Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 33 kayıt bulundu.

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

Deniz kaplumbağalarının yaklaşık 100-200 milyon yıldan beri dünyamızda yaşadığı bilinmektedir. Karadan denize geçen en eski sürüngen türü olan deniz kaplumbağaları artık yaşamlarını denizde geçirmektedirler. VİDEOLAR İÇİN TIKLAYINwww.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler..._Chelonia_mydas.html www.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler...Caretta_caretta.html Günümüzde Dünyada yaşayan sekiz tür deniz kaplumbağası (Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta ) vardır. Ancak Akdeniz’de düzenli olarak yuvalayan türler Chelonia mydas ve Caretta caretta’dır. Dünyamızı çevreleyen ılıman denizlerde ve okyanuslarda yaşam mücadelesi vermektedirler. Günümüzde Dünyada yaşadığı bilinen sekiz tür deniz kaplumbağası; Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta vardır. Caretta caretta (Deniz Kaplumbağası): >> Yeşil kaplumbağadan biraz daha ufak olan bir türdür. Kabuk boyu 1 metreye, ağırlığı 100-120 kiloya kadar ulaşabilir. Besinlerini deniz kabukluları, omurgasız deniz canlıları(yumuşakcalar), yengeçler, deniz anaları, deniz hıyarları, deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları oluşturur. Büyük ve kalın bir kafasının oluşu ile diğer türlerden kolayca ayırt edilir. Kabuğu açık kahve yada koyu kızıl kahve renktedir. Üreme mevsiminde her yuvaya yaklaşık 100 kadar yumurta bırakabilmektedir. Chelonia mydas (Yeşil Kaplumbağa): >> Günümüzde yaşamlarını devam ettiren deniz kaplumbağaları içerisinde önemli bir yer tutar. Kabuk rengi zeytin yeşilinden gri-kahverengiye, hatta koyu kahverengiye kadar değişir. Kabuk boyu 1.20 m. olabilir. Ağırlıkları 100-150 Kg kadardır. Dişileri sadece üreme mevsiminde karaya çıkar. Her seferinde yaklaşık 100- 150 yumurta bırakır. Kıyılara yakın sığ sulardaki deniz otlarını yiyerek beslenirler. Deniz otlarıyla beslenmesinden ve vücudundaki yağın renginin yeşilimtırak olmasından dolayı “Yeşil Kaplumbağa” diye adlandırılmıştır. Akciğer solunumu yaparlar. Dermochelys coriacea: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Dünyada geniş bir dağılım gösterirler. Kabuk boyları 120-240 cm, ağırlıkları 210-520 kg. Kadardır. Vücutlarında boynuzsu plaklar yoktur. Kabuk deriyle kaplı ve uzunlamasına yedi adet kabartılı çizgi bulunur. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her üreme sezonunda 6-9 defa yuva yapabilirler. Her yuvaya ortalama 80 döllenmiş ve 30 adet küçük döllenmemiş yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi yaklaşık 65 gündür. Chelonia agassizi: Güney ve Kuzey Amerika’nın pasifik kıyılarında bulunur. Yaklaşık 125 kg ağırlığında ve 115 cm. boyundadırlar. Yeşil kaplumbağanın çok yakın bir türüdür adını renginin siyahımsı olmasından dolayı almıştır. Eretmochelys imbricata: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, pasifik ve Hint Okyanuslarının tropikal bölgelerinde bulunurlar. Kabuk boyları 76-91 cm, ağırlıkları yaklaşık olarak 40-60 kg. Kadardır. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 160 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi ortalama 60 gündür. Lepidochelys kempii: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Meksika körfezi çevresinde sınırlı olarak bulunurlar. Kabuk boyları 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 2 kez yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 110 yumurta bırakırlar. Kuluçka süreleri yaklaşık 55 gün kadardır. Lepidochelys olivacea: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunun tropical bölgelerinde dağılım gösterirler. Erginlerde Kabuk boyu 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. kadardır. Baş oldukca Küçük, Kabuk karinasız ve plaklar oldukca büyüktür. Sırtta 6 veya daha fazla lateral plak bulunur. Her yıl yumurtlamak için sahillere çıkarlar ve her sezonda 2 defa yuva yaparlar. Her yuvaya ortalama 105 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi 55 gün kadardır. Natator depressus: IUCN tarafından “DD” “Yetersiz Bilgi” olarak ilan edilen bir türdür. Avustralya, Papua Körfezi ve Gine’nin kuzey batı, kuzey ve kuzey doğu bölgelerinde çok kısıtlı oranda bulunur. Kabuk boyları 97 cm., ağırlıkları yaklaşık 80 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 4 defa yuva yaparlar ve her yuvaya yaklaşık olarak 50 yumurta bırakırlar. [Morfolojik özellikler] Deniz kaplumbağalarında türlerin tanımlanması için kabuk ve baş üzerinde yer alan plak diziliş ve sayıları kullanılmaktadır. » Caretta caretta Başta prefrontal plak sayısı 2 çifttir. Ancak zaman zaman bu dört plak arasında fazladan bir plak daha bulunabilir. Oval şekilde olan karapaks arkaya doğru daralma gösterir. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. 5 çift kostal plağın ilk çifti nukal plakla temas etmektedir. Genelde 11-12 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. » Chelonia mydas Başta prefrontal plak sayısı 1 çifttir. Karapaks oval şekildedir, karapaksın arkası önüne oranla daha dardır. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. Kostal plak sayısı tipik olarak 4 çifttir ve birinci çift nukal plakla temas etmez. Genelde 11 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. İskelet yapıları Deniz kaplumbağaları, omurgalı hayvanlar sınıfına dahil olan türlerdir. Kollar değişime uğrayarak yüzme görevini yerine getirebilecek forma gelmiştir. İskelet Karapaks (Dış kabuk), Plastron (Alt kısım), baş ve kollardan oluşmaktadır. Besinleri Chelonia mydas ve Carretta caretta türü deniz kaplumbağalarının yavruları karnivordurlar, yani etçil olarak beslenirler. Besinlerini deniz kabukluları, deniz anaları ve yumuşakcalar oluşturur. Genç bireylerde beslenme alışkanlıklarında farklılaşma başlar. Caretta caretta türü kaplumbağa genç bireyleri etcil olarak beslenmeye devam ederken Chelonia mydas genç bireyleri otcul olarakta beslenmeye başlar. Ergin bireylerde ise farklı beslenme şekli belirgin bir hal almaktadır. Caretta caretta erginlerinin besinlerini deniz kabukluları, deniz kestaneleri, süngerler, yumuşakcalar ve deniz hıyarları oluştururken, ergin Chelonia mydas’ların besinlerini ise sadece deniz algleri oluşturmaktadır. Üreme biyolojileri Sahile çıkma: Sahile yaklaşan dişi kaplumbağaları zemine basıp dinlenebilecekleri bir yerde başlarını sudan çıkarıp sahili bir süre izlerler. Bu sırada oldukca duyarlıdırlar. Sahilde ya da belli bir uzaklığa kadar sahil gerisinde doğal olmayan görüntü, ses, hareketli nesneler, yapay ışıklar ve en küçük bir tehlike sezinlediklerinde hemen geri denize dönerler. Duraklama esnasında herhangi bir tehlike sezinlememe durumunda dişi kaplumbağalar sahile çıkarlar. İleri doğru harekette baş ve boyun alçaltılır, duraklama sırasında ise baş yukarıya kaldırılarak çevre izlenir. Bazı hallerde dişi, yuva yapmadan sahilde geniş bir bölgede gezinebilir. Bu davranış sırasında dişi kaplumbağa yumurtlayabileceği uygun yer arar. Gövde çukurunun oluşturulması: Uygun yuva yeri seçen dişi kaplumbağa, her dört ayağınıda kullanarak kumda gövdesinden biraz büyük C.caretta türü sığ, C.mydas türü ise tüm gövdesini sığacak şekilde bir çukur oluşturur. Çukur içerisine yerleşerek çevreden daha az farkedilecek bir konuma gelmiş olur. Genelde gövde çukuru hayvanın arka kısmında daha derin bir şekildedir. Yumurta çukurunun oluşturulması: Arka ayakların aşağı doğru kazma hareketleriyle bu dönem başlamış olur. İki ayağın birlikte hareket etmesi sözkonusudur. İlkinde bir dönme hareketi ile kum yumuşatılır, ikincisinde ayak kum içerisine daldırılarak “avuçlama hareketi” ile kum dışarı taşınır ve oluşturulmakta olan yumurtlama çukurunun olabildiğince uzağına savrulur. Yumurta çukurunu kazılmasında arka ayakların uyumlu bir şekilde hareket edebilmesi için gövde arkası sağa sola kaydırılır. Bu sırada ön ayaklar gövdenin ön kısmının sabit kalmasını sağlar. Yumurta çukuru derinleştikce kaplumbağa ön ayakları üzerinde vücudunu yükselterek arka ayakların yuva dibine ulaşabilmesini sağlar. Her bir kazma döngüsü 30-40 saniye zaman alırken ara sıra 10-15 saniyelik dinlenme periyotları gözlemlenir. Arka ayaklar yuva dibine ulaşamaz hale geldiğinde bir süre de yumurta çukurunun zemininin yan taraflarından kum alınarak kazmaya devam edilir ve sonuçta alt kısmı üst açıklığa oranla daha geniş bir yuva kazılmış olur. Yuva kazma süresi C.caretta türü kaplumbağalarda 10-20 dakika, C.mydas türü kaplumbağalarda ise 20-40 dakika kadardır. Yumurta çukuru oluşturan dişi kaplumbağanın yaşına bağlı olarak yuva derinliği farklılıklar gösterebilmektedir. Ancak C.caretta’larda ortalama 40-50 cm C.mydas larda ortalama 60-70 cm kadardır. Yuva ağız çapı ise yaklaşık her iki türdede 20-30 cm kadardır. Yumurtlama: Yumurta çukurunun kazılmasından sonra 15-20 saniye ile birkaç dakika arasında sınırlı olan bir dinlenme süresinden sonra yumurtlama başlar. Yumurtalar tek tek bırakılabildiği gibi 2-4 lü guruplar halinde de bırakılabilir. Bu yumurta bırakmalar arasında 5-30 saniyelik dinlenmeler olmaktadır. Yumurtalma süresi C.caretta türlerinde C.mydas türlerine oranla daha kısa olmaktadır. Yumurtlama başlayana kadar çevreye çok duyarlı olan dişi kaplumbağalar yumurtlama başladıktan sonra çevreden etkilenme eşiği giderek yükselir, yani çeşitli ürkütücü faktörlerden artık etkilenmez olur. Bu durum tüm yumurtalar bırakılıncaya kadar sürer. Yumurta çukurunun kapatılması: Yumurtlamasını bitiren dişi kaplumbağa bir süre dinlendikten sonra arka ayaklarını kullanarak yumurtaların üzerini örtmeye başlar. 10-15 dakika süren kapatma işleminde gövdesi ile sağa sola doğru hareketler yapan dişi yuva üzerinin iyice kumla örtülmesini sağlar. Yuva kapatma işlemi yaklaşık 5-15 dakika sürer. Gövde çukurunun kapatılması ve yuva yerinin gizlenmesi: Yumurtaların üzeri örtülüp kumun sıkıştırılmasından sonra dişi kaplumbağa yavaş yavaş öne doğru ilerlerken ön ayakları ile arkaya kum atmaya başlar. Bu hareketler sonucunda geride kalan gövde çukuru kum ile doldurulur. Bu önden kazıp arkaya doldurma hareketi, gövde çukurunun öne doğru taşınmasına, asıl çukurun ise örtülüp gizlenmesine yol açar. Yüzeysel yapılacak olan bir inceleme ile yuvanın nereye kazılmış olduğunu anlamak oldukca zordur. Yuvanın örtülmesi ve gizlenmesi yaklaşık olarak 10-30 dakikalık bir süreyi gerektirmektedir. Denize dönüş: Yumurtlamasını tamamlayan deniz kaplumbağası ortalama 15 gün sonra birkez daha yumurtlamak üzere denize doğru yol almaya başlar.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari-morfolojik-ozellikleri

SOLUNUM SİSTEMİ FİZYOLOJİSİ

Solunum kelimesi iki anlamda kullanılabilir. Hücresel düzeyde, hücresel oksidatif Matabolizma anlamındadır. Organizma düzeyinde ise, gaz değişim yüzeylerinin, yani akciğerlerin atmosfer havası ile havalanması demektir. Solunum sistemi, dolaşım sisteminin atmosferle olan bağlantısını sağlar. Amfibian denilen kurbağa gibi hem karada hem de suda yasayan canlılarda ¤¤¤¤bolizma düşük olduğu için cilt solunumu yeterlidir. Eğer insanlarda kurbağalar gibi cilt solunumu yapsalardı, o zaman insanların ¤¤¤¤bolizması daha yüksek olduğu için, insan vücudunun yüzeyinin, gerçek yüzeyinden kat kat fazla olması gerekir idi. Akciğerler ağırlık olarak vücudun pek az bir kısmını oluştururlar, fakat yüzey olarak çok fazla bir yer kaplar. Yunan mitolojisine göre, "PNEUMA" yani nefes, görülmez kişisel bir ruhtur ve sahibine hayat verir. Sağlıklı insanlar, soluk almayı, değerini takdir etmeden, verilmiş bir hak gibi kabul ederler, çünkü soluk alıp verme hemen hemen gayretsizdir ve bilinçsizce yapılır. Oysa solunum hastalığı olanlar için, her soluk bir altın değerindedir. Solunum hastalıkları genellikle, soluk havasının ya sigara dumanı ya da kirli hava ile kirlenmesinden kaynaklanır. Solunum sisteminin bir diğer görevi de ses çıkarmaktır. Konuşurken, solunum sisteminde dolasan hava, ses tellerini titreştirir, oluşan bu sesin havayla dolu boşluklarda yankılanmasıyla bazı frekanslar diğerleri üzerine baskın çıkar, bu da her kişiye kendine has özel sesini verir. SOLUNUM SİSTEMİ ANATOMİSİ Solunum sistemi burun, ağız, farinks (yutak), larinks (gırtlak), trakea (soluk borusu), bronşlar, bronsioller, ve alveollerden oluşur. Trakeadan sonra ilk dallanan yapılara bronşlar, broşlardan sonraki daha dar çaplı yapılara da bronsioller denilmektedir. Bronşlar, bronsioller ve terminal bronsiollerde gaz alışverişi olmaz, bu kanallar anatomik ölü boşluk olarak adlandırılır. Anatomik ölü boşlukta bulunan hava hacmi 150 ml dir. Gaz değişimi yapılan alanlar ise respiratuvar bronsiol, duktus alveolaris, ve alveol keseleridir. Anatomik ölü boşluk nedeni ile her bir solunum ile akciğerlere alınan 500 ml havanın 350 ml sinde gaz değişimi yapılmaktadır. Diffüzyon: Gerek akciğerlerde gerekse hücre düzeyinde gaz alışverişi diffüzyon ile olmaktadır. Bu diffüzyon pasif bir olaydır, yani gazlar konsantrasyon farkları doğrultusunda diffüzyona uğrarlar. Bir sıvıda çözünmüş olan gazin konsantrasyonu o gazin kısmi basıncı ile ifade edilmektedir. Gazin kısmi basıncı büyüdükçe, konsantrasyonu da artmaktadır. Akciğerlere gelen venöz kanda, alveol içindeki atmosfer havasına oranla, CO2 basıncı daha yüksek, O2 basıncı ise daha düşüktür; bu sebeple, CO2 alveol içine verilirken, O2 de kana geçmektedir. Kanda oksijenin % 97 si eritrositler içinde hemoglobine bağlı olarak taşınır, geri kalan % 3 ise plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınmaktadır. Karbondioksit ise 4 şekilde taşınır. % 70 oranında plazmada HCO3 iyonu seklinde taşınır. Hücrelerde oluşan CO2, kana geçtiği zaman eritrositler içine alınır. Eritrositler içinde CO2, karbonik anhidraz enziminin etkisiyle H2O ile birleşir. Karbonik anhidraz: CO2 + H2O HCO3 + H Yukarıdaki reaksiyonda ortaya çıkan hidrojen iyonları hemoglobin molekülüne bağlanır, bikarbonat iyonları ise eritrositlerden plazmaya çıkar ve akciğerlere kadar plazmada gelir. Kan akciğerlere gelince, bikarbonat iyonlarının eritrositler içine girmesi ile reaksiyon tersine döner, sonuçta su ve karbondioksit oluşur ve solunum yoluyla dışarı atılır. Karbondioksitin % 70 i bu yolla taşınır. Karbondioksitin bir kısmı doğrudan hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır. Çok az bir kısmı plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınır. Az bir kısmı da plazma proteinleri ile karboamino bileşikleri oluşturarak taşınır. Solunum Sisteminin Fonksiyonları: 1.Oksijen temin eder. 2. Karbondioksiti atar. 3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sini) düzenler. 4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon). 5. Mikroplara karsı vücudu savunur. 6. Kan pıhtısını tutar ve eritir. Solunum Sisteminin Organizasyonu: Sağ ve sol olmak üzere 2 akciğer vardır. Akciğerler esas olarak ALVEOL denilen (alveolus, tekil; alveoli, çogul) içi hava dolu küçük keseciklerden oluşur. Alveol kanla, atmosfer havasının gaz değiştirdikleri yerdir ve her bir akciğerde yaklaşık 150 milyon alveol vardır. HAVAYOLU dış ortamla, alveol arasında havanın geçtiği tüm tüplere verilen isimdir. Inspirasyon soluk alma demektir ve solunum sırasında dış ortamdan, havanın havayolları aracılığı ile alveollere hareket etmesidir. Ekspirasyon ise soluk verme demektir ve havanın alveollerden dış ortama, yine havayolu aracılığı ile verilmesi demektir. Soluk alıp verme sırasında, 1 dakikada yaklaşık 4 litre hava alveollere girip çıkarken, alveollerin çevresindeki kapiller damarlardan ise 1 dakikada 5 L kan geçer. Ağır egzersiz sırasında hava akışı 30-40 kat artabilirken, kan akimi da 5-6 kat artabilir. Her zaman için alveole giren hava ile alveol çevresindeki kapillerler içindeki kan birbiriyle orantılı olmalıdır. Alveoler hava ile kapiller kan birbirinden çok ince bir zar ile ayrılmıştır, bu zar oksijen ve karbondioksitin diffüze olmasına olanak tanır. Havayolu: Soluk alma sırasında, hava ya ağızdan ya da burundan farenkse geçer, farenks hem yiyecekler hem de hava için ortak bir geçiş yoludur. Farinks 2 tüpe ayrılır, birisi özafagustur ki buradan yiyecekler mideye geçer, diğeri ise larinks dir ki, bu havayolunun bir parçasıdır. Ses telleri larinkste bulunur, geçen havanın bu telleri titretmesi ile ses oluşur. Larinks trakea denilen uzun bir tüpe açılır. Trakeada 2 tane bronşa dallanır. Bir bronş sağ akciğere bir bronş da sol akciğere girer. (Bronchus=bronş, bronchi=bronşlar) Trakea ve bronşların duvarları kartilaj denilen kıkırdak dokusu içerir ve kartilaj bu yapılara esneklik ve dayanıklılık verir. Akciğerler içerisinde bronşların dallanması devam eder, her bir dallanma daha dar, daha kısa, ve daha çok sayıda tüp oluşması ile sonuçlanır. Bu dallanmalar sırasında kartilaj içermeyen ilk dallanmalardaki tüplere bronsiyol denir. Alveoller, respiratuvar bronsiyollerden itibaren görülmeye baslar. Havayolları larinksten itibaren 2 bölüme ayrılır. 1)İletici kısım 2)respiratuvar kısım. İletici kısımda hiç alveol olmadığı için bu kısımda gaz değişimi olmaz. Respiratuvar kısım ise respiratuvar bronsiollerden itibaren baslar. Bu kısımda gaz değişimi olur. Farinksten, respiratuvar bronsiollerin sonuna kadar tüm havayolu boyunca, epitelyal yüzeyler silya içerir. Tüm havayolu boyuna ayrıca mukus salgılayan epitel hücreleri ile çeşitli bezler bulunur. Silyalar sürekli olarak farinkse doğru hareket halindedirler. Bu yapıyı mukustan yapılmış bir yürüyen merdivene benzetebiliriz. Bu yürüyen merdiven sayesinde solunum havasındaki toz mukusa yapışır ve yavaş ama sürekli hareket halindeki silya hareketleriyle farinkse doğru iletilir ve farinkse varınca, burada yutulur. Bu mukus yürüyen merdiveni akciğerleri temiz tutmak için çok önemlidir. Silyer aktivite zararlı pek çok etkenle inhibe edilebilir. Örneğin sigara içmek silyaları saatlerce immobilize eder. Silyer aktivitenin azalması akciğer enfeksiyonu ile ya da atılamayan mukusun havayolunu tıkamasıyla sonuçlanabilir. İkinci koruma mekanizması fagositlerdir. Tüm havayolu ve alveoller boyunca bulunan fagositler solunumla alınan küçük parçacıkları ve bakterileri fagosite ederek bunların öteki akciğer hücrelerine ya da kan dolaşımına geçmesini önlerler. ALVEOL Alveoller küçük, içi hava dolu keseciklerdir. Alveol duvarının havaya bakan iç yüzleri yalnızca 1 hücre kalınlığındadır. Bu iç yüzey Tip I hücreleri denilen epitel hücreleri tarafından 1 sıra olarak oluşturulmuştur. Alveollerin duvarları ayni zamanda kapiller damarları da içerir. Kapiller damarların endotel hücreleri, alveol endotel hücrelerinden çok az bir interstisiyel sıvı ve bir bazal membranla ayrılmıştır. Sonuç olarak kapiller damarlardaki kan, alveollerdeki havadan yalnızca 0,2 m m kalınlığında bir bariyerle ayrılmıştır. Ortalama bir eritrositin çapının 7 m m olduğunu düşünürsek, 0,2 m m lik bir bariyerin ne kadar ince olduğu çok açıktır. Kapiller damarlar ile temas eden alveol yüzeyinin toplam alanı 75 m2 dir ki bu bir tenis kortunun alanına eşittir, ya da bir diğer deyişle, vücut dış yüzeyinin 80 katidir. Bu kadar ince ve büyük bir alan olması sebebiyle oksijen ve karbondioksit büyük miktarlarda hızlıca değişmektedir. Alveol epitelinde Tip I hücrelerine ek olarak daha az sayıda Tip II hücreleri vardır. Şekilsel olarak Tip I den daha büyük olan bu Tip II hücreleri surfaktan denilen bir madde sentezlerler. GÖGÜS KAFESİ Akciğerler toraks denilen göğüs kafesi içinde yerleşmiştir. Toraks kapalı bir bölmedir. Boyunda kaslar ve bağ dokusu tarafından sınırlanmıştır, altta ise diyafram denilen kubbe seklinde bir çizgili kas ile karından tümüyle ayrılmıştır. Toraks duvarları, omurilik, kostalar, iman tahtası (sternum), ve kostalar arasındaki kas olan interkostal kaslardan oluşur. Toraks duvarı ek olarak büyük miktarda elastik bağ dokusu içerir. Her akciğer plevra zari denilen bir zar ile tamamen kaplanmıştır. Bu zar iki katli bir zardır. Plevra zarını hayalde canlandırmak için içi su dolu bir balona bir yumruğu bastırdığınızı düşünün. Yumruk akciğeri temsil etmektedir, yumruğu ilk saran balon zari visseral plevrayı temsil etmektedir. İkinci katman ise pariyetal plevrayı temsil etmektedir. Visseral plevra ile parietal plevra arasında intraplevral sıvı denilen çok ince bir sıvı tabakası vardır. Bunun toplam miktarı sadece birkaç ml dir. Gelişim sırasında bu iki plevra zari arasında yaklaşık 4 mm Hg lik negatif bir basınç oluşur. Bu negatif basınç sayesinde, normalde kollabe olması gereken alveol açık kalır. Bu negatif basınç alveolleri dışa doğru çekerken, göğüs kafesini de içe doğru çeker. Göğsün kesici aletlerle olan yaralanmasında parietal plevra delindiği için plevral aralıktaki basınç atmosfer basıncına eşitlenir, yani negatif basınç kalmaz. Pnemotoraks denilen bu yaralanmada alveolleri dışa doğru çeken negatif basınç olmadığı için akciğerler kollabe olur, yani söner. İNSPİRASYON (SOLUK ALMA) Inspirasyon, diyafram ve inspiratuvar interkostal kasların kasılmasıyla baslar. Diyaframın kasılmasıyla göğüs boşluğu karına doğru büyür. Interkostal kasların kasılmasıyla da göğüs yukarı ve dışa doğru büyür. Göğüsün bu büyümesi intraplevral aralıktaki basıncı daha da negatif yapar. Bu da akciğerleri daha da büyüterek havanın akciğerlere doğru emilmesine yol açar. EKSPİRASYON (SOLUK VERME) Inspirasyonun sonunda, diyafram ve inspiratuvar interkostal kaslara giden sinirler, kasları uyarmayı sonlandırır ve böylelikle kaslar gevşerler. Göğüs duvarı ve dolayısı ile akciğerler pasif olarak orijinal değerlerine dönerler. Akciğerler küçülünce, alveollerin içindeki hava sıkışır ve alveol içi basınç atmosfer basıncını geçer. Dolayısı ile alveol içindeki hava kolayca havayollarından dışarı atılır. Sonuç olarak istirahat halinde ekspirasyon pasif bir olaydır, inspiratuvar kasların gevşemesi ve akciğerlerin elastikiyeti sayesinde gerçekleşir. Fakat egzersiz sırasında daha büyük miktarda hava dışarı atılmak zorunda olduğu için ekspiratuvar interkostal kaslar ve karin kaslarının kasılmasıyla göğüs daha aktif olarak küçülür. KOMPLİANS (ESNEME) Belirli bir basınç altında belirli bir maddenin ne kadar esneyebildiğine o maddenin kompliansi denir. Dolayısı ile akciğerlerin kompliyansi ne kadar çok olursa, esneyebilmeleri de o kadar çok olur. Tersine komplians azalmışsa akciğerlerin esneyebilmeleri de zor olur. Akciğerlerin kompliyansinin azaldığı hastalıklarda, esneklik azaldığı için, akciğerleri genişletmek için daha fazla güç uygulamak gerekecektir. Bu tür hastalar, yüzeysel ve hızlı solurlar. Akciğerlerin kompliansini etkileyen bir diğer faktör de alveollerin yüzey gerilimidir. Alveollerin yüzeyleri nemlidir ve alveoller ince bir su tabakası ile kaplı gibi düşünülebilir. Bu su tabakası gerilmiş bir balon gibi davranır ve akciğerlerin genişlemesini engelleyen bir güç gibi davranır. Akciğerlerin genişlemesini etkileyen bu güce "yüzey gerilimi" denir. Sonuç olarak akciğerlerin genişlemesi hem akciğerlerin elastik dokusunu germek, hem de bu yüzey gerilimini asmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır. Alveollerdeki Tip II hücreler surfaktan denilen bir madde sentezlerler. Surfaktan yüzey gerilimini azalttığı için akciğerlerin kompliansini arttırır, yani akciğerleri genişletmek için daha az enerjiye gereksinim duyulur. Respiratuvar Distress Sendromu denilen hastalıkta yeni doğan bebekler yeteri kadar surfaktan sentezleyemedikleri için bu bebekler soluk alıp vermek için çok enerji harcarlar ve çocukların yorgunluktan bitkin düşerek ölmelerine neden olabilir. Gebe kadına kortizol yapılması çocukta surfaktan sentezini artırır. AKCİĞER KAPASİTELERİ Tek bir solukla akciğerlere alınan veya akciğerlerden çıkarılan hava msktarina tidal volum (soluk hacmi) denir, miktarı 500 ml dir. Pasif ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına fonksiyonel rezidüel kapasite denir, yaklaşık 2300 ml dir. Zorlu bir ekspirasyondan sonra, akciğerlerde kalan hava miktarına rezidüel volüm denir, miktarı 1200 ml dir. Normal bir inspirasyondan sonra zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar yedek volüm denir, 3000 ml civarındadır. Normal pasif ekspirasyondan sonra zorlu ekspirasyon ile akciğerlerden atılan hava miktarına ekspiratuvar yedek volüm denir, 1100 ml civarındadır. Normal bir ekspirasyondan sonra, zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar kapasite denir. Tidal volüm, inspiratuvar ve ekspiratuvar yedek volümlerin toplamı akciğerlere kas kuvveti ile alınıp verilebilen maksimum hava miktarını gösterir, ve buna vital kapasite denir. Vital kapasite genç erkeklerde 4,6 L genç kızlarda ise 3,1 L dir. Maksimum ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına residüel volüm denir, ve yaklaşık 1200 ml civarındadır. Vital kapasite ile residüel volümün toplamına ise Total akciğer kapasitesi denir. Bu bahsedilen volümlere statik volümler denir, çünkü bu ölçümler hava akimi olmadığı zaman yapılan ölçümlerdir. Zorlu ekspirasyon sırasında yapılan akciğer volüm değişikliklerine ise dinamik akciğer volümleri denir. Bunlar FEV1 ve FVC dir. FEV1 birinci saniyede akciğerlerden çıkarılabilen hava miktarıdır. FVC ise maksimum inspirasyondan sonra akciğerlerden çıkarılabilen maksimum hava miktarıdır. Sağlıklı genç bireylerde FEV1 4 L FVC ,ise 5 L dir ve oran 0,8 dir. GÖĞÜS HASTALIKLARI Göğüs hastalıkları iki genel kısma ayrılırlar. Obsruktif Hastalıklar: Bu hastalıklarda hava yolu direnci artmıştır (amfizem, astım). Restriktif Hastalıklar: Akciğer kompliansi azalmıştır (pulmoner fibrozis, respiratuvar distress sendromu).

http://www.biyologlar.com/solunum-sistemi-fizyolojisi

Sap Gözlü Sinek

Sap Gözlü Sinek

  9 Eylül 2001. Bazı karşılaşmalar vardır, her hatırlayışınızda tüm ayrıntısıyla gözünüzün önündedir. Sap gözlü sinek ile olan tanışmam tam da böyledir. Doktora projem doğrultusunda Kosta Rika’nın La Selva biyoloji istasyonunda arazi çalışmaları yürütmekteydim. Türlü terslikler sonucu araziye geç çıkmam nedeniyle orman içinde yosun tutmuş ince beton yolda alet edevat yüklü bir bisiklet üstünde son hız giderken, yolumun iri bir ağacın devrilmesiyle kapanmış olduğunu gördüm. Sonuna kadar asılmama karşın ıslak tekerleklerin kayarak binbir feryat ile frenlerin güç bela tutmasıyla ağaca toslamadan en nihayetinde durabildim. Ağaç, ebegümecigiller ailesinden Hampea appendiculata (Malvaceae) adı verilen bir türdendi. Ilıman iklim bölgesinde otsu bitkiler olarak tanıdığımız bu ailenin, tropikal kuşakta insana şapka çıkartacak büyüklükteki ağaçlar olması etkileyici bir durum. Yaprak kesici karıncalar, ağızlarına taze marul dayanmış aç bir keçi gibi gözü dönmüş biçimde yuvalarının hemen üstünde, kelimenin tam anlamıyla ayaklarına kadar gelen ağacın yapraklarına “düşene bir tekme de sen vuracaksın” dercesine sardırmışlardı. Ağacın neresinden dolaşsam diye etrafıma bakınırken 6-7 metre ötemde gördüm onu… Evrim biyolojisi ders kitaplarında eşeysel seçilimin baş kahramanı, sap gözlü sineğin ta kendisi karşımdaydı! Hemen davranmazsam kaçacağını ve bunun sonucunda ömrüm boyunca kendime kızacağımı biliyordum. Hipnotize halde gözlerim üzerine kilitlenmiş olarak sırt çantamdan kamerayı bin bir sakarlıkla çıkardım ve ağustos böceklerinin tiz sesleri eşliğinde görüntülemeye başladım. Sinek, saat yönünün tersine doğru dönüş yaparak bana neredeyse tüm beden ayrıntısını gösterdi. Kanatlarının hemen ardında oynattığı ters ışık altında parlayan halter denilen minik uzantılar çok belirgindi. Kınkanatlı böceklerin dört kanatlı atalarından evrimsel bir miras olan halterler, jiroskop görevi görerek uçuş sırasında olağanüstü bir kontrol sağlarlar. Arkada “Piip–püv–püv” (ve hatta bir kere fazladan heceli “Piip–püv–püv–püv”) diye şarkı söyleyen kara suratlı karınca ardıcı (Formicarius analis) eşliğindeki karşılaşmamız, sineğin olay yerini terk etmesiyle sona erdi. Bu deneyimi sizlerle paylaşabilmek güzel bir duygu.

