Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili- 3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde 3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit

Sibernetik Organizmalaştırdığımız Böcekler

Diğer bir adıyla sayborg böcekler, yani Robocop gibi böcekler. Vücutlarına eklenen teknolojik araçlarla normalinden daha gelişmiş yeteneklere sahip olan canlıların prototiplerini oluşturmak için kullanılan böcekleri inceleyeceğiz. Sibernetik organizma (cybernetic organism), kısaltılıp dilimize girmiş haliyle sayborg (cyborg) hem biyolojik hem de yapay (elektronik, mekanik veya robotik) parçalardan oluşmuş canlılara deniyor [1]. Sayborgların insan olması gibi bir anlayış hakim olmasına karşın, bu tarz bir kısıtlama kesinlikle yok. Mikro-organizmalar bile bu tanımlamaya dahildir. Zaten sibernetik organizma adının çağrıştırdığı gibi herhangi bir organizmaya uygulanabilir; yeter ki bu teknolojik ve yapay öğeler, bahsi geçen organizmanın değiştirilmemiş haline kıyasla daha yüksek seviyelerde özelliklere sahip olmasını sağlasın. Diğer taraftan bir elektromekanik sisteme veya bir robota eklenecek olan canlı organlar veya dokular da robotun sayborga dönmesine sebep olacaktır. Popüler kültürden örnekler vermek gerekirse, organik ve sentetik parçalardan oluşturulan Robocop, Star Trek’teki Borg Queen (Şekil 1) veya Battlestar Galactica’daki insan saylonlar (cylon) ve Terminatör’ler en akılda kalan sibernetik organizmalardır. Yeri gelmişken sıkça karıştırılan iki terim olan sayborg ve androidin ayrımını da yapalım. Android insan dış görünümünü andıran robotlara verilen isim. Farkettiğiniz üzere bir android aynı zamanda bir sayborg olabilir de (yukarıdaki örnekler), olmayabilir de (örn: ASIMO, bkz. Tekinsiz Vadi).Sayborgların sadece bilim kurgu öğeleri olduğunu zannetmeyin, bu paragrafın sonunda neredeyse hepimizin birer sayborg olduğuna ikna edeceğim belki de sizleri. Öncelikle tanımı gereği gündelik hayatlarımızda kullandığımız bazı elektronik fiziksel eklentiler, bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Kalp pilleri, kohlear ve retinal implantlar, insülin pompaları bazı organlarımızın yerini alarak değiştirilmiş vücut organlarımız haline geliyor. Bu sebeple bir başka yazımızda işlediğimiz beyin-makine arayüzleri olarak kullanılan protez kollar ve bacaklar da bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Hatta bazı filozoflar ve teorisyenler işi daha da ileri götürerek, kontak lensler ve işitme cihazlarını bile eksik olan biyolojik yetilerimizi güçlendirmeye yaradıkları için sibernetik güçlendirmeler olarak görüyor, ancak ben bu fikire kesinlikle katılmıyorum. Çünkü bu şekilde insanların kullandığı bütün aletleri listeye eklemek mümkün.Sayborg böcekler Şekil 2: Sayborg böceğin üstten ve yandan görünümleri Berkeley bilim insanları 2009 yılında bir böceğin uçma yetilerini kontrol edebildiklerini iddia ettiler (Şekil 2). Bir beyin-makine arayüzü olan ve sinirsel uyarım yapan bir implant sayesinde böceğin uçuşunu başlatıp, yönetip, durdurabildiklerini de aşağıdaki video aracıyla kanıtladılar. Hatta bazalar kasları uyararak böceği istedikleri yöne doğru döndürebildiler. Ama esas işin enteresan kısmı böceğin sadece gerektiği zaman istenilen yöne gitmesine izin veren implantın gömülme detayları (Şekil 2). Eğer böcek istenilen yöne doğru uçuyorsa, yönelim sinyali kesiliyor ve böcek kendini tekrar stabilize edip yoluna koyulmaya devam ediyor, ancak bu sefer bilim adamlarının istediği yöne doğru uçuyor. Aslında bir nevi kontrol edilebilir zombiye dönüşmüş durumda, çünkü bu mekanizma sadece böcek istenilen hareketleri yapmadığında devreye giriyor. Kalkış ve inişlerde böcek kendi karar verip hareketleri otonom olarak yönlendiriyor, çünkü bu tarz bir karmaşık bir bilgiyi böceğe gönderip böcek dinamiğini kontrol etmek oldukça meşakkatli bir iş.DARPA sibernetik böceklere yönelik her türlü araştırmayı destekliyor [2]. Gaz sensörleri, mikrofonlar ve video kameralarla donatmayı planladıkları böceklere utanmasalar bir de minik roketler takacaklarını söyleyecekler (tabii henüz onu söyleyemiyorlar.)         Bu projedeki esas zorluk henüz koza evresinde olan canlıların Mikro ElektroMekanik Sistem (MEMS) devrelerini içerilerine alarak büyümelerini sağlamak ve elektronik-biyonik hibrit böcekler üretmek. Böylece güve (Şekil 3) veya böcek büyüdüğü zaman içlerindeki elektronik devrelere kontrol komutları gönderilebilecek [3].             Şekil 4: Böceği koza evresindeyken beynine yerleştirilen bir implantla kontrol etmek mümkün. i) Koza evresi, ii) Erişkin evresi, Kaynak: Boyce Thompson EnstitüsüAynı takım bundan önce de aşağıda videosunu seyredebileceğiniz sayborg güvelerle çalışmıştı. Gaz sensörleri, düşük çözünürlüklü kameralar ve mikrofonları da kapsayan silikon zihin arayüzleri hayvanların koza evresindeyken beyinlerine yerleştirilebiliyor (Şekil 4). Bu şekilde güve büyüdüğünde arama-kurtarma ve gözetleme görevlerinde kullanılabiliyor. Bir işitme cihazı piliyle beslenen bu elektromekanik düzeneğe sahip güvelerle çalışmanın bir dezavantajı mevcut, o da güvelerin kısa ömürleri. Ayrıca farkettiğiniz üzere USB girişi bulunan bu güveler yukarıdaki böcekler gibi serbest değiller.     Enerji ihtiyacı nasıl karşılanıyor?Şekil 5: Bir bozuk para büyüklüğündeki böceğe takılmış yaylar sayesinde enerji üretmek mümkünSayborg böcekler uzunca bir zamandır kullanılıyor olsalar da, minicik cüsseleri onları tam olarak istenilen birer insansız hava taşıtına çevirmiyor. Bu böcekler (örn. gergedan böceği) genellikle sadece kendi ağırlığının %30’unu taşıyabiliyorlar ki bu da 2.5 grama tekabül eder. Böcekler kendi hayatta kalma enerjilerini kendileri üretiyor olsalar da, eğer bu böceğe kamera veya başka yükler takmak isterseniz, dışarıdan enerji üretmeniz gerekiyor. Eğer sabit bir pil eklerseniz de zaten pilden geriye yer kalmayacağı için yeni sensörler eklemek de imkansız hale geliyor. Az güç harcayan bir alıcı-verici kullandığınızı düşünseniz bile düzenli veri işleme ve aktarımı için yaklaşık 1 ile 100 miliwatt arası enerji gerektiriyor.Bu noktada bilim insanlarının uyguladığı iki adet yöntem var. Birincisi böceğin kendi kaynaklarından enerji elde etmek. Michigan ve Western Michigan Üniversitesi bilim insanları piezoelektrik maddeden yaptıkları bir enerji jeneratörünü, böceğin kanat çırpmasından elektriğe dönüştürecek bir sistem geliştirdiler (Şekil 5). Her kanada takılacak her bir yaydan, 100 mikrowatt (μW) enerji üretilebiliyor ki, böceği yönetmek için kullanılan ortalama 80μW’tan bile daha fazla [4]. Bu tarz bir enerji kaynağında karşılarına çıkabilecek tek sorun böceğin kendi enerjisini toplamak için bir meyve arası vermesi.İkincisi enerji sağlama yöntemi ise nükleer pil kullanmak. Cornell Üniversitesi araştırmacıları 12 yıllık yarı ömre sahip, radyoaktif nikel-63 (Ni-63) izotopu kullanarak enerji sağlanan bir mikro elektromekanik sistem (MEMS) radyo frekans alıcı-vericisi kullandılar. Bu sayede onlarca yıl kendi enerjisini kendi sağlayan bir böcek yaratmış oldular ( her ne kadar böceğin ömrü bu kadar olmasa da). Bu düzenek 10 mikrosaniyede bir, 5 miliwattlık ve 100 Megaherzlik radyo frekansı yayınlayabiliyor. Tabii ki gene Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) sponsorluğunda yapılan bu projede kontrol devreli güveler ve böcekler kullanılmış.Peki radyoaktif enerji veri transferini sağlayacak enerjiye nasıl dönüştürülüyor? İzotoptan çıkan elektronlar, silikon ve piezoelektrik bir manivela (40 mikrometre kalınlığında ve 4-8 milimetre uzunluğunda) üzerinde negatif yük birikimine sebep oluyorlar [5]. Bu manivela görece daha pozitif olan Ni-63 tabakaya doğru yaklaşmaya ve bükülmeye başlıyor. Tam değeceği sırada, bu negatif yük, tabakaya zıplama yapıyor ve yükünden kurtulan manivela tekrar başlangıç pozisyonuna geri dönüyor. İşte hareket enerjisi de tam bu geri dönme hareketi sırasında elde ediliyor. Bu döngü, izotop tüm enerjisi tükenene kadar devam ediyor, yani yaklaşık 100 yıl kadar.Her bir zıplama hareketi yaklaşık 3 dakika alıyor. Bu da her 3 dakikada bir elektrik üretildiği ve veri transferi yapılabileceği anlamına geliyor. Eğer daha farklı zaman aralıkları hedefleniyorsa, biriken elektron sayısına göre ayarlanmış bir MEMS sistemine ihtiyaç var, ve bu rahatlıkla mümkün. Tüm bu düzeneğin büyüklüğü 1 santimetrekare alan kaplıyor.En önemli çekince, bu radyoaktif kaynaktan aynı zamanda beta yayılımı yapılıp yapılmadığı ve hayvanın ve üzerindeki mekanizmanın zarar görüp görmediği. Bilim adamları sadece 21 nanometre penetrasyon yapan bu nükleer kaynağın zararsız olduğu iddiasında.Sayborg Sinekler:Şekil 6: A) Yuların ucundaki sinek, B) Yuların bağlı olduğu düzeneğin etrafı LED ekranlarla çevrili, C) Sineğin kanat çırpışlarıyla hareket eden robot, D) Kamera düzeneğiETH Zürih Üniversitesi Robotik ve Akıllı Sistemler departmanında çalışan bilim insanları 2010 yılında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda, odada bulunan engellerin etrafından uçurabildikleri bir sayborg sinek yaratmayı başardılar. Bunun için yarattıkları deney koşulları çok sıradışı (Şekil 6).Aldıkları bir sineği sabit bir yulara bağlayarak (Şekil 7), çevresine 360 derecelik bir LED ekran yerleştirilmek suretiyle farklı görüntülere maruz bıraktılar [6]. Bu görüntüler sineği sağ veya sol kanatlarını hızlı veya yavaş şekilde çırpmak için tahrik eden görüntülerdi. Yani sineğe bir nevi sanal gerçeklik yaşatıyorlardı. Bu esnada aynı ortamda bulunan bir kamera sistemi de sineğin kanat çırpma hareketlerini bir robotu kontrol etmek için gerekli komutlara çeviriyordu. Bilim insanları amaçlarının sineklerdeki temel uçuş kontrol mekanizmalarını anlayıp, daha iyi canlı-taklitçi robotlar yapmak olduğunu söylüyorlar.Şekil 7: Meyve sineğinin uçmaya çalışsa bile yerinden kıpırdayamayacak şekilde sabit kaldığı düzenekKamera düzeneği kanat çırpış frekansı, pozisyonu, fazı ve genliğini algılabilecek kalitede seçilmiş. Bu bilgiler bir algoritma sayesinde robotun hareketlerine çevrilmiş ve hareket eden robotun üzerinde bulunan kamera ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ise tekrar sineğin çevresinde gördüğü LED ekrandaki hareket görüntülerine çevrilmiş. Benzer düzenekleri popüler sinemadaki Matrix ve özellikle de Avatar filmlerinden hatırlarsınız. Böylece sinek kendisi hareket ettiği için ve çevresi de hareket ettiği simülasyonunu gerçekleştirdiği için, gerçek dünyada ilerlediği izlenimine kapılıyor.Sonsözİstekleri dışında uçmak zorunda bırakılan, bir düzeneğe bağlanan veya radyoaktiviteye maruz kalan bu hayvancağızların, hem zihinsel olarak hem de fiziksel olarak birer zombiye döndükleri aşikar. Acaba bu tarz sorunları hedef alan ve bilimsel araştırma kisvesi altında da olsa hayvanlara eziyeti suç sayan bir sayborg etiğinin bilime sunulma vakti gelmedi mi [7]?Kaynaklar:[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Cyborg[2] http://www.darpa.mil/MTO/Programs/himems/index.html[3] http://www.technologyreview.com/computing/22039/[4] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/military-robots/micro-energy-harvesters-will-make-cyborg-insects-unstoppable[5] http://spectrum.ieee.org/semiconductors/devices/nuclearpowered-transponder-for-cyborg-insect[6] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/cyborg-fly-pilots-robot-through-obstacle-course[7] Kevin Warwick, Cyborg morals, cyborg values, cyborg ethics, Ethics and Information Technology, Volume 5, Number 3, 131-137, DOI: 10.1023/B:ETIN.0000006870.65865.cf Yazar : Gökhan İnce http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler.html Açık Bilim Haziran 2012

http://www.biyologlar.com/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler

Gaitada Parazit

Dışkı örneği ile çalışan laboratuvarlarda potansiyel olarak bulunan tehlikeler şunlardır. Parazit yumurtası veya kistleri (cysts) yutmak, enfektif larvaların deriden geçişi yada dışkıdaki veya diğer biyolojik sıvılardaki paraziter olmayan enfeksiyöz ajanlarca enfekte olmak. Bu riskin oranı genel laboratuvar temizlik ve çalışma şartları uygulanarak azaltılabilir. Laboratuvarda çalışırken dikkat edilmesi gereken genel kuralları şu şekilde sıralayabiliriz. 1-Laboratuarda örnek incelerken (çalışırken) laboratuvar önlüğü ve lastik eldiven giymek. 2-Gerekli durumlarda biyolojik güvenlik kabini kullanılmalı (filtreli özel kabinler). 3-Çalışma ortamında yiyecek yenmemeli, sigara, çay v.b. şeyler içilmemeli, makyaj yapılmamalı, kontak lens takma-çıkarma-düzeltme yapılmamalıdır. 4- Çalışma sahası daima temiz ve düzenli tutulmalıdır. Akan, dökülen yada etrafa sıçrayan her türlü örnek yada maddeler hemen temizlenmelidir. Saha günde bir kez dekontaminasyon (bulaşıklardan uzaklaştırma- temizlik) işlemine tabi tutulmalıdır. 5-Ellerde bulunan kesik, yırtık v.b. yaralar ve ezikler yara bandı veya pansuman malzemeleri ile kapatılmalıdır. 6-Eğer keskin maddeler (bistüri ucu, iğne v.b.) kullanılmış ise bunlar hemen özel atık kutularına yerleştirilmelidir. Ortada bırakmak yada normal çöp kovalarına atmak sakıncalıdır. 7-Eldivenler çıkartılıp uygun biyolojik atık çöp kutularına atılır. Eller temizce yıkanır. Bu güvenlik kuralları mutlaka uygulanmalıdır. Hatta dışkı örneği belli fiksatifler (tespit ediciler) ve prezervatifler (koruyucular) içinde dahi olsa yukarda ki işlemler yapılmalıdır. Örneğin formalin (formaldehit) içerisinde tespit edilmis dışkıdaki bazı kalın kabuklu parazit yumurtalarının, kistlerin (cysts) yada oocystslerin (ookists) ölmesi için günler- haftalar gerekebilir. Ascaris lumbricoides’in yumurtası formalin içerisinde gelişmesine devam edebilir ve infektif duruma gelebilir. Dışkı Örneği Toplama: 1.Dışkı kuru ve sızdırmaz kaplar içerisine toplanmalıdır. Bu sırada diğer maddeler (idrar, toprak, saman v.s.) ile kontaminasyonu (bulaşması) engellenmelidir. 2.Dışkının kıvamı içeriği hakkında bilgi verebilir. Şekilli dışkıda parazitlerin daha çok kistik (cysts) formları bulunurken, sıvı (sulu) dışkı kıvamına doğru gidildikçe kistik form azalır ancak trophozoit (tırofozoid) formları daha çok görülür. İncelemeye başlarken bu durum unutulmamalıdır. 3.Taze dışkı ya hemen incelenmeli yada daha sonra incelenecekse zaman geçirmeden prezervatifler (koruyucular) içerisine konulmalıdır. Eğer prezervatifler hemen kullanılamıyorsa buzdolabında kısa süreli saklama yapılabilir. Ancak bu dışkı sadece antijen testleri için uygun olacaktır. 4.Örnekler mümkün olan en kısa sürede prezervatiflere konulmalıdır. Eğer ticari bir prezervatif kullanılıyor ise bu ürünün kullanım bilgilerine uyulmalıdır. Eğer ticari koruyucular kullanılmıyor ise; örnekler ikiye ayrılmalı ve uygun kaplarda iki ayrı prezervatif içerisine konulmalıdır. Örneğin: % 10’luk formalin ve PVA (polivinil alkol) kullanılabilir. Bir hacim dışkı üç hacim prezervatif ile karıştırılmalıdır. 5. Toplanan örneğin prezervatif ile tam olarak karıştığından emin olunmalıdır. Şekilli dışkılarında iyice dağılıp, parçalandığından emin olunmalıdır. 6. Örnek konulan kapların iyice kapatıldığından emin olunmalıdır. Kapaklar parafilm yada benzeri maddeler ile yeniden sarılmalı ve kaplar plastik torbalara konulmalıdır. 7. Belli ilaçlar dışkı içeriğini değiştirebilir. Bu durumdaki dışkılar muayene için alınmamalıdır. Örnek, herhangi bir ilaç veya madde verilmeden önce alınmalıdır. Yada örnek ilaç etkisi geçtikten sonra toplanabilir. Bu ilaçlara; antiacid, kaolin, mineral yağ veya diğer yağlı maddeler, emilmeyen anti-diyare preperatları, baryum yada bizmut (7-10 gün beklenmeli atılmaları için), antimikrobiyel ilaçlar (2-3 hafta) ve safra kesesi boyaları (3 hafta). 8. Eğer ilk incelemede sonuç negatif çıkarsa örnek alınması tekrarlanabilir. Mümkünse en az üç örnek 2-3 gün ara ile alınıp incelenmelidir. Örneklerin İncelenmesi: Dışkı örnekleri taze olarak yada prezervatiflerde korunmuş olarak incelenebilir. Taze dışkının incelenmesi: Taze dışkı incelemesi hareketli trophozoitlerin görülebilmesi açısından gereklidir. Ancak bu örnek toplandıktan sonraki ilk yarım saat (30 dakika) içerisinde incelenmelidir. Sıvı (ishal-diyare-diarhoic) dışkılar daha fazla trophozoit içerirler. Yumuşak kıvamlı dışkılar hem cysts hemde trophozoit formlarını barındırabilmektedir. Bu nedenle ilk bir saat içerisinde incelenmelidir. Eğer bu süre aşılırsa sonuç güvenli olmaz. Çünkü bu süre sonrasında trophozoitler parçalanıp dağılmaktadır. Daha kıvamlı (şekilli) dışkılar da trophozoit bulunma oranı çok azdır. Bu durumdaki örnekler bir süre saklanabilirler. Eğer gerekirse buzdolabında korunabilirler. Parazitolojik muayenelerde kullanılacak dışkılar kesinlikle dondurulmazlar. Dondurulan dışkılardaki parazit yumurta ve oocystsleri parçalanırlar. Prezervatifli Dışkının İncelenmesi: Dışkı inceleme yukarda belirtilen süreler içerisinde yapılamayacaksa , örneği prezervatiflerde saklamak gerekir. Bu amaç için kullanılabilen çeşitli prezervatifler vardır. En çok kullanılan prezervatifler %10’luk formalin, Polivinil Alkol gibi preparatlardır. Formalin (% 10) ve PVA diğer prezervatiflere göre daha fazla avantaj sağladığı için bu iki fiksatif daha çok kullanılır. Örneklerin ikiye ayrılarak bu iki prezervatiflede tespit edilmesi tavsiye edilmektedir (bir hacim dışkı ile üç hacim prezervatif karıştırılmalıdır). Prezervatife konulmuş örnekler birkaç ay korunabilir. Formalinde Tespitli Örnekler: örnekler direk olarak incelemeye alınabilirler (ıslak yuva, immunoassay, kromotrop boyama) yada yoğunlaştırma (konsantre etme) işlemi yapılarak daha sonraki testlerde kullanıma hazır hale getirilebilir. Yoğunlaştırma İşlemleri: Bu işlem parazit veya yumurtalarını dışkıdan ayırma işlemleridir. Böylece az sayıda bulunan paraziter durumları da teşhis etme şansı artmış olur. Sedimentasyon (çöktürme) ve flotasyon (yüzdürme) yöntemleri olarak iki kısma ayrılır. Flotation (flotasyon) tekniği: Bu yöntemde genellikle sofra tuzu (NaCl), şeker yada çinko sülfat (zinc sulfate) solusyonları kullanılır. Bu sıvılar organizmadan daha yüksek spesifik graviteye (özgül yoğunluğu) sahip oldukları için paraziter yapılar yüzüp yukarı çıkarken çoğu dışkı kalıntıları dibe çöker. Bu işlemin asıl avantajı sedimentasyon tekniğine göre daha temiz inceleme maddesi elde edilir. Dezavantajı ise bazı yumurta yada kistler (cysts) bu solusyonlar içerisinde büzüşebilirler yada bazı parazit yumurtaları yüzmeyebilirler. Bu durumda teşhis zorlaşabilir. Sedimentation(sedimentasyon) tekniği: Çöktürme işleminde spesifik gravitesi (özgül yağunluğu) paraziter organizmalardan daha düşük olan solusyonlar kullanılır. Böylece bu organizmalar sedimentin içerisinde yoğunlaştırılmış olurlar. Sedimentasyon tekniği genelde çok kullanılır çünkü kullanımı ve hazırlanışı kolaydır ve teknik hata yapma ihtimali çok azdır. Formalin-etil asetat (formalin- ethyl acetate) ile çöktürme işlemi çok kullanılan bir yöntemdir. Genel olarak kullanılan prezervatiflerle toplanmış örneklere de uygulanabilir. Formalin-Ethyl Acetate Sedimentasyon Konsantrasyonu 1. Örneği iyice karıştırın. 2. Dışkı örneğinin yaklaşık 5 ml’sini süzün (çay süzgeci yada mikro elek) 3. Fizyolojik tuzlu su yada % 10’luk formalini süzgeçte kalan kalıntılara dökerek tekrar süzün ve bu şekilde 15 ml deney tüpünü doldurun. Distile su kullanılması tavsiye edilmez. Çünkü eğer örnekte Blastocystsis hominis varsa bu parazit deforme olabilir yada parçalanabilir. 4. Örneği 10 dakika santrifüj et (1000 rpm- dakikada devir yada 500g) 5. Üstte kalan sıvıyı dikkatlice dök bu sırada çöküntü bozulmamalı. Sıvı dökülürken iyice sızdırmaktan kaçınılmalı. Son kısımda paraziter maddeler olabilir. 6. Çöküntü üzerine 10 ml %10’luk formalin eklenip tekrar homojen hale getirilir. 7. Üzerine 4 ml etil asetat (ethyl acetate) ileve edilir ve deney tüpü kapatılıp içerik iyice karıştırılır. 8. Tüp tekrar 10 dakika santrifüj edilir (1000 rpm-500g) 9. Tüpün üst kısmında (tepe) biriken dışkı kalıntıları bir çubukla tüpten ayrılır. Üst kısımdaki sıvılar dikkatlice boşaltılır. 10. ucuna pamuk sarılmış bir çubuk ile tüp kenarındaki kalıntılar temizlenebilir. 11. Bir kaç damla % 10’luk formalin ilave edilerek dipteki sediment sulandırılır ve örnek istenilen deney metodu için kullanıma hazırdır. PVA İçerisinde Tespit Edilmiş Örnekler: Kalıcı Trikrom boyamalar için genellikle PVA prezervatif olarak kullanılır. Boyama öncesinde şu işlemler yapılır. 1. Dışkı örneğinin iyice karışmış olmasına dikkat edilir. 2. Dışkı örneğinden 2-3 damla (dışkı yoğunluğuna bağlı) alınarak sürme preperat hazırlanır. 3. Preperat ısı ile tespit edilir (60oC – 5 dakika) yada normal oda ısısında tamamen kurutulur. 4. Insure that the specimen is well mixed. Preperat trikrom boyama yapılabileceği gibi daha sonraki boyamalar için bir kaç ay preperat koruyucu kutularda saklanabilir. Örneklerin Başka Yerlere Nakli: Bazı durumlarda bölgenizde parazitoloji laboratuvarı bulunmayabilir. Bu durumlarda dışkı örnekleri başka bölgelerdeki laboratuvarlara gönderilmesi gerekebilir. Bu durumlarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdadır. Prezervatifsiz Dışkı Örneklerinin Nakli: Bazı durumlarda laboratuvarlar şüphenelinen patojenleri izole edebilmek için prezervatif kullanılmamış örnekler isteyebilirler (örneğin microsporidia kültürü yapılacak dışkılar). Böylesi durumlarda örnekler hemen temiz bir kaba konulmalı ve gönderilene kadar buzdolabında saklanmalıdır. Örnekler alındıktan sonra en kısa sürede (ortalama 8-12 saat), soğuk taşıma şartlarında taşınarak ulaştırılmalıdır. Kullanılan kaplar sızdırmaz olmalı ve örnek ile ilgili tüm bilgiler kap üzerine yazılmalı yada not olarak yanına ilave edilmelidir. Prezervatifli Örneklerin Nakli: Prezervatifli örneklerin nakil kuralları prezervatifsiz örneklerinki ile aynıdır. Sadece buzdolabında saklamaya ve soğuk taşımaya gerek yoktur. Paketleme: Dışkı örnekleri sızıntıları engelleyecek şekilde paketlenmelidir. Paketleme kaba işlemlere dayanıklı malzemeden secilmeli ancak depolama, paletli-kızaklı sistemlerde hareket edebilir olmalıdır. Örnek hacmine göre iki farklı paketleme yöntemi kullanılabilir. Hacmi 50 ml’ye kadar olan örnekler: 1. Nakledilecek mateteryal su sızdırmaz tüp veya kaba konulmalıdır (buna birinci nakil kutusu yada birinci kutu-kap, denilebilir). 2. Birinci kap, su sızdırmaz, dayanıklı bir kutuya konulur (ikinci nakil kabı-kutusu) 3. Birden fazla birinci nakil kutusu, ikinci nakil kutusuna yerleştirilebilir ancak toplam hacim 50 ml’yi geçmemelidir. 4. Soğuk kaynağı olan buz paketi v.s. yanında, sızma ihtimaline karşı emici maddeler de kutuya konulmalıdır. Bu maddeler kutu içindeki tüm hacmi emebilecek özellikte olmalıdır. Emiciler, parçalı maddelerden, talaş v.s. olmamalıdır. 5. Daha sonra bu kutular asıl nakil kutusuna (koli, özel taşıma kutusu v.b.) yerleştirilir. 6. Asıl nakil kutusu üzerinde “Biyolojik Madde”, “Tıbbi Malzeme” gibi uygun uyarıcı yazılar mutlaka rahatca görülebilecek yerlere konulmalıdır. Hacmi 50 ml’den fazla olan örnekler: Büyük hacimli örnekler paketlenirken yukardaki kuralların hepsi uygulanmalıdır. Bunlara ilaveten aşagıdaki kurallarda yerine getirilmelidir. 1. Birinci ve ikinci taşıma kutuları arasına ve her yönde şok emici maddeler mutlaka ilave edilmelidir. Bu işlemden sonra asıl taşıma kutusuna yerleştirilmelidir. 2. Birinci taşıma paketi 1000 ml’den (bir litreden) fazla örnek taşımamalıdır. Birden fazla birinci taşıma kutusu toplam hacimleri 1000 ml’geçmemek üzere ikinci taşıma kutusuna yerleştirilebilir. 3. Asıl taşıma kutusu birden fazla ikinci taşıma kutusu taşıyacaksa toplam hacim 4000 ml’yi (4 litre) geçmemelidir. Boyama: Kalıcı boyama yöntemleri ile boyanmış yayma (sürme) prepreperatlar laboratuvarlara avantaj sağlarlar. Bu sayede hem kalıcı olarak kayıt tutulabilir hemde ihtiyaç olduğunda örnekler yeniden incelenebilir. Ayrıca farklı organizma morfolojileri ile karşılaşıldığında yada teşhis zorluğu ile karşılaşıldığında bu preperatlar referans laboratuvarlara gönderilebilirler. Yukarda sayılan nedenler yüzünden her paraziter kontrole gelen dışkı örneğinden en az bir adet sürme preperatın kalıcı boyamalar ile boyanması tavsiya edilir. Modifiya Asit-fast Boyama : Bu boyama metodu İsospora, Crptosporidium, Cyclospora gibi coccidian parazitlrin teşhisinde kullanışlıdır. Trikrom boyamaya göre teşhiste avantaj sağlar. Modifiye asit-fast boyamada, Ziehl-Neelsen boyamada olduğu gibi boyama maddelerini ısıtmaya da gerek yoktur. Örnek: Taze yada formalindeki dışkı örneği çökeltme ile konsantre edildikten sonra kullanılabilir. Diğer klinik örneklerde (duedonum sıvıları, safra yada akciğer sıvıları (balgam, bronş yıkantısı , biyopsi) yine bu boyama ile boyanarak incelenebilir. Reagentlar (Boyamada kullanılacak Solusyonlar): Asit-Fast boyamada aşağıdaki solusyonlar hazır olmalıdır. 1. Absolute Methanol (Saf Metanol) 2. Asit Alkol 10 ml Sülfirik Asit + 90 ml Absolute ethanol. Oda ısısında depolanmalıdır. 3. Kinyoun Carbol fuchsin (Karbol Fuksin) (ticari olarak satın alınabilir) 4. Malachite green %3 (Malahit yeşili) Malahit yeşilinin 3 gramını 100 ml distile suda çözdür ve oda ısısında depo et. Boyama İşlemi 1. Dışkı örneğinin sedimentinden 1-2 damla bir lam üzerine damlatılıp yayılır. Yayılan dışkı çok kalın olmamalıdır. Bu preperat 60°C’de tamamen kurutulur. 2. Preperat absolut metanol içerisinde 30 saniye tespit edilir. 3. Karbol fuksin ile bir dakika boyanır. Distile su ile hafifce yıkanır ve suyu süzdürülür. 4. Asit alkol kullanılarak iki dakika boyama nötürleştirilir (İstenmeyen boya miktarı uzaklaştırılır.) 5. Malahit yeşili (Malachite green) ile karşı boyama yapın. Distile su ile hafifce durulayın ve suyu süzdürün. 6. Preperatı sıcak havada (60°C) beş dakika kurutun. uygun bir lamel ile preperat kapatılabilir. İstenilen bölgeler örtülerek incelemeye hazır hale getirilir. 7. Preperat mikroskop altında düşük yada yüksek büyütmeler ile incelenir. Organizmaların morfolojik detaylarını görmek için immersiyon (mineral) yağ kullanılabilir. Kalite Kontrolü: Bir adet kontrol preperatı boyamanın ne denli başarılı olduğunu konrol için örnek ile beraber boyanmalıdır. Bu amaç için genellikle Cryptosporidium (% 10 ‘luk formalinde tespit edilmiş) Kullanılır. Cryptosporidiumlar kırmızımsı-pembe renkte boyanırken arkaplan yeşil boyanmış olmalıdır. Kromotrop Boyama (Chromotrope) İşlemi: Bu boyama yöntemi trikrom (trichrome) bazı boyama maddeleri kullanılarak CDC tarafından geliştirilmiştir (Centre for Disease Control and Prevention-USA). Bu metod ile microsporidia sporlarını tespit edebilmek için kullanılmaktadır. Örnek: Formalin ( %10) içerisinde korunmakta olan dışkı örneğinden 10 µl alınarak sürme preparat hazırlanır. Preperat ısı ile kurutulup tespit edilir (60°C’de 5-10 dakika). Reagents (Solusyonlar): 1. Absolute methanol 2. Chromotrope Stain )kromotrop boya) Chromotrope 2r (Kromotrop 2r) 6.00 g Fast green )Hızlı yeşil) 0.15 g Phosphotungstic acid (fosfotungistik asit) 0.70 g Glacial acetic acid (Glasiyal asetik asit) 3.00 ml Bu maddeleri karıştırıp yarım saat (30 dakika) beklet ve 100 ml distile su ilave et. Her ay taze olarak kullanmak üzere yenisini hazırla. 3. Acid alcohol: (asit alkol) 90% ethanol 995.5 ml Glacial acetic acid 4.5 ml 4. 95% ethanol 5. 100% ethanol 6. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Örneği (sürme preperat) absolute methanol içinde 5 dakika tespit et. 2. Kromotrop boya içerisine koyup 90 dakika boyama yap 3. Boyamayı nötürleştir , asit alkol içerisinde 1- 3 saniye. 4. Örneği % 95’lik ethanol içerisine batırarak asit alkolü durula. 5. İki % 100’lük ethanol kabı hazırla ve örneği içerisine koyarak (sıra ile) üçer dakika beklet. 6. İki ayrı ksilen (xylene yada hemo-de) kabı hazırla ve ayrı ayrı 10 dakika burada beklet. 7. preperatı süzdür ve kurutup üzerini uygun lamel ile kapatıp tespit et. İmmersiyon oil yöntemi ile en az 200 mikroskop sahasını incele. Kalite Kontrol: Formalinde ( % 19) prezerve edilmiş microsporidialı olduğu bilinen bir örnekte, incelenecek örnek ile boyanırsa boyama kalitesini kontrol etmek mümkün olabilir. Microsporidi sporlarının duvarı pembemsi- kırmızı renkte boyanır ve çapları yaklaşık 1µm çapındadırlar. Her 10 preperat boyamasından sonra tüm solusyonlar yenilenmelidir. Boyama esnasında durulama ve kurutma işlemleri tam yapılmalıdır. Microsporidiaları tespit edebilmek için 100X’lük büyütme kullanılmalıdır. Pazitif sonuçlar ikinci bir eksper tarafından doğrulatılmasında yarar vardır. Modifiye Safranin Tekniği (Sıcak Metod) Cyclospora, Cryptosporidia ve Isospora için kullanılır: Klinik örneklerinde çoğunlukla Cyclospora oocystleri tespitinde Kinyoun’un modifiye acid-fast boyaması (soğuk boyama) kullanılır. Ancak, asit-fast boyama tekniğinde oocystsler farklı derecelerde boyanırlar. Boyanmış, yarım boyanmış yada boyanmamış oocystsler aynı örnekte görülebilir. Bu durum yanlış teşhislere yol açabilmektedir. Modifiye safranin tekniğinde daha üniform (aynı tipte) oocystsler elde edilir. Boyaalr ısıtıcılar yardımı ile kaynama noktalarına kadar ısıtılırlar. Örnekler: Concentrated sediment of fresh or formalin-preserved stool may be used. Other types of clinical specimens such as duodenal fluid may also be stained. Solusyonlar: 1. Asit Alkol (% 3 HCl/Methanol) Hidroklorik asidi (3 ml) yavaşca absolute metanol (97 ml) içerisine ilave edip ağzı sıkıca kapalı kaplarda oda ısısında sakla. 2. Safranin Boyası 3. Malachite Green (% 3) Malachite green (malahit yeşili-3 g)distile su içerisinde (100 ml) çözdür ve oda ısısında koru. Boyama İşlemi: 1. İnce yayma (sürme) preperatı hazırla ve kurut. 2. Alkol içerisinde 5 dakika tespit et. 3. Distile su ile dikkatlice durula. 4. Kaynamakta olan safranin içerisinde 1 dakika boya. 5. Distile su ile dikkatlice durula. 6. Malachite green ile1 dakika karşı boyama yap. 7. Distile su ile durula ve preparatı kurut. 8. Kurumuş preperatı uygun yolla kapat ve incele. Kalite Kontrol: İçerisinde Cyclospora olduğu bilinen bir preperat (% 10’luk formalinde korunmuş olabilir)hazırlanır ve yeni incelenecek örnek ile beraber boyanır. Cyclospora oocystleri kırmızımsı-portakal sarısı renkte boyanırlar. Arka planın unifor yeşile boyanmış olması gerekir. Trichrome Boyama Dışkıda intestinal protozoaların incelenmesinde tek ve en iyi sonuç veren yöntem dışkıdan ince yayma preperat yaparak boyama tekniğidir. Kalıcı boyama ile boyanmış preperatlarda cysts ve trophozoit taranması, tanınması (bulma ve teşhis etme) ve devamlı kayıt maddesi (kanıt) elde edilebilir. Küçük protozoalar ıslak yöntemler ile (flotasyon vb) hazırlanan incelemelerde görünmeyebilirken (hazırlama veya inceleme hatası vs) boyanmış preperatlarda tespitleri daha kolay olmaktadır. Trichrome boyama tekniği hızlı, kolay basit bir boyama metodudur. Bu boyama ile intestinal protozoalar, insan hücreleri, mayalar yada diğer maddeler uniform olarak boyanmış halde elde edilirler. Örnek: Boyama için kullanılacak olan taze dışkı örneği bir lam üzerinde yayma yapılıp hemen tespit edilir. Tespit için, Schaudinn’s fiksative yada polivinil alkol (PVA) kullanılır ve havada veya ısıtılarak (60°C) kurutulur. Sodium acetate-acetic acid-formalin (SAF-sodyum asetat- asetik asit-formalin) ile tespit edilmiş örneklerde kullanılabilir. Solusyonlar: 1. Ethanol (% 70) + iodine: Etil alkol içerisine iyot kristalleri (iodine) ekleyerek bir stok solusyonu hazırla. Solusyon tamamen koyu bir renk alana kadar iyot ekle. Bu solusyonu kullanacağında kırmızımsı-kahve rengi yada demli çay rengi oluşana kadar % 70’lik etanol ilave et. 2. Ethanol % 70 3. Trichrome Boya 4. Acid-Ethanol % 90 Ethanol % 90 99.5 ml Acetic acid (glacial) 0.5 ml 5. Ethanol % 95 6. Ethanol % 100 7. Xylene (Ksilen) Boyama İşlemi: 1. Taze örneklerde preperatı Schaudinn’s fiksativinden çıkartıp % 70 ethanoliçerisinde 5 dakika beklet. Daha sonra % 70 Ethanol + iodine koyup bir dakika beklet. Eğer örnek PVA yayması ise preperatı % 70 ethanol + iodine içimde 10 dakika beklet. 2. Preperatı % 70 Ethanol de 5dakika beklet. 3. Preperatı ikinci % 70’lik Ethanol içinde3 dakika beklet. 4. Trichrome boyaya koyup 10 dakika beklet. 5. Fazla boyaları % 90’lık ethanol + acetic acid ile uzaklaştır (1veya 3 saniye). 6. Örneği % 100 ethanol ile bir kaç defa durula. 7. İki kademeli % 100’lük ethanole koy (her biri 3 dakika). 8. İki kademeli xylene (ksilen) koy (her birinde 10 dakika). 9. Uygun lamel ile preperatı kapatıp yapıştır. 10. Mikroskopta 100X objektif ile (immersiyon oil) en az 200 mikroskop sahası incele. Kalite Kontrol: İçerisinde protozoa bulunduğu bilinen (Giardia gibi) PVA içerisinde tespit edilmiş bilinen bir örnek kontrol örneği olarak bilinmeyen örnekle beraber boyanmalıdır. Düzgün olarak tespit edilmiş ve doğru boyanmış preperatlarda protozoa trophozoitlerinin stoplazması mavimsi yeşil veya morumsu renklerde belirir. Cysts (Kistler) daha morumsu olarak belirirler. Çekirdek ve diğer yapılar (kromatid yapılar, bakteriler ve alyuvarlar) bazan mora kaçan kırmızı renkte görülürler.Glikojen solusyonlarda eridiği için bu bölgeler temiz alanlar olarak belirir. Geri plan ise genellikle yeşil renk boyanır ve iyi bir renk zıtlığı oluşturarak parazitlerin daha iyi belirmesini sağlar. Mikroskobik İnceleme Oküler Mikrometre kullanılarak Mikroskopların Kalibrasyonu: Doğro olarak kalibre edilmiş mikroskoplar incelemelerde çok önemlidir. Çünkü organizmaların özellikle parazitlerin büyüklükleri önemli bir teşhis aracı olarak kullanılır. Kalibrasyon için iki mikro metre kullanılır. Birinci mikro metre okülere yerleştirilir. İkinci mikrometre mikroskop sehpasında konulur ve her büyütmede iki mikrometrenin ne kadar çakıştığı belirlenir. Sehpadaki mikrometrenin, okülerde nekadar görüldüğü ve görülen mesafenin aslında nekadar olduğu ile oranlanarak kalibrasyon yapılır. Bu işlem her mikroskop için ayrı ayrı yapılmalıdır. Mikrometreyi sehpaya yerleştirip net ayarını yap ve hem 0.1 mm hem de 0.01 mm çizgilerini görüntüle. Okülerdeki mikrometrenin “0” çizgisi ile sehpadaki mikrometrenin “0” çizgilerini çakıştır. Daha sonra, diğer kısımda kalan bölümlerden hem sehpa hemde okulerdeki metrelerden tam olarak çakışan iki çizgi bulunur (bu iki aramesafenin mümkün olan en uzak mesafelerden seçilir). Okülerdeki bu mesafe ile sehpadaki mesafe arasınad oran kurularak kalibrasyon tamamlanır. Örneğin sehpadaki mikrometrenin 36 bölmesi okulerdeki 0.7 mm çizgisi ile çakıştı bu durumda 0.7/36= 0.019mm olarak hesaplanır.Yani okülerde sizin 1 mm olarak gördüğünüz cisim aslında 0.019 mm büyüklüğünde demektir. Genelde bu ölçümler milimetre yerine, mikrometre cinsinden verilir. Bu durumda mesafe 1000 ile çarpılır sonuç 19 µm olarak bulunur yani her bölüm her ünite (kesik çizgiler arası) bu mesafeye eşittir. Bu işlem her büyütme için ve her mikroskop için ayrı yapılır. Ayrıca mikroskop obyektif, oküler değişimleri vya genel temizlikleri sonrasında tekrarlanmalıdır. Kalibrasyon işlemi sonrası mikroskop yanına bu işlem sonucu kaydedilebilir. Basit Yayma Preperat Hazırlanması: Bu işlem öncesinde mikroskoplarda kalibrasyon işleminin yapılmış olması tavsiye edilir. Protozoan trophozoitleri, cysts, oocysts ve helminth yumurtaları ve larvalarbu yöntemle görülüp teşhis edilebilir. Bu işlem için bir lam, lamel ve dışkı örneği gereklidir. Az bir miktar dışkı alınıp lam üzerine konur. eğer dışkı hala kıvamlı ise bir iki damla su veya tuzlu su ile sulandırılır. Genellikle en az iki örnek hazırlanması istenir. Bu sayede bir örnek iyot ile boyanabilir. Bu yaymada dışkı kalınlığı çok olmamalıdır. Lam altına konulan yazılar üstten görünebilmeli ve okunabilmelidir (bak resim1). Eğer arzu edilirse lamel, lam üzerine yapıştırılabilir. Bu işlem için en ucuz ve kolay elde edilebilen madde tırnak cilalarıdır (oje). İlk olarak lamelin dört köşesi birer damla ile tespit edilir. Daha sonra oje lamel etrafına açık kısım kalmayacak şekilde sürülür ve kurumaya bırakılır. Bu şekilde hazırlanan preperatlar uzun süre saklanabilir. Saklanacak preperatlarda tuzlu su kullanılmamalıdır. Bu işlem için diğer yapıştırıcılarda kullanılabilir. Preperatı sistematik olarak incele. Bu işlem ilk olarak 10 X objektif ile yapılmalıdır. Her hangi bir nesne incelenmek istenirse o zaman büyük büyütme ile inceleme yapılır. Boyanmış Preperat Hazırlanması: Kalıcı boyamalar ile hazırlanmış olan preperatlar protozoan trophozoites ve cystlerini teşhis etmek yada tür tayini yapmak için hazırlanır. Ayrıca daha sonraki çalışmalar için kaynak oluşturur (uzman incelemeleri vs). İnceleme öncesinde çalışma ortamında aranan organizma ile ilgili kaynaklar (kitap, resim yada pozitif olduğu bilinen preperatlar) hazır olmalıdır. Hangi boyama yapılacağı aranan organizmaya göre belirlenir. Normalde her 3 örnekten bir tanesi kalıcı boyamalar için hazırlanılması tavsiye edilir. Eğer dışkı örneği prezervatifsiz olarak gelmiş ise hemen bir baget (çubuk) ile biraz dışkı alınıp bir lam üzerine sürülerek yayma yapılır. Dışkı çok kıvamlı ise bir iki damla su ile sulandırılabilir. Bu preperat hemen Schaudinn'in fiksativine konur. Bu aşamada preperat kurutulmaz, kurumamasına dikkat edilir. Eğer PVA ile tespit edilmiş örnek gelirse bir iki damla alınıp lam üzerine homojen olarak ve yaklaşık 22x22 genişliğindeki lamel alanı kadar yayılır. Boyama işlemi tamamlandıktan sonra preperat sistemik olarak incelenir. Bu işlem için 100x objektif kullanılır. En az 200 yada 300 mikroskop sahası taranır. Eğer varsa görülen protozoa cysts yada trophozoitleri tespit ve teşhis edilir ve rapor edilir.

