerek size geri verilir. Otolog kök hücre naklinin bir avantajı kendi hücrelerinizin kullanılmasıdır. Bu da bağışıklık sisteminizin verilen hücreleri reddetmeyeceği veya verilen hücrelerin vücudunuza saldırmayacağı anlamına gelir. Olası bir dezavantaj ise kök hücreler alınırken kanser hücrelerinin de alınıp daha sonra vücudunuza geri verilmesidir. Bunu önlemek için doktorlar size kanser ilaçları verebilir veya kök hücreleri tedavi ederek var olabilecek kanser hücrelerinin sayısını azaltabilirler. Bu tür nakil başlıca bazı lösemi ve lenfomalarla multipl myelomun tedavisinde uygulanır. Bazen de, özellikle çocuklarda, diğer tür kanserlerin tedavisinde kullanılır. Tandem nakiller Tandem nakilde hastaya iki kür yüksek doz kemoterapi verilir, her kürden sonra da kendi kök hücreleri ile nakil yapılır. Gereksinim duyulan kök hücrelerin tümü ilk yüksek doz kemoterapi öncesi toplanır ve her işlemden sonra bunun yarısı kullanılır. Çoğunlukla kemoterapinin iki kürü de 6 ay içinde uygulanır, ikinci kür hastanın ilk kürün etkilerinden kurtulmasını takiben yapılır. Tanden nakile duble (çift) otolog nakil adı da verilir.. Tandem nakilleri bazen belli tip kanserlerin tedavisinde de kullanılabilir, ancak doktorlar bu tip naklin ne zaman ve nasıl uygulanacağı konusunda fikir birliğine varmış değillerdir. Pek çok insan için, ciddi sonuçların ortaya çıkma riski oldukça yüksektir. En iyi uygulanma zamanları ile ilgili olarak tandem nakilleri üzerine çalışmalar halen devam etmektedir.   Otolog HKHT Endikasyonları; ·          Multipl myelom ·          Non-Hodgkin lenfoma ·          Hodgkin hastalığı ·          Akut myeloid lösemi ·          Nöroblastoma ·          Germ hücreli tümörler ·          Otoimmune hastalıklar (sistemik lupus eritematozus, sistemik skleroz) ·         Amiloidoz