http://www.biyologlar.com/sap-gozlu-sinek

GÜVERCİN HASTALIKLARI

CİRCOVİRÜS Son yıllarda saptanan bu hastalık oldukça yenidir. Bu nedenle hastalık ve sonuçları hakkında bilinenler fazla değildir. Hastalığa Circovirus adı ile bilinen bir virüs türü neden olmaktadır. Bu virüs daha çok genç kuşları ve yeni yavruları etkilemektedir. Hastalık ilk başlarda solunum yolları sorunları şeklinde kendini gösterir. Ağırlık kaybı ve ishal vardır. Daha ileri aşamalarda tüylerin büyümesinde karakteristik anormallikler ve vücut dokularının özellikle de iç organların gelişiminde anormallikler gözlenebilir. Virüsün vücuttaki en önemli etkisi. Dalak, Bursa Fabrici ve Thymus üzerindedir. Thymus (timüs) göğüs kemiğinin arkasında bulunan bir iç salgı bezidir. Bursa Fabrici ise kloak’ın urodaeum adı verilen orta kısmında yer alan çıkıntı şeklinde bir organdır. Bunların işlevleri vücudun savunma mekanizması ve bağışıklık sisteminin gelişmesi ve işlemesini sağlamaktır. Virüs bu organlarda hücreleri tahrip ederek organlara zarar verir ve kuşun bağışıklık sistemini olumsuz etkiler. Böylelikle kuşlarımız hastalıklara karşı savunmasız hale gelirler. Kuşlarımızın bildiğimiz bütün güvercin hastalıklarına yakalanmaları çok daha kolay olur. Hastalığa yakalanan kuşlarımız ise daha zor tedavi edilebilir hale gelirler. Virüsün güvercinlerdeki etkisi AİDS’in insanlardaki etkisine benzetilebilir. Circovirus başlı başına bir hastalık gibi görünmemekte ve her zaman ikincil derece kliniksel belirtiler veren bir enfeksiyon olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni bu virüsün kendi başına belirgin bir hastalık tablosu sunmaması ancak daha çok diğer hastalıklarla birlikte olduğunda fark edilebilmesidir. Circovirus’ün vücuda girmesinin ardından özellikle Chalamydia, Ornithosis, Pasteurella, PMV1, Trichomonas, Aspergillus gibi hastalıklar ortaya çıkma eğiliminde olurlar. Virüsün bulaşma şeklinin temas sonucu olduğu genel kabul görmektedir. Hijyenik koşullara dikkat edilmesi virüsün bulaşmasını engelleyici olacaktır. Bilinen bir tedavi şekli yoktur. İlaç tedavisi sadece bu hastalıkla birlikte görülen yan hastalıklar için uygulanabilir. Ancak güvercinimizin savunma sistemini güçlendirici vitamin ve mineral takviyeleri yararlı olacaktır. E-COLİ “Eshericia coli” adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Kısaca E. Coli adı ile anılmaktadır. İnsanda ve hayvanlarda bağırsaklarda bulunan bu bakteri aslında bağırsak florasının bir parçasıdır. Ancak normalden fazla miktarda bulunması sonucu hastalık kendini gösterir. Güvercinlerde hastalığın en belirgin göstergesi ishaldir. Bu hastalığa yakalanan kuşlarımız süratli ve şiddetli bir şekilde su ve elektrolit kaybına uğrarlar. Özellikle genç kuşları çabuk etkiler. Genç kuşlarda şiddetli vakalar ani ölümle sonuçlanabilir. Yetişkin kuşlarda ölüm pek görülmez ancak, kuşlarımızın gücünü kaybetmesine bağlı olarak diğer hastalıkların ortaya çıkışı hızlanabilir. Çabuk bulaşan ve kolay yayılan bir hastalıktır. BELİRTİLERİ En belirgin belirtisi sulu ishal şeklinde dışkıdır. Dışkının rengi yeşil ve sarımsı bir tondadır. Hasta kuşlarda bağırsak iltihabı oluştuğu için dışkının kokusu normalden daha kötü kokuludur. Hasta kuşlarda performans tamamen düşer. Genel bir kayıtsızlık hali gelir. Yeme karşı isteksizlik vardır. Aşırı ve çabuk zayıflama saptanabilir. Hastalığa neden olan bakteri, kan dolaşımına girerek kuşun vücudunun herhangi bir organına yerleşebilir. Bu durum sonucu kuşta sistematik bozukluklar gözlenebilir. Mikrobun yerleştiği vücut bölgesine göre kuş değişik belirtiler verebilir. Örneğin mikrop kanatlara yerleşirse, kanatlarda tutulma olur ve buna bağlı olarak kuş kanadını taşıyamıyormuş gibi davranabilir. Kanat düşürür, kanatlarını yerde sürüklemeye başlar. Mikrop ayaklara yerleşirse topallama veya yürüyememe gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Benzer belirtiler güvercinlerde Salmonella, Cocidiosis ve Hexamitiasis gibi hastalıklarda da vardır. Kuşun sorunlarının hangi hastalıktan kaynaklandığının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Hastalığın kesin tanısı dışkının mikroskobik analizi ile yapılabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkılarında hastalık mikrobu bol miktarda bulunur. Kuşlarımızın yediği yem ve içtiği sulara bu dışkıların bulaşması yolu ile hastalık yayılır. Ayrıca coli mikrobu salmalarımızın içinde bulunan ve güvercin tozu dediğimiz beyaz toza, karışarak solunum yolu ile de alınabilir. Salma içi temizliğine dikkat edilmesi, hijyenik koşullara uyulması gibi önlemler alarak hastalığı engellemek mümkündür. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri kökenli bir hastalık olduğu için tedavisinde antibiyotikler kullanılmaktadır. İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Amoxycilin, Trimetoprim ve Sulfadiazin, Furazolidon etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavide kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan bazı ilaçlar şunlardır. ALFOXİL 20 GR TOZ Abfar firmasının üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. Etken madde olarak 100 gr poşette 20 gr amoxycilin bulundurur. Güçlü bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde özellikle CRD ve E. Coli enfeksiyonlarında etkilidir. Ticari şekli 100 gramlık 10 aleminyum poşetten oluşan bir kutu şeklindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 10 mg ilaç vermektir. (bu yarım poşet ilacın binde biri kadardır) İlaç kuşların içme sularına her gün taze olarak karıştırılıp verilir. İlaç uygulamasına 3 gün devam edilir. ATAVETRİN ORAL SÜSPANSİYON Atabay ilaç firmasının üretimi olan ilaç, bir şurup şeklindedir. Etken madde olarak her ml’de, 80 mg Trimetoprim ve 400 mg sulfadiazin bulundurur. Geniş spektrumlu ve kesin tesirli bir antibiyotiktir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Salmonella, E.Coli gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına 7.5 mg etken maddedir. Bunu sağlayabilmek için 5 litre suya 0.5 ml ilaç karıştırmak gerekmektedir. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilir. 4-5 gün ilaca ara verilip iyileşme sağlanmamışsa aynı doz tekrar edilebilir. Ticari şekli 50 ve 200 ml’lik şişeler halindedir. 1 Ölçek 40 cc’dir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, sulfa grubu ilaçları kuşlarımızda kullandığımızda kuşlarımızın kalsiyum kaynaklarından uzak tutulması gerektiğidir. Kalsiyum içeren ilaçlar, gaga taşları, gritler, ahtapot kemikleri, kursak taşı gibi materyallerin salmadan uzaklaştırılması gerekmektedir. FURAVET TOZ Vilsan ilaç firmasının bir üretimidir. İlaç toz şeklinde olup her gramı 250 mg Neomcine ve 200 mg Furazolidon bulundurur. İlaç piyasada 20 ve 100 gramlık ambalajlar halinde satılmaktadır. Bu ilaç kombinasyonu geniş etkili bir anti - bakteriyeldir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerin Streptococcosis, Salmonella, E.Coli, Pasteurelosis (kolera) ve CRD gibi bakteriyel hastalıklarına iyi gelir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, 2 litre içme suyuna yarım gram ilaç koyarak tedaviye her gün yenilenecek sularla 5 gün kadar devam etmektir. HAEMOPHILLUS Bu hastalığın nedeni Haemophillus adlı bir bakteridir. Bu bakteri güvercinlerimizin solunum yollarına yerleşerek burada çeşitli sorunlara yol açar. Hastalığın en önemli belirtisi kuşun her iki göz kapağında belirgin şişme ve göz sulanması ile birlikte gözlerde ve burunda akıntı gözlenmesidir. Bu hastalığı, diğer CRD hastalıklarına bağlı göz sorunlarından ayıran en önemli özellik hastalığın her iki gözde aynı anda görülmesidir. Ayrıca gözün iç dokusunda şişme vardır. Bunun yanı sıra solunum yollarında çeşitli problemler vardır. Nefes alma güçlüğü, aksırma vb. Hastalık doğrudan temas veya hastalık mikrobunu taşıyan göz ve burun akıntılarının salma tabanında biriken toz ve dışkılara bulaşarak, kuşlarımızın yedikleri yem ya da içtikleri sulara taşınması yolu ile yayılır. Hastalığın tedavisinde antibiyotikler olumlu sonuç vermektedir. Özellikle Tetracyline grubu antibiyotikler kullanılmaktadır. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. Haemoproteus adı verilen protozonun neden olduğu bir hastalıktır. Bu protozonun, Haemoproteus Columbae, Haemoproteus Sacharrovi, Haemoproteus Maccallumi adı ile bilinen üç türü güvercinleri etkilemektedir. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hastalığın yayılabilmesi için bu protozonun, güvercinin vücuduna girmeden önce ara konak görevi görecek bir canlının içinde gelişim göstermesi gerekmektedir. Bu canlı, bütün güvercin yetiştiricilerinin çok iyi tanıdığı atsineğidir. Hippobosca Equina veya Pseudolynchia Canariensis bilimsel adı ile tanılan atsineği, Haemoproteus hastalığının taşıyıcı ve bulaştırıcısıdır. Hastalık bu nedenle daha çok yaz aylarında karşımıza çıkar. Yabani güvercinlerin büyük bir yüzdesi bu mikrobu ( protozonu ) taşımaktadır. BELİRTİLERİ Hastalığın belirtileri Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığına çok benzer. Hatta tamamen aynı belirtilere sahip olduklarını da söyleyebiliriz. Bu nedenle her iki hastalığı birbirinden ayırabilmek oldukça zordur. Bu konuda kesin tanı kan analizleri sonucu verilebilmektedir. Ateş yükselir 43 dereceye kadar çıkar ve nöbetler halinde tekrarlanır. Sarımtırak renkli ve beyaz posalı ishal şeklinde bir dışkı gözlenebilir. Hasta kuşlarda genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Alyuvarların oksijen taşıyıcı gücü azalır. Solunum sıklığı artar. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Haemoproteus’da ölüm pek görülmez ancak yan hastalıklara karşı uyanık olmak gerekmektedir. BULAŞMA ŞEKLİ Atsinekleri aracılığı ile bulaşan bir hastalıktır. Atsineği hastalığı taşıyan bir güvercinden kan emer ve bu işlem sonrası mikrobu alır. Mikrop sineğin vücudu içinde bir gelişim seyri izler ve son olarak sineğin tükürük bezlerine ulaşır. Yeni bir kan emme seansı sırasında ise buradan başka bir güvercine bulaştırılır. Güvercinin vücuduna giren mikrop 6 hafta kadar sürecek bir süreç sonucu olgunlaşır ve hastalığı bulaştırabilecek konuma gelir. Ancak güvercinde hastalık belirtileri mikrobun alınmasını takiben 15 – 30 gün sonra görülmeye başlar. Hastalıktan korunabilmek için özellikle yaz aylarında atsineklerine karşı önlemler alınmalıdır. Salmanın tel kafesle kapatılarak sineklerin girişi engellenebilir. Kuşlarınızın yabani güvercinlerle olan temasını tamamen kesmeniz gerekmektedir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, Plasmodiosis ( sıtma ) hastalığında kullanılan ilaçların aynısıdır. Bu ilaçlar, quinin ( kinin ) türevleri olan Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddesine sahip ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. TUBERCULOSIS (VEREM) GENEL BİLGİLER Güvercinlerde görülen verem hastalığıdır. Mycobakterium avium adlı bir bakterinin neden olduğu bu hastalık, yaygın ve bulaşıcı bir özellik taşır. Söz konusu bakterinin 20 kadar çeşidi bulunmakla birlikte yaygın olarak 3 tipi ile karşılaşırız. Bunlar insanda, sığırlarda ve kuşlarda hastalığa neden olan türlerdir. İnsanda ve sığırlarda görülen türü kuşlarda görülmez ancak bazı papağanlar bu durumun istisnasıdır. Kuşlarda görülen türü ise insanda ve sığırlarda da görülür. Bu nedenle kuşlardan insana ve diğer bazı memeli hayvanlara bulaşabilen bir hastalıktır. Hatta yabani güvercinlerin hastalığın ciddi birer taşıyıcısı olduğunu ve hastalığı hayvanlara bulaştırmada önemli bir rol oynadıklarını söyleyebiliriz. Yavaş gelişen sinsi bir hastalıktır. Kuşlarımız hastalığı bir süredir taşıyor olmakla birlikte belirtileri oldukça geç fark edilmeye başlar. Zamanla belirginleşen ağırlık kaybı, solgunluk hastalığın dikkat çekici özelliğidir. Tedavisi olmayan bir hastalık olup genellikle ölümle sonuçlanmaktadır. BELİRTİLERİ Ağırlık kaybı ve ciddi zayıflama ile birlikte, gözlerde, tüylerde solgunluk ve matlaşma, ağız içi mükozasında belirgin renk kaybı gözlenir. Kansızlık, ishal, baş tüylerinin kısmen dökülerek kelleşmesi, elle yoklandığında göğüs kemiğinin keskin kenarının kolayca hissedilmesi gibi belirtilerin yanı sıra, mikrop bölgesel lenf bezlerinde şişme ve yerel yaralara neden olabilir. Güvercinin iç organlarında özellikle karaciğer ve dalakta sarı – yeşil peynirimsi yumrular şeklinde doku yapısı değişiklikleri meydana gelir. Bunlar ölü kuşlar üzerinde yapılacak inceleme ile tespit edilebilirler. Ayrıca yaşayan kuşlarda yapılacak kan analizi hastalığın kesin teşhisini sağlar. BULAŞMA ŞEKLİ Hasta kuşların dışkıları hastalık mikrobunu taşır. Bunların sağlıklı kuşlarımızın tükettikleri yem ve içme sularına karışması hastalığın yayılmasını sağlar. Mikrobun salmalarımızdaki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak solunum yolu ile de alınması mümkündür. Kuşlarımızın bu mikrobu toprak, mineral taşları ve grit gibi kaynaklarını yerken de alabilir. Kötü hijyenik koşullar, salmaların güneş ışığı görmemesi örneğin bodrum, depo gibi güneş görmeyen kapalı alanlarda kuş yetiştirilmesi gibi olaylar hastalık için uygun ortam yaratırlar. Salmanızın serçe, sığırcık, yabani güvercin gibi kuşlara açık olması kuşlarınıza hastalık bulaşma riskini artırır. TEDAVİSİ Ne yazık ki tedavisi olmayan bir hastalıktır. Hasta kuştan insana da mikrop geçme durumu olduğu için tedaviye çabalamak anlamsız ve zararlı olabilir. Eğer kuşunuzun hastalığının Tuberculosis ( verem ) olduğuna eminseniz bu kuşu hemen ayırmak ve söylemeye de dilim varmıyor ama imha etmek yapılacak en doğru yoldur. Çünkü hastalığı iyileştirme ihtimalimiz yoktur ve ölüm kaçınılmaz sondur. İmha yöntemi olarak öldürmek ve yakarak yok etmek önerilmektedir. HEXAMİTİASİS GENEL BİLGİLER Güvercinlerde Hexamit columbae adı verilen bir protozonun neden olduğu hastalıktır. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Hexamitiasis hastalığına güvercinlerin yanı sıra tavuklar, hindiler, bıldırcınlar, keklikler, ördekler ve bazı kuş türlerinde de rastlanmaktadır. Ancak diğer türlerde hastalığa neden olan Hexamit protozonu daha farklıdır. Hastalığın karakteristik özelliği bağırsak iltihabına bağlı olarak gelişen ishal ve özellikle de kanlı ishaldir. Hastalık daha çok yaz aylarında yaygınlık kazanmakta ve özellikle genç kuşlarda daha fazla görülmektedir. Hastalığın yayılmasını önlemek için salma içi hijyenik koşullara dikkat edilmesi çok önemlidir. BELİRTİLERİ Hastalık ilk belirtisini kusma ile gösterir. Yenilen yemlerin kusulması hastalığın bir başlangıç belirtisi olmakla birlikte, mutlak değildir. Yani bu hastalığa yakalanan kuşlar mutlaka kusacak diye bir koşul yoktur. Ayrıca bu kusma başka nedenlerle olabilecek kusmalarla karıştırılabilir. Bu nedenle kusmayı takip eden günlerde yapılacak gözlemler önemlidir. Hasta kuşlarda ilk dikkati çeken özellik dışkılarının sulu ve köpüklü oluşudur. Daha sonraki aşamalarda gelişen bağırsak iltihabına bağlı olarak dışkıda kan gözlenebilir. Dışkının diğer bir özelliği de normalden daha fazla kötü bir kokuya sahip olmasıdır. Hasta kuşların ağız içi incelemesinde ağız içi mükozasında yara saptanabilir. Hastalığın gelişimine bağlı olarak, kuşlarda kayıtsızlık, bir kenara çekilip tüy kabartma ve düşünme hali ortaya çıkar. Kuşun yeme karşı ilgisi azalır ve hasta kuş daha az yem tüketmeye başlar. Buna karşın su tüketiminde bir artma vardır. Hastalığın tedavisine geç başlanması durumunda kuşlarımızda belirgin bir kilo kaybı gözlenir. Kilo kaybı özellikle genç kuşları fazlasıyla etkiler ve ölümler gelebilir. Ölüm öncesi kuşlarda titreme hali gibi bir durum saptanabilir. Aşırı kilo kaybına uğrayan kuşlarımızın tedavisini yapıp bu hastalığı ortadan kaldırsak bile kilo kaybından kaynaklanan gelişim noksanlığı bu kuşlarımızı kalan ömürleri boyunca etkiler. BULAŞMA ŞEKLİ Hastalık mikrobu, hasta kuşların dışkıları yolu ile yayılır. Dışkıda bol miktarda bulunan mikrop, bir şekilde kuşlarımızın yediği yemlere veya içtiği sulara bulaşabilir. Mikrop bulaşmış yiyeceği yiyen ya da içen kuş mikrobu alır. Mikrop vücuda girdikten sonra kuluçka süresi 4 – 5 gün kadardır. Yani mikrobun alınmasını takiben 5 gün kadar sonra hastalık belirtileri kendini göstermeye başlar. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hexamitiasis hastalığında hastalık belirtileri diğer güvercin hastalıklarından, Salmonella, E. Coli, Coccidiasis ve PMV1’e benzerlik gösterir. Bu nedenle kesin teşhis önemlidir. Hasta kuşların dışkılarında yapılacak mikroskobik inceleme sonucu hastalığın kesin tanısı yapılabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ İlaçla tedavi edilebilen bir hastalıktır. Hexamitiasis tedavisinde, Ronidazole, Metranizadol, Dimetridazole etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeleri taşıyan güvercinler için özel üretilmiş ilaçlar yalnız yurt dışında bulunmaktadır. Yurdumuzda bunlardan sadece metronizadol etken maddeli olan bazı ilaçlar beşeri ilaç ( insanların tüketimi için hazırlanan ) olarak bulunmaktadır. Dozaj ve kullanım biçimi ayarlanarak bu ilaçlardan yararlanılabilir. Aşağıda ilk önce yurt dışında bulunan şekilleri tanıtıldıktan sonra ülkemizde bulabileceğimiz türleri hakkında da bilgi verilecektir. Bu iki ilaç Ronidazole etken maddesine sahiptir: RİDZOL-S : Toz şeklinde olan ilaç, Jeeds European firmasının bir üretimidir. %10’luk konsantreye sahip olan ilaç 4.5 litre suya bir çay kaşığı karıştırılarak 7 gün süre ile kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 –60 Dolar’dır. DACZAL TABLET : Dac Firmasının bir üretimi olan ilaç 5 mg’lık tabletler şeklindedir. Güvercin başına 1 tablet düşecek şekilde 7 gün süre ile verilir. Yurtdışı satış fiyatı 11.95 Dolar’dır. Bu iki ilaç Metranidazole etken maddesine sahiptir: FİSHZOLE TABLET : Thomas lab firmasının bir üretimi olan ilaç, tablet başına 250 mg ilaç bulundurmaktadır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Yurtdışı satış fiyatı 15.95 Dolardır. FLAGYL : Jeeds European firmasının bir üretimi olan ilaç, toz şeklindedir. 4.5 litre suya bir çay kaşığı kadar karıştırılarak 8 gün kadar kullanılır. Yurtdışı fiyatı 20 – 55 Dolardır. Bu ilaç, Dimetridazole etken maddesine sahiptir: HARKANKER SOLUB : Harkanker firmasının üretimi olan ilaç,toz şeklinde olup kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılmaktadır. Bir poşet ilaç 4.5 litre suya karıştırılarak kuşlara 7 gün süresince verilir. Yurtdışı satış fiyatı 12.95 Dolar’dır. Ülkemizde bu etken maddelere karşılık gelen beşeri ilaçlar : Ülkemizde yukarda belirtilen 4 etken maddeden sadece Metranidazol içeren beşeri ilaç (insanların tüketimi için hazırlanmış) bulunmaktadır. Bu etken maddeyi taşıyan ilaçlar arasında Metrajil, Flagly ve Nidazol sayılabilir. METRAJİL : 250 mg’lık tablet şeklindedir. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. FLAGLY SÜSPANSİYON : 125 mg’lık toz halindedir. Su ile karıştırılıp şurup haline getirildikten sonra, kuşların içme sularına bir litre suya günlük olarak 5 ml karıştırılır. Tedaviye 3 gün süre ile devam edilir. NİDAZOL : 250 mg’lık tablet şeklinde olanı kullanılmalıdır. Kuş başına yarım tablet 3 gün süre ile verilebilir ya da 4.5 litre suya 8 tablet atılarak 5 gün süre ile kuşlara içirilir. Tabletler suya atılmadan önce havanda dövülüp toz haline getirilmelidir. PARAMYXOVİRÜS (SALLABAŞ) PMV-1 kısa ismiyle tanınan bu hastalık güvercin hastalıkları içinde en bulaşıcı ve ağır olanlarından birisidir ve Paratifo ile beraber en fazla güvercin ölümüne yol açan hastalıktır.. Ülkemizde genelde "sallabaş" adı ile bilinmesine rağmen, aslen sallabaş bir çok hastalıklardan dolayı güvercinlerimizde baş gösterebilen bir hastalık belirtisidir. Paratifo, zehirlenme, bakterisel enfeksiyonlar bu hastalıkların başında gelir ve hepsi kuşta sallabaş hareketinin görünmesine neden olur. Bu hastalıklardan bazıları ötekilerine göre daha kolay tedavi edilebilir ve bazılarının tedavisi yoktur. Fakat duymuş olabileceklerinizin aksine sahte sallabaş diye bir hastalık yoktur. Bu nedenle baş dönmesi dışında baska belirtilere bakılmadan her hangi bir tedavi yöntemine geçmek yanlış olabilir. PMV-1 kümes hayvanları hastalığı olan "Newcastle" hastalığı virüsünün yakın akrabasıdır. Fakat çeşitli kaynaklarda belirtildigi gibi "Newcastle" hastalığı değildir. PMV-1 tavuklara bulaşmıyacağı gibi "Newcastle" da güvercinlere bulaşmaz. Bu nedenle PMV işaretleri gösteren güvercinlere "Newcastle" hastalığı ilaçları kullanmak faydasızdır. (PMV 1 aşılarında Newcastle virüs kullanımı, bu virüsün paramyxovirosis ile yakın akrabalılığından istifade etmek amacıyla olup, tedavi amaçlı ilaçların bu ilişki kurularak kullanılmamasını belirtmek isterim. Not: Makaleye bu nokta veteriner arkadaşlardan gelen uyarılar sonucu eklemiştir) PMV-1'in bulaşma yolları doğrudan temas veya patojen taşıyan tozdur. Bu toz (salmalarımızda olan beyaz toz) hava yoluyla bulaşıma neden olabileceği gibi at sineği, sivri sinek, sinek, fare veya insanlar tarafındanda bir sonraki kuşa geşebilir. Bu nedenle salmaların havalandırma koşullarının ideal olması büyük derecede önemlidir. Salmalara sineklerin ve farelerin girmesini engelleyici önlemler alınması sadece bu hastalığa karşı değil bir çok hastalığa karşı etkin bir önlemdir. Bütün bu nedenlerin yanında bence en büyük tehlike insanlardan gelmektedir. Ziyaret ettiğimiz salmalarda dokunduğumuz kuşlardan veya elbiselerimize (özellikle ayakkabı tabanına) tutunan tozlardan en büyük zarar gelmektedir. Kuslarımızı görmeye gelen kuşçularda bu riske dahildir. Güvercin beslemenin sosyal bir hayat tarzı olduğunu düşünürsek bu riskleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını fakat önlemler alınabileceğini görürüz. Bu önlemleri düşünürken aklımızda bulundurmamız gereken bir gerçek sadece gözle görünür belirtileri taşıyan kuşların bu tür hastalıklara sahip olmadığıdır. Başı dönmüş bir kuşun bu hastalığın son aşamalarında olduğu ve büyük bir olasılıkla aynı salmada daha bir çok kuşun bu hastalığı taşıdığı (hasta veya taşıyıcı durumunda) başka bir gerçektir. Bu tür riskleri olabildiğince azaltmak için bence yapılabilecek şeyler şunlardır: * Ziyaret eden kişilerin kuşlarınıza dokunmalarına izin vermeyin. Eğer ziyaretciniz usta bir kuşçuysa nedenlerini anlıyacaktır. * Salmalarınıza yürüyerek girilebiliyorsa, ziyaretcilerinizi ya dışarıda tutun yada kullanmaları için bir iki çift terlik bulundurun. * Ziyaret ettiğiniz bir kuşçudan geri geldiğinizde salmanıza gitmeden ellerinizi dezenfekte edici bir sabunla yıkayıp elbiselerinizi ve ayakkabınızı değiştirin. * Satın aldığınız kuşları kendi kuşlarınızın yanına almadan en az 30 gün ayrı bir salmada tutup gözleme alın. Çoğu virüs ve bakterilerin yaşam devri 30 gün olduğu için kendisini göstermemiş hastalıkların kuşlarınızı etkilemeden ortaya çıkmalarını sağlamış olursunuz. * Salmanızın havalandırmasına büyük önem verin. Bu kuşların dışında sizin sağlığınız içinde önemli. * Yemlik, suluk ve banyoluklarınızı salmanın dışında tutmayın. Vahşi hayvanların bunları kullanmasını engelleyin. * Serçe, kumru gibi vahşi kuşların salmanıza girmesini engelleyin. Kuşlarımızı etkileyecek bakteri, virüs ve parazitlerin vahşi hayvanlarda doğal olarak olabileceğini ve bu hayvanları sizin gözlemliyebileceğiniz şekilde etkilemiyebileceğini unutmayın. * Kuşlarınızı taşıdıkları parazitlerden arındırın. Bunların kuşlarınızın zayıf düşüp hastalıklara kolay hedef olmasına yol açacağını bilin. * Kuşlarınızı yerde yemlemeyin. Yemlik kullanmak çoğu hastalık risklerini elemine edecektir. * Kuslarınıza her gün taze su verin. * Suluk ve yemliklerinizi temiz tutup içlerine dışkı ve toz girmesini engelleyin. * Salmalarınızı temiz tutun. * Salmaların zemininin her zaman kuru olmasına dikkat edin (bakteri ve virüsler bu ortamda yaşamlarını sürdüremez ve çoğalamazlar). Dışkıları devamlı temizleyin. Çoğu hastalıkların ve kurtların bu yolla bulaştığını unutmayın. * Hastalık belirtileri gösteren kuşlarınızı hemen ötekilerinden ayırın. Bunlar benim yapmaya çalıştığım ve tavsiye ettiğim şeyler. Bunlardan her yapılan kuşlarınızın hastalanma olasılığını biraz daha azaltır. Kuşlara dokunmanın bu hastalıkla ilgisini ben kötü bir anı ile biliyorum: Yıllar önce Atlanta'dan ziyaretime gelen arkadaşım Eran'la beraber Afganistanlı bir arkadaşın kuşlarını seyretmeye gittik. Güzel bir gün geçirdik. Beraber kuşlarını uçurduk, yeni çıkan yavrularına baktık. Akşam üzeri bizim eve geldik. Eran daha ilk defa benim kuşları görüyordu. Ona ilk gösterdiğim kuş benim dumanlıların yavrusuydu. Övüne övüne gösterdim ve yavruyu anlata anlata bitiremedim. Kuş Eran'ında bayağı hoşuna gitti. Ondan sonra ergen kuşları uçurup seyrettik. Onlarda inmeden benim dumanlı yavruyu havaya attım. Daha ikinci uçuşu olduğu halde beni mahcup etmedi. Bir iki kere kuyruğunun üstünde kaydı ve ilk taklasını attı. Nasıl ama dedim. Kuş böyle olur. Daha sarı sarı tüyleri var. İki tur daha atabilse oyuna girecek. Benim gurur kaynağım. Kuşları içeri soktuk. Aksam yemeğini yiyip Eran'ı hava alanına götürdüm ve yolcu ettim. Ertesi gün akşam üzeri yine kuşlara gittigimde her zamanki gibi gözlerimin ilk aradığı kuş dumanlı yavruydu. Fakat bu sefer hafif bir halsizliği vardı. Pek uçmakta istemedi. Bende zorlamadım. Bundan sonra her gün dahada kötüye gitti ve bir süre sonra kafasıda dönmeye başladı. Ne kadar uğrastıysam nafile. Ben bunları yaparken bir gün Afganistanlı arkadaştan e-mail geldi. Halim kötü diyordu. Kuşlarım teker teker dökülüyor. Her gün bir iki tanesi ölüyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Birden ziyaret ettiğimiz gün aklıma geldi. Söylediğine göre ilk ölen kuş biz gittiğimizde ilk gösterdiği kuştu ve bende elime alıp incelemiştim. Eve geri geldigimde arkadaşıma kusları göstereceğim diye heyecanla ellerimi yıkamadığımıda hatırladım. İlk dokunduğum kuşumda gözüm gibi baktığım dumanlı yavrumdu. Bazen böyle hatalarımızla öğreniyoruz. Umarım benim öğrendiklerimde başkalarının hata yapmadan öğrenmesine katkıda bulunur. PMV-1'e geri dönelim: Bu hastalığın işaretleri ilk olarak kuşların fazla su içmeye başlaması ve sulu dışkularuyla başlar. Kısa zamanda kuşlarda sinir sistemi sorunları görülür. Felç, boyun titremesi, fazla ürkeklik ve klasik vücudun (özellikle boyun) dönmesi veya kıvrılması. Sinir sistemi bozukluklarının başlamasından önce bu hastalığı teşhis edebilmek için şüphelendiğiniz kuşu sırtının üzerinde yere bırakarak veya aniden yanında elinizi çırparak korkutup havalanmasını sağlıyabilirsiniz. Sinirsel bozukluk gözle görünmese dahi bu hastalığı taşıyan kuşda etkisi başlamışdır ve kuş sağlıklı olduğunda yapabileceği gibi korkutulduğunda normal bir kalkış yapamaz. Uçuşa kalkışında bir bozukluğa şahit olabilirsiniz. Sırt üstü pozisyondan ayağa kalkmasıda sorunlu olabilir. Şüphelendiğiniz kuşu gözlem altına aldığınızda yemini yerde verirseniz, yem yemekte güçlük çektiğini görebilirsiniz. Tam yeme gaga atarken başının kenara çekmeside klasik bir işaret. Hastalık ilerledikce bu hareket dahada ağırlaşacak ve kafasının tamamen dönmesine kadar gidecektir. Bu kuşları beslemek için kenarları alçak olan tabak şeklinde yemlikler ve suluklar kullanabilirsiniz. Fakat hastalık ilerledikce yem yemek ve su içmek kuş için imkansızlaşacaktır. Bu durumda elle beslemeye geçmeniz gerekebilir. Hastalıkları bu seviyeye gelen kuşların bazıları hemen ölürler ve bazılarıda yaşadıkları halde hayatlarının sonuna kadar hafif sinir sistemi bozuklukları gösterirler. Sonuçta bu hastalıktan kuşların kurtulması mümkün değildir. Yaşayanlarda taşıyıcı haline gelirler. Boyun dönmesinin ve öteki sinirsel bozuklukların bir çok hastalığa özellikle Paratifo'yada özgü olduğunu düşünürsek bu hastalığa kesin teşhis koymanın tek yolu alınacak kanın labaratuarda analize edilmesidir. PMV-1 taşıyan kuş iki üç hafta içinde antikor (kana dışarıdan giren maddelere karşı savunmaya geçen madde) üretmeye başlar ve bu antikorlar labaratuarda teşhis edilebilir. Çoğunlukla PMV-1'e yakalanan kuşlarda Paratifoda mevcuttur. Paratifo kendisini ilk iki üç gün içinde gösterdiği için test sırasında bu hastalığıda aramak yerindedir. İlk teşhisden sonra kuş paratifo için tedavi edilirse ve iyileşme gösterirse bu PMV-1 virüsüne karşı vücudun savunmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, anlıyacağınız gibi PMV-1'in antibiyotiklerle veya her hangi başka bir ilaçla tedavisi mümkün değildir. Yapılabilecek tek şey bu hastalığa karşı sağlıklı kuşları her yıl aşılamaktır. Konuıtuğum bazı kişiler bu aşının sadece 6 ay vücuda yararlı oldugunu ve 6 ay sonra tekrarlanması gerektiğini savunuyor. PMV-1 aslında tek başına kuşları öldürmez. Kuşların ölüm nedenlerinin başında yem ve su alamamaları gelir. Bunun yanında PMV-1 kuşun vücut savunma sistemini aşırı derecede yıprattığı için aynı zamanda kuşda baska hastalıklarda mevcuttur. Bunların başında daha önce dediğim gibi paratifo gelir. Pamuk ve Coccidiosis bunu takip eder. Hastalanan kuşlarınızın tedavi edilemiyeceği ve ölmiyenlerin bile taşıyıcı hale geleceği düşünülürse, istemesekde bir ilaç bulunana kadar tek çözüm bu kuşların imha edilmesidir. Ne olursa olsun, bu hastalığı taşıyan kusları satmak veya başkalarına vermek yapılmaması gereken bir şeydir. Bulaşıcılık özelliği çok fazla olduğu için PMV-1 salgınına yol açacak bir harekettir. Umarım kimse kendi kuşlarında yaşadığı duyguları başka bir kuşçunun veya kuşçuların yaşamasını istemez. Eğer hasta kuşlarınız sizin için çok değerliyse ve imha edemiyecekseniz, öteki kuşlarınızdan her zaman ayrı tutulmalı ve öteki kuşlarınızında devamlı aşılarının yapılması gerekmektedir. Bu hastalığı geçiren kuşların aşılanması mümkün değildir. Eğer kuşlarınız aşılanmamışsa ve bu hastalığın bir kuşunuzda mevcut olduğunu düşünüyorsanız, acil olarak geri kalan kuşlarınızı aşılıyabilirsiniz. Fakat aşıyı vurduktan sonra antikorun iki üç hafta içinde üretilmeye başlamasından dolayı bu süre içinde hastalığa yakalanan başka kuşlarınızda olabilir. Hasta kuşları imha ettikten veya salmadan çıkarttıktan sonra arta kalan yemlerin ve dışkıların her gün temizlenmesi ve salmanın bir ucundan öteki ucuna kadar dezenfekte edilmesi şarttır. Dezenfekte etmek için "SANICOOP" gibi hazır temizleyiciler kullanabileceğiniz gibi kloraklı çamaşır suyuda kullanabilirsiniz. Bundan bahsetmişken bu tür dezenfekte işlemlerini gelenek haline getirip en az haftada bir bütün yemlik ve sulukları dezenfekte etmenizi ve buna yapabildiğiniz kadar bütün salmayı eklemenizi tavsiye ederim. PMV-1 hastalığı süresince kuşlarınıza genel antibiyotik vererek yan hastalıklarla başa çıkmanız ve B vitamini takviyesiyle kuşunuza yardımcı olmanız, değerli kuşlarınızın kendilerini en kısa zamanda toparlamalarına yardımcı olur. PLASMODİOSİS (SITMA) GENEL BİLGİLER Bu hastalık, malaria ya da sıtma adı ile bildiğimiz hastalığın güvercinlerde görülen türüdür. “Güvercin Sıtması” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığa neden olan mikrop, plasmodiasis ( plasmodium ) adı verilen tek hücreli bir protozondur. Sınıflamada hayvanlar grubuna dahil olan Protozonlar, basit yapılı mikroskobik canlılardır. Binlerce türü bulunan bu canlılar, insanda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara neden olabilmektedirler. Güvercin sıtmasının bulaşma ve yayılmasına neden olan en önemli etken sivrisineklerdir. Bu hastalık yaz aylarında hızlı bir şekilde yayılır ve bir çok güvercini etkiler. Yabani güvercin türlerinde oldukça yaygındır. Yapılan bir araştırmaya göre yaz aylarında yabani güvercinlerin % 35’inde bu hastalığa rastlanmıştır. SİVRİSİNEKLER Sürekli güvercinlerin üzerinde yaşama eğiliminde olmadıklarından güvercinlerin bir dış paraziti olarak adlandırılmamakla birlikte sivrisinekler, zaman zaman güvercinlerden de kan emmektedirler. Özellikle bazı türleri kuşları ve güvercinleri tercih etme eğilimindedirler. Sivrisinekler, güvercin sıtmasına neden olan başlıca mikrop taşıyıcı canlılardır. Bataklık alanlar, su birikintileri, dere ve nehir kenarları, gibi sulak alanlar sivrisineklerin üreme ve gelişme alanlarını oluşturur. Dişi sinek buralara larvalarını bırakarak çoğalır. Sivrisinekler kan emerek yaşayan birer canlıdırlar. Ancak sadece dişi sivrisinekler kan emerler. Dişilerin yumurta geliştirebilmeleri için kana ihtiyaçları vardır. Erkek sivrisinekler ise su ya da bitki özsularıyla karınlarını doyururlar. Dişi sineğin kan emdikten sonra bu kanı sindirme işlemi ortalama üç – dört gün sürer. Bu süre içinde yumurtalar olgunlaşır. Daha sonra kan emme işlemi tekrarlanır. Yumurtalar 3 gün içersinde açılır ve 20 – 22 derece sıcaklıktaki bir su da 15 günlük bir sürenin sonunda erginleşirler. Dişi sivrisineklerin ömrü, yaz aylarında fazla aktiviteden dolayı 2 ay kadardır. Buna karşın kış aylarında 9 ay kadar yaşarlar. Erkek sivrisinekler ise çok daha az ömürlüdürler. Çoğu, çiftleşmeden hemen sonra ölürler. Sivrisinekler kan emmek için genellikle geceyi beklerler. Kanını emeceği canlıyı bulmasında kısa mesafelerde sıcaklık ve nem gibi uyarılar, gelişmiş duyu organları sayesinde kolayca algılanabilir. Sivrisinek kan emeceği canlının çıplak bir noktasına konar ve kan emmek için özelleşmiş hortumu sayesinde bu işi gerçekleştirir. Ağız parçaları deriyi delebilecek tarzda sokucu bir yapıdadır. Her sokuşta yaraya tükürük akıtılır böylelikle kan emilmese bile hastalık taşıyan mikroplar bulaştırılabilir. Sivrisinek türleri içersinde, Culidae familyasına dahil olan Anopheles, Culex ve Aedes türleri yaygın olarak gözlenen ve gerek insan ve gerekse hayvanlardan kan emen türlerdir. Bu türler kuşlar ve güvercinlerden de kan emerler. Özellikle Culex pipiens’i adı ile bilinen tür özellikle kuşları tercih etmektedir. Ancak bu türler içinde sadece Anopheles türü üyeleri sıtma mikrobunu taşırlar. Ülkemizde sıtma mikrobu taşıyan Anopheles türleri arasında Anopheles sacharovi ile Anopheles maculipenis en yaygın rastlananlardır. Anopheles türlerini diğer sivrisineklerden ayırt etmenin en kolay yolu bir yere konduğunda duruş şekline bakmaktır. Anopheles türleri kondukları zemine vücutları dar açı yapacak şekilde dururlar. Diğer türlerin vücutları zemine paralel konumdadır. Ayrıca Anopheles türlerinin uzun ayakları, yuvarlaklaşmış pulları ve hafif benekli kanatları bulunur. Bu özelliklere bakarak uzman olmayan birisi bile hastalık taşıyıcısı Anopneles’i diğerlerinden ayırt edebilir. HASTALIĞIN BELİRTİLERİ En dikkat çekici özellik nöbetler halinde tekrarlayan ateş yükselmesidir. Kuşu etkileyen plasmodium türüne göre ateş süreleri ve tekrarlanma sıklıkları değişebilir. Bu dönemlerde kuş birden durgunlaşır, bir kenara çekilip düşünmeye ve tüy kabartmaya başlar. Nöbet geçtiğinde kısmen düzelmiş gibi bir görüntü sunar ancak genel olarak bir güçsüzlük hali vardır. Uçma isteği azalır, performans tamamen düşer. Hastalık yapıcı mikrop kuşlarımızın kan hücrelerine saldırarak bu hücrelerin bozulmasına neden olur. Kanda alyuvarların içine giren mikrop burada çoğalır ve alyuvarların bozulup patlamasına neden olur. Buna bağlı olarak kuşlarda anemi ( kansızlık ) gözlenir. Kuşlarımızın diğer bütün hastalıklara karşı direnci azalır ve başka hastalıklar kendini göstermeye başlayabilir. Böyle bir durumda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Hastalığın kesin teşhisi kan analizi ile yapılabilir. Tedavi edilmemesi durumunda hastalık kronikleşme eğilimi gösterir ve zamanla böbrekleri tahrip ederek kuşun ölümüne neden olabilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILAN İLAÇLAR İlaçla tedavi edilebilen bir hastalık olmakla birlikte hastalığın teşhisinde gecikilmesi ve tedaviye geç başlanması sonucu tedavisi zor hale gelebilir. Hastalıktan kaçınabilmek için özellikle salmalarınızın içine sivrisineklerin girmesini engellemek gerekmektedir. Uygun gözenekli bir kafes teli kullanılabilir. Kuşlarımızın diğer yabani güvercinlerle ve başka kuşlarla olan temasını engellemek yerinde olur. Quinie ( kinin ) etken maddeli ilaçlar hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaçlar, Clorquine, Primaquine ve Quinacrine etken maddelerine sahip olan çeşitli ticari isimlerdeki ilaçlardır. Güvercinler için üretilmiş bu etken maddeleri taşıyan ilaçlar yurdumuzda bulunmamaktadır. Beşeri ( insanlar için üretilmiş ) ilaçlar ise ticari biçimde eczanelerde satılmamaktadır. Bu tür ilaçlar sadece İl Hıfzıssıhha Müdürlüklerinden temin edilebilmektedir. Yurtdışında bu amaçla üretilmiş ilaçlar arasında en bilinenleri şunlardır. ARALEN TABLET Primaquine etken maddelidir. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. 1.5 litre içme suyuna 1 tablet atmak uygundur. Tedaviye her gün yenileyeceğiniz sularla 10 – 30 gün kadar devam etmek gerekmektedir. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1 – 2 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. ATABİRİN TABLET Quinacrine HCL etken maddeli bir ilaçtır. Güvercinlerde sıtma ( plasmodiosis ) ve Haemoproteus tedavisinde kullanılmaktadır. Bu ilaç daha çok posta güvercini yetiştiricileri tarafından yarış öncesi hastalıktan korunabilmek ve eğer bir hastalık varsa bunun etkilerini yok edebilmek amacı ile kullanılmaktadır. Bu amaçla daha düşük doz uygulanmaktadır. Bu doz hastalığı tedavi edici değildir. Bu amaçla kullanılan doz, yarış dönemi öncesi 4.5 litre suya 1.5 – 3 tablet karıştırmak ve 10 – 21 gün süre ile vermektir. Bu doz, 4.5 litre başına 200 mg etken madde içermektedir. Yarış dönemi sonrasında ise koruyucu amaçlı olarak haftada 1 – 2 gün aynı doz tekrarlanabilir. JEDDS QUİNİE POWDER Kinin etken maddelidir. Toz halinde olan ilaç kuşların içme sularına karıştırılarak kullanılır. 2 litre suya yarım çay kaşığı kadar karıştırmak uygundur. Tedaviye 10 gün devam edilmelidir. İçme suları her gün taze olarak hazırlanmalıdır. Her çay kaşığı ( 5 gr ) 150 mg kinin bulundurur. Pox (Frengi - Çiçek) Frengi, halk arasında bazen çiçek olarakta geçer, "borreliota avium" virüsünün neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle posta güvercinlerinde olmak üzere çoğunlukla sıcak havalı bölgelerde ortaya çıkar. Çoğu virüs nedenli hastalıkların aksine bulaşıcılığı dışkılardan değil, kan emici parazitlerden (sivri sinek, kene, sakırga, uyuz böceği etc.) dolayıdır. Parazitler taşıyıcı görevi yapıp hastalığı güvercinden güvercine bulaştırır. Bu virüs temasla bulaşabileceği gibi içme suyunda günlerce yaşayabilir. Virüs hasta kuşlar tarafından salya ve sümük ile vücuttan atılabilir. Bu sıvılar yerde kuruduktan sonra tozlaşarak hava yoluyla bulaşıma neden olabilir. Virüsün bu yolla vücuda girebilmesi için güvercinin vücudunda yaranın (kavga sırasında göz ve gaga kenarındaki yaralanmalar gibi) mevcut olması lazımdır. Virüs vücutta bulduğu yaralardan kan sistemine geçip burada çoğalır ve bu safhadan sonra yeniden deri yüzeyine gelip burada tomurcuklanır. Tomurcuklanma insanlarda görülen çiçek hastalığına benzer (hastalık isminide buradan almıştır). Tomurcuklanma çoğunlukla derinin tüylerle kaplı olmadığı kısımlarda baş gösterir. Göz çevresi, gaga başlangıcı ve bacaklar tomurcuklanmanın kabuklaşmış bir şekilde görülebileceği bölgelerdir. Hastalık hızla ilerler ve ve tamurcuklar irin üretmeye başlarlar. Hastalığı öldürücü yapanda bu özelliğidir. Virüs burun, ağız veya boğaza yerleşip irin üretmeye başladığında kuşların nefes alması ve yem yemesi büyük derecede zorlaşır. Hasta kuşun boğazına bakıldığında sarı ve sert irin parçaları görülebilir. Bu parçalar tomurcuk yaralarından çıkarak oluştuğundan sıyrılması veya deriden koparılması oldukca zordur. Bu safhada akılda bulundurulması gereken en önemli şey görülen belirtilerin pamuk (trichomoniasis) ile aynı olmasıdır. Pamuk tedavisi altında bulunan bir kuşun tedaviye cevap vermemesi halinde frengi tedavisine geçilmesinde fayda vardır. Bu iki hastalığın aynı zamanda bir kuşda mevcut olma olasılığıda yüksektir. Frengiyi pamuktan ayırmanın en kolay yolu tomurcuklanmanın bacaklarda veya pamuğun olmıyacağı bir şekilde göz çevresinde bulunmasıdır. Bunun yanında mikroskop altında teşhis konulabilir. Frengi daha çok genç kuşlarda ortaya çıkar. Yavruların derisinde kahverengimsi renklenmeler görülebilir. Frengili bir kuşun nefes alma ve yeme sorunlarının dışında yan hastalıklara karşı açık olması başka bir sorundur. Bu konuda yardımcı olabilmek için A vitamini takviyesi yaparak derinin dayanıklılığını arttırıp tomurcuk yaralarının hızla iyileşmesini sağlıyabilirsiniz. Frengi geçiren kuşlar hayatlarının sonuna kadar bu hastalığa bağımsızlık kazanır (Burada frenginin değişik varyasyonlarının var olduğu unutulmamalı. Bağımsızlık sadece kuşun atlattığı varyasyona karşı oluşur). Yıllık frengi aşısı (İğne yerine kuşun baldırından yolunan bir kaç tüyle derinin tüy deliklerinden kanamasını sağlayıp buraya sürülecek süngerimsi bez parçaları ile veriliyor) bu hastalığa karşı kuşlarınızın en sağlam savunması olur. Colombovac'ın frengi ve paratifo karışım aşısı kullanılarak iki hastalığa karşı birden aşılıyabilirsiniz. Bu aşı iğneyle her kusa 0.02cc ölçüsünde boyundan verilir. 6 haftalıktan küçük kuşlara aşı yapmamanız ve bir kere açılan aşı paketini bir daha kullanmak üzere elinizde tutmamanız önemlidir. Frengi tek başına kuşları zor öldüreceği için tek yapacağı şey kuşların çirkin bir görünüşte olmalarını saşlamasıdır. Asıl sorun yan hastalıklardan gelmektedir. Bunun dışında pamukla beraber baş göstermesi bir çok kuşunuzu kaybetmenize neden olabilir. Hastalık sırasında 1/4 Carnidazole tabletini kuşlara ağızdan 6 gün süresince verip bunu 7 gün süresiyle Albon vererek takip etmek bu yan hastalıkların etkisini ortadan kaldırır. Bunların dışında Pox Dry ilacını hem frengi hemde pamuk yaraları üzerine sürerek hızlı bir şekilde kurumalarını sağlıyabilirsiniz. Bu hastalığın bulaşmasının en büyük nedeni parazitler olduğu için salmanızda kuşlara değmiyecek yerlerde parazit (sinek?) kağıdı kullanabilirsiniz. Belli bir süre sonra bu kağıtların güvercin tozu nedeniyle etkisiz hale gelmesi doğal. Bu durumda kağıtları sıcak suda sabunla hafifce yıkayıp yeniden kullanabilirsiniz. Bunu yaparken pilastik eldiven takmanız iyi olur. Eğer bu kağıtları kullanmak zor geliyorsa (kuşlara sert bir şekilde yapışırlar) boş bir cam kavanoza beş altı tane kağıt şeridini koyup salmada geceleri ağzını açabilirsiniz. Böylece kuşlarınıza zarar vermesini ve tozlardan etkilenmesini engellemiş fakat sinek, sivri sineklerden kurtulmuş ve öteki parazitleride salmadan uzaklaştırmış olursunuz. Kronik Solunum Yolu Hastalıkları Chronic Respiratory Disease İngilizce adından kısaltılarak CRD adı ile anılan ve Türkçe’ye “kronik solunum yolları hastalıkları” olarak çevirebileceğimiz bu hastalık tek bir hastalığın adı değil, solunum yollarında görülen bütün hastalıkları kapsayan ortak bir adlandırmadır. Güvercinlerde görülen CRD hastalıkları 3 tanedir. Bu yazı kapsamında söz konusu 3 hastalık hakkında bilgi verilecektir. Bu hastalıklar şunlardır ; 1 ) Ornithosis 2 ) Coryza 3 ) Mycoplasmosis Solunum yollarında görülen bu hastalıklar güvercinlerde çok yaygındır. Kış aylarında havanın soğumasına paralel olarak bu hastalıklarda da artma gözlenir. Bu hastalıklar aslında pek çok faktörün karşılıklı etkileşimi sonucu gelişmektedir. Kuşlarımız için öldürücü bir hastalık görünümü sunmamakla birlikte bazı ağır vakalar ölüm riski taşımaktadırlar. Ancak asıl sorun CRD hastalıklarının, başka hastalıklarla birlikte görülme eğiliminde olmasıdır. Bu durum kuşlarımızda ciddi güç kaybı yaratmakta ve hayati risk tehlikesi artmaktadır. Kuşlarımızda görülen uçuş yeteneklerinin azalmasının en önemli nedenleri arasında CRD hastalıkları gelmektedir. Stres etmenleri, kötü hijyenik koşullar vb. hastalığın gelişmesinde çok önemli rol oynarlar. Bu etkenler yok edilmediğinde hastalık geçmiş gibi görünse bile her zaman tekrarlama eğilimindedir. Şimdi bu hastalıkları tek tek ele almak istiyoruz. ORNİTHOSİS GENEL BİLGİLER Chlamydia Psittaci adı verilen bir bakterinin neden olduğu hastalıktır. Psittacosis adı ile de bilinen bu hastalığa, bazen etken olduğu mikrop nedeni ile Chlamydia hastalığı da denilmektedir. Aslında bir solunum yolları hastalığıdır. Güvercinlerde dikkat çekici belirtisi gözlerde olduğu için bir göz hastalığı olarak algılanır. Güvercinler arasında yaygın olarak gözlenen hastalıklardan biridir. Bir çok kuş türünde gözlenen bu hastalık dünya çapında yayılmıştır. Diğer evcil olmayan kuş türleri hastalığı taşıyıcı rol oynamaktadırlar. Kuşların yanı sıra insan ve diğer memeli hayvanlarda da görülmektedir. Yaygın olarak papağanlar, güvercinler, hindiler ve ördeklerde rastlanır. Chlamydia Psittaci kendi içinde hem RNA hem de DNA bulunduran bir bakteri olmakla birlikte üreyebilmek için içinde bulunduğu vücuttan bu maddeleri almak durumundadır. Bunun sonucu olarak vücut hücrelerinde bozulmalara neden olur. BELİRTİLER Hastalık uzun süre belirgin bir belirti vermeyebilir. Bu nedenle gözden kaçar ve dikkat edilmez. Ancak kuşun güç kaybına bağlı olarak kendini birden ortaya koyabilir. İlk aşamalarda kuşlarımızdaki performans eksikliğinin yaygın sebebi olabilir. İyi uçan bir kuşumuzun belirgin başka bir neden olmaksızın uçuş gücünün düşmesi dikkatimizi çekmelidir. Yavru kuşlarda yavaş gelişme durumu dikkat çekicidir. Hastalık, sonraki aşamalarda iştahsızlık, tüy kabartma, kilo kaybı, karışık tüyler, titreme, gerginlik hali, yeşilimsi ishal ve solunum yolları sorunları ile kendini gösterir. Daha ağır vakalarda mikrop karaciğere yayılır ve burada iltihaba neden olur. Bu aşamada hastalık ölümcül olabilir. Hastalığı geçiren ve tedavi olan kuşlar kısmen bu mikroba karşı güç kazanırlar ve tekrar bu hastalığa yakalanma riskleri azalır. Mikrop vücuda girdikten bir süre sonra gözlerde ve özellikle de tek gözde yaşarma ve akıntı ile kendini belli eder. Aslında başka belirtileri olmakla birlikte bunlar genellikle dikkatten kaçmaktadır. Böyle olduğu için Ornithosis sanki bir göz hastalığı gibi algılanmakta ve bir çok kaynakta Ornithosis ( one eye cold ) olarak belirtilmektedir. ONE EYE COLD ( TEK GÖZ SOĞUK ALGINLIĞI ) Chlamydia Psittaci mikrobun gözlere yayılması durumunda ilk belirtiler gözde yaşarma ve akıntıdır. Daha sonra kuşun gözünün etrafı tam yuvarlak bir halka şeklinde hafif şişer ve kızarır. Su toplamış gibi bir görünümü vardır. Genellikle tek gözde ortaya çıkar. Bu nedenle hastalığa İngilizce “One Eye Cold” denilmektedir. Tedavi edilmediği taktire bu kızarıklık gözün etrafına doğru yayılır ve genişler. Gözdeki yaşarma ve akıntı mikropludur ve mikrobun etrafa bulaşmasına yol açar. Güvercinlerde gözlerde belirti veren diğer bir hastalık olan Coryza ile karıştırılmamalıdır. Bazı durumlarda gözdeki enfeksiyon körlük ile sonuçlanabilir. BULAŞMA ŞEKLİ Kuşların mikrop taşıyan göz akıntıları salmalarımızın içinde bulaşmaya neden olurlar. Mikrop salma içindeki güvercin tozu dediğimiz beyaz toza bulaşarak taşınır. Solunum yolu ile diğer kuşlara geçer. Hasta kuşlarla aynı banyo suyunda yıkanan diğer kuşlar hastalığı kapabilirler. Bu hastalığın önemli bir özelliği insana da bulaşmasıdır. Eğer güvercininizden mikrop kapmak istemiyorsanız dikkat etmeniz ve hasta kuşlarınızı süratle tedavi etmeniz gerekmektedir. Güvercin tozunun solunması yolu ile mikrop insana geçebilmektedir. Hastalık mikrobu güvercin tarafından bırakıldıktan sonra 48 saat kadar salma içinde aktif konumdadır. Bu süre içinde mikrop alınırsa mikrobu alan insanın hassaslığına bağlı olarak 5 – 14 gün arasında hastalığın ilk belirtileri görülmeye başlar. İnsandaki belirtiler gribe benzer. Ateş, baş ağrısı, göğüs ağrısı, yorgunluk, kuru öksürük ve bazı vakalarda mide bulantısı ve kusma görülür. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Hastalığın kesin teşhisi kan tahlili ile yapılabilir. Ölü kuşlar üzerinde yapılacak otopside karaciğerde yapılacak inceleme ile belirlenebilir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Bakteri nedenli bir hastalık olduğundan antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotik uygulaması oldukça olumlu sonuçlanmaktadır. Çeşitli antibiyotikler bu amaçla kullanılabilir. Yurt dışında bu hastalık için üretilmiş olan güvercin ilaçlarında yaygın olarak Chlortetracyline ve Doxycyline etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Ayrıca kuşların multivitamin takviyesine gereksinimleri vardır. Tedavi sırasında kuşların kalsiyum kaynaklarından ( grit taşları, gaga taşları vb) uzak tutulması gerekmektedir. Çünkü kalsiyum Chlortetracyline’nin ve Doxycyline’nin etkisini azaltmaktadır. Yumurtlama dönemlerinde olan kuşlarda bu ilaçlar kullanılmamalıdır. DEVAMİSİN OBLET Chlortetracyline Hydrochloride etken maddeli bir ilaçtır. Her oblette 500 mg etken madde bulunur. 12 Obletlik ambalajlar halinde piyasada satılmaktadır. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur, Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 15 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ¼ tablet karıştırmak uygun olabilir. DOXİVET –10 SOLÜSYON Doxycyline Hiklat etken maddeli bir ilaçtır. Farmavet ilaç firmasının bir üretimidir. 1 ml ilaçta 100 mg etken madde bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ilaç depolarında bulunur. Ticari şekli 1 ve 5 litrelik ambalajlar halindedir. Güvercinler için kullanılabilecek doz, kuş başına günde 25 Mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için 2 litre suya ½ ml karıştırmak uygun olabilir. TERRAMYCİN GÖZ MERHEMİ Beşeri ( insanlar için üretilmiş) bir ilaçtır. Pfizer firmasının bir üretimi olup, eczanelerde bulunur. Etken maddesi, Oxytetracyline ve B vitaminidir. Antibakteriyel etkili bu merhemin deri ve göz için olan iki tipi bulunmaktadır. Göz için olanı güvercinlerde One eye cold hastalığında haricen yani dışarıdan sürülmek sureti ile kullanılabilir. Günde 1 – 2 kez dıştan göze sürülür. Ticari şekli 3.5 gr’lık tüpler halindedir. BAVİTSOLE ORAL SOLÜSYON Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. A, D3, E ve C vitaminleri bulunduran kompleks bir ilaçtır. Güvercinlerde her türlü vitamin eksikliklerinde, çeşitli hastalıkların tedavisinde takviye olarak ve sulfa grubu ilaçlar ile antibiyotiklerin yanında destekleyici olarak kullanılabilir. Bu ilacı tercih etmemin önemli bir nedeni içinde kalsium bulundurmamasıdır. Böylece sulfa grubu ilaçlar ile bazı antibiyotiklerin yanında kullanılması gayet uygundur. Ticari şekli 1 litrelik solüsyon halindedir. Güvercinler için 1 litre içme suyana 10 kuş hesabıyla 1 cc ilaç katılarak kullanılabilir. İlaç kullanımına 5 gün devam edip bir süre ara verdikten sonra tekrar başlanabilir. CORYZA ( CATARRH ) GENEL BİLGİLER “Akut Nezle” adı ile Türkçeleştirebileceğimiz bu hastalığa Hemophilus İnfluenzae adlı bir bakteri neden olmaktadır. Kış aylarında daha çok görülen bir hastalıktır. Hastalığın mikrobu güvercinin üst solunum yollarına yerleşir ve çeşitli rahatsızlıklar yaratır. Çoğu zaman Ornithosis ve mycoplasmasis ile bağlantılı olarak gelişir. Hızlı bir gelişme gösterir. Hassas bazı kuşlarda mikrobun vücuda girişinden itibaren 3 gün içinde hastalığın belirtileri görülmeye başlar. BELİRTİLER Başlangıçta kuşun boğazda sümük salgısı vardır. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Kuşta solunum zorluğu, hırıltılı soluma, ses çıkartırken hırıltılı tonlar gözlenebilir. Sulu yeşilimsi bir ishal ile birlikte ağırlık kaybı, uçma isteksizliği ve yavru veriminde düşme vardır. En belirgin özellik, burun akıntısı ve her iki gözde de yaşarmaların olmasıdır. Burun akıntısı ve sümük kokuludur. Sinüslerde şişme gözlenir. Buna bağlı olarak kuşun yüzünde ve özellikle göz altlarından buruna doğru olan bölümlerde, alın kısmında hissedilir bir şişme oluşur. Öldürücü bir hastalık değildir. Bu hastalıktan ölüm oranı oldukça düşüktür. Ancak güvercinlerde ciddi strese neden olan bu durum diğer hastalıkların ortaya çıkma ihtimalini hızlandırır. BULAŞMA ŞEKLİ Diğer evcil olmayan kuşlarla her türlü temasın kesilmesi gerekir. Bu kuşlar mikrobu taşıyıcıdırlar. Hasta kuşların akıttıkları göz yaşı ve sümük gibi salgılar mikropludur. Bu salgıların kuruyup toz haline gelmesi ve bu tozun solunması yolu ile hastalık bulaşabilir. Ayrıca aynı salgıların içme suyuna bulaşması ile bu suları içen kuşlarda hastalanabilirler. Doğrudan temas ise başka bir bulaşma yoludur. Eğer salmanızda bir güvercin hastalandıysa mikrobun bütün salmaya yayıldığını düşünerek önlem almanız gerekmektedir. Temizlik, salma içinde havadar bir ortam yaratılması rutubetin önlenmesi ve hijyenik koşullara uyulması hastalık riskini azaltacaktır. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin olarak teşhis edebilmek için burun veya göz akıntısının laboratuvar analizi gereklidir. HASTALIĞIN TEDAVİSİ Bakterilerin neden olduğu bir hastalık olduğu için antibiyotiklerle tedavi edilebilmektedir. Antibiyotiklerin yanı sıra vitamin takviyesi de önemlidir. Ornithosis için kullanılan ilaçlar aynen Coryza için de kullanılabilir. Farklı olarak Tylosin ve Eritromycin etken maddeli antibiyotikler ilave edilebilir. Vitamin olarak yukarda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. TYLAN SOLUBE Tylosin etken maddeli bir antibiyotiktir. Lilly - Ellanco fimasının bir üretimidir. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. Kullanılacak doz 10 güvercin için 1 gram ilaç 2 litre içme suyuna karıştırılarak verilebilir. İlaç tedavisi 2 gün sonra kesilmelidir. Ağır durumlarda tedavi 5 güne kadar uzatılabilir. ERİTROM TOZ Eritromycin etken maddeli bir antibiyotiktir. 1 gram ilaç 55 mg etken madde içerir. Ticari şekli 50 ve 225 gr’lık cam kavanoz halindedir. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Güvercinlerde tüm CRD hastalıklarında kullanılabilir. 1 litre içme suyuna 1 ölçek ilaç ( 2.5 gr ) karıştırılarak 5 gün süre ile kullanılır. kullanılır. MYCOPLASMOSİS ( MYCOPLASMA ) GENEL BİLGİLER “Kronik Nezle” olarak adlandırabileceğimiz bir hastalıktır. Hastalık genellikle diğer solunum yolları hastalıklarının ( Ornithosis ve Coryza ) bir devamı şeklinde kendini gösterir. Hastalığın etkeni mycoplasma denilen bakteri kökenli bir organizmadır. BELİRTİLERİ Hastalık belirti olarak diğer solunum yolları hastalıkları ile benzer bir görüntü sunduğu için ayırt edilmesi oldukça zordur. Boğaz, gırtlak ve burunda sümük benzeri bir balgam oluşur. Bu oluşum gaga üzerinde ya da kenarında gözlenebilir. Kuşun gagası açıldığında bu balgam, dil ve damak arasında, tel gibi şerit halinde uzanır. Burunun dış deliklerinde sümük şeklinde oluşum vardır. Burun akıntısı gözlenebilir. Aksırma vardır. Sinüslerdeki şişmeye bağlı olarak yüzde ve özelliklede alın bölgesinde şişlik görülebilir. Kuşun ateşinde yükselme saptanabilir. Özellikle geceleri hırıltılı soluma, hırıltılı ses çıkarma ve nefes alıp verme zorlukları gözlenebilir. Kuş nefes alırken burnu tıkalı olduğu için gagasını açma ihtiyacı hisseder. Solunum yetersizliğine bağlı olarak kandaki oksijen miktarı azalır ve kuşun derisinin rengi mavimsi bir görünüm kazanabilir. Kuşun karın ya da göğüs bölgesindeki tüyler aralanıp deri rengi kontrol edilebilir. Güvercinlerimizin uçuş performansını ve yumurta üretimini olumsuz etkiler. Bu hastalıktan ölüm olayı görünmez ancak bu hastalığın en önemli özelliği diğer bazı hastalıklarla birlikte seyretmesidir. Böyle olduğunda kuşumuz için ölümcül risk yaratır. BULAŞMA ŞEKLİ Bu mikroorganizma sadece canlı vücutlarda yaşayabilir. Kuşun vücudunun dışında yaşam süresi 15 – 20 dakika ile sınırlıdır. Bu nedenle fazla bulaşıcı bir hastalık değildir. Bulaşma daha çok direk temas yolu ile olmaktadır. Evcil olmayan diğer kuş türleri mikrobu taşıyıcıdırlar. Hastalığın yayılmasını sağlayan en önemli etkenler arasında, olumsuz hijyenik koşullar, salma içinde rutubetli ve havasız ortam başta gelmektedir. HASTALIĞIN TEŞHİSİ Kesin tanı hasta kuşun kan analizi ile olabilir. Kuşun salgıladığı balgamın tahlili ise hastalığın aşamaları ve seyri konusunda bir fikir vermektedir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın tedavisinde antibiyotikler ve vitaminler kullanılmaktadır. Ancak genellikle başka hastalıklarla birlikte görüldüğü için ilaç seçimi buna göre değişebilir. Enrofloxacin, Oxytetracyline, Chlortetracyline ve Doxycyline, Tyolisin etken maddeli ilaçlar tercih edilmektedir. Vitamin olarak yukarıda bahsettiğimiz Bavitsol oral solüsyon verilmelidir. BAYTRİL % 2.5 ORAL SOLÜSYON : Bayer ilaç firmasının bir üretimidir. Kuvvetli bir anti – bakteriyeldir. Etken maddesi Enrofloxacin’dir. 1 cc ilaç 25 mg etken madde içerir. Aynı ilacın % 10 konsantrasyona sahip olanı da vardır. Ancak %2.5’luk olan güvercinler için daha uygundur. Hem de fiyat olarak daha ucuzdur. Veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 25 ve 100 gr’lık ambalajlar halindedir. Kanatlı hayvanlarla birlikte güvercinlerde de kullanılabilir. Güvercinlerde kısa adı CRD olan kronik solunum yolları hastalıklarında ve Salmonella’da kullanılmaktadır. Kullanılacak doz, güvercin için, kuş başına 5 mg’dır. Bu dozu sağlayabilmek için, 2 litre suya 0.5 cc ilaç karıştırmak uygundur. Tedaviye 5 gün süre ile devam edilmelidir. Ticari şekli 20, 50, ve 100 ml’lik şişeler halindedir. Salmanızda yumurtlamak üzere olan kuşlarınız ya da bir aydan küçük yavrularınız varsa bu ilacı kullanmayınız. Yavrularda sakatlıklara neden olabilmektedir. GEOSOL TOZ Oxytetracyline etken maddeli bir ilaçtır. Vetaş ilaç firmasının bir üretimi olup, veteriner ilaçları satan eczane ve ecza depolarında bulunur. Ticari şekli 20 ve 100 gr’lık kavanozlar halindedir. Güvercinler için 2 litre içme suyuna yarım ölçek karıştırılarak kullanılabilir. İlaç 5 gün süre ile uygulanır. CADİDİASİS(TERS KURSAK) GENEL BİLGİLER Sour crop İngilizce adından Türkçe’ye çevirerek “ters kursak” olarak adlandırabileceğimiz bu hastalığın bir diğer adı da Candida’dır. Ancak hastalık Mycosis, Muget, Yeast ve Trush adları ile de bilinmektedir. Fungal bir hastalıktır. Fungal ( mikotik ) hastalıklar, toplumda yaygın adı ile mantar hastalıkları olarak bilinirler. Cadidiasis de sindirim bölgesinde özelliklede üst sindirim bölgesinde görülen müzmin formlu bir mantar hastalığıdır. Mantar mikrobunun yerleşerek hastalığa neden olduğu bölge, proventriculus olarak da adlandırılan ve kursaktan sonra yemlerin geçtiği ilk durak olan bezlimidedir. Kümes hayvanları, serçeler, su kuşları ve güvercinler gibi bir çok kuş türünde yaygın olarak gözlenen bir hastalık türüdür. Hastalığa neden olan mikrop Candida abbicans adı verilen bir mantar organizmasıdır. Bu mikrop daha çok bozuk yem üzerinde bulunmaktadır. Güvercinlere bayat ve küflü yem verilmesi hastalık riskini çok artırmaktadır. Güvercinlere verdiğimiz yemlere mutlaka dikkat etmemiz gerekmektedir. Verilen yemlerin taze olduğunun göstergesi bu yemlerin çimlenme yeteneğini kaybetmemiş olmasıdır. Yem olarak “kısır tohum” kullanımı doğru değildir. HASTALIĞIN SEYRİ VE BELİRTİLERİ Mantar mikrobu, bezlimide de küçük yaralara neden olmaktadır. Bu yaralar ufak boğumlar oluşturarak zaman zaman bir aşağıda yer alan ve taşlık adı ile bilinen kaslımideye yemlerin geçişini engellemektedir. Bu durum bezlimide de yemlerin birikerek buranın şişmesine neden olur. Bu şişlik bezlimideyi çevreleyen kan damarlarına basınç yapar ve yer yer bu damarların patlayarak kanamasına neden olur. Bu kanama güvercinin ağzından kan gelmesi şeklinde kendini gösterir. Bazen yuva içinde yerde gördüğümüz ve anlam veremediğimiz kan birikintilerinin nedeni bu tür bir kanama olabilir. Bezlimidenin bu şekilde tıkanması aynı zamanda kursakta şişmeye de neden olur ve kuş ara sıra kusarak bu birikintiyi atmaya çalışır. Kusmuğun kokusu, normalden daha kötüdür. Özet olarak kursakta şişme ve zaman zaman tahıl içeriğinin kusulması ile birlikte ağızdan kan gelmesi gibi durumlar bize kuşumuzda Cadidiasis hastalığının bulunduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra ağız içinde veya damakta görülen küçük beyaz mantar oluşumları hastalığı belirlememizi sağlar. Daha net olan bu göstergelerin yanı sıra, kayıtsızlık, iştah kaybı, ağırlık kaybı, kuşun performansında düşme, genç kuşlarda yavaş büyüme, yetişkin kuşlarda telek çürümesi ve tüy yarılması gibi durumlar bu hastalığın diğer belirtileridir. Boğazdan alınacak örnekler üzerinde yapılacak kültür testi ile hastalığa kesin teşhis koyulabilir. TEDAVİ VE KULLANILABİLECEK İLAÇLAR Hastalığın deri enfeksiyonu ve tüy çürümesi şeklinde seyretmesi durumunda, banyo sularına karıştırılacak Bakır sülfat sorunun çözümü için yararlıdır. Bakır sülfat için 1 / 2000 oranında sulandırma uygundur. Bunun için 4.5 litre banyo suyuna yarım çay kaşığı ilaç karıştırmak gerekir. Bakır sülfat, sülfürik asidin bakır II okside etkimesi ile oluşan bir tuzdur. Parlak mavi kristaller halindedir ve piyasada “göz taşı” adı ile satılmaktadır. Kimyasal madde satan yerlerde bulunabilir. Ankara’da Ulus’ta Modern Çarşı’nın üst katında var. Hastalığın bezlimide de görülmesi durumunda Nystatin etken maddeli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu etken maddeyi bulunduran güvercinler için üretilmiş özel bir ilaç ülkemizde yoktur. İçinde bu etken maddeyi bulunduran beşeri bir ilaç eczanelerde bulunabilir. Bu ilaç veteriner hekim kontrolünde gerekli doz ayarlaması yapılarak güvercinlere kullanılabilir. Bu ilaç hakkında kısa bilgiler aşağıda verilmiştir. MİKOSTATİN SÜSPANSİYON Her ml de 100.000 IU etken madde bulunmaktadır. Bristol-Myers squibb firmasının bir üretimidir. Anti fungal etkilidir. Canker (Pamuk) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Pamuğun nedeni "Trichomonas Columbae" diye bir organizmadır. Bu organizma (protozon- mikrop diyelim) düşük güçlü bir mikroskobun altında bile görülebilecek büyüklüktedir ve bizim güvercinlerimizin dışında yabani güvercinlerde ve kumrularda 75% oranında bulunmaktadır. Pamuğun bulaşımı temas dolayısıyla olmaktadır. Kuşlar öpüşürken, çiftleşirken veya yavrularını beslerken bulaşır. Bunun dışında içme suyu dolayısıyla (Pamuğun suda uzun süre yaşıyabilmesi nedeniyle) salgın haline gelebilir. Ergen kuşlar pamuğa karşı yavrulara oranla daha dayanıklıdırlar. Ergen kuşlar hastalandıklarında dillerinde veya gaganın birleşim noktalarında uçuklar ve yaralar görülür. Damakta sarı peynirimsi bir madde ortaya çıkabilir. Bu madde büyüyerek kuşun yem yemesine ve su içmesine zorluk çıkartabileceği gibi nefes alma zorluklarıda yaratabilir. Bu akılda tutularak nezle gibi görülen kuşların boğazlarına bir göz atmakta fayda vardır. Göbek pamuğu ergen kuşlarda görülmez. Güvercinler hasta oldukları halde belirti göstermiyebilirler. Usta kuşçuların başkalarının çiftleşmiyor yavru alamıyorum diye elden çıkardıkları kuşları alıp pamuk için tedavi ettikten sonra hemen yavru almaya başladıkları olmuştur. Çoğu usta kuşçular kuşlarını üreme sezonunun başında ve sonunda olmak üzere iki kere pamuk için tedaviye sokarlar. Bunun gerekli olup olmadığına karşı benim düşüncelerim biraz karışık. Salmada pamuk olan yavru olduğunda bütün kuşların tedaviye girmesi konusunda hiç şüphem yok. Nede olsa yavru beslenirken ebeveynlerinden bu hastalığı kapmış ve ebeveynleride su içerken bu hastalığı bulaştırma olasılığı yaratmışlardır. Önlem olarak hastalık tedavisi yapmak benim aklıma yatmıyan bir şey olsada bunun pamuk için usta kuşçular tarafından yapıldığı bir gerçek. Ergen kuşlara pamuk çoğunlukla hasar vermesede aşırı sitres zamanlarında etkisi ciddi bir duruma gelebilir. Sitres paratifo gibi ağır hastalık geçiren kuşlarda olacağı gibi, iç parazitler tarafındanda ortaya çıkabilir. Fakat sitresin en genel nedenleri aşırı üretim ve tüy değişimidir. Bu nedenle yaz aylarının sonlarına doğru damızlık kuşlar aralıksız üç dört seri yavru vermiş durumdayken veya tüy değiştirme zamanında vücutları zayıf düştüğünde başta pamuk olmak üzere çeşitli hastalıklar salgın olarak ortaya çıkmaya başlar. Sonuç olarak kuşlarımız ne kadar zayıf olursa vücutlarının savunma sistemi ne kadar yorgun olursa daha az miktarda mikrop ve bakteriler tarafından hastalanabilirler. Bu nedenle aşılamak, kaliteli yem ve temiz su vermek dışında vitamin takviyesi ve her iki seri yavrudan sonra kuşları dinlendirmek sağlıkları için gerekli takviyelerdir. Bu durumlar yavrular için geçerli değildir. Yavrular yumurtadan çıktıklarında bu hastalığa karşı savunmasızdırlar. Ergen kuşlar pamuk taşıdıkları halde vücut savunma sistemlerinin bununla başa çıkabilmesi sonucunda hastalıktan kurtulmasalarda ufak tefek yaraları uzun süre rahatsız olmadan taşırlar. Bunun yarattığı sorun beslenme sırasında pamuğun kolayca yavruya bulaşmasıdır. Özellikle yavrular sütten kesilip tohumlarla beslenmeye başlandığında tohumların sivri kısımları kolayca yavruların dillerinde ve boğazlarında gözle görülmiyecek kadar bile olsa yaralar-çizikler açabilir. Bu yaralar pamuğun yavruya geçmesi için rahat bir ortam yaratır. Daha önce göbek pamuğundan bahsetmiştim; bu hastalıkda yavrular yumurtadan çıkar çıkmaz ortaya çıkmaya başlıyabilir. Yavruların göbekleri yumurtadan ayrılmadan sonra daha tamamen iyileşmeden yuvanın tabanından pamuk kapabilir. Pamuğun yuvanın tabanında olmasının nedeni ise beslenme sırasında dökülen sütlerdir. Ağır hasta kuşlar bir hafta içinde halsiz düşüp tüylerini kabartarak bir kenara çekilirler. Bu safhada ishal, kusma, aşırı su içme ve yeme karşı iştahsızlık gözlenebilir. Pamuğun böyle ileri safhalarında yavrularda ölüm kısa sürede olsada ergen kuşlarda iki üç hafta sürebilir. Ergen kuşlarin ölmesine neden olacak kadar ilerliyen pamuk bu safhada kuşun iç organlarına özelliklede karaciğerine yayılmıştır. Ölü kuşun karaciğerine bakıldığında içinde dışından bile görülebilecek sarı maddeler olur. Tedavi sırasında pamuk yaralarının frengi (çiçek) yaralarına benzerliği unutulmamalıdır. Ağızdaki sarı maddeler frenginin aksine zorda olsa koparılabilir fakat bu sorun yaratacak şekilde bir kanamaya neden olabilir. Tedavi için benim kullandığım ilaç "Fishzole" (haplar, 1 hap 1 litre suda eritilerek verileceği gibi kuşların durumuna bağlı olarak 1/4 veya 1/2 hap ağızdan 6 ile 10 gün arası verilebilir) olduğu gibi Avrupada "Gabbrocol" (poşet halinde gelmektedir ve 1 poşeti bir litre suya karıştırıp ortaya çıkan sıvıyı yumuşak bir fırça ile yaralara sürdükten sonra 3-5 mililitre sıvıda ağızdan bir şırıngayla verilir) yaygın olarak kullanılır. Kullandığınız ilaçta dikkat etmeniz gereken şey içindeki maddelerin hem pamuğa karşı (Dimetrizol gibi) hemde yan hastalıklara karşı (Aminosidine gibi) olması. Bu ilaçların dışında Trichovet (kuş basina 2.5 gr) diye hazır ilaçlı yemde kullanabileceğiniz gibi Cooci-Geelmix ve Dacoxsine de kullanılabilir. Not: Son yıllarda ortaya çıkan ve sadece güvercinler için hazırlanmış olan ilaçların eklemesi: Spartrix ve Trichocure (Şu an piyasada bulunan en kuvvetli pamuk ilaçlarından ikisi, hasta kuşa yutturulacak tek hap hastalığı ortadan kaldırıyor. Ağır hasta kuşlara bir gün sonra verilecek ikinci hap kalan hasarıda tedavi edebilecek güçte.) Kaynak: veterinerhekimiz.com

http://www.biyologlar.com/guvercin-hastaliklari

12th INTERNATIONAL CONGRESS ON THE ZOOGEOGRAPHY AND ECOLOGY OF GREECE AND ADJACENT REGIONS (12. Uluslararası Zoocoğrafya ve Ekoloji Kongresi )

12th INTERNATIONAL CONGRESS ON THE ZOOGEOGRAPHY AND ECOLOGY OF GREECE AND ADJACENT REGIONS (12. Uluslararası Zoocoğrafya ve Ekoloji Kongresi )

Dear Colleagues, It is a great honour for the Organizing Committee, to invite any professional or student who shares our mutual interest in Zoology to the 12th International Congress on the Zoogeography and Ecology of Greece and Adjacent Regions to be held in Athens, Greece, from June 18 to 22, 2012. The congress' scope includes all issues related to the animal systematics, ecology, phylogeny, phylogeography, and population genetics in Southeastern Europe and the eastern Mediterranean region. Research concerning all aspects of animal biodiversity (terrestrial, subterranean, freshwater and marine) within a geographical region that includes the Balkan and Italian peninsulas, Asia Minor and Anatolia, as well as the Near East and the Mediterranean coasts of north-eastern Africa are welcome. The official language of the 12th ICZEGAR will be English. Experience gained from the 11 previous successful congresses of this series during the last 33 years has shown that the meeting can become an important forum for contact and information exchange between scientists working on a wide range of subjects at a region with very high biodiversity. Participants will have the opportunity to discuss and collaborate on many basic and applied research subjects, such as conservation biology, biogeography, fisheries, population ecology, phylogenetics etc. Please visit regularly the web-site for updated information on all issues related to the congress. Communication via e-mail is strongly encouraged. We would like to express our special interest to welcome all of you in Athens. Sincerely, The Organizing Committee January 1, 2012: Beginning of registration and submission of abstracts and fees.March 15, 2012: Deadline for submission of abstracts.March 30, 2012: Deadline for acceptance of abstracts.April 15, 2012: Deadline for money transfers.April 15, 2012: Deadline for early registration.April 15, 2012: Deadline for notification of the day and time of presentations.May 15, 2012: Deadline for cancellation of fees.June 18, 2012: Beginning of Congress.On behalf of the organizing committee, we would like to thank you in advance for your in timely register, because what is important, is assembling the programme of our congress.Congress scheduleJune 18 – 22, 201212th ICZEGAR congress. Welcome reception and registration on Monday, June 18 from 15:00 to 20:30. The congress finishes on Friday, June 22. Contact ICZEGAR 12Section of Zoology-Marine BiologyDept. of BiologyUniv. of AthensPanepistimioupoliGR-157 84 AthensGreeceTel: +302107274372Fax: +302107274604e-mail: 12iczegar@gmail.com Organizing committees Local Organizing CommitteeMembersDr. Ioannis Anastasiou - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: ianastasiou@biol.uoa.gr) Christos Georgiadis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: cgeorgia@biol.uoa.gr) Prof. Anastasios Legakis – Zoological Museum, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: alegakis@biol.uoa.gr) Prof. Panagiotis Pafilis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: ppafilis@biol.uoa.gr) Dr. Aris Parmakelis - Section of Ecology & Taxonomy, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: aparmakel@biol.uoa.gr) Prof. Rosa Polymeni – Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: rpolyme@biol.uoa.gr) Kostas Sagonas – Section of Animal and Human Physiology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: costas.sagonas@gmail.com) Prof. Maria Thessalou-Legaki - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: mthessal@biol.uoa.gr) Dr. Dimitris Tsaparis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: tsaparis@biol.uoa.gr) Treasurer Dr. Dimitris Tsaparis - Section of Zoology-Marine Biology, Dept. of Biology, Univ. of Athens (e-mail: tsaparis@biol.uoa.gr) OFFICIAL WEB SITE  http://www.zoologiki.gr/12iczegar/welcome.php

http://www.biyologlar.com/12th-international-congress-on-the-zoogeography-and-ecology-of-greece-and-adjacent-regions-12-uluslararasi-zoocografya-ve-ekoloji-kongresi-

Mantarların beslenmesi, fizyolojisi ve metabolizması

Mantarların kendilerine özgü bir beslenme tarzları bulunmaktadır. Enerji kaynağı için organik bileşiklere ve biyosentez için de karbonlu kaynaklara gereksinim duyarlar. Mantarlar, genel olarak, heterotrofik organizmalar olarak kabul edilirler. Basit organik moleküller (monosakkaridler, amino asitler, organik asitler, vs.) hücre membranlarından kolayca içeri girebilirler. Buna karşın, makromoleküller ise (disakkaridler, polisakkaridler, polipeptid ve proteinler, vs.) dışarıda enzimatik olarak ayrıştırıldıktan ve membrandan geçebilecek bir düzeye indikten sonra içeri girebilirler. Bazı mantarlar da (Myxomycestes) gıdalarını fagositozis veya endositozis ile alabilirler. Mantarlar gıdalarının bir kısmını kendileri sentez edebilirler. Ancak, büyük bir bölümünü de dışardan sağlarlar. Dışarıda bulunan makromoleküllerin veya polimerlerin membrandan girebilmesi ekstrasellüler enzimlerin aktiviteleri ile mümkündür. Bu hidrolitik enzimler, hücre içinde sentezlendikten sonra, bir kısmı (yeteri kadarı) hücre içinde kalır ve diğer bir kısmı da dışarıya bırakılırlar. Bu enzimler polimerleri monomer haline getirirler. Bu monomerler de aktif ve/veya pasif transportla hücre içine girerler. Hücre içine ulaşan bu maddeler burada daha küçük birimlerine ve yapı taşlarına kadar ayrıştırıldıkları gibi bir kısmı da olduğu gibi sentez olaylarında kullanılırlar. Ekstrasellüler enzimlerin dışarı çıkmasında ve hücre duvarına kadar taşınmalarında vesiküllerin büyük rolleri olduğu bildirilmektedir. Vesiküller, sitoplasmik membrana kadar gelerek içindeki enzimleri buraya bırakır ve buradan da enzimler dışarı çıkarlar. Enzimlerin ve hücre içindeki metabolitlerin dışa çıkmasında ve dışardan içeri monomerlerin girişinde suyun rolü büyüktür. Enzimlerin bir kısmı, aynen bakterilerde olduğu gibi, yapısal ve bir bölümü de indüklenebilen bir karaktere sahiptir. Mantarlar karbon ve enerji kaynaklarını bir çok substratlardan temin edebilirler. Doğada serbest olarak yaşayan mantarların bir çoğu enerji için bitkisel orijinli kaynaklardan yararlanırlar. Mantarların büyük bir ekseriyeti de glikoz, sakkaroz, nişasta, maltozu ayrıştırabilir ve bunlardan yararlanabilir. Bazıları da yağ asitlerini, organik asitleri ve gliserolu da enerji kaynağı olarak ve ayrıca, hekzos ve pentoz şekerlerinin derivatlarını da (uronik asit ve şeker alkollerini) kullanabilirler. Bunların hücre membranlarından geçişinde permease enzimlerinin rolü fazladır. Bir polisakkarid (birbirine beta 1 - 4 bağlarıyla birleşmiş glikoz monomerlerinden oluşmuş düz zincirli homopolimer) olan nişasta hücre duvarı yapısında bulunması bakımından önemlidir. Sellüloz da mantar hücrelerin sentezledikleri sellülase enzimleri tarafından ayrıştırılır. İki enzim (endo - beta - glukonase ve beta - glukosidase) tarafından ayrıştırılan selüloz küçük moleküllere kadar indirilir. endo-beta beta-glukosidase Sellüloz ¾———® Sellobiose ¾¾¾—¾——®glikoz glukonase Bu enzimlere topluca sellülase kompleksi adı verilmektedir. Bunlar indüklenebilen enzimlerdendir. Ancak, sellülazın sentezi, ortamda glikoz veya çabuk ayrışabilen diğer şekerler varsa suprese olabilir (katabolik baskılama). Enzimlerden endo glukonazın M.A. 11000 - 65000 ve beta glukosidase de 50000 ile 65000 molekül ağırlığı civarındadır. Bazı mantarlar üremeleri için basit inorganik bileşiklerden de yararlanabilir, eğer bunlar karbon kaynakları bulabilirse. Bir kısmı da tiamin, biotin, vs. gibi vitaminlere gereksinim duyarlar. Mantarların Fizyolojisi Mantarların hücre duvarlarında kitin ve selüloz karakterinde substansların bulunması, bunların devamlı değişen ve çok değişik olan çevre koşullarına uymalarında büyük yardımcı olurlar. Örn. mantarlar, bakterilerin dayanamayacakları kadar yüksek konsantrasyondaki şeker(%50) solüsyonuna direnç gösterirler. Çünkü, yüksek ozmotik basınca karşı, bakteriler kadar duyarlı değillerdir ve bunu hücre duvarının yapısındaki maddeler sağlarlar. Bu nedenle, reçel ve jöleler mantarlar tarafından kolayca kontamine edilebilirler. Ancak, bazı mantar türlerinin de %15 şeker yoğunluğunda üremelerinde sınırlanma oluşmaktadır. Mantarlar genellikle düşük pH derecelerinde bile kolayca üreyebilir ve böyle ortamlara adapte olabilirler. Bu sebeple, mantarların minimal ve maksimal pH-limitleri 2-11 arasında değişebilir. Asit karakterdeki meyveler veya suları (özellikle, domates, portakal, limon, greyfurt, mandalina, vs.) buz dolabı ısısında olsalar bile mantarların üremeleri için iyi bir ortam oluştururlar. Hatta, bazı türler, 1 N asetik asit ve 2 N sülfürik asite dirençlidirler. Bunlara karşın, mantarların türlerine göre değişmek üzere, optimal pH'ları, üreme ve çeşitli metabolit sentezi ile paralellik göstermeyebilir. Buna, diğer çevresel koşulların ve üreme ortamının yapısının da büyük etkisi bulunmaktadır. İnsan ve hayvanlarda hastalık oluşturan mantarlar (patojenik mantarlar), üredikleri bölgelere ait pH limitleri, genellikle, kendileri için optimal bulunmaktadır. Rutubet, mantarların üremelerinde çok önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır. Yüksek orandaki rutubet, genellikle, üreme üzerine olumlu etkide bulunur. Rutubet azaldıkça, mantarların çoğalmaları da sınırlanmaya başlar. Mantarların rutubete olan gereksinmeleri, türler arasında değişiklik gösterir. Bazı mantar türleri relatif rutubeti %10-15 arasında bulunan ortamlarda veya suyu çok azalmış olan kuru danelerde üreme yeteneğine sahiptirler. Patojenik mantarların, özellikle, dermatofitlerin insan veya hayvan vücutlarında yerleşebilmesi ve hatta hastalık oluşturabilmesi için rutubet yine önemli bir faktördür.Eğer deri, su ile ıslanmış ise, mantarların yerleşmesi ve üremesi daha kolay olmaktadır. Mantarların üreme ısısı limitleri oldukça geniştir ve türler arasında farklar gösterir. Bu sınırlar, 0° ile 60°C arasında değişebilmektedir. Hifalar maksimal ısı limitinin dışında kolayca ölmelerine karşılık, sporları yüksek ısıya ve değişik çevre koşullarına çok fazla dayanıklılık gösterirler. Buz dolabı ısısında üreyebilen ve gıdaların bozulmasına neden olan mantarlara her zaman rastlamak mümkündür. Termofilik olanlar ise 60°C nin üstünde gelişebilirler. Ancak optimal ısı, üreme için en uygun olanıdır. Patojenik mantarlar için optimal ısı, üzerinde veya içinde üredikleri canlının ısı derecesi olarak kabul edilmektedir. Ancak, deride lokalize olan mantarlar dış ortamla da temasta bulunduklarından optimal ısı, çevrenin ısısı ile bir yakınlık göstermektedir. Bu nedenle, dermatofitler için optimal üreme ısısı 20-25° C'ler arasındadır. Mantarlar, aynı bakterilerde olduğu gibi, üreme ısısı derecelerine göre başlıca 3 kısma ayrılırlar. Soğuk sevenler (psikrofilikler), genellikle 0° ile 15°C'ler; Ilık sevenler (mesofilikler), 15° ile 40°C'ler arasında ve sıcak sevenler (termofilikler) ise 40°C'den yukarıda üreyebilme kabiliyetine sahiptirler. Çok fazla soğuk, mantarların muhafazasında kullanılmaktadır. Sıfırın altında 195°C'de mantarlar uzun süre canlı kalabilirler. Mantarlar, genellikle, aerobik karakter taşırlar ve oksijenin bulunduğu ortamlarda gelişirler ve ürerler. Bu nedenle, havada bulunduğu miktar (veya oran) kadar oksijen, üreme için gereklidir. Patojenik mantarlardan, Actinomyces bazı türleri hariç olmak üzere, diğerleri aerobik koşullarda ürerler. Oksijenin azlığı veya mikroaerofilik koşullar üremeyi ve gelişmeyi sınırlar. Mantarların üremeleri için ışık, gereksinme duyulan önemli bir faktör değildir. Işık olmadan da kolayca gelişebilirler. Patojenik mantarlar da direkt ışık olmadan üreyebilme yeteneğine sahiptirler. Direkt güneş ışınları, üremeyi ve gelişmeyi sınırlar. Ultraviolet ışınları fungistatik bir etkiye sahip olmasına karşın iyonizan ışınlar öldürebilirler (fungisid). Mantarların klorofilleri olmadığı için fotosentez yapamazlar. Bu nedenle gıda gereksinimlerini (beslenme) dışardan karşılamak zorundadırlar. Bazı mantarlar basit yapıdaki ortamlarda (minimal ortam) gelişebildikleri halde, diğerlerinin ise üremeleri ve gelişmeleri için inorganik (C ,H, O, K, P, N, S, Fe, Mn, Mo, Cu, Zn, Ca, vs.) maddelere ve özel üretme faktörlerine (tiamin, biotin, Vit. B6, pantotenik asit, inositol, riboflavin, vs.) ihtiyaçları vardır. Mantarların karbon kaynaklarını, daha ziyade karbonhidratlar, alkol, organik asitler ve proteinler oluşturmaktadır. Nitrogen kaynağı için amonyum tuzları, sitratlar, proteinler, pepton, peptid, amino asit, üre, vs. den yararlanırlar. Bazı türler de amonyak ve nitratı bu amaç için kullanırlar. Mantarların bazıları kendilerine lüzumlu olan vitamin veya diğer gerekli maddeleri sentez edebilme kabiliyetine sahiptirler. Patojenik mantarlardan bir kısmı için tiamin, inositol veya biotin üremeyi artırıcı veya üretme faktörü olarak önemlidir. Örn. T. equinum üremesi için nikotinik asit, T. megnii için de L-histidine gereksinim duyulur. Tiamin, T. tonsurans 'ın üremesini artırır. Patojenik mantarları üretmek ve izole etmek için, laboratuvarlarda, bileşiminde çeşitli inorganik ve organik maddeler bulunan besi yerleri kullanılmaktadır. Bunlar arasında en fazla Sabouraud dekstroz agar, Brain-heart infusion kanlı agar, Czapek agar, Patates dekstroz agar, vs. sayılabilir. Mantarların bazıları kuvvetli enzimler sentezleyerek bunların aracılığı ile çevredeki gıda maddelerini ayrıştırır ve bunlardan yararlanırlar. Bu enzimler, daha ziyade protease, karbonhidrase, nuklease ve lipase karakterindedirler. Bazı mantarlar da birden fazla enzim sentez edebilmektedirler. Örn. Aspergillus niger (amilase, sellobiase, katalase, lipase, protease, maltase, vs.) ve A.oryzae (amidase, amilase, katalase, lipase, protease, maltase, vs.) ve P. camamberti (amidase, laktase, lipase, maltase, protese, nuklease, vs.) gibi. Mantarlar toprak fertilitesinin sağlanmasında, peynirlerin olgunlaşmasında ve bazı önemli endüstri ürünleri elde edilmesinde çok büyük yararlar sağlarlar. Organik asitler (asetik, formik,fumarik, gallik, glukonik, laktik, malonik, sitrik, oksaIik asitIer ve diğerleri), alkoller (alkol, gliserol, eritritol, mannitol, vs.), enzimler (amidase, amilase, invertase, lipase, protease, maltase, vs.), pigmentler (aleoamodin, auratin, beta karoten, aspergillin, vs.), polisakkaridler (glikojen, reguloz, nişasta, vs.), steroller (kolesterol, ergosterol, fungisterol, fitosterol, vs.), antifungal maddeler (griseofulvin, mikostatin, nistatin, vs.), antibiyotikler ( penisilin, eritromisin, sikloserin, sefalosporin, kanamisin, streptomisin, vs.) ve diğer bir çok önemli maddeler ( vitaminler, proteinler, ergot alkaloidleri, lipidler, toksin ve diğer toksik substanslar) bu ürünlerin arasında yer alırlar. Mantarlar insan ve hayvanlarda, gerek kutan ve subkutan ve gerekse sistemik infeksiyonlar oluşturması bakımından da medikal önemleri fazladır. Bu hastalıkların bazıları da zoonotik bir karaktere sahiptir. Mantarlar insan gıdası olarak da kullanıldıklarından, beslenmede özel bir yerleri vardır. Bu amaçla, zehirsiz türde mantarlar üretilmekte ve yemek olarak kullanılmaktadırlar. Mayalardan ekmek yapımına ve içkilerin fermentasyonunda (bira, şarap, viski, vs.) da büyük yararlar elde edildiği gibi bazı peynirlerin (Roquefort, Camemberti, Gorgonzola, Stilton, vs.) olgunlaşmasında da önemli görevler yaparlar. Ayrıca, maya hücrelerinin sentezlediği vitaminler (tiamin, riboflavin nikotinik asit, pentotenik asit, biotin, pridoksin, vs) de insan ve hayvanlarda kullanılan medikal önemleri olan maddeler arasındadır. Mantarların sentezledikleri ve sekonder metabolitlerden olan toksinler (mikotoksinler) insan ve hayvan sağlığı için büyük tehlike göstermektedirler. Bunlar arasında A. flavus 'un ve diğer mantarların sentezledikleri Aflatoksin karaciğerde kanser oluşturacak nitelikte etkiye sahiptir. Ayrıca, Rubratoksin, Okratoksin, Fusariotoksin ve diğer toksik substanslar da çeşitli mantarlar tarafından oluşturulurlar. Mantarlar, meyve, sebze, ağaç gövdeleri, depolardaki çeşitli dane ve diğer gıdalarda da üzerinde veya içinde üreyerek bozulmalarına, değerinin ve kalitesinin düşmesine neden olurlar. Mantarların Metabolizması Mantarların metabolik aktiviteleri alg ve yüksek bitkilerden biraz farklılık gösterir. Fotosentez yetenekleri olmadığından, enerjice zengin karbon kaynaklarına ihtiyaçları vardır. Heterotrofik bir beslenme özelliği gösteren mantarların metabolizmaları oldukça fazladır. Bunu gerçekleştirmek için fazla enerjiye ve dolayısıyla da enerji üretimine gereksinimleri vardır. Mantarlarda da, diğer ökaryotik ve prokaryotiklerde olduğu gibi, adenozin trifosfat ( ATP) merkezi bir role sahiptir. Enerji üretiminde şekerler ve şeker derivatlarının ayrıştırılması (glikolizis) önemli olup başlıca 3 yolla sağlanmaktadır. 1) Embden - Meyerhof - Parnas (EMP), 2) Hekzos monofosfat yolu (HMP) ve 3) Entner - Deudoroff (ED) biyokimyasal yollarıdır. Mantar türlerine göre değişmek üzere, bunlardan birinci veya ikinciler en fazla tercih edilen metabolik yollardandır ve bu sayede enerji üretimi gerçekleştirilir. Her üç metabolik yolla da pürivik asit merkezi role ve basamağa sahiptir. Şekerlerin veya derivatlarının oksidatif ayrışmasında (aerobik) daha fazla enerji açığa çıkar. Çünkü, son ürün olarak karbondioksit ve su meydana gelir. Halbuki, fermentatif ayrışmada (anaerobik) organik asitler daha fazla teşekkül eder ve oluşan enerjinin büyük bir kısmı bu asitlerin atomları arasında saklı kaldığından daha az oranda enerji üretilir (daha az ATP meydana gelir). EMP metabolik yolundan bir molekül glikozdan 2 molekül ATP oluşmasına karşın, HMP yolundan ise 1 M glikozdan ancak 1 molekül ATP üretilir. Fermantasyonda, elektron alıcısı olarak organik moleküller ve respirasyonda ise inorganik moleküller görev yaparlar. Metabolik aktivite sonunda mantar hücreleri içinde birçok depo maddeleri birikebilir. Bunlar arasında lipidler ve karbonhidratlar vardır. Mantar hücre duvarında kitin (N-acetyl glucose amine monomerlerinin birbirlerine beta 1-4 bağları ile birleşmesinden oluşan düz bir zincir halinde polimerdir) de bulunmaktadır. Kitinin sentezinde görev alan chitin synthase enzimi birçok mantarda zymogen (inaktif formda) halinde sentezlenir. Sonradan, proteolitik enzimlerin (kısmi proteolitik) etkileri ile aktif enzim haline dönüştürülür. Son yıllarda, elektron mikroskopla yapılan çalışmalarda chitin synthase enziminin hücre içinde partiküller halinde (chitosome) bulunduğu gösterilmiştir. Bunların yuvarlak (40-70 nm çapında) ve etrafında 7 nm kalınlıkta bir membranla çevrili oldukları ortaya konulmuştur. Eğer, kitosomlar, enzim, aktivatör (proteolitik enzim ve substrat) N-acetyl glucose amine ile birlikte inkube edilirse, bir süre sonra tipik kitin mikrofibrillerinin oluştuğu gözlenebilir. Mantar hücrelerinde, birçok amino asit, organik asitlere amonyağın ilavesiyle (aminasyon) veya transaminasyon ile (amino asit ile organik asit inkorporasyonu) elde edilmektedir. Mantarlarda sekonder metabolizma olarak tanımlanan ve ancak, normal metabolizmanın sınırlandığı durumlarda aktif hale gelen diğer bir metabolizma olayı da bulunmaktadır. Şimdiye dek 1000 den fazla sekonder metabolit bildirilmiştir. Bu metabolitlerin kimyasal yapıları farklı olup türlere özgü bir karakter taşımaktadırlar. Bazı metabolitlerin ticari değerleri çok fazladır (antibiyotikler, hormonlar, vs.) bazıları da insan ve hayvan için oldukça toksiktirler (mikotoksinler gibi). Üremeleri kısıtlanan ve durma dönemine giren mantarlar tarafından sentezlenen bu sekonder metabolitler, bir mantar için hayati önemde olmayıp normal üreme döneminde sentezlenen primer metabolitlerden oldukça farklıdırlar. Primer metabolizma ürünleri arasında bazı hidrolitik enzimler (protease, karbohidrase, lipase, organik asitler, pigmentler, polisakkaridler, steroller, vs. metabolitler) bulunmaktadır. Bunların da ticari önemleri oldukça fazladır. Mantarların hücre yapısında makromoleküller ve mikromoleküller bulunmaktadır. Makromoleküllerden, nukleik asitler, DNA ve RNA ( tRNA, mRNA, rRNA) lar bulunur. Ribosomal RNA 80 S (60 S + 40 S) karakterinde olup, prokaryotiklerden (70 S) farklıdır. Mantar türlerine göre % G + C oranı da değişiklik gösterir. Proteinlerin büyük bir çoğunluğunu enzimler teşkil ederler. Polisakkaridler ise hücre duvarında ve hücre içi depo maddelerinde bulunurlar. Mikromoleküller arasında çeşitli inorganik elementler (minareller, vs.) vardır. Mantar hücrelerinde ayrıca, lipidler, pigment maddeleri, tuzlar, vs. vardır. [1] Kaynak : Temel Mikrobiyoloji Prof. Dr. Mustafa Arda