http://www.biyologlar.com/gaitada-parazit-1

Yassı Solucanların Anatomisi

Polycclad Yassı Solucanların Anatomisi İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın  

http://www.biyologlar.com/yassi-solucanlarin-anatomisi

Aracnida (=Aracbnoidea ) Sınıfı

Bu sınıfta hekimlik açısından önemli olan keneler, uyuz etkenleri, akrepler ve örümcekler bulunur. Arachnida sınıfındaki artropodların erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Ayrıca antenleri ve kanatlan da bulunmadığı gibi vücutta baş ve thoraxın birleşmesiyle oluşmuş cephalothorax ve abdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Yine arachnidlerde ağız organellerinin yan taraflarında cheliser adı verilen kesici organel bulunur. Daha önce bahsedilen insecta sınıfındaki artropodların ise erişkinlerinde 3 çift bacak, anten, kanat ( bazılarında yok) bulunur, bunların vücutları üç parçalı olup, caput, tharox ve abdomenden oluşmuştur ve chelicer ( şelişer ) leri yoktur. Arachnida 'larda caput ve thoraxın birleşmesiyle oluşan cephalothoraxa “prosoma”, abdomene ise " opisthosoma" adı verilir. Prosoma' da iki kısma ayrılır. Ağız organellerinin bulunduğu kısma "gnathosoma" ( = capitulum ) ve bacakların çıktığı kısma ise "podosoma" adı verilir. Podosoma ve opisthosoma' dan meydana gelen yani bacakların çıktığı kısma ve abdomene birlikte "idiosoma"adı verılır. Podosomada "propodosoma"( 1 ve 2.çift bacaklar kısmı) ve "metapodosoma" (3 ve 4. çift bacaklar kısmı) olarak ikiye ayrılır. Gnathosoma ve propodosoma'nın ikisine birden "proterosoma" metapodosoma ve opisthosoma'nın ikisine birden ise "hysterosoma"adı verilir. Gnathosoma üzerinde makas şeklinde olan chelicerler, en önde bulanan ve bir çift bacak şeklinde görülen pedipalpler ve hypostom bulunur. Chelicerler konak derisini delmeye ve kesmeye yarayan iki tane hareketli oluşumlardır. Pedipalpler ise artropodun yiyeceğini yakalamasında ve dokunma duyusu olarak görev yaparlar. Hypostom'un üzere dişler gibi oluşumlarla kaplıdır. Bu yapıları ile konak derisine girdiği zaman geriye çekilmesini engeller ve konaktan kan emmeye yarayan bir oluşumdur. Erişkin arachnidlerde ve nymhlerde 4 çift bacak, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Bu sınıftaki türlerin tümü kanatsız artropodlardır. Göz bazılarında vardır, bazı türlerde ise bulunmaz. Göz eğer varsa basit göz biçimindedir. Solunum genellikte trachealarla olur. Ancak bunlar bir çift stigma ile dışarı açılırlar. Çoğunlukla erkekleri dişilerinden küçüktür ve dorselden bakıldığında bazı türleri direkt olarak ayrılırlar, yani sexuel dimorfismus vardır. Biyolojik gelişmelerinde erişkin -yumurta -larva -nymph -erişkin dönemleri görülür. Yumurtadan çıkan larvalar erişkinlere genellikle benzerler. Daha sonraki nymph dönemi ise sexuel organlarının olmayışı dışında erişkinlere benzemektedir. Bu nedenle bu sınıftaki parazitlerin gelişmelerinde yarım metamorfoz (= hemimetabola ) görülür. Sindirim kanalları birtakım divertiküllere ve kollara ayrılmıştır. Bu özelikleri ilede gıda deposu olarak görev yaptıkları gibi sindirim bezi olarakta fonksiyon yaparlar. Arachnida Sınıfının Sınıflandırılması Bu sınıf altında üç önemli takım bulunur. Bunlar, Order: Scorpionidea (=akrepler ) Order: Araneidea ( = örümcekler ) Order: Acarina (=kene, uyuz etkenleri ve diğer akarlar) Order: Scorpionidea Akreplerde vücut yapıları cephalo- thorax ve abdomen şeklindedir. Vücudun ön tarafında ve ağzın iki yanında bir çift chelicer ve onun gerisinde yine bir çift pedipalpleri bulunur. Pedipalpler makas şeklinde tutucu organellerdir. Bunların gerisinde ise 4 çift bacak vardır. Abdomenleri ise preabdomen ve postabdomen olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan preabdomen geniş yapıda olup, 7 segmentlidir. Postabdomen ise daha ince yapılı olup, 6 segmentden meydana gelmiştir. Kuyruk adıda verilen postabdomenin son halkası yuvarlağımsıdır ve uç kısmında zehir bezesini taşıyan bir iğne ( telson) bulunur. Akreplerin büyüklüğü 3 cm' den 8 cm 'ye kadar değişir. Vücudun en geniş yeri 1 cm, en dar yeri ise kuyruk kısmı olup, 3 -4 mm'dir. Renkleri siyah, solgun sarı, kahverenkli ve bazen yeşil renkli olabilir. Akreplerde vücut segmentasyon gösterir ve bunlarda dimorfismus yoktur. Scorpionidea 'lar sıcak ve kurak bölgelerde bulunurlar. Gececi parazitler olup, gündüzleri duvar ve tahta çatlakları arasında, kuytu yerlerde saklanırlar. Dişileri ovipardır. Ancak genellikle ovovivipardırlar. Yani uterusta şekillenen yumurtalar içinde gelişen yavrular çıkar. Akreplerin son halkasının uç kısmında bulunan iğne zehir bezeleri ile bağlantılıdır. Bu iğne ile bir canlıya soktuğunda zehiri derhal boşaltır. Zehirin felç edici etkisi vardır. Akrepler genellikle evlere girerler. Tropikal bölgelerde yaşayan bazı türleri insan ve hayvanlar için çok zehirli olup, ölümlere yol açabilirler. Akrepler kanivor artropodlardır, gıdalarını pedipalplerindeki kıskaçları ile yakalarlar. Bazı akrep türleri konaklarını soktukları yerlerde sadece lokal olarak şişliklere ve ağrılara neden olduğu halde, çok zehirli olan türleri sinir sistemi bozukluklarına, konvulsiyonlara, solunum güçlüğü ve kalpte bozukluklara neden olurlar. Akrep zehirlemesine scorpionismus ( = skorpionizm ) adı verilir. Zehirlenmelerin tedavisinde en iyi yol özel antitoksin akrep serumu kullanılmasıdır. Order: Araneidea Örümceklerde vücut cephalo-thorax ve abdomenden oluşmuştur. Abdomende segmentasyon gözükmez ve bir boğumla cephalothorax'dan ayrılmıştır. Ağızlarının yan tarafında iki eklemli ve nihayeti bir iğne ile sonlanmış olan chelicerleri vardır. Bunlar zehir bezeleri ile irtibatlıdır. Zehir iğneleri vasıtası ile canlı artropodları ısırır, zehirini akıtarak daha sonrada yerler. Pedipalpleri duyu organı olarak görev yaparlar ve ergin erkeklerde çiftleşmeye hizmet ederler. Bazı türlerinde dimorfismus görülür ve dişileri erkeklerinden biraz daha büyük olup, abdomenleri daha yuvarlaktır. Örümceklerin bazıları toprak altında bazılarıda taşların altında ve ağaç kovuklarında yaşarlar. Çoğalmaları akrepler gibidir. Araneidea takımında bulunan bazı örümcek türleri insan ve hayvanlarda zehirleyici etki gösterir. Bu canlılarda ağır hastalıklar ve ölümlere yol açabilirler. Bunların toxinleri bir neurotoxin olup, özellikle merkezi sinir sitemini etkilerler. Bazı türleri ise lokal nekrozlara neden olurlar. Zehirli olan cinsleri; Latrodectus ve Loxosceles' dir. Bu örümcek cinslerinin chelicerleri ile insan ve hayvanların derilerini delerek dokulara zehir akıtmaları sonucu oluşan yerel nekroz ve genel belirtilerle karekterize olan artropod zehirlenmesine “araneismus" yada örümcek ağılaması (=örümcek zehirlenmesi) adı verilir. Latrodectus cisindeki türlerin sokması sonucu zehiri merkezi sinir sitemini etkiler ve sistemik belirtilere yol açar. Buna "Latrodectismus" yada sistemik araneismus (sistemik arachnidismus) denir. Latrodectus'ların dişisi 10-20 mm, erkeği ise 4-7 mm büyüklüğündedir. Siyah renklidirler. Abdomen üzerinde kırmızı benekler bulunur. Bunlar kuru ve çorak yerlerde, duvar çatlaklarında, ağaç kovuklarında ve kemirgen yuvalarında yaşarlar. Bu türlerin dişileri çiftleştikten sonra erkeğini öldürdüğü için bunlara kara dul adıda verilmektedir. Loxosceles türlerinin sokması sonucu hemoliz oluşur ve ısırılan yerde nekroz meydana gelir, ortaları düşer ve yerlerinde yaralar oluşur. Bu türlerden ileri gelen zehirlenmede lokal reaksiyonlar oluşur. Bu nedenle bu türlerin oluşturduğu zehirlenmeye "Loxoscelismus" ya da nekrotik araknidizm adı verilir. Loxosceles türleri sarı esmer renkte olup, bunlar genellikle evlerde, karanlık ve nemli yerlerde yaşarlar. İnsanları yüzünden, boynundan, omuz yada kolundan sokarlar. Sokulan yerde önce şişlik, içleri kanla dolu kabarcıklar daha sonrada nekrozlar oluşur. Örümcek sokmalarında ilk yardım olarak önce zehir emilir, sokulan yer kanatılır, bölge üstten sıkılır ve kan emilerek tükürülür. Yara amonyak yada potasyum permanganat ile yakılır. Serumlar verilir. Order: Acarina Bu takımda keneler ve uyuz etkenleri başta olmak üzere hekimlik yönünden önemli olan ektoparazitler bulunmaktadır. Acarina takımında bulunan artropodları inceleyen bilim dalına " akaroloji" adı verilir. Acarina takımındaki türlerin vücutları iki kısımdan oluşmuştur. Bunlar capitulum ( gnathosoma ) ve idiosoma' dır. Hatta bazı türlerde vücutları tek parçalı gibidir. Bu artropodların vücutlarında segmentasyon yoktur veya çok belirsizdir. Ağız organelleri besinleri yakalamaya yarayan bir çift pedipalp, kesici bir çift chelicer ve bunlar arasında sokmaya yarayan bir adet hipostom (rostellutrı)' dan ibarettir. Erişkinlerinde ve nymph'lerinde 4 çift, larvalarında ise 3 çift bacak bulunur. Erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Acarina 'larda solunum trachealarla olur yada bütün vücut yüzeyinden olur. Sinir sistemleri basittir ve göz bazılarında vardır. Bu gruptaki parazitler deri hastalıklarına (uyuz) neden olmaları ve birçok enfeksiyon etkenlerine vektörlük yapmaları (keneler) yönünden büyük önem taşırlar. Acarina takımında 6 alttakım bulunur. Bunlar; l-Suborder : Metastigmata 2-Suborder : Mesostigmata 3-Suborder : Prostigmata 6-Suborder : Holothyroidea 4-Suborder : Astigmata 5-Suborder : Nostostigmata 6-Suborder : Holothyroidea Bunlardan son iki alttakımın ekonomik önemleri yoktur. İlk 4 alttakım özellikle Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan artropodları içerir. Suborder : Metastigmata Bu alttakımda keneler yer alır. Stigmaları 4. veya 3. coxae'nın hemen yanında yada arkasında bulunur. Acarina takımının genel özelliklerini taşırlar. Hipostomları üzerinde uçları geriye dönük olan dişler bulunur. Vücutları yekpare bir kese şeklinde olup, gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Larvalarında 3 çift, nymph ve erişkinlerinde 4 çift bacak bulunur. Nimfler olgunlarından genital organlarının olmayışı ile ayrılırlar. Erişkin ve doymuş bir dişi kenenin uzunluğu 2 cm'ye kadar ulaşabilir. Bu alt tabında Ixodidae ve Argasidae aileleri vardır. Familya: lxodidae ( Sert keneler veya mera keneleri) Bu ailede bulunan artropodlar mera keneleridir. Bu kenelerde vücut yapısı"capitulum ve idiosomadan oluşmuştur. İlk bakışta erkek ve dişi keneler birbirlerinden kolaylıkla ayrılırlar. Yani sexuel dimorfısmus vardır. Erkekleri dişilerinden daha küçüktür ve bütün vücutları kitin tabakası ile örtülüdür. Kenelerin dorsalinde bulunan bu sert kitini plaka scutum adını alır. Scutum erkeklerde vücudun bütün dorsal kısmını kaplarken, dişilerde, nymph ve larvalarda capitulum'un arkasında ve vücut dorsalinde küçük bir yaka şeklindedir. Ağız organelleri capitulum 'un ön tarafında yer almıştır. Capitulum; basis capituli ve bundan çıkan bir çift chelicer, chelicer kılıfı, hipostom ve bir çift palpden oluşmuştur. Chelicerler hypostomu üstten örterler ve deriyi kesmeye, delmeye yararlar. Chelicerler tarafından açılan deriye chelicerler ve hypostom birlikte girer ve daha sonra hipostom üzerindeki küçük dişcikler geriye doğru açılarak hipostomun deriden çıkması önlenir. Hypostom kenenin konaktan kan emmesini sağlayan organeldir. Chelicer'lerin yan taraftarında his organeli olarak görev yapan bir çift palp bulunur. Başın arkasında ve vücudun kenar kısmında bazı türlerde bir çift göz mevcuttur. Gözler scutumun marginal kenarına bitişik yer alırlar. lxodidlerin bazı türlerinde göz bulunmaz. Vücudun ventralinde ise bacaklar, ön tarafta genital delik, arka tarafta anüs, çeşitli oluklar, stigmalar ve erkeklerde kitinsel plaklar bulunur. Bacaklar sırası ile coxae, trochanter, femur, tibia, pretarsus ve tarsus'dur. Tarsus'un uç kısmında iki adet tırnak bulunur. Tırnakların ventral yüzünde ise disk şeklinde düz yüzeylere tutunmaya yarayan pulvillum vardır. Genital delik median hat üzerinde ve ikinci coxaların ön kenarı hizasında olup, enine bir yarık şeklindedir. Nymph 'lerde genital delik kapalı olduğu halde larvalarda henüz şekillenmemiştir. Anüs vücudun arkasında yer alır ve çeşitli plaklarla kuşatılmıştır. Stigmalar 4. coxanın arkasındadır ve larvalarda bulunmaz. Bunlarda solunum vücut yüzeyi ile olur. Ixodidlerin bazı türlerinde scutumun üzeri adeta nakışla işlenmiş gibi süslüdür. Yine bazı türlerin vücudunun arka kenar kısımlarında festoons (festum) adı verilen oluşumlar vardır. Bu ailedeki keneler vücutlarının dorsalinde kitini sert bir plaka taşımalarından dolayı “sert keneler" veya biyolojilerini merada geçirdiklerinden dolayıda "mera kenelerı" olarak adlandırılırlar. Mera kenelerinin erkekleri en fazla 3-4 mm büyüklüğünde olduğu halde, dişileri kan emdiklerinde 1 cm büyüklüğüne ulaşırlar. Dişilerde scutum önde bir yaka şeklindedir. Vücudun geri kalan kısmı deri ile kaplıdır. Bundan dolayı dişiler fazla miktarda kan emebilirler. Erkeklerde ise bütün vücut kitinle kaplandığı için çok az miktarda kan emerler ve vücut genişleme göstermez. Keneler sexuel olarak çoğalırlar. Genital organlar dişilerde 2 adet ovaryum, uterus ve genital deliğe açılan vajinadan ibarettir. Ovaryum bir çok yerlerde kör keseler halinde olan sindirim kanalı ile ilişki halindedir. Bu durum kan parazitleri ile enfekte kenelerin bu parazitleri sindirim kanalından ovaryuma ve oradanda yumurtalara geçirebilmesi bakımından önem taşır. Erkeklerde genital organlar bir çift testis ve genital deliğe açılan vasa deferensden oluşmuştur. Keneler bütün hayatları boyunca kan emmek zorunda olan artropodlardır. Sindirim sistemleri hipostomdan başlar ve bir çok kör keseler halinde bağırsaklarla devam eder. Ixodidae ailesindeki kenelerin biyolojileri Mera keneleri ilkbahar sonlarından başlar ve sonbahar sonlarına kadar aktivite gösterirler. Hayvanlarda kulak içi, kulak kepçesi, yüz, karın altı, perianal bölge ve bazende vücudun diğer kısımlarında yerleşirler. Erkek ve dişiler genellikle bir arada bulunurlar ve çoğunlukla kopulasyon kan emme esnasında olur. Erişkin. dişi keneler yumurtalarını toprak veya meraya bırakırlar. Daha çok çatlak ve yarıklara, taş altlarına ve ağaç oyuklarına bırakırlar. Yumurtalar kahverenginde ve oval şekildedirler. Türlere ve kan emmelerine göre değişmek üzere 2-18 bin yumurta bırakırlar. Yumurtlama vücudun ventral ön tarafında bulunan genital delikte olur ve bunlar yapışkan bir madde ile birbirlerine yapıştırıldıklarından bir yumurta kitlesi şeklindedirler. Erişkin dişi bir kere yumurtlar ve daha sonra kuru bir hal alır ve ölür. Yumurtadan çıkan larvalar (uygun ısı ve rutubette türlere göre değişmek üzere 3-7 günde larvalar çıkar) çayır ve otların üst kısımlarına tırmanarak, ön ayakları ile o yörede bulunan konaklara tutunurlar. Kenelerde her türün seçtiği konak türleri varsada, aç kaldıklarında başka konaklardanda beslenebilirler. Konağa tutunan larvalar kan emerek doyarlar ve gömlek değiştirerek nymph safhasına geçerler. Nymph 'ler kan emerek gömlek değiştirirler ve bunlardanda erişkinler oluşur. Erişkin keneler kan emdikten sonra çoğunlukla konak üzerindeyken çiftleşme olur. Kopulasyondan hemen sora erkekler yere düşer ve ölür. Döllenmiş dişi kene ise kan emer, doyar ve toprağa düşerek yumurtlar ve ölür Yukarıda anlatılan biyolojik gelişme genel olarak görülen bir gelişme şeklidir. Ancak lxodidae ailesindeki kene türlerinin kullandıkları konak sayılarına göre bu biyolojik gelişme değişmektedir. Sert keneler gelişmelerinde kullandıkları konak sayısına göre 3 grupta toplanırlar. 