http://www.biyologlar.com/otolog-nakil-nedir

HÜCRE SİKLUSU VE KANSER

Hülya CABADAK Marmara Ün. Tıp Fakültesi, Biyofizik AD, İSTANBUL, TÜRKİYE Anahtar Kelimeler: Hücre siklusu, siklinler, siklin bağımlı kinazlar, tümör baskılayıcı gen, kanser Organizma/organ/doku gelişimi, hücrelerin büyüme ve çoğalmalarını içerdiği gibi hücre ölümlerini de sağlar. Hasarlı dokuların onarımı somatik hücrelerin ve destek dokunun çoğalması ile gerçekleşmektedir1. Hücre büyümesi, farklılaşması ve çoğalmasında rolü olan proto-onkogenlerde meydana gelen mutasyonlar tümör gelişimine, tümör baskılayıcı genlerde meydana gelen mutasyonlar ise hücre siklusunun inhibisyonunu engelleyerek anormal hücre büyümesine neden olur2. Homeostasis; hücre çoğalması, büyümenin durdurulması ve apoptozis (programlı hücre ölümü) ile sürdürülmektedir2. Hücre büyümesi ve ölüm arasındaki dengenin bozulması hiperplazi veya neoplaziye neden olur1. Pozitif veya negatif uyaranlar genetik lezyona yatkın hücrelerde, malign çoğalmaya neden olabilir. Malign gelişimi en aza indirmeye yardımcı mekanizmalardan birisi nekrozdur. Nekroz (kontrolsüz hücre ölümü) hücre şişmesi ve hızlı dejenerasyon olarak tanımlanır. Apoptozis, nekrozdan farklı olarak fizyolojik koşullarda meydana gelen ve doku homeostazisini sağlayan ölüm şeklidir. Programlı hücre ölümü apoptozisin normal hücre döngüsünde ve fizyolojik süreçlerde rolü vardır. Apoptotik hücrelerde hücre büzülmesi, kromatinin kondanse olması, sitoplazmik tomurcuklar ve apoptotik cisimciklerin oluşumu gibi morfolojik değişimler meydana gelir3. Makrofajlar apoptotik hücre ve cisimciklerini fagosite eder. Doku zedelenmesinde ilk etmen reaktif oksijen türevleridir. Reaktif oksijen türevlerinin hedefleri plazma zarında ve diğer hücre kompartmanlarında bulunan proteinler, lipidler, karbohidratlar ve nükleik asitlerdir3. Son yıllarda nekrozun da programlanmış olabileceği ve organizma homeostasis mekanizmalarının bir parçası olduğu yönünde görüş oluşmakla birlikte daha yaygın olarak nekroz indüklenmesi olası tedavi mekanizması olarak değerlendirilmektedir. Nekrozda ölen hücrelerden HMGB1 (High mobility group protein B1) ve HDGF (hepatoma derived growth factör) gibi moleküllerin salınımının immün cevabı uyardığı veya yara onarımını aktive ettiği düşünülmektedir4. Apoptozis, normal hücre ölümünün yanısıra mutant hücre çoğalmasını önleyen önemli bir yoldur. Hücre siklusu ve apoptozisde çok sayıda protein ikili rol oynar. Çevresel faktörlerle meydana gelen DNA hasarı hücre siklus kontrol mekanizmalarının bozulmasına neden olur. Pek çok kanser tipinde hücre siklus kontrol noktalarında mutasyonlar belirlenmiştir2. Büyümenin durdurulması (growth arrest), DNA onarımı ve apoptozis’in engellenmesi kanser gelişiminde kritik yolaklardır.5 Tümör baskılayıcı genlerde mutasyonlar hasarlı hücrelerin hücre sikluslarının ilerlemesine ve tümör gelişimine neden olur2,6. Genomun gardiyanı olarak da tanımlanan p53 proteini karmaşık etkinliklere sahip ve hücre siklusunu baskılayan bir proteindir2. p53, hücre döngüsünü düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. Birçok organizmada kanserin baskılanmasında rolü olan çok önemli bir proteindir. p53 proteini hücre büyümesinin durdurulması, programlanmış hücre ölümü, hücre farklılaşması ve DNA tamir mekanizmasının başlatılmasında da rol alır. p53, mutant hücre çoğalmasına karşı genomun korunmasında önemli rol oynar2,6. 1.NORMAL HÜCRELERDE HÜCRE SİKLUSU Sürekli bölünen hücrelerde mitozdan sonra siklus G1-S-G2 (interfaz) ve M (mitoz) şeklinde tekrarlanır. Bu süreçte hücre uyarımı ve büyüme meydana gelmekte veya bölünme sinyali almadıkları sürece istirahat fazı G0 da durmaktadırlar2,7 . G1, S, G2 fazları (Interfaz) hücre siklusunun %90’nını kapsar ve 16-24 saat sürer. Mitoz bölünme ise 1-2 saat sürmektedir. Hücre büyümesi G1 fazında kısıtlayıcı nokta (R point) tarafından koordine edilir. Kısıtlayıcı noktada hücre duracak veya hücre siklusunu tamamlayacaktır7,8. G1 fazında hücreler kendi çevrelerini kontrol eder, sinyalleri alır ve büyümeyi indükler. Bu fazda DNA sentezi (replikasyonu) için hazırlık yapılır. RNA ve protein sentezi olur. S fazında ise DNA sentezlendikten sonra, G2 fazında hücre büyümeye devam eder aynı zamanda RNA sentezi, protein sentezi gerçekleşir ve hücre mitoza hazırlanır. Mitoz; profaz, metafaz, anafaz ve telofazdan oluşmaktadır. Telofazda sitoplazmik bölünme tamamlanır ve aynı genetik materyalli iki yeni hücre meydana gelir. Hücre siklusunda bir faz tamamlanmadan sonraki faza geçilirse genetik materyal tam ve doğru kopyalanmadığı için hücrede hasar meydana gelebilir. Hücre siklusunda G1-S geçişinde, G2-M geçişinde ve metafaz-anafaz geçişinde kontrol noktaları vardır. Bu kontrol noktalarında hücrenin siklusa devam edip etmeyeceği kararı verilir7. Radyasyon veya toksinle muamele edilen hücrelerde DNA’da meydana gelen hasara göre hücre siklusu kontrol noktaları G1 den S fazına veya G2’den mitoza geçişi engeller. DNA’da meydana gelen hasar DNA sentezini de inhibe edebilir. DNA’sı replike olmamış hücrelerde mitoza giriş kinaz komplekslerinin inaktivasyonu ile engellenir7. Hücre siklusunda iki tip gen grubunun rolü vardır: Onkogenler (Her 2, lneu, ras,c myc vb) ve tümör baskılayıcı genler p53 ve Rb (Retinoblastoma geni)9. Onkogenler, kanser gelişimini doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen gen grubudur. Tümör baskılayıcı genler ise kanser gelişimini baskılar1. p53 geni işlevini kaybederse hücre büyümesinin kontrolü ortadan kalkar ve DNA tamiri olmadan hücre siklusu kontrolsüz devam eder. Normal hücrelerde DNA hasarı olduğunda, p53 genomik kararlılığı sağlar ve hücre siklusunu G1’de inhibe eder ve hücreye tamir için zaman kazandırır. Hasar tamir edilemiyorsa hücre apoptozise gider7,9 . Hu W ve ark. farelerde p53 ve onun düzenleyicileri Mdm2’nin embriyo implantasyonunda da rolü olduğunu ileri sürmüşlerdir10. Normal hücrelerde Rb hücre siklusunu G1 fazında inhibe eder. Retinoblastoma ve osteosarkom tümör hücrelerinde Rb gen inaktivasyonu gösterilmiştir. Büyüme uyarısı, hücreden büyüme faktörlerinin salınımı ile başlar. Büyüme faktörleri hücre zarında özgün reseptörlere bağlanır ve sinyaller sitoplazma proteinlerine iletilir. Bu sinyaller çekirdekte transkripsiyon faktörlerinin salınımına ve hücrenin hücre siklusuna girmesini sağlar4,11. Hücre siklus saati hücre siklusunun ilerleyip ilerlemeyeceğini belirler veya hücreyi ölüme yönlendirir8,9. 1-1. Hücre siklus kinazları Hücre siklusu siklinler (cyc=cln), siklin bağımlı kinazlar (cdk) ve siklin bağımlı kinaz inhibitörleri (CDI) tarafından kontrol edilir. Bu proteinlerin düzeyleri hücre siklusunun farklı fazlarında farklılıklar gösterir. Siklin bağımlı kinazlar G1-S-G2 ve mitoza geçişi kontrol eder.2,7,9 Memeli hücrelerinde hücre siklusunun düzenlenmesinde işlevleri en iyi bilinen onbir tane siklin bağımlı kinaz (cdk 1-11) ve 16 siklin (siklin D (D1, D2 ve D3); siklin E (E1, E2), siklin A (A1, A2) ve B (B1, B2) rol oynamaktadır (Tablo 1)2,7,9,11,12. Siklin D, E, G1/S fazlarının sınırında geçici olarak sentez edilir ve hücre S fazına girdiğinde hızla yıkılır, Siklin A ve B, S/G2/M faz geçişlerinde sentezlenir, siklin A1 mayoz ve embryogenesis de, siklin A2 çoğalan vücut hücrelerinde bulunur. Siklin B1’in siklin B2’nin fonksiyonlarını kontrol ettiği düşünülmektedir12. Cdk’lar protein fosforilasyonu yapan enzimlerdir. Cdk aktivitesi DNA sarmalının açılması içinde gereklidir. Replikasyon öncesi kompleks’in (PRC: Prereplicative compleks) birkaç bileşeni fosforile olur. Yeni replikasyon orijinleri mitozun sonunda cdk aktivitesi düşene kadar yeni PRC kompleksleri oluşturamaz. Bundan dolayı her hücre siklusunda DNA bir kez replike olur13,14. Cdk’lar siklin’e bağlandığında aktifleşerek aktif siklin-cdk komplekslerini oluştururlar. Siklinler bu komplekslerin düzenleyici alt birimleri, cdk’lar ise katalitik alt birimleridir15. Cdk, siklin (yapısal proteini) ve kinaz (enzim)inden oluşmaktadır9. Herbir cdk katalitik altbirimi farklı düzenleyici altbirimle biraraya gelebilir. Hücre siklusu boyunca kinaz komplekslerinin aktivite düzeyi değişir. Bu nedenle hücreler DNA’larını bir kez replike eder ve kromozomların yavru hücrelere uygun dağılımı sağlanır. Siklin-siklin bağımlı kinaz komplekslerinin (cyc-cdk) düzenlenmesi, cyc altbiriminin hücredeki konsantrasyo-nuna, fosforillenme durumuna ve inhibitör moleküllere bağlıdır. Siklinler hücre siklusunun farklı fazlarında bir taraftan sentezlenirken diğer taraftanda yıkılırlar. Memelilerde Cdk 2, Cdk 4 ve Cdk1(cdc 2)’in, siklin D, E, A ve B ile birlikte ekspresyonu olmaktadır2,9 . Siklin E ekspresyonu E2F transkripsiyon faktörlerine bağlıdır16,17. Herbir siklin özgün olarak belirli bir fazda en yüksek değere ulaşır, sonraki faza girerken hızla yıkılır. Siklinlerin düzeyleri transkripsiyon düzeyinde düzenlenir. Yıkımları ise ’ubiquitin’’ yolağı ile sağlanır Aktif cyc-cdk komplekslerinde cdk altbirimi Thr 161 amino asidinden fosforillenmişdir. Bu fosforilasyon cdk’yı aktive eden kompleks (cak)’ın aktivitesi ile meydana gelir18. Bir kez aktive olan cyc-cdk kompleksi, DNA replikasyonu ve mitozdaki birçok işlemin kontrolünde rolü olan proteinleri fosforiller. Protein kinazlarla cyc-cdk altbirimlerinin fosforilasyonu ile kinaz kompleksi inaktive olur7,9,11. Cdk’ların aktiviteleri sadece siklinlerle düzenlenmez ayrıca fosforilasyon ve defosforilasyona yol açan başka yollarla da düzenlenir. Siklin bağımlı kinaz inhibitörleri (CKI): Hücre siklus inhibitör proteinleri (CKI) cdk aktivitesini kontrol eder. Bu proteinler cyc-cdk kompleksi oluşumunu ve DNA replikasyonunu inhibe eder. CKI’lar hücre siklusunu frenlediklerinden tümör baskılayıcı genlere de adaydır. Etkiledikleri cdk ve inhibisyon mekanizmalarına göre iki farklı CKI ailesi vardır. Bunlardan ink 4 ailesinde p15, p16, p18, p19’ G1 fazındaki cdk4 ve cdk6’yı bağlayarak cyc-cdk kompleks oluşumunu inhibe eder (Şekil 2a). Cip/Kip ailesinde ise p21, p27, p57 bulunmaktadır. Cip/Kip ailesi cyc-cdk kompleksini inhibe etmektedir (Şekil 2b )2,7,9,11,12. G2 fazında siklin B cdk1(cdc-2)’in tam aktivasyonunu sağlayarak mitoza girişi tetiklemektedir (Şekil 2c)9,11,12. Genellikle, farklı kanser hücrelerinde hücre siklusunun G1-S fazını kontrol eden proteinlerin inaktif olduğu, G2-M fazlarını kontrol eden proteinlerde ise değişimin daha az olduğu belirtilmektedir1,2,19. 1-2. Normal hücrelerde G1-S geçişi Büyümeyi uyaran sinyaller G1 fazı başlangıcında siklin D düzeyini sonraki evrede ise siklin E artışına neden olur (Şekil 3)2,9,11,12,20. Kısıtlayıcı noktada (R point) büyüme inhibitör faktör (Rb, Retinoblastoma) hücrenin S fazına girip girmeyeceğini belirleyen anahtar gibi rol oynar7,4,8,9,11,21. Kısıtlayıcı nokta geçilirse hücre DNA sentezinin olduğu S fazına girer. DNA sentezi sırasında iplikçiklerin birbirinden ayrılması ile DNA hasara çok duyarlı hale gelir ve bu nedenle S fazı hızlı geçilir4. Hücre siklusunun ilerlemesi Rb proteininin fosforillenmesi ile belirlenmektedir22. Az fosforillenmiş (Hipofosforile) Rb E2F transkripsiyon faktörünü bağlıyarak inaktifleştirir11,23,24. E2F’nin inaktifleşmesi sonucu hücre S fazına ilerleyemediğinden siklus durur. İstirahat halindeki (Go fazında) hücre bölünme sinyali aldığında hipofosforile Rb G1 fazının sonuna doğru cyc’nin cdk ile birleşmesi ile cyc-cdk kompleksini oluşturur ve bu kompleks Rb proteinini fosforiller7,11,24. Fosforillenen Rb proteininden E2F salınır, E2F ‘nin siklus ilerletici etkisi ile S fazına giriş için gerekli genlerin transkripsiyonu aktive olur ve hücre S fazına girer6,9,11,12,18,19,24-26. Hücre siklusunun S fazına geçişini G1 fazında aktive olan siklinler sağlar. Go fazında bu siklinlerin çoğunun ekspresyonu olmaz. G1 cyc-cdk kompleksleri transkripsiyon faktörlerini aktive etmektedir. Büyüme faktörleri, otokrin uyarım, lektinlerle mitojenik uyarım veya Ras yolağı gibi hücre içi sinyal yollarında mutasyon, hücrelerin tekrar G1 fazından siklusa girmelerini uyarabilir9,27. İstirahat halindeki hücrelerde, başlangıçta mRNA’sı stabil olmayan siklin D az miktarda bulunur. Go’da büyüme faktörleri ile uyarım, siklin D sentezini ardından siklin E’nin birikimini uyarır.20 Büyüme faktörleri olmadığında siklin D düzeyi hemen düşer1,7,11,20. Embriyonik hücrelerde siklin E düzeyleri devamlı yüksektir28. Hücre siklusunda Rb aktivitesi ICBP90 transkripsiyon faktörü ile protein düzeyinde düzenlenebilir29. G1-S geçişinde, büyüme faktörlerine cevap olarak siklin D düzeyi artar. Siklin D artışı ile siklin D-cdk 4(cdk 6) kompleksi oluşur. Siklin D ve cdk 4‘ün ve de onların aktif komplekslerinin birikimi p16’nın inhibitör rolünü ortadan kaldırır ve Rb (retinoblastoma gen) fosforillenir24,30. Az fosforillenen Rb, E2F transkripsiyon faktörün inaktivasyonuna neden olan histon deasetilaz (HDAC) enzimine bağlanır31. Rb’nin fosforillenmesi S fazının başlaması ve ilerlemesi için gereken genlerin geçici olarak aktivasyonunda rolü olan E2F transkripsiyon faktörün baskılanmasını kaldırır. G1 de siklin E -cdk2 kompleksi (MTOC) mikrotübülleri organize eden merkezin iki sentromere dublikasyonunu aktive eder32. Siklinlerin uyarıcı etkileri CDK inhibitörleri CKI tarafından önlenmektedir. G1/S fazı geçişi için önkoşul CKI ların baskılanmasıdır. Örneğin hücre siklusuna giriş için siklin D1 düzeyinin yükselmesi yeterli değildir. ERK (extracelllular signal regulated kinase) aktivasyonu da geç G1’de cdk’ların aktivitesini artırmak için birkaç aşamada rol oynar. ERK aynı zamanda CKI’ların inhibisyonunda da rol oynamaktadır33. G1 fazı boyunca hücre çoğalmasını engelleyen birçok genin baskılanması için ERK’in sürekli aktivitesi gereklidir. Tek başına ERK aktivasyonu hücre siklusuna girişi sağlama- ya yetmez. Vücut hücrelerinde ERK, hücre siklusunun G2/M fazında aktive olur. Metafazda tutulan hücrelerde ERK fosforillenmemiş durumdadır33. Eş zamanlı çoğalan (senkronize) HeLA ve NIH 3T3 hücrelerinde ERK’in aktivasyonunun S fazının sonuna doğru meydana geldiği ve mitoz sonuna kadar aktif halde kaldığı belirlenmiştir. MEK (MAPK kinaz) inhibitörleri ile ERK aktivasyonu bloke edildiğinde mitoza girişin geciktiği ardından metafazdan anafaza gecikmeli geçişin mitoz süresinin uzamasına neden olduğu belirtilmektedir34. G2/M geçişinde ERK inhibe edildiğinde M faz süresi iki kat artar. ERK aktivasyon yolakları henüz tam olarak anlaşılamamıştır33. Genellikle normal hücrelerde p53, MDM2 proteinine bağlı olarak inaktiftir. p53 ubiquitin ligazla yıkıma uğradıktan sonra aktive olur. Aktive olan p53, p21 ekspresyonunu aktive eder. p21 G1-S (cdk) ve S (cdk) komplekslerine bağlanarak onları inhibe eder ve hücre siklusu durur. Siklusun durması hücreye tamir için zaman kazandırır. Radyasyon ve ilaç gibi hücrenin strese maruz kaldığı durumlarda DNA hasarı olursa, hücre bu uyarıya p53 düzeyini artırarak yanıt verir. p21’in aktivasyonu sağlanarak G1 kontrol noktasında Rb proteinin daha fazla fosforlanması önlenerek hücre siklusu durdurulur. p21 siklin-cdk kompleksini inhibe etmesi yanında “proliferating cell nuclear antijen (PCNA)i de inhibe eder35. Timidin ve metotoraksat (methotraxate) gibi ilaçlar hücre siklusunun ilerlemesini engeller36. 1-3. Normal hücrelerde G2-M geçişi Hücreler DNA sentezinden sonra G2 fazına girer. Siklin B-cdk1 kompleksinin aktivitesi artar, mitoza giriş uyarılır9,19,37. Siklin B-cdk1 kompleksi mitozu ilerleten faktör (MPF) olarak da isimlendirilmektedir. Geç S fazında siklin B sentezlenmeye başlar ve sentez mitoz boyunca devam eder, mitoz tamamlandığında siklin B düzeyi hızla düşer. Bu düşüş aktif MPF kompleksinin oluşmasını ve ikinci hücre bölünmesini engeller. Siklin B düzeyi sitoplazma ve çekirdek arasında aktif taşınımla düzenlenir. İnterfaz (G1,S,G2) aşamasında siklin B sitoplazmadadır. Mitoz başlangıcında siklin B cdk 1’e bağlanarak aktif MPF kompleksini oluşturur. İnhibe edici fosforillenme aynı zamanda MPF aktivitesi-ni düzenleyebilir. cdk1 altbiriminin ikinci kez fosfofosforilenmesi siklin B-cdk1 kompleksi-ni inaktive eder. Wee 1, nükleer protein kinaz, çekirdekte MPF kompleksini inaktive ederek erken mitozu engeller11,20,38. Wee1’ın cdk1 altbiriminin ATP bağlama bölgesini fosforillemesi ile MPF kompleksi inaktive olur. Myt 1, Golgi aygıtında lokalize olan protein kinazdır. Myt 1, cdk1’i fosforiller ve interfazda onun siklin B ile bağlanmasını düzenler11,20. Cdc25, cdk’lardan inhibe edici fosfat gruplarını kaldıran fosfatazdır. Cdc 25 hücre siklusunun çeşitli fazlarına ilerlemeyi kontrol eder39. Bu aşama mitoza girişte hız sınırlayıcı basamaktır. cdc25b proteininin G2 fazında birikimi ilk MPF aktivasyonunda kritik rol oynar. cdc25c protein düzeyi hücre siklusunun bütün fazları boyunca sabit kalır. G2-M geçişinde, cdc25c çekirdekte birikir ve mitoz başlangıcında MPF komleksini aktive eder. DNA’sı replike olmamış hücrelerin mitoza girişi MPF kompleksinin inaktive olması ile önlenir11,20,40. G1 fazını geçen hasarlı hücreleri ortadan kaldırmak için G2 fazı kontrol noktalarında siklin-cdk-CKI sistemi gereklidir11,20. Bu kontrol noktası sağlam olmayan kromozomların ayrılmasını önler5. G2 fazında, S fazında replike olmuş DNA ve kromatin proteinleri kondanse olur ve kardeş kromatidler olarak paketlenirler. Mitozun metafaz aşamasında kromozomlar ekvator plağına dizilir, ardından kutuplara çekildikten sonra iki yavru hücreye bölünür. Sentro-merler mikrotübüllere bağlanamazsa mitoz gecikir. Bu olaylarda siklin B-cdk1 gereklidir. Siklin B-cdk1 kompleksi aynı zamanda (MPF) M fazının ilerlemesinde de anahtar rol oynar. Marumato ve ark. siklin B-cdk1(cdc-2) aracılı fosforilasyonla indirek olarak aurora-A’nın aktive olduğunu bildirmişlerdir41. Siklin B-cdk1 (cdc-2) çekirdeğe girişte gereklidir. Aurora A’nın aktivasyonu nükleer translokasyonu sağlar ve siklin B cdk1(cdc-2)’nin tam aktivasyonu mitoza girişi tetikler. Çeşitli kanser tiplerinde Aurora A’nın fazla eksprese olduğu belirlenmiştir5,11,20,41,42. 1-3-1. DNA’sı hasarlı hücrelerin G2-M geçişi DNA hasarından sonra, G2 bloğunun olması için cdk 1 defosforillenmesinin inhibisyonu gereklidir9,43. DNA hasarı, cdc-25c’yi fosforilleyen chks1 ve 2 protein kinazların aktivasyonunu sağlar. Fosforillenen cdc-25c, 14-3-3 proteinlerine bağlanarak çekirdekten sitoplazmaya taşınır. cdc25c çekirdek içinde bulunursa, siklin B-cdk1 kompleksini aktive eder. Bunun yanısıra siklinB-cdk1 kompleksin aktivitesine gereken çekirdek içindeki cdc25c miktarının yetersiz olmasından dolayı G2 blok aktive olur. Aynı zamanda p53 de G2-M geçişinde rol oynayabilir9. DNA hasarında p53 stabil kalmakta ve 14-3-3 trans-kripsiyonel olarak aktive olmaktadır. Aktive olan 14-3-3 fosforillenmiş cdc 25c’e bağlanır ve kompleksi sitoplazma içinde tutar, böylece mitoza geçişe uygun aktif siklin B-cdk1 kompleksi azalır11. p21 ve p53 ikinci tur DNA sentezi yapmış fazla DNA’lı hücreleri G2 ve M fazında engeller5,39. p53, G2’ye girişi inhibe eden 14-3-3 gen transkripsiyonunu artırarak bu geçişi önlemektedir. 14-3-3 cdc25c fosfatazla birleşir ve bu kompleks cdc25c’nin çekirdeğe girişini inhibe ederek DNA ‘yı bloke eder9,11. 1-4. Normal hücrelerde mitoz iplikçik kontrol noktası Mitoz iplikçik kontrol noktası metafazdan anafaza geçişi düzenler.2,7,11,20,44-46 Bu kontrol noktası bütün kinetokorlara uygun mikrotübül bağlanmasını kontrol eder ve kinetokor gözetiminde uygun kromozom ayrılmasını sağlar. Mitotik siklinlerin yıkımından sonra anafaz başlar. Mitotik siklinler ubikuitinlendikten sonra proteozomal yıkım olur. Mitotik siklinlerin yıkımı siklinB-cdk1 kompleksini inaktive eder ve bu inaktivasyon mitozun normal bitmesini sağlar7,11. Mitoz iplikçik kontrol noktası olgunlaşmamış kardeş kromatidlerin ayrılmasını engeller. Bu kontrol noktasında rolü olan genler, MAD1L1, MAD2, MAD2L1, MAD2B, BUB1, BUBR1, BUB3, TTK, MPS ve CDC20’ dir. Bu genler hücre siklusunun kontroluna katılır. Mayadan insana kadar MAD ve BUB proteinleri korunmuştur. BUB ve MAD gen ürünleri kinetokor gözetimi ve anafaz düzenlenmesi için gereklidir. MAD proteinleri doğru kromozom ayrılmasını, BUB gen ürünleri ise mitozun ilerlemesini düzenler47. Drosophila Melonogaster, C.elegans ve farede mitoz iplikçik kontrol noktasının tamamen kaybolmasının embriyon ölümüne neden olduğu gösterilmiştir7,9,11,48-50. DNA sentezinden sonra kohesin protein kompleksleri kardeş kromatidleri birarada tutar ve kromozomlar oluşur11,20,51,52. Mitoz iplikçik kontrol noktası anafaz promoting kompleksi (APC) düzenler. CDC20p APC’yi aktive eder ve pds1p ubiquitinlenme ile yıkılır. Pds1p’nin yıkılması ile separin Esp 1 aktive olur ve kohesin salınır, böylece anafazda kardeş kromatidler ayrılır. CDC20p’nin APC’yi aktive etmediği durumlarda kohesin salınmaz, kardeş kromatidler ayrılamaz ve anafazda inhibisyon meydana gelir10,53. CDC20’nin MAD2, BUBR1, BUB3 ile kompleks oluşturması anafaza girişi beklemeye alır. 2- Kanser ve kontrol noktası inaktivasyonu Gen mutasyonlarından dolayı G1-S geçişindeki değişimler kansere neden olabilir. Kanser hücrelerinin karakteristik özelliklerinden biri büyüme uyarımından bağımsız olarak G1 fazına tekrar girebilmeleridir. Rb fosforillenme/defosforillenme dengesizliği olduğunda, G1-S fazları arası geçişlerde olan değişiklikler hücrelerin çoğalmasını değiş-tirebilir. Rb gen mutasyonları insan kanserlerinden bazılarında (glioblastoma ve Retino-blastoma vb) tanımlanmıştır. Tümör virüsleri HDAC ile Rb’nin bağlanmasını inhibe edebilir. Siklin D’nin fazla eksprese olduğu bazı durumlarda ise E2F aktifleşmesinden sonra Rb inhibisyonunu sağlayan defosforillenme olmadığında S fazına hatalı ilerleme olabilir11. Kusurlu G1 siklin E-cdk2 kompleksi sentriollerin hatalı replikasyonunu uyarmaktadır11. Hücrede iki veya daha fazla sentriolün varlığı anafazda hatalı kromozom ayrılmasına neden olur. Bazı insan kanserlerinde sentriollerin fazla dublikasyonu da belirlenmiştir7,11. 2-1. DNA’sı hasarlı kanser hücrelerinde G1-S geçişi: Radyasyon v.b. etkenlere maruz kalan hücrelerde hücre siklusunda hatalar olmaktadır11,54. Örneğin Gama radyasyonuna maruz kalan hücrelerde fonksiyonel p53 geninin yetersiz olmasından dolayı bu hücreler G1’de tutulamaz ve S fazında hasarlı DNA’yı dublike ederek gen mutasyonuna ve/veya hatalı kromozom dizilimine neden olur11,54-56. Hücre çoğalmasını gen delesyonu, fazla gen ekspresyonu ve nokta mutasyonlar etkilemektedir. İnsan kanserlerinde farklı genlerde nokta mutasyonlar ve delesyonlar vardır19. İnsan kanserlerinde en sık görülen mutant gen p53’tür. Normal bir hücrede DNA hasarı olduğunda, p53 düzeyi artar ve hücre siklusunu G1 fazında inhibe ederek DNA onarımı için hücreye zaman kazandırır6,43,54. Hasar tamir edilemiyorsa hücre apoptozise gider43. Hasarlı hücrenin ölümü veya hücre siklusunda kalmasının nasıl sağlandığı tam olarak bilinmemektedir. p53 mutasyonlarında hücreler bölünmeye devam eder. Bu mutasyonlar sonucunda tümör baskılayıcı fonksiyonlarında kayıp olurken diğer yandan onkojenik fonksiyon ortaya çıkabilir11,15,20. Muskarinik reseptör agonist ve antagonistler varlığında çoğaltılan K562 hücrelerinde siklin D1 transkripsiyon seviyelerinin değiştiği belirlenmiştir57. Bellamy ve ark. 5 gray gama radyasyonunun fibroblastlarda büyümenin durmasına, aynı doz radyasyonun ince bağırsak kripto hücrelerinde ise apoptozise neden olduğunu göstermişlerdir5,22. p53 aynı zamanda cdk’ların inhibitörü p21 transkripsiyonunu artıra-rak da DNA hasarına yanıt verir7,11,20. S fazında eksprese edilen siklin A erken fazda cdk2 ile sonraki fazda cdc ile birleşir. Siklin-cdk kompleksi DNA sentezinin başlamasında rol oynar, cdk ekspresyonunun inhibisyonu ise hücre siklusunun durmasına neden olur6,9. ATM ( Ataxia Telengiectasia Mutant kinaz ) tarafından p53’ün aktivasyonu DNA onarımı ve apoptozisi koordine eden DNA hasar sinyal yollarına aracılık eder59. ATM çift iplik kırıklarına cevapta ve ATR (ATM ve Rad3 related) olarak adlandırılan kinaz diğer tip DNA hasarlarına cevapta önerilmektedir60. Hücre siklusunda ATM ve CHK2 ekspresyonu nispeten devamlı olmasına rağmen ATR ve CHK1 G1 fazının başında ve ortasında düşüktür. ATR ve CHK1 G1/S geçişine yaklaştıkça önem kazanır. ATM/ATR p53 transkripsiyon faktörünü fosforiller. ubiquitin kinaz,MDM2 p53’ün hızlı sirkülasyonunu sağlamaktadır61,62. Ayırıcı hedef mekaniz-malar hala açıklanamamıştır. p53‘le uyarılan G1 fazında duraklamada p21Cip1/Waf 1’in rolü vardır65. Aynı zamanda PCNA (proliferating cell nuclear antigen) inaktive olmaktadır. PCNA, DNA sentezini katalize eden, DNA tamirinde yer alan DNA polimeraz delta’nın kofaktörüdür. Sentezi hücre siklusunun geç G1 fazında baslayarak orta-geç S fazinda en yüksek değere ulasmaktadir43,59,60. p21, cyc-cdk kompleksini inhibe etmesi yanında PCNA’i de inhibe eder. Hücre siklusunun G1/S fazında durdurulmasında yeni belirlenen nükleer protein ICBP90’un p53/p21Cip1/WAF 1 aracılı yolaklarda hedeflerden biri olarak önerilmektedir22,43. İnsan Rad 9 ve Rad 17 proteinlerinin S fazı başlangıcındaki kontrol noktasında ve kromozom kararlılığının sürdürülmesinde önemli olduğu belirlenmiştir37. Rad 9’un ATR kinazla büyük protein kompleksinin fosforillenmesine aracılık ettiği de önerilmektedir69. p53 ve Rb protein fonksiyon kaybının nedenleri mutasyon, delesyon veya diğer proteinlerle bağlanma olabilir25. Rb kontrolu kanser hücrelerinin bir çok tipinde bozulmaktadır. Rb kontrolunun bozulma nedeni Rb fosforillenmesinde rolü olan siklin ve cdk’larda onkojenik mutasyonlardır63. p53 fonksiyonu cdk 4 ve cdk 6 supressorlerinin fazla ekspresyonu ile baskılanır9,64. Genomda onkogenik lezyonlara p53 fonksiyonunun bozulması neden olur. Bunun nedeni p53’ün apoptozis öncesi düzenlenmesinin gerçekleşmemesidir25,41. Hücre siklusunda kontrolün kalkması p21, p27, p57 gibi p53’ün downstream genlerinde kusurlara neden olabilir. Cdk’ların ve siklin-cdk komplekslerinin aktivitelerini Cdk (p21, p27, p57)’nin inhibitörleri inhibe eder ve hücrenin S fazına girişini engeller4,5,6,7,11,22,25,26,65. Bazı tümörlerde cdk4 ve cdk 6’nın negatif düzenleyicileri olan p15 ve p16’nın mutant olduğu da rapor edilmiştir5,22,41,53. Tümör hücrelerinin bir kısmında cdc4 de kusurlar veya cdc4’ün ekspresyonunun fazla olmasından dolayı siklin E düzeyi normal değildir. Bazı tümör hücrelerinde siklin E-cdk2’nin negatif düzenleyicisi olan cdk inhibitörü, p27’nin kaybolduğu da belirlenmiştir56,60. 2-1-1. p53 aracılı apoptosis p53 ve Bcl 2, programlı hücre ölümünde anahtar rol oynayan genlerdir66. Normalde p53 hücre akibetini belirleyen moleküler ağı düzenler. cMyc (nükleer fosfoprotein) p53’ü seçici olarak aktive eder ve p53 apoptozisi başlatır2,5,22,43. Nükleer fosfo protein cMyc, Fas ligand ve Fas reseptörle birleşir. Bu proteinin p53 bağımlı ve bağımsız yolaklar ile sitokrom c salınımını indükleyen bax’ın transkripsiyonunu düzenlediği de düşünülmektedir6,65. Hasarlı hücrelerde fonksiyonel p53 yoksa, hücre siklusu kontrol noktaları tarafından kontrol edilmeden siklus ilerler5,9. p53’ün düzenleyici aktivitesini geçtiğini gösteren alternatif yol ise p53’un negatif düzenleyicisi Mdm 2 (murine double minute 2) dir. Mdm2 proteini, p53’ü kontrol altında tutar ve p53’ün G1/S geçişinde siklusu durdurmasını ve apoptozisi engeller. Radyasyon ve benzeri etkenlerle hücre etkilendiğinde Mdm2 proteininin p53’ bağlanma bölgesinde yapısal değişiklikler meyda-na gelir. Bu nedenle Mdm2 p53’ü bağlayamaz ve serbest p53 transkripsiyonel aktivitesi ile G1 ve G2 kontrol noktalarında siklusu durdurur ve bax genini aktive ederek apoptozise neden olur58. Mdm2, p53’ün transkripsiyonunu azaltır ya da p53’e bağlanarak aktivitesini inhibe edebilir. Lösemi, lenfoma, sarkoma glioma ve meme kanserinde Mdm2 gen amplifikasyonu gösterilmiştir2. Çok organize bir işlem olan apoptozis zararlı ve anormal hücrelerin yıkımını sağlamaktadır3,11,65. Apoptozis yolunda iki düzeyde mekanizma bozuklukları görülür: 1. Apoptozisi düzenleyen genlerde mutasyon ve bu nedenle apoptozise gitmeyen hücrelerin yaşamasıdır, 2. Apoptozise direnç geliştiren hücrelerin Darwinizm (doğal seçilim) ile seçilip yaşamaya devam etmesidir66. 2-1-2. Apoptozise karşı mekanizmalar: Bcl 2 hücre ölümünü inhibe ederek hücreyi apoptozise karşı korumaktadır21,66,67,68. Bu ailenin diğer üyelerinden Bcl-xL, mcl ve bag 1 hücre ölümünün inhibitörleri iken bad, bax ve bik apoptozisi ilerletirler3,67. GADD45 (a growth arrest and DNA damage (gadd)-induced gene) hücre siklusunun G2-M kontrol noktasında önemli rolü olan nükleer proteindir. Bu protein cdc2 proteini ile etkileşerek cdc2 kinaz aktivitesini inhibe etmektedir. cMyc, GADD45 ve cki genleri p15, p21, p27’yi baskılayarak hücre büyümesini sağlar2,7,9. Yaşam faktörleri olmadığında c-Myc onkogeni hücreleri apoptozise götürür68,69,70. Apoptozis öncesi ve sonrası olaylar tamamen açık değildir. Bcl-2 mitokondrinin dış zarında bulunur ve mitokondriden sitokrom c salınımını bloke eder56,70. Sitokrom c kaspazları aktive ederek apoptozisi indüklemektedir3,5,36,67. Bcl-2’nin ekspresyon düzeyi apoptozisi belirleyen faktörlerden birisidir. Bcl-2 ekspresyonu fazla olan hücreler hücre ölümünden kaçabilir30,65. Antiapoptotik Bcl-2 üyeleri kaspaz aktivasyonunu önleyerek antiapoptotik etki gösterirler. Bazı çalışmalarda Bcl-2 çok yüksek bulunmasına rağmen hücre ölümünün arttığı da gösterilmiştir7. NF-kB transkripsiyon faktörünün Bcl-2 ailesini up-regule ettiği bilinmektedir. Bcl-2 aynı zamanda Ras2’nin antiapoptotik aktivitesini de düzenler.2 Bcl-2’nin diğer düzenleyici mekanizması, bax gibi büyüme düzenleyicilerinin aktivitesini inhibe ederek apoptozisi engellemektedir2,7,25,43,67. 2-1-3. Apoptozis kontrol noktaları Apoptozisin olup olmayacağını Bax ve Bcl-2 dengesinin doğruluğu belirler7,62. Hücrelerin apoptozise gitmesi için Bax düzeyinin Bcl-2’den fazla olması gerekir4,5,9,25. Bu mekanizma apoptozisde kontrol noktası 1 olarak önerilmiştir 25,64 (Şekil 4). Yaban tip p53 varlığında Bcl-2 ekspresyonu az olan hücreler apoptozise gider5,71. Tersi olursa yaban tip p53 az, Bcl-2 fazla ise çok mutasyon olabilir. Bunun nedeni hücre proliferasyonunun aktive olmasıdır3,9,25. Bcl 2 ailesinin en büyük proteini Bcl-XL, Bcl-2’ ye benzer yolda hareket eder ve Bcl-2 aktivitesini baskılayan Bak apoptozise neden olur5,9,19,43,68,72,77. Apoptozis yolağında ikinci kontrol noktası çok iyi belirlenememiştir. Interlökin converting enzim (ICE) prokaspaz 1 olarak bilinmektedir. ICE DNA onarım enzimleri ile etkileşmektedir.9,25 Polyadenosin difosfat-riboz polimeraz DNA kırıklarını tanır ve DNA onarımına katılır. Nükleer membran proteini lamin A, PARP’ı parçalar ve apoptotik hücre morfolojisi meydana gelir. ICE ile PARP inaktive olursa, apoptozis başlar9,68. 2-2. Kanser hücrelerinde G2-M geçişi: Kanser gelişiminde ve/veya hastalığın ilerlemesinde G2-M geçişinde değişimlerin rol oynadığı belirlenmiştir. İyonize edici radyasyon Ku homoloğu olan protein kinazları, ataxia telegiectasia mutant (ATM) ve ATM ilişkili (ATR) genleri aktive eder74. Mayada yapılan çalışmalarda telomer idamesi ve DNA onarımı arasındaki bağlantı gösterilmiştir75. Ku, DNA kırıklarının onarımında homolog olmayan uçlar için gereklidir. Ku telomerik DNA’ya bağlanır ve G zengin dizilerin işlenmesine katılır. Telomer idamesinde rolü olan Ku, DNA’larında çift iplik kırığı olan hücrelerin G2-M geçişinde aktive olmaktadır76. Chk1 ve Chk2 protein kinazlar ilk olarak mayada gösterilmiştir. Bu kinazlar, DNA hasarı sonucu aktive olan hücre siklus kontrol noktalarında önemli rol oynamaktadır. Mutant Chk2 Li-Fraumeni sendromlu hastalarda bulunmuştur11,20,77. Chk2 tümör baskılayıcı gen olmaya adaydir. DNA hasarının ardından, Chk1 ve Chk2 yalnız G2 bloğunu uyaran cdc25c’yi fosforillemez; aynı zamanda stabilizasyon için p53 fosforilasyonunu da uyarır. Mikrotübül inhibitörlerinin yaban (wild) tip p53’lü fare embriyo fibroblastlarına verilmesi ile G2-M geçiş bloğu aktive olmaktadır bunun yanısıra mutant p53‘lü hücrelerde hücre siklusu durdurulamamıştır. Bu blok kromozomların ayrılması ve mitoz tamamlanmadan önce diğer S fazına geçişi önleyerek aneuploidiyi engellemektedir. Böylece mutant p53 uygun kromozom ayrılması olmaksızın tekrar tekrar döngüye neden olarak genomik dengesizliğe neden olmaktadır (örneğin aneuploidi). Bu cdk’ların aktivitelerinin inhibisyonu ile gerçekleşir11,20,35. Bu geçişin inhibisyonu p53’ün G2’ye girişi inhibe eden 14-3-3 geninin transkripsiyonunu artırmasıyla sağlanmaktadır. 14-3-3 cdc25c kompleksi, cdc 25c’nin çekirdeğe girişini engeller9,36. Memelilerde DNA hasarı sonucunda tetiklenen sinyal ileti kaskadında ATM ve ATR protein kinazların önemli rolleri vardır. chk1 ve chk2 bu kinazların kontrol noktası fonksiyonlarına aracılık etmektedir78. ATM ve ATR stress olmadığında aktive olmazlar, strese maruz kalınca aktive olmaktadırlar. ATM kinaz normal hücre siklusu ilerlemesinde veya hücre farklılaşmasında gerekli değildir79. 2-3. Kanser hücrelerinde mitoz iplikçik kontrol noktası Bazı araştırmacılara göre kanser gelişimini ve genomik dengesizliği mutasyon oranları ile açıklamak mümkün değildir11,12,80-82. Genomik dengesizlik somatik hücre gen mutasyonu veya aneuploidi gibi kromozom anomalileri içerebilir. Aneuploidi tümör baskılanmasında, hücre siklusunun düzenlenmesinde, sentrozom oluşumu ve fonksiyonunda, hücre büyümesi, metastaz ve metabolizmada bulunan çok sayıda genin dengesizliği olarak tanımlanabilir.11 Kanser gelişimi ve ilerlemesinde aneuploidilerde mitotik kontrol noktası içindeki MAD veya BUB genlerindeki mutasyonların rol oynayabileceği önerilmektedir7,44. Bu mutasyonlar mitotik kontrol noktası değişimine, metafazdan anafaza geçiş sırasında kromozomların yanlış ayrılmasına ve aneuploidiye neden olur. Bu tip mutasyonlar ilk olarak aneuploidi fenotipli olarak sınıflandırılan 19 kolorektum kanser hücre soyunda çalışılmıştır7,44. Ondokuz hücre soyundan ikisinde BUB1 geninde farklı mutasyonlar belirlenmiştir. Aneuplodili bireylerde hBUB1 geninde kalıtsal mutasyonlar bulunmuştur83. BUB1 üç fonksiyonel domain içerir: bunlar CD1, nükleer lokalize edici domain (NLS) ve kinaz domain (CD2)’lerdir. CD1 içinde çerçeve kayması ve anlamsız mutasyonlar bulunmuş, NLS veya CD2 domainlerinde ise mutasyon bulunamamıştır. Farklı araştırıcılar aneuploidi belirlenen kanserlerde BUB ve MAD genlerinde mutasyonlar bulmuştur7,83. Fakat bu mutasyonlar ile ilgili çalışmalar hala yetersizdir. İnsan kanserlerinde mitoz iplikçik kontrol noktaları hakkında bilinenler çok azdır. İnsan kanserlerinin çoğunda mutant MAD1’in kromozom instabilitesine neden olduğu belirlenmiştir11. Aurora kinaz ailesi hücre siklusunu G2/M kontrol noktasından sonra mitoz kontrol noktasında veya mitozun sonuna doğru rol oynar84-87. Aurora kinazlar hatasız hücre bölünmesi için gereklidir84. Aurora kinazların kromozom dizilimi, kromozom ayırımında ve sitokinesisde önemli rolleri vardır. Aneuploidi olan tümörlerde Aurora kinaz’ın fazla ekspresyonu ve sentrozom amplifikasyonu belirlenmiştir88. Aurora A kinaz p53 gibi tümör baskılayıcı proteinleri fosforilleyerek onların aktivitelerini de düzenlemektedir85. Aurora A ve B’nin ras yolağı aracılığı ile hücre transformasyonuna neden olduğu gösterilmiştir86-88. Bu nedenle Aurora kinaz inhibitörleri ile hücre siklusu bloke edilerek kanser tedavisine yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Aurora B kinaz inhibitörü AZD1152 lösemi tedavisine yeni etken madde olarak önerilmektedir89. 2-4.Kanser hücrelerinde sentriol anomalileri Kanser hücrelerinde sentriollerin fazla duplike olduğu belirlenmiştir. Normal hücreler, hücre siklusunun G1 fazında siklinE-cdk2 kompleksleri ile sentriol kopya sayısını düzenler11,32. Anormal spindle (asp) gen ürünü mikrotübül assosiye eden proteindir. Asp proteini kutuplarda herbir mitotik iplikçiğin herbir sentrozoma bağlanmasında rol oynar. Mitozun metafazdan anafaza geçişte tutulmasının nedeni asp mutasyonu sonucu anormal iplikçik morfolojisidir. p53, sentrozom replikasyonunda rol oynayabilir11. Fonksiyonel p53 proteini olmayan fare embriyo hücrelerinde bir hücre siklusu sırasında çok sayıda sentrozom kopyası gösterilmiştir. Mitoz sırasında sentrozom sayısının çok olmasının kromozomların yanlış dağılımına ve bu nedenle aneuploidiye yol açtığı bildirilmiştir7,11. 2-5. Tedavi potansiyeli İnsan kanserlerinin %50’sinden daha fazlasında p53 mutasyonunun olduğu rapor edilmiştir84,90. Düzenleyici sinyal yollarında anahtar oyuncuların rolünün anlaşılması, bilgi artışının yanısıra tedavi hedef ve stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır. (7hidroksistaurosporin) UCNO1 olarak tanımlanan antikanser etkeninin cdc25c‘yi inhibe ederek G2/M kontrol noktasını bozduğu rapor edilmiştir. Kemoterapi ve radyoterapi gibi anti-kanser tedavilerine direnç, DNA hasar kontrol noktalarının değişmesi ile mümkün olabilir91. Kansere karşı ilaç tedavisinin gelişimi hücre transformasyonu içinde moleküler hedeflere daha fazla odaklanmak gereklidir. Araştırmalar hücre siklus kontrolünün düzenlenleyen kimyasal cdk inhibitörlerinin araştırılmasına dönmüştür2,84. Kanser gelişmeden önce p53 ve pRb mutasyonlarının taranması da tümör gelişiminin erken teşhisine olanak sağlayacaktır72,90. Bir grup araştırıcı siklin A veya E’nin fazla ekspresyonunu ve p53 mutasyonunu ‘’border line’' ve invasif yumurtalık kanserlerinde göstermişlerdir9,92. Check point kinase 1 (Chk 1) kanser tedavisinde yeni hedef olarak gösterilmektedir93. Kemoterapik etkenlere direnç gösteren yumuşak doku sarkomalarında G2/M kontrol noktasının korunduğunu göstermek için immunhistokimyasal analizler kullanılmıştır. Sonuç Hücre siklusunda olaylar kaskadını düzenleyen ve kontrol eden etkileşimler çok sayıda ve komplekstir. Tümör baskılayıcı fonksiyonun ve programlı hücre ölüm yolaklarının anlaşılması yönünde ilerlemeler olmasının yanısıra çözümlenmemiş çok sayıda soru vardır. Kemoterapi ve biyoterapi için hücre siklus kontrol noktaları büyük potansiyele sahip hedeflerdir. Kemoterapi ve radyoterapi sonrası kanser hücrelerinin yaşaması onarım yollarındaki hasarlara bağlı olabilir. Hücre siklus kontrol noktalarında ve DNA onarım yollarındaki moleküler bileşenlerin daha iyi anlaşılması için in vivo ve in vitro çalışmalar klinik çalışmalarla da desteklenmelidir7,9,11,33,80,93,94. 1) Lodish H, Berk A, Zipursky SL, Matsudaira P, Baltimore D, Darnell JE. Molecular Cell Biology. 4th edition: WH Freeman and Co, New York, 2000. 2) Vermeulen K, VanBockstaele DR, Berneman Z N. The cell cycle : a review of regulation, deregulation and therapeutic targets in cancer. Cell Prolif 2003; 36: 131-49. 3) Guimaras CA, Linden R. Apoptosis and alternative deastyles. Eur J Biochem 2004; 271: 1638-50. 4) Zong WX, Thompson CB. Necrotic death as a cell fate? Genes Dev 2006; 20 : 1-15. 5) Bellamy COC. p53 and apoptosis. Br Med Bull 1996; 53(3): 522-38. 6) DeVita Jr VT, Hellman S, Rosenberg SA. Cancer: principles and practice of oncolgy. 5th edition: Lippincott-Raven, Philadelphia, 1997. 7) Vermeulen K, Berneman ZN, vanBockstaele DR. Cell cycle and apoptosis. Cell Prolif 2003; 36: 165-75. 8) Öndağ Cabadak H. İnsan periferal kan ve fibroblast hücre kültürlerinin sinkronizasyonu ve sinkronize hücre kültürlerinden kromozom analizi ve karyotip hazırlanması. Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı, 1987. 9) Foster I. Cancer: A cell cycle defect. Radiography 2008; 14: 144-9. 10) Hu W, Feng Z, Teresky AK, Levine AJ. p53 regulates maternal reproduction through LIF. Nature 2007; 450(7170): 721-4. 11) Kearns WG, Liu JM. Cell cycle checkpoint genes and aneuploidy: A short review. Current Genomics 2001; 2: 171-80. 12) Giacinti C, Giordano A. RB and cell cycle progression. Oncogene 2006; 25: 5220-7. 13) Kelly TJ, Brown GW. Regulation of chromosome replication. Annu Rev Biochem 2000; 69: 829-80. | 14) Prasanth SG, Mendez J, Prasanth KV, Stillman B. Dynamics of pre-replication complex proteins during the cell division cycle. Phil Trans R Soc Lond B 2004; 359: 7-16. 15) Flatt PM, Pietenpol JA. Mechanisms of cell-cycle checkpoints: at the cross roads of carcinogenesis and drug discovery. Drug Metab Rev 2000; 32: 283-305. 16) Sears RC,Nevins JR. Signalling networks that link cell proliferation and cell fate. J Biol Chem 2002; 277: 11617-20. 17) Stevaux O, Dyson NJ. A revised picture of the E2F transcriptional network and RB function. Curr Opin Cell Biol 2002; 14: 684-91. 18) Fearson E. Human cancer syndromes: clues to the origin and nature of cancer. Science 1997; 278: 1043-50. 19) Molinari M. Cell cycle check points and their activation in human cancer. Cell Prolif 2000; 33: 261-74. 20) Cheng M, Sexl V, Sherr C, Raussel M. Assembly of cyclin D-dependent kinase and titration of p27Kip1 regulated by mitogen-activated protein kinase kinase (MEK1) Proc Natal Acad Sci 1998; 95: 1091-4. 21) Hartwell LH, Kastan MB. Cell cycle and cancer. Science 1994; 266:1821-8. 22) Kirsch DG, Kastan MB. Tumor-suppressor p53: implications for tumor development and prognosis. J Clin Oncol 1998; 16(9): 3158-68. 23) Dyson NJ. A revised picture of the E2F transcriptional network and RB function. Curr Opin Cell Biol 2002; 14(6): 684-91. 24) Weinberg R. The retinoblastoma protein and cell cycle control. Cell 1995; 81: 323-30. 25) King RJB. Cancer biology, Longman, 1996. 26) Fearson E. Human cancer syndromes: clues to the origin and nature of cancer. Science 1997; 278: 1043-50. 27) Hanahan D, Weinberg RA. The hallmarks of cancer. Cell 2000; 100: 57-70. 28) Murray AW. Recycling the cell cycle: cyclins revisited. Cell 2004; 116: 221-34. 29) Hopfner R, Mousli M, Jeltsch JM, Voulgaris A, Lutz Y, Marin C, Bellocq JP, Oudet P, Bronner C. ICBP90, a novel human CCAAT binding protein, involved in the regulation of topoisomerase II expression. Cancer Res 2000; 60: 121-8. 30) Harbour JW, Dean DC. The Rb/E2F pathway: expanding roles and emerging paradigsm. Genes Dev 2000; 14: 2393-409. 31) Zhang HS, Postigo AA, Dean DC. Active transcriptional repression by the Rb-E2F complex mediates G1 arrest triggered by p16INK4a, TGFbeta, and contact inhibition. Cell 1999; 97: 53-61. 32) Hinchcliffe EH, Thompson EA, Maller JL, Sluder G. Requirement of Cdk2-cyclin E activity for repeated centrosome reproduction in Xenopus egg extracts. Science 1999; 283 (5403): 851-4. 33) Champard JC, Lefloch R, Pouyssegur J, Lenormand P. Erk implication in cell cycle regulation. Biochem Biophys Acta 2007: 1773(8): 1299-310. 34) Roberts EC, Shapiro PS, Nahreini TS, et al. Distinct cell cycle timing requirements for extracellular signal regulated kinase and phosphoinositide-3-kinase signalling pathways in somatic cell mitosis. Mol Cell Biol 2002; 22: 7226-41. 35) Harper J, Adami G, Wei N, et al. The p21 Cdk-interacting protein Cip1 is a potent inhibitor of G1 cyclin-dependent kinases. Cell 1993; 75: 805-16. 36) Öndağ H. Effects of excess thymidine and methotraxate on human peripheral blood and fibroblast culture, NATO-ASI The Enzyme Catalysis Process Book, 1998. 37) Pines J, Hunter T. Human cell division: the involvement of cyclins A and B1 and multiple cdc2s. Cold Spring Harb Symp Quant Biol 1991; 56: 449-63. 38) Heald R, McLoughlin M, McKeon F. Human wee1 maintains mitotic timing by protecting the nucleus from cytoplasmically activated cdc2 kinase. Cell 1993: 74; 463-74. 39) Strausfeld U, Labbé JC, Fesquet D, et al. Dephosphorylation and activation of a p34cdc2/cyclin B complex in vitro by human CDC25 protein. Nature 1991; 351 (6323): 242-56. 40) Draetta G, Eckstein J. Cdc25 protein phosphatases in cell proliferation. Biochim Biophys Acta 1997: 1332: M53-M63. 41) Marumato T, Hirota T, Morisaki T, et al. Roles of aurora -A kinase in mitotic entry and G2 check point in mammalian cells. Genes Cells 2002; 7: 1173-82. 42) Giono LE, Manfredi JJ. The p53 tumor suppressor participates in multiple cell cycle check points. J Cell Physiol 2006; 209: 13-20. 43) Maddika S, Ande SR, Panigrahi S, Paranjothy T, Weglarczyk K, Zuse A, Eshraghi M, Manda KD, Wiechec E, Los M . Cell survival, cell death and cell cycle pathways are inter connected: Implications for cancer therapy. Drug Resist Updat 2007; 10: 13-29. 44) Cahill DP, Lengauer C, Yu J, Riggins GJ, Willson JK, Markowitz SD, Kinzler KW, Vogelstein B. Mutations of mitotic checkpoint genes in human cancers. Nature 1998; 19: 392: 300-3. 45) Cahill DP, da Costa LT, Carson-Walter EB, Kinzler KW, Vogelstein B, Lengauer C. Characterization of MAD2B and Other Mitotic Spindle Checkpoint Genes. Genomicsm 1999; 58: 181-7. 46) Ouyang B, Meadows J, Fukasawa K. Human Bub1: a putative spindle checkpoint kinase closely linked to cell proliferation. Cell Growth Differ 1998; 9(10): 877-85 . 47) Sazer S. The Schizosaccharomyces pombe spindle checkpoint protein mad2p blocks anaphase and genetically interacts with the anaphase-promoting complex. Proc Natl Acad Sci 1997; 94(15): 7965-70. 48) Basu J, Bousbaa H, Logarinho E, Williams BC, Sunkel CE, Goldberg ML. Mutations in the essential spindle checkpoint gene bub1 cause chromosome missegregation and fail to block apoptosis in Drosophila. J Cell Biol 1999; 146(1): 13-28. 49) Kitagawa R, Rose AM. Components of the spindle-assembly checkpoint are essential in Caenorhabditis elegans. Nat Cell Biol 1999; 1(8): 514-21. 50) Dobles M, Liberal V, Scott ML. Benezra R, Sorger PK. Chromosome missegregation and apoptosis in mice lacking the mitotic checkpoint protein Mad2. Cell 2000; 101(6): 635-45. 51) Waizenegger IC, Hauf S, Meinke A, Peters JM. Two distinct pathways remove mammalian cohesin from chromosome arms in prophase and from centromeres in anaphase. Cell 2000; 103(3): 399-410. 52) Roberts BT, Farr KA, Hoyt MA. The Saccharomyces cerevisiae checkpoint gene BUB1 encodes a novel protein kinase. Mol Cell Biol 1994; 14(12): 8282-91. 53) Taylor SS, McKeon F. The human homologue of Bub3 is required for kinetochore localization of Bub1 and a Mad3/Bub1-related protein kinase. J Cell Biol 1998; 142(1): 1-11 54) Chipuk JE, Green DR. Dissecting p53-dependent apoptosis. Cell Death Differ 2006; 13: 994-1002. 55) Katsan MB, Bartkova JK. The retinoblastoma protein pathway in cell cycle control and cancer. Exp Cell Res 1997; 237: 1-4. 56) Sherr C, Mccormick F. The Rb and p53 pathways in cancer. Cancer Cell 2002; 2: 103-12. 57) Cabadak H, Aydın B, Kan B. Muscarinic agonist and antagonists changes muscarinic receptor and cyclin D1 expression in K562 cells. EMBO ’’ Molecular mechanisms of cell cycle control in normal and malignant cCells. Spetses Island-Greece,5-8 October 2007: 53. 58) Reifenberger G, Reifenberger J, Ichimura K, et al. Amplification of multiple genes from chromosomal region 12q13-14 in human malignant gliomas: preliminary mapping of the amplicons shows preferential involvement of CDK4, SAS and MDM2. Cancer Res 1994; 54: 4299-303. 59) Arima Y, Hirota T, Bronner C, et al. Down regulation of nuclear protein ICBP 90 by 53/p21Cip1/WAF1 dependent DNA damage checkpoint signals contributes to cell cycle arrest at G1/S transition. Genes Cells 2004; 9: 131-42. 60) Dang T, Bao S, Wang X. Human Rad 9 is required forthe activation of S-phase check point and the maintenance of chromosomal stability. Genes Cells 2005; 10: 287-95. 61) Wahl GM, Carr AM. The evolution of diverse biological responses to DNA damage: insights from yeast and p53. Nature Cell Biol 2001; 3: E277-86. 62) Craig A, Scott M, Burch L, Smith G, Ball K, Hupp T. Allosteric effects mediate CHK2 phosphorylation of the p53 transactivation domain. Embo Rep 2003; 4: 787-92. 63) Massagué J. G1 cell-cycle control and cancer. Nature 2004; 432: 298-306 64) Latham K, Baker GL, Musunuru K, et al. Cell cycle control and differentiation: mechanisms of proliferative dysfunction in cancer cells. Cancer Detect Prev 1996; 20: 5. 65) Kaldis P. The cdk-activating kinase (CAK): from yeast to mammals. Cell Mol Life Sci 1999; 55: 284-96. 66) Decuadin D, Geley S, Hirsch T, et al. Bcl-2 and Bcl-Xl antagonize the mitochondria dysfunction preceding nuclear apoptosis induced by chemotherapeutic agents. Cancer Res 1997; 52: 62-7. 67) Story M, Kodym R. Signal transduction during apoptosis; implications for cancer therapy. Front Biosci 1998; 3: d365-75. 68) Dixon S,Soriano BJ, Lush RM, Bomer MM, Figg WD. Apoptosis: its role in the development of malignancies and its potential as a novel therapeutic target. Ann Pharmacother 1997; 31: 76-82. 69) Evan G, Littlewood T. A matter of life and cell death. Science 1998; 281: 1317-21. 70) Jin S, Antinore MJ, Lung FD, Dong X, Zhao H, Fan F, Colchagie AB, Blanck P, Roller PP, Fornace AJ, Jr Zhan Q. The GADD45 inhibition of Cdc2 kinase correlates with GADD45-mediated growth suppression. J Biol Chem 2000; 275 (22): 16602-8. 71) Harms-Ringdahl M, Nicotera P, Radford JR. Radiation induced apoptosis. Mutat Res 1996; 366: 171-9. 72) Sattler M, Liang H, Nettesheim D, Meadows RP, et al. Structure of Bcl-xL- Bak peptide complex recognition between regulators of apoptosis. Science 1997; 275: 983-6. 73) Taya Y. Rb kinases and Rb-binding proteins: new points of view. TIBS 1997; 22: 14-7. 74) Smith GC, Divecha N, Lakin ND, Jackson SP. DNA-dependent protein kinase and related proteins. Biochem Soc Symp 1999; 64: 91-104. 75) Peterson SE, Stellwagen AE, Diede SJ, Singer MS, Haimberger ZW, Johnson CO, Tzoneva M, Gottschling DE. The function of a stem-loop in telomerase RNA is linked to the DNA repair protein Ku. Nature Genet 2001; 27(1): 64-7. 76) Stellwagen AE, Haimberger ZW, Veatch JR, Gottschling DE. Ku interacts with telomerase RNA to promote telomere addition at native and broken chromosome ends. Genes Dev 2003; 17: 2384-95. 77) Bell DW, Varley JM, Szydlo TE, Kang DH, Wahrer DC, Shannon KE, Lubratovich M, Verselis SJ, Isselbacher KJ, Fraumeni JF, Birch JM, Li FP, Garber JE, Haber DA. Heterozygous germ line hCHK2 mutations in Li-Fraumeni syndrome. Science 1999; 286(5449): 2528-31. 78) Takagaki K, Katsuma S, Kaminishi Y, et al. Role of Chk1 and Chk2 in Ara-C-induced differentiation of human leukemia K562 cells. Genes to Cells 2005; 10: 97-106. 79) Shiloh Y, Kastan M B. ATM: genome stability, neuronal development, and cancer cross paths. Adv Cancer Res 2001; 83: 209-54. 80) Marusyk A, DeGregori J. Building a better model of cancer. Cell Division 2006; 1: 24. 81) Lengauer C, Kinzler KW, Vogelstein B. Genetic instability in colorectal cancers. Nature 1997; 386: 623-7. 82) Lengauer C, Kinzler KW, Vogelstein B. Genetic instabilities in human cancers. Nature 1998; 396: 643-9. 83) Hanks S, Coleman K, Reid S, Plaja A, Firth H, Fitzpatrick D, Kidd A, Mehes K, Nash R, Robin N, Shannon N, Tolmie J, Swansbury J, Irrthum A, Douglas J, Rahman N. Constitutional aneuploidy and cancer predisposition caused by biallelic mutations in BUB1B. Nat Genet 2004; 36: 1159-61. 84) Carmena M, Earnshaw WC. The cellular geography of aurora kinases. Nat Rev Mol Cell Biol 2003: 4; 842-54. 85) Keen N, Taylor S. Aurora-kinase inhibitors as anticancer agents. Nat Rev Cancer 2004; 4: 927-36. 86) Kanda AH, Kawai H, Suto S, Kitajima S, Sato S, Takata T, Tatsuka M. Aurora-B/AIM-1 kinase activity is involved in Ras-mediated cell transformation. Oncogene 2005: 24; 7266-72. 87) Tatsuka M, Sato S, Kitajima S, et al. Overexpression of Aurora-A potentiates HRAS-mediated oncogenic transformation and is implicated in oral carcinogenesis. Oncogene 2005; 24: 1122-27. 88) Pihan GA, Purohit A, Wallace J, Knecht H, Woda B, Quesenberry P, Doxsey SJ. Centrosome defects and genetic instability in malignant tumors. Cancer Res 1998: 58; 3974-85. 89) Yang J, Ikezoe T, Nishioka C, Tasaka T, Taniguchi A, Kuwayama Y, Komatsu N, Bandobashi K, Togitani K, Koeffler HP, Taguchi H, Yokoyama A. AZD1152, a novel and selective aurora B kinase inhibitor, induces growth arrest. Blood 2007; 110: 2034-40. 90) Golias C, Charalabopoulos A, Charalabopoulos K. Cell proliferation and cell cycle control: a mini review. Int J Clin Pract 2004; 58: 1134-41. 91) Hattori H, Kuroda M, Ishida T, Shinmura K, Nagal S, Mukal K, et al. Human DNA damage check points and their relevance to soft tissue sarcoma. Pathol Int 2004; 54: 26-31. 92) Blegen H, Einhorn N, Sjovall K, Roschke A, Ghadimi B, McShane L, et al. Prognostic significance of cell cycle proteins and genomic instability in borderline, early and advanced stage ovarian carcinomas. Int J Gynecol Cancer 2000; 10: 477-87. 93) Tse AN,Carvajal R,Schwartz GK. Targeting checkpoint kinase 1 in cancer thera-peutics. Clin Cancer Res 2007; 13(7): 1955-9. 94) Kastan MB, Bartek J. Cell-cycle checkpoints and cancer. Nature 2004; 432: 316-23.