http://www.biyologlar.com/mantarlarin-beslenmesi-fizyolojisi-ve-metabolizmasi

Orman Kaynaklarının Yok Edilme Sebepleri

Kereste üretimi ve tarımsal arazi kazanma nedeniyle Orman bölgelerinin çıplaklaştırılması yanında, bölgede maden kaynaklarının da bulunduğu ve bu madenleri çıkarmak ve taşımak için açılan yollarda tropikal ormanların yok olmasına neden olmaktadır. Ağaç kesimi, ekonominin farklı iki yönü ile yapılmaktadır. •Sanayi hammaddesi olarak sert odunlu tropikal ağaçlar kesilmekte; •Toplumun en yoksul kesimlerince yakacak odun olarak toplanmaktadır. Kereste Üretimi Tropikal (Dönence) sert kereste üretimi 1950’ ler den beri Avrupa’ya, Japonya’ya ve Amerika’ya satılmaktadır. Asya’nın güneydoğu ormanlarının hafif sert odunlu ağaçları özellikle Endonezya, Malezya ve Filipinlerde tehlikeli bir hızla kesilmektedir. Bu bölgedeki bir Japon firması, ağaç yonga hazırlamak için alçak arazideki yağmur ormanlarından kereste üretmektedir. Tropikal sert kerestelerin yüzeyleri oldukça homojendir. Ağaçlar çok iri olduğu için, aynı üstün niteliğe sahip büyük tahtalar elde edilmektedir.Sanayide tercih sebebidir. Orman yıkımı ve ormanların yok edilmesi, kereste üretiminden vazgeçilmesi ile sınırlı değildir. Kerestenin taşınması için açılan yollar içinde büyük ağaçlar kesilmekte ve bu kesilen ağaçların yıkılmasıyla etrafındaki bitki örtüsü zarar görmektedir. Bu yüzden Malay yarımadasının alçak kesimlerindeki ormanların kısa sürede tamamen yok olacağı hesaplanmaktadır. Tropikal bambu ormanları da benzer tehlikeler altındadır. Bambu kağıt sanayinin hammaddesidir. Yakacak Odun Toplanması Ekonomik boyutun öteki ucunda ise, ormanlar, özellikle kurak bölgelerdeki ormanlar yakacak elde etmek için kesiliyor. Yakacak odun ve odun kömürü, 3. dünya ülkeleri ve bu ülkelerin yoksul insanlar için başlıca enerji kaynağıdır. Özellikle Hindistan, Çin, Kenya, Brezilya, Mısır gibi ülkelerde yakacak odun kullanımı çok fazladır. Odun sağlanmasının zor olduğu bölgelerde evcil hayvanların dışkıları kurutularak yakacak olarak kullanılmakta ve bunun neticesinde tarımsal alanlar hayvansal gübreden yoksul bırakılmaktadır. Himalaya dağlarında kadınlar, vadilerdeki köylerinden gruplar halinde ayrılarak, dağların yamaçlarına tırmanıp buralardan yakacak odun toplamaktadırlar.Bu ise aile düzenini bozmaktadır. Afrika’nın yüksek kesimlerinde yada üçüncü dünyadaki çöl kenarlarında benzer uygulamalar halen devam etmektedir.Bu bölgedeki kentlerde bile yakacak oduna talep çok fazladır. Tarımsal Uygulamalar Ormansızlaşmanın bir başka sebebi tarımsal uygulamalardır. Gezici çiftçilerin sayısındaki artış, toprağın kendisini yenilemesine fırsat vermeden tekrar kullanılması ve araziyi genişletmek için sürekli ormanlar kesilmektedir. 17. yüzyıldan bu yana ilgili üç kıtanın hepsinde de geniş tropikal orman alanları açılarak yerlerine küçük işletmeler kurulmuştur.Malezya’nın dağ eteklerindeki ormanın yerin, kauçuk ve yağ palmiyesi ağaçları almıştır. Orta Amerika’da yağmur ormanlarından elde edilen otlaklarda sığır yetiştiriciliği yapılmaktadır. Amerika’nın sosis, hamburger etleri bu şekilde karşılanmaktadır. Jackson’un belirttiğine göre1980 li yıllarda Kosta Rika topraklarının üçte birinde, özellikle ABD ye ihraç etmek amacıyla hayvan yetiştiriciliği yapılıyordu. Avrupa ülkelerinin de bu tür istekleri Afrika’nın bazı bölgelerindeki sığır yetiştirilmesi ile karşılanıyordu. Yağmur Ormanlarını Etkileyen Diğer Etkiler Brezilya’daki demir madenleri yada Hindistan da’ki Bastar bölgesindeki geniş madencilik alanları bitki örtüsü ve hayvanları yok etmektedir. Trans-Amozon karayolu yada Trans- Sumatra karayolu gibi yeni karayolları balta girmemiş ormanların içinden geçmekte ve hatta bazı teşviklerle buralarda yerleşim alanları açılmaktadır.Tropikal yağmur ormanlarının toprağına ve kaynağına yönelik bu tür etkilerin kesin sonucu ormansızlaşmadır.

http://www.biyologlar.com/orman-kaynaklarinin-yok-edilme-sebepleri

XXV International Congress of Entomology

XXV International Congress of Entomology

ESA is honored to host ICE 2016, the XXV International Congress of Entomology, under the theme Entomology without Borders. The event is expected to bring together the largest delegation of scientists and experts in the history of the discipline, who will meet in exciting, easily-accessible, and affordable Orlando, Florida, USA. Make important connections with entomologists and scientists from around the world. Present to this global audience and compete in global competitions. Participate in forums and discussions covering every aspect of the discipline. Build global networks and collaborative research with others in your field of interest. Showcase your products and services to an important global audience. The Congress will allow scientists and students to interact with the world’s leading experts in many specialties to exchange ideas and build on their research. Symposia will highlight the most recent advances in a wide diversity of entomological subjects around the global theme. Students and early career scientists will have a once-in-a-lifetime opportunity to present their research in front of a global audience, to compete in global competitions, and to make important connections. Secure your funding early! ACAROLOGY Dynamic Interactions at the Tick-Host-Pathogen Interface Organizer: Stephen Wikel Global Perspectives on Soft Ticks (Argasidae) as Pests and Disease Vectors Organizer: Job Lopez AGRICULTURAL AND FOREST ENTOMOLOGY Agronomic and Economic Benefits of Seed Treatments: The IPM Perspective Organizers: Palle Pedersen, Bill Striegel and Bradley W. Hopkins Avocados, Blueberries, and Olives: Pests of Small Fruit in Florida Organizers: Jennifer Gillett-Kaufman and Sandra A. Allan Bark and Ambrosia Beetles: Biology, Ecology, and Management Organizers: Fernando E. Vega, Richard W. Hofstetter and Peter Biedermann Forest Entomology Without Borders: Balancing Market Forces with Government Intervention Organizer: Kimberly Wallin Global Challenges in Rice Pest Management Organizers: Mark Stevens and Larry D. Godfrey Innovative Responses to the Global Homogenization of Plantation Pests Organizers: Brett Hurley, Timothy Paine, Simon Lawson Insect Crop Pests in the Mediterranean Basin Organizer: Sabah Razi Invasive Bark and Ambrosia Beetles: A Pest Problem of Worldwide Significance Organizers: Steven Seybold and M. Faccoli Microbial Associates and Microbial Control of Ambrosia Beetles Organizers: John Vandenberg and Louela Castrillo Millions of Hectares and Counting: Knowledge Gained During Recent Bark Beetle Outbreaks in Western North America Organizers: Christopher J. Fettig and Ann M. Lynch Pest Shifting, Invasive Species, and Resistant Development in Key Growing Areas of the World and The Need For New Technology to Manage Insect Pests Organizers: Melissa Siebert and Luis E. Gomez Profiles of Forest Pests Ready to Cross Boarders and Invade New Areas Organizers: Melody A. Keena, Alain Roques and Yuri Baranchikov Public- Private Partnerships for Development of Next Generation Pest Management Methods Organizers: Bryony Bonning and Subba Reddy Palli Technological Innovations and Integrated Pest Management Organizers: Grzegorz Krawczyk and Wakas Wakil The Brown Marmorated Stink Bug: An Invasive Insect of Global Importance Organizers: George C. Hamilton, Tracy C. Leskey and Anne L. Nielsen APIDOLOGY, SERICULTURE AND SOCIAL INSECTS Breeding Honey Bees, Apis mellifera, for Resistance to Varroa Destructor Organizers: Robert G. Danka, Ralph Büchler and Stephen Pernal Evolution of Insect Sociality: From Theory to Genomes and Back Again Organizers: Amro Zayed and Amy L. Toth Excavation and Construction by Social Insects- Integrating Positive and Negative Space Organizer: Paul Bardunias Genomics and Genome Engineering in the Silkworm Organizers: Takashi Kiuchi and Kallare Arunkumar Harnessing the Power of Genomics Tools: Functional Genomics of Pollinator Health Organizers: Christina M. Grozinger and Robert Paxton Harnessing the Power of Genomics Tools: Monitoring Stressors in Pollinator Populations Organizers: Christina M. Grozinger and Robert Paxton Insects and Ecosystem Services with Special Reference to Pollination Biology Organizer: O.K. Remadevi Insights into the Biology of Wild and Managed Native Bees Organizers: S. Woodard, Quinn McFrederick and Theresa L. Pitts-Singer Integrated Crop Pollination in Theory and Practice Organizers: Jason Gibbs, Cory Stanley-Stahr and Rufus Isaacs Interactions Between Pollination Services and Agricultural Practices Organizer: Decio Gazzoni Invasive Ants: Biology and Control Organizers: Sanford Porter, Joshua R. King and David Oi IPM Strategies for the Management and Sustainability of Honey Bees (Apis mellifera) Across the Globe Organizers: Jennifer M. Tsuruda and Juliana Rangel Regulation of Honey Bee Polyethism: Clock, Neuroendocrine System and Environmental Toxicants Organizers: Makio Takeda and Darrell Moore Status of Worldwide Honey Bee Health and Its Impacts on Agriculture Organizers: Jeffrey Pettis, Robyn Rose and Peter Neumann ARTHROPOD VECTORS OF ANIMAL AND PLANT DISEASE Biology, Ecology and Management of the Asian Citrus Psyllid Diaphorina Citri, Vector of Huanglongbing Organizers: Philip A. Stansly and Jawwad A. Qureshi Ecology, Surveillance, and Control of Biting Midges Organizers: Simon T. Carpenter, Lee Cohnstaedt and Glenn Bellis In Honor of Past ESA President Donald L. McLean: Electropenetrography (EPG) Without Borders: Plant Pathogen Vector Research Inspiring Novel Animal Disease Studies Organizers: Elaine Backus and Andrew Li Insect Vectors as Drivers of Emerging Plant Diseases Organizers: Alberto Fereres, Rodrigo Almeida and Joao R. S. Lopes Insect-transmitted Phytoviruses and Agricultural Pandemics: Current Scenarios and Sustainable Management Organizers: Rajagopalbabu Srinivasan and Juan Alvarez Partners in Crime: Vector-pathogen Interactome Organizers: Michelle Cilia and Cecilia Tamborindeguy Rhipicephalus sanguineus: Tick Without Borders Organizers: Emma N. I. Weeks and Phillip E. Kaufman BIODIVERSITY, BIOEOGRAPHY AND CONSERVATION OF ARTHROPODS Arthropods of Madagascar: Historical Biogeography, Diversity, and Patterns of Distribution Organizer: Michael Irwin Biodiversity, Distribution, Behavior and Activity of Forensically Important Entomofauna and Microbiota in Different Ecoregions Organizer: M Denise Gemmellaro Biogeographical Lessons Learned from the West Indies Organizers: Jacqueline Miller and Michael A. Ivie Building the Biodiversity Knowledge Graph for Insects – Components, Progress, Challenges Organizers: Nico Franz and Katja C. Seltmann Current Status and Biodiversity of Indian Curculionidae Organizer: Dalip Kumar Data without Borders: Collecting, Digitizing, Using, and Re-using Biological Specimen Data Organizers: Deborah Paul, Pamela Soltis, Paul Flemons and Nicole Fisher From Diet Breadth to Diversification: Understanding Host Shifts in Phytophagous Insects Organizers: Peri A. Mason, Angela Smilanich and M. Deane Bowers Global Status of Native and Invasive Coccinellids Organizer: Leslie Allee Insects, Ecosystem Functioning, and Services: New Questions and Experimental Perspectives Organizers: Jorge Noriega, Joaquin Hortal and Ana Santos Keeping Science in Citizen Science Organizers: Kathleen Prudic, Maxim Larrivée and Kent McFarland Phylogeny and Evolution of Insect Communication Systems Organizers: Susan J. Weller and Jennifer Zaspel Resource Management and Biodiversity in Cockroach and Termite Lineages: Exploring the Common Ground in Their Nutrition, Biodiversity and Systematics Organizers: Donald Mullins, Aaron Mullins, Christine Nalepa, Clifford Keil and Jessica Ware SOLA Scarab Workers Organizer: Andrew B. T. Smith BIOINFORMATICS, AND COMPARATIVE GENOMICS OF ARTHROPODS Ecological and Developmental Insights from Comparative Hemipteroid Genomics Organizer: Kristen Panfilio Spruce Budworm Genomics: From Basic Science to Outbreak Management Organizer: Michel Cusson BIOLOGICAL CONTROL AND INSECT PATHOLOGY Advancement and Challenges in Biological Control of Invasive Forest Insects: A Global Perspective Organizers: Juli Gould, Leah S. Bauer, Xiao-yi Wang and Jian Duan Advances in the Behavioral Ecology of Entomopathogenic Nematodes Organizers: David Shapiro-Ilan and Ed Lewis Behavior and Ecology of Native, Naturalized and Invasive Ladybird Beetles Organizers: Eric Riddick, Louis Hesler, Oldrich Nedved, Helen Roy, John Sloggett, Antonio Soares Biocontrol and Induced Plant Defences: A Tale of Three Trophic Levels Organizers: Geoff Gurr and Olivia Reynolds Biological Control of the Invasive Brown Marmorated Stink Bug, Halyomorpha halys, by Exotic and Native Parasitoids and Predators: A Global Perspective Organizers: Paula Shrewsbury and Tim Haye Biological Control Perspective in South and Southeast Asia Organizers: Alberto Barrion and Divina Amalin Industry-Academia Collaborative Research & Development in Biological Control of Arthropod Pests: Results and Feedback from Four Years of Marie-Curie Staff-exchange. Organizer: Thibaut Malausa Regional Status of Microbial Control Programs Organizers: Steven P. Arthurs, Surendra Dara and Ralf-Udo Ehlers Status and Prospects for Biological Control in the 21st Century Organizers: Russell Messing and Jacques Brodeur Trichogramma in Augmentative Biological Control : A Worldwide View of the Past, Present and Future Organizers: Brad Vinson, Asha Rao and Shoil Greenberg Virus-Insect Interactions Organizers: Bryony Bonning, Lyric Bartholomay and Carla Saleh ECOLOGY AND POPULATION DYNAMICS Arthropod Movement in Agro-ecosystems: Linking Individual Behaviours and Population Patterns Across Spatio-temporal Scales. Just What Does Emerge? Organizers: Cate Paull, Hazel R. Parry and Nancy Schellhorn Arthropods and Decomposition Organizers: Michael D. Ulyshen and Jennifer L. Pechal Climate Change Impacts and Insect Population Dynamics Organizers: James Bell, Carol Boggs, John Terblanche and Toke Høye Ecology, Biodiversity and Geography of Gall-Inducing Insects: Now and Beyond Organizer: G Wilson Fernandes Host Relations of Gall-inducing Insects Organizers: Donald Miller and Anantanarayanan Raman Insects and Landscape Ecology: Defining an Entomological Perspective Organizer: Robinson Sudan Monitoring and Forecasting of Migratory Insect Movements Organizers: Haikou Wang and Baoping Zhai Population Biology of Winter Moth, Operophtera brumata L, and Related Geometrids on Two Continents Organizer: Joseph Elkinton Population Consequences of Pest Management Tactics for Non-target Species Organizer: David A. Andow Stable Isotope ‘Fingerprinting’ in Insect Ecology Organizers: Shawn Steffan and Yoshito Chikaraishi ECOLOGY OF PESTICIDES, RESISTANCE, TOXICOLOGY AND GENETICALLY MODIFIED CROPS Biotechnologically-Based Insect Control Strategies Organizers: Angharad M. R. Gatehouse and Gongyin Ye Globally Important Pests & Globally Important Control Tools – Comparing and Contrasting IRM Successes and Challenges, IRAC US Symposium Organizers: Graham P. Head, Bradley W. Hopkins, Scott W. Ludwig, Clinton D. Pilcher, Christopher Sansone, Caydee Savinelli and Sean Whipple Insect-Resistant GM Crops in Asia-Pacific: Current Status, Challenges, and Opportunities Organizers: Edwin P. Alcantara, Andi Trisyono and Mao Chen Key Challenges with Bt Crops in Latin America Organizers: Analiza P. Alves, Amit Sethi and Ana Maria Vélez Next Generation Technologies for Insect Control Organizers: Nandi Nagaraj, Murugesan Rangasamy, Renata Bolognesi, Blair Siegfried and Swapna Priya Rajarapu ENTOMOLOGICAL EFFECTS OF GLOBAL WARMING IN AGRICULTURE AND MEDICAL ENTOMOLOGY Climate Change: Preventing the Spread of Invasive Species in Agriculture Organizers: Alvin M. Simmons, Andrew Cuthbertson and Jesusa C. Legaspi Critical Factors Modifying the Effects of Climate Change on the Distributions of Vector-borne Diseases Organizers: Howard Ginsberg and Jean Tsao Effect of Global Climate Change on Vector-Borne Disease Transmission Organizers: Ephantus J. Muturi, Allison Parker, and Paul A. Weston ENTOMOLOGY AROUND THE WORLD Aquatic Entomology Around the World Organizers: Kayla I. Perry and Kyndall Dye Case studies in Entomology: Four Examples of Global Excellence Organizers: Margaret Hardy and Myron Zalucki Cassava and Bean IPM throughout the Developing World: Honoring the Contributions of Anthony Bellotti and César Cardona Mejia Organizers: Stephen L. Lapointe and Kris Wyckhuys Department of Defense Entomology and Global Public Health: Working Together to Combat Vector Borne Disease and Protect the Environment Organizer: Mark Pomerinke Engaging the World of Arthropod Education in a Digital Age Organizers: John Guyton, Rebecca Baldwin and Andrine A. Shufran Entomological Issues Beyond Borders: Challenges and Opportunities for Sustainable Solutions Organizers: Suhas Vyavhare, M.O. Way, Raul Medina and Juliana Rangel Entomological Research in China: Major Progresses and Perspectives Organizer: Tong-Xian Liu Entomologists Without Borders: The Need for Collaboration Between Medical Professionals and Entomologists for the Betterment of Global Public Health Organizers: Kyndall Dye, Jennifer Gordon and Sydney Crawley Entomology Around the World: Past, Present and Future Challenges Organizers: Michelle Samuel-Foo, Mamoudou Setamou, Simon Zebelo and Joseph Munyaneza Entomology Without Borders in the Neotropical Region Organizer: Pedro Neves Entomology Without Borders Member Symposium with Retired and Emeriti Seniors on Sharing and Exchanging their Involvement in Research, Teaching, Special Interests, International Travel, Consulting and Mentoring Organizers: Kenneth A. Sorensen and Ken Pruess Global Entomological Collaborations Organizer: Theresa M. Cira Global Status and Future of GM Crops for Insect Control Organizers: Murugesan Rangasamy, Nandi Nagaraj and Srinivas Parimi Insect Photography Symposium; Bringing the Small to the World Organizers: Stephen Doggett and Thomas V. Myers Insects and the Public: Engagement, Education and Outreach Organizer: Luke Tilley International Graduate Student Showcase Organizers: Paul Abram, Chandra Moffat, Carey Minteer and Mervat A. B. Mahmoud Modern Studies of Gerromorphan Insects: Behavior, Phylogeny, Physiology and Ecology Organizers: Tetsuo Harada and John Spence Orthopteroids Without Borders Organizers: Alexandre V. Latchininsky and Derek Woller Regulatory Entomology Organizer: Reg Coler Sin Fronteras: Forging Collaborations Through the Americas – 4th Latin American/Hispanic Symposium Organizers: Ana Legrand and Silvia Rondon, Raul Medina Symposium of Neotropical Insect Galls Organizer: Valéria Maia Tales from the Understory: Unraveling Secrets Behind Tropical Butterfly Communication, Behavior, Wing Patterns, and Diversity Organizers: Adrea Susan Gonzalez-Karlsson and Susan D. Finkbeiner Where are the Six Legs of Advanced Entomology Publishing taking us? Organizers: Frank Krell, Michiel Thijssen and Lyubomir Penev ENTOMOPHAGY, AND ENTOMOLOGY IN POPULAR CULTURE A Emerging Food Supply: Edible Insects Organizer: Marianne Shockley Insects and the Global Human Experience Organizer: Gene Kritsky Sericigenous Insects and 3F’s – Fibre, (human)Food and Feed-Global Status and Future Role in Resolving Global Challenges Organizers: Motoyuki Sumida and C. J. Prabhakar Weaving your Web: Science Communication and Social Media for Insect Scientists Organizers: Margaret Hardy and Gwen Pearson FRONTIERS IN ENTOMOLOGY Biology and Evolution of Social Insect Symbionts Organizers: Joseph Parker, K. Taro Eldredge and Christoph von Beeren Crop Domestication Effects on Plant-insect Interactions: Patterns, Mechanisms, and Future Directions Organizers: Katja Poveda and Susan Whitehead Discovering Sustainable Insecticides: Resistance, Innovation, and Responsibility Organizers: Margaret Hardy and Stephen Duke Economics of IPM in the 21st Century: Multiple Perspectives from Around the World Organizers: P Crain and David Onstad Entomology in the Digital Age Organizers: Barbara J. Sharanowski, Miles Zhang, Ana Dal Molin and Leanne Peixoto Future Approaches for the Control of Insect Pests Organizer: Phil Wege In the Light of Morphometrics: Frontiers in Ecology and Evolution of Insect Morphology Organizers: Kazuo Takahashi, Chris Klingenberg and Haruki Tatsuta Insect Effects on Ecosystem Services Organizers: Timothy D Schowalter and Teja Tscharntke Microbial Modulation of Insect Immunity Organizers: Elizabeth McGraw and Kerry M. Oliver Next Generation Ecology, Morphology and Genomics: What Can We Learn About the Evolution of Odonata? Organizers: Maren Wellenreuther, Sebastian Büsse and Seth Bybee Novel Insecticidal Agents and Next Gen Approaches for Insect Control Organizers: William Moar and Kenneth Narva Optical Manipulation of Arthropod Pests and Beneficials Organizers: David Ben-Yakir and Irene Vänninen Recent Approaches in Fossil Insect Studies Organizer: Conrad Labandeira Small RNAs – A New Frontier in Insect Science Organizers: Sassan Asgari and Alexander Raikhel Symposium in Honor of the 2016 Recipients of Certificates of Distinction Organizer: Walter S. Leal Talking to Swarms Without Borders: Methods for Engaging the Public in the Buzz about Entomology Organizers: William R. Morrison and Nicole F. Quinn Unmanned Aerial Systems (Drones) for Precision Mosquito Control and Agricultural Use Organizers: Ary Faraji, Randy Gaugler and Greg Williams What Constitutes Responsible Field Release of Transgenic Insects? Organizer: Fred Gould Wood Borer-Fungus Alliances and Conflicts: The Frontier of Forest Entomology Organizer: Jiri Hulcr FUNCTIONAL GENOMICS AND TRANSGENESIS Epigenetics and Insect Adaptation to Their Environment Organizers: Denis Tagu and Jennifer A. Brisson Genomic and Genetic Strategies toward Integrated Pest Management Organizers: Fang Zhu and Laura C Lavine Insect Genetic Technologies: State of the Art and Promise for the Future Organizers: Jennifer A. Brisson and Marcé Lorenzen Workshop on Gene Editing Technologies Organizers: Anjian Tan and Subba Reddy Palli GENETICS AND EVOLUTIONARY ENTOMOLOGY Arthropod Population Genomics Organizer: David G. Heckel Evolution of Biological Clocks Organizers: Astrid Groot and Charalambos Kyriacou Genetic Architecture of Species Differences Organizer: Jürgen Gadau Insect Sex Determination Organizers: Leo Beukeboom, Daniel Bopp, Richard Meisel and Aaron Tarone Jumping genes: Horizontal Gene Transfer in Insects and Beyond Organizers: Yannick Pauchet and Roy Kirsch Rapid Evolution of Insect Pests within Agroecosystems Organizers: Sean Schoville and Yolanda Chen INSECT BIOMECHANICS AND INSECT-INSPIRED ROBOTICS Bioinspiration Crossing Disciplinary Borders Organizers: Marianne Alleyne and Catherine Loudon INSECT CHEMICAL ECOLOGY Cross-continental Patterns of Chemical Communication among Subcortical Insects Organizers: Kamal Gandhi, Christiane Helbig and Michael Müller From the Laboratory Bench to Commercial Products: Semiochemical-based Technology Development and Regulation Worldwide Organizers: Jerry Zhu, Jocelyn G. Millar and Thomas C. Baker Global Research and Develolpment of Insect Repellents Organizer: Mustapha Debboun Modulation of Insect Chemical Response at Different Time Scales: Ethology, Ecology, and Evolution Organizers: Fredrik Schlyter and Bill Hansson Novel Contributions of Chemical Ecology to Global IPM Organizers: Baldwyn Torto and Christian Borgemeister Olfaction and Olfaction Mediated Behaviors Organizers: Bill Hansson and Laurence Zwiebel Sex and Drugs and Bee Control: The Chemical Ecology of Pollination Organizers: Lynn S. Adler, Rebecca E. Irwin and Phil Stevenson Worldwide Use of Kairomones to Enhance Management of Tortricids in Fruit Crops: New Opportunities and New Problems Organizers: Alan L. Knight and Peter Witzgall INSECT IMMUNOLOGY The Biochemical Signaling Interface Between Invaders and Their Insect Hosts Organizers: Qisheng Song, David W. Stanley, Yonggyun Kim and Gong-yin Ye Eco-Immunology of Invertebrates Organizers: Kenneth Wilson, Fleur Ponton and Sheena Cotter Host Adaptations in Insect Symbioses: Elements That Facilitate Stability and Persistence Organizers: Gaelen Burke and Kevin J. Vogel Insect Gut Microbe Interactions Organizers: Bruno Lemaitre and Angela Douglas Insect Symbiosis and Immunity Organizers: Bessem Chouaia and Abdelaziz Heddi Interactions Between the Insect Immune System and Parasites Organizers: Michael R. Strand and Francesco Pennacchio Outlaws of Immunology and Infection Organizers: David Schneider and Ann Thomas Tate Parasitoids, Polydnaviruses and Pathogens: Genomes to Immune Physiology Organizers: Bruce Webb and Nathalie Volkoff Social Insect Pathobiology Organizers: Rebeca B. Rosengaus and Elke Genersch Trade-offs and Immunity: Physiology, Life-History and Evolution Organizers: Nicole Gerardo and Seth M. Barribeau Vector Immunology Symposium Organizer: Petros Ligoxygakis Wound Healing and Damage Signals in Insects Organizers: Ulrich Theopold and Will Wood INSECT NEUROBIOLOGY Endocrine and Neural Network in Control of Physiology Organizers: Jan Veenstra and Yoonseong Park Endocrine and Neural Networks That Control and Regulate Behavioral Programs Organizers: Erik Johnson and Young-Joon Kim INSECT-PLANT INTERACTIONS IN A CHANGING CLIMATE Ant-Plant Interactions in a Changing World Organizers: Suzanne Koptur and Paulo S. Oliveira Deciphering Complex Signaling Mechanisms in Insect-plant Interactions Organizer: Joe Louis Insect-Plant Interactions in a Changing Climate Organizer: Bonnie Pendleton Insect-plant Interactions in a Changing Climate: Effects on Populations Dynamics and Biological Control Organizers: Ruth A. Hufbauer and Ellyn Bitume Plant Piercing-Sucking Insects and Vectors without Borders Organizers: Chrystel Olivier, Charles Vincent, Julien Saguez and Philippe Giordanengo INTEGRATED PEST MANAGEMENT AND SUSTAINABLE AGRICULTURE Advances in Insect Control and Resistance Management Organizers: A. Rami Horowitz and Isaac Ishaaya Advances in Pest Management Organizers: Olivia Reynolds and Eric B. Jang Biological Control Under Climate Change Organizer: Jianqing Ding Bt crops and Best Management Practices: Influence on the Technology Durability Organizers: Antonio C. Santos and Dwain M. Rule Challenges and Opportunities for Management of Western Corn Rootworm Organizers: Aaron Gassmann, Lance Meinke and Matthew Carroll Combining Insect Life Table, Consumption Rate and Predation Rate for IPM and Biological Control Organizers: Remzi Atlıhan, Hsin Chi, Chow-Yang Lee and Aurang Kavousi Ecologically-Based Integrated Pest Management for Selected Food Security Crops in Central Asia Organizers: Frank Zalom and Karim Maredia Exploiting Multi-trophic Interactions in the Management of Invasive Agricultural Arthropod Pests Organizer: Dominique Mazzi Genetically Modified Insecticidal Crops and Sustainable Pest Management: An Ecological Perspective of Their Compatibility in Sustainable Agriculture Organizers: Salvatore Arpaia, Jian Duan and Jonathan Lundgren Globalizing Sustainable Pest Management in Agriculture Organizer: Ismaila Aderolu Greenhouse Insect Management Around the World– Common Problems and Solutions from Scientific Collaborations Organizers: Luis A. Cañas and Michael P. Parrella Host Plant Resistance Towards Insect Pests Organizer: Ben Vosman Impact of Native and Invasive Alien True Bug Species in Agro-ecosystems: Range Expansion, Pest Status and Control Tactics Organizers: Raul Medina and Antonino Cusumano Innovative Application Technologies for Pest Management Organizers: Anil Menon, Kenneth Brown and Rebecca Willis Insect-Resistant Genetically Engineered Crops: Current Status, Concerns and Future Prospects Organizers: Anthony M. Shelton and Jörg Romeis Integrated Pest Management Components and Packages for Tropical Crops Organizers: Rangaswamy Muniappan and Short Heinrichs Integrated Pest Managment around the World Organizers: Sandipa G. Gautam, Jhalendra Rijal and Sudan Gyawaly IPM: The Lucrative Bridge Connecting the Ever Emerging Knowledge Islands of Genetics and Ecology Organizers: Xinzhi Ni, Zhongren Lei and Kang-Lai He New Tools and Strategies for Integrated Pest Management (IPM) on Transgenic (Bt) and Non-Transgenic (conventional) Cotton Crops Organizers: Robert Mensah, Lewis Wilson and Megha N. Parajulee Research Frontiers into the Use of “Preventive Medicine” in Arthropod Pest Management Organizers: Kevin Heinz and Christian Nansen Sustainable Agriculture through Ecological Pest Management Organizers: Abdul Hakeem and Gregory J. Wiggins Sustainable Whole Farms and Communities: What’s IPM Got to Do with It? Organizer: Thomas A. Green Transitioning from Conventional to IPM-based Pest Management in Greenhouse Ornamental Production Organizers: Erfan Vafaie and Kevin Heinz True Bugs (Heteroptera) from the Neotropics: Advances on Basic and Applied Research Organizers: Antônio Panizzi and Jocelia Grazia What Happens when Pest Occurrence Data is Shared – End of the World or New Horizons? Organizer: Joseph LaForest Wireworm and Click Beetle Management: IPM Toolbox for the 21st Century Organizers: Bob Vernon and Anuar Morales-Rodriguez Zoophytophagous Arthropods in Biological Control Organizers: Alberto Urbaneja, Josep Jaques INVASIVE AND EXOTIC ENTOMOLOGY Approaches for Modeling Insect Pest Potential Distribution and Spread Organizers: Sunil Kumar and Lisa Neven Drosophila Suzukii, an Invasive Pest of Small and Stone Fruits Organizers: Vaughn Walton, Gianfranco Anfora, Nik G. Wiman and Ashfaq Sial Forest Insect Invasions in a Changing Climate: Mechanisms and Risks Organizers: Dylan Parry, Christelle Robinet and Patrick Tobin Global Improvements in Invasive Ant Management Organizers: Grzegorz Buczkowski and Benjamin D Hoffmann Hitchhikers in Florida: History and Control Organizers: Vivek Kumar and Garima Kakkar No More Invasive Insect Species: Is Quarantine The Answer? Organizers: Aziz Ajlan, Khalid Alhudaib and J. R. Faleiro Pink Hibiscus Mealybug (Maconellicoccus hirsutus) Invasions: What We Have Learned…What We Need to Re-Learn Organizers: Mark Culik and Juang Horng Chong Potential Invasive Pest Weevil Species of the World Organizers: Charles O’Brien, Muhammad Haseeb and Runzhi Zhang Scarabs Without Borders – Lessons from a Century of Invasions Organizers: Trevor Jackson and Michael G. Klein Sirex noctilio: A Global Forest Insect Organizers: Jeremy D. Allison and Bernard Slippers The Role of National, Regional and International Plant Protection Organizations to Prevent the Introduction and Spread of Plant Pests Organizers: Lisa Neven and Rebecca Lee MEDICAL AND VETERINARY ENTOMOLOGY Anti-Tick Vaccine Development: Possibilities in the Post Genomics Era Organizers: Albert Mulenga and Itabajoar Vaz Arboviruses and One Health Organizers: Dana Vanlandingham and Rosemary Sang Arthropod Saliva: From Basic Science to Practical Applications Organizers: Eric Calvo and Jesus G. Valenzuela Engineering Beneficial Traits into Insects Using Novel Gene Drive Systems Organizers: Zach Adelman and Chun-Hong Chen Forensic Entomology Without Borders: Uniting the Worldwide Forensic Entomology Community Organizers: Michelle Sanford, Adrienne Brundage, Meaghan Pimsler and Charity Owings Genetics and Genomics of Anopheles and Implications for Transmission of Malaria Parasites Organizers: Frank H. Collins and Gloria I. Giraldo-Calderón Hormones in Arthropod Vectors of Infectious Diseases Organizers: Jinsong Zhu and Ian Orchard Innovative Strategies of Mosquito Control Organizers: Stephen Dobson and Roberto Barrera Mechanistic Insights into Mosquito-Parasite Interactions Organizers: Kristin Michel and Michael Povelones Medical and Veterinary Entomology in Florida Organizer: Rui-De Xue Microbiome and Vector Immunity Organizer: George Dimopoulos Mosquito Host Detection Organizer: Matthew DeGennaro New Insights into the Metabolism of Mosquitoes That Are Vectors of Human Diseases Organizer: Patricia Scaraffia Opportunities and Challenges for Biological Control of Disease Vectors Organizers: Matthew B. Thomas and Michael R. Strand Peridomestic Animals and Chagas Vector Control Organizer: Ricardo Gürtler and Pamela Pennington Reducing Transmission Rates of Infectious Diseases By Targeting Mosquito Olfaction Organizers: Kostas Iatrou and Walter Leal Repellents Organizers: Nicole L Achee, Theeraphap Chareonviriyaphap Sandfly-Pathogen Interaction Organizer: Yara Traub-Csekö The Priniciple and Use of Plant Resources for Control of Biting Flies Organizers: Tong-Yan Zhao and Gunter Muller The Role of Microbiota in Vectors Organizers: Mariangela Bonizzoni and Shannon Bennet Ticks are Different: The Impact of Tick Biology on Their Role as Vectors Organizers: Nicholas Ogden and Gabriele Margos Vector Biology and Ecology Perspective: Roadblocks and Solutions to Malaria Elimination Organizer: Jan E. Conn Vector Development Organizers: Molly Duman Scheel and Flaminia Catteruccia Vector-Borne Diseases of Livestock Organizers: D. Scott McVey and Roman Kucheryavenko Vertebrate Host Factors: Effect on Vector Biology Organizers: Luciano Moriera, Michael A. Riehle and Shirley Luckhart MOLECULAR BASIS OF INSECT LEARNING AND BEHAVIOR Molecular Bases of Behavior in Kissing Bug Vectors of Human Disease Organizer: Marcelo Lorenzo Neuronal Correlates of Odorant Valence in Drosophila Organizers: Markus Knaden and Silke Sachse MORPHOLOGY, SYSTEMATICS AND PHYLOGENY Phylogeny and Evolution of Weevils (Coleoptera: Curculionoidea): A Symposium in Honor of Guillermo “Willy” Kuschel Organizers: Duane D. McKenna and Dave Clarke 9th International Symposium on the Chrysomelidae Organizers: Michael Schmitt and Caroline S. Chaboo Advances in Ant Systematics – Global Sampling, New Phylogenetic Methods and Major Taxonomic Changes Organizers: Andrea Lucky and Philip S. Ward Diptera Systematics: Deciphering Evolutionary Relationships with Diverse and Novel Data Organizers: Torsten Dikow and Thomas Pape Ecology and Systematics of Elateridae (Coleoptera) Organizers: Frank Etzler and Hume Douglas Evolution and biology of Chalcidoidea: Integrating Genomics, Fossils, Microbiomes and Natural History Organizers: James Woolley, John M. Heraty and Astrid Cruaud Evolution of a Megadiverse Group: The Ichneumonoid Wasps (Hymenoptera: Braconidae, Ichneumonidae) Organizers: Jose Fernandez-Triana and Andrew D. Austin Evolution, Classification and Biology of Cucujoid Beetles (Coleoptera: Cucujoidea) Organizers: Adam Slipinski and Richard AB. Leschen Progress in Insect Phylogenomics: The Scale and Complexity of Next-Gen Datasets and Analyses Organizers: Akito Y. Kawahara, Jessica Ware, Michelle Trautwein and David K. Yeates Rapid Evolutionary Radiations in Insects: Phylogenetic Causes and Consequences of Life in the Fast Lane Organizer: Brian Wiegmann Recent Advances in Heteropteran (Hemiptera) Systematics and Evolution Organizers: Thomas J. Henry and Wenjun Bu Recent Advances in the Study of the Neuropterida Organizers: David E. Bowles, Atilano Contreras-Ramos and John D. Oswald Stick Insect Research in the Era of Genomics: Exploring the Evolution of a Mesodiverse Insect Order Organizers: Sven Bradler and Thomas R. Buckley Synthesis in Sternorrhyncha Systematics Organizer: Colin Favret Systematics and Diversity of Aquatic Beetles: An Emerging Model System in Evolutionary Biology Organizer: Andrew Short Systematics, Biogeography, and Ecology of Cerambycidae and Buprestidae Organizers: Eugenio Nearns and Ann M. Ray The Evolution of Lepidoptera – Bringing it All Together Organizers: Andreas Zwick and Jae-Cheon Sohn Wings and Powered Flight: Core Novelties in Insect Evolution Organizers: Robert Dudley, Thomas Hörnschemeyer and Günther Pass PHYSIOLOGY AND BIOCHEMISTRY Bt Mode of Action, Resistance Mechanisms and Global Patterns. Organizers: Alejandra Bravo and Mario Soberón Cold Physiology in a Warming World Organizers: Kendra Greenlee, Julia Bowsher, Joseph P. Rinehart and George D. Yocum Duplications, Deletions, and Other Mutations: Deciphering the Molecular Basis of Insecticide Resistance Organizers: Jeffrey G. Scott and Ralf Nauen Insect Biocomposites: Cuticles and Peritrophic Matrices Organizers: Michael Kanost, Tsunaki Asano and Hans Merzendorfer Insect Molecular Physiology and Ecology – The Postgenomic Era Organizer: Klaus Hoffmann Ion Channels As Targets of Synthetic and Natural Neurotoxins Organizers: Ke Dong, Vincent L. Salgado Locust Phase Change: Understanding Swarms from Molecules to Management Organizers: Stephen Rogers and Arianne Cease Mechanisms Affecting the Efficiency of RNA Interference in Insects Organizers: Kun Yan Zhu, Subba Reddy Palli and Jianzhen Zhang Molecular Endocrinology Organizers: Marek Jindra and Tetsuro Shinoda Molecular Pharmacology and Physiology of Membrane Transport and Signaling Processes Organizers: Masaaki Azuma, Yoshihisa Ozoe and Jeffrey R. Bloomquist Molecular Strategies/Mechanisms of Insect Reproduction Organizers: Muhammad Tufail and Makio Takeda Neuro-endocrine Regulation of Reproduction in Insects Organizers: Neil Audsley and Jozef Vanden Broeck Photoperiodic Induction of Diapause and Seasonal Morphs Organizers: Shin Goto and Daniel Hahn Physiological Responses to Environmental Change Organizers; Jonathan Shik and Sarah Diamond Physiological Systems for Arthropod Pest Management in the 21st Century Organizers: Daniel R. Swale and Lacey Jenson The Insect Circulatory System: Vital but Widely Neglected! Organizers: Julian F. Hillyer and Günther Pass The Limits of Respiratory Function: External and Internal Constraints on Insect Gas Exchange Organizers: Philip Matthews, Kendra Greenlee and Wilco Verberk The Physiological Ecology of Insect Flight: From Millisecond Escape to Long-Distance Migration Organizers: Robert Dudley and Jason Chapman RNAI AND GENE EXPRESSION CONTROL IN INSECTS Emerging Technologies for Successful Applications of dsRNA to Reduce Pests and Pathogens in Agriculture Organizers: William Moar and Wayne B. Hunter STORED PRODUCTS ENTOMOLOGY Advances in Hermetic Storage for Smallholder Farms Organizers: Dieudonne Baributsa, Jacob Ricker-Gilbert and Scott Williams Psocids as Global Pests of Stored Products Organizers: James Throne and Christos Athanassiou The Khapra Beetle – A Potential Invasive Species Organizers: Frank Arthur and Joel Perez-Mendoza URBAN ENTOMOLOGY IN A CHANGING ENVIRONMENT A Global Perspective on Insect Pests of Wood Products Organizers: Vernard R. Lewis and Brian Forschler Advancements in Resistance and Aversion Management for Urban Pests Organizers: Jason Meyers and Robert Hickman Advances in the Molecular Biology and Microbial Ecology of Important Urban Pests Organizers: Dana Nayduch and Ludek Zurek Ecology and Adaptation for Survival of Termites Organizer: Kok-Boon Neoh Global Challenges in Applied Urban Entomology Organizer: Ron Harrison How Human Activities Shape the Global Distribution of Insects Organizers: Andrew Suarez, Chow-Yang Lee and Chin-Cheng Yang Invasive Disease Vectors in Urban Environments: Current Challenges and Future Solutions Organizers: Ary Hoffmann, Brendan Trewin and Jill Ulrich Invasive Termite Species: Where Are They from, Where Are They Now, and Where Will They Be? Organizers: Nan-Yao Su, Thomas Chouvenc and Hou-Feng Li New Insights into Biology, Resistance Mechanisms and the Management of the Modern Bed Bug Organizers: Stephen Doggett, Chow-Yang Lee, Dini Miller and Changlu Wang Novel Techniques in Urban IPM Organizer: Dong-Hwan Choe Spreading the Word: Bed Bug Education and Training in Today’s Society Organizer: Molly L. Stedfast and Dini Miller http://ice2016orlando.org/

http://www.biyologlar.com/xxv-international-congress-of-entomology

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri-1

Douglas Futuyma ile Evrim Kuramı’na dair söyleşi

Douglas Futuyma evrimsel biyoloji alanında çalışan bilim insanlarının ismini sıkça duyduğu, bitki böcek etkileşimleri üzerine çalışan, bilim yapmayı ve anlatmayı kendine yaşam biçimi edinmiş bir bilim insanı. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden lisans derecesini aldıktan sonra yüksek lisans ve doktora ünvanlarını 1969'da Michigan Üniversitesi'nden kazanıyor. Bitki yiyen böcekler ve onların konakçıları olan bitkilerin evrimi üzerine olan akademik çalışmalarını New York Şehri'ndeki Stony Brook Üniversitesi'nde sürdürüyor. Futuyma ortalıkta evrim kuramına dair kitap yokken, dört yıllık hummalı bir çalışmanın ardından 1979'da ilk Evrimsel Biyoloji ders kitabını yayımlıyor. Dünyanın pek çok yerinde dersler vermiş, Kosta Rika'da Tropikal Çalışmalar Organizasyonu'nda tropikal ekoloji ve evrimi eğitiminde aktif rol almış biri. Ayrıca, Evrim Çalışmaları Topluluğunun (Society for the Study of Evolution), Amerikan Doğabilimcileri Topluluğu'nun, Amerikan Biyolojik Bilimler Enstitüsü'nün başkanlığını yapmış olup Evrim adlı akademik derginin editörü ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi'nin de üyesi. Pek çok akademik makalesi var ve kendi araştırmalarının yanısıra gerek yazmış olduğu Evrim ve Evrimsel Biyoloji kitaplarıyla gerekse verdiği ders ve seminerlerle evrim kuramının anlatılmasında, bilim-dışı bir yaklaşım olan yaratılışçılığa karşı mücadelede en ön sıralarda yer alıyor. Kendisiyle Singapur Ulusal Üniversitesi'nde Evrimsel Biyoloji Laboratuvarında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar, evrimin ışığunda bol bilimli günler! Bilgenur- 1979'da ilk basımı yapılan Evrim ders kitabının yazarısınız. Kitabı yazmanızın hikayesi nedir? Doug Futuyma- 1970'lerde Stony Brook Üniversitesi'ne henüz başlamış ve fakültede genç bir akademisyenken lisans öğrencileri için Evrim dersinin içeriğini oluşturdum. O zaman evrim hakkında hiçbir ders kitabı yoktu. Bu yüzden kendi ders notlarımı hazırlamak ve öğrenciler için oradan buradan ders kaynağı bulmak zorundaydım. Bir gün Andy Sinauer adında biri ofisimde beni ziyaret etti ve birinin ona benim iyi bir ekoloji kitabı yazarı olacağımdan bahsettiğini söyledi. Dedim ki, ben ekoloji için iyi bir ders kitabı yazamam, hem zaten etrafta çok fazla ekoloji kitabı var ama hiç evrimle ilgili olan yok. Bu durum ona benim böylesi bir kitabı yazmam için iyi bir aday olduğumu düşündürdü. Kitabı yazmak 4 yılımı aldı çünkü ilk başta ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Biyoçeşitlilik nasıl oluştu, çevre biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor gibi temel sorulardan hareketle böcek-bitki etkileşimleri üzerine çalışıyorsunuz. Hangi soru sizi özellikle bu konuya itti? Başlangıçta sorduğum soru bitki-böcek etkileşimleri üzerine değildi. 1970'lerde evrim kuramı çalışan kişilerin sorduğu temel sorulardan biri proteinlerin jel elektroforezi ile ortaya çıkarılan genetik çeşitliliğinin nereden kaynaklandığı idi. Bir tarafta doğal seçilimin çeşitliliği koruduğunu savunan Balanced School (y.n. Denge Öğretisi) vardı, diğer tarafta da genetik sürüklenmenin bu çeşitliliğe sebep olduğunu savunan klasik öğreti. Seçilimin çeşitliliği açıkladığını öne süren yaklaşıma göre farklı çevre koşullarına, örneğin farklı mikrohabitatlara ya da besin kaynaklarına uyum sağlamış farklı genotipler heterojen seçilime tabi oluyorlar. Ben de bunun tam olarak test edilmediğini düşündüm, yapmamız gereken homojen (özellikleri her yerinde aynı olan) çevre ve heterojen (özellikleri her yerinde aynı olmayan, çoklu) çevrede ayrı ayrı yaşayan türlerin karşılaştırılması olmalıydı. Otçul böceklerin çevrelerinin en önemli parçası da konakçı bitki. Buna göre, sadece bir tür konakçısı olan böcek basit, homojen bir çevrede yaşıyor olmalı. Öte yandan birkaç tane bitkiyle beslenen böcekler de takdir edersiniz ki daha heterojen çevrede yaşıyor olmalı. Böylece soru şuna dönüştü: Birden fazla bitkiyle beslenen ve çoklu çevre koşullarında yaşayan böcekler, tek bitkiyle beslenen böceklere göre genetik olarak daha çeşitli miydi? Bu soruyla birlikte bu ilginç organizmaları ve onların ilginç etkileşimlerini fark ettim. Bir şeyi merak ediyorum. Stony Brook Üniversitesi'nde hala öğretiyorsunuz. Evrim ders kitabının yazarı olarak, evrim kuramını öğretmek nasıl bir şey? Belki de bu soruyu öğrencilerinize sormam gerekir. Tam olarak ne demek istediğini bilmiyorum. Stony Brook'taki öğrencilerin benimle ilgili bir fikirleri yok. Biraz meşhur bir kişi olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi? Aslına bakarsanız, sizin kitabınızı biz de Evrim dersinde ders kitabı olarak kullanmıştık. Stony Brook'taki öğrenciler şöyle düşünüyor: ''Bu adam bu kitabı yazmış. Tamam da ne yani? Onu yine de dinlemek zorundayız.'' Yani onlar için özel biri değilim. Evrim dersini öğretiyorsunuz. Bildiğim kadarıyla ABD'deki bazı okullar iki tarafı da öğretmeye çalışıyorlar (yazar burada yaratılışçılığı diğer taraf olarak belirtiyor). Evrim teorisi – yaratılış tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce ikisi de öğretilmeli mi? Bu sadece üniversite ve yüksekokullarda karşımıza çıkan bir sorun değil. Esas olarak lise ve öncesi ortaöğretim kurumlarında çok büyük bir tartışma bu. Böyle kurumlarda evrim teorisini anlamayan kişiler evrime alternatif bir şeylerin öğretilmesi gerektiğini söylüyorlar. Soru şöyle: O halde ikisini de öğretip öğrencilerin kendi kararlarını vermelerine izin mi vermeli yoksa sadece evrim kuramını mı öğretmeliyiz? ABD'de, ki bu çok önemlidir, Amerikan anayasası herhangi bir dine öncelik tanımayı ya da dini görüşü olan insanı olmayana tercih etmeyi yasaklamıştır. Bu demek oluyor ki din, devlet tarafından desteklenen her şeyin dışında tutulmalıdır. Devlet tarafından desteklenen halk eğitimi de bu nedenle herhangi bir dini temele dayalı öğretiye sahip olamaz. Buna dayanarak yüksek mahkeme de dahil olmak üzere ABD'deki mahkemeler şunu diyor: Yaşamın çeşitliliğini dinî olarak açıklayan hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Yaratılışçılar ise ya taklit yoluyla ya da dolaylı yoldan kendi öğretilerini sisteme sokmaya çalışıyorlar. Ben buna tamamen karşıyım. Bilim dersinde sadece bilim öğretmelisiniz. Ve yaşamın çeşitliliğini açıklayan evrim dışında bir bilimsel teori ya da hipotez yok. Eğer biri bilimsel bir alternatifle gelirse, sorun yok. Ama henüz başka bir alternatif yok. Sadece bilimsel camiada bilim insanlarına değil, öğrencilere, halka da evrimi anlatıyorsunuz. Birçok kişi evrim teorisini yanlış biliyor, anlıyor. Bu noktada sizin fikrinizi merak ediyorum, sizce bilimsel cehalet (ing. Scientific illiteracy) ile nasıl mücadele edeceğiz? En önemli konulardan birine parmak bastığını düşünüyorum. Çünkü bu durum sadece evrim teorisi ile ilgili değil. Ve bu sadece bir ülkede biten bir sorun da değil. Örneğin Türkiye'de de çok yaygın bir durum bilimsel cehalet. Biliyorum, çok da iyi biliyorum. Konu bilimsel okuryazarlığın eksik olması. Bu durum örneğin küresel ısınmaya ve bilimi inkar eden insanlara da uzanıyor. Bilim insanları diyor ki esas mesele seragazı etkisi ve insan kaynaklı faaliyetler. Yani mesele bilimsel bilginin eksikliği. Erken yaşlarda bilim öğretiminin geliştirilmesini sağlamak dışında bir çözüm yolu olduğunu sanmıyorum. Örneğin ilk öğretimde öğrenciler temel bilim dersleri almalı. Ama öğretmenler sadece genel kimya ya da hücre biyolojisi öğretmemeli. Bunun yerine öğrencilere bilimin nasıl işlediğini öğretmeliler. DNA'nın genetik madde olduğunu nereden biliyoruz? Kimyasal maddenin atomlardan oluştuğunu peki? Farklı yaklaşımlar, açıklamalar neler? Doğal dünyayı açıklamak üzerine nasıl düşünüyoruz? Bilim sürecinin deneme yanılma üzerinden yürüdüğünü anlıyor muyuz? Hipotezler arasında seçim yaptığımızı ve bu hipotezlere kanıtlar aradığımızı peki? Pek çok kişi böyle bir eğitimden geçmiyor. Eğer çok oldu demezseniz bir sorum daha olacak. Pek çok kişi ekoloji ve evrimi tanımlayıcı bir bilimsel alan olarak görüyor. Tahmin eden/belirleyici bir bilim dalı olmaya ne kadar yakınız sizce? Ne kadar tahmin istediğinize bağlı, ne doğrulukta istediğinize de tabii. Belki çok spesifik ve sayısal olarak değil ama genel anlamda sanırım tahmin edebilme imkanımız var. Bu aslında iklim bilimi ya da bir başka deyişle medyaroloji (y.n. Medyaroloji ya da Medyalaştırma: Bilimsel kavramın/bilginin üreticisinden basına ulaşması, açılımı) gibi. Hava durumu ile ilgili medyaroloji fizik biliminin bir uygulaması. Pek çok kişi fiziğin çok kesin ve öngörme yeteneğine sahip bir bilim dalı olduğunu düşünebilir. Oysa hava kütlelerinin, okyanus akıntılarının, sıcaklık ve başka pek çok parametrenin fiziği oldukça karmaşık. Bu nedenle fizikçiler, ya da medyarologlar bir hafta sonra New York'ta hava sıcaklığının nasıl olacağını tahmin edemeyebilirler ama yılın bu zamanında soğuk olacağını öngörebilirler. Yani genel tahminler yapmak mümkün. Kesinlikle. Ve bu durum ekoloji ve evrimsel biyoloji için de yaklaşık olarak aynı. Zamanınız olmadığı için burada bitirmek zorundayım. Çok teşekkür ederim! Ben teşekkür ederim. Bu röportaj, 1 Şubat 2014'te hayatını kaybetmiş olan, Türkiye'nin ilk evrimsel biyoloğu Prof. Dr. Aykut Kence'ye ithaf edilmiştir. Ne nedir? Balanced school (Denge Öğretisi): Denge öğretisi, genetik polimorfizmlerin yaygın olduğunu vurgular. Bu görüşe göre bireyler belli bir alel çifti ya da alel serisi bakımından birbirine benzemeyen genlerin bulunduğu kromozomları taşır, yani çoğu gen bölgesinde heterozigottur ve böylece polimorfizmin sürekliliği sağlanır. Dolayısıyla 'denge öğretisi' doğal seçilimin dengeleyici bir gücü olduğunu, pek çok gen bölgesinde heterozigotluğu koruduğunu ve az sıklıkta bulunan zararlı alellerin ortadan kaldırılmasında da kimi zaman saflaştırıcı bir etkisi olduğunu savunur. Doğal seçilim: Türlerin çevrelerine uyum sağlama sürecidir. Doğal seçilim, bazı türlerin belli özellikleri nedeniyle daha iyi üreme ve hayatta kalma ihtimaline sahip olmaları durumunda bu türlerde evrimsel değişime sebep olur ve kalıtılan bu genetik değişiklikler sonraki nesillere aktarılır. Klasik öğreti: Bir topluluk içindeki poliformizmlerin ender olduğunu savunur. Bu görüşe göre topluluktaki bireyler çoğu gen bölgesinde (anne ve babadan kalıtılmış) iki özdeş allel bulundurur ve canlıyı her durumda öldüren mutasyonlara sebep olan aleller doğal seçilimle ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla bu görüş doğal seçilimin bir nevi saflaştırıcı bir gücü olduğunu, ölümcül alellerin pek çok gen bölgesindeki homozigotluğu sağlamak için ortadan kaldırıldığını savunur. Yeni alellerin ortaya çıkışını ise genetik sürüklenmeye bağlar ve onların da ya yok olacağını ya da popülasyon içinde zamanla orijinal alelin yerine alacağını vurgular. Genotip: Soyyapı ya da kalıtyapı olarak bilinir. Organizmanın genetik yapısının bütününe verilen isimdir. Bir hücrede birden fazla gen bulunmaktadır. Bu genler, enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin dışyapısını (fenotipini) oluştururlar. Heterojen seçilim: Seçilim, çevre koşulları ve baskınlık-çekiniklik özelliklerine göre farklı çevrelerde farklı genotipleri 'tercih edebilir.' Bu farklı seçilim heterojen seçilim olarak adlandırılır. Jel elektroforezi: Saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin jel elektroforezi DNA moleküllerinin tespiti ve ayrılması için kullanılan bir tekniktir. Elektrik alanı agaroz jele uygulanır ve jel içinde, partiküller yük ve boyutlarına göre ayrılır. Polimorfizm: Genetik biliminde toplumda bir gen lokusun en yaygın varyant ya da allelinin sıklığının %99'u geçmemesi olarak tanımlanır. Biyolojide ise bir türün üyeleri arasında 2 ya da daha fazla fenotipin (dış görünüş) bulunabilme hali olarak kabul edilir. ABO kan grubu sistemi polimorfizme bir örnektir.

http://www.biyologlar.com/douglas-futuyma-ile-evrim-kuramina-dair-soylesi

Hindiler (Meleagris gallopavo)

Amerika'nın soyu tükenmeye yüz tutmuş bir yerlisidir. Bir zamanlar Birleşik Amerika'nın kuzey batısı ile ta Meksika yaylası arasındaki  bölgelerde pek boldu. Bununla beraber yaban hindisi 1840'da, en bol bulunduğu New England ile New York bölgelerinde tüketilmiş bulunuyordu. Hindiler de harikulade kuşlardır. Erkekleri 904 95 santim boyunda, 100 -110 santim uzunluğunda ve ortalama 10 kilo ağırlığındadır. Siyah kenarlı tüylerinde kahveye, kızıla ve yeşile çalan madenî bir parıltı dikkati çeker. Başındaki ve boynundaki çıplak kısımlar mavi, gerdanındaki sarkık etleri kıpkırmızıdır. Kafası ufak ve çıplak, boynu uzun, bacakarı güçlü, ayakarı iridir. Erkek hindi özellikle flört zamanında geniş kuyruk tüylerini yelpaze gibi açınca pek gösterişli bir hal alır. Birleşik Amerika'nın bazı bölgelerinde hâlâ tutunan yaban hindisi, kendisine biraz göz açtırılsa soyunu devam ettirecektir. Son derece ürkek bir kuş olup en ufak bir tehlike belirtisi karsısında büyük hızla kaçmaktadır. Gerekince iyi uçabilir de. Açılmış kanatlarının eni ortalama 100 santimi bulur. Yabanî baba hindi tıpkı evcilleştirilmiş akrabaları gibi çalımla gezinmesiyle meşhurdur. Dişisi yuvasını kuytu bir köşeye yapar, böylece onu düşmanlarından olduğu kadar, kıskanç eşinden de gizlemeye çalışır. Baba hindi çok eşli olup kalabalık bir harem sahibidir. Üreme mevsiminde rakip erkekleri kaçırmaya çalışmaktan, karnını doyurmaya vakit bulamaz. Sonbaharda kestane ve palamut gibi orman meyvelerinin sayesinde epey semirir. Böcekler de yiyecek listesinde çokça yer tutar. Yaban hindisi'nin değişik çağrıları vardır: Çiftleşme mevsimindeki bunların sadece bir tanesidir. Kızılderililer, hindileri avlayabilmek için bu çağrıları taklit etmenin ustası kesilmişlerdi. Günümüzdeki avcılar da bu usule baş vurmakta iseler de, mermilerine hedef olacak yaban hindileri eskisine kıyasla çok azalmıştır. Düşmanlarının çokluğu sebebiyle yaban hindisi'nin hayat süresi "kısadır: Beş yılı pek geçmez. Dişi yaban hindisi koyu sarı fon üzerinde hafif benekli bir düzüne kadar yumurta yumurtlar. Yavrular uçmayı öğrenene kadar sayısız düşman yüzünden her an ölüm tehlikesiyle karşı karşjyadırlar. Üstelik rutubetli ve sert havalardan da zarar görürler. Dişi yaban hindisi yavrularının yarısını büyütebildiği takdirde, şanslı sayılır. Hindi ailesinde (Meleagrididae) bir tür daha vardır. «Gözlü hindi» (Agriocharis ocellata) Kosta Rika'yla başka bazı Orta Amerika ülkelerinin ovalarında yaşar. Hindinin ilginç tarihçesi: Bu türlerden ikisi de sülünlerle akraba olup eski bir çağda Yeni Dünya'ya geçmeyi başaran gerçek sülünlerin bazı üyelerinin soyundan olabilirler. Meksika'daki Aztekler Kristof Kolomb'un Amerika'lara gelmesinden çok önce hindiyi evcilleştirmişlerdi. Çeşitli evcil cinsler bu kökten çıkmadır. İspanyol fatihleri 16'ncı yüzyılın başlarında hindileri İspanya'ya götürdüler. Bu kuş çok sonradan Avrupa'lılar tarafından tekrar Amerika'ya sokuldu. Bu Yeni Dünya kuşuna, Eski Dünya'da takılan adm aslım araştırmak da ilginçtir. Gördüğümüz gibi, hindi tamamiyle bir Yeni Dünya kuşudur. Avrupa'dan Amerika'ya götürülen hindiler bile Amerikan hindilerinin soyundan gelmeydi. Ne var ki hindi 16. Yüzyılda Avrupa'da, Afrika'dan Türkiye yoluyla İspanyol topraklarına nakedilen ve «hindi» diye bahsi geçen «beç tavuğu» ile karıştırılıyordu. (Hindi ailesinin bilimsel adı «Meleagrididae» nin aslı da ilginçtir. Yunan efsanesinde Meleager'in kız kardeşleri beç tavuğu şekline sokulmuşlardı.)

http://www.biyologlar.com/hindiler-meleagris-gallopavo

Clavibacter michiganensis subsp. michiganensis

Belirtiler 1-Bulaşık tohumlardan oluşan fideler sağlıklı olarak gelişebilir olgunluk aşamasında bitkilerde sera koşulları altında ilk belirtilerini oluşturur. 2-Sıcak havalarda yapraklarda ters solma meydana gelir . 3-Yapraklar üzerinde ilk olarak beyaz interveinal alanlar daha sonra kahverengi nekrotik lezyonlara dönüşür. Bitkide geriye dönüşü olmayan solgunluk oluşur. 4-Yaprak damarları arasında ani solgunluk ,ve yanıklıklar gözlenebilir. 5-Meyvelerin olgunlaşmasında dengesizlik gözlenir ,gelişmede başarısızlık ve meyve dökümü olabilir. 6-Meyve üzerinde kuşgözü şeklinde noktalar gözlenebilir. 7-İnfekteli bitkilerde gövdenin yaprakla birleştiği noktalarda kesitte özde boşluklar vasküler sistemde sarımsı bazen kırmızımsı kahverenkli renk değişimi gözlenir .Bu renklenme yalnızca ilerlemiş infeksiyonlarda belirgindir. 8-Bazı durumlarda meyve dokusunda damarlanmalar gözlenebilir. 9-İlerlemiş infeksiyonlarda yaprak sap kısmında yumuşama ve renk değişimi gözlenir. BİYOLOJİSİ Enfekte olmuş domates tohumu fideleri ile yüksek bulaşmalar olmaktadır. Yayılması örtü altı üretimde kültürel tercihlerin değişmesi yağmurlama sulama, kimyasal uygulamalarda spreyleme benzeri kültürel uygulamalar bakterinin stomalar vasıtası ile hem doğal hemde yara dokularından giriş yapmasında etkindir ,,genç bitkiler daha duyarlıdır .Bununla birlikte, doğal koşullar altında, domates bitkiler duyarlı gibi görünmektedir Bakteri bitki artıkları üzerinde uzun bir süre canlı kaldğı gibi,sera konstrüksiyonu ve ekipmanlar üzerinde yaşamını sürdürebilmektedir . Toprak ta tek başına uzun süre hayatta kalamaz ancak tohum üzerinde en az 8 ay canlılığını sürdürür. Eppo Bölgesi: Avusturya, Belarus, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Mısır, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İsrail, İtalya( Sardunya ve Sicilya dahil ),Lübnan, Litvanya, Fas, Hollanda, Norveç % 1 tohum taşınması ile ) oluştu Polonya, Portekiz (ortadan), Romanya, Rusya (Avrupa, Sibirya), Slovenya, İspanya, İsviçre, Tunus, Türkiye, İngiltere (mevcut seralarda bulunamadı ancak geçmişte görülen ), Ukrayna, Yugoslavia. Yugoslavya. Asya: Ermenistan, Azerbaycan, Çin, Hindistan İran, İsrail, Japonya, Lübnan, Türkiye. Afrika: Mısır, Kenya, Madagaskar, Fas, Güney Afrika, Tunus, Togo, Uganda, Zambia, Zimbabwe. Zambiya, Zimbabve. Clavibacter michiganensis subsp. Michiganensis Kuzey Amerika: ABD ve Yaygın Columbia British Kanada (Nova Scotia) (California, Florida, Georgia, Hawaii, Iowa, Illinois, Indiana, Michigan, North Dakota, Meksika. Orta Amerika ve Karayipler: Kosta Rika, Küba, Dominika, Dominik Cumhuriyeti, Panama. Güney Amerika: Arjantin, Brezilya (São Paulo), Şili, Kolombiya, Ekvator, Peru, Uruguay. Okyanusya: Avustralya (New South Wales, Queensland, Güney Avustralya, Tasmanya, Victoria, New Zealand, Tonga. Batı Avustralya, Yeni Zelanda, Tonga. AB: Mevcut. Dağılım haritası B) 26. IMI (1996, No. Tohum patojenin uzun mesafede taşınmasında ana vektör olduğu ve tohum ticareti artışı ile kolaylaştığı görülmüştür. PEST ÖNEMİ Ekonomik etkileri Hastalık etmeni 1910, ABD' ilk kez yayınlanmış ciddi kayıplara neden olmuş özellikle sera ve tarla domateslerinde hastalığın %70 verimde azalmaya neden olduğu kayıt edilmiştir. Fransa'da yürütülen bir çalışmada 1991 yılında % 20-30 verimde kayıplara neden olduğu bildidilmiştir.1991 Kontrol 1-Sağlıklı tohumlar kullanımı hastalığın kontrolü için en önemli koşul(Thyr ve ark., 1973). A substantial 2-Tohumların kimyasal olarak dezenfeksiyonu infeksiyonun azaltılmasında önem kazanmıştır. Dhanvantari (1989) 3- Koruyucu önlemler ile hastalıklı bitki artıklarının imha edilmesi , 4-Kullanılan ekipmanların dezenfekte edilmesi . 5-Dayanıklı çeşitler konusunda çalışmalar yapılmış (Van Steekelenburg 1985 de) ticari bir çeşit henüz yok. Bitki sağlığı risk Bakteri, serada domates üretiminde en ciddi hastalıklarından birisidir dahası bitki sağlığı konusunda önlem alınmaz ise kontrol güçleşebilir.Tohum test yöntemlerinin revizyonu gerekir Örnek temsilcisi ne uygun olarak çok sayıda tohum uygun yöntem ile test edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/clavibacter-michiganensis-subsp-michiganensis

PE­Rİ­CAR­Dİ­UM

Kal­be gi­ren ve çı­kan da­mar­la­rın kal­be ya­kın bo­lüm­le­ri­ni ve kalbi içi­ne alan torba şeklindeki ör­tü­ye pe­ri­car­di­um de­nir. Kalp pericadium’un içinde bulunur. YERİ: Pericardium corpus sterni’nin arkasında 2 - 6 kıkırdak kaburgaların arasında ve T 5 - 8 omurların önünde bulunur. Pe­ri­car­di­um iki yap­rak­tan mey­da­na ge­lir. Bu­nun dış yap­ra­ğına Pe­ri­car­di­um fib­ro­sum, içer­de­ki se­roz zar kısmına pe­ri­car­di­um se­ro­sum de­nir. Dış yap­rak kal­be gi­ren ve çikan da­mar­la­rın kal­be gir­dik­le­ri yer­ler­de bu da­mar­la­ra tu­tu­na­rak kal­bi bir tor­ba gi­bi sa­rar. Sadece v.cava inferiora tuıtunmaz.. Pericardium fibrosum büyük damarların adventitiası ile kaynaşır. Pe­ri­car­di­um'un ster­num­la kom­şu­luk ya­pan kısmınna pars ster­no­cos­ta­lis denir. Pericardı sternuma bağlayan bağa Lig. sternopericardiaca, Pericardium’un di­yaph­rag­ma ile kom­şu olan kısmına pars di­yaph­rag­ma­ti­ca de­nir. Burada diyaphrag maya lig.phrenicopercardiale ile tutunur. Pericardium’u omurlara bağlayan bağlara lig. pericardiovertebralis denir. Pe­ri­car­di­um se­ro­sum ise fib­roz kısmın için­den da­mar dış du­va­rına ora­dan­da kal­bin üze­ri­ne at­lar. Böy­le­ce iki kısım­da in­ce­le­nir. Pe­ri­car­di­um fib­ro­su­mun içi­ni do­şe­yen kısmına la­mi­na pa­ri­e­ta­lis, kal­bin üze­ri­ni dö­şe­yen kısmına la­mi­na vis­ce­ra­lis de­nir. La­mi­na vis­ce­ra­li­sin di­ğer bir adı epi­car­di­um­dur. Par­ma­ğımı­zı a.pul­mo­na­lis ile aor­tae’nın ar­ka­sın­dan v.cava superiorun önünden geçecek şekilde so­kar­sak par­ma­ği­mızın di­ğer ta­raftan çıktıgını gö­rü­rüz bu­ra­da par­ma­ğımızın önün­de adı ge­çen da­mar­lar, ar­ka­sın­da ise pe­ri­car­di­um ve v. Cava superior bu­lu­nur. Burada bu da­mar­lar ile pe­ri­kard ara­sın­da bir ge­çit bulunmaktadır. Bu geçide si­nus trans­ver­sus pe­ri­car­dii de­nir. Eğer pe­ri­car­dı açılmış bir kalp­te kal­bin ape­xi­ni kal­dırıp par­ma­ğımı­zı kal­bin ar­ka­sına so­kar­sak par­ma­ğı­mız bir ye­re ka­dar gi­der son­ra bir çik­maz­la dur­du­ru­lur. Bu çik­ma­za si­nus ob­li­qus pe­ri­car­dii (haller çikmazi) de­nir. Bu­ra­da par­ma­ğımızın sa­ğın­da v.ca­va in­fe­ri­or ve v.pulmonalis dextralar, so­lun­da v. pul­mo­na­lis sinistralar, yu­ka­rısın­da bu da­mar­la­rın ara­sını bir­leş­ti­ren pe­ri­kard bu­lu­nur. Bu çık­ma­zın na­sıl oluş­tu­ğu­nu an­la­mak için kal­bin emb­ryo­lo­ji­si­ni oku­yu­nuz . Pericardium serosum Kalbin üzerini örttükten sonra yukarı doğru a.pulmonalis ve aortanın üzerinde fibröz kısmın yapışma yerine kadar yükselir. Burada adı geçen damarları sarar bu kısma vagina serosum arteriarum denir. Pe­ri­car­di­um se­ro­su­mun la­mi­na vis­ce­ra­li­si ile la­mi­na pa­ri­e­ta­li­si ara­sın­da­ki boş­lu­ğa ca­vitas pe­ri­car­dialis de­nir. Bu­nun için­de bu­lu­nan sıvıya li­qu­o­r pe­ri­car­dii de­nir. Kaygan olan bu sıvı kal­bin sür­tün­me­si­ni ko­lay­laş­tırır. Pe­ri­car­dın il­ti­hap­la­riına pe­ri­car­dit de­nir. Pericardit’te kalpte sür­tün­me se­si du­yu­lur. Pericardit gibi pericardium hastalıklarında pericard sıvısı 250 - 500 cm3 çikar bu durumda fibröz kısım genişleyemeyeceği için içerdeki kalbe bası yapar. Bu duruma kardiak tamponad denir. NOT: Eğer pe­ri­car­dın üze­ri­ni sar­dığı da­mar­lar­dan bi­ri­si pe­ri­kard için­de yırtılır­sa kan pe­ri­kard boş­lu­ğu­nu dol­du­rur bu­na kal­bin tam­po­na­di de­nir Parasentez: 4 - 5 intercostal aralıklardan girerek pericard boşluğundan pericard sıvısı alınmasına denir. Pericardın beslenmesi : Arterleri: a.pericardiophyrenica, a.musculophyrenica, aa.bronchiales, aa.oesophageales, a.phyrenica superior. Epicardium a.coronaria’larla beslenir. Venleri: V.pericardiophyrenica v.asygos, V.thoracica interna. Sinirleri: Pericardium serosum’un parietal yaprağı n. phyrenicus, visseral yaprağında sinir bulunmaz. Pericardial ağrılar parietal yapraktan kaynaklanır, Sternumun arkasında hissedilir. Pericardiuma N. Vagus’tan, N. phyrenicustan ve simpatik sistemden sinir gelir. Pericard’dan sıvı alınması: Sol 5. Ve 6. İntercostal aralıklardan sternum kenarından girilerek pericard sıvısı alınır. KALBİN PROJEKSİYONU YERİ Kalbin göğüste bulunduğu yere kalbin projeksiyonu denir. Buna göre dört nokta belirleriz. 1.NOKTA Sağ 3. Kosta üst kenarı sternumdan 1-2 cm dışta 2.NOKTA Sağ 6. Kostanın sternuma bileşimi 3.NOKTA Tepe darbeleri noktası (5. İntercostal aralık median hattan 8-9 cm solda) 4.NOKTA Sol 2. Kostanın sternumdan 2 cm uzakta alt kenarındaki nokta Belirlenen bu noktaları bir çizgi ile birleştirirsek kalbin yeri ortaya çıkar.

http://www.biyologlar.com/pericardium

KÖK HÜCRE ÇALIŞMALARI ve ETİK

Bilim çevrelerinde sonu gelmez tartışmalara yol açan kök hücre araştırmaları ile ilgili haberleri sıkça okumaktayız.(1) Halen ülkemizde yasal bir düzenleme olmaması, uluslararası arenadaki belirsizlik karşısında yadırganmamalıdır. Ancak son yıllarda hızla gelişen regenerasyon (ya da hayat bilimi) olarak adlandırılan bu alanın hukuksal altyapısının olmamasının, istenmeyen sonuçlara açık kapı bıraktığının bilincinde olmanın da vaktidir. James Thomson’un başında olduğu ekibin, 1998 yılında kök hücreleri ilk kez embriyodan ayrıştırıp, laboratuvar ortamında yaşattıklarını açıklayalı beri, bilimsel çevrelerde kök hücrenin yaratacağı mucizeden ve tıpta devrim sayılacak gelişmelere gebe olunduğundan bahsedilmektedir. Bunun anlamı insanda bulunan bütün hücrelere dönüşebilen kök hücre sayesinde, vücudumuzda artık işlev göremeyecek hale gelmiş ya da bir kaza sonucu eksilmiş bir organımızın yerine yenisini koyabileceğimizdir.(2) Kök hücrenin kalıcı sakatlıklar ve tedavisi imkânsız hastalıklarda vaat ettiği tedavi, bilim dünyasını heyecanlandırdığı gibi hastalarda ve hasta yakınlarında da büyük umutlar doğurmaktadır. Kök hücrenin omurilik yaralanmaları, Parkinson, Alzheimer gibi hem yakını hem de hasta için maddi ve manevi zorluklar taşıyan hastalık ve sakatlıklara çare olma iddiası(3), son hızla yayılmakta, ve araştırmaların bir an evvel insanlar üzerinde deneme safhasına geçilmesi istemini kuvvetlendirmektedir. Bu çalışmamın amacı, kök hücre araştırmalarından kaynaklanan tartışmaların konu başlıklarını verip ahlaki ve etik sorunları ortaya koyarak; gerek uluslararası alanda gerek ulusal mevzuatımızdaki yasal durumu incelemektir. Bunun için çalışmamın ilk kısmında konuyla ilgili tanımları vermek ve niye embriyonik kök hücre araştırmaları üzerinde durulduğunu açıklamak istiyorum. İkinci kısımda ahlaki ve etik tartışmalara göz gezdirdikten sonra, üçüncü kısımda uluslararası arenadaki kök hücre araştırmalarına dair hukuksal metinleri ve gelişmeleri irdeleyip, dördüncü kısımda Türkiye’deki mevcut düzenlemelere değinmek niyetindeyim. 1. TANIMLAR: Kök hücreler kendini yenileyebilen yahut özel olarak farklılaşmış bir veya birçok tipte hücreyi meydana çıkaracak hücreye dönüşebilecek hücrelerdir.(4)Bir diğer tanımda, benzer şekilde, “bölünerek kendini yenileyen ve kan, karaciğer, kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir” denmektedir (5). Kök hücre, elde edildikleri yerler temel alınarak erişkin kök hücresi ve embriyonik kök hücre olarak iki başlık altında toplanmaktadır. Erişkin kök hücre: Erişkin dokularda bulunabilen ve birçok hücreye dönüşebilen kök hücresidir.(6) Ayrıca erişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreler gibi birçok hücre tipine dönüşebilen hücreler olduğu da söylenmektedir. (7)Erişkin kök hücresi kemik iliği, kas, sinir, karaciğer gibi dokularda bulunmaktadır . Embriyonik kök hücre: Embriyonik kök hücre blastosit denen erken dönemdeki embriyodan elde edilmektedir. Bu bağlamda embriyonun tanımını vermemiz gerekiyor. Kısaca embriyonun, üreme hücreleri olan yumurta ve spermin birleşmesi -döllenme- sonucu oluşan cenin gelişimin ilk aşamasındaki hücre grubu olduğu söylenmektedir.(8) Kök hücre araştırmaları için kullanılan embriyolar in vitro (tüpte döllenme) yöntemi kullanılarak laboratuvar ortamında ortaya çıkartılmış embriyolardan alınmaktadır. Bu embriyolar ise ya kısırlık tedavisi sonucu çocuk sahip olmak için tüpte döllenme yöntemi kullanılarak ortaya çıkartılmış embriyolardan çeşitli nedenlerle ana rahmine yerleştirilmemiş artık/fazlalık embriyolar ya da yalnızca araştırma /tedavi amaçlı ortaya çıkarılmış embriyolar olmaktadır.(9) Kök hücre araştırmalarıyla ilgili hazırlanmış raporlarda embriyonik kök hücre olarak sınıflandırılmış olsa da tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonlardan çıkarılan kök hücrelerin statüsü farklıdır.(10) Zira, burada elde edilen embriyo, embriyo için verilen tanımın dışında kalmaktadır. Klonlanmış embriyoları elde ederken somatik hücre transferi yöntemi uygulanmaktadır.(11) Bu yöntem, bir kadından alınan yumurtanın çekirdeği çıkarılmış üreme hücresiyle, kök hücreden yararlanması düşünülen kişinin somatik hücresinden alınan çekirdeğin nükleer yöntemle döllenip, somatik hücre sahibinin klonu yapay bir embriyo elde etme mantığına dayanmaktadır.(12) Somatik hücre transferi yöntemiyle elde edilen, klonlanmış embriyondan beklenen fayda ise; kök hücre tedavisinden yararlanacak kimsenin vücudunun bağışıklık sisteminin reddi riskini doğurabilecek, başka bir organizma olan, embriyodan elde edilmiş kök hücreleri kullanmak yerine tedaviden yararlanacak kişinin organizmasıyla tamamen aynı genetik şifreye sahip klon embriyodan elde edilmiş kök hücrelerin kullanılarak bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini ortadan kaldırması olarak ifade edilmektedir.(13) Ayrıca fetüsten elde edilen kök hücreler de vardır. İstenmeyen gebeliklerin sonlandırılması sonucu alınan fetüsün organlarından kök hücre elde edilme ihtimali olduğu gibi, sıkça duyduğumuz kordon bağı kanından da embriyo elde edilebilmektedir.(14) Kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin yüksekliği, tıpta iyileştirici uygulamalarda kullanılabilirliliğini artırmaktadır. Bu bağlamda, çeşitli yerlerden elde edilen kök hücrelerin farklılaşma kabiliyetinin değiştiği söylenmektedir. Embriyonik kök hücrelerin diğerlerine oranla farklılaşma kabiliyetlerinin üstün olduğu iddia edilse de, son araştırmalarda erişkin kök hücrelerinin de embriyonik kök hücreler kadar farklılaşabileceği yönünde umutların arttığı bildirilmektedir.(15) Bununla birlikte, embriyonik kök hücre araştırma taraftarı kimseler bu çalışmaların sonuçlarının abartıldığını, dolayısıyla embriyonik kök hücre araştırmalarının önünün kapatılmasının amaçlandığını iddia etmektedir.(16)Sonuç olarak, farklılaşma kabiliyeti şimdilik daha üstün görünen embriyonik kök hücrenin tedavi amaçlı kullanımına yönelik yoğun çalışmalar devam etmektedir. 2. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI ÜZERİNDE TARTIŞMALAR Kök hücre araştırmaları üzerinde kopan tartışmalar çeşitli eksenlerde sürmektedir. Başlıca konular, embriyonun hukuki ve ahlaki statüsünün sorgulanması, bir başka deyişle, hayatın başlangıcı meselesi ve bilim çevrelerinde -halen tedavi edici kullanımı bulunmamakla birlikte- tedavi amaçlı klonlama diye tabir edilen somatik hücre transferi yöntemi ile elde edilmiş klon embriyonun kullanımıdır. Ayrıca, kök hücre araştırmalarının mali yükünün ağır olduğu, diğer araştırmalara ayrılacak payın azaltılmaması gerektiği, araştırmalar sonucu bulunacak tedavinin yalnızca belirli bir kesime ulaşabilirken, yoksul insanların bu tedavinin nimetlerinden yararlanamayacağı ve araştırmalarda kadın üreme hücresinin kullanılmasının ekonomik yönden zayıf kadınların istismarını doğurabileceği tehlikesine de dikkat çekilmektedir. Son olarak, kök hücre araştırmalarında hasta hakları bağlamında sakıncalar olduğu, yoğun olarak araştırmalar yapılsa da hâlâ -özellikle embriyonik kök hücre araştırmalarında- çoğu durum için kök hücrenin tedavi edici bir yöntem olmadığı belirtilmektedir. 2.1. EMBRİYONUN HUKUKİ ve AHLAKİ STATÜSÜ Embriyonik kök hücre elde ederken kök hücrenin içinden alındığı embriyo zarar görmekte ve kullanılamaz hale gelmektedir. Bu noktada sorun, embriyonun araştırma amacıyla kullanımının etik olup olmadığı, bunun ötesinde üçüncü bir kişi yararına embriyonun yok edilmesinin embriyoyu araçlaştırdığı ve embriyonun araştırma ve tedavi amaçlı kullanımının etik olmadığı itirazlarıdır. 2.1.1. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLANLARIN GEREKÇELERİ Embriyonun araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini savunanlardan bazıları embriyonun insan gelişiminin bir parçası; cenin, bebek, çocuk, ergin, yetişkin ve yaşlılık gibi insanın varolma sürecinin ayrılamaz basamaklarından olduğunu iddia etmektedir.(17) Embriyo bu sürecin parçası olduğundan insandır ve diğer insanlar gibi insan şeref ve haysiyetiyle donanmış, insan haklarının koruması altındadır. Sonuç olarak, embriyonun üçüncü bir kişinin tedavisi amacıyla yok edilmesi düşünülemez. Kant’ın “insan araç değil amaçtır” söylemine dayanılarak, bir insanın üçüncü bir kişinin tedavisinde kullanılmak amacıyla yaratılmasının insan onurunu zedelediği belirtilmektedir.(18) Kök hücre araştırmalarında embriyonun kullanımıyla insanın yaşam hakkının ihlal edildiği savının en ateşli savunucuları arasında Hıristiyan öğretisinden gelenler bulunmaktadır.(19) Onlara göre embriyonun araştırmalarda yok edilmesi insanın araçsallaştırılması ve yaşam hakkının ihlalidir.(20) Embriyonun insan olduğu ve insanla eşdeğer saygı görmesi gerektiğini savunanların dayandığı gerekçeler üç temel üzerinde yükselir.(21) POTANSİYELLİK: Embriyo potansiyel bir insandır(22) Birleşmeden itibaren embriyonun insan olmaya giden yolda ilerlediğini kabul ederek, ona insan statüsünün tanınması gerekir. Buna karşılık embriyonun insan vasfında olmadığını düşünenlerden bazıları, embriyonun kişiliği belirleyen temel niteliklerden yoksunluğunu ileri sürüp, embriyonun düşünemediğine, acı çekemediğine ve sinir sisteminin oluşmadığına dikkat çekmiştir.(23) Yine bu yönde embriyonun oluşumundan sonra 30 ila 35. günler içinde sinir hücrelerinin geliştiği ve bu tarihin önemli olduğunu belirtenler olduğuna değinilmiştir.(24) Ancak üzerinde önemle durulması gereken “embriyonun beyin fonksiyonu ve sinir sistemi geliştiğinde insan olarak kabulünün gerektiği söyleminin” ne kadar ileri gidebileceğinin belirsizliğidir. Bu görüşün sakıncalarını açıklarken, beyin ve sinir faaliyetlerinin insan hayatının varlığı meselesinde bir defa belirleyici olduğunda komadaki hastaların, yeni doğmuş çocukların hatta uykudakilerin yaşamıyor sayılabileceğinin altı çizilmektedir.(25) BİREYSELLİK, AYNILIK ve SÜREKLİLİK: Bu bağlamda iddia edilen ise: Çekirdek füzyonundan (embriyonun meydana geldiği an) sonra genetik şifresi tamamlanmış, benzersiz bir bireyle karşı karşıyayız.(26) Bu insandır. İnsan gelişimi kesintiler olmaksızın akıp giden bir süreçtir. Bu süreci farazi ayrımlarla bölmemek gerekir. Bu ayrımlar keyfidir. Her safhaya aynı koruma sağlanmalıdır.(27) Bununla birlikte embriyonun insan gibi muamele görmesi gerektiğini, gelişme sürecinde insan ile insan olmayacak embriyolar arasında keyfi belirlemelerin olmaması gerektiğine işaret edenler (28) olduğu gibi embriyonun insan sayılmasa da özel bir saygı görmesi gereğini savunanlar da vardır.(29) 2.1.2. EMBRİYO ÜZERİNDE ARAŞTIRMA YAPILMASINA KARŞI OLMAYANLARIN GEREKÇELERİ Embriyo üzerinde araştırma yapılmasına karşı olmayanları tek başlık altında toplamak zor olabilir. Zira araştırmada kullanılan embriyoların ortaya çıkarılma amacına göre fikirler değişebilmektedir. Tüpte döllenme sonucu -yani kısırlık tedavisinde yeni bir insan ortaya çıkarmak amaçlı- ortaya çıkarılan embriyolardan ana rahmine enjekte edilmeyip saklanan ya da yok edilecek olanların (fazlalık-artık) araştırmalarda kullanılmalarını etik görüp, yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirmeyi kabul edilmez bulanlar vardı.(30) Bazıları, yaşam hakkının mutlak olmadığını ve sınırlanabildiğini hatırlatıp, embriyo araştırmalarında varolan niyetin -yani amansız hastalıklara derman bulmanın- yaşam hakkını sınırlayabileceği iddiasındadır.(31) Orantılılık ilkesine dayanan bu savın çok temelsiz olduğu ve kötüye kullanılma yolunun açık olduğunu hatırlatarak, terk edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Zira, araştırma yapmak amacıyla bir kişinin yaşamına son vermenin yaşam hakkının istisnalarından biri olmayacağı, iki menfaatten yaşam hakkının bariz olarak ağır bastığı söylenmelidir.(32) Doğum kontrol yöntemleri ile embriyonun yok edilmesinin zaten gerçekleşmekte olduğu(33), doğum kontrol yöntemleri haricinde embriyoların yok olmasının doğal yollardan gerçekleştiğinde buna göz yumulduğu, cinsel birleşme sonucu döllenen yumurtaların %70’inin doğal yollardan dışarı atıldığı söylenmektedir.(34) Dolayısıyla, embriyoların araştırmalarda korunması isteminin gerçekçi olmadığı düşünülmektedir. embriyonun dışarı atılımı embriyonun kalitesinden, bazen de kadının bir hastalığından kaynaklanmaktadır. Araştırmalarda kullanılan embriyoların -özellikle tüpte döllenme yöntemiyle elde edilip fazlalık olanların- doğal yollardan atılanlar gibi insan olma potansiyeli olmayan veya ana rahmine yerleştirilmesi halinde doğacak bebeğin sakat olabileceği belirtilip bu nedenle kısırlık tedavisinde kullanılmadığı, ancak embriyodan kök hücre alınarak bunlardan yararlanılabileceği ifade edilmektedir.(35) Embriyonun insan statüsünde olmadığı ve bu nedenle araştırma sırasında yok edilebileceği savının ardında duranların en güçlü iddiası insan yaşamının ana rahmine yerleşme anında başlamasıdır.(36) Ana rahmi dışında embriyonun gelişme şansı yoktur. Buradan hareketle insan olmanın temel koşulunun çevre olduğu belirtilmektedir. Embriyonun ana rahmine yerleşmesi embriyonu pasif potansiyellikten çıkarıp aktif potansiyel hale sokmaktadır.(37) Embriyonik kök hücre araştırmalarında kullanılan/kullanılması önerilen embriyoların tüpte döllenme (in vitro) yöntemiyle ortaya çıkarıldığı ve bunların ana rahmine yerleştirilmeden kullanıldığı göz önüne alındığında, insan statüsüne kavuşmamış hücreler yığını olan embriyoların özel olarak korunması için bir dayanak da kalmaz. Embriyonun oluştuğu anda genetik olarak eşsiz olduğunu, dolayısıyla bu anda insanın kişiliğinin meydana çıktığını savunanların tezini çürütmek için, insanın genetik şifreye indirgenmesinin yanlışlığı vurgulanmaktadır.(38) İnsan genetik yapısının ötesinde bir varlıktır. Genetik yapısı bir olan herkesin aynı, bir kişi olduğu savı tek yumurta ikizleri örneğiyle çürür. Embriyo oluştuktan sonra 13., 14. güne kadar bölünme ihtimali vardır. Sonuç olarak insan genlerin özetinden ibaret değildir. Embriyo oluştuktan 14 güne kadar bölünebilir ve tek yumurta ikizleri oluşur; ancak ikizlerin ayrı ayrı yaşama hakkı vardır, ikizlerin kişiliği bir değildir.(39) Eğer benzersiz gen yapısı bizleri eşsiz kılan niteliğimizse bu olay 13., 14. gün sonunda olacağından kişiliğin o an meydana geldiğini kabul etmemiz gerekir.(40) Ancak genleri aynı olsa da, her insanın ayrı kişiliği olduğu bir gerçektir. Şuan için ana rahmine olan ihtiyaç mutlaktır. Dolayısıyla embriyonun gelişimi için ana rahminin vazgeçilmez olduğu açıktır. Ancak ana rahmine ihtiyacı ortadan kaldıracak makinelerin ve yapay ortamların yakın gelecekte icadının mümkün olduğu ileri sürülerek ana rahminin gerekliliğini savlarının başlıca teması yapanlara karşı gelinmeye çalışılsa da, bu şimdilik spekülasyondan ibarettir. Yakın gelecekte bu durum gerçekleşse dahi, ana rahminin yerine yine rahim görevi görecek bir makine geçeceğinden çevre şartları teorisi geçerliliğini koruyacaktır. Embriyo kendiliğinden gelişemeyecektir.(41) 2.2. TEDAVİ EDİCİ/AMAÇLI KLONLAMA ve ÜREME AMAÇLI KLONLAMA 1997 yılında ilk defa bir memelinin klonlandığı açıklandığında dünya klon koyun Dolly’i şaşkınlıkla karşılamıştır; ancak bilim ve teknolojinin ilerleme hızı birçoklarının gözünü korkutmuştur. Klonlama işlemi aseksüel üremeyi sağlar ve doğan klon, klonlandığı organizmayla aynı genetik şifreyi taşır. Embriyonik kök hücre araştırmaları üzerindeki fikir ayrılığının aksine, üreme amaçlı klonlama, taşıdığı hukuki ve ahlaki sakıncalar nedeniyle çoğunlukla kabul edilir bulunmamaktadır.(42) Embriyonik kök hücrelerin iyileştirme gücünün keşfiyle birlikte, klonlanmış embriyonun asıl bireyin genetik yapısıyla özdeş olması nedeniyle, bu embriyolardan alınan kök hücrelerin tedavi aşamasında büyük kolaylıklar sağlayacağı; zira tedavisi yapılan kimsenin bağışıklık sisteminin reddi ihtimalini bu sayede aşılabileceği belirtilmiştir.(43) Bu amaçla klonlanmış embriyolardan kök hücre elde etme araştırmaları yapılmaktadır ve bu yöntem yukarıda da açıklandığı gibi tedavi edici klonlama olarak adlandırılmaktadır. Bu tartışmalar ekseninde üreme amaçlı klonlama ile tedavi edici klonlamanın arasında tek farkın amaçlarının başka oluşu olduğu, tedavi edici/amaçlı klonlamada, klonlanan embriyo, ana rahmine yerleştirilmeyip, embriyonun bloskot döneme değin gelişmesine izin verilip, klonlanan asıl bireyin tedavisi amacıyla embriyodan kök hücre ayrıştırılmaktadır. Klonlamada temel kaygı, klonlananın onurunun hiçe sayılması, asıl bireyin ihtiyacı için, yani bir araç olarak var olmasıdır. Tedavi amaçlı klonlamaya karşı olanlar, embriyonun hukuki statüsünün hassaslığı yanında, tedavi amaçlı elde edilen embriyoların üreme amaçlı ana rahmine yerleştirilme riskinin göze alınmayacak kadar büyük olduğunu ileri sürmektedirler.(44) Tedavi amaçlı klonlama olarak adlandırıldığı halde, halen araştırma safhasında bulunması sebebiyle bu terimin yanlış anlaşılmalara yol açabileceği eleştirisi de yapılmaktadır.(45) 2003 yılı sonlarında hazırlanan bir rapor, tedavi amaçlı klonlamanın sadece bir varsayım olduğu bildirmiştir(46); ancak Güney Koreli araştırmacılar Şubat 2004’te insan embriyolarını klonlayıp, bunlardan kök hücre aldıklarını ilan etmiştir.(47) Tedavi Edici klonlamadan beklenen yararın, organ ve doku naklinde meydana gelebilecek bağışıklık sistemi reddi riskini aşmak olduğu dikkate alınarak, aynı sonucu verebilecek erişkin kök hücre tedavisini geliştirmek için, erişkin kök hücre araştırmalarına ağırlık verilmesi önerilmektedir.(48) 2.3. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ MALİ KÜLFETİ ve KÖK HÜCRE TEDAVİSİNE ULAŞILABİLİRLİK SORUNU Kök hücre araştırmalarından beklenen sonuçlar hasta ve hasta yakınlarında büyük umutlar doğurmuş olsa da, bu araştırmalar oldukça pahalı olup büyük yatırımları gerektirmektedir.(49) Kök hücrenin iyileştirme yeteneğinin mucize olarak gösterilmesi gözleri bu araştırmalara çevirmiş, araştırmaların hızlandırılıp bir an evvel sonuca ulaşılması istemi kamuoyunda ses bulmuştur. Ancak kök hücre tedavisinin Parkinson, Alzheimer, kalp hastalıkları gibi daha ziyade yaşlılık hastalıklarına yönelik olduğu, dolayısıyla özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hâlâ yaygın olarak rastlanan sarılık, sıtma vb. hastalıkların yüksek oranda can kaybına neden olurken, araştırmaların daha ziyade yaşlı ve zengin kesimlerin yararlanacağı kök hücre tedavisi üzerine yoğunlaştırmanın kabul edilemeyeceği belirtilmektedir.(50) Bir diğer nokta kök hücre tedavisine ulaşılabilirlik sorunudur. Halihazırda varolan tedavilere ulaşamayan, gerekli ilaçları satın alamayan kişilerin sayısı göz önüne alınırsa kişiye özel bir tedavi sağlayacak olan kök hücre tedavilerinin tutarını karşılayabilecek kimselerin çok az olacağı söylenmektedir.(51) Kök hücre tedavilerinin kişiye özel olması, bu anlamda ilacın patentinden kaynaklanan artı fiyatın olmaması, tedavi maliyetini azaltacağı iddia edilse bile;(52)şu anki teknoloji ile erişkin kök hücrenin dahi ayrıştırılması ve tedavi amacıyla geliştirilmesi oldukça masraflı olmaktadır.(53) Buna embriyonik kök hücrenin elde edilmesi yöntemindeki zorlukları ve uzun prosedürü eklersek, elde edilecek tedavinin ücretinin herkesin karşılayacağı bir meblağın üzerinde olacağı kanısındayım. 2.4. KADININ İSTİSMARININ ENGELLENMESİ Embriyonik kök hücre araştırmalarında kadından alınan yumurta hücresi kullanılmaktadır. Bu konunun kadının istismarına açık yüzünü Güney Kore’de yapılan bir araştırma göstermektedir. Güney Kore’de yapılan araştırmalarda tedavi edici klonlama ile elde edilen embriyolardan kök hücre ayrıştırma işlemi sırasında, 242 insan yumurta hücresi kullanıldığı, bu yumurtalardan 30 embriyo klonlanabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinden kök hücre ayrıştırılabildiği bildirilmiştir.(54) Araştırmada kullanılan yumurta hücreleri bağışı için binlerce dolar ödendiği; ayrıca yine bu araştırmaya katılan kadın bilim insanlarının da araştırmada kullanılması için embriyo bağışladığı yazılmaktadır.(55) Sonuç olarak yapılan araştırmalarda başarılı sonuç elde etmek için fazlasıyla verici gönüllü kadına ihtiyaç olduğu, bu deneylerde embriyo elde etmenin zorluğunu göstermektedir. Yumurta hücresinin alınması sırasında uygulamalar sonucu, kadının belirli bir risk altına girdiği, hatta nadir de olsa işlemin ölümle dahi sonuçlanabileceği, bununla birlikte, araştırma sonrası kısırlık gibi sağlık sorunlarıyla daha sık karşı karşıya kalabileceği bildirilmektedir.(56) Ayrıca, yukarıdaki örnekte de görüleceği üzere, asıl tehlike maddi zorluklar içindeki kadınların kök hücre araştırmalarına para karşılığı katılma ihtimalidir. Kısırlık tedavisi yöntemi olarak uygulanan tüpte döllenmede de yumurta hücresine ihtiyaç duyulduğu, aynı şekilde burada da kadının istismarının mümkün olduğu söylense de, kök hücre araştırmalarında yumurta hücresinin alınması işlemi öncesi kadının hormon alması ve bir dizi uygulamaya maruz kalması iki uygulama arasında farklar olduğunu göstermektedir. Embriyonik kök hücre araştırmalarında ki bu zahmetli prosedürün gönüllü bağışları azalttığı söylenmektedir.(57) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla kadın vücudunun meta olarak kullanılmasının önü alınmalıdır. 2.5. KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARININ KLİNİK AŞAMASI Embriyonik kök hücre araştırmaları klinik aşamada hem denemelere katılanların korunması hem de embriyonik kök hücre vericilerinin mahremiyetlerine saygı gösterilmesini gerektirmektedir.(58) En büyük güvenlik sorunlarından biri klinik aşamada kullanılacak embriyonik kök hücrenin genetik bozukluklar barındırması ya da ciddi enfeksiyonlar taşımasıdır, ayrıca kök hücre nakli dolayısıyla başka bir organizmadan yapılan transfere uyum sağlanması için alınacak ilaçların yaratacağı zararın da dikkate alınması gereği vurgulanmıştır.(59) Embriyonik kök hücreden kaynaklı sorunlarda vericilerle yeniden temasa geçme zorunluluğu(60) ile vericilerin mahremiyetlerinin korunmasına saygı gösterilmesi arasında dengenin sağlanması gerekmektedir. Bu bağlamda vericilerle yeniden temasa geçilmesi ihtimali gözetilip, vericiler araştırmada kullanılmak için rıza verirlerken, yeniden temasa dair iznin de alınması önerilmektedir.(61) Ayrıca vericilere dair bilgilerin özenle saklanması, bilgilerin tutulduğu bilgisayarların internet bağlantılı olmaması gerektiği, bilgileri tutan kişilerin bu hususta eğitilmesi ve vericilere dair bilgilere ulaşabilecek kişilerin araştırma ekibinin dışından olması gerektiği yazılmaktadır.(62) Klinik aşamada bir diğer önemli nokta, alıcıların (tedavi edilenlerin) vermesi gereken aydınlanmış rızanın detaylandırması gereğidir. Araştırmacılar, katılan alıcıya daha önce böyle bir yöntemin denenmediğini, kendilerinin de umdukları iyileşmeyi elde edip edemeyeceklerini bilmediklerini izah etmelidir.(63) Ayrıca araştırmaya katılan kişiye konunun etik boyutları anlatılarak, kişinin ahlaki ve dini inançlarına saygılı olunması gerekmektedir.(64) Klinik aşamada araştırmacılar risk yarar değerlendirmesi yapıp, özellikle tümör riski gibi ölüme kadar götürebilen tehlikeler yaratacak riskler almamalı ve geri döndürülemez sonuçları en aza indirgenmelidir.(65) 3. ULUSLARARASI HUKUK METİNLERİ Kök hücre araştırmaları hakkında uluslararası alanı, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’ndeki gelişmeler ve hukuk metinleri çerçevesinde üç başlık altında incelemek istiyorum. Avrupa Birliği düzenlemeleri bağlamında, Avrupa Birliği ülkelerinden bazılarının konu ile ilgili düzenlemelerine de değineceğim. 3.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇATISI ALTINDA DERİN AYRILIK 2001 Aralık’ında BM Genel Kurulu, İnsanın Üreme Amaçlı Klonlanmasına Karşı Uluslararası Sözleşme’nin ayrıntıları üzerinde çalışmak için bir Ad Hoc komite kurmuştur.(66) Fransa ve Almanya’nın sunduğu teklif -geniş kapsamlı bir yasağın tartışmalara yol açıp acilen düzenlenmesi gereken bir konuda uluslararası hukukta boşluğa mahal verebileceğinden-yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını gözetmiştir.(67) Ancak Amerika Birleşik Devletleri ile İspanya’nın başını çektiği grup her ne surette olursa olsun -hem üreme hem tedavi amaçlı klonlamayı kapsayan- klonlamanın yasaklanmasını istemiştir.(68) Bütün ülkeler üreme amaçlı klonlamaya karşı olmalarına karşın bir metinde uzlaşıya varılamamıştır. 2002 yılı toplantılarından sonuç çıkmayınca, Ad Hoc komite ve Çalışma Grubu 2003 Ekim ayında yeniden toplanmıştır. BM Hukuk Komitesi, bir uzlaşma umudu görmediğinden Genel Kurul’a sunulmak üzere iki yıllık bir erteleme tavsiyesi kararı almıştır. Fakat kapsamlı yasağı destekleyenler bu tavsiyeden memnun kalmamış; zira iki yıllık erteleme süresinde, bilim çevrelerinden klonlamayı destekleyenlerin, uluslararası düzeydeki yasal boşluktan yararlanarak, klonlamayı uygulayabilme ihtimalinden endişe etmiştir.(69) Sonuçta iki yıllık erteleme talebi Genel Kurul’da kabul görmemiştir.(70) Böylece 2004 Ekim ayında konu, ilgili komite tarafından yeniden ele alınmıştır. Kosta Rika, altıdan fazla ülke adına toptan bir yasak getiren sözleşmenin taslağını sunmuştur(71). Tasarıda, herhangi başka bir amaçla yapılan klonlamaya izin verilmesi halinde bu uygulamaların üreme amaçlı olup olmadığını denetlemenin çok zor olacağı, ayrıca klonlanmış insan embriyosu yaratımının ve yok edilmesinin yanlış olduğu, zira bunun insan hayatına nesne ve ürün olarak davranılmasını doğuracağı ileri sürülmüş ve bu toptan bir yasağın gerekçesi olarak gösterilmiştir. Alternatif bir taslak Belçika tarafından sunulmuştur.(72) Taslak üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını, diğer amaçlarla klonlama konusunda üç seçenek getirilmesini önermektedir. Bunlar klonlamayı amaç gözetmeksizin yasaklama, moratoryum uygulama ve ulusal mevzuatındaki düzenlemelerle uygulamanın kötüye kullanımın önlenmesi olarak sıralanabilir. Böylece acilen düzenlenmesi gereken bir alandaki boşluk doldurulmuş, bu konu üzerinde çalışan uygulamacı ve araştırmacılara somatik nükleer yöntemle elde ettikleri embriyoları ana rahmine yerleştirmemeleri için uluslararası bir uyarı yapılmış olacaktır. İki önerinin de tam olarak kabul görmeyeceği ortaya çıktığında İtalya üçüncü bir öneri ile bir deklarasyon hazırlanması fikrini dile getirmiştir.(73) Bu deklarasyonun ana teması üye devletleri klonlama ile insan yaratılmayı önlemek için tedbir alamaya ve araştırmalar esnasında kadının istismarının önlenmesi adına adım atmaya, yaşam bilimlerinin insan onuruna herhangi bir durumda saygılı olmaya çağrılması teşkil etmektedir. 8 Mart 2005 tarihinde Kosta Rika’nın sunduğu taslak metin, 84 lehte oya karşı muhalif 34 ve 37 çekimser oyla BM İnsan Klonlamasına Dair Deklarasyon adıyla kabul edilmiştir. Uluslararası hukuk çerçevesinde yasal bağlayıcılığı olmayan bu metinin kabul edilme prosedürü ve lehte oyların çekimser ve aleyhte oyların toplamının biraz üzerinde kalması dünyada kök hücre araştırmaları konusundaki derin fikir ayrılıklarının olduğunu göstermektedir.(74) Deklarasyon şöyledir:(75) Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında insan yaşamının yeterli olarak korunması için bütün gereken tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler insan onuru ve insan yaşamını korumakla bağdaşmadığı ölçüde insan klonlamanın bütün formlarını yasaklamaya çağrılır, Üye devletler insan onuruna aykırı olabilecek genetik mühendisliği tekniği uygulamalarını yasaklamak için gerekli tedbirleri kabul etmeye çağrılır, Üye devletler yaşam bilim uygulamalarında kadının istismarına mani olacak tedbirler almaya çağrılır, Üye devletler a ve d paragraflarını ulusal mevzuatlarında bir ertelemeye gitmeksizin etkili bir biçimde yürürlüğe sokup uygulamaya çağrılır, Üye devletler yaşam bilimleri dahil tıbbi araştırmalar için ayırdıkları bütçelerinde, gelişmekte olan ülkelerde özellikle etkili olan sıtma, tüberküloz ve HIV/AIDS gibi küresel aciliyeti olan konuları göz önünde bulundurmaya çağrılır. Deklarasyon, ahlaki tartışmalarda değindiğim kadının istismarı, araştırmalar için fonların adil dağıtımına değinerek bu noktalarda önlem alınmasını isterken; klonlamanın bütün formlarının yasaklanmasını istemektedir. Ancak yasal bağlayıcılığı olmayan “soft law” diye tabir edilen böyle bir metinde bile lehte oyların, çekimser ve aleyhte oyları az bir farkla geçtiği dikkate alınırsa uluslararası alanda varolan derin ayrılıkların şimdilik kapatılması zor görünmektedir. 3.2. AVRUPA KONSEYİ BELGELERİ ile İNSAN HAKLARI ve TIP SÖZLEŞMESİ Avrupa Konseyi bünyesinde embriyonun araştırma amaçlı kullanımı konusunda yasal olarak bağlayıcı iki sözleşme mevcuttur. Türkiye’nin de taraf olduğu Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’nin (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi) Tüpte embriyonlar üzerinde araştırma başlıklı 18. maddesinin özellikle ikinci fıkrası kök hücre araştırmaları açısından önem teşkil etmektedir.(76) Bu hükümde “sadece araştırma amaçlarıyla insan embriyonlarının yaratılması yasaklanmıştır”. Bu hüküm ışığında embriyonik kök hücre araştırmaları amacıyla embriyo meydana getirilemeyeceği açıksa da; tüpte döllenme yöntemiyle kısırlık tedavisi amacıyla meydana getirilmiş embriyoların araştırmalarda kullanılması meselesi gözetilmemiştir. Dolayısıyla tüpte döllenmiş embriyolardan ana rahmine yerleştirilmeyenlerin araştırmalarda kullanımı mümkündür. Ayrıca sözleşmede embriyonun tanımı yapılmamıştır.(77) Bu anlamda tedavi edici klonlama sonucu elde edilen embriyonun sözleşme çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği taraf devletlerin yorumuna kalmıştır. Sözleşmenin 29. maddesi bu sözleşmenin hükümlerinin yorumunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bırakmıştır. Mahkemenin doğrudan embriyo ile ilgili kararı yoksa da, ceninin yaşam hakkı ile ilgili bir konuda, düzenlemenin devletin takdir yetkisine dahil olduğunu kabul etmiştir.(78) Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi’ne Ek, İnsan Kopyalanmasının Yasaklanmasına İlişkin Protokol(79) somatik hücre çekirdeği transferi yöntemi kullanılarak memelilerde klonlama yapılması sonrasında, bu uygulamaların insan üzerinde denenebilme ihtimaline karşı, uygulamayı yasaklamak niyetiyle hazırlanmıştır. Ancak önsözünde, insanın, bilinçli olarak genetik özdeşinin yaratılması suretiyle, bir araç haline getirilmesinin, insanlık onuruna aykırı olduğunu bildirmek suretiyle tedavi edici klonlamadan ziyade genetik özdeş yaratmaktan bahsettiğinden, üreme amaçlı klonlamayı yasaklamak istediği söylenebilir. Birinci maddesinde “Bir insana genetik olarak özdeş, canlı veya cansız başka bir insan yaratmayı amaçlayan herhangi bir müdahale yasaklanmış”, aynı maddenin ikinci fıkrasında “genetik olarak özdeş”ifadesi bir insanın başka bir insanla aynı nükleer genetik seti paylaşması olarak tanımlanmıştır. Bu hükümlerden de, klonlanmış embriyonun üreme amaçlı, bir insan yaratma niyetiyle kullanımının yasaklanırken; tedavi amacıyla, ana rahmine yerleştirilmeden kullanımının mümkün olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.(80) Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi Ekim 2003 tarihinde aldığı kararda, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesini hatırlatarak, araştırma amaçlı embriyo ortaya çıkarmanın yasaklandığını belirtikten sonra, araştırma amaçlı insanın yok edilmesinin yaşam hakkının ihlali ve insanın araçlaştırılması ahlaki yasağına aykırı olduğuna işaret edip, üye devletleri aşağıda belirttiğim önlemleri almaya davet etmiştir.(81) ı-İnsan gelişiminin her aşamasında yaşam hakkına saygı gösterdiği sürece kök hücre araştırmalarının ilerletilmesi. ıı-Sosyal ve etik ayrımlara neden olmayan rejeneratif tıpta yeni metotları geliştirmek ve plupotent hücrelerin kullanımının yükseltilmesi için bilimsel teknikleri teşvik etme. ııı-Araştırma amacıyla insan embriyosu meydana getirilmesi yasağının etkili kılınması için Oviedo Sözleşmesi’nin imzalanıp onaylanması. ıv-Erişkin kök hücresi alanında ortak Avrupa temel araştırma programlarının ilerletilmesi. v-Kök hücre araştırmalarında insan embriyosunun yok edilmesine izin veren ülkelerde araştırmalara yetkili ulusal kurumlarca izin verilmesi ve araştırmaların izlenmesi vı-Ulusal mevzuatın koruduğu etik değerleri ihlal eden uluslararası araştırma programlarına katılmamaları ve böyle ülkelere bu araştırmalar için doğrudan ya da dolaylı hibelerde bulunmamaları beklenmektedir. vıı-Araştırmaların etik boyutuna, finansal ve fayda gözeten boyutuna nispeten öncelik vermek. vııı-Demokratik sorumluluk ve şeffaflık ile güçlendirilmiş bakışla sivil toplumun temsilcileri ve bilim adamlarından müteşekkil insan kök hücresi projelerinin çeşitli açılardan tarışacak oluşumlar kurulması teşvik edilmelidir. 3.3. AVRUPA BİRLİĞİ ve BAZI AVRUPA BİRLİĞİ DEVLETLERİNDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR HUKUKİ DURUM 3.3.1. GENEL OLARAK AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EMBRİYONİK KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA BAKIŞI Avrupa Komisyonu Bilim ve Yeni Teknolojilerde Etik Grubu, Kasım 2000’de embriyonik kök hücre araştırmaları konusunda kapsamlı bir rapor hazırlayıp fikirlerini açıklamıştır.(82) Öncelikle, Avrupa Birliği’nin çoğulcu karakterini vurgulayıp, farklı felsefeler, ahlaki ve yasal yaklaşımlar ile ayrı kültürel bakışların demokratik Avrupa toplumunun yapısının etik boyutunun içinde saklı olduğunu bildiren Grup, embriyonun ahlaki statüsünün yükseltilmesi gerekliliğinin altını çizerken(83), Avrupa’daki çoğulculuk bağlamında embriyo araştırmalarını yasaklayanların da izin verenlerin de varlığını belirterek, ikincilerin insan onuruna saygıyı embriyonik araştırmalarda sağlamalarını ve insan embriyosunun araçlaştırılması ve deneylerin suiistimal edilmesi tehlikesini önleyecek düzenlemeler yapma gereğini zikretmiştir.(84) Kısırlık tedavisi için meydana getirilen embriyo üzerinde araştırma izni olması durumunda, ağır yaralanmalar ve hastalıklara tedavi bulmak için yürütülen araştırmalara yasak uygulamanın zor gözüktüğü bildirilmektedir. Sonuç olarak, bu programda tanımlanmış yasal ve etik mecburiyetlere uyan araştırmaların Avrupa Birliği araştırma çerçeve programının dışında tutulmaları için bir gerekçe olmadığı söylenmektedir. (Bu arada embriyonun araştırmalar sırasında yok edildiği de hatırlatılmaktadır)(85) Embriyonik kök hücre araştırmalarına izin verilmesi durumunda en üst düzeyde şeffaflık ile durum bazında değerlendirme yapılarak ve yüksek seçicilikle uygulanması gereğini vurgulayarak, AB kamu denetiminin gerektiği belirtilmiştir. Grup, araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesi niyetinden -bunun insan hayatını araçlaştıracağı öngörüsü ile- kaygı duyarak, alternatif metotları önermekte ve fazlalık, ıskartaya çıkmış embriyolar varken, araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesini etik olarak uygun bulmadığını beyan etmektedir. (86) Grup, somatik nükleer transfer ile elde edilen embriyodan –yani tedavi edici klonlamayla elde edilen embriyo- alınan kök hücre konusunu da irdeleyerek, yetişkin kök hücrenin yeniden programlanarak tedavi amaçlı klonlama yerine ikame edilme ihtimalinin dikkate alınmasını ve bu tedavi umudunun bir çok ahlaki tartışmayı da ortadan kaldıracağının altını çizmektedir. Ayrıca tedavi amaçlı klonlama araştırmalarında kadının araçlaştırılma riskinin yükselmesi nedeniyle (yumurta kaynağı olarak) önlemler alınması gerektiğini söylemektedir.(87) Yasal bir bağlayıcılığı olmamakla birlikte Avrupa Birliği devletlerindeki birbirinden farklı düzenlemelerin varlığına işaret etmesi açısından önemli bulduğum söz konusu grubun düşünceleri, kök hücre araştırmaları konusunda Avrupa Birliği devletlerinin kendi içlerinde bile tek ses olmadığını göstermektedir. AB mevzuatı içinde tıbbi araştırmalar ve tedaviler sırasında insan kaynaklı doku ve hücrelere dair “Directive 2004/23/ec of the European Parliıament and of the Council of 31 March 2004 on setting standards of quality and safety for the donation, procurement, testing, processing, preservation, storage and distribution of human tissues and cells” in açıklayıcı notları arasında, yönergenin üye devletin embriyonik kök hücrelerle ilgili karar almasına engel olmayacağı gibi, kişi ve birey tanımının üye devletçe yapılacağı belirtilmiştir.(88) Sonuç olarak kök hücre araştırmalarına ilişkin AB devletlerinin ulusal mevzuatlarında görülen farklılıklar bu hukuk metnine konunun üye devletlerin takdir yetkisine bırakılması yansımıştır. 3.3.2. AVRUPA BİRLİĞİ ÜYESİ DEVLETLERDEKİ KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINA DAİR DÜZENLEMELER Avrupa Komisyonu Araştırma Genel Yönetimi, 2001 yılından beri Avrupa Birliği devletlerinin embriyonik kök hücre araştırmalarını takip etmek amacıyla, AB üyesi devletlerdeki embriyonik kök hücre araştırmalarına dair kamuoyu tartışmalarını, bu konuda çalışan ulusal kurulların görüşlerini ve konuyla ilgili yasal durumu öğrenmek için her yıl yenilenen bir araştırma yapmaktadır.(90) Son olarak 2004 yılına dair veriler yayımlanmıştır. Araştırma, üye devletlerin yasal düzenlemelerini yedi kategoriye ayırmıştır. -İnsan embriyonik kök hücresinin fazlalık embriyonlardan elde edilmesine yasal şartlar dairesinde izin veren, ancak araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkün olmayan, -Embriyonik kök hücre araştırmalarına özel olarak atıfta bulunulmamakla birlikte, fazlalık embriyolar üzerinde insan embriyo araştırmalarında bazı araştırma işlemleri yapmaya izin veren yasal düzenlemesi olan, -Fazlalık embriyonlardan embriyonik kök hücre elde edilmesini yasaklayan; ancak belirli şartlar altında insan embriyonik kök hücre hattının ithaline ve kullanımına izin veren yasal düzenlemeleri olan, -Fazlalık embriyonlardan kök hücre elde edilmesini yasaklayan, -İnsan embriyosu araştırmaları ya da embriyonik kök hücreye dair yasal düzenlemesi olmayan, - Araştırma amaçlı, insan embriyonik kök hücre meydana getirilmesine izin veren devletler.(91) Bu sınıflandırmaya bağlı kalmak yerine, yalnızca fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin veren, fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen ve hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren bazı Avrupa Birliği ülkelerinin konu ile ilgili ulusal mevzuatını bu üç üst başlık altında aktarmak istiyorum. 3.3.2.1 Fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanımına izin veren bazı devletler. Danimarka’nın 2003 yılında Medically Assisted Reproduction yasasında yaptığı düzenlemeyle, söz konusu yasanın 25. maddesi döllenmiş yumurta ve üreme amaçlı tasarlanmış araştırmalara, eğer araştırmanın amacı insan hastalıkları üzerinde uygulanacak tedaviler hakkında bilgi edinmekse, izin vermektedir. Ancak bu araştırmaların üreme amaçlı klonlama, genlerin birbirine karıştırılması, farklı türleri birleştirip melezler (hybird) oluşturmak ve ana rahmi dışında insan geliştirmeyi amaçlaması yasaklanmıştır.(92) Yunanistan, İnsan Hakları ve Biyotıp (Oveido) Sözleşmesi ve Ek Protokol’ün tarafıdır. Bununla birlikte, yeni kabul edilen kanuna göre, tüpte döllenme (in vitro) sonucu elde edilen embriyolardan artakalanların (fazlalık) araştırma ve tedavi amaçlı kullanımına izin verilmektedir. Yalnızca üreme amaçlı klonlama yasaklanmıştır. Mefhumu muhalifinden, tedavi amaçlı klonlamaya izin verildiği çıkarılabilir.(93) İlgili kanunun açıklayıcı notunda, yalnızca üreme amaçlı klonlamanın yasaklandığı belirtilip bunun tedavi edici klonlamaya izin verildiği şeklinde yorumlanması gerektiği bildirilmektedir.(94) Finlandiya’da 1999 tarihli Tıbbi Araştırmalar Yasası, embriyonun meydana gelmesinden itibaren 14 güne kadar kullanımı konusunu ve ön koşulları kapsamaktadır. İn vitro döllenme sonucu elde edilen fazlalık (supernumerary) embriyoların araştırma amaçlı kullanımına izin verilmekte; fakat araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek yasaklanmaktadır. Bir önemli nokta da, yasa embriyoyu, üreme hücrelerinin füzyonu ile ortaya çıkan hücre diye tanımlamadığından tedavi amaçlı klonlamayla elde edilen embriyonun kullanımının yasak dışında olmasıdır.(95) Bununla birlikte üreme amaçlı klonlama yasağı ayrıca yasa tarafından zikredilmiştir. 3.2.2.2. Fazlalık embriyonlar üzerinde araştırma yapılmasına izin vermeyen bazı devletler. İtalya, 2001 yılında İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ve Ek Protokolü onaylamış, 2003 yılında Yapay Döllenme Yasası’nı kabul etmiştir. Yasa uyarınca yalnızca yasal olarak tanınmış çiftlere yapay döllenme hakkı verilmekte ve en fazla üç embriyo meydana getirilebilmektedir ve bütün embriyoların rahme enjekte edilmesi gerekmektedir.(96) Yasanın 13. maddesi embriyo araştırmalarını düzenlemektedir. Buna göre sadece embriyonun sağlığı için tedavi ve teşhis amaçlı ve embriyo yararına araştırma yapılabilmektedir ve hem tedavi edici hem de üreme amaçlı klonlama, ayrıca, insan/hayvan melezi yaratılması yasaklanmaktadır. 13. maddeyi ihlal eden kişiler aleyhine 50.000 ila 150.000 Euro para cezası ve 1 ila 3 yıl meslekten uzaklaştırma cezasına hükmedilmektedir. İspanya in vitro döllenme yöntemiyle elde edilen embriyolardan fazlalık olanlarının araştırmalarda kullanılmasını önlemek için İtalya’dakine benzer bir düzenleme yapmıştır. 2003 Kasım ayında bu amaçla değiştirilen Yardımcı Üreme Teknikleri Yasa’sı ana rahmine konmak için her seferinde yalnızca üç tane embriyo meydana getirilmesine izin vermektedir. Ciddi kısırlık sorunu olan çiftlerin tedavisinde daha çok embriyo meydana getirilmesine, sağlık yetkililerin bütün işlem sırasında denetlemesi ile, izin verilmesi bu kısıtlamanın istisnasıdır. 3.2.2.3. Hem fazlalık hem de araştırma amaçlı embriyo üretimine izin veren devletler. Belçika’da, Nisan 2003’te Embriyoların Araştırılmasına Dair Kanun yürürlüğe girmiştir. Kanuna göre, hastalıkların tedavisinde ve korunmada daha iyi bilgi edinmeye katkı sağladığında embriyo üzerinde araştırma yapılması mümkündür. Araştırmanın belirli sınırları vardır. Bu bağlamda, meydana geldikten 14 gün sonra embriyo üzerinde araştırma yapılamayacağı, ancak embriyonun dondurulma işlemi durumunda, bu süre hariç tutulacağı belirtilmiştir.(97) İnsan embriyosunun hayvan rahmine yerleştirilmesi, yarı insan yarı hayvan melez yaratıklar meydan getirilmesi, tedavi amaçlı olması dışında cinsiyet belirlenmesi, üreme amaçlı klonlama (yani tedavi edici klonlama yasaklanmamıştır) ve öjenik amaçlarla araştırma ve davranışlar yasaklanmaktadır. Araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek ilke olarak yasaklanmakla birlikte getirdiği istisnalar geniştir. Yasaya göre araştırmanın hedefinin başarılması fazlalık embriyo kullanılmak suretiyle mümkün değilse, yasal mevzuata uyulmak suretiyle, araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek mümkün olacaktır. Ayrıca kadının haklarının özellikle korunması gereğinin altı çizilmiş ve bu yönde tedbir hüküm konulmuştur. Kadını araştırmalara katılırken zorlamadan korunmak için alınan önlemler şunlardır: Ergin olması, yazılı rızanın alınması ve teşvikin bilimsel olarak adil olması.(98) Yapılacak araştırmaların denetimi için uygulanacak prosedür ise şöyledir: Araştırma projesi yerel komite ve federal komisyon olmak üzere iki oluşum tarafından gözden geçirilir. Federal komisyon dört hekim, dört bilim adamı, iki hukukçu ve dört etik ve sosyal bilimler uzmanından oluşur. Çifte onay alındıktan sonra araştırma yapılmaktadır.(99) İngiltere’de The Human Fertilisation and Embryology Authority (HFEA) embriyo kullanmak ve oluşturma hususunda ruhsat verme ve düzenleme yapmaktan sorumlu bulunmaktadır. 2001 Şubat ayında bu kurumun yetkisi embriyo araştırmaları yapma hususunda genişletilmiştir. Bundan böyle HFEA şu hallerde de embriyo araştırması yapılmasına izin verebilecektir: -Embriyo gelişimi konusunda bilgiyi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklara dair bilgi artırma, -Tedavisi olmayan hastalıklar için geliştirilen tedavilerin uygulamalarına dair bilgi edinme amaçları olması durumunda. İngiltere, embriyonik kök hücre üzerinde araştırmalara, embriyondan kök hücre elde edilmesine ve yalnızca kök hücre elde edilmesi amacıyla embriyo oluşturulmasına izin vermektedir.(100)Mayıs 2004 tarihinde dünyada üzerinde bir ilk teşkil eden Kök Hücre Bankası açılmıştır.(101) 4. TÜRKİYE’DE KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARI TARTIŞMALARI ve KÖK HÜCRE ARAŞTIRMALARINDA HUKUKİ DURUM. Türkiye’deki yasal düzenlemelere göz atmadan önce kök hücre araştırmaları hakkında bilim çevrelerinden yapılan açıklamalara baktığımızda konu hakkında yasal boşluk olduğunun, kamuoyunda yeterli tartışma ortamının olmadığının vurgulandığı görülmektedir.(102) Kök hücre araştırmalarının erişkin kök hücre ve embriyonik kök hücre alanlarında eşgüdümle ilerlemesi gereğine de değinilmektedir.(103) Konunun etik boyutu hakkında yapılan açıklamalara baktığımızda üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması gereği dile getirilirken, ana rahmine yerleştirilmeyen embriyonun araştırma amaçlı kullanılmasının genellikle kabul edildiği görülmektedir.(104) Araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmemesi gerektiği kanısında olanlar da vardır.(105) Ocak 2005’te kök hücre ile deneme yapmak için, etik kuruldan ilk defa izin alındığı haberi verilmiştir.(106) Ancak ülkemizdeki tartışmalarda kök hücre araştırmalarının etik boyutundan ziyade mali boyutu ön plana çıkartılmaktadır.(107) Konuyu İslam’a uygunluğu açısından ele alan Hayrettin Karaman, rahme yerleştirilmemiş embriyon, kendi haline bırakıldığı takdirde gelişip insan olarak doğmayacağından, embriyonun insan olarak görülemeyeceğini beyan etmiştir.(108) Kök hücre araştırmaları dolayısıyla araştırmalarda kullanılan embriyonun statüsü Türk Hukuk doktrinde bugüne kadar ele alınmamışsa da, hayatın başlangıcı meselesi bağlamında ve tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo hakkında açıklanmış görüşler mevcuttur. Bu görüşlere bakacak olursak, hak sujesi olma anını rahim dışında oluşan embriyonun meydana gelme anına taşınma taraftarları olduğu kadar,(109) hayat hakkının ana rahmine düşme ile başlayacağını savunanlar da vardır.(110) Bununla birlikte henüz ana rahmine düşmemiş çocuk yönünden Türk Medeni Kanunu’nda uygulanabilecek hükümler olduğu bildirilmiştir.(111) Yine doğrudan kök hücre araştırmalarına dair olmamakla birlikte, tüpte döllenme tedavisi dolayısıyla embriyo üzerinde yapılan araştırmalar bağlamında, ceza hukuku açısından embriyonun insanla eş tutulamayacağını, embriyonun spermle eşdeğerde olduğu da iddia edilmektedir.(112) Türk Medeni Kanunu’nun 28. maddesinin 2. fıkrası “çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder” demek suretiyle hayatın başlangıcı meselesi (embriyonun hukuki statüsü) hakkında çevre şartları teorisi lehine görünmektedir. Bu anlamda embriyonun insan statüsünde görülemeyeceği sonucunu çıkarabilmekteyiz. Türk Hukuk Mevzuatında insan embriyosu hakkında tek düzenleme Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Yönetmeliği’dir. Yönetmeliğin 17. maddesi embriyonun kullanım şartlarını belirtip, uyulmaması durumunda idari yaptırım öngörmektedir: ...Kendilerine ÜYTE(113) uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edilen embriyoların bir başka maksatla veya başka adaylarda, aday olmayanlardan alınanların da adaylarda kullanılması ve uygulanması ve bu Yönetmelikte belirtilenlerin dışında her ne maksatla olursa olsun bulundurulması, kullanılması, nakledilmesi, satılması yasaktır. Bu yasağa ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenlerin faaliyetleri Bakanlıkça durdurulur. Yönetmelik, embriyonun, üremeye yardımcı tedavi uygulanacak adaylardan alınan yumurta ve spermler ile elde edileceğini söylemektedir. Dolayısıyla üreme hücrelerinden elde edilmeyen embriyo -bu anlamda tedavi amaçlı klonlama sonucu meydana gelen embriyo- Yönetmelik’in düzenlemesi dışında kalmaktadır. Meydana getirilen embriyonun bir başka maksatla kullanılması ise yasaklanmıştır. Ancak ÜYTE amacı dışında embriyo meydana getirilmesine değinilmemiştir. İkinci fıkrada en fazla üç embriyonun ana rahmine yerleştirilebileceği belirtilmiştir. Yardımcı üreme tekniklerinin uygulandığı merkezlerde üçten fazla embriyo transfer edilmemesi esastır. Fazlalık embriyolar eşlerin rızası alınarak beş yıl boyunca dondurularak saklanabilecektir. Süre sonunda embriyonun imha edilmesi gerekmektedir: Adaylardan fazla embriyo alınması durumunda eşlerden her ikisinin rızası alınarak embriyolar dondurulmak suretiyle saklanabilir. Beş yılı geçmemek şartıyla, merkez tarafından tespit edilecek süre içinde her iki eşin rızası alınarak aynı adayda kullanılabilir. Bu süre sonunda veya eşlerden birinin ölümü veya eşlerin birlikte talebi veya boşanmanın hükmen sabit olması halinde, bu süreden önce saklanan embriyolar derhal imha edilir. Yönetmelik üremeye yardımcı tedavi (tüpte döllenme) dolayısıyla elde edilen embriyonun bir başka maksatla kullanımını yasaklamışsa da; yalnızca araştırma amaçlı embriyo meydana getirilmesi mümkündür. Ayrıca embriyonun üreme hücrelerinden elde edileceğini söylediğinden, tedavi edici klonlama da Yürütmenin öngördüğü idari yaptırım bağlamında değerlendirilemez. Hepsinin ötesinde fazlalık embriyoların kök hücre araştırmalarında kullanılması halinde -doğurabileceği sakıncalar gözetildiğinde orantısız kalan- uygulanacak yalnızca bir idari yaptırımdır. Bu sakıncaları dikkate alan Sağlık Bakanlığı, Eylül 2005’te yayımladığı Genelge’de embriyonik kök hücre çalışmalarının, çağdaş bilim ve kamu vicdanı gereklerine göre yapılacak hukuksal düzenlemelere kadar yapılmamasını istemiş, bu hususta Avrupa Birliği mevzuatına uyum sağlanmaya çalışıldığı bildirilmiştir.(114) Ancak yukarıda gösterdiğim gibi AB’nin bu konuda ortak bir politikası yoktur. Türkiye, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin tarafı olduğundan yapılacak yasal düzenlemenin bu sözleşmenin hükümleriyle uyumlu olması gerekmektedir. İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin 18. maddesinin ikinci fıkrasında araştırma amacıyla embriyo yaratılmasının yasaklandığı hatırlanmalıdır. Sonuç itibariyle, Türk Hukuk mevzuatında insan embriyosu meydana getirilmesi hakkındaki tek metin olan Yönetmelik, fazlalık embriyoların araştırmalarda kullanımına izin vermemesine rağmen; araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek, Yönetmeliğe göre mümkündür. Bununla birlikte, Türkiye’nin taraf olduğu -ve insan haklarına dair bir uluslararası sözleşme olduğundan, 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası gereği aynı konuyu düzenlemiş bir kanunla farklı hükümler içermesi halinde esas alınması gereken- İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşme’si araştırma amacıyla embriyo meydana getirilmesini yasaklamakta, ancak fazlalık embriyoların kullanımı konusuna değinmemektedir. SONUÇ Kök hücreler birçok amansız hastalığa derman olma gücünde de olsa hâlâ tam olarak kullanılabilir bir tedavi bulunmamıştır. Etik, ahlaki birçok tartışmayı beraberinde taşımakla birlikte, kök hücre araştırmalarının geleceğin en önemli konularından biri olacağını söylemek kahinlik sayılmaz. Ancak konunun etik ve ahlaki boyutları, kadının korunması ihtiyacı, tedavinin ulaşılabilir olması ve klinik aşamada hastanın korunması meseleleri bilim özgürlüğü önünde engel olarak görülmemelidir. Araştırmalar yasal zemin içinde yürütülmelidir. Bu nedenle yasal boşluğun bir an evvel doldurulması gerekmektedir. Yapılacak yasanın, kök hücre araştırmalarını kapsayıcı olarak düzenlemesi, tedavi edici klonlama, fazlalık embriyonların kullanımı ve araştırma amaçlı embriyo meydana getirmek gibi birbirinden farklı konulara özellikle değinmesi, kafalardaki karışıklığı giderebilir. Bununla birlikte araştırmalara izin vermek için birden çok disiplinin içinde bulunduğu kurullar oluşturulması, konunun bütün boyutlarıyla tartışılması gibi hassasiyet arz eden noktaların gözetilmesi zorunludur. Ayrıca hazırlanacak yasanın, Türkiye’nin imzalayıp onayladığı İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi ile imzalamakla birlikte halen onaylamadığı bu sözleşmenin Ek Protokolü ile uyumlu olması gerekmektedir . Bilimsel gelişmelerin önü alınmak yerine, yaratacağı sonuçlar hesaplanarak yasal koşullar bağlamında denetime ve izlemeye ağırlık verilmesi kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılma ihtimalini azaltabilir. Kadının araştırmalarda istismarının önlenmesi yönünde özel tedbir alınması, embriyoyu meydana getiren üreme hücrelerinin vericilerinin rızaları alınırken konunun ahlaki ve etik boyutunun anlatılması, klinik aşamada tedavi denemelerine katılan hastaların aydınlatılmış rızası alınırken özellikle dikkat edilmesi ve bu tedavilerde risk yarar değerlendirilmesinde tümör riski gibi ölüm tehlikelerinin varlığı durumunda denemeye teşebbüs edilmemesi, üreme amaçlı klonlamanın yasaklanması konularını içerecek yasal düzenleme kök hücre araştırmalarının kötüye kullanılmasını önlemek yolunda temel dayanak olacaktır. Embriyonik kök hücre araştırmalarında, araştırmada kullanılan embriyonun elde edilme yöntemine göre farklı ahlaki ve etik değerlendirmeler yapılması, embriyonun ahlaki ve hukuki statüsünün net olarak ortaya konamaması kanaatimizce bilimsel verilerden çok kişilerin ahlaki ve dini görüşlerinin farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Embriyo insan statüsünde olmamakla birlikte tamamen de bir nesne olarak görülmemelidir. Bu nedenle yapılacak araştırmalarda kullanılan embriyoların elde edilme yöntemlerinin her şeyden önce insan hayatını ve insan onurunu korumak maksadıyla embriyoyu meta ve nesne olmaktan çıkaracak şekilde yasal zemin içine sokulması ve denetim altına alınması gerekmektedir. Küreselleşmenin etkileri birçok alanda olduğu gibi bilimsel araştırmalarda da yüzünü göstermektedir. Ulusal mevzuatlar bağlamında yapılacak düzenlemelerle bilimsel yöntemlerin uygulanmasına getirilecek kısıtlamalar, bir başka devletin sınırları içinde yasal kabul edilip uygulanabilecektir. Birleşmiş Milletler çatısı altında hazırlanıp kabul edilecek bir sözleşmenin etkisi bu anlamda belirleyici olacaktır. Sonuç olarak, devletler arasında kabul gören noktaların yasal olarak bağlayıcı bir metinle kaleme alınması hiç olmazsa uzlaşılan üreme amaçlı klonlamanın yasaklanmasını sağlayacaktır. * Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Beş Ada adlı öykü kitabında bulunan “İkinci Masal” adlı öyküde genetik araştırmalar nedeniyle yapılan bir tartışmada söz alan bir bilim adamının düşünceleri. (1)Hürriyet, “Sizce ‘canlı’ ne demek,” 08.03.2002 . ve Türk halkı genetiğe nasıl bakıyor 19.04.2003. Radikal, Deniz Zeyrek 'Kök'te yasak kalıcı değil,” 14.10.2005. (2)Şensel Ferda; “Yeni Ufuklara,Kök Hücreler,” Bilim ve Teknik , no: 411, Ek, 2002 . (3)Beksaç Meral et al; Kök Hücre Araştırmalarında Güncel Kavramlar, Ankara, Türkiye Bilimler Akademisi, 2004, s.15-16. (4)McLaren, Anne ve Hermerén, Göran; Ethıcal Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission, 2000, s. 2. (5) Beksaç, Kök Hücre, s. 9 . (6)Kansu, Emin; “Kök Hücreleri ve Klonlama,” Avrasya Dosyası, Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırma Dergisi,C:VIII,no:3 (sonbahar 2002) s 42 . (7)Beksaç, Kök Hücre, s,10. (8)Ibid, s.10. (9)Kansu, Kök hücreleri, s.42. (10)Beksaç, Kök Hücre, s. 12. (11)TUBA tarafından kullanıldığı şeklinde somatik hücre transferi yöntemi demeyi tercih ediyorum. Çekirdek nakli şeklinde de kullanılmıştır. Bkz. Kansu, Emin; Kök Hücreleri ve Klonlama, Avrasya Dosyası cilt 8 sayı:3, sonbahar 2002, sayfa 41-47 (12)Şensel, Yeni Ufuklara, Kök Hücreler, s.7 (13)McLaren ve Hermerén, Human Stem Cell Research, s.7. (14)Tuba tarafından hazırlanan raporda fetüsten elde edilen kök hücreler emriyonik kök hücre başlığı altında değerlendirilmişse de farklı ayrımlar da vardır. Bkz.Anne McLaren ve Göran Hermerén, Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use, The European Group On Ethics In Science And New Technologies To The European Commission,2000, s. 4. (15)Weiss, Rick; “Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye,(Temmuz 2005),s.80 ve 89. (16)Dresser, Rebecca; “Stem Cell Research: the bigger picture”, 0-muse.jhu.edu.library.bilgi.edu.tr/jour...v048/48.2dresser.pdf, 12.12.2005, s. 9-10. (17) Dresser, ”Stem Cell Research” say 2. (18)Guenin, Louis M.; “ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY: Morals and Primordials” www.sciencemag.org/cgi/content/full/292/5522/1659, 03.12.2005 . (19)Farley, Margaret; A, “Roman Catholic Views on Research Involving Human Embryonic Stem Cells,” ETHICAL ISSUES IN HUMAN STEM CELL RESEARCH VOLUME III Religious Perspectives, Rockville, Maryland, 2000, National Bioethics Advisory Commission, s.16-20. (20)İbid.18. (21)Rosenau, Henning; Yeniden Canlı Üretimi, Tedavi Edici Klonlama Tartışmaları ve Alman Kök Hücre Kanunu, Tıp ve Ceza Hukuku, Hazırlayan Yener Ünver, çev. Hakan Hakeri, 2004, Ankara, s.54-58. (22)ibid. s.54 . (23)Wolfgang WODARG; Human stem cell research, Report of the Committee on Culture, Science and Education, Council of Europe Doc. 9902, 11 September 2003, para 40 . (24)Rosenau, s.64. (25)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 44. (26)Rosenau, s.55. (27)ibid. s.56. (28)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research para 44. (29)Dresser,”Stem Cell Research”say5,6 (30)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission;Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000, s.12. (31) Rosenau, s.59. (32)ibid. s.59. (33)Tabii burada çarpışan menfaatlerin aynı olmadığı; kadının bedeni üzerindeki tasarruf hakkı bulunduğu göz ardı edilmemelidir. (34)İbid. s.58 (35)İbid. s.58 (36)ibid. s.60-64 (37)İbid. s.61. (38)İbid. , s.56. (39)Guenin, ESSAYS ON SCIENCE AND SOCIETY . (40)ibid. (41)Rosenau , s.63. (42)Pattinson, Shaun and Caulfield, Timothy;”Variations and voids:regulation of human cloning around the world,”BMC Medical Ethics 13/11/2004, 2004, 5:4 –www.biomedcentral.com/1472-6939/5/9, 01.12.2005 Ayrıca bkz. dn. 70 ve World Health Organization, Reproductive cloning of human beings: status of the debate in the United Nations General Assembly, Report, EB115/INF.DOC./2115th Session, 16 December 2004. (43) World Health Organization, A dozen question on human cloning, www.who.int/ethics/topics/cloning/en/index.html , 10.12.2005 , para. 7 . (44)Costa Rica: draft resolution,International convention against the reproductive cloning of human beings. A/58/73. , daccessdds.un.org/doc/UNDOC/GEN/N03/330/...3084.pdf?OpenElement 10.12.2005 (45) Dresser, “Stem Cell Research”, s.9. (46)Wolfgang, WODARG; Human stem cell research, para 54-63. (47)Tıp Dünyasında Hayat Kurtaracak Devrim, Vatan Gazetesi, 21 Mayıs 2005 . Ayrıca son gelişmeler, araştırmanın tamamen etiğe aykırı yapıldığını, araştırmayı yapan ekibin başkanı ve çalışanlarının itirafıyla açığa çıkmıştır. bkz. dn. 56. (48)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission, Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research And Use,” 2000 (49)Weiss, Rick;“Toplumdaki Bölünme:Kök Hücre,” National Geographic Türkiye, (Temmuz 2005), s.77 ve 79. (50)Dresser, “Stem Cell Research” s.10,11. (51)İbid. s.12. (52)Swenson, Jean; “Embryonic stem cells help patents, not patients,” Twinities, www.twincities.com/mld/twincities/news/editorial/13535335.htm , 01.12.2005 . (53)ibid. (54)ibid. (55)BBCTurkish.com; Kök Hücre Öncüsünden İstifa, www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/11...ell.shtml,10.12.2005. Ancak araştırmaya katılan bilim adamlarının verici olması tıbbi etik kurallarına aykırıdır. Ayrıca bkz. 50. numaralı dn. (56)Dresser,”Stem Cell Research”s.5-6. (57)İbid.s.6. (58)Lo, Bernard et al; “A New Era in the Ethics of Human Embryonic Stem Cell Research,” Stem Cells, stemcells.alphamedpress.org/cgi/content/full/23/10/1454, 10.12.2005 . (59)İbid. (60)İbid. Araştırmada kullanılan embriyonun taşıdığı genetik bozukluklar nedeniyle embriyonu oluşturan sperm ve yumurta üreme hücreleri vericileriyle yeniden temasa geçme ihtimali göz önünde tutulmaktadır. (61)İbid. (62)İbid. (63)İbid. (64)İbid. Yukarda bahsedilen embriyonun tahrip edilmesi ve embriyonun statüsü hususundaki tartışma kişiye anlatılmalıdır. (65)The European Group On Ethics İn Science And New Technologies At The European Commission; Opinion :Ethical Aspects Of Human Stem Cell Research A

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-calismalari-ve-etik

KASLAR VE ÖZELLİKLERİ

Kas dokusu, hücrelerinde kasılma dediğimiz canlılık olayının ileri derecede geliştiği bir dokudur. İskelete bağlı kasların kasılması sonucunda vücudun bir bütün olarak duruşunun korunması ve anlamlı hareketleri sağlanır. Kalbin devamlı çalışması, solunum, bağırsakların hareketleri gibi yaşam önemi olan birçok olay da kas hücrelerinin kasılmasıyla sağlanır. Kas hücrelerinde, kimyasal enerjinin mekanik işe dönüştürülerek belli bir yönde kısalma (kontraksiyon) sağlanması için özel yapı değişiklikleri vardır. Kısalmanın yeterli derecede olabilmesi için kas hücrelerinin biçimi ince uzundur. Bu nedenle kas lifi olarak da anılırlar. Uzun hücrede aynı hacimdeki yuvarlak bir hücreden daha büyük tek yönlü bir kısalma sağlanabilir. Sitoplazmalarında kısalmayı sağlayan miyofilaman dediğimiz organeller fazla sayıda bulunur. Bu filamanlar aktin ve miyozin filamanlarıdır. Organizmada üç tip kas bulunur. İskelet kası, kalp kası ve düz kas. Bunlardan ilk ikisinde miyofilamanlar belli bir düzende oldukları için, enine çizgilenme gösterirler (çizgili kaslar). Düz kasta ise miyofilamanlar düzensiz dağılım gösterir ve enine çizgilenme göstermez. Düz kas dokusuna, organ duvarlarında bulundukları için visseral kas da denir. Düz kas dokusu isteğimiz dışında çalışır; otonom sinir sistemi tarafından yönetilir. İskelet kası isteğimizle hareket eder; beyin-omurilik tarafından kontrol edilir. Kalp kası ise enine çizgilenme göstermesine rağmen atım sayısı ve gücü otonom sinir sisteminin kontrolu altında olup isteğimiz dışında devamlı çalışır. Kas hücresinde hücre zarına sarkolemma, sitoplazmaya sarkoplazma, granülsüz endoplazma retikulumuna sarkoplazma retikulumu ve mitokondriyona sarkozom denir. İSKELET KASI Bu doku vertebralı vücüdünda en fazla görülen doku olup kas olarak bildiğimiz yapıları oluştururlar. İsteğimiz dahilinde hareketler yapmamızı sağlarlar. İskelet kasının ışık mikroskobu ile de görülebilen birim yapısı ince uzun biçimi nedeniyle kas lifi de denen çok çekirdekli kas hücresidir. Birbirine paralel olarak düzenlenen fazla sayıda lif , çıplak gözle görülebilen fasikülleri oluşturmak üzere gruplar yapar. Fasiküller de bir araya gelerek kasın bütününü oluşturur. Fasiküller ince hareketlerle ilgili kaslarda küçük, fazla güç gerektiren işleri yapan kaslarda büyüktür. Kas, organizasyonunun her düzeyinde bağ dokusuyla ilişkidedir. Kasın bütünü epimisyum denen bağ dokusundan bir kılıfla sarılıdır. Epimisyumun bağ dokusu kasın derinlerine girerek fasikülleri kuşatan perimisyum dediğimiz kılıfı yapar. Perimisyumun ince uzantıları da her kas lifini endomisyum olarak sarar. Bağ dokusu bir kılıftan diğerine devamlı olup kollajen, elastik ve retikulum lifleriyle fibroblast, makrofaj, yağ hücresi gibi değişik bağ dokusu hücrelerini içeren gevşek türdedir. Endomisyum retikulum lifleri ve ince kollajen liflerden ibarettir; kılcal damarları ve ince sinir dallarını taşır. Daha büyük damar ve sinirler perimisyum içinde bulunur. İnce hareketler yapan kaslarda bağ dokusu daha fazladır. Dil ve yüzdeki kaslar gibi yumuşak yerlere bağlanan kaslarda bağ dokusu elastik liflerden zengindir. Bağ dokusu kas liflerini bir arada tutar ve onların düzenli bir şekilde kasılmalarını sağlar. İskelet kası hücreleri çok çekirdek içeren, ince-uzun, silindir biçimli hücrelerdir. Uzunlıkları ortalama 3 cm. dir. 1 mm. den kısa ve 4 cm. den uzun lifler de vardır. Liflerin çapı 10-100 mikrometre arasındadır. Genişlikleri yaşa, cinse, kas lifinin uzunluğuna, kasın yaptığı işin ağırlığına, bireyin beslenme durumuna göre değişebilir. Kas içinde merkezdeki lifler daha geniş çaplıdır. Liflerin fasikül içindeki yerleşimleri üç şekildedir. Fasikülün bir ucundan diğer ucuna uzananlar, bir ucundan başlayıp fasikül içinde sonlanan ve iki ucu da fasikül içinde bulunanlar. Sarkolemma denen hücre zarı diğer hücrelerin zarları gibi 90 Angström kalınlıkta birim zar yapısındadır. Birim zara bağlı glikokaliks kılıfı bulunur. Sarkoplazmada şekilli yapıların (organel ve inklüzyonlar) dışında homojen ve az yoğun bir esas madde bulunur (matriks). Matriks miyoglobin gibi protein yapısında pigmentler ve bir miktar da enzim içerir. Şekilli elemanların başlıcaları sarkolemmaya yakın yerleşimli yerleşen çok sayıda çekirdek, fazla sayıda mitokondriyon, çekirdeğe yakın ve bir tarafında fazla sayıda Golgi kompleksi, sarkoplazma retikulumu ve miyofibriller gibi organeller ile glikojen ve lipid damlacıklarıdır. Uzun oval biçimli çekirdekler bir kas lifinde bikaç yüz tanedir ve lifin uzun eksenine paralel olarak sarkolemmanın altında yerleşiktirler. Kromatin çekirdek zarına komşu daha yoğundur; bir veya iki çekirdekçik gözlenir. Çekirdekler lif boyunca oldukça düzenli aralıklıdır, tendona bağlanma yerinde daha fazla sayıda ve düzensizdirler. İskelet kasındaki ışık mikroskobunda da ayırdedilebilen, birbirini izleyen açık ve koyu bantlar halinde gözlenen enine çizgilenmeler, iki farklı yapıdaki miyofilamanların (aktin, miyozin) birbirini izleyerek hem miyofibrillerin içinde hem de komşu miyofibrillerde yanyana dizilmeleri nedeniyle ortaya çıkar. Miyofibriller yanyana lifin uzun eksenine paralel dizildikleri için enine çizgilenme kadar belirgin olmamakla birlikte boyuna çizgilenme de gösterirler. Işık mikroskobunda liflerin enine kesitlerinde lifin içi, miyofibrillerin enine kesiti olan küçük, koyu boyanmış noktalarla dolu olarak gözlenir. Miyofibril kesitleri sitoplazmanın her yanına aynı şekilde dağılacağı gibi gruplaşmalar (Cohnheim alanları) da yapar. Enine kesitlerde kas lifi yuvarlağımsı veya birbirine basınç yapıyorlarsa hafif köşeli poligonal şekillidir. Sarkolemmanın hemen altında bir veya daha fazla sayıda çekirdek enine kesiti olabileceği gibi çekirdek içermeyen enine kesitler de olabilir. Çizgili kasa bu adın verilmesine sebep olan enine çizgilenme , boyasız doku kesitlerinde (faz kontrast mikroskobu) birbirini izleyen koyu ve açık bantlar halinde gözlenir. Boyalı kesitlerde de boyanma farkı yüzünden bu çizgilenme kolaylıkla izlenir.Boyalı kesitlerde koyu bantlar kuvvetli boyanırken açık segmentler zayıf boyanır. Koyu bantlar bazik açık bantlar asit boyalarla boyanırlar. Çizgilenme özellikle polarizasyon mikroskobunda çok iyi gözlenir. Koyu boyanan bant anizotrop özellikte olduğu için (ışığı çift kırar) polarizasyon mikroskobunda parlak görülür. Bu banda anizotrop özelliğinden dolayı A bandı denir. Açık boyanan bant ise izotrop (ışığı tek kırar) özellikte olduğundan polarizasyon mikroskobunda karanlık gözlenir ve İ bandı olarak adlandırılır. A ve İ bantlarının yapılarının, demirli hematoksilinle boyanıp daha büyük büyütmelerle incelendiğinde daha ayrıntılı oldukları gözlenir. Ayrıntılı yapı elektron mikroskobunda çok daha belirgindir. İ bandının ortasında görülen koyu çizgi Z çizgisi (üç boyutlu-Z diski), A bandının ortasında görülen daha açık bölge H bandı olarak adlandırılır. H bandının da ortasında M çizgisi bulunur. İki Z çizgisi arasında kalan kısım kasılma birimidir ve sarkomer adı verilir. Bu durumda bir sarkomer bir tam A bandı ve bunun iki tarafında yarımşar İ bandından oluşur ve insanda yaklaşık 2-3 mikrometre uzunluktadır. Sarkomerler uzunlamasına ardarda Z çizgilerinde birbirine bağlanarak miyofibrilleri oluştururlar. Sarkoplazma içinde uzun, iplik şeklinde, kas lifinin uzunluğunca uzanan miyofibrillerin 1-2 mikrometre çapta olup elektron mikroskobunda yine uzunlamasına düzenlenmiş, ince miyofilamanlardan oluştuğu gözlenir. Büyüklük ve kimyasal yapısı farklı iki tip miyofilaman ayırdedilir. Bunlardan biri diğerinden kalın , 10 nm (100 Angström) çapta, 1.5 mikrometre uzunlukta olup çoğunluğu miyozinden ibarettir. Daha ince olan filamanlar ise 5 nm (50 Angström) çapta, 1 mikrometre uzunluktadır. Başlıca aktinden yapılmıştır. Aktin filamanları aktin, tropomiyozin ve troponin proteinlerinden yapılmıştır. Globuler aktin molekülleri ardı ardına dizilerek fibriler aktini oluştururlar. İki fibriler aktin bir sarmal oluşturur. Tropomiyozin de aktine uygun sarmallar yapar. Troponin molekülleri (T, C ve I) ise düzgün aralıklarla (miyozin ayakçıklarının aralıklarına uyacak şekilde) tropomiyozine bağlanırlar. Kalın miyozin filamanları, orta kısımda, M çizgisi hizasında daha kalın, uçlara gidildikçe incelirler. Orta kısımları düzgün olduğu halde uç kısımları, filaman eksenine dik olan, kısa çıkıntılar içerir. Bu çıkıntılar miyozin filamanını çevreleyen 6 aktin filamanına doğru uzanırlar. Bu uzantılar miyozin filamanlarını meydana getiren moleküllerin düzenlenmesine bağlıdır. Herbir molekül bir baş ve bir kuyruk kısmından oluşur. Moleküllerin kuyruk kısımları birbirine paralel olarak uzanır ve öyle düzenlenir ki orta kısım yalnız kuyruktan oluştuğu için çıkıntı içrmez, düzdür. Baş kısımları filamanın incelen kısımları boyunca filamana dik olarak yanlara doğru çıkar. Çıkıntılar birbirinden 6-7 nm aralıklarla ve her 6 çıkıntı 45 nm de bir heliks tamamlayacak şekilde düzenlenir. Miyozin filamanlarının baş kısımlarında, kas kontraksiyonu için gerekli enerjiyi açığa çıkarmak üzere adenozin trifosfatı parçalayan adenozin trifosfataz enzimi bulunur. İ bandını sadece aktin filamanları oluşturmaktadır. İ bandının ortasındaki Z çizgisi ise komşu sarkomerlerdeki aktin filamanlarının tutundukları yerdir (alfa aktinin proteini). A bandı miyozin filamanlarının boyu kadardır. A bandında miyozin filamanlar içine her iki taraftan aktin filamanları sokulur. Aktin filamanları M çizgisine kadar sokulmadıklarından A bandının ortasında açık renkte gözlenen H bandı oluşur. Yani H bandında sadece miyozin filamanları vardır. H bandının genişliğini aktin filamanlarının giriş derecesi belirler. Başka bir deyişle kasın kasılma derecesine bağlıdır. Miyozin filamanlarının kalın olan orta kısmında bulunan M çizgisinde miyozin filamanları, miyozin yapısında olmayan köprülerle (miyomesin proteini) birbirlerine bağlanırlar. Aktin ve miyozin filamanlarının düzenlenişini üç boyutlu düşünürsek altıgen prizmalar yapacak biçimdedir. Enine kesitte her kalın miyofilaman altı ince miyofilaman ile altıgen yapacak şekilde çevrilidir. Üç boyutlu durumda orta ekseni oluşturan miyozin filamanı çevresinde 6 aktin filamanı, altıgen prizmanın köşelerini yapacak şekilde düzenlenmiştir. Bunun dışını da yine altıgen prizmanın köşelerini oluşturacak biçimde 6 miyozin filamanı çevreler. Bu düzenlenmeye çift hekzagonal alan adı verilmiştir. Enine kesitte her aktin filamanının çevresinde üç miyozin filamanının bulunduğu gözlenir. Kalın ve ince filamanlar arasındaki uzaklık sabit olup 45 nm kadardır ve miyozin moleküllerinin oluşturduğu enine köprücükler tarafından katedilir. Kasılma sırasında A bandının uzunluğu değişmez. İ ve H bandının her ikisinin uzunluğu azalır. Z çizgisi A bandının sonuna yaklaşır. Aktin filamanları miyozin filamanları içinde daha derine girerek filamanların boyu değişmediği halde İ ve H bantlarını, buna bağlı olarak da sarkomerlerin boyunu kısaltmış olurlar. Bu da miyofibrillerin boyunun kısalması demektir. Kasılma sırasında aktin ve miyozin filamanlarının boyu değişmez; birbiri içinde kayarak sarkomerin boyunu kısaltırlar. Filamanların kayma işlemi, miyozin moleküllerinin baş kısmı ile komşu aktin filamanları arasındaki bağlantılarının yapılıp bozulmasının tekrarlanmasıyla sağlanır. Miyozinlerin baş kısımları aktin filamanlarına bağlandıktan sonra dik olan açı M çizgileri tarafında daralır. Böylece aktin filamanları M çizgisine doğru ilerler. Bağlantılar açıldıktan sonra ayakçıklar tekrar eski durumuna geçer ve sonraki noktada aktinlere bağlanır. Bu iş için gerekli olan enerji sarkoplazma retikulumundan salınan kalsiyum iyonlarının uyarmasıyla, köprücüklerdeki adenozintrifosfatazın adenozintrifosfatı parçalamasından açığa çıkar. T tüpçükleri sarkolemmanın hücre içine yaptıkları girintilerden oluşur. Miyofibrilleri çevrelerler ve komşu miyofibrillerde birbirleriyle devam ederler. T tüpçükleri hücre yüzeyinde hücreler arası aralığa açılırlar. Sarkoplazma retikulumu denen granülsüz endoplazma retikulumu çizgili iskelet kasında oldukça modifiye bir şekil gösterir. Bu dokuda çok gelişmiş olan sarkoplazma retikulumu, T tüpçükleri gibi miyofibrilleri çevreler ve onların etrafında ağ yapan enine ve boyuna seyirli tüpçüklerden oluşur. Memelilerde her A ve İ bandında birim yapı oluştururlar. Miyofibrilin uzun eksenine dik olarak onları enine saran tüpçükler A ve İ bandı birleşkesinde bulunan T tüpçüklerine komşudur; genişçe oldukları için terminal sisterna da denir. T tüpçüğü ve iki yanında bulunan terminal sisternaların oluşturduğu üçlü yapıya iskelet kası triyadı adı verilir. Bir miyofibrilin çevresini saran terminal sisterna T tüpçüklerinde olduğu gibi komşu miyofibrilinkiyle bağlantılıdır. Boyuna tüpçüklerse her bantda enine tüpçükler arasında uzanır ve onlara açılırlar. Boyuna tüpçükler A bandında H bandı düzeyinde, İ bandında daha az olmak üzere Z çizgisi hizasında birbirleri arasında bağlantılar yaparlar. T tüpçükleri sistemi hücre zarına gelen uyartının lifin dışından miyofibrillere hızlı taşınmasını sağlar ve böylece uyumlu bir cevap elde edilir. T tüpçükleri terminal sisternalarla sıkıca yanyana oldukları için T tüpçüklerine gelen uyartı kolayca terminal sisternalara ve boyuna tüpçüklere geçer. Uyartının endoplazma retikulumuna geçmesi, kasılmayı sağlayan elemanların çalışmasını başlatacak olan kalsiyum iyonlarının retikulumdan salınmasına sebep olur. Mitokondriyonlar da kas lifinde çok fazladır. Sarkolemma altında ve miyofibriller arasında yoğun olarak bulunurlar. Kasılma için gerekli olan enerjiyi sağlarlar. Her kas bir veya daha fazla sinir sonlanması ile donanmıştır. Tek bir sinir lifinin sonlandığı kas lifi sayısı motor birim olarak adlandırılır. Motor birim aktivitenin tam kontrolunun gerektiği kaslarda küçük yani her kas lifinde ayrı bir sinir lifi sonlanacak şekilde, kaba aktivite gösteren kaslarda ise büyük, yani bir sinir lifinin birçok kas lifinde sonlanması şeklindedir.Büyük ekstremite kaslarında bir sinir 1500-2000 kas lifinde sonlanır. Kas lifindeki motor sinir sonlanmalarına motor plak veya kas-sinir bağlantısı denmektedir. Bağlantı kas lifi üzerinde biraz kabarık bir plak gibi görülür. Sinir lifi sonlanmaya yaklaşırken önce miyelin kılıfını kaybeder, kas yüzeyinde Schwann hücreleri kılıfı da kaybolur. Kas hücresinde sinir sonlanmasının yerleştiği girintiye. primer sinaps girintisi (oluğu) denir. Sinir uzantısında sinaps oluğuna girmeden ve girdikten sonra dallanmalar görülür. Dallanmaların uçları küremsi küçük kabartılarla sonlanır. Terminal buton denen bu kabartılar primer sinaps oluğunda kendilerine uyan çukurcuklara yerleşmişlerdir. Sinaps oluklarında sarkolemma küçük katlantılar gösterir (dalgalı bir şekildedir). Bu bölgede sarkolemma içinde veya çok yakınında asetilkolin esteraz enzimi vardır. Kas lifi çevresindeki eksternal lamina sarkolemma ve aksolemma arasında da devam eder. Sinir sonlanması bölgesinde sarkoplazmada fazla sayıda çekirdek, bol mitokondriyon, ribozomlar ve granülsüz endoplazma retikulumu vardır. Terminal buton içinde de çok sayıda mitokondriyon ve asetilkolin içeren veziküller (sinaps vezikülleri) bulunur. İskelet kası, miyelinsiz sinirlerin kas lifini sarması şeklinde basit duyu sonlanmaları yanında, kas iğcikleri (sinir-kas iğcikleri) denen yüksek derecede organize duyu siniri sonlanmalarını fazla sayıda içerir. Kas iğciği birkaç ince, değişikliğe uğramış çizgili kas lifi ve bunları saran uzunca oval kapsülden ibarettir. İğcik içindeki kas liflerine intrafüzal lifler denir. Bu liflerin orta kısımlarında çizgilenme kaybolur ve büyük olan tipte genişlemiş olan bu bölgede çekirdek kümesi bulunur. Daha fazla sayıda olan ince tip intrafüzal liflerde ise bu bölgede çekirdekler bir dizi oluşturur. Her intrafuzal lifin orta kısmında lifi spiraller şeklinde saran duyu siniri sonlanmaları vardır. Liflerin diğer kısımlarında çiçek dalı şeklinde küçük duyu siniri sonlanmaları ve küçük motor sonlanmalar vardır. Kas iğcikleri gerilme reseptörleridir. Tendonlar kasların kemik dokusuna tutunmasını sağlayan yapılardır. Sıkıca yanyana dizilmiş kollajen lif bantlarından oluşur (düzenli sıkı bağ dokusu). Her bandı az miktarda gevşek bağ dokusu (endotendineum) çevreler. Değişebilen sayıdaki kollajen bantlar bir araya gelerek fasikülleri yaparlar. Fasikülleri saran kılıf peritendineum, tendonun bütününü saran kılıf ise epitendineumdur. Kas tendon birleşme bölgesinde kasın bağ dokusukılıfları fibrözleşerek tendona karışır. Kas lifinin ucundakibağ dokusu lifleri sarkolemmaya bitişik eksternal laminaya sıkıca tutunurlar. Kas hücresinin kollajen tellere en yakın terminal bölümünde Z çizgisi gözlenir. Bu Z çizgisinden çıkan aktin filamanları sarkolemmaya dalar, tutunurlar. Böylece kas lifinin kasılması sarkolemma ve bazal laminaya ve ondan sonra bağ dokusu kılıfı yoluyla tendona geçer. İskelet kasları genellikle görünüşlerine göre kırmızı ve beyaz tiplere ayrılırlar. Bu görünüm içlerinde bulundurdukları, farklı yapısal özellikteki kas liflerinin oranlarına bağlıdır. Bu lifler kırmızı lifler, ara lifler ve beyaz liflerdir. Kırmızı kaslarda kırmızı lifler, beyaz kaslarda ise beyaz lifler çoğunluktadır. Ara liflerse kırmızı kaslarda beyaz kaslardan daha fazladır. Genellikle yüz kasları gibi küçük kaslar kırmızı tipte, ekstremitelerdeki büyük kaslar beyaz tiptedir. Kırmızı lifler, miyoglobin pigmentini fazla miktarda içerirler. Fazla miktarda olan mitokondriyonları oksidatif enzimlerden zengin, fosforilazlardan fakirdir. Kristaları sıktır. Sarkolemma altında yoğun olarak ve miyofibriller arasında diziler halinde bulunurlar. Çekirdekler çok sayıdadır ve sarkolemmadan uzakça dururlar. Miyofibriller daha az ve gevşekçedir. Z çizgileri daha kalındır. Lipid inklüzyonları boldur.Beyaz lifler daha büyüktürler, daha az miyoglobin içerirler. Sarkoplazma oranı daha azdır. Çekirdekler sarkolemmaya iyice yakındır. Miyofibriller çok sıktır.Z çizgisi incedir. Daha az sayıda olan mitokondriyonlar oksidatif enzimlerden fakir fosforilazlardan zengindir. İnklüzyonlar daha azdır. Motor sonlanmalar beyaz liflerde daha büyük ve daha dallanmış olarak gözlenir. Kırmızı liflerde daha küçük ve basittir. Kırmızı liflerin çapı küçük beyaz liflerin daha büyüktür. Ara lifler yapısal olarak kırmızı ve beyaz liflerdeki görünümün arasında bir görünüm arzederler. Fizyolojik olarak kırmızı lifler yavaş kasılıp gevşer, beyaz lifler hızlı kasılırlar. Lif tiplerindeki farklılıklar enzimler (adenozin trifosfataz, süksinik asit dehidrogenaz) için hazırlanmış immün boyalarla da gösterilebilirler. KALP KASI Kalbin kas duvarını yapan kalp kası enine çizgilenme göstermekle beraber yapısında iskelet kasından bazı farklılıklar gösterir. Hücrelerin ucuca gelerek yaptıkları diziler yanında komşu liflerinki ile bağlanmak üzere yan dallar verir. Yan dallar hücre gövdelerinden dar açılarla çıktıklarından diğer liflerin gidişine uygun seyrederler. Kalp kasında bağ dokusu azdır; iskelet kasındaki gibi düzenli kılıflar yapmaz. Kalp kası lifleri de dıştan bir eksternal lamina ile sarılıdır. Kas lifleri arasında, bol kan ve lenf damarlarıyla sinirleri içeren, retikulum liflerinden zengin gevşek bağ dokusu bulunur. Fibroblast ve makrofaj gibi bağ dokusu hücrelerine rastlanır. Yaklaşık 80 mikron uzunlık ve 15 mikron genişlikte olan kalp kası hücrelerini çevreleyen sarkolemma hücrelerin yanyana geldikleri kısımlarda da devam eder. Hücrelerin bu bitişme bölgelerinde diskus interkalaris denen bağlantı kompleksleri bulunur. Işık mikroskobunda lifleri uzun eksene dik olarak, yer yer kateden koyu çizgiler olarak gözlenirler. Diskus interkalarisler Z çizgisi bitişiğinde bulunurlar. Elektron mikroskobunda, diskus interkalariste, komşu hücreler birbirleriyle, 20 nm aralıklı, girintili çıkıntılı bir temas yüzeyi oluştururlar. Komşu hücre zarları ve zarlara bitişik sitoplazmalar daha yoğundur. Bu yoğunlukta Z çizgisinden çıkan aktin filamanları sonlanır. Diskus interkalarislerde bildiğimiz hemen bütün bağlantı tipleri karışık olarak bulunurlar. Hücrelerin birbirine sıkıca tutunmasını sağlayan diskus interkalarisler içerdikleri nekzus tipi bağlantılarla da uyartının hücreden hücreye hızlı bir şekilde iletimini de sağlar. Çekirdek genellikle tektir ve hücrenin ortasında yer alır. Oval veya hafif köşeli biçimdedir. Genelde ökromatinlidir; çekirdekçik gözlenir. Çekirdek çevresinde iğ biçimli bir bölge miyofibrilsizdir. Burada mitokondriyonların yanısıra çekirdeğin bir kutbu yakınında ufak bir Golgi kompleksi bulunur. Yüksek memelilerde ve insanda, özellikle atriyum duvarını yapan kas dokusunda, bu bölgede çok sayıda lizozom yer alır. İskelet kasına oranla daha çok sayıda bulunan mitokondriyonlar sarkolemma altında ve oldukça düzenli diziler halinde miyofilaman demetleri arasında yer alırlar. Kristaları sık ve çok sayıdadır. Sarkoplazma retikulumu iskelet kasındaki kadar iyi gelişmemiştir. Yan anastomozlarla birbirine bağlanarak ağ yapan uzunlamasına tüpçüklerden ibarettir. Devamlı enine tüpçükler bulunmaz. Uzunlamasına tüpçüklerin uçları genişleyerek T tüpçüklerine yaslanırlar (kalp kası diyadı). T tüpçükleri sarkolemmanın hücre içine yaptıkları girintilerden oluşur; Z çizgileri hizasındadır. A, İ ve H bantlarıyla Z ve M çizgileri ayırdedilir. Miyofibriller iskelet kasındaki kadar düzgün değildir; miyofilaman grupları komşu miyofibrilinkilerle karışabilir veya yalnız mitokondriyon dizileriyle ayrılırlar. Az miktarda granüllü endoplazma retikulumu da gözlenir. Kalp kası hücrelerinde lipid ve glikojen inklüzyonları, özellikle mitokondriyonların çevresinde fazla miktardadır. Kalp kasında uyartının iletilmesi farklılaşmış olan özel kalp kası hücrelerinden yapılmış bir sistem ile sağlanır. Kalp kası, uyartı oluşturup ileten bu sistem sayesinde kendi kendine kasılma gücüne sahiptir. Bununla beraber kalbin atım gücü ve sayısı otonom sinir sisteminin kontrolu altındadır. Uyartı oluşturup ileten kas dokusunun yapısı normal kalp kasından farklıdır. Bu liflerde miyofibriller azdır; genellikle sarkolemmaya yakın (periferik) yerleşimlidir. Glikojen çok bol miktardadır. Uyartı oluşturan sinoatriyal ve atriyoventriküler düğümlerde kas hücreleri kısa, mekik şeklinde ve çapları normal kas lifinin yarısı kadardır. İletimi sağlayan Purkinje liflerinde ise normal kas lifinden daha geniştir. DÜZ KAS Özellikle içi boş olmak üzere bir çok organda bulunur. Sindirim kanalında yemek borusunun ortasından anüsün iç sfinkterine kadar olan bölümünde, sindirim kanalına açılan bezlerin boşaltma yollarında, solunum yollarında soluk borusundan duktus alveolarise kadarki bölümünde, üriner boşaltma yollarında ve genital organlarda, arter, ven ve lemf damarlarının duvarlarında tabakalar oluşturarak; deride, dalak ve prostatın stromasında gruplar halinde veya tek tek dağınık olarak bulunur. Boru şeklindeki organların duvarındaki kas tabakası kas hücrelerinin yönlenişine bağlı olarak birkaç katlı olabilir. Düz kas demet ve tabakaları dıştan gevşek bağ dokusuyla kuşatılmıştır. Kollajen ve retikulum lifleri, elastin lamelleri, fibroblast, histiyosit içerir. Kasa kan damarlarını ve sinirleri taşır. Bağ dokusu demetlerin içine de sokulur. Düz kas lifleri arasında retikulum lifleri yoğundur ve lifler çevresinde bir tabaka oluştururlar. Sarkolemma dışındaysa eksternal lamina bulunur. Düz kas hücrelerinin büyüklüğü bulunduğu yere göre farklılık gösterir. Uzunluğu damar duvarında 0.2 mm ile en az, gebe uterusunda ise 0.5 mm ile en çoktur. Işık mikroskobunda, özellikle boyuna kesitler sıkı bağ dokusuyla karıştırılabilir. Düz kas hücrelerinin orta kısmı daha geniştir, uçlara doğru giderek incelir; mekik niçimindedir. Bazen uç kısımlarında küçük çıkıntılar görülebilir. Uç kısımları diğerinin geniş kısmına gelecek şekilde birbiri arasına girerek sıkıca bir arada guruplar oluştururlar. Uzun-oval biçimli çekirdek geniş olan orta kısımdadır ve her hücrede tektir. Enine kesitleri düzenlenişi nedeniyle farklı çaplarda görülür ve geniş çaplı olanların ortasında çekirdek kesiti vardır. Çekirdek uzun eksene paralel duruşludur. Genelde ökromatinlidir, az miktarda heterokromatin sarkolemmaya komşu yerleşimlidir. Birkaç çekirdekçik görülebilir. Kas hücresi kasıldığında çekirdek de kıvrıntılar yaparak kısalıp kalınlaşır. Kasılmayı sağlayan miyofilamanlar çekirdeğin her iki ucundaki konik bölge dışında yoğundur; hücrenin uzun ekseni boyunca birbirine paralel uzanırlar. Miyozin filamanları az, aktin filamanları çoğunluktadır. Aktin filamanlarının tutunduğu yoğun cisimcikler sarkolemmanın iç yüzünde ve sitoplazmada dağınık olarak bulunur; çizgili kaslardaki Z çizgilerine denktir. Diğer organellerin çoğu çekirdeğin iki ucundaki miyofilamansız bölgede bulunurlar. Bunlar, küçük Golgi kompleksi, az sayıda granüllü endoplazma retikulumu kesecikleri ve granülsüz endoplazma retikulumu, mitokondriyonlar, serbest ribozomlardır. Glikojen inklüzyonları da bulunur. Düz kas dokusunun kasılması iskelet kasına oranla daha yavaş ve uzun sürelidir; daha az enerjiyle çalışır. Kasılmayı, aktin filamanlarının miyozin filamanları arasında kaymasıyla bağlı oldukları yoğun cisimcikleri birbirine yaklaştırarak sağladıkları düşünülmektedir. Düz kas otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Bütün hücrelerde sinir sonlanması yoktur. Gelen uyartı diğer hücrelere nekzus tipi bağlantılarla aktarılır. Düz kas hücrelerinin laminin, kollajen, elastin gibi maddeleri de sentezleyebildikleri belirlenmiştir. Bezlerin son bölümlerinde salgı hücreleriyle bazal lamina arasında yerleşik miyoepitelyal hücreler de düz kas hücrelerine benzer, sitoplazmalarında aktin ve miyozin filamanları içerirler. Kasılmalarıyla bezin son bölümlerinde yapılan salgıların ileriye doğru iletilmesini sağlarlar. GELİŞME Ektoderm kaynaklı iris kasları dışında bütün kaslar mezodermden gelişir. Kas dokusu mezenşim hücrelerinden farklanan miyoblast hücrelerinden gelişir. Düz kas primitif sindirim kanalı ve ondan kaynaklanan yapıları kuşatan splanknik mezodermden farklanır. Başka yerlerde de ilgili olduğu mezenşimden gelişir. Mezenşim hücreleri miyoblastlara farklanır. Miyoblastlar uzunlaşır, sitoplazmalarında kasılmayı sağlayan organeller gelişir ve düz kaslara farklanırlar. Kalp kası primer kalp tüpünü oluşturan endotel çevresindeki splanknik mezodermden gelişir. Miyoblastlar birbirleriyle birleşirler fakat iskelet kasındaki gibi birleşme bölgelerinde hücre zarları kaybolmaz ve burada interkalar disk denen bağlantı kompleksleri oluşur. Her hücrede bir çekirdek bulunur ve orta duruşludur. Sitoplazmada miyofibriller gelişir. Embriyonun geç dönemlerinde kalp kası içerisinde daha az miyofibril içeren ve kalp kası hücrelerinden daha geniş çaplı özel kalp kası hücreleri bantları gelişir. Bu atipik kalp kası hücreleri kalbin iletici sistemini (purkinje lifleri) oluştururlar. İskelet kasını oluşturan miyoblastlar paraksiyal mezodermde oluşan somitlerin dermomiyotom kısımlarının miyotom bölgelerindeki mezodermden gelişir. Yutak kavisleri mezodermi ve somatik mezodermden de kaynaklanır. Mezenşim hücreleri sonuçtaki yerlerine göçerken miyoblastlara farklanırlar. Miyoblastlar uzunlaşır, birbirleriyle uzunlamasına kaynaşarak birbirine paralel, çok çekirdekli hücreler (miyotüp) oluştururlar. Başlangıçta ortada olan çekirdekler sitoplazmada kasılmayı sağlayan miyofibrillerin gelişmesiyle kenara itilir. Üçüncü ayın sonunda miyofibriller karakteristik enine çizgilenmeyi gösterirler. Bazı kaslar geliştiği segmente uygun olarak kalırken (kostalar arası kaslar) çoğu yer değiştirerek segmentlere uyum göstermez.

http://www.biyologlar.com/kaslar-ve-ozellikleri

İklimsel Değişikliklere Karşı ‘Korunmasız’ Ülkeler V20’yi Kurdu

İklimsel Değişikliklere Karşı ‘Korunmasız’ Ülkeler V20’yi Kurdu

IMF ve Dünya Bankası’nın Peru’nun başkenti Lima’daki ortak genel kurulu devam ederken, iklimsel değişikliklerden en çok etkilenecek ülkeler yeni bir oluşuma gitti. ‘Vulnerable 20 (Korunmasız 20) Grubu’ adıyla bir araya gelen ve tümü yoksul olan ülkeler, iklimsel değişikliklerin yol açacağı felaketlere karşı ortak mekanizma oluşturmayı amaçlıyor.Dünyanın en büyük ekonomilerinin oluşturduğu G20’ye karşılık V20’yi kuran ülkeler adına açıklamayı Filipinler Cesar Purisima yaptı. V20’nin iklimsel felaketlerden en çok etkilenecek bölgelerde yer alan 700 milyon insanı temsil ettiğini söyleyen Purisima, felaketlere karşı birleştiklerini vurguladı. V20 Grubu’nun kuruluşu ile birlikte iklimsel felaketlere karşı kamusal ve sivil kuruluşların ortaklaşacağı bir mekanizmanın oluşturulması için çalışma yürütülecek. Bu mekanizma ile iklimsel değişikliklerin yol açacağı doğal afetlere karşı alınacak önlemler belirlenecek.Yeni oluşumda birçoğu ada devleti veya okyanuslara kıyısı olan 20 ülke yer alırken, neredeyse tümü yoksul ülkelerden oluşuyor. V20’nin üyeleri şunlar: Afganistan, Barbados, Bangladeş, Bhutan, Kosta Rika, Doğu Timor, Etiyopya, Gana, Kiribati, Madagaskar, Maldivler, Nepal, Filipinler, Ruanda, Sainte-Lucie, Tanzanya, Tuvalu, Vanuatu ve Vietnam.Küresel ısınmanın yüzyılın sonuna kadar en fazla 2 dereceyle sınırlandırılması amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yürütülen çalışmalara paralel olarak Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yürütülen çalışmalar devam ediyor. Peru’nun başkenti Lima’da Pazartesi günü başlayan IMF-Dünya Bankası ortak genel kurul, Kasım sonunda Paris’te düzenlenecek iklim konferansı (COP21) öncesindeki önemli bir toplantı olarak görülüyor.Lima’da üzerinde en çok durulan konuların başında özellikle iklimsel değişikliklerin yol açacağı felaketlerden en çok etkilenecek ülkeler için ayrılacak fonlar geliyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından geçtiğimiz gün yayınlanan bir raporda, 2014’de toplam 61,8 milyar dolarlık kredi ve hibelerin gelişmekte olan ülkelere aktarıldığı bilgisine yer verilmişti.BM ise, 2020 yılından itibaren küresel ısınma ve iklimsel değişikliklerle mücadele için yıllık 100 milyar doların ayrılmasını hedefliyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/iklimsel-degisikliklere-karsi-korunmasiz-ulkeler-v20yi-kurdu

İNSAN ANATOMİSİ VE İSKELET

Anatomik Duruş Baş dik ve alın öne bakan, kollar yanda ve sarkık olan, avuç içleri öne dönük, ayaklar birleşik ve ayak uçları öne doğru olan vücut duruşuna anatomik duruş denir. Anatomide kullanılan terimler vücudun bu durumuna göre tanımlanır ve adlandırılırlar. İnsan Vücudunun Ana Bölgeleri Vücudu yapan organ ve oluşumların daha iyi kavranılması, yerlerinin belirlenmesi ve hastalıkların kolay tanımlanması için vücut, bölgelere ayrılarak incelenir. İnsan vücudunun ana bölgeleri (Regio) şunlardır. 1.Kafa (Capital ) 2.Yüz ( Facial) 3.Boyun (Cervical) 4.Göğüs (Pectoral) 5.Karın (Abdominal) 6.Sırt-Bel (Dorsal) 7.Apışarası (Perine) 8.Üstyanlar (Superior) 9.Altyanlar (İnferior) Bu ana bölgelerin bulundurduğu önemli bölgelerden bazıları şunlardır: Üstyan: Omuz, kol, dirsek, önkol, el Altyan: Kalça, uyluk, diz, bacak, ayak İnsanda Vücut Boşlukları İnsan vücudunda kaslar, zarlar ve kemikler tarafından çevrilmiş geniş yapılı dört adet boşluk (Cavum) vardır. 1.Kafatası boşluğu (Cranium) ve 2. Omurga kanalı 3. Göğüs boşluğu ( Thorax ) 4. Karın boşluğu ( Abdomen) 5.Leğen boşluğu (Pelvis) Kafatası boşluğu (Cavum cranium): Kafatası kemiklerinin içerisinde kalan kısım ile omurga kanalı içerisine uzayan boşluktur. Bu boşlukta tüm beyin bulunur. Göğüs boşluğu (thorax): Göğüs kemiği (iman tahtası), kaburgalar ve göğüs omurlarının yaptığı iskeletin, boş yerlerinin kaslar ve zarlar ile kaplanmasıyla oluşur. Kalp, kalp zarı, akciğer, timüs, yemek borusu ile soluk borusunun göğüs parçası, aortanın göğüs parçası, alt ve üst ana toplar damarlar, lenf düğümleri bulunur. Diyafram kası: Karın ve göğüs boşluklarını ayıran geniş ve yassı yapılı kas grubudur. Karın boşluğu (abdomen): Kemik yapılı olarak sadece bel omurları ile çevrelenmiştir. Arkadan, yanlardan ve önden karın kasları ile çevrelenir. Mide, bağırsaklar, böbrekler, karaciğer, öd kesesi, dalak, pankreas, böbreküstü bezler, aortanın karın parçası, alt anatoplardamar bulunur. Leğen boşluğu (pelvis): İki kalça kemiği, sağrı ve kuyruk kemikleri ile arkadan yarım biçimde çevrelenir. Sidik kesesi, düzbağırsak, kadınlarda yumurtalık, tüpler, dölyatağı, dölyolu; erkeklerde, üreme bezleri (prostat), sperm kanalının (vasdeferens) bir kısmı bulunur. FONTİKULUSLAR (fonticulus- fontinella) BINGILDAK Kafa tavanında yeni doğanların kafa tavanında ki genişçe bölümler zarsı evrede kalmış olup kemikleşme meydana gelmemiştir. Kemikleşme olmayan yerler bıngıldak olarak isimlendirilir. Altı adet bıngıldak bulunur: Ön (1), arka (1), önyan (2), arkayan (2), Ön bıngıldak en büyük yapılı olanıdır ve alın kemiği ile tepe kemiklerinin birleşim hatlarına yerleşir. Burası kemikleşmesini 18 aylık olununca tamamlar. İNSAN VUCUDUNDA ZAR SİSTEMLERİ (FASYA) Vücudumuzda çoğu organ ve bazı yapıların üzerleri ince katmanlı zarlar tarafından örtülmüşlerdir. Bu yapılar “fasya” veya zar adıyla anılır. 1. Müköz zarlar: Bu zarlara mukoza katmanı da denilir. Sindirim, solunum, üreme ve boşaltım sistemleri organlarında bulunur. Bunların yüzeyi epitel hücreleri ile örtülmüştür. Örneğin, ağız boşluğu çok katlı yassı, mide ve bağırsaklar tek katlı pirizmatik, solunum yolları tek katlı silli pirizmatik epitelle örtülmüştür. Genellikle bağ dokusundan oluşan bir taban zarı üzerinde bulunur. Çoğunlukla dış salgı yapan bezler bulunur. a. Koruma; b. Mukus salgısı; c. Besin emilimi gibi işlevleri vardır. 2. Seröz zarlar: Vücut boşlukları ile bu boşluklardaki organları saran zarsı yapılardır. Tek katlı yassı epitel hücreleri ve altındaki ince bağ dokusundan yapılmıştır. Önemli seröz zarlar: Perikard, yüreği sarar; plevra, akciğerler ve göğüs boşluğunu örter; periton, karın ve leğen boşluğu duvarlarını ve leğen boşluğu duvarlarını ve bu boşluğun organlarını sarar. 3. Sinoviyal zarlar: Özelleşmiş seröz zarlardır. Eklemlerdeki eklem kapsüllerinin iç yüzeyinde, kirş ve tendon kılıflarında, bursaların (kese biçimli yapılar) içinde görülür. Sinovia denilen eklem sıvısını salgılar, eklem yüzeylerindeki sürtünmeyi engeller. HAREKET SİSTEMİ Systema locomotorium insan vücuduna belirli bir biçim veren ve hareket imkanı sağlayan bir sistemdir. Hareket sistemi, kemikler ve eklemlerden oluşan iskelet sistemi (Systema skeletale) ile çizgili kaslardan oluşan kas sistemi (Systema musculare) nden meydana gelir. 1. İskelet Sistemi: Kemikler (Ossa, tekil=Os) ile bunları birbirlerine bağlayarak iskelet (Gr. skeletos=dik duran) oluşumunu sağlayan eklemler (articulationes. tekil articulation) den meydana gelir. İskeletin bazı yerlerinde, bazıları zamanla kemikleşen kıkırdak (Cartilago) elemanları vardır. OSTEOLOGIA (KEMİK BİLİMİ): Kemikler, kemik doku (Textus osseus, osseoz doku)’dan oluşmuş sert yapılardır. Yetişkin bir insanda çeşitli tiplerde 206 kemik bulunur. Bu kemikler konpakt (sıkı) ve spongioz (süngerimsi) kemik dokusundan yapılmıştır. 206 kemiğin tamamında hem sıkı, hem de süngerimsi doku bulunur. Kemik tipleri: a. Uzun kemikler (Ossa longa): Uzunluğu genişliğinden büyük olan kemikler olup özellikle ekstremite bölümlerinde bulunurlar. Kol, ön kol, uyluk, bacak ve parmak kemikleri uzun kemiklerdir. b. Kısa kemikler (Ossa brevia) : Kabaca uzunluğu, genişliği ve kalınlığı birbirine eşit olan kemiklerdir. El ve ayak bileği kemikleri kısa kemiklere örnektir. c. Yassı kemikler (Ossa plana) : İnce ve kavisli kemiklerdir. Kafa tası kemikleri, kaburgalar, kürek kemikleri ve göğüs kemiği yassı kemiklerdir. d. Düzensiz kemikler (Ossa irregülaria) : Belirli bir şekle uymayan bu kemikler, çıkıntıları ile kaslara yapışma yeri teşkil ederken sağlam eklemler de oluştururlar. Omurlar, kuyruk sokumu kemiği ile sifenoid.etmoid.maksilla ve mandibula gibi kafa tası kemikleri düzensiz kemiklerdir. Bunlardan sifenoid ve maksilla aynı zamanda havalı kemiklere (Ossa pneumatica)’de örnek teşkil ederler. e. Sesemoid kemikler (Ossa sesemoidae) : Bazı tendonlar ile kasları kemiklere bağlayan fibröz bandlar içerisinde bulunan kemiklerdir. Sesemoid kemikler, tendonların ekstremiteleri aşarak belirli bir açı ile ilgili kemiklere yapışmasına olanak verirler. Dizdeki patella ile el bilek kemiklerinden os pisiforme en tipik sesemoid kemiklerdir. f. İlave kemikler (Ossa accesssoriade) : Özellikle ayakta olmak üzere gelişme sırasında kaynaşmayan kemik bölümleri ilave kemikler şeklinde ortaya çıkarlar. (Örneğin: os trigonium, os vasalinum, os tibiale externum). KEMİK OLUŞUMLARININ ADLANDIRILMASI * Eklemleşmeler için oluşmuş geniş çıkıntılar üç tiptir: Caput (Kaput): Baş Condylus (Kondil): Lokma veya yumruk şeklindeki çıkıntı. Epiconylus (Epikondil): Kondillerin üst tarafında yer alan belirgin çıkıntı. *Yuvarlak çıkıntılar 5 ayrı şekilde adlandırılırlar: Tuberculum (Tüberkül): Küçük yuvarlak çıkıntı Tuberositas : yüksekliği fazla olmayan, pürüzlü kabarcık. Protuberantia: Küçük yükseklik tarzındaki çıkıntı, tümsek. Malleolus (Malleol): Küçük çekiç ucu şeklindeki çıkıntı. Trochanter (Trokanter): Yumru, yuvarlak çıkıntı. * Çizgisel çıkıntılar linea ve crista olarak, belirgin keskin çıkıntılar processus ve spina (dikensi çıkıntılar) olarak adlandırılır. * Çeşitli depressionlar 4 şekilde adlandırılır: İncisura: Çentik şeklinde defekt. Sulcus: Oluk şeklinde defekt. Fossa, fovea, foveola, fossula: Çukurluk ve çukurcuklar. İmpressio: Bir başka oluşumun kemik üzerinde oluşturduğu sığ çukurluk, iz. * Kemiklerdeki çeşitli açıklıklar 5 şekilde adlandırılır: Foramen: Delik şeklinde açıklık. Canalis : Kanal Meatus: Geçit, yol. Fissura: Yarık şeklindeki açıklık. Apertura: Açıklık, ağız. * Uzun kemiklerin genel bölümleri: Epiphysis (Epifiz): Uzun kemiğin iki ucundan her biri. Diaphysis (Diafiz): Uzun kemiğin orta bölümü, gövdesi. Metaphysis (Metafiz): Epifiz-diafiz arasında kalan, sekonder kemikleşme odağı bölgesi. Tipik Kemiğin Anatomik Yapısı Vücudumuzdaki uzun kemikler (Örneğin: kol ve uyluk kemikleri) tipik bir kemiğin makroskopik anatomisinin öğrenilmesinde iyi bir örnek teşkil ederler. Yetişkin uzun kemiklerinin çoğu, diafiz olarak adlandırılan tubuler bir gövdeye sahiptir. Gövdenin içindeki, kemik iliği ile dolu olan boşluğa cavum medullare denir. Cavum medullare’yi çevreleyen kemik dokusu kompakt kemik yapısındadır. Uzun kemiğin, iki ucu her biri epifiz olarak adlandırılır. Diafize göre daha geniş olan epifizler spongioz (süngerimsi) kemik yapısındadır. Buradaki boşluklara kırmızı ilik yerleşir. Diafiz ile epifiz arasında sekonder kemikleşme odağına ait epifiz kıkırdağı bulunur. Bu bölge metafiz olarak adlandırılır. Epifizlerde, diğer kemiklerle birleşmeyi sağlayacak olan eklem yüzleri (facies articularis) vardır. Eklem yüzleri, cartilago articularis (eklem kıkırdağı) ile örtülmüştür. Kemiğin eklem yüzeyleri dışında kalan bölümleri dıştan periost (Periosteum) ile kaplıdır. İnce bir zar olan periost bir çok kan damarları, sinirler ve lenf damarlarına sahiptir. Periost yaşam boyu kaybolmayan potansiyel bir kemik doku üretim yeridir. Büyüme periyodu ile kıkırdakların iyileşme dönemlerinde devreye girer. Metafiz içinde yer alan cavum medullare (ilik boşluğu) endosteum ile kaplıdır. Endosteum, ince bir epitelial örtüdür. Yetişkin bir insanda cavum medullare, sarı kemik iliği (Medulla ossium flava) olarak adlandırılan yağdan zengin bir bağ dokusu ile doludur. Sarı kemik iliği, aşırı hipoksi (uzun süreli oksijen azlığı), kan kaybı vb vücudun alyuvar gereksiniminin yükseldiği durumlarda kan hücreleri üretebilecek potansiyelde reserv hemopoetik bir organdır. Aksial iskelet: Baş-boyun ve gövde iskeleti Appendiküler iskelet: Ekstremite (kollar, bacaklar) iskeleti APPENDİKÜLER İSKELET Appendiküler isklet (Skeleton: isklet, appendiculare: eklent) başlığı altında gövde iskeletine bağlanmış üst ve alt tarafların iskeletini oluşturan kemikler incelenir. Üsttaraf Kemikleri (Ossa membri superioris) Üst taraflar, gövdenin en üst böölümü olan göğüs’ün iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere iki çift ve simetrik birer uzantı halindedir. İki bölüm halinde ele alınırlar. Üst tarafları göğüs iskeletine bağlayan kemikler ÜST TARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ, serbest hareketli üst taraf kemikleri de SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ başlığı altında incelenir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 64’ü üst taraf kemiklerine aittir. Bir taraf kavşak kemikleri 2. serbest hareketli kemikler ise 30 tanedir. ÜSTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Göğüs kavşağı olarak ta adlandırılan üsttaraf kavşağı nscapula (kürek kemiği) ve clavicula (köprücük kemiği) olmak üzere iki kemikten (iki taraf için dört kemik) oluşur. Kürek kemiği (Scapula): Kürek kemiği, göğüs kafesinin arka yüzüne oturmuş, trianguler, yassı bir kemiktir. Üç köşesi (L.angulus=köşe), üç kenarı (L. margo=kenar) ve iki yüzü (L. facialis=yüz) vardır. Hafif çukur olan önyüzü kaburgalara (2.7.kaburgalar) yaslanır. Konveks olan arka yüzünde spina scapulae denilen belirgin bir çıkıntı bulunur. Arka yüzü üst ve alt iki çukurcuğa bölünen spinaın genişlemiş ucuna acromion (Gr. Omuz çıkıntısı) denir. Akromion üzerinde köprücük kemiği ile eklem yapacak bir eklem yüzü vardır. Kürek kemiğinin oldukça kalın olan dış köşesinde, serbest hareketli üsttaraf kemiklerinin ilki olan kol kemiği (Humerus)’nin eklemleşeceği sığ bir eklem yüzü (Cavitas glenoidas) yer alır. Cavitas glenoidalis’nin iç yanındaki kalın boyuna collum scapulae denir. Glenoid çukur (Cavitas glenoidalis)’nun üst tarafında, üst kenarın devamı şeklinde boyun’a tutunan büyük bir çıkıntı-processus coracoideus (gr. Coracoideus=karga gagası) uzanır. Bu çıkıntıya korakoklavikuler bağ ile göğüs ve kolun bazı kasları tutunur. Köprücük kemiği (Clavicula): Acromion ile sternum (Göğüs kemiği) arasında horizontale yakın olarak yerleşmiş olan bir kemik olup, tüm uzunluğunca deri altından palpe edilebilir. Bu kemik vücut kemiklerinin en yüzeyel yerleşim gösteren ve en kolay kırılabilen ve kemikleşmesi ilk başlayan kemiğimizdir. Clavicula’nın acromion’la eklemleşen arka ucuna extremitas acromialis, sternıum ile eklemleşen ön ucuna extermitas sternalis, iki ucu arasında kalan orta kısmına ise corpus claviculae denir. SERBEST ÜST TARAF KEMİKLERİ: Kol (Brachium), ön kol (Antebrachium) ve el (Manus) kemikleri bu başlık altında incelenir. Kol kemiği (Humerus) : Humerus, üsttarafın en büyük kemiği olup tipik bir uzun kemik yapısındadır. Üst ve alt uçlar (Epiphysis proximalis et distalis) ile bir cisme (Diaphysis) ayrılarak incelenir. ÜST UÇ: Üst uç, caput humeri olarak adlandırılan, geniş, yuvarlak bir baş ile bu başın dış yanında yer alan iki çıkıntı (Tuberculum majus et minus) içerir. Caput humeri, scapula’nın cavitas glenoidalis’ine oturur; çıkıntılar ise omuz etrafındaki kaslara yapışma yeri teşkil eder. Tuberculum majus et minus arasındaki olukları pazı kası (M.biceps brachii)’nin uzun başının kirişi geçer. Baş ile tüberküller arasındaki dar bölüme anatomik boyun (Collum anatomicum), tüberkülller ile cisim arasındaki geçiş bölümüne de cerrahi boyun (Collum chirurgicum) denir. CİSİM: Üst bölümü silindirik, alt bölümü önden arkaya hafif yassı bir yapıdadır. Anatomik olarak üç yüzlü kabul edilir. Cismin ortalarına doğru dış yüzde deltoid tüberkül (Tuberositas deltoidea), arka yüzde ise iç yandan dış yana, yukarıdan aşağıya doğru uzanan spiral bir oluk bulunur. Bu oluk n.radialis’in basısı ile oluştuğundan sulcus nervi radialis olarak adlandırılır. ALT UÇ: Humerus’un alt ucu, ön kol kemiklerinin üst uçları ile eklemleşecek yapılara sahiptir. Bu yapılar topluca condylus humeri (L.condylus=lokma) olarak adlandırılır. Kondilin ulna’nın çentiği ile etkileşen bölümüne trochlea humeri (L.trochlea=makara), radius’un başındaki çukurluk ile eklemleşecek bölümüne capitulum humeri (L.capitulum=başçık) denir. Alt ucun ön yüzünde lokma çıkıntıların üzerinde iki çukurcuk (Fıossa coronoidea, fossa radialis) bulunur. Alt ucun arka yüzünde ise trochlea’nın üst tarafında, ulna’nın çıkıntısının girdiği fossa olecrani olarak adlandırılan büyükçe bir çukurluk yer alır. Condylus humeri’nin üst bölümünün dış ve iç yanında görülen çıkıntılara epikondil (Epicondylus medialis et lateralis) denir. Bu çıkıntılar birçok ön kol kasına yapışma yeri teşkil eder. İç epikondil’in arka yüzünde, ön kolun iç yanında seyreden n.ulnaris’in geçişi esnasında oluşmuş bir oluk (Sulcus nervi ulnaris) bulunur. ÖNKOL KEMİKLERİ Dirsek ile el bileği arasındaki üst ekstremite bölümüne önkol (Antebrachium) denir. Önkol iskeleti Radius ve ulna olarak adlandırılan iki kemik tarafından oluşturulur. Radius (Döner kemik): Radius, önkol un dışyan tarafında yer alan, ulna’ya göre daha kısa bir kemiktir. Üst ve alt uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç disk şeklinde bir baş (Caput radii) sahiptir. Caput radii, yukarıda humerus’un alt ucundaki capitullum radii, içyanda ulna ile eklem yapar. Başın altındaki kısa ve ince bölüme collum (boyun) denir. Boyunun aşağısında, önde pürtüklü bir çıkıntı (Tuberositas radii) bulunur. Tuberositas radii’de pazu kası sonlanır. Gövde, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen bir yapıda olup üç yüzlüdür. Ön ve arka yüzlerin bileşim hattında, içyanda oluşmuş keskin kenara margo interosseus denir. Alt uç, üst uca göre daha geniş olup el bilek kemiklerinin üst sırası ile eklem yapar. Ulna (Dirsek kemiği): Önkol iskeletinin içyanını oluşturan ulna radius’tan daha uzun bir kemiktir. Üst ve alt iki ucu ile gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça geniş bir kitle şeklinde olup semilunar çentik ile iki çıkıntı içerir. Humerus’un alt ucundaki trochlea ile eklemleşen semilunar çentik incisura trochlearis olarak adlandırılır. Çentiği arka-yukarıdan sınırlayan büyük çıkıntıya olecranon, aşağı-alttan sınırlayan küçük çıkıntıya da proc.coronoideus denir. Proc.coronoideus’un dışyanında Radius başı ile eklem yapan bir çentik bulunur. Gövde, Radius gövdesinin aksine aşağıya doğru daralan bir yapıdadır. Radius’ta olduğu gibi üç yüzü ayırt edilir ve margo interosseus’a sahiptir. Alt uç, üst uca göre dar olup proc.styloideus olarak adlandırılan küçük bir çıkıntı ile başçığa (Caput ulnae) sahiptir. Caput ulnae, radius’un alt ucu ile eklemleşir. EL KEMİKLERİ Toplam 27 kemikten ibaret olan el kemikleri (Ossa manus) üç grupta ele alınır. 1.El bileği kemikleri (Ossa carpi) ……8 adet 2.El tarak kemikleri (Ossa metacarpi) …… 5 adet 3.El parmak kemikleri (Ossa digitorum manus.phalanges) ..14 adet El bileği kemikleri (Ossa carpi): İki sıra halinde dizilmiş 8 kısa kemikten ibarettir. Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır. Proksimal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os scaphoideum, os lunatum, os triquetrum, os pisiforme Distal sırada yer alan kemikler (Dıştan İçe doğru) Os trapezium, os trapezoideum, os capitatum, os hamatum Herbiri doğumdan sonra belirli bir zamanda kemikleşen el bilek kemiklerinin röntgenogramları yaş tayininde önem taşır. El Tarak kemikleri (Ossa metacarpi), avuç içi (Palma manus.metacarpus)’nin iskeletini oluşturan 5 adet minyatür uzun kemiktir. Herbir metakarpal kemiğin üst ucuna basis, gövdesine corpus, başsı distal ucuna çaput denir. El tarak kemikleri dıştan içe doğru os metacarpale, I,II …V şeklinde numaralandırılarak belirlenir. Her bir metakarpal kemik yukarıda elbilek kemiklerinin distal sırası kemikleri, aşağıda is proksimal falanksın tabanı ile eklemleşir. El parmak kemikleri (Phalanges, falankslar) de el tarak kemiklerinde olduğu gibi birer minyatür uzun kemik karakterindedir. Herbir falanksın üst ucuna basis.gödesine corpus.alt ucuna da çaput denir. Başparmak (Digitus I.pollex) hariç diğer bütün parmaklarda üçer tane falanks bulunur. Bunlar proksimal.media (orta) ve distal falank olarak adlandırılır. Falankslar metakarpofalangeal eklemlerle metakarplara, interfalangeal eklemlerle birbirlerine bağlanır. ALTTARAF KEMİKLERİ (Ossa membri inferioris): Altttaraflar.gövdenin en alt bölümü olan pelvis’in iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik iki sütun halindedir. Alttaraflar yapılarındaki kalın, güçlü kemikler ve kaslar yardımı ile vücudumuzun tüm ağırlığını taşıma, dik durma ve yer değiştirme ödevlerini üstlenmiştir. Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 62’si alttaraf iskeletine aittir. Alttaraf kemikleri de üsttatarfta olduğu gibi ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ (Kalça kemeri kemikleri) ve SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ şeklinde ayrılarak incelenir. ALTTARAF KAVŞAĞI KEMİKLERİ: Kalça kemeri olarak da adlandırılır. Kalça kemiği (os coxae) Geniş, irregüler şekilde, yassı kemik karakterinde bir kemiktir. Bağımsız taslaklardan gelişen üç ayrı kemiğin (Os ilii, os ischii, os pubis) 16-18 yaşlarında sinostozisi sonucu oluşmuştur. Üç kemiğin birleşim yerinde, uyluk kemiğinin başı ile eklem yapan derin bir çukurluk (Acetabulum) bulunur. Acetabulum’un ön-alt tarafında görülen geniş birliğe foramen obturatum denir. a.Os ilii (Böğrü kemiği) : kalça kemiğinin en büyük ve kanat şeklindeki üst bölümü olup üsttaraf kemiklerinden scapula’ya benzer. Korpus ve ala (kanat) olarak iki parçası vardır. Korpus diğer os coxae bölümleri ile kaynaşır. Ala ossis ilii yüzeysel olarak hissedilebilen çıkıntıları nedeniyle önem taşır. Üst serbest kenarına crista iliaca, bunun öndeki çıkıntısına spina iliaca anterior superior denir. Ala’nın dış yüzü facies glutea, iç yüzü ise fossa iliaca olarak adlandırılır. Os pubis (Edep veya çatı kemiği) : Klaça kemiğinin ön-alt bölümünü oluşturan os pubis üsttaraf kemiklerinden clavicula’ya uyar. İki kolu foramen obuturatum’u çevreler. Korpusun dış yüzeyindeki çıkıntıya tuberculum pubicum, iç yüzündeki eklem yüzüne facies symphysialis denir. Sağ, sol facies symphysialis’ler kartilogöz bir eklem olan syphysis pubica aracılığı ile birleşirler. Os ischii (Oturak kemiği): Kalça kemiğinin arka-alt bölümünü oluşturan L şeklinde bir kemiktir. Foramen obuturatum’u arkadan ve alttan çevreleyen os ischii, os coxae’nin en sağlam kemiğidir. Os ischii, üsttaraf kemiklerinden scapula’nın proc.coracoideus’una uyar. Kemiğin en kalın bölümü olan korpus’un arka-alt bölümündeki çıkıntıya tuber ischiadicum denir. SERBEST ALTTARAF KEMİKLERİ: Uyluk /femur), bacak (crus) ve ayak (pes) kemikleri bu başlık altında incelenir. Uyluk kemiği (Os femoris): Os femoris, uyluk iskeletini yapan vücudumuzun en uzun, en kalın ve en sağlam kemiğidir. Uzun, tubuler bir kemik yapısında olup vücut boyunun ¼’ü kadar uzunluğa sahiptir. bu güçlü kemik, vücudun desteklenmesi yanında diz ve kalça eklemi yolu ile mobilitesinde de rol oynar. Normal yürüme, koşma ve atlama sonucu ortaya çıkan 3500 kg/sq basınca dayanabilir. Üst Uç: üst ucun en belirgin oluşumu 4-5 cm çapında büyükçe bir yuvarlak şeklindeki çaput ossis femoris’tir. Çaput’un tepesindeki küçük çukurluğa fovea capitalis denir. Femur başı gövdeye uzun bir boyunla (Collum ossis femoris) bağlanır. Femur boyunu ile gövdenin birleştiği yerin etrafında belirgin çıkıntılar ve çizgiler vardır. Birleşim yerinin dış tarafındaki büyük çıkıntıya trochanter majör, iç yandaki çıkıntıya da trochanter minör denir. Bu iki çıkıntı önde ve arkada intertrokonterik çizgisel çıkıntıyla birbirine bağlanmıştır. GÖVDE: Öne doğru konveksite gösteren femur gövdesi (corpus), arka yüzündeki pürtüklü çizgisel çıkıntı (Linea aspera) dışında düzgün ve tubiler görünüştedir. Linea aspera’nın dudaklarının alt uca devamı facies poplitea’yı sınırlar. ALT UÇ: alt ucu, üst uca oranla daha geniş ve kalın olup, arkada bir çukurla (fossa intercondylaris) ikiye ayrılmış medial ve lateral kondillerden (Condylus laterali et medialis) oluşur. Kondillerin antero-inferior yüzleri facies articularis (Eklem yüzü)niteliğinde olup tibia üst ucu ve patella ile eklem yapar. Diz kapağı kemiği (patella) En büyük yapılı sesamoid kemiktir. Diz ekleminin ön bölümünde, m.quadriceps femoris ‘in kirişi içinde bulunur. BACAK KEMİKLERİ : (Ossa cruris) : Diz’den ayak bileğine kadar olan alt taraf bölümü bacak (crus) olarak adlandırılır. Tibia (Kaval kemiği): Tibia bacağin içyanında yer alan üst ucu daha kalın, yaklaşık os femoris uzunluğunda tubiler bir kemiktir. Tibia, vücut ağırlığına destek olduğu gibi, bu ağırlığı ayak bileği eklemi (Art. Talocruralis) yolu ile os femoris üzerinden talusa aktarır. Tibia, üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir. Üst uç oldukça kalın olup os femoris’in alt ucu ile eklem yapan iki kondil (Condylus medialis et lateralis) den oluşur. Üst uçla gövdenin geçiş yerinde ön yüzde pürüzlü belirgin bir kabarıklık görülür. Lig. Patellae’nin yapıştığı deri altında kolayca palpe edilen bu kabarıklık tuberositas tibiae olarak adlandırılır. Gövde üç yüzlü olup, deri altında kolayca hissedilen ön kenarına margo anterior denir. Alt uç üst uca oranla daha ince olup, iç yanından aşağıya doğru uzanan çıkıntısı malleolus medialis olarak adlandırılır. Alt uçtaki eklem yüzü trochlea tali ile eklem yapar. Malleolus lateralis, bir buluş noktası olarak fonksiyon görür. Fibula (Kamış kemiği): Fibola, bacak iskeletinin dış tarafında yer alan, iki ucu kalınlaşmış, uzun, ince bir kemiktir. Üst ucu tibianın dış kondiline bağlanan fibula diz eklemine katılmaz. Bu nedenle vücut ağırlığının taşınmasında çok az fonksiyona sahiptir. Distal uç talus le eklemleşir. Alt ucundaki çıkıntı malleolus lateralis olarak adlandırılır. Malleolus lateralis bir buluşma noktası olarak işlev görür. AYAK KEMİKLERİ : İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli hareketlerimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız, bu fonksiyonlarını yerine getirebilecek biçimde kemik iskelete sahiptir. Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınır. 1.Ayak bilek kemikleri (Ossa tarsi) 7 adet 2.Ayak tarak kemikleri (Ossa metatarsi) 5 adet 3.Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis, phalanges) 14 adet Ayak kemikleri transversal ve longitudial kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması, çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Ayak bileği kemikleri (Ossa tarsi), el bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra, iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği)’tan, ön sıra ise os naviculare (sandal kemik), ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (Kübik kemik)’ten oluşur. Calcaneus ayak bileğinin en büyük yapılı kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ayak tarak kemikleri: (Ossa metatarsi): tibial (iç yan) taraftan başlanarak I,II…V. Metatarsal kemik biçiminde numaralandırılır. Minyatür uzun kemik yapısındadırlar. Ayak parmak kemikleri (Ossa digitorum pedis) ayak baş parmağı (Hallux, digitus pedis) de 2, diğerlerinde 3’er adet olmak üzere toplam 14 adet kemikten ibarettir. AKSİAL İSKELET: Aksial iskelet başlığı altında gövde ve baş-boyun iskeletini oluşturan kemikler (Omurga, göğüs kemikleri, kafatası incelenir. OMURGA (Columna vertebralis): Omurga, kafatası tabanından başlayıp, boyun ve tüm gövde boyunca uzanan lingitudinal bir kemik dokudur. Omurga, rijit bir kemik sütunu olmaktan ziyade yetişkinlerde 26 adet bağımsız kemiğin birleşmesi ile oluşan, kabaca S şeklindeki fleksibil bir kolondur. Omurganın oluşumuna katılan her bir bağımsız kemik omur (Vertebra) olarak adlandırılır. Omurganın, geçtiği vücut bölümlerine göre içerdiği omur sayıları şöyledir: Boyun (Vertebrae cervicales) C 7 adet Göğüs (Vertebrae thoracicae) T 12 adet Bel (Vertebrae lumbales) L 5 adet Sakrum (Vertebrae sacrales) S 1 adet (yetişkinde) Kuyruk (Coccyx) 1 adet (yetişkinde) Toplam 26 adet Yirmi adet omur birbirine discus intervertebralis (Omurlar arası disk) olarak adlandırılan fibro-kartilagöz yapılar ve bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır. Omur ve disklerin kalınlıkları boyundan sakruma doğru artarak gider. Yetişkin erkeklerde yaklaşık 71 cm olan omurga boyu. Yetişkin kadında 61 cm kadardır. Bu uzunluğun ¼’ü diskler, ¾’ü omurlar tarafından oluşturulur. 26 omurun sakrum üzerinde kalan 24’ü hareketli olup presakral omurlar olarak adlandırılır. Fetüs’te öne doğru konkavite gösteren bir yay şeklinde olan omurga, doğumdan sonr çocuğun başını tutması, emeklemesi, ayakta dik durması ve yürüme gibi gelişim periodlarında ilave eğrilikler kazanır. Normal olan ve sagittal planda ortaya çıkan bu eğrilikler şöyledir: Boyun bölümünde arkaya doğru konkavite (Servikal lordoz) Göğüs bölümünde arkaya doğnı k’onveksite (Kifoz) Bel bölgesinde arkaya doğru konkavite (Lumbal lordoz) Sakral bölgede arkaya doğru konveksite. Bu eğriliklerden, boyun ve sakral bölgedeki fetüs’de görüldüğünden primer eğrilik.göğüs ve bel bölgesindeki (Kifoz.lumbal lordoz) doğumdan sonra ortaya çıktığı için sekonder eğrilik olarak adlandırılır. TİPİK BİR OMURUN ANATOMİK YAPISI : Genel kemik bilgisi bölümünde, “düzensiz şekilli kemikler’ grubuna sokulan omurlar, birinci, ikinci servikal, sakrum ve koksiks dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir .Tipik bir omur, bir cisim (Corpus vertebrae).bu cisme bağlanan bir kemer (Arcus vertebrae) ile birçok çıkıntı (Processus) içerir. Omur cismi (Corpus vertebrae) : Omur cismi, herbir omurun ön bölümünü oluşturan,kısa-silindir şeklinde bir bölümdür. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri, ikinci boyun omurundan sakruım’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Prevertebral omurlardan üçüncü seruikal omur en küçük.beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir. Corpus uertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir. Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar olan disklerle eklemleşir. Cismin ön yüzünde damarların geçtiği küçük bir delik görülür. Omur kemeri (Arcus vertebrae) : Omur kemeri, omurganın arka bölümünü oluşturan kavisli bir yapı olup korpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Omur kemerinin, çıkıntılar taşıyan özde levha şeklindeki kısmına lamina (Lamina arcus ver­tebrae) denir. Omur cismi ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (Omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada, üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (Vertebral kanal)’i meydana getirirler. Vertebral kanal içinde omurilik yer alır. Pediküllerde bulunan çentikler omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer. Omur çıkıntıları (Processus vertebrales): Tipik bir omurda, laminadan çıkan 7 adet çıkıntı bulunur. Bunlardan kas ve bağların yapıştığı 3 tanesi ( 1 Proc.spinosus. 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-soi proc.articularis superior et inferior’lar) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar. Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle, boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve koksiksi ayrı ayrı ele alacağız. Boyun omurları: Hareketli omurların (Vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I.II ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir. Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri quadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir. İçinden a.uertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversarii (vertebar- teriale) denir. Processus spinosus’ları çatallıdır. Atipik omurlardan C1 atlas. CII axis, CVII vertebra prominens ola­rak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. CVU’nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Göğüs omurları: Kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden on ikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer, ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir. Tipik bir göğüs omurunun korpusu, boyun omurlarının korpuslarından büyük­tür ve diskal yüzleri kalp şeklindedir. Cisimlerinin yan yüzlerinin arka bölümlerinde kostal fasetler (Fouea costalis sup.et inferior) vardır.Vertebra) delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spmosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Bel omurları : Presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve diskal yüzleri böbrek şeklindedir.Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc. spinosus’ları kısa,yassı ve quadranguler şekildedir.Proc.mamillaris ve proc.accessorius olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir. Os sacrum (Kuyruk sokumu kemiği) : Os sacrum, 5 adet sakral omur ve bunlar arasındaki disklerin kemikleşip birleşmesiyle oluşmuş büyük,trianguler-kama şeklinde bir kemik olup, iskelette iki os coxae arasına sokularak pelvis boşluğunun posterosuperior duvarını yapar. Böylece omurgayı desteklemekle kalmaz, pelvis’in stabilitesi ve sağlam­laşmasını da sağlar. Konkav ön yüzüne facies pelvina, konveks arka yüzüne facies dorsalis.os coxae’lerle eklem yapan üst yan yüzüne facies auricularis denir. Tabam (Basis) beşinci bel omuru, tepesi (Apex) koksiks ile eklem yapar. Pelvik yüzünde görülen transversal çizgisel çıkıntılara lineae transversae deliklere ise foratnina sacralia pelvina denir. Bu deliklerden dört çift sakral spinal sinir geçer.Bu yüzün üst orta bölümünde görülen ve S 1 ‘in cismi tarafından oluşturulmuş çıkıntıya promontorium denir. Arka yüzde beş ibik çıkıntı ile dört çift delik görülür. Coccyx (Koksiks,kuyruk kemiği): Dört rudimenter koksigeal omurun birleşmesiyle oluşmuş küçük, trianguler bir kemiktir. Omurganın desteklenmesinde bir katkısı yoktur. GÖĞÜS KEMİKLERİ (Ossa thoracis) : “Göğüs kemikleri” başlığı altında göğüs kafesinin oluşumuna katılan kabur­galar, göğüs kemiği ile göğüs omurları incelenir. KABURGALAR (Costac ): Kaburgalar göğüs boşluğu içinde yer almış kalp akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (Compages thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun ince çok az burulmuş eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir. Kaburgalar, sternum (Göğüs kemiği)’a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar: *Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (Costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçlan ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kabur­galar da denir. *Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (Costae spuriae) olarak adlandırı­lır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrokostal (veya uertebrokondral) kaburga,sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (Costa fluctuantes) denir. Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kostanın göğüs omur­larına bağlanan arka bölümü kemik (Os costale) , ön bölümü ise kıkırdak (Cartilago costalis) yapısındadır. III-X. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için TİPİK KOSTA terimi kullanılır. I,II,XI ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle ATİPİK KOSTA olarak bilinir. Bir tipik kaburganın özellikleri: Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis,orta bölümüne gövde (Corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. Extremitas dorsalis’te,omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta V.A.N.intercostalis’ler bulunur. Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir. Sternum (Göğüs kemiği): Sternum (Gr.stemon=göğüs), göğüs ön duvarının orta bölümünü oluşturan, hançer şeklinde, uzun bir spongiöz kemiktir. Sternum, önde orta hatta sadece deri, derialtı dokusu ve periost ile örtülmüştür. Yetişkinde 15-17 cm uzunluktadır. Kemik iliği incelemelerinde (Sternal ponksiyon) kullanılan sternum klinik öneme sahiptir. Stemum’un manubrium,corpus ve proc.xiphoideus olmak üzere üç bö­lümü vardır. Manubrium,stemum’un diğer bölümlerine oranla daha geniş ve daha kalın olan üst bölümüdür. Clavicula’nın ön ucu manubrium ile eklemleşir. Corpus sterni.sternum’un en uzun bölümü olup, manubrium’dan daha ince ve daha dardır. Manubrium ile corpus arasındaki birleşmeye manubriostemal eklem denir. Bu eklemleşmedeki hafif açılanma, angulus stemi (Louis açısı) olarak adlandırılır. İkinci kıkırdak kaburgalar bu düzeyde sternum’a bağlanır. Bu özellik kaburga sayımında önem taşır. Proc.xiphoideus .stemum’un en küçük, en ince, en variasyonlu bölümüdür. Korpusa xiphosternal eklemle bağlanır. KAFATASI (Cranium) İnsan vücudunun.en üst pozisyondaki beyin ve duyu organlarını taşıyan bölümü baş (Caput) olarak adlandırılır.İşitme kemikçikleri ve dil kemiği hariç toplam 22 kemikten oluşan baş iskeletine kafatası (Cranium) denir. Tüm omurgalılarda, kafatasının neurocranium ve splanchnocranium ol­mak üzere iki bölümü vardır. Neurocranium,beyinin yerleştiği cavum cranii’yi çevreleyen (kabaca saçlı deri altında kalan) kafatası bölümüdür. Baş’ta saçlı deri dışında kalan bölüm yüz (Facies) olarak adlandırılır. Splanchnocranium, yüz iskeletini oluşturan kafatası bölümüdür. İnsanlarda neurocranium,splanchnocranium’un 4 katı büyüklüktedir. Maymunlarda bu oran 1:1, at’ta 1:5′dir. Neurocranium / splanchnocranium oranının büyüklüğü beyinin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır. Neurocranium , dört tanesi tek (Os occipitale.os sphenoidale,os frontale.os ethmoidale) iki tanesi çift (Os temporale.os parietale),SPİanchnocranİUtT) ise altı tanesi çift (Maxilla,concha nasalis inferior,os palatinum,os zygomaticum,os nasale. Os lacrimale). İki tanesi tek (Mandibula, vomer) oluşur. NEUROCRANIUM (8 adet) Os occipitale (1) Os parietale (2) Os frontale (1) Os temporale (2) Os sphenoidale (1) Os ethmoidale (1) YÜZ KEMİKLERİ (14 adet) Os nasale (2) Os zygomaticum (2) Maxilla (2) Os palatinum (2) Os lacrimale (2) Concha nasalis inferior (2) Vomer (1) Mandibula (1) (Nörokranium kemiklerinin çoğunluğunun fek, splanchnocranium kemiklerinin çoğunluğunun çift olduğuna dikkat ediniz ). 1 .Neurocranium kemikleri (Ossa cranii) : 8 kemikten ibarettir. a.Os frontale (Frontal kemik, alın kemiği) : Kafatasının ön üst bölümünde yer almış, göz yuvalan (Orbita)’nın üst bölümü ile alının şekillenmesini sağlayan, sığ bir şapkayı andıran bir kemiktir. Skuamoz, orbital ve naz al olmak üzere üç bölümü (Squama frontalis,pars orbitalis, pars nasalis) vardır. Squama frontalis, frontal kemiğin dikey konumda duran, dış yüzü konveks, en büyük bölümüdür. Squama frontalis’in dış yüzünde orta hattın iki yanında görülen kabartılara tuber frontale denir. Tuber frontale’lerin aşağısında açıklığı aşağıya bakan, kavisli kaş çıkıntılan (Arcus superciliaris) bulunur. Squama frontalis’i pars orbitalis’ten margo supraorbitalis ayırır. Os frontale içinde paranazal bir sinüs olan, mukoza ile kaplı havalı bir boşluk (Sinus frontalis) bulunur. Doğumda frontal kemik iki parça halindedir. îki parça sutura frontalis (veya sutura metopica) ile birbirine bağlanır. b.Os parietale (Parietal kemik,çeper kemik) :Neurocranium’un yan duvarlan ve tavanının büyük bir bölümünü oluşturan çift kemiktir. Tipik membranöz orijinli bir kemik olan os parietale koruma fonksiyonuna sahiptir. Dış yüzündeki kabarıklığa tuber parietale denir. Kemiğin arka üst bölümündeki delikten parietal emissar ven geçer. Parietal kemik,önde frontal kemikle sutura coronalis, arkada oksipital kemikle sutura lambdoidea aracılığı ile birleşir. c.Os occipitale (Oksipital kemik,ardkafa kemiği) : Kafatasının arka bölümünü oluşturan tek kemiktir. Tabanında kafatası boşluğu ile omurga kanalını birbirine bağlayan for.magnum adı verilen oval,büyük bir delik bulunur. Os occipitale,pars basilaris, 2 pars lateralis ve squama occipitalis olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. For.magnum’un önünde kalan pars basilaris.os sphenoidale’nin cismi ile birleşir. For.magnum’un yanlarında yer alan pars lateralis’Ierin alt yüzlerinde atlas’la eklemleşen condylus occipitalis’ler bulunur. Squama occipitalis, oksipital kemiğin en büyük bölümü olup os parietale ve os temporale ile eklemleşir.Squama occipitalis’in dış yüzünün ortasındaki belirgin çıkıntıya protuberantia occipitalis externa (Antropolojik olarak İNİON noktasına uyar).denir. d.Os temporale (Temporal kemik,şakak kemiği) : Neurocranium’un tabanı-ve yan duvarlarının oluşumuna katılan çift kemiklerdendir. Os temporale kitlesi içinde işitme ve denge organını taşıması yanında, bazı damar ve sinirlerin geçişine imkan sağlaması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Os temporale, pars squamosa, pars tympanica, pars mastoidea ve pars petrosa olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. .Pars squamosa, temporal kemiğin en büyük bölümü olup ince bir yaprak şeklindedir. Dış yüzünün alt bölümünden çıkarak öne doğru uzanan çıkıntıya proc.zygomaticus denir. Proc.zygomaticus.yanak kemiği ile birleşerek arcus zygomaticus’u oluşturur. Processus zygomaticus’un arka alt bölümünde,altçene kemiğinin kondili ile eklem yapacak olan fossa mandibularis bulunur. • Pars tympanica, temporal kemiğin en küçük bölümü olup porus acusticus externus (Dış işitme deliği)’u çevreler. • Pars mastoidea, temporal kemiğin arka bölümünü oluşturur. İçinde cellulae mastoideae (Mastoid havalı hücreler)’ler bulunur. Pars mastoideanın aşağıya doğru uzanan konik çıkıntısına proc.mastoideus denir. • Pars petrosa,kafatası tabanında.oksipital ve sifenoid kemikler arasına sokulan,kama şeklinde bir bölümdür. Oldukça sert, kompakt kemik yapısında olan pars petrosa içinde,işitme ve denge ile ilgili yapılar bulunur. Pars petrosa’nın bir tepesi, üç yüzü vardır. Alt yüzünden aşağıya-öne doğru uzanan ince çıkıntıya proc.styloideus denir. Arka yüzün ortasında porus acusticus internus (îç işitme deliği) yer alır. Pars petrosa içindeki orta kulağa ait boşluk cavitas tympanica (Timpanik boşluk) olarak adlandırılır, îşitme kemikçikleri (Malleus, incus, stapes) burada bulunur. • Os sphenoidale (Sifenoid kemik,temel kemik) :Kafatasını oluşturan kemiklerin birçoğu ile eklem yapan sifenoid kemik,basis cranii (Kafatası tabanı)’nin ortasında bulunur. izole olarak incelendiğinde kanatlarını açmış bir yabanarısı veya yarasaya benzer;basis cranii’de ise bağlantı kurduğu kemikler arasında bir kama gibi durur. Os sphenoidale’nin 4 bölümü vardır: .Sifenoid kemik cismi (Corpus ossis sphenoidalis) .Büyük kanatlar (Alae majores) .Küçük kanatlar (Alae minores) .Kanatsı çıkıntılar (Proc.pterygoidei) Kemiğin ortasındaki içi boş, kübik bir kutuya benzeyen bölüme corpus denir. Korpus içindeki boşluk sinus sphenoidalis olarak adlandırılır. Sinus sphenoidalis.paranazal sinüslerden biridir. Korpus’un üst yüzündeki.tüm üst yüz oluşumları (Tuberculum sellaejossa hypophysialis vb.) bir Türk eyerini andırdığı için sella turcica olarak adlandırılır. Küçük kanatlar.korpusun ön-üst bölümünden iki kökle başlayıp,öne ve yanlara doğru uzanan trianguler oluşumlardır.Herbir kanadın iki kökü arasında canalis opticus oluşur. Korpusun yan yüzlerinden çıkarak,dışyana ve kavis yaparak yukarıya doğru uzanan geniş,sağlam çıkıntılara alae majores (Büyük kanatlar) denir.Büyük kanatlar.fossa cranii media’nm büyük bir bölümünü oluşturur. Büyük kanatlar üzerinde damar ve sinirlerin geçişine olanak sağlayan önemli delikler (Foramen ovale,for.spinosum,for.rotundum) bulunur.Büyük ve küçük kanatlar arasında fissura orbitalis superior. büyük kanatın ön kenarı ile maxilla’nin orbital yüzü arasında da fissura orbitalis inferior oluşur. Kanatsı çıkıntılar,korpus ile büyük kanatların birleşme yerinden başlayıp aşağıya doğru uzanırlar.Çıkıntıların tabanı. canalis pterygoideus (Vidius kanalı) ile delinmiştir. .Os ethmoidale (Etmoid kemik,kalbursu kemik) :Etmoid kemik.neurocra-nium oluşumuna katılan tek kemiklerden biri olup, basis cranii’nin ön bölümünde incisura ethmoidalis’e sokulmuş olarak sifenoid kemiğin önünde yer alır. Os ethmoidale, burun boşluğunun tavanı. dışyan duvarları. burun bölmesi ile sağ-sol orbitaların içyan duvarlarının oluşumuna katılır. Etmoid kemik,dört bölüme ayrılarak incelenir. .Delikli bir levha tarzındaki horizontal bölümüne lamina cribrosa denir.Buradaki deliklerden koku sinirleri geçer. .Yassı,ince,dört köşe bir levha tarzındaki dikey bölümüne lamina perpen-dicularis denir. .Lamina cribrosa’nın iki yanına bağlanmış yan kitleler, labyrinthus eth-moidalis olarak adlandırılır.Labirintler içinde etmoidal havalı hücreler (Cellulae ethmoidales) bulunur. Burun .üst ve orta konkaları da etmoidal labirintlere aittir. 2.Splanchnocranium kemikleri (Yüz kemikleri) : a.Maxilla (Maksilla, üstçene kemiği): Neurocranium iskeletinde sifenoid kemiğin ”anahtartaş”(Keystone) rolünü üstlenmesi gibi, maxilla’da yüz kemikleri arasında anahtar rol üstlenmiş çift kemiktir.Herbir maxilla,diğer maxilla ile birleştiği gibi,os nasale.os zygomaticum, concha nasalis inferior ve os palatinum’la da eklemleşir. (Yüz kemiklerinden sadece mandibula, maxilla ile eklem-leşmez) Maksilla.ağız boşluğunun tavanını.orbita’nın tabanını, burun boşluğunun tabanı ve dışyan duvarının oluşumuna katılır.içinde,paranazal sinüslerin en büyüğü olan sinus maxillaris bulunur. Maxilla run bir cismi.dört çıkıntısı vardır. • Corpus maxillae (Üstçene kemiği cismi) : Maksilla’nın merkezi bölümü olup içinde sinus maxillaris bulunur. Korpusun ön,infratemporal. orbital ve nazal olmak üzere 4 yüzü vardır. Ön yüz ile orbital yüzü birbirinden ayıran margo infraorbitalisln aşağısında görülen deliğe for. infraorbitalis denir. Orbital yüzde. bu deliğe bağlanan sulcus-canalis infraorbitalis bulunur. • Proc.frontalis yukarıya doğru uzanarak os frontale ile eklemleşir. • Proc.zygomaticus.korpustan dışyana doğru uzanan irregüler piramidal bir çıkıntı olup os zygomaticum ile eklem yapar. • Proc.alveolaris. korpusun aşağıya doğru bir uzantısı olup karşı taraf maksilla ile eklemleşerek arcus alveolaris superior (Üst diş kemeri)’u oluşturur. • Proc.palatinus,maksilla cisminin içyan yüzünün en alt bölümünden çıkarak içyana doğru horizontal olarak uzanan kalın,sağlam bir çıkıntıdır.Karşı eşi ile birleşerek sert damak (Palatum durum) ve burun boşluğu tabanının ön 2/3 unü oluşturur. b.Os zygomaticum (Elmacık kemiği) :Kafatasının en güçlü kemiklerinden biri olup orbita’nın alt-dış bölümünde yer alır.Splanchnocranium ile neurocranium arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü kemik olarak kabul edilir. Os zygomaticum.proc.frontalis’i ile frontal kemiğe,proc.temporalis’i ile temporal kemiğin proc.zygomaticus’una,gövdesi ile de maksillaya bağlanır. c.Os lacrimale (Gözyaşı kemiği) :Orbita’nın içyan duvarında,maxilla’nin proc.frontalis’inin arkasında yer alan ince bir kemiktir.Sağ-sol iki tanedir. d.Os nasale (Burun kemiği) :Çift,yassı,küçük kemikler olup.maksillaların proc.frontalis’lerinin arasında yer alır. e.Os palatinum (Damak kemiği) :Maksiljalar ve sifenoid kemiğin piterigoid çıkıntıları arasında yer alan L şeklinde çift kemiktir. Kemiğin yatay duran bölümüne lamina horisontalis, dik duran bölümüne ise lamina perpendicularis denir. Lamina horisontalis. sert damağın 1/3 arka bölümünü,lamina perpendicularis ise burun boşluğunun dışyan duvannın arka bölümünü oluşturur. Lamina horisontalis’in posterolateral açısına yakın olarak bulunan delikler foramina paiatinae majores et minores olarak adlandırılır.Bu deliklerden a.palatina descendens.n.palatinus major et minor’un dalları çıkar. f.Mandibula (Altçene kemiği) :Mandibula,yüz iskeletini oluşturan kemiklerin en büyüğü ve en sağlamı olup baş iskeletinin de tek hareketli (İşitme kemikçikleri ile dil kemiği hariç tutulmuştur) kemiğidir. Mandibula’nın sağ-sol yarımları gelişim esnasında symphysis menti’de birleşmişlerdir. Mandibula, corpus ve ramus mandibulae olmak üzere iki bölümden oluşur. Corpus ve ramus arasında oluşan açıya angulus mandibulae denir. (Antropolojik bir nokta olan gonion buraya tekabül eder). Herbir ramus’un üst ucunda, derince bir çentik olan incisura mandibulae ile birbirlerinden ayrılmış iki çıkıntı bulunur. Bunlardan, ince ve önde olanı proc.coronoideus, kalın ve arkada olanı proc.condylaris olarak adlandırılır. Os temporale’deki fossa mandibularis’le eklemleşen proc.condylaris’in yuvarlak ucuna caput mandibulae denir. Ramus mandibulae’nin iç yüzünde görülen for.mandibulae,canalis mandibulae ile uzanır.Bu kanal korpustaki for.mentale’ye açılır. Canalis mafıdibulae’den n.et vasa alveolaris inferiorlar geçer. Corpus’un pars alveolaris olarak adlandınlan üst bölümü, altçene dişlerinin yer aldığı arcus alveolaris’i oluşturur. Korpusun ön yüzünde‘ortada görülen çıkıntıya protuberantia mentalis denir. g.Os hyoideum (Dil kemiği) : Gırtlağın üst kısmında.dil kökünün aşağısında yer alan, U şeklinde,küçük bir kemiktir.Bir cismi,iki boynuzu (Comu majus et minus) vardır. BİR BÜTÜN OLARAK CRANİUM Kraniumu oluşturan kemikler, mandibula hariç aralarında fibröz eklemlerin sutura tipi ile birleşmişlerdir. İnsan craniumu yuvarlağa yakın bir şekildedir.Bunun 3 temel nedeni vardır: * Beyinin büyüklük ve şekli * Cranium’a yapışan kasların etkisi * İnsanın iki ayak üzerinde duruşu Kraniumun yuvarlağa yakın bir şekilde olması insanlara iki önemli avantaj sağlamıştır. 1. Omurga üzerine oturmuş olan başın, dengesini sağlaması kolaylaşmıştır. 2.Cranium’un yuvarlaklaşması nedeniyle insanlarda hayvanların aksine splanchnocranium.neurocranium’un altında yer almış,bu ise insanlara öne ve uzaklara bakabilme olanağı sağlamıştır, Kranium bütünü, calvaria,basis cranii ve cranium’un dıştan görünüşü başlıkları altında incelenir. a.CALVARIA (Kalvarya,Kubbe,norma verticalis) : Başın üstten görünüşü olarak tanımlıyabileceğimiz bu bölüm aslında önde arcus superciliaris ile arkada protuberantia occipitalis extema’dan geçirilen düzlemin üstünde kalan kranium parçasıdır.Bu şekilde calvaria. önde os frontale’nin squama frontalis’i,ortada os parietale,arkada os occipitale’nin squama occipitale’si ile yanlarda squama temporalis’ten oluşmuştur. Yetişkin bir kişinin kalvaryasında belli başlı şu suturalar görülür: • Sutura sagittalisrOrta hat üzerinde.iki os parietale’nin birleştiği eklemdir. • Sutura coronalis:(L.corona-taç).Os parietale’nin ön kenarı ile os frontale’nin squama frontalis’inin birleştiği eklem olup sağ-sol iki bölümü taç şeklindedir. • Sutura lambdoidea:(X şeklinde birleşme).İki os parietale’nin arka kenarları ile squama occipitalis’in yan kenarlan arasındaki eklemdir. • Sutura sphenofrontalis:Ala major ve squama frontalis arasında oluşmuş eklemdir. • Sutura sphenoparietale:Ala major ve os parietale arasında oluşmuş eklemdir. ÇOCUKLARDA KALVARYA: Çocuk kalvaryasını oluşturan kemik kenarlan,düzdür ve aralarındaki bağlantı gevşek bağ dokusu aracılığı ile gerçekleşir.Kemiklerin köşelerine doğru,kemikleşmesi tamamlanmamış alanlar vardır.Bu alanlara fontanella (Fonticulus=bm-gıldak) denir.Doğum esnasında,gerek tanı ve gerekse sabit pelvis çatısına başın uyumu yönünden fontaneller önem taşır. Çocuk kalvaryasında bulunan bıngıldaklar: 1.Fonticulus anterior (major): Sutura coronalis ile sutura sagittalis’in kesiştiği yerde bulunur.Antropolojik olarak BREGMA noktasına uyan bu fontikulus için BREGMA BINGILDAĞI da denir. 2.Fonticulus posterior (minor):Sutura sagittalis ile sutura lambdoidea’nm kesiştiği yerde bulunur.(LAMDA BINGILDAĞI). 3.Fonticulus anterolateralis:Os parietale.ala major ve os frontale’nin birleştiği yerde (Pterion) bulunur. 4.Fonticulus posterolateralisOs parietale,squama occipitalis ve pars mastoidea ossis temporalis’in birleşim yerinde (Asteıion) bulunur. b. BASİS CRANİİ (Kafa tabanı) : Kafa tabanı,calvaria’yı kaldırınca görüldüğü gibi BASİS CRANİÎ ÎNTERNA ve mandibula hariç diğer cranium kemiklerince oluşturulmuş hali ile alttan bakıldığında BASİS CRANİİ EXTERNA olarak incelenir. •Basis cranii interna: Çukur bir boşluk şeklinde olan basis cranii intema canlıda ve kadavrada beyin tarafından doldurulur.Bu nedenle,beyine ulaşan ve beyinden çıkan damar-sinirlerin geçişine olanak verecek şekilde delinmiştir. Üç bölüme ayrılarak incelenir. 1.Fossa cranii anterior (On boşluk) :Os sphenoidale’nin tuberculum sellae’si ile ala minor’[ann arka kenarlarının önünde kalan .diğer boşluklara göre daha yüksekçe duran bölümdür.Burada Jor.caecum,crista galli,lamina cribrosa,foramina cribrosae ve canalis opticus dikkati çeker. 2.Fossa cranii media (Orta boşluk):Önde ortada os sphenoidale’nin tuberculum sellaesı.yanlarda ala minor’un arka kenarı,arkada ortada dorsum sellae ve yanlarda os temporaie’nin pars petrosa’sının üst kenarı arasında kalan alandır. Burada bulunan önemli delikler: For. rotundum, for. ouale, for.spino-sum .for. lacerum .fissura orbitalis superior. 3.Fossa cranii posterior (Arka boşluk):Dorsum sellae ve sağ-sol pars petrosa’ların üst kenarlarının arkasında kalan çukur alandır. Burada bulunan önemli delikler : For.magnum,for.jugulare.canalis hypoglassi.porus acusticus internus. • Basis crani externa :Mandibula çıkarıldığında.baş iskeletinin tabanının alt yüzü (Basis cranii externa) 3′bölüme ayrılarak incelenir. .Ön kısım (Damak bölümü):Sert damağın arka kenarının önünde kalan bölümdür. .Orta kısım (Yutak kısmı):Proc.mastoideus’un tepesi ve for.magnum’un ön kenarından geçirilen çizgi ile sert damağın arka kenarı arasında kalan alandır. .Arka kısım (Oksipital bölüm):Orta bölümün arka sınırı ile protuberantia occipitalis externa arasındaki bölümdür. KRANİUMUN DIŞTAN GÖRÜNÜŞÜ: Yandan (Norma lateralis) ve önden görünüş (Norma facialis) olmak üzere iki şekilde incelenir.Her norma’da önemli boşluklar ve çukurluklar bulunur. Norma lateralis Yandan görünüşte üç önemli çukurluk bulunur. 1.Fossa temporalis:Arcus zygomaticus’un üzerinde kalan çukurluktur. 2.Fossa infratemporalis (Şakak altı çukuru):Fossa temporalis’in altında.ramus mandibulae’nin iç yanında yer alır. Önemli kas.damar ve sinirleri taşır. 3.Fossa pterygopalatina:Fossa infratemporalis’in iç yanında bulunan küçük fakat önemli bir boşluktur. Norma facialis :Önden görünüşte üç önemli boşluk bulunur. l.Orbita (Göz çukuru) ıGörme organına ait yapıları taşır.(Ayrıntıları duyu organları bölümünde anlatılmıştır), ön açıklığına aditus orbitae denir. 2.Cavitas nasi (Burun boşluğu) :ön açıklığına apertura piriformis,arka açıklığına choanae narium denir. Canlıda ve kadavrada koku organı ile solunum yolunun başlangıç bölümünü taşır. 3.Cavitas oris (Ağız boşluğu) :Alt duvarı yumuşak dokulardan yapılı olan bu boşluk sindirim kanalının başlangıcını taşır. (Ayrıntıları sindirim sistemi bölümünde anlatılmıştır).

http://www.biyologlar.com/insan-anatomisi-ve-iskelet

EKLEMLER HAKKINDA BİLGİ

ARTHROLOGIA (EKLEMBİLİM) Vücudumuzdaki kemikler iskeleti oluşturmak üzere birbirleriyle birleşmişlerdir. Hareketli olsun veya olmasın kemiklerin herhangi bir şekilde birbirleriyle birleştikleri yerlere eklem (L.articulatio, Art. ; Gr.arthron) denir. Eklemlerin, morfolojik ve fonksiyonel sınıflamaları yapılmıştır. Fonksiyonel sınıflamada: eklemler hareket olanakları dikkate alınarak oynamaz (Syn­arthrosis). Yarı oynar (Amphiarthrosis) ve oynar eklemler (Enarthrosis) olarak gruplanmışlardır. Morfolojik sınıflamada, değişik ilkeler kullanılarak farklı gruplamalar yaratılmıştır. Eklemleşen kemik uçları arasında kalan maddeye göre fibröz, karti­laginöz ve sinoviyal eklemler tanımlanmıştır. En çok kullanılan morfolojik sınıflama budur. Fibröz ve kartilaginöz eklemlerde, eklemleşen kemik uçları arasında sinoviya bulunmadığında, bu iki eklem için nonsinoviyal eklemler adlandırması da yapılmıştır. Sinoviyal eklemler, hareketli eklemler olup vücudumuzda yaygın olarak bulunurlar. GENEL EKLEM BİLGİSİ Vücut eklemleri, morfolojik sınıflamanın en çok kullanılan gruplaması çerçe­vesinde üç başlık altında incelenebilir. a. Fibröz eklemler (Artt.fibrosae) : Fibröz eklemler, eklemleşen kemik uçları arasında eklem boşluğunun bulunmadığı , devamlılığın fibröz bağ dokusu ile sağlandığı eklemlerdir. Bu tip eklemlerin çoğu oynamaz eklem karakterindedir. Fibröz eklemlerin üç alt grubu vardır: Sutura: Sadece kafatası kemikleri arasında görülen dikiş tarzı eklemleşme olup, ileri yaşlarda genellikle kaynaşırlar. Gomphosis (Gomfozis) :Mandibula ve maxilla’daki diş yuvaları ile diş kökleri arasında oluşan hareketsiz eklemlerdir.(Art.dentoalveolaris) Syndesmosis (Sindesmozis) :Kemiklerin, sık bağ dokusu aracılığı ile eklemleştiği eklemler olup, sınırlı bir harekete olanak verirler. b. Kartilaginöz eklemler (Artt.cartilagineae) :Eklemleşen kemik uçları arasında hiyalin kıkırdak veya fibrokaıtilaginöz dokun un bulunduğu eklemlerdir. Kartilaginöz eklemlerin iki alt grubu vardır: Synchondrosis (Sinkondrozis) : Kemik uçları arasında hiyalin kıkırdağın bulunduğu eklemlerdir. En tipik örneği, gelişim esnasında uzun kemiklerin epifiz-diafiz birleşeğinde (Metafiz) görülür. Sinkondrozisler “primer kartilaginöz eklemler” olarak ta adlandırılır. Symphysis (Simfizis) : Eklemleşen kemik uçları arasında fibrokartilagi nöz bir yapının bulunduğu eklemlerdir.“Sekonder kartilaginöz eklem ler” olarak ta adlandırılan bu tip eklemleşme, yaygın olarak omurga da omur cisimleri arasında (Symphysis intervertebralis) bulunur. Ayrıca iki os pubis’in birleşmesi (Symphysis pubica) de simfizis’e örnektir. c.Sinoviyal eklemler (Artt.synoviales, Diathroses) : Eklemleşen kemik uçları arasında devamlılığın bulunmadığı, sinovya olarak adlandırılan bir sıvı içeren aralıklı eklemlere (Gr.dia=aralık, arthron=eklem .Diarthrosis) sinoviyal ek­lemler veya diarthroses denir. Vücudumuzda yaygın olarak bulunan sinoviyal eklemler “serbest hareket etme” olanağına sahiptirler. Genel olarak, eklem- mafsal sözcükleriyle kastedilen sinoviyal eklemlerdir. Sinoviyal eklemlerin oluşumuna katılan 4 grup yapı vardır. 1.Eklem yüzleri ve eklem kıkırdakları: Ekleme katılan kemik uçlarında birbirlerine uyacak şekilde eklem yüzleri (Facies articularis) vardır. Örneğin, bir kemikte yuvarlak bir eklem ucu varsa, diğer kemikte buna uyacak çukur­luk vardır. Eklem yüzleri,2-5 mm kalınlığında hiyalin kıkırdak (Eklem kıkırdağı-Cart.articularis) ile kaplanmıştır. Eklem kıkırdağı, eklem yüzlerinin sürtünmesini azalttığı gibi, elastikiyeti nedeniyle bir tampon gibi davranarak, darbelerin kemiğe yansımasını azaltır. Eklem yüzlerinde uyumsuzluk olduğunda, uyumu sağlayacak ek yapılar ortaya çıkar. Bunlar: Eklem diski’ (Discus articularis): Yuvarlak şekilli fibro-kartilaginöz oluşumlar olup, eklem boşluğunu kısmen veya tamamen ikiye bölerler. Menüsküsler (Meniscus articularis):Hilal şeklinde (Gr.meniscos=hilal) fibrö-kartilaginöz eklem içi yapılarıdır. 2. Eklem kapsülü (Capsula articularis): Eklemleşen kemik uçlarına tutunan iki tabakalı bir örtüdür. Kapsülün dış tabakası sağlam, fibröz bağ dokusundan, iç tabakası ise sinoviyal membrandan yapılmıştır. Damar ve sinirden zengin, duyarlı bir tabaka olan sinovyal membran sinoviya’yı salgılar. 3.Eklem boşluğu (Cavitas articularis) :Eklemleşen kemik uçlarının, ortak bir kapsül ile çepeçevre bağlanması-sarılması sonucu oluşan eklem boşluğu,sinoviyal eklemlerin en önemli özelliği olup,sinoviyal boşluk olarak ta adlandırılır. Eklem boşluğunun iç yüzü, sinoviya’yı salgılayan sinoviyal memb­ran ile örtülmüştür. Sinovya, berrak, vizköz, müsin içeren, saman sarısı renkte bir sıvıdır. Eklem yüzlerinin kayganlığını artırdığı gibi eklem kıkırdağının beslenmesini de sağlayan sinovya, ekleme uygulanan basıncı tüm eklem yüzeyine dağıtır. 4.Eklem bağları (Ligamenta articulares) :Eklem bağları, kemik uçlarının birbirlerine bağlanması ile eklem kapsülünü destekleyen fibröz yapılardır. Spesifik rollerine bağlı olarak değişik şekil ve dayanıklılığa sahip bağlar vardır. Birçok bağ elastikiyete sahip olmadıklarından eklem hareketlerinde bükülürler. Aşırı gerilmelerde eklem bağlarında yırtılmalar oluşabilir. Eklem bağları bulundukları yere göre üç grupta değerlendirilirler: Eklem kapsülü dışındaki bağlar (Ligg.extracapsularía) Eklem kapsülü yapısına katılan bağlar (Ligg.capsularía) Kapsül içi bağlar (Ligg.intracapsularía) Sinoviyal eklemlerin çeşitleri : Vücudumuzun serbest hareketli eklemleri olan sinoviyal eklemler, eklem yüzlerinin şekilleri ve eklemin eksensel hareket olanaklarına göre sınıflanırlar. Eklem yüzlerinin hareket olanaklarına göre, diartroz eklemler (Sinovyal eklemler) üç eksende hareket edebilirler. Silindirik yüzeyli eklemler tek eksende, eliptik yüzeyli eklemler iki ekesende, siferik yüzeyli eklemler ise üç eksende hareket edebilirler. Transversal eksende fleksiyon ve ekstansiyon hareketleri, Sagittal eksende abduksiyon ve adduksiyon hareketleri, Vertikal eksende ise rotasyon hareketleri yapılabilir. Düze yakın yüzeylerde anguler hareketler yapılamaz; buralarda kayma hareketi meydana gelebilir. Tek eksende hareket yapabilen eklemler : Trokoid eklem: Merdane veya yüzük tarzı bir eklem olup, eklem yüzlerin­den biri silindirik bir yüze, diğeri ise buna uyacak anuler bir yapı+yüze sahiptir. Radius başı ile ulna arasındaki eklem ile dens axis ve atlas arasındaki eklem trokoid (Pivot=eksensel eklem) eklemdir. Trokoid eklemler sadece vertikal eksende dönme hareketi yapabilirler. Gingliymus eklem :Menteşe tarzı (Gr.ginglymos = menteşe) bir eklemleşme olup, sadece transversal eksende fleksiyon ve ekstensiyon hare­ketlerine imkan verir. Vücudumuzdaki humeroulnar.interfalengeal ve talokrural eklemler bu tiptir. 2.İki eksende hareket yapabilen eklemler: Kondiloid eklemler : Multiaksial (Çok eksenli) eklemlerden siferoid eklemlerin bir varietesi olan kondiloid eklemler (Cr.condylus=yumru.lokma) sagittal ve transversal eksenlerde fleksiyon-ekstensiyon ile abduksiyon- adduksiyon hareketlerine olanak verir. Elipsoid eklemler de kondiloid eklemlerin bir varietesi olup birçok anatomist tarafından kondiloid eklemler grubunda değerlendirilir. Vücudumuzdaki atlantooksipital, metakarpofalengeal ue radiokarpal eklemler bu grupta değerlendirilir. Bikondiler eklem: Bir kemikte iki kondil, diğerinde bunlara uyacak iki eklem yüzü mevcutsa bikondiler eklemden bahsedilir. Diz eklemi (Art.genus) ve temporomandibular eklem bikondiler tiptedir. Sellar eklem (Eyerimsi eklem) : Eyerimsi eklem (L.sella=eyer), eyer ile uygulanan yere benzer eklemlerdir. Abduksiyon ve adduksiyon ile fleksiyon ve ekstensiyon hareketleri yapan bu eklemler bazı anatomistler tarafından multiaksial kabul edilir. Karpometakarpea pollisis ile kalkaneoküboidea bu tip eklemlerdir. 3.Çok eksende hareket yapabilen eklemler: Sferoid eklemler (Ball-and-socket) : Yuvarlak bir baş ve buna uyacak bir çukurluğa sahip olan eklemlerdir. Üç eksende de hareket yapabilirler. Sferoid eklemler vücudumuzun en hareketli eklemleri olarak bilinirler. Omuz ve kalça eklemleri sferoid tip eklemlerdir. Bazı anatomistler plana tipi sinoviyal eklemleri de çok eksende hareket yapabilen eklemler grubuna dahil ederler. Diartroz eklemlerin hareketleri, goniometre veya inklinometre olarak adlandırılan, uluslararası standarda sahip açı ölçerler ile ölçülür. Bu işleme goniometri denir. Goniometri uygulamasında NÖTRAL SIFIR YÖNTEMİ (NOY) kullanılır. Bunun için eklem hareket açısı ölçülecek kişi normal anatomik duruşta olması gerekir. ÖZEL EKLEM BİLGİSİ: Bu başlık altında ekstremiteler ile baş-boyun ve gövde (Aksial iskelet eklemleri) eklemleri incelenir. A. EKSTREMİTE EKLEMLERİ: • Üst ekstremite eklemleri: l. Omuz eklemi (Art.humeri.glenohumeral eklem) : Humerus başı ile scapula’daki glenoidal çukur arasında oluşmş, sinouiyal-sferoid bir eklemdir. Sığ olan glenoidal çukurluk, labrum glenoidale ile artırılmıştır. Omuz eklemi, gevşek ve yer yer incelmiş bir eklem kapsülüne sahiptir. Kapsülün en zayıf yeri alt bölümüdür. Kapsül arkadan dört kısa kasın (M. supraspinat us, m. infraspinatus, m. teres minor.m.subscapularis) tendonları ile desteklenmiştir. Bu dört kas “rotator cuff (SITS kasları) olarak adlandırılır. M.biceps brachii’nin caput longum’unun kirişi eklem boşluğundan geçerek scapula’ya tutunur. Eklem kapsülü glenohumeral ve korakohumeral bağlarla da desteklen­miştir. 2.Dirsek eklemi (Art.cubitı) : Humerus alt ucu ile radius ve ulna’nın üst uçları arasında oluşan, ortak kapsüllü üç eklemden ibaret, kompozit bir eklemdir. Eklem içeriğindeki üç eklem ayrı tiplerde olmasına karşın dirsek eklemi fonksiyonel olarak gingliymus tiptedir. Dirsek eklemi kapsamındaki humero-radial eklem sferoid. humero-ulnar eklem gingliymus, üst radio-ulnar eklem trokoid tiptedir. Eklemin stabilizasyonunu sağlayan bağlan (Anulare radii.quadrat ve oblik bağlar) dışında ulnar ve radial kollateral bağları (Lig.collaterale ulnare et radíale) vardır. 3.El bileği (Radiokarpal eklem) eklemi: Radius’un alt ucu ile el bilek kemikle­rinin üst sırası kemikleri (Pisiform kemik hariç) arasında oluşmuş elipsoid (İki eksenli) bir eklemdir. Radiokarpal eklem fleksiyon-ekstensiyon, abduksiyon- adduksiyon hareketleri yapabilir. Radiokarpal eklemde, dorsal, palmar, radier ve kollateral bağlar vardır. 4.Karpal eklemler : Aynı sıradaki karpal kemikler arasındaki eklemlere interkarpal, üst ve alt sıra karpal kemik gruplan arasındaki ekleme de mediokarpal (Midkarpal) eklem denir. Karpal kemiklerin tümü sinoviyal- plana tipinde olup kayma hareketleri yapabilirler. Karpal eklemler, interkarpal dorsal ve palmar bağlar ile radier ve interosseoz bağlar tarafından güçlendirilmiştir. 5.El tarak ve el parmak iskeleti eklemleri: El tarak kemiklerinin taban- lan ile alt sıra el bilek kemikleri arasındaki eklemlere karpometakarpal eklemler, el tarak kemiklerinin başları ile proksimal falanksların tabanları arasındaki eklemlere metakarpofalengeal eklemler, falankslar arasındaki eklemlere de irıterfalengeal eklemler denir. Alt ekstremite eklemleri : l.Sakroiliak eklem (Art.sacroiliaca) : Os sacrum ve os ilium’daki aurikuler yüzler arasında oluşmuş, sinoviyal-plana tipi bir eklemdir. Fonksiyonel yönden amphiarthrosis kabul edilir. Eklem çok güçlü bağlarla (Dorsal sakroiliaft, ventral sakroiliak ve interosseoz bağlar) desteklenmiştir. Sakrotuberal ve sakrospinal bağlar da eklemin stabilizasyonunda rol oynarlar. 2.Simfizis pubica (Symphysis pubica) :Sağ ve sol os pubis’lerin önde, orta hatta birleşmesi ile oluşmuş kartilaginöz bir eklemdir. Eklemin üst ve alt tarafından bağlar uzanır. Simfizis pubikanın bağlan ve diski, kadınlarda hamileliğin son aylarında hormonların etkisi ile yumuşayarak doğuma katkı yapar. 3.Kalça eklemi (Art.coxae) : Femur başı ile os coxae’deki acetebulum arasında oluşmuş sferoid bir eklemdir. Kalça eklemi, vücudumuzun en hareketli eklemlerinden biridir. Kalça eklemi, sağlam ve sık örgülü bir kapsüle sahiptir. Eklemin esas bağları lig.iliofemorale,lig.pubofemorale ve lig.ischiofemorale dır. Bunlar dışında eklem mekaniğinde etkili olmayan lig.transversum acetebuli ve lig.capitis femoris (Lig.teres femoris) bulunur. Lig.capitis femoris içinde femur başına giden damarlar yer alır. Kalça eklemi, ekstansiyon-fleksiyon, abduksiyon-adduksiyon ve rotasyon hare­ketlerine olanak sağlar. 4.Diz eklemi (Art.genus) : Femur alt ucu, tibia üst ucu ve patella arasında oluşmuş, insan vücudunun en büyük ve en komplike eklemidir. Eklem yüzlerinin uyumu meniskuslarla (îçyan ve dışyan meniskus) sağlanmıştır. Art.genus, bikondiler tip bir eklemdir. Eklem kapsülü, gevşek ve yer yer incelmiş, önde tümüyle kaybolmuş şekilde­dir. Art.genus, kapsül içi ve kapsül dışı olmak üzere iki grup bağa sahiptir. Eklem içinde iki krusiat, iki meniskofemoral bağ bulunur. Eklem dışındaki bağlar ise lig.patellae.lig.collaterale fibulare et tibiale.lig.popliteum obliquum ve lig.poplite- um arcuatum’dur. Art.genus, ekstensiyon-fleksiyon ve rotasyon hareketlerine olanak sağlar. 5.Ayak bileği eklemi (Art.talocruralis): Tibia ve fibula’nın distal uçları ile talus’un üst bölümü arasında oluşan ginglimus (trohlear) tip bir eklemdir. İnce olan eklem kapsülü yanlarda kollateral seyirli bağlarla güçlendirilmiştir. Art.talocruralis’in iç yan tarafındaki bağına lig.mediale (deltoideum), dış yan tarafındaki bağına lig.laterale (Talofibuler ve kalkaneofibuler bağlar) denir. Art.genus.dorsofleksiyon ve plantar fleksiyon hareketlerine olanak sağlar. 6.Tarsal eklemler (Art.intertarseae) : Ossa tarsi’Ier arasındaki eklemler olup, önemlileri subtalar, kalkaneoküboida, .talokalkaneonavikuler ve transver­sal tarsal (Midtarsal-Chopart eklemi) eklemdir. Bu eklemler güçlü bağlarla desteklenmiştir. 7.Ayak tarak ve ayak parmak iskeleti eklemleri: Ayak bileği kemiklerinin distal sırası ile metatarsal kemiklerin tabanları arasındaki eklemlere tarsometa­tarsal eklemler (Topluca Lisfranck eklemi olarak adlandırılır) denir. Diğer eklemler ele benzer şekilde adlandırılır.(Metatarsofalengeal eklemler, interfalengeal eklemler). B. BAŞ-BOYUN ve GÖVDE EKLEMLERİ : Baş-boyun eklemleri : 1.Temporomandibuler eklem (Art.temporomandibularis) : Mandibula kolunun kondiler çıkıntısındaki başçık ile os temporale’deki fossa mandibularis arasında oluşmuş bikondiler bir eklemdir. İnce ve gevşek bir kapsüle sahiptir. Eklem bağları lig.laterale, lig.mediale, lig.sphenomandibulare ve lig.stylomandibulare’dir. 2 Atlantooksipital eklem (Art.atlantooccipitalis) : Atlas’ın lateral kitlelerindeki konkav eklem yüzleri ile oksipital kemiğin kondilleri arasında oluşmuş, kondiler tipte bir eklemdir. Eklem bağlan iki membran (Membrana atlantooccipitalis anterior et posterior) ile sağ sol iki dış yan bağ (lig.atlantooccipitalis latera le)’dan ibarettir. Eklem fleksiyon-ekstensiyon hareketlerine olanak sağlar. 3.Atlantoaksiyal eklemler : Dens axis ile atlasın ön kemeri ve lig.transversum atlantis arasında, trokoid tipte, median bir eklem (Art.atlantoaxialis media- na) atlas’ın lateral kitleleri ile axis’in üst eklem yüzleri arasında plana tipte iki lateral eklem (Artt.atlantoaxiales laterales) oluşur. 4.Boyundaki diğer eklemler: Boyun omurları arasındaki eklemlerdir “vertebral eklemler başlığı altında aşağıda anlatılmıştır”. Omurga eklemleri (Artt.vertebrales) : Omurgayı oluşturan omurlar arasında iki grup eklem vardır: Omur cisimleri arasındaki eklemler Omur kemerlerindeki eklem yıkıntıları arasındaki eklemler. 1 Omur cisimleri arasındaki eklemler: Omur cisimleri birbirleriyle simfizis tarzında eklemleşmişlerdir. Omur cisimlerinin eklem yapacak alt ve üst yüzleri ince bir hiyalin kıkırdak tabakası ile kaplanmıştır. C2- S1 omur cisimleri arasında fibro-kartilaginöz bir oluşum olan discus intervertebralis’ler bulunur. Diskuslar, sert omur cisimleri arasında sınırlı ve kontrollü hareket olanakları sağlama yanında darbe emici (Schock absorban) olarak ta görev yaparlar. Bu eklemlerin omurganın ön yüzü ile vertebral kanalın ön yüzü boyunca uzanan iki uzunlamasına seyirli bağı (Lig.longitudinale anterius, lig.longitudinale posterius) vardır. 2.Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları arasındaki eklemler : Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları (Proc.articularis) arasındaki eklemler, Grekçe eklem çıkıntısı anlamına gelen zygapophysis teriminden türetilerek art.zygapophysialis olarak adlandırılır. Klinikte bu eklemler için ‘faset eklemleri”terimi kullanılır. Bütün faset eklemleri sinoviyal-plana tipindedir. İnce ve gevşek bir kapsülle sanlı olan eklemler ligamenta flava, ligg.interspinalia, ligg.supraspinaliajig, nuchae ve ligg.intertransversaria’larla desteklenmiştir. Göğüs eklemleri (Artt.thoracis): İki grup göğüs eklemi vardır. Bunlardan birinci grup omurlarla kaburgalar arasındaki kostovertebral eklemler, ikinci grup ise kaburgalar ile sternum arasındaki stemokostal eklemlerdir.

http://www.biyologlar.com/eklemler-hakkinda-bilgi

BAŞ-BOYUN ve GÖVDE EKLEMLERİ

Baş-boyun eklemleri : 1.Temporomandibuler eklem (Art.temporomandibularis) : Mandibula kolunun kondiler çıkıntısındaki başçık ile os temporale’deki fossa mandibularis arasında oluşmuş bikondiler bir eklemdir. İnce ve gevşek bir kapsüle sahiptir. Eklem bağları lig.laterale, lig.mediale, lig.sphenomandibulare ve lig.stylomandibulare’dir. 2 Atlantooksipital eklem (Art.atlantooccipitalis) : Atlas’ın lateral kitlelerindeki konkav eklem yüzleri ile oksipital kemiğin kondilleri arasında oluşmuş, kondiler tipte bir eklemdir. Eklem bağlan iki membran (Membrana atlantooccipitalis anterior et posterior) ile sağ sol iki dış yan bağ (lig.atlantooccipitalis latera le)’dan ibarettir. Eklem fleksiyon-ekstensiyon hareketlerine olanak sağlar. 3.Atlantoaksiyal eklemler : Dens axis ile atlasın ön kemeri ve lig.transversum atlantis arasında, trokoid tipte, median bir eklem (Art.atlantoaxialis media- na) atlas’ın lateral kitleleri ile axis’in üst eklem yüzleri arasında plana tipte iki lateral eklem (Artt.atlantoaxiales laterales) oluşur. 4.Boyundaki diğer eklemler: Boyun omurları arasındaki eklemlerdir “vertebral eklemler başlığı altında aşağıda anlatılmıştır”. Omurga eklemleri (Artt.vertebrales) : Omurgayı oluşturan omurlar arasında iki grup eklem vardır: Omur cisimleri arasındaki eklemler Omur kemerlerindeki eklem yıkıntıları arasındaki eklemler. 1 Omur cisimleri arasındaki eklemler: Omur cisimleri birbirleriyle simfizis tarzında eklemleşmişlerdir. Omur cisimlerinin eklem yapacak alt ve üst yüzleri ince bir hiyalin kıkırdak tabakası ile kaplanmıştır. C2- S1 omur cisimleri arasında fibro-kartilaginöz bir oluşum olan discus intervertebralis’ler bulunur. Diskuslar, sert omur cisimleri arasında sınırlı ve kontrollü hareket olanakları sağlama yanında darbe emici (Schock absorban) olarak ta görev yaparlar. Bu eklemlerin omurganın ön yüzü ile vertebral kanalın ön yüzü boyunca uzanan iki uzunlamasına seyirli bağı (Lig.longitudinale anterius, lig.longitudinale posterius) vardır. 2.Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları arasındaki eklemler : Omur kemerlerindeki eklem çıkıntıları (Proc.articularis) arasındaki eklemler, Grekçe eklem çıkıntısı anlamına gelen zygapophysis teriminden türetilerek art.zygapophysialis olarak adlandırılır. Klinikte bu eklemler için ‘faset eklemleri”terimi kullanılır. Bütün faset eklemleri sinoviyal-plana tipindedir. İnce ve gevşek bir kapsülle sanlı olan eklemler ligamenta flava, ligg.interspinalia, ligg.supraspinaliajig, nuchae ve ligg.intertransversaria’larla desteklenmiştir. Göğüs eklemleri (Artt.thoracis): İki grup göğüs eklemi vardır. Bunlardan birinci grup omurlarla kaburgalar arasındaki kostovertebral eklemler, ikinci grup ise kaburgalar ile sternum arasındaki stemokostal eklemlerdir.

http://www.biyologlar.com/bas-boyun-ve-govde-eklemleri

TİPİK BİR OMURUN ANATOMİK YAPISI

Genel kemik bilgisi bölümünde, “düzensiz şekilli kemikler’ grubuna sokulan omurlar, birinci, ikinci servikal, sakrum ve koksiks dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir .Tipik bir omur, bir cisim (Corpus vertebrae).bu cisme bağlanan bir kemer (Arcus vertebrae) ile birçok çıkıntı (Processus) içerir. Omur cismi (Corpus vertebrae) : Omur cismi, herbir omurun ön bölümünü oluşturan,kısa-silindir şeklinde bir bölümdür. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri, ikinci boyun omurundan sakruım’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Prevertebral omurlardan üçüncü seruikal omur en küçük.beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir. Corpus uertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir. Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar olan disklerle eklemleşir. Cismin ön yüzünde damarların geçtiği küçük bir delik görülür. Omur kemeri (Arcus vertebrae) : Omur kemeri, omurganın arka bölümünü oluşturan kavisli bir yapı olup korpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Omur kemerinin, çıkıntılar taşıyan özde levha şeklindeki kısmına lamina (Lamina arcus ver­tebrae) denir. Omur cismi ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (Omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada, üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (Vertebral kanal)’i meydana getirirler. Vertebral kanal içinde omurilik yer alır. Pediküllerde bulunan çentikler omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer. Omur çıkıntıları (Processus vertebrales): Tipik bir omurda, laminadan çıkan 7 adet çıkıntı bulunur. Bunlardan kas ve bağların yapıştığı 3 tanesi ( 1 Proc.spinosus. 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-soi proc.articularis superior et inferior’lar) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar. Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle, boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve koksiksi ayrı ayrı ele alacağız. Boyun omurları: Hareketli omurların (Vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I.II ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir. Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri quadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir. İçinden a.uertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversarii (vertebar- teriale) denir. Processus spinosus’ları çatallıdır. Atipik omurlardan C1 atlas. CII axis, CVII vertebra prominens ola­rak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. CVU’nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Göğüs omurları: Kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden on ikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer, ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir. Tipik bir göğüs omurunun korpusu, boyun omurlarının korpuslarından büyük­tür ve diskal yüzleri kalp şeklindedir. Cisimlerinin yan yüzlerinin arka bölümlerinde kostal fasetler (Fouea costalis sup.et inferior) vardır.Vertebra) delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spmosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Bel omurları : Presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve diskal yüzleri böbrek şeklindedir.Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc. spinosus’ları kısa,yassı ve quadranguler şekildedir.Proc.mamillaris ve proc.accessorius olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir.

http://www.biyologlar.com/tipik-bir-omurun-anatomik-yapisi

KABURGALAR (Costac )

Kaburgalar göğüs boşluğu içinde yer almış kalp akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (Compages thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun ince çok az burulmuş eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir. Kaburgalar, sternum (Göğüs kemiği)’a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar: *Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (Costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçlan ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kabur­galar da denir. *Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (Costae spuriae) olarak adlandırı­lır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrokostal (veya uertebrokondral) kaburga,sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (Costa fluctuantes) denir. Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kostanın göğüs omur­larına bağlanan arka bölümü kemik (Os costale) , ön bölümü ise kıkırdak (Cartilago costalis) yapısındadır. III-X. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için TİPİK KOSTA terimi kullanılır. I,II,XI ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle ATİPİK KOSTA olarak bilinir. Bir tipik kaburganın özellikleri: •Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis,orta bölümüne gövde (Corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. •Extremitas dorsalis’te,omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. •Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta V.A.N.intercostalis’ler bulunur. •Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir.

http://www.biyologlar.com/kaburgalar-costac-

Solunum Sistemi

Solumak, hayatta kalmak için temel ögelerden biridir. Vücutta birikmiş olan karbondioksitin atılması, bunun yerine, oksijen alınması işlemine solunum adı verilir. Solunumun temel organı akciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir. Akciğerler göğüs boşluğunda yer alır, yan ve arka taraflarından kaburgalara, kaslara ve kıkırdaklara bağlı durumdadır. Göğüs boşluğunun alt kısmında yer alan ve kaslardan oluşmuş diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayırırken, solunuma da büyük katkılarda bulunur. Sağ akciğer üç bölümden (loblar) oluşurken, sol akciğer, bir kenarında kalp yer aldığı için iki lobdan oluşur. Solunum sırasında hava ağız ve burundan girer. Boğazın arka kısmından (farenks), hançereden (larenks) ve soluk borusundan (trakea) geçer. Soluk borusu göğsün orta kısımlarına ulaştığında iki dala ayrılır (ana bronşlar). Bunlar da ağaç dalları gibi dallara ayrılır. Uç kısımdaki ince nefes boruları, bronşiyol adını alır. En ince bronşiyollerin ucunda alveol adı verilen ince elastik torbacıklar yer alır. Kan, ince damarlarla alveollere ulaştırılır ve oksijenle, karbondioksitin alışverişi burada yapılır. Ciğerlerde ortalama olarak 300-350 milyon civarında alveol bulunur. Havanın ciğerlere giriş çıkışında kaburgalar arasında yer alan kaslarla diyafram görev almaktadır. Akciğerlerin üzerinde iki tabakalı zar bulunur. Bu zarlardan biri akciğerin dış yüzüne, diğeri de göğüs duvarının iç yüzüne yapışıktır. Aralarında hafifçe kayganlaştırıcı bir madde bulunur, ancak aralarında hava yoktur. Nefes alma sırasında göğüs duvarında ve kaburgaların arasında yer alan kaslar kasılarak kaburgaları yukarı ve dışa doğru çeker, diyafram da kasıldığında aşağıya karın boşluğuna doğru ilerler. Bu işlemlerin sonucunda göğüs boşluğu genişlemiş olur. Bu, hareket, süngersi bir yapısı olan akciğerlerin de genişlemesine neden olur, böylece soluk borusundan hava alveollere kadar ulaşır. Karbondioksitle oksijen değişimi tamamlandıktan sonra kaslar gevşeyerek göğüs duvarını eski haline döndürür. Akciğerlerin hacmı da azaldığı için içindeki hava dışarı çıkar. Her seferinde 1-1.5 litre civarında bir hava ve dakikada 12-15 kez solunumla vücudun oksijen gereksinimi karşılanmış olur. Efor harcaması sırasında vücudun oksijen gereksinimi artacağı için solunum hacmının ve dakikadaki solunum sayısının artması doğaldır. Solunum sistemi ve amacı Solunumda gâye, canlının aralıksız oksijen alması ve karbondioksit vermesidir. Bâzı tek hücreli canlılar ( anaerobik bakteriler ve bazı parazitler) dışındaki bütün bitki ve hayvanlar yaşamak için oksijene muhtaçtırlar. Oksijen canlılarda farklı yollardan temin edilmektedir. Canlıda teşekkül eden karbondioksitin fazlası da bu yollardan uzaklaştırılır. Canlı hücreyle bulunduğu ortam arasında gaz alış-verişi (oksijen ve karbondioksit), daima gazların hücre zarından içeri veya dışarı geçişiyle olur. Tek hücreliler dış ortamla doğrudan doğruya temas halinde olduklarından, oksijen alma ve karbondioksit verme kolaylıkla yapılır, dolayısıyle özel bir solunum cihazına ihtiyaçları yoktur. Suda yaşayan çok hücreli fakat yapısı basit olan bâzı basit yapılı hayvanlarda, (deniz anasında) özel bir solunum sistemi yoktur. Zîrâ bu hayvanlarda vücudun iç hücreleri dahi oksijen taşıyan ortamdan, yâni sudan uzak değillerdir. Bâzı hayvanlarda oksijen deri yoluyla kılcal damarlara geçer. Kurbağalarda olduğu gibi, diğer çok hücrelilerde vücut kitlesi arttıkça, vücûdun iç tarafında bulunan hücrelerin solunumu bir problem meydana getirmiştir. Böylece oksijeni vücûdun her hücresine götürecek ve karbondioksiti buradan uzaklaştıracak özel solunum sistemleri vardır. Biyolojik yapısı üstün olan canlılarda, yâni insanlar ve memeli hayvanlarda solunum, dış solunum ve iç solunum olmak üzere ikiye ayrılır. Dış solunum deyince, dış ortam ile akciğer kılcal damarlarının kanı arasındaki gaz alış-verişi ve iç solunum deyince, vücuttaki diğer kılcal damarların kanı ile dokular arasındaki gaz alış-verişi ve aynı zamanda hücre içindeki oksidasyon olayları anlaşılır. Gerek iç, gerekse dış solunumda oksijen alınır, karbondioksit verilir. Solunum sistemi, dış solunumu yürüten sistemdir, yâni bedenin dış ortamla gaz alış-verişini sağlamak ve düzenlemekle yükümlüdür. Görevini dolaşım sistemi ve kanla birlikte meydana getirir. Solunum sistemi; havayı dış atmosferden gaz alışverişinin yapıldığı yüzeye ileten solunum yolları, göğüs boşluğu içindeki bu yolların bir kısmıyla berâber, gaz alış-verişiyle ilgili birçok hava keselerinden yapılmış akciğerler ve bu organların işlemesini ve düzenlenmesini sağlayan plevra, solunum kasları ve sinirlerden ibârettir. Solunum yolları; burun boşluğu, yutak (farinks), gırtlak (larinks), ana nefes borusu (trakea), bronşlar ve bronşcuklardır. Solunum sistemi, burun boşluğu ile başlar, burun boşluğu çok damarlı mukoz zarla örtülüdür ve duvarında konka adı verilen bir takım çıkıntılar vardır. Burun boşluğunda konkaya çarparak geçen havanın ısısı, vücut ısısına getirilir ve kuru ise nemlendirilir. Hava soluk alma esnâsında burun boşluğundan geçerken, içinde bulunan yabancı cisimlerden de temizlenir. Bu temizleme işlemi şu mekanizma ile olur. Hava konkalara çarpınca yön değiştirir, bu sefer harekete devam eden hava burun boşluğunun duvarına çarpar ve mukoz sıvı içinde tutulurlar. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi işinde mekanizma o kadar etkilidir ki, beş mikrondan daha iri cisimler akciğerlere doğru geçirilmezler. Şâyet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar daha sonraki solunum yollarında tutulurlar. Burundan sonra gırtlak gelir. (Bkz. Gırtlak) Nefes borusu (trakea), açıklığı arkaya bakan at nalı biçiminde yaklaşık 16-20 kıkırdak halkasından yapılmıştır. Kıkırdak halkalarının uçları birbirlerine kasla bağlıdırlar, kıkırdaklar arası destek dokusu ile doludur. Böylece nefes borusunun ön ve yan duvarları katı yapılı, arka duvarı yumuşak gevşek yapılıdır, bu şekilde boşluğu devamlı açık tutulan bir tüptür. Yaklaşık 25 cm uzunluğundadır. Kesit yüzeyi 2,5 cm2 olup, yanlama çapı ön-arka çapından 1/4 oranında daha geniştir. Solunum hareketleri sırasında, hem çapı hem uzunluğu değişir. Nefes borusunun boşluğu tüylü epitel ile örtülmüştür. Burada bulunan bezlerin salgıları ve tüyler, burun boşluğunu geçebilen tozları ve diğer yabancı cisimleri tutarak akciğerlere girmesini önler. Epitel tüyleri yönleri ağıza doğru olmak üzere, hep beraber koordineli bir şekilde ve dalgalar hâlinde hareket ederek, üstlerini kaplayan hava yollarının salgılarını ve içinde tutulmuş olan yabancı cisimleri ağıza doğru iterler ve balgam şeklinde dışarı atılmasını sağlarlar. Nefes borusu alt ucunda 70 derecelik bir açı ile sağ ve sol ana bronşlara ayrılır. Sağ ana bronş nefes borusunun hemen devamı hâlindedir, nefes borusundan 25 derecelik bir açı yapar. Sol ana bronş ise 45 derecelik bir açı yapar. Sağ ana bronş 1,5-2 cm uzunlukta, 12-16 mm genişlikte, sol ana bronş 5 cm uzunlukta, 10-14 mm genişliktedir. İki ana bronşun toplam çapı nefes borusundan büyüktür. Solunum yolları ana bronşların akciğerlere girip burada birçok dallanmalarla gaz alış-verişinin yapıldığı alveollere kadar uzanır. Akciğerler kan-hava arası gaz alış-verişlerinin yapıldığı organlardır. (Bkz. Akciğerler) Akciğerlerde gaz alış-verişinin meydana geldiği kısım alveol denilen hava torbacıklarıdır. Dolayısiyle duvarlarını alveollerin meydana getirdiği, alveol keseleriyle birlikte duvarlarında alveollerin bulunduğu alveol kanalları ve solunumla ilgili bronşcuklar, gaz alış-verişiyle görevlidirler. Bu yapılardan önceki terminal bronşcuklara kadar olan hava yolları ise alveolleri olmadığından, sâdece hava iletimiyle ilgilidirler, bunlara iletken hava yolları denir. Terminal bronşcuktan sonra gaz alış-verişinin yapıldığı akciğer bölümüne solunumla ilgili birimler denir. Her akciğer labülü 3-5 solunumla ilgili birimden yapılmıştır. Solunum sırasında alınan havanın hepsi bu birimlere ulaşmaz, bir kısmı gaz alış-verişi yapılmayan, yâni iletken hava yollarında kalır ki buna ölü boşluk havası denir. Alveollerin etrafı kılcal damarlar tarafından kafes gibi sarılmıştır. Kılcal damarlardaki kanla alveol içi hava boşluğu 0,5 mikron kalınlığında bir zarla ayrılmıştır. Zarın bir yüzünde alveolün yassı epitel hücreleri, diğer yüzünde damara âit endotel hücreleri bulunur. Bu zar, havayla kan arasında gaz alış-verişinin yapıldığı yerdir. Burada havadan kana oksijen; kandan havaya da metabolizmanın artık ürünü karbondioksit geçer. Bu geçiş bir taraftan diğer tarafa diffüzyon yoluyla olur. Geçişi yürüten kuvvet ise iki taraf arasındaki, gaz çeşidi yönünden, yoğunluk farkıdır. Bu şekilde dokulardan gelen kirli kan, akciğerlerde temizlenerek tekrar dokulara gider. Alveol duvarlarında veya alveoller arasında 10-15 mikron çapında kohr pencereleri adı verilen delikler vardır. Bunlar alveoller arasında bağlantı sağlarlar. Böylece bronşların veya bronşçukların tıkanması hâlinde, komşu segmentlerden veya lobüllerden havalanmak sûretiyle hava yolu tıkanan akciğer kısmının fonksiyonunun devâmı sağlanır. Ancak bu pencereler iltihâbî olaylarda kapanabilir. Akciğerlere havanın girip çıkması, göğüs kafesiyle akciğerlerin birlikte gelişen hareketleriyle gerçekleşir. Bu hareketleri yürütücü kuvvet; göğüs kafesi kasları ve diyafrağmadır. Kubbe şeklinde olan diyafrağma, solunumun esas kasıdır, solunum havasının % 60’ı diyafrağma hareketleriyle temin edilir. Soluk alma esnâsında diyafrağmanın ve kaburgaların öne ve yukarı doğru hareketini sağlayan göğüs kafesi kaslarının kasılmasıyla göğüs boşluğu genişletilir. Bu genişlemeyi plevra aracılığıyla, göğüs kafesine yapışık olan akciğerler pasif olarak tâkip eder. Bu durumda akciğer içindeki basınç, atmosfere göre düşerek hacim artışı kadar hava solunum yollarından akciğerlere akar. Soluk verme (ekspirasyon) hareketinde göğüs boşluğu küçülür, akciğerlerin hacmi azaldığından, içindeki basınç dış ortamdakinin üstüne çıkarak hava dışarı atılır. Normal şartlarda, soluk verme pasif bir harekettir, yâni bir kasın yardımı olmadan meydana gelir. Bu pasif olarak eski hâlini alma, soluk alma sırasında kasılan kaslarda ve çekilmeyle gerdirilen göğüs kafesi ve akciğerlerdeki elastik yapılarda depo edilen potansiyel enerjiyle meydana gelir. Ancak zorlu solunum esnâsında, soluk verme de aktifleşir ve bu aktiflik göğüs kafesini daraltan kasların kasılmasıyla sağlanır. Normal bir soluk vermeden sonra, soluk almaya geçilmediği sırada akciğerlerdeki hava ile atmosfer havasının basınçları birbirine denktir ki, bu sırada akciğerler ve göğüs kafesi istirahattedir. Yapılabildiği kadar en kuvvetli soluk vermeden sonra bile, akciğer içindeki hava tamâmen çıkarılamaz. Bu çıkmayan hava alveolleri devamlı açık tutmaya hizmet ederek, elastik büzüşmeyle alveollerin kapanma eğilimini ortadan kaldırır. Aksi takdirde kapanan alveoller, bir sonraki soluk almada açılmaya karşı direnç göstererek solunumu zorlaştırırlardı. Bu havaya “rezidüel hacim” denir ve 1200 ml kadardır. Bir karın bir de göğüs tipi solunum ayırt edilir. Karın tipi solunumda, solunumla berâber karın hareketleri tâkip edilir. Soluk alırken karın dışarı doğru çıkar, soluk verirken de içeri çekilir. Göğüs tipi solunumda kaburgaların hareketi daha bârizdir. İstirahat hâlinde insanın ve hemen bütün hayvanların solunumu, karın tipi solunumdur. Herhangi bir şekilde karın hareketleri önlenirse (gebelik, elbiseler, korseler) veya karında ağrı ve sancı olursa göğüs tipi solunum meydana gelir. İnsanda istirahat hâlinde normal solunum ritmi dakikada 12’dir. Bu ritimde ortalama 2 sâniyelik soluk alma dönemini, 3 sâniyelik soluk verme tâkip etmektedir. İstirahat hâlinde, bir defâlık solunum hacmi 500 ml kadardır. Bir dakikada akciğerlere giren ve çıkan hava hacmiyse 1000 ml’dir. Bu değerler istirahat dışındaki egzersiz, heyecan, yorgunluk, hastalık gibi durumlarda değişirler. Bu değişiklik solunumun çeşitli faktörlerle düzenlenmesiyle meydana gelir. Soluk alma ve verme işleminin ritmi, beyinde bulunan solunum merkezince düzenlenir. Solunan hava değişikliklerinin derecesi de kasların kasılma durumuyla tespit edilir ki, bunu da solunum merkezinden gönderilen uyaranların şiddeti düzenler. Solunum merkezinin düzenlemesiyse, çevreden sinir ve kandan kimyevî faktörlerden alınan (kandaki oksijenin ve karbondioksitin kısmî basınçları ve hidrojen iyon miktarı) haberlere göre olur. Solunumun sinir yoluyla kontrolü otomatik olup, kişi şuuruyla ancak bir dereceye kadar solunumunu kontrol edebilir. İrâdeyle soluk tutulması bir süre kâbildir ve sonunda otomatik kontrol faaliyete geçer. Bunun sebebi kanda karbondioksit miktarının artması ve beyindeki solunum merkezinin bu artışa çok hassas olmasıdır. Kaynak:http://ansiklopedi.turkcebilgi.com   Organizma ile yaşadığı ortam arasında, yaşamın başlangıcından sonuna kadar hiç kesintiye uğramadan devam eden oksijen ve karbondiosit alış-verişine SOLUNUM (Respiration) denir. Solunum iki faz’da gerçekleşir. l.FAZ, dış solunum olarak adlandırılan, akciğerlere alınan hava ile kan arasında ki gaz değişimidir.2.FAZ ise hücresel düzeyde gerçekleşen, kan ve dokular arasındaki gaz değişimidir ki iç solunum olarak adlandırılır. Solunum sistemi anatomisi başlığı altında dış solunu­mu gerçekleştiren organlar incelenir. Solunum sistemi iki temel bölüme ayrılarak incelenir. Bunlardan birincisi oksijenle yüklü havanın dış ortamdan alınarak akciğerlere (Akciğerlerdeki karbondioksitten zengin havanın dışarıya) iletildiği boru sistemi- hava iletici bö­lüm, İkincisi ise gaz alış-verişinin (Yani oksijenin alınıp, karbondioksitin verildiği) gerçekleştirildiği, gerçekte daha küçük borucuklar ve keseciklerden yapılı olan solunum organı-akciğerler’dir. Solunum yollarının yapısı havanın serbest geçişi için elverişli olduğu gibi aynı zamanda temizleme, ısıtma ve nemlendirme fonksiyonlarını yerine getirebilecek yeteneklere de sahiptir. Böylece solunum sistemi, oksijenden zengin bir hava sağlamakla kalmaz, aynı zamanda atmosfer havasının eksikliklerini tamamlayıp, zararlı içeriklerini de yok eder. Solunum sisteminin önemli bir fonksiyonu da gırtlak tarafından gerçekleştirilen ses üretimi (Fonatio)’dir. Solunum (Soluk alma-soluk verme) vücudun gereksinmelerine göre düzen­lenir. Bu düzenleme, beyin sapında (Med.oblongata+Pons) bulunan solunum merkezi tarafından idare edilir. Solunum merkezi, kendi içinde yer alan pnömotaksik alt merkez ile akciğerlerdeki gerilme reseptörleri ve bazı vücut damarlarında bulunan oksijen azlığı+pH değişimlerine duyarlı reseptörlerin ilettiği uyanların baskısı altındadır. Bunlar dışında korku, heyecan, vücut ısısındaki artma ve egzersizler de solunum ritminde değişiklikler yaratır. Solunum sistemi anatomisi’ni, hava iletici bölüm ve solunum organı başlıkları altında ayrı ayrı inceliyeceğiz. A İLETİCİ BÖLÜM. Hava iletici yollar, üst solunum yollan ve alt solunum yollan olmak üze­re iki alt bölüme ayrılarak incelenir. Bu ayırımdaki sınır kesin olmamakla beraber gırtlak (Larynx) ‘tir. -Üst solunum yolları : Burun, yutak ve gırtlak’tan ibarettir. -Alt solunum yolları: Soluk borusunun başlangıcından respiratuvar bronşiollere kadar uzanan bir yoldur. Alt solunum yollarının bir bölümü solunum organı (Akciğerler) içinde yer alır. 1. BURUN (Nasus, Rhinos) : Burun, bir solunum yolu olma yanında, içinde taşıdığı özel mukoza sayesinde “koku organı” olarak ta fonksiyon görür. Burun hastalıkları klinikte Kulak Burun Boğaz (KBB) uzmanları tarafından teşhis ve tedavi edilir. Burun hastalıkları bilimi. Grekçe burun anlamına gelen rhinos teriminden türetilmiş Rhinoloji adlan­dırması ile belirtilir. Burun, anatomik olarak dış burun ve burun boşluğundan ibarettir. -DIŞ BURUN: Dış burun, yüzün orta hattında yerleşmiş, öne-aşağıya doğru uzanan piramidal bir oluşum şeklindedir. Biyolojik gelişimde sadece insana özgü bir yapı olan dış burunun şekil ve büyüklüğü birçok variasyonlar gösterir. Dış burunun alt yüzündeki delikler (Nares,nostrils),solunan havanın aşağıdan yukarıya doğru yönlenmesini; böylece solunan havanın burun boşluğundaki koku bölgesi ile temasını kolaylaştırır. Dış burunun serbest bir ucu (Apex), sırtı (Dorsum), kanatlar (Alae) ve alına bağlanan bir kökü (Radix) vardır. İskelet kemikler ve kıkırdaklardan ibarettir. Kıkırdak iskelet temelde burun bölmesi kıkırdağı (Cartilago septi nasi) ile burun üst ve alt kıkırdaktan (Cartilago nasi lateralis ve Cart. alaris major )’ ndan oluşur. Dış burunun derisi, çok sayıda büyük yağ bezleri içeren ince, kılsız bir deri olup, alttaki yapılara gevşek olarak tutunmuştur. Dış burun etrafında bulunan iskelet kasları (M.dilator naris ve m.comp­ressor naris) nares’lerin açıklıklarını etkilerler. Dış burun, fasial ve oftalmik atardamarın dallan ile kanlandırılır. Lenfası altçene altı ile boyun derin lenf düğümlerine akar. BURUN BOŞLUĞU (Cavitas nasi) : Burun boşluğu, bir bölme ile iki eşit boşluğa ayrılmış, irregüler şekilli, solunum yollarının başlangıç bölümüdür. Öndeki nares’ler aracılığı ile dış ortamla ilişki kuran boşluk, arkadaki choana’larla yutak boşluğunun burun bölümü (Nasopharyx) ‘ne bağlanır. Burun boşluğunun herbir yarımının tavan, taban, dışyan duvar, içyan duvar olmak üzere dört duvarı vardır. Tavan. üst burun kıkırdağı, burun kemiği, etmoid kemiğin delikli laminası ve sifenoid kemik cismi tarafından oluşturulur. Taban. önde maxilla’nin sert damak çıkıntısı, arkada ise damak kemiği­nin horizontal parçası tarafından oluşturulur. Dışyan duvar, burun boşluğunun en geniş ve en komplike duvarıdır. Burada üç konka (Gr.concha = midye kabuğu) ile bunların arasında uzanan hava yolları (Meatus) bulunur. Konkalar üst, orta ve alt konka. Yollar ise üst, orta ve alt meatus olarak adlandırılır. İçyan duvar, burun bölmesi (Septum nasi) tarafından yapılır. Septum nasi’nin önden arkaya doğru deri, kıkırdak ve kemik olmak üzere üç bölümü ayırt edilir. Burun boşluğu, dış ortam ve yutak dışında nazolakrimal kanal aracılığı ile orbita, özel açılma delikleri aracılığı ile paranazal sinüslerle bağlantı halindedir. Burun boşluğunun ÖRTÜSÜ ve FONKSİYONEL BÖLGELERİ : Burun boşlukları, modifiye deri ile kaplı vestibulum’lar hariç mukoza ile örtülüdür. Mukoza ile örtülü olan bölüm de, farklı fonksiyonlar nedeni ile kendi içinde solunum ve koku bölgelerine ayrılmıştır. Bu bölgeleri ayrı ayrı inceliyeceğiz. a. Deri bölgesi (Regio cutanea): Burun boşluğunun giriş bölümü (Vestibulum).naris’ten içeri giren dış burun derisinin modifiye şekli ile örtülüdür. Modifiye deriden oluşan bu örtüde vibrissae olarak adlandırılan kalın-kısa kıllar bulunur. Vibrissae’ler solunan havadaki büyük partikülleri filtre ederler. b. Solunum bölgesi (Regio respiratoria): Vestibulum’dan koku bölgesine kadar uzanan burun boşluğu, solunum epiteli olarak ta adlandırılan silialı kolumnar epitel ile örtülüdür. Kanlanması zengin olan ve müküs salgılayan goblet hücreleri de içeren solunum mukozası, solunan havanın ısıtılıp, nemlendirilmesi yanında temizlenmesini de sağlar. c. Koku bölgesi (Regio olfactoria): Burun boşluğunun üst konka düzeyinin üzerinde kalan bölümü (Yaklaşık burun boşluğunun 1/3 üst bölümü) koku epiteli (Epithelium olfactorium) olarak adlandırılan özel bir örtü ile kaplıdır. Bu epitel, koklanan hava içinde bulunan kokuları algılıyabilecek olfaktor sinir hücrelerine sahiptir. Olfaktor sinir hücrelerinin merkezi uzantıları beyindeki özel yapılara ulaşır. . Burun boşluğu mukozası, somatik,özel ve otonom sinirlerle innerve edilir. Maksiller, fasial ve oftalmik arterin dalları tarafından kanlandırılır. Lenfası, submandibuler ve boyun derin lenf ganglionlarına akar. Burun mukozasını kanlandıran sfenopalatin (A maxillaris’ten gelir) ve üst dudak arteri (A.facialis’ten gelir) burun bölmesinin ön alt bölümündeki mukoza altında çok zengin ve kolay kanayan bir ağızlaşma yaparlar. Bu run kanamaları (Epistaxis)’nin % 80-90’nın gerçekleştiği bu alana Little alanı veya locus Kiesselbachi denir. PARANAZAL SİNÜSLER Burun boşluğuna birer delikle açılan havalı kemik boşluklarına paranazal sinüsler (Sinus paranasales, Gr.para=yanında, boyunca ) denir. Duvarları kom­pakt kemikten yapılı olan bu boşluklar, burun boşluğunun büyük bir bölümünü döşeyen solunum epiteli ile örtülüdür. Bu epitelin salgısı, özel delikler aracılığı ile burun boşluğuna akıtılır. Paranazal sinüslerdeki solunum epitelinin iltihabına sinüzit denir. Yetişkinde toplam hacimleri 40-60 ml olan paranazal sinüsler konuşmada rezonator rol oynama yanında kafatasının ağırlığının azaltılmasını da sağlarlar. . Sinus frontalis. kaş çıkıntılarının arkasında, os frontale içinde yer alır. Sağ- sol iki frontal sinüsün hacmi 7 ml olup sallgılarını burun orta meatusuna akıtırlar. . Sinus maxillaris. paranazal sinüslerin en büyüğü olup, herbiri 14 ml (Total 28-30 ml) kadardır. Sinus maxillaris’in salgısı hiatus maxillaris aracılığı ile burun orta meatusuna akar. . Sinus sphenoidalis. sifenoid kemik cismi içinde yer alan 3,5 ml (İki taraf sifenoid sinüs 7 ml ) hacimli küçük bir sinüstür. Salgısı üst konkanın üst tarafında kalan recessus sphenoethmoidalis e akar. . Sinus ethmoidales. etmoid kemiğin labirinti içinde yer alan 3,5 ml (İki taraf 7 ml) hacimli havalı boşluklardır. Salgılarının bir kısmı üst meatusa, bir kısmı da orta meatusa akar. 2. YUTAK (Pharynx) : Yutak, burun boşlukları, ağız boşluğu ve gırtlağın başlangıç bölümünün arkasında yer alan, hem sindirim hem de solunum fonksiyonu olan bir organdır. Kabaca huni şeklinde olan yutağın kafatası tabanına tutunan bölümü geniş olduğu halde, aşağıda altıncı boyun omurunun alt kenarı hizasında yemek borusu ile devam eden bölümü dardır. Yutağın arka duvarı C 1- C 6 omurları ile ilişkilidir. Muskulo-membranöz ön- yan duvarları, önde bazı defektlere sahiptir. Bunlar, yukarıda burun boşluğu ile bağlantı sağlayan choanae narium’lar, ortada ağız boşluğu ile bağlantıyı sağlayan isthmus faucium ile aşağıda gırtlağa açılan giriş deliği – aditus laryngis’tir. Yutak aşağıda yemek borusu ile devam eder. Yutak, öğretim kolaylığı açısından tarifsel amaçlar için üç bölüme ayrılarak incelenir : a. Burun bölümü (Pars nasalis pharyngis-NASOPHARYNX) b. Ağız bölümü (Pars oralis pharyngis-OROPHARYNX) c. Gırtlak bölümü (Pars laryngea pharyngis-LARYNGOPHARYNX) (Yutak ile ilgili ayrıntılı bilgi sindirim sisteminde verilmiştir.) 3 GIRTLAK (Larynx): Gırtlak, boyun ön bölümünde C 3- C 6 omurlar düzeyinde, soluk borusu ve laryngopharynx arasında yer almış spesialize bir organdır. Gırtlak, solunum hava­sının geçtiği bir iletici yol olma yanında, alt solunum yollarını koruyan bir sifinkter olarak ta görev yapar. İnsan gırtlağı, ayrıt zamanda havalı ve yaylı çalgıların bir kombinasyonu şeklinde ortaya çıkmış, kişinin zeka ve eğitim düzeyi ölçüsünde şaşırtıcı derecede yetenekli canlı bir müzik aletidir. Boyunda büyük damarların arasında olarak öne doğru uzanan gırtlak, yü­zeyde deri, derialtı dokusu ve infrahyoid kaslar (Strap kaslar)’la örtülmüştür. Yukarda aditus laryngis ile ile laryngopharynx’e açılan gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis), aşağıda soluk borusu ile devam eder. Yetişkin erkeklerde C 3 – C 6 omurlar düzeyinde bulunan gırtlak, çocuklarda ve yetişkin kadınlarda daha yüksek seviyede yer alır. Larynx aynı zamanda cinsiyet farklılaşması gösteren bir organdır. Cinsiyet farklılaşması esnasında, gırtlak aşağıya doğru kayarken (Descensus),tüm gırtlak kıkırdakları da genişler. Gırtlağın iskeleti membranlar ve bağlar tarafından birbirlerine bağlanan ve kaslar tarafından hareket ettirilen kıkırdaklardan yapılıdır. a.Gırtlak kıkırdakları (Cartilagines laryngis) : Gırtlak kıkırdakları, çoğu hiyalin kıkırdak karakterinde olan 9 adet kıkırdak olup, bunlardan kalkan kıkırdak, halka kıkırdak, ibrik kıkırdaklar (2) ve yaprak kıkırdak larynx fonksiyonlarında ayrı bir öneme sahiptir. • Kalkan kıkırdak (Cart.thyroidea): Gırtlağın ön bölümünde yer alan, kalkan veya yarı açık bir kitap şeklinde bir kıkırdaktır. Larynx kıkırdaklarının en büyüğü ve en belirgin sex farklılaşması gösteren kıkırdağı olan kalkan kıkırdak sağ-sol iki laminadan oluşur. Sağ-sol laminalar önde orta hatta, yetişkin erkeklerde 90°,kadınlarda 120 ° açı ile birleşirler. Bu birleşme,erkeklerde daha belirgin olup, adem elması (Prominentia laryngea) şeklinde boyun ön bölgesinde görülür. . Halka kıkırdak (Cart.cricoidea): Kalkan kıkırdağın aşağısında, soluk borusunun ilk kıkırdağı üzerine oturmuş ,halka-yüzük (L.cricos=halka,yü­zük) şeklinde bir kıkırdaktır. Halka kıkırdak, gırtlağın en kalın ve en sağlam kıkırdağıdır. Halka şeklinde olması, gırtlakta hava yolunun sürekli açık tutul­masında önem taşır. Halka kıkırdak, direkt-indirekt olarak gırtlağın diğer kıkırdaklarını destekler. İki ibrik kıkırdak (Aritenoid kıkırdak), halka kıkırdağın arka bölümü (Lamina) üzerine oturur; kalkan kıkırdağın alt boynuzcukları halka kıkırdağın ön bölümü (Arcus)’ndeki özel eklem yüzleri ile eklemleşir. . Aritenoid (ibrik) kıkırdaklar (Cart.arytenoidea): Halka kıkırdağın arka bölümü üzerine oturmuş, trianguler, ibrik veya kepçe (Gr.arytaina=kepçe,ibrik) şeklinde iki küçük kıkırdaktır. Aritenoid kıkırd’aklar, gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlannda direkt rol oynarlar. Tabanındaki iki çıkıntıdan öndekine-proc.vocalis ses teli yapılan (Lig.m.ve plica vocalis),arka dışyandakine-proc.muscularis krikoaritenoid kaslar tutunur. Tepesinden plica aryepiglottica başlar. .Yaprak kıkırdak (Cart.epiglottiça): Dil kemiği ve dil kökünün arkasın­da, gırtlak boşluğu girişinin önünde yer’almış, ince, elastik kıkırdak yapısın­da, yaprak (veya raket) şeklinde bir kıkırdaktır. Geniş olan üst bölümü serbest olan epiglot kıkırdağın, dar bir sap şeklindeki alt ucu kalkan kıkırdağın açısının iç yüzüne tutunur. Epiglot kıkırdak, gırtlak ve yemek borusu girişlerin’ de yönlendirici bir polis gibi fonksiyon görür. b. Gırtlağın membranları ve bağları: Gırtlağın membranlan ve bağları, gırtlağın kıkırdâklarını, birbirlerine ve komşu yapılara bağlarlar. . Membranları, kalkan kıkırdağını dil kemiğine bağlayan throhiyoid membran ile gırtlak kıkırdaklarını birbirine bağlayan fibro-elastik membran’dan ibarettir. Gırtlak boşluğunu döşeyen mukozanın altında yer alan fibro-elastik membranın üst (Quadranguler membran) ve alt (Trianguler membran- conus elastiçus) olmak üzere iki bölümü vardır. .Bağları : Vokal, vestibuler, krikotiroid ve krikotrakeal (Lig.vocale, lig.vestibulare, lig.cricothyroideum, lig.cricotracheale) bağlardır. Bunlardan vokal bağ conus elasticus’un, vestibuler bağ quadranguler membranın olu­şumudur. c. Gırtlağın kasları : Gırtlağın ses çıkarma ve sifinkterik fonksiyonlarını gerçekleştirmesini sağlayan kaslar iskelet kası karakterindedir. Bu kaslar, n.vagus’un n.laryngeus recurrens dalı tarafından innerve edilir. (M.cricothyroideus’un n.laryngeus supcrior’un dış dalı tarafından innervasyonu istisna teşkil eder.) . Ses telini geren kas : M.cricothyroideus (M.anticus-TENSOR KAS) . Ses yarığını daraltan kaslar: M.cricoarytenoideus lateralis, m.arytenoideus transversus et obliquus, m.cricothyroideus.(ADDUKTOR KASLAR) . Ses yarığını genişleten kas: M.cricoarytenoideus posterior (M.posticus-ABDUKTOR KAS) . Gırtlağın girişini kontrol eden kas : M.aryepiglotticus (M.arytenoideus obliquus’un devamı şeklinde uzanan bu kas gırtlak girişini kapatır.) d.Gırtlak boşluğu (Cavitas laryngis): Gırtlak girişi ile krikoid kıkırdağın alt kenarı arasında kalan boşluk gırtlak boşluğu olarak adlandırılır. Gırtlak girişi, gırtlak boşluğunun yutağa açılan deliği olup önde epiglot’un kenarlan, yanlarda ariepiglottik plikalar, arkada ise interaritenoid çentik ile sınırlanmıştır. Gırtlak girişinin aşağısında kalan, kabaca kum saatini andıran gırtlak boşluğu üç bölüme ayrılarak incelenir: *Vestibulum laryngis (ÜST BÖLÜM) *Cavitas laryngis intermedium (ORTA BÖLÜM) *Cavitas infraglottica (ALT BÖLÜM) . Üst bölüm (Vestibulum), gırtlak girişinden yalancı ses tellerine (Plica vesti­bularis) kadar uzanan, üst tarafı geniş, alt tarafı dar bir bölümdür. . Orta bölüm gırtlak boşluğunun en küçük bölümü olup üst sınırı yalancı ses telleri, alt sınırı kord vokaller (Gerçek ses telleri-Plica vocalis) hizasından geçirilen düzlemlerle gösterilir. Herbir tarafta, vestibuler ve vokal plikalar arasında kalan mekik şeklindeki çıkmazlar ventriculus laryngis (Sinus laryngis) olarak adlandırılır. Gerçek ses telleri (Plica vocalisler), yalancı ses tellerinin aşağısında, keskin kenarlı, açık gri renkli, orta hatta doğru daha fazla çıkıntı yapmış mukoza kıvrımlarıdır. İçlerinde m.vocalis ve lig.vocale’leri taşıyan plica vocalisler ses üretimi ile alt solunum yollarını korumak üzere sifinkterik fonksiyona sahiptirler. Sağ-sol gerçek ses telleri arasında kalan açıklığa rima glottidisri rima glottidis etrafındaki ses oluşumunda etkili yapılar topluluğuna glottis (Vokal aparat-ses aygıtı) denir. Alt bölüm (Cavitas infraglottica) .gırtlak boşluğunun .gerçek ses telleri düzeyinin altında kalan bölümüdür.Bu boşluğun duvarları.yukarıda conus elasticus.aşağıda krikoid kıkırdak tarafından oluşturulur. Gırtlak boşluğunun mukozası, silialı kolumnar epitel karakterindedir. Gerçek ses telleri üzerindeki örtü keratinize olmayan çok katlı vassı epitel şeklindedir. Larynx’in lenfası (glottik bölge hariç) boyun derin lenf düğümlerine akar. SOLUK BORUSU (Trachea): Soluk borusu (Trachca, Gr.tracheia arteria= pürüzlü atardamar),yaklaşık 13-15 cm uzunluğunda, 2,5cm çapında bir boru olup, gırtlaktan ana bronşlara kadar uzanır.Trachea,yukarda krikoid kıkırdağın altında C 6 düzeyinden başlar, aşağıda göğüs boşluğunda angulus stemalis düzeyinde (T 4un cisminin alt kenarı hizası) sağ-sol iki ana bronşa (Bronchus principalis) ayrılarak sonlanır. Trachea’nın ana bronşlara ayrıldığı çatalı bifurcatio tracheae olarak adlandırılır. Çatalın iç yüzünde, orta hatta, gemi omurgası şeklinde bir çıkıntı yer alır. Bu çıkıntıya carina (L.carina=gemi omurgası) denir. Trachea’nın boyun ve göğüs parçası (Pars cervicalis,pars thoracica) olarak iki bölümü ayırt edilir. Bu bölümlerin herbirinin uzunluğu 5-6 cm kadardır. Soluk borusu, kıkırdak ve bağ dokusundan yapılı bir çatıya sahiptir. Kıkırdak çatı U şeklindeki 16-20 adet kıkırdaktan yapılıdır. Bu kıkırdaklar, ligamenta annuiaria olarak adlandırılan bağ dokusu yapıları ile birbirlerine bağlanır. Kı­kırdakların U şeklinde olması nedeniyle soluk borusunun arka bölümü kıkırdak­tan yoksundur. Burası,düz kas (M.trachealis) lifleri, mukoza ve bağ dokusu ile kapatıldığından membranöz duvar (Paries membranaceus) olarak adlandırılır. Kıkırdak çatı, soluk borusunun sürekli açık kalmasını sağlarken, memranöz duvar yapısındaki otonom sinirlerle idare edilen düz kaslar sayesinde gerektiği zaman lümenin daraltılmasına, ayrıca hemen arkasındaki yemek borusu içinde hareket eden lokma kitlesine uyum’a katkıda bulunur. Soluk borusunun iç yüzeyi, yalancı çok katlı silindirik silialı epitel ile kaplanmıştır. Epitel, bol miktarda goblet hücreleri içerir. Silia hareketi gırtlağa doğrudur. 5.BRONŞLAR (Bronchi): Nares’lerden giren hava, üst ve alt solunum yollarını geçerek akciğer içindeki gaz alış-verişinin gerçekleştirildiği üniteler olan lobulus ……> acinus lara ulaşır. Hava iletiminin, soluk borusu ile lobulus arasında kalan dallanma bölümü bronşlar olarak adlandırılır. Ana bronş, lober bronş ve segmental bronş olarak üç grup bronş vardır. Bunlardan lober ve segmental bronşlar akciğer içinde yer aldığı halde, ana bronşlar akciğer dışında kalırlar. Soluk borusundan sonra bronşların kademeli bir şekilde bölünerek dallanması bronş ağacı (Arbor bronchialis) olarak adlandırılır. a .AKCİĞER DIŞI BRONŞLAR: Bifurcatio tracheae’dan sonraki ilk bronş dallanmaları olan ana bronşlar (Bronchus principalis) bu başlık altında incelenir. Sağ ve sol olarak iki ana bronş vardır. . Sağ ana bronş (Bronchus principalis dexter) :Sağ ana bronş, sol ana bronşa göre daha geniş, daha kısa ve daha dik seyididir. Sağ ana bronş yaklaşık 2.5 cm uzunluğundadır. Hilum pulmonis’ten akciğer dokusuna giren sağ ana bronş üç lober dala ayrılır. . Sol ana bronş (Bronchus principalis sinister): Sol ana bronş, sağ ana bronşa göre daha dar, daha uzun ve daha horizontal seyirlidir. Sol ana bronş yaklaşık 5 cm uzunluğundadır.Hilum pulmonis’ten akciğer dokusuna giren sol ana bronş iki lober dala ayrılır. b. AKCİĞER İÇİ BRONŞLAR: Lober ve segmental bronşlar (Bronchus lobaris,bronchus segmentalis) akciğer içi bronşlar olarak adlandırılır. Sağ ana bronş 3, sol ana bronş 2 lober bronşa ayrılır. Lober bronşlar da herbir akciğer de 10′ar adet segmental bronş (Sağ akciğerde üç lober bronş 3+2+5, sol akciğerde 2 lober bronş 5+5 şeklinde)’bölünür. Bronşların yapısı. trachea’nın yapısına benzer şekildedir; fakat bronşiol aşa­masına doğru kademeli bir şekilde kıkırdak elementler ve düz kas tabakasında değişimler görülür. Mukoza katmanı solunum epiteli şeklindedir. Submucosa’da bronşial bezler (Gll.bronchiales) bulunur. Muskulo-kartilaginöz katmandaki kıkırdaklar başlangıçta deforme U şeklinde olduğu halde, bronş çapı küçüldükçe küçük hiyalin parçalar haline gelirler. Düz kas lifleri sirküler seyirli demetler (M.spiralis) halinde uzanır. M.spiralis’ler otonom sinirlerle innerve edilir. B. SOLUNUM ORGANI – AKCİĞERLER (Pulmones): Akciğerler (L.pulmo , Gr.pneumon), göğüs boşluğunda büyük damarlar ve kalbin yan taraflarında yer alan, solunum havası ile kan arasındaki gaz alış­verişini gerçekleştiren çift organdır. İki akciğer arasında, kalp, yemek borusu, soluk borusu ve büyük damarların yer aldığı mediastinum adı verilen bir bölme bulunur. Herbir akciğer, plevra adı verilen çift katmanlı bir membranın oluşturduğu bir kese içinde yer alır. Bu membranın, akciğerin dış yüzünü saran katmanına visseral plevra, göğüs kafesinin iç yüzünü döşeyen katmanına parietal plevra, iki yaprak arasında kalan dış ortamla ve akciğer içi hava sistemi ile bağlantısı olmayan negatif basınca sahip boşluğa da plevral boşluk (Cavitas pleuralis) denir. Akciğerler, süngerimsi yapıda hafif organlardır. Bir kere havalanmış bir akciğer/akciğer dokusu suda batmaz.(Ölü doğan çocuğun akciğeri suda batar).- Akciğerler ellendiği zaman içindeki hava nedeniyle çıtırtı (Krepitasyon) sesi çıkarır. Kapalı ve negatif basınca sahip plevral keselerden çıkarıldıklarında büzüşür; bu duruma akciğer kollapsı denir. Akciğerlerin büyüklüğü, göğüs kafesinin büyüklüğüne bağlıdır. Bu ilke ile deği­şik kişi ve cinsteki (Kadın-erkek) farklılıklar açıklanabilir. Kadınlarda, erkeklere nazaran daha küçüktür. Bir kişinin sağ akciğeri, sola göre % 10 oranında daha büyüktür. Herbir akciğer, tepesi ve tabanı olan irregüler bir koni şeklindedir. Üç yüzü ayırt edilir. Toraks duvarına uyan konveks dış yüzüne facies costalis, diafragmaya oturan alt yüzüne facies diaphragmatica, birbirlerine bakan iç yüzlerine de facies mediastinalis denir. Mediastinal yüzde akciğere girip çıkan yapılar için bir kapı (Hilum pulmonis) bulunur. Herbir akciğerde iki keskin kenar görülür, Kostal ve mediastinal yüzlerin birleştiği ön kenara margo anterior,diafragmatik ve kostal yüzlerin birleştiği alt kenara margo inferior denir. Sol akciğerin ön kenarında incisura cardiaca olarak adlandırılan bir çentik bulunur. Her akciğer, bazı yarıklarla (Fissura) loblara (Lobus) ayrılmıştır. Klasik olarak sağ akciğerde 2.sol akciğerde 1 yarık mevcuttur. Oblik yarık (Fissura obliqua) her iki akciğerde de bulunduğu halde, horizontal yarık (Fissura horizontalis) sadece sağ akciğerde bulunur. Fissura obliqua ve fissura horizontalis sağ akciğerde lobus superior, lobus medius, lobus inferior (Üst.orta.alt loblar) olarak üç lob, sadece fissura obliqua sol akciğerde lobus superior ve lobus inferior olarak iki lob meydana getirmiştir. Sol akciğerin üst lobunun incisura cardiaca’ya doğru uzanan dil şeklindeki bölümü lingula pulmonis sinistri veya lobus lingularis olarak adlandırılır. Her akciğer, yukarda belirtilen lober yapılar dışında 10′ar adet bronko-pulmoner segmente bölünmüştür. Her segment, tepesi akciğer hilumuna, tabanı akciğer yüzeyine bakan piramidal biçimde olup, ayrı bronşu, damar ve sinirleri nedeniyle bağımsız bir akciğercik şeklindedir. Akciğerler, besleyici ve fonksiyonel atardamarlar olarak iki grup arterden kan alır. Akciğerlerin kendi dokusunu besleyen kan bronşial arterlerden gelir. Truncus pulmonalis …..> a.pulmonalis yolu ile akciğere gelen kan, oksijenden fakir bir kan olup, akciğerlerde oksijenize olduktan sonra kalbin sol atriumuna aktarılır. Bu nedenle a.pulmonalis’e, akciğerin fonksiyonel atardamarı denir. Akciğerin lenfası bronkopulmoner …..> trakeobronşial lenf düğümlerine akar. Akciğerler otonom sinirler (Sempatik ve parasempatik) tarafından innerve edilir. Sernpatik uyarı bronkodilatasyon (Bronş genişlemesi),parasempatik uyarı bronkokonstriksiyon (Bronş daralması) yaratır. Akciğer dokusunun iltihabına pnömoni, bronşların iltihabına bronşit, bronşiollerin daralması ve solunum güçlüğü ile karakterize allerjik orijinli hastalığa astım, plevranın iltihabına plevrit denir. MEDIASTINUM :Göğüs boşluğunun ortasında, iki plevral torba arasında kalan bölüm, latince orta bölme anlamına gelen mediastinum olarak adlandırı­lır. Mediastinum bir bütün olmasına karşın, öğretimin i kolaylaştırmak amacıyla alt bölümlere ayrılmıştır. Mediastinum önce, önde angulus stemi (Louis açısı),arkada T 4 omurunun alt kenarından geçirilen horizontal düzlem ile ÜST ve ALT MEDİASTİNUM’a bölünür. Daha sonra, alt mediastinum, perikard torbasına göre ÖN, ORTA ve ARKA MEDİASTİNUM olarak üç altbölüme ayrılır. Mediastinum altbölümlerinde yer alan organlar, klinik ve cerrahi öneme sahiptir.

http://www.biyologlar.com/solunum-sistemi

Rubinstein-Taybi Sendromu (Del 16p13.3)

Rubinstein-Taybi sendromu; otozomal dominant geçişli mental retardasyon, geniş el ve ayak baş parmağı, palpebral fissürlerin aşağı doğru çekik olması, hipoplastik maksilla, belirgin burun ve konjenital kalp hastalığı ile karakterize multipl konjenital anomali ve mental retardasyon sendromudur. Bununla birlikte oküler anomaliler, kutanöz belirtiler ve iskelet anomalileri de Rubinstein-Taybi sendromu ile birlikte görülebilmektedir. Sık görülen oftalmolojik bulgular strabismus, pitozis ve refraksiyon kusurlarıdır. Dermatolojik bulgular keloidler, hirsutizm, baş önünde veya boyunda yerleşik yassı kapiller hemanjiyom ve simian çizgisidir. İskelet matürasyon geriliği, displastik kostalar sendromla birliktelik gösteren iskelet anomalilerindendir. Çoğunlukla de novo mutasyonla ortaya çıkan bu sendromun görülme sıklığı 1/250000-300000 doğum olup her iki cinste eşit orandadır. Günümüzde hastalıktan sorumlu iki gen belirlenmiştir. Hastaların %60’ından fazlasında CREBBP ve %3’ünde EP300 geni ile ilgili anomaliler saptanmaktadır. Moleküler Tanı: Öncelikle hastaların yaklaşık %10’una tanı imkanı sunan ve CREBBP genindeki mikrodelesyonları tespit edebilen Del 16p13.3 FISH analizinin yaptırılması önerilmektedir. Bu test ile delesyon belirlenmemesi halinde %30-50 tanı değerine sahip CREBBP tüm gen dizi analizi yaptırılması önerilmektedir. Yine hastaların %3’üne tanı imkanı sunan EP300 tüm gen analizi de önerilen bir çalışmadır.