1- Bir konaklı keneler Eğer kene biyolojik gelişmesini bir konakta tamamlıyorsa bu kenelere bir konaklı keneler denir. Kenenin kan emmiş doymuş dişisi (döllenmiş ) konağı terkeder toprağa düşer, yumurtlar ve sonra ölür. Uygun ısıda yumurtalar içinde embiryo gelişir ve 3 çift bacaklı larva halini alır. Bu larvalar beyaz renkli yumurta kabuğundan dışarı çıkarak etrafta bulunan otlar üzerine tırmanırlar. Bunlar toplu iğne başının ¼’ü büyüklüğündedirler. Larvalar arka iki çift bacaklarını otlara salarlar ve ön bir çift bacaklarını ise havada sallarlar. Bu civardan geçmekte olan konaklara tutunurlar ve doyuncaya kadar konaktan kan emerler. Bu durumda toplu iğne başı büyüklüğünde ve gri bir görünüm kazanırlar. Hypostomlarını deriden çekerler ve konağın üzerinden ayrılmaksızın gömlek değiştirme evresine girerler. Bu safhada larvanın üzerindeki deri beyazlaşır ve onun vücudunun içinde nymph meydana gelir. Nympler larvanın üstderisi olan kabuğu açarak dışarı çıkarlar. Nympler şekil bakımından erişkinlere benzerler ancak genital organlar gelişmemiştir. Bu nymph 'lerde üzerinde bulundukları aynı konaktan tekrar kan emmeye başlarlar. Doyduklarında küçük bir saçma tanesi şeklindedirler. Bunlarda hypostomlarını deriden çekerler ve bulundukları konağı terketmeden bulundukları yerde gömlek değiştirme safhasına geçerler. Nymplerin üzerini örten deri bir kabuk şeklini alır ve onun içinde de erişkin kene şekillenir. Erkek ve dişi olarak şekillenen bu keneler nymphin gömlek şeklini almış üst derisini açarak dışarı çıkarlar. Yine aynı konaktan kan emmeye başlarlar. Kan emme esnasında kopulasyon olur, dişiler doyuncaya kadar kan emdikten soma konağı terkederek toprağa düşer, yumurtlar ve ölürler. Yani bu tip kenelerde kene yumurta hariç bütün yaşam dönemlerini aynı konak üzerinde geçirir. Aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş dişiler olarak ayrılırlar. Tüm gömlek değiştirmeler konak üzerinde olur. Örneğin; Boophilus annulatus ve Boophilus decoloratus türleri bir konaklı kenelerdir. 2-) İki konaklı keneler Bu tür keneler biyolojik evrimini tamamlayabilmesi için iki konak kullanır. Bu konaklar aynı veya ayrı türler olabilir. Konak üzerinde kan emmiş ve doymuş olan dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yumurtadan çıkan larvalar oradan geçmekte olan 1. konak bir canlının üzerine tutunurlar. Doyuncaya kadar kan emerler ve hypostomlarını geriye çekerek, aynı konak üzerinde gömlek değiştirirler ve nymph olurlar. Aç olan bu nymphler aynı konaktan kan emerler ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştiren nymphlerden erişkinler oluşur. Aç olan erişkin keneler bu yörede bulunan 2. bir konağa tutunurlar, kan emerler ve doyduktan sonra kopulasyon olur. Döllenmiş dişiler bu konağı terkeder toprağa düşer ve yumurtladıktan sonra ölürler. Yani aç larva olarak tutunduğu konaktan doymuş nymph olarak ayrılır. İlk gömlek değiştirme 1. konakta, 2. gömlek değiştirme toprakta olur. Örnek: Hyalomma türleri, Rhipicephalus everts;ve Rhicephalus bursa türleri iki konaklı kenelerdir 3-) Üç konaklı keneler Bu tip keneler gelişmelerini tamamlayabiImek için üç konağa ihtiyaç duyarlar. Yumurtadan çıkan larvalar 1. konağa tutunurlar. Bunlar kan emer ve doyduktan sonra toprağa düşerler. Toprakta gömlek deyiştirdikten sonra aç nymphler oluşur. Bu aç nymphler kan emmek üzere 2. bir ayrı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emip doyan nymphler konağı terkeder ve toprağa düşerler. Toprakta gömlek değiştirdikten sonra aç erişkinler oluşur. Aç erişkin keneler kan emmek için 3. bir aynı veya ayrı konağa tutunurlar. Kan emerler, doyarlar ve çiftleştikten sonra dişiler toprağa düşer yumurtlar ve ölürler. Yani her gelişme döneminde ayrı bir konaktan beslenirler ve her gömlek değiştirme olayı toprakta olur. Örneğin; lxodes ricinus, Rhipicephalus appendiculatus, Haemaphysalis ve Dermacentor türleri gelişmeleinde üç konak kullanırlar. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan kene cinsleri şunlardır. Genus: Ixodes Genus: Haemaphysalis Genus: Boophilus Genus: Dermacentor Genus: Hyalomma Genus: Amblyomma Genus: Rhipicephalus Genus: Ixodes Ixodes 'lerin palpleri ve hypostomları uzundur. Anal oluk belirgin ve anüsü önden kuşatır. Scutum nakışlı değildir. Göz ve feston bulunmaz. Erkeklerin ventral yüzü birbirinden belirgin sınırlarla ayrılmış 7 alandan oluşur. Palpleri uzun raket şeklinde ve üzerinde kıllar bulunur. Bu cinste bulunan türler; lxodes ricinus, lxodes hexagonus, I. pilosus, l persulcatus ve l rubicundus'dur. Bunlardan en önemli olan tür I. ricunus olup, çoğunlukla sığır ve koyunlardan kan emerler. Avrupa'da ve Türkiye'de yaygındır ve üç konaklı kenedir. Özellikle ılıman ve rutubetli iklim bölgelerinde bulunur. Ixodes ricinus türü konağından kan emerek verdiği zararın yanısıra Babesia bovis, Babesia divergens'i sığırlara, Anaplasma ovis'i koyunlara ve Babesia canis'i köpeklere bulaştınrlar. Aynca Louping-ill virusuna, Rusya ilkbahar yaz encephalitisine ve Coxiella burnettii'ye vektörlük yapmaktadırlar. Genus:Boophilus Bunların ağız organelleri kısadır. Palpleri kısa ve çıkıntılı olup, hipostoma eşit yada kısadır. Göz ve çift anal plakları vardır. Festonları bulunmaz. Boophilus cinsinde bulunan türler; Boophilus annulatus, B. decoloratus, B. calcaratus ve B. microplus' dur. Bunlardan ülkemizde en yaygın olarak görülen tür B. annulatus'dur. Tek konaklı kenedir ve genellikle sığırlardan kan emerler. Sığırların önemli kan protzoonlarından olan Babesia bigemia, B. bovis, Anaplasma marginale, A.centrale ve Borrelia theileri (spirochaetosis)'ye vektörlük yaparlar. Genus: Hyalomma Hyalomma'ların ağız organelleri uzundur. Palpleri uzun olup, 2. palp segmenti çok uzundur. Göz, anal ve subanal plaklar vardır. Scutum koyu renklidir ve nakışIı değildir. Festonlar düzensizdir ve bir bölümü birbiriyle kaynaşmıştır. Bu cinste bulunan önemli türler; Hyalomma anatolicum excavatum, H. anatolicum anatolicum, H. marginatum ve H. detritum' dur. Yurdumuzda görülmektedirler ve yaygın kene türleridir. İki konaklı keneler olup, ruminant ve tektırnaklılardan kan emmerler bunlar konaklarına Theileia annulata, Theileria parva, T.dispar, Babesia caballi, B.equi, Coxiella burnetii (Q humması etkeni), Rickettsia bovis ve Rickettsia canari'yi naklederler. Genus: Rhipicephalus Palpleri ve hypostomları kısadır. Göz ve anal plakları vardır. Anal oluk belirgindir. Basis capituli dışa doğru çıkıntılıdır. Bu cinsteki türler feston taşırlar. Bulunan önemli türler; Rhipicephalus bursa, R sanguineus ve R appendiculatus' dur. Bulardan R. bursa çoğunlukla koyunlardan kan emerler. Bu tür Babesia ovis, Theileria ovis, Babesia bovis, Babesia equi, B. caballi, Anaplasma marginale, Rickettsia avina, Coxiella bumetii ve koyunlarda Nairobi hastalığı virusunu konaklarına bulaştırır. R. bursa türü gelişmelerini iki konakta tamamlarlar. R. sanguineus türü ise genellikle köpeklerden kan emer ve üç konaklı kene olup, ülkemizde yaygındır. Babesia canis, B.vogeli, Hepatozoon canis, Pasteurella tularensis, Rickettsia, Coxiella ve Borrelia türlerine vektölük yaparlar. R.appendiculatus ise Afrikanın tropikal bölgelerinde yaygındır ve sığırlardan kan emerek bunlara Theileria parva'yı taşırlar. Ayrıca T.mutans, B. bigemina ve Hepatozoon canis'e vektörlük yaparlar. Bu üç türden ayrı olarak Rhipicephalus capensis ve R. everisi türleri de bulunmaktadır. Genus: Haemophysalis Palpleri kısa ve 2. palp segmenti basis capituliden daha geniştir. İkinci palp segmenti uzunluğuna oranla iki misli daha geniştir. Göz ve anal plakları bulunmaz. Anal oluk belirgin değildir yada bulunmaz. Anal oluk anüsü arkadan kuşatır. Feston taşırlar. Üç konaklı kenelerdir. Bu cinse bağlı olarak Haemaphysalis punctata, H. parva, H. longicornis ve H. leachi türleri vardır. H. punctata ve H. longicornis ruminantlardan kan emerler. Bunlar B. bigemina, B. motasi, Anaplasma marginale, Anaplasma centrale ve Theileria türlerini naklederler. H. leachi türü ise köpeklerden kan emer. Sarı köpek kenesi adını alır. Köpeklere B. canis, Coxiella bumetii ve Rickettsia conori ' yi bulaştırırlar. Genus: Dermacentor Bu cinsteki kene türlerinin palpleri kısa ve basis capitulinin hizasındadır. Palpleri geniştir. Gözleri vardır, anal plakları yoktur. Scutumları renkli ve nakışlıdır. Bu cinse bağlı türlerin çoğunluğu üç konaklıdır. Genellikle tektırnaklılardan ve köpeklerden kan emerler. Bulunan türler; Dermacentor andersoni, D. reticulatus, D, marginatus, D. niveus, D. occidentalis ve D. variabilis'dir. Bunlardan D. marginatus ve D. reticulatus ülkemizde yaygındır. Bu türler Babesia caballi, B. equi ve B. canis'e vektörlük yaparlar. Genus: Amblyomma Palpleri uzun ve hipostomları kalındır. Gözleri vardır ve anal plakları yoktur. Scutumlarının üzeri nakışlıdır. Festonları vardır ve bunlar arasında kaynaşma yoktur. Türkiyede görülen türü Amblyomma variegatum'dur. Üç konaklı kenedir. Sığırlara Theileria mutans'ı bulaştırır. Bu cinse bağlı olarak A. americanum, A. hebraeum ve A. maculatum türleride bulunur. Ixodidae ailesine bağlı olarak bulunan bu cinslerden başka sürüngenlerde bulunan Aponomma ve evcil ve yabani hayvanlarda bulunan Rhipicentor cinsleride bulunmaktadır. Familya: Argasidae Bu ailedeki keneler mesken keneleri olarak bilinirler. Mesken keneleri ahır, ağıl ve kümesIerde bulunur ve buraya giren hayvanlardan kan emerler. Genel morfolojik ve biyolojik özellikleri yönünden mera kenelerine benzerler. Ancak bazı farklılıklarda vardır.Ixodidae ailesi ile aralarındaki bu farklılıklar verilerek mesken kenelerin özellikleri anlatılacaktır. Morfolojik Farklılıklar 1. Ixodidae'lerde capitulum dorsalden bakıldığında vücudun ön tarafında bir çıkıntı yapmış şekilde görüldüğü halde, Argasidae'lerde larva dönemleri hariç capitulum ventralde yer alır ve bu nedenle dorsalden bakılınca görülmez. 2. Ixodidae'lerde scutum vardır. Erkeklerde scutum tüm vücudu örter ve fazla kan ememezler. Bunların dişi, larva ve nymph 'lerinde scutum önde yaka şeklindedir ve fazla kan emerler. Argasidae'lerde ise scutum yoktur. 3. Ixodidae'lerin erkeklerinin ventralinde görülen kitini plaklar, Argasidae'lerde yoktur. 4. Ixodid 'lerin palpleri köşelidir. Argasid 'lerin ise silindiriktir. 5. Ixodidae ailesindeki kenelerin ayak uçlarında pulvillum adı verilen yastıkçıklar bulunur. Bu nedenle bunlar cam ve fayans gibi düz zeminlere tırmanabilirler. Ancak Argasidae'lerde pulvillum yoktur. 6. Ixodidae'lerin dorsalinde bulunan scutum nedeni ile özellikle kan emmiş olan erkek ve dişiler arasında sexuel dimorfismus vardır. Argasidae'lerde ise böyle bir farklılık bulunmaz. 7. Ixodidae'lerin arka taraflarında feston vardır. Argasidae'lerde yoktur. 8. Mera kenelerinin bazı türlerinde göz vardır. Gözler büyüktür ve scutumun ön kenarının iki yanında bulunur. Mesken kenelerinde göz vardır. Bunlarda vücudun ventralinde ve ön kısmının iki yanında bulunur. 9. Ixodidlerde stigmalar büyüktür ve 4. coxanın arkasındadır. .ArgasidIerde ise stigmalar küçüktür ve 4. coxanın önündedir. ıo. Ixodidlerde erkek ve dişi büyüklük ve scutumun konumuna göre ayrılır. Erkekler dişilere göre daha küçüktür. Scutum erkeklerde tüm vücudu örter. ArgasidIerde ise erkek ve dişi genital deliğin morfolojik özelliğine göre ayrılır. Erkeklerde genital delik at yarık şeklinde olduğu halde, dişilerde enlemesine bir yarık şeklindedir. ll. Sert kenelerin dişilerinde basis capituli üzerinde poros area vardır. Yumuşak kenelerin dişilerinde poros area yoktur. Biyolojik Farklılıklar l. Ixodidae aileasindeki keneler doğada, özellikle açık yerlerde ve meralarda gelişmelerine karşılık, Argasidae türleri ahır, ağıl ve kümes gibi kapalı ve örtülü yerlerde gelişirler. Bunun için Ixodidae ailesindeki kenelere mera keneleri, Argasidae ailesindeki kenelere ise mesken keneleri adı verilir. 2. Mera kenelerinin hemen hepsi memelilerin parazitidirler. Ancak 2 ve 3 konaklı olan bazı türleri kanatlılardan da kan emebilir. Bunun aksine Argasidae türlerinin bir kısmı genellikle sadece kanatlılardan bir kısmı ise memelilerden kan emerler. 3. Ixodidae türleri konakçıya tutunduğunda iyice doyuncaya kadar kan emer, gömlek değiştirir. Yumurtlar ve ölür.Ancak argasidae türleri konaklarından azar azar ve kısa süreli olarak kan emerler ve her seferinde nisbeten az sayıda (200-300 adet) yumurtlar. Fakat yumurtlamadan soma ölmezler ve bir kaçkez yumurtlayabilirler. 4. Ixodidae türleri konaklarından doyuncaya kadar sabit olarak kalırlar. Argasidae türleri ise geçici ve gezicidirler. 5. Mera kenelerinde bir nymph safası vardır. Argasidae'lerde ise bir kaç nymph safhası vardır ve bunlarda bütün gömlek değiştirmeler konak dışında meydana gelir. 6. Mera keneleri açlığa mesken kenelerine göre daha dayanıksızdırlar Ixodidler 1-2 yıl, Argasidler ise 9-10 yıl aç kalabilirler. Argasidae ailesindeki keneler vücutlarının üzerinde kitini plakların olmamasıyla "yumuşak keneler" ve biyolojik gelişmelerini barınaklarda geçirdiği içinde "mesken keneleri" olarak adlandırılırlar. Argasidae ailesindeki kenelerin larva. nvmoh ve eriskinlerinin avrımı: Organ Larva Nymph Erişkin Bacak 3 çift 4 çift 4 çift Peritrem Yoktur Vardır Vardır Capitulum Anteroterminal Anteroventral Anteroventral Genital Delik Yoktur Yoktur Vardır * Erkeklerde dar ve yarım ay şeklinde, dişilerde ise kabarık, geniş ve enine bir yarık şeklindedir. Argasidae ailesinde bulunan kene cinsleri: Genus: Argas, Genus: Ornithodoros (= Ornithodorus), Genus: Otobius Genus: Argas Bu genustaki keneler genel olarak kanatlıların parazitidirler. Vücutları ince yapılı, ovalimsi, dorso-ventral yassı, ön uçları daralmış ve arka uçları geniş ve yuvarlağımsıdır. Bu kenelerin dorsal ve ventral yüzünü ayıran bir çizgi bulunur. Bu çizgi Argaslarda oldukça ince olup, kenenin kan emip doymasına rağmem keskin bir şekilde kalır. Gözleri yoktur. Dorsal yüzlerinde çok sayıda ufak ve yassı dairemsi çukurlar bulunur. Argas cinsine bağlı olarak bulunan türler; Argas percicus: Kanatlılardan (tavuk, bindi, kaz gibi) kan emerler. Ördeklerde kene toksikozuna neden olmaktadır. Argas reflexus: Güvercinlerin parazitidir. Argas sanchezi: Kanatlılardan kan emer. Agas radiatus, Argas miniatus ve Argas mianensis türleride kanatlı keneleridirler. Bunlardan en yaygın olanları A. persicus ve A. reflexus' dur. Argas türleri kan emecek kanatlı bulamadıklarında evcil memelilerden ve insanlardan da kan emebilirler. Biyolojik gelişmeleri Argas türlerinin erginleri kanatlı barınaklarının tahta aralıkları, tünek çatlakları ve çatısında güvercin barındıran veya kuş bulunduran evlerin çatı kısımlarında bulunurlar. Buralarda çatlak ve yarıklara saklanırlar. Buralarda çiftleşirler. Döllenen dişi kan emmek için konağına saldırır, kan emer ve doyduktan sonra konağından ayrılarak çatlak ve yarıklara çekilirler ve buralarda yumurtlarlar. Dişiler kan emek için birkaç kez konağına saldırır ve her kan emişten sonra yumurtlar. Yumurtalardan uygun ısıda yaklaşık 3 hafta sonra larvalar çıkar. Larvalar konaklarına tutunarak kan emer ve doyduktan sonra kanağı terkeder ve bir hafta içinde gömlek değiştirir. Bunun sonucu oluşan 1. nymph'ler tekrar kanaklarına saldırır, kan emer doyar ve konaklarından ayrılarak değişik yerlere saklanırlar. Buralarda yaklaşık bir ay içinde 2. nymph olur. Bunlarda konaklarından kan emer, doyar ve konaklarını terkederek gizlenirler. Argas persicus'da 6-8 hafta sonra, A. reflexus'da ise bir yıl sonra erişkin kene haline gelirler. Bu kenelerin kan emme süreleri 2 saat kadardır. Konaklarından sadece geceleri kan emerler. Ayrıca ülkemiz iklim şartlarında kışın aktivite göstermezler. İlkbaharda havalar ısınınca aç