http://www.biyologlar.com/hucre-siklusu-ve-kanser

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

Bizi Kanser Yapan Mikroplar

HPV enfeksiyonu belirtileri gösteren bir PAP testi. HPV ile enfekte olan hücrelerin çekirdekleri daha büyük ve koyu renkli, ayrıca çekirdeklerinin etrafında açık renkli bir alan gözleniyor. Bu hücrelere koilosit deniyor. (Resim: Dr. Ed Uthman, Flickr, Creative Commons) İlerleyen tıp sayesinde bugün, eskiden pekçok insanın ölüm nedeni olan çoğu bulaşıcı hastalığı tedavi edebiliyoruz. Ancak enfeksiyonların toplam ölüm oranlarındaki etkinliği azalırken, bir başka hastalık grubu istatistiklerde onlardan boşalan yeri hızla dolduruyor: Kanser. Kanser, çoğunlukla tek bir hastalık gibi algılansa da, aslında birbirinden neden, gidişat ve tedavi yöntemleri açısından çok ciddi farklılıklar gösteren pekçok farklı hastalıklardan oluşan bir hastalık grubu. Bu hastalıkların, kanser ortak adı altında toplanmalarının nedeni, hepsinin kendi vücut hücrelerimizin anormal şekilde çoğalması ve kontrolden çıkması ile karakterize olması. Vücudumuzda trilyonlarca yaşayan hücre var. Normal hücreler büyüyor, bölünüyor ve yaşam süreleri dolduğunda da ölüyorlar. Kanser hücreleri ise bu rutinin dışına çıkıyorlar. Normal şekilde yaşantılarını sürdürmek yerine kontrolsüz olarak çoğalıyor ve yeni anormal hücrelere dönüşüyorlar, bazen bu hücreler daha sağlıklı dokulara yayılıp, oraları da işgal edebiliyorlar. Kanser hastalıklarının nedenleri çeşitli: genetik faktörler, şişmanlık, sebze ve meyve açısından yetersiz beslenme, sigara kullanımı, UV ışınlar, zararlı kimyasallar, bazı enfeksiyonlar. Belki genetik faktörlere bugün yapılabilecek çok fazla birşey yok ama, yaşam alışkanlıklarımızı değiştirerek düzenli spor yapıp, dengeli beslenip, güneşten korunup sigarayı bırakırsak kanserlerin %30 gibi önemli bir oranda korunmak mümkün. Çeşitli virüs ve bakterilerin neden olduğu kanser vakaları ise, engelleyebileceğimiz bir başka grup. Dünya çapında yapılan bir çalışmaya göre, 2008 yılında ortaya çıkan 12.7 milyon kanser vakasının, 2 milyonunun enfeksiyona bağlı kanserler olduğu saptanmış. Bu enfeksiyonların başında da mide ülseri nedeni olan Helicobacter pylori bakterisi, hepatit virüsleri HBV ve HCV, ve genital siğil virüsü olan HPV geliyor. Virüsler ve diğer enfeksiyon etmenleri, iki mekanizma ile kanser oluşumuna neden oluyorlar. Direkt onkojenik mekanizma dediğimiz durumda, virüsler ya hücrelerdeki mevcut onkojenik ( kanser yapıcı) genleri aktive ediyor ya da kendi genetik materyallerini hücreye aktararak yeni onkojenik odaklar yaratıyorlar. Bu genler aktive olduğunda hücreler kontrolsüz olarak bölünmeye başlıyor ve kanser ortaya çıkıyor. Enfeksiyon etmenlerinin kansere neden olduğu bir diğer mekanizma ise kronik enfeksiyon hali. Sürekli enfeksiyon vücutta yangısal süreçlerin aktif hale gelmesine neden oluyor. Yangısal süreçler uzun süreler, yıllar boyunca devam ettiğine hücreler kendilerini tamir edebilmek için normalden daha hızlı çoğalmaya başlıyorlar. Bu hızlı çoğalma, mutasyona uğramış hücre sayısını artırıyor ve mutant hücrelerin kontrolden çıkan kanser hücrelerine dönüşmesine neden olabiliyor. Lancet Oncology dergisinde, 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan çalışmayı yürüten ekibin başı Dr. Catherine de Martel bu kanserleri engellemenin oldukça mümkün olduğunu belirtiyor: “Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için uyguladığımız aşılama, antiviral ve antibiyotik tedavisi, enjektör ve benzeri malzemelerin uygun şekilde sterilize edilmesi gibi basit koruyucu hekimlik yöntemleri, dünya üzerindeki kanser hastalığının getirdiği yükü önemli azaltarak, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. “ Enfeksiyona bağlı kanserler Çalışmaya göre, enfeksiyona bağlı kanserler, gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelerden üç kat daha fazla görülüyor. Çalışmayı yürüten bilim adamları, 2008 yılında her altı kanser vakasından birinin ( %16) enfeksiyonlara bağlı ortaya çıktığını belirtiyorlar. Bu rakam gelişmekte olan ülkelerden %22.9 iken, gelişmiş ülkelerde %7.4. En düşük enfeksiyona bağlı kanser oranı Avusturalya’da görülürken (%3.3), en yüksek oran %32.7 ile Aşağı-Sahara Afrika’sında. Rahim ağzı kanseri, kadınlarda enfeksiyonlara bağlı gelişen kanserlerin %50′sini oluşturuyor. Erkeklerde en sık görülen enfeksiyon kökenli kanser ise tüm enfeksiyona bağlı kanserlerin %80′i olan mide ve karaciğer kanserleri. de Martel ve çalışma arkadaşları, dünya çapında yaptıkları araştırmada pekçok kaynaktan gelen verileri topladılar, dünyanın sekiz bölgesindeki halk sağlığı istatistikleri ve 184 ülkedeki 27 tür kanser ile ilgili verileri içeren Küresel Kanser İstatistikleri (GLOBOCAN) ‘dan edindikleri sağlık verilerini birleştirip sistematik olarak analiz ettiler. Çalışmaya dahil edilen kanser türleri ve bu kanserlere neden olan enfeksiyon etmenleri şunlar: Kanser Türü Neden olan enfeksiyon etmeni Mide Helicobacter pylori Karaciğer HBV, HCV, Opisthorchis viverrini, Clonorchis sinensis Rahim ağzı HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Anogenital (penis, vulva, vajina, anüs) HPV (HIV ile birlikte ya da tek başına) Burun boşluğu ve geniz Epstein-Barr virus (EBV) Ağız boşluğu ve gırtlak HPV (Tütün ve alkol alışkanlığı ile birlikte ya da tek başına) Kaposi Sarkomu Human herpes virüsü tip 8 ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Non-Hodgkin Lenfoma H pylori, EBV( HIV ile birlikte ya da tek başına), HCV, İnsan T-cell lenfotrofik virüsü tip 1 Hodgkin Lenfoma EBV ( HIV ile birlikte ya da tek başına) Mesane Schistosoma haematobium   Masrafları, Finovi (Fondation Innovations en Infectiologie) ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından karşılanan çalışma ile ilgili görüşlerini dile getiren Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi öğretim üyesi Dr. Goodarz Danaei, enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin epidemiyolojik anlamdaki önemini vurguladı: “Bu kanserler, tüm kanser ölümlerinin %16′sını oluşturuyor. Bu, oldukça büyük bir rakam. Bu hastalıkların çoğu için elimizde koruyucu aşılar mevcut. Kanserden ölüm oranlarını azaltmak için, özellikle bu oranların yüksek olduğu ülkelerde etkin aşılama çalışmaları yürütülmesi öncelikli hedef olmalı.” Kaynaklar: Global burden of cancers attributable to infections in 2008: a review and synthetic analysis Catherine de Martel MD,Jacques Ferlay ME,Silvia Franceschi MD,Jérôme Vignat MSc,Freddie Bray PhD,David Forman PhD,Dr Martyn Plummer PhD, The Lancet Oncology - 9 May 2012 , DOI: 10.1016/S1470-2045(12)70137-7 2012 Cancer Fact Sheet, WHO: Media Center, February 2012 Oncovirus, Wikipedia GLOBOCAN 2008: Global Cancer Statistics web sitesi Yazar hakkında: Işıl Arıcan Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/bizi-kanser-yapan-mikroplar.html

http://www.biyologlar.com/bizi-kanser-yapan-mikroplar

Somatik hipermutasyon

Somatik hipermutasyon veya SHM, edinilmiş bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, sistemin yabancı cisimlere (örn. mikroplara) karşı durmasında görev alan hücre içi bir mekanizmadır. İlginlik olgunlaşmasının ana bileşenlerinden biridir. SHM, bağışıklık sisteminin, yabancı yapıları (antijenleri) tanımakta kullandığı almaç gruplarını çeşitlendirir ve bağışıklık sisteminin canlının yaşamı süresince karşılaştığı yeni tehtidlere karşı uyum sağlamasını sağlar [1] Somatik hipermutasyon immunoglobulin genlerinin çeşitli bölgelerini etkileyen programlanmış bir mutasyon sürecini kapsamaktadır. Mutasyonların diğer çeşitlerinden farklı olarak, SHM sadece yaşayan bağışıklık hücrelerini etkiler ve bu mutasyonlar yavrulara aktarılmaz[2] Yanlış hedeflenmiş somatik hipermutasyon B-hücreleri, lenfomalarının gelişiminden sorumlu mekanizma olabileceği nedeniyle günümüzde araştırılmaktadır. [3] Bir B hücresi bir antijeni tanıdığında, bölünmek ya da çoğalmak için uyarılmış olur. Çoğalma sırasında, B hücresi reseptörü lokusu son derece yüksek somatik mutasyon oranı gösterir ki; bu genom çapındaki mutasyonların normal oranından en az 105-106 kat daha büyüktür. [2] Meydana gelen mutasyonlar, baçlıca tek baz yerine geçmeler (subsitüsyonlar) şeklindedir, eklemeler (insersiyonlar) ve kayıplar (delesyonlar) daha ender olur. Bu mutasyonlar en çok, çok-değişebilen (hypervariable) bölgeler olarak da bilinen, DNA'nın "sıcak-noktalar"ında meydana gelirler. Yönlendirilen bu hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni tanıyabilme ve ona bağlanabilme yeteneğine sahip olan immünoglobülin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimi için olanak sağlar. Bu bölgeler, "tamamlayıcı karar-bölgeleri"ne benzerler, immünoglobulindeki antijen tanıma bölgeleriyle ilişkilidirler.[4] Bu hedeflenmenin kesin doğasının ne yazık ki çok az anlaşılmış olmasına rağmen, bunun, hata-eğilimli ve yüksek-doğruluklu onarımların dengesi ile kontrol edildiği düşünülmektedir.[5] Bu yönlendirilmiş hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni arttırılmış şekilde tanıma ve bağlama yetisine sahip olan immunoglobulin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimini olanak sağlar.[1] İşleyiş Deneysel bulgular, SHM mekanizmasının, DNA'daki sitozinin urasile deaminasyonunu sağlayan aktivasyonu-teşvikleyen (sitidin) deaminaz (İngilizce Activation-Induced (Cytidine) Deaminase veya AID) olarak adlandırılan bir enzim tarafından yapıldığı görüşünü desteklemektedir.[6][7] Bir sitozin-guanin çifti bu yüzden, doğrudan bir urasil-guanin yanlış eşleşmesine değiştirilmiş olur. Urasil kalıntıları normalde DNA'da bulunmaz, bu nedenle genom bütünlüğünü sağlamak için, bu mutasyonların bir çoğu yüksek-doğruluklu DNA yanlış-eşleşim-onarım enzimleriyle düzeltilmelidir. Urasil bazları, onarım enzimi urasil-DNA glikolilaz tarafından çıkarılır.[7] Hata-eğilimli DNA polimerazlar bundan sonra, boşluğu doldurmak ve mutasyonlar yaratmak için seferber edilebilir.[6][8] Bu yeni DNA sentezi, ya deaminlenmiş sitozininin kendinde ya da bitişiğindeki baz çiftlerinde sıklıkla oluşan mutasyonları ortaya çıkaran, hata eğilimli DNA polimerazları içerir. B hücresi bölünmesi sırasında, DNA'nın immünoglobulin değişebilir bölgesi, okunur ve çevirilir. B hücrelerinin hızla çoğalan popülasyonlarındaki mutasyonların ortaya çıkması, nihai olarak, hafifçe farklılık gösteren reseptörler ve antijen için çeşitlenmiş özgüllüğe sahip olan binlerce B hücresinin üretimine yol açar, bunların arasından antijen için en büyük yatkınlığı gösteren B hücresinden seçilir. En yüksek afiniteyi gösteren B hücreleri, bundan sonra, tekrar bir enfeksiyon durumunda arttırılmış bağışıklık yanıtının verilmesine katkıda bulunan uzun-yaşamlı hafıza B hücrelerine ve antikor üreten plazma hücrelerine farklılaşmak üzere seçilirler.[2] Hipermutasyon süreci ayrıca, bir canlının kendi hücrelerinin imzası karşısında "kendini-seçen" hücrelerden yararlanır. Bu oto-seçim sürecindeki hatalarının, bir öz-bağışıklık yanıtının gelişmesine neden olduğu da hipotez olarak ileri sürülmüştür. Kaynaklar 1.^ a b Janeway, C.A., Travers, P., Walport, M., Shlomchik, M.J. (2005). Immunobiology (6th bas.). Garland Science. ISBN 0815341016. 2.^ a b c Oprea, M. (1999) Antibody Repertoires and Pathogen Recognition: The Role of Germline Diversity and Somatic Hypermutation (Thesis) University of Leeds. 3.^ Odegard V.H., Schatz D.G. (2006). "Targeting of somatic hypermutation". Nat. Rev. Immunol. 6 (8): 573–583. doi:10.1038/nri1896. PMID 16868548. 4.^ Li, Z., Wool, C.J., Iglesias-Ussel, M.D., Ronai, D., and Scharff, M.D. (2004). "The generation of antibody diversity through somatic hypermutation and class switch recombination". Genes & Development 18 (1): 1–11. doi:10.1101/gad.1161904. PMID 14724175. 5.^ Liu, M., Schatz, D.G. (2009). Balancing AID and DNA repair during somatic hypermutation. Trends in Immunology. 30. ss. 173–181. 6.^ a b Teng, G. and Papavasiliou, F.N. (2007). "Immunoglobulin Somatic Hypermutation". Annu. Rev. Genet. 41: 107–120. doi:10.1146/annurev.genet.41.110306.130340. PMID 17576170. 7.^ a b Larson, E.D. and Maizels, N. (2004). "[www.pubmedcentral.nih.gov/articlerender....ed&pubmedid=15003109 Transcription-coupled mutagenesis by the DNA deaminase AID"]. Genome Biol. 5 (3): 211. doi:10.1186/gb-2004-5-3-211. PMC =pmcentrez 395756. PMID 15003109. 8.^ Bachl, J., Ertongur, I., Jungnickel, B. (2006). "Involvement of Rad18 in somatic hypermutation". Proc. Natl. Acad. Sci. USA 103: 12081–86.