http://www.biyologlar.com/rubinstein-taybi-sendromu-del-16p13-3

Kanın Bileşenleri ve Oluşumu

Kan temel olarak iki bölümden oluşur. – Plazma olarak adlandırılan sıvı bölüm ve şekilli elemanlardan olusan katı bölümden oluşur. Plazma • Kanın sıvı bölümü plazma olarak isimlendirilir. • Plazma tüm kanın % 55 ini olusturur. • Plazmanın % 90 ı sudur ve plazma içerisinde besinlerin çözünerek tasınmasını sağlar. • Plazmanın % 7 sini plazma proteinleri olusturur. Bunlar – albumin (% 60), – globulin (% 36) ve – fibrinojendir (% 4). • Geriye kalan % 3 ni ise elektrolitler, amino asitler, glikoz ve diger besinler ile enzimler, antikorlar, hormonlar ve metabolik artıklar olusturur . Plazma proteinlerinin görevleri • Plazmada bulunan proteinler onkotik basınç olustururlar. • Onkotik basınç doku ile kapiller damarlar arasındaki sıvı alısverisinde önemli rol oynar. • Plazma proteinlerinin olusturdugu onkotik basınç sıvının damar içine geri alınmasını saglar. • Ayrıca plazma proteinleri bazı hormonların tasınmasında da rol alır. • Globulinler yag moleküllerinin tasınmasını saglar. • Fibrinojen ise pıhtılasmada görev alır. Plazma elde edilmesi • Kanın plazmasını olusturan bölümü kana antikoagülan (pıhtılasmayı engelleyen madde) madde katılarak pıhtılasması engellenen kandan elde edilir. • Bunun için pıhtılasması engellenen kan dinlendirilerek yada santrifüj edilerek hücresel kısımların dibe çökmesi, plazmanın ise üstte kalması saglanır. Serum • Serum da kanın sıvı kısmıdır. • Ancak serum kan pıhtılastıktan sonra olusan sıvı kısmıdır. • Serumun plazmadan farkı, serum içerisinde fibrinojenin bulunmamasıdır. • Serum elde edilmesi için kana herhangi bir madde ilave etmeksizin pıhtılasması beklenir ve ardından dinlendirilerek yada santrifüj edilerek pıhtının (hücresel kısım) dibe çökmesi sağlanır. Kanın sekilli elemanları/katı bölümü • Kanın sekilli elemanları, diger bir ifadeyle % 45 ini olusturan katı bölümü kan hücrelerinden olusur. • Kan hücreleri kırmızı kan hücreleri (eritrositler-alyuvarlar), beyaz kan hücreleri (lökositler akyuvarlar) ve trombositlerdir. – Eritrositler % 99 – Lökositler % 1 – Trombositler < % 1 Hematokrit • Kan hücrelerinin tüm kana oranına hematokrit denir. Degeri – Erkeklerde % 40-45 – Kadınlarda % 35-45 arasındadır. Alyuvar-Eritrositler • Kanın sekilli elemanlarının % 99 unu alyuvarlar olusturur. • Alyuvarların sekilleri bi konkav disk seklinde olup, çapları 6-8 mikronmetredir. • Alyuvarların çekirdegi yoktur. • Bir milimetreküp(1 desilitre de) kanda – erkelerde 5,100,000-5,800,000, – kadınlarda 4,300,000-5,200,000 alyuvar bulunur. • Sayıları cinsiyet, yas ve yasanılan yerin yüksekligine göre degişebilmektedir. • Eritrositler hemoglobin tasırlar. Tüm kandaki hemoglobin oranı; – erkelerde 16 gram/dl, – kadınlarda 14 gram/dl dir. • Hemoglobin eritrositlere kırmızı rengini veren moleküldür ve eritrositlerin renkleri içerdikleri hemoglobin miktarına bağlıdır. • Hemoglobin oksijen baglayarak onun kanda tasınmasını saglar. Alyuvar üretimi • Embriyonik yasamın ilk birkaç haftasında vitellus kesesi, • Gebeligin ikinci trimesteri sırasında dalak, lenf dügümleri ve karaciger, • Gebeligin son ayında ve dogumdan sonra kemik iliği. Kemik iliginde kan hücresi üretimi • Bes yasına kadar tüm kemikler, • 20 yasından sonra vertebralar, sternum, kostalar ve iliyak kemik gibi yassı kemiklerin ilikleri, – 20 yasından sonra tibia ve humerusun proksimal bölümü dısında uzun kemiklerin ilikleri yaglanır ve alyuvar yapımı durur. • Yas arttıkça bu kemiklerde de üretim düşer. Kan hücrelerinin oluşumu • Dolasımdaki tüm hücreler kemik iligindeki hemopoietik kök hücreden kaynaklanır. • Bu kök hücreler birbiri ardına bölünerek dolasımdaki hücreleri olustururlar. • Alyuvarların eritrosit adı verilen dolasımdaki halinin bir önceki hali retikülosittir • Kemik iliginde bölünen hücreler dolasıma retikülosit olarak geçer ve dolasımda 1-2 gün içerisinde eritrosit haline gelir. Alyuvar üretiminin düzenlenmesi • Alyuvar üretiminin temel düzenleyicisi doku oksijenasyonudur. • Oksijenlenmeyi azaltan faktörler alyuvar yapımını artırır; – Düsük kan hacmi (kanama) – Anemi – Hemoglobin azlığı – Azalmıs kan akımı – Akciger hastalığı

http://www.biyologlar.com/kanin-bilesenleri-ve-olusumu

Morfo Kelebekleri

Morfo Kelebekleri

Bu küçük familyanın üyeleri genelde Amerika tropikalleri’nin en ünlülerinden olan “Nymphalidae’y’e” dahil edilir. Güneşte parıldayan büyük mavi Morfo’yu yağmur ormanlarına doğru kanat açarken bir anlığına görmek, unutulmaz bir deneyimdir.Yaygın Adı: MorfolarFamilya: MophidaeTakım: LepidopteraTür Sayıları: Yaklaşık 50 (ABD de yok).Kanat Açıklığı: Yaklaşık 7.5-15 cm arasındaFiziksel Özellikleri: Yetişkinleri çok geniş; alt yüzleri genelde gözbenek sıralarıyla kahverengi, üst yüzü parlak ve ışıltılı metalik mavi, bazı türleri ise beyaz inci gibi parlar, çok azı kahverengi ve siyahımsı, 4 yürüyen bacağı, tırtılların belirgin tüy öbekleri ve çatallı kuyrukları vardır.Alışkanlıkları: Yetişkin erkekler genelde ormanda aktif olarak uçarlar, çoğunlukla da ırmakları takip ederler; genellikle alt yüzdeki gözbenekleri açığa çıkartacak şekilde kanatlar kapalı halde tünerler.Yaşam Çizgisi: Erkek ve dişiler sıklıkla farklı renklerdedir; erkekler dişileri arayarak devriye gezerler; çiftleşme nadiren görülür; kubbe biçimli yumurtalar tek tek veya kümeler halinde bırakılır; tırtıllar tek başlarına ya da grup halinde beslenir.Beslenme Tarzı: Yetişkinler çoğunlukla ormanın zeminindeki bozuk meyvelerle fakat aynı zamanda sızan ağaç öz suyu, çürümüş mantar, leş ve balçıkla beslenirler; larvaları 6 farklı familyaya ait yaprakları yer. Yaşam Alanı: Çoğu zaman alçak tropikal yağmur ormanlarında, bazen de kuru ormanlar ve açık oldukça kuru dağ eteklerinde Yeryüzünde Dağılımı: İç ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde, Meksika’dan Arjantin’e kadar.Mavi morfo kelebeği, Morpho menelaus, iç ve Güney Amerika’nın yağmur ormanlarında bulunur. Erkek, mavi kanatlarını katladığında avcılar alt yüzdeki kabuk rengine aldanırlar. Kanat genişlikleri 15 cm’dir. Morfoların muazzam yelkensi kanatlarıyla inip çıkarak zikzak çizdiği kendilerine has bir uçuş şekilleri vardır. İndikten sonra kanatlar, gözbenek zincirleriyle iyi saklanmış kahverengi alt yüzlerini ortaya çıkaracak biçimde aniden kapanır. Tüm Morfo türleri jakamar (Galbulidae) gibi kuşlar tarafından yakalandıkları için bu uyarı gereklidir. Yenilmeyen, uyarıcı renklere sahip veya taklitçi hiçbir tür bulunmaz. Mavi Morfo kanatlarının ince tüylerine genelde jakamar tünekleri’nin yanında atılmış olarak rastlanır. Bunlar kuşun, öngörülemeyen “dalıp çıkma” tarzı uçuşundan dolayı yakalanması oldukça zor olan kelebekler yakalamaktaki yoğun çabalarının ürünüdür. Parlak mavi kanatlarının aniden flaş gibi parlaması avcının zorluğunu arttıran bir unsurdur.Koleksiyonerlerin KurbanlarıBütün morfolar, eşit şekilde gösterişli değildir. Bazıları donuk gölgeli kahverengiyken, değişken renklerde olanları da vardır. Kosta Rika’da bazı Morpho peleides’in bazı popülasyonları mavi, diğerleri kısmi kahverengi, çok az bir kısmı da düz kahverengidir. Güzelliklerinden dolayı mavi türler mücevher, süs eşyası ya da teşhir kutularında numune olarak kullanılmak üzere yoğun ticari toplama faaliyeti yüzünden zorluk çekmektedirler.Kanatların büyüleyici mavisi tamamen yapısal olduğu için, (pigment kaynaklı değildir) renkleri yıllar sonra dahi asla solmaz. Morpho cypris muhtemelen en yoğun şekilde toplanan türdür.Neden bazı türlerin erkeklerinin mavi, dişilerinin ise kahverengi olduğu bilinmemektedir. Erkekler birbirlerinden etkilenebilmektedir ve bir koleksiyoncu tarafından sallanan mavi bir eşarp gibi ki; bu erkekleri ölüme çeken eski bir tuzaktır. Mavi bir nesneyi keşfetme güdüsüyle cezbedilebilirler. Buna karşın dişiler mavi nesnelerden etkilenmez ve gün içinde erkeklerin aktif olduklarından farklı zamanlarda aktif ve daha gizemlidirler ve nadiren görülürler. Çiftleşen eşlerin ormanın zemininde görülebilmesine rağmen bu familyanın çiftleşme alışkanlıkları hakkında bilgimiz yok denecek kadar azdır. Erkekler sabahın büyük bir kısmını bir nehir veya orman kıyısında zor bulunan dişilerin arayışıyla devriye gezerek geçirirler. En azından bazı türlerde erkekler dişileri çok uzun mesafeler boyunca etrafında ayartıcı şekilde kanat çırparak takip ederler. Bazı türleri sadece balta girmemiş ormanlarda yaşayabiliyorken neyse ki kayıtlı veya değişikliğe uğramış bir çok Morfo ormanlarda hala yaygınlığını korumaktadır.Solda: bu morfo’nun mavi pırıltısı girişim etkileriyle yaratılmıştır. Aşağıda: Brezilya yağmur ormanlarında pupadan yeni çıkan yetişkin Morpho laertes.Yumurtalar, Larvalar ve PupalarMorfo yumurtaları yarı küre biçiminde ve bazı türlerde yığınlar halinde depolansa da, sıklıkla tek başlarına bırakılır. Tırtıllar genellikle açık renkli ve oldukça tüylü olmaya yatkındırlar. Geniş baş kapsülü çok sayıda uzun tüyle bezenmiştir. Tırtılın arka ucunda vücut uzunluğunun üçte ikisi uzunluğunda iki kuyruk vardır. Pupalar kuyruk uçlarından asılı dururlar ve Morfo pupaları ovaldir. O cinste yumurtadan yetişkin hale geçme süresi 90 ile 120 gün civarındadır.Kaynakça: BBC Vahiş Doğa Ken Preston – MafhamYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/morfo-kelebekleri

Baykuş Kelebekleri

Baykuş Kelebekleri

Brassolidae, genelde Nymphalidae’ye dahil edilen küçük bir familyadır. Bazı üyeleri, dünyanın en devasa kelebekleri’dir. Yaygın adı olan baykuş kelebeği, Caligo kelebeklerinde arka kanatların alt kısmındaki baykuş benzeri geniş göz beneklerinden gelir. Diğer cinslerin de göz benekleri vardır fakat onlar daha küçük ve daha az baykuşa benzer. Caligo’daki göz beneklerin işleviyle ilgili bazı spekülasyonlar vardır. Avcıların kafadan uzak durmaları için tasarlanmış olamazlar çünkü bu gözler kelebeğin gözleriyle karıştırılmayacak denli büyük. Bir çift olarak belirgin değiller, bu yüzden bir baykuşun yüzünü taklit amaçları da olamaz. Kelebeğin kanatları dinlenme süresince hep kapalı durur bu yüzden herhangi bir açıdan yalnızca bir göz beneği görülebilir.Yaygın Adı: Baykuş KelebekleriFamilya: BrassolidaeTakım: LcpidopteraTür Sayıları: Yaklaşık 75 tür.Kanat Açıklığı: 5.8-15 cm arasında.Fiziksel Özellikleri: Yetişkinler genelde çok büyük, ve arka kanatlarının alt yüzünde geniş ve belirgin göz benekleri olan; çoğunluk kahverengi ama bazen de parlak masmavi ve mor; 4 yürüme ayağı; tırtıllar genelde düzgün ve sıklıkla kafasının kenarlan boyunca bulunan “dikenli taç” lıdır. Alışkanlıkları: Yetişkinler genelde alaca karanlık ve şafak vaktinde kısa bir dönem uçarlar ve zamanlarının geri kalanını ağaç gövdelerindeki gölgelikler veya bitki örtüsü arasında tüneyerek geçirir; bazı türleri gece de aktiftir; tırtıllar tek başlarına veya grup halinde beslenir.Yaşam Çizgisi: Erkek ve dişiler genelde birbirine benzer; erkekler alacakaranlık veya şafakta devriye gezerler ve dişileri arar; yumurtalar tekil veya kümeler halinde bırakılır; bazı türlerin larva ve pupaları çok geniş ipek çantalar içinde geniş yığınlar halinde meydana gelir.Beslenme Tarzı: Yetişkinler çürümüş meyve, gübre, mantar, leş ve ağaç öz suyuyla; tırtıllar ananas veya Hint kamışı gibi çok sınırlı familyalardaki bitkilerle beslenir ve palmiye ve muz bitkileri için zararlı olabilir. Yaşam Alanı: Çoğunlukla tropikal yağmur ormanları ve benzer alanlar; zararlı türler ise palmiye ve muz ağacının dikildiği yerlerde. Yeryüzünde Dağılımı: İç ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerine özgüdür.Dev Caligo tırtılların başlarında “dikenli taç” olduğu belirtilmiştir. Bu, Kosta Rika’da gözlenen Caligo opsiphanes’te özel olarak iyi gelişmiştir.Gece DevriyesiGeniş, kahverengi, güve benzeri bir canlı olan Dynastor napoleon gibi bazı türler iki göz beneğini de içermez. Diğer brassolidler gibi şafak veya alaca karanlık civarındaki kısa bir süre uçsa da bazı türleri gece de aktiftir. Bazı türleri günün daha-uzun süren loşluğunda ormanın zeminine alçalarak bozulmuş meyvelerle beslenmektedir. Erkekler en çok akşam karanlığına doğru aktifleşirler ve cinsel münasebet için önemli olan bölgeleri belirlemek için rakiplere karşı devriye uçuşları yaparlar.Yumurtalar, Larvalar ve PupalarYumurtalar küreseldir ve çubuk çıkıntılı bir desene sahiptir. Tırtıllar cüsselidir, bazı Caligo’lar başlarındaki “dikenli taç” ile 11 cm’i bulmaktadır. Brassolis tırtılları geceleri kalabalık sürüler halinde beraber beslenirler; gündüzleri ise 2,000′lere varan geniş yığınlar halinde, ipekle bağlanmış çeşitli yapraklardan yapılan huni benzeri bir çuval içinde bir araya toplanırlar. Bu çuval farklı gelişim evrelerindeki tırtılları taşır, bu da farklı dişilerin farklı zamanlarda bıraktığı yumurtalardan çıktıklarını gösterir. Caligo tırtılları yerli pavurya tırnaklarına (Heticonia) benzer bir bitki olan muzların -genellikle beslenme bitkisi olarak kullanırlar – yapraklarını soyabilir. Brassolid pupaları yuvarlak ve bodur veya uzun ve ince olabilirler. Dynastor cinsinde pupalar zehirli bir yılan kafasıyla ciddi benzerlikler taşır.Kaynakça: BBC Ken Preston-MafhamYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/baykus-kelebekleri

Solungaç-İplik Kanatlı Kelebekler

Solungaç-İplik Kanatlı Kelebekler

Lycaenidler genelde küçük, parlak renkli, sıklıkla metalik görünümlü, ani ve seri uçan kelebeklerdir. Çok yakın akraba oldukları ve bazen Lycaenidae’nin bir alt familyası olarak da değerlendirilen metalik noktalılarla (Riodinidae) karıştınlabilirler.Yaygın Adı: Solungaç-İplik Kanatlı Kelebekler (maviler, bakırlar ve çizgitüyler)Familya: LycaendaeTakım: LepidopteraTür Sayısı: 5.000-6.000 (142′si ABD’de)Kanat Açıklığı: 10 mm-7 cm arasında.Fiziksel Özellikleri: Çoğunlukla küçük ve parlak renkli, kanatlar metalik ve mavi, mor, yeşil ve bakır renkli; arka kanatta bir veya birden fazla kuyruk yaygın; erkeklerin ön bacakları hafifçe kısa, kıskaçları yok ve uçları kaynaşık; dış bacakları normal; yüz dar, gözler duyarganın yanına girintili; tırtılları sümüksüdür.Alışkanlıkları: Yetişkinleri çoğunlukla çiçeklerin üzerinde veya bitkilerin tadını çıkarırken gözlenir.Beslenme Tarzı: Yetişkinler çiçeklerle ve fırsat bulduklarında bitki öz suyu, gübre, hayvan leşi veya idrarla ıslanmış zeminle; tırtıllar genellikle yeşil bitkiler; çoğu kuluçkadaki karınca, yumurtalar; bazıları da yaprak biti veya diğer böcekler ile beslenir.Yaşam Çizgisi: Erkekler genelde tüneyip dişilerin geçmesini beklerler; erkek “maviler” devriye gezerler ve dişileri ararlar, tırtıllar bazen karınca kuluçkasında gelişirler; pupa, güdük, ova ve bağlanma için ipek kemerlidir; bir çok türün ılık yaz aylarında çeşitli yumurtaları olur. Yaşam Alanı: Çöl ve bataklıktan orman ve yüksek dağlara dek bir çok yaşam alanı vardır ancak en bol çayırlarda bulunur.Yalnizca 10 mm olan kanat açıklığıyla dünyanın en küçük kelebeği Kuzey Amerika’dan mavi pigme, Brephıdıum exilis’tir. Az sayıda göç alışkanlığı olduğu bilinen lycaenıdlerden biridir ki çoğu genelde evde kalmayı tercih ederler. “Ev” dediğimiz çok nadiren Afrika lycaemdleri Erikssonia acraeina’da olduğu gibi 1.6 hektar genişliğinde ufak bir çalılık arazi olabilir. Meksika’dan çarpıcı yeşil ve sarı Eumaeus debora gibi kanat açıklığı 7 cm olan Bazı en geniş lycaenıdler bile diğer kelebek familyaları düşünüldüğüne ortalamanın altında kalmaktadır.Yeşil kelebekler nadir görülen türlerdir. Fakat yeşil tuyçizgi, Callophrys rubi, Avrupa’nın büyük bir kısmında çok yaygındır. Bir çok benzer türe Birleşik Devletler’de de rastlanır.Üç Ana Alt FamilyaFamilya üyelerinin yaygın adları genelde an alt familyalarla ilişkilidir. Çizgitüyler (Theclinae) isimlerini kanatlarının alt yüzündeki düzgün çizilmiş şeritlerden alırlar. Bir çok türün arka kanatlarında uzun kuyrukları vardır. Tüm dünyada bulunsa da bir çok hassas türün bulunduğu Amerika tropikallerinde daha boldur. Buna karşın, maviler (Polyommatinae) daha ziyade soğuk bölgelerde görülür. Maviler, Avrupa Alplerinde ve Rockies bölgesinde yüksek dağ çayırı karakteristik kelebekleridir ve Alplere özgü kısa uçuş sezonlarında çok fazla sayıda gösteriş yaparlar. Türlerin çoğunda erkekler mavi dişiler kahverengidir fakat iki cinsiyetin de alt yüzlerinde benzer benekler vardır. Üçüncü ana alt familya Lycaeninae, bakırları içerir. Çoğu yanardöner sarı- turuncu, çoğunlukla eflatun olsa da çok az tür de mavidir. Onlar daha ziyade Kuzey Amerika ve Avrupa’nın soğuk dağ çayırlarına özgü ılıman bölge kelebekleridir. Tropikal alanda yaşayan çok az tür de dağlarda bulunmaktadır. Lycaenid’lerin çoğu türü o derece yerleşiktir ki bazen küçücük bir alanda yaşarlar. Bu yüzden şehirlerin, hava alanlarının ya da tarımın gelişimi onların hayatlarını tehlikeye atmaktadır, zaten bazı türlerin nesli tükenmek üzeredir. Lycaenidlerde eş bulma taktikleri ya bir yerde konuşlanıp bir dişinin geçmesini bekleme ya da aktif olarak çiçekler arasında veya dişilerin bulunması muhtemel diğer yerlerde devriye gezme şeklinde olmaktadır. Nispeten kısa ömürlü kelebekler olduklarından Liycaenidler için eş aramak acil bir iştir. Çoğu yetişkinin 7-14 gün arası değişen ömrü vardır.Kanavcı-otu mavisi, Lysandra bellargus, erkeği, Avrupa’da bulunan en güzel “mavi’lerden biridir. Bir çok “mavi”de olduğu gibi dişiler kahverengidir.Yumurta, Larva ve Pupalar Lycaenid yumurtaları genelde basık disklere benzer veya kubbemsi yapıdadır ve sıklıkla zarif çubuk ve çukurlarla süslenmiştir. Tırtılların çoğu diğer kelebek familyalarında görünenlerin aksine düz, künt vücutlu ve sümüksü yaratıklardır. Çoğu türleri çiçek tomurcuğu veya beslendikleri bitkinin meyvesine çok benzer. Meksika kökenli beyaz-kenarlı sikad tüyçizgi, Eumaeuss mirıijas, olduğu gibi çok az türü uyarıcı renklere sahiptir. Bunların kan kırmızısı tırtılları beslendikleri sago palmiyesinden (sikad) elde ettikleri savunma toksinlerini gereken dozlarda depolarlar. Bir çok tür otçuldur, bazıları karınca larvalarıyla beslenir ve çok azı da etçildir ve yaprak bitleri (Aphididae), kabuklu bitler (Coccidae) ve ağustos böcekleriyle (Membracidae) ile beslenirler. Bazı ılımlı türleri her yaz sadece bir nesil üretirken diğerleri iki ya da daha fazla üretebilir. Kuzey Amerikalı gri tüyçizgi Strymon melinus ilkbahar ve sonbahar arasındaki sıcak aylarda bir çok çiftleşme uçuşu gerçekleştirir. Tırtılları da pamuk için zararlı olabilmektedir ki bu Lycaenid’in yarattığı çok az sayıdaki ekonomik zararlardan biridir.Tırtıllar ve Karıncalar Lycaenid türlerin çoğunluğunda, tırtılların karıncalarla yakın bir karşılıklı çıkar ilişkisi vardır. Çoğu durumda karıncalar sadece larvanın koruması olarak kullanılır ve dişi etrafta koruyucu karıncalar olmadıkça larval besin bitkisinin üzerine yumurtlamaz. Tırtıllar karıncaları, yedinci abdominal segmentin üst yüzeyindeki yeni gelen organ adı verilen bezden salgıladıkları şekerli sıvıyla çekerler. Duyargasıyla bu bölgeyi okşayan karıncalar bu sıvının üretilmesini uyarabilir. Tırtıl, derisinden karıncaları hem çeken hem de doyuran başka maddeler de salgılarlar. Bu salgılar karıncaların kuluçka kokusunu taklit edebildikleri için onlarda saldırgan bir tepki yaratmazlar. Bunun karşılığında karıncalar tırtılın üzerinde veya etrafında birikerek can attıkları bu sıvıyı sağlayanı şiddetle -ölümleri pahasına olsa da- savunurlar. Karıncaların öncül bir ordu olarak görevleri vazgeçilmezdir. Avusturalya’nın yaygın imparator mavisi, Jalmenus evagoras, türü, beslendikleri bitki üzerinde lridiomymex karınca taburunun hayat kurtaran müdahalesi olmadan hayatlarını tehdit eden düşman saldırılarına karşı savunmasızdır.Yalancı Kafalar“Türlerin büyük bir kısmında arkadaki kanatların uçları alt yüzeylerinde hır veya daha fazla kuyruksu uzantılarla birlikte gözsü noktayı de taşırlar. Bu uzantılar genelde kısa olsa da Afrika’da Hypolycaena Hara ve Asya’da Zeltus amasa türleri gibi türlerin kuyrukları çok uzun olabilir. Göz beneği, kuyruk ve yerinde duramayan kanat hareketlerinin bir kombinasyonu, kuyrukların bu devamlı hareketle duyarganın yerini aldığı arka uçtaki yalancı bir kafa oluştuğu izlenimini yaratır. Bir çok tür yere konduktan hemen sonra, asıl duyargayı kapalı ön kanatlar arasında görüşten uzak tutarken, yalancı kafayı yukarı doğru en belirgin konumda tutmak için bir geriye dönme gerçekleştirir. Sıklıkla hatların veya şeritlerin birleşerek oluşturdukları bir desen dikkati buraya çekerek gerçek kafadan uzaklaştırır. Bu kuşların veya kertenkelelerin gerçek kafa yerine yalanca kafaya hamle yapmalarını sağlayarak onları kandırmaya yarayabilir. Kelebek böylelikle kanat ucundaki küçük parçaları veya arka kanat kuyruğundaki değişebilen uçları saymazsak nispeten az yaralanmış olarak tekrar uçabilir. Bu ”yalancı kafa” taktiklerine ilave olarak Güney Amerika’daki güzel zümrüt-mavisinin, Arcas imperialis, garip bir şekilde kendi yanındaki bir yaprağa dümdüz yatmak için dereceli olarak devrilme alışkanlığını sayabiliriz.bir imparator mavisi, Arcas imperialis, Kosta Rika’daki bir yağmur ormanında bir yaprağın üstünde kendi tarafına yatmaktadır. Kelebekler önce normal konar sonra yana devrilirler. Altta: Kuzey Amerika gri tüyçizgi, Strymon melinus, kanat uçlarında “yalancı kafa” rahatlıkla görülebilir. Kaynakça: BBC Ken Preston – MafhamYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/solungac-iplik-kanatli-kelebekler

MAVİ BEBEK SENDROMU NEDİR ?

Doğuştan gelen bir kalp bozukluğudur. Sağ ve sol karıncıkları ayıran zarda bir açıklık vardır; ayrıca akciğerlere giden damarlarda daralma olmuştur. Bu sebeplerden ötürü akciğerlere pompalanan kanın bir kısmı sol kalbe geçer. Dolayısıyla küçük kan dolaşımı tam manası ile gerçekleşemez. * Belirtileri: - Bebek fazla hareket ettiği zaman morarır. - El parmaklarının uçları şişer ve yuvarlaklaşır. - Bebek en ufak bir harekette çabuk yorulur ve zor nefes aldığı görülür. - Çocuk büyüdükçe solunum güçlüğü artar. Çömeldiği zaman daha rahat nefes aldığını keşfeden çocuk, sık sık bu pozisyona gelir. * Tedavi: - Ameliyattan başka çare yoktur. - Günümüzde bu ameliyat başarı ile gerçekleştirildiğinden, fazla beklemeden onu usta bir operatörün ellerine teslim edebilirsiniz.   Siyanotik doğumsal kalp hastalıkları arasında mavi hastalık olarak tanımlanan Fallot tetralojisi ilk kez 1671’de Stensen tarafından tanımlanmış ancak 200 yıl sonra 1880’de Fallot tarafından dört ana bulgusu kesin olarak tarif edilmiştir. O tarihten itibaren de hastalık Fallot tetralojisi adı ile anılmaya devam etmiştir. Fallot tetralojisi siyanotik konjenital kalp hastalıkları arasında en sık görünenidir. Klasik olarak dört ana bulgusu vardır. 1. Pulmoner Stenoz 2. VSD 3. Sağ Ventrikül Hipertrofisi 4. Aorta Dekstropozisyonu Bu klasik tanımlamaya rağmen hastalığın VSD + PS’den VSD + Pulmoner Atreziye kadar değişen bir spektrum göstermesi bu klasik bulgularında tartışılmasına neden olmuştur. Örneğin sağ ventrikül hipertrofisinin pulmoner darlığa ikincil olmasına, aorta dekstropozisyonunun da VSD lokalizasyonuna bağlı olması gibi tartışmalar süre gelmektedir. Bütün bunlara rağmen Fallot tetralojisinde klasik olarak bilinen bulguları tek tek inceleyecek olursak: 1. VSD: Genellikle büyük ve tektir, nadiren fazla olabilir. Membranöz septuma yerleşmiştir. Aorta halkası ile devam eder, aortanın arka kapağının önünde yer alır. Sağ ventrikülden bakıldığı zaman kristanın arkasında ve krista ile triküspid ön yaprakları arasında görülür. Ventrikül septum defektlerinin 2/3’ü arka tarafta bir kas bandı ve fibröz bir doku ile sınırlanmıştır. Bu muhtemelen embriyoner septum artığı olabilir. 2. PULMONER STENOZ: Sağ ventrikül kas yapısındaki bir bozukluk sonucunda sağ ventrikül çıkımının değişik derecelerde daralmasıdır. İnfindibuler stenoz üç ayrı yerde olabilir. A ) Ostium infindibulumda: Pulmoner halka ve kapaklar genellikle normaldir, %10’unda valvuler PS olabilir. En sık görülen tipi budur. (%40) 3. odacık teşekkül eder. B ) Yüksek infindibuler stenoz; 3. odacık küçüktür, beraberinde sıklıkla valvül stenozu vardır, %30 olgu bu tiptedir. C ) Diffüz hipoplazi; sağ ventrikül çıkımı tümüyle hipoplaziktir. Valv halkası da küçüktür. Pulmoner darlığın en ağır şekli pulmoner atrezidir. Bunda ringi örten bir diyafragma vardır, veya ventrikül kasında kalınlaşma görülür. Pulmoner kapak biküspid olabilir. Mc Myn’a göre bu oran %70’e kadar çıkar. Bazen de pulmoner kapak yokluğu olabilir. Bu %3 gibi düşük bir oran gösterir. Periferik PA dallarında stenoz %11-23 oranında görülebilir. Daha az olarak da PA dallarından birinin yokluğu görülebilir. 3. SAĞ VENTRİKÜL HİPERTROFİSİ: Bu genellikle pulmoner darlığın bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Sol ventrikül genellikle normal büyüklük ve yapıdadır. Ancak relatif olarak küçük görülür. Gerçek küçük sol ventrikül nadirdir. Mevcut olduğu zaman bu hastalar cerrahiden fazla yararlanmazlar ve postoperatif dönemde myokardi iskemisi ile kaybedilirler. 4. AORTA DEKSTROPOZİSYONU: Bu bulgunun van Praaglar tarafından yapılan tanımı çoğunluk tarafından kabul edilmektedir. Buna göre, mitral aortik fibröz devamlılık bozulmamıştır. Aort kökü, nonkoroner kapakçık hastanın sağına ve daha önüne gelecek şekilde rotasyon yapmıştır. VSD’nin lokalizasyonu da dekstropozisyonu belirginleşmiştir. Aort kökünün saat yönünde dönüşü nedeniyle koroner arterlerin çıkış deliklerinin yer değiştirmesi dışında bir çok dallanma anomalileri de görülebilir. Ağır dekstropozisyonlarda ana damarın sağ ventrikül çıkımını çaprazlaması görülebilir. Bunların cerrahiden önce bilinmesi yararlıdır. ETYOLOJİ: Bir çok doğumsal kalp hastalığında olduğu gibi Fallot Tetralojisinde de kardiyak gelişmedeki değişikliğin nedeni bilinmemektedir. SIKLIĞI: Doğumsal kalp hastalıkları arasında sıklığı beşinci sırada olup % 10 civarında görülür. Siyanotik doğumsal kalp hastalıklarının ise % 70’ini oluşturur. KLİNİK BULGULAR: 1. Siyanoz: Hayatın ilk altı ayında ortaya çıkar ve yaygın bir siyanozdur. En erken doğumdan iki hafta sonra görüldüğü bildirilmiştir. Soğuk, egzersiz ve ağlama siyanozu arttırır. Bu hastalarda parmaklarda çomaklaşma vardır. 1-2 yaşında ortaya çıkar. Hafif şekillerini tanımak güç olabilir. Önce tırnak kökü ile tırnağın deriye birleştiği yerde açı kaybolur. Burası konveks bir hal alır. Nedeni tam bilinmemektedir. Bu kısımda kapillerler genişlemiş, osteoartropati gelişmiştir. 2. Dispne: Dispne başlangıçta ağlama ve beslenme sırasında görülür. Paroksismal dispne ve ağır siyanoz nöbetlerine “siyanotik nöbetler” veya “spell” ler adı verilir. Bazen de hiçbir neden yokken aniden başlayabilir. Nöbetler 18. aydan sonra genellikle azalır. Bu azalma kollateral dolaşımın artmasına bağlı olabilir. Bu nöbetler sırasında hastaların siyanozu artar, şuuru bulanır, bayılabilir, konvülsiyon geçirebilir, hatta paralizileri olabilir. Ağlaması hafiftir. Prekordiyal ağrısı varmış gibi göğsünü tırmalar. Nöbet birkaç dakika veya birkaç saat sürebilir, nadiren fatal olabilir. Nöbetlerin etyolojisi henüz tam açıklık kazanmamıştır. Forio ve Lithmann sağ ventrikül çıkımındaki kas kitlesinin kasılmasına bağlı olarak, akciğere giden kanın azaldığını ileri sürmüşlerdir. Gerçekten nöbetler sırasında akciğere giden kan akımının azaldığını gösteren önemli bulgular vardır. Örneğin; nöbet sırasındaki sistolik üfürümün, oksijen saturasyonunun ve telede pulmoner vaskülaritenin azalması. EKG’de P voltajında artma ve ST depresyonu bulunur. Bu kasılmanın hangi faktörün etkisiyle başladığına gelince ortak bir açıklama bulmak oldukça zordur. Ancak değişik etkilerle NA salgılandığı ve noradrenalinin kalbin kontraktilitesini arttırarak bu kasılmaya neden olabileceği ileri sürülmüştür. Diğer bir görüş de hiperpneye neden olan herhangi bir olayın speli başlatabileceğidir. Hiperpne kalp debisini ve oksijen saturasyonunu daha da düşürür. Düşük oksijen basıncı, pH ve yüksek karbondioksit basıncı beraberce solunum merkezini uyararak daha fazla hiperpneye neden olur. Hiperpne venöz dönüşü ve dolayısıyla sağdan sola şantı arttırır. Bu zincir kırılmazsa kısır döngü halini alır. Ancak solunum sisteminin depresyonu zinciri kırabilir. 3. Çömelme: Çömelme yada buna eşdeğer olan duruş şekilleri FT’de sık görülür. Hatta bazı yazarlara göre FT’ye özgüdür. Böyle düşünmelerinin nedeni intakt VSD’li pulmoner atrezide, trilojide ve tek ventrikül gibi diğer bazı siyanotik doğumsal kalp hastalıklarında görülmemesidir. FT’de VSD’nin aorta ile olan ilişkisi nedeniyle çömelme yararlı olabilmektedir. Çömelme ile periferik vasküler rezistans arttığı için kalp debisi ve kan basıncı artar ve O2 satürasyonunda yükselme görülür. Yani hasta çömelmekle senkobu önler; alt ekstremitelerdeki düşük O2 saturasyonlu kanın kalbe dönmesi önlenir. Böylece arteriyel O2 saturasyonu yükselir ve hayati önemi yüksek merkezlerin beslenmesi sağlanmış olur. 4. Gelişme Geriliği: FT’li bebekler genellikle yavaş bir büyüme ve gelişme gösterir. Bunların 2/3’ü 16 persentilin altındadır. Bunlarda göğüs deformiteleri ve skolyoz olabilir. Mental gelişmede serebral hipoksi nedeniyle geridir. 5. Kardiyovasküler sistem bulguları: a) Kalp tepe atımı genellikle normal yerindedir ve normoaktiftir. b) Thrill, üfürümün şiddetine bağlı olarak olabilir veya olmayabilir. c) İkinci sesin şiddeti normal veya hafif olarak duyulabilir. İkinci sesin tek ve şiddetli duyulduğu durumlarda bunun aortaya ait olduğu fonokardiyogramda görülmüştür. d) Üfürüm, sternumun sol kenarında en iyi duyulan orta şiddette sistolojik ejeksiyon üfürümüdür. Bu üfürüm infindibuler stenoza aittir. Üfürüm duyulmaması pulmoner atrezi lehinedir. Eğer ilave pulmoner kapak yokluğu varsa erken diastolik üfürüm, PDA varsa sol klavikula altında devamlı üfürüm duyulur. Eğer devamlı üfürüm yaygın ve yumuşak vasıflı bir üfürüm şeklinde ise bu bronşial arterlerdeki dolaşımdan olabilir. e) Fallot tetralojisinde kalp yetmezliği normal şartlarda görülmez. Ancak beraberinde başka bir anomali veya hastalık varsa görülebilir. (anemi, infektif endokardit, sistemik hipertansiyon, subendokardiyal fibrozis, ilave anomaliler, PA kapak veya pulmoner arter dal yokluğu gibi). LABORATUVAR BULGULARI 1. Radyolojik Bulgular: Telekardiyogramda kalbin transvers kesitteki büyüklüğü normaldir. Apeks ucu havaya kalkıktır. Üç yönlü telede sağ ventrikül hipertrofisi görülür. PA segmenti çöküktür. Bu bulgular kalbe özel bir görünüm verir. Bu görünüm tahta pabuca benzediğinden “Coeure en” denmektedir. Aorta arkusu %30 vakada sağdan inebilir. Akciğer damarlanması azalmıştır. Büyükçe hastalarda kollateral dolaşım artmasına bağlı hiler dolgunluk görülebilir. Kosta çentiklenmesi, sol PA yokluğu olanlarda veya şant ameliyatı olanlarda görülebilir. 2. EKG Bulguları: Fallot teorisi için spesifik bir bulgu yoktur. Ancak görülen bulgular şunlardır. QRS aksı (+120) ile (+210) arasında değişen bir sağa sapma gösterir. Nadiren B tipi WPW ile birlikte olan tetralojilerde sol aks sapması görülebilir ve bu tanıda zorluğa neden olabilir. P dalgasında sağ atrial dilatasyon gösterecek değişiklikler yaşla artmak üzere 1/5, 1/3 oranlarında görülebilir. Frontal plan vektörü genellikle saat yönünde rotasyon gösterir. 3. EKO Bulguları: Ekokardiyografi Fallot tetralojisinde değerli bilgiler vermektedir. Aortanın septum üzerine ata biner tarzda oturduğu görülebilir, aorta genişlemiştir. Septal aortik devamlılık bozulmuş, mitral aortik devamlılık normaldir. Sağ ventrikül çıkımı ve sol atrium daralmıştır. Ağır hipoplazi ve darlılarda kapakta sistol ve diastol süresince devam eden flatter görülebilir. 4. Kan Tablosu: Hastalarda polisitemi vardır. Eğer Hb %10-13 gr/dl arasında ise relatif bir anemiden söz edilir. Anemik çocuklar gelişemez ve sık bayılma nöbetleri geçirirler. Demir tedavisi ile Hb düzelince tablo düzelir. Ancak hematokrit %70’in üzerine çıkınca semptomlar yeniden başlar. Çünkü kanın viskozitesi artar. Bunlarda kırmızı küre volümü artmış, plazma volümü azalmıştır. İntravasküler trombozis ile kanama arasında çok ince bir denge vardır. Pek çok hemostatik bozukluk görülmekle birlikte, en önemlisi trombosit fonksiyon bozukluğudur. Ayrıca hafif bir intravasküler koagülasyon da söz konusudur. Bu özelliklerin bilinmesi cerrahi girişim planlanan vakalar için önemli olabilir. 5. Kateterizasyon Bulguları: Hastalığın kesin tanısı kalp kateterizasyonu ile konur. Sağ ventrikül basıncı şekil ve yükseklik olarak sola eşittir. Ancak nadiren VSD çok küçükse daha yüksekte olabilir. PA basıncı düşüktür. PA’den sağ ventriküle geri çekilerek alınan basınç eğrisi darlığın valvuler veya infindibuler oluşuna göre değişiklik gösterir. Sağ atrium basıncı çocuklarda normaldir, yaş ilerledikçe yükselir. Arteriel O2 saturasyonu düşüktür, egzersiz sırasında daha da düşme gösterir, pH ve pCO2 normaldir, ancak siyanotik spell sırasında pH düşer. Anjiokardiyografi genellikle sağ ventriküle kontrast madde verilerek çeşitli pozisyonlarda yapılabilir. Anjiografide dikkat edilecek özellikler şunlardır: a- Pulmoner darlığın yeri, derecesi, pulmoner halkanın, ana PA ve dallarının durumu b- VSD’nin büyüklüğü, yeri ve sayısı, septum olup olamadığı c- PA ile aortanın ilişkisi, çıkış yerleri ve seyirleri d- Mitral aortik devamlılık var mı? Koroner arterlerin çıkış yerleri ve seyirleri e- Sol atrium ve sol ventrikülün büyüklüğü AYIRICI TANI Hastalığın ayırıcı tanısı yenidoğan dönemi ve çocukluk dönemi olarak ikiye ayrılabilir. Yenidoğan döneminde: Siyanoz iki haftadan önce çıkmaz. Siyanozun erken çıkması çok ağır PS veya pulmoner atrezinin lehinedir ve prognozu iyi değildir. Siyanoz nedeniyle bu devrede karışabilecek doğumsal kalp hastalıkları şunlardır: 1. Transpozisyon 2. Akciğer vaskülaritesini azaltan doğumsal kalp hastalıkları ( Triküspid atrezisi, Ebstein anomalisi VSD’siz pulmoner atrezi, Aspleni sendromu vs.) Daha Büyük Yaşlarda Ayırıcı Tanı: 1. Triloji, 2. Pentaloji, 3. Çift bölmeli sağ ventrikül, 4. Sağ ventrikül rabdomyoması, 5. Kompleks doğumsal kalp hastalıkları, 6. Çift çıkımlı sağ ventrikül, 7. Transpozisyon + PS, 8. Tek ventrikül + PS PROGNOZ: İlk iki yaş siyanotik nöbetler nedeniyle sıkıntılıdır. Hastalar genellikle ilk iki yıldan sonra anoksiye adapte olur ve aktivitelerini ona göre ayarlarlar. Ancak puberteden itibaren gerileme başlar ve 20 yaşlarında kaybedilirler. Ortalama yaşam süreleri 12 yıldır. Cerrahi girişimler bu süreyi oldukça uzatmıştır. KOMPLİKASYONLAR: 1. Serebrovasküler olaylar %4 oranında görülür. Sinus kavernozus trombüsü, arteriyel emboli ve trombüslerdir. Ancak tetralojili çocuklarda hemipleji ve paraplejilerin daha çok düşük hematokritlerle görülmesi, bu lezyonların tromboemboliden çok, anemiye bağlı hipoksiden geliştiği izlenimini vermektedir. 2. Beyin Apsesi hayatın ilk iki yılında son derecede nadirdir. Çocukluk çağı serebral apselerinin 1/3’ünü FT’li çocuklar oluşturmaktadır. Olay anoksi nedeniyle beyinde meydana gelmiş bir enfarkt üzerine bakterilerin yerleşmesi ile olmaktadır. Baş ağrısı, letarji, ateş ilk semptomlardandır. Bu tür komplikasyon geçirenlerde erken dönemde düzeltici cerrahi girişimuygulanmaktadır. Apsede mortalite % 60’dır. 3. Enjektif endokarditli çocuklardaki doğumsal kalp hastalıkları sınıflandırıldığında %24 ile TOF başta gelmektedir. En sık görülen mikroorganizma Streptekokus viridans, daha sonra stafilokoklardır. Bu komplikasyonun mortalitesi güçlü antibiyotiklerle azalmış olmasına rağmen yine de %21’dir. 4. Konjestif kalp yetmezliği daha önce belirtilen nedenlere bağlı olarak görülebilir. 5. Kanama eğilimi trombositopeni, fibrinojen ve protrombin yapımında azalma, pıhtı retraksiyonunda azalma gibi nedenlerle görülebilir. 6. Tbc %2 oranında görülebilir. 7. Feokromasitoma ameliyat sırasında önemli olabilir. TEDAVİ: 1. Genel tedavi prensipleri 2. Tıbbi Tedavi Siyanotik nöbetlerin tedavisi Komplikasyonların tedavisi 3. Cerrahi Tedavi Genel tedavi prensipleri: İyi beslenme, yeterli demir alımı, su dengesinin ayarlanması, uygun postürlerin öğretilmesi, diş bakımı gibi hijyenik bilgilere dikkat edilmesi, fokal enfeksiyon odakları varsa tedavisidir. Tıbbi Tedavi: a. Siyanotik Nöbetlerin Tedavisi: Oksijen verilmesi gereklidir. Esas problem pulmoner kan akımının azalması olduğu için çok yararlı olmayabilir, ama yine de verilir. Uygun pozisyon sağlanır. Bebek yüzükoyun, diz dirsek pozisyonunda yatırılır, sıkan elbise varsa çıkartılır. Sıvı takılarak hem sıvı dengesi düzeltilir, hem de gerekli ilaçların verilebilmesi için bir damar açıklığı sağlanır. Arteriyel pO2 40 mmHg’nın altına indiği zaman metabolik asidoz gelişeceğinden bunun hızla düzeltilmesi gerekir. Bu düzeltme I.V NaHCO3 ile yapılır. pH düzelince atak hızla düzelir. 0,1 mg/kg dozda morphin subkutan olarak verilir. Betablokörler I.V olarak 0,1 mg/kg veya nöbetleri önlemek amacıyla 1 mg/kg oral verilebilir. b. Komplikasyonların tedavisi: Serebral embolik hadiselerde dikkat edilmesi gereken husus hastanın dehidratasyona girmesini önlemek, hematokriti %55-65 civarında tutmaktır. Bazı merkezlerde heparin ve venaseksiyon tavsiye edilmektedir. Bakteriyel endokardit varsa uygun antibiyotikler verilir. Kanamalarda taze plazma verilebilir. Cerrahi Tedavi: a. Yardımcı (palyatif) ameliyatlar: Bunlarda genel olarak amaç akciğere giden kan miktarını arttırmak ve akciğer vasküler yatağı geliştirmektedir. 1. Blalock-Taussing Şantı: Subklavyan arter ile PA dallarından birini ağızlaştırmakla olur. Genellikle arkus aortanın tersi yöndeki PA dalı tercih edilir. 2. Potts ameliyatı: Dessendan aorta ile sol PA arasında şant yapılır. 3. Watersion ameliyatı: Asendan aorta ile sağ PA arasında şant yapılır. son iki teknik küçük bebeklerde tercih edilir. b. Tam düzeltme ameliyatı: VSD’nin prostetik bir yama ile tamiri ve infindibulumun rezeksiyonu pulmoner darlığın giderilmesi tam düzeltme ameliyatının esasını oluşturur. Ameliyat sırasında dolaşım kardiyopulmoner bypass denilen bir teknikle sağlanır. Çok küçük bebeklerde hipotermi de uygulanır. Tam düzeltme girişiminin en iyi tedavi yolu olduğu kuşkusuzdur. Ancak uygulama zamanı ve palyatif tedaviyi takiben mi yoksa direkt olarak mı yapılması gerektiği tartışmalıdır. Düzeltme ameliyatı PA görülmeyen olgular hariç bütün FT’de endikedir. Ancak ameliyat mortalitesi küçük yaşlarda daha fazla olduğundan çoğu cerrahlar 5 yaş civarını tercih etmektedirler. Ameliyat ne kadar küçük yaşta yapılırsa mental ve motor gelişmenin o kadar iyi olacağını savunanlar olmakla beraber, cerrahi girişim süt çocukluğu döneminde ancak anemi olmaksızın sık siyanotik nöbet geçiren ve betablokörlerin kontrendike ve etkisiz olduğu durumlarda, hematokrit değeri çok yüksekse önerilmekte ve genellikle önce şant ameliyetı yapılıp, eğer bu çalışmazsa tam düzeltmeye gidilmektedir. Görüldüğü gibi tam düzeltme ameliyatının zamanlanması ve endikasyonu girişimi uygulayacak ekibin teknik imkanlarına ve mortalite oranına göre ayarlanmaktadır. Küçük bebeklerde semptomlar tıbbi tedavi ile giderilmediği taktirde önce şant ameliyatı önerilmekte veya yeterli PA’leri varsa ve sol ventrikül kapasitesi total düzeltmeyi kaldırabilecek büyüklükte ise total düzeltme yapılmaktadır. Ameliyat mortalitesi %10-%15 arasındadır. Bazı merkezler bunu %2-5’e indirmişlerdir. Ameliyatı takiben hastanın rengi açılır, egzersiz toleransı artar. Hb ve Htc seviyesi ve arteriyel O2 saturasyonu normale döner. Ayrıca psikolojik ve mental durum giderek düzelme gösterir. Komplikasyonlar: 1. Erken postoperatif devrede Kanama A.V Tam Blok Pulmoner ödem ( diüretikler, steroidler verilir, respiratör uygulanır.) Düşük kalp debisi (ventrikülotomi veya aort klemp süresi ile ilgili iskemiye bağlıdır. Tedavide sempatomimetikler ve dijital preparatları uygulanır. 2. Geç postoperatif devrede: Postoperikardiyektomi sendromu Kalp yetmezliği (Rezidüel VSD; Triküspid fonksiyon bozukluğu) İletim bozuklukları (sağ dal bloku, sağ dal bloku + sol anterior hemiblok) Hemodinamik bozukluklar (Rezidüel PS, pulmoner kapak yetmezliği, rezidüel VSD ve soldan sağa şant, sağ ventrikül çıkımında anevrizma) Hastaların fizik performansı normal değerlerde olmakla beraber hayat boyu izlenmeleri gerekmektedir. KAYNAK: butundoktorlar.com

http://www.biyologlar.com/mavi-bebek-sendromu-nedir-

Tehlike Altındaki Biyolojik Çeşitliliğine Dikkat Çekildi

Tehlike Altındaki Biyolojik Çeşitliliğine Dikkat Çekildi

CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, "Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü" nedeniyle CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur ve Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ile birlikte basın toplantısı düzenledi. CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan Çevre Performansı Endeksi 2012 sonuçlarına göre Türkiye'nin, çevre performansı sıralamasında 132 ülke arasında 109. sırada "zayıf performans" gösteren ülkeler grubunun en alt sırasında yer aldığını belirterek " ülkemiz aynı endeksin Biyolojik Çeşitlilik ve Yaşam Alanları sıralamasındaysa 121. sıradadır. Bir başka deyişle, Türkiye dünyada biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehdidin olduğu 12 ülkeden biridir." dedi CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir, sözlerine şöyle devam etti: " Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü 22 Mayıs günü dünyanın dört bir yanında kutlandı. Bu yıl Türkiye'de " Yeryüzünün Yaşam Hazinesi" sloganıyla yürütülen kutlamalar ne yazık ki buruk geçiyor. Bu burukluğun sebebi ise Türkiye'de Doğa'ya ve insana duyarsız uygulamaların yarattığı büyük tahribat. Yale Üniversitesi tarafından yayınlanan Çevre Performansı Endeksi 2012 sonuçlarına göre Türkiye, çevre performansı sıralamasında 132 ülke arasında 109. sırada "zayıf performans" gösteren ülkeler grubunun en alt sırasında yer almaktadır. Ülkemiz aynı endeksin Biyolojik Çeşitlilik ve Yaşam Alanları sıralamasındaysa 121. sıradadır. Bir başka deyişle, Türkiye dünyada biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehdidin olduğu 12 ülkeden biridir. Türkiye'de çevre tahribatının yarattığı tehlikeler ne kadar büyükse, yetişmiş insan kaynağımızın sunduğu olanaklar da bir o kadar büyüktür; yeter ki yararlanmayı bilelim. Bugün ülkemizin yüz akı bilim insanlarından biriyle, Harvard Üniversitesi'nden lisans ve Stanford Üniversitesi'nden doktora derecesini almış Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ile birlikteyiz. Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü'nde kuş bilimci, tropik biyolog ve ekolog olarak görev yapan Çağan Şekercioğlu Angola'dan Uganda'ya, Alaska'dan Kosta Rika'ya ve Türkiye'den Etiyopya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada çok önemli çalışmalara imza atmış bir araştırmacı. National Geographic dergisi tarafından 2011 yılının yükselen kaşifi seçilmiş dünyaca ünlü bir isim. 36 yaşında dünyada en çok bilimsel atıf yapılan çevrebilimcilerden biri olmayı başarmış bir kişi. Gelin bugün hep birlikte bu genç bilim insanına kulak verelim. Doğanın bize atalarımızdan miras kalmadığını, doğayı çocuklarımızdan ödünç almadığımızı bir kez daha anımsatsın bizlere…" Doç. Dr Çağan Şekercioğlu, ise dünyada çoğunluğu 3 biyoçeşitlilik sıcak noktasıyla kaplı olan tek ülke olan güzel ve doğa zengini ülkemizin, çevre performansında sonlardaki konumunu hak etmediğini söyledi. Türkiye'nin doğasını koruma ve vatandaşının ve özellikle de yöneticilerin görevi ve bir numaralı önceliği olması gerektiğini ifade eden Şekercioğlu, "dileğimiz, liderlerimizin Türkiye'nin zengin doğasını korumada ve çevre sağlığını medeni ülkelerin seviyesine getirmede gereken ciddi adımları atmalarıdır." dedi Doç. Dr Çağan Şekercioğlu, sözlerinde şunları kaydetti: "Bu konuda ümit veren gelişme, 2008 yılında önerdiğim ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nın hayata geçirmeye karar verdiği, 81 km uzunluğunda, 23,533 hektar büyüklüğünde ve dört ili kapsayan Türkiye'nin ilk Yaban Hayatı Koridoru ağaçlandırma projesidir. Kars, Ardahan, Erzurum ve Artvin'i geçecek olan koridor, Sarıkamış Ormanları - Allahuekber Dağları Milli Parkı'nı bölgedeki diğer ormanlara ve milli parklara bağlayarak, Sarıkamışı'ın izolasyonuna son verecektir. Bu projeyi benimseyen, destekleyen ve ağaçlandırılmasını gerçekleştirecek olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve ilgili genel müdürlükler, Türkiye'de doğa koruma için çok önemli bir ilke imza atmış olacaklardır. 23,533 hektarı kapsayan Türkiye'nin ilk yaban hayatı koridoru, 22,980 hektarlık Sarıkamış Ormanları - Allahuekber Dağları Milli Parkı'ndan daha büyük bir alanın da korunmasını sağlayacaktır. Alanın yaklaşık üçte ikisi halihazırda orman olduğundan, sadece üçte biri ağaçlandırılarak, Kars'tan Gürcistan sınırına kadar 81 km boyunca uzanan bir orman koridoru oluşturulacak ve bölgedeki yaban hayatının Karadeniz, Kaçkarlar ve aşağı Kafkasların geniş ormanlarına ulaşabilmesi sağlanacaktır." CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur ise ormanlarımızı ve çevremizi korumamız gerektiğini belirterek çevrenin ve ormanların insan sağlığı için ne derece önemli unsurlar olduğuna dikkat çekti. Onur," çevre bir şehircilik projesi değildir. Çevre bir insan hakları projesidir ve insan sağlığı için çevremizi, ormanlarımız korumamız gerekiyor." dedi   Kaynak: http://www.meclishaber.gov.tr/develop/owa/haber_portal.aciklama?p1=121857

http://www.biyologlar.com/tehlike-altindaki-biyolojik-cesitliligine-dikkat-cekildi

Solungaç - İplik Kanatlı Kelebekler

Lycaenidler genelde küçük, parlak renkli, sıklıkla metalik görünümlü, ani ve seri uçan kelebeklerdir. Çok yakın akraba oldukları ve bazen Lycaenidae’nin bir alt familyası olarak da değerlendirilen metalik noktalılarla (Riodinidae) karıştınlabilirler.Yaygın Adı: Solungaç-İplik Kanatlı Kelebekler (maviler, bakırlar ve çizgitüyler)Familya: Lycaen daeTakım: LepidopteraTür Sayısı: 5.000-6.000 (142′si ABD’de)Kanat Açıklığı: 10 mm-7 cm arasında.Fiziksel Özellikleri: Çoğunlukla küçük ve parlak renkli, kanatlar metalik ve mavi, mor, yeşil ve bakır renkli; arka kanatta bir veya birden fazla kuyruk yaygın; erkeklerin ön bacakları hafifçe kısa, kıskaçları yok ve uçları kaynaşık; dış bacakları normal; yüz dar, gözler duyarganın yanına girintili; tırtılları sümüksüdür.Alışkanlıkları: Yetişkinleri çoğunlukla çiçeklerin üzerinde veya bitkilerin tadını çıkarırken gözlenir.Beslenme Tarzı: Yetişkinler çiçeklerle ve fırsat bulduklarında bitki öz suyu, gübre, hayvan leşi veya idrarla ıslanmış zeminle; tırtıllar genellikle yeşil bitkiler; çoğu kuluçkadaki karınca, yumurtalar; bazıları da yaprak biti veya diğer böcekler ile beslenir.Yaşam Çizgisi: Erkekler genelde tüneyip dişilerin geçmesini beklerler; erkek “maviler” devriye gezerler ve dişileri ararlar, tırtıllar bazen karınca kuluçkasında gelişirler; pupa, güdük, ova ve bağlanma için ipek kemerlidir; bir çok türün ılık yaz aylarında çeşitli yumurtaları olur.Yaşam Alanı: Çöl ve bataklıktan orman ve yüksek dağlara dek bir çok yaşam alanı vardır ancak en bol çayırlarda bulunur.Yalnizca 10 mm olan kanat açıklığıyla dünyanın en küçük kelebeği Kuzey Amerika’dan mavi pigme, Brephıdıum exilis’tir. Az sayıda göç alışkanlığı olduğu bilinen lycaenıdlerden biridir ki çoğu genelde evde kalmayı tercih ederler. “Ev” dediğimiz çok nadiren Afrika lycaemdleri Erikssonia acraeina’da olduğu gibi 1.6 hektar genişliğinde ufak bir çalılık arazi olabilir. Meksika’dan çarpıcı yeşil ve sarı Eumaeus debora gibi kanat açıklığı 7 cm olan Bazı en geniş lycaenıdler bile diğer kelebek familyaları düşünüldüğüne ortalamanın altında kalmaktadır.Yeşil kelebekler nadir görülen türlerdir. Fakat yeşil tuyçizgi, Callophrys rubi, Avrupa’nın büyük bir kısmında çok yaygındır. Bir çok benzer türe Birleşik Devletler’de de rastlanır.Üç Ana Alt FamilyaFamilya üyelerinin yaygın adları genelde an alt familyalarla ilişkilidir. Çizgitüyler (Theclinae) isimlerini kanatlarının alt yüzündeki düzgün çizilmiş şeritlerden alırlar. Bir çok türün arka kanatlarında uzun kuyrukları vardır. Tüm dünyada bulunsa da bir çok hassas türün bulunduğu Amerika tropikallerinde daha boldur. Buna karşın, maviler (Polyommatinae) daha ziyade soğuk bölgelerde görülür. Maviler, Avrupa Alplerinde ve Rockies bölgesinde yüksek dağ çayırı karakteristik kelebekleridir ve Alplere özgü kısa uçuş sezonlarında çok fazla sayıda gösteriş yaparlar. Türlerin çoğunda erkekler mavi dişiler kahverengidir fakat iki cinsiyetin de alt yüzlerinde benzer benekler vardır. Üçüncü ana alt familya Lycaeninae, bakırları içerir. Çoğu yanardöner sarı- turuncu, çoğunlukla eflatun olsa da çok az tür de mavidir. Onlar daha ziyade Kuzey Amerika ve Avrupa’nın soğuk dağ çayırlarına özgü ılıman bölge kelebekleridir. Tropikal alanda yaşayan çok az tür de dağlarda bulunmaktadır. Lycaenid’lerin çoğu türü o derece yerleşiktir ki bazen küçücük bir alanda yaşarlar. Bu yüzden şehirlerin, hava alanlarının ya da tarımın gelişimi onların hayatlarını tehlikeye atmaktadır, zaten bazı türlerin nesli tükenmek üzeredir. Lycaenidlerde eş bulma taktikleri ya bir yerde konuşlanıp bir dişinin geçmesini bekleme ya da aktif olarak çiçekler arasında veya dişilerin bulunması muhtemel diğer yerlerde devriye gezme şeklinde olmaktadır. Nispeten kısa ömürlü kelebekler olduklarından Liycaenidler için eş aramak acil bir iştir. Çoğu yetişkinin 7-14 gün arası değişen ömrü vardır.Kanavcı-otu mavisi, Lysandra bellargus, erkeği, Avrupa’da bulunan en güzel “mavi’lerden biridir. Bir çok “mavi”de olduğu gibi dişiler kahverengidir.Yumurta, Larva ve Pupalar Lycaenid yumurtaları genelde basık disklere benzer veya kubbemsi yapıdadır ve sıklıkla zarif çubuk ve çukurlarla süslenmiştir. Tırtılların çoğu diğer kelebek familyalarında görünenlerin aksine düz, künt vücutlu ve sümüksü yaratıklardır. Çoğu türleri çiçek tomurcuğu veya beslendikleri bitkinin meyvesine çok benzer. Meksika kökenli beyaz-kenarlı sikad tüyçizgi, Eumaeuss mirıijas, olduğu gibi çok az türü uyarıcı renklere sahiptir. Bunların kan kırmızısı tırtılları beslendikleri sago palmiyesinden (sikad) elde ettikleri savunma toksinlerini gereken dozlarda depolarlar. Bir çok tür otçuldur, bazıları karınca larvalarıyla beslenir ve çok azı da etçildir ve yaprak bitleri (Aphididae), kabuklu bitler (Coccidae) ve ağustos böcekleriyle (Membracidae) ile beslenirler. Bazı ılımlı türleri her yaz sadece bir nesil üretirken diğerleri iki ya da daha fazla üretebilir. Kuzey Amerikalı gri tüyçizgi Strymon melinus ilkbahar ve sonbahar arasındaki sıcak aylarda bir çok çiftleşme uçuşu gerçekleştirir. Tırtılları da pamuk için zararlı olabilmektedir ki bu Lycaenid’in yarattığı çok az sayıdaki ekonomik zararlardan biridir.Tırtıllar ve Karıncalar Lycaenid türlerin çoğunluğunda, tırtılların karıncalarla yakın bir karşılıklı çıkar ilişkisi vardır. Çoğu durumda karıncalar sadece larvanın koruması olarak kullanılır ve dişi etrafta koruyucu karıncalar olmadıkça larval besin bitkisinin üzerine yumurtlamaz. Tırtıllar karıncaları, yedinci abdominal segmentin üst yüzeyindeki yeni gelen organ adı verilen bezden salgıladıkları şekerli sıvıyla çekerler. Duyargasıyla bu bölgeyi okşayan karıncalar bu sıvının üretilmesini uyarabilir.Tırtıl, derisinden karıncaları hem çeken hem de doyuran başka maddeler de salgılarlar. Bu salgılar karıncaların kuluçka kokusunu taklit edebildikleri için onlarda saldırgan bir tepki yaratmazlar. Bunun karşılığında karıncalar tırtılın üzerinde veya etrafında birikerek can attıkları bu sıvıyı sağlayanı şiddetle -ölümleri pahasına olsa da- savunurlar. Karıncaların öncül bir ordu olarak görevleri vazgeçilmezdir. Avusturalya’nın yaygın imparator mavisi, Jalmenus evagoras, türü, beslendikleri bitki üzerinde lridiomymex karınca taburunun hayat kurtaran müdahalesi olmadan hayatlarını tehdit eden düşman saldırılarına karşı savunmasızdır.Yalancı Kafalar“Türlerin büyük bir kısmında arkadaki kanatların uçları alt yüzeylerinde hır veya daha fazla kuyruksu uzantılarla birlikte gözsü noktayı de taşırlar. Bu uzantılar genelde kısa olsa da Afrika’da Hypolycaena Hara ve Asya’da Zeltus amasa türleri gibi türlerin kuyrukları çok uzun olabilir. Göz beneği, kuyruk ve yerinde duramayan kanat hareketlerinin bir kombinasyonu, kuyrukların bu devamlı hareketle duyarganın yerini aldığı arka uçtaki yalancı bir kafa oluştuğu izlenimini yaratır. Bir çok tür yere konduktan hemen sonra, asıl duyargayı kapalı ön kanatlar arasında görüşten uzak tutarken, yalancı kafayı yukarı doğru en belirgin konumda tutmak için bir geriye dönme gerçekleştirir. Sıklıkla hatların veya şeritlerin birleşerek oluşturdukları bir desen dikkati buraya çekerek gerçek kafadan uzaklaştırır. Bu kuşların veya kertenkelelerin gerçek kafa yerine yalanca kafaya hamle yapmalarını sağlayarak onları kandırmaya yarayabilir. Kelebek böylelikle kanat ucundaki küçük parçaları veya arka kanat kuyruğundaki değişebilen uçları saymazsak nispeten az yaralanmış olarak tekrar uçabilir. Bu ”yalancı kafa” taktiklerine ilave olarak Güney Amerika’daki güzel zümrüt-mavisinin, Arcas imperialis, garip bir şekilde kendi yanındaki bir yaprağa dümdüz yatmak için dereceli olarak devrilme alışkanlığını sayabiliriz.bir imparator mavisi, Arcas imperialis, Kosta Rika’daki bir yağmur ormanında bir yaprağın üstünde kendi tarafına yatmaktadır. Kelebekler önce normal konar sonra yana devrilirler. Altta: Kuzey Amerika gri tüyçizgi, Strymon melinus, kanat uçlarında “yalancı kafa” rahatlıkla görülebilir.Kaynakça: BBC Ken Preston – MafhamYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/solungac-iplik-kanatli-kelebekler-1

Karaciğer hücresi laboratuvarda üretildi

Karaciğer hücresi laboratuvarda üretildi

Nature Biyoteknoloji dergisinde yeni yayımlanan bir çalışmaya göre,

http://www.biyologlar.com/karaciger-hucresi-laboratuvarda-uretildi

2017’nin İlk Alkışı, Yılın 250 Gününü Yenilenebilir Enerjiyle Geçiren <b class=red>Kosta</b> Rika’ya Gidiyor

2017’nin İlk Alkışı, Yılın 250 Gününü Yenilenebilir Enerjiyle Geçiren Kosta Rika’ya Gidiyor

2017 yılının ilk alkışını bizce Kosta Rika hakediyor. Küçük bir Orta Amerika ülkesi olan Kosta Rika, 2016 yılının 250 gününü yalnızca yenilenebilir enerjiyle geçirdi ve bütün bir yıl boyunca da elektrik ihtiyacının %98.12’sini yenilenebilir enerjiden sağladı.

http://www.biyologlar.com/2017nin-ilk-alkisi-yilin-250-gununu-yenilenebilir-enerjiyle-geciren-kosta-rikaya-gidiyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0