döllenmiş dişi kan emerek biyolojik gelişmeyi başlatır. Argasidae ailesindeki kene türleri kümesIerde bulunan kanatlıların üzerine gelerek bütün gelişme dönemlerinde kan emerler. Özellikle geceleri hayvanları rahatsız ederler. Kanatlılarda huzursuzluğa ve dolayısı ile verim düşüklüğüne neden olurlar. Ayrıca ağır enfestasyonlarda anemi şekillenir. Yine A. persicus türü ördeklerde kene felcine neden olabilir. Argas türleri Anaplasma marginale, Aegyptionella pullorum, Borrelia anserina'nın (Spirochaetosis etkeni ) vektörlüğünü yaparlar. Bu cinse bağlı keneler kümesIere giren insanlarada saldırabilir ve kan emerler. Genus:Ornithodorus Bu cinste bulunan kenelerin yan kenarları yuvarlağımsıdır. Lateralde vücudun dorsal ve ventral yüzünü ayıran çizgi bulunmaz. Vücut dorso-ventral olarak yassılaşmıştır. Aç iken vücudu ince ve kenarları yukarı doğru kıvrılmıştır. Kan emmiş olanlarda ise kenarları yuvarlaklaşmıştır. Elipsoidal şeklinde olup, bazı türlerinde vücudun iki yanının ortası hafif içeri doğru çekik (konkav)dir. Erişkinlerin dorsalinde değişik kıvrımlar vardır. Göz çoğu türlerde bulunur. Bu cinse bağlı türler; Omithodorus laharensis, O. Moubata, O. turicata'dır. Bunlardan yaygın olan ve Türkiye'de de görülen tür O. lahorensis'dir. Bunlar ağıllarda saklanırlar. Toprak veya balmumu renginde olup, koyun ve keçilerden kan emerler. Ayrıca diğer hayvanlardan ve insanlardan kan emebilirler. Koyun ve keçiler bütün yaz mevsimini merada geçirip kış geldiğinde ahır veya ağıllara alındığında keneler bunların üzerine gelirler. Bunun için Ornithodorus 'lara kış kenesi adı verilir. Biyolojileri: Erişkinleri ağıllarda bulundukları çatlak ve yarıklarda çiftleştikten sonra erkekler ölür, dişiler kan emmek için konaklarına tutunurlar ve kan emerler. Doyduktan sonra konaklarını terkeder ve saklanırlar. Saklandıkları yarıklarda yumurtlarlar. Mayıs-Ağustos aylarında yumurtalarını bırakırlar. Yumurtadan yaklaşık bir ay sonra larvalar çıkar. Sonbahar başlarında çıkan larvalar, bu mevsimde havaların soğumasıyla ağıla sokulan hayvanlara saldırır ve kan emerler. Doyduktan sonra konağı terketmeksizin gömlek değiştirir ve l.nymph'ler oluşur. Daha sonra sırası ile konak üzerinde 2.ve 3. nymph'ler meydana gelir. Kan emip doymuş olan 3. nymph 'ler konaklarını terkederler ve saklanma yerlerinde gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Larvadan 3 nymph safhasına kadar olan dönem bir ay kadar sürer. Bir dişi kene bir kopulasyondan sonra hiç çiftleşmeden 2 yıl fertil yumurta bırakabilir. Erişkinler kan emmeden 10-l2 yıl yaşayabilirler. Ornithodorus türleri de geceleri konaklarından kan emerler. Bunlar her gelişme formlarında hayvanların boyun, sırt, vücudun yan taraftan ve kuyruk sokumu bölgesimde yapağı yada tiftik arasında bulunarak bu bölgelerin derisinden kan emerler. Bunun için hayvanlara ilk bakıldığında keneler görülmezler. Keneleri görmek için yapağı aralanarak el bu kısımlarda dolaştırılır ve parmak uçları ile kenelerin varlığı anlaşılır. Çok sayıda olduklarında hayvanlarda kondüsyonun düşük olduğu kış aylarında kan emerek anemiye sebep olurlar ve ekonomik kayıplara yol açarlar. Ornithodorus lahorensis Rickettsia, Tularemi ve bazı Trypanosoma türlerini taşırlar. Ayrıca bu cinse bağlı türler Q- humması etkeni olan Coxiella bumetii'yi naklederler. Konakçı bulamadıklarında insanlara saldırarak kan emerler ve onlarda bazen toksikasyon, felç ve ölümlere yol açabilirler. Genus: Otobius Otobius megnini türü Kuzey ve Güney Amerika, Güney Afrika ve Hindistan' da bulunur ve kulak kenesi olarak adlandırılır. Larva ve nymph 'leri çoğunlukla köpeklerin kulaklarında parazitlenir. Ancak diğer evcil hayvanlar, yabani hayvanlar ve insanlarda bulunabilir. Larvaları doyduklarında hemen hemen küreseldirler. Nymphleri orta kısımlarında daha geniştir. Bu cinsin erişkinleri parazit değildir. Erişkinleri beslenmezler ancak dişileri 500-600 kadar yumurtayı yiyecek depolarının altlarına, taş ve duvar çatlaklarına bırakırlar. Bunlar konaklarından kan emerek irritasyona ve yangıya neden olurlar. Sekunder bakterilerin işe karışması ile de daha da komplike olurlar. Verim düşüklüğüne neden olurlar. Ağır enfestasyonlarda kulak içinde paket halindeki larva ve nymphlerin görülmesi ile tanı konulur. O. megnini'den ayrı olarak tavşanlarda bulunan diğer bir türde O. lagophilus' dur. Özellikleri O. megnini 'ye benzer. Kenelerin Zararlı Etkileri 1. Kan emmeleri veya kan emdikten sonra kanamanın uzun bir süre devam etmesi sonucu anemiye neden olmaları. Bu etkileri ağır enfestasyonlarda görülür. Tek bir dişi kene günde 0.5- 2 ml kan emebilir. Böylece kenelerle enfeste hayvanlarda verim düşer ve hatta ölüm olayları görülebilir 2. Kenelerin konakları üzerinde yaralayıcı etkileri vardır. Kene kan emmek için deriyi soktuğunda deriyi delerek yaralanmalara ve dermatozlara neden olurlar. Ağır enfetasyonlarda bu yaralar piyojen bakterilerle sekunder olarak enfekte olurlar ve kene piyemisi şekillenir. Ayrıca bu gibi enfekte yaralar myiasis etkenlerini ortama davet eder. Myiasis etkenleri yumurta ve larvalarını buralara bırakırlar. Böylece sekunder hastalıklara ortam hazırlarlar. Deri kalitesi bozulur ve verim kaybı oluşur. 3. Kenelerin konakları için bir etkileride paralizIere neden olmalarıdır. Ixodes ve Dermacentor gibi kene türlerinin nymph ve özellikle erişkin dişilerinin tükrük salgısında bulunan toksin kene felcine neden olur. Arka ayaklardan başlayan ve öne doğru yayılan ve hatda ölümle sonuçlanan felç olayı oluşur. Bu toksin solunum ve sinir sistemini etkilemektedir. Kene felci ( tick parlysis) insanlarda özellikle çocuklarda ve evcil hayvanlarda görülmektedir. 4. Kene toksikozuna neden olmaları Hyalomma cinsine bağlı türler tarafından oluşturulur. Erişkin kene tarafından oluşturulan toxin ruminat ve dumuzlarda mukoz membranların hiperemisi ve yaş egzama ile karekterize terleme belirtilerine yol açar. Ayrıca Argas persicus türü ördeklerde kene toksikozuna neden olabilmektedir. 5. Kenelerin en önemli etkilerinden biride çeşitli hastalık etkenlerine vektörlük yapmalandır. Keneler protozoonlar, viruslar, bakteriler, riketsiyalar, spiroketler ve helmintlere biyolojik veya mekanik taşıyıcılık yaparlar. Paraziter enfeksiyonlardan Veteriner Hekimlik yönünden önemli olan Babesia ve Theileria etkenlerini nakletmeleri yönünden büyük önemleri vardır. Keneler bu hastalık etkenlerini iki şekilde naklederler.Bunlar; Transstadial nakil: Kenenin bir gelişme döneminde kan emerken aldığı hastalık etkenini bir sonraki gelişme döneminde kan emerken konağına aktarmasıdır. Üç konaklı keneler larva safhasında aldığı etkenleri nymph evresinde kan emdiği konağa aktarır. Nymph döneminde aldığı etkenleri ise erişkin safhada kan emdikleri konağa aktarırlar (iki konaklı kenelerde de bu durum görülür.). Hyalomma türlerinin Theileria annulata'yı nakletmeleri örnek olarak verilebilir. . Transovarial nakil: Tek konaklı kenelerde etkenler kenenin yumurtalarına geçer. Yumurtadan çıkan larvalar enfekte olduğu için bu dönemde kan emerken etkenleri konağa nakleder. Boophilus türlerinin Babesia türlerini nakletmesi transovarial nakildir. Kenelerin hastalık etkenlerini nakletmelerindeki yüksek potansiyeli şu özelliklerinden ileri gelir: 1. Sabit ve yavaş olarak kan emerler. Bu sırada konağı ile birlikte taşınarak geniş bir alana dağılırlar. 2. Çevre şartlarına oldukça dayanıklı olup, kolay kolay etkilenmezler. 3. Doğal düşmanları oldukça azdır. 4. Kene türlerinin çoğunluğu geniş bir konakçı spektrumuna (euroxene)sahiptir. Bu nedenle aç kalma ve ölme sorunları daha azdır. 5. Keneler uzun süre yaşarlar ve açlığa oldukça dayanıklıdırlar. 6. Kenelerin yüksek üreme güçleri vardır. Bazı türler 18.000'ne kadar yumurta bırakabilirler. 7. Birçok kene türü hastalık etkenlerini tansovarial olarak yeni nesillerine aktarırlar. Böylece bir enfekte keneden binlerce yeni enfekte nesiloluşur. Lyme hastalığı: Bu hastalığın etkeni spiroketalardan olan Borrelia burgdorferi'dir. Köpek, at, sığır, koyun, kedi ve insanlarda bildirilmiştir. Hastalığın vektörlüğünden birinci derecede sorumlu olan tür lxodes ricinus' dur. Bu mera kenesi türü etkenle bir defa enfekte olduktan sonra bütün ömürleri boyunca bulaşık kalırlar. Transstadial (%80) ve transovarial (%20) olarak nakledilirler. Lyme enfeksiyonunda ilk klinik belirti deride oluşan Erythema Chronicum Migrans (ECM)'dır. Bu klinik bulgu hastalık için patognomonik lezyon olup, deri döküntüsü şeklindedir. Buna yerel bir lenfbezi büyümesi, ateş ve halsizlik de eşlik edebilir. Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kas iskelet sistemi ile ilgili belirtiler görülür. Suborder: Mesostigmata Mesostigmata alt takımındaki akarlar oldukça küçük olup, 1-2 mm büyüklüğündedirler ve kenelere benzerler. Vücutları gnathosoma ve idiosomadan ibarettir. Stigmaları bir çift olup, coxae'ların lateralinde yer alır. Bu alt takımda önemli olan aile; Familya: Dermanyssidae Bu aileye bağlı bulunan cinsler; Genus: Dermanyssus Genus: Pneumonysus Genus: Ornithonyssus Genus: Ophionyssus Genus: Allodermanyssus Genus: Varroa Genus: Dermanyssus Bu cinste bulunan ve yaygın olarak görülen tür Dermanyssus gallinae' dir. Bu türün erişkinleri 0.5-1 mm büyüklüğündedir. Vücudu oval şekilde ve ön tarafında ince uzun yapıda ağız organelleri bulunur. Vücudun dorsal kısmı yaka şeklinde küçük bir kitinle örtülüdür. Erişkinlerinde ve nymphlerinde 4 çift bacak bulunur. Uzun bacaklıdırlar. İdiosoma seyrek ve kısa kıllarla örtülüdür. Bu parazit tüm kanatlılardan kan emer ve fırsat buldukça da insanlara saldırabilir. Bu akarlar beyaz, gri veya siyah renkte olmalarına rağmen kan emince kırmızı renk alırlar. Bu nedenle tavukların kırmızı akan ya da "tavuk kırmızı biti" olarak adlandırılır. Bunlar kümesIerde hayvanların üzerinde ya da meskenlerde çatlak ve aralıklarda kum yığını halinde bulunurlar. Dişileri yumurtalarını buralara bırakır. Yumurtalardan çıkan larvalar gömlek değiştirirler ve I. nymph 'ler oluşur. Bunlar konaklarından kan emerler, gömlek değiştirirler ve 2. nymph'ler meydana gelir. Bunlarda kan emer ve gömlek değiştirerek erişkinler oluşur. Biyolojileri optimal şartlar altında 7 günde tamamlanır. Erişkinler kan emmeksizin 4-5 ay canlılıklarını korurlar. Dermanyssus gallinae'nin erişkin ve nymph'leri konaklarından kan emerler. Larvaları ise beslenmezler. Dermanyssus gallinae'nin erişkinleri ve nymph'leri değişik zamanlarda ve periyodik olarak kanatlılardan kan emerler. Gündüzleri ise kümesIerde saklanırlar. Evlerin çatısındaki güvercinlerde bulunduklarından buradan insanlara geçebilirler. Ayrıca kümese giren insanlara da saldırırlar. Bu parazitler özellikle yazın aktivite gösterirler ve uygun şartlarda çok çabuk ürerler. Konaklannı irrite ederek huzursuzlandınr ve kan emerek anemiye sebep olurlar. Bu durum yumurta verimlerinin düşmesine ve et verim kaybına yol açar. Ağır enfestasyonlarda ölüm olayları görülebilir. Bu ektoparazit türü kanatlıların spirochetosis etkeni olan Borrelia anserina'ya vektörlük yapar. İnsanları sokması sonucu deride kızarıklık, lokal olarak şişlikler, lokal ya da yaygın allerjik bozukluklar ve kaşıntıya neden olurlar. Bu parazit türüne kuş akarcığı adı da verilmektedir. Genus: Ornithonyssus (=Bdellonyssus, Liponyssus) Bunlar şekil ve biyolojileri bakımından Dermanyssus 'lara benzerler. Ancak bunların Vücudunda çok daha fazla uzun tüyler bulunur. Kanatlılardan, fare ve ratlardan kan emerler. Bunlara keme akarcığı adı verilir. Kan emmemişleri kirli sarı renkli olduğu halde, kan emrniş olanlan kırmızı - boz renktedir. Erişkinleri oval ve 1 mm uzunluğundadır. İnsanlara saldırdıklarında özelikle çocuklarda şiddetli yanma ve kaşıntıya neden olurlar. Bu cinste bulunan türler; Ornithonyssus sylviarum, O. bursa ve O. bacoti'dir. Fareler arasında rickettsia etkeni olan Rickettsia acari'yi naklederler. Genus: AlIodermanyssus Önemli tür Allodermanyssus sanguineus' dur. Bunlar fare ve ratlarda bulunurlar. Özellikle evcil rat ve farelerden kan emerler. Bunun için ev fare akarı adını alırlar. Biyolojileri Dermanyssus'lara benzer. Bu tür fare ve ratlar arasında veya bunlardan insanlara riketsiyal çiçek etkeni olan Rickettsia akari'yi vektörlük yaparak bulaştırırlar. Genus: Pneumonyssus Pneumonyssus cinsine bağlı türlerden P. caninum köpeklerin burun yollarında ve nasal sinuslarda, P.simicola ise maymunların bronşlarında parazitlenir. Biyolojileri iyi bilinmemektedir. Bulaşmanın direkt temasla olabileceği kaydedilmiştir. Genus: Ophionyssus Bilinen tür Ophionyssus natricis'diro Yılanların akarıdır. Sarımsı kahverengindedirler. Ancak kan emdiklerinde koyu kırmızı renk alırlar. Biyoloji ve beslenme özellikleri Dermanyssus 'lara benzer. Ağır enfestasyonlarda anemi, zayıflama ve ölüme yol açarlar. Ayrıca yılanların bakteriyel bir patojeni olan Aeromonas hydrophila 'yı mekanik olarak naklederler. Yılanların diğer akarları olan Entonyssus ve Entophionyssus cinsleri trachae ve akciğerlerde parazitlenirler. Genus: Varroa Species: Varroa jacobsoni (Arı akarı) Ergin dişileri 1.2 mm uzunluğunda ve 1.5 mm enindedir. Vücutları dorso-ventral olarak yassıdır. Dişi varroa 'lar enine ovalimsi, erkekler ise yuvarlağımsıdır. Erkek varroa 'lar 0.8 mm uzunlukta ve 0.7 mm enindedir. Dişi akarlar açık veya koyu kahverenklidirler, erkekler ise beyaz gri veya sarımtrak renklidirler. Ergin dişilerde sırt kısmı hafif dış bükeydir. Vücut sert kitini tabaka ile örtülüdür. Dorsalden bakıldığında ağız organelleri ve bacakları iyi görülmez. Vücut gnathosoma ve idiosoma olmak üzere iki kısımdan oluşmuştur. Ağız organelleri delici ve emici tiptedir. Bir çift cheliserleri vardır. ve bu arı derisinin delinmesinde rol oynar. Bunların kenarında bir çift pedipalp bulunur. Erişkin varroalarda 6 eklemli 4 bacak bulunur. Erkek akarların ağız organelleri hemolenf emmeye elverişli değildir. Dişileri ise uygun ağız organelleri ile arı yavrularının ve erişkin arıların hemolenfini emer. Varroa jacobsoni'nin vücudunun sırt kısmında ve yanlarında diken gibi kıllar bulunur. Bu kıllar akarın arı üzerinde durmasını sağlar. Bu tür arıların genellikle baş ve thorax arasına yerleşir. Solunum çok iyi gelişmiş olan trake sistemiyle olur. Biyolojileri: Varroa jacobsoni'nin biyolojisi ilkbaharda arı larvasının yetiştirilmeye başlamasıyla başlar ve sonbaharda son genç işçi arılar çıkıncaya kadar devam eder. Kışı ergin dişi olarak geçirir. Bu akar erkek arılar üzerinde yaşar. Üreme için özellikle erkek arı gözlerini seçer. Varroa 'ların erkek arıları tercih etmelerinin bir çok nedenleri vardır. Bunlar; erkek arı larvalarının kapalı göz içinde kaldıkları sürenin daha uzun olması, kovanda erkek arı gözlerinin daha çok peteklerin alt ve yan kenarlarında bulunması, erkek arı larvalarının dişilerden daha fazla besinle beslenmesi ve hormonal etki gibi faktörlerdir. Kışı ergin arılar üzerinde geçiren döllenmiş dişi parazitler ilkbaharda gelişmekte olan 5-6 günlük larvaların bulunduğu petek gözlerine, gözler kapatılmadan 1-2 gün önce girerler. Dişi akar larvanın hemolenfini emer ve 2-9 adet yumurtasını buralara bırakır. 