http://www.biyologlar.com/somatik-hipermutasyon

Tek çekirdekli fagositik sistem

Tek çekirdekli fagositik sistem veya mononükleer fagositik sistem, bağışıklık sisteminin, yutma özelliğine sahip (fagositik) hücrelerini içeren ve bu hücrelerin pinositoz ve fagositoz yapmasıyla, vücut savunması ve artıkları temizleme işlerinde görev alan parçasıdır. Bu hücreler genellikle bol sayıd lizozom, granüllü endoplazmik retikuluma ve iyi gelişmiş Golgi kompleksine, ayrıca yalancı ayaklara (pseudopodlara) sahiplerdir. Bu hücreler temel olarak monositler ve makrofajlardır; lenf düğümlerinde ve dalakda birikirler. Karaciğerdeki Kupffer hücreleri ve dokulardaki histiyositler de tek çekirdekli fagositik sistemin hücrelerindendir. Tek çekirdekli fagositik sistem terimi yerine "lenforetiküler sistem" veya "retiküloendoteliyal sistem" terimleri kullanılagelmiş olsa da; günümüzde "tek çekirdekli fagositik sistem" terimi kullanılmaktadır; çünkü artık endoteliyal sistem hücrelerinin sadece makrofajlardan ibaret olmadığını anlaşılmıştır. [1] Tek çekirdekli fagositik sistemin görevleri arasında; Yeni alyuvar ve akyuvarların düzenlenmesi, Eski akyuvar ve alyuvarların yıkımı, Antikorların, plazma proteinlerinin ve bile pigmentlerinin düzenlenmesinde görev almak vardır. Tek çekirdekli fagositik sistem, birincil ve ikincil lenfoid organlara ayrılarak incelenmektedir: Birincil lenfoid organlar Tek çekirdekli fagosit sistemi hücrelerinin üretildiği ve olgunlaştırıldığı bölgelerdir. Bu hücreler kemik iliğinde üretilir, timüsde olgunlaştırılır. İkincil lenfoid organlar Tek çekirdekli fagosit sisteminin işlevini yaptığı bölgelerdir. Bunlar, lenf düğümleri, dalak, kanatlı hayvanlarda "bursa fabricious" ve MALTdır. Tek çekirdekli fagosit sistemin lenfoması, "retiküloendoteliozis" olarak isimlendirilir. Kaynaklar 1.^ Inderbir Singh (2006). Textbook of human histology. Jaypee Brothers Publishers. ss. 90–. ISBN 9788180618093. Erişim tarihi: 12 November 2010. İngilizce Vikipedi'deki 20.02.2011 tarihli Mononuclear phagocyte system maddesi

http://www.biyologlar.com/tek-cekirdekli-fagositik-sistem

BİYOKİMYA LABORATUVARI BAZI TANI TESTLERİ

Birçok hastalığın teşhisinde, hastanın genel durumu hakkında bilimsel veriler toplayabilmek için istenilen kan ve idrar tetkikleri vücudumuzun genel durumu hakkında hekime tıbbi dille bilgi veren en güvenilir araçlardır. SGOT-AST-SGPT-ALT-GGT: Kısaltmalar ile gösterilen bu testler karaciğer fonksiyon testleri anlamına gelir. Karaciğerin etkilendiği düşünülen hastalıklarda hekim tarafından istenilir. Örneğin alkol bağımlılarında, bu testler bakıldığında istenilen değerlerin yükseldiği görülür. Fiziksel muayenesinde karaciğer ağrılı olabilir. GGT(gama-Glutamil-Transferase) olarak isimlendirilen değer böbrek, pankreas, karaciğer, safra kesesi ve prostat epitel (deri) dokusunun hücre mebranında bulunan bir enzimdir. GGT; alkol ve bazı ilaçların etkisi ile yada akut kolesistit ( kolon iltihabı), akut pankreatit( pankreas iltihabı), karaciğer nekrozu( karaciğer dokusunun kansız kalması), ve karaciğer metastazlarında artış gösteren bir enzimdir. SGOT; Karaciğer hastalıkları, kalp hastalıklarında yükselebilir. SGPT; Karaciğer hastalıkları, kalp hastalıkları ve bazı maddelerin (ilaçlar) karaciğerdeki toksik etkileri ile kandaki değeri artabilir. Tüm bu testler genellikle karaciğerden kaynaklanan hastalıkların şüphe edilmesi durumda kanda bakılan testlerdir. HDL, LDL: Kan kolesterol seviyesi parmak ya da kolunuzdan alınan kan örneğinden ölçülür. Bu testte total kolesterol ve iyi kolesterol (HDL) seviyeniz belirlenir. Kan testi öncesi aç olmanız ya da özel bir şey yapmanız gerekmez. Ancak bu verilerin sonucunda kötü kolesterol (LDL) seviyesinin direkt ölçümü gerekebilir, bu test için aç olmanız şarttır. Kötü kolesterol seviyesi doktorunuza kalp hastalığı riskinizle ilgili daha fazla bilgi verir ve tedaviyi belirlemede yardımcı olur. İdrar Rengi, İdrar dansitesi, İdrar PH, İdrar Glukoz Miktarı, Lökosit Esteraz, İdrar bilirubin, İdrarda kan, İdrarda Protein: Eskiden beri idarın renginin, vücudumuzun sağlığı hakkında bilgi verdiği iddiası, günümüzde yapılabilen ayrıntılı idrar testleri ile o zamanlarda inanılan kriterlerin doğruluğunu destekleyici yöndedir. İdrar rengi normal koşullarda berrak ve açık sarıdır. İdrarın konsatrasyonu ile bu renk koyuluğu değişebilir. İdrarın kırmızı olması idrarda kan bulunduğuna yada ürenin çok yüksek olduğuna işaret olabilir. Ancak raifampisin türevi ilaçlar idrarı boyayarak renginin değişmesini sağlayabilir. İdrar dansitesi idrar içerisinde bulunan şekilli elemanların, idrarın su kısmına oranı olarak da açıklanabilir. Akut böbrek yetmezliklerinde ve günlük tüketilen su miktarı ile idrar dansitesinde değişimler görülebilir. İdrar PH’ı; geçirilen idrar yolu iltihaplarında normal değerlerin üzerine çıkabilir. İdrar glikozu sağlıklı bir insanda negatif değerdedir. Ancak kan değerlerinde glukoz miktarının artmış olması, idrarda glukoz bulunmasına neden olabilir. Lökosit esteraz pozitifliği idrarda varolan lokositi, nitrit pozitifliği ise idradaki bakteri varlığının duyarlı olmayan göstergeleridir. İdrarda protein varlığı dikkat edilmesi gereken bir değerlendirmedir. Çok su içen yada idrara sık çıkan dilüe olmuş idrarda protein miktarı normal değerleri şaşırtıcı boyutta az çıkabilir. Bu nedenle idrarda protein miktarına genellikle 24 saat idrar toplanarak yapılır. BUN (KAN ÜRE NİTROJEN): Genellikle renal yani böbrekten kaynaklı problemlerde istenen bir tetkiktir. Ancak BUN değeri karaciğerde sentezlendiği ve tübüler rezabzorsiyonu da olduğu için renal fonksiyon bozukluğu yaşanmadığı durumlarda da değişimler görülebilir. Fazla protein alımı, aminoasit infüzyonu, Gastrointestinal sistem kanamaları (örneğin mide kanaması) ve kortikosteroid ve tetrasiklin türü ilaçların kullanımı da BUN düzeyini artıran nedenlerdir. Yine protein eksikliği ( malnütrisyon, çölyak hastalığı, nefrotik sendrom gibi), herhangi bir nedenle oluşmuş akut ve kronik ağır karaciğer hastalığı gibi durumlarda kan BUN düzeyler düşük çıkabilmektedir. KREATİNİN: Kreatinin düzeyi kas metabolizması ile yakından alakalı bir değerdir. İlerlemiş böbrek fonksiyon hastalıklarında kreatin miktarı iki katına çıkabilir. Bu tür durumlarda 24 saat biriktirilen idrarda yapılan kreatinin klirens hesaplamaları renal fonksiyonlar hakkında bize bilgi verilebilir. Ancak kreatinin miktarının yüksek olması sadece böbrek fonksiyon bozukluklarında ortaya çıkmaz. Ağır spor yapan sporcularda kas metabolizmasının hızlı olması nedeniyle kreatinin düzeyi de yüksek çıkabilir. Serum kreatinin denilen ve kanda bakılan kreatinin miktarı genel anlamda renal fonksiyonumuzun ne durumda olduğu hakkında bilgi verir. Yapılışı ve tam kan tetkiki ile birlikte istenilmesi genel bir değerlendirme açısından oldukça pratiktir. Hormon Testleri -T3: Total T3 Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. Hipertiroidide (tiroid bezinin çok çalışması) artarken, hipotiroidide (tiroid bezinin yetersiz çalışması) azalır. Kronik hastalığı olan veya uzun süre hastanede yatmış olan hastalar ötiroid olsalar bile TT3 düzeyi düşük bulunabilir. T3 otoantikorlarının bulunduğu durumlarda ise TT3 yüksek, TT4 normal çıkabilir. -T4: Total T4 Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. Hipertiroidide artarken, hipotiroidide azalır. Tiroksin replasman tedavisi alan kişilerde TT4 yüksek bulunabilir. T4 otoantikorlarının bulunduğu durumlarda ise TT4 yüksek, TT3 normal çıkabilir. -FT3: Serbest T3 Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. Hipertiroidizm ve T3 tirotoksikozunda (tirotoksikoz = kanda ani olarak tiroid hormonlarının yükselmesi) serum FT3 düzeyi artarken, hipotiroidizmde azalır. Ayrıca kronik hastalığı olan veya uzun süre hastanede yatmış olan kişiler ötiroid olsalar bile FT3 düzeyi düşük bulunabilir. -FT4: Serbest T4 Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. Hipertiroidizmde serum FT4 düzeyi artarken, hipotiroidizmde azalır. -TSH: Tiroid-Stimulating Hormon (Tiroid Uyarıcı Hormon) Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ve tedavi takibinde kullanılır. Hipotroidizmde TSH düzeyi artarken hipertiroidizmde TSH düzeyi azalır. -E2: Estradiol Vücuttaki en potent endojen östrojendir. Ovülasyon indüksiyonunun takibi ve erkeklerde jinekomastinin değerlendirilmesinde kullanılır. -ß-HCG: Beta HCG Gebeliğin teşhisi, ektopik gebelik şüphesinin değerlendirilmesi ve in vitro fertilizasyon (vücut dışındaki özel bir ortamda döllenme) hastalarının takibinde kullanılır. Ayrıca testis tümörü ve overin germ hücreli tümörlerinin değerlendirilmesi ve takibinde de kullanılır. -FERR: Ferritin Demir eksikliği anemisi, kronik hastalık anemisi, talasemi (Akdeniz anemisi), hemakromatozis ve demir yükleme tedavisinin takibinde kullanılır. Karaciğer hastalıklarının varlığında demir eksikliği olmasına rağmen ferritin normal düzeyde bulunabilir. Ayrıca akut faz reaktanlarından biridir. -B12: Vitamin B12 Hematopoezis ve normal nöronal fonksiyonlar için gereklidir. Kronik böbrek yetmezliği, konjenital kalp yetmezliği, diabetes mellitus ve karaciğer hastalıklarında vitamin B12 düzeyi yüksekken vejetaryenlerde düşüktür. -FOL: Folik Asit Folat eksikliğinin tanı ve tedavisi takibi ile megaloblastik ve makrositik anemilerin değerlendirilmesinde kullanılır. Diyetle folat alımının azalması, hemodiyaliz, gebelik ve fenitoin vb. bazı ilaçlar folat düzeyini düşürürken, vejetaryen diyet ile folat düzeyi artar. -AFP: Alfa-Fetoprotein Hepatoselüler ve germ hücreli karsinomlarda (karsinom = kötü huylu tümör) kullanılan bir tümör belirleyicisidir. Bazı kanserlerde de ( pankreas, mide, kolon, akciğer v.b.) AFP düzeyi yükselebilir. Siroz, hepatit ve alkolik karaciğer hastalığı gibi durumlarda da AFP seviyesinde artış olabilir. -CEA: Kolon, rektum, akciğer, meme, karaciğer, pankreas, prostat, mide ve over kanserlerinde CEA düzeyi artar. Özellikle kolorektal kanserler ve ileri evre meme kanserlerinde takipte kullanılabilir. Sigara içenlerde CEA düzeyi yüksektir. Bu yüzden tarama testi olarak kullanılması doğru değildir. -CA 125: Özellikle over malignitelerinin (yumurtalık kanseri) takibinde kullanılan bir tümör markeri yani bir tümör belirleyicisidir. Ayrıca sağlıklı insanların %1′inde CA 125 düzeyi yüksek olabilir. Tarama testi olarak kullanılmamalıdır. -CA 15–3: Meme kanserinin tanı ve tedavi takibinde kullanılır. Özellikle metastatik meme kanserlerinin (diğer organlara yayılmış olan meme kanseri) %80′inde CA 15–3 düzeyi artar. Ayrıca diğer bazı kanserlerde (pankreas, akciğer, over, kolon, karaciğer v.b.), hepatit, siroz ve tüberkülozda CA 15–3 düzeyi yükselebilir. Tarama testi olarak kullanılmamalıdır. -CA 19–9: Tüm gastrointestinal sistem kanserleri ve diğer adenokarsinomlarda CA 19–9 düzeyi artar. CA 19–9 düzeyi ile tümör kitlesi arasında ilişki yoktur. Ayrıca siroz gibi bazı durumlarda CA 19–9 düzeyi yüksek görülebilir. Tarama testi olarak kullanılmamalıdır. -PSA: Prostat-Spesifik Antijen Prostat hastalıklarının (özellikle prostat karsinomları ve benign prostat hiperplazisi) tanı ve takibinde kullanılır. -Free PSA: Serbest PSA Prostat hastalıklarının tanı ve takibinde kullanılır. -Total Testosteron Seviyesi (T) -DHEA-SO4 -17-alfa-OH-P (17-alfa-hidroksi-progesteron)    -CA: Kalsiyum Endokrin ve metabolik bozuklukların değerlendirilmesinde kullanılır. Ayrıca kemik için de önemlidir. Kemik metastazları, akromegali gibi durumlarda kalsiyum düzeyi artarken D vitamini eksikliği, magnezyum eksikliği, kronik böbrek yetmezliği gibi durumlarda kalsiyum düzeyi azalır. -PHOS: Fosfor Fosfor metabolizmasının ve kalsiyum-fosfor dengesinin değerlendirilmesinde kullanılır. Böbrek yetmezliği ve akromegali gibi durumlarda fosfor düzeyi artarken D vitamini eksikliği ve kusma gibi durumlarda fosfor düzeyi azalır. -UREA: Üre Böbrek fonksiyon testlerinden biridir. Protein metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Düz tüpün yanı sıra 24 saatlik ya da spot idrar ile de çalışılabilir. Yüksek proteinli diyet gibi durumlarda üre düzeyi artarken düşük proteinli diyet, gebeliğin son dönemleri ve ağır karaciğer hastalıkları gibi durumlarda üre düzeyi azalır. -GLU: Glikoz Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Açlık kan şekeri olarak ölçülür. -TP: Total Protein Böbrek ve karaciğer hastalıklarının takibinde kullanılır. Kronik karaciğer hastalıkları ve yanık gibi durumlarda total protein düzeyi azalır. -HB: Hemoglobin Anemi, kan kaybı vb. durumların değerlendirilmesinde kullanılır. Egzersiz, yanık, aşırı kusma ve yüksek rakım gibi durumlarda hemoglobin miktarı artarken anemi gibi durumlarda miktarı azalır. -UA: Ürik Asit Gut ve diğer pürin metabolizma bozukluklarının tanı ve takibinde kullanılır. Gut, böbrek yetmezliği, lösemi ve ağır egzersiz gibi durumlarda ürik asit düzeyi artar. -BİL-D: Bilirubin (Direk) Karaciğer ve safra kesesi fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. -BİL-T: Bilirubin (Total) Karaciğer ve safra kesesi fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. -ALT: Alanin Aminotransferaz Karaciğer fonksiyon testlerinden biridir. Karaciğer hastalıkları, kas zedelenmeleri, akut ve böbrek yetmezliği gibi durumlarda ALT düzeyi artar. -AST: Aspartat Aminotransferaz Bütün vücut dokularında bulunmakla beraber, karaciğer, kalp ve iskelet kası en çok bulunduğu dokulardır. Herhangi bir nedene bağlı olarak karaciğer hücre zedelenmesi veye hasarı, kalp ve iskelet kası travması, kalp yetmezliği ve ağır egzersiz gibi durumlarda miktarı artar. -ALP: Alkalen Fosfataz Karaciğer, safra kesesi ve kemik dokusuna bağlı hastalıkların değerlendirilmesinde kullanılır. Siroz, gebelik ve çocukların büyüme dönemlerinde ALP düzeyi artar. -LDH: Laktat Dehidrogenaz Kalp ve karaciğer hastalıklarının tanısında kullanılır. Orak hücre anemisi ve lenfoma gibi durumlarda miktarı artar. -CK-MB: Kreatin Kinaz (CK) İskelet ve kalp kasında dejenerasyona yol açan durumların değerlendirilmesinde kullanılır. Ağır egzersiz, gebeliğin son dönemleri ve doğum gibi durumlarda miktarı artar. -AMYL: Amilaz Pankreas fonksiyon testlerinden biridir. Alkol kullanımı miktarını artırırken pankreas yetmezliği amilaz düzeyini azaltır. -TG: Trigliserid -FE: Demir Her türlü anemi, demir eksikliği ve demir zehirlenmesinin değerlendirilmesinde kullanılır. Demir eksikliği anemisi gibi durumlarda demir düzeyi azalır. -Sodyum: Elektrolit ve su dengesinin değerlendirilmesinde kullanılır. -Potasyum: Elektrolit ve asit-baz dengesinin değerlendirilmesi ile böbrek fonksiyonlarının takibinde kullanılır. Trombositoz, lösemi, hemoliz, doku hasarı, akut böbrek yetmezliği, ağır egzersiz ve şok potasyum düzeyini artırırken kronik açlık ve kusma ise düşürür. -Klorür: Elektrolit dengesi ve asit-baz ile su metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Aşırı kusma gibi durumlarda miktarı azalır. -Magnezyum: Mg metabolizması ve elektrolit dengesinin değerlendirilmesi ile gebelikte hipertansiyon (preeklampsi) tedavisi uygulanan hastaların takibinde kullanılır. Gebelikte Mg düzeyi düşer. -Kreatinin: Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılır. Böbrek hastalıkları ve şok kreatinin düzeyinin artırır. -Kreatinin Klerensi: Böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ve böbrek hastalıklarının takibinde kullanılır. Burada ise böbrek hastalıkları ve şok kreatinin klerensi düzeyini azaltır. -AKŞ: Açlık Kan Şekeri Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. -TKŞ: Tokluk Kan Şekeri Genelde yemeğin 2. saatinde bakılır. -OGTT ve OGL: Şeker yüklemeleri -Albumin: Kan onkotik basıncı hakkında bilgi verir. -GGT: Gama Glutamil Transferaz Karaciğer fonksiyon testlerinden biridir. Alkol ve ilaçların karaciğer üzerine toksik etkisini takip etmede kullanılır. -Lipaz: Pankreas fonksiyon testlerindendir. -TK: Total Kolesterol -HDL-K: HDL Kolesterol Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. -LDL-K: LDL Kolesterol Koroner kalp hastalığı riskinin değerlendirilmesinde kullanılır. -VLDL-K: VLDL Kolesterol Lipit metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. -DBK: Demir Bağlama Kapasitesi Serum demir düzeyinin değerlendirilmesinde kullanılır.    

http://www.biyologlar.com/biyokimya-laboratuvari-bazi-tani-testleri

PERİFERİK YAYMA NASIL YAPILIR

PERİFERİK YAYMA NASIL YAPILIR

Yukarda belirttiğimiz gibi; elektronik sayıcıların çok sayıda yararına karşın, Ç.K. yaymalarının incelenmesi kan hastalıklarının ayırıcı tanısında “can alıcı” önemini korumaktadır. Yeter ki, bunlar iyi temizlenmiş lamlara uygun şekilde yayılmış, Romanowsky boyaları ile güzel boyanmış ve kuramsal bilgilerle donanmış, deneyimli kişilerce incelenmiş olsun. Eskilerin bir özdeyişini unutmayalım: “Kem alat ile kemalat olmaz.” Kötü, eksik aletlerle olgunluğa, yetkinliğe ulaşılamaz. Kan örneklerinin alınması: Yaymalar ven ya da kılcal damar kanı ile yapılır. Ven kanı için antikoagülan olarak EDTA (etilen diamin tetraasetik asit)’nın potasyum tuzunu içeren eflatun kapaklı vakumlu tüpler kullanılır. EDTA kalsiyum şelasyonu yaparak pıhtılaşmayı önler. Heparin hücre morfolojilerini bozduğundan uygun değildir. Kapiler kanı parmak ucundan (bebeklerde topuk tabanının iç ya da dış kısmından) alınır. Tam kan sayımı (hemogram) için hastanın 2 saatten daha uzun süre aç olması gerekmez. Lamların temizlenmesi: Yaymalar kirli, tozlu, yağlı lamlara yapılmamalıdır. Deterjanlarla iyi temizlenmemiş ve kurutulmamış lamlara yapılan yaymalarda çıplak gözle seçilen boşluklar oluşur. Ayrıca eritrosit morfolojisi incelenirken artefakt (yapay) olarak yer yer hedef hücreleri ya da stomatositler görülebilir. Lamlar önceden temizlenmiş olsalar bile, yayma yapılırken tekrar silinmelidir. Preparat yayılması: Yayma EDTA’lı örnek 1-2 saatten fazla bekletilmeden yapılmalıdır. Aksi takdirde lökositlerde morfolojik değişiklikler olur (çekirdekte büzüşme, sitoplazmada vaküolleşme). Lamın bir ucunun 1 cm uzağına, orta çizgi üzerine küçük bir kan damlası konur. Ardından yayıcı (bu bir lamel ya da lamdan daha dar, ucu düz bir cam olabilir) 30o lik açıyla damlanın önüne getirilir ve geriye doğru damlayla temas ettirildikten sonra elin düzgün ve hızlı hareketiyle ileriye doğru sürülür. Kan damlası sonuna kadar yayılmadan yayıcı yukarıya kaldırılmamalıdır. Yaymanın uç kısmı düz olmayıp ince uzun tüylü görünümdedir (Prof. Dr. Cavit Çehreli bu görünümü mum alevine benzetir). Kan damlasının büyüklüğüne, 30o lik açının azalıp çoğalmasına göre yaymanın kalınlığı değişir. İdeal bir yayma yaklaşık 3 cm uzunluğunda olmalı ve lamın diğer ucuna 1 cm kala sonlanmalıdır (Dacie & Lewis, Practical Haematology’den). Preparat boyanması: Romanowsky boyaları başlıca iki bileşene dayanır: bazik (metilen mavisi ya da azür B ) ve asidik (eozin Y). Laboratuvarlarımızda daha çok May-Grünwald-Giemsa yöntemi kullanılır. Bu yöntemde yaymaların önceden alkolle tespiti gerekmez. Çünki May-Grünwald boyasında metil alkol vardır. PREPARAT İNCELENMESİ Yaymanın herhangi bir yerine hemen sedir yağı damlatarak mikroskopda lökosit formülü yapmaya başlamak bağışlanması zor bir kusurdur. Önce yaymaya çıplak gözle bakılır. Uygun şekilde yayılmış ve boyanmış mıdır? Kalın yayılmış ve koyu boyanmış ise işiniz zordur. Çamurdan farksızdır böyle yaymalar. Keyfinizi kaçırırlar. Eritrosit morfolojisini inceleyemezsiniz. Lenfosit mi, blastik hücre mi ayırt edemezsiniz. En iyisi çöpe atmaktır onları. Meslek yaşamımda dışardan tanı amacıyla gönderilen bu tür yaymalara çoğu kez bakmamış ve hastanın varsa boyanmamış yaymasını ya da EDTA’lı kan örneğini istemişimdir. Makroskopik incelemeden sonra yayma mikroskopta küçük büyültme objektifleri ile incelenmeye başlanır. Eritrosit dağılımına bakılır. Lökositler preparata homojen dağılmışlar mıdır? Bazen yayma hatası sonucu, lökositler kümeler halinde yaymanın ince kuyruk kısmında toplanır, diğer alanlar lökositten fakir kalır. Bu inceleme sırasında, normalden farklı çoğunlukta bir lökosit grubu (granülositoz, lenfositoz, monositoz), çekirdekli eritrositler ya da Ç.K. da görmeye alışık olmadığımız farklı morfolojide hücreler (blastlar, lenfoma hücreleri, vd) kolaylıkla dikkatinizi çekebilir. Bu arada trombositlerin gözden geçirilmesi unutulmamalıdır. Sıklıkları hakkında kabaca fikir sahibi olunur. Trombositler kümeler mi yapmakta, yoksa tek tek mi durmaktadır? Kuşbakışı taramadan sonra eritrosit morfolojisinin inceleneceği alan seçilir (aşağıya. bkz) ve ancak şimdi sedir yağı damlatarak immersiyon objektifini kullanmaya sıra gelir. Eritrosit morfolojisi incelendikten sonra lökosit formülü yapılır. En az 200 hücre sayılmalıdır. Yaymalarda lenfosit gibi küçük hücreler daha çok ortalarda, parçalı ve monosit gibi büyük hücreler ise daha çok kenarlarda ve kuyrukta bulunurlar Bu nedenle, lökosit formülü yapılırken hep kenarlarda ya da hep ortalarda dolaşılmamalı, şekilde oklarla gösterildiği gibi belirli bir yol izlenmelidir. ERİTROSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Kötü (kalın) yayılmış yaymalarda bile, arandığında, eritrosit morfolojisinin incelenmesine elverişli bir alan bulunabilir. Yaymanın kalın olan“baş” kısımlarında (Resim A) eritrositler üst üste binmiş, ince “kuyruk” kısımlarında ise (Resim C) yassılaşmış, merkezlerindeki soluk alan kaybolmuş ve çoğu kez şekilleri bozulmuştur. İnceleme için bu iki bölge uygun değildir. Morfoloji baş ile kuyruk arasında, kuyruğa daha yakın yer alan, eritrositlerin tek tek, birbirlerine değecekmiş gibi yakın durdukları alanlarda yapılmalıdır (Resim B ). Boyanma değişiklikleri Normokromi: Normalde eritrositler pembe renkte boyanır ve ortalarında genişliği hücre çapının 1/3 ini aşmayan boya almamış, soluk, yuvarlak bir alan bulunur. Hipokromi (hipokromazi): Eritrositin ortasındaki soluk alan genişlemiştir. Ağır hipokromilerde eritrositler halka (yüzük) şeklini alırlar (bkz. Atlas No: 15A). Hipokromi hemoglobin (Hb) sentezi bozukluğunu gösterir. Başlıca demir eksikliği anemisinde, thalassemia’larda ve sideroblastik anemilerde görülür Hiperkromi (hiperkromazi): Sferositler normal eritrositlere göre daha koyu boyanırlar. Ortalarındaki soluk alan kaybolmuştur (aşağıya bkz). Hiperkromi terimi sadece sferositler için geçerlidir. Bir hücrenin Hb’i arttığında, o hücre daha koyu boyanmaz, ancak biraz daha büyük olur. Anizokromi (anizokromazi): Eritrositlerin bir bölümü normokrom, bir bölümü ise hipokrom boyanmıştır. Bu durum iki ayrı eritrosit topluluğunun bir arada olduğunu gösterir. Demir eksikliği anemisinde tedaviye yanıtın alınmaya başlandığı dönemde, mikrositik ya da makrositik anemili bir hastaya normal eritrositlerle transfüzyon yapıldığında, sferositozla giden hastalıklarda ve sideroblastik anemilerde anizokromi görülebilir. Polikromazi: Sitoplazma pembe yerine mavimsi-pembe tonda boyanmıştır. Sitoplazmada poliribozomların (RNA) henüz tamamen kaybolmadığına işaret eder. Normalde eritrositlerden biraz daha büyük olan retikülositler polikromazik boyanırlar (bkz. Atlas No: 7A). Bu nedenle retikülositoz durumlarında (örn. akut kan kaybı, hemoliz) yaymalarda polikromazi ile karşılaşılır. Polikromazi ayrıca bir diseritropoez (eritrosit yapımında bozukluk) bulgusudur (örn. MDS, miyelofibroz, miyeloftizik anemiler). Hedef (İng. target) hücresi: Hücrenin ortasında, boya almış küçük yuvarlak bir alan vardır. Bunu soluk bir halka çevirir. En dışta gene Hb’li dar bir alan yer alır. Bu boyanış özelliği ile eritrosit nişan alınan hedefe ya da Meksika şapkasına benzetilir (bkz. Atlas No: 16 Ave B ). Hedef hücresi kalınlığı azalmış, yassı bir eritrosittir. Thalassemia’larda, Hb C gibi bazı hemoglobinopatilerde, splenektomiden sonra, tıkanma sarılığı ile giden karaciğer hastalıklarında görülür. Bazen demir eksikliği anemisinde az sayıda hedef hücresi bulunabilir. Kirli lamlara yapılmış yaymalarda da yer yer artefakt olarak ortaya çıkabilir. Stomatosit: Normal eritrositin ortasındaki soluk alan yuvarlaklığını yitirmiş, yarık (ağız) biçimini almıştır. Konjenital hemolitik anemilerden herediter stomatositoz’da görülür. Bir eliptositoz türü olan Güneydoğu Asya ovalositozu,ve alkolizmde de stomatositlere rastlanabilir. En sık görülme nedeni, iyi temizlenmemiş lamlara yapılan yaymalardır. Artefakt olarak, tüm alanlarda değil, yer yer ortaya çıkar (bkz. Atlas No: 23C). Yaymanın değişik alanlarında dolaşıldığında normal morfolojide eritrositlere rastlanır. Büyüklük (Hücre Çapı) Değişiklikleri Normalde eritrositler çapları bakımından birbirlerine hemen hemen eşittir (7-8 µm). Yaymalarda normal bir eritrosit dar sitoplazmalı küçük lenfosit çekirdeğine (9 µm) yakın büyüklüktedir. Eritrositlerin büyüklük farkı gösterdiği durumlarda anizositoz’dan söz edilir. Anizositoza birçok kan hastalığında rastlanabilir. Özgül bir anlamı yoktur. Küçük lenfosit çekirdeği ile karşılaştırıldığında normalden büyük eritrositlere makrosit, küçük olanlara mikrosit denir. Makrositoz: Retikülositlerin normal eritrositlerden biraz daha büyük olduklarını yukarda belirtmiştik (bkz. Polikromazi). Bu nedenle eritropoezin hızlandığı durumlarda (kanama, hemoliz) makrositler artar. Öte yandan makrositoz, B12 vitamini ya da folik asit eksikliğine bağlı megaloblastik eritropoezin tanı koydurtucu bulgularının başında gelir. Burada makrositler genellikle yuvarlak olmayıp hafif oval biçimdedirler (ovalomakrositoz). MDS gibi diseritropoez durumlarında, aplastik anemi, karaciğer hastalığı, hipotiroidi, alkolizm ve bazen gebelikte de makrositoz görülebilir (bkz. Makrositik anemiler ve Atlas No: 18). Mikrositoz: Ya Hb sentezinde bozukluk (demir eksikliği anemisi, thalassemia’lar, sideroblastik anemiler, ağır kronik hastalık anemisi, kurşun zehirlenmesi) ya da eritrositlerde parçalanma (fragmentasyon, şistositoz) sonucu mikrositoz gelişebilir (bkz. Atlas No: 17 A ve C). Hb sentezi bozukluğuna bağlı mikrositozlarda hemen daima MCV de düşüktür.Oysa şistositoza bağlı mikrositozda eritrositlerin küçük bir bölümü parçalanmış olduğundan genellikle MCV’de belirgin bir düşme olmaz. Şekil Değişiklikleri Eritrositlerde normalden farklı şekil değişikliklerine poikilositoz adı verilir. Poikilositoz ya eritrosit yapımında bozukluk ya da dolaşan eritrositlerin çeşitli dış etkenlerle zedelenmesi sonucu oluşur. Sferosit: Koyu boyanır. Hücrenin ortasında soluk alan görülmez. Sferosit, normal eritrosit gibi iki yanı içbükey disk biçiminde değildir. Küre gibidir. Normal eritrositten biraz daha küçük olabilir (mikrosferosit) ve daha kalındır. En sık kalıtsal (herediter) sferositozda, oto-immun hemolitik anemilerde, yeni doğanın ABO uyuşmazlığına bağlı hemolitik hastalığında, clostridium sepsisine bağlı hemolitik anemide ve yanıklarda görülür (bkz. Atlas No: 20A ve B ). Eliptosit ve Ovalosit: Normal kişilerde az sayıda (< % 1) ovalimsi eritrosit bulunabilir. Kalıtsal hemolitik anemilerden herediter eliptositoz’ da, değişik oranlarda olmak üzere, çok sayıda elips biçiminde eritrosit görülür (bkz. Atlas No: 21A). Herediter piropoikilositoz’ da eliptositlerin yanında sferosit, parçalanmış eritrosit gibi poikilositler de dikkati çeker. Yumurtayı andıran oval eritrositlere daha çok eritrosit yapımı bozukluklarında rastlanır: megaloblastik anemiler (makroovalositler), thalassemia taşıyıcıları (thalassemia minor), miyelodisplastik sendrom (MDS), miyelofibroz, miyeloftizik anemiler (lökoeritroblastik reaksiyon). Bazılarına göre bu sonuncu gruptaki poikilositlerin uçları yumurta gibi sivri olmayıp künttür (bkz. Olgu sunumu No 3). Seyrek olarak, ağır demir eksikliği anemisinde ovalositler sigar ya da kalem biçimini alabilir (kalem hücreleri).(bkz. Atlas No: 15A). Gene seyrek olarak, MDS’de herediter eliptositozu düşündürtecek oranda eliptositlere rastlanabilir. Kuş, sürüngen ve develerin eritrositlerinin eliptosit şeklinde olduğunu ekleyelim. Parçalanmış eritrosit: Küçük eritrosit parçacıklarına “şistosit”ya da “şizosit” adı verilir. Normal kişilerde şistosit oranı eritrositlerin % 0.5 ini aşmaz. Eritrosit yapımı bozukluklarında (örn. megaloblastik eritropoez, thalassemia’lar) çevrede şistositlere rastlanır. Eritrositlerin dolaşımda, özellikle mikrodolaşımda (arteriol, kapiler, venül) mekanik travmaya uğradıkları durumlarda (mikroanjiyopatik hemolitik anemi, kardiyak hemolitik anemi) ve ağır yanıklarda, Ç.K. da parçalanmış eritrosit oranı belirgin bir şekilde artar. Mekanik travma sonucu eritrositler miğfer (ing. helmet cell), üçgen şeklini alırlar ya da küçük eritrosit parçacıklarına dönüşürler (bkz. Atlas No: 21C). Parçalanma (fragmantasyon) TTP, HUS ve yaygın kanser metastazına bağlı-kronik DİK, vaskülit, HELLP sendromu, preeklampsi ve eklampsi gibi yaşamı tehdit edici mikroanjiyopatik hemolitik anemi durumlarında erken tanı koydurtucu bir bulgudur. Bu durum eritrositlerin mikrodolaşımda fibrin liflerine takılmalarına bağlıdır. Makrodolaşımda, kardiyak hemolitik anemilerde (protez kapaklar; yamalar, ağır aort stenozu) ve ağır yanıklarda da benzer bulgular saptanır. Parçalanma okside edici kimyasal maddelere bağlı hemolitik anemilerde de (örn. eritrosit G6PD eksikliği) tanımlanmıştır (ısırılmış eritrositler). Eritrositin kenarından bir parça sanki ısırılarak koparılmış gibidir (aşağıya bkz. kabarcık hücreleri). Kimyasal hemolizde kenarları düzensiz, koyu boyanan, büzüşmüş (piknotik) eritrositler de görülebilir. Gözyaşı damlası biçiminde eritrosit (dakriyosit): Eritrositler gözyaşı damlası, armut, raket ya da el aynasını andırır. Kronik miyeloproliferatif hastalıklardan primer miyelofibrozda (miyeloid metaplazili miyeloskleroz, agnogenik miyeloid metaplazi) tanı koydurtucu bir bulgudur. Eritrosit yapımı bozukluklarında da (megaloblastik eritropoez, thalassemia’lar) görülebilir (bkz. Atlas No: 47). Ekinosit: Eritrositin çevresinde eşit aralıklarla yerleşmiş küçük, birbirine benzer dikensi çıkıntılar dikkati çeker. Deniz kestanesine benzetilerek “ekinosit” adı verilmiştir. Ağır üremilerde görülebilir (İng. burr cell, burr: bazı meyve tohumlarının dikenli kabuğu). Eritrositlerin bazı glikolitik enzim defektlerinde (örn. piruvat kinaz eksikliği), malnütrisyonda benzer morfoloji tanımlanmıştır. Yaymaya bağlı bir artefakt da olabilir. Akantosit: Bu eritrositin de dikensi çıkıntıları vardır. Ancak, ekinositin aksine, dikenlerin boyları ve aralıkları eşit değildir (bkz. Atlas No: 24). Splenektomiden sonra, ağır karaciğer hastalığında (Ing. spur cell, spur: mahmuz) görülebilir. Abetalipoproteinemide eritrositler akantosit biçimindedir. McLeod fenotipinde (Kx Kell eritrosit antijeni yokluğu) çevre kanında değişik oranlarda akantosit saptanır. Orak hücre (drepanosit, ing. sickle cell): Orak hücre hastalığında (Hb SS), parsiyel oksijen basıncının düştüğü durumlarda HbS moleküllerinin polimerizasyonu sonucu eritrositler orak, yulaf, sandal şeklini alır. İn vitro oraklaşma testinde Hb S taşıyan eritrositler oraklaştırılır (bkz. Atlas No:22). Gençliğimizde bu testi lam ile lamel arasında yapar ve lamelin çevresini parafinle kapatırdık. Günümüzde Hb S taramasında ya % 2’lik sodyum metabisülfit ile oraklaşma testi ya da sodyum ditionit ile solübilite testi kullanılır. Kabarcık (blister) hücreleri: Eritrosit G6PD enzimi eksikliğinde, oksidan ilaç kullanımına bağlı olarak gelişen akut hemolitik anemide görülür. Eritrositlerde, yapısı bozularak çöken hemoglobin (Heinz cisimcikleri) dalak makrofajları tarafından ortadan kaldırıldığında bu morfoloji oluşur (bkz. Atlas No: 21B ). Kabarcıklar koptuğunda eritrosit ısırılmış bir görünüm alır (ısırık hücreleri).: Heinz cisimciklerinin gösterilebilmesi için kristal viyole ile vital boyama yapılmalıdır. Akut hemolizin erken evresinde aranmaları gerekir. Çünkü daha sonra dalak bu hücreleri ortadan kaldırır. İnklüzyonlar Normalde MGG yöntemi ile boyanmış çevre kanı yaymalarında eritrositlerin içinde herhangi bir yapı ya da oluşum görülmez. Bazofilik noktalanma (İng. stippling, Fr. ponctuation) dendiğinde, MGG ile boyanmış yaymalarda pembe renkteki sitoplazmaya yaygın bir şekilde dağılmış ince bazofilik noktaların varlığı anlaşılır (bkz. Atlas: Eritrosit inklüzyonları ve bkz Atlas No: 24). Ribozom (RNA) çökeltilerini yansıtır ve diseritropoezi gösterir. Demir boyaları (Perls reaksiyonu) ile boyanmazlar. Bazofilik noktalanma megaloblastik anemiler, talasemiler, diseritropoetik anemiler, MDS, ve kurşun zehirlenmesinde görülür. Eritrosit primidin-5-nükleotidaz enzimi eksikliğine bağlı herediter hemolitik anemide kolaylıkla tanıya götürücü değerli bir bulgudur (bkz. Atlas No 23B ). (Not: Kurşun zehirlenmesinde EDTA’lı kan örneklerinden yapılan yaymalarda noktalanma görülmez). Howell-Jolly cisimleri: Mor-eflatun boyanan küçük, yuvarlak çekirdek artıklarıdır. Genellikle retikülosit evresindeki hücrelerde, nadiren olgun eritrositlerde bulunurlar.Bir hücrede genellikle kenara yakın yerleşmiş tek bir cisimcik vardır (bkz. Atlas No: 16A ve Atlas No: 24). Diseritropoez bulgusudur (örn. megaloblastik anemiler, MDS, diseritropoetik anemiler). Ayrıca dalak yokluğunda (aspleni, postsplenektomi durumu) ya da dalağın işlevlerini göremediği durumlarda (örn. orak hücre hastalığı) Ç.K.da daima bulunurlar. Normal dalağın işlevlerinden biri de, Howell-Jolly cisimleri gibi eritrosit inklüzyonlarını, vişnenin çekirdeğini çıkarır gibi, ortadan kaldırmaktır (bkz. Atlas: Eritrosit inklüzyonları). Cabot halkası: Bir diğer diseritropoez bulgusudur (örn. megaloblastik anemiler). Kökeni tam açıklığa kavuşmamıştır. Mitoz iği artığı ya da çekirdek artığı olduğu ileri sürülür. Retikülosit evresinde görülür. Halka ya da 8 sayısının kolları biçimindedir (bkz. Atlas: eritrosit inklüzyonları. Diseritropoezde bazen eritrositlerde halka tarzında bazofilik noktalanmaya da rastlanabilir. Heinz cisimleri: Eritrosit içindeki denatüre olmuş (yapısı değişmiş) Hb çökelekleridir (İng. precipitate.). MGG ile boyanmış yaymalarda görülmezler. Ancak kristal viyole boyasının hipotonik çözeltileri ile ortaya çıkarılabilirler (vital-canlı boyama). En sık, okside edici kimyasal bileşiklerle karşılaşmış, eritrosit G6PD enzimi eksik kişilerde gelişen hemolizde (oksidatif hemoliz) ve bazı durağan olmayan (İng. unstable) hemoglobinopatilerde saptanırlar. Canlı boyama ile H hemoglobini taşıyan eritrositler benzer bir görünüm (golf topu) verir (bkz. Atlas No: 17D.) Siderofilik granüller (Pappenheimer cisimleri): Sideroblastik anemili hastaların hipokrom eritrositlerinde bazofilik boyanan az sayıda (1-2 adet) tanecik görülebilir. Bazofilik noktalanma gibi hücrede yaygın bir dağılım yoktur. Demir boyası (Perls reaksiyonu) ile boyanan bu granülleri içeren eritrositlere “siderosit” de denir. Siderositler splenektomili hastalarda da saptanabilir. Parazitler: Hemolitik anemili hastalarda iyi eğitilmiş, deneyimli kişiler çevre kanı yaymalarında (kalın kısımlarda) eritrosit içindeki sıtma ya da babezioz parazitlerini yakalayabilirler (bkz. Atlas No 60). Aslında bu parazitlerin kalın damla yaymalarında aranması daha doğrudur. Çekirdekli eritrositler Normal Ç.K. da polikromatofil ve ortokromatofil gibi olgun eritroblastlara rastlanmaz. Buna karşılık yeni doğanda ve özellikle prematürelerde olağandır. Çekirdekli eritrositlerin akut kanama ve hemoliz gibi eritrosit yapımının hızlandığı durumlarda ilikten çevre kanına çıkmaları beklenir. Bu durumlarda daima retikülositoz da vardır. Bunun dışında, lösemilerde (özellikle akut lösemiler), MDS’de ve kemik iliğine yabancı bir dokunun yerleştiği miyeloftizik anemilerde (miyelofibroz, kanser metastazları, vd) Ç.K. da çekirdekli eritrositlerle birlikte miyeloid dizinin genç öğelerine rastlanır (lökoeritroblastik reaksiyon) (bkz. Olgu sunumu No 3). Lökoeritroblastik reaksiyonda çoğu kez retikülosit artışı yoktur. Ç.K. da çok sayıda eritroblast bulunduğunda, elektronik sayıcılar bu hücreleri de lökosit olarak saydıklarından, böyle durumlarda lökosit formülünde 100 lökosite düşen çekirdekli eritrosit sayısı saptanarak gerçek lökosit sayısı hesaplanmalıdır. Eritrositlerin dağılımı Rulo oluşumu (Fr. rouleaux: para dizisi): Ig’lerin ister monoklonal (örn. multipl miyelom, makroglobülinemi), ister poliklonal (örn. karaciğer hastalığı, kolajen doku hastalıkları, bazı kronik infeksiyonlar) şekilde aşırı bir artış gösterdiği durumlarda (hiperglobülinemi), eritrositler.yaymalarda tek sıra halinde, madeni para dizisi şeklinde istiflenirler. Bu bulgu eritrosit sedimantasyonun da çok hızlanmış bulunacağına işarettir (bkz. Atlas No: 59). Otoaglütinasyon: Eritrositler yer yer düzensiz bir şekilde birbirlerinin üstüne yığılarak kümeler oluştururlar. Oto-immün hemolitik anemilere, özellikle “soğuk” antikorlu olanlara özgü bir bulgudur (bkz. Atlas No: 23A). GRANÜLOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Patolojik durumlarda granülositlerde, özellikle nötrofil parçalılarda sitoplazma ya da çekirdeği ilgilendiren çok sayıda değişiklik dikkati çeker. Nötrofillerde Sitoplazma Değişiklikleri Toksik granülasyon: Nötrofil granüller sayıca artmış, kabalaşmış ve daha koyu boyanmıştır. Akut infeksiyonlarda (özellikle bakteri), sepsis ve inflamasyon (yangı) da görülür. Normalde gebelik sırasında da olabilir (bkz. Atlas: Nötrofil). Granüllerde azalma (hipogranüler parçalı) ya da tümüyle granül yokluğu (agranüler parçalı) sıklıkla MDS’de ve bazen miyeloid lösemilerde karşılaşılan bir bulgudur. Kronik evre KML’de granülasyonun azalması ve yalancı Pelger-Hüet hücrelerinin (aşağıya bkz) sahneye çıkması hızlanmış (akselere) evrenin habercileri sayılmalıdır (bkz. Atlas: Nötrofil). Vaküoller:. Sepsis gibi ağır infeksiyonlarda toksik granülasyona vaküoller de eşlik edebilir. Bekletilmiş kandan yapılan yaymalarda sitoplazmada vaküolleşme sıktır İnklüzyonlar: Sitoplazmada inklüzyonların görülmesi kalıtsal ya da edinsel nedenlere bağlıdır. Döhle cisimleri hücrenin kenarına yakın yerleşen, soluk mavi-gri renkte boyanan, küçük, yuvarlak, granülsüz yapılardır. Ribozomdan zengin endoplazmik retikulum parçacıklarının karşılığıdır. Bakteri infeksiyonları, yanıklar ve inflamasyon (yangı) da görülür. Döhle cisimlerine benzer oluşumlar kalıtsal olarak May-Hegglin anomali’ sinde tanımlanmıştır. Bu anomalide ayrıca makrotrombositopeni vardır. Kalıtsal Chédiak-Higashi sendromu’ nda az sayıda dev azürofil granüller dikkati çeker. Bu sendromda ayrıca göz ve deriyi tutan albinizm ve infeksiyonlara yatkınlık saptanır. Mükopolisakkaridozlarda görülen Alder-Reilly anomalisinde çapları çok büyük, koyu boyanmış granüller çekirdeği örter. Bakteriler ve maya hücreleri: Ağır sepsislerde sitoplazmada ya da fagositoz vaküolleri içinde bakteri kümeleri ve maya hücreleri görülebilir (bkz. Atlas No 66). Nötrofillerde Çekirdek Değişiklikleri Sola kayma: Nötrofil parçalı çekirdeklerinde lob sayısının azaldığı, çomak ve metamiyelosit gibi daha genç hücrelerin arttığı durumlarda sola kaymadan söz edilir. Bazen miyelosit bile görülebilir. Nötrofili (polinükleoz) durumlarında genellikle sola kayma olur. Akut bakteri infeksiyonları ve sepsis buna bir örnektir. Ayrıca bu tür infeksiyonlarda sitoplazmada toksik granüller ve vaküoller sıktır. Normal gebelikte çomak ve metamiyelosit gibi gençlerin artabileceğini belirtmiştik: Sağa kayma: Lob (segment) sayısı beşden fazla olan parçalılar artar (bkz. hipersegmentasyon). Altı, 7 loblu hücreler görülür. Megaloblastik eritropoezin tanıya yardımcı bir bulgusudur. Üremi hipersegmentasyona örnek bir diğer patolojidir. Kalıtsal hipersegmentasyonlar bildirilmiştir. Hipersegmentasyonlu hücre ile makropolisit karıştırılmamalıdır. Makropolisitte hem hücre, hem de çekirdek normalin iki katıdır. Yapım sırasında bir bölünme eksik kalmıştır (46 yerine 92 kromozom vardır ). Lökoeritroblastik reaksiyon (anemi): Ç.K.da nötrofillerde sola kayma ile birlikte çekirdekli eritrositler bulunur (bkz. Olgu sunumu No 3). Nötrofilik (miyeloid) lökemoid reaksiyon (bkz. Atlas: Lökositler: Lökemoid reaksiyon). Pelger-Hüet anomalisi: İyi huylu kalıtsal bir anomalidir. Çekirdek ya çomağı andıran sosis şeklinde ya da iki lobludur. Lobları çok ince bir kromatin köprüsü birleştirir. Çekirdek buruna oturtulan sapsız gözlüklere benzer (fr.pince-nez: kıskaç gözlük, kelebek gözlük) (bkz Atlas No 67). Benzer morfoloji edinsel olarak MDS, AML, KML’nin hızlanmış evresi ve primer miyelofibrozda görülebilir (yalancı Pelger-Hüet anomalisi, bkz Atlas No 44C). Piknotik çekirdek: Nötrofil çekirdeği yoğunlaşmış, büzüşmüş, özelliklerini yitirmiştir. Bir apoptoz belirtisidir. Yaymadan önce uzun süre (>12 saat) bekletilmiş kan örneklerinde sık görülür. LENFOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Lenfositler immun yanıtı düzenleyen hücrelerdir. Haklı olarak onlara “immünosit” adı takılmıştır. Bu nedenle, Ç.K. da, özellikle akut infeksiyonlarda, antijenle karşılaştıktan sonra etkinleşen ve morfolojileri değişen lenfositlere, özellikle çocuklarda, sıkça rastlanır. Türk Hücresi (bkz. Atlas No: 29 D, E, F): Akut virus ve bakteri infeksiyonlarında görülür. Lenfosit ile plazma hücresinin özelliklerini birlikte taşıyan bir hücredir. Büyük lenfosit çapındadır. Çekirdeğin hücrenin ortasında olmayışı (eksantrik), sitoplazmanın koyu bazofilisi ve çekirdeğe komşu soluk ayça bölgesi ile plazma hücresine benzer. Wilhelm Türk (1871-1916) bu hücreleri “irritasyon hücreleri” adı ile tanımlamıştır (bkz. Dinozorun penceresi: Türk hücresi). Lenfoplazmasitik lenfoma, Waldenström makroglobulinemisi gibi lenfoproliferatif hastalıklarda görülen “lenfoid plazma hücresi” ya da “plazmasitoid lenfosit” tipinde neoplastik hücreleri Türk hücreleri ile karıştırmamak gerekir. Atipik lenfositler (bkz. Atlas No: 30). Başta infeksiyöz mononükleoz (İM) olmak üzere, birçok akut virus infeksiyonunda görülür (akut edinsel CMV infeksiyonu, akut HIV sendromu, viral hepatitler, vd). Bu büyük, tek çekirdekli lenfosit-monosit arası hücrelere çok değişik adlar verilmiştir (aktive lenfosit, uyarılmış lenfosit, transforme lenfosit, reaktif lenfosit gibi). Öğrencilik yıllarımda “virosit” denmesi modaydı. Daha önceleri İM’da bu hücreleri ilk tanımlayanın adı ile “Downey hücreleri” denmiştir. Sitoplazmaları koyu bazofilik ve bazen vaküollü, çekirdekleri kimi kez nükleollüdür. İM’da, çok seyrek de olsa, akut lösemiyi akla getirebilen blastlara rastlanabilir (geçmişte böyle bir deneyimim olmuştur). B lenfositlerde Epstein-Barr virusu (EBV) reseptörleri bulunur. Dolayısıyla virus önce B lenfositlere bulaşır. Ancak daha sonra çoğalanlar B lerden çok T lenfositlerdir. Lenfoproliferatif hastalıklarda lenfosit morfolojisi: KLL de ya da Hodgkin dışı lenfomalarda (HDL) lenfoma hücreleri Ç.K. a döküldüğünde zengin bir morfoloji ile karşılaşma şansı doğar. KLL ve küçük lenfositik lenfoma hücreleri dar sitoplazmalı, çekirdekleri yoğun kromatinli küçük lenfositlerdir. Yayma sırasında çekirdekler kolaylıkla ezilebilir. Bu kırılgan çekirdeklere eskiden Alman okulunun etkisiyle “Gumprecht gölgeleri” denirdi. Şimdi “yayma hücreleri: smear cells)” ya da “leke hücreleri: smudge cells” deniyor (bkz. Atlas No: 50A). Prolenfosit dendiğinde lenfoblast ile lenfosit arası hücreleri anlıyoruz: küçük lenfositten daha büyük bir hücre, çekirdekte daha ince bir kromatin yapısı ve nükleol varlığı. KLL de zamanla prolenfositler artabileceği gibi (prolenfositik dönüşüm), hastalık doğrudan doğruya “prolenfositik lösemi” şeklinde de başlayabilir (bkz. Atlas No: 51A, bkz. Atlas No: 52A). Diğer lenfoproliferatif hastalıklara gelince, yaymalarınızı iyi hazırlar ve boyarsanız; büyük granüllü lenfositler (bkz. Atlas No: 53A), tüylü hücreler (bkz.Atlas No:54A), çekirdekleri çentikli folliküllü lenfoma hücreleri (bkz. Atlas No:55 A, B, C), villuslu splenik marjinal zon lenfoma hücreleri (bkz. Atlas No:55 D, E), lenfoplazmasitik lenfoma hücreleri (bkz Atlas No 51B ), deri lenfomalarının kıvrımlı çekirdekli T lenfositleri (bkz. Atlas No: 56) ve multipl miyelom hücreleri (bkz Atlas No: 59). vd. size Ç.K. da geçit töreni yapabilirler. Ancak kötü yaymalarda bunların tümü sizin için sadece lenfosit olur. TROMBOSİT MORFOLOJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER Elektronik sayıcılarda saptanan belirgin trombositopeni ve trombositoz bulguları mutlaka Ç:K.yaymalarında doğrulanmalıdır. Yaymaların eritrositlerin birbirlerine değecek kadar yakın olduğu eritrosit morfolojisi için uygun kısımlarında, immersiyon objektifi (X100) ile bakılan 4-5 alandaki trombosit sayısının ortalaması (örn. 7) 20.000 ile çarpıldığında kabaca µL’deki trombosit sayısını (örn. 140,000) yansıtır. Bir diğer deyişle bu alanlarda 20 eritrosite aşağı yukarı 1 trombosit düşer. Kan sayımında kullanılan EDTA trombosit kümeleşmesini (agregasyon) önlediğinden yaymalarda trombositler tek tek durur. EDTA’sız kan örneklerinden (örn. kapiler kan) hazırlanan yaymalarda ise trombositler irili ufaklı kümeler yaparlar. Normal kişilerde % 0.1 sıklığında karşılaşılan EDTA’ya bağımlı doğal antikorlar EDTA’lı ortamda trombositleri kümeleştirir. Trombositleri impedans yöntemiyle sayan aygıtlar bu kümeleri, büyüklükleri nedeniyle trombosit olarak algılayamaz, lökosit olarak sayarlar Klinikte kanama belirtileri olmadığı halde trombosit sayısı düşük çıkar (yalancı trombositopeni). EDTA’lı yaymalarda kümelerin saptanması bu tanıyı doğrular. Sayım EDTA yerine heparin ya da sitrat kullanılarak yapıldığında trombositopeni görülmez. Patolojik bir anlam taşımayan trombosit satellitizmi bir diğer yalancı trombositopeni nedenidir. Yaymalarda nötrofil parçalıların çevrelerine yapışmış trombositler görülür (bkz. Atlas: Trombosit yapımı; Olgu sunumu No: 4: Sık karşılaşılan bir trombositopeni nedeni). Sayıcıların çok küçük mikrositleri ya da şistositleri eritrosit yerine trombosit olarak algılamaları yalancı trombositoza yol açar. Durum yaymaların incelenmesiyle açıklığa kavuşur (bkz. Olgu sunumu No:1: Genç bir kadın hastada trombositoz). Kalıtsal Glanzmann hastalığında trombositlerin kümeleşme işlevleri bozulmuştur Kılcal damar kan örneklerinde trombositler tek tek dururlar. Normal koşullarda trombositlerin yaşam süresi 10 gündür. Kemik iliğinden dolaşıma yeni çıkmış genç trombositler yaşlılara göre biraz daha büyüktür. Trombosit sayısının düşük olduğu bir yaymada normalden büyük trombositlerin görülmesi aşırı yıkım ya da tüketime bağlı trombositopenileri düşündürmelidir (örn. İTP). Ayrıca genç trombositler işlevsel yönden yaşlılara göre daha etkindir. Bu nedenledir ki, kronik ITP’li hastalar ileri derecede düşük trombosit sayılarına karşın, çoğu kez aşırı kanama belirtileri göstermezler. Normalden çok büyük trombositler trombositozla giden miyeloproliferatif hastalıklarda (özellikle esansiyel trombositemi) ve nadir kalıtsal trombosit hastalıklarında görülür (Bernard-Soulier sendromu, May-Hegglin anomalisi, vd). Bu hastalıkların bir bölümünde kronik İTP ile ayırıcı tanıya girebilecek bir trombositopeni de bulunabilir (kalıtsal trombositopeniler). Kalıtsal gri trombosit sendromunda makrotrombositler granülsüz olduklarından çok soluk boyanırlar. Alfa granüller oluşmamıştır. Miyeloproliferatif hastalıklarda Ç.K. da normal büyüklükte trombositlerle dev trombositler bir arada bulunabilir (trombosit anizositozu). Esansiyel trombositemide bazen Ç.K. da çıplak megakaryosit çekirdeklerine ya da bunların parçalarına rastlanabilir (bkz. Atlas No: 65).

http://www.biyologlar.com/periferik-yayma-nasil-yapilir

Somatik hipermutasyon nedir ?

Somatik hipermutasyon veya SHM, edinilmiş bağışıklık sisteminin bir parçası olarak, sistemin yabancı cisimlere (örn. mikroplara) karşı durmasında görev alan hücre içi bir mekanizmadır. İlginlik olgunlaşmasının ana bileşenlerinden biridir. SHM, bağışıklık sisteminin, yabancı yapıları (antijenleri) tanımakta kullandığı almaç gruplarını çeşitlendirir ve bağışıklık sisteminin canlının yaşamı süresince karşılaştığı yeni tehditlere karşı uyum sağlamasını sağlar. Somatik hipermutasyon immunoglobulin genlerinin çeşitli bölgelerini etkileyen programlanmış bir mutasyon sürecini kapsamaktadır. Mutasyonların diğer çeşitlerinden farklı olarak, SHM sadece yaşayan bağışıklık hücrelerini etkiler ve bu mutasyonlar yavrulara aktarılmaz. Yanlış hedeflenmiş somatik hipermutasyon B-hücreleri, lenfomalarının gelişiminden sorumlu mekanizma olabileceği nedeniyle günümüzde araştırılmaktadır. Bir B hücresi bir antijeni tanıdığında, bölünmek ya da çoğalmak için uyarılmış olur. Çoğalma sırasında, B hücresi reseptörü lokusu son derece yüksek somatik mutasyon oranı gösterir ki; bu genom çapındaki mutasyonların normal oranından en az 105-106 kat daha büyüktür. Meydana gelen mutasyonlar, baçlıca tek baz yerine geçmeler (subsitüsyonlar) şeklindedir, eklemeler (insersiyonlar) ve kayıplar (delesyonlar) daha ender olur. Bu mutasyonlar en çok, çok-değişebilen (hypervariable) bölgeler olarak da bilinen, DNA'nın "sıcak-noktalar"ında meydana gelirler. Yönlendirilen bu hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni tanıyabilme ve ona bağlanabilme yeteneğine sahip olan immünoglobülin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimi için olanak sağlar. Bu bölgeler, "tamamlayıcı karar-bölgeleri"ne benzerler, immünoglobulindeki antijen tanıma bölgeleriyle ilişkilidirler. Bu hedeflenmenin kesin doğasının ne yazık ki çok az anlaşılmış olmasına rağmen, bunun, hata-eğilimli ve yüksek-doğruluklu onarımların dengesi ile kontrol edildiği düşünülmektedir.Bu yönlendirilmiş hipermutasyon, özgül bir yabancı antijeni arttırılmış şekilde tanıma ve bağlama yetisine sahip olan immunoglobulin reseptörlerini ifade eden B hücrelerinin seçilimini olanak sağlar. Deneysel bulgular, SHM mekanizmasının, DNA'daki sitozinin urasile deaminasyonunu sağlayan aktivasyonu-teşvikleyen (sitidin) deaminaz (İngilizce Activation-Induced (Cytidine) Deaminase veya AID) olarak adlandırılan bir enzim tarafından yapıldığı görüşünü desteklemektedir. Bir sitozin-guanin çifti bu yüzden, doğrudan bir urasil-guanin yanlış eşleşmesine değiştirilmiş olur. Urasil kalıntıları normalde DNA'da bulunmaz, bu nedenle genom bütünlüğünü sağlamak için, bu mutasyonların bir çoğu yüksek-doğruluklu DNA yanlış-eşleşim-onarım enzimleriyle düzeltilmelidir. Urasil bazları, onarım enzimi urasil-DNA glikolilaz tarafından çıkarılır. Hata-eğilimli DNA polimerazlar bundan sonra, boşluğu doldurmak ve mutasyonlar yaratmak için seferber edilebilir. Bu yeni DNA sentezi, ya deaminlenmiş sitozininin kendinde ya da bitişiğindeki baz çiftlerinde sıklıkla oluşan mutasyonları ortaya çıkaran, hata eğilimli DNA polimerazları içerir. B hücresi bölünmesi sırasında, DNA'nın immünoglobulin değişebilir bölgesi, okunur ve çevirilir. B hücrelerinin hızla çoğalan popülasyonlarındaki mutasyonların ortaya çıkması, nihai olarak, hafifçe farklılık gösteren reseptörler ve antijen için çeşitlenmiş özgüllüğe sahip olan binlerce B hücresinin üretimine yol açar, bunların arasından antijen için en büyük yatkınlığı gösteren B hücresinden seçilir. En yüksek afiniteyi gösteren B hücreleri, bundan sonra, tekrar bir enfeksiyon durumunda arttırılmış bağışıklık yanıtının verilmesine katkıda bulunan uzun-yaşamlı hafıza B hücrelerine ve antikor üreten plazma hücrelerine farklılaşmak üzere seçilirler. Hipermutasyon süreci ayrıca, bir canlının kendi hücrelerinin imzası karşısında "kendini-seçen" hücrelerden yararlanır. Bu oto-seçim sürecindeki hatalarının, bir öz-bağışıklık yanıtının gelişmesine neden olduğu da hipotez olarak ileri sürülmüştür.

http://www.biyologlar.com/somatik-hipermutasyon-nedir-

Lenfoma nedir ?

Lenfomalar bağışıklık sisteminin urlarıdır. Lenf düğümlerinde çıkan, ve lenfositlerden oluşan urların tümüne lenfoma denir. Son geçen yüzyılda ve günümüzde bağışıklık sistemi üzerine süren çalışmalar bu kötücül urların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Lenfomaların yalnızca altında yatan nedenleri ve oluşma süreçleri değil, aynı zamanda sağaltımları konusunda da önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Günümüzde Hodgkin dışı lenfoma olan her hasta için uygun bir sağaltım yöntemi bulunmaktadır. Bu urlar yukarıda da açıklandığı gibi lenf düğümlerinde çıkmakta, ve bu düğümlerin şişmesiyle kendilerini belli etmektedirler. Lenfomalar, lösemi ile yakından ilgilidirler; bir kişide iki durum birlikte de görülebilir, ya da öbürü olmadan yalnız biri de olabilir. Lenfomaların çok türü bulunmaktadır, ve lösemilerle birlikte tümü kan kanserleri adı altında toplanmaktadır. 1832 yılında Thomas Hodgkin, lenfomanın ilk tanımını yapıp, kendi adını verdiği Hodgkin lenfoması hastalığını açıklamıştır. Hodgkin lenfoması dışında da birçok türde lenfoma günümüze değin tanımlandığı için, 1982 yılında yetkeler, lenfomaları Hodgkin lenfoması ve Hodgkin dışı lenfoma olarak ikiye ayırmıştır. Hodgkin dışı lenfoma çatısı altında 16 değişik lenfoma bulunmaktadır. Ancak bu 16 tür lenfoma kendi aralarında da büyük ayrılıklar gösterdiği için, Hodgkin dışı lenfoma tanımı pek doğru bir yaklaşım olmaktan çıkmış, bunun yerine yalnızca genel bir ad niteliğinde kalmıştır. Lenfomaların kimi türleri süreğen olup, en az belirtiyle ilerleyebilir (örneğin, küçük lenfositik lenfoma), ve yaşam süresinin kısalmasına neden olmaz. Ancak, bu yelpazenin öbür ucunda, çok çabuk gelişen ve hızlı ilerleyen lenfomalar da bulunmaktadır (Burkitt lenfoması). Bundan dolayı, hastalığın patologlarca doğru tanısının konulması çok önemli olup, sağaltım yöntemini ve beklenen gidişi etkilemektedir. Lenfomalı olan hastalar üzerinde patolog, onkolog, ve ışınlamadan sorumlu doktorlardan oluşan bir takımın çok öğretili bir biçimde çalışması, ve bunu eş güdümlü yapması çok önemlidir. Lenfoma türleri Hodgkin lenfoması, Hodgkin dışı lenfoma olarak ikiye ayrılırlar. Hodgkin lenfoması Bu lenfoma şu alt türlere ayrılmaktadır: Düğümsel skleroz (ing. nodular sclerosis), Karışık gözeli,(mikst tip ) Lenfositten zengin tip, Lenfositten fakir tip, Düğümde lenfosit baskınlığı olan. Hodgkin dışı lenfoması Olgun B gözeleri lenfomaları: Süreğen lenfositik lösemi/küçük lenfositik lenfoma, B gözesi prolenfositik lösemisi, Lenfoplazmasitik lenfoma (öbür adı Waldenström makroglobulinemidir), Dalak kenar bölgesi lenfoması, Düğümdışı kenar bölgesi B gözesi lenfoması.(ingilizce, Extranodal marginal zone B cell lymphoma, MALT kısaltmasıyla da anılır), Düğümsel kenar bölgesi B gözesi lenfoması, Foliküler lenfoma, Kabuk gözesi lenfoması, Yaygın büyük B gözesi lenfoması, Mediastinal büyük B gözesi lenfoması, Birincil sıvısızımı lenfoması, Burkitt lenfoması. Olgun T gözeleri ve doğal öldürücü göze (NK) lenfomaları: T gözesi prolenfositik lösemi, T gözesi büyük tanecikli lenfositik lösemi, Saldırgan NK gözesi lösemisi, Yetişkin T gözesi lösemisi/lenfoması, Düğüm dışı NK/T gözesi lenfoması (burunda), Sindirim sisteminde T gözesi lenfoması, Karaciğer-Dalak T gözesi lenfoması, NK gözesi öncüsü (blast) lenfoması, Mikosis fungoides/Sezary sendromu, Bağışıklık yetmezliğiyle ilgili lenfosit çoğalım düzensizlikleri: Birincil bağışıklık yetmezliğiyle ilgili lenfosit çoğalmaları, Edinilmiş bağışıklık yetmezliği belirgisiyle ilgili lenfomalar, Organ-nakli sonrası gelişen lenfomalar.

http://www.biyologlar.com/lenfoma-nedir-

DNA fragmantasyonunda rol oynayan inaktif proteinler

i) ICAD, kaspaz-3 ve kaspaz-7 tarafından ikiye ayrılır; kısa kol (S) 40 kDa’luk DNA’ya oligomerize olur. Bu fragmantasyona caspase activated DNase (CAD) adı da verilir. Bu fragmantasyon, nükleus içindeki DNA’ları 180 bp’lik düzenli parçalara ayırır ve kromatin fragmantasyonuna neden olur. ii) Poli(ADP-riboz) polimeraz (PARP): DNA hasarı başladığında aktive olur. Histonlar gibi nükleer proteinlere ADP-riboz polimerlerini ekler. DNA tamir sürecini uyararak hızlandırır. iii) Telomer: Kromozomların uç kısımlarında yer alan kodlanmayan kısa, künt, ardışık DNA parçacıkları. Heflick’e göre bir hücrenin kaç defa mitoz yapacağına karar verir. Her mitozda (daughter-cell) boyu kısalır ve fibroblast ve epitel hücreleri yaklaşık 50. bölünmeden sonra G1-G2 fazını durdurarak fonksiyonunu kaybeder; hücre ‘senescence’ (yaşlanmış artık bölünemeyen durağan hücre) durumuna girer (replikatif yaşlanma). Kök hücreler, üreme hücreleri, aktif lenfositler mitoz yeteneklerini kaybetmezler. iv) Telomeraz: Telomerlerin her mitozda kısalarak fonksiyonlarını kaybetmesini önleyen enzimdir. Normalde memelilerde fibroblastlarda bulunur. Kanser hücreleri telomeraz yaparak ölümsüzlüğü keşfeder (immortalization). Telomeraz enzimi telomerlerin yeniden tesisini sağlar. Mitokondriyal permeabilite proteinleri i) Sitokrom-C oksidatif fosforilizasyon için elektron taşır. Muhtemelen “mitochondrial permeability transition” porlarından salınır. Alternatif yollardan da mitokondriyi terk edebilir. ii) AIF (Apoptosis inducing factor): Bir flavoprotein olup, mitokondriyal PT porlarından salgılanır. Hücre nükleusuna transloke olur ve onu yaklaşık 50 kb’lık parçalara ayırır. iii) ANT (Adenine nucleotide transporter): Mitokondriyal iç yapraktan serbestleşir ve PT porlarının alt yapısında yer alan bir öğe görevini yapar. iv) Endonükleaz G (Endo-G): Mitokondriyal PT porlarından salınır, hücre nükleusuna transloke olur, tek sarmallı DNA’ları parçalar. v) Smac/DIABLO (Second mitochondrial activator of caspase/Direct IAP binding protein with low pl): Bu protein mitokondriyal PT porlarından salgılanır; IAP’yi (Inhibitors of Apoptosis Proteins) inhibe eder. Böylece, apoptozu hızlandırır. IAP ilk defa Baculovirus’larda bulunmuştur. Memelilerin 1-3 BIR domenlerine tekabül eder. IAP’nin ortamda bulunması caspase 3 ve 8’i inhibe eder. Bu şekilde viral replikasyon güçlenir. vi) VDAC (Voltage dependent anion channel): Mitokondriyal membranda bulunur ve PT porunun altyapısının oluşmasında rol alır. vii) Mitokondriyal ya da periferal benzodiazepin (MBR ya da PBR): Bu protein mitokondriyal dış membranda yer alarak PT porunun yapısına girer. viii) Mitokondriyal permeabilite geçiş poru (PT pore): PBR, ANT ve VDAC’den oluşur. PT porunun açılmasıyla AIF, endonükleaz G ve Smac/DIABLO sitoplasma içine salınarak apoptozu hızlandırır (sekonder mitokondriyal yol). Kaspazlar (Cysteinyl aspartate-specific proteases) Gerek ölüm reseptörleri yolu gerekse mitokondriyal apoptozda rol alırlar. Kaspazların günümüze dek 14 izoformu keşfedilmiştir. İlk keşfedilen kaspaz C. elegans’ın ced-3’ü olup memelilerde interleukin-1 beta dönüştürücü enzim (ICE) ile denktir. Daha sonraları kaspaz-1 olarak adlandırılmıştır. Kaspazlar üç kategoride incelenir: a) Başlatıcı kaspazlar (kaspaz-8, 9) b) Etkileyici kaspazlar (kaspaz-3, 7) c) İnflamatuvar kaspazlar (diğerleri) Kaspaz aktivitesi proteolitik kaskad yoluyla olmaktadır (Şekil 2). Kaspazlar inaktif iki prokaspazın hidrolizi, yani uzun ve kısa bacakların kendi aralarında yan yana gelmesiyle aktive olurlar. DED ve CARD inhibitör prodomenini içeren uzun kollar yarılarak ortamdan uzaklaşır. Asıl aktif kısım yan yana bir arada bulunan iki kısa koldur. Başlatıcı kaspazlar oto-aktivasyonla, etkileyici kaspazlar ise transaktivasyon yoluyla otokatalitik olarak aktive olmaktadırlar. Büyük bir protein ailesi olup, genelde anti-apoptotiktir. Küçük bir bölümü pro-apoptotiktir. Üç alt aile grubu içerir: Bcl-2: Bcl-2, Bcl-xl ve Bcl-w gibi üç tipi vardır.BH1’den BH4’e kadar tüm domenleri içerir, apoptozu önlemeye ve hücre sağkalımını devam ettirmeye çalışır. Bcl-xl kristal yapıda olup, bakteriyel toksinlerin por içeren toksinlerine benzer etki gösterir. Bu özelliğiyle “mitokondriyal PT” por oluşumunu sağlar ve iyon kanallarını açar.[5] Bcl-2 Burkitt lenfomasında ilk defa keşfedilmiş ve bütün aileye adını vermiştir. Bax: Bax, Bak ve BAD olmak üzere üç altgrubu vardır. BH4 domenini içermez, bunların hepsi pro-apoptotiktir. Bid: Sadece BH3 domenini içerir, pro-apoptotiktir. Protein kompleksleri Apoptozom: Sitokrom-C, prokaspaz-9, yapısı bilinmeyen APAF-1’den (apoptosis activating factor-1) oluşur. Apoptozom teşekkülü sitokrom-C tarafından yönetilir. APAF-1’de CARD domeni olduğu için CARD domeni olan prokaspaz-9 ile kombinasyona girer ve aktif kaspaz-9’un ortaya çıkmasına neden olur.[6] APAF-1: CARD domeni içeren bir adaptör protein olup, apaptozom oluşumunda kombinasyona girer. DISC (Death-inducing signalling complex): Ölüm reseptör ligandları, ölüm reseptörleri ve FADD, TRADO gibi adaptör proteinlerin kombinasyonundan oluşur. Apoptoz mekanizmaları (Şekil 3, 4) Fas ligandı tarafından indüklenen apoptoz Fas ligandı trimerler halinde bulunur, kendi reseptörlerine bağlanarak aktive eder ve böylece reseptör trimerizasyonunu oluşturur. Aktive olmuş reseptörler FADD adaptör molekülü ile birleşir, inaktif prokaspazların uzun ve kısa kollarını birbirinden ayırarak aktif kaspaz-8’i oluşturur (DISC sinyalizasyonu). Aktive kaspaz-8, kaspaz 3’ü iki yolla aktive eder.[7] a) Doğrudan (kısa) yol: Kaspaz-8 prokaspaz 3’ü direkt olarak parçalar ve aktif hale getirir. Kaspaz-3 DNA fragmantasyon faktörü 45’i (DFF 45), DFF 40’a oligomere çevirir. DFF 40 DNaz aktivitesine sahiptir. DFF 40 oligomeri internükleozomal DNA fragmantasyonuna neden olur. Böylece, DFF 40 oligomeri nükleusta apoptotik kromatin kondansasyonunu meydana getirir. b) Dolaylı yol: Kaspaz-8 sitokrom-C serbestleşmesi için Bcl-2 proteinini Bid ve onun terminal kısmına ayırır. Bid ve tBid mitokondriye transloke olur. Bu şekilde mitokondriyal porlar açılır. Serbestleşen sitokrom-C + APAF-1 + dATP + prokaspaz-9 aynı domenleriyle bir araya gelerek apaptozomu oluşturur ve kaspaz-9’u etkin hale getirir (primer mitokondriyal yol). Kaspaz-9 da prokaspaz-3’ü eşit olmayan parçalara bölerek aktif kaspaz-3’ü meydana getirir (Tüm yollar Roma’ya gider deyimi gibi, yani kaspaz-3’e çıkar.). Bundan sonraki ardışık olaylar doğrudan yolda olduğu gibidir. Sonuç olarak genomik DNA fragmantasyonu ile olaylar zinciri son bulur. Kaspaz-8 konsantrasyonu 30’un üzerinde ise doğrudan yol, 30’un altında ise mitokondriyal yol kullanılmaktadır. Aktive olan kaspazlar diğer pro-kaspazları aktive ederek, kanın pıhtılaşmasındaki olaylar zincirine benzer şekilde, protoelitik bir kaskad tetiklenir ve ICAD aktive edilerek DNA fragmantasyonu gerçekleşir. Kromozomlar merdivenvari inter-nükleozomal fragmantasyona uğrar (DNA hasarı). Diğer taraftan da, görevini tamamlayan kaspazlar (PKB/Akt ve MAPK hücre sağkalım aktivasyon yollarıyla) deaktive olurlar. Kaspazların iki kolu (subunit) vardır. Uzun kol 20 kDa’dır. Kısa kol ise 10 kDa’dır. Kaspazların aktif kısmı bu küçük altbirimdedir. DED ve CARD içeren kısım inhibitör prodomen olarak kabul edilir. İnisiyatör kaspazler otoaktivasyonla etkinleşirler. Bunun için prokaspazlar uç kısımlarını birbirine yakınlaştırırlar. Bu şekilde prokaspaz-8 DISC’e inkorpore olur. Aktif kaspazların hücresel prosesler üzerinde birçok etkileri vardır. a) Aktif kaspaz-9: Kaspaz-3 ve kaspaz-7’nin nükleusa girebilmeleri için nükleer porları harab eder veya genişletir. b) Nükleus içine giren kaspaz-3 ICAD’yi iki yerinden ayırarak, inhibitör altbirimini bozar ve nükleozomlar arasındaki DNA’yı bölerek CAD/DFF-40’ı serbestleştirir. c) Kaspazların aktivitesi fagositozda rol oynayan sinyallerin ortaya çıkmasına neden olur. Bunu da, kaspazlar normalde hücre membranının iç yüzünde bulunan PS’yi (phosphatidyl-serine) hücre dışına eksterne ederek yapar. Fagositler kendi CD14’ünü kullanarak, kendilerini PS’ye bağlarlar.[4,8] d) Kaspaz-3 hücre membranına yönelir. Hücre membranını idame ettiren gelsolini parçalar. Bu parçalanmayla hücre içinde aktin flamentleri oluşur ve hücre zarında mememsi çıkıntılar meydana gelir (blebbing). Diğer taraftan kaspaz-3 PDK-2’yi (p21-activated kinase-2) aktive eder. Bu şekilde, hücre iskeleti bozularak hücre apoptotik cisimlere parçalanır.

http://www.biyologlar.com/dna-fragmantasyonunda-rol-oynayan-inaktif-proteinler

Ürik Asit Testi Nedir? Yüksekliği, düşüklüğü ve kullanım alanları nelerdir?

Ürik Asit Testi Nedir? Yüksekliği, düşüklüğü ve kullanım alanları nelerdir?

Ürik asit testi biyokimyasal bir test olup genellikle  gut hastalığı tanısında kullanılır bunun yanı sıra böbrek yetmezliği, lösemi, multiple myeloma, polistemi, lenfoma, gebelik toksemisi, psöriazis gibi hastalıkların tanısında da kullanılmaktadır.       Ürik asit  tahlilinin normal değerleri yaş ve cinsiyete göre farklılık göstermektedir.             Ürik Asit Normal Değerleri:               1 hafta-5 yaş            2,0-5,5 mg/dl               6-12 yaş                    2,0-5,8 mg/dl               13-15 yaş                  2,0-6,0 mg/dl                          Erkek                    Kadın  6-50 yaş        3,0-7,2 mg/dl         2,6-6,0 mg/dl  51-60 yaş      3,5-7,2 mg/dl         2,6-6,3 mg/dl >60 yaş         3,5-7,5 mg/dl         2,6-6,5 mg/dl         Ürik asit tahlili yüksekliği ve düşüklüğü hangi durumlarda olabilir?      Ürik asit tahlili öncelikle gut ve diğer pürin metabolizma bozukluklarının tanı ve takibinde kullanılır. Gut, böbrek yetmezliği, lösemi, multiple myeloma, polistemi, lenfoma, gebelik toksemisi, psöriazis, polikistik böbrek hastalığı, pürinden zengin diyet (karaciğer, böbrek vb) ve ağır egzersizde serum ürik asit düzeyi yüksek çıkar.    Wilson hastalığı, Fanconi sendromu, ksantinüri ve düşük pürin içeren diyetle beslenmede ise ürik asit düzeyi düşer.   Kaynak: http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/urik-asit-testi-nedir-yuksekligi-dusuklugu-ve-kullanim-alanlari-nelerdir

Kök hücre ve kordon kanı

"Kordon kanı" adı verilen kan, bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu içinde kalan kandır. Yapılan araştırmalarda kordon içinde kalan bu kanının çeşitli hastalıkların tedavisinde önemi bir görevi olduğu bulunmuştur. Bu önemli görevi üstelen hücrelere kök hücre denir ve bebeğin kordon kanı, "kök hücreler" açısından oldukça zengin bir kaynaktır. Kök hücre nedir? Kök hücreler, bir çok dokuda bulunan ve değişerek vücudun diğer dokularını oluşturma yeteneğine sahip bir grup hücredir. Kök hücreler ; -doku ve organlara oksijen ve karbondioksit taşıyan eritrositlere (alyuvar), -vücudun bağışıklık sistemini oluşturan lökositlere (akyuvar), - kanın pıhtılaşmasını sağlayan trombositlere, -kemik, -kıkırdak, -damar duvarı, -bazı sinir sistemi destek hücreleri, - kalp kası, -böbrek hücrelerine farklılaşabilir. Kök hücrelerin vücuttaki diğer tip hücrelere farklılaşma özelliğinin keşfedilmesi ile birlikte bu hücrelerin ; -kanser, -özellikle kemik iliği hastalıklarında (lösemilerde) -felç, -Parkinson,-Alzheimer, - omurilik zedelenmeleri, -kalp ve birçok genetik kaynaklı hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği fikri ortaya çıkmıştır. Günümüzde kök hücreler özellikle kemoterapi ve/veya radyoterapi gören kanser hastalarının kan ve bağışıklık sistemini yeniden canlandırmak için kullanılmaktadır. -Lenfomalar - Aplastik anemiler (kemik iliğinde hücre üretiminin olmaması) - Orak hücreli anemi - Talasemi -Amegakaryositik trombositopeni - Nöroblastom - Bazı bağışıklık yetmezlikleri gibi durumlarda kullanılır. Kordon kanından veya kemik iliğinden elde edilebilen kök hücreler vücudun "kaynak" hücreleridir. Kordon kanı kök hücrelerinin kemik iliği kök hücrelerine göre üreme hızı daha fazladır. Kök hücreler sadece doğumda toplanabildikleri için toplama işlemini uzman hekimler tarafından yapılır, toplanma sonrası işlemlerin uzman kişilerce yürütülmesi ve örneklerin uygun koşullarda saklanması gerekir. İlk kordon kanı nakli 1988 yılında gerçekleştirilmiştir. 1995 yılından itibaren dünyada kordon kanı bankaları yeni doğanların kordon kanlarının saklanabilmesi için yaygın olarak faaliyete geçirilmiştir. Kordon kanı saklanması iki sebeple yapılır; 1-Kendi çocuklarının kordon kanına ihtiyacı olan ve/veya ileride ihtiyaç olduğunda kullanılmak üzere bebeklerinin kordon kanını saklamak isteyen aileler için kordon kanı bankasında saklama işlemi yapılır. 2- Kordon kanını saklamak istemeyen ailelerden izin alınarak onların kordon kanları ileride nakil gerektirebilecek başkalarının tedavisi için kordon kanı bankası tarafından saklanır. Kordon kanının alınması; Kordon kanı bebek doğar doğmaz ilk 15 dakika içinde, göbek bağı kesildikten sonra göbek bağından alınır. Bu kan, toplanmadığı tüm durumlarda plasenta ile birlikte atıldığından, toplanması normal doğum prosedürünü ve bebeği herhangi bir şekilde etkilememektedir. Genelde toplama işlemi doğum esnasında doğumu yaptıran hekim tarafından yapılır. Hem normal yolla hem de sezeryan doğumlarda uygulanabilir. Toplanan kan 36 saat içinde kordon kanı bankası laboratuvarına gönderilir. Kordon kanı laboratuvarda özel yöntemler ile dondurulur ve sıvı azot içinde saklanır. Dondurulan hücreler daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek tedavide kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-ve-kordon-kani-1

