Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 48 kayıt bulundu.

Sürüngen preparasyonu nasıl yapılır

SÜRÜNGENLER Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. Derileri kuru olup,keratin pullar ve plakalarla örtülüdür.Derilerinde kuşlarda olduğu gibi çok az salgı bezi bulunur.Bunlarda kurbağalarda olduğu gibi dış kulak bulunmaz.beş parmaklı iki çift ekstremiteye sahiptirler.Bununla beraber,bazı kertenkele ve yılanlarda ön ve arka ekstremiteler kaybolmuştur.Bu yüzden bu hayvanlar yerde sürünerek hareket ederler.Sürüngenler iç organları kaburgalar tarafından korunan ilk omurgalılardır.Bunların akciğerleri ve kalpleri kurbağalardan daha gelişmiş olarak bulunur.Sürüngenlerin en önemli özelliği,kurbağalardan farklı olarak iç döllenme yapmaları ve buna uygun üreme organlarının gelişmesidir.   Sürüngenlerin yumurtası,kuşların yumurtası gibi vitellus bakımından çok zengin ve derimsi kabukludur.Yumurta içerisinde gelişen embriyoda amnion,karion,allantois ve vitellus yapıları bulunur.Bu yapılar memelilerin embriyo gelişiminde de görülür. Sürüngenler de kurbağa ve balıklarda olduğu gibi değişken sıcaklı hayvanlardır. Pental Sodyum (20 kat sulandırılmış) enjekte edilerek bayıltıldıkdan sonra dissekte edilmiş, önce göğüs ve karın boşluğundaki organlar stereomikroskop altında yüzeysel olarak incelenmiştir. Daha sonra akciğer, karaciğer ve diğer iç organlarla birlikte ince ve kalın bağırsak içinde fizyolojik su bulunan mumlu petri kutularında açılarak stereomikroskopta kontrol edilmiş, . ag – anterior genials alias perisai dagu depan f – perisai frontal in – perisai internasal l – perisai loreal la – perisai supralabial atau labial atas la' – perisai infralabial atau labial bawah m – perisai mental n – perisai nasal p – perisai parietal pf – perisai prefrontal pg – posterior genials atau perisai dagu belakang pro – perisai preokular pso – perisai presubokular pto – perisai post-okular r – perisai rostral so – perisai supraokular t – perisai temporal anterior dan posterior v – perisai ventral yang pertama (terdepan) REPTİLLER İLE AMFİBİALAR ARASINDA ÇOK FAZLA PREPARASYON FARKI YOKTUR. Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/surungen-preparasyonu-nasil-yapilir

Canlıların Sınıflandırılması nedir,nasıl yapılır

CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI Dünyamızda yaşamakta olan canlılar incelenirse özelliklerinin çok farklı olduğu gözlenir.Bu farklara rağmen bu canlıları derece derece ve birbirlerine benzeyenleri bir araya toplayarak gruplandırmak mümkündür.Canlıların benzerliklerine göre gruplandırılmasına sınıflandırma (sistematik) denir.Hayvanlar ve bitkiler belirli bir düzen içerisinde sınıflandırılır. SINIFLANDIRMA SİSTEMİNİN GELİŞİMİ Canlılar; monera, protista, fungi, bitki ve hayvan olmak üzere gözle görülmeyen çok küçük organizmalardan dev ağaçlara ve binalara kadar bir dağılım gösterirler.Bu büyük hayat çeşitliliğini tanıyabilmek için, büyük grupları daha küçük gruplara ayırmak gerekir.Biyologlar dünyadaki canlıları sınıflandırmamış olsalardı, bu kadar çeşitli olan canlılara ulaşmak mümkün olmayacaktı. Sınıflandırmanın amacı, canlıları bir sistematiğe oturtmak ve tabiatı daha kolay anlaşılabilir hale getirmektir. İlk sınıflandırmayı Yunan Filozofu Aristoteles (m.ö.383-322) yapmıştır.Aristoteles bitkileri otlar, çalılar, ağaçlar; hayvanları ise yaşadıkları yere göre karada, suda ve havada yaşayanlar şeklinde gruplandırmıştır.Aristoteles’in sınıflandırması canlıların görülebilen ve morfolojik özelliklerine göre yapılmıştır. Günümüzdeki sınıflandırılmada, canlıların bütün özellikleri göz önünde bulundurulur. Örneğin yarasanın kanatlarına bakarak onu kuşlar sınıfında incelemek mümkün değildir.Yarasa bütün özellikleri ile bir memeli hayvandır. Sınıflandırma, canlıların görülen bir veya birkaç özelliğine göre yapılırsa ‘suni sınıflandırma’ (yapay sınıflandırma) adını alır. Aristo’nun yapmış olduğu sınıflandırma yapay sınıflandırmadır. Buna ampirik sınıflandırma da denir. Günümüzde sınıflandırma, canlıların akrabalık ilişkilerine göre yapılır. Sınıflandırılmada canlıların tüm özellikleri göz önünde bulundurulur.Bu çeşit sınıflandırmaya ‘tabii sınıflandırma’ (doğal sınıflandırma) denir. Doğal sınıflandırma bilimsel olan sınıflandırılmadır.Buna filogenetik sistematik da denir. Bir canlıyı türün evrim sistematiğine geçirdiği gelişmelere filogeni (soy oluş), embriyo döneminde geçirdiği değişmelere ontogeni (birey oluş) denir. SINIFLANDIRMA BİRİMLERİ Sınıflandırmanın en küçük birimi tür dür.Sınıflandırmada tür kavramını ilk kuran kişi John Ray dır. Tür ortak bir atadan gelem,yapı görev bakımından ortak özelliklere sahip olan, kendi aralarında çiftleşerek verimli döller meydana getirebilen bireylerin oluşturduğu topluluktur. Sistematikte her tür iki isimle adlandırılır.Bu iki isimden 1. si canlının cinsini 2. si tanımlayıcı özelliğini belirtir.Her türün iki isimle adlandırılması ilk kez Carolus Linnaeus tarafından kullanılmıştır. Türlerden daha büyük topluluklar da vardır.Bunlar sırasıyla cins, familya, takım, sınıf, şube ve alem dir. Birbirlerine çok benzeyen yakın türlerin gruplaşmasıyla cinsler ortaya çıkar.Örneğin kedi, aslan ve kaplan türleri ‘felis’ cins adı altında toplanır. Felis domesticus :Kedi Felis leo :Aslan Felis tigris :Kaplan Her tür kendi cinsiyle belirtilir.Bu kural bütün dünyada kullanılır. Böylece karışıklık önlenir.Cinslerin ortak karakterlerine göre gruplaşmasına familyalar meydana gelir.Benzer familyalar takımları oluşturur.Benzer takımların gruplaşmasıyla sınıflar ortaya çıkar. Sınıfların bir araya gelmesiyle şubeler, şubelerin bir arya gelmesiyle alem meydana gelir. Sınıflandırmada birimler büyükten küçüğe doğru gidildikçe, birimin kapsadığı birey sayısı artar, aralarındaki benzerlik azalır.Büyük biriden küçük birime doğru gidildikçe birey sayısı azalır, benzerlik artar. BİLİMSEL SINIFLANDIRMANIN DAYANDIGI TEMELLER Günümüzde geçerli olan sınıflandırma filogenetik sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmaya göre bütün canlıların ortak bir atası vardır.Bu sınıflandırmanın açıklanabilmesi için akrabalık derecelerinin açıklanması gerekir.Akrabalık derecelerinin belirlenmesinde bazı temel kurallar göz önüne alınır. 1) Homolog Organlar: Yapıları ve gelişimleri birbirlerine benzeyen fakat farklı görevleri olan organlara homolog organlar denir.Örneğin fok balığının ön yüzgeci, yarasanın kanadı, kedinin pençesi, atın ön bacağı, insanın eli homolog organlardır.bunları her biri yaklaşık olarak aynı sayıda kemik, kas, sinir ve kan damarlarına sahiptir.Aynı plana göre düzenlenmiş ve aynı gelişme biçimine sahiptir.homolog organlar canlıların ortak bir atadan geldiğinin kanıtlarından biri olarak ileri sürülmektedir. Bazı organlar aynı kökten gelmedikleri halde, yaptıkları görev aynıdır. Bu organlara anolog organlar denir.Kuş ve böcek kanatları analog organlardır. 2) Embriyolojik Benzerlik: Canlıların embriyo dönemlerinde geçirdikleri evreler ve farklılaşmalar birbirine çok benziyorsa bu canlılar yakın akrabadır.Omurgalı hayvanlarının embriyolarının ilk evreleri çok belirgin bir benzerlik gösterir.İlk evrede balık ve domuz embriyosunu ayırmak çok zordur. 3)Biyokimyasal Benzerlik: Çeşitli hayvanların plazma proteinleri arasındaki benzerlik derecelerinin antijen-antikor tekniği ile denenir. Her hayvan türünün kan içeriği kendine özgün bir protein bileşimine sahiptir.yakın akraba olan canlıların plazma proteinlerinin benzerliği daha fazadır. Bütün hayvanlarda hücrenin çalışması ve kalıtım faktörlerinin dölden döle geçmesi kromozomlar tarafından kontrol edilir.Bütün canlılarda kromozomların kimyasal yapısını DNA (deoksiribonükleik asit) meydana getirir.Akrabalık derecesi yakın olan canlıların DNA’larının baz dizilimlerinin benzerliği de artmaktadır. Hayvanlar, protein metabolizması sonucu oluşan azotlu artıkları üre, ürik asit ve amonyak şeklinde idrarla vicuttan uzaklaştırılabilir. Sınıflandırılmada canlıların idrarlarının bileşimi de dikkate alınır. Memeli canlılarının çoğunda sindirim için aynı veya benzer enzimler kullanılır.Bu olaylar canlıların ortak bir kökten geldiğinin kanıtlarından biri olarak gösterilmektedir. Bunlar başka yumurta tiplerinin benzerliği, organizmaların simetri şekilleri anatomik yapılarındaki benzerlikler gibi özellikler de doğal sınıflandırma yapılırken dikkate alınır. Bazı organizmalar mevcut bir sınıflandırma sistemine koymak oldukça zordur.Çünkü canlıların taşıdıkları özelliklerin bazısı bir gruba, bazısı da diğer bir gruba ait olabilir.Örneğin tek hücreli olan euglena; hareketli , kloroplast taşıyan ve kendi besinini yapabilen canlıdır. Euglena, hareketinden dolayı hayvan, kloroplast taşıdıgı ve kendi besinini kendisi yaptığından dolayı da bitki olarak kabul edilmiştir. Bakteriler: Heteretroflardır. Parazit yada saprofit beslenirler. Fotosentez ya da kemosentez yapan ototrof olanları vardır. Mavi-Yeşil algler:Fotosentez yaparlar.Kloroplastları yoktur. Fotosentez olayı stoplazma içine dağılmış klorofiller aracılığı ile olur. PROTİSTA a) Kamçılılar: Tek hücreli yapıya sahiptirler. Suda hareket ederler. Heterotrof ve otorotrof olanları vardır.Örnek:Euglena. b) Kök ayaklılar: Tek hücreli olan bu protozoalar besinlerini yalancı ayakları ile alır ve hareket eder.Örnek:Amip c) Sporlular: Sporla ürerler. parazityaşarlar. Örnek: Plazmadizmmalaria d) Silliler: Hücrenin çevresi hareket ve besin almayı saglayan sillerle çevrilidir. Örnek: Şapkalı mantar. FUNGİ Çok çekirdekli hücrelere sahip olup, sporlarla ürerler. Örnek: Şapkalı mantar. BİTKİLER Algler, çiçeksiz bitkiler ve çiçekli bitkiler olmak üzere üç grupta incelenir. Algler: İletim demetleri yoktur.İletim demetleri olmadığından su ve suda erimiş madensel tuzları tüm bitki tüzeyi ile alırlar.Doku farklılaşması yoktur. Çiçeksiz Bitkiler: Kendi arasında ikiye ayrılır. 1) Kara yosunları: İletim demetleri yoktur.Eşeyli ve eşeysiz üreme, döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Gametleri gametongium denen keselerde oluşturur.döllenme sonucu oluşan zigot bir süre ebeveyne bağlı kalır. 2) Eğrelti otları: İletim demetleri vardır.Gerçek kökleri yoktur. Eşeyli ve eşeysiz üreme döl değişimi şeklinde birbirini takip eder. Çiçekli Bitkiler:İyi gelişmiş iletim sistemleri vardır.Üreme organları çiçek şeklinde özelleşmiştir.Açık ve kapalı tohum olak üzere iki grupta incelenir. 1) Açık tohumlular: Her zaman yeşildirler.Soymuk demetlerinde kalburlu hücreler vardır, arkadaş hücreleri yoktur.Çiçekleri daima tek eşeylidir.Tohumları daima çok çeneklidir.Tohum taslakları yumurtalık dışına gelişir. 2) Kapalı tohumlular: En gelişmiş bitki sınıfıdır.Her zaman yeşil değildirler.Çiçekleri genelde erseliktir.Çiçeklerinde çanak ve taç yaprak farklılaşması vardır.Kapalı tohumların iki önemli sınıfı vardır. 1)Monokotiledonlar (bir çenekliler): Embriyolarında tek çenek yaprağı taşırlar.Otsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler.İletim demetleri dağınık ve düzensiz sıralanmıştır.Korteksi incedir.Meristem kambiyumu yoktur.Yaprakları paralel damarlıdır. Saçak kök sistemi bulunur. 2) Dikotiledonlar(iki çenekliler): Embriyolarında iki çenek yaprağı taşırlar.Otsu ve odunsu bitkilerdir.Tek yada çok yıllık olabilirler. İletim demetleri dairesel çizilmiştir. Korteksi incedir.Enine kalınlaşmasını sağlayan kambiyum (meristem) bulunur.Yaprakları ağsı damarlıdır.Ana kök ve buna bağlı yarı kökler gelişmiştir. HAYVANLAR Çok hücreli heterotrof canlılarıdır.Aktif hareket ederler. Omurgalılar ve omurgasızlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Omurgalılar(kordalılar) Omurgalılar ve ilkel kordalılar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. A) Omurgalılar:Vücutlarının sırt tarafında bir sinir kordonu bulunur.İç iskelet eklemlidir. İskelete bağlı kaslar hareketi sağlar.Hepsinde beyin ve beyini koruyan kafatası vardır.Dolaşım sistemleri kapalıdır.Holozoik olarak beslenirler.Çoğu ayrı eşeylidir.Balıklar, kuşlar, kurbağalar, sürüngenler ve memeliler olmak üzere beş sınıfa ayrılırlar. 1) Balıklar: Vicutları pullarla örtülüdür.İç iskelet kemikten ya da kıkırdaktan oluşmuştur.Solungaç solunumu yaparlar.Kalpleri iki odacıklıdır.Kalplerinde sürekli kirli kan bulunur.Vücutlarında temiz kan dolaşır.Soğuk kanlı hayvanlardır.Boşaltım organları mezonefros tipi böbreklerdir.Boşaltım maddelerinin, üreme hücrelerinin ve sindirim artıklarının toplandığı kloak denilen yapıya sahiptirler.Örnek:köpek balığı, alabalık, sazan. 2) Kuşlar: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sağa kıvrılarak dallanır.Sıcakkanlıdırlar.Boşaltım organı metanefroz tipi böbreklerdir, vücut tüylerle kaplıdır.Tüysüz olan bölgeler pullarla örtülüdür.Kloaklıdırlar. Dişleri yoktur.Örnek:martı, bülbül, tavuk, ördek, deve kuşu. 3) Kurbağalar: Lavralar solungaç solunumu, erginleri akciğer ve deri solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır.Vücutlarında karışık kan dolaşır.Soğukkanlıdırlar.Azotlu dolaşım maddesi amonyaktır.Boşaltım organı mezonefroz tipi böceklerdir.Kloak lıdır.Derilerinin mukus salgısı olan mukus, deriyi kaygan tutar.Örnek:semender, kuyruklu kurbağa, su kurbağası. 4) Sürüngenler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri üç odacıklıdır (timsah hariç).Soğukkanlıdırlar.Erginlerinin boşaltım organları metanefroz tipi böbreklerdir.kloak lıdırlar.Dişilerde yumurta kanalının bir bölümü yumurta akı, diğer bölümü yumurta kabuğu yapacak şekilde özelleşmiştir.Vücut keratinle kaplı olduğundan kurudur. Örnek:yılan, timsah, kaplumbağa, kertenkele. 5) Memeliler: Akciğer solunumu yaparlar.Kalpleri dört odacıklıdır.Kalbin sol karıncığından çıkan aort sola kıvrılarak dallanır. Sıcakkanlı hayvanlardır.Kloak yoktur.Ürogenital sistem sindirim sisteminden ayrı olarakdışarıya açılır.Boşaltım organı metanesaz tipi böbreklerdir.Sinir sistemleri çok gelişmiştir.Örnek:fare, yarasa, kirpi, insan,balina.  B) İlkel kordalılar: İskeletleri kıkırdaktır.Yutak bölgesinde solungaç yarıkları, sırt tarafında da sırt ipliği bulunur.Bu grubun tek örneğiAmfiyoksüs tür. OMURGASIZLAR Süngerler, sölentereler, solucanlar, yumuşakçalar, eklembacaklılar ve derisi dikenliler olmak üzere gruplandırılmışlardır. a) Süngerler: Yapısını oluşturan hücreler arasında iş bölümü vardır.Hücresel farklılaşma görülmesine karşın hücrelerde doku oluşturmak için iş bölümü yoktur. b) Sölenterler: Bu şube üyeleri oyu bir kese gibi düzenlenmiş tek açıklı sindirim boşluklarına sahiptirler.Örnek:deniz anası, hidra, mercanlar. c) Yassı solucanlar: Sinir ve üreme sistemlerine sahiptirler.Örnek: tenya, planoria. d) Yuvarlak solucanlar: Bitki ve hayvanlarda parazit yaşarlar.Örnek: bağırsak solucanı. e) Böcekler: Vücutlarının tamamı epidermisin salgıladığı kitin ile kaplıdır.Trache solunumu yaparlar. CANLILARDA BESLENME İLİŞKİLERİ Besleme sistemine göre canlılar üreticiler(ototroflar) ve tüketiciler(heterotroflar) olmak üzere iki grupta incelenir.Üretici canlılar(ototroflar) kendi besinlerini yapar.Tüketiciler(heterotroflar) besinlerini kendileri yapamaz.Doğrudan veya dolaylı olarak ototrof canlılardan sağlar. OTOTROF BESLENME Kendi besinini kendisi sentezleyebilen organizmalara ototrof (üretici) canlı denir.Enerji sayesinde inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilirler.Bitkiler, algler ve bazı bakteriler ototrof canlılardır.Kullanılan enerji kaynağına göre, ototrof organizmalar fotosentez yapanlar ve kemosentez yapanlar olmak üzere iki bölümde incelenir.fotosentez yapan canlıların klorofili vardır.bunlar klorofilleri sayesinde güneş ışınlarını soğurarak organik besinlerde kimyasal bağ enerjisine çevirirler. Kemosentez yapan organizmalar genellikle bakterilerdir.Bunlar gerekli enerjiyi amonyak, hidrojen, sülfür gibi belirli inorganik maddeleri oksitleyerek sağlar. Nitrit bakterileri amonyağı nitrite, nitrat bakterileri nitriti, nitrata dönüştürür.bu sırada açığa çıkan enerji bakteriler tarafından ATP sentezinde kullanılır.Bu şekilde gerçekleşen ATP sentezine kemosentetik fosforilasyon denir.Bu ATP inorganik maddelerden organik maddelerin sentezi sırasında kullanılır. Nitrit ve nitrat bakterileri azot döngüsünde rol oynar.Amonyağı, yeşil bitkilerin kolayca alıp kullanabileceği nitrat bileşiklerine dönüştürür.Amonyağın nitrata dönüştürülmesine nitrifikasyon denir. HETEROTROF BESLENME İnorganik maddelerden organik besin yapamayan, organik besinleri hazır olarak alan canlıların beslenme biçimine heterotrof beslenme denir.Böyle beslenen canlılara dış beslek veya tüketiciler adı verilir. Heterotrof canlıların beslenme ve yaşama şekilleri holozoik, simbiyoz, saprofit olmak üzere üç grupta incelenir. a) Holozoik Beslenme:Bu şekilde beslene canlılar besinlerini katı parçalar halinde alarak sindirirler.bunların sindirim sistemleri, avlarını yakalayabilmek için duyu organları, sinir sistemleri ve kas yapıları gelişmiştir.Otçul hayvanlar, etçil hayvanlar ve hem otçul hem etçil hayvanlar bu grupta incelenir. b) Birlikte Yaşama:İki veya daha fazla türün bir arada kurdukları yaşam şekline simbiyosim denir.Bu canlılardan biri konak diğeri konuk adını alır.Birlikte yaşama yararlı ve zararlı birliktelikten oluşur.Yararlı birliklerin beslenme biçimi kommensalizm ve mutualizm dir.Zararlı birlikteliklerin ise parazitizmdir. 1) Mutualizm:Bir arada yaşayan canlıların karşılıklı olarak yarar sağlaması şeklindeki beslenme biçimidir.Bu beslenme biçimine en tipik örnek likenlerdir.Liken, mantar ve yeşil algler in birlikte oluşturdugu bir yaşama birliğidir. 2) Kommensalizm:Bir canlı üzerinde yaşadığı canlıya zarar vermeden bu canlıdan yararlanıyorsa bu yaşama şekline kommensalizm denir.Örnek olarak yengeçlerin solungaçlarına tutunarak yaşayan bazı yassı kurtlar. 3) Parazitizm:Bir arada yaşayan iki canlıdan birinin digerini sömürerek ona zarar vermesi şeklinde olan beslenme ilişkisidir.Bazı bakterilerin sindirim enzimleri yoktur.Önemli monomerleri diğer canlı organizmalardan sağlarlar.Böyle bakterilere parazit bakteriler denir. Hastalık yapan parazit bakterilere de patojen bakteriler denir. Bir canlı diğer bir canlının deri ve solungaçlarına yapışarak yaşıyorsa bu canlılara ektoparazit (dış parazit) denir.Koku ve diğer duyu organları iyi gelişmiştir.Bit, pire, tahtakurusu, uyuz böceği, sivrisinek bir ekoparazittir. Bir canlı diğer bir canlının iç kısmında yaşıyorsa endoparazit denir. Bu parazitler hücre içerisinde yaşıyorsa bunlara hücre parazitleri denir.Örneğin sıtmaya neden olan parazit plazmadium al yuvar hücresinde yaşar.Endoparazitler çok sayıda gamet oluştururlar. Bundan dolayı üreme sistemleri çok gelişmiştir Bitki üzerinde yaşayan ve konak organizmanın odun borularından su ve madensel tuzlar alarak fotosentez yapabilen parazitlere yarı parazit denir.Üzerinde yaşadığı konak bitkinin soymuk borularından hazır organik maddeler alarak yaşayan parazit bitkilere tam parazit denir. c) Saprofit (çürükçül) beslenme:Biramayası, küf mantarı ve bakterilerin çoğu besinlerini katı olarak alamazlar.Bunlar gerekli olan organik besin maddelerini kokuşmaya yüz tutmuş bitki ve hayvan ölüleri üzerinden canlı artık ve salgılarından sağlarlar.Saprofitler öncelikle dışarı salgıladıkları enzimle besinlerini sindirir.Daha sonra küçük molekülleri emerler.Bu şekilde heterotrof beslenmeye saprofit beslenme denir.Saprofit bakterilerinin bir kısmı çürümede, bir kısmı ise mayalanmada rol oynar. HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME Sinek kapan ve ibrik otu gibi böcek yiyen bitkiler fotosentezle organik madde yapar.Ayrıca yakaladıkları böcekleri salgıladıkları enzimlerle hücre dışında sindirirler.Daha sonra bu besinleri emerler. DOGADA MADDE DEVRİ Organik artıklar ve cesetler ayrıştırılarak inorganik maddelere dönüştürülür.Bu yollarla serbest kalan inorganik maddeler yeniden fotosentez ve kemosentez de kullanılır hale getirilir.Fotosentez ve kemosentez olaylarıyla inorganik maddeler yeniden organik bileşiklere dönüştürülür. Bu dönüşümlere doğada madde döngüsü denir. Karbon devri: Bir dönümlük şeker kamışı her yıl atmosfer tabakasından 20 ton kadar karbondioksit kullanır.Bitki ve hayvan enerji elde etmek için organik maddeleri yıkar.Karbondioksit ve su ya kadar parçalanır.Hücre solunumu denen bu olay sonucunda oluşan karbondioksit tekrar atmosfer tabakasına verilir. Azot devri: Bitkiler aminoasit ve protein sentezi yapabilmek için gerekli olan azotu, nitrat tuzları olarak topraktan alırlar.Bitkiler tarafından alınan nitratlar bitki hücreleri tarafından aminoasit ve protein sentezinde kullanılır. Ölmüş bitki ve hayvanla, canlıların artıkları ve salgılarındaki proteinli maddeler saprofitler tarafından amonyağa dönüştürülür.Bu olaya pütrüfikasyon (kokuşma) denir. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite; nitritte nitrat bakterileri tarafından nitrata dönüştürülür.Bu olaya nitrifikasyon denir. Bitki tarafından kullanılmayan nitratlar azot bozan bakteriler ile parçalanır.Bu parçalanmadan açığa çıkan azot tekrar havaya karışır.Bu olaya denitrifikasyon denir. Havanın azotu toprağa iki şekilde geçer: 1)Yıldırım çakması sonucu azot oksijenle birleşir.Daha sonra su ile etkileşince nitrik asit meydana gelir.Yağmurla toprağa inen nitrik asit toprakta bulunan sodyum ve potasyum bileşikleri ile etkileşerek nitrat tuzlarını oluşturur. 2)Toprakta, havanın serbest azotunu bağlayabilen ve kullanabilen azot bakterileri vardır.baklagillerin köklerindeki urlarda yaşayan ribozom da havanın serbest azotunu bağlayabilir ve azotlu madde yapar.Bu bakterilerin ölüleri topraktaki azotlu organik artıkları oluşturur.

http://www.biyologlar.com/canlilarin-siniflandirilmasi-nedirnasil-yapilir

Kayıp Dünya Borneo

Yarısı Endonezya ya diğer yarısı Malezya'ya ait Borneo Adası'nda, son 10 yılda 365 yeni canlı türü keşfedildi. Bu türler arasında Yeni bir kedi balığı Boyu 10 cm ulaşan dev hamamböceği 259 adet böcek türü, 50 adet yeni bitki türü 30 ayrı balık türü, 7 adet kurbağa, 6 adet kertenkele, 5 adet yengeç, Dünyanın en küçük ikinci omurgalısı olan 8 milimetre boyunda bir erişkin balık türü 2 ayrı yılan türü, (Kapuas Bataklık Yılanı) 2 yeni ağaç kurbağası Yeni bir etobur türü, Dünyanın en uzun böceği (56.6 cm) yeralıyor. Stuart Chapman, 220 bin kilometre karelik muazzam Borneo adasının tam ortasında yer alan sık ormanlarla kaplı bölgede, dünyanın en nadide hayvan türlerinin barınabileceğinden bahsediyor. 1970’li yıllardan beridir kerestecilik alanında çok büyük ilerleme kaydeden yerli halk dünyada kullanılan tropik yapraklı ağaç odunları ile geçimini sağlamaktadır. Çok hızlı bir şekilde kesilen ormanların 39 yılında yarısı yok edilmiştir. Ulaşımı güçlükle sağlanan iç bölgelerde bulunan dağlık alanlardaki orman kaybı diğer bölgelere nazaran daha azdır. Bölgenin önemli ağaç türlerinden olan yağ palmiyesi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olup, bunun yanında yukarıda bahsettiğimiz nadide türler parçalanan ve yok olan ormanların içinde yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Gunung Palung Ulusal Parkının uydu görüntüleri incelendiğinde ağaç kesiminin ne kadar hızlı olduğunu açıkça gözler önüne serilmektedir. Son 20 yılda kesilen orman alanın yaklaşık olarak 8000 kilometrekareye ulaştığı, 2010 yılında alçak bölge ormanlarının tamamen yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı bildirilen haberler arasında yer alıyor. Kaçak ağaç kesimi nedeniyle Endonezya her yıl en az 2.8 milyon hektar orman kaybediyor. Yedi ayrı ekolojik bölgeye sahip olan Borneo biyolojik çeşitlilik açısından, 220 bin kilometrekarelik alanı ile tam bir canlıar topluluğunu iç içe barındırmaya devam ediyor. Bu güne kadar keşfedilen tür çeşitliliğine bakılacak olursa yer yüzünde eşi benzeri bulunmayan, vahşi doğa harikası, çok büyük bir ada olduğunu anlamak çok güç olmasa gerek... Ne varki ülkemizin birçok bölgesinde olduğu gibi ada da yaşayan halklar topluluğu da içinde bulundukları vahşi hazinenin farkında değil, Her geçen gün hızla tükenen bitki örtüsü, ormanlar ve canlılar yöre halkını çokda ilgilendirmiyor, belki ekonomik yokluklar, belki bilinçsizce yapılan avlanmalar ve ağaç kesimleri son 39 yılda nelerin kaybedildiğini açıkça göstermekte... Dünyada var olan kara parçaları içinde orangutan, fil, gergedan ve adını sayamadığım yüzlerce canlı türünün bir arada yaşadığı iki ayrı bölgeden biri olan 220 bin kilometrekarelik yağmur ormanının korunması için çalışmalar yürütülüyor. WWF'ye göre bu, sadece Borneo'yu değil, tüm Asya ve Dünya'yı ilgilendiren bir trajedi... Kaynaklar: www.coloradocarnivorousplantsociety.com maps.grida.no www.naturetrek.co.uk atlas dergisi Hazırlayan Uzm. Biyolog Yavuz AYDIN Bu haber Ediz HUN beye e- mail olarak gönderdik sağolsun kendisi bizi kırmayıp kendi görüşlerini yazıp gönderdi makaleyi aynan yayınlıyorum.

http://www.biyologlar.com/kayip-dunya-borneo

Kurbağa Diseksiyonu

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır . Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur.Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2).  Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3).  Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4).Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu-2

Dünyanın En Zehirli Hayvanları

Dünyanın En Zehirli Hayvanları

    Dünyanın En Zehirli 7 Hayvanı holoderma Suspectum kertenkelesi, Sydney Örümceği, Death Stalker Akrebi, Scorpion, İnland Taipan Yılanı, Box Jelly Fish Deniz Anası, Blue Ringed Octopus Ahtapotu, Batrachotoxin, Dort Poison Kurbağası

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-zehirli-hayvanlari

Sultan Sazlığı Kayseri

Dağı'nın güneybatısındaki Develi Ovasının en alçak kesimlerinde yer almaktadır. Develi-Yahyalı -Yeşilhisar üçgeni içerisindedir. Kayseri'ye 70 km uzaklıkta bulunan Sultan Sazlığı, Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. Develi Ovası'nın alçak kesimlerinde Yay, Camız, Söbe ve çöl gölleri yer almaktadır Geniş anlamda bu göllerin tümüne, dar anlamda ise Develi'yi Niğde - Kayseri karayoluna bağlayan yolun güneyinde kalan, Yay Gölü dışındaki bölümüne Sultan Sazlığı adi verilir. Sultan Sazlığı'nı oluşturan göl ve bataklıklar, kurak mevsimlerde daralır, yağışIı mevsimlerde genişIer. Bu göller Ercjyes ve Orta Toroslar'dan inen sularla beslenir. 17.200 hektar alanı kapsayan Sultan Sazlığı, dünya çapında önem taşıyan bir ekosistem oluşturur. Sazlığın merkezlerine doğru görülmeyecek kadar yavaş yüzen saz adacıkları bulunmaktadır. 21 Nisan 1988'de doğayı koruma alanı olarak ayrılan bölgede tatlı ve tuzlu su ekosistemi bir arada bulunmaktadır. Barındırdığı 301 kuş türü ile Manyas Gölü'nden sonra Türkiye'nin ikinci önemli kuş cenneti olan Sultan Sazlığı'nda, buradaki kuşIarın göç yollarını ve yapma ortamlarını araştırmak amacıyla gözlem ve üretme istasyonu bulunmaktadır. Gerek bitki örtüsü gerekse üzerinde yaşayan canlılarla kuş göç yolları üzerinde yer alan Sultan Sazlığı, her geçen gün yapılan araştırmalar ve çalışmalarla turizme kazandırılmaya çalışıImaktadır. Konum Sultan Sazlığı, merkezi Anadolu Platosu'nun doğu kenarında,. Kayseri il sınırları içerisinde bulunmaktadır. Kayseri'nin güneyinde 70 km uzaklıktadır. Koordinatları: 38º 05" / 38º 40" kuzey 35º 00" / 35º 35" doğudur. Dörd bir yanı yüksek dağlarla çevriIi kapalı bir havzadır. Tamamen düz olan arazının meyili %2'dir, Kuzeyinde bölgenin en yüksek volkanik dağı Erciyes (3917 m.) bulunur. Doğuda Develidağı, Akpınar, Çiçekliyurt (2074 m, 2057 m) güneyde Toros Dağları, Aladağ (3373 m.) Elmalı (2235 m.) ve batıda Kartalkaya (1958 m.), Incildağı (1795 m.) bulunmaktadır. Alan Dağılım ve Özellikleri Alan cinsi Alan miktarı Göl alanı 3650 hektar Sazlık alanı 5200 hektar Otlık alanı 8350 hektar Toplam 17200 Sultan Sazlığı, 17.200 hektarlık bir alını kapsamaktadır. Alan dağılımı: Sultan Sazlığı genel olarak Yaygölü (tuzlu) ve Sazlıkları (tatlı) şeklinde 1ki ekosisteme ayılır. Sazlıklar içerisinde Eğrigöl, Sarpgöl ve Camızgölü adında irili ufaklı göl ve sazlıklarla kaplı adacıklar bulunmaktadır. Tarihçe Sultan Sazlığı ilk defa İsmet Özer tarafından yapılan bir araştırmada ortaya çıkarılmıştır. Sonra, Nihat Turan ve Ornitoloj Tansu Gürpınar tarafından yapılan çalışmalarda dünya çapında önemi olan bir sulak alan olduğu ortaya çıkmıştır. Sultan Sazlığı, 1971 yılında Kara Avcılığı kanunu'na dayanılarak, Tarım Orman ve Köy İşIeri Bakanlığınca Su Kuşları Koruma ve Üretme Sahası, 1988 yılında Tabiatı Koruma Alanı ve 1993 yılında da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca Birinci Derece Doğal Sit Alanı olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Sulak ve koruma alanı olarak önemi anlaşılan Sultan Sazlığı 15 Mart 1994 tarihli ve 5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Uluslararası Ramsar Sözleşmesi'nin (özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak uluslararası öneme sahip sulak alanların korunması sözleşmesi) İkinci ve Üçüncü maddeleri uyarınca A SINIFI Sulak Alanlar Listesine alınmıştır. Jeoloji / İklim Develi Ovası en eski jeolojik formasyon olan devon'dur. Yahyalı'nın güneyinde orta devon'a ait (410.370 milyon yıl) mercan faunası bulunmuştur. Develi güneyinde bulunan Kırşehir masifi prekambryumda meydana gelmiş esas dağlardır. Develi havzasının kuzeybatı ve doğusunda neojen'e ait tüfler bulunur. Acıgöl yakınlarındaki Erciyes'e ait Nemrut Dağı yakın zamanlara kadar aktif olan bir volkandır. Göl sahası oluşumu miyosen devrinde başlamış pleistosen ve helosen devirlerinde erozyon malzemeleriyle dolmaya tabakalar teşekkül etmeye başlamıştır. Bu tabakalar kireçtaşı, bazalt, andesit ve tüften oluşmuştur. Develi havzasında Anadolu Platosu'nun tipik kara iklim yardır. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk, gece gündüz yaz kış ısı farkı yüksektir. En sıcak aylar Temmuz - Auğustos aylardır (34.2ºC - 35.5ºC en düşük sıcaklık ise, -18.3ºC olarak ölçülmüştür). Son 30 yıl ölçümlerine göre yıllık ortalama yağış metrekareye 363 mm'dir. Kuş populasyonu daha ziyade ilkbahar ve sonbahar ayları üzerıne toplanmıştır. Şubat, Temmuz ve Auğustos en düşük seviyededir. Kışı burada geçiren kuşlar da bulunur. Yıllardan beri, gölün kıyısında kurulmuş olan Ovaçiftliği köyü sakinlerinin önemli geçim kaynaklarından biri olan saz ve kamış, kontrol altında ve düzenli bir şekilde gölden toplanmakta; hasırcılık, sepetçilik ve mobilyacılıkta değerlendirilmektedir. Ovaçiftliği köyünde de bir müze, araştırmacılar ve fotoğrafçılar için gözlem kuleleri, ayrıca idare binaları bulunmaktadır. Flora Civarda bulunan Aladağlar ve Erciyes flora bakımından, Yakın ve Ortadoğu'da en iyi araştırılmış yerlerdendir. Buna rağmen bulunan türler, mevcudun bir parçası olup araştırmalar devam etmelidir. Algler: Bacillariophyceae, Charophyceae, Chlorophyceae, Chrysophyceae, Dinophyceae, Eulenophyceae ile Rodophyceae olmak üzere 50 türden fazladır. Bitki türleri: Kasparek, Demirkuş ve Sümbül tarafından toplanmış ve Hacettepe Üniversitesi kolleksiyonunda mevcuttur. Family Gil Alismataceae suotugiller Aristolochiaceae Ascetepiadeaceae ipektohumugiller Boraginaceae hodangiller Caryophyllaceae karanfilgiller Chenopodiaceae ıspanakgiller Compositae bileşikgiller Convolvulaceae sarmaşıkgiller Cruciferae turpgiller Cuscutaceae küskütgiller Droseraceae etyiyengiller Euphorbiaceae sütleğengiller Gentianaceae kızılkantarongiller Labiatae ballıbabagiller Lauraceae defnegiller Leguminosae baklagiller Lenthivulariaceae bubapıgiller Lythraceae kınagiller Malvaceae ebegümecigiller Moraceae dutgiller Nymphaceae nilüfergiller Onagraceae küpeçiçeğigiller Papaveraceae gelincikgiller Plumbaginaceae dişotugiller Polygonaceae karabuğdaygiller Primulaceae çuhaçiçeğigiller Ranunculeae düğünçiçeğigiller Resedaceae sevgiçiçeğigiller Rosaceae gülgiller Rubiaceae kökboyagiller Scrophulariaceae aslanağzıgiller Solanaceae patlıcangiller Tamaricaceae ılgıngiller Umbelliferae maydanozgiller Valerianaceae kediotugiller Zygophyllaceae yabanikimyonugiller F. Spitzenberger tarafından toplanmış ve Viyana Tabiat Tarihi Müzesi'nde bulunmakta olan türlerdir. Memeliler porcupine kirpi miller's watershrew bataklık sivri faresi etruscan shrew etrüsk sivri faresi shrew sivri fareler bat yarasalar wolf kurt fox tilki veasel gelincik marbled polecat alaca sansar wild boar yaban domuzu brown hare tavşan lesser mole kör fare woodmouse orman sıçanı rats sıçan grey hamster cüce dağ sıçanı golden hamster dağ sıçanı desert rat koşarfare water vole su faresi common vole adi tarla faresi Sultan Sazlığın kuşları: (Çeşitli kuş isimleri ve diğer dillerin çevirileri için tabiat sözlüğüne bakabilirsiniz...) Kuşlar little grebe yumurta piçi great crested grebe tepeli dalgıç red necked grebe kırmızı boyunlu black necked grebe karagerdanlı cormorant karabatak pygmy cormorant cüce karabatak white pelican pelikan dalmatian pelican tepeli pelikan bittern balaban little bittern cüce balaban night heron gece balıkçıl squacco heron alaca balıkçıl cattle egret öküz balıkçıl little egret küçük beyaz balıkçıl great white heron beyaz balıkçıl gray heron gri balıkçıl purple heron erguvani balıkçıl black stork kara leylek white stork leylek glossy ibis çeltikçi spoonbill kaşıkçı great flamingo flamingo mute swan kuğu pink-footed goose gillik white-footed goose sakarca greylag goose boz kaz ruddy shelduck angıt shelduck suna wiegon fiyü gadwall boz ördek teal kırık mallard yeşilbaş pintail kılkuyruk garganey çıkrıkçı shoveler kaşıkgaga marbled duck yağ ördeği red crested pochard macar ördeği pochard pas baş tufted duck tepeli patka smew sütlabi honey buzzard arı şahini black kite kara çaylak egyptian vulture akbaba griffon vulture kızıl akbaba short toed eagle yılan kartalı marsh harrier saz delicesi hen harrier ekin delicesi pallid harrier step delicesi montagu's harrier çayır delicesi goshawk büyük atmaca sparrowhawk küçük atmaca buzzard şahin long-legged buzzard kızıl şahin lesser spotted eagle küçük bağırgan steppe eagle kartal yırtıcı kartal imperial eagle şah kartal golden eagle altın kartal booted eagle küçük kartal osprey balık kartal lesser kestrel küçük kerkenez kestrel kerkenez red-footed falcon kırmızıayaklı kerkenez merlin güvercin doğanı hobby delice doğan lanner falcon bıyıklı doğan seker falcon ulu doğan rock partridge kınalı keklik partridge çil quail bıldırcın water rail su tavuğu spotted crake benekli su tavuğu little crake cüce su tavuğu corncrake bıldırcın kılavuzu moorhen saz tavuğu purple gallinule saz horozu coot sakarmeki crane turna little bustard mezgerdek great bustard toy oystercatcher deniz saksağanı black-winged stilt uzunbacak avocet kılıçgaga stone curlew kocagöz collared pratincole bataklık kırlangıcı black winged pratincole siyah kanatlı bataklık kırlangıcı little ringed plover küçük halkalı ringed plover yağmurcun kentish plover yarım halkalı yağmurcun great sandplover büyük yağmurcun dotterel damgalı yağmurcun golden plover altın yağmurcun silver plover gümüşi yağmurcun spur winged plover mahmuzlu kışkuşu sociable plover step yağmurcun lapwing kiz kuşu sanderling çakıl kuşu little stint küçük çakılkuşu temminck's stint temmink kumkuşu curlew sandpiper kırmızı kumkuşu dunlin dağ kumkuşu ruff döğüşken kuş snipe su çuıluğu black-tailed godwit çamur kuşu whimbrel yağmur kervan çulluğu curlew kervan çulluğu spotted redshank pasrengi kızılbacak redshank kızılbacak greenshank bataklık düdükcünü green sandpiper yeşilbacak wood sandpiper orman düdükcün common sandpiper nehirkenarı koşucusu red-necked phalarope kırmızıboyunlu kumkuşu mediterranean gull akdeniz martısı little gull küçük martı black-headed gull karabaş martı slender-billed gull ince gagalı martı common gull küçük kara martı lesser black-backed gull büyük gümüşi martı herring gull kara martı gull-billed tern taneli deniz kırlangıcı sandwich tern deniz kırlangıcı common tern akalınlı deniz kırlangıcı little tern ak kanatlı deniz kırlangıcı whiskered tern beyaz bıyıklı deniz kırlangıcı black-bellied sandgrouse bağırtlak rock dove kayagüvercini collared dove kumru turtle dove üveyik great spotted cuckoo tepeli guguk cuckoo guguk scops owl cüce baykuş eagle owl puhu little owl kukumav tawny owl alaca baykuş long eared owl kulaklı orman baykuşu short eared owl bataklı baykuşu nightjar çobanaldatan swift karasağan alpine swift akkarınlısağan kingfisher yalı çapkını bee eater arı kuşu roller mavi kuzgun hoopoe çavuşkuşu wryneck döner boyun Syrian woodpecker suriye ağaçkakanı calandra lark oklağı toygarı bimacullated lark dağtoygarı field lark miyop toygar lesser short-toed lark küçük kısaparmaklı toygar woodlark orman toygarı crested lark tepeli toygar skylark tarla kuş shore lark kulaklı toygar sand martin kum kırlangıcı Swallow kırlangıç house martin ev kırlangıcı barn swallow kır kırlangıcı tawny pipit kır incir kuşu tree pipit ağaç incir kuşu meadow pipit çayır incir kuşu red-throated pipit kızıl gerdanlı incir kuşu water pipit su incir kuş rock pipit blue-headed wagtail kara enseli kuvruksallayan yellow wagtail sarı kuyruksallayan citrine wagtail white wagtail ak kuvruksallayan pied wagtail Wren çit kuşu hedgesparrow/dunnock çit serçesi rufous bush chat yelpaze kuyruklu bülbül robin nar bülbülü thrush nightingale çalı bülbülü nightingale bülbül Bluethroat buğdaycıl bülbül white throated robin iran bülbülü black redstart ev kızılkuyruğu redstart bahçe kızılkuyruğu whinchat çayır tarlakuşu stonechat taş kuşu wheatear kuyrukkakan black eared wheatear karakulaklı taşöpen Isabelline wheatear karabaşlı kuyrukkıran Finsch's wheatear rock thrush taş kızıl blackbird karatavuk fieldfare ardıçkuşu mistle thrush ökse ardıcı cettis warbler setti bülbülü river warbler ırmak ötleğeni grasshopper-warbler çekirge ötleğeni moustached warbler bıyıklı ırmakardıcı sedge warbler çif ardıcı marsh warbler bataklık ardıcı reed warbler küçük sazardıcı great reed warbler büyük sazardıcı olive tree warbler zeytin ardıcı olivaceous warbler beyaz ardıcı lesser whitethroat çif ötleğeni çalı ötleğeni garden warbler bahçe ötleğeni blackcap karabaş ötleğeni bonelli's warbler dağ söğüt ötleğeni wood warbler orman söğüt ötleğeni chiffchaff tiz sesli bülbülü willow warbler söğüt ötleğeni goldcrest çalıkuşu spotted flycatcher benekli sinekkapan collared flycatcher kolyeli sinekkapan European pied flycatcher kara sinekkapan bearded tit babbler bıyıklı baştankara long-tailed tit uzunkuyruklu baştankara blue tit mavi baştankara great tit büyük baştankara rock nuthatch kaya sıvacıkuşu penduline tit çulha kuşu golden oriole sarı asma red backed shrike kırmızı sırtlı örümcek kuşu lesser grey shrike kara alınlı boğan great grey shrike yırtıcı boğan masked shrike maskeli boğan woodchat shrike dokuz boğan magpie saksağan jackdaw küçük karga rook tohum kargası hooded crow leş kargası starling sığırcık rose coloured starling pembe sığırcık rock sparrow kaya serçesi house sparrow serçe Spanish sparrow söğüt serçesi tree sparrow dağ serçesi chaffinch ispinoz brambling dağ ispinozu serin küçük iskete greenfinch büyük iskete goldfinch saka siskin karabaşlı iskete linnet keten kuşu twite sarıgagalı ketenkuşu crimson winged finch pembe kanatlı ispinoz common rosefinch karmen renkli şakrakkuşu yellowhammer sarı kirazkuşu cinereous bunting gri kirazkuşu black headed bunting ortolan kirazkuşu bataklık kirazkuşu karabaşlı kirazkuşu corn bunting ekin kirazkuşu wood pigeon tahtalı güvercin barn owl peçeli baykuş great spotted woodpecker büyük alaca ağaçkakan alaca kuyrukkakan şarkıcı ardıç karabaş küçük ötleğen Anadolu mahsus baştankara cüce sinekkapan Other animals groups Diğer hayvan grupları Reptiles Sürüngenler swamp turtle bataklık kaplumbağa agemes (agama ruderatilis) hardun starred lizard little lizard cücecit kertenkelesi Cappadocian lizard (ophisops elegans) anadolu kertenkelesi caspian arrowsnake (coluber caspius) water snake (natrix tesellata) su yılanı Tailes Amphibians Kurbağagiller green toad yeşil karakurbağası tree toad ağaç kurbağası lake toad göl kurbağası Fish Balıklar Carps Sazangiller Cobies Taş yiyenler Sailton pupfish Dişli sazangiller Hymenoptera Zarkanatlılar Libellae Kızböcekleri Mollusks Yumuşakçalar Barınak / Gıda Kesif sazlarla kaplı, besin bakımından oldukça zengin, tatlı sulu küçük göller su kaşlarının yemlenmesi ve barınmaları için ideal bir alandır. Tatlı su göllerinde kurbağa ve semender lavraları ve küçük balıklar (Phoxinellus sp., Aphanius sp.) bol miktarda mevcuttur. Buralarda sazlar boylu ve sıktır. Pelikanlar, karabataklar, su tavukları, ördekler, kazlar, balıkçıllar, kaşıkçı kuşlar yuva yapacak yer ve malzemeyi kolayca bulurlar. Tuzlu su yaşama ortamı olan Yay Gölü ise, flamingoların, martıların, kılıçgagaların ve bazı çullukların kuluçka alanıdır. Yaşama ortamının geçiş bölgesinde alanlarda yağmurcunlar, turnalar ve pelikanlar kuluçka yapar. Endemik türlerini buradan: www.zilemiz.com/ssazligi.htm Sazlığın Fotoğraflarını buradan: wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=26897 Ekstra kaynak: 193.140.216.63/199511LEVENT%20TURAN.pdf Kaynak: Sultan Sazlığı müzesinin broşürü

http://www.biyologlar.com/sultan-sazligi-kayseri

Yurdumuzda dağılış gösteren bazı omurgalı hayvan cinsleri

Tatlısu balıkları (Osteichtyes): Acipencer (Mersin balığı) Anguilla (Yılan balığı) Aphanius (Sazancık) Cyprinus (Sazan) Gambusia (Sivrisinek balığı) Alburnus (İnci balığı) Barbus (Bıyıklı balık) Capoeta (Siraz) Chalcarburnus (Gümüş balığı) Leuciscus (Tatlısu kefalı) Mugil (Fırat kefalı) Perca (Talısu levreği) Salmo (Alabalık) Silurus (Yayın balığı) Amfibiler (Amphibia): Salamandra (Semender) Triturus (Benekli semender) Bufo (Kara kurbağası) Rana (Su kurbağası) Hyla (Ağaç kurbağası) Bonbina (Kırmızılı kurbağa) Sürüngenler (Reptilia): Testudo (Tosbağa) Muaremys (Su kaplumbağası) Rafetus (Dicle-Fırat kaplumbağası) Agama (Keler) Chamaleo (Bukalemun) Lacerta (Kertenkele) Varanus (Dev kertenkele) Blanus (Kör kertenkele) Typhlops (Kör yılan) Eryx (Mahmuzlu yılan) Coluber (Siyah yılan) Eirenis (Yakalı yılan) Vipera (Engerek) Kuşlar (Aves) : Gavia (Dalgıç) Podiceps (Batağan) Phalacrocorax (Karabatak) Pelecanus (Pelikan) Ardea (Balıkçıl) Ciconia (Leylek) Geronticus (Kelaynak) Anser (Kaz) Anas (Ördek) Accipiter (Atmaca) Buteo (Şahin) Falco (Kerkenez) Perdix (Keklik) Grus (Turna) Larus (Martı) Sterna (Kırlangıç) Columba (Güvercin) Tyto (Baykuş) Alcedo (Yalı çapkını) Hirundo (Kırlangıç) Denrdocopus (Aağaçkakan) Parus (Baştankara) Passer (Serçe) Sturnus (Sığırcık) Emberiza (Kirazkuşu) Fringilla (İspinoz) Lanius (Çekirge kuşu) Sylvia (Ötleğen) Memeliler (Mammalia): Erinaceus (Kirpi) Sorex (Cüce fare) Talpa (Köstebek) Myotis (Yarasa) Homo (İnsan) Sciurus (Sincap) Microtus (Orman faresi) Meriones (Çöl sıçanı) Spalax (Kör fare) Glis (yediuyur) Rattus (Ev sıçanı) Mus (Ev faresi) Hystrix (Oklu kirpi) Delphinus (Balina) Canis (Kurt) Mustela (Gelincik) Meles (Porsuk) Ursus (Ayı) Felis (Yaban kedisi) Equus (Eşek) Camelus (Deve) Cervus (Geyik) Capra (Keçi) Ovis (Koyun) Gazella (Ceylan) Bos (Sığır) Lepus (Tavşan) Castor (Kunduz) Vulpes (Tilki) Bubalus (Manda)

http://www.biyologlar.com/yurdumuzda-dagilis-gosteren-bazi-omurgali-hayvan-cinsleri