2-3 defa bulunduğu yere yumurtlayabilir. Yumurtalardan 24 saat sonra 3 çift bacaklı larvalar çıkar. Bunlar 2 gün sonra gömlek değiştirerek 1. nymph (protonymph) olur. Bu 4 çift bacaklı 1. nymphler larvanın hemolenfini emer ve gömlek değiştirerek 3-5 günde 2. nymph (deutonimf) ler oluşur, 2. nymph dönemi 1-2 gün sürer ve bunlar arı pupasının kan sıvısı ile beslenirler. Bunlardan da erişkin akarlar oluşur. Dişi varroa 8-10, erkek erişkin ise 6-7 günde yumurtadan oluşur. Ergin erkek ve dişi akar petek gözlerinde çiftleşir ve erkekler kapalı göz içerisinde ölürler. Bunun için arılar üzerinde erkek varroalara rastlanmaz. Çiftleşmiş genç dişi varroalar ise gözler içerisinde genç arıya tutunarak beslenmelerini sürdürürler ve arıyla birlikte gözden çıkarlar. Döllenmiş olarak gözden çıkan varroalar 5 gün sonra yumurtlamaya başlarlar. Yani bu akarlar bir süre sonra tekrar yavru gözlerine dönerek yumurtlamaya başlarlar. Erişkin dişi akarlar yazın 2-3 ay, kışın ise 5-8 ay yaşamlarını sürdürürler. Varroa'ların üreme potansiyelleri çok yüksektir. Bir nesilden diğer neslin oluşmasına kadar geçen süre yaklaşık 7 gündür. Erkek arılarda ise biyolojik gelişme 24 gün olduğundan, bir nesil arı oluşana kadar varroalarda 3 nesil meydana gelmektedir. Varroaların yaşaması ve çoğalması için mutlaka bal arısının hemolenfini emmesi gerekmektedir. Bulaşması: Bulaşma daha çok arıdan arıya olmakla beraber bunda gezginci ancılığında rolü vardır. Türkiye'ye Bulga.rİstan'dan geçtiği ve Trakya yöresinden de Ege bölgesine yayıldığı ve göçer ancılar vasıtasıyla bütün illerin bulaşık olduğu bildirilmiştir. Bulaşmada arıcılarında rolü vardır. Bulaşık arı kolonilerinden sağlıklı ailelere yavru ve genç işçi arı verilmesiyle, ailelerin kontrolsüz birleştirilrneleri ile ve işçi arıların çiçekten çiçeğe konarken akarı oralara taşımasıyla olmaktadır. Klinik belirtiler: Arı varroasis'ine neden olan Varroa jacobsoni ergin an ve larvaların hemolenfini emdiği için, yavru arı ve ergin anlara zarar verirler. Arılar güçsüz düşerler ve akarlardan kurtulmak için büyük gayret sarfederler ve bunun sonucunda da huzursuz olur ve uzun bir can çekişmesinden sonra ölürler. Ölümler kovan dışında olur. Enfeste arılar iyi uçamazlar. Sıcak havalarda enfeste arılar kovan uçuş deliğinin önünde sürünürken görülürler. Bu akarlar beslenirken yaralar açarlar ve bu yaralardan bakteriyel etkenler arılara girerek septisemiden ölüme neden olurlar. Ayrıca varroasis'de etkenler erkek arılar üzerinde daha yoğun bulunduklarından, kovanda erkek arı sayısı belirgin sayıda azalır ve cinsel güçleri düşer. Yine ana arı ve işçi arıların ömürleri kısalır ve işçi arılar normalden daha küçük olurlar. Arı larvaları rahatsız oldukları için petek gözünden dışarıya çıkarlar ve kovan dip tahtasının üzerine düşerler ve hatta bunlardan oluşacak arılarda da anomaliler oluşur. Bazen ölü larvalar dışarıya atılamazlar ve gözler koyu renkli olup, deliklerin çerçevesi beyazlaşmıştır. Arılarda yüksek kayıplar kışın ortaya çıkar. Ana arının yumurtlama yeteneğinin azalması ve işçi arıların beslenme yeteneklerinin bozulması ile ekonomik kayıplara yol açarlar. Varrosis’ de teşhis: Kovanın dip tahtası üzerine konan kağıt üzerine düşen akarları toplayıp inceleyerek, kapalı erkek yavru gözleri ince uçlu bir pensle açılarak dışarı çıkarılan larvaların üzerinde akarlar aranarak konulur. Erişkin dişi akarları çıplak gözle görebiliriz. Ancak nymphler için büyüteç yada en iyisi stero -mikroskop altında incelenmeyle teşhis edilir. Ergin arılar üzerindeki varroaları görmek için ise 200 kadar arı örneği bir fırça ile toplanır. Kavanoza konan bu örnekler üzerine sıvı deterjanlı sıcak su dökülür. Arılar tel süzgeçle sallanarak ayrılır ve dipteki tortuda parazitler aranır. Ayrıca arılar etilasetat ile öldürülür, alkolde yıkanır ve akarın an üzerinden ayrılması sağlanır. Çöküntü stero- mikroskopta incelenir. Kontrol: Varroasis'e karşı kimyasal mücadele erken ilkbahar ve geç sonbahar aylarında yapılır. Bu zamanlarda kovandaki bal miktarı az olduğu için kullanılan ilacın bala geçmesi gibi bir sorunun da önüne geçmiş olunur. ilaçlama için en uygun zaman arıların kovana döndükleri güneş batımından sonraki akşam üzeri yapılır. Bunun için gaz halinde kullanılan fumigantlar, toz şeklinde kullanılan ilaçlar, kontakt etkili ilaçlar ve şurup, kek gibi oral yolla etkili ilaçlar olarak gruplandırılan insektisit ve akarisitler kullanılır. Bunun için ülkemizde kullanılan ilaçlar; Perizin (Diethyl-thiophosphate), Folbex-VA (Bromopropylate), Varation-TKV (Malathion % 0.1), Varroacide ( Amitraz ), Vamitrat- Va ( Amitraz ) ve Apistan ( trifuoromethyl, sentetik pyretroiddir )'dır. Kontrol'de ayrıca biyolojik mücadele ve fiziksel mücadele metotlarıda kullanılmaktadır. Suborder: Prostigmata Bu alt takımdaki parazitlerin stigmaları gnathosomanın kaidesinde bulunur. Bulunan aileler; Familya: Trombiculidae Familya: Cheyletiellidae Familya: Demodicidae Familya: Myobiidae Familya: Pediculoididae Familya: Psorergatidae Familya: Tarsonemidae Familya: Trombiculidae Bu aileye bağlı Trombicula, Neotrombicula ve Leptotrombicula cinsleri bulunur. Bu cinslere bağlı türler ise T.dicoxale, T.minor, T.sarcina, T.akamushi ve N. autumnalis'dir Bunlardan yurdumuzda koyun ve sığırlarda saptanmış olan tür Trombicula dicoxale'dir. Ayrıca ülkemiz için en önemli türlerden birisi de N autumnalis' dir. Bu ailede bulunan türlerin erişgin ve nymph 'leri mera ve çayırlarda, kırsal, çalılık ve taşlık yerlerde serbest olarak yaşarlar. Bu evreleri parazit değildir. Ancak larvaları insan ve hayvanlardan lenf sıvısı emerek parazitlenirler. Erişkinleri 2 mm büyüklüğünde, gnathosoma üçgen şeklinde ve vücut cephalo-thorax abdomen şeklindedir. Vücut abdomenden sonra bir boğumlanma ile ayrıImıştır. Erişkin ve nymph 'lerinde görülen bu boğumlanma larvalarda görülmez. Erişkinleri beyaz sarımtrak renklidir ve vücutları sık kıllarla örtülüdür. Şeliserleri tırnak biçiminde ve uçları sivridir. Larvaları 0.2 -0.5 mm büyüklüğünde ve vücut toparlağımsıdır. Larvaların üzeri ince tüylerle kaplı olup, sarıdan kırmızı turuncuya kadar değişen renkte ve dorsal kısımda küçük bir kitini plaka taşırlar. Biyolojik gelişmeleri şöyledir. Trombikulid yumurtaları erişkinler tarafından toprağa veya otlar üzerine ilkbahar aylarında bırakılır. Yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar. Bu larvalar bulunduğu ortamdaki kuşlara, reptillere ve memelilere saldırırlar. Larvalar fare gibi küçük omurgalı konaklarda kulaklara yerleşebilir. Buralarda şeliser ve hipostomlarını deriye sokarak beslenirler. Bu esnada tükrüğe benzer bir madde salgılarlar. Larvalar daha sonra yere düşer ve dinlenme dönemi olan deutonimfler oluşur. Daha sonra ikinci dinlenme dönemi olan tritonimfler meydana gelir ve bunlarda erişkin akarcıklar haline geçerler. Trombicula larvaları bulundukları yerlerde başta tavşan, kemirgenler ve kuşlar olmak üzere değişik memeli hayvanlara ve insanlara sadırırlar. Bunlar özellikle ayak kısımlarında, şeliserleri ile tutunduğunda dermatitlere neden olurlar. Uyuz benzeri belirtiler ortaya çıkar. Sokulan yerde ortaları solgun, kenarları hiperemik lezyonlar oluşur, bu lezyonlar zamanla nekrozlaşır. Bazen kırmızı papüller meydana gelir ve bunlar kaşıntılıdır. Larvaların yaptığı bu lezyonlara güz uyuzu yada çalılık uyuzu adı verilir. Zamanla lokal direnç nedeniyle 4-8 gün içinde larvalar kendiliğinden deriden yere bırakılır. Bu türlerden T akamushi insanlara akarcık tifusu etkeni olan Rickettsia tsutsugamushi'yi bulaştırırlar. Bu durum özellikle uzak doğuda önemlidir. Oluşan şiddetli kaşıntıya karşı soğuk su banyoları veya kompresleri, antihistaminikli kremler uygulanır. Kaşıntıyı önlemek için %5 benzocaine, %2 metilsalisilat, %0.5 salisilik asit, %72 etanol ve % 19.5 su karışımı kullanılır. Familya: Tarsonemidae Bu ailede bulunan akarlardan Tarsonemus hominis türü insanların ürogenital organlarında bulunmuştur. Bu türden ayrı olarak özellikle hekimlik açısından önemli olan ve arıcılık sektöründe sorun oluşturan ve arılarda görülen akar türü ise Acarapis woodi' dir. Acarapis woodi'ye yaşlı arılarda yani ergin arılarda 1. göğüs stigmasının gerisinde yer alan trachea ( soluk borusu) ve bunun dallarında rastlanır. Bunun için arıların trachea akarı olarak bilinir. Hindistan ve Pakistan'da yaygındır. Erişkin akar 80 -120 mikron büyüklükte olup, trcheada rahatlıkla hareket eder ve kanat köklerine yerleşerek arı hemolenfi ile beslenir. Uzun ve delici olan ağız yapısıyla trachea duvarım delerek hemolenfı emer. Döllenmiş dişi yumurtalarını tracheaya bırakır ve sırası ile larva, nimf ve erişkin safhaları görülür. Bulaşma arıdan arıya contact temasla olmaktadır. Klinik olarak trachea çevresinden hemolenfin akması sonucu kabuklaşma görülür. Oksijen değişimi engellendiği için arılar ölürler. Büyük kayıplar arıların kovanda bulunduğu kış başlangıcında meydana gelir. Enfestasyon ilkbaharda ortaya çıkar ve enfeste arılar uçamaz ve sürünerek yürürler. Teşhis için trachea açılarak üzerine lamel kapatılır ve mikroskopta erişkin yada larva formları aranır. Ayrıca enfeste arıların tracheaları kahverengindedir. Normalde soluk borusu beyaz renklidir. Mücadelede akarları tam anlamıyla eradike edebilmek için birer hafta arayla 7 kez ilaçlama yapılmalıdır. Fumigasyon şeklinde kullanılan ilaçlar tercih edilir. İlaçlama anında kovandaki tüm delik ve çatlaklar kapatılmalı ve ilaçlama sonrası hemen açılmalıdır. ilaç uygulaması 10 gün sonra tekrarlanmalıdır. Familya: Pediculoididae (= Pyometidae) Önemli tür Pediculoides (= Pyometes) ventricosus'dur. Dişileri 220, erkekleri ise 150 mikron uzunluğundadır. Dişilerin arka uçu kesemsi koniktir. Bu türün sadece dişileri insanlarda ve hayvanlarda parazitlenir. Tahıl ambarlarında yaşayan insektIerin yada bunların gelişme dönemlerinin üzerinde bulunurlar. Bu akarlar bitki tohumlarına saldıran böceklerle beslenirler. Özelliklede bu böceklerin larvalarıyla beslendikleri için faydalıdırlar. Ancak bu ambarlara giren insan ve evcil hayvanlara da saldırarak kaşıntılı dermatitlere neden olurlar. Özellikle tahlıların bol olduğu yaz aylarında ve harman zamanında yaygındırlar. Biyolojileri farklılık gösterir. Deriye tutunan dişinin uterusundaki yumurtalardan larvalar gelişir. Her dişide 100-300 kadar larva gelişebilir. Bu larvaların sadece % 3-4'ü erkektir. Bu erkekler de ananın genita! deliğine yakın dururlar ve genç dişileri delikten çıkma esnasında döllerler. Her erkek 30 kadar dişi ile çiftleşir. Daha sonra dişiler yeni konak ararlar. Yaz aylarında tahılların bol olduğu dönemlerde 3-4 ayda bir yeni nesiller gelişir. Biyolojik gelişme için en uygun sıcaklık 26-28oC'dir. 25derecede'de yaklaşık 10 günde yeni nesiller ortaya çıkmaya başlar. Bunların yalnız dişileri insanlara saldırarak uyuz benzeri belirtilere neden olurlar. Bunun için Piyometes ventricosus'un konakların derilerine yapışarak parazitlenmesi sonucu oluşan dermatite "arpa uyuzu" ya da "Acarodermatitis urticarioides" adı verilmektedir. Tahıl uyuzu etkenleri olan bu akarcıklar başlangıçta açıkta olan kol, yüz, el ve bacakları sararlar ve zamanla tüm vücuda yayılırlar. Deride önce kabarcıklar, veziküller ve kaşıma sonucu peteşiyel kanamalar ve kızarıklıklar görülür. Buralarda kaşıntı sonucu yaralar oluşur. Bu yaralardan yapılan preparatlarda akarların görülmesiyle tanı konulur. Familya: Cheyletidae (= Cheyletiellidae ) Bu ailede bulunan akarların kutikulaları yumuşaktır ve şeliserleri uzundu. Palpleri 3-5 eklemden oluşmuş olup, uçlarında iri kanca bulunur. Memelilerde ve kuşlarda ektoparazit olarak yaşarlar. Bazı türler ise doğada serbest olarak yaşarlar. Memelilerde bulunan cins; Genus: Cheyletiella Bu cinsdeki türler köpek, kedi ve tavşanlarda parazitlenirler. Bağlı türler; Cheyletiella parasitivorax: Tavşanlar konaklandır. C. yasguri: Köpeklerde C. blakei: kedilerde C.strandtmanni: Yabani tavşanlarda C. .furmani: Tavşanlarda bulunur. Bu türlerin büyüklüğü 0.4 x 0.25 mm kadardır. Bu konakların kılları arasında yaşarlar ve çok hızlı hareket ederler. Konaklarının lenf sıvısını emerek beslenirler. Dişi parazitler yumurtalarını iplik benzeri bir salgı içerisinde kıllara yapıştırarak bırakırlar. Yumurta içinde önce prelarvalar ve bunlardan larva oluşur ve yumurtayı terkederler. Daha sonra sırası ile I. dönem nymph ve erişkinler oluşur. Cheyletiella cinsindeki bu parazitler konaklarında kılların keçeleşmesine ve karışık bir görünüm kazanmasına ve nisbetende kıl dökülmesine neden olurlar. Tüm dünyada yaygın olarak bulunan bu parazitler hayvan bakıcılarına ve sahiplerine de geçebilmektedir. İnsanlarda kaşıntı ile seyreden bir dermatite neden olmaktadırlar. Kontakt temasla insanlara geçen bu akarlar irrtasyon, eriytem, vesicül ve pustullere yol açarlar. Bu türlerin enfestasyonlarının teşhisi için şüpeli kısımlardan kıllar alınır ve mikroskobik bakıda iplik benzeri maddeyle kıllar üzerinde bulunan yumurtaların görülmesiyle konulur. Yada lezyonlu kısımların bir sıvı yağ veya gliserin ile yumuşatılmasından sonra kazıntı alınır ve mikroskobik olarak incelenerek tanı konulur. Bunlardan başka en iyi tanı metodlarından birisi de, Cheyletiella türleri hareketli olduklanndan kıllar aralanır ve selefobant yapıştırılır. Daha sonra bu bant kaldırılarak bir lam üzerine yapıştırılır ve akarlar incelenir. Familya: Psorergatidae Genus: Psorergates Bu cinse bağlı bulunan ve koyunların derisinde parazitlenen tür Psorergates ovis' dir. Avustralya, Yeni Zellanda ve Güney Afrika'da yaygın bir türdür. Akarlar oldukca küçük ve küreselolup, 0.2 mm' den daha küçüktürler. P. ovis özellikle yapağısı bol merinos koyunlarında parazitlenirler. Koyunlarda kaşıntıya neden olurlar. Yünler matlaşır ve hayvanlar kaşıntıdan dolayı kendilerini yani yapağılarını ısırırlar ve yapağının yolunarak dükülmesine yol açarlar. Teşhisi uyuzun tanısında yapılan işlemler gibi yapılarak konulur. Familya: Myobiidae Bu aileye bağlı olarak Myobia musculi türü bulunur. Farelerde ve ratlarda parazitlenir. Laboratuvar hayvanlarında hafif bir dermatitise neden olur. Farelerde kıl kaybına yol açarlar ve bulaşma temasla olur. Büyüklükleri 350-500 mikron kadardır. Biyolojilerini 12-13 günde tamamlarlar. Konaklarında uyuz benzeri lezyonlar oluştururlar. Myobiidae ailesine bağlı diyer bir cins Syringophilus'dur. Kanatlılarda bulunur. Bu cinse bağlı Syringophilus columbae güvercilerin, S. uncinata türü ise tavus kuşlarının tüylerinin dip kısmında yerleşirler. Familya: Demodicidae Bu ailede bulunan ve tüm evcil hayvanlarda ve insanlarda rastlanan cins Demodex' dir. Demodex cinsindeki türlerin insan ve hayvanlarda meydana getirdiyi hastalığa "Demodicosis" adı verilir. Demodex'ler diğer uyuz etkenlerinden farklı yapıda bir vücut morfolojisine sahiptirler. Demedex türlerinde vücut caput, thorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Vücudun arka ucu geriye doğru kuyruk gibi uzamış ve kurtçuk şeklindedir. Abdomenin üzeri enine çizgilidir. Erişkinleri 0.1-0.4 mm uzunluğundadır. Şeliserleri kısa, kalın ve makas gibidir. Hipostom delik biçimindedir. Palpleri iki segmentlidir. Bacaklar 4 çift olup, thoraxdan çıkarlar ve çok kısa, kalın ve üç boğumludur. Ayrıca tarsuslarının uç kısımlarında birer çift kalın ve sivri tırnak bulunur. Çiftleşme organı 4. çift bacak koksaları arasında bulunur. Larvaları 3 çift bacaklıdır. Demodex cinsine bağlı bulunan türlerden insan ve domuzlarda bulunanlar hariç konak isimlerine göre adlandırılırlar. Bu türler ve konakları Demodex folliculorum: İnsan D. phylloides : Domuz D. ovis: Koyun D. canis: Köpek D. equi: Tektırnaklılar D. cati : Kedi D. caprae: Keçi D. bovis: Sığır D. cuniculi : Tavşan Bu türler konaklarının kıl folliküllerine ve yağ bezlerine yerleşerek folliküler uyuza neden olurlar. Biyolojik gelişmelerinde sırası ile yumurta -larva -1. nymph (protonymph) -2. nymph ı-- (deutonmyph) ve erişkin dönemleri bulunur. Gelişmelerini 9-14 günde tamamlarlar.