Kan hastalıklarında umut veren gelişmeler var

Kan hastalıklarında umut veren gelişmeler var

Türk Hematoloji Derneği(THD) tarafından Trabzon İl Halk Sağlığı Müdürlüğü işbirliği ile Trabzon’da düzenlenen “HALKHEP-Hasta ve Hasta Yakınlarına Yönelik Kan Hastalıkları Bilgilendirme Toplantısı’nda yapılan açıklamada, son yıllarda kanser tanı ve tedavisinde süregelen ve hem hastaları hem de hekimleri heyecanlandıran olumlu ve umut verici gelişmelerin habis kan hastalıklarını da ilgilendirmekte olduğu belirtildi. Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Teoman Soysal, erişkinlerde en sık rastlanan lösemi tipi olan kronik lösemiler bu alanda oldukça sevindirici gelişmelere konu olduğunu belirterek “Örneğin kronik miyeloid lösemi (KML) tedavisi artık günlük alınan hap şeklinde tedavilerle sağlanmaktadır. Bu kan kanserini hücre düzeyinde oluşturan bozukluğu hedefleyen tirozinkinaz baskılayıcı ilaçlar olarak adlandırılan tedavilerle KML hastalarının yaşam kalitesi düzelmiş, ileri evrelere geçiş oranı çok büyük ölçüde azaltılmış, tam yanıt oranları yüzde doksanın üzerine çıkmış ve hastalar bu sayede uzun yaşama şansını elde etmişlerdir. Artık diyabet, hipertansiyon gibi takip edilen bir hastalık şeklinde görülmeye başlanmıştır” dedi. Benzer gelişmelerin kronik lenfositik lösemi ve bazı lenfoma türleri ve multiplmiyelom için de gerçekleşmekte olduğunu, halen çalışmaları sürmekte olan çok sayıda hedefe yönelik tedavi geniş bir hasta grubunun umut kaynağı olduğu ifade eden Prof. Dr. Soysal, “Örneğin kronik lenfosittik lösemi olarak adlandırılan ve erişkinlerde en çok rastlanan lösemi tipinde mevcut kemoterapilere dirençli olduğu bilinen bazı alt tipler için yakın gelecekte hedefe yönelik tedaviler kullanılabilecektir. Kronik lenfositik lösemi hastalarının tedavisinde yakın zamanlarda monoklonal antikorlar ve kemoterapiden oluşan tedavilerle çok yüksek yanıt oranları elde edilmektedir. Ancak bir grup hastada bu tedavilerin yeterli etki sağlamadığı bilinir. İşte bu hasta grubunda hedefe yönelik tedaviler üzerinde çalışılmaktadır. Bu ilaçlarla ilgili çalışmalar henüz ruhsatlanma aşamasına gelmemiştir, ancak ön veriler standart tedavilere duyarlı olmayan bir grup hastada uygulandıklarında hastaların uzun dönem hastalıksızlık ve yaşam beklentilerinde olumlu değişiklikler sağlayacakları yönündedir. Bu sözü edilen umut verici gelişmelerin bazı lenfoma tiplerini de kapsam içine alacağı öngörülmektedir” diye konuştu. Türkiye'de hemofili hasta sayısı 4 bin civarında THD Genel Sekreteri Prof. Dr. Muzaffer Demir ise hemofili hastalığı hakkında bilgi vererek, "Bu hastalar eskiden 30'lu yaşlara kadar ancak yaşıyordu. Günümüzde teknolojinin gelişmesine bağlı olarak, vücutta olmayan maddenin yerine konmasıyla yaşam süresi hemofililerde neredeyse toplumdaki sağlıklı yaşam süresine kadar ulaştı. Son yıllarda eklem içi kanaması olmadan, haftanın belli günlerinde eksik olan maddeyi ilaç olarak vererek hastanın eklemlerini korumak, yaşam kalitesini yükseltmek amaçlı, kanamadan koruyucu tedavi yöntemleri var. Kanamadan koruyucu tedaviyi erişkinlere de öneriyoruz" diye konuştu. Lenf ve kan kanserlerinin dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığının aynı olduğunu aktaran Demir, "Bu hastalıklar dünyada yüz binde 3-5 arasında görülür. Karadeniz'de de böyledir. Hemofili, 10 bin doğumda bir görülür. Elektromanyetik alan, kimyasallar gibi çevresel faktörlerin hepsi kan hastalıkları oluşum sıklığını artırmakta birer etkendir " dedi. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kan-hastaliklarinda-umut-veren-gelismeler-var

Anemiler

Anemiler,hemoglobini azaldığı bir durumdur.Buna ilaveten,genellikle alyuvarların sayısı azalmıştır.Çeşitli sebepleri olan bir çok anemi vardır.Grup olarak anemiler kan bozuklarının en yaygın olanıdır. Anemi başladığı zaman belirti ve semptomları o kadar hafiftir ki çoğu zaman fark edilemez,fakat durum ilerledikçe bunların şiddeti artar.Başlangıçta normalden daha solgun ve yorgun olabilirsiniz.Solgunluğu kontrol etmek için en uygun yer tırnaklarınızın altı,yani tırnak yatağı,göz kapaklarınızın ve dudaklarınızın alt tarafları ve avuçlarınızdır.önemli sıklıkla avuçlarınızın içindeki kırışıkların çerçevesindeki deri kadar solgun olmasına yol açar.Fiziki çalışma yaptığınızda normalden kısa sürede nefesiniz kesilir.Aynı zamanda kalp atışlarınızın normalden süratli olduğunu fark edersiniz Demir Eksikliği Anemisi: Demir eksikliği anemisi,vücuttaki demir miktarı gereken ölçüde hemoglobin yapılmasına imkan vermeyecek kadar yetersiz olduğu zaman meydana gelir Demir eksikliği anemisinin semptomları öylesine tedricen meydana gelme eğilimindedir ki sıklıkla,bunları fark etmek zordur.Diğer anemilerde olduğu gibi kendiniz yordun hissedebilirsiniz ve harekete dayanıklılığınız azalabilir.cildiniz,diş etleriniz ,tırnak yataklarınız ve göz kapağı civarlarınız solgunlaşır.sonunda kalp atışlarınız daha süratli ve fark edilebilir gibi hissedeceğiniz kadar şiddetli olabilir Ender olarak,bu durumdaki kişilerin yiyecek olmayan şeylere karı şiddetli bir yeme istekleri belirir.Bu kişiler toprak,kil veya buz yiyebilirler.Bu maddelerin bazıları bağırsak sisteminde demir emilmesini olumsuz etkileyeceği için demir eksikliğini daha da kötüye götürebilir Doktorunuz demir eksikliği anemisini teşhis etmek için çeşitli kan tahlilleri yapabilir.Tek tek alyuvarların boyutu küçülmüştür,fakat sayıları normale yakın olabilir hücrelerdeki hemoglobin miktarı düşüktür ve mikroskop altında alyuvarlar soluk görünecektir. Sindirim yolundan kan kaybı söz konusu olduğu zaman özel testler dışkıdaki kan miktarını tam olarak ölçebilir. Pernisiyöz Anemi: Belirtiler: -Fiziki çalışmaya dayanıklılığın azalması ve fark edilebilen süratli kalp atışları. -Dilde yara ve acıma durumu. -İştah azalması ve dengenin bozulması. -Hafıza kaybı,depresyon ve bunama dahil olmaz üzere zihinsel değişiklikler. -Elde ve ayaklarda duyu azlığı. Pernisiyöz anemi kırmızı kan hücrelerini normal yapımı için gerekli olan B12 vitaminin eksikliyle meydana gelir.Sıklıkla kalıtsaldır.Pernisiyöz terimi etkili bir tedavini bilinmediği ve bu hastalığın kesinlikle öldürücü olduğu zaman benimsenmiştir. B12 ihtiva eden yiyecekler et ve süt ürünleridir.Fakat ,katı vejetaryenler hariç,bu hastalık bu yiyeceklerden yeteri kadar yenmemenin sonucu değildir.Daha ziyade,pernisiyöz anemi sindirim yolunun B12 vitaminini emmeyi başaramamasından kaynaklanır.Emme işleminin böyle bozulmasının karmaşık bir proses olduğu düşünülmektedir. Folik Asit Anemisi: Belirtileri: -Hastalığın başlangıç safhasında genellikle görünümde bir belirti yoktur. - Fiziki çalışmaya dayanıklılığın azalması ve fark edilebilen süratli kalp atışları. -Kilo kaybı. -Diyare(İshal) Pernisiyöz anemide olduğu gibi folik asit eskilklği alyuvarlaın yapısın olumsuz yönde etkiler.Folat olarak da bilinen folik asit,B vitamini grubunun bir üyesidir.Bunun yokluğu alyuvarların boyları büyümüş fakat sayıları azalmış olma özelliği gösteren bir anemiye sebep olur.Eksiklikler,eğer gıdanızda vücudunuzun ihtiyaçlarını karşılayacak kadar folik asit almazsanız ve bağırsaklarınız bunu emmezse meydana gelir. Orak Hücre Hastalığı: Belirtiler -Yorgunluk,nefessiz kalma ve süratli kalp atışları. -Büyüme ve gelişmenin geri kalması. -Bacakların aşağı kısımlarında cilt ülseri. -Retina etkilendiği zaman görme problemleri Orak hücre hastalığında,kırmız kan hücreleri esnek ve yuvarlak olmak yerine sertleşir ve yarım veya orak şeklini alır.Alyuvarlarda meydana gelen bu değişiklikler ağrı krizlerini hızlandırır.Bu rahatsızlık adını ,hemoglobin S olarak bilinen,anormal bir çeşit hemoglobinin varlığından doğan bu biçim değişikliğinden alır.Bu hücreler kolayca hasar görebilir ve hemoliz eğilimi gösterirler,yani alyuvar parçalanır ve hemoglobini plazmanın içine boşaltır,buda kansızlık sonucu doğurur.Bu hastalık kalıtsaldı LÖSEMİLER Lösemiler,vücudun,kemik iliği ve lenf sistemi dahil olmak üzerekan yapan dokuların kanseridir.Bu kanserler büyük miktarlarda anormal akyuvarların meydana gelmesine yol açar.Bu anormal akyuvarlar kemik iliğinde,lenf sisteminde ve kanda yüksek konsantrasyona ulaşır ve bunların birikime hayati organların fonksiyonunu bozabilir.Sonunda bunlar sağlıklı kan hücrelerinin;akyuvarlar alyuvarlar ve trombositler dahil olmak üzere yapımın engeller. Anormal Akyuvarların aşırı bolluğuna ek olarak sağlıklı olanlarında sayısı yetersizdir.Dolayısıyla vücudun enfeksiyonlar mücadele kapasitesi azdır.Anormal akyuvalr kemik iliğinde alyuvar ve trombositlerin yapılmasını engeller.Alyuvarların eksikliği vücudun organlarının yeterli oksijen almadıkları anlamına gelir,trombositlerin yetersizliği kanın pıhtılaşma yeteneğini azaltır,bu şekilde kanamaya ve yaralanmaya daha yatkın hale gelir.Bütün bu etkilerinde dolayı tedavi edilmezse öldürücüdür.... Löseminin nedenleri bilinememektedir.Araştırmacılar,belirli kimyasal maddelerin ve virüslerin bunda rolü olabileceği görüşünü ortaya atmışlardır.Lösemiye yatkınlık kalıtımsal olabilir.Hastalık bazı ailelerde nesiller boyu görülebilir. Lösemiler lenfositik,miyelojen ve monositik olarak sınıflandırılır.bu sınıflandırma hangi tip akyuvarların etkilendiğine dayalı olarak yapılır. Miyelojen lösemi,granülositlerin bir tür kanseridir ve granülosit ise kemik iliğinde yapılan bir tür akyuvardır.lenfositik lösemi lenfositlerin bir hastalığıdır;lenfositler lenf sisteminde veilikte üretilen bir tip akyuvardır.Monositik lösemikemik iliğini akyuvarları olan monositlerle ilğilidir Lösemi tipleri,ne kadar süratli ilerledikleri ve etkilenen hücrelerin olgunluk durumuna göre daha başka bölümlere ayrılır.Akut lösemi,olgunlaşmamış olan hücrelerin çogalmasıyla,süratle ilerler.Blast adı verilen bu hücreler daha olgun akyuvarların habercisidir.Kronik lösemi ağır ağır ilerler ve özelliği hem blastların hem de daha olgun akyuvarların aşırı derecede üretilmesidir.Hem akut hem de kronik şekilleri erkeklerde kadınlara nazaran daha sık görülmektedir. LENFOMALAR Lenfomalar,lenf sistemin kanserleridir.Lenf sistemi bütün vücuda yayılmış ve birbirine lenfatik denilen küçük damarlarla bağlı olan lenf düğümlerinde ve lenf guddelerinden meydana gelmesidir.Dalak da lenf sisteminin bir parçasıdır.Sıklıkla lenfomanın ilk belirtisi başka bariz belirti olmaksızın lenf düğümlerini büyümesidir.Normal olarak fasülye boyunda olan lenf düğümlerini şişmesi her zaman lenfoma belirtisi olmayabilir,diğer bir çok durum düğümlerin büyümesine yol açabilir.Fakat eğer guddeler 3 haftadan fazla bir süre şiş kalırsa doktorunuza danışınız.Lenfomalar çok geniş alana yayılan bir tür hastalıktır. KEMİK İLİĞİNİ BÜYÜME BOZUKLUKLARI: Polycythemia Vera: Belirtiler -Güçsüzlük. -Kaşıntı,özellikle sıcak banyoda. -Baş dönmesi. -Başta bir doluluk hissi ve yüzün ve ellerin kızarması. -Karnın sol üst kısmında doluluk hissi. Polycythemia Vera ,kemik iliği fazla sayıda kan hücresi ürettiği zaman meydana gelir.Polycythemia kanda çok hücre olduğu anlamına gelir. Bu rahatsızlıkta,dolaşan kanda çok yüksek bir konsantrasyonda alyuvar vardır,fakat akyuvarların ve trombositlerinde sayısı atmıştır.Bu durum normal dışıdır ve sebebi bilinmemektedir.Polycythmeia vera genellikle orta yaş sonlarında meydana çıkar,çocuklarda son derece nadirdir. Multipl Myelom: Belirtiler -Aneminin sonucu olarak yorgunluk. -Sinsice ilerleyen sırt ağrısı. -Özellikle omurgada veya kaburga kemiklerinde olmak zere açıklanamayan kemik kırılmaları. -Burun kanamaları ve kanayan diş etleri gibi kanama problemleri. -kemik kırılması. Multipl myelom,ilikte plazma hücresi dene tipteki akyuvarların kontrolsüz olarak çoğalmasına yol açan bir hastalıktır. Bu hücreler büyüyüp ilikte daha fazla yer kapladıkça kemikler zayıflayabilir,bu ağrıya sebep olur,özellikle de sırtta ve kaburgalarda kemikler daha hassas hale geldikçe daha kolay kırılır. KANAMA BOZUKLUKLARI: Hemofili: Belirtileri: -Bir çok derin veya büyük çürükler. -Mafsallarda iç kanama nedeniyle ağrı ve şişme -İdrarda veya dışkıda kan -Kesik veya yaralardan veya ameliyat,diş çektirmeden sonra uzun süreli kanama. Hemofili kan seven anlamına gelen yunanca kelimelerden adını almış olarak belirli pıhtılaşma faktörlerinin bir çok kalıtımsal bozukluğunu içine alır.Bunların en yaygını “Hemofili A” dır.Buna klasik hemofili de denir.Pıhtılaşma faktörü VII yetersizdir.Hemofili B olan ve Faktör IX in yokluğu olan diğer çeşit geri kalan vakaların çoğunu meydana getirir. Hemofili A’ya ve Hemofili B’ye çekinik olan ve cinsiyete bağlı olan genler sebep olur.Dolayısıyla bu rahatsızlık hemen her zaman erkeklerde olur,kızlarda değil.Bir hemofili genin aileden alan kızlar genellikle belirti göstertmeyen taşıyıcılardır.Bunlarda hemofili özelliği bulunduğu söylenir,çünkü onlar diğer X: kromozomlarındaki normal gen tarafından korunurlar.Büyük sıklıkla hemofili portör olan anne yoluyla dededen erkek toruna geçen bir geçmişe sahip ailelerde görülür.Yine de hiçbir geçmişi olmayan ailelerde de yeni vakalara rastlanmaktadır. Von Willebrand Hastalığı: Belirtileri: -Burun kanamaları ve aşırı ay hali kanamaları. -Kolayca çürük oluşması -Dışkıdan kan,özelliği siyah ve katransı görünüm Bu kronik kanama bozukluğuna von willebrand faktörü denen pıhtılaşma faktöründeki bir bozukluk yol açmaktadır.Bir çok vakada aynı zamanda Faktör VIII inde yetersizliği vardır.Normal olarak,bu iki faktör trombositlerin kan damarı yaralanma yerine toplanmalarını sağlamak için ihtiyaç duyulan aktif kompleksi meydana getirmek üzere birleşirler.Von willebrand hastalığında trombosit toplanması ve pıhtı formasyonu bozulmuştur.

http://www.biyologlar.com/anemiler

AIDS Belirtileri ve HIV Testi

HIV’in Özellikleri Nelerdir? Hiv VirüsüHIV retrovirüs ailesinde yer alan bir RNA virüsüdür. Bu virüs enfekte olmuş kişilerde en fazla lökositlerde (özellikle CD4+ T hücrelerinde), vücut salgılarında, az olarak da beyin ve bağırsak hücrelerinde bulunmaktadır. İnsanda hücresel bağışıklıktan sorumlu olan CD4+ T hücrelerinin ölümüne neden olarak hastalık yapmaktadır. HIV’in Tipleri Nelerdir? HIV1 ve HIV2 olmak üzere bilinen iki tipi bulunmaktadır. HIV1(HIV) genellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’da, HIV2 ise Batı Afrika ülkelerinde yaygın olarak bulunmaktadır. Tip 1 ve Tip 2 suşlarının birçok biyolojik karakterinin benzer olmasına rağmen serolojik ve moleküler yapılarının birbirinden farklı olduğu saptanmıştır. Ayrıca HIV2’nin seksüel yolla ve doğum esnasında anneden bebeğe bulaşma oranının HIV1’den daha az olduğu belirlenmiştir. HIV’in İnsidansı Ne kadardır? HIV Virüsünün insidansıBirleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) 2009 yılı raporuna göre; •Dünya'da 33,3 milyon erişkin HIV taşıyıcısı bulunduğu, •Yılda 2,6 milyon kişi HIV'e yakalandığı, •Yılda 1,8 milyon kişinin AIDS nedeni ile öldüğü, •Günde 7000'den fazla kişinin HIV ile enfekte olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde de HIV/AIDS hastalığı konusunda tanı alan HIV/AIDS vaka sayısında göreceli bir artış görülmektedir. Sağlık Bakanlığına 2010 yılı Haziran ayı itibarı ile toplam 4.177 HIV(+) kişi bildirimi yapılmış olup vakaların %70'ini erkekler oluşturmaktadır. Enfeksiyondan en çok 25–39 yaş arasındaki bireyler etkilenmiştir. Bildirimi yapılan HIV(+) vakalarının %17,6'sını yabancı uyruklu kişiler oluşturmaktadır. Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir; •Ülke nüfusunun genç olması, •Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması, •Turizm sektörünün ülkemizde ve tüm dünyada giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmekte ve ülkemizden de yurtdışına çıkışlar giderek artmaktadır. •Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. HIV’in Bulaşma Yolları Nelerdir? HIV Bulaşma YollarıHIV üç yolla bulaşabilmektedir; 1. Cinsel İlişki: Tüm bulaşmaların % 80-85’i bu yolla olmaktadır. •Korunmasız cinsel ilişki •Oral, vajinal, anal cinsel temas 2. Kan Yoluyla Bulaşma: Tüm bulaşmaların % 10-15’i bu yolla olmaktadır. •Kan veya kan ürünlerinin transfüzyonu (nakli) •İğne batması ve açık yaradan HIV ile temas •İntravenöz (damar içi) ilaç kullanıcıları arasında iğne paylaşımı 3. Perinatal Geçiş (Anneden bebeğine): Tüm bulaşmaların % 3-5’i bu yolla olmaktadır. •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğe anne karnında ya da doğumda •Hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine emzirmeyle HIV Hangi Durumlarda BulaşmazHIV Hangi Durumlarda Bulaşmaz? •Aynı ortamı paylaşma ve soluma, •El sıkışma, sağlam deriye dokunma, okşama, kucaklama, sosyal öpüşme, •Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı, •Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon, •Tuvalet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam, •Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması, kedi, köpek ve diğer hayvanlarla yaşamak gibi durumlar HIV'in bulaşmasına neden olmaz. HIV Pozitif/Negatif Ne Demektir? Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV Pozitif (HIV(+))" bulunmayan kişilere ise "HIV Negatif (HIV(-))" denir. HIV Virüsünden Nasıl Korunulur? •HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşabilmektedir. Bu nedenle, cinsel ilişkiesnasında mutlaka koruyucu kılıf (kondom, prezervatif) kullanılması gerekmektedir. Kurduğunuz ilişkinin tehlikeli olmayacağını düşünseniz bile, prezervatif kullanmayı ihmal etmemek HIV gibi birçok cinsel yolla bulaşan hastalığı önleyebilmektedir. Çoğu insan HIV’in hayat kadınlarında, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğu ve kendisine bulaşmayacağı kanısındadır. Ancak, AIDS belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalık etkeni olan HIV; cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeden herkese bulaşabilmektedir. HIV Pozitif - Negatif Ne Demektir •Kan naklinde AIDS testi yapılmamış kan asla kullanılmamalıdır. Test sonucu negatif olan kan kullanılmalıdır. •Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne ve cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme, piercing, manikür, pedikür aletleri, akupunktur iğneleri, jilet ve makas kesinlikle kullanılmamalı ve kullanılmasına izin verilmemelidir. •HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan bağışında bulunmamalıdır. •HIV'li sperm sıvısı, genital sıvı ve kan bulaşmış alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV'in bulaşabileceği unutulmamalı, açık yaralar bantla kapatılmalıdır. HIV Virüsüyle İlgili Laboratuvar Testleri Nelerdir? HIV virüsünü saptamaya yönelik laboratuvar testleri virüsün vücuda giriş zamanına göre değişiklik göstermektedir. Bu testler aşağıdaki gibi sıralanmaktadır; • 1. HIV PCR (viral DNA/RNA) (9-11 günden sonra) • 2. p24 antijen testi (3 hafta-3 aylık dönem arasında) • 3. ELISA (Anti-HIV) testi (3-6 aydan sonra) HIV PCR Testi Nedir? Ne zaman Yapılmalıdır? HIV PCR Testi Ne ZamanHIV PCR testi, virüs genetik materyalinin PCR tekniği ile çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma getirilmesidir. Enfekte olmuş bir kişinin kanında virüs bulunmasına rağmen erken dönemde virüse karşı antikor oluşmamaktadır. Bu nedenle PCR testi erken evrede HIV virüsünün kanda tespitinde kullanılmaktadır. Şüpheli temastan 9-11 gün sonra HIV PCR testi ile virüs varlığı saptanabilmektedir. PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı 28. günden itibaren ~%98-100 olarak belirtilmektedir. HIV PCR Testini Kimler Yaptırabilir? HIV şüphesi taşıyan herkes tarafından yaptırılabilir. Özellikle şüpheli ilişkiden sonra ve yenidoğanlarda HIV araştırmasının PCR tekniği ile yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. PCR testi ayrıca HIV pozitif kişilerde virüs miktarının ölçülmesi ve AIDS hastalarının tedaviye verdikleri yanıtın takibinde de kullanılmaktadır. Günümüzde Hepatit B, Hepatit C gibi kan yoluyla bulaşan ve diğer birçok enfeksiyonun tanısında PCR tekniği altın standart olarak kabul edilmektedir. P24 Antijen Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? P24, HIV virüsüne özgü viral bir proteindir. Bu proteinin vücutta saptanması virüs varlığını göstermektedir. Testin virüs bulaşmasından sonra geçen 21. günden 90. güne kadar yapılması uygun bulunmaktadır ELISA (Anti-HIV) Testi Nedir? Ne Zaman Yapılmalıdır? ELISA Anti-HIV HIV virüsü ile enfekte kişilerin savunma sisteminde bu virüsle savaşmak için HIV’e karşı özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir. HIV antikorlarının ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süre (pencere dönemi) geçmesi gerekmektedir. Bu nedenle test, bulaşma gerçekleştikten 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV test sonucunun pozitif olması kanda HIV virüsüne karşı antikorların oluştuğunu gösterir. Bu nedenle Anti-HIV testinin pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmemiz için Westernblot testi adı verilen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif bulunması gerekmektedir. Erken HIV virüsü Tespitinin Önemi Nedir? Erken HIV virüsü TespitiHIV ile enfekte olmuş bir kişi ilk aşamada diğer birçok hastalığa benzer belirtiler göstermekle beraber AIDS hastalığının belirtilerini göstermemektedir. Ancak, kişi bu dönemde aktif olarak başkalarına virüs bulaştırabilmektedir. Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşan HIV virüsü yine korunmasız ilişkilerin devam etmesiyle zincirleme olarak birçok insana bulaşabilmektedir. Virüsle mücadele etmek için en zamanın, enfeksiyonun ilk başladığı dönem olduğu belirtilmektedir. Teşhis veya tedavideki gecikme; •Virüsün kendisini yenilemesi •Mutasyonlar oluşturması •Bağışıklık sisteminde yayılması •CD4 hücrelerine zarar vermesi için virüse fırsat tanımaktadır. Dolayısıyla, erken teşhis ve tedavi, virüsün yeniden oluşmasını önleyerek direnç geliştirme ihtimalini azaltmaktadır. Bağışıklık sistemi, hastalığın başlangıç aşamalarında genellikle sağlıklı durumdadır. Bu durum, anti-HIV ilaç tedavisinin daha etkili olmasını sağlamaktadır. Ayrıca, erken tedavi , virüsün, tedaviye dirençli olabilen birçok mutasyonu geliştirme olasılığını azaltmaktadır. Bu iki fikir, (etkili ilaç tedavisinin kullanılması ve tedaviye erken başlanması) anti-HIV tedavisiyle ilgili “sıkı vur, erken vur” olarak ifade edilebilecek popüler ekolün temelini oluşturmaktadır. HIV Danışmanlığı •HIV DanışmanlığıTest sonucunun ne anlama geldiğini iyi bilmek ve ona göre tedbir almak gerekli olduğundan HIV testi öncesi danışmanlık alınmalıdır. •Pozitif sonuç kişinin AIDS olduğu anlamına gelmemektedir ancak kişinin virüsle karşılaştığı ve virüsü taşıdığını göstermektedir. •Negatif sonuç ise virüsle karşılaşılmadığı anlamına gelmemektedir. Çünkü virüsün saptanabilmesi için belirli bir zaman dilimine gereksinim vardır. •WHO sağlık örgütü; test sonuçları negatif bulunan kişilerin de şüpheli ilişkiden 6 ay sonra testi tekrar ettirmelerini önermektedir. AIDS Nedir? Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu olarak da bilinen AIDS; HIV’in neden olduğu bağışıklık sistemini etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. AIDS’in Belirtileri Nelerdir? HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre 3-15 yıl ya da daha uzun bir süre sonra ortaya çıkmaktadır. Enfeksiyon belirtileri aşağıdaki gibidir. •Belirli bir nedene bağlı olmaksızın haftalarca süren derin bitkinlik •2 ay içerisinde %10’dan fazla tanımlanamayan kilo kaybı •Birkaç haftadan fazla süren ve sebebi açıklanamayan ateş, titreme ve gece terlemeleri •İlk bakışta çürüğe benzeyen, ancak kaybolmayan, ağrısız, vücudun her yerinde bulunabilen düzgün, sert ve gittikçe büyüyen pembe-kızıl renkli lekeler •Belirgin bir sebebi olmayan ve iki haftadan uzun süren koltuk altı ve boyun lenf bezlerinde şişlik •Solunum güçlüğü ve kuru öksürük •Ağızda devamlı beyaz lekeler bulunması, uçuklar •Kronik diyare AIDS’in Klinik Seyri Nasıldır? 1. Akut Retroviral Sendrom (Erken Dönem Belirtileri) HIV bulaşmasından 1-6 hafta sonra hastaların önemli bir kısmı non-spesifik ateşli bir hastalık geçirmektedir. Bu tablo geçici ve birkaç hafta içerisinde kendiliğinden iyileşen bir enfeksiyon şeklindedir. Hastalarda; • Ateş • Halsizlik, yorgunluk • Döküntüler • Baş ağrısı • Farenjit • Diyare saptanabilmektedir. 2. Asemptomatik Dönem (Semptomsuz Dönem) Serokonversiyon (antikor oluşumu) döneminden sonra enfekte kişiler asemptomatik döneme girerler. Bu dönemde kişilerde hiçbir belirti gözlenmemesine rağmen bulaştırıcıdırlar. Asemptomatik dönem 6.5-13 yıl (ortalama 8-10 yıl) sürmektedir. Ancak vakaların %20-30'u ortalama 1.5-5 yıl içerisinde bir sonraki döneme geçebilmektedir. Bu süreyi virüsün alınma yolu, virülansı (hastalık yapma yeteneği) ve hastanın yaşı gibi faktörler etkilemektedir. Transfüzyon (kan veya bir kan ürününün doğrudan bireyin dolaşım sistemine verilmesi) yolu ile bulaşmalarda virüs miktarı daha fazla olduğundan süre 6 yıl olmakta, virüsü cinsel temasla alan homoseksüel erkeklerde ise bu süre 10-12 yıla kadar uzamaktadır. 3. Semptomatik Evre (Geç Dönem Belirtileri) Herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir, ancak genellikle 8 yıl kadar sonra gözlenmektedir. Bu dönemde çoğunlukla hayatı tehdit edici olmamakla birlikte tüberküloz (verem), lokal fungal enfeksiyonlar (bölgesel mantar enfeksiyonu), lenfoma (lenf kanserleri) gözlenebilmektedir. Hastalıgın İlerleyisini Etkileyen Faktörler Nelerdir? •Cinsiyet, •Hastalığın edinilme yolu, •Alınan HIV virüsünün miktarı, •Virüs ‘ün hastalık yapma yeteneği, •Bireyin genetik yapısı, •Tıbbi girişimler olarak belirtilmektedir. AIDS’in tedavisi var mıdır? AIDS in tedavisi var mıdırAIDS’in tedavisinde olumlu gelişmeler bulunmaktadır. HIV virüsüne karşı etkili oldukları bilinen antiretroviral ilaçlar üretilmiştir. Farklı etki mekanizmasına sahip antiretroviral ilaçların ikisinin ya da üçünün bir arada kullanımı ile başarılı bir tedavinin yapılacağı belirtilmektedir. AIDS tedavisi doktor kontrolünde ve kesintisiz sürdürülmelidir. Bağışıklık sisteminin zayıflamasından dolayı AIDS dışında enfeksiyonlar gelişmekte olup bu enfeksiyonların çoğunu tedavi etmek mümkün olmaktadır. AIDS’den korunmak için bugüne kadar kullanılabilecek her hangi bir aşı geliştirilememiştir. AIDS Tedavisinin Hedefi Nedir? Tedavi olmayan HIV pozitif bir kişi, kanının her mililitresinde binlerce, hatta milyonlarca virüs barındırabilmektedir. Tedavinin ana amacı: •Kandaki virüs miktarının azaltılarak en alt düzeye indirilmesi ve yok edilmesi, •Bağışıklık sisteminin korunması, •HIV enfeksiyonunun etkilerinin azaltılması, •Yaşam kalitesinin artırılması, •AIDS kaynaklı ölüm oranının azaltılmasıdır. HIV’in kandaki miktarını en aza indirgemek için anti-retroviral ilaçlar kullanılmaktadır.CD4 sayınız ne olursa olsun, enfeksiyon saptandıktan sonra en kısa sürede tedaviye başlanılması önerilmektedir. Bununla birlikte tedavi gören bazı hastalarda virüsün genetik yapısında oluşan mutasyonlardan dolayı tedaviye yanıt gerçekleşememektedir. Bu nedenle HIV tedavisine başlamadan önce uygun anti retroviral’in belirlenebilmesi için HIV ilaç direnci (anti-retroviral direnç) testlerinin uygulanması önerilmektedir. HIV İlaç Direnci Testi Nedir? Enfekte bireylerde, anti-retroviral (ARV) ilaçlara dirençli olabilen virüslerdeki bir ya da daha fazla mutasyonun belirlenmesinde kullanılan testlerdir. HIV ilaç direnç testi ne zaman istenir? HIV ile enfekte olduğunuz belirlendiğinde tedaviye başlanmadan önce ya da viral yük değerlerinin tedavi sırasında düzeyli bir şekilde yükseldiği saptandığında istenilebilmektedir. HIV Direnç Testi Ne ise Yarar? Test sonucunda HIV’e karşı kullanılabilecek herhangi bir anti retrovirale direç oluşturan mutasyonun saptanması hastaya yönelik etkili bir tedavinin uygulanmasına olanak sağlamaktadır.

http://www.biyologlar.com/aids-belirtileri-ve-hiv-testi

Kansere sebep olan prokaryotik mikroorganizmalar ve etki mekanızmaları

KANSERE YOL AÇAN VİRUS VE BAKTERİLER www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=bakte...TRec3k843kYjMGnuFgEw infeksiyon.dergisi.org/pdf/pdf_INF_208.pdf HİSTOLOJİK OLARAK MİDE KANSERİ İLE HELİCOBACTER PYLORİ ARASINDAKİ İLİŞKİ www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/gene...rahi/dr_aziz_ari.pdf MİDE KANSERİ VE HELİCOBACTER PYLORİ (HP) Mide kanseri dünyada ikinci önemli ölüm nedenidir. 1980 yıllarda 750 000 hasta da mide kanseri tanısı konmuş bunların 600 000 ni yılda, mide kanserinden öldü. Mide kanseri ile HP infeksiyonu ilişkisi ilk defa Marshall tarafından 1983 de işaret edildi. On yıl sonra 1994 de Uluslararası kanser çalışma grubu HP infeksiyon grup 1 i karsinogenik olarak belirledi. Üç prospektiv epidemiyolojik çalışmanın meta-analiz sonuçları HP + ( HP pozitif ) hastaların normallere göre 4 kat daha kanser gelişme riski taşıdığını göstermiştir. Gelişmiş ülkelerde HP + ve kanser riski ilişkisi %49 ( genel HP pozitifliği %35 ) iken gelişmekte olan ülkelerde ise % 70 e ( genel HP pozitifliği % 85 ) çıkmaktadır. Değişik çalışmalarda farklı yöntemler kullanılarak farklı sonuçlar çıkmasına rağmen en iyimser tahminlerde, gelişmiş ülkelerde en az % 31, gelişmekte olan ülkelerde % 52 mide kanseri, HP infeksiyonu ile ilişkilidir. Bu ortalama kanserlilerin üçte birinin sebebi HP infeksiyonu anlamına gelir. Tütün, İnsan pailloma virusleri ve hepatit viruslerinin de benzer şekilde kanser riski taşıdığı bilinmektedir. Bu gün hangi yaşta tarama yapılmalı ve HP eredikasyon tedavisinde nasıl bir yöntem takip edilmeli bunun için uzun dönem, yaş, cins, aile hikayesi, ve etnik grupları içine alan randomize kontrollu çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu arada hangi tedavi protokollerinin uygulanacağının da belirlenmesine ihtiyaç vardır. HP direkt mutogenik ve karsinogenik değildir. İndirekt karsinojenik etkisi olan bir çok madde vardır. HP amonyak üretir bu da hücre bölünmesini ve fosfolipazları etkileyerek hücre epitel membranlarını hasara uğratır, citotoksinlerle defans mekanizmasını bozar ve kronik inflamasyon oluşur. Aynı zamanda ortamda askorbik asid azalır ki antıoksidan ve antikanser etkisi vardır. Son olarak HP; mide mukozasında kronik dejenerasyona neden olarak mide kanserinin başlamasına neden olabilir. Ancak neden infekte hastaların çok az bir kısmında kanser geliştiği ve ne kadar zaman sonra kanserleşme başlayacağı ve koruyucu çalışmaların ne zaman başlaması gerektiği konuları bu gün açıklığa kavuşturulamamıştır. HP infeksiyonu ile direkt ilişkilendirilen ikinci tümöral oluşum mide lenfomasıdır. Bunun ile ilgili önemli bir çalışmayıda size aktarmak istiyorum. Mide lenfoması ( MALT ) mukoza ile ilişkili lenfoid doku tümörüdür. Konturek, P.L. ve ark. ( 2000 ) yaptıkları araştırmalarda ; Mide kanserlerinde Cag-A + H. Pylori yüksek miktarda pozitiv bu da gastrin ve gastrin reseptorleri yoluyla otokrın yolla tümör büyümesini uyarabileceğini belirterek aşagıdaki araştırma sunuçlarını yayınlamıştır. MALT lenfomada HP infeksiyonu ilişkisi mide kanserinden çok daha belirgindir. Lenfomada HP infekiyon pozitifliği % 90 dır. Cag-A pozitıfliği ise % 70 dir. Kontrol grupların da ise %56 ve %33 dür. Serum gastrin seviyesi kontrol grupuna göre lenfomalılarda 6 kat fazladır. Lümen içi gastrin ise hastalarda 70 kez daha fazla bulunmuştur. Antrum mukozasına göre tümör dokusunda gastrin 10 kat fazladır. Çalışma da MALT lenfomasında Cag-A HP pozitifliğinin önemli olduğu görülmektedir. MİDE KANSERİNDE HELİCOBACTER PYLORİ'NİN ROLÜ endoskopi.tgv.org.tr/eskisayilar/11_3/07.pdf

http://www.biyologlar.com/kansere-sebep-olan-prokaryotik-mikroorganizmalar-ve-etki-mekanizmalari

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji Nedir : Atomları ve molekülleri tek tek işleme ve yeniden düzenleme yoluyla kullanışlı,materyal,araç ve sitem yaratma sanatı ve bilimi.

http://www.biyologlar.com/nanoteknoloji-ve-nano-tip

GEN AKTARIM TEKNİKLERİ HAKKINDA BİLGİ

Gen tedavisinde, etkin bir gen aktarımı en önemli bir koşuldur. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler: Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır.Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mm boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır.En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. Gen aktarım teknikleri Viral Vektörler 1. Retroviral vektörler                      2. Adenoviral vektörler 3. Adeno-asociated virus                  4. Herpes Simpleks Virus Tip-1 5. Polio Virus                                  6. Ördek Hepatit Virusu 7. Parvovirus                                  8. Sendaivirus 9. Sindbis virus Fiziksel ve Kimyasal Yöntemler 1. Transferin-reseptörü aracılığı ile     2. Asiaglikoprotein DNA konjugatları 3. Lipofection                               4. Direk aktarım 5. Kalsium fosfat çöktürmesi ile        6. Diethilaminoetil dekstran 7. Elektroporasyon                         8. Sonikasyon 9. Kazıma yöntemiyle                     10 Polibrene/dimetilsulfoksid 11 Jet injeksiyon                           12 Partikül bombardımanı Genlerin vücuda yerleştirilmesi yöntemleri Genleri vücuda yerleştirmenin çeşitli yolları vardır. Genel olarak, gen tedavisi iki esas bölümde sınıflandırılabilir. l. ex vivo yaklaşım: Bu yaklaşımda hücreler vücuttan alınır; in vitro kosullarda gen transferi yapılır. Tekrar vücuda geri verilir. Bu yaklaşımın avantajları şunlardır: a. Gen aktarımı genel olarak yüksektir. b. Eger vektör seçilebilir marker gen taşıyorsa; gen aktarılan hücreler  zenginleştirilebilir. c. Re-implantasyon öncesinde etkinlik kontrol edilebilir. 2. in vivo yaklaşım: Vücuttaki hücrelere genlerin direk transferidir. Bu aktarım, in vitro koşullarda gerçekleştirilir ve hücreler alıcıya tekrar geri verilerek yapıldığı gibi alıcının dokusuna in situ direk aktarım şeklinde de yapılabılır. Ayrıca henüz kullanılmamakta ise de bir vektör aracılığı ile de kan yoluyla aktarım gerçekleştirilebilir. Bu vektörler plasmidin konakçı hücrede takibini sağlayacak şekilde flöresans ile işaretlenebilir. En önemli sorun spesifiklik ve durağan gen transferinin düşük etkinliğidir. Bu klinikde arka arkaya tedavi işlemlerini gerektirmektedir. Gen tedavisinde antisens oligonükleotid kullanımı Antisens oligonükleotidler, küçük sentetik nükleotid dizileri olup; bunlar spesifik DNA veya RNA dizilerine komplementerdirler. Eksojen oligonükleotidler nükleik asit bağlayıcı reseptörler aracılığı ile hücre içerisine alınırlar. Terapötik ürün olarak hazırlanmalarında başlıca sorun hücre içerisine taşınabilmeleridir. Oligonükleotidlerin gen tedavisinde kullanılması ‘eğer belirli bir gen bir hastalıktan sorumlu ise; bunun çalıştırılmaması klinik anormalliğin düzelmesini sağlayabilir’ prensibinden yola çıkarak tasarlanmaya başlanmıştır. Antisens oligonükleotidler genin çevrilmesini durdurarak hastalığa neden olan genlerin ekspresyonunu engelleyen yapılardır. Bu yapılar onkogenleri kontrol altına alabilmekte ve virüs DNA’sının çevrilmesini engelleyebilmektedirler. Bir çok ilaçda amaç defektif veya istenmeyen proteinin sentez edildikten sonra fonksionuna engel olmaktır. Antisens teknolojide amaç protein sentezinin spesifik kısa tek sarmal DNA veya RNA dizileri kullanılarak önlenmesidir. Bu önleme, protein sentezinin: 1) Genomik DNA'nın mRNA'ya transkripsiyonunda 2) mRNA'nın proteine translasyonu sırasında mümkün olabilir. Sitoplazmik mRNA, DNA 'ya oranla daha kolay bir hedef gibi görünmektedir. Bu yaklaşımla, c-myc geni/lenfoma hücre dizileri bcr-abl/ Kronik Myelositer Lösemide blast hücrelerinde denemeler yapılmıştır. In vitro çalışmalarda, anormal mRNA oluşturan Burkitt lenfoma hücre dizilerinin çoğalması antisens oligonükleotidlerle durdurulmuştur. Antisens oligonükleotidler, hücre dizilerinin kanserleşmesini veya metastatik potansiyellerini azaltır. Anti-sens olarak geliştirilen ve AIDS'li hastalarda oluşan sitomegalovirus retinitini tedavi edecek olan ilaç intra vitreal enjeksiyonla 1998 yılında insanda kullanılmaya başlanmıştır. Oligonükleotid ile gen modifikasyonu Amaç DNA'da var olan hatanın, yapısal DNA hatasına dönüştürülerek, tamir mekanizmasının tanıyabilmesini sağlamaktır. 20 bazlık bir oligonükleotide bağlanan bir alkile edici ajan, ikili helikse yapışır. Tek iplikçikli oligonükleotid hedef DNA'da kendisine uyan bölgeye yapışır. Replikasyon sırasında, hücre tamir mekanizmaları devreye girer ve düzeltmeyi yapar. Bu metod ile obesite, b-adrenerjik reseptör mutasyonu, Hb S ve kistik fibrozisin gen tedavisi çalışmaları yapılmaktadır. Genetik immünomodülasyon: Genetik immünomodülasyon, gen tedavisinde sitokinleri kodlayan genlerin vektörler aracılığı ile aktarılmasını kapsamaktadır. Sitokinlerin, klinik olarak tümör büyümesi üzerine önemli etkisi vardır. Immün sistemde yapılacak modifikasyonla, konakçının antitümör immün yanıtı geliştirilebilir. Tümör infiltre eden lenfositlere TNF geni aktarılması modeli bunun bir örneğidir. İlaç hedeflemesi: Gen tedavisinde kullanılan vektörlerin spesifik olarak hastalıklı hücrelerde eksprese olurken normal hücrelerde bunun oluşmaması temel amaçtır. Değişik doku ve hücrelerde gen tedavi yaklaşımları aşağıda özetlenmiştir. Kemik iligi: Kemik iliği transplantasyonu için gerekli olan teknik işlemlerin ve tedavinin geliştirilmesi ile hematopoetik sistem gen tedavisi için uygun bir aday doku olmuştur. Pluripotent hematopoetik kök hücre, kemik iliği hücrelerinin %0.01-0.1'i kadardır. Pluripotent olması ve kendiliğinden yenilenmesi, ideal bir hedef doku halini almasını sağlar. Ex vivo tedavinin en güzel örneğidir. Bir kaç hücreye bir gen aktarımı olması halinde dahi, aktarılan genin sürekli varlığı mümkün olacaktır. Yüksek sınıf hayvanlarda, bu hücrelerin enfekte edilmesi güçtür. Kemik iliğindeki bağ dokusu hücrelerinin etkin transferde önemli rolü olduğu gösterilmiştir. Kemik iliğinin gen tedavisi için ilk hedef doku olmasının nedenleri şöyle sıralanabilir. 1-  Kemik iliği hücreleri kolayca elde edilebilir. 2-  In vitro olarak çalışılabilirler. 3-  Bireye tekrar reinfüze edilebilirler. 4- Infüzyon sonrası organizmada çoğalarak, farklılaşmaya uğrarlar. Böylece organizmada yeni bir hücre popülasyonu oluşturulabilir. Kas: Çok sayıda hedef hücreye gereksinim olduğundan; yüksek etkinlikte gen transferine ihtiyaç vardır. Retrovirusla infekte edilen primer myoblastların hayvan kası içine zerk edilmesi ile altı aylık bir sürenin üzerinde gen ekspresyonu sağlanmıştır. En önemli dezavantajı, myoblastların zerk edildigi bölgede kalmasıdır. Adenovirus vektörünün intravenöz olarak sıçana verildikten sonra, etkin bir transduction hem kas fibrillerinde, hem de diğer dokularda sağlanmıştır. Kas fibrillerinin in vivo direkt gen aktarım teknikleri için de kullanılabildiği gösterilmiştir. Plazmid DNA'nın iskelet ve kalp kaslarına direkt zerki ile durağan gen ekspresyonu sağlanmıştır. Bu zerk edilen plazmid DNA'sı hücrede episomlar olarak bulunmaktadır. Bu prosedür, primatlarda çok etkin değildir.Insan büyüme hormonu genlerinin transferi ile de hayvanlarda bu hormonun düzeyleri üç ay sonra belirlenebilmiştir. Karaciğer: Hepatositleri, kültür ortamında manüple etmek oldukça güçtür. Çünkü bu hücreler kültür ortamında çok az bölünmeye uğrarlar ve retroviral vektörlerle transduction etkinliği %20-25 gibi düşük düzeylerdedir. Her ne kadar in vivo olarak, hepatositler normal koşullarda bölünmezken, kısmi hepatektomi, hepatositlerin hücre bölünmesini aktive eder. Bunu takiben retrovirus vektörünün in vivo perfüzyonu ile çok sayıda hepatosit infekte edilebilir. Ancak etkinlik %1-2 civarındadır. Alfa-1- antitrypsin geni intraportal yolla adenoviral vektörle karaciğere aktarılmışsa da, genin ekspresyonu kısa sürmüştür. Santral sinir sistemi: Yapısal ve fizyolojik kompleksliği nedeni ile SSS bozukluklarında somatik gen tedavisi uygulanması beraberinde önemli sorunları da getirmektedir. HSV-1 vektörleri hem in vivo, hem de ex vivo olarak sinir hücrelerinde aktarımda kullanılmıştır. Trakea epiteli: Bu hücrelerin organizma dışına alınıp, kültüre edilmesi ve sonra tekrar organizmaya implante edilmesindeki zorluklar nedeni ile in vivo aktarım kullanılmaktadır. Adenoviral vektörler ile trakea epiteline invivo gen aktarımı, sıçanlarda başarılmıştır. Lenfosit: Adenosine Deaminaz enzim eksikliğinde kullanılmıştır. T hücrelerinin yaşam sürelerinin sınırlı olmasının nedeni ile arka arkaya infüzyona ihtiyaç bulunmaktadır. AIDS ve kanser tedavisinde en uygun hedef doku olarak ortaya çıkmaktadır. Oküler hücreler: Vitröz içine adenovirus aracılığı ile gen aktarımı yapılmıştır. Periferik kan progenitör hücreler: Kemik iliği yerine, periferik kandan izole edilen progenitör hücrelere gen transfer edilmesi ile uzun süreli hematopoesis saglanmıştır. Umbilikal ven epiteli: Umbilikal ven epiteline "Doku Faktör" transferi yapılmıştır. Gen Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları: İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar sonrası iyi sonuçlar alınabilmiş fakat kalıcı tedavi çoğu zaman başarılı olamamıştır. Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen tedavisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen tedavisinin daha başarılı sonuçlar vereceği söylenebilir. Kaynak: Dr. Ümit Yaşar, Farmakoloji AD

http://www.biyologlar.com/gen-aktarim-teknikleri-hakkinda-bilgi

Yeni immünoterapik ilaç, akciğer kanserinde sağkalımı iki katına çıkardı

Yeni immünoterapik ilaç, akciğer kanserinde sağkalımı iki katına çıkardı

MPDL3280A isimli yeni bir ilaç ile akciğer kanserinde sağkalım olasılığının iki katına kadar artırıldığı açıklandı. Roche ilaç firması tarafından çalışmaları yapılan yeni bir immünoterapi ilacı olan MPDL3280A’nın, belirli tipte akciğer kanseri bulunan kişilerde, sağkalım olasılığını diğer tedavi yöntemlerine kıyasla iki katına çıkardığı ileri sürüldü. Araştırma sonuçları PD-L1 ekspresyonunun, tekrarlayan ve ilerlemiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olan kişilerin MPDL3280A’yı önemli ölçüde iyi tolere ettiğini gösterdi. Geçtiğimiz aylarda, “MPDL3280A”ya (anti PDL1), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından “Devrim Yaratan Tedavi” sıfatı da verilmişti.Roche ilaç firması, araştırma ürünü olan anaplastik lenfoma kinaz inhibitörü (ALK) RO5424802, ilerlemiş ALK-pozitif (ALK+) küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olan ve krizotinib tedavisinin ardından hastalığı ilerleme göstermiş olan kişilerde tümörleri küçülttüğünü gösteren iki merkezi çalışmadan elde ettikleri olumlu sonuçları duyurdu. Sonuçlara göre, RO5424802 sayesinde ilerlemiş ALK+ KHDAK’li kişilerde merkezi sinir sisteminde %69’a kadar yanıt oranları sağlandı. Firma ciddi hastalıkların tedavisine yönelik ilaçların geliştirilmesi ve FDA onayıyla hastaların bu ilaçlara mümkün olduğunca çabuk erişmelerini sağlamaya yardımcı olmak amacıyla verilen “Devrim Yaratan Tedavi” ünvanlı RO5424802 için yeni ilaç başvurusunu bu çalışmalardan elde ettiği verilerle birlikte FDA’ya sunmaya hazırlanıyor.kanserUzun süren klinik çalışmaların sonucunda geliştirilen yeni bir kanser immünoterapisi ilacı olan MPDL3280A (anti-PDL1)’in, akciğer kanseri en yüksek düzeyde PD-L1 (programmed death ligand-1) eksprese eden kişilerde sağkalım olasılığını “dosetaksel kemoterapi”ye kıyasla iki katına çıkardığını gösterdi. Roche tarafından geliştirilen özel bir test ile orta, yüksek veya herhangi bir düzeyde PD-L1 ekspresyonu olan kişilerin de, sağkalımlarında artış olduğu,iyi tolere edildiği ve yan etkilerin MPDL3280A için daha önce raporlanan sonuçlarla tutarlı olduğu görüldü.Roche Sağlık Direktörü ve Global Ürün Geliştirme Başkanı Dr. Sandra Horningyapılan araştırma ile ilgili yaptığı açıklamada;“Daha önce tedavi edilmiş akciğer kanserinde MPDL3280A ile ilgili yaptığımız çalışma, kanser hastalığında eksprese edilen PD-L1 miktarı, sağkalımdaki iyileşmeyle korelasyon göstermiştir. Biyomarker olarak PD-L1’in amacı, hangi kişilerin yalnızca MPDL3280A ile genel sağkalımda iyileşme olasılığının en yüksek olduğunu ve hangi kişilerin ilaç kombinasyonu için uygun adaylar olabileceğini belirlemektir” dedi.MPDL3280A (anti-PDL1) hakkında MPDL3280A (anti-PDL1 ve RG7446 olarak da bilinir), PD-L1 olarak adlandırılan bir proteine etki etmesi için tasarlanan araştırma ürünü monoklonal bir antikordur. MPDL3280A, tümör hücrelerinde ve tümörün yayıldığı bağışıklık hücrelerinde eksprese olan PD-L1 ‘i hedeflemek üzere tasarlanmıştır ve PD-L1’in T hücreleri yüzeyindeki PD-1 ve B7.1 ile bağlanmasını önler.MPDL3280A, PD-L1’i inhibe edip, T hücrelerinin tümör hücrelerini etkili bir şekilde saptama ve bu hücrelere saldırma becerilerini onararak T hücrelerinin aktivasyonunu sağlayabilir.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/yeni-immunoterapik-ilac-akciger-kanserinde-sagkalimi-iki-katina-cikardi

İlaç yüklü nano ‘kabarcıklar’ karaciğer kanseri tedavisinde çok etkili olabilir

İlaç yüklü nano ‘kabarcıklar’ karaciğer kanseri tedavisinde çok etkili olabilir

FDA onaylı anti-kanser bileşiğin spesifik olarak karaciğer kanseri tümörlerini hedeflemesini sağlayan yeni bir konumlandırma yönteminin tedavide oldukça iyi sonuçlar verdiği açıklandı.

http://www.biyologlar.com/ilac-yuklu-nano-kabarciklar-karaciger-kanseri-tedavisinde-cok-etkili-olabilir

Periferik Yayma (formül lökosit) Tahlili ve Kullanımı

Periferik Yayma (formül lökosit) Tahlili ve Kullanımı

Periferik yayma bir hematoloji testidir. Lökosit çeşitleri, eritrosit, trombosit gibi kanın şekilli elamanlarının, alınan kanın lam denilen cam laboratuvar malzemesine yayılması sonrası boyanmasının ardından mikroskop altında gözle değerlendirilmesidir. Periferik yayma kan hastalıklarının tanısında yararlı bilgiler veren güvenilir bir laboratuvar yöntemidir. Değişik kan hastalıklarında (lösemi,lenfoma,anemi gibi) meydana gelen morfolojik bozuklukların (şekil bozukluğu) saptanmasında kullanılmaktadır. Tanı dışında, hastanın tedaviye verdiği cevabın takibinde , ve lösemi vakalarında nükslerin gösterilmesinde de sağlıklı bilgiler vermektedir. Ucuz ve klasik bir laboratuvar tanı yöntemidir.Periferik yayma tahliliyle kandaki lökositlerin (nötrofil,basofil,lenfosit,eosinofil gibi) yüzdesi ve trombosit ve eritrosit gibi kan hücrelerinin sayı ve şekli incelenir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/periferik-yayma-formul-lokosit-tahlili-ve-kullanimi

<b class=red>Lenfoma</b> Türkiye ve Dünyada artıyor

Lenfoma Türkiye ve Dünyada artıyor

Hastalığın gelişimi ve tedavi yöntemlerinin ele alındığı ve Sheraton Ankara Hotel’de düzenlenen basın toplantısına

http://www.biyologlar.com/lenfoma-turkiye-ve-dunyada-artiyor

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Prof. Dr. Y. Murat ELÇİN TÜBA / Asosye Üyesi TÜBA Kök Hücre Çalışma Grubu Yürütücüsü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ve Kök Hücre Enstitüsü Öğretim Üyesi www.elcinlab.org

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-ve-rejeneratif-tip-alaninda-dunya-ve-turkiyedeki-gelismeler

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0