Bir balığın ve kurbağanın cinsiyetini hangi özelliklerine bakarak nasıl anlayabiliriz?

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi

http://www.biyologlar.com/bir-baligin-ve-kurbaganin-cinsiyetini-hangi-ozelliklerine-bakarak-nasil-anlayabiliriz

KURBAĞALAR

KURBAĞALAR

Yaşadığı yerler: Suda, karada ve ağaçlarda. Avustralya ve çevre adaları hariç, bütün dünyaya yayılmışlardır. Özellikleri: Vücutları çıplak ve tıknazdır. Kuyrukları yoktur. Uzun araka bacakları zıplamaya elverişlidir. Erginleri akciğer, larvaları solungaç solunumu yapar. Ömrü: 10-40 yıl. Çeşitleri: 2000 kadar türü bilinmektedir. Su kurbağası, kara kurbağası, göl kurbağası, ağaç kurbağası, petekli kurbağa, Amerikan öküz kurbağası meşhur türleridir. Vücudu zıplamaya elverişli kuyruksuz amfibyumlara verilen genel ad. Amfibyum, suda ve karada yaşayan demektir. Üçgen biçimli kafaları, patlak gözleri vardır. Çoğunun üst çeneleri dişlidir. Ön bacakları dört, arka bacakları beş parmaklıdır. Çoğunlukla suda yaşayan türleri vardır. Boyları genellikle 7-15 cm arasında değişir. Burun delikleri çok öndedir ve bunları zar gibi bir kapakla istediği zaman kapatabilir. Ucu yapışkan dilleri uzun ve geriye doğru kıvrıktır. İleriye hızla fırlatarak böcek avlarlar. Deri solunumları güçlüdür. Başlarının yanında balon gibi şişen ses keseleri vardır. Kurbağalar böcek, solucan ve sümüklü böcekleri severek yer. Kurbağalar işitmede en duyarlı canlılardandır. İşitme duyuları görme duyularından çok daha hassastır. Dış kulakları bulunmaz. Ancak hareket eden avlarını fark ederler. İnce ve çıplak derilerinde müküs ve zehir bezleri vardır. Müküs yapışkan bir sıvıdır. Vücudu su kaybına karşı korur. Derilerindeki zehir tahriş edicidir. Yılan ve kuşlar zehirlerinden etkilenmez. Tehlike anında suya dalar. Kara kurbağaları gündüzleri gizlenir, gece avlanmaya çıkar. Erişkin kurbağaların hepsi akciğerleriyle solur ve suda yumurtlar. Nadir bazı türler yumurtalarını vücutları üzerinde taşır. Yumurtadan çıkan siyah renkli ve kuyruklu larvalarına “tetari” veya “iribaş” denir. Solungaç solunumu yapar, sudaki küçük bitki ve böceklerle beslenirler. Kendilerinden küçük tetarileri de yerler. Gelişme devrelerinde önce arka ayaklar, sonra ön ayaklar belirir. Kan dolaşımları balıklara çok benzer. Akciğerler gelişince solungaçlar kaybolur. Daha sonra kuyruk da körelir. Sudan karaya sıçrayarak barınacak yer ararlar. Üç yılda erginleşirler. Renkleri yaşadıkları çevrelere uygundur. Renk değiştirenleri de vardır. Ağaç kurbağaları yeşil renkli olduğundan düşmanları tarafından fark edilmezler. Ön ve arka ayakları arasında perde olanları ağaçtan yere planör uçuşu yaparak inerler. Yarı geçirgen derileri, yaprakların terleyerek çıkardığı suyu emer. Üreme dönemlerinde suya dönerler. Afrika ve Güney Amerika’da yaşayan pipalar (petekli kurbağalar) suda beslenir. Dilleri ve göz kapakları yoktur. Erkek tarafından döllenen yumurtalar dişinin sırtındaki peteklere yerleştirilir. Kurbağa yavrusu tamamen gelişmiş olarak annesinin sırtındaki odacığı terk eder.

http://www.biyologlar.com/kurbagalar

EVRİMİN MEYDANA GELMESİNDE ROLÜ OLAN FAKTÖRLER

1- Ortam Koşulları Canlılar, yer ve onu çevreleyen atmosferin “biyosfer” olarak tanımlanan dar bir kalınlığında yaşarlar. Toprakta tüm canlılık, ağaç köklerinin ulaşabildiği derinliğe kadar uzanır. Biyosfer içinde yaşam, belli başlı deniz, tatlı su, ve kara ortamlarında yer almaktadır. Hava, kaldırma kuvvetinin zayıflığı nedeniyle sürekli kullanılan bir yaşam ortamı olmamıştır. Bu ortamlar içinde, canlılığın gelişmesi için en uygun olanın, deniz ortamı olduğu düşünülmektedir. Denizler, yeterli kaldırma kuvveti ile canlılara sağladığı kolaylık yanında; ozmotik basınç farkından doğan olumsuzluğun tatlı suya göre daha az olduğu; sıcaklık, ışık ve elementlerin dağılımı gibi fiziksel ve kimyasal koşulların, kara ortamına göre tekdüze (homojen) olduğu bir ortamdır. Kara ortamı, fiziksel ve kimyasal koşullar bakımından yıllık, mevsimlik, günlük ve saatlik değişiklikler gösteren bir ortamdır. Kara ortamında, zamansal ve coğrafik boyutlarda karşılaşılan farklı koşullar (heterojenite) nedeniyle ortaya çıkan ekosistem (= Yerin bir bölgesinde canlı ve cansız varlıkların birlikte oluşturdukları ekolojik birlik) çeşitliliği, tatlı su ve deniz ortamlarına göre çok daha fazladır. Kara ortamına uymuş (adaptasyon) canlıların tür sayısının su ortamına uymuş canlılardan fazla olmasının başlıca nedeni, karasal ekosistemlerin çeşitliliğinin fazla oluşudur. Yaşam ortamlarında, basınç, sıcaklık, ışık, nem, O2, CO2, tuzluluk derecesi, H konsantrasyonu, besinsel elementler, organik ve toksik maddeler bilinen belli başlı çevresel değişkenlerdir. Tür (=Morfolojik olarak yeterli ölçüde biribirlerine benzeyen ve kendilerine benzer yavrular meydana getiren canlılar) düzeyinde ve hatta bireysel olarak her canlı için, bu değişkenlerin bulunabileceği en düşük (minimum); en yüksek (maksimum) ve en uygun (optimum) değerleri vardır. Canlılar için bulundukları ortam koşullarında meydana gelen değişiklikler yaşamsal öneme sahiptir. Örneğin, tam başkalaşım (holometaboli) geçirerek erginleşen ve sonunda bir kelebek olan Şpek Böceği (Bombyx mori) nin gelişimi, bütünüyle çevresel koşulların kontrolu altındadır. Yumurtalar, Dut Ağacının yapraklanmasına sebep olan çevresel koşullara (özellikle sıcaklığa) bağlı olarak açılarak kurtcuk (larva)lar meydana gelirler. Kurtcuklar beslenme konusunda Dut yapraklarına öylesine bağımlıdırlar ki, bulamadıkları durumda başka bitkilerin yaprakları üzerinde beslenemediklerinden ölürler (monofag canlı). Çünkü, Dut yaprağının kimyasal kompozisyonu, Şpek Böceği kurtcuklarının bu yaprakları ısırması, hatta yutması için özel bileşikler içermektedir. Canlılar, bir ekosistem içinde rastgele bulunmak yerine, Şpek Böceği-Dut Ağacı örneğinde olduğu gibi, bir ilişkiye dayalı olarak bir arada bulunurlar. Ekosistem içinde, aralarında kurdukları karşılıklı ilişkilere dayalı olarak bir arada bulunan populasyon (=Belli bir bölgede yaşayan aynı türden canlılar) ların meydana getirdiği topluluk (community), adeta bir canlı gibi değişen çevresel koşullara uymaya çalışır. Bunu yaparken, bazı populasyonlarını kaybedebileceği gibi çevresel koşulların yeni kompozisyonuna uyum sağlayan yeni populasyonları da üretebilir. Hatta, bir türe ait eski ve yeni populasyonlar arasındaki fark tür düzeyinde olabilir. Bu ortam şartlarının neden olduğu bir türleşme ya da evrimleşmedir. 2- Eşeyli Üreme Eşeysiz üreme canlılar arasında görülen ilkel bir üreme şeklidir. Eşeysiz üremenin bilinen 3 şekli, spor oluşturma (bazı bakteriler ve mantarlarda), tomurcuklanma ( örneğin Chlorohydra viridissima da) ve ikiye bölünme ( örneğin Amip gibi) dir. Bu şekilde üreyen canlılar, genotipik olarak kendilerini kopyalarlar ve populasyonu meydana getiren fertler, kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Tomurcuklanma ve spor oluşturma şekillerinde canlının bir bölümü veya oluşturduğu sporlar sonraki dölü meydana getirdiği halde; ikiye bölünerek üreme şeklinde canlının tamamı bölünmeye uğradığı için, bu çoğalma şeklinin eşeysiz üremenin en ilkel şekli olduğu düşünülmektedir. Ancak, konumuz açısından önemli olan, eşeysiz çoğalmanın bütün örneklerinde meydana gelen fertlerin genotipik olarak aynı özelliklere sahip olmasıdır. Buna karşın, eşeyli üreme genotipik olarak farklı kompozisyona sahip olan fertler arasında (erkek ve dişi) gen alış-verişini sağlayan bir çoğalma şeklidir. Bu çerçevede, erkek ve dişi fertler tarafından meydana getirilen ve her biri farklı dizilişte ve haploid sayıda (bir organizmayı oluşturan somatik hücrelerin sahip oldukları kromozom sayısı “2n” nın yarısı olan “n” sayıda) kromozoma sahip olan eşey hücreleri (sırasıyla sperm ve yumurta) birleşerek yavru hücre (zigot = iki gametin birleşmesinden meydana gelen, “2n” kromozoma sahip diploid hücre) yi meydana getirirler. Burada evrim açısından önemli olan, farklı genetik kompozisyona sahip olan fertlerin meydana getirdikleri ve bu kompozisyonun yarısına sahip olan eşey hücrelerinin birleşmesinden yeni ve orijinal bir genotipin meydana gelmesidir. Örnekle açıklamak gerekirse, diploid kromozom sayısı 6 olan bir canlının kromozomlarından 3 ü babadan, 3 ü anneden gelmektedir. Dolayısıyla bu canlı 23 = 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet meydana getirebilmektedir. Zigotun meydana gelebilmesi için gerekli olan karşı cins de 8 farklı kromozom kombinasyonunda gamet oluşturabilmektedir. Böylece, erkek ve dişi gametlerin birleşmesi durumunda, meydana gelebilecek farklı kromozom kombinasyonuna sahip fertlerin sayısı 8 X 8 = 64 dür. Bu canlının insan (2n = 46) olduğu düşünülürse, erkek ve dişilerde farklı kromozom kompozisyonundaki gametlerin sayısı 223 olduğundan bu gametlerin birleşmesiyle meydana gelebilecek farklı kromozom kompozisyonunda fert sayısı 223 X 223 = 246  70 tirilyondur. Bu örnek, aynı zamanda tek yumurta ikizleri dışında, kardeşlerin neden biribirlerine benzemediklerini açıklar. Eşeyli çoğalmada canlılar gen alış-verişini, sperm ve yumurta hücrelerinin oluşumu sırasında geçirdikleri mayoz bölünmesi (redüksiyon bölünmesi) nin "diploten / profaz" evresinde karşılıklı gelen ana ve babaya ait kromozomlar arasındaki parça değişimi (crossing-over) ile sağlarlar. Böylece, erkek ve dişi eşeylerin gonad hücreleri arka arkaya geçirdikleri bir mayoz ve bir mitoz bölünmesi sonunda 4 spermatozoon ve l yumurta hücresi meydana getirirler Her canlı, üyesi olduğu tür için özel olan sayıda kromozoma sahiptir. Örneğin insanda bu sayı 46 dır. Mayoz bölünmesi, eşey hücrelerinin kromozom sayılarını yarıya indirerek, bunların birleşmesinden meydana gelen döllenmiş yumurta (zigot) da kromozom sayısının tür için karakteristik olan sayıda kalmasını sağlayan bir bölünmedir. Bu özelliği ile mayoz bölünme, örneğin insanda kromozom sayısının ardışık her dölde 46, 92, 184,... şeklinde artmasını önlemektedir. Mayoz bölünmenin, birbirinden kesin sınırlarla ayrılamayan dört evresinden ilki olan Profaz evresinde sırasıyla, kromozomlar iplik şeklinde görünür hale gelirler (Leptoten); anne ve babadan gelen homolog kromozomlar fermuar kapanması gibi, bir ucdan başlayarak boydan boya karşılıklı gelirler (Zigoten); "sinapsis" olarak tanımlanan bu işlem sonunda "bivalent" adı verilen kromozom çiftleri oluşur. Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşırken kromatidlerine ayrılırlar (Pakiten). Bivalenti oluşturan kromozomlar kısalıp kalınlaşma sırasında biribirleri üzerine öylesine burulup bükülürler ki, homolog kromozomların kromatidleri arasında kesişmeler meydana gelir (Diploten). Kesişme noktaları (chiasma) nda meydana gelen kopmalara bağlı olarak, homolog kromozomların kardeş olmayan kromatidleri arasında genlerin karşılıklı olarak değiştirilmesiyle anne ve babadan gelen kalıtım materyali karışmış olur (crossing-over). Böylece, anne ve babanın sahip oldukları karakter çeşitliliği içinden farklı gen kompozisyona sahip yeni gametler; ya da çevresel koşullara karşı alternatif zigot oluşturacak farklı gametler meydana gelmiş olur (Diakinez). Çekirdek zarının yok olmaya başlamasıyla mayoz profazı sona ermiş olur. Metafazda, sentromerler hücrenin iki ayrı kutbunda yerlerini alırlar. Sentromerler arasında iğ iplikleri oluşur. Bivalentler iğ iplikleri üzerinde, sentromerleri ekvatoryal düzleme eşit uzaklıkta olacak şekilde dizildikten sonra, kromozomlar fermuar şeklinde biribirlerinden ayrılmaya başlarken kesişme noktaları uçlara kayar (terminalizasyon). Anafazda, homolog kromozom çiftleri biribirlerinden tamamen ayrılarak karşılıklı kutuplarda toplanırlar. Telofazda, Şğ iplikleri yok olurken bivalentlerin yarımları etrafında çekirdek zarları oluşmaya başlar. Mayoz bölünmede yukarıdaki şekilde tanımlanan evrelerin süreleri farklıdır. Bundan sonra, anne ve babanın kromozom sayısının yarısına (insanda n=23) sahip olan 2 erkek ve 1 dişi eşey hücresi, yukarıda da belirtildiği gibi, geçirdikleri mitoza benzeyen ikinci bir bölünmeyle 4 spermatozoon ve 1 yumurta hücresi meydana getirirler. Bu şekilde oluşan her gamet ve onların birleşmesinden meydana gelen her fert, ortam koşullarına uyma açısından ait olduğu türün yeni bir şansıdır. Buna karşın eşeysiz üremeyle çoğalan bir populasyon değişen ortam koşullarına uyma konusunda, farklı genotipe sahip bireyleri bulunmadığından yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nitekim, tür sayıları karşılaştırılırsa, eşeyli çoğalan türlerin sayısı, daha yakın bir geçmişe sahip olmalarına rağmen eşeysiz çoğalan türlerin sayısından daha fazladır. Örneğin, herhangi bir kelebek populasyonu laboratuvar koşullarında yetiştirilmek istenirse, bireyler laboratuvarda yetiştirme kafesleri içinde kendi aralarında döllenmek zorunda kalacaklarından, bir süre sonra populasyon içinde heterozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin farklı yönde etkiye sahip olması) fertlerin sayısı azalacak ve populasyon küçülecektir. Bunu önlemek için, başka laboratuvarlardan getirilen fertlerin populasyona karıştırılması gerekecektir. Nitekim, heterozigot fertlerden oluşan populasyonların bulundukları ortamdaki büyüme yeteneklerinin homozigot (homolog kromozomlarda belli bir karakter üzerinde etkili olan karşılıklı genlerin aynı yönde etkiye sahip olması) fertlerden oluşan populasyonlardan fazla olduğu bilinmektedir. Şnsan populasyonlarında da yaşanan buna benzer olaylar vardır. Ekonomik veya kültürel gerekçelerle kendi içinde kız alıp-veren bir populasyonda görülen küçülme veya zayıflığın nedeni, populasyon içinde homozigotluğun artmasına karşın, heterozigotluğun azalmasıdır. 3- Bireysel Değişiklikler (Varyasyon) Türler arasındaki farklar dışında, aynı tür içinde veya aynı ana ve babadan meydana gelmiş fertler arasında çeşitli karakterler (morfolojik, fizyolojik ve karşı eylem) bakımından görülen farklara bireysel değişiklik (varyasyon) denir. Aynı türden bireylerin, saç, deri ve göz renginde olduğu kadar boy uzunluğu ve şişmanlık, hatta zorluklara karşı dayanma gücü gibi karakterleri arasındaki farklar; tek yumurta ikizleri arasında en az olmak üzere, karşılaştırılan örnekler arasındaki akrabalık derecesinin azalmasıyla ters orantılı olarak artar. Yapılan çalışmalar, bu karakterlerde meydana gelen değişikliklere, canlıyı oluşturan tüm karakterleri kontrol eden ve dölden döle aktarılmasını sağlayan kalıtsal nitelikli iç faktörler(genotip) ile canlının içinde yaşadığı ve fiziksel, kimyasal, biyolojik özellikleri bulunan dış faktörler (çevresel) in neden olduğunu göstermiştir. Ana çizgileriyle nasıl işlediği aşağıda anlatılan, bu iç ve dış faktörlerin birlikte etkisi altında meydana gelen canlıya fenotip denir. A- Genotipik değişiklikler (Mutasyonlar) Bir populasyonun herhangi bir dölünde görülen değişikliğin sonraki döllerde de görülmesine kalıtsal (genotipik) değişiklik, bu değişikliği meydana getiren kromozomlardaki yapısal ve sayısal değişikliklere de Mutasyon denir. Mutasyonlar organizmanın eşey hücrelerinde veya somatik hücrelerinde meydana gelebilir. Eşeyli çoğalan canlılarda, eşey hücrelerinde meydana gelen mutasyonların kalıtsal niteliği olmasına karşın, somatik hücrelerde meydana gelen mutasyonların ilgili hücre, doku veya organizmada meydana getirdiği değişiklikler (kanserleşme gibi) dışında kalıtsal bir etkisi bulunmamaktadır. Örneğin, siyah gözlü bir Sirke Sineği (Drosophila sp.) populasyonunda nadiren 1-2 tane kırmızı gözlü sinek ortaya çıkabilir. Bunların kendi aralarında çaprazlanmasıyla, populasyon içinde kırmızı gözlü fertlerin sayısı artar. Hatta, nesiller sonra populasyon tamamen kırmızı gözlü bireylerden oluşabilir. Böylece, bu populasyonun tamamı kalıtsal bir değişikliğe uğramıştır. Bir kural olmamakla birlikte kalıtsal değişiklikler derecelenme göstermezler. Örneğin, siyah ve kırmızı gözlü sinekler arasında kahverengi gözlü fertlere rastlanmaz. Ancak, ortaya çıkması çok sayıdaki genin işleyişine bağlı olan karakterlerde derecelenme görülebilmektedir. Genlerin mutasyona uğrama dereceleri farklıdır. Örneğin, Drosophila sp. de göz renginde değişikliğe neden olan mutasyon kolay meydana gelmesine ve sık görülmesine karşın, metabolik işlemleri kontrol eden genlerde mutasyon ender olarak meydana gelmektedir. Canlılar arasında mutasyona uğrama sıklığı bakımından da fark bulunmaktadır. Bu oran, bakterilerde 1.10-7; Meyve Sineğinde 1.10-5 hücre ve insanda 1.10-4 hücre düzeyindedir. Mutasyonlar, crossing-over dışında, kromozomlarda oluşan sayısal ve yapısal değişiklikler ile genlerin moleküler yapısında meydana gelen değişiklikleri kapsar. Bunlardan, kromozomların gen sırasında meydana gelen yapısal değişiklikler ve genlerdeki moleküler değişikliklerin mutasyon etkisinin, kromozom sayısında meydana gelen değişikliklere oranla yüksek olduğu, gen fizyolojisi alanında yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. a) Defisiyens ve Delesyon: Kromozomdan parça eksilmesi durumunda yapılan adlandırmadır. Kromozomun ucundan parça eksilmesi “Defisiyens”, uçlar arasında bir bölgeden parça eksilmesi “Delesyon” olarak adlandırılmaktadır. Şekil 2a da kromozomda meydana gelen iki kırılma sonunda kırıklar arasındaki parçanın kaybına neden olan mutasyon (delesyon) görülmektedir. b) Duplikasyon: Homolog kromozomlar arasında parça değişmesi sonunda, kromozomlardan birinde bir bölümün tekrarlanmasıdır. Şekil 2a da homolog Kromozomlardan birinde oluşan iki kırıkdan sonra ortaya çıkan asentrik parçanın, homolog kromozomların diğerinde oluşan bir kırığa yerleşmesi sonunda mutasyona uğramış, eksik ve tekrarlı parçalara sahip yeni homolog kromozom çifti görülmektedir. c) Şnversiyon: Kromozomdan kopan bir parçanın 1800 dönerek eski yerine ters olarak yerleşmesidir. yapışan parçanın sentromerli olması durumunda “perisentrik inversiyon”; sentromersiz olması durumunda “parasentrik inversiyon” olarak tanımlanır. d) Translokasyon: Homolog olmayan kromozomlar arasında, kromozom parçalarının tek yönlü (basit) veya çift yönlü (resiprokal) olarak yer değiştirmesidir. Herhangi bir canlıda, bir karakterin genotipik özelliklerini belirleyen nükleotid grubu “gen” olarak isimlendirilmektedir. Bu tanıma göre, bir canlıya ait herhangi bir karakter çok sayıda nükleotid‟in kontrolu altında meydana gelmektedir. Dolayısıyla, bir geni meydana getiren nükleotid‟lerden birine ait baz‟da (adenin, guanin, timin veya sitozin) meydana gelen herhangi bir kimyasal değişiklik gen mutasyonu olarak adlandırılmaktadır (Şekil 2b). Bu şekildeki bir değişikliğe, radyomimetik madde veya mutagen olarak isimlendirilen; X ,  ve ultraviyole ışınları gibi değişik dalga boyunda radyasyonlar veya hardal gazı ve kolşisin gibi kimyasallar sebep olmaktadır. Gen mutasyonuyla, genellikle baskın (dominant) genler çekinik (resesif) gen haline gelirler ve canlı için çoğu kez zararlı olurlar. Zararlı gene sahip olan fert, var olan koşullar içinde çoğalamadan ölür ve söz konusu gen, populasyonun gen havuzunu terkeder. Bir başka durumda, mutant gen var olan çevresel koşullara karşı etkisiz (nötr) kalmasına rağmen, zamanla değişen ortam koşullarında fenotipe bir avantaj sağlayabilir ve doğal seçimle bu genin populasyonun gen havuzu içindeki sıklığı artar. B- Fenotipik değişiklikler (Modifikasyonlar) Herhangi bir karakter için kalıtsal olarak biribirinin aynı olan canlılarda ortam etkisine bağlı olarak meydana gelen değişiklikler fenotipe özgü olduklarından “fenotipik değişiklik” veya “modifikasyon” olarak adlandırılır. Kalıtsal bir temele dayanmadığı için evrim üzerine bir etkisi bulunmamasına rağmen bir değişiklik (varyasyon) olması nedeniyle, genotipik değişikliklerden farkının belirtilmesi için üzerinde durulacaktır. Bilindiği gibi, tek yumurta ikizleri kalıtsal özellikleri bakımından biribirlerinin aynıdır. Şkizler bebeklik döneminde anneleri tarafından bile zor ayırd edilmelerine rağmen, ilerleyen yaşlarıyla birlikte elde ettikleri fırsatlar ve bulundukları ortamların farklılığına bağlı olarak, morfolojik ve psikolojik özellikleri bakımından ayırd edilmeye başlarlar. Şleri yaşlarda ekonomik, sosyal, kültürel ve morfolojik özellikleri bakımından biribirinden farklı iki ayrı fenotip meydana gelir. Bir arı kovanında hepsi dişi olmakla birlikte kraliçe ve işçiler arasındaki fark da çevresel koşullara bağlı olarak meydana gelmektedir. Döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar, döllenmiş yumurtalardan kraliçe veya işçi arılar meydana gelmektedir. Döllenmiş yumurtalardan çıkacak bireylerin kraliçe ya da işçi olmaları yumurtaların bırakıldıkları petek gözünün niteliklerine bağlıdır. Sıradan gözlere bırakılan yumurtalardan işçi arılar meydana gelirken; Niteliği diğerlerinden farklı olan ve işçi arılar tarafından farklı bir ihtimam gösterilen petek gözüne bırakılan yumurtadan kraliçe meydana gelir. Bu örnekte, bireyler arasında kalıtsal farklılık bulunmamasına rağmen, beslenme şekline (çevresel koşullar) bağlı olarak arılar arasında bir kast farkı meydana gelmiştir. Fenotipik değişiklikler derecelenme de gösterebilirler. Örneğin, kendi çiçek tozu ile döllenen bir Fasulye bitkisinde, aynı bakla içindeki dane (tohum) ler büyüklüklerini belirleyen genotipleri bakımından aynıdır. Ancak, her dane gelişmesi için gerekli olan hacim, su, besin ve ışık miktarı gibi çevresel faktörlere farklı derecelerde sahip olduklarından büyüklükleri farklı olmaktadır. Burada önemli olan, bir bakla içindeki danelerin en büyüğü ve en küçüğü arasında daha küçük, daha büyük gibi ara dereceler göstermeleridir. Bir canlıda, erken gelişim evrelerinde çevresel bir etkiye bağlı olarak meydana gelen ve kalıtsal değişikliklere benzeyen fakat, dölden döle geçmeyen değişikliklere “fenokopi” denir. Örneğin, uterusda, embriyonik gelişimin radyasyona daha duyarlı olduğu evrelerde iyonizan radyasyona maruz kalan memeli embriyolarında sonradan görülen anormallikler; bireyin yaşaması ve verimliliği (fertilitesine) üzerinde etkili değil ise, bu anormalliklerin yavrulara taşınmadığı görülür. Yani, etki kalıtsal (genotipik) değil fenotipiktir. Tarım, hayvancılık ve insan sağlığı amacıyla zararlı böceklere karşı yürütülen mücadele yöntemlerinden biri de “radyasyonla kısırlaştırılmış fertlerin salıverilmesi” yöntemidir. Bir Pamuk zararlısı olan Spodoptera littoralis kelebeğinin kısırlık dozunun araştırılmasında; 40 Gy  radyasyonuna (60Co) maruz bırakılan yumurta, larva ve pupalar erginleştikten sonra bireyler arasında nadiren de olsa görülen kanat büküklüğü anormalliğinin kelebeklerin daha sonraki döllerine taşınmadığı, yani radyasyona bağlı olarak meydana gelen değişikliğin fenokopi kapsamında olduğu görülmüştür. 4- Doğal ayıklanma Genotipik olarak biribirinin aynı olan tek yumurta ikizleri dışında, eşeyli çoğalan tüm canlılar biribirlerinden farklıdır. Aralarında, besin, yaşama alanı, barınak ve eş bulma gibi gereksinimler için bir rekabet vardır. Rekabete, parazit ve yırtıcıların baskısına karşı avantaj sağlayan genotipik özelliklere sahip organizmaların hayatta kalmalarına ve kendilerinden sonraki nesilleri meydana getirmek üzere çoğalmalarına karşın; benzer özelliklere sahip olmayanların ölmesine veya üreyememesine sebep olarak, populasyonun gen kompozizyonunun zaman içinde, gereksinimlere uygun olarak değişmesine neden olan biyolojik işlem “doğal ayıklanma” olarak tanımlanabilir. Doğa, koşullarına uygun olan değişiklikleri koruma, elverişsiz olan değişiklikleri uzaklaştırma eğilimindedir. Doğal ayıklanma, Darwin‟in teorisinde yer verdiği, evrime yol açan başlıca mekanizmadır. Doğal ayıklanma sonunda hayatta kalanların üreme (özellikle eşeyli üreme) üzerindeki baskısıyla, populasyona avantaj sağlayan değişiklikler (mutasyonlar); gelecek döllere geçer ve populasyonun gen havuzunda zaman içinde birikerek sonunda populasyonun değişmesine yol açarlar. Bu evrimsel bir değişmedir. Doğal ayıklanma olayını anlatabilmek için, bu konuda klasikleşmiş bir örneği kullanmak yararlı olacaktır. Endüstrileşmeye bağlı olarak gece kelebeklerinde meydana gelen renk değişikliğini izlediği bir çalışmasında Kettlewell, 1848 yılında önemli derecede endüstrileşmiş bir şehir olan Manchester de normal olarak açık renkli, benekli kelebeklerden oluşan Biston betularia populasyonu içinde 1 adet siyah renkli mutant kelebek buldu. Aynı populasyon üzerinde 1895 yılında yaptığı gözlemde ise kelebeklerin %99 unun siyah renkli olduğunu gördü. Aradan geçen zaman içinde, mutant form populasyon içinde normal formun yerini almıştı. Normalde açık renkli olan kelebeklerin, sanayiden kaynaklanan kurumla kararmış olan ağaç kabukları üzerinde avcı kuşlar tarafından kolayca farkedilerek avlanmalarına karşın, koyu renkli kelebekler ortama uyduklarından sağ kalabilmişlerdir. Kettlewell, mutant genin tekrar sayısındaki artışa doğal seçimin sebep olduğunu göstermek için, 1957 yılında, etiketlediği koyu ve açık renkli B. betularia bireylerini Manchester de kuşların bol bulunduğu bir alana ve Dorset'deki bir ormana salıverdi. Bir süre sonra, yakalanan etiketli bireylerden siyah renklilerin Manchester de; normal renklilerin Dorset de yaşayabildiklerini belirledi. Buna göre, kuvvetli bir olasılıkla B. betularia nın siyah mutantları 1848 yılından önce de meydana geliyordu, fakat hava kirliliği olmadığından, açık renkli likenlerle örtülü ağaçlar üzerinde koyu renkli mutantlar avcı kuşlar tarafından kolayca farkedildiklerinden, populasyon içindeki koyu renk geni avcı kuşların baskısı altında bulunuyordu. Ancak, sanayi devriminden sonra likenlerin yok olmasıyla, koyu renkli ağaç kabuğu üzerinde görünür hale gelen açık renkli kelebekler avcı kuşlar tarafından avlandıklarından bu kez populasyon içindeki açık renk geni avcıların baskısı altında kalmıştır Doğal ayıklanma, bir dölden sonrakine geçen genlerin tekrar sayısında meydana getirdiği değişiklikle, belli genlerin farklı derecede dölden döle geçmesine yardım ederek türleşmeyi sağlar. Böylece, süregelen çevresel koşullar içinde en etkili gen birliklerinin oluşmasına yardım eder ve fenotipde çevresel uyumla ilgili değişiklikleri meydana getirir. Populasyon içinde, aile dışı (genotipik olarak uzak) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (outbreeding) bağlı olarak heterozigotluk; aile içi (genotipik olarak yakın) bireyler arasında meydana gelen birleşmelere (inbreeding) bağlı olarak homozigotluk gelişir. Bilindiği gibi, homozigotluk fenotipde çekinik genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve populasyon içinde genotipik çeşitliliği azaltan; heterozigotluk ise bunun tersine, fenotipde çekinik ve dominant genlerin karşılıklı gelme şansını artıran ve çevresel koşullara karşı daha dayanıklı bir populasyon meydana getirmek üzere genotipik çeşitliliği artıran bir olgudur. Çevresel koşullar, doğal seçim mekanizmasıyla populasyonu isteği doğrultusunda değişmeye zorlar. Populasyonun gen havuzu içinde çevresel koşullar için elverişli genotipler doğal seçimle belirlenir ve gen havuzunda tutulur. Bu işlem sürecinde, çevresel koşullara rağmen populasyonda Resim 1. Biston betularia nın açık ve koyu renkli fertleri solda likenle kaplı bir ağaç gövdesi, sağda yalın ağaç kabuğu üzerinde. zayıflığa neden olan genler populasyonun gen havuzundan uzaklaşır. Yani, doğal seçim sonunda genotipik çeşitliliğin bir bölümü kaybedilir. Bu arada, çevresel koşullara karşı populasyonu avantajlı veya dezavantajlı kılmayan genler (nötr genler), genellikle gen havuzundaki varlıklarını sürdürürler. Çevresel koşullar değişmediği sürece populasyon için bir sorun yoktur. Ancak, bir değişme söz konusu olduğunda, populasyonun hayatta kalabilmesi sahip olduğu alternatif genlerin fazlalığına bağlıdır. O zamana kadar çekinik veya nötr durumda kalmış olan genlerin sayısı, populasyonun yeni koşullara uyma konusunda sahip olduğu yaşamsal alternatiflerdir. Doğada kendiliğinden meydana gelen ve çevre koşullarına daha iyi uyum sağlayan fertlerin seçiminden başka, yarış atları ve daha verimli bitkiler elde etmek gibi ekonomik amaçlara yönelik olarak insan eliyle yürütülen “yapay seçim” çalışmaları da bulunmaktadır. Bilimsel deneylerde kullanılmak üzere istenen niteliklere sahip yavruların kendi aralarında ve ana-babalarıyla çiftleştirilmesiyle, istenen özellikleri verecek genler bakımından homozigot fertler elde edilir. Yapay seçimin en ileri ürünü “arı döl” (inbred ırk) dür. Kendileşme sonunda oluşan homozigotluk, genellikle bulunduğu canlının yaşama yeteneğini azaltmaktadır. Bu şekilde elde edilen populasyonun fertleri dayanıksızdırlar ve özenli bakıma muhtaçtırlar. Doğal seçime benzer sonuçlar veren, fakat oluşumu farklı olan bir başka olay "genetik sürüklenme" (genetik drift) dir. Genellikle küçük ve ayrı kalmış populasyonlar için önemli olan bu olay, gen tekrar sayılarının doğal seçim yerine tesadüfe bağlı olarak değişmesidir. Doğal seçim bakımından bireye avantaj sağlamayan ve kan gruplarını veren genlerin populasyon içindeki tekrar sayıları üzerinde, genetik sürüklenmenin belirleyici olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, koyu renkli kurbağalardan oluşan bir populasyon içinde ortaya çıkan açık renkli iki kurbağa, karayolunu geçerken kaza sonucu ezilip ölseler ve bu kurbağalar evvelce ürememiş olsalar, populasyonun, bu kurbağaların sahip oldukları açık renk genini kaybetmesi tamamen tesadüfe bağlı olarak meydana gelmiştir ve doğal seçimle bir ilgisi yoktur. Ancak, bir populasyonda oluşan herhangi bir değişiklik, doğal seçim ve genetik sürüklenmenin ortak etkisi altında meydana gelmektedir. 5- Uyum (Adaptasyon) Yerin biyosfer kalınlığı içinde, canlıların morfolojik ve fizyolojik bakımdan uyabilecekleri çok çeşitli ortamlar bulunmaktadır. Bir populasyon, bir organizma veya genel olarak bir canlı organizasyonun içinde bulunduğu koşullara uygun olarak değişmesi “uyum” olarak tanımlanır. Uyum, bir ölçüde ferdi yeteneğe bağlı olarak ve bir ölçüde de genetik bakımdan heterojen olan populasyonlarda, B. betularia örneğinde olduğu gibi, doğal seleksiyona bağlı olarak meydana gelmektedir. Bir populasyonun fertleri, bulundukları ortamın koşullarında meydana gelen değişiklik sonunda, özel koşullara sahip olan farklı ekosistem ya da biyomlara göç edebilirler. Göç eden populasyonlar, sahip oldukları gen havuzu içindeki çeşitliliğe bağlı olarak, meydana getirdikleri çeşitli gen kompozisyonlarına sahip bireyler arasından yeni koşullara uygun genotiplerle bulundukları ortama uyarlar. Bu şekilde farklı ortam koşulları için meydana gelen genotipik uyumlar, canlılarda büyük bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Başlangıçda aynı türe ait olan fertlerin dağılarak farklı ortamlarda, farklı ekolojik koşullara uymuş “ekotip” ler meydana getirmesine neden olan evrimsel değişme “adaptif radyasyon” olarak tanımlanır. Doğadaki bitki ve hayvan türleri, genellikle kendileşme yerine eşeysel yolla çoğalırlar. Ayrı eşeyli bir türün farklı populasyonlarına ait fertleri arasında gerçekleşen çiftleşmeler populasyonların gen havuzu içindeki gen çeşitliliğini artırmaktadır. Bir populasyonun gen havuzunda sahip olduğu gen çeşitliliği ne kadar fazla ise, değişen ortam koşullarına dayanabilen fertler üretme ve dolayısıyla populasyonun varlığını sürdürebilme şansı o kadar fazladır. Canlılar arasında genotipik uyumun çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Örneğin, Şsveç‟in kuzeyindeki dağlık bölgelerden getirilen Solidago virgaurea bitkisinin, güneydeki deneme bahçelerine ekildikten sonra da, buradaki türdeşlerine göre boylarının kısa kalması ve erken çiçek açması bir genotipik uyumdur. Kuzeyde yazlar kısa olduğundan, bitkinin soyunu devam ettirebilmesi için çiçeklenme, tohum tutma ve tohumlarının olgunlaşması süratli olmak zorundadır. Bitki başardığı genotipik uyumla bu koşullara dayanabilmiştir. Ancak söz konusu uyum genotipik olduğundan, kuzeyde kazandığı özelliklerini yaz mevsimi uzun süren güneydeki tarlalarda değiştirmemiştir. Afrika‟da yaşaşan yerli insanların derilerinin koyu renkli olması da genotipik bir uyum örneğidir. Bu insanların derilerinde yaygın olarak bulunan melanin pigmenti, derinin daha alt tabakalarında bulunan hassas hücreleri kuvvetli güneş ışınlarının zararlı etkisinden korur. Ancak bu örnekteki uyum da genotipik olduğundan, Afrika yerlilerinin daha az güneşli kuzey ülkelerine gitmesi onların deri renginde bir değişikliğe neden olmaz. Böcekler, canlılar aleminde tür çeşitliliği en fazla olan sınıftır. Böylesine zengin tür çeşitliliğine sahip oluşları, çok çeşitli ortam koşullarına uymak zorunda kalmış ve bunu başarmış olmaları ile açıklanabilir. Diğer nedenler, yaşam süreleri kısa olduğu için birim zaman diliminde çok sayıda döl vermeleri ve her defasında çok sayıda yavru meydana getirebilmeleridir. Bilinen canlı türlerinin yarıdan fazlasını kapsayan (yaklaşık 750 000 tür) böcekler sınıfında, 3 çift yürüme bacağına sahip olmaları, her bacağın 5 segmentten (koksa, trohanter, femur, tibia, tarsus) yapılmış olması gibi ortak özellikler yanında; türler arasında, yaşadıkları ortamın gereklerine ve beslenme şekillerine göre önemli farklar da vardır. Örneğin, bal arısı (Apis mellifica) nın son ayak segmentinde pürüzlü yüzeylerde tutunabilmesi için kitin bir çengel, düz yüzeylerde tutunabilmesi için çengelin hemen arkasında “arolium” denen bir yapışma tabanı bulunur. Buna karşın, dana burnunda (Gryllotalpha gryllotalpha) ön bacaklar kazmaya uygun şekle dönmüştür. Böceklerin ağız parçaları esas olarak, 1 çift mandibul, 1 çift maksil ve labiumdan ibarettir. Ancak, çeşitli gruplarda beslenme şekillerine uygun olarak, örneğin hamam böceğinde (Periplaneta americana) çiğneyici, bal arısında (Apis mellifica) yalayıcı – emici, kelebeklerde (Lepidoptera takımı) emici ve sivri sineklerde (Culex pipiens) sokucu – emici işlevi yerine getirecek şekilde değişmiştir (Şekil 3). Aralarındaki işlevsel farka rağmen bu organların embriyonik gelişimleri arasında görülen benzerlik “homologi tarzı benzerlik” tanımlanmaktadır. Bu karşılaştırma yöntemi, “analogi tarzı benzerlikler” ile birlikte “Evrimin Kanıtları – Morfolojiden sağlanan kanıtlar” başlığı altında tartışılacaktır. Uyum, bazı canlılarda bir korunma mekanizması olarak gelişmiştir. Ağaç kurbağası (Hyla spp.) yeşil rengi ile ağaçlar üzerinde, tarla kuşları kanat ve kuyruk desenleriyle bulundukları zemin üzerinde, pisi balığı değişik zeminlere uygun olarak rengini değiştirerek, gece kelebekleri kanat desenleriyle gündüz üzerine kondukları ağaçlar üzerinde, avcıları tarafından farkedilemezler. Özellikle böcekler arasında görülen ve “mimikri” olarak adlandırılan korunma amaçlı bir başka uyum şeklinde, canlılar renk, şekil ve hareketleriyle kendilerini zehirli hayvanlara benzeterek, yırtıcı hayvanları, özellikle kuşları korkutarak korunmaya çalışırlar. 6- Ayrı kalma (izolasyon) mekanizmaları Belli bir coğrafik bölgeyi kullanan aynı türden canlılara “populasyon” adı verilir. Aşağıda anlatılan doğal engeller nedeniyle, bir populasyonu meydana getiren bireyler kendi aralarında çiftleşerek, fertil bireyler meydana getirme olanağını kaybedebilirler. Böylece, söz konusu engel öncesinde, aynı gen havuzunu kullanan populasyon yerine; engel sonrasında farklı gen havuzlarına sahip birden fazla populasyon meydana gelebilir. Sonuçda, biribirinden ayrı kalan populasyonlar, içinde bulundukları koşullara uygun şekilde değişerek kendi gen havuzlarını oluştururlar. Bu gen havuzu, engel öncesindeki gen havuzunun ve/veya engelden sonra meydana gelen diğer populasyonların gen havuzunun kompozisyonlarından farklı olabilir. Alt tür, ırk veya ekotip olarak tanımlanan ilk farklılıklar; populasyonların gen havuzu kompozisyonlarının giderek farklılaşması sonunda, kendi aralarında çaprazlanamayan yeni türlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. a) Coğrafik ayrı kalma Başlangıçda aynı populasyona ait olan bireylerin; yüksek sıradağ, nehir, biribiriyle ilişkisini kaybetmiş göller ve denizlerle ayrılmış kara parçaları gibi engellerle, farklı ortamları kullanan populasyonlara bölünmeleri Örneğin, Şsviçre, Şskandinavya ve Şngiltere göllerinde, tatlı su balıklarından Salvelinus genusunun farklı tür ve ırklarına rastlanması; başlangıçda aynı türe ait olan bireylerin coğrafik bir engele bağlı olarak biribirlerinden ayrı kalarak gen alış verişinde bulunamamaları ve farklı ortamlarda hayatta kalmak için değişerek farklı populasyonları, giderek farklı ırkları ve farklı türleri meydana getirdikleri şeklinde açıklanmaktadır. Orta Anadoluda dişli sazan olarak bilinen Cyprinodontidae familyasından Aphanius anatolias Leidonfrost, 1921 (Kosswigichthys asquamatus Sözer, 1942) türünün, Gölcük Gölü (Isparta), Burdur Gölü (Burdur), Acı Göl (Afyon) ve Hazar Gölünde (Elazığ) bulunduğu bilinirken bu cins içinde Aphanius burduricus Akşıray, 1948 olarak tanımlanan türün endemik olarak Burdur Gölünde bulunduğu bilinmektedir. Bu türün, yukarıdaki örnekde olduğu gibi bir taraftan bulunduğu ortamın koşullarına uyarken, diğer taraftan ana populasyon ile gen alış verişinin son bulması sonucunda giderek farklılaştığı düşünülmektedir. Güney Amerikada Ekvador kıyılarından 600 mil uzakta bulunan Galapagos adalarında yaşayan Fringillidae familyasından Geospiza türlerinin Güney Amerika ana karasında yaşayanlardan farklı olmasını Darwin; volkanik olan bu adaların ana karadan uzakta meydana gelmiş olmasına rağmen bu adalara ulaşan Geospiza türünün ana kara ile arasında gen alış verişinin son bulması ve adalarda yaşayan Geospiza türlerinin, bulundukları koşullara uygun gen çeşitliliğine sahip populasyonlar meydana getirmesi sonunda, giderek farklılaşan populasyonların farklı türlere dönüştüklerini savunmuştur. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşmeye bir başka örnek Limantria dispar kelebeğinde görülmektedir. Yaprağını döken ağaçların, özellikle meşe ağacının zararlısı olan L. dispar Avrupanın batısından Japonyaya kadar geniş bir alanda dağılmıştır. Bu türün biribirine yakın olan populasyonları (örneğin, Anadolu ne Şran yarımadası populasyonları) kendi aralarında fertil yavrular meydana getirirlerken, Avrupa ve Japon adalarında yaşayan populasyonların kendi aralarında çiftleşemedikleri ve bazı morfolojik farklarla biribirlerinden ayrıldıkları bildirilmektedir. Bu durum, gen alış verişini engelleyecek şekildeki bir coğrafik uzaklığın türleşmeye neden olabileceğini göstermektedir. Coğrafik ayrı kalma sonunda ortaya çıkan türleşme “allopatrik” türleşme olarak da adlandırılmaktadır. Benzer bir ayrı kalma şekli, Avrupa ve Asyada yaygın olarak bulunan Parus major adlı kuş türünde görülmüştür. Bu türün doğuya yayılan iki kolundan biri Himalaya dağlarının kuzeyinden, diğeri güneyinden geçerek Çin‟e ulaşmıştır. Şki göç yolu üzerindeki kuşlar arasında çiftleşmenin başarılamaması, aralarında çiftleşme açısından bazı engellerin meydana geldiğini göstermektedir. b) Ekolojik ayrı kalma Aynı coğrafik bölge içinde farklı ortam koşullarına uymuş olan populasyonlar arasında ekolojik nedenlerle ayrı kalma söz konusu olabilmektedir. Coğrafik ayrı kalmada olduğu gibi, ekolojik ayrı kalmada da, populasyonlar bulundukları ortamların farklı oluşu nedeniyle bir araya gelemezler ve gen alış verişinde bulunamazlar. Örneğin, Afrika da yaşayan Anopheles cinsi sivrisineklerden A. melas türü yumurtalarını tuzlu sulara bırakırken, A. gambiae tatlı su birikintilerine bırakmaktadır. Kuzey Amerikada yaşayan Peromyscus cinsi sıçanlardan P. maniculatus bairdii nin göl kenarındaki kumluklarda, P. maniculatus gracilis in ormanlarda yaşadığı bildirilmektedir. Aynı coğrafik bölge içinde farklı habitatlara uymuş canlılara bir başka örnek, Drosophila cinsidir. D. quinaria orman içi nemli alanlardaki meyvalar üzerinde; D. palustris bataklıklarda çürüyen bitkiler üzerinde; D. transversa ise yıllık bitkilerin bulunduğu kuru alanlarda mantarlar üzerinde beslenirler. Bu örneklerde adı geçen tür ve alt türlerin “adaptif radyasyon” sonunda; yumurta bırakma, yaşam alanı seçme ve beslenme gibi konularda yaptıkları tercihlerle, belli ekolojik nişlere uyum sağladıkları ve aralarında buna bağlı olarak gen alış verişi kesildiğinden ayrı kaldıkları ileri sürülmektedir. “Simpatrik” türleşme olarak da bilinen bu ekolojik ayrı kalma şekli ile ilgili olarak; Bursa, Uludağda yaşayan Kınkanatlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, dağın farklı yüksekliklerinde Carabus cinsinin farklı alt türlerine rastlandığı bildirilmiştir. Türleşme olasılığı bulunan bu alt türlerin meydana geliş nedeni, yüksekliğe bağlı olarak değişen çevresel koşullardır veya farklı alt türlere ait canlıların, bulundukları yüksekliğe ve bununla değişen çevre sıcaklığına bağlı olarak üreme dönemlerinin farklı zamanlarda olması ve bu nedenle aralarında gen alış verişinin kesilmiş olamasıdır. c) Cinsel ayrı kalma Pek çok türün erkek ve dişi eşeyleri arasında, birleşme öncesinde gerçekleştirdikleri davet ve beğeni davranışları vardır. Biribirinden ayrılma sürecindeki populasyonlar, aynı zaman ve yerde bulunmalarına rağmen, birleşme yönündeki istek ve kabullerini doğru değerlendiremedikleri için birleşemezler. Duyu organlarıyla algılanan bu durum “cinsel ayrı kalma” olarak isimlendirilir. Örneğin, Şpek böceği Bombtx mori nin dişileri tarafından abdomenindeki salgı bezlerinden salgılanan feromon, ancak bu türün erkekleri tarafından antenlerindeki koku alma organlarıyla tanınır ve birbirinden uzakta olan erkeğin dişiyi bulmasını sağlar. Hatta, farklı türün dişilerine sürülen bu feromonla, Bombyx mori erkeklerini farklı türden bir dişiyle birleşme konusunda kandırmanın mümkün olduğu bilinmektedir. Feromonların güçlü etkisinden tarımsal mücadelede de yararlanılmakta ve bir zararlı böceğe ait bireyler türe özgü feromonların kullanıldığı koku tuzaklarıyla toplanmakta ve zararlı populasyonun üremesi kontrol altına alınabilmektedir. Görmeye bağlı olarak, bazı türlerde karşı cinsin görünüşü ve karşı cins tarafından algılanan davranışları birleşmenin gerçekleşebilmesi için gereklidir. Örneğin, Equus caballarus (kısrak) ile Equus asinus somaliensis (eşek) arasında normal koşullarda güçlükle gerçekleşen birleşme, gözlerin bağlanması durumunda kolaylaşmaktadır. Kadife kelebeği olarak bilinen Eumenis semele nin erkekleri, cinsel isteklerini göstermek için, önlerinden geçen türdeş dişileri izlediği gibi, başka böcekleri ve yere düşen yaprakları bile izlerler. Bu davranışın bir cinsel davet olduğunu ancak türdeşi bir dişi algılayabilir ve birleşmek için yere konar. Cinsel ayrı kalma ve bundan sonra anlatılacak olan ayrı kalma şekilleri, morfoloyik yapıları biribirine benzeyen türlere ait fertlerin aynı yer ve zamanda bir arada bulunmaları nedeniyle bir çeşit davranış kompleksine dönüşebilir. Onlarca yıl eskiye ait bir bilgi olarak, Şznik ve Küçükçekmece gölleri ile Kağıthanede yaşadığı bildirilen üç dikenli balık, Gasterosteus aculeatus erkeği, üreme mevsimleri olan Nisan ve Haziran ayları arasında, bitki kök ve liflerini, böbrekleri tarafından salgılanan yapışkan iplikle tutturarak meydana getirdiği ceviz veya yumruk büyüklüğündeki yuvayı su dibine veya bitkiler arasına kurar. Bu dönemde erkeğin dorsali mavi-yeşil, abdomen ve operkulumu kiraz kırmızısı rengindedir. Bu görünümdeki erkeğin kurduğu yuvaya dişi tarafından 80-100 yumurta bırakılır ve yumurtalar erkek tarafından korunur. Bu örnekte olduğu gibi, dişinin yumurta bırakması için erkekten beklenenler, adeta bir görünüş ve davranışlar kompozisyonudur. Kuşlarda ve böceklerde görülen ileri derecede renklenme ve kuşlarda görülen çok çeşitli ötme şekillerinin, birer ayrı kalma mekanizması olarak geliştiği düşünülmektedir. Örneğin, Danaburnunun farklı alt türlerinden Nemobius fasciatus fasciatus, N. f. socius ve N. f. linnulus erkek ve dişilerinin kendi alt türlerine ait sesleri tanıyarak uyarıldıkları bildirilmiştir. Türleşme sonunda cinsel ayrı kalmaya neden olan mekanizmalar, daha belirginleşir ve küçük bir ayrıntıda yapılacak yanlışlık karşı cins tarafından farklı şekilde değerlendirilir ve ferdin hayatına mal olabilir. Örümceklerde birleşme öncesi davranışlar arasında, erkek örümceğin dişi önünde yaptığı dans hareketleri önemli bir yer tutar. Türe özgü olan dans veya benzeri hareketlerde yapılan yanlışlık erkeğin ölümüne neden olabilmektedir. d) Mekanik ayrı kalma Hayvanlar aleminde tür sayısı en fazla olan canlılar böceklerdir ve biyosferin hemen her yerinde bulunurlar. Bu yaygınlık ve çeşitlilik aynı zaman ve yerde birden fazla tür ve alt türün bulunmasına neden olur. Buna bağlı olarak, ayrı kalma mekanizmaları ve özellikle mekanik ayrı kalmanın böcekler arasında çok geliştiği düşünülmektedir. Hatta, aynı türe ait erkek ve dişilerin dış genital organlarının bir anahtar-kilit uyumu sergilediği görülmektedir. Bu anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, mekanik ayrı kalma; biribirine yakın türler ve hatta aynı cinsin türleri arasında, dış ve/veya iç genital organlar arasındaki fark nedeniyle, verimli bir birleşmenin gerçekleşemeyişini tanımlar. e) Gametik ayrı kalma İç ve dış döllenme yapan hayvanlarda, spermatozoonlar karşı eşeyin genital organlarına veya ortama bırakıldıktan sonra; sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesine herhangi bir şekilde engel olan mekanizmalar “gametik ayrı kalma” olarak adlandırılmaktadır. Gametler düzeyinde; Yumurta hücresi tarafından salınan ve “ginogamon” adı verilen kimyasal madde, kendi türünden bireylere ait spermatozoonları uyararak kendine çeker, yabancı bir türe ait spermatozoonları ise aglutine eder. Spermatozoonlar tarafından salınan ve “androgamon” adı verilen kimyasal madde ise, yumurta hücresi tarafından salınan ve yabancı spermatozoonları aglutine eden ginogamonların bu etkisini durdurmaya çalışır. Ayrıca, yumurtayı dölleyebilmek için yumurta zarını eritir. Görüldüğü gibi gamonların etkileri türe özeldir. Ancak, olgunlaşmamış yumurta ve spermlere ait gamonların aynı kalitede olmadıkları bilinmektedir. Fizyolojik olarak, dişi genital organların durumu spermatozoonların hareketi, canlı kalabilme ve yumurtaya ulaşma gibi özellikleri üzerinde etkilidir. Örneğin, spermlerin hareketi üzerinde etkili olan vajina ve uterus ortamının pH ve ozmolarite değerleri türe özgü değişiklikler gösterebilmektedir. Bağışıklık bakımından, genel olarak, bir organizmaya giren yabancı madde organizma tarafından red edilir veya zararsız hale getirilir. Bu yabancı madde, elimize batan bir kıymık gibi çevresinde oluşturulan iltahapla dışarı atılır veya midyenin içine giren kum tanesinin etrafını sedefle sarması gibi zararsız hale getirir. Benzer şekilde, yabancı bir türe ait olan spermatozoonlar dişinin genital organı için yabancı bir maddedir ve yabancılığın derecesine göre dişi genital sisteminin koruma mekanizması uyarılabilir. Örneğin, Drosophila türleri arasında yapılan çaprazlamada, yabancı spermatozoonların uterusda şişmeye neden olarak yumurtalara ulaşamadıkları görülmüştür. Gen alış verişi sona ermiş olan populasyonlar arasında görülen bu ayrı kalma mekanizmaları aslında, türlerin biribirleriyle karışmasını önleyen mekanizmalardır. Buraya kadar anlatılan ayrı kalma mekanizmalarına rağmen, farklı türlere ait spermatozoon ve yumurta hücrelerinin birleşerek zigotun meydana geldiği durumlarda; türlerin karışmalarını önlemek üzere “melezlerin erken ölümü” ve “melezlerin kısır oluşu” gibi iki mekanizma daha bulunmaktadır. f) Melezlerin erken ölümü Zigotu meydana getiren türler arasındaki akrabalık derecesi ile zigotun erken ölümü arasında ters bir ilişki bulunmaktadır. Tür veya alt tür düzeyinde yakın olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü geç evrelerde; Takım veya aile düzeyinde farklı olan canlılar arasında meydana gelen zigotun ölümü erken evrelerde görülmektedir. Örneğin, Triton polmatus dişisi ile T. cristatus erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen melezler fertil hale gelmeden ölmelerine karşın; Echinodermata ve Mollusca gibi uzak gruplara ait canlılar arasında yapılan çaprazlama sonucunda meydana gelen zigotun, ilk segmentasyon bölünmesinde babadan ve anneden gelen kromozomlarını kaybettikleri bildirilmektedir. Bazı çaprazlamalardan meydana gelen melezler arasında sadece erkek veya dişi bireylerin yaşadıkları görülmüştür. Örneğin, Drosophila melanogaster dişisi ile D. simulans erkeği arasında yapılan çaprazlamadan kısır dişiler meydana gelmekte, erkekler ölmektedir. Bu, nadir olmayan ve gen akışını azaltan bir olay olması bakımından ayrı kalmaya hizmet eden önemli bir mekanizmadır. g) Melezlerin kısır oluşu Farklı türler ve biribirinden ayrı kalarak farklılaşmış populasyonlar arasında görülen bir diğer ayrı kalma mekanizması, meydana gelen melezlerin kısır olması şeklindedir. Melez, kural olarak, genotipleri biribirinin aynı olmayan ana babanın birleşmesinden meydana gelen yavrulara verilen isimdir. Geniş manada ve bu tanıma göre, homozigot olan populasyonlar dışında kalan bütün canlılar melezdir. Ancak bu başlık altında konu edilen, bir türün farklı iki alt türüne veya iki türe ait organizmalar arasında meydana gelen yavrulardır. Bu konuda en çok bilinen örnek, Equus caballarus dişisi (kısrak) ile eşek, Equus asinus somaliensis erkeği arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “katır” ile, Equus caballarus erkeği (aygır) ile Equus asinus somaliensis dişisi arasındaki çaprazlamadan meydana gelen “bardo” dur. Katır nadiren fertil olmakla birlikte, katır ve bardo kendi aralarında kısırdırlar. Genel olarak kısırlığın nedeni çok çeşitli olmakla birlikte, genital organların (testis ve yumurtalık) körelmiş olması veya mayozda karşılıklı gelen homolog kromozomların, aralarındaki benzemezliğe bağlı olarak eşleşememesi başlıca kısırlık nedenleridir. Eşleşememeye neden olan benzemezlik, katırın gonatlarında I. Mayoz bölünmenin zigoten evresinde allel genlerin farklı kromozomlarda yer almalarından kaynaklanmaktadır. Fertil melez oluşumu balıklar arasında da görülen bir olaydır. Genellikle yapay veya koşulları bozulmuş ortamlarda ve ebeveyn türlerin çok yakın akraba olduğu durumlarda; yani adaptif radyasyon sonunda ortaya çıkan ekotipler veya ayrı kalma mekanizmaları gelişmekte ve henüz tamamlanmamış olan yakın akraba populasyonlar arasında meydana gelmektedir. Bir ölçüye kadar biribirlerinden ayrı kalmış populasyonlar arasında meydana gelen melezler; sağlıksız oluşları ve kendi aralarında veya ebeveynleriyle birleştirilmeleri sonunda elde edilen yavru veriminin melez olmayanlardan az olması nedeniyle populasyondan elenirler. Laboratuvar koşullarında meydana getirilen canlı melezler, doğal olarak asla meydana gelmezler.

http://www.biyologlar.com/evrimin-meydana-gelmesinde-rolu-olan-faktorler

İki Yaşamlılar - Amphibia

Hem suda hem de karada yasadiklarindan iki yasamlilar anl..... Amphibia adi verilmistir. Gerek anatomi ve gerekse fizyolojik açidan baliklarla sürüngenler arasinda bir özellik gösteren Amphibia sinifi, omurgalilarin su disinda yasayan ilk grubunu olusturmaktadir. Devonien'in sonlarina dogru meydana gelen kuraklik nedeniyle, akcigerli baliklarin bazi populasyonlari yasadiklari ortamlardan çikarak karadan diger sulara geçmislerdir. Daha sonra da tüm sularin kurumasiyla zamanlarinin büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye baslamislardir. Böylece Amphibia'yi olusturan ilk karasal hayvan grubu ortaya çikmistir. Amphibia'nin baliklarin en evrim geçirmis olan Telostei yerine in ilkel grubu olan Dipnoi'den meydana gelmesi ilginç bir evrimsel olaydir. Omurgalilar su yasamindan kara yas..... geçerken, birçok degisiklikler meydana gelmistir. Bunlardan en önemlileri sunlardir: A. DERI: Karasal hayvanlar sahip olduklari sert derileriyle su kaybini önlerler. Sucul hayvanlarda bulunan yumusak epidermis yerine bunlarda dis yüzeyi ölü hücrelerden meydana gelmis bir keratin kilif tarafindan kusatilmis sert epidermis tabakasi olusmustur. B. AMNIOTIK YUMURTA: Karasal hayvanlar, karada yumurtlamak zorundadirlar. Böyle bir yumurtanin kuruma ve mekanik etkenlerden korunabilmesi için sert ve delikli bir kabuga, fazla miktarda yedek besin maddesine ve amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlara gereksinme vardir. Ayrica iç döllenme ve döllenme sirasinda bir çiftlesme davranisi zorunludur. Bu tip yumurta ilk kez, karasal yasama çok iyi bir uyum göstermis olan Reptilia (sürüngenler)'da görülmüstür. Amphibia üyelerinin büyük bir çogunlugu yumurtalarini suya biraktiklarindan bu tip degisikliklere gereksinme duyulmamistir. C. SOLUNUM: Karasal hayvanlarda, solungaçlar yerine akcigerler meydana gelmistir. Böyle bir yapi Dipteiformes (Dipnoi) takimi üyelerinde de bulundugundan akciger ile solunuma uyum oldukça kolay olmustur. Yalniz, farkli olarak karasal hayvanlarda akcigerin korunabilmesi ve su kaybinin önlenebilmesi için vücudun daha iç kisimlarinda yer almasi gerekli olmustur. Akcigerin konumunda meydana gelen degisiklik farinks, trakea ve brons gibi özel solunum yollarinin olusumuna neden olmustur. D. DOLASIM: Akcigerlerin olmasiyla, dolasim sisteminde de bazi degisiklikler meydana gelmistir. Baliklarda solungaç dolasimi (Aort yaylari=solungaç damarlari) dogrudan dogruya ventral aortadan gelen kan ile saglanmaktadir. Karasla hayvanlarda aort yaylari, vücut dolasimini saglayan sistemik ve akciger dolasimini saglayan pulmonar olmak üzere iki sistemden meydana gelmistir. Buna bagli olarak kalpte ve akcigerlerden gelen kanin ayri ayri toplandigi iki kulakçik olusmustur. E. HAREKET: Sucul hayvanlarda bulunan lob seklindeki yüzgeçlerin yerine, karasal hayvanlarda yürüme, kosma, tirmanma ve uçmaya uyum göstermis eklemli üyeler olusmustur. F. DUYU ORGANLARI: Sucul hayvanlarda en fazla gelismis duyu organi koklamadir. Karasal hayvanlarda ise görme duyusu gelismis ve buna bagli olarak kurumayi önlemek korunmayi saglamak amaciyla bir göz kapagi olusmustur. Ayrica baliklarda yakini görmeye ayarlanmis olan göz mercegi de akomodasyon yapabilecek bir özellik kazanmistir. Sucul hayvanlarin yan çizgi sistemleriyle algiladiklari su titresimleri gibi normal sesleri de duyup duymadiklari bilinmemektedir. Yalniz ses iletimi havada sudan daha kötü oldugundan, karasal hayvanlarda çok iyi bir isitme organinin olusmasi zorunlu hale gelmistir. G. BOSALTIM SISTEMI: Tatlisu hayvanlari protein metabolizmasinin son ürünü olan amonyagi, amonyum seklinde disari atarlar. Amonyum zehirli bir maddedir. Bu nedenle su ile yeter derecede seyreltilerek disari bosaltilir. Karasal hayvanlar suyu bu sekilde cömertce harcayamadiklarindan amonyum kus, ve sürüngenlerde ürik asite, memelilerde ise karaciger enzimlerinden olan Arginaze tarafindan üreye dönüstürülerek disari atilir. Bu degisikliklerin tümünü ilk karasal hayvanlar olan Amphibia'da görmek mümkün degildir. Yalniz Amphibia'da da bu geçis sirasinda; deri hava basincina dayanabilecek bir yapi kazanmis, solungaçlar yerine akcigerler olusmus, dolasim sistemi akciger ve deri solunumunu saglayacak duruma gelmis, çift yüzgeçler yerine üyeler olusmus, hava ve su içerisinde görev yapabilecek duyu organlari gelismistir. KARAKTERISTIK ÖZELLIKLERI: Derileri çok sayida salgi bezi içerir ve her zaman nemli ve yumusak bir sekildedir. Günümüzde yasayan üyelerinde dis pullar ve yüzgeç isinlari yoktur. Bazilarinda zehir bezleri bulunmaktadir. pigment hücreleri (kromotoforlar) renk degisiminde ve ortamin rengine uymada önemli görevler yapar. Yüzme ve yürümeye yarayan iki çift üyeleri (Tetrapod), 4-5 veya daha az sayida parmaklari vardir. Bazilarinda üyeler körelmistir. Parmaklari arasinda genellikle bir zar bulunmaktadir. Agizlari oldukça genis, yalniz üst çenede veya her iki çenede küçük disler mevcuttur. Iki tane olan burun delikleri agiz boslugu ile baglantilidir. Göz kapaklari hareketlidir. Bazi üyelerinde orta kulak zari disarida yer almistir.hareketli olan dillerini aniden disari firlatarak avlarini yakalarlar. Iskeletin büyük bir bölümü kemik yapidadir. Omur sayisi çok degisiklik gösterir. Kaburgalarin mevcut oldugu durumlarda, bu yapilar sternuma baglanmaz. Kalpleri iki kulakçik ve bir karincik olmak üzere üç gözlüdür. Vücut ve akciger olmak üzere iki ayri dolasima sahiptirler. Derileri kilcal damarlar açisindan oldukça zengindir. Alyuvarlari oval sekilde ve çekirdeklidir. Solunum akciger, solungaç, deri ve agiz boslugu astariyla yapilir. Bazilarinda bir tek tip solunum görülmesine karsin digerlerinde bu dört tip solunumu da ayni anda görmek olasidir. Genellikle larva evresinde bulunan dis solungaçlar, bazilarinda yasam boyu varligini sürdürmektedir. Özellikle kurbagalarda ses çikarma telleri çok iyi bir sekilde gelismistir. Vücut sicakligi çevreye bagli olarak degisiklik gösterir (Poikilothermus). Bu tip hayvanlara ektoderm hayvanlarda denir. Çünkü bu hayvanlar gerek duydugu sicakligi bulunduklari ortamdan saglarlar. Beyinden 1O çift sinir çikar. Bunlara Cranial sinirler de denir. Ayri eseylidirler. Döllenme iç veya dis döllenme seklinde olur. Çogunlukla ovipardirlar. Yumurtalari jelatin bir zar içerisinde olup yedek besin maddesi tarafindan fakirdir. Segmentasyon holoblastik tiptedir, fakat blastomerlerin büyüklügü birbirlerine esit degildir. Embriyonik zarlar yoktur. Genellikle suda geçen bir larva evresi ve metamorfozdan sonrasi ergin hale gelirler. ÖRNEK TÜRLER Ascaphus truei (kuyruklu kurbaga), Bombina bombina (Kirmizi kurbaga), Pelobates syriacus (Toprak kurbagasi), Bufo bufo (Sigilli kurbaga), Bufo viridis (Gece kurbagasi) Hyla arborea (Agaç kurbagasi), Rana ridibunda (Ova kurbagasi) Andrias japonicus (Dev semender), Salamandra salamandra (Ates semenderi),  

http://www.biyologlar.com/iki-yasamlilar-amphibia

KURBAĞA BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; · Yumurtlama havuzları · Kuluçka havuzları · Yavru ( iribaş ) havuzları · Genç yavru havuzları · Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4. DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5. KURU M. Omurgalılar Zooljisi Su Ürün. Müh. M. Suat İNAN Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, TÜGEM

http://www.biyologlar.com/kurbaga-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Kurbağaların Özellikleri

Amphibia iki taraflı yaşayışı olanlar anlamına gelir [amphi: İki taraflı, bios: yaşam, hayat]. Derileri çıplaktır ve nemli kalması için bol salgı bezi içerir. Gelişmeleri genel olarak metamorfoz iledir. Erginlerin ekserisi etçildir. Kuraklık ve tuzluluğa tahammülleri yoktur. Bu sınıfın kapsamına, birbirinden oldukça farklı görünümde olan ve günümüzde yaşayan 3 tip hayvan dahildir: Bunlar: Kuyruksuz Kurbağalar (Anura= Salientia), Kuyruklu Kurbağalar (=Semenderler) (Urodela= Caudata) ve ilk bakışta yılan veya solucana benzeyen Bacaksız Kurbağalar Sınıfa Amphibia denmesi yaşam tarzı ile ilgilidir. Zira birçok türü hayatlarını kısmen suda, kısmen karada geçirir. Çoğu tür hem suda kısmen de karada yaşar. Bununla birlikte bütün hayatlarını tamamen suda (Typhlomolge, Perennibranchiata) veya karada (Mertensiella, Lyciasalamandra) geçirenler de vardır. Kara kurbağaları gençlik evrelerini suda, ergin evrelerini ise tamamen karada geçirirler. Ergin olarak karaya çıktığında çokları yine üreme zamanında suya gider. Genellikle dişi yumurtalarını suya bırakır. Kurbağaların Başlıca Özellikleri: 1. Fosil türler (Icthyostegaliagrubu) hariç, vücut üzeri tamamen çıplaktır: pul, tüy, kıl gibi deri türevleri bulunmaz. Yalnız Apoda(Bacaksız Kurbağalar)’da deri içinde küçük pullar vardır. 2. Derileri bol bez içerir. Bazı bezlerin saldığı mukus maddesi (sümüksü salgı) deriyi ıslak ve kaygan tutar (Mukus Bezleri). Ayrıca zehir salgılayan bezler de vardır (Seroz Bezler) (Şekil 2). Genelde süt renginde salgısı olan zehir bezleri, ancak basınç veya hayvanın hırpalanması halinde aktiftir. Sözgelimi,2 cm kadar olabilen bir ağaç kurbağası, Dendrobates’de zehir bezleri çok gelişmiş ve etkilidir. Orta Amerika yerlileri bu zehri ok zehri yapımında kullanır. 3. Balıklarla beraber omurgalıların Anamnia grubuna dahildir. Zira embriyoları çıplak olup amnion zarı yoktur. Vücut sıcaklığı çevreye bağlı olarak değişiklik gösterir (Poikilotherm). 4. Kalpleri 2 kulakçık (atrium) ve bir karıncık (ventrikulus) olmak üzere 3 gözlüdür. Perennibranchiata [perenni: daimi, her dem; branch: solungaç] grubu hariç, vücut ve akciğer olmak üzere iki ayrı dolaşıma sahiptirler. İlkine “Büyük Dolaşım”, ikincisine “Küçük Dolaşım” denir. 5. Perennibranchiata grubu hariç, genelde 4 tip solunum görülür. 1. Akciğer Solunumu (erginde), 2. Solungaç solunumu (larvada), 3. Deri Solunumu ve 4. Ağız içi-Yutak Boşluğu Solunumu (Buccopharyngeal) (ergin ve karasal formlarda) ile yapılır. 6. Bunlar sudan karaya geçen ilk omurgalı grubu olmasına rağmen, karasal olanlar dahi ergin safhada, üreme zamanı suya girerler. Çoğu halen yumurtalarını suya bırakır, gençlerin gelişmesi suda tamamlanır. İlginç bir özellik ise, yumurta karaya bırakılsa bile, sürüngen ve kuşlarda olduğu gibi sert kabuk bulunmaz, sadece yumuşak jelatinimsi kılıf bulunur. Yumurta suda bulunduğu için sert kabuğa ihtiyaç yoktur. Üreme zamanında erkek ve dişi arasında, iki eşey arasında Ascaphus cinsi (Anura takımı) ve Apoda takımı hariç, kopulasyon yoktur. Kucaklaşma denilebilecek ve günlerce sürebilen “Amplexus (Ampleksus)” görülür. Bu olaydan sonra kuyruksuz kurbağaların çoğunda (Ascaphus cinsi hariç), bazı semenderlerde (örneğin Sirenidae ailesinde) ve bacaksız kurbağalarda genelde dişi yumurtalarını, erkek de spermatozoitlerini genellikle suya bırakır ve döllenme suda olur. Diğer bir deyişle türlerin çoğunda dış döllenme vardır. Bununla birlikte Ascaphus cinsi kuyruksuz kurbağalarda, Sirenidae ailesi dışındaki semenderlerde ve bacaksız kurbağaların çoğunda dahili döllenme görülür. Gelişmelerinde genellikle bir “larva” (ergine benzemeyen gençlik safhası) safhası vardır. Nadiren bazılarında direkt gelişme görülür, yani doğan yavru erginin bir minyatürü gibidir (Plethodon). Ovipari her ne kadar sınıf içinde yaygın bir üreme şekli ise de pek çok türde, ovovivipari (Salamandra infraimmaculata), keza vivipari görülür (Mertensiella luschani*) ve larvalar çoğunlukla suya bırakılır. Bazılarında ise sucul larva evresi yoktur. 8. Amfibiler suda ve karada bulunur. Fakat karada yaşayanlar bile ancak rutubetli yerlerde barınabilirler. Kuraklığa dayanamazlar. Suda yaşayanları da tipik tatlısu hayvanlarıdır. Tuzluluğa toleransları yoktur. Denizde ve tuzlu göllerde hiç rastlanmaz. Ancak içlerinde çok az acısuya ve çok hafif tuzlu suya dayanıklı olanlar olabilir. Böyle ekstrem türlere örnek olarak, kurak bölgelere kadar toprak içine gömülme ile sokulan ve yağmur mevsiminde ortaya çıkan, geceleyin aktif Pelobates syriacus’u ve tuzlu sahillerde görülen Bufo marinus’u verebiliriz. 9. Beslenme erginlerde genellikle etçil (karnivor) olup boylarına göre çeşitli hayvanları: örneğin solucan, salyangoz, hatta büyük olanlar küçük balık, sürüngen ve küçük memelileri avlarlar (Rana goliath, Bufo spp.). Larval safhada beslenme gruba göre farklıdır. Semender larvaları erginleri gibi etçil, kuyruksuz kurbağa larvaları ise ilk safhalarda bitkiseldir, gelişme ile etçil beslenmeye geçerler. Buna uygun olarak bağırsak kısalır ve çene yapıları değişir. 10. Amfibiler deniz seviyesine yakın yerlerde yaşadığı gibi, bazıları yüksek dağlarda da bulunabilir. Örneğin Bufo viridis** Himalaya’da takriben 4500 m’de bile bulunmuştur. 11. Bu sınıfın ilginç olan bir tarafı da omurgalılar arasında orta bir yer işgal etmesidir. Yani tamamen suda yaşayan balıklar ile kara hayatına uymuş sürüngenler arasında bulunmasıdır. Bununla beraber sürüngenlerden de tipik su hayatına uymuş formlar (örneğin, su yılanları, deniz kaplumbağaları gibi) vardır. Fakat bunlar yine de kara hayatından tam uzaklaşmamış olup akciğerleriyle solunum yaparlar ve sert kabuklu yumurtalarını karaya bırakırlar. 12. Vokalizasyon (Ses Çıkarma) ve İşitme: Karasal formlarda ses çıkarma telleri çok iyi bir şekilde gelişmiştir. Ses üretimi kuyruklu ve bacaksız kurbağalarda son derecede kısıtlıdır. Urodela grubunda bazı plethodontid (akciğersiz) semenderlerin yumuşak sesleri, Siren ve Amphiuma cinslerinin kendilerine özgü ıslıkları; Ambystoma gibi bazı cinslerin çıkardığı ses tipleri korunma yahut orientasyonda yardımcı unsurlardır. Kuyruksuz kurbağaların çoğu eşlerini cezbetmede, bölgelerini duyurmada yada tehlike ifade etmede rol oynayan çeşitli sesleri çıkarabilen iyi gelişmiş vokal organlara sahiptirler. Tetrapodların çoğunda Larynx (Larinks, Gırtlak) apareyi aracılığıyla ses üretilir. Genelde bu yapı, ses tellerini içinde barındıran kıkırdak bir kapsülden oluşur. Bu aparey, akciğerlerle ağız boşluğu arasında yer alır. Ciğerleri terk eden hava, yapraksı ve ipliksi, bağ dokusundan yapılar, yani ses telleri ve bunlarla ilişkili kıkırdaklar üzerinden geçerek bu yapıların titreşmelerine neden olur. Bu titreşimler, hava sütununda “pulslanmalara” yol açar ki, biz bu olayı ses olarak algılarız. Anurlarda işlevsel larinks apareyleri hem dişi hem de erkek bireylerde mevcuttur, ancak bu yapılar erkeklerde çok daha iyi gelişmiştir. Ayrıca sadece erkek cinsiyette, ses rezonatörleri (amplifikatörleri) olarak iş gören ses keseleri vardır. Ses algılama amacıyla, akustik sinyallerin seçici olarak işleme tabi tutulabilmeleri için kuyruksuz kurbağalarda kendilerine özgü karmaşık bir reseptör ve periferal sinir sistemi gelişmiştir. Türlerin çoğunluğunda, primer ses reseptörleri dış kulaklardır; ancak ön üyeler de ses algılamada iş görür. Kuyruksuz kurbağaların çoğunda salgı bezi içermeyen, ince deriden yapılı, büyükçe Timpanik Zarlar (Kulak Zarları, Tympanum) dış kulağı oluşturur. Bu dış kulak, hava ile taşınan ses dalgalarının reseptörüdür ve ses dalgalarının basıncını orta kulaktaki Columella kemiğinin titreşimlerine dönüştürür. Bu titreşimler de iç kulak sıvısına aktarılır. Tympanum-Columella ikilisi, frekansı 1000 Hz’den yüksek ses dalgalarının algılanmasında işlevseldir. Frekansı 1000 Hz’den düşük ses dalgalarının algılanmasındaysa iç kulağın operkulumu ve buna bağlı kaslar (Musculus opercularis) iş görür (Şekil 4). Bu durumda ses dalgalarının reseptörü ön üyelerdir. Operkulum sadece amfibilerde işitmeye katılır. Daha yüksek omurgalılarda ise yoktur. Evrimleri: Amphibia, omurgalılar içinde sudan kara hayatına geçişi temsil eden bir gruptur. Yani ne sudan tamamen kurtulmuşlar, ne de karaya tam uyabilmişlerdir. Bu hayat tarzları bunların ilk geldiği ortamın su olduğunu gösterir. Paleontolojik bilgilere göre Amphibia, Crossopterygii denen balık grubundan orijinlenmiştir. Olasılıkla Devonien zamanında bu hayvanlar sudan karaya çıkmışlar ve kara ortamına ayak uydurmak için bunlarda bir takım değişiklikler olmuş ve yeni özellikler kazanmışlardır. Sudan karaya geçişte belli başlı 3 esas sistemde: 1. Solunum Sistemi, 2. Dolaşım Sistemi ve 3. Ekstremitelerde değişiklikler meydana gelmiştir. 1. Solunum Sistemindeki Değişiklik: Solunum sisteminde solungaçlar yerine akciğerler iş görmeğe başlamıştır. Bütün kara omurgalılarındaki akciğerler bazı balıklarda, örneğin Dipnoi (Çift Solunumlu Balıklar, Akciğerli Balıklar) grubunda, görülen hava keseleriyle homologtur (Homolog=orijini aynı olan, aynı yapıya sahip demektir). Zira her iki yapının da orijini sindirim borusunun ön kısmıdır. Dipnoi grubu kemikli balıklar, solungaçlardan başka hava kesesi ile solunum yapmağa ve doğrudan doğruya havanın O2’ninden faydalanmağa başlamışlardır. Kurbağalarda daha da ileri giderek, bu hava kesesi ilksel akciğer şeklini almıştır. Aşağı yukarı basit bir torba gibidir. 2. Dolaşım Sistemindeki Değişiklik: Balıkta tek dolaşım vardır. Kalpte daima kirli kan bulunur. Daha sonra temizlenmek üzere solungaçlara gönderilir, orada temizlendikten sonra dorsal aortaya geçip vücudun çeşitli yerlerine gider ve kirli olarak kalbe döner. Kurbağaların erginleri dahil akciğerli olan kara omurgalılarında ise kalbe kirli olarak gelen kan, temizlenmek için önce akciğerlere gönderilir ve oradan tekrar kalbe döner, buna “Küçük Dolaşım” denilmektedir. Ondan sonra kan kalpten vücudun diğer yerlerine gönderilir ve oralardan da tekrar kalbe döner, bu da “Büyük Dolaşım”dır. Kara omurgalıları için tipik olan bu çift dolaşım, tüm hayatları boyunca solungaçlara sahip olan Perennibranchiata grubu hariç, ilk kez Amphibia’da görülmeğe başlar. Yine balıkta tek olan kalpteki atrium, akciğerlerin gelişimiyle birlikte, ilk kez Amphibia’da iki odacıklı bir hal alır ve bu nedenle çift atrium bulunur. 3. Ekstremitelerdeki Değişiklik: Bilindiği gibi Chondrichthyes’ten (Kıkırdaklı Balıklar) itibaren balıklarda, pektoral (göğüs) ve pelvik (kalça) yüzgeçler olmak üzere, çift yüzgeçler görülür. Bunlar ancak suda hareketi sağlamaya yarayabilir. Halbuki Amphibia’da ekstremiteler hem karada yürümeye elverişli hem de vücudu yerden kaldıracak şekildedir. Fakat bugün yaşayan amfibiler ile bugün yaşayan balıklar arasında ekstremiteler bakımından karşılaştırma yapılacak olursa, bir benzerlik görmek zordur. Zira bugün yaşayan balıkların çoğundan, özellikle Teleost balıklardan, Amphibia bacakları çıkmış olamaz. Zira iskeletleri buna müsait değildir. Çünkü, çift yüzgeçler kemerlere birkaç kemikle bağlıdır. Yapılarında benzerlik yoktur. Bu nedenle amfibilerin bacaklarının orijinini başka grupta aramak gerekir. Balıklardan eski bir grup olan Crossopterygii’nin ekstremite iskeleti ile ilksel amfibi bacak iskeleti aynı yapıdadır. Her ikisinde de kemere bağlantı tek kemik iledir. Buna göre amfibi bacağı Crossopterygii yüzgecinden çıkmıştır. Çünkü ikisinde de homolog kısımlar vardır. Amphibia’nın Sınıflandırılması:Amfibilerin sınıflandırılması konusunda çok değişik sistemler bulunmaktadır. Storer ve ark. (1979), amfibileri 5 altsınıfaayırır: Bunlar Labyrinthodontia, Lepospondyli, Salientia (Anura), Urodela (=Caudata, Gradientia) ve Gymnophiona (=Apoda)’dır. Bununla birlikte bugün yaşayan amfibiler sadece son 3 altsınıf içinde bulunur. Diğerleri fosildir. Salientiaaltsınıfı içinde 2 takım (Ordo: Proanura ve Anura), Urodela altsınıfı içinde 1 takım (Ordo: Caudata= Gradientia) ve Gymnophionaaltsınıfı içinde ise yine 1 takım (Ordo: Gymnophiona= Apoda) takım bulunur. Salientia içinde alınan Proanura takımı da fosil amfibileri içerir. Dersimizin kapsamı dikkate alınarak, burada sadece aktüel temsilcileri olan gruplara değinilecektir. Bugün yaşayan kurbağalar 3 takım halinde olup, çoğu otör tarafından Lissamphibia [liss: düz, pulsuz) adı altında gruplandırılırlar. Bunlar: Ordo 1: Apoda(=Gymnophiona, Coecilia) (Bacaksız Kurbağalar) [pod: bacak; gymn: çıplak; ophio: yılan] Ordo 2: Urodela (=Caudata, Gradientia) (Kuyruklu Kurbağalar) [uro, cauda: kuyruk; gradien: yürümek] Ordo 3: Anura (=Salientia) (Kuyruksuz Kurbağalar) [salien: sıçramak: An, A: -sız, -suz, olmayan] * Günümüzde Lyciasalamandra luschani olarak da kabul edilir. **Epidalea veya Pseudoepidelea cinsi içerisinde ele alan otörler yanında Anadolu, Kıbrıs ve Ortadoğu’da bulunan populasyonların, kuzey komşu ülkelerde dağılış gösteren Bufo variabilis (=Pseudoepidelea variabilis) ile aynı olduğunu, moleküler genetik çalışmalara dayanarak iddia edenler de vardır.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarin-ozellikleri

Eşeyli Üreme (Seks), Evrimi Nasıl Yönlendiriyor?

Aşırı süslü özellikler ve sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar evrim kuramına aykırı mı? Mücadeleyi kazanan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mu? Erkekler arası rekabet ve dişilerin eş tercihi nasıl evrimleşti? Eşeyli üreme de nereden çıktı? Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri. Neden hep dişi seçiyor? Dişi aslında neyi seçiyor ve nasıl seçiyor? Ne olacak bu erkeğin hali?! Okuyacağınız makale, Jerry A. Coyne’ın “Why evolution is true?” (Evrim neden doğru?) adlı kitabının (Oxford University Press, 2009) “How sex drives evolution?” adlı bölümünün çevirisidir. Arabaşlıkları biz koyduk. Bütün görüntüsüyle, vücudunun arkasında tam bir zaferle yelpaze gibi açılan üzerinde bir sürü gözbebeği bulunan parlak mavi-yeşil kuyruğuyla erkek bir tavus kuşundan daha göz kamaştırıcı çok az hayvan vardır doğada. Darwinizmi her yönden çiğniyormuş gibi görünür, onu güzel yapan bütün özellikleri aynı zamanda hayatta kalması açısından uyumsuzdur. O uzun kuyruk uçuş sırasında aerodinamik sorunlar yaratır, tavus kuşunun uçabilmek uğruna verdiği mücadeleye tanık olanlar bunu bilir. Bu, kuşların geceleri ağaçlardaki tüneklerine çıkmalarını ve yırtıcılardan kaçmalarını zorlaştırır; özellikle de nemli bir kuyruğun sürüklenmek zorunda kaldığı muson yağmurları sırasında. Parıldayan renkler de, özellikle kısa kuyruklu ve ölü yeşilimsi bir kahverengi ile kendilerini kamufle eden dişilerle karşılaştırıldığında yırtıcıları kendisine daha fazla çeker. Ve çok fazla metabolik enerji her yıl yeniden büyümesi gereken bu kuyruğa harcanır. Darwin’i şaşırtan görüntü ve davranışlar Tavus kuşunun tüyleri sadece amaçsız görünmekle kalmaz, aynı zamanda bir engeldir. Bu nasıl bir adaptasyon olabilir? Ve bu tüylere sahip bireyler daha fazla gen aktarabiliyorsa, tahmin edileceği gibi giysi doğal seçilimle evriliyorsa, neden dişiler de aynı şekilde göz kamaştırıcı olmuyor? Darwin, 1860’da Amerikalı bir biyolog olan Asa Gray’e yazdığı bir mektubunda bu sorulardan yakınıyordu: “Gözle ilgili düşüncenin beni dondurduğu anı hatırlarım, fakat bu şikâyet halinin üstesinden geldim ve şimdi yapıya dair önemsiz şeyler beni rahatsız hissettiriyor. Tavus kuşunun kuyruğundaki bir tüyün manzarası ise her ona baktığımda beni hasta ediyor!” Tavus kuşunun kuyruğu gibi muammalar çoktur. Soyu tükenmiş İrlanda elkini ele alalım (aslında ne İrlandalı ne de elk olduğu için bir isim hatası. Bu zamana kadar tanımlanmış en büyük geyiktir ve Avrasya civarında yaşamıştır). Bu türün erkekleri sadece on bin yıl kadar önce yok olmuş ve bir uçtan diğer uca 12 fitten (1 fit yaklaşık 0,3 m, 12 fit = 3,6 m) geniş olan büyük bir çift boynuzun sahibidir! Birlikte 90 pound (1 pound yaklaşık 453,6 gram, 90 pound = 40,8 kg) ağırlığında olan bu boynuzlar önemsiz 5 pound ağırlığındaki bir kafatasının üzerinde durur. Neden olacağı gerilimi bir düşünün. Bütün gün kafanızın üstünde genç bir insanı taşıyarak yürümek gibidir. Ve tavus kuşunun kuyruğu gibi bu boynuzlar da her yıl oyuklarından yeniden doğmak zorundadır. Aşırı süslü özelliklerin yanında, sadece bir cinsiyette görülen ilginç davranışlar da vardır. Orta Amerika’nın erkek tungara kurbağaları şişirebildikleri ses keselerini her gece uzun bir serenat yapmak için kullanır. Bu şarkılar dişilerin dikkatini çeker; fakat şarkı söylemeyen dişilerdense söyleyen erkeklerle beslenen yarasa ve kan emici sineklerin de dikkatini çeker. Avustralya’da erkek çardak kuşları çubuklardan, türüne göre tüneller, mantarlar veya tentelere benzeyen büyük ve biçimsiz “çardaklar” inşa eder. Bunlar dekoratif şeylerle süslenmiştir: çiçekler, yılan kabukları, kabuksuz meyveler, tohum zarfları ve eğer insanlara yakınsa teneke kutular, cam parçaları ve folyo ile. Bu çardakların yapılması saatler hatta bazen günler alır (bazıları enine 10 fit, uzunluğuna 5 fit boyutlarında olabilir), fakat yine de yuva olarak kullanılmazlar. Neden erkekler bütün bu zorluklara katlanır? Eşeysel dimorfizm Biz Darwin gibi, bu özelliklerin hayatta kalma olasılığını azalttığını sadece tahmin etmek zorunda değiliz. Dönemimizdeki bilim insanları bunların nelere mal olabileceğini göstermiştir. Kırmızı gerdanlı çardak kuşu erkeği parlak siyahtır, derin bir boyun ve kafa yaması ile gösteriş yapar ve gayet uzun kuyruk tüyleriyle yüklüdür, bu tüyler neredeyse boyunun iki katı uzunluğundadır. Erkek çardak kuşunu arkasında çırpınan kuyruğuyla havada mücadele ederek uçarken gören biri bu kuyruğun ne işe yaradığını anlamakta zorlanır. İsveç Göteborg Üniversitesi’nden Sarah Pryke ve Steffan Andersson Güney Afrika’da bir grup erkek yakaladılar ve birinci grubun kuyruklarını bir inç kadar ikinci grubun ise dört inç kadar kısalttılar. Üreme mevsiminden sonra yeniden yakaladıklarında, kısa kuyruklu olanlara oranla uzun kuyruklu erkeklerin daha fazla kilo kaybetmiş olduğunu gördüler. Açıkçası, bu uzamış kuyruklar büyük handikaptır. Canlı renkler de öyledir ve bu da gerdanlıklı kertenkelelerde yapılan daha zekice bir deneyle gösterilmiştir. Amerika’nın batısında yaşayan bir fit uzunluğundaki bu kertenkelenin erkek ve dişileri birbirinden çok farklı görünür. Erkek turkuaz renkli vücudu, sarı kafası, siyah boyun halkası ve siyah-beyaz benekleri ile gösteriş yapar; dişilerin rengi ise gri-kahverengi arasıdır ve az beneklidirler. Oklahoma Devlet Üniversitesi’nden Jerry Husak ve arkadaşları, erkeklerin parlak renginin yırtıcıları daha çok çektiği hipotezini sınamak için çöle erkek ve dişi kertenkelelere benzeyen boyanmış kilden modeller yerleştirdiler. Yumuşak kil bu modelleri gerçek hayvanlarla karıştıran herhangi bir yırtıcının bıraktığı ısırık izlerini saklıyordu. Sadece bir hafta sonra kırk parlak erkek modelden otuz beşinde çoğunlukla yılan ve kuş ısırıkları görüldü; kırk ölü renkli dişi modelden ise hiçbiri ısırılmamıştı. Bir türün erkek ve dişileri arasında görülen bu farklı özellikler, örneğin kuyruk, renk ve şarkı, “eşeysel dimorfizm” olarak adlandırılır, bu terim Yunanca “iki form” anlamına gelir. Biyologlar, erkeklerin eşeysel dimorfik özelliklerinin, zamanı ve enerjiyi boşa harcadığı ve hayatta kalma oranını düşürdüğü için evrim teorisini ihlal ettiğini gösterdiler. Renkli erkek lepistesler, daha sade olan dişilerden daha sıklıkla yem olmaktadır. Bir Akdeniz kuşu olan siyah kuyrukkakan erkeği, iki haftadan fazla bir süre çakılların arasında kendi ağırlığının elli kat fazlasını biriktirerek farklı bölgelerde büyük taş yığınları kurar. Çalı tavuğu erkeği, çayırda kabarıp sönerek ve iki büyük ses kesesinden yüksek sesler çıkartarak süslü görüntüler sergiler. (1) Bu muziplikler bir kuş için büyük enerji tüketimi anlamına gelir: bir günlük görüntü, kalori açısından bir muz dilimine denk enerji yakar. Eğer bu özellikler için seçilim söz konusuysa -karmaşıklıkları göz önünde bulundurulduğunda olmalıdır da- bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamamız gerekir. Darwin’in anahtarı: eşeysel seçilim Darwin’den önce eşeysel dimorfizm bir sırdı. Bugün de olduğu gibi yaratılışçılar, doğaüstü bir tasarımcının, hayatta kalmayı tehlikeye sokan bu vasıfları neden sadece bir cinsiyette yarattığını açıklayamıyorlardı. Doğanın çeşitliliğini en güzel şekilde açıklayan Darwin de bu yararsız özelliklerin nasıl evrildiğini anlayamamaktan dolayı kaygılıydı. Sonunda bunun açıklanması için gerekli anahtarı keşfetti: Eğer bir türün erkekleri ile dişileri arasında özellik farkları varsa, ayrıntılı davranışlar, yapılar ve süsler neredeyse sadece erkeklerle sınırlıdır. Artık bu masraflı özelliklerin nasıl evrildiğini tahmin edebilirsiniz. Seçilimin değerinin gerçek anlamda hayatta kalma olmadığını, başarılı üreme olduğunu hatırlayın. Süslü bir kuyruk ve baştan çıkarıcı bir şarkı hayatta kalmanıza yardım etmez, fakat döl bırakabilme şansınızı artırır, bu da söz konusu göz alıcı özelliklerin ve davranışların ortaya çıkmasına neden olan şeydir. Darwin bu takasın ilk farkına varan kişidir ve eşeysel dimorfik vasıflardan sorumlu seçilim türüne eşeysel seçilim adını vermiştir. Eşeysel seçilim, basitçe, bir bireyin eş bulması olasılığını artıran seçilimdir. Yani doğal seçilimin bir alt kümesidir, fakat çalıştığı biricik yol açısından ve ürettiği uyumlu olmayan adaptasyonlardan dolayı kendine has bir bölümde anlatılması gerekir. Eşeysel olarak seçilmiş özellikler, erkeğin azalan yaşama şansını üremesinde bir artış ile dengelemekten fazlasını yapıyorsa evrim geçirir. Whydah ispinozları uzun kuyruklarıyla yırtıcılardan çok iyi kaçamazlar, fakat dişileri eş olarak uzun kuyruklu olanları tercih eder. Daha uzun boynuzlu geyikler hayatta kalmak için metabolik bir sorumlulukla savaşırlar, fakat belki de karşılaşmaları sıklıkla kazanmaları daha fazla döl bırakabilmelerini sağlar. Eşeyli seçilim iki şekilde olur. Birincisi, dev boynuzlu İrlanda elkleri örneğinde görüldüğü gibi, dişilere giden yolda erkekler arasında doğrudan rekabettir. Whydah ispinozlarının uzun kuyruğunun türemesine neden olan diğeri ise, olası erkekler arasında seçim yaparken görülen dişi titizliğidir. Erkek erkeğe rekabet (veya Darwin’in hırçın terminolojisinde “Mücadele Yasası”) anlaması en kolay olanıdır. Darwin’in söylediği gibi “neredeyse bütün hayvanların erkekleri arasında dişinin mülkiyeti için bir mücadele vardır.” Bir türün erkekleri doğrudan savaştığında, geyiğin boynuz çarpıştırması, geyik böceğinin boynuzunu saplaması, sap gözlü sineğin kafasını toslaması veya iri fil ayıbalığının kanlı savaşlarında olduğu gibi, rakiplerini defederek dişilerine kavuşurlar. Seçilim, hayatta kalma oranını düşürmeyi dengelemekten daha büyük oranda eş bulma şansını artıran bu gibi zaferleri sağlayan özellikleri destekler. Canlı renkler, süsler, çardaklar ve çiftleşme görüntüleri ise ikinci eşeysel seçilim türüyle yani eş tercihiyle şekillenir. Öyle görünüyor ki, dişilerin gözünde bütün erkekler aynı değildir. Bazı erkek özelliklerini ve davranışlarını diğerlerinden daha etkileyici bulurlar, bu sayede popülasyonda bu özellikleri üreten genler birikir. Bu senaryoda erkekler arası bir rekabet elemanı da vardır, fakat bu dolaylıdır: kazanan erkekler en yüksek sese, en parlak renklere, en cazip feromonlara, en seksi görünüşlere ve daha birçok şeye sahiptir. Erkek-erkeğe rekabetin tersine burada kazanan, dişi tarafından belirlenir. Erkekler arasında doğrudan rekabet Mücadeleyi kazanan, çok süslü olan veya en güzel görünüşü sergileyen erkeklerin daha fazla eşi olacağı doğru mudur? Eğer öyle değilse eşeysel seçilim teorisi hepten çöker. Aslında kanıtlar hem güçlü hem tutarlı bir şekilde teoriyi destekler. Mücadelelerle başlayalım. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyısındaki kuzeyli fil ayıbalığı, boyutları açısından sıra dışı bir eşeysel dimorfizm gösterir. Dişiler yaklaşık 10 fit uzunluğunda ve 1500 pound ağırlığındayken erkeklerin uzunluğu neredeyse iki katıdır ve ağırlıkları da 6000 pounda kadar varabilir ki bu bir Volkswagen’den büyük ve iki katından daha ağır demektir. Bunlar poligamiktir de, yani çiftleşme dönemi boyunca erkekler birden fazla dişi ile eşleşir. Erkeklerin yaklaşık üçte biri eşleştikleri dişilerden oluşan haremlerini savunurlar (bir erkeğin 100 kadar eşi olabilir!), geri kalan erkekler ise bekârlıktan yana kara talihlerini yaşar. Çiftleşme piyangosunun kime vuracağı dişiler daha sahile çıkmadan önce erkekler arasındaki vahşi savaşla belirlenir. Bu savaşlar kocaman vücutlarını birbirine vuran büyük boğalarınki gibi kanlı olur, dişleriyle derin boyun yaraları açarlar ve en büyük erkeklerin en üste yerleştiği bir baskınlık hiyerarşisi ortaya çıkar. Dişiler vardığında baskın erkekler onları haremlerine doğru sürükler ve yaklaşan rakiplerini kovar. Verili bir yıl içerisinde çoğu bebek sadece birkaç büyük erkek tarafından yapılmış olur. Bu, erkeklerin rekabetidir; saf ve basit, ödül de üremedir. Bu çiftleşme sistemi ele alındığında eşeysel seçilimin büyük ve cani erkeklerin evrimini teşvik ettiğini görmek kolaydır: büyük erkekler genlerini yeni jenerasyona aktarabilir, küçükler yapamaz (dövüşmek zorunda olmayan dişiler, tahminen optimum üreme ağırlıklarına yakındır). Vücut büyüklüğündeki eşeysel dimorfizm, biz de dahil birçok türde erkeklerin dişilere ulaşmak için giriştiği rekabetten kaynaklanıyor olabilir. Erkek kuşlar çoğunlukla, sahip oldukları arazi üzerinde şiddetle rekabet ederler. Birçok türde, erkekler dişilerini sadece, yuva yapmak için uygun, güzel yeşillikleri olan bir toprak parçasını kontrol altında tutarak etkiler. Erkekler bu parçaya sahip olduklarında, görsel ve ses öğeleriyle veya alanlarına tecavüz eden erkeklere doğrudan saldırarak onu savunurlar. Bize zevk veren kuş şarkılarının pek çoğu aslında diğer erkeklere uzak durmalarını söyleyen tehditlerdir. Kuzey Amerika’nın kırmızı kanatlı karatavuğu genellikle açık habitatlardaki tatlı su bataklığı gibi bölgeleri savunur. Fil ayıbalıkları gibi bunlar da poligamiktir, bazı erkekler kendi bölgelerinde barınan neredeyse elli kadar dişiyle eşleşebilir. Diğer pek çok erkek ise “oltacı” diye adlandırılır ve eşleşmeden yaşarlar. Oltacılar ele geçirilmiş bölgelerdeki erkekleri oyalayıp uzak tutarak dişilerle sinsice eşleşmek için sürekli buraları işgal etmeye çalışırlar. Erkekler zamanlarının dörtte birini tetikte durup kendi bölgelerini korumaya çalışmakla geçirirler. Kırmızı kanat erkekleri doğrudan devriye gezmenin yanı sıra karmaşık şarkılar söyleyerek ve omuzlarında parlak kırmızı bir apoletle soylarına has süslerini tehdit gösterisine çevirerek savunma yaparlar (Dişiler kahverengidir, bazen küçük iz gibi bir apoletleri olur). Apoletler dişileri etkilemek için değildir, gerçekte bölgeyi ele geçirmek için düelloya gelen diğer erkekleri tehdit etmek için kullanılır. Araştırmacılar, siyaha boyayarak apoletlerini yok ettikleri erkeklerin yüzde 70 oranında bölgelerini kaybettiğini gördüler; fakat apoletleri şeffaf bir çözücü ile boyanan erkeklerin sadece yüzde 10’u kaybetmişti. Apoletler belki de zorla girenleri uzak tutmak için, o bölgede yaşandığını gösteren bir işarettir. Şarkı da önemlidir. Şarkı söyleme yeteneğini geçici olarak kaybetmiş, susturulmuş erkekler de bölgelerini kaybediyordu. Kısacası karatavuklarda şarkı ve tüyler bir erkeğin daha fazla eş edinmesine yardımcı olur. Yukarıda anlatılan çalışmalarda ve diğer başka birçok çalışmada araştırmacılar, daha ayrıntılı özelliklere sahip erkeklerin dölde daha büyük bir netice elde etmesinde, eşeyli seçilimin rol oynadığını gösterdiler. Bu sonuç basit görünmektedir, fakat meraklı biyologların yüzlerce saatlik sabırlı saha çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Parıltılı bir laboratuarda DNA’nın dizi analizini yapmak daha ihtişamlı görünebilir ama bir bilim insanının seçilimin doğada nasıl işlediğini göstermesinin tek yolu sahada kirlenmekten geçer. Çiftleşme sonrası rekabet örnekleri Eşeysel seçilim sadece eşeye etkimekle bitmez: erkekler çiftleşmeden sonra da rekabete devam eder. Birçok türde dişiler kısa bir süre içerisinde birden fazla erkekle çiftleşebilir. Bir erkek bir dişiyi dölledikten sonra, aynı dişiyi diğer erkeklerin döllemesini ve babalık hakkını elinden almasını nasıl engelleyebilir? Bu çiftleşme sonrası rekabet eşeysel seçilim tarafından inşa edilmiş en merak uyandırıcı özelliklerden bazılarını ortaya çıkarmıştır. Bazen erkek çiftleşmeden sonra etrafta başıboş gezer, dişisini bu şekilde diğer taliplerden korur. Birbirine yapışmış bir çift yusufçuk görürseniz bilin ki erkek dişiyi dölledikten sonra fiziksel olarak diğer erkeklere kapatarak korumaya alıyordur. Bir Orta Amerika kırkayağı en olağanüstü şekilde eşini korumaya geçer: bir dişiyi dölledikten sonra, onu birkaç gün boyunca taşır ve bu şekilde yumurtalarına herhangi bir rakibin sahip çıkmasını engeller. Bazen bu engelleme kimyasallar yoluyla yapılır. Bazı yılanların ve kemirgenlerin menisi çiftleşmeden sonra dişinin üreme yolunu geçici olarak tıkayan kimyasallar içerir, yani diğer erkeklere karşı barikat kurar. Benim de çalıştığım sirke sineği grubunda ise erkek dişiye bir anti-afrodizyak enjekte eder, semenindeki bu kimyasal birkaç gün boyunca dişiyi yeniden çiftleşmeye isteksiz hale getirir. Erkekler babalıklarını korumak için çok çeşitli savunma silahları kullanırlar. Fakat çok daha sinsi de olabilirler, birçoğu ilk çiftleşen erkeğin spermlerinden kurtulabilecek ve yerine kendilerininkini koyabilecek hücum silahı taşır. Bunlar arasında en zekice araçlardan biri bazı kızböceklerinin “penis kepçesi”dir. Erkek önceden çiftleşmiş bir dişiyle çiftleştiğinde, penisi üzerinde arka tarafa bakan iğnelerini kullanarak daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini dışarı atar. Ancak dişi spermlerden arındırıldıktan sonra kendi spermlerinin transferine başlar. Drosophila’da (Drosophila melanogaster sirke sineğinin tür ismidir), kendi laboratuarımda erkek menisinin daha önceden çiftleşen erkeğin spermlerini pasifleştiren bir madde bulduk. Dişilerin eş tercihi Eşeysel seçilimin ikinci formu olan eş tercihine gelelim. Erkek-erkeğe rekabetle karşılaştırıldığında bu sürecin nasıl işlediğine dair çok daha az bilgimiz var. Çünkü boynuzların ve diğer silahların önemi, renkler, tüyler ve görünüşün öneminden çok daha açıktır. Eş tercihinin nasıl evrimleştiğini ortaya çıkarmak için Darwin’i bu kadar sinirlendiren belalı tavus kuşu kuyruğuyla başlayalım. Tavus kuşundaki eş tercihi üzerine çalışmaların çoğu, İngiltere Bedfordshire’daki Whipsnade Parkı’nda serbest-değişen bir popülasyonu çalışan Marion Petrie ve arkadaşları tarafından gerçekleştirildi. Bu türün erkekleri toplu halde görünebilecekleri ve bu sayede dişiye karşılaştırma olanağı sağlayan bölgelerde, leklerde (Lek, erkek hayvanların kur yapmak ve kendisini göstermek için toplanması hali) toplanır. Bütün erkekler leklere katılmaz, ancak bir dişi kazanabilecek olanlar katılır. On tane kur yapan erkek üzerinde yapılan gözlemsel bir çalışmada erkeklerin kuyruk tüylerindeki göz beneği sayıları ve başarılı oldukları çiftleşme sayıları arasında bir bağıntı bulundu: 160 göz beneği olan en ayrıntılı erkek, bütün eşleşmelerin yüzde 36’sını topladı. Bu, dişilerin daha ayrıntılı kuyrukları tercih ettiğini tahmin ettirir, fakat kanıtlamaz. Erkeğin kur yapmasında bazı diğer yönlerinin de –örneğin görünüşündeki zindelik- dişi tarafından seçiliyor olması muhtemeldir ve bu, tüylerle bağıntılı görünmektedir. Bunu hariç tutmak gerekirse, bazı deneysel düzenlemeler yapılabilir: tavus kuşunun kuyruğundaki benek sayısını değiştirin ve bunun eş bulma yeteneğini etkileyip etkilemediğine bakın. Dikkate değer bu tip bir deney Darwin’in rakibi Alfred Russel Wallace tarafından 1869’da düzenlendi. Bu iki bilim adamı birçok konuda, özellikle de doğal seçilimde birbirini onaylamış olsa da konu eşeysel seçilime geldiğinde ayrıştılar. Erkek-erkeğe rekabet iki adam için de sorun değildi, fakat Wallace dişi tercihi olasılığını uygun görmüyordu. Yine de bu konuda açık ufuklu davrandı ve bunun nasıl deneneceğini önerirken kendi zamanının ötesine geçti: “Süslü olanın kendisi tarafından oynanması gereken bölüm çok küçüktür, hatta süslünün az da olsa üstünlüğünün genellikle eşin tercihini belirleyeceği kanıtlansa bile. Nitekim kanıtlanmadı. Yine de bu, deneye imkân veren bir sorundur ve ben de bazı Zooloji Toplulukları veya araca sahip herhangi bir insanın bu çalışmaları denemesini öneririm. Her biri dişi kuşlara erişebildiği bilinen, aynı yaşta bir düzine erkek kuş seçilmelidir, örneğin evcil kümes hayvanları, yaygın sülünler veya altın sülünler. Bunların yarısının bir veya iki kuyruk tüyü kesilmeli veya boyun tüyleri doğadaki çeşitliliği taklit eden bir fark oluşturmaya yetecek fakat kuşu biçimsizleştirmeyecek şekilde biraz kısaltılmalıdır ve sonra dişi kuşların bu eksikliği fark edip etmediği ve daha az süslü erkekleri eşit bir şekilde reddedip etmedikleri gözlemlenmeli. Bu deneyler, dikkatlice planlanır ve birkaç sezon için mantıklı bir şekilde çeşitlendirilirse, bu ilgi çekici soruya dair en değerli açıklamaları sağlayacaktır.” Aslında bir yüzyıl sonrasına kadar bu tip deneyler yapılmadı. Fakat şimdi sonuçları elimizde ve buna göre dişi tercihi yaygın. Bir deneylerinde Marion Petrie ve Tim Halliday, bir grup tavus kuşundaki her erkeğin kuyruğundan yirmi göz bebeğini kestiler ve yakalanan fakat tüyleri kesilmeyen bir kontrol grubuyla çiftleşme başarılarını karşılaştırdılar. Tabii sonraki üreme mevsiminde süsleri alınmış erkeklerin her biri kontrol erkeklerinden ortalama 2,5 daha az çiftleşme gerçekleştirebildi. Bu deney, dişilerin süsleri azaltılmamış erkekleri tercih ettiğini gösterir. Fakat ideal olan, deneyin bir de tersinden tekrarlanmasıdır: kuyrukları daha ayrıntılı hale getirin ve bunun çiftleşme başarısını artırıp artırmadığına bakın. Böyle bir deneyi tavus kuşlarında yapmak zor olsa da, İsveçli biyolog Malte Andersson tarafından Afrika’da yerel uzun kuyruklu Whydah ispinozları üzerinde denendi. Bu eşeysel dimorfik türlerde erkeklerin kuyruğu yaklaşık 20 inç (1 inç yaklaşık 2,5 cm, 20 inç = 50 cm), dişilerin ise 3 inç uzunluğundadır. Andersson uzun erkek kuyruklarının bir parçasını alıp bunları normal kuyruklara yapıştırarak aşırı derecede kısa kuyruklu (6 inç), normal “kontrol” kuyruklu (bir parça kesilmiş ve sonra geri yapıştırılmıştır) ve uzun kuyruklu (30 inç) erkekler üretti. Tahmin edileceği gibi, kısa kuyruklu erkekler normallerle karşılaştırıldığında bölgesinde barınan daha az dişiyi elde edebilmiştir. Fakat suni bir şekilde kuyrukları uzatılmış olan erkekler çiftleşmede çok büyük bir artış elde etmiş, neredeyse normal erkeklerin iki katı kadar dişiyi etkilemişlerdir. Buradan bir soru ortaya çıkar. Eğer 30 inç uzunluğunda kuyruğu olan erkekler daha fazla dişi tarafından tercih ediliyorsa, neden Whydah ispinozları ilk başta bu uzunlukta bir kuyruğa evrilmedi. Cevabı bilmiyoruz, fakat bu uzunlukta kuyruğun eş bulma yeteneğini artırmasından daha büyük oranda ömrü kısaltıyor olması muhtemeldir. Yirmi inç belki de ömrü boyunca verebileceği ortalama üreme sayısının en yüksek olduğu uzunluktur. Peki, erkek çalı tavukları yeşilliklerdeki çetin maskaralıklarından ne kazanıyor? Burada da yanıt: eş. Tavus kuşları gibi, erkek çalı tavuğu da denetlemeye çıkmış dişilere toplu halde göründükleri lekler yapar. Sadece günde 800 kere “kasılarak yürüyen” en kuvvetli erkeğin dişileri kazanabildiği gösterilmiştir; geri kalan çoğunluk ise çiftleşemeden yürümeye devam eder. Eşeysel seçilim diğer yandan çardak kuşlarının mimari başarılarını da açıklar. Türden türe değişen çardak dekorasyonlarının pek çok çeşidinin çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Örneğin saten çardak kuşları çardaklarına daha fazla mavi tüy koyduklarında daha fazla çiftleşebilir. Benekli çardak kuşlarında en büyük başarı yeşil solanum meyveleri (yabani domatesle akraba bir tür) gösterildiğinde elde edilmektedir. Cambridge Üniversitesi’nden Joah Madden benekli çardak kuşlarının çardaklarından dekorasyonları çaldı ve erkeklere altmış objelik bir seçenek sundu. Tabii bunlar çardaklarını yine en çok solanum meyveleri ile dekore ettiler, bu meyveleri çardağın göze çarpan yerlerine koydular. Kuşlar üzerine eğiliyorum çünkü biyologlar eşey tercihinin en kolay bu grupta çalışılabildiğini görmüşler. Kuşlar gün içerisinde aktiftir ve gözlemlenmesi kolaydır, fakat diğer hayvanlarda eşey tercihinin çalışıldığı pek çok örnek de vardır. Dişi tungara kurbağaları en karmaşık sesleri çıkaran erkeklerle çiftleşmeyi tercih eder. Dişi lepistesler daha uzun kuyruğu ve daha renkli benekleri olan erkekleri sever. Dişi örümcekler ve balıklar genellikle daha büyük olan erkeği seçer. Malte Andersson Eşeysel Seçilim adlı kapsamlı kitabında, 186 türde 232 deneyin erkek özelliklerinin büyük bir kısmının çiftleşme başarısıyla bağlantılı olduğunu ve bu deneylerin büyük çoğunluğunun dişi tercihi gösterdiğini anlatmaktadır. Kısacası dişi tercihinin birçok eşeysel dimorfizmin evrimini yönlendirdiğinden şüphemiz yok. Yani Darwin haklıydı. Fakat biz iki önemli soruyu atladık: erkekler kur yapmak veya onlar için savaşmak zorundayken neden dişiler seçme işlemini yapmak zorunda kalıyor? Ve neden her zaman dişiler seçiyor? Bu sorulara yanıt verebilmek için organizmaların neden eşeyli olmayı benimsediklerini anlamamız gerekir. Neden eşeyli üreme? Eşeyin neden evrimleştiği evrimde hâlâ en muammalı sorudur. Genlerinin sadece yarısına sahip yumurta veya spermler oluşturarak eşeyli üreyen herhangi bir birey eşeysiz üreyen diğer bir bireye göre yeni jenerasyona yüzde 50 oranında genetik harcama yapar. Şu şekilde düşünelim. İnsanlarda, normal formu eşeyli üremeye yarayan, mutant formu ise dişilerin döllenme gerekmeden yumurta üretmesini sağlayan partenogenez ile üremesine yardımcı olan bir gen hayal edin (Bazı hayvanlar gerçekten bu şekilde ürer: yaprak bitleri, balık ve kertenkelelerde görülmektedir). İlk mutant kadının sadece kızları olacaktır ve bu kızlar da kendi kendilerine başka kızlar doğurabilecektir. Mutant olmayanlarda ise eşeyli üreyen kadınlar erkeklerle çiftleşecektir ve yarısı erkek yarısı dişi olan döller verecektir. Dişi havuzu sadece kız çocuğu üreten mutantlarla dolacağı için popülasyondaki kadın oranı çabucak yüzde 50’nin üzerine çıkacaktır. Sonunda bütün dişiler eşeysiz üreyen annelerden doğmuş olacaktır. Erkekler gereksiz hale gelecek ve ortadan kaybolacaktır: hiçbir mutant kadın onlarla çiftleşme ihtiyacı duymaz ve bütün dişiler sadece daha fazla dişi doğuracaklar. Partenogenez için gereken gen eşeyli üreme için gereken geni yenmiş olur. “Eşeysiz” genin kendisini, her jenerasyonda, “eşeyli” genin yaptığının iki katı kadar üreteceği teorik olarak gösterilebilir. Biyologlar bu duruma “eşeyin iki katı masrafı” derler. Sonuçta, doğal seçilim etkisinde partenogenez için olan genler çok hızlı bir şekilde yayılır ve eşeyli üremeyi eler. Fakat bu gerçekleşmedi. Dünya’daki türlerin büyük çoğunluğu eşeyli ürer ve üremenin bu türü bir milyar yıldır sürüyor. (2) Peki eşeyin masraflı olması neden partenogenezle yer değiştirmesine neden olmadı? Eşeyin, masrafından daha ağır evrimsel bir avantajı olmalı. Henüz o avantajın ne olduğunu ortaya çıkaramamış olsak da, teorilerde bir noksanlık hissedilmemektedir. Asıl anahtar, eşeyli üreme sırasında genlerin rasgele karışması ve bu sayede dölde yeni gen kombinasyonları ortaya çıkarmasıdır. Bir bireyde birçok elverişli geni bir araya getirirsek eşey, çevrenin sürekli değişen manzarasıyla baş edebilmek için evrimi hızlanmaya zorlar, parazitlerin evrimleşen savunma mekanizmalarımıza karşı durabilmek için acımasız bir şekilde evrim geçirmesi buna örnektir. Veya belki de eşey, tamamen avantajsız bir bireyde, bir araya getirmek suretiyle türdeki bütün kötü genleri yok edebilir. Bilim insanları hâlâ, eşeyi, iki kat masraflı olmasına karşın daha önemli hale getiren bir avantajı olup olmadığını sorguluyor. Eşey evrildiğinde ister istemez bunu eşeyli üreme de takip edecektir, bunun için iki şeyi daha açıklamamız gerekir. İlki; döl oluşturmak için çiftleşmek ve genlerini bir araya getirmek zorunda olan neden sadece iki cinsiyet var (neden üç veya daha fazla değil)? Ve ikincisi; neden iki eşeyin farklı sayı ve büyüklükte gametleri (erkekler pek çok küçük sperm oluşturur, dişiler ise daha az ama daha büyük yumurtalar) var? Eşey sayısına dair soru bizi oyalamaması gereken karmaşık teorik bir sorundur; fakat teorinin, iki eşeyin, üç veya daha fazla eşeyli çiftleşme sistemlerinin evrimsel olarak yerini alacağını gösterdiğini aklımızdan çıkarmayalım. İki eşey en sağlam ve kararlı stratejidir. İki eşeyin gametlerinin neden farklı sayı ve boyutlarda olduğu teorisi de aynı şekilde karmaşıktır. Bu durum muhtemelen iki eşeyin de aynı büyüklükte gametler ürettiği daha önceki eşeyli üreyen türlerden evrilmiştir. Teorisyenler doğal seçilimin, bu atasal durumun bir eşeyin (“erkek” diye adlandırdığımız) çok sayıda küçük gametler (sperm veya polen) oluşturması ve diğerinin (“dişi”) ise daha az ama büyük gametler (yumurta) oluşturması durumuna geçişini elverişli kıldığını inandırıcı bir şekilde gösterdiler. Erkek ve dişinin farklı çiftleşme stratejileri Eşeysel seçilimin aşamasını belirleyen gamet boyutundaki asimetri, aynı zamanda iki eşeyin farklı çiftleşme stratejileri evrimleştirmesine de neden olmuştur. Erkekleri ele alalım. Bir erkek çok miktarda sperm üretebilir ve büyük olasılıkla çok miktarda dölün babası olur; bu etkileyebileceği dişi sayısıyla ve spermlerinin rekabet yeteneği ile sınırlıdır. Dişiler için ise durum farklıdır. Yumurtalar masraflıdır, sayıca sınırlıdır ve eğer bir dişi kısa bir süre içerisinde pek çok kez çiftleşirse bu onun döl sayısını artırmada çok az etkili olur. Bu fark çok açık bir şekilde, bir insan dişisi ile erkeğinin ebeveyni olduğu kayıtlı çocuk sayısına bakarak görülebilir. Bir kadının hayatı boyunca üretebileceği maksimum çocuk sayısını tahmin etmeye kalkarsanız muhtemelen 15 civarında dersiniz. Bir daha düşünün. Guinness Rekorlar Kitabı’ndaki resmi rakam 69’dur, on sekizinci yüzyılda yaşayan bir Rus köylüsünün rekorudur. 1725 ile 1745 arasındaki 27 hamilelikten 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 adet dördüz doğmuştur (Muhtemelen fizyolojik veya genetik olarak çoklu doğuma yatkınlığı vardı). Birileri bu çalışan kadın için ağlar, fakat bu rekor bir erkek tarafından, Marokko İmparatoru Mulai İsmail (1646-1727) tarafından, kırılmıştır. İsmail Guinness’te “en az 342 kız ve 525 erkeğin babası” olarak ve “1721’de 700 erkek toruna sahip” olarak kaydedilmiştir. Bu uç örneklerde bile erkekler dişileri 10 katından fazla geçmektedir. Erkekler ve dişiler arasındaki evrimsel fark, farklı yatırımdan gelir. Erkekler için çiftleşmek ucuzdur; dişiler için masraflıdır. Erkekler için bir çiftleşme sadece az miktarda sperme mal olur, dişiler için çok daha fazlasını ifade eder: büyük, besin dolu yumurtaların üretimi ve çoğunlukla çok miktarda enerji ve zaman kaybı. Memeli türlerinin yüzde 90’dan fazlasında, bir erkeğin döle yaptığı tek yatırım spermidir, dişi ise bütün bakımı üstlenir. Dişi ve erkeklerin olası eş ve döl sayıları arasındaki bu asimetri eş seçme zamanı geldiğinde çelişen ilgilere neden olur. Erkeklerin, standardın altında bir dişi (diyelim ki zayıf veya hasta biri) seçtiklerinde kaybedecekleri şey azdır, çünkü kolaylıkla tekrar ve defalarca eşleşebilirler. Bu durumda seçilim bir erkeği gelişigüzel yapan, neredeyse her dişiyle durmaksızın eşleşmeye çalışan genlerini öne çıkarır. Dişiler farklıdır. Yumurtalarına ve döllerine çok yatırım yaptıkları için en iyi taktikleri gelişigüzel olmak değil titiz olmaktır. Dişiler sınırlı sayıda yumurtalarını dölleyecek en iyi baba olanağını seçmek için her fırsatı hesaba katmalıdır. Bu nedenle potansiyel erkekleri çok yakından incelerler. Genellikle bunun anlamı, erkeklerin dişiler için rekabet etmesi gerektiğidir. Erkekler gelişigüzel, dişiler nazlıdır. Bir erkeğin hayatı, sürekli eş için hemcinsleriyle yarışan yıkıcı bir anlaşmazlık ile geçer. Standart erkekler eşleşemezken, iyi erkekler, hem daha etkileyici hem de daha vahşi olanlar, çoğunlukla çok sayıda eşi güvenceye alacaktır (tahminen daha fazla dişi tarafından da tercih edilecektir). Diğer yandan, neredeyse her dişi sonunda bir eş bulacaktır. Her erkek onlar için rekabet ettiğinden, dişilerin eşleşme başarısının dağılımı daha dengeli olacaktır. Biyologlar bu farkı, eşleşme başarısındaki varyansın erkekler için dişiler için olduğundan daha yüksek olması gerektiğini söyleyerek açıklarlar. Peki, öyle midir? Evet, genellikle böyle bir fark görürüz. Örneğin kırmızı geyik erkekleri arasında, hayatları boyunca kaç döl bıraktıklarına dair çeşitlilik dişilerinkinin 3 kat fazlasıdır. Uyumsuzluk fil ayıbalıkları için çok daha büyüktür, çünkü bunlardaki dişilerin yarısından fazlasıyla karşılaştırılırsa, bütün erkeklerin yüzde 10’u üreme sezonları boyunca hiç döl bırakamaz. (3) Erkek ve dişilerin olası döl sayıları arasındaki fark erkek-erkeğe rekabetin ve dişi tercihinin evrimleşmesine neden olmuştur. Erkekler sınırlı sayıdaki yumurtaları döllemek için rekabet etmek zorundadır. Buna “muharebe yasası” diyoruz: erkekler arasında genlerini gelecek jenerasyonlara aktarmak için doğrudan rekabet. Bu nedenledir ki erkekler renklidir veya “beni seç, beni seç!” demenin bir yolu olan görüntüleri, çiftleşme şarkıları, çardakları vardır. Ve sonunda yine de erkeklerde uzun kuyrukların, daha vahşi görüntülerin ve daha yüksek sesli şarkıların evrimini sürükleyen dişinin tercihleridir. Anlattığım senaryo bir genellemedir ve bazı istisnalar vardır. Bazı türler monogamiktir, erkek de dişi de yavruların bakımını üstlenir. Erkekler, daha fazla eş aramak için döllerini bıraktıklarından daha fazla döle çocukların bakımına yardım ederek sahip oluyorsa, evrim monogamiyi elverişli kılar. Örneğin birçok kuşta, iki tam-zamanlı ebeveyne ihtiyaç duyulur: biri yem aramaya gittiğinde diğeri yumurtaları sıcak tutar. Fakat monogamik türler vahşi doğada tahmin edildiği kadar da çok değildir. Örneğin bütün memeli türlerinin sadece yüzde 2’si bu tür eşleşme sistemine sahiptir. ‘Yalancı’ monogami örnekleri Eşeysel dimorfizmi birçok “sosyal monogamik” türde de görürüz. Bunlarda erkekler ve dişiler çift oluşturur ve yavruları birlikte yetiştirirler. Erkekler dişiler için rekabet etmiyorsa neden parlak renkler ve süsler evrimleştirmiş olabilir? Aslında bu çelişki de eşeysel seçilim teorisini destekler. Bu durumlarda, öyle görünüyor ki, dış görünüş aldatıcıdır. Türler sosyal yönden monogamiktir, fakat gerçek monogamik değildir. Chicago’daki okul arkadaşım Stephen Pruett-Jones’un çalıştığı Avustralyalı görkemli çalıkuşu bu türlerden biridir. Bu tür ilk bakışta monogaminin kusursuz örneği zannedilir. Erkek ve dişiler bütün erişkin yaşamlarını genellikle sosyal olarak birbirine bağlı geçirirler, arazilerini birlikte korur ve yavrularına birlikte bakarlar. Yine de tüylerinde eşeysel dimorfizm gösterirler: erkekler muhteşem yanardöner mavi ve siyahlıdır, dişiler ise ölü grimsi kahve renklidir. Neden? Çünkü “zina” yaygındır. Çiftleşme zamanı geldiğinde, dişiler kendi “sosyal eşleri”nden çok diğer erkeklerle eşleşir (Bu DNA babalık testi ile kanıtlanmıştır). Erkekler de aktif bir şekilde “ekstra çift” eşleşmeler arayarak ve dişilere asılarak aynı oyunu oynarlar, fakat üreme kapasitesi açısından dişilerden çok daha farklıdırlar. Bu zina dolu eşleşmelerle birlikte eşeysel seçilim cinsiyetler arasındaki renk farklılıklarının evrimleşmesini sağlamıştır. Söz konusu çalıkuşu bu davranışı gösteren tek tür değildir. Bütün kuş türlerinin yüzde 90’ı sosyal monogamik olsa da bu türlerin dörtte üçündeki erkekler ve dişiler kendi sosyal partnerleri haricinde bireylerle de eşleşir. Eşeysel seçilim teorisi test edilebilir tahminlerde bulunur. Eğer sadece bir eşeyin parlak tüyleri, boynuzları varsa, güçlü çiftleşme görüntüleri sergiliyorsa veya dişileri cezbetmek için göz kamaştırıcı yapılar inşa ediyorsa bahse girebilirsiniz ki bunlar çiftleşmek için diğer üyelerle rekabet eden eşeylerdendir. Gösteriş veya davranışta daha az eşeysel dimorfizm gösteren türler daha monogamik olmalıdır: eğer erkekler ve dişiler çift oluşturur ve eşlerinden ayrılmazsa eşeysel bir rekabet yoktur ve tabii ki eşeysel seçilim de yoktur. Aslında biyologlar eşleşme sistemi ile eşeysel dimorfizm arasında güçlü bir bağıntı görür. Boyutta, renk veya davranıştaki olağandışı dimorfizmler cennet kuşları veya fil ayıbalıkları gibi erkeklerin dişiler için rekabet ettiği ve sadece birkaç erkeğin eşlerin çoğuna sahip olduğu türlerde görülür. Erkeklerle dişilerin benzer görüldüğü türler, örneğin kazlar, penguenler, güvercin ve papağanlar, gerçek monogamik olma eğilimindedir, yani hayvanlardaki sadakatin örneğini teşkil ederler. Sadece eşeysel seçilim düşüncesi tarafından öngörüldüğü fakat herhangi bir yaratılışçı alternatif tarafından öngörülemediği için bu bağıntı evrim teorisinin bir başka zaferidir. Evrim yoksa neden renk ile çiftleşme sistemleri arasında bir bağıntı olsun ki? Aslında bir tavus kuşu tüyü gördüğünde hasta olması gerekenler yaratılışçılardır, evrimciler değil. (4) Az da olsa bazen roller değişir Şimdiye kadar eşeysel seçilimde önüne gelenle çiftleşen eşeyi erkek, titiz olanı ise dişi olarak tanımladık. Fakat bazen, ender de olsa, tersi doğrudur. Ve bu davranışlar eşeyler arasında değiş tokuş edildiğinde dimorfizmin yönü de değişir. Bu dönüşü en cazip balıklarda, denizatında ve yakın akrabası olan yılaniğnesinde görürüz. Bazı türlerde dişilerdense erkekler hamile kalır. Bu nasıl olabilir? Dişi yumurtayı üretse bile, bir erkek onları dölledikten sonra karnında veya kuyruğundaki özelleşmiş bir kuluçka kesesine yerleştirir ve çatlayana kadar taşır. Erkekler bir seferde sadece bir kuluçka taşır ve “gebelik” dönemleri bir dişinin taze bir parti yumurta üretmesinden uzun sürer. Dolayısıyla erkekler çocuk yetiştirmeye dişilerden daha fazla yatırım yapar. Döllenmemiş yumurta taşıyan dişi sayısı erkeklerin onları kabul edebileceğinden fazla olduğu için de dişiler nadir bulunan “hamile olmayan” erkekler için rekabet etmek zorundadır. Burada, üreme stratejisindeki erkek-dişi farkı tersine dönmüştür. Ve eşeysel seçilim teorisine göre tahmin edebileceğiniz gibi, parlak renkler ve süslerle dekore edilmiş olanlar bu kez dişilerdir, erkekler ise daha sönüktür. Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşayan zarif üç sahil kuşu türü olan deniz çulluklarında bu durum geçerlidir. Bunlar birkaç poliandri (bir dişi ve çok erkek) çiftleşme sistemi örneğinden biridir. Erkek deniz çullukları çocuk bakımından tamamen sorumludur, yuvayı kurar ve dişi diğer erkeklerle çiftleşmek için gittiğinde kuluçkayı besler. Yani erkeğin döle yaptığı yatırım dişininkinden daha büyüktür ve dişiler çocuklarına bakacak erkekler için rekabet eder. Ve tabii ki her üç türde de dişilerin renkleri erkeklerden çok daha parlaktır. Denizatları, yılaniğneleri ve deniz çullukları genel yasaya uymayan istisnalardır. Eşeysel dimorfizmin evrimsel açıklaması doğruysa, “ters” dekorasyonlar da beklediğimiz gibidir; fakat türler özel olarak yaratılmışsa aynı sonucu bekleyemeyiz. Dişi neyi seçiyor, nasıl seçiyor? Dişilerin seçici taraf olduğu “normal” eş seçimine dönelim. Bir erkeği seçerken gerçekten ne arıyorlar? Bu soru evrim biyolojisinde ünlü bir tartışmayı canlandırmıştır. Daha önce de gördüğümüz gibi Alfred Russel Wallace bile dişilerin seçici olduğu konusunda şüpheliydi (ve sonuçta hatalıydı). Teorisi dişilerin yırtıcılardan saklanmaya ihtiyacı olduğu için erkeklerden daha az renkli olduğu, erkeklerin parlak renklerinin ve süslerinin ise fizyolojilerinin yan ürünü olduğuydu. Fakat erkeklerin neden saklanmak zorunda olmadığına dair hiçbir açıklama yapmadı. Darwin’in teorisi ise biraz daha iyiydi. Erkek seslerinin, renklerinin ve süslerinin dişi tercihi ile evrildiğini güçlü bir şekilde hissetmişti. Dişiler neye dayanarak seçim yapıyordu? Yanıtı şaşırtıcıydı: saf estetik. Darwin dişilerin, aslen cazip görmüyorlarsa bu özenli şarkılar veya uzun kuyruklar gibi şeyleri seçmeleri için bir neden bulamıyordu. Eşeysel seçilim konusunda çığır açan çalışması İnsanın Türeyişi ve Eşeye Bağlı Seçilim (1871), dişi hayvanların erkeklerin türlü özellikleri karşısında nasıl “büyülendiklerini” ve nasıl “kur yapıldığını” anlatan ilginç antropomorfik açıklamalarla doludur. Wallace’ın da not ettiği gibi, hâlâ bir sorun vardı. Hayvanlar, özellikle de arı ve sinekler gibi basit olanlar, bizim gibi bir estetik duygusuna sahip miydi? Darwin bunun üzerine bahse girdi: “Avustralya’nın çardak kuşlarında olduğu gibi, kuşların parlak ve güzel objeleri takdir ettiğine dair bazı pozitif kanıtlarımız olsa da, şarkının gücünü kesinlikle takdir ediyor da olsalar, yine de birçok dişi kuşun ve memelinin, eşeysel seçilime dayandığını söylediğimiz süsleri takdir etmek gibi başarılı bir tat alma duyusuna sahip olmasının hayrete şayan olduğunu kabul ediyorum. Ve bu özellikle de sürüngenler, balık ve böcekler için çok daha hayret vericidir. Fakat aşağı canlıların aklına dair çok az şey biliyoruz.” Bütün yanıtları bilmese de bu Darwin’in doğruya Wallace’tan daha yakın olduğunu gösterir. Evet, dişiler seçim yapar ve bu seçimler eşeysel dimorfizmi açıklıyor gibi görünmektedir. Fakat dişi tercihinin basitçe estetiğe dayandırılması bir anlam ifade etmiyor. Yeni Gine cennet kuşları gibi yakın akraba türlerin erkekleri çok çeşitli tüylere ve eşleşme davranışına sahiptir. Bir türe güzel gelen şey onun en yakın akrabalarına güzel gelen şeyden çok mu farklıdır? Aslında, artık dişi tercihlerinin kendi başlarına uyumsal olduğuna dair çok kanıtımız var. Bazı erkeklerin seçilmesi dişilerin genlerini yaymasına yardım eder. Tercihler Darwin’in öne sürdüğü gibi her zaman rasgele ve doğuştan gelen tat almayla ilgili değildir, birçok durumda muhtemelen seçilimle evrimleşmiştir. Bir dişi belirli bir erkeği seçerek ne kazanır? Bunun iki yanıtı vardır. Dişi, yavru bakımı boyunca daha fazla ve sağlıklı yavrular üretmesine yardım edecek erkeği seçerek doğrudan yarar sağlayabilir. Veya diğer erkeklerden daha iyi genlere (sonraki jenerasyonda döllerine avantaj sağlayacak olan genler) sahip olan erkeği seçerek dolaylı yoldan yarar sağlayabilir. Her iki yoldan da dişi tercihlerinin evrimi doğal seçilim tarafından elverişli kılınacaktır. Doğrudan yararları ele alalım. Bir dişiye daha iyi bölgeleri sahiplenen bir erkekle çiftleşmesini söyleyen bir gen, döllerinin daha iyi beslenmesine veya daha güzel yuvalar edinmesine yardımcı olur. İyi bölgelerde yetiştirilmemiş gençlere oranla daha iyi yaşayacak ve üreyeceklerdir. Bu şu anlama gelir; genç popülasyonu kendinden önceki jenerasyonun sahip olduğundan daha yüksek oranda “tercih geni”ne sahip dişiler içerecektir. Jenerasyonlar geçtikçe ve evrim devam ettikçe her dişi sonunda tercih genine sahip olacaktır. Hatta daha iyi bölgelerin tercihini artıran başka mutasyonlar varsa bunların da frekansı artacaktır. Zamanla daha iyi bölgelere sahip erkeklerin tercih edilmesi çok daha güçlü olmaya doğru evrilecektir. Ve bu bölgeler için daha güçlü rekabet eden erkeklerin seçilmesiyle sonuçlanacaktır. Dişi tercihi arazi için erkekler arası rekabetle birlikte evrimleşir. Seçici dişilere dolaylı yarar sağlayan genler de yayılacaktır. Kendisini bir hastalığa karşı diğerlerinden daha dirençli yapan gene sahip bir erkek hayal edin. Bu tür bir erkekle çiftleşen dişi hastalığa karşı daha dirençli döller üretecektir. Bu erkeği seçmek ona evrimsel bir yarar sağlar. Şimdi de bu daha sağlıklı erkekleri dişinin eş olarak belirlemesine yardımcı olan bir gen hayal edin. Eğer dişi böyle bir erkekle çiftleşirse, bu çiftleşme iki geni de (hem hastalığa karşı direnç geni hem de hastalığa karşı dayanıklıları tercih etme geni) içeren kız ve erkek çocukları meydana getirecektir. Her jenerasyonda, daha iyi üreyen ve hastalığa karşı en dirençli bireyler, aynı zamanda dişilere en dirençli erkekleri seçmesini söyleyen geni de taşıyacaktır. Bu direnç genlerinin doğal seçilimle yayılması gibi, dişi tercihi için olan genler de bunların sırtında ilerleyecektir. Bu yolla hem dişi tercihi hem de hastalığa karşı direnç bir tür içerisinde artacaktır. Bu iki senaryo da dişilerin neden bazı erkekleri tercih ettiğini açıklar, fakat parlak renkler veya özenli tüyler gibi erkeklerin belirli özelliklerini neden tercih ettiğini açıklamaz. Bu muhtemelen, belirli özellikler dişiye o erkeğin daha büyük doğrudan veya dolaylı yararlar saplayacağını söylediği için gerçekleşmektedir. Dişi tercihine dair bazı örneklere bakalım. Kuzey Amerika’nın ev ispinozu renkleri açısından eşeysel dimorfiktir: dişiler kahverengiyken erkeklerin kafasında ve göğsünde parlak renkler vardır. Erkekler bölgelerini savunmaz ama yavru bakımını üstlenir. Michigan Üniversitesi’nden Geoff Hill yerel bir tür içinde erkeklerin renklerinin açık sarıdan portakala veya parlak kırmızıya kadar değişkenlik gösterdiğini buldu. Rengin üreme başarısını etkileyip etkilemediğini görmek amacıyla saç boyası kullanarak erkekleri daha parlak veya soluk yaptı. Ve tabii ki parlak olanlar soluk renklilerden daha başarılı bir şekilde eş buldu. Ve üzerinde oynanmamış erkekler açısından, dişiler solgun renkli erkeklerin yuvasını parlak olanlarınkine oranla daha fazla terk etti. Dişi ispinozlar neden daha parlak erkekleri tercih ediyor? Hill, aynı popülasyonda parlak erkeklerin yavrularını solgunlardan daha fazla beslediğini gösterdi. Yani dişiler daha parlak erkekleri seçmekle, döllerinin daha iyi beslenmesi şeklinde doğrudan bir yarar sağlıyordu (Daha solgun erkeklerle eşleşen dişiler yavruları yeteri kadar beslenmediği için yuvalarını terk etmiş olabilir). Peki, neden daha parlak erkekler daha fazla besin getirir? Muhtemelen parlaklık genel bir sağlık belirtisi olduğu için. Erkek ispinozların kırmızı rengi, yedikleri tohumlardaki karoten maddesinden gelir – bu maddeleri kendileri üretemezler. Yani daha parlak renkliler daha iyi beslenmiştir ve muhtemelen genel anlamda daha sağlıklıdır. Dişiler parlak renkli erkekleri, renk onlara “aile ambarını en iyi stoklayacak erkek benim” dediği için bunları seçiyor gibiler. Dişilere daha parlak erkekleri seçmesinde yardımcı olan herhangi bir gen o dişilere doğrudan yarar sağlar ve böylece seçilim bu tercihi artıracaktır. Ve buradaki tercihle, tohumları parlak tüylere çevirebilen her erkek aynı zamanda avantajlı olacaktır çünkü daha fazla eşi güvenceye alacaktır. Zamanla eşeysel seçilim bir erkeğin kırmızı rengini abartacaktır. Dişiler ise solgun kalacaktır çünkü parlak olmaktan kazanacakları hiçbir şey yok; hatta yırtıcılara daha çekici gelmekten yakınabilirler. Sağlıklı ve güçlü bir erkek seçmenin başka doğrudan yararları da vardır. Erkekler, dişiye, çocuğuna veya her ikisine de aktarabilecekleri parazit veya hastalıklara sahip olabilir ve bu tip erkeklerden kaçınmak bir dişinin yararınadır. Bir erkeğin rengi, tüyleri ve davranışı hastalıklı veya zararlı olup olmadığına dair ipucu sağlayabilir: sadece sağlıklı erkekler yüksek sesle şarkı söyleyebilir, güçlü bir duruş sergileyebilir veya parlak, yakışıklı tüyler çıkartabilir. Mesela eğer bir türün erkekleri normalde parlak maviyse, soluk mavi bir erkekle çiftleşmekten kaçınmak en iyisidir. Evrim teorisi dişilerin, erkeğin iyi baba olacağını gösteren herhangi bir özelliği seçeceğini gösterir. Tek gereken bu özellik için tercihi artıran bazı genlerin olması ve o özelliğin anlatımındaki çeşitliliğin erkeğin durumu hakkında ipucu vermesidir. Gerisi kendiliğinden gelir. Çalı tavuğunda, parazit bitler erkeğin ses kesesinde kan benekleri oluşturur, bu özellik leklerde kasılarak yürürken kabarık, yarı saydam bir kese gibi durur. Ses keselerine suni yolla kan benekleri boyanmış erkekler kayda değer şekilde az eş edinebilir: bu benekler dişiye erkeğin hastalıklı ve muhtemelen kötü baba olduğuna dair tüyo verir. Seçilim sadece dişinin beneksiz keseleri tercih etmesini sağlayan genleri elverişli kılmayacaktır, aynı zamanda bu durumu belli eden erkek özelliğini sağlayanları da elverişli kılacaktır. Erkeğin ses kesesi daha da büyüyecektir ve dişinin pürüzsüz ses kesesi tercihi artacaktır. Bu, erkeklerde abartılı özelliklerin evrimine neden olabilir, örneğin saçma bir şekilde uzun olan Whydah ispinozu kuyruğu gibi. Bütün bu süreç, erkek özelliğinin daha fazla arttığında yaşamını tehlikeye düşürecek kadar abartılı hale geldiği an, yani döl üretiminin net sayısı kötü etkilendiği an sona erer. Peki, dolaylı yarar sağlayan dişi tercihlerinde durum nasıldır? Bu yararlardan en aleni olanı bir erkeğin döllerine sürekli verdiği şey, yani genleridir. Ve bir erkeğin sağlıklı olduğunu gösteren özellikler aynı zamanda genetik yönden iyi özellikler taşıdığını da gösterebilir. Daha parlak renkli, daha uzun kuyruklu veya daha yüksek sesli erkekler, rakiplerinden daha iyi yaşamalarına ve üremelerine olanak sağlayan genlere sahip olduğu için bu özellikleri gösteriyor olabilir. Bu, aynı şekilde, özenli çardaklar üretme yeteneğine sahip olan veya büyük taş yığınları oluşturabilen erkekler için de geçerli olabilir. Bir erkeğin daha iyi yaşama yeteneği veya daha fazla üreme yeteneği sağlayan genleri olduğunu gösteren pek çok özellik hayal edebilirsiniz. Evrim teorisi bu durumlarda üç tür genin frekansının birlikte artacağını söyler: bir erkeğin iyi genlere sahip olduğunu yansıtan “gösterge” özellik genleri, bir dişinin bu gösterge özellikleri tercih etmesini sağlayan genler ve son olarak varlığı gösterge sayesinde yansıtılan “iyi” genler. Bu karmaşık bir senaryodur, fakat çoğu evrim biyoloğu bunu, ayrıntılı erkek özellikleri ve davranışları için en iyi açıklama olarak görür. Fakat “iyi genler” modelinin gerçekten doğru olup olmadığını nasıl test edebiliriz? Dişiler doğrudan mı yoksa dolaylı yararları mı arar? Bir dişi daha az güçlü veya daha az gösterişli bir erkeği geri çevirebilir, fakat bu o erkeğin zayıf genetik yapısını değil de enfeksiyon veya yetersiz beslenme gibi sadece çevresel etkilerle oluşmuş bir halsizliği gösteriyor olabilir. Bu karmaşıklıklar herhangi verili bir koşulda eşeysel seçilimin nedenlerini ortaya çıkarmayı zorlaştırır. Belki de iyi genler modelinin en başarılı sınaması Missouri Üniversitesi’nden Allison Welch ve arkadaşları tarafından gri ağaç kurbağası üzerinde yapılmıştır. Erkek kurbağalar, ABD’nin güneyinde yaz gecelerinin simgesi olan yüksek sesler çıkararak dişileri etkiler. Yakalanan kurbağalarla yapılan çalışmalar dişilerin daha uzun naralar atan erkekleri tercih ettiğini göstermiştir. Bu erkeklerin daha iyi genlere sahip olup olmadığını test etmek için araştırmacılar farklı dişilerden yumurtaları bölüp her dişinin yumurtasının bir yarısını in vitro uzun naralı erkeklerden aldıkları spermlerle, diğer yarısını ise kısa naralı erkeklerden aldıkları spermlerle döllediler. Bu çaprazlamalardan çıkan iri başlar olgunlaşıncaya kadar beklendi. Uzun naralıların dölleri iribaş halindeyken daha hızlı büyüdü ve daha iyi yaşadı, metamorfozda (iri başların kurbağaya dönüştüğü süreç) daha büyüktü ve metamorfozdan sonra da daha hızlı büyüdü… Jerry A. Coyne

http://www.biyologlar.com/eseyli-ureme-seks-evrimi-nasil-yonlendiriyor

Genler ve Gen Transferi

Çok hücreli bir organizmanın herbir hücresi genellikle aynı genetik maddeyi içerir.DNA molekülleri,hücredeki en büyük moleküllerdir ve çoğunlukla kromozom olarak adlandırılan yapılarda paketlenir.Ökaryotik hücreler genellikle birden fazla,çoğu bakteri ve viruslar ise bir tek kromozoma sahiptir.Bir tek kromozom binlerce gen taşıyabilir.Bir hücrenin tüm genleri ve genler arasındaki DNA'ları,birlikte,hücresel genomu oluşturur. Bir tek kromozomda kaç tane gen vardır ? Tüm dizilimi belirlenmiş prokaryotik genomlardan biri olan Escherichia coli'nin kromozomu 4 638 858 baz çifti uzunlukta dairesel bir DNA molekülüdür.Bu baz çiftleri,proteinler için 4 300 kadar,stabil RNA moleküller için 115 geni oluşturur.Ökaryotlar için bilgilerimiz henüz tamamlanmış değildir.İnsan genomu 3 milyar baz çiftinden oluşur ve 24 farklı kromozomda 32 000 geni kodladığı bilinmektedir. Genellikle her bir bakteri hücresinde sadece bir kromozom vardır.Hemen hemen tümünde,her bir kromozom,her bir genden bir kopya içerir.Ancak rRNA'larda olduğu gibi birkaç gen birçok kez tekrarlanmıştır.Prokaryotlarda,düzenleyici diziler ve genler hemen hemen DNA'nın tümünü kapsar.Bundan başka her bir gen,kodladığı RNA dizisi ya da amino asit dizilimiyle paralellik gösterir . Ökaryotik DNA'daki genlerin organizasyonu yapısal ve işlevsel olarak daha karmaşıktır,ve ökaryotik kromozom yapısının çalışılması sırasında pekçok sürpriz ortaya çıkabilmektedir.Çok kopyalı fare DNA 'sında yapılan testler beklenmeyen bir sonuç ortaya çıkarmıştır.Fare DNA'sının %10 kadarı,her bir hücrede milyonlarca kez tekrarlanmış ve 10 baz çiftinden daha az uzunlukta kısa dizilerden oluşur.Bunlara çok tekrarlanmış dizilimler ya da basit-dizilimli DNA denilir.Tekrarlanmış DNA'ların bir kısmı,evrimsel geçişlerin izi,basit " çöplük DNA" olabilmektedir.Bununla beraber,bunların bir bölümünün işlevsel önemi vardır.Fare DNA'sının kalan %70'i tek kopya ve sadece birkaç kez tekrarlanmış bölümlerden oluşur.Ökaryotik krozomlardaki genlerin çoğu tek kopyalı genlerdir.Basit dizilimli DNA'lara satellit (uydu) DNA da denilir.Çalışmalar, basit-dizilimli DNA'nın,protein ya da RNA şifrelemediğini göstermiştir.Bunların çoğu ökaryotik kromozomlardaki iki önemli yapı ile ilgilidir: sentromer ve telomerler. Ökaryotik kromozomun belirgin bir özelliği onun sentromeridir.Sentromer,hücre bölünmesi sırasında,kromozomu mitotik iğciğe bağlayan proteinler için bir bağlantı alanı olarak iş gören DNA dizisidir.Bu bağlantı,,kromozomların kardeş hücrelere eşit ve düzenli dağıtımı için gereklidir.Biramayası kromozomlarının sentromerleri izole edilmiş ve çalışılmıştır.Sentromer işlevinde gerekli diziler,yaklaşık 130 baz çifti uzunluğa sahiptir ve A=T çiftlerince zengindir.Daha yüksek ökaryotların sentromerik dizileri daha uzundur ve (bira- mayasınınkine benzemeksizin) genellikle basit-dizilimli DNA içerirler.Aynı yönde, 5-10 baz çiftlik bir ya da birkaç dizinin binlerce peşpeşe dizilmiş kopyasından oluşur.Sentromer işlevinde basit-dizilimli DNA'nın kesin rolü,henüz anlaşılamamıştır. 150-300 baz çiftlik, orta sıklıkta tekrarlanan DNA'lar yüksek yapılı ökaryotik genomun her tarafına serpilmiştir.Bu tekrarların bazıları karakterize edilmiştir.Bunların birkaçı,çok düşük sıklıkta genomda hareket eden diziler olan transpozonlara aittir ( ya da bağlantılı olabilir.İnsanlarda,bu tekrarların bir sınıfı (yaklaşık 300 baz çifti uzunluktaki),Alu ailesidir. AluI restriksiyon endonükleaz için bir kopya, tanıma dizisi içermesi nedeniyle bu şekilde adlandırılmıştır.Toplam genomun %1-3'ünü kapsayan yüzbinlerce Alu tekrar dizisi, genomun her tarafına serpilmiştir.Alu ve benzer saçılmış tekrarlar birlikte,insan DNA'sının %5-10 kadarını oluşturur.Bu DNA'ların işlevi henüz bilinmemektedir. Tümünün olmasa da ökaryotik genlerin çoğunun,diğerlerinden farklı ve şaşırtıcı bir yapısal özelliği vardır:nükleotit dizilimleri,polipeptidin amino asit dizilimini kodlamayan bir ya da daha fazla, dizilim arasına giren bölümler içermektedir.Translasyona uğramayan bu dizilimler,genin nükleotit dizilimi ile kodladığı polipeptitin amino asit dizilimi arasındaki bağlantıyı bozmaktadır.Genlerdeki bu tip translasyona uğramayan DNA kesimleri,aradaki dizilimler, ya da intron, ve kodlayan kesimler ise ekson olarak tanımlanırlar.Çok az prokaryotik gen,intron içerir.Bakteriler,DNA viruslarından daha fazla DNA içerirler.Bir tek E.coli hücresi, l bakteriyofaj partikülünün içerdiğinden hemen hemen 100 kat fazla DNA içermektedir.E.coli'nin kromozomu,bir çift- sarmal dairesel DNA molekülüdür. 4,639,221 baz çifti ve 1.7 mm'lik ve E.coli'den 850 kat daha büyük olan bir uzunluğa sahiptir. Ökaryotik Hücreler Prokaryotlardan Daha Fazla DNA İçerir En basit ökaryotlardan biri olan biramayası hücresi,E.coli hücresinden dört kat daha fazla DNA'ya sahiptir.Klasik genetik çalışmalarda kullanılan meyve sineği, Drosophila hücreleri E.coli 'den 25 kat fazla DNA içerir.İnsan ve diğer memeli hücreleri,E.coli'den 600 kez daha fazla DNA'ya sahiptir.Pek çok bitki ve amfibi hücreleri daha fazla DNA içermektedir.Ökaryotik hücreler bakteri hücrelerinden daha fazla DNA içermesine karşın,bir ökaryotik genomda daha büyük oranda kodlamayan DNA bulunur.Her bir milimetresinde 2,500'ün üzerinde gen bulunan E.coli DNA'sı ile karşılaştırıldığında, insan DNA'sının her bir milimetresinde yaklaşık 50 gen vardır. Bu kodlamayan DNA'nın çoğu,ökaryotik kromozom yapısının düzenlenmesinde önemli rol oynayabilmektedir. İnsanın bir tek hücresindeki tüm DNA'nın uzunluğu 2 m kadardır.E.coli'ninki 1.7 mm'dir. Süper kıvrımlaşmaya neden olmasını ve sarmal ayrılmasını biraz daha kolaylaştırmasının yanında,DNA'nın azalmış kıvrımlaşması moleküldeki yapısal değişiklik miktarını kolaylaştırmaktadır.Bunların fizyolojik önemi daha azdır fakat az kıvrılmanın etkilerinin gösterilmesine yardımcıdır.Genellikle birkaç eşleşmemiş baz içeren bir haç oluşumunu anımsarsanız, DNA az kıvrımı,gerekli sarmal ayrılmasının sürdürülmesine yardım eder. Ayrıca,soldan-sağa (sağ el dönüşlü) bir DNA heliksinin kıvrımlaşma azalması, baz diziliminin Z-DNA formuna uyumlu bölgelerinde, kısa gerginlikte sağdan-sola (sol el dönüşlü) Z-DNA'nın oluşmasını kolaylaştırmaktadır. Topoizomerazlar DNA Bağlantı Sayısındaki Değişiklikleri Katalizler DNA'da süper kıvrımlaşma,DNA metabolizmasının pek çok yönünü etkileyen ve tam düzenlenmiş bir işlemdir.Her bir hücre,özgün işlevi DNA'yı kısmen açmak ya da gevşetmek olan enzimlere sahiptir.DNA kısmi açılım uzantısını arttıran ya da azaltan enzimlere topoizomerazlar denilir.Değiştirdikleri DNA özelliği,bağlantı sayısıdır.Bu enzimler, özellikle replikasyon ve DNA paketlenmesi gibi işlemlerde önemli rol oynarlar.İki izomeraz sınıfı vardır.Tip I izomerazlar,iki sarmaldan birini kısa süreli olarak kırıp,kırık olmayan uçlardan birini döndürmek ve kırılan uçları yeniden birleştirmek şeklinde etki gösterirler.Tip II topoizomerazlar,her iki DNA sarmalını kırarlar . Ökaryotik hücreler de tip I ve tip II izomerazlara sahiptir.Topoizomeraz I ve III tip I grubunda yer alır.İki tip II topoizomeraz; topoizomeraz IIa ve IIb,hem pozitif hem de negatif süper kıvrımları gevşetebilmesine karşın, (negatif süper kıvrım nedeni) DNA'da kıvrım azalması yapamaz. Süper kıvrım olmuş DNA molekülleri,bazı yönleriyle benzerlik gösterir.Negatif süper kıvrımlı DNA moleküllerindeki süper kıvrımlar,sağ el konumludur (soldan-sağa) .Bunlar,uzama ve genellikle birden fazla dallanmayla,sıkılaşmadan çok daralma eğilimindedir Kromatin ve Nükleoit Yapı "Kromozom" adı,bir virus,bakteri,ökaryotik hücre ya da bir organel içindeki genetik bilgiyi depolayan nükleik asit molekülünü tanımlamaktadır.Bu,ışık mikroskobunda görüldüğü gibi,boyanmış ökaryotik hücrelerin çekirdeklerinde yoğunlaşmış renkli cisimcikleri de tanımlar.Ökaryotik kromozomlar,somatik hücrelerde çekirdeğin bölündüğü mitozun hemen öncesi ve mitoz sırasında çekirdekte keskin sınırlı cisimler olarak görünmektedir.Bölünmeyen ökaryotik hücrelerde kromatin denilen kromozom materyali,şekilsiz ve çekirdeğin her tarafına rastgele dağılmış olarak gözlenir.Hücreler bölünmeye hazırlanırken,kromatin yoğunlaşır ve türe özgü sayıda iyice belirginleşmiş kromozomlara dönüşür . Kromatin,çok az miktarda RNA ile birlikte,yaklaşık eşit ağırlıkta protein ve DNA içeren ipliklerden oluşur.Kromatindeki DNA, histon denilen proteinlerle çok sıkı bağlanarak, nükleozom denilen yapısal birimlere paketlenmiş ve dizilmiştir.Kromatinde,bazıları özgün genlerin ifadelenmesini düzenleyen,pekçok histon olmayan proteinler de bulunur.Nükleozomal oluşumla,ökaryotik kromozomal DNA,en sonunda ışık mikroskobunda görülen yoğunlaşmış kromozomu oluşturmak için daha ileri düzeyde dizilmiş yapılara paketlenir. Histonlar Küçük ,Bazik Proteinlerdir Histonlar bazik arjinin ve lizin amino asitlerince çok zengindirler (Her ikisi birden tüm amino asitlerin dörtte bir kadarını oluşturur).Ökaryotik hücrelerde molekül ağırlıkları farklı beş temel histon sınıfı bulunur .H3 ve H4 histonları tüm ökaryotlarda yakın benzerlikte amino asit dizilerinden oluşur.Bu,onların işlevlerinin tam anlamıyla korunduğunu gösterir.Örneğin,bezelye ve sığırın H4 histon molekülleri arasında sadece 102 amino asitten ikisi,insan ve bira mayasında sadece 8 amino asit farklıdır.H1,H2A ve H2B histonların dizilimleri ökaryotik türler arasında daha az benzerlik gösterir. Histonların her biri,bazı amino asitlerin yan zincirleri enzimatik yolla metillenerek,ADP-ribozilasyonu,fosforillenme ya da asetillenmeyle değişikliğe uğratıldığından,çeşitli yapıda olabilmektedir.Bu tip değişiklikler,kromatinin yapısal ve işlevsel özellikleri kadar,histonların diğer özelliklerini,şeklini ve net elektrik yükünü etkilemektedir. Nükleozomlar Kromatinin Asıl Düzenleyici Birimleridir Bir "ipliğe dizilmiş boncuk"düzenindeki boncuklar,histon ve DNA bileşiminden oluşur.Boncuk ve bir sonraki boncuğa uzanan bağlaç DNA,nükleozomu oluşturur.Nükleozom,üzerinde kromatinin daha yüksek paketlenme düzeni oluşmasını sağlayan temel birimlerdir.Her bir nükleozom boncuğu sekiz histon molekülü içerir: H2A,H2B,H3 ve H4'ün her biri iki kopyalıdır.Nükleozom boncuklarının aralık düzeni,146 baz çifti sekiz parçalı histon çekirdeğinin çevresine sıkıca sarılmış ve geriye kalanı nükleozom boncukları arasında bağlaç DNA olarak işlevi olan,genellikle toplam 200 baz çiftlik tekrarlayan birimler şeklindedir.H1 histonu,bağlaç DNA'ya bağlanır.DNA'yı parçalayan enzimlerin kromatine kısa süreli uygulanması,bağlaç DNA'nın tercihli olarak parçalanmasına ve parçalanmaktan kurtulmuş olan 146 baz çiftlik DNA içeren histon parçacıklarının serbest kalmasına neden olmaktadır. Bu yapının kapalı görünümü,ökaryotik hücrelerin DNA'da kıvrımı azaltan enzimlerden yoksun olduğu halde ökaryotik DNA’da kısmen açılma nedenini açıklamaktadır.Nükleozomlarda DNA'nın solenoidal sarılmasının,DNA’nın kısmen açılmasıyla (negatif süper kıvrımlaşma) başlatılan bir süper kıvrım biçimi olduğunu anımsayınız.Nükleozom yapısındaki bir histon çekirdeği çevresinde DNA'nın sıkıca sarılması için,DNA'daki yaklaşık bir heliks döngüsünün azalması gereklidir.İn vitro olarak,bir nükleozomun protein çekirdeği gevşemiş kapalı-dairesel DNA'ya bağlandığı zaman bağlanma, yeni bir negatif süper kıvrım oluşturmaktadır.Bununla beraber,bu bağlanma olayı DNA'yı koparmaz ya da bağlantı sayısı değişmez.Böylece negatif bir solenoidal süper kıvrım oluşumuna bağlı olmayan DNA bölgesinde dengeleyici bir pozitif süper kıvrım eşlik etmek zorunda olmaktadır.Daha önce değinildiği gibi ökaryotik topoizomerazlar,pozitif süper kıvrımları gevşetebilmektedir.Bağlı olmayan pozitif süper kıvrımın gevşemesi,sabit (nükleozom histon çekirdeğine bağlı olması nedeniyle) negatif süper kıvrımı bırakır ve bir uçtan diğerine bağlantı sayısının azalmasıyla sonuçlanır.Gerçekten,in vitro olarak saflaştırılmış histonlarda topoizomerazların gerekli olduğu kanıtlanmıştır. Nükleozom çekirdeklerinde DNA'nın histonlara bağlanmasını etkileyen bir başka faktör,bağlı DNA'nın dizilimidir.Histon çekirdekleri DNA'ya rastgele bağlanmazlar,tam tersine kendilerini belirli bölgelerde tutma eğilimindedirler.Bu durum çok iyi anlaşılamamıştır,fakat DNA heliksinde histonların dokunduğu küçük oluktaki A=T baz çiftlerinin bölgesel çokluğuna bağlı olduğu ortaya çıkmıştır.Nükleozomun histon çekirdeği çevresinde DNA'nın sıkıca sarılması için bu noktalarda küçük oluğun sıkışması gerekmekte ve iki veya üç A=T baz çiftinden oluşan bir küme bu sıkışmayı daha uygun duruma getirmektedir. DNA üzerindeki bazı nükleozomların yerleşmesinde başka proteinler de gereklidir.Bazı organizmalarda,özgün DNA dizilimine bağlanan ve böylece hemen bitişikteki nükleozom oluşumunu kolaylaştıran proteinler bulunmuştur.Nükleozom çekirdeklerinin belirgin yerleşimi,bazı ökaryotik genlerin ifadelenmesinde rol oynayabilmektedir . Nükleozomlar Daha Yüksek Düzeyde Birbirini İzleyen Yapılara Paketlenmektedir Bir nükleozom çekirdeğine DNA'nın sarılması DNA uzunluğunu yaklaşık yedi kat kısaltır.Baştan sona kromozomdaki tüm yoğunlaşma,daha ileri düzeydeki düzenlemelerle 10,000 kattan daha fazladır.Çok hassas yöntemlerle saflaştırılmış kromozomlarda,nükleozom çekirdeğinin 30 nm'lik fibril denilen bir yapıda düzenlendikleri ortaya çıkmıştır .Bu paketleme,her bir nükleozomda bir histon molekülüne gereksinim duyar.30 nm'lik fibril organizasyonu,tüm kromozomu kapsamına almaz fakat,diziye özgü (histon olmayan) DNA-bağlı proteinlerin bağlandığı bölgelerle sınırlanmaktadır.30 nm'lik yapının, DNA'nın özel bir bölgesinin transkripsiyonal aktivitesiyle de bağlantılı olduğu ve genlerin transkripsiyon bölgelerinde daha az düzenlendiği belirlenmiştir. 30 nm'lik fibril,ikinci bir kromatin düzenlenmesiyle DNA'da yaklaşık 100 kat sıkılaşma sağlar.Daha ileri katlanma düzeyleri henüz bilinmemektedir.Fakat DNA'nın belirli bölgelerinin bir nüklear (çekirdeksel) iskele ile bağlantıda olduğu belirlenmiştir.İskele bağlantılı bölgeler,20,000 ile 100,000 baz çifti uzunlukta DNA ilmekleriyle ayrılır.İlmekteki DNA, birbiriyle bağlantılı bir gen seti içerebilir.Örneğin,Drosophila'da histon kodlayan tüm gen takımlarının iskele bağlantı bölgeleriyle bağlanmış ilmeklerde kümelenmiş görünmektedir .İskelenin kendisi , özellikle (fibrilin içinde yerleşmiş) çok miktarda H1 ve topoizomeraz II gibi birkaç proteini içerir.Topoizomeraz II'nin varlığı ayrıca,DNA’nın kısmen açılması ile kromatin oluşumu arasındaki bağlantıyı gösterir.Topoizomeraz II,kromatin birleşmesi için önemlidir.Bu enzimin inhibitörleri,hızla bölünen hücreleri öldürebilmektedir.Kanser kemoterapisinde kullanılan bazı ilaçlar,enzimin DNA sarmalını kırmasını teşvik eden fakat kırıkların yeniden birleşmesine izin vermeyen topoizomeraz II inhibitörleridir. Ökaryotik kromozomlarda her birinin sıkılaşma düzeyini belirgin şekilde arttıran ek organizasyon katmanlarının varlığı kanıtlanmıştır.Daha yüksek yapısal düzeni,kromozomdan kromozoma, kromozomun bir bölgesinden diğer bölgesine,ve hücre yaşamının bir anından diğer bir anına göre değişebilir.Bu yapıları açıklamaya uygun bir tek model yoktur.Bununla birlikte,ilke açıktır: ökaryotik kromozomlarda DNA sıkılaşması,kıvrım üzerine kıvrımı gerektirir. Bakteri DNA'sı da Oldukça Organizedir Şimdi özetlenmiş şekilde bakteri kromozomlarının yapısına dönelim.Bakteri DNA'sı,hücre haciminin büyük bir kesimini dolduran ve, nükleoit olarak tanımlanan bir yapı içinde yoğunlaşmıştır .Bakteri hücrelerinin DNA'sı,plazma zarın iç yüzüne bir ya da daha çok noktadan bağlı durumdadır.Nükleoitin yapısı hakkında ökaryotik kromatininden daha az şey bilinmektedir.E.coli' de,yukarıda kromatinde açıklandığı gibi, dairesel kromozomun bir dizi ilmek yapılar olarak düzenlenmiş,iskele benzeri bir yapı görülür.Ökaryotlarda nükleozomlarla sağlanan bölgesel düzenlenmeyle kıyaslanabilecek ,bakteri DNA'sında herhangi bir yapı görülmemektedir.E.coli'de çok miktarda histon-benzeri proteinler bulunur.En iyi karakterize edilmiş örnek,HU olarak bilinen iki-alt birimden oluşan bir proteindir.Ancak bu proteinler dakikalar içinde bağlanır ve ayrılırlar, düzenli ve kararlı yapıda değillerdir.Bakteri kromozomu,bir olasılıkla genetik bilgisine daha kolay ulaşılma gereksiniminn yansıtan, nispeten dinamik bir yapı gösterir. DNA BAĞLANMA MOTİFLERİ Hidrofobik grupları gizleyecek tabaka yapısı oluşturma yetenekleri sınırlı DNA-bağlanma motifleri, ya çok sıkı kararlı bir yapı ya da bir kesimiyle protein yüzeyinden bir çıkıntı oluştururlar. Helix-Turn-Helix . Bu DNA- bağlanma motifi, pekçok prokaryotik düzenleyici proteinin DNA ile etkileşmesinde çok önemlidir.Benzer motifler bazı ökaryotik düzenleyici proteinlerde de oluşmaktadır. Helix-turn-helix motifi,herbiri yedi-sekiz amino asit uzunlukta ve bir b döngüsüyle ayrılmış iki kısa a-helikal segment içinde 20 kadar amino asiti kapsar.Bu yapının kendisi genellikle kararlı değildir; sadece daha büyük bir DNA-bağlanma bölgesinin etkin kısmıdır.İki a-helikal segmentin birisi,genellikle diziye-özgü şekilde DNA ile etkileşen pek çok amino asiti içermesi nedeniyle, tanıma heliksi olarak isimlendirilir.Bu a heliks protein yapısının diğer segmentleri üzerinde yığılarak, proteinin yüzeyinde çıkıntı oluşturur.DNA'ya bağlandığı zaman,tanıma heliksi,büyük oluğun içinde ya da hemen yanında pozisyon alır.Laktoz repressörü,bu DNA-bağlanma motifine sahiptir. Çinko Parmak. Çinko parmaklar,bir tek Zn+2 iyonu ile dördü (dört Cys, ya da iki Cys ve iki His olarak) bağlanmış, 30 kadar amino asit biriminden oluşur. Çinkonun kendisi DNA ile etkileşmez,tersine,çinko ile bağlanması bu küçük yapısal motife kararlılık kazandırır.Yapının iç kısmındaki birkaç hidrofobik yan zincir de kararlılığa yardımcı olur.Çinko parmaklar,pek çok ökaryotik DNA-bağlanma proteininde oluşmaktadır.Bir tek çinko parmağın DNA ile etkileşimi zayıftır.DNA-bağlanma proteini,DNA ile eş zamanda etkileştiğinde,bağlanma sağlamlığını arttıran çok miktarda çinko parmak içerir.Xenopus kurbağasının DNA-bağlı bir proteininde 37 çinko parmak vardır.Prokaryotik proteinlerde, çinko-parmak motifinin çok az örneği bilinmektedir. Proteinlerdeki çinko parmakların DNA'ya bağlanma biçimleri, proteinlere göre değişir.Bazı durumlarda çinko parmaklar,dizilimin ayırtedilmesinde önemli amino asit birimleri içerir.Ancak bazılarının DNA'ya özgün olmayan şekilde bağlandığı görülmüştür (özgünlüğün oluşumunda gerekli amino asitler proteinin herhangi bir bölgesindedir). Çinko parmakların,RNA'ya bağlanma motifleri olarak da işlevi vardır. Örneğin,ökaryotik mRNA'lara bağlanan ve translasyonal repressör olarak etki gösteren bazı proteinler vardır. Homeodomain.Özellikle ökaryotik organizmaların gelişimi sırasında,transkripsiyonal düzenleyiciler olarak işleve sahip bazı proteinlerde, bir DNA-bağlanma bölgesi tanımlanmıştır. 60 amino asitten oluşan bu bölgeye -vücut örüntü (patern) gelişimini düzenleyen homeotik genlerde keşfedilmesi nedeniyle homeodomain denilir - türlerde oldukça korunmuş ve insanı kapsayan çok geniş organizma grubununun proteinlerinde belirlenmiştir..Bölgenin DNA'ya bağlanan kısmı,helix-turn-helix motifiyle bağlantılıdır.Bu bölgeyi kodlayan DNA dizilimi homeobox olarak tanımlanır. Düzenleyici proteinler yalnız DNA'ya bağlanmak için değil,protein-protein etkileşimleri için - RNA polimeraz ile,diğer düzenleyici proteinlerle ya da aynı düzenleyici birimin diğer altbirimleriyle etkileşim için bölgeler de içerir.Örnekler çoğunlukla, çinko parmak motifiyle DNA-bağlanma bölgelerini kullanan ve dimerler şeklinde DNA'ya bağlanan, gen aktivatörleri olarak işleve sahip pekçok ökaryotik transkripsiyon faktörünü kapsamaktadır.Bazı yapısal bölgeler,genellikle DNA'ya bağlanma için bir zorunluluk olan,dimer oluşumunda gerekli etkileşimler için ayrılmıştır. Tıpkı DNA-bağlanma motifleri gibi,protein-protein etkileşimlerine aracılık eden yapısal motifler,birkaç ortak gruptan birine girme özelliğindedirler.İki önemli örnek, lösin fermuar ve bazik helix-loop-helix 'tir.Bu tip yapısal motifler, bazı düzenleyici proteinlerin yapısal aileler şeklinde sınıflandırılmasının temelidir. Lösin Fermuar Bu motif,bir tarafında bir dizi hidrofobik amino asit biriminin yoğunlaşmış olduğu amfipatik bir a helikstir.Hidrofobik yüzey,dimerin iki polipeptidi arasında dokunum alanı oluşturur.Bu a helikslerin çarpıcı özelliği,hidrofobik yüzey boyunca her yedinci pozisyonda, bir tane lösin amino asiti bulundurarak düz bir hat oluşturmasıdır.Araştırmacılar başlangıçta lösin birimlerinin iç içe geçmiş çıkıntılar oluşturduğu (bu nedenle “fermuar” adı verilmiştir) düşüncesinde olmasına karşın biz onların birbiri çevresinde kıvrılan a heliks etkileşimi olarak yan yana uzandıklarını biliyoruz .Lösin fermuarlı düzenleyici proteinler çoğunlukla,DNA omurgasının negatif yüklü fosfatlarıyla etkileşebilen bazik (lys ya da arg) amino asit birimlerinin çok yoğunlaştığı ayrı bir DNA-bağlanma domaini içermektedir.Lösin fermuar motifleri pekçok ökaryotik ve birkaç ökaryotik proteinde bulunmaktadır. Bazik Helix-Loop-Helix Çok hücreli organizmaların gelişimi sırasında,gen ifadelenmesinin denetiminde işe karışan bazı ökaryotik düzenleyici proteinlerde,yaygın başka bir yapısal motif bulunur.Bu proteinler,hem DNA bağlanması hem de protein dimerizasyonunda önemli,yaklaşık 50 amino asitlik korunmuş bir bölge bulundurur.Bu bölge değişken uzunlukta bir ilmek ile bağlanmış iki kısa amfipatik a heliks oluşturabilmektedir.Bu motif (DNA bağlanmasıyla ilgili helix-turn-helix motifinden ayrı),helix-loop-helix’tir.İki polipeptitten oluşan helix-loop-helix motifleri,dimer yapısı oluşturmak için etkileşirler.Bu proteinlerde DNA bağlanması,lösin fermuar motifi içeren proteinlerdeki DNA-bağlanma bölgesine benzer,bazik birimlerce zengin kısa bir amino asit dizilimi aracılığıyla olur. DNA bağlanmasına ve dimerizasyona (ya da oligomerizasyona) ayrılmış yapısal bölgelere ek olarak,pek çok düzenleyici protein,RNA polimeraz ve diğer bağlantısız düzenleyici proteinlerle ya da her ikisiyle de etkileşmek durumundadır.Ökaryotlarda,protein-protein etkileşimleri için en azından üç farklı tipte ek bölgeler karakterize edilmiştir:özellikle çok bulunan amino asitleri yansıtan; glutamince-zengin,prolince-zengin ve asidik bölgeler.Gen işlevinin karmaşık düzenleyici döngülerinin temeli,protein-DNA bağlanma etkileşimleridir.

http://www.biyologlar.com/genler-ve-gen-transferi

Kurbağalar, iki yaşamlılar (Amphibia)

Kurbağa, iki yaşamlılar (Amphibia) sınıfındaki türlerin %88′ini ve Anura takımını oluşturan hayvanlardır. Anura, Yunanca’daki “yokluk” ön eki olan “an-” ile yine Yunanca’da “kuyruk” anlamına gelen “oura” sözcüklerinden türetilmiş bir terimdir ve “kuyruksuz” demektir. Erişkinlerinin uzun arka bacaklar, tıknaz gövde, araları zarlı parmaklar, çıkık gözler ve kuyruksuzluk gibi özellikleri bulunan kurbağaların büyük çoğunluğu yarı sucul bir yaşam sürer ama tırmanarak ya da zıplayarak karada da rahatça hareket edebilirler. Yumurtalarını tipik olarak su birikintileri, gölcük ya da göllere bırakan kurbağaların iribaş adı verilen ve suda gelişen larvalarında ön ve arka bacaklar yokken, su içinde soluyabilmek için solungaçlar ve yüzebilmek için yüzgeçli kuyruk vardır. Çoğunluğu otçul olan ve solungaçlarından süzülen alglerle beslenen iribaşlardan başkalaşan erişkin kurbağalar, sıklıkla eklem bacaklıları, karından bacaklıları ve halkalı solucanları içeren etçil bir yaşam sürerler. Özellikle çiftleşme döneminde belirginleşen ve halk arasında “vıraklama” olarak anılan seslenişleriyle dikkat çeken kurbağalar, ekvatordan kutup altı bölgelere kadar olan, geniş bir yayılım alanında bulunurlar. Çoğunluğu tropik yağmur ormanlarında olmak üzere, toplam 33 familyaya dağılmış yaklaşık 5250 türü bulunan bu canlılar, çeşitliliği en fazla olan omurgalılardandır. Ancak, kimi kurbağa türlerinin giderek azalan sayıları da dikkat çekmektedir. Kurbağalar yazın toprağın altında kurur. Kurbağaların Özellikleri Bazı kurbağaların kış uykusu sırasında vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Kışın don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşayan bu canlılarda kış uykusuna yattıklarında hiçbir hayat belirtisi görülmez. Kalp atışı, nefes alışverişi ve kan dolaşımı tamamen durmuştur. Buz; kurbağanın derisini, karnını ve kas liflerini tamamen kaplamıştır. Aort damarı kesildiğinde dahi kanama olmaz.; kalp ve diğer hayati organlar soluk bir renktedir. Kol ve bacaklar sert, gözler ise pusludur. Buzlar çözüldükten sonra görülen ilk hayat işareti kalbin tekrar atmaya başlamasıdır. Hayvan ilk önce seri halde nefes alıp verir. Ağaç kurbağası gibi diğer canlılardaki en önemli özellik bol miktarda glukoz üretebilmektir. Glukoz, donmuş kurbağanın vücudunda oldukça önemli bir rol oynar. Hücrelerden su çekilmesini önleyip, büzülme olayını engellediği için kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmez. Allah yarattığı canlılara çoğu zaman çok ilginç özellikler verir. Alışılmadık hareketler yapan bu canlılardan bir tanesi de Borneo ve Sumatra’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilginç bir kurbağa türüdür. Zayıf bacakları ve parmaklarının arasında perde olan bu küçük ağaç kurbağasının en önemli özelliği, perdeli ayaklarını kullanarak süzülerek uçabilmesidir. Ağaçların üstünden uçarken, inişini yavaşlatmak istediğinde ayaklarını 4 adet paraşüt gibi kullanır. Ayak parmakları arasındaki ağları genişleterek, vücut yüzeyini neredeyse iki katına çıkartır. Uçan kurbağalar bir ağacın üzerine inmeden önce 12 metre kadar havada süzülebilmektedirler. Hatta, bacaklarını hareket ettirerek ve perde ayaklarının şeklini değiştirerek yönlerini de ayarlayabilmektedirler. Kurbağa hakkında bilgiler Bazı kurbağaların kış uykusu sırasında vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Kışın don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşayan bu canlılarda kış uykusuna yattıklarında hiçbir hayat belirtisi görülmez. Kalp atışı, nefes alışverişi ve kan dolaşımı tamamen durmuştur. Buz; kurbağanın derisini, karnını ve kas liflerini tamamen kaplamıştır. Aort damarı kesildiğinde dahi kanama olmaz.; kalp ve diğer hayati organlar soluk bir renktedir. Kol ve bacaklar sert, gözler ise pusludur. Buzlar çözüldükten sonra görülen ilk hayat işareti kalbin tekrar atmaya başlamasıdır. Hayvan ilk önce seri halde nefes alıp verir. Ağaç kurbağası gibi diğer canlılardaki en önemli özellik bol miktarda glukoz üretebilmektir. Glukoz, donmuş kurbağanın vücudunda oldukça önemli bir rol oynar. Hücrelerden su çekilmesini önleyip, büzülme olayını engellediği için kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmez. Tüm kurbağalar büyük gözlere ve göz kapaklarına sahiptirler. Birçoğunun da gözlerini yağlayacak ve temizleyecek özel bir zarı vardır. Ayrıca karadayken suyu kolay bulmalarını sağlayacak, mavi ışığa duyarlı göz yapıları da vardır. KURBAĞALARIN PERDE AYAKLARI Allah yarattığı canlılara çoğu zaman çok ilginç özellikler verir. Alışılmadık hareketler yapan bu canlılardan bir tanesi de Borneo ve Sumatra’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilginç bir kurbağa türüdür. Zayıf bacakları ve parmaklarının arasında perde olan bu küçük ağaç kurbağasının en önemli özelliği, perdeli ayaklarını kullanarak süzülerek uçabilmesidir. Ağaçların üstünden uçarken, inişini yavaşlatmak istediğinde ayaklarını 4 adet paraşüt gibi kullanır. Ayak parmakları arasındaki ağları genişleterek, vücut yüzeyini neredeyse iki katına çıkartır. Uçan kurbağalar bir ağacın üzerine inmeden önce 12 metre kadar havada süzülebilmektedirler. Hatta, bacaklarını hareket ettirerek ve perde ayaklarının şeklini değiştirerek yönlerini de ayarlayabilmektedirler. KURBAĞALARIN GÖZLERİ Çok fazla düşmanları olan kurbağalar için görme duyuları çok önemlidir. Resim de görülen bu kurbağa, vücudunun her tarafı suyun altında gizlenmiş olsa bile, dışarıya çıkarabildiği gözleri sayesinde etrafında hareket eden her şeyi rahatlıkla görebilir. Bu da onun suyun içindeyken bile güvende olmasını sağlar. Bunlar embrioik dönemlerini suda, ergin dönemlerini ise su veya karada geçirirler. Bu yüzden kurbağalara iki yaşamlı hayvanlar denir. Embriyolarına iribaş lavrası denir.Bu dönende kurbağa bir balık gibi su içinde yaşar. Solungaç solunumu yapar.Lavra geliştikçe ayaklar çıkmaya başlar ve kuyruk yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Yaklaşık bir ay sonra olgun bir kurbağa meydana gelir. Ergin kurbağada solungaç yerine akciğer gelişir. Kurbağalarda görülen bu gelişme metamorfoz adı verilir. Balık ve kurbağalarda dış döllenme, dış gelişme görülür.Balıkların ve kurbağanın yumurtalarında sürüngen ve kuşlarda görülen kabuk yapısı bulunmaz. Korunmasızdır. Bu yüzden döllenme sırasında döllenmeden sonra ve gelişim süresi içerisinde bir çok kayıplar görülür. Fakat buna alternatif.olarak bu canlılarda diğer omurgalılardan çok daha fazla üreme hücresi üretir. Örneğin bir alabalık 600,000 -1,000,000 arası yumurta bırakır Kurbağalar 3 grupta incelenir a-)Bacaksız Kurbağa Nemli bölgelerde yaşayan solucan benzeri kurbağadır. b-)Kuyruksuz Kurbağa En yaygın bulunan kurbağalardır. Kara ve su kurbağaları olmak üzere iki gruba ayrılır. Vücutları nemli ve derişik pigmentler içerir Derilerinden değişik özellikte mukus salgılanır. c-)Kuyruklu Kurbağa Bulara semender adı verilir. Özellikle yerleşim yerinden uzak dere,göl bölgelerinde bulunur.Nesli tükenmekte olan bir canlıdır.Yapı itibariyle kertenkeleye benzemektedir. Bunlarda su ve kara semenderi olmak üzere ikiye ayrılır. Kurbağalar genellikle küçük eklem bacaklarla beslenirler. Otçul türleri de vardır. Kurbağaların kalbi 2 kulakçık bir karıncık olmak üzere 3 gözlüdür. Vücutta kirlenen kan toplar damarlarla sağ kulakçığa gelir. Akciğerde temizlenen kan ise sol kulakçığa gelir Karıncıkta temiz ve kirli kan karışır. Karışık kanı bir kısmı akciğere,aort atar damarıyla da vücuda dağılır. Bu yüzden kurbağanın vücudunda karışık kan dolaşır.Hayvan bunu telafi etmek için deri solunumu yapar.Kurbağalarda deri solunumu akciğer solunumu kadar önemlidir. Kurbağaların vücut ısıları sabit değildir. Bu yüzden soğuk kanlı hayvanlardır.Kış uykusuna yatarlar.

http://www.biyologlar.com/kurbagalar-iki-yasamlilar-amphibia

Türkiyenin Doğal Hayvan Toplulukları

Ülkemiz fauna bakımından son derece farklı hayvan topluluklarını barındırması ile dikkat çeker. Anadolu yarımadasının kıtalar arasındaki konumu buna başlıca etkendir. Ülkemizin Kuzey ve Güneyinde yer alan bazı hayvan türleri dördüncü zamanda meydana gelen iklim değişikliklerine bağlı olarak Anadolu yarımadası üzerinde kalmış ve böylece tür zenginliği ortaya çıkmıştır. Buna göre ülkemizde mevcut doğal faunayı memeliler, kuşlar, sürüngenler ve kurbağalar yanında, balıklar olmak üzere dört ana grupta ele alabiliriz. Memeliler Ülkemizde yer alan başlıca memeli hayvanlar içinde en büyük grubu kemirgenler ile geviş getirenler teşkil eder. Kendi içinde böcekçiller, yarasalar, tavşanımsılar, kemiriciler, etçiller, çift toynaklılar olmak üzere türlere ayrılan bu grup içinde belli başlı hayvanlar ise kirpiler, köstebekler, fareler, yarasalar yanında, kurt, çakal, tilki, sansar, ayı, domuz, geyik, gelincik, sırtlan, dağ keçileri, tavşanlar, sincaplardır. Kuşlar Ülkemiz coğrafi bölgeleri çok çeşitli kuşların yaşamaları için son derece elverişli bir ortama sahiptir. Ormanlar, göller, sazlık ve bataklıklar, kıyılar, stepler, dağlar, ovalar, kuşların barınmaları ve üremeleri açısından uygun ortamlardır. Bu bakımdan ülkemizde 400'e yakın kuş türünün var olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca ülkemiz yerküre üzerinde nesli tükenmek üzere olan türlerin de yaşadığı (kelaynak) bir ülke olmak özelliğindedir. Ülkemizde dikkati çeken başlıca kuş türlerinin varyetelerini ötücüler, ağaçkakangiller, Gökkuzgunumsular, gugukkuşları, baykuşlar, güvercinler, yağmur kuşları, batak kuşları, tavuksular, kartallar, kazsılar, flemingolar, pelikanlar, uzunbacaklılar olarak sıralayabiliriz. Bu varyeteler içinde yer alan türlerin ülkemizde barındığı en elverişli alanlar ise Çamaltı Tuzlası, Sultan Sazlığı, Darıca Kuş Cenneti, Eğridir, Beyşehir, Eber, Akşehir gölleri çevreleri ile Kızılırmak, Yeşilırmak ve Çukurovadaki lagünlerdir. Sürüngenler ve Kurbağalar Ülkemiz klimatik şartlardaki farklılıklar nedeniyle farklı coğrafi bölgelerimizde değişik iklim özellikleri gösterir. Bu bakımdan kurbağalar ve sürüngenler yönünden zengin bir görüntü verir. Türkiye'de 80 kadar sürüngen türü yaşar. Bunlardan 8'ini kaplumbağalar, 40'ı kertenkeleler oluştururken 33 kadar türüde yılanlar meydana getirir. Kurbağalara gelince bunlar genelde ülkemizin her bölgesinde yaygınlık gösterirler, ancak suyu pek fazla terketmeyen ova kurbağası türü diğer türlere nazaran yoğunluk kazanmakla beraber son yıllarda yurt dışına yapılan ihracat nedeniyle sayıları gittikçe azalmaktadır. Ülkemizde bulunan yılanların çoğu zehirsiz olup insanlar için fazla tehlike arzetmezler. Kırk tür içinde yedi tanesi gerçek zehirli engerek yılanıdır. Yılanlar içinde yavaş hareket eden türler zehirli olurlarken hızlı hareket edenler ise zehirsiz ve zararsızdırlar, bunlar bilakis tarlalardaki zararlı böcek ve fareleri yediklerinden biyolojik mücadelede etkili olurlar. Tatlı ve Tuzlu Su Faunası (Balıklar) Üç yönden denizlerle çevrili olan ülkemizde bir taraftan farklı deniz hayvanları popülasyonları ile karşılaşılırken diğer taraftan geniş iç sular alanına sahip olmamız nedeniyle de zengin bir tatlısu potansiyeli ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. Ancak ülkemiz bu zengin potansiyelden gerektiğince faydalanmamaktadır. Ülkemiz tatlı sularındaki ekonomik değer ifade eden balık türlerini turna, sazan, kefal, alabalık, gümüş ve yayın olarak sayabiliriz. Akdeniz ekosistemi içine giren kıyılarımızda ise 400'e yakın balık türü yaşar. Bunlar içinde Karadenizde karakteristik olarak dikkati çekenler hamsi, mersin, orkinos, zargana, kalkan olurken, Marmara'dakiler ise uskumru, çinekop, lüfer, sarıkanat, palamut ve levrektir. Akdeniz karakteristik türleri içinde ise kılıç, karagöz, çupra, kırlangıç, barbunya, mercan, mezgit, tekir, kalyos, istavrit sayılabilir.  

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-dogal-hayvan-topluluklari

KURBAĞALARDA ÜREME

Dünyadaki bir çok çeşit kurbağa cinsini göz önünde tutarsak üreme zamanlarını Şubat-Temmuz ayları arasındaki zaman olarak söyleyebiliriz. Genellikle üreme zamanında bitkisi çok olan temiz sulara girerler. Bir defada 800-1000 kadar yumurta bırakabilirler.Aşağıdaki yazıda çeşitli Kurbağa cinslerinin üreme şekilleri hakkında bilgi alabileceksiniz. Pek çok kişi kurbağaların sadece küçük yumurtalardan çıkan "iribaş" adlı yavruların gelişmesi yoluyla çoğaldıklarını zanneder. Oysa öyle kurbağa türleri vardır ki üreme şekilleri çok daha şaşırtıcıdır. Kurbağalar çok farklı çevrelerde yasayabilecek özelliklerde yaratılmışlardır. Dolayısıyla Antartika dışında tüm kıtalarda hayat sürebilirler: Çöllerde ormanlarda çayırlarda ve hatta yükseklikleri 5000 metreyi aşan Himalaya ve And Dağları'nda bile yaşayan kurbağa türleri vardır. En bol bulundukları yerler ise tropikal bölgelerdir. 2 kilometrekarelik bir yağmur ormanı parçasında yaklaşık 40 farklı türde kurbağaya rastlanmıştır. Kurbağaların bazı türlerinde yalnız erkekler bazı türlerinde yalnız dişiler bazı türlerinde de her ikisi birden yavrulara bekçilik eder. Costa Rica'nın "Küçük Ok Zehirli Kurbağaları"nın erkekleri yumurtaların başlarında onlar çatlayana kadar 10-12 gün bekçilik yapar. Dünyaya gelen iribaşlar olağanüstü bir çaba gösterip dişinin sırtına tırmanır ve annenin sırtına adeta kaynaşmışçasına tutunurlar. Yavruların tutunma işi tamamlanınca dişi kurbağa ormanda yer alan Bromelia türündeki ağaçlardan birine tırmanır. Bu ağacın havaya bakan açıklıklarında kadeh şeklinde çiçekler mevcuttur. Çiçeklerin içi ise su doludur. Anne kurbağa bu çiçeklere ulaşınca yavrularını çiçeğin içine bırakır. Yavrular artık burada güvenle büyüyecektir. Ancak bu su birikintisinde yavruların beslenmesini sağlayacak herhangi bir yiyecek yoktur. Bu nedenle anne kurbağa yavruların erişkin hale gelebilmesi için gerekli olan 6 hafta boyunca sık sık su birikintisine uğrayarak döllenmemiş bir yumurta bırakır. İribaşlar protein ve karbonhidrat yönünden hayli zengin olan bu yumurtayı yiyerek beslenir. Gladyatör Kurbağalarının Üremesi; Gladyatör Kurbağaları ise yumurtalarının bulunduğu alanı kollayan bir başka kurbağa türüdür. Bu türün erkekleri baş parmaklarının dibinde bulunan ve iğneye benzeyen çıkıntılarla yaratılmışlardır. Başka bir erkek kurbağa yumurtalara yaklaşacak olursa bu çıkıntılarla onun derisini parçalarlar. Küçük Afrika Kara Kurbağasının Üremesi; Küçük Afrika Kara Kurbağası (Nectophyrine afra) olarak bilinen bir başka türde ise erkek kurbağalar göl ve ağır akan suların kenarlarına çamurdan yuvalar yapar. Bu havuzcuklar su ile doludur. Kurbağa bu su birikintisinin yüzeyinde ince bir film tabakası oluşturarak yumurtaların buna takılı kalmasını sağlar. Bu sayede yumurtalar su yüzeyinde kalarak oksijen alır. Ufak bir sarsıntı örneğin bir kurbağanın sıçraması ya da bir yusufçuğun pike yapması bile yüzey filmini yırtarak yumurtaların dibe çökmesine neden olacaktır. Bu durumda da yumurtalar oksijensizlikten ölecektir. Bu yüzden erkek kurbağalar yumurtaların başında sabırla nöbet tutar. Bu nöbet sırasında da ayaklarını suya vurarak yumurtalara daha çok oksijen gelmesini sağlar.Karnındaki zar saydam olduğu için "cam kurbağaları" adını alan bir başka kurbağa türü ise yavrularının başında nöbet tutmaz. Yumurta kümelerini tropikal göl ve ırmakların üstündeki kaya ve bitkilere yapıştırırlar. Yumurtalar açıldığında ise iribaşlar suya düşer. Midede Üreyen Kurbağalar; Avusturalya'da yaşayan Rheobatrachus Silus türü Kurbağalar; Avusturalya'da yaşayan Rheobatrachus Silus türü kurbağaların kullandığı olağanüstü üreme yöntemi Allah'ın canlıları ne denli üstün tasarımlarla yarattığının bir örneğidir. Dişi Rheobatrachuslar döllendikten sonra kendi yumurtalarını yutarlar. Ama bu yumurtalarla beslenmek için değil onları korumak için.. Yumurtalardan çıkan iribaşlar midede kaldıkları 6 hafta boyunca sürekli gelişir. Peki iribaşlar nasıl olmaktadır da uzun zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir? Bunun için kusursuz bir sistem yaratılmıştır. Öncelikle anne kurbağalar bu 6 haftalık üreme mevsiminde yemeyi içmeyi keser. Bu sayede mideleri sadece yavrulara tahsis edilmiş olur. Ancak bir diğer tehlike midenin düzenli olarak salgıladığı hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salgıların normalde yavruları çok kısa sürede parçalayıp öldürmesi gerekir. Ancak buna karşı çok özel bir tedbir alınmıştır. Anne karnındaki sıvılar yumurta kapsüllerinden daha sonra da iribaşlardan salgılanan "prostaglandin E2" adlı salgıyla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular bir asit havuzu içinde yüzmelerine rağmen güvenli bir biçimde büyür. Peki ama bu iribaşlar annelerinin midesinde neyle beslenir? Bu soruna karşı da özel bir çözüm yaratılmıştır. Bu türe ait yumurtalar diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni ise yumurtaların içine yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin bir yumurta sarısı tabakası yerleştirilmiş olmasıdır. Bu yumurta sarısı yavruları 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir.Doğum anı da kusursuzca tasarlanmıştır. Yavrular mideden çıkıp dış dünyaya adım atarken annenin yemek borusu aynen doğum sırasındaki vajina gibi genişler. Yavrular dışarı çıktıktan sonra ise anne yemek yemeye başlar ve mide eski haline döner.Rheobatrachus Silus türü kurbağaların bu olağanüstü üreme yöntemi evrim teorisini çok açık bir biçimde geçersiz kılmaktadır. Çünkü bu üreme sistemi tamamen "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahiptir. Sistemin başarılı olabilmesi ve dolayısıyla kurbağanın üreyebilmesi için bütün aşamaların eksiksiz olması şarttır. Annenin yumurtaları yutacak ve 6 hafta boyunca da başka hiçbir şey yemeyecek bir içgüdüye sahip olması zorunludur. Yumurtalar da mide asitlerini etkisiz hale getiren sıvıyı salgılamalıdır. Öte yandan yumurtalara yavruların 6 hafta boyunca beslenmesini sağlayacak büyük bir yumurta sarısı tabakası eklenmesi ya da doğum anında annenin yemek borusunun genişlemesi de şarttır. Bunların hepsi aynı anda gerçekleşmezse üreme gerçekleşmeyecek ve kurbağanın soyu tükenecektir. Ebe Kara Kurbağasında Üreme; Yumurtalarını Arkasına Yapıştırarak Haftalarca Taşıyan Ebe Kara Kurbağası Avrupa'da yaşayan ebe kara kurbağası yaşamının büyük bölümünü karada sudan uzakta olmayan toprak oyuklarında geçirir. Bu kurbağanın en büyük özelliği yumurtalarını taşıyabilecek şekilde benzeri olmayan bir derisinin olmasıdır. Bu kurbağalar karada çiftleşirler. Dişi kurbağa yumurtalarını yere bırakınca erkek kurbağa onları döller. Yarım saat sonra erkek kurbağa yumurtaları ipe dizer gibi birbirine yapıştırır ve sonra bunları arka ayaklarının üzerine de yapıştırır. Daha sonraki birkaç hafta nereye gitse seke seke yumurtalarını da yanında taşır. Sonunda yavruların yumurtadan çıkacağı zaman suya atlar. Yumurtaların yapışık olduğu arka ayaklarını tüm tetarlar çıkana kadar suda tutar. Daha sonra karadaki oyuğuna döner.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarda-ureme

Balıkların Evrimi

Omurgalı hayvanların ve balıkların evrimiyle ilgili ilk önemli sonuçlara ulaşmış olsak ta hala birçok yönüyle bilim adamları tarafından yeterli derecede anlaşılamamıştır. İlk omurgalı hayvanların 550 milyon yıl önce ortaya çıktığı genel olarak kabul edilmiştir. Çok uzaktan atamız olan bu hayvanlar bugün bildiğimiz kadarıyla balıklara göre son derece farklıydı. Çenesiz balıklar anlamına gelen ‘Agnatha’ diye isimlendirildiler. Bugün yaşayan ve hala bazı türleri var olan bu balıkların çeneleri yoktur. Bu nedenle bu grubun bir parçası olarak kabul edilirler. Agnatha, bütün soyu tükenmiş ve hala yaşayan bütün çenesiz balıkları kapsamaktadır. Çenesiz balıklar, ağızlarında kemik olmayan ve modern omurgalılar gibi ısıramayan balıklardır. Fakat ağızları olan ve beslenen balıklardır. Üstelik en eski çenesiz balıklarda rejenerasyon yeteneği olan ve bazı türlerde bir tane beyin, iki veya daha fazla göz ve hayatlarını direkt etkileyen kalıcı bir notokorda bulunan başları vardı. Modern çenesiz balıklar gibi dişleri ve pelvik yüzgeçleri yoktu. İlk çağda omurgasız hayvanlar denizlere hakimdi. (PALEOZOİK DÖNEM 570-245 MYÖ) Birçok türle ortaya çıkan ve farklı alt türlerin bir numarası olmasından dolayı çenesiz balıklar (AGNATHA) ve ataları önemli gruplardı. Birçok çenesiz balık, balık asalağı ve bofa balığına benzeyen küçük kurtçuklar gibi hayvanlardır. Diğer çenesiz balıklar kemik plakların bilinmeyen bir değişimiyle evrim geçirmişlerdir. Plaklar onları zırh gibi korumaktadır. Ve boyları 1,5 metreye ulaşmaktadır. Fosil balık asalağı ve Bofa balığı 350 milyon yıl önce bulunmasına rağmen bilim adamları Conodotlardan önce evrim geçirdiklerine inanıyor. Eski çenesiz balıklar arasında en iyi bilinenler Ostracodermlerdir. Dıştaki zırhlarından dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Bunlar en eski Conodontialardır. Conodontialar küçük ve genelde 7 cm’ den daha az uzunluktadır. İç iskelete sahip olmamalarına rağmen ağız halkası üzerinde dişleri, bir tane dili ve bir tanede kaudal yüzgeçleri vardır. Yaklaşık 515 milyon yıl önce ilk olarak fosil kayıtlarda ortaya çıkmışlardır ve yaklaşık 205 milyon yıl önce ortadan kaybolmuşlardır. Çenesiz balıkların iki diğer grubu kısa bir süre göründü. Arandaspida yaklaşık 495 MYÖ ve Astraspida yaklaşık 450 MYÖ. Her iki grupta geniş baş kalkanları vardı. Kaudal yüzgeç sanılan yüzgeçler yoktu ve 440 MYÖ yok oldular. Az bilinen dört adet çenesiz balık grupları tipik Ostacoderm formlarına sahiptiler. Bunların en eskileri Pteraspidomorphan’ın sonuncusu Heterostraci idi. İki iyi gözlü balıklardı, başlarının üzerinde de ağır zırh ve ağızlarını öne ilerletmek ve işaretlemek için bir gagaları vardı. Tek bir omurgası vardı. Cephalaspidomorpha, Pteraspidomorpha’nın yerini aldı. Bunlardan ilk olarak Anaspida ve Galeaspida evrim geçirmiştir. Bunları izleyen yakın zamanda Osteostraci evrim geçirmiştir. Bu hayvanlar kemik plaklardan dolayı fosil kayıtlarda iyi bilinirler. Kemik plaklar balıkların başlarını korurlar veya Anaspida’da, pul gibi küçük plakları vardı (Anaspid demek koruması, kalkanı yok demektir.)Bu gruplar 430-425 MYÖ ortaya çıktılar ve 360 MYÖ ise soyları tükendi. Anaspidler yan tarafın aksine karın solungaç açıklıkları olan ilk balıktı. Anaspidlerin oldukça aktif balıklar olduğuna inanılırdı. Oysa Heterostraci ve Galeaspida yavaş hareket eden, dip kısımlarda yaşayan ve çamurdan çürümüş bitki ve hayvan materyalleri emdiğine inanılan hayvanlardı. Çenesiz balıklar içerisinde loblu kuyruk yüzgeçleri olan tek türlerdir. Loblu kuyruk yüzgeçleri modern balıklarda daha çok ortaktır. Bazı kanıtlarda çenesiz balıklar hemen hemen 360 MYÖ’ e kadar çevrede iken ve dahi yaklaşık 210 MYÖ’ e kadar Conodontia (çeneli balıklar) neticede dünya sularında onların yerini aldılar ve sonra MYÖ 425’te görünmesiyle omurgalıların ölümü artmaya başladı. Hareketin ortaya çıkışında çenelerle desteklenmiş iskelet, modern balıkların ve insanlığın evriminde önemli bir adımdır. Çeneliler için iskelet, birinci solungaç yayının modifikasyonundan gelmiştir. Süzme, emme ve törpülemenin aksine ısırma kabiliyeti balıkların olduğu yerde bulunan yiyeceklerde fazlaca artmıştır. Bu olduğunda yaklaşık aynı zamanda çiftleşme yüzgeçleri .(neticede bizim kollarımız ve ayaklarımız olan) evrim geçirdi. Yüzgeçler balıkların yukarıya ve ileriye doğru hareket etmelerini sağlarlar. Bu, yüzme fiziğinde önemli bir durumdur. En eski çeneli balıklar Placoderm ve Acanthodii olarak isimlendirildiler ve fosil kayıtlarda ilk olarak 435 Milyon Yıl Önce göründüler. Placoderm deri plakalı demektir ve Placodermlerim çoğu, başlarının üzerinde amour (?) plaka ve kemikli pullara sahiptir. Placodermler yalnızca çekici değiller çünkü çift yüzgeçleri, çeneleri ve buna ek olarak İlkel yüzme keseleri evrim geçirmiştir. İlkel yüzme keseleri Osteichtyes’te akciğer olmuş ve omurgalıların yaşamasına izin verir. Ayrıca denizlerden ayrılmalarına ve karada yaşamalarını da sağlar. Placodermler gerekli olan bütün şeylere sahip olan önemli bir gruptu.360 Milyon Yıl Önce soyları tükenmesine rağmen, ağır zırhlarını kaybetmediler. Çoğu Placoderm’in zırhla kaplanmış büyük başları ve forebodies (?) vardı. Bilim adamları 9 sıra Placoderm’i yeniden düzenledi. Ve bunların en iyi bilinenleri Arthrodira ve Antiarchi idi. Antiarchi’nin boyu 15-40 cm’e kadar uzanabilmektedir ve dip kısımda bulunduğuna inanılmaktadır. Zayıf çeneleri ve zırhla örtülmüş uzun pektoral yüzgeçleri vardı. Arthrodira tatlı sularda ilk evrim geçiren ve çokça büyük olan bir gruptur. Dinicthyes ve Titanicthyes gibi bazı türlerde boy 9 metreye kadar ulaşmaktadır. Gemuendima spp. gibi torpil benzeri türlerde içermektedir. Antiarchi zırhla örtülmüş kafaları vardır. Acanthodii temel olarak köpekbalığı benzeri balıklardı ve kemik plakları vardı. Fakat zırhlı ağır başları yoktu. Bu nedenden dolayı daha fazla manevra yapabilirler ve hızlı hareket edebilirler. Bilinen birçok türü küçüktü. Lateral gözleri, çenelerinde büyük dişleri ve dorso-lateral belkemikleri vardı. Kemiksi balıklardı ve daha çok tatlı sularda yaşayan türleri saptanmıştı. Acanthodii Placodermler’den daha uzun olduğu için önemliydi ve fosil kayıtlarda 275 MYÖ’ den 175 MYÖ’ e kadar kaldı. Yaklaşık 20 milyon yıl sonra, şimdi soyu tükenmiş, modern balıkların ataları olan iki grubun ilk görünüşleri fosil kayıtlara 210 MYÖ girdi. Chondrichtyes ve Osteichtyes’lerin her ikisi de aynı zamanda farklı atalardan evrim geçirmiştir. Chondrichtyes köpek balıkları ve vatozlardır. Bu iki alt sınıf yaklaşık 30 milyon yıl önce evrim geçirdi. Elasmobranchii Holocephali’yi izledi. Bu iki grup denizlerimizde gelişen ve hala var olan gruplardır. Eski üyelerinden temel planda az da olsa sıkça değişim göstermektedir. Üçüncü altsınıf Cladoselarchii, geniş köpekbalığı benzeri hayvanlardır ve az da olsa Holocephali’den sonra görünmüştür. Fakat kısa bir süre hayatta kaldıktan ve görünmeye başladıktan 15 milyon yıl sonra fosil kayıtlarda ortadan kayboldular. Balıkların en önemli grupları modern denizlerimize hakim olan ve akşam yemeklerimizi oluşturan Osteichtyes idi.(kemikli balıklar).Görünen ilk kemikli balıklar Chondrostei idi. Chondrostei 410 MYÖ ortaya çıkmış ve günümüzde hâlen varlığını korumaktadır. Onlar ortaya çıktıktan sonra yaklaşık 407 MYÖ Dipnoi (akciğerli balıklar) ve sonra Actinistia,Osteolepiformes ve Panderichyida 460 MYÖ ortaya çıkmıştır. Bu grubun son iki tanesinin, günümüzde, yaklaşık 250 MYÖ soyu tükenmiştir. Modern balıkların çoğunluğu Neopterygii grubundadır. Yaklaşık 250 MYÖ fosil kayıtlarda sadece son Permian’da içinde, son gelenler olmalarına rağmen Neopterygii’ nin Chondrostei’nin atalarından evrim geçirdiğine inanılır. Hâlbuki ortaya çıkmalarından beri çok önemli oldular ve bugün bilinen balıkların çoğu bu gruptadır. BALIKLARDA ELEKTRİK DUYULARI Sinir uyarıları, elektrik uyarıları ve su, özellikle suyun içerdiği çözünmüş mineraller iyi bir elektrik iletkenidir. Bunun anlamı suda yaşayan bir hayvan her zaman bir kası elektrik sinyalleri yaymak için kullanır. Bunların sinyalleri keşfedip birçok balık türünü öğrenmek sürpriz olmayabilir. Elektrik duyuları olan bir balık avının yerini saptayabilir ve keşfedebilir. Bunu suyun akışına ters doğrultuda kendini gizleyerek yapar. Av parçaları hareket edemiyorsa kumun veya çamurun içine kendini gömer. Torpil balıkları elektrik duyularını gömülmüş avını keşfetmek için kullanırlar. Elektriksel duyulu balıklar yırtıcı hayvanların yaklaşmasını da keşfederler. Çoğu elektrik duyulu türlerin algılayıcıları Teleostlarda dış oyuk organlar ve Elasmobranch’larda lorenzini ampülleri olarak isimlendirilirler. Bu algılayıcılar hayvanların başında, vücutlarına saçılmış ve yan çizgi boyunca yerleşebilmektedir. Algılayıcılar elektrik iletken jel kanallarından oluşur. Ve bu kanallar çukur olarak isimlendirilen belli noktaların suya açılmasıyla oluşur. Balıkların kendi hareket doğrultusunda oluşturulan zayıf elektrik alanı, dünyanın elektrik alanı sayesinde belirlediği bilinmektedir. Bu olay göç yapan türler tarafından apaçık bir şekilde kullanılır. Elektriksel uyartıları hissedebilen fakat kendi özel alanlarını oluşturamayan diğer hayvan türleri şunlardır: köpekbalıkları, torpil balıkları, tırpana balıkları, kedi balıkları, paddlefish. Evrimde diğer bir adım ise nesneleri keşfetmek amacıyla özel bir elektrik alan oluşturmaktır. Balıklar anlamlı bir şekilde ideal elektriğin fazlasını deşarj etmektedir. Dışarıya verilen bu elektrik yaşayan nesneler tarafından hissedilmektedir. Sadece yaşayan organizmalar tarafından değil, organizmaların etrafındaki bütün dünya tarafından hissedilir. Bu torpil balıklarının iki ailesinde ve Teleostlar’ın 10 ailesinde olmuştur. En iyi bilinen elektrikli balıklar, Afrika’nın Elektrikli Kedi Balıkları (Gymnarchus niloticus ) ve Güney Amerika’nın Elektrikli Yılanbalığı (Electrophorus electricus) diğer ilginç olanlar daha az güçlü ise de hala daha varlıklarını korumaktadırlar. Bu balığın etrafında bir elektrik alanını yaratan ve elektrik uyarıları yayan elektrik oluşturma hücreleri vardır. Bu alana dokunan her şey balığın elektrik alanından aldığı geri besleme şeklini değiştirir. Böylece balık, görme, ses, koku veya dokunuşta bağlı olmayan dünyasının bir şeklini arttırabilir. Çamurlu suda yaşarsanız, bu kadar yetenek çok faydalıdır. Birçok elektriksel Teleost’un yaptığı gibi. Birçok elektrikli balık gece hareketlidir. Üstelik bu balıklar, kontrol edebilir ve onların dünya şeklini geliştirmesi için kendi elektrik alanını değiştirebilir, veya başka bir elektrik gücüyle hassas balığın algısını değiştirebilir. Algılama amacıyla birçok balığın oluşturduğu elektrik alan bir elektrik deşarjı olarak su içindeki çevrelerine serbest bırakılırlar. Böyle yaparak hem avcılarını caydırırlar hem de onların kendi avlarını sersemletebilir. Bütünüyle kaslı hareket olarak elektrik uyarılarını oluştur. Hareket dünyadaki bir balığın elektrik şeklini çarpıtabilir. Bu nedenden dolayı birçok balık yavaş hareket etmeye ve vücutlarını düz tutmaya eğilimlidir. Yüzmek için sadece uzamış dorsal yüzgeçlerini kullanırlar. Çoğu balık, özellikle elektriksel olarak güçlü türler, elektrik alanını, elektriksel deşarjın zamanlanmış uyarılarının bir sonucu olarak üretirler. Fakat elektrik bakımından zayıf birkaç balık, elektrik alanı üretmek için devamlı bir dalga kullanırlar. Çoğu tür, özellikle en güçlü olanlar, elektrik alanlarını sürdürmek ve özel sebepler için güçlü atışları veya patlamaları kurtarmak amacıyla göreli zayıf deşarjlar üretirler. Elektrik üreten hücreler , ‘Electrocytes’ diye isimlendirilirler. Her bir electrocyte sadece çok küçük bir elektrik üretir. Geniş voltaj üretmek için bir balık bir bataryada bulunan birçok hücreye sahip ve aynı zamanda deşarj edilebilir olması gerekir. Bu Electrocyteler deniz türlerinde genel olarak başta, tatlı sulardaki türlerde kuyrukta bulunur. Balıklar elektrik alanlarını bireysel sıklıkta üretirler. Aynı türün iki balığı karşılaştığında bu balıklar benzer sıklıklarda elektrik alanı kullanırlar. Sıklıklarını, daha az benzer yapmak ve diğer balıkların ürettiği sıkışık algılardan kaçınmak için değiştirirler. Diğer türlerin dişi ve erkekleri her bir sıkışmadan kaçınmak ve potansiyel eşleri fark etmeye yardım etmek için farklı sıklıktaki alanları kullanırlar. Apteronotus leptorhynchus’ta dişiler, 600-800 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırken, erkekler, 800-1050 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırlar. Bütün balıklar, eşit potansiyel farkın elektrik deşarjlarını üretemezler. Çok fazla üretim elemanı taşımak ekolojik yönden pahalıdır. Şüphesiz ki şampiyon 600 volttan fazla potansiyel bir fark oluşturabilen elektrikli yılanbalığıdır. (Electrophorus electricus). Elektrikli kedibalığı (Gymnarchus niloticus), yaklaşık 300-350 volt oluşturabilir. Birçok elektrikli balık 8-40 volt arasında kısıtlı olmasına rağmen, bir torpil balığı yaklaşık 220 volt ve bazı kurbağabalıkları 50 volt üretebilir. İki büyük elektrik balığı, Güney Amerika Elektrikli Yılanbalığı ve Afrika Elektrikli Kedibalığı özellikle elektrikli balıkların zayıf ve küçük olanlarını avlanırlar. Elektrik alanlarını, varlıklarının avları tarafından bilinmemesi için yok ederler. Ve sonra küçük türler yakına geldiği zaman birden büyük bir öldürücü deşarj bırakırlar. Küçük ve zayıf türler elektrik alanını atlatmak, bazı yırtıcı hayvanlardan saklanmak veya farklı bir yolda olmak için gözetleme yaparlar. Bir elektrik deşarjının voltajı kaynağından uzağa gittikçe hızlıca azalır. Elektrokasyon 1 ve 2 metre arasındaki türler için bir alanda çalışan yakın bir saha hissidir. Sonunda daha öncede dediğim gibi, farklı bir iletkenlikle bir balığın elektrik alanının içindeki herhangi bir şey, balık tarafından kurulan ve böylece balığın etrafındaki potansiyel alanı değiştiren elektrik akış desenini bozacaktır. Bu devamlı değişiklikleri keşfetmek, onun etrafındaki fiziksel dünyayı haritaya dökmeye izin verir. Bilginin bu akışının anlam ifade etmesi için tabiki bir balığın yeteneği, onun beyin boyutunda bağlı bir karmaşıklıktır. Mormyrids, büyük beyinlerinden dolayı iyi bilinirler ve vücut-ağırlık oranı diğer birçok balıktan daha yüksektir, gerçekte bir insan olabilirler. Bu, daha yüksek zekâyla eşit sayar mı? Cevabı eve gibi görünebilir. Akvaryumcular Nil havzasındaki Mormyridsleri uzun zamandan beri bilmektedirler ve Amazon nehri havzasındaki Gynotidslerden daha karışık sinyaller kullanırlar ve oynamayı severler. Gynotidler akvaryumlarındayken, akvaryumun dışındaki nesnelere oyunlar yaptıkları ve burunlarıyla onları etrafında taşıdıkları için iyi bilinirler. Üstelik bilim adamları laboratuarda oyunlar öğretmek için uzun düşünülmüş en eski balık Mormyridslerdir. Neşe ve öğrenmenin her ikisi de, zekânın işaretleridir. Kaynak: www.balikcilar.net/showthread.php?t=12942     Sudan karaya çıkarak ya-şamlarının bir bölümünü karada geçirmeye başlayan ilk omurgalılardır. Bu nedenle, balıklar ile sürüngenler arasında bir geçiş basamağı sayılan bu yarı su, yarı kara hayvanlarının Yunanca’dan türetilen adı da “iki yaşayışlılar” anlamına gelir. Amfibyumları öbür kara hayvanlarından ayıran başlıca özellikler, çok sayıda salgıbeziyle beslenen derilerinin kaygan ve gözenekli, yumurtalarının ise balıklarınki gibi kat kat jelatinimsi kılıflarla korunmuş olmasıdır. Amfibyumlar sınıfının (Amphibia) bugüne kadar soyunu sürdürebilmiş olan üyeleri üç büyük grupta toplanır. En kalabalık grubu oluşturan kara ve su kurbağalarının kuyruksuz, kısa bir gövdesi ve sıçramaya uyarlanmış uzun arka bacakları vardır. İkinci gruptaki semenderler (çöreller) ise kuyrukludur ve kısa bacakları sıçramaya değil yürümeye elverişlidir. Buna karşılık aynı gruptaki sirenlerin yalnızca iki ön bacağı olduğundan gövdelerinin arka bölümünü ve kuyruklarını sürüyerek yer değiştirirler. Üçüncü grubu oluşturan ayaksız kertenkeleler ise hiç bacakları olmayan ve suda ya da toprağın altına gömülerek yaşayan, solucana benzer hayvanlardır. Kurbağaların yaklaşık 1.900, semenderlerin 300, sirenlerin 3, ayaksız kertenkelelerin de 160 kadar türü saptanmıştır. Yaklaşık 300 milyon yıl öncesinden kalma bazı fosillerin amfibyum iskeleti olduğu konusunda bütün bilim adamları birleşiyorlar. Bu hayvanlara ait olduğu sanılan fosilleşmiş izler ise çok daha eski tarihlere uzanır. Amfibyumlar, günümüzden 370 milyon yıl önce, Cros-sopterygii adı altında sınıflandırılan ve hem akciğerleri, hem de saçak gibi yüzgeçleri olan balıklardan türemiştir. Sudan Karaya Geçiş Sudaki yaşamdan kara yaşamına geçişte en önemli adım akciğerlerin ve bacakların gelişmesi olarak görülür. Oysa derinin bu yeni ortama uyum sağlayabilmek üzere geçirdiği değişiklikler belki çok daha çarpıcıdır. Artık suyun dışında yaşayacak olan hayvan her şeyden önce vücudundaki su dengesini korumak zorundadır. Bu yüzden amfibyumlarda önce vücuttaki suyun hızla buharlaşarak uçup gitmesini önleyecek sert bir dış deri oluştu. İç deride ise sürekli sıvı salgılayarak vücudu nemli tutan salgı bezleri gelişti. Ayrıca hayvanın derisiyle solunum yapabilmesi için içderideki kan damarlarının sayısı arttı. Kafatası balıklara özgü biçimini yitirerek basık ve yassı duruma geldi; çene kemikleri de doğrudan kafatasına bağlandı. Hayvanın burundan soluk alıp verebilmesi için burun kanalları genişledi. Büyük olasılıkla böcekleri yakalayabilmesi için dili uzayıp büyüdü. Başın gerisindeki ilk iki omur değişikliğe uğrayarak bir boyun bölgesi oluşturdu; böylece hayvan başını gövdesinden bağımsız olarak hareket ettirmeye başladı. Bugünkü amfibyumlardan birçoğunun larvaları (yavruları) da erişkine dönüşürken buna benzer başkalaşma evrelerinden geçer. Fosil amfibyumların bilinen en küçük örneği ancak 2,5 cm uzunluğundadır; buna karşılık birçoğunun uzunluğu 2,5 metreyi aşar. Tarihöncesi çağlardan kalma en iri amfibyum fosilinde yalnızca kafatasının uzunluğu 1 metreye yakındır. Çağımızda yaşayan amfibyumlar ise genellikle atalarından daha küçük yapılıdır. İçlerinde en irisi, Japonya’da yaşayan ve uzunluğu 1,5 metreyi geçen dev semenderdir (Andrias japonicus). Amfibyumların hemen hepsi sulak ve nemli yerlerde yaşar. Bütün yeryüzüne dağılmış olan kurbağalara Alaska ve İsveç gibi en uzak kuzey ülkelerinde bile rastlanırken, ayaksız kertenkelelerin dağılımı yalnızca tropik bölgelerle sınırlıdır; semenderler ise daha çok ılıman bölgelerde yaşar. Özellikleri ve Davranışları Amfibyumların çoğu gündüzleri saklanıp, hava kararınca yiyecek aramaya çıkan gece hay-vanlarıdır. Soğukkanlıdırlar, yani vücut sıcak-lıkları bulunduktan ortamın sıcaklığına uygun olarak değişir. Düşmanlarından korunmak için gizlenmeyi seçerler; çevredeki doğa ile aynı renkte olmaları gizlenmelerini çok kolaylaştırır. Tek savunma araçları ise derilerinden salgıladıktan yakıcı ve zehirli maddelerdir. Gırtlaktan gerçek anlamda ses çıkarabilen ilk hayvanlar belki de kurbağalardı. Durmadan vıraklayan kurbağalara karşılık ayaksız kertenkele, siren ve semenderler genellikle sessiz hayvanlardır. ' Amfibyumlar en çok böcek, örümcek ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenir. İri kurbağaların ayrıca küçük kemiricileri ve kendinden küçük kurbağalan da yediği olur. Amfibyumlar zararlı böcekleri yok ettikleri için insana yararlı hayvanlardır. Birçok ülkede tarım zararlılarıyla savaşmak için özellikle deniz kurbağasından (Bufo marinus) yararlanılır. Ne var ki, son derece obur olan bu hayvan yalnız böcekleri değil küçük kurbağalan da tüketerek zamanla çevredeki doğal yaşama daha büyük zarar verebilir. Yaşam Çevrimi Kurbağalar yumurtalarını genellikle su bitkilerinin arasına bırakır. Bitkinin yapraklarına ya da dallarına yapışıp kalan yumurtalardan, iribaş ya da tetari denen, kocaman başlı, uzun kuyruklu ve bacakları olmayan, yavrular çıkar. Bu yavrular tıpkı balıklar gibi solungaçlarıyla sudan oksijen alır ve daha çok bitkiyle beslenir. İri yumurtalarını karadaki çamurların arasına bırakan bazı türlerde ise yumurtadan çıkan larvalar iribaş değil, erişkin kurbağanın küçük bir kopyasıdır. Kurbağaların döktüğü yumurta sayısı, biraz da dişinin boyutlarına bağlı olarak türden türe çok değişir, örneğin Küba’da yaşayan Sminthillus cinsinden küçük kurbağaların dişisi tek bir yumurta bırakırken, öküz kurbağası gibi iri türlerde bu sayı 20 bini bulur. Afrika’da yaşayan Nectophrynoides cinsinden küçük kurbağaların larvası gelişmesini annesinin vücudunda tamamlamış olarak çıkar. Oysa birçok türün dişisi ya da erkeği yav-rularını gelişinceye kadar sırtında, hatta sırt derisinin altındaki keselerde taşır. İribaşların erişkin bir kurbağaya dönüşmesi genellikle birkaç ay, öküz kurbağasında ise iki yıl kadar Kurbağa yumurtalarının suya ya da çamura bırakıldıktan sonra döllenmesine karşılık, semenderlerin çoğunda yumurtalar dişinin vücudunda döllenir. Yumurtaları kurbağalarınkine benzer, ama sayıca daha azdır. Bazı türler döllenmiş yumurtalarını suya döker ve yumurtadan çıkan iribaşlar gelişmesini suda tamamlar. Buna karşılık birçok semender türü yumurtalarını karaya bırakır ve yavrular bütün yaşam çevrimini karada geçirir. Avrupa semenderleri ile akciğersiz mağara semenderinde ise yumurtalar dişinin vücudunda açılır ve yavrular larva olarak doğar. Amfibyumların doğadaki yaşam süresi kesin olarak bilinmiyorsa da, insan eliyle bakılan dev semenderin 55 yıl, Bombina cinsinden kızılca kurbağanın ise 29 yıl yaşadığı gözlenmiştir.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-evrimi

Kurbağaların Anatomisi , Biyolojisi,

Türkiye’de göl, dere, çay, nehir gibi iç sularda ve bazı nemli ortamlarda yaşayan pek çok kurbağa türü bulunmaktadır. Kurbağaların hemen hepsi üreme zamanlarında suya bağımlı olup, hayatlarının diğer zamanlarında karada yaşamaktadırlar. Kurbağalar, ilkbahar ve yaz aylarında sulara yumurta bırakır. Yumurtaların bırakıldığı bazı su ortamlarının yaz aylarında kuruması sebebiyle kurbağa yumurta ve larvaları olumsuz şekilde etkilenmekte ve hatta büyük bir kısmı ölmektedir. Buna rağmen ülkemizde doğal ortamlarda yetişen kurbağaların toplanarak yapılan üretim miktarları aşağıdaki gibidir. Amerika Birleşik Devletleri ve Uzak Doğu Ülkelerinde semi-intensif şekilde kurbağa üretimi yapılmakta olup, henüz ülkemizde doğadan toplamanın dışında üretim yapılmamaktadır. BİYOLOJİSİ Kurbağaların Türkiye’de 11 türü bulunmakta, bunlardan bazıları; Rana, Hyla, Bufo, Pelabotes, Bombina ve Palodytes tir. Bu türler içerisinde ekonomik değeri olan ve ihracaatı yapılan Rana cinsinin ülkemizde 5 türü yaşamaktadır. Kurbağalar, omurgalılar hayvanlar grubuna girip, bu hayvanlar arasındaki yerlerini şu şekilde belirlemek mümkündür: Şube (Phylum) : Chordata Alt-Şube (Subphylum) : Vertebrata Sınıf (Classis) : Amphibia Takım (Ordo) : Anura Aile (Familia) : Ranidae Cins (Genus) : Rana Tür (Species) : Rana ridibunda (Ova K.) Rana dalmatına (Çevik K.) Rana macrocnemis (Uludağ K.) Rana cameranoi (Şerit K.) Rana holtzi (Toros K.) ÜREMELERİ Kurbağaların cinsi olgunluğa gelmeleri dişilerde 1-2, erkeklerde 3-4 yaşları sonunda ulaşırlar. Eşeysel olgunluğa ulaşan kurbağalar üreme zamanı geldiğinde suya girerler ve larva safhalarının sonuna kadar da suda kalırlar. Daha sonraları kurbağalar karasal yaşama geçerler. Erkek kurbağaların vücut yapıları dişilerden oldukça iri (büyük) olduğundan ayırt etmek zor değildir. Erkeklerin kulak zarı daha büyük ve gözler daha iridir. Erkeklerin gırtlakları parlak sarı renkli dişilerinki ise beyaz ve kahverengi beneklidir. Yetişkin erkek kurbağalar üreme mevsiminde bazı sesler çıkartırlar ses çıkartma üreme zamanları Şubat ayı sonu ile Ağustos ayı sonuna kadar devam etmektedir ve bu sayede erkekler kolayca ayırt edilir. Kurbağalarda gerçek bir çiftleşme yoktur. Bunun için bu çiftleşmeye kucaklaşma (amplexus) denilmektedir. Kurbağaların çiftleşmeleri genelde geceleri olur ve senede 3-4 dönem yumurtlama olmaktadır. Her dönemde 5.000-10.000 adet arasında yumurta bırakmaktadırlar. Kurbağalar ayrı eşeylidirler. Erkek ve dişi üreme organları ayrı fertte bulunur. Erkeklerdeki testislerde olgunlaşan spermatozoonlar bir kanal ile böbreklere oradanda dışarıya atılırlar. Testisler üzerinde sarı renkli bir çift yağ cisimciği vardır. Bunlar kurbağaların kış uykularında beslenmelerini sağlar. Dişi kurbağalarda bir çift ovaryum bulunur. Ovaryumların büyüklükleri yaşa ve mevsime göre değişiklik göstermektedir. Ovaryumların üzerinde erkeklerde olduğu gibi bir çift yağ cisimciği bulunur. Bu yağ cisimleri kış aylarında dişi kurbağanın kış uykusunda beslenmesini sağlar. Yumurta ve Larvalar Ovaryumda olgunlaşan yumurtalar vücut boşluğuna dökülürler. Buradan yumurta kanalına geçer oradan uterusa ve daha sonra kloak yoluyla dışarıya atılırlar. Yumurta , yumurtlama borusundan geçerken etrafı jelatin bir kılıfla sarılır. Yumurta suya düşünce bir kılıf şiştikten sonraki halidir. Bu jelatin madde yapışkan olduğunda yumurtalar bir grup teşkil eder. Jelatin içindeki embriyo geliºerek larva meydana gelir. Bu larvalar kılftan hareketli bir halde çıkar ve serbest yüzmeye başlar. Bunlara iribaş veya tetar denir. İribaşların ilk safhasında dış solungaçlar gelişir ve solunumu bunlarla yapar. Kurbağa yumurtaları küreseldir. Yumurta çapı 7-10mm civarındadır. Bir dişi kurbağa ortalama olarak 9.000 yumurta yumurtlamaktadır. Yaşlı kurbağalar 12.000 adete kadar da yumurtlayabilirler. Yumurtalar yaklaşık 3 gün içerisinde açılır. 1-1.5 ay sonra iç solungaçlarla yüzgeçler gelişir. İribaşlar 2-2.5 aylık olunca arka bacaklar, 4 aylık olunca ön bacaklar gelişir. 6-6.5 aylık olunca metamorfoz (başkalaşım) geçirerek kuyruk, solungaç ve solungaç yarıkları tamamiyle yok olur. Yerine alkciğerler gelişir ve böylece kurbağalar karasal yaşama başlarlar. Bu safhada kurbağalar herbivordur (bitkiyle beslenirler). Kurbağalarda başkalaşım sonucu şekil değiştirme kuyruğun tamamen yok olmasıdır. Şekil değiştirmede önemli olan su ısısıdır. Su ısısı 16 C0 nin altına düştüğü zaman yavrular şekil değiştirmeyi yapamazlar. Bunun için yavrular güneş ışığında belirli zamanlarda tutularak şekil değiştirmelerine yardımcı olunmalıdır. Eğer yavrular şekil değiştirmeyi gerçekleştiremezlerse ölüm kaçınılmaz olur. Beslenmelerİ Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler. DüşmanlarI Kurbağa larvaları Rhynchota (Hortumlular), Coleoptera (Kin kanatlılar) gibi sucul böcekler tarafından yenir. Aynı zamanda Odonata (Tayyare böcekleri) larvalarıda genç evrelerinde kurbağa larvaları ile beslenmektedir. Lucilia adı verilen bir sinek yumurtalarını Bufo ve Rana türleri üzerine bırakır. Birkaç gün içinde çıkan larvalar bu kurbağalarda doku bozuklukları, daha sonrada ölümler meydana getirirler. Kurbağa Kültürü Diğer su canlılarında ( balıklar, kabuklular v.s.) olduğu gibi kurbağalarında suni üretiminde son yıllarda büyük başarı sağlanmıştır. Kurbağa kültüründe kullanılan yetiştirme havuzları ve özellikleri şu şekildedir. Yetİştİrme HavuzlarI Kurbağa yetiştirciliğinde kullanılan havuzların her birinin alanı değişik olabileceği gibi 50-60m2 olanlar tavsiye edilir. Bir kurbağa yetiştirme çiftliğinin kurulması için toplam 5-6 bin m2’lik bir alan yeterlidir. Böyle bir çiftlikte 5 çeşit havuz yapılması gerekmektedir. Bu havuzlar; ·Yumurtlama havuzları ·Kuluçka havuzları ·Yavru ( iribaş ) havuzları ·Genç yavru havuzları ·Yetişkin havuzları Yumurtlama Havuzları Genel olarak bu havuzlar 10-15m2 arasında değişen büyüklüklerde yapılmaktadır. Bu havuzlar toprak olduğu için, etrafına ağaçlar ve yüksek bitkiler dikilmek suretiyle tabi bir ortam şekli yaratılmalıdır. Havuzların derinliği değişik olmakla birlikte herbir havuzda 1/3’lük kısmının derinliği 10cm. olmalıdır. Yumurtlama havuzlarına konacak anaç seçiminde kuvvetli olanlar seçilir ve bir erkeğe 3 yada 4 dişi gelecek şekilde seçilmeli ve yumurtlama havuzlarına bırakılırlar ve bekletilirler. Bu sırada havuzlarda bulunan anaçlar rahatsız edilmemelidirler. Kuluçka Havuzları Anaç havuzlarından elde edilen yumurtalar geniş bir kepçe yardımıyla toplanır ve bu yumurtaların %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtaları havuzlara aktarılmasından sonra su hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su, ısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27Co arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş- çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzları betondan inşaa edilmelidir ve havuzlar 40 cm. derinlikte olmalıdır. Havuzlarda bu devrede su akımı önemlidir. Bu nedenle havuzların su giriş ve çıkışı uygun şekilde yapılmalıdır. Larva (İribaş) Havuzları Yumurtadan çıkan larvalar bir hafta boyunca besin kesesini kullanırlar, daha sonra dışarıdan besin almak zorundadırlar. Bu aşamada yumurta sarısı ile beslenmeleri gerekir. İribaş yavruları ilk ay içerisinde balık ve yer fıstığı unu daha sonra tatlı patates unu, pirinç kepeği, mutfak artıkları ve değersiz yiyeceklerle beslenirler. Yiyecekler su yüzeyinde yüzecek şekilde altları delik kaplarla verilmelidir. Günde iki öğün yem verilmelidir. Çıkan yumurtalardan yaklaşık %10-15’inden iribaş elde edilir. Yumurtalar geniş bir kepçe ile su içinde alınarak kuluçka havuzlarına konulurlar. Yumurtalar havuza nakledilikten sonra havuzlar hiç karıştırılmamalıdır. Yumurtaların açılmasında su ısısı ve zaman önemli bir faktördür. Yumurtalar 24-27C0 arasında 72 saatte açılırlar. Bu devrede havuzlara suyun giriş çıkışı sağlanmalıdır. Kuluçka havuzlarının; derinliği 30-40 cm. arasında ve zeminleri çamur olmalıdır. Böylece havuzların su ısısının sabit tutulması ile yavruların büyüme güvenliği sağlanmış olur. Larva havuzların dikdörtgen şeklinde olması tavsiye edilir. Uygulamada 1m2 ye 1.000 adet olacak şekilde kurbağa larvaları larva havuzlarına konulur. Eğer akarsuya larvalar konulacak ise m2ye 2.000 adet yavru konulmalıdır. Bu arada yavruları boylama eleklerinden geçirerek sınıflandırma yapılır ve ayrı havuzlara koymak gerekir. Genç Yavru Havuzları Genç yavru havuzlarının su derinliği 15-35 cm. arasında olmalı ve her bir havuzun 1/4 kadarlık kısmı sudan daha yüksekte olmalıdır. Yani yavrular gerektiğinde çıkabilmeleri için havuzda susuz bir sahaya gereksinimleri vardır. Yavrular bu havuzlara ancak 3. Aylarını doldurduktan sonra nakledilmelidirler. Genç havuzlarının 1 m2sine 100-120 arasında yavru konulmalıdır. Fakat yavrular 6-7 cm uzunluğunda iseler bu sayı 60-80 arasında olmalıdır.Bütün yavrulara şekil değiştirene kadar yem verilmez. Şekil değiştiren kurbağalar arasında yine bir seleksiyon uygulanır ve aynı büyüklükte olanlar seçilerek aynı havuzlara bırakılırlar. Bu işlem yavrular büyüyünceye kadar devam eder. Şekil bozukluğu gösterenler ve kuyruk atamayanlar ortamdan uzaklaştırılır.Çünkü kanibalizm olayı meydana gelir. Havuza bırakılan genç yavrulara toprak solucanları, sinek larvaları, küçük balıklar, küçük karidesler ile diğer canlı hayvansal besinler verilmelidir. Sinek larvalarının havuzların içinde çoğalmaları için balık artıkları konmalıdır. Çünkü bu artıklar sinekleri cezbeder ve sinek yumurtalarının çoğalmaları için uygun ortam sağlanmış olur. Buda ucuz bir şekilde yavruların ihtiyacının karşılanması demektir. Hava sıcaklığı 20-26 C0 olduğu zaman daha fazla besin verilmelidir ve verilen besin miktarı yüksek ve düşük ısıda azaltılmalıdır. Ortalama verilen besin miktarı %10 kadar olmalıdır. Günde iki defa beleme yapılmalıdır. Besinin kurbağalara eşit olarak verilmesi gerekir bunun içinde yem toprak yüzeyine dağıtılmalıdır. Daha sonra yem küçük tepsilere konulur, tepsinin yarısına toprak solucanı, kurtçuk diğer yarısına da küçük balık, karides, v.s. konur. Tepsi kısmen suya batırılır. Bu işlemde amaç kurbağaların doğadan yem yeme alışkanlığını geliştirebilmelerini sağlamaktır. Bu arada ölen kurbağalar ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Yavrular doğal besinlerden alabilecekleri zamana kadar bu iºleme devam edilir. Yetişkin Havuzları Yetişkin kurbağa havuzları genç yavru havuzlarına benzer. Yalnız havuzlardaki su derinliği 30 ile 40 cm. de devamlı korunmalıdır. Bu havuzlarda genç yavru havuzlarındaki gibi kara kısmı yoktur. Yalnız bunun yerine yüzen yem platformları yapılmalıdır. Havuzların etrafı kurbağaların kaçmamaları düşmanları tarafından yenmemeleri için çitle çevrilmelidir. Bu çitler naylondon olabileceği gibi ağaç veya demirden de olabilir. Havuzun yüzeyi de yine böyle bir çitle kaplanmalıdır. Kurbağalar üçüncü aylarını doldurduktan sonra yetişkin havuzlarına nakledilirler. Yetişkin havuzlarında bazen larva veya genç yavrular bulunabilir. Bunları bir-iki haftada bir seçerek havuzdan ayırmak gerekir. Bu havuzların 1 m2sine 12 cm. boyundakilerden 50 adet, 15 cm. boyundakilerden 20-30 adet hesabıyla konulmalıdır. Yetişkin kurbağaların maliyetini düşürmek için iri salyangozların eti kıyılarak yem haline getirilerek verilmelidir. Kurbağalar soğuk kanlı hayvanlar oldukları için kış uykusuna yatarlar. Isı çok düştüğü zaman aktiviteleri ve beslenmeleri durma noktasına gelir, ısı yükseldiğinde ise tekrar aktif hale geçip yem alabilmektedirler. Isının fazla düşmediği kış aylarında bütün yıl beslenebilirler. Kurbağalar şekil değiştirmeyi (metamorfoz) tamamladıktan aşağı yukarı 7-8 ay sonra pazar ağırlığına ulaşırlar. PAZARLAMA Kurbağaların normal pazarlama ağırlığı 150-220 gr arasında değişmektedir. Kurbağalar bu ağırlığa 8-10ay gibi kısa bir sürede ulaşabilmektedir. Bu ağırlık ideal satış ağırlığıdır. Türkiye’de doğal ortamdan toplanan kurbağaların ihracaatı yapıldığı için standart bir ağırlık yoktur. Canlı, donmuş bacak, taze bacak ve konserve şeklinde ihracattaları yapılmaktadır. Türkiye’nin ihracaatının %80’ ini canlı ve donmuş bacak şeklindeki kurbağalar teşkil etmektedir. Konserve şeklindeki ihracaat toplam ihracaatın çok az bir kısmını oluşturur. AVLANMALARI Kurbağaların doğadan toplanmalarında çeşitli kepçeler kullanılmaktadır. Şekil- Kurbağalar avlanma zamanlarında suya bağımlı oldukları için, kullanılan kepçelerin sudan etkilenmeyen ve suyu geçiren ince ağlardan yapılmalıdır. Bunun için ergin kurbağa avlanma kepçesi daha uzun ve büyüktür. İstenilen uzunluğa getirilebilen bir seyyar sap vardır.Larvalar için kullanılan kepçeler daha küçük ve göz açıklıkları daha sıktır. Kurbağalar ellede yakalanabilir Bunun için gece tercih edilir. Işığının kuvvetli olması sonucu kurbağalar ışık etrafında toplanırlar rahatlıkla yakalanırlar.Yalnız derileri kısmen zehirli olduğundan, elle temastan sonra, göz ve dudak gibi ince derili ve nemli kısımlara, suyla yıkamadan ellerin sürülmemesi gerekir. TAŞINMALARI Canlı olarak taşınmaları kısa mesafelerdeki nakilleri naylon torba, çuval bez çanta ve buna benzer bir kap içinde yapılabilir. Uzak mesafelerdeki nakiller ise gemi ambarlarında, kara taşımacılığında frigo-frig tırlarda ısı yalıtımı olan kutular içine konulmalı ve bunlarla nakledilmelidir. Nakil esnasında ortamın serin ve nemli olmasına dikkat edilmelidir. LİTERATÜR 1. BAŞOĞLU, M.- ÖZETİ,N. 1973 Türkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey) E.Ü.fen Fakültesi Kitaplar Servisi No 50 2. TOLUNAY, A.M. Özel Zooloji 3. GÖKALP.N 1980 Kurbağaların Biyolojik Özellikleri ve suni üretimleri Su ürünleri Bölge Müdürlüğü 4.DEMİRSOY A. Yaşamın Temel Kuralları 5.KURU M. Omurgalılar Zooljisi      

http://www.biyologlar.com/kurbagalarin-anatomisi-biyolojisi

Nesli Tükenen Hayvanların İsimleri

Sizler için nesli tükenen 17 hayvanın resimlerini ve hayvanlara ait bilgileri bir araya getirdik. Listede olmayan nesli tükenmiş veya tükenmek üzere olan hayvanları yorumlarınız ile paylaşabilirsiniz. Gizemli ve tehlikedeler Yeryüzünde yüzlerce canlı türü bugün yok olma tehlikesi altında. Doğanın dengesi bozuldukça bu zavallı canlılar da yaşam mücadelesine yenik düşerek ekosistemden kopuyorlar. İşte size dünya genelinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan ilginç canlılar… Meksikalı yürüyen balık Meksikalı yürüyen balık Meksika bölgesinde yetişen bu balık türünün nesli tükeniyor. Her an yok olma tehlikesi altındaki bu pembe balığın dört ayağı olduğu için yürüyen balık adıyla anılıyor. Kuş yiyen dev örümcek Kuş yiyen dev örümcek Dünyanın en büyük örümceği. Genellikle kuş yiyerek beslenen bu dev yaratıklar daha çok böcek ve sıçan türleri gibi küçük vücutlu hayvanları tercih ediyor. Adı kuş yiyen örümcek olsa da genellikle kuş yemeyi pek tercih etmiyorlar. Yediklerinde de yarasa yiyorlar. Yaşam alanı Amazonlar olan bu örümcekler de tıpkı Meksikalı yürüyen balıklar gibi yok olma tehlikesi altında. Nedeni ise Amazonlardaki doğal dengenin bozulmuş olması. Islık çalan örümcek Islık çalan örümcek Bu örümcekler de ilginç birtakım davranışlara sahip. Bacaklarını birbirine sürterek ilginç bir ıslık çalma şekilleri var. Yerli ekosistemleri içinde gerçekten hayati bir öneme sahip olan bu hayvanlar da dünyadaki doğal dengenin bozulmasıyla yok olma tehdidi altında. Dev Çin semenderi Dev Çin semenderi Yaklaşık iki metreye varan boylarıyla Çin semenderleri Çin dışında ABD’nin belli bölgelerinde de yaşıyor. ABD’de ‘hellbender’ adıyla anılan bu hayvanlar ilginç bir görüntüye sahip. Dev su böcekleri Dev su böcekleri Amazonların en uzaylı yaratıkları. Dev boyutlara ulaşan bu su böceklerinin en leziz yemeklerinden biri piranalar. Dişlerindeki zehir sayesinde avlarını kısa sürede etkisiz hale getiriyorlar. Dev Palouse solucanı Dev Palouse solucanı Başlıca yaşan alanları ABD’nin Washington eyaleti. Zararsız olan bu solucanların 2005 yılına kadar var oldukları sanılıyor. Bugün nesillerinin tükenmiş olduğu varsayılıyor. Toprağın dört metre altına kadar inebiliyorlar. Dev hindistan cevizi pavuryaları Dev Hindistan cevizi pavuryaları Görmüş olduğunuz fotoğraf şaka değil. Guam ve diğer Pasifik adalarının yerlilerinden. Günlük hayatın bir parçası haline gelmiş bu yaratıklar çöp kutularına bile tırmanabiliyorlar. Çok ağır hareket ettiklerinden dolayı insanlar açısından çok büyük bir tehlike oluşturmuyorlar. Deniz lalesi karidesleri Deniz lalesi karidesleri Nesli tükenmekte olan diğer bir canlı türü de bu karidesler. Şeffaf görüntüleriyle oldukça farklı görünen bu deniz canlıları ses de çıkarıyor. Honduraslı hayalet yarasaları Honduraslı hayalet yarasaları Tropikal Amerika’da Guatemala ile Brezilya’nın arasındaki bölgelerde palmiye ile şeker kamışı yapraklarının arasında tünemiş vaziyette bulunur. Bu, 7-8 santim uzunluğunda orta irilikteki yarasa, kar gibi beyaz bir kürkle kaplıdır. Karın uzun zaman yerde kaldığı ülkelerde hayvanların bu renkte olmalarında bir fevkalâdelik yoktur. Ebe kurbağası Ebe kurbağası Avrupa’da yaşayan ebe kara kurbağası, yaşamının büyük bölümünü karada, sudan uzakta olmayan toprak oyuklarında geçirir. Bu kurbağanın en büyük özelliği yumurtalarını taşıyabilecek şekilde benzeri olmayan bir derisinin olmasıdır. Ördek kurbağası Ördek kurbağası Tıpkı bir ördek sesi çıkardıkları için bu isim verilmiştir. Cam kurbağa Cam kurbağa Kurbağa türünün belki de en estetik ve güzel olanıdır. Şeffaf yeşil rengi ve transparan gövdesiyle göz alıcı bir güzelliği vardır. Yağmur ormanlarında yaşarlar.Ne yazık ki bu kurbağalar da yok olmak üzere. Ayaklı amfibiler Ayaklı amfibiler İlginç vücut şekilleri olan bu canlılar evrimlerini tam olarak tamamlayamamışlar. Kuyruk biçimindeki vücut şekilleri farklı yaşam şekillerine ayak uydurmalarını sağlıyor. Yumuşakça grubunda yer alıyorlar ve oldukça keskin dişlere sahipler. Dev Komodo ejderi Dev Komodo ejderi Bu ejder, ancak 1912 yılında keşfedilmiştir. Bu tür yalnız Sonda takımadalarının bazı küçük adalarında ve özellikle adını taşıdığı adada bulunur. Uzunluğu 3 metreyi geçtiğinden kertenkelelerin devi sayılır. Yerliler, yavru geyikleri ve yavru yaban domuzlarını, hatta zaman zaman yabani atları yediğini söylerler. Adı fare adası olan Komodo adasında bir tek farenin kalmamış olması manalıdır. Dev varan bunların hepsini yediği tahmin edilebilir. Bu varan, pisboğazlığı, kendi hemcinslerine saldırıp onları yemeye ve her türlü hayvan leşiyle karnını doyurmaya kadar vardırır. Kagu Kagu Avustralya’nın bin küsur mil doğusundaki Büyük Kaledonya adasında yaşar. Yeni Kaledonya pullarında yer alan bu tavuk iriliğindeki kuş özellikle geceleri faaldir. Kıllı burunlu kangurular Kıllı burunlu kangurular Nesli tükenmek üzere olan memeli bir tür. Çizgili tavşan Çizgili tavşan Myanmar da yaşıyorlar. Minyatür bir tür geyiği andırıyorlar Nesli Tükenen Hayvanlar Dünyanın varoluşundan günümüze kadar birçok canlı türü (hayvan ve bitki) gelip geçti. Maalesef insanoğlu elindekinin kıymetini her zaman onu kaybettikten sonra anlıyor. Hayvan ve bitki türleri biz insanların yaşamlarını devam ettirebilmelerinin de bir anahtarı aslında. Dünyanın doğal bir dengesi vardır. Bu doğal denge içinde bazı canlıların yokolması tabiidir. Ancak işin içine insanoğlu faktörü girdiğinde doğal dengeye müdahale etmemek mümkün olmuyor. Doğal afetler, yerküre değişimleri ve iklim tabii olarak doğal dengenin bir unsuruyken, insanoğlunun faaliyetleri bu canlı türlerinin birçoğunun neslinin tükenmesinde etkin rol oynamıştır ve hala da buna devam etmektedir. Şehirleşme ve sanayileşme gibi faaliyetler diğer canlıların doğal yaşam alanlarının tahribine yol açmıştır. Ayrıca doğrudan avlanma sonucunda da bir çok canlı türünün nesli sona ermiştir. Dünya üzerinde beşyüzden fazla türün nesli tamamen tükenmiştir. Aşağıda nesli tükenen hayvanların en önemlileri hakkındaaçıklamalar ve resimler yer almaktadır. Nesli Tükenen Hayvanlar Dinazorlar : Dinozorlar 160 milyon yıl civarında kara hayatına egemen olmuş hayvanlardır. Yeryüzünde bulunan yaklaşık 1000 dinazor türünün 65 milyon yıl önce çoğu türün nesli tükenmiştir. Dinazorların nasıl yokolduğuna dair birçok iddia gündeme atılmıştır. Bunlardan en kabul göreni Nobel ödüllü fizikçi Luis Alvarez ve oğlu jeolog Walter Alvarez’in ileri sürdükleri “dinozorların sonunun 65 milyon yıl önce yaklaşık 10km çapında bir göktaşının Dünya'ya çarpmasıyla nesillerinin tamamen sona erdiği” fikridir. Mamut : 4,5 m boy ve 8 ton ağırlığa kadar varan bu cinsin son üyeleri M.Ö. 1700 yılında yaşamıştır. Bulunan en eski mamut kalıntıları 4 milyon yaşındadır. Mamutların neslinin tükenmesinin nedeni de tam olarak bilinmemekle birlikte, aşırı avlanma ya da buzul çaüğı sonundaki iklimsel değişimlerin buna neden olabileceği ileri sürülmektedir. * Moa : Maolar Yeni Zelanda’da yaşamış olan dünyanın en büyük kuş türü olarak kabul edilirler. Nesilleri insanlar tarafından yok edilmiştir * Tazmanya Kaplanı veya Tazmanya kurdu : Avustralya’ya özgü büyük bir etçil keselidir. 1930'lara kadar yaşadı. Tazmanya hükümeti ve çiftçilerin desteğiyle sürdürülen avlarla soyu tüketildi. * Hazar Kaplanı veya Pers Kaplanı (Panthera tigris virgata) : Hazar kaplanları yalnız yaşayan hayvanlardır. En batıda Türkiye olmak üzere Hazar denizi etrafında, Kafkasya’da İran, Türkmenistan, Afganistan’ın kuzey kesimlerinde ve Moğalistan bölgelerinde yaşamaktaydı. En son 1970 yılında Rusya'daki türün son üyesinin ölümüyle yok oldu. * Anadolu Panteri (Pantherea Pardus Tulliana) : Anadolu parsı, Orta Doğu ve Batı Asya'da yaygın olan İran leoparının (Panthera pardus saxicolor) Anadolu'da yaklaşık 30 yıl öncesine kadar yaşamış olan bir ırkıdır. Anadolu parsı Ege ve Batı Akdeniz, Doğu Akdeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde, daha çok ormanlık ve dağlık alanlarda yaşamıştır. Yaklaşık ömürleri 20 yıldır. Doğal yaşam alanları ve av kaynaklarının azalması parsları insanların yaşadığı yerlere yönlendirmiş ve bu da genellikle vurularak ya da zehirlenerek öldürülmelerine yol açmıştır. Anadolu'da varlığı 1974 yılından bu yana güvenilir şekilde kanıtlanamamıştır. Bundan dolayı en son bireyin 1974'de Beypazarı'nda vurulduğu kabul edilmektedir Anadolu Aslanı : En son 1890 yılında vurulmuştur. * Anadolu Kaplanı : Son Kaplan 1970 yılında öldürülmüştür * Mersin Balığı (Acipenseriformes) : Bütün türleri nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır, ve çoğunun hatta (en azından) yöresel olarak nesli çoktan tükenmiştir. * Çizgili Sırtlanlar : Çizgili sırtlan Afrika kıtasının kuzey yarısında, Asya'nın batısında (Anadolu dahil), Arap Yarımadasında ve Hindistan'da bulunuyordu. Artık nesillerinin tükendiği kabul edilmektedir.      

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlarin-isimleri

Kurbağalarda beslenme

Ergin kurbağalar (Anura) yalnız canlı ve hareketli böcek, solucan ve küçük yumuşakçalarla beslenirler. Sucul formlardan büyük formda olanları küçük balık ve kuş gibi hayvanlarla da geçinebilirler. Hatta bazı türler kendi larvalarını da yiyebilirler (kanibalizm). Kuyruksuz kurbağada (Anura’da) olduğu gibi dil öne doğru fırlatılarak dilin yapışkan uçları ile avlarının yakalanmasını sağlar. Bir çok su kurbağasında (Ranidae) ava nişan alınarak dil fırlatılır. Kuyruksuz kurbağa larvaları ise sudaki alglerle ve ölü hayvan kırıntılarıyla geçinirler. Çünkü bunların ağızları büyük besinleri yutmaya elverişli değildir. Larvalar ile erginler birbirlerine rakip olmamak için aynı tür besinlerle beslenmezler. Besinleri protein açısından oldukça zengindir. Soğuk kanlı hayvanlar olduklarından vücütlarında çok fazla miktarda yağ ve glikojen depo etmeye gerek duymazlar. Çünkü bunların metabolizması oldukça düşük düzeydedir.Uygun sıcaklıklarda ve besin sunumunda kurbağalar çok miktarda besin alabilme yeteneğindedirler. Bunun yanısıra bir aydan fazla açlığa dayanabilirler. Yumurtadan çıkan yavrularda başın altında vitellüs (besin) kesesi vardır. Yavrular ilk bir hafta bu besinleri kullanırlar. Besin kesesi kullanımı bittikten sonra (asorbe olduktan sonra) dışarıdan besin almak zorundadırlar. Soğuk kanlı olmaları ve ince olan derileriyle fazla miktarda su kaybettiklerinden , aşırı sıcaklık ve kuraklığa karşı dayanıklı değillerdir. Sucul iki yaşamlılar kış uykusu için göl ve nehirlerin donmayan dip kısımlarına çekilirler.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarda-beslenme

Kurbağaların Yaşam Döngüsü

Çevremizdeki su birikintilerinde,dere ve göl kenarında yaşayan kurbağaları hepimiz görürüz. Kurbağa yavruları yumurtadan çıktıklarında erişkin kurbağaya hiç benzemezler. Kurbağa yavruları su içinde yumurtadan çıkar. Yumurtadan çıkan kurbağa yavrusu,başkalaşım öncesinde,suda yaşamaya olanak sağlayan bazı özelliklere sahip uzun bir kuyruğu ve sudaki oksijeni almasına yardım eden yüzgeçleri vardır. Başkalaşımla birlikte kurbağanın yapısı değişerek karada yaşamaya uygun bir canlı haline gelir. Suda karaya geçişte kurbağanın kuyruğu kısalır,bacakları oluşmaya başlar ve akciğerleri gelişmeye başlar. Amfibiler (iki-yaşamlılar) omurgaya sahip balık ile sürüngen arasında özellik gösteren soğukkanlı hayvanlardır. Yaşamlarını hem suda hem de karada sürdürürler. Larvaları (tam gelişmemiş yavrular) suda olgunlaşır ve balıklar gibi solungaçlarla nefes alıp verirler. Yetişkinler ise akciğer ve derileri ile solunum yaparlar. Amphibia sınıfına dahil olan amfibiler yaklaşık 3 500 farklı türü barındırır. Amfibiler üç takıma bölünür: Anura (kuyruksuzlar; kurbağalar ve karakurbağaları), Urodela (kuyruklular; semendergiller) ve Gymnophiona (ayaksızlar; solucanımsılar). Tarihçe: Amfibiler yaklaşık 400 milyon yıl önce, yeryüzünde büyük miktarda kara oluşumunun başlamasıyla, balıktan türemişlerdir. Bazı balıklar, sürünmek için bacaklar ve soluk almak için ciğer geliştirerek, değişen koşullara kademeli uyum sağlamışlardır. Bu tür, hem suda hem de karada yaşayabilen organizmalara,Yunanca’da “çifte yaşam” anlamına gelen AMFİBİLER (AMPHIBIAN) ismi verilmiştir. Amfibiler karada yaşayan ilk omurgalılardır. Ancak, solumak için suya geri dönmek zorundaydılar. En fazla amfibi çeşitliliği, çevre koşullarının ıslaktan kuruya doğru sürekli değiştiği, 360 ile 230 milyon yıl önce görülmüştür. Bu dönemde gelişen bir çok amfibi türü tükenmiştir. Bugüne kadar gelebilen amfibi grupları en fazla 200 milyon yıl öncesine tarihlenebilmektedir. Özellikler: Amfibiler soğukkanlı hayvanlardır. Bu, sabit bir vücut sıcaklıklarının olmadığı ve çevrenin sıcaklığını aldıkları anlamına gelmektedir. Amfibilerin su ve oksijeni soğuran (absorbe eden) nemli, pulsuz derileri vardır. Bu özellik onları kurumaya (dehidrasyon; vücut sıvısının kaybı) karşı korunmasız kılar. Nemli koşullar olmadığında derileri kurur ve ölürler. Bu nedenle, amfibiler genellikle göllerin, bataklıkların ve taze suyun olduğu yerlere yakın yaşarlar. Bazı amfibiler, yaşam koşulları uygun olmadığında eylemsizleşirler (hiç hareket etmezler). Bu eylemsiz dönem, sıcak ve kuru hava koşullarında gerçekleştiğinde “yaz uykusu” ve soğuk hava koşullarında gerçekleştiğinde “kış uykusu” olarak adlandırılır. Uygun koşullar tekrar oluştuğunda amfibi uyanır. Amfibilerin derisi bir çok salgı bezine sahiptir. Bunların arasında, zehirli olan salgılar, bazı türleri etobur hayvanlardan korur. Özellikle, parlak renkli ok zehri kurbağalarının salgısı son derece zehirlidir ve Güney Amerika yerlileri tarafından oklarının uçlarına sürülür. Bazı amfibiler düşmanlarından korunmak için, renk değiştirerek bulundukları çevreye uyum sağlarlar. Yaşam döngüsü: Bir çok amfibinin yaşam döngüsü, dişinin vücudunun dışında döllenen yumurtalar dişi tarafından bırakıldığında, suda başlar. Ardından, dış solungaçlarıyla nefes alan larva, yada iribaş, yumurtadan çıkar. Düz kuyruğu büyüyen larva sudaki bitkilerle beslenir. Başkalaşım (metamorfosis) adı verilen bir süreç sonunda fiziksel değişimler gerçekleşir ve solungaçların yerini akciğerler alır. İribaş da otobur bir hayvandan etobur bir hayvana dönüşür. Amfibiler, genellikle, 3-4 yaşlarında erişkin olurlar. Bilinmesi gereken kelimeler Solungaç: Sudaki oksijeni kullanabilen bir soluma organı Yaz uykusu: Sıcak ve kuru yaz aylarında görülen eylemsizlik durumu Kış uykusu: Soğuk kış aylarında görülen eylemsizlik durumu Omurgasız: Belkemiği olmayan hayvan Omurgalı: Belkemiği olan hayvan Larva: Hayvanın, ergin haline benzemeyen ve erginleşmek için başkalaşım (metamorfosis) geçirmesi gereken, ilk şekli. Tüm amfibiler aynı üreme şeklini göstermezler. Semenderler tüm yaşamlarını karada geçirirler ve tam şekillenmiş yavru doğururlar. Diğerleri, ormanlık alanlarda nemli yerlere yumurta bırakır ve yumurtalardan yetişkinlerin küçülmüş biçimleri çıkar. Bazı su kelerlerinde solungaçlar tüm yaşamları boyunca kalır. Benekli kırmızı su keleri gençlik dönemini kırmızı semender olarak karada geçirir ve gelişerek bir ergin gibi yaşamak için suya geri döner. Üç temel Gurup Anuranlar (Kuyruksuzlar): Yaşayan amfibiler içinde, 3 000 tür ile Anora takımı (kurbağalar ve kara kurbağaları) en büyük gurubu oluşturur. Kurbağaların arka kuyrukları yoktur, onun yerine sıçramak ve yüzmeğe çok iyi uyum sağlamış uzun arka bacakları vardır. Anuranların çoğu taze suya yakın yaşadıkları halde bazıları daha kuru ortamlara uyum sağlamıştır. Kurbağa ve kara kurbağaları birbirinden farklıdır. Kara kurbağalarının diğer pürüzsüz derili kurbağalarla karşılaştırıldığında daha kısa bacakları ve siğilli görüntüye sahip daha kuru derileri vardır. Kurbağalar çok farklı büyüklükte olabilir. Ölçülmüş en küçük kurbağa yaklaşık 10 mm (Psyllophryne didactyla, Brezilya ve Stumpffia tridactyla, Madagaskar) ve en büyük ise 30 cm (Batı Afrika Goliath kurbağası, Conraua goliath)’dir. Anuranlar temel olarak böcekler ve diğer omurgasız hayvanlarla beslenirler. En büyük kurbağalar küçük memeli hayvanları, kuşları, balıkları ve diğer amfibileri de yiyebilirler. Urodeller (Kuyruklular): Semendergiller olarak da adlandırılan bu takım yaklaşık 250 türü barındır. Urodeller en küçüğü yaklaşık 15 mm (Thorius arboreus ) ve en büyüğü 1,5 m (Japonya’da bulunan dev semender) olmak üzere farklı büyüklüklerde olabilirler. Semendergillerin uzun kuyrukları ve az gelişmiş bacakları vardır. Genellikle suyun içinde yada yakınında görülürler ve çoğunlukla kaya veya odunların altındaki nemli toprakta bulunurlar. Erişkinler genellikle yaşamlarının büyük kısmını karada geçirirler ve böcek ve solucanlarla beslenirler. Semendergillerin bazı türleri, Siren cinsine girenler, suculdur. Sadece kısa ön ayakları olan Sirenler yılan balığına benzerler. Bu türler hem solungaçlarla hem de akciğerle solurlar ve bataklıkların dibindeki çamurun içine gömülürler. Gymnophionlar (Ayaksızlar): Ayaksızlar takımındaki solucanımsılar (Caecilian) solucana benzeyen kör ve ayaksız amfibilerdir. Afrika ve Güney Afrika’nın tropikal ikliminde nemli toprağa gömülürler. Değişen boyutlara sahip en az 160 farklı solucanımsı tür vardır. Ölçülen en küçük ayaksız Grandisonia brevis (11,2 cm), büyük ayaksız ise Caecilia thompsoni (1,515 m)’dir. Ancak, iri boyutlarına karşın çok seyrek görülürler. Yakın zamandaki azalma: Bilim adamları, 20. yüzyılın son yarısında, tüm dünyada amfibi sayısında ve türlerinde tehlikeli boyutlarda bir azalma görüldüğünü belirtmektedirler. Azalmanın bir çok faktöre dayandığını öne sürmektedirler: Taze su ekosistemlerinin kirlenmesi, sürekli artan insan nüfusu nedeniyle yaşam alanlarının yok olması ve tahminen, ozon azalması nedeniyle artan morötesi ışınma. Amfibiler gösterge türleri yada sağlıkları yaşadıkları alanın ekosisteminin sağlıklı olduğunu gösteren türler olarak bilinmektedir. Sayıları azaldıkça, tüm dünyadaki sağlıklı ekosistemlerin de sayısı azalmakta ve sonuçta bu da bir çok başka hayvan ve bitki türünün azalmasına neden olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarin-yasam-dongusu

Kuzey Kıbrıs herpetofaunası

Kuzey Kıbrıs herpetofaunası; 3 amfibi ve 23 sürüngen [3 kaplumbağa (2’si deniz ve 1’i tatlı suda yaşayan), 11 kertenkele, 9 yılan] türüyle temsil edilmektedir. Geçen gün çıkan bir habere göre Kıbrıs sürüngen listesine Toprak Yılanı (Rhynchocalamus melanocephalus) adında bir yılan türü daha eklenmiştir. Bir ada olarak Kıbrıs faunasının biyoçeşitliliği (tür, gen ve ekosistem çeşitliliği) Doğu Akdeniz Kıtası ülkelerine göre çok zengin değildir. Coğrafik izolasyona bağlı olarak Kıbrıs’taki endemizm (belli bir bölgeye özgü olan canlılar) yüksektir. Kıbrıs’taki hayvanlar anakaradaki benzerlerinden uzun zaman önce ayrılmışlar ve farklı evrimsel yollar izlemişlerdir. Trodos kertenkelesi, Kıbrıs Su Kurbağası ve Kıbrıs Kırbaç Yılanı Kıbrıs’a endemik türlerdir. Kıbrıs Kırbaç yılanı hariç diğer ikisi adanın kuzeyinde de bulunabilen türlerdir. 7 tür de alttür seviyesinde adaya endemiktir. Yarı Sucul Yılan hariç diğer 6 tür adanın kuzeyinde de bulunabilen alttürlerdir. Adanın jeolojik oluşumu üç jeolojik zaman periyodunda gerçekleşmiştir. İlk olarak Paleozoyik zaman devrinde Trodos Dağları tek bir ada şeklinde ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha sonra Mezozoyik zaman devrinde Beşparmak Dağları farklı bir ada olarak şeklini almaya başlamıştır. Senozoyik zaman devrinde deniz seviyesi değişikliklerine bağlı olarak Mesarya ovası son şeklini almış ve şimdiki ada şekillenmiştir. Kıbrıs’ın Anadolu anakarasından yaklaşık 5 milyon yıl önce ayrıldığı düşünülmektedir. Bu izolasyon adanın bugünkü herpetofaunasının oluşumunda önemli bir rol oynamıştır ve endemik sürüngen ırkları için de temel faktör olmuştur. Kıbrıs’ta zehirli kertenkele ya da kurbağa türü bulunmamaktadır fakat adadaki yılan türlerinin yaklaşık % 30’u zehirlidir. Kedigözlü yılan ve Çukurbaşlı yılan, zehir dişlerinin üst çenenin gerisinde olması nedeniyle ince vücut kısımlarını (parmak vb.) ısırmadığı sürece zararsızdırlar. Buna karşın üst çenenin önünde bulunan bir çift zehir dişine sahip Koca Engerek’e (gufi) çayırlık ve kayalık-taşlık alanlarda, özellikle gece vakti rastlanıldığı için, birçok memeli türü hatta insan için bile tehlikeli olabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/kuzey-kibris-herpetofaunasi

Türkiye Amfibyumları (Amphibia)

Türkiye'de yaşayan 23 amfibyum türü bilinmektedir. Bunlardan 9 türü semendergiller (Salamandridae) familyasına ve böylece kuyruklu kurbağalar (Urodela) takımına, diğerleri kuyruksuz kurbağalar (Anura) takımına aitlerdir. Türkiye Türler Listesi/Amfibyumlar (Amphibia) Kuyruklu Kurbağalar (Urodela) Semendergiller (Salamandridae) * Kafkas semenderi (Mertensiella caucasica) * Kara semenderi (Mertensiella luschani) * Şeritli semender (Triturus vittatus) * Pürtüklü semender (Triturus karelinii) * Ateş semenderi (Salamandra salamandra) * Benekli semender (Neuregus crocatus) * Benekli semender (Neuregus strauchii) * Küçük semender (Triturus vulgaris) Kuyruksuz Kurbağalar (Anura) Disk dilliler (Discoglossidae) * Kırmızılı kurbağa (Bombina bombina bombina) * Kırmızılı kurbağa (Bombina bombina arifiyensis) Çamura Dalan Kurbağalar, Sarmısaklı kurbağalar (Pelobatidae) * Trakya toprak kurbağası (Pelobates fuscus) * Toprak kurbağası (Pelobates syriacus) Pelodytidae * Kafkas kurbağası (Pelodytes caucasicus) Kara Kurbağaları (Bufonidae) * Gece kurbağası (Bufo viridis) * Siğilli kurbağa (Bufo bufo) Ağaç Kurbağaları (Hylidae) * Yeşil kurbağa (Hyla savignyi) * Ağaç kurbağası (Hyla arborea) Su Kurbağaları (Ranidae) * Şeritli kurbağa (Rana camerani) * Toros kurbağası (Rana holtzi) * Levanten kurbağası (Rana levantina) * Çevik kurbağa (Rana dalmatina) * Uludağ kurbağası (Rana macrocnemis) * Ova kurbağası (Rana ridibunda)

http://www.biyologlar.com/turkiye-amfibyumlari-amphibia

KURBAĞA DİSEKSİYONU

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz.   Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer.   Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz.   İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz.   Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar.   İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz.   İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz.   Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz.   Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu

İki Yaşamlılar (Amphibia)

Hem suda hem de karada yaşadıklarından iki yaşamlılar anlamına Amphibia adı verilmiştir. Gerek anatomi ve gerekse fizyolojik açıdan balıklarla sürüngenler arasında bir özellik gösteren Amphibia sınıfı, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluşturmaktadır. Devonien'in sonlarına doğru meydana gelen kuraklık nedeniyle, akciğerli balıkların bazı populasyonları yaşadıkları ortamlardan çıkarak karadan diğer sulara geçmişlerdir. Daha sonra da tüm suların kurumasıyla zamanlarının büyük bir bölümünü karalarda geçirmeye başlamışlardır. Böylece Amphibia'yı oluşturan ilk karasal hayvan grubu ortaya çıkmıştır. Amphibia'nın balıkların en evrim geçirmiş olan Telostei yerine in ilkel grubu olan Dipnoi'den meydana gelmesi ilginç bir evrimsel olaydır. Omurgalılar su yaşamından kara yaşamına geçerken, birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlileri şunlardır: A. DERİ: Karasal hayvanlar sahip oldukları sert derileriyle su kaybını önlerler. Sucul hayvanlarda bulunan yumuşak epidermis yerine bunlarda dış yüzeyi ölü hücrelerden meydana gelmiş bir keratin kılıf tarafından kuşatılmış sert epidermis tabakası oluşmuştur. B. AMNİOTİK YUMURTA: Karasal hayvanlar, karada yumurtlamak zorundadırlar. Böyle bir yumurtanın kuruma ve mekanik etkenlerden korunabilmesi için sert ve delikli bir kabuğa, fazla miktarda yedek besin maddesine ve amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlara gereksinme vardır. Ayrıca iç döllenme ve döllenme sırasında bir çiftleşme davranışı zorunludur. Bu tip yumurta ilk kez, karasal yaşama çok iyi bir uyum göstermiş olan Reptilia (sürüngenler)'da görülmüştür. Amphibia üyelerinin büyük bir çoğunluğu yumurtalarını suya bıraktıklarından bu tip değişikliklere gereksinme duyulmamıştır. C. SOLUNUM: Karasal hayvanlarda, solungaçlar yerine akciğerler meydana gelmiştir. Böyle bir yapı Dipteiformes (Dipnoi) takımı üyelerinde de bulunduğundan akciğer ile solunuma uyum oldukça kolay olmuştur. Yalnız, farklı olarak karasal hayvanlarda akciğerin korunabilmesi ve su kaybının önlenebilmesi için vücudun daha iç kısımlarında yer alması gerekli olmuştur. Akciğerin konumunda meydana gelen değişiklik farinks, trakea ve bronş gibi özel solunum yollarının oluşumuna neden olmuştur. D. DOLAŞIM: Akciğerlerin olmasıyla, dolaşım sisteminde de bazı değişiklikler meydana gelmiştir. Balıklarda solungaç dolaşımı (Aort yayları=solungaç damarları) doğrudan doğruya ventral aortadan gelen kan ile sağlanmaktadır. Karasla hayvanlarda aort yayları, vücut dolaşımını sağlayan sistemik ve akciğer dolaşımını sağlayan pulmonar olmak üzere iki sistemden meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak kalpte ve akciğerlerden gelen kanın ayrı ayrı toplandığı iki kulakçık oluşmuştur. E. HAREKET: Sucul hayvanlarda bulunan lob şeklindeki yüzgeçlerin yerine, karasal hayvanlarda yürüme, koşma, tırmanma ve uçmaya uyum göstermiş eklemli üyeler oluşmuştur. F. DUYU ORGANLARI: Sucul hayvanlarda en fazla gelişmiş duyu organı koklamadır. Karasal hayvanlarda ise görme duyusu gelişmiş ve buna bağlı olarak kurumayı önlemek korunmayı sağlamak amacıyla bir göz kapağı oluşmuştur. Ayrıca balıklarda yakını görmeye ayarlanmış olan göz merceği de akomodasyon yapabilecek bir özellik kazanmıştır. Sucul hayvanların yan çizgi sistemleriyle algıladıkları su titreşimleri gibi normal sesleri de duyup duymadıkları bilinmemektedir. Yalnız ses iletimi havada sudan daha kötü olduğundan, karasal hayvanlarda çok iyi bir işitme organının oluşması zorunlu hale gelmiştir. G. BOŞALTIM SİSTEMİ: Tatlısu hayvanları protein metabolizmasının son ürünü olan amonyağı, amonyum şeklinde dışarı atarlar. Amonyum zehirli bir maddedir. Bu nedenle su ile yeter derecede seyreltilerek dışarı boşaltılır. Karasal hayvanlar suyu bu şekilde cömertce harcayamadıklarından amonyum kuş, ve sürüngenlerde ürik asite, memelilerde ise karaciğer enzimlerinden olan Arginaze tarafından üreye dönüştürülerek dışarı atılır. Bu değişikliklerin tümünü ilk karasal hayvanlar olan Amphibia'da görmek mümkün değildir. Yalnız Amphibia'da da bu geçiş sırasında; deri hava basıncına dayanabilecek bir yapı kazanmış, solungaçlar yerine akciğerler oluşmuş, dolaşım sistemi akciğer ve deri solunumunu sağlayacak duruma gelmiş, çift yüzgeçler yerine üyeler oluşmuş, hava ve su içerisinde görev yapabilecek duyu organları gelişmiştir. KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ: Derileri çok sayıda salgı bezi içerir ve her zaman nemli ve yumuşak bir şekildedir. Günümüzde yaşayan üyelerinde dış pullar ve yüzgeç ışınları yoktur. Bazılarında zehir bezleri bulunmaktadır. pigment hücreleri (kromotoforlar) renk değişiminde ve ortamın rengine uymada önemli görevler yapar. Yüzme ve yürümeye yarayan iki çift üyeleri (Tetrapod), 4-5 veya daha az sayıda parmakları vardır. Bazılarında üyeler körelmiştir. Parmakları arasında genellikle bir zar bulunmaktadır. Ağızları oldukça geniş, yalnız üst çenede veya her iki çenede küçük dişler mevcuttur. İki tane olan burun delikleri ağız boşluğu ile bağlantılıdır. Göz kapakları hareketlidir. Bazı üyelerinde orta kulak zarı dışarıda yer almıştır.hareketli olan dillerini aniden dışarı fırlatarak avlarını yakalarlar. İskeletin büyük bir bölümü kemik yapıdadır. Omur sayısı çok değişiklik gösterir. Kaburgaların mevcut olduğu durumlarda, bu yapılar sternuma bağlanmaz. Kalpleri iki kulakçık ve bir karıncık olmak üzere üç gözlüdür. Vücut ve akciğer olmak üzere iki ayrı dolaşıma sahiptirler. Derileri kılcal damarlar açısından oldukça zengindir. Alyuvarları oval şekilde ve çekirdeklidir. Solunum akciğer, solungaç, deri ve ağız boşluğu astarıyla yapılır. Bazılarında bir tek tip solunum görülmesine karşın diğerlerinde bu dört tip solunumu da aynı anda görmek olasıdır. Genellikle larva evresinde bulunan dış solungaçlar, bazılarında yaşam boyu varlığını sürdürmektedir. Özellikle kurbağalarda ses çıkarma telleri çok iyi bir şekilde gelişmiştir. Vücut sıcaklığı çevreye bağlı olarak değişiklik gösterir (Poikilothermus). Bu tip hayvanlara ektoderm hayvanlarda denir. Çünkü bu hayvanlar gerek duyduğu sıcaklığı bulundukları ortamdan sağlarlar. Beyinden 1O çift sinir çıkar. Bunlara Cranial sinirler de denir. Ayrı eşeylidirler. Döllenme iç veya dış döllenme şeklinde olur. Çoğunlukla ovipardırlar. Yumurtaları jelatin bir zar içerisinde olup yedek besin maddesi tarafından fakirdir. Segmentasyon holoblastik tiptedir, fakat blastomerlerin büyüklüğü birbirlerine eşit değildir. Embriyonik zarlar yoktur. Genellikle suda geçen bir larva evresi ve metamorfozdan sonrası ergin hale gelirler. ÖRNEK TÜRLER: Ascaphus truei (kuyruklu kurbağa), Bombina bombina (Kırmızı kurbağa), Pelobates syriacus (Toprak kurbağası), Bufo bufo (Siğilli kurbağa), Bufo viridis (Gece kurbağası) Hyla arborea (Ağaç kurbağası), Rana ridibunda (Ova kurbağası) Andrias japonicus (Dev semender), Salamandra salamandra (Ateş semenderi).

http://www.biyologlar.com/iki-yasamlilar-amphibia-1

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Bilim insanları Mekong Bölgesi’nde son iki yılda 367 yeni tür keşfetti. Bunlar arasında gözleri olmayan bir örümcek ve dev bir uçan kurbağa da var.Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Mekong Bölgesi’nde aralarında yaprak burunlu yarasa, uçan sincap ve kurbağanın da bulunduğu çok sayıda yeni türün keşfedildiğini açıkladı.‘Gizemli Mekong’ adı verilen raporda, bilim insanları 2012-2013 yıllarında 290 bitki, 24 balık, 21 amfibi, 28 sürüngen, üç memeli ve bir kuş türünün keşfedildiğini kaydetti.Mekong Nehri, Vietnam’dan okyanusa dökülmeden önce Güney Çin, Myanmar, Laos, Tayland ve Kamboçya’dan geçiyor.Gözsüz örümcekWWF Myanmar Koruma Programı Müdürü Michelle Owen, “Bu türlerin keşfi, Mekong Bölgesi’nin dünyanın en zengin ve biyolojik açıdan en seçkin bölgesi olduğunu kanıtlıyor“ dedi.Dr. Peter Jäger tarafından keşfedilen ve rapordaki türlerden biri olan avcı örümcek, Laos’taki bir mağarada bulundu. Yeni örümcek türü dünyada gözleri olmayan tek örümcek olarak açıklandı. Bunun nedeni olarak ise sürekli karanlıkta yaşıyor olması gösterildi.Çiçek burunlu yarasaBir diğer tür de Helen’in Uçan Kurbağası olarak adlandırıldı. Vietnam’ın Ho Chi Minh kentinden 100 kilometre uzakta bulunan kurbağa büyük gözlere sahip ve ağaçtan ağaca büyük ellerini ve ayaklarını kullanarak süzülerek gidiyor. Sadece üremek için yere iniyor. Vietnam’daki keşiflerden bir diğeri de yaprak burunlu yarasa. Yarasanın çiçeğe benzer bir burnu olduğu belirtildi.Laos’ta bir de uçan bir sincap bulundu. Kırmızı ve beyaz kürke sahip olan sincap, türünün ilk örneği.1997′den beri bölgede 2 bin 77 yeni tür bulunmuştu. Böylece sayı daha da artmış oldu.© Deutsche Welle Türkçehttp://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ucan-kurbaga-gozsuz-orumcek

TAKSONOMİNİN ÖYKÜSÜ

1. İlk Çalışmalar Sınıflandırmanın temeli Aristo’ya (Aristotle - M.Ö. 384-322) kadar uzanır. Aristo, özellikle deniz canlılarını incelemiş; hayvanları dış görünüşlerine, hareketlerine, yaşam şekillerine ve vücut özelliklerine göre bilimsel denebilecek şekilde sınıflandırmıştır. Aristo’nun yapmış olduğu ayırıma sistematik demek hayli güç olsa da, belirlediği ilkeler sonraki çalışmalara ışık tutmuştur. Yeni Dünya’nın keşfiyle birlikte, bilinen canlı türlerinin sayısı bir miktar daha arttı (Palearktik genel olarak tür sayısı bakımından daha zengin sayıldığı için, Yeni Dünya’nın keşfinden sonra tür sayısında bir patlama olduğu kabul edilmemektedir). Bir süre sonra, bu canlıların öğrenilebilmesi ve düzenli olarak çalışılabilmesi için yeni bir sisteme gerek duyuldu. Yeni bir sistemin geliştirilmesi sonucunda, bilinen ve o zamana kadarki sistemlerce tanımlanmış olan türlerin hepsinin yeniden ele alınması gerekti. Dolayısıyla da araştırmacılar, yeni sistemce adlandırılması, tanımlanması ve gruplandırılması gereken çok sayıda canlı türüyle karşı karşıya kaldılar. Bu türlere, iki sözcükten oluşan ve “sıfatsal” özellikler taşıyan adlar verilmeye başlandı. İlk adım, birbirine benzer özellik gösteren türlerin gruplandırılması ve onlara dış görünüşlerini yansıtan adlar bulunması oldu. İsviçreli doğa bilimci Conrad von Gesner (1516-1565), bu konuda ilk çalışan araştırmacılardan biridir. Gesner’in gözlemlerini ve tanımlamalarını içeren “Historiae Animalium” adlı ansiklopedisi, hayvanlar âleminin ilk resimli katalogu sayılır. İtalyan bir filozof, doktor ve botanikçi olan Andrea Cesalpino (1519-1603) ise, özellikle bitkilerin sınıflandırılması konusunda yaptığı çalışmalarla ünlüdür. “De plantis libri” adlı eserinde, bitkileri gövde yapılarına ve meyve tiplerine göre sınıflandırmıştır. Bugün kabul edildiği şekli ile olmasa da “tür” kavramını ilk kez İngiliz doğa bilimci John Ray (1627-1705) kullanmıştır. Bitkiler ve hayvanlar konusunda önemli çalışmalar yapan Ray, “Historia Plantarum” adlı eserinde, bitkileri günümüz taksonomisine benzer şekilde sınıflandırmıştır. John Ray’in hayvanlar üzerine de yayınlanmış çalışmaları bulunmaktadır. Alman botanikçi Augustus Quirinus Rivinus (1652-1723), sınıflandırma dereceleri içinde ilk kez “ordo: takım” kavramını kullanması ve bitkileri otsu-odunsu olarak ayırması nedeniyle, taksonomi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Aynı tarihlerde, Fransız botanikçi Joseph Pitton de Tournefort (1656-1708) da tür, cins, kısım ve sınıf gibi ayrımları içeren, kapsamlı bir sınıflandırma hiyerarşisi önermiştir. Taksonomide gerçek anlamda devrim yaratan ve bugünkü anlamını şekillendirmeyi başaran bilim insanıysa, Carl von Linné (Latinceleştirilmiş hali Carolus Linnaeus, 1707-1778) olmuştur. İsveçli bir botanikçi, hekim ve zoolog olan Linnaeus, modern taksonominin babası olarak bilinir. “Systema Naturea” adlı eserinde doğayı 3 gruba ayırmıştır: mineraller, bitkiler ve hayvanlar. Yaşamı süresince 12 kez yenileyerek yayınladığı bu eserinde, bitki ve hayvan türlerine bilimsel adlarını da vermiştir. Bu kitabın 10. baskısı taksonominin miladı olarak kabul edilir. Bu eserinde 4370 hayvan ismi bulunmaktadır. Latince ve Eski Yunanca kökenli bu adların çoğu, günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır. Linnaeus, sınıf – takım – cins – tür ve varyete olmak üzere 5 sınıflandırma derecesi (kategori) kullanmıştır. Taksonomik çalışmalar bu dönemden sonra büyük ivme kazanmış ve insanoğlu doğayı daha iyi betimlemeyi başarmıştır. Popülasyon kavramı ile birlikte, evrimsel gelişimi algılamaya yönelik çalışmalar artmıştır. Charles Darwin (1809-1882) ile birlikte gelen evrim kavramı sonucunda, taksonominin temel dayanağı evrimsel akrabalığın dereceleri olmuştur. Galapagos Adaları’nda da araştırmalar yapan Darwin, burada ispinoz türlerini incelemiş, bunların tek bir ortak atadan gelişerek, farklı beslenme tiplerine uyum yaptıkları ve yeni türler haline geldikleri sonucuna ulaşmıştır. Darwin’den sonra gelen araştırmacılar da, popülasyon sistematiği üzerine çalışmaya başladılar. Julian Sorell Huxley (1887-1975), bu dönemin önemli adlarından biridir ve taksonomide biyolojik verilerin daha fazla kullanılmasını sağlamıştır. 2. Taksonominin Dayanak Noktaları Günümüzdeki sistematik çalışmalar, evrimsel geçmişi ve akrabalık derecelerini esas alarak, ortak atadan gelen evrim basamaklarını içerir. Bu çalışmalar “filogenetik taksonomi” ya da “kladistik” olarak adlandırılır. Kladistik çalışmalarda hazırlanan kladlar, tek bir ortak atadan gelen tüm evrim basamaklarını içerir. Bu şekilde tek bir atadan köken alan gruplara “monofiletik gruplar” adı verilir. Örneğin, sürüngenler sınıfı ve kuşlar sınıfı, tek bir ortak atadan gelmektedir. Birden fazla ortak atadan gelen gruplara ise “parafiletik gruplar” denir. Sabit vücut sıcaklığına sahip canlılar olan memeliler ve kuşlar, evrimsel soyağacına göre farklı ortak atalardan meydana gelmişlerdir. Taksonominin bir diğer dayanak noktası, çeşitli vücut yapılarının oluşum kökenleridir. Buna en klasik örnek, hayvanlar âleminin memeliler sınıfının bir üyesi olan yarasanın kanatları ve aynı ailenin bir diğer üyesi olan insanın kollarıdır. Yarasanın kanadını oluşturan kol ve parmak kemikleri ile insanın kol ve el kemikleri, embriyo döneminde aynı kökenden oluşmuş olan kemiklerdir. Bunlar gibi aynı kökenden gelişerek meydana gelmiş yapılar “homolog yapılar” olarak bilinir. Kuşların ve böceklerin kanatları ise, aynı işlevi -yani uçma görevini- üstlenmelerine karşın farklı kökenlere sahiptir. Bunlar gibi farklı kökenden gelişmiş ama sonuçta aynı görev için özelleşmiş olan yapılara da “analog yapılar” denir. Sistematik çalışmalarda çeşitli karakterler yardımı ile akrabalık dereceleri incelenir. Bunlar dış görünüşle ilgili morfolojik karakterler olabileceği gibi, fizyolojik, genetik, ekolojik ya da davranışsal karakterler de olabilir. 3. Morfolojik Karakterler Bunlar, dış görünüşe bağlı karakterlerdir. Ancak, bir kısmı her zaman çok güvenilir olmayabilir. Örneğin boy ve renk, yaşa, cinsiyete, mevsime ya da beslenme şekline göre değişiklik gösterebilir. Sülün (Phasianus colchicus) ve yeşilbaşlı ördek (Anas platyrhynchos) gibi türlerde dişilerin ve erkeklerin renk ve desen özellikleri, aynı tür olmalarına karşın büyük değişiklik gösterir. Genel olarak erkekler daha gösterişli renk ve desenlere sahiptir. Avrupa sığırcığında (Sturnus vulgaris), bahar ve kış mevsimlerinde tüy renkleri farklılık gösterir. Öte yandan, baştankaralar (Parus spp.) ve kuyruksallayanlar (Motacilla spp.) gibi bazı kuşlar için temel ayırt edici karakter renktir. Bu nedenle, çalışılan türün ya da grubun yaşam döngüsünün iyi bilinmesi gerekir. Bazen de, iki farklı tür birbirine benzer renk ve desenlere sahiptir. Bazı zehirsiz türler, zehirli türlerin görüntülerini taklit edebilirler (mimikri) ve renklenme ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Örneğin, üstteki kurbağa zehirsiz bir türdür (Allobates zaparo) ve alttaki zehirli ok kurbağası türünün (Epipedobates parvalus) görüntüsünü taklit etmektedir. Renklenme, canlı olmayan bireylerde de yanlışlıklara neden olabilir. Müzelerde saklanmak üzere kurutulan, formaldehit ya da alkol gibi çözücülerde bekletilen örnekler, canlı iken sahip oldukları renkleri yitirirler. Bazı renkleri farklı dillerde evrensel olarak tanımlamak da mümkün olmamaktadır. Örneğin boz renginin İngilizce’de tam karşılığı yoktur. Arı ve karınca gibi koloni halinde yaşayan böcek türlerinde, koloninin farklı bireylerinin fiziksel görünümleri tamamen farklıdır. Vücut üzerinde bulunan kıl, tüy, pul ve diken gibi yapılar ise, son derece önemli taksonomik karakterlerdir. Örneğin, kurbağalar ve semenderlerde (ikiyaşamlılar = amfibiler), bu yapıların hiçbiri bulunmaz. Balıkların ve sürüngenlerin vücutlarını kaplayan pullar ise, teşhis işlemlerinde kullanılır. Taksonomik çalışmalarda, vücudun genel yapısı ve simetrisi, başın vücuda göre duruşu, çeşitli vücut uzunluklarının birbirine oranı ve iskelet yapısı önemlidir. Özellikle dış iskelet ve kabuk gibi yapılar ayırt edicidir. Suda yaşayan çoğu kabuklu canlının sınıflandırılması, kabuklarının şekline göre yapılmaktadır. İç organların, eşey organlarının, embriyonik gelişme evrelerinin ve larvaların özellikleri de taksonomik açıdan önemlidir. Örneğin, kelebek ve kurbağa türleri için larvalardan teşhis yapılabilmektedir. Benzer şekilde, suda yaşayan omurgasızlarda da larva tipi ve gelişim evreleri önemlidir. 4. Genetik Karakterler Kromozom özellikleri, akrabalık derecelerinin ortaya çıkarılmasında en güvenilir karakterler olarak kabul edilir. Türlerin kromozom sayıları, kromozom tipleri ve boyutları, DNA dizileri kendilerine özgüdür. Farklı türlerin kromozom sayıları aynı olsa bile, kromozomların özellikleri ve içerdikleri gen miktarları farklıdır. Ayrıca, genetik yapı üzerindeki belirli gen bölgelerinin sekansı gibi özellikler de akrabalıkların anlaşılmasında son derece önemlidir. Bu alanda, farklı teknikler kullanılarak evrimsel öykü üzerinde çok sayıda yeni ve daha kesin bulgulara ulaşılmaktadır. Moleküler sistematik, çekirdek, mitokondri ve kloroplast gibi organellerden elde edilen genetik materyal ile çalışmaktadır. 2003 yılında, Kanadalı araştırmacı Paul D.N. Hebert tarafından DNA barkodlama sistemi önerilmiştir. Bu sistem, mitokondri DNA’sında her tür için “türe özgü” olan belirli bölgeleri tespit ederek tanımlar. DNA barkodlama sistemi, bir çeşit “türler kütüphanesi” kurulmasının ilk adımı olmuştur. Bu konu üzerinde çalışmalar artarak sürmektedir. Bu kütüphanelere, aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:İBOL – International Barcode of life (http://www.dnabarcoding.org/) Barcode of Life Database (http://www.barcodinglife.org/views/login.php) 5. Fizyolojik ve Biyokimyasal Karakterler DNA çalışmalarına benzer şekilde, enzim özellikleri, protein yapısı ve kan serumu üzerinde yapılan incelemeler de akrabalık dereceleri konusunda güvenilir veriler sağlamaktadır. Bazı canlılarda bulunan özel proteinler ve çeşitli kimyasal maddeler, türlerin birbirlerinden ayrımında yardımcı olabilmektedir. Örneğin, çok soğuk ya da çok sıcak ortamlarda yaşayabilen canlılar, bu tipte özel proteinler taşırlar. Bu karakterler, heterozigotluğun tespitinde ve polimorfizm ile ilgili çalışmalarda son derece yardımcı olabilmektedir. 6. Ekolojik Karakterler Türlerin yaşamayı seçtikleri koşullar, habitat özellikleri, hangi coğrafyalarda yaşadıkları, parazit ve hastalık yapıcı türlerin hangi canlıları konakçı olarak seçtikleri ve bu konakların gösterdiği reaksiyonlar, beslenme şekilleri ve üreme özellikleri taksonomik açıdan son derece önemlidir. Örneğin, bazı kurbağa türleri, yumurtalarını bıraktıkları yerler ve yumurta kümelerinin şekilleri sayesinde daha kolay ve doğru olarak teşhis edilebilmektedir. 7. Etolojik (Davranışsal) Karakterler Üreme davranışları, ses çıkarma, av-avcı ilişkileri, ışık verme ve yuva yapma, yumurta bırakma gibi karakteristik davranışlar da taksonomide yararlanılan karakterlerdir. Kurbağalarda ve kuşlarda çoğu tür, sesleri sayesinde teşhis edilebilmektedir. Benzer şekilde, toprakta yuva yapan canlıların çoğu, yuva biçimlerine bakılarak teşhis edilebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/taksonominin-oykusu

Hayvan Embriyoloji final soruları 2011

1- Östrus siklus nedir proöstrus ve östrusdaki olaylar 2- Yumurta tipleri 3- Kara kurbağası üreme davranışı 4- Vitellus ve allantois kesesi hakkında bilgi veriniz 5- Uterus hakkında bilgi veriniz 6- Menstrual sıklus olayını anlat hamilelik gerçekleşmezse ne olur? 7- Samit nedir yapısını açıklayıniz 8- Mezensim hakkında bilgi veriniz.

http://www.biyologlar.com/hayvan-embriyoloji-final-sorulari-2011

Hayvan embriyolojisi vize-final soruları

2012 final soruları 1-yumurta tipleri 2-allantois kesesi hakkında bilgi verin 3-uterusun yeri,kısımmları,tabakaları,görevleri 4-spermin olgnlaşma sürecinde geçirdiği değişiklikler 5-mezodermin kısımlarını yazarak buralardan gelişden yapı ve organları yazın 6-embriyoloji nedir,kaça ayrılır,kanatlılardaki gelişimi nedir 7-tek hücrelilerde ve çok hücrelilerdeki eşeyli üreme tüplerini örnek vererek açıklayın 8-monospermi nasıl meydana gelir 2012 vize soruları 1-spermin bölümleri 2-spermatogenez-oogenez farkı 3-embriyoloji nedir,kaça ayrılır 4-mayoz bölünmenin önemi ve sonuçları 5-polispermi ve monospermi açıkla 6-kurbağada gelişimin özeti 7-döllenme nedir çeşitleri nelerdir 8-protozooda eşeyli ve eşeysiz üreme şekilleri nelerdir 2011 final soruları 1- östrus siklus nedir proöstrus ve östrusdaki olaylar 2- yumurta tipleri 3- kara kurbağası üreme davranışı 4- vitellus ve allantois kesesi hakkında bilgi veriniz 5- uterus hakkında bilgi veriniz 6- menstrual sıklus olayını anlat hamilelik gerçekleşmezse ne olur? 7- samit nedir yapısını açıklayıniz 8- mezensim hakkında bilgi veriniz.

http://www.biyologlar.com/hayvan-embriyolojisi-vize-final-sorulari


Purple Frog (Hint Mor <b class=red>Kurbağası</b>)

Purple Frog (Hint Mor Kurbağası)

“Nasikabatrachus sahyadrensis” adlı Hindistan’ın güneyinde yeni keşfedilen bir kurbağa türü mor olan kurbağa, hem suda hem karada yaşıyor. Fiziksel özellikleri bakımından bildiğimiz kurbağalardan farklı olan bu canlının, gelişmiş kurbağaların evrimi konusunda çok büyük önem taşıdığı açıklandı.

http://www.biyologlar.com/purple-frog-hint-mor-kurbagasi

Sinop İli İçin Yeni Kayıtlar

Sinop İli İçin Yeni Kayıtlar

“Sinop İli’nin Karasal ve İçsu Ekosistemleri Biyolojik Çeşitlilik Envanter ve İzleme Çalıştayı” Doğa Koruma ve Milli Parklar 10. Bölge Müdürlüğü Sinop İl Şube Müdürlüğünce 16-17 Ekim 2014 tarihinde Ahmet Muhip Dıranas Uygulama Otelinde gerçekleştirildi.Doğa Koruma ve Milli Parklar 10. Bölge Müdürü Oğuz BAYAZIT açılış konuşmasında Sinop İli’nin iklim geçişi noktasında yer aldığı, bu nedenle çok farklı bir ekosisteme ve dolayısıyla zengin bir flora ve faunaya sahip olan bir bölge olduğunu belirterek, ülkemizde bu çalışmaların kısmi olarak yapıldığını ancak bu çalışma ile tüm yapılan çalışmaların derlenmesinin sağlanmış olacağını ifade etti. Açılış konuşmalarını müteakip proje kapsamında arazi ve literatür taraması ile elde edilen veriler, projede görev alan uzmanlar tarafından sunularak tartışma ve değerlendirme yapıldı.Sinop İli Damarlı Bitkiler kapsamında yapılan çalışmalarda; Dünya’da ilk olabilecek bitkilerin bulunduğunu ancak çalışmaların devam ettiği ifade edildi. Ayrıca Iris histrioides türünün ilk kez Sinop İli’nde görüldüğü tespit edildi. Buna ek olarak Crocus speciosus (Sinop çiğdemi) türünün ise Dünya’da ilk kez Sinop’tan bildirildiği ifade edildi. İçsu Balıkları çalışmasında ise Salmo macrostigma türünün Sinop faunası için bu yöreden ilk kayıt olduğu belirtildi. Sürüngen faunası için yakın zamana kadar Karadeniz Bölgesi’nde sadece Amasya ve Trabzon civarında yaşadığı bilinen Typhlops vermicularis (Kör Yılan)’in Sinop’ta yaşadığı ilk defa bu araştırma ile tespit edildi. İki yaşamlılardan Rana macrocnemis (Uludağ Kurbağası) türünün Sinop İl sınırı içinde uygun biyotoplarda bulunduğu ilk kez ortaya çıkartıldı.Proje kapsamında biyolojik çeşitliliğin izlenmesine yönelik ikinci gün izleme eğitimi verildi. İzleme eğitimi; projede görevli uzmanlar eşliğinde Sarıkım Tabiatı Koruma Alanı, Hamsilos Tabiat Parkı ve Boztepe’de izleme eğitimi gerçekleştirildi. İzleme eğitiminde özellikle öne çıkan Isatis arenaria (istanbul Çivit Otu)’nın Türkiye’de iki yerde olduğu ve bu yerlerden birinin de Sinop İli olduğu ifade edildi. Ayrıca Boztepe yarımadasının özellikle kıyı kesiminde bulunan makiliklerin ve frigana vejetasyonun bulunduğu ve bu nedenle de korunması gerektiğine dikkat çekildi.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/sinop-ili-icin-yeni-kayitlar





Soyu Tükenen Türleri Yeniden Yaratma Konusunda İlk Başarı!

Soyu Tükenen Türleri Yeniden Yaratma Konusunda İlk Başarı!

New South Wales Üniversitesinden bilim insanları 30 yıl önce nesli tükenmiş bir hayvanın canlı embriyosunu oluşturmayı başardıklarını açıkladılar.

http://www.biyologlar.com/soyu-tukenen-turleri-yeniden-yaratma-konusunda-ilk-basari

İki Farklı Türün Kısır Melezinin Yeni Bir Türe Dönüştüğü Saptandı

İki Farklı Türün Kısır Melezinin Yeni Bir Türe Dönüştüğü Saptandı

Japonya ve Amerika’da çalışan araştırmacılar tarafından, Afrika pençeli kurbağasının (Lat. Xenopus laevis) genomunun bütününün ilk kez olarak dizilendiği (sekanslandığı) bir çalışma sonucunda,

http://www.biyologlar.com/iki-farkli-turun-kisir-melezinin-yeni-bir-ture-donustugu-saptandi

Kış Uykusuna Yatan Hayvanlar Hangileridir

Kış Uykusuna Yatan Hayvanlar Hangileridir

Uyku, böceklerden memeli hayvanlara kadar tüm canlılar için doğal bir besindir. Canlılardan bazısı buz üzerinde üç dakika, bazısı bir dala tutunup aralıksız 20 dakika uyuyarak bu besini alır. Aralarında, tek ayak üzerinde, tek gözü açık ve hatta yüzerken uyuyanları bile vardır. Ancak, canlıların birçoğunun kendilerini koruyan bir uykuları var ki, bu uyku haftalarca hatta aylarca sürebilir: Kış uykusu... Hayatı Durduran Kış Mevsimi Kış mevsimi birçok canlı için hayatın adeta durduğu bir dönemdir. Kış boyunca çoğu bitki büyümeyi durdurur. Yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu gerekli bir tedbirdir. Sıcakkanlı hayvanlar içinse durum daha farklıdır onlar bir anlamda hayatlarını durdururlar. Sıcakkanlı canlılar, vücut sıcaklıklarını belli bir aralıkta tutmak zorundadırlar. Ancak vücut sıcaklığını korumak oldukça büyük bir sorundur çünkü memeli hayvanlar ortam sıcaklığından daha yüksek bir vücut sıcaklığına sahiptirler. Bu yüksek sıcaklığı elde edebilmek için de fazladan enerjiye ihtiyaçları vardır ve bunu ancak yiyeceklerden elde edebilirler. Fakat kış mevsimi hayvanlar için yiyeceğin en zor bulunduğu mevsimdir. İşte bu nedenle pek çok kuş türü, Yüce Allah'ın ilhamı ile sonbaharda sıcak iklimin yaşandığı güney bölgelerine göç ederek bu sorundan uzaklaşmaya çalışırlar. Kuşlar gibi bazı büyük otçul memeli hayvanlar da göç ederler. Ama bazı memeliler için bu tip yolculuklar imkansızdır. Bu nedenle de oldukça farklı bir yöntemle kendilerini korumaya çalışırlar, bu yöntem kış uykusudur… Kurbağa Bazı kurbağaların kış uykusu sırasında vücutlarında buz kristalleri oluştuğu keşfedilmiştir. Bu kurbağalardan gri ağaç kurbağası ve ilkbahar kurbağası gibi türlerin hepsi, kışları don olaylarının görüldüğü coğrafi bölgelerde yaşarlar. Ağaç kurbağası ve diğer canlılardaki en önemli özellik ise bol miktarda glikoz üretebilmeleridir. Glikoz, hücrelerden su çekilmesini önler, bu sayede büzülme olayı da engellenmiş olur. Böylece kurbağanın hücreleri bu donma olayından hiçbir zarar görmez. Kaplumbağa Ekim ayından itibaren havalar soğudukça ve yiyecekler azaldıkça kaplumbağaların bedensel aktiviteleri azalır ve kendilerini korumak için uyku haline geçerler. Kalp atışları ve solunumları da yavaşlar. Ekim'le Mart arası kış uykusuyla geçer. Kutup Ayısı Anne adayı kutup ayısı kış uykusuna girdiği dönemde hiç enerji harcamamak ve yavrularının daha iyi beslenmesini sağlamak için metabolizmasının hızını düşürür. 7 ay boyunca metabolizmasındaki yağı proteine çevirir ve yavrularının beslenmesini sağlar. Bu 7 aylık süre boyunca kendisi hiç beslenmez. Kalp atışı oranını dakikada 70'den 8'e kadar indirebilir ve metabolizmasını yavaşlatır. Bu dönemde yemek yemediği gibi doğal ihtiyaçlarını da karşılamaz. Böylelikle yavrularını doğuracağı dönemde fazla enerji harcamamış olur Soğuktan Koruyan Kalkan: Kış Uykusu Kutuplarda yaşayan canlılar kalın kürklere sahiptirler, bu onları soğuktan korur. Ancak bazı küçük memeliler kalın kürkleri olmasına rağmen çabuk ısı kaybeder ve sonuç olarak da besinlerini hızla yakmak zorunda kalırlar. Ayrıca bu canlıların sahip olabileceği kürk kalınlığı sınırlıdır bu nedenle söz konusu canlılar vücutlarını sıcak tutacak kovuklara, toprak altında oluşturdukları tünellere sığınırlar. Sıcak bir mekanın yanısıra besine de ihtiyaçları vardır. Bazı fare türleri bunun için yiyeceğin bol olduğu dönemlerde vücutlarında yağ biriktirirler. Ancak özellikle böceklerle beslenen canlıların böyle bir imkanı yoktur ve yaşayabilmek için enerji tüketimini en aza indirmek zorundadırlar. Bu zor işlemi ise yalnızca kış uykusu sayesinde başarırlar. Kış uykusu, vücut sıcaklığının normalin altına (örneğin 38oC'den 10oC'ye) düştüğü ve kalp atışının yavaşladığı (4 saniyede bir kalp atışı gibi) derin bir uyku halidir. Bu uyku sırasında bazı hayvanlar neredeyse ölü gibi görünürler. Sibirya Ayısı Sibirya boz ayısı sonbaharda şişmanladıktan sonra, yuvasına çekilir ve aylarca (4 ila 7 ay) süren bir uyku dönemine girer. Ayının 37 derece olan vücut ısısı, kış uykusu sırasında 5 ila 6 derece azalır. Buna rağmen, kalp atışı ve nefes alma ritimleri daha yavaşlar. Bu nedenle genel metabolizmada yüzde 50 ila yüzde 60'a varan düşüşler gözlenir. Ayı, bu devre boyunca yemek-içmek dahil hiçbir hayati fonksiyonunu yerine getirmez. Bununla birlikte su kaybı belirtisi de göstermez. Çünkü uyku esnasında kendi yağını (lipitlerini) başlıca enerji ve su kaynağı olarak kullanır. Ayılar Ayılar yazın günde yaklaşık 20.000 kalori alırlar. Normal şartlarda günlük aldıkları kalorinin 4000 kaloriyi aşmadığı dikkate alındığında bu oranın ne kadar yüksek olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Özellikle kış uykusuna yatmadan önceki son günlerde reçineli bitkiler gibi hazmı oldukça zor besinleri yemeyi tercih ederler. Ayrıca ayılar kış uykuları boyunca kendi ısılarını ayarlamakta, bunun için de ısılarını belli bir seviyede tutabilmek ve rahat uyuyabilmek için kurumuş çimler ve yapraklardan kendilerine bir yatak yapmaktadırlar. Ayrıca yatış pozisyonları da bu ısıyı korumaya yöneliktir. Yarasa Gece kuşları olan yarasalar kış mevsimini mağaralarda ya da maden yataklarında geçirirler çünkü bu mekanlar kış uykusu için gerekli olan donma noktasının üzerinde bir ısıya ve nemli ortama sahiptir. Yazımız boyunca okuduğunuz kış uykusuna yatan tüm hayvanların ortak özelliği bu mucizevi davranışları sergileyecek bir bilinçlerinin bulunmamasıdır. Oysa bu hayvanların çoğunluğu, adeta yapmaları gerekenin ne olduğunu bilircesine kendi vücutlarını, fazla enerji harcamaktan kurtarmaya çalışırlar. Köpek Balıkları İri köpek balıkları da denizlerdeki pek çok canlı gibi planktonlarla beslenirler. Kuzey Denizi'nde her Kasım ayında plankton yoğunluğu azaldığı için köpek balıkları besin ararken her zaman harcadıklarından çok daha fazla enerji harcamak zorunda kalırlar. Bu nedenle bir süre sonra güçsüz kaldıkları için yemek aramayı bırakıp, dibe çökerler ve kış uykusuna yatarlar. Okyanusun derinliklerinde aylarca hareket etmeden ve hiç beslenmeden yaşayabilirler. Bu sırada kalpleri sanki çalışmıyormuş gibi oldukça yavaş atar.

http://www.biyologlar.com/kis-uykusuna-yatan-hayvanlar-hangileridir

Mekong'da 160'dan fazla yeni tür bulundu.

Mekong'da 160'dan fazla yeni tür bulundu.

Güneydoğu Asya'nın Büyük Mekong bölgesi doğal bitki örtüsü ve nadir yaban hayatı ile içinde biyolojik zenginlikler barındırıyor. (Fotoğraf: WWF)

http://www.biyologlar.com/mekongda-160dan-fazla-yeni-tur-bulundu

Neden Büyük Beyinler Nadirdir?

Neden Büyük Beyinler Nadirdir?

Gnathonemus petersii'nin beyni vücuduyla orantısal olarak bir insandan daha büyüktür. Büyük beyninin enerji talebini karşılamak için Gnathonemus petersii Schnauzenorganı (çene çıkıntısı elektroreseptörlerle kaplı ve avını yakalamakta yardım ediyor)geliştirdi.

http://www.biyologlar.com/neden-buyuk-beyinler-nadirdir

Genetik Verilere Göre; Japonya’da Yaygın Olarak Bulanan Asya Ağaç <b class=red>Kurbağası</b> Belki İki Yeni Türe Ayrılmış Olabilir

Genetik Verilere Göre; Japonya’da Yaygın Olarak Bulanan Asya Ağaç Kurbağası Belki İki Yeni Türe Ayrılmış Olabilir

Japon bilim insanları, yaygın olarak bulunan Asya ağaç kurbağalarının genetik verileri temel alındığında, iki ayrı türe ayrılmış olabileceğini keşfettiler. (Fotoğraf: WPA Pool / Getty Images)

http://www.biyologlar.com/genetik-verilerin-gosterdigine-gore-japonyada-yaygin-olarak-bulanan-asya-agac-kurbagasi-belki-iki-yeni-ture-ayrilmis-olabilir

Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR

Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR

15 Şubat, Türkiye’de biyolojinin, özellikle herpetolojinin duayen adlarından, saygıdeğer Hocam Prof.Dr. Mehmet Kutsay ATATÜR’ün 70. yaş günü.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-mehmet-kutsay-atatur

Eşsiz Kurbağa Tükürüğü ve Dil Yapıları

Eşsiz Kurbağa Tükürüğü ve Dil Yapıları

Kuzey leopar kurbağası (Rana pipiens) avını yakalarken. Resim: Candler Hobbs.

http://www.biyologlar.com/essiz-kurbaga-tukurugu-ve-dil-yapilari

Bilinen İlk Doğal Işık Saçan Amfibi

Bilinen İlk Doğal Işık Saçan Amfibi

Karanlıktaki ışık… Polka-nokta ağaç kurbağası (Hypsiboas punctatus), bilinen ilk doğal ışıldayan (flüoresan) amfibidir.

http://www.biyologlar.com/bilinen-ilk-dogal-isik-sacan-amfibi

Kurbağa Derisi Üzerinde  Virüsidal Sıvı Keşfedildi

Kurbağa Derisi Üzerinde Virüsidal Sıvı Keşfedildi

Antimikrobiyal çalışmaları yapan bilim insanları, Güney Hindistan kurbağasının derisi üzerinde salgılanan sümüksü sıvıyı çalışırken umduklarından daha da umut verici bir sonuca ulaştılar. CREDIT-Sanil-George-Jessica-Shartouny

http://www.biyologlar.com/kurbaga-derisi-uzerinde-virusidal-sivi-kesfedildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0