http://www.biyologlar.com/aracnida-aracbnoidea-sinifi

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik YöntemlerHücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir.Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel YöntemlerDoku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir.Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir.Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir.Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler-1

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik Yöntemler Hücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir. Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel Yöntemler Doku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir. Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir. Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir. Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır. Dondurup Kırma (Cryofracture=freeze–fracture–etching): Fiksasyon yapılmaz ya da çok hafif yapılır. Dokular, gliserol ile muamele edilerek likit nitrojende dondurulur. 10-18 mm Hg ile vakumlanır. Isıtılan metalden çıkan buharla kaplanır. Oda ısısında asit ile tahrip edilir. Böylece geriye metal ile kaplı bir kalıp kalır. TEM’de boyamadan incelenir. En az artifakt oluşturan bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler

Alerjik Rhinit Nedir?

Alerjik Rhinit Nedir?

Rhinit burun iltihabı anlamına gelmektedir.Burun mukozasının alerjik nedenli iltihabına ise alerjik rinit denir. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir..Özellikle alerjik yatkınlığı olan, atopik kişilerde görülür. Çoğunlukla ömür boyu devam etmekle birlikte, ileri yaşlarda şiddeti azalabilir. Alerjik rinit rüzgarın havada uçurduğu polenlere bağlı olarak gelişir.Herhangi bir alerjen tarafından da meydana gelebilir. Kendiliğinden geçme olasılığı ise oldukça düşüktür.Alerjik rinit ortalama her 6 kişiden birinde görülmektedir. En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar. Ayıca küf, hayvan tüyü, ev tozu ve akarları gibi alerjenler de alerjik rinite yol açabilir. Rüzgarla havada uçuşan küçük polenlerin hava yolları mukozasına yapışarak alerjik olayı başlatması ile de alerjik rinit meydana gelebilir. Özellikle kuru ve rüzgarlı havalarda havadaki polen miktarı fazladır ve alerjik rinit görülme sıklığı artar. Alerjik Rinit Belirtileri Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler,boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir. Burun tıkanıklığı ve koku almada güçlük ortaya çıkabilir. Bazen bu belirtilere hırıltılı solunum eşlik edebilir. Öksürük ve başağrısı da görülebilir. ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARDA DİĞER ALLERJİK HASTALIKLAR DA ARTMIŞ MIDIR? Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur. Bu kişilerde diğer alerjik hastalıkların (egzema, ürtiker veya astım gibi) görülme sıklığı normal kişilere göre daha fazladır. Ayrıca ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan kişilerde de alerjik rinit ve diğer alerjik hastalıkların görülme sıklığı daha fazladır. ALLERJİK RİNİT HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR? Hastalık semptomları genellikle 40 yaşından önce ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe şikayetler azalır. Fakat hastalığın kendiliğinden tamamen geçmesi nadirdir. ALLERJİK RİNİTTE TANI NASIL KONULUR? Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür. Belirtilerin hangi mevsimde, ne ile karşılaşıldığında, nasıl ortaya çıktığının bilinmesi tanıya ulaşmada önemlidir. Bazen yapılan testlerin sonuçları negatif olduğu halde, hastanın tipik öyküsünden tanı koymak mümkün olmaktadır. Muayene sırasında hastaların burun mukozaları soluk, fakat burun delikleri kırmızıdır. Bu hastalarda burun mukozasının sürekli iltihabına bağlı polipler gelişmiştir, bu polipler özellikle tüm yıl boyunca devam eden tipte sıktır. Bu polipler de burun tıkanıklığına neden olabilir. Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Özellikle deriye uygulanan alerji testleri en sık kullanılan metoddur. Kanda eosinofil denilen ve alerjik reaksiyonlarda sayıları artan hücrelerin sayılması veya bu hücrelerin burundan alınan sürüntüde incelenmesi tanıyı destekler. Bazen de olası alerjenlerden uzak durma veya karşılaşma sonrasındaki yanıta bakılarak alerjenin tanısına gidilebilir. ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER NELERDİR? Tozlu ve polenli ortamlarda bulunmamalı, eğer bulunmak durumunda kalınırsa da maske kullanılmalıdır. Polenlerin uçuştuğu mevsimlerde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır. Özellikle kaloriferli evlerde kuru ev havası alerjik rinitin kötüleşmesine neden olabileceğinden, evde hava nemlendiricisi kullanılmalıdır. Oda havasının temizliğine dikkat edilmeli, havalandırma sistemlerinin iyi çalıştığından emin olunmalıdır. Evde hayvan ve bitki beslemekten kaçınılmalıdır. Tüylü ve yünlü battaniyeler yerine pamuklu ve sentetik olanları tercih edilmelidir. Toz barındırabilecek tarzda kilim, halı gibi ev eşyaları kullanılmamalıdır. ALLERJİK RİNİTTE TEDAVİ NASILDIR? Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Bu konuda alınması gerekli önlemler ‘Alerjik riniti olan hastaların dikkat etmesi gerekenler nelerdir?’ bölümünde anlatılmıştır. Alerjik rinitin tedavisi şikayetlerin giderilmesine yöneliktir, hastalık bu tedaviyle ortadan kaldırılamaz. Alerjik rinitin tedavisinde hekim tarafından, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan ilaçlar, kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar verilebilir. Ancak tüm bu ilaçlar muhakkak hekim tarafından hastalığın şiddeti ve hastanın durumu değerlendirilerek düzenlenmelidir. ALLERJİK RİNİTİN SONUÇLARI NASILDIR? Alerjik rinit ömür boyu devam eden fakat yaşla beraber şiddeti azalan bir hastalıktır. Alerjik rinit hastaya sıkıntı vermesi, yaşam kalitesini bozması ve iş gücü kayıplarına neden olması dışında çok önemli sağlık sorunlarına neden olmaz. Eğer gerekli tedbirler alınır ve uygun tedavi verilirse bu hastalığın atak sayısını oldukça azaltmak mümkündür. ÖNEMLİ UYARILAR Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır. Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir. Alerjenler, alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontakt dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir. Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar. Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler, boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür. Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Alerjik rinitin tedavisinde hekimin önerisiyle, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan spreyler ve kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar kullanılır.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/alerjik-rhinit-nedir

Solucanlar; Platyhelminthes ( Yassı ), Anelida (halkalı ), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar)

Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın Halkalı solucanlar (Annelida) Polymera olarak da bilinir. Segmentleri dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentler septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium’lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir. Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur. Bir kısmı mikroskobiktir. Yuvarlak solucanlar (İpliksisolucanlar) ya da Nematodlar, yuvarlak yapıda, sayıca Dünya üzerinde en fazla bulunan omurgasız hayvan şubesidir. Hayvan ve bitkilerde önemli zararlara neden olan birçok türü vardır. Yalancısölomları bulunur. Vücutları uzamış, silindirik, bilateral simetrilidir. Dünya üzerinde çok değişik yaşam yerlerine uyum sağlamışlardır. Bazıları serbest, bazıları parazitik yaşar. Marin nematodları, hayvan parazitleri, insan parazitleri, karasal nematodlar olarak gruplandırılırlar. Yuvarlak solucanlar, anatomik ve morfolojik olarak basit yapılı canlılardır. Boyları 0,25 mm – 3 mm, çapları 1-20 µ arasında değişir. Yüksek yapılı hayvansal organizmaların sahip olduğu bazı sistemlere sahip değildirler. Ör. solunum, dolaşım ve iskelet sistemi yoktur. Sinir ve boşaltım sistemleri ise çok basit yapılı hücre gruplarından oluşmuştur. En gelişkin sistemleri sindirim ve üreme sistemidir. Üreme [eşeysiz) olmakla beraber birçok türde besin konukçu varlığı ve çevre şartlarının uygun olduğu zamanlarda üreme partenogenetik (döllemsiz) olarak dişinin dişi birey içeren yumurta bırakması şeklinde olur. Böylece kısa sürede populasyonları artar. Erkekler populasyon içinde çok düşük oranda bulunurlar ve çevre şartlarının iyileşmesiyle dayanıklı yumurtaların oluşmasını sağlarlar. Bitki parazitleri, bitkilerin kılcal köklerinde ve kök-büyüme konisi (uç kısmı)nde styletlerini doku içerisine batırarak buradan bitki öz suyunu emerler. Nematod türüne ve yoğunluğuna bağlı olarak bitkilerde gelişme geriliği, solgunluk ve verimde azalmaya neden olurlar. Endoparazit, yarı-endo parazit ve ektoparazit olarak beslenirler. En zararlı grup, kök sistemine en çok zarar veren endoparazitlerdir Örn. kök-ur nematodları.    

http://www.biyologlar.com/solucanlar-platyhelminthes-yassi-anelida-halkali-aschelminthes-yuvarlak-solucanlar

MİKROBİYAL LİÇİNG

Mikroorganizmalar mineral kaynaklarının oluşması ve çözülmesinde önemli rol oynar. Mineral aranması ve zenginleştirilmesinde biyoteknolojik yöntemlerin kullanılması popüler hale gelmiştir. Mikrobiyal liçing; mikroorganizmalar yaratımıyla maden cevherlerinden metallerin kazanılması işlemidir. Düşük kaliteli cevherlerden metallerin geri kazanımın da kullanılan kimyasal metodlar ekonomik olmamaktadır. Dünya genelinde yüksek oranlarda bulunan düşük kaliteli, bakır cevherlerinin göreneksel kimyasal metodlarla elde edilmesi zor ve pahalı olduğundan, bunların eldesinde mikrobiyal liçing kullanılır. Son yıllarda geliştirilen mikrobiyal liçing yöntemleri metalik hammaddeler için çok önemlidir. Klasik yöntemler ile çözünürleştirilmeyen veya parçalanamayan fakir cevherler ve endüstri atıkları mikoorganizmalar ile ekonomik biçimde geri kazanılmaktadır. Bakterilerin yaptığı iş suda çözünmeyen filizleri suda çözünür hale getirmektir. Bakteriyal liçing daha çok uranyum ve bakır kazanımın da kullanılır. Dünya yüzeyinde kayda değer ölçülerde bulunan Ni, Zn, Cd, ve Co eldeleri içinde bir dizi liçing yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntem bir asidik su içiren bir maden yatağına boru hattı döşeme sırasında meydana gelen bir patlama sonucu ortaya çıkmış ve geliştirmeler sonucunda düşük dereceli maden cevherlerinin geri kazanımı sağlanmıştır. LİÇİNGDE KULLANILAN ORGANİZMALAR Mikrobiyal liçingde kullanılan en yaygın 2 tane bakteri Thiobacillus thiooxidans ve Thiobacillus ferrooxidans’tır. Ayrıca Thiobacillus concretivoru, Thiobacillus concretivorus, Pseudomonas fluorescens, P. putida, Achromobacter, Bacillus licheniformis, B. Cereus, B. luteus, B. polymyxa, B. megaterium ve birçok termofilik bakterilerden Thiobacillus thermophilica, Thermothrix thioparus, Thiobacillus TH1, ve Sulfolobus acidocaldarius kullanılmaktadır. Heterotrafik mikroorganizmaların kullanımı gelişmektedir. Termofilik bakterilerin liçing uygulamalarını hızlandırmasının en büyük etmeni hızlı gelişim oranının varolmasıdır. MİKROBİYAL LİÇİNG KİMYASI Thiobacillus ferrooxidans çok pahalı çalışmayı gerektiren bir bakteridir. Bu bakteri mezofil, spor oluşturmaz, hareketli Gr(-), çubuk şeklinde olup C,5-C,8 m X 1,0-2,0 m boyutlarındadır. Ototrofik aerap olup C ihtiyacını havadaki CO2’in fixasyonundan sağlar. Enerji kaynağı olarak ise Fe2+  Fe3+’ya oksidasyonunudan veya elementel kükürt veya indirgenmiş kükürt bileşiklerinden sağlar. En yaygın kullanılan mikrobiyal liçing proseslerinin amacı az çözünen veya çözünmeyen metal bileşiklerini metal sülfatlar haline getirip çözünürleştirmektir. Bunun için 2 şekilde uygulama çeşidi varadır: Direkt ve indirekt mikrobiyal liçing. 1. Direkt Mikrobiyal Liçing: 4 FeSO4 + 2H2 SO4 + O2  2Fe2(SO4)3 + 2H2O [1] 2S0 + 3O2 + 2H2O  2H2SO4 [2] 2FeS2 + 7O2 + 2H2O  2FeSO4 + 2H2SO4 [3] Çözünmez haldeki sülfürün sülfirik aside aksidasyonu, sülfürle direkt kontak halindeki T.ferroxidans sayesinde gerçekleştirilir. T. ferooxidans tarafından gerçekleştirilen [3] nolu reaksiyon direkt mikrobiyal liçing: göstermektedir. Demir cevherinin yanında bakır, kurşun, nikel, kobalt, molibden ve çinko cevherleride T.ferroxidans sayesinde oksitlenebilirler. MeS + 2O2  Me SO4 2. İndirekt Mikrobiyal Liçing İndirekt liçingde, mikoorganizmalar liçing reaktifini üretir veya rejenere ederler. Örneğin metal sülfür cevherleri mikrobiyal bir etki olmaksızın Fe3+ iyonları tarafından oksitlenip liçing gerçekleştirilebilir. MeS + Fe2 (SO4) MeSO4+S0 Reaksiyonda indirgenen demirin tekrar Fe3+ haline dönüştürülmesi T.ferroxydans tarafından sağlanır. Bakteri bu prosese doğrudan karışmayıp bir katolitik fonksiyon görür. Bakteriyel oksidasyon kimyasal oksidasyondan yaklaşık 1 milyon kat hızlıdır. [2] nolu reaksiyonun oksitlenmesi T.thiooydans tarafından çok daha hızlı oksitlenirler. Bu tepkimeden de anlaşılacağı üzere sülfirik asit oluşumu katalizlediğinden, liçing için asidik koşulların sağlanması önemlidir. Bakteri Aktivitesine Etki Eden Etmenler 1. Besi Ortamı Besi ortamının kimyasal ve minerolojik bileşimi çok önemlidir. Liçing koşulları ve bakteriyel büyüme koşulları çakışıyorsa maksimum metal verimine ulaşır. Enerji veren demir ve kükürt bileşiklerinden başka magnezyum ve amonyum tuzları, fosfatlar ve sülfatlar esansiyel mineral bileşenleridir. Anorganik bileşiklerin bazıları liçing çözeltisinde bulunur. Eğer ortamda yeterli değillerse bir miktar katılırlar. Pirit(FeS2) ilave edilirse indirekt liçing hızlanır. Çok yüksek konsantrasyonda Fe3+ varlığı kompetitif bir inhibisyona neden olur. Tiyobasiller besi ortamı için problemlidir. Mikrobiyal liçingden maksimum verim elde etmek için liçing sırasında O2 transportu yeterli hızla sağlanmalı ve bu transportu etkileyen faktörlere dikkat edilmelidir. 2. pH ve Redoks Potansiyeli Optimum büyüme koşullarındaki pH’nın liçing çalışma koşullarına uyması idealdir. En uygun pH 2-2.5 arasıdır, kükürt ve Fe2+ oksidasyonu da bu pH lara uygundur Eğer pH 2’nin altına inerse T. ferroxydans aktivitesi düşer. Aerobik bir bakteri olduğu için T.ferroxydans pozitif bir redoks potansiyeline ihtiyaç duyar. Redoks potansiyeli logaritmik büyüme fazı sonuna doğru 600 mV a ulaşır. 3. Sıcaklık Fe+2 ve kükürdün mikrobiyal oksidasyonu için optimum sıcaklık 28-35oC arasıdır. T.ferrooxydans’ın büyümesi için de bu sıcaklık aralığı uygundur. Daha düşük sıcaklıkta büyüme yavaşlar, daha yüksek sıcaklıklarda ise termofil bakteriler kullanılır. 4. Liçing Materyalinin Kimyasal ve Mineralojisi Materyal yüksek oranda karbonat içerirse pH artar ve dolayısı ile liçing aktivitesi düşer ve giderek durur. Bunu engellemek için ortama asit ilavesi gereklidir. Mineral bileşimi büyüme ortamının ihtiyacını tam olarak karşılayamaz bazı mineraller dışarıdan ilave edilir. 5. Substrat Konsantrasyonu ve Partikül Büyüklüğü Liçing hızı liçing edilecek substratın yüzey büyüklüğü ile orantılıdır. Partikül boyutu ne kadar küçük ise toplam partikül yüzey o derece yüksektir, spesifik partikül yüzeyi artar, böylece liçing verimi de artar. Bu bilgiler kükürtlü cevherler için geçerli olup düşük tenörlü cevherleri kapsamaz. Substrat konsantrasyonunu artırarak da partikül toplam yüzeyi büyütülebilir. Bu durumda paktikül kütlesi de artar. Fakat substrat konsantrasyonunun artırılması belirli bileşiklerin konsantrasyonlarının artmasına neden olur ki bunların bazılar tiyobasillerin üremesi için toksik etki veya inhibisyon gösterebilir. Pratikte her liçing denemesi için partikül büyüklüğünün ve substrat konsantrasyonunun optimize edilmesi gerekir. 6. Yüzey Aktif Maddeler ve Ekstrasksiyon Maddeleri Eskiden bu maddelerin ilavesinin liçingi hızlandırdığına yani tiyobasillerin üremesini artırdığına inanılırdı. Fakat 1975 ten sonra yapılan çalışmalarda bunun tamamen yanlış olduğu tesbit edilmiştir. Yüzey gerilimi çok düşeceği için O2 kütle transferi çok yavaşlar. Bunun sonucunda bakteriyel gelişme sürekli olarak inhibe olur. Benzer bir etki ekstraksiyonda kullanılan organik çözgenler için de geçerlidir. Organik fazdan metal iyonunun geri alınması yeniden sulu faza çekme şeklinde olur. Eğer bakteriyel liçing ve çözgen ekstaksiyonu birlikte uygulanır ise problem çıkabilir. En önemli problem organik çözgen fazının tam olarak ortamdan ayrılmamasıdır. Sulu fazdan kalan organik çözgen bakterinin büyümesini inhibe eder. 7. Ağır Metaller Birçok ağır metal iyonu çok düşük konsantrasonlardan bile toksik etki gösterebilir. Tiyobasiller ağır metallere çok toleranslıdır. Bununla birlikte bu etkilerin daha önceden bilinmesi gerekir. 8. Işık Tiyobasiller ışığa çok duyarlıdır. Özellikle UV ve görünür ışığın ultraviyoleye yakın bölgesi tiyobasillere çok etkilidir. Mikrobiyal Liçing Prosesleri Optimumu liçing koşulları sadece laboratuar koşulları için tespit edilmiştir. Liçing koşullarının optimizasyonu pilot tesislerde tespit edilir ve daha sonra endüstriyel boyutta uygulanır. Optimizasyon da kullanılan parametreler; - O2 ve CO2 temini - Materyalin nem oranı - pH gradienti - Sıcaklık gradienti - Fe3+ tuzu çöktürmeleri - Partikül büyüklüğü - Partikül parçalanması ve partikül göçü - Geçirgen olmayan tabakaların oluşup, oluşmadığı. Mikrobiyal liçingin teknik uygulamalarının esas işlem sırası şöyle gerçekleşir; 1- Cevherlerin öğütülmesi 2- Cevherlerin bakteri süspansiyonu ile uygun şekilde sulandırılması 3- Sıvının biriktirilmesi 4- Çözünmüş metalin extraksiyonu NOT: Mikrobiyal liçing sonucu oluşan atık sular boş arazilere boşaltılmamalıdır. Mikrobiyal liçing uygulandığı yüze şekillerine göre 3’e ayrılır a) Meyilli yüzeyde liçing b. Kümesel yüzeyde liçing c. İn-situ liçing Mikrobiyal Liçingin Teknik Uygulamaları 1. Bakır Cevherinin Biyoliçingi Günümüzde dünya bakır üretiminin yaklaşık %10’u bakteriyel düşük kalite cevherlerin bakteriyel liçingi ile gerçekleştirilir. Bütün bakır işleticileri bir entegre yığma-boşaltma veya onların maden çıkarma veya porsesleme aktivitesini artıran in-situ liçing porseslerini uygular. En önemli bakır cevherlerinden biri olan kalkosit aşağıdaki denkleme göre bakteri tarafından çözünürleştirilir. Cu2S + 5/2 O2 +H2SO4 Bakteri 2CuSO4 + H2O Bu denklem iki basamakta gerçekleşir. a) Cu2S + ½ O2 + H2SO4 bakteri CuS + CuSO4 + H2O b) CuS + 2O2 bakteri CuSO4 Diğer bakır sülfür cevherleri bornit (Cu5FeS4), kubanit (CuFe2S3) ve kalkopirit (CuFeS2), enargit (Cu3AsS4) ve kovellittir (CuS). 2.Uranyum Cevherlerinin Biyoliçingi Mikrobiyal uranyum liçingi daha çok terk edilmiş uranyum ocaklarında uygulanır. Endüstriyel olarak bakteriyel liçing prosesleri ile cevherlerden uranyum ekstrakte edilir. Ekstraksiyonun kimyası çözünmeyen dört değerlilikli uranyum oksitlenerek çözünen altı değerlikli durumuna değişimi ile ifade edilir. UO2 + Fe2 (SO4)3+2H2SO4 U4[UO2(SO4)3] + 2 FeSO4 FeSO4 daha önce belirtildiği gibi bakteriyel oksidasyon ile Fe2(SO4)3 a dönüştürülür. SONUÇ Mikrobiyal liçing düşük kalitedeki cevherlerden metal kazanımın da kullanılan ve klasik yöntemlere göre ekonomik olan bir uygulama çeşididir. Bu yöntemle özellikle altın, gümüş gibi pahalı ve uranyum gibi stratejik elementlerin eldesinde büyük önem taşımaktadır. Bakır ve uranyum eldesinde özellikle in-situ liçing yöntemi uygulanmaktadır. Endüstriyel olarak Çinko, Nikel Cobalt ve Molibden üretimi için mikrobiyal liçing uygulamalarının yaygınlaştırılacağı kesin gibi gözükmektedir. Ayrıca mikrobiyal liçingle atıklardan metallerin geri kazanımı için alternatifsiz bir yöntemdir. Mikrobiyal liçing tesisleri maden yataklarının yanına kurulmalıdır. Böylece transport masrafları indirgenmiş olur. Mikrobiyal yöntem klasik yöntemlerden daha ekonomiktir. Detaylı teknik bilgi gerektirmez, ayrıca yüksek teknolojiye gerek yoktur. Bu nedenlerden dolayı yer altı kaynakları bakımından zengin ve gelişmekte olan ülkeler için çok iyi bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-licing

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

Antisens teknolojisi insan, hayvan ve bitkilerdeki hastalıkların daha spesifik tedavisi ve yeni keşifleri için ayrıca, fonksiyonel genomik çalışmalar için çok güçlü silahlardan oluşan uygun tekniklerdir. Antisens teknoloji olarak bilinen yöntemde, antisens RNA moleküllerinin hedef genin RNA mesajına spesifik olarak bağlanarak gen ifadesinin moleküler düzenlenişine engel olunmaktadır. Hastalıkların oluşumunda büyük bir paya sahip olan proteinlerin üretimini durdurmak için bu teknoloji, oligonükleotidler olarak adlandırılan modifiye olmuş ya da olmamış DNA/RNA segmentlerinin kullanımını içermekte ve hücre içinde, nukleus ve protein üretim bölgeleri arasındaki genetik bilginin iletimini bloke etmektedir (1). Antisens nükleik asit sekanslarının hedef olacak spesifik mRNA’ ya bağlanması veya hibridizasyonu, genin genetik mesajının kesilmesine yol açmaktadır. Bir genin genetik mesajının hücresel proses ile kesilmesi “Knock - Down” veya “Knock – Out” olarak isimlendirilir. Bu proses, bu genin işleyişini saptamak için araştırıcılara olanak sağlamıştır. Diğer bir önemli antisens teknolojisi ise"RNA interferens" olarak adlandırılır. Antisens alanındaki araştırmalar RNAi (RNA interferens) ’nin keşfi ile hız kazanmıştır. Doğal olarak oluşan bu mekanizma sekansa spesifik olup ilk kez Caenorhabtidis elegans nematodunda keşfedilmiştir. Çoğu ilaç (Drug) proteinlere bağlanırken, antisens moleküller kendilerine komplementer hedef RNA ile eşleşirler. Antisens oligonükleotidler mRNA’ nın translasyonunu bloke eder veya RNAaz – H ile mRNA’ nın degredasyonuna neden olurlarken, ribozim ve DNA enzimleri hedef RNA’ yı keserler. RNAi yaklaşımları, RISC ile etkileşen siRNA (small interfering RNA) molekülleri ile gerçekleştirilir (2). Antisens Oligonükleotidler Oligonükleotid bazlı antisens tekniklerin birçok ortak yanı vardır ve genetik mesajın eleminasyonu veya baskılanması üzerine çok başarılı yöntemler uygulanmıştır. Sentetik oligonükleotid sekansın antisens etkisi 1970 yıllarında Zamecnik ve Stephenson tarafından gösterilmiştir. Bu araştırmacılar Rous Sarcoma virusün (RSV)35SRNA’ sının 5’ ve 3’ uçlu nükleotid sekansını kullanarak viral integrasyonda önemli olarak görünen 21 nükleotidlik tekrarlayıcı sekansları identifiye etmişler ve viral sekansın bir kısmına komplementer olan d(AATGCTAAAATGG)13 mer’ lik oligonükleotidi sentezlemişlerdir. Bu sentetik oligonükleotid sekansı RSV ile enfekte olmuş fibroblast hücre kültürlerine verildiğinde, viral üretim büyük ölçüde inhibe olmuştur. Böylece araştırmacılar önemli sekanslara hibridize olarak onları bloke eden oligonükleotidlerin viral integrasyonu inhibe ettiği sonucuna varmışlardır. Hücreye verilen bu oligonükleotide “hibridon” adı verilir (1). Şekil 1. Farklı antisens stratejilerinin karşılaştırılması Sentetik oligonükleotidler, genetik proseslerde bir ajan olarak kullanılmak isteniyorsa bir takım konular aydınlatılmalıdır. Bu konuların en önemlisi “Kalıcılık”tır. Sentetik oligonükleotidler yabancı bir hücreye verildiklerinde hemen endonükleazlara yem olurlar. Onun için bu oligonükleotidlerin endonükleazlardan korunması gerekir. Mümkün olan koruma modifikasyonları 2003 yılında Kurreck tarafından 3 tip olduğu ortaya çıkmıştır. Birinci sınıf modifikasyon, DNA ve RNA nükleotidlerindeki baz veya fosfat bağlarının değişimidir. DNA nükleotidlerinde olmayan, RNA nükleotidlerindeki 2’(OH) hidroksil grubu olan (Riboz) modifiye edilebilir. Bu modifikasyon, nukleaz degredasyonuna karşı bir tür kamuflajdır. 1969 yılında araştırıcılar fosfat bağlarında köprü oluşturmayan oksijen atomundan birini sülfür ile yer değiştirmişlerdir. Bu modifikasyon insan serumunda 10 saatin üzerinde nükleazlara karşı dayanıklı bir şekilde kalmış, aynı sekansa sahip modifiye olmamış oligonükleotid ancak 1 saat kalabilmiştir. Bu modifikasyona fosforotiat denmiştir. 1990 yıllarında başka araştırıcılar kültüre edilmiş hücrelerde HIV replikasyonuna karşın fosforotiatın etkili bir hibridon olduğunu bulmuşlardır. Diğer yandan, fosforotiatlı nükleotidler azda olsa hibridizasyon kinetiği düşük ve spesifik olmayan proteinlere bağlanarak sitotoksik etkiye neden olan özelliklere sahiptirler (1). İkinci sınıf modifikasyon, Riboz şekerinin 2’ pozisyonundaki alkil modifikasyonlar içeren RNA nükleotidleridir. Bu modifikasyonların en önemli ikisi, 2’-O-metil (OMe) ve 2’-O-metoksi-etil (MOE)RNA’ larıdır. Modifikasyona uğramış antisens oligonükleotidlerin hibridizasyon afinitesi arttırılmış ve daha düşük bir toksik etki yaratmışlardır. 2’-O-alkil modifikasyonlarının en önemli eksikliği, en güçlü antisens mekanizması olan RNAaz-H kesimine elverişli olmamasıdır. Buna karşın avantajı da, istenmeyen çeşitli kesimleri baskılayarak bazı proteinlerdeki beklenen değişik kesimlerin ifadesini arttırmasıdır. Antisens etki için, RNAaz-H kesimi, nukleazlara dayanıklılık için 2’-O-alkil modifikasyonlarının tercih edilmesi araştırıcıları yeni bir modele ihtiyaçları olduğu gerçeğini ortaya çıkarmış ve araştırmacılar, bu her iki karakteristiği bir araya getirerek antisens oligonükleotid formunda hibrid bir oligonükleotid oluşturmuşlardır. Bu oligonükleotid nukleazların degredasyonundan internal bloğu koruyan 2’-O-metil ile modifiye olmuş ribonükleotidler ile, RNAaz-H kesimini uyarmak için deoksinükleotidlerin merkezi bloklarını içermektedir(1). Bu model diğer antisens konularına cevap oluşturmak için henüz gelişmemiştir. Modifiye olmamış oligonükleotidler, DNA : DNA ve DNA : RNA dublekslerini oluştururken , DNA ve RNA hedeflerinin tanınmasına yüksek afinite sağlayan çeşitli modifikasyonların sentezleri büyük çaba gerektirmektedir. Modifiye olmamış DNA:DNA ve DNA:RNA dubleksleri ile karşılaştırıldığında, DNA ve RNA’lara hibridize olduğunda termal stabilitesi yükselmiş bir çeşit nükleik asit analoğu geliştirilmiştir. Bu modifikasyon üçüncü sınıf antisens oligonükleotidleri oluşturur. Bu sınıf 4’e ayrılır. Peptid nükleik asitler (PNAs), 2’-floro N3-P5’-fosforoamidler, 1’, 5’- anhidroheksitol nükleik asitler (HNAs) ve locked nükleik asitler (LNA)’dır. 3.sınıf modifikasyonlar ile hibridizasyonda termal stabilite artmış ve hedefin tanınması zenginleşmiştir. Bu tipler arasında ençok bilinen PNA’dır (1991). Şeker fosfat bağları poliamid bağları ile tümüyle değişmiştir. Bu oluşumlar stabiliteyi arttırıcı ve yüksek hibridizasyon kinetiği sağlarkan, hücreye verilimi ve RNAaz H kesim mekanizması için elverişli değildir. PNA’lar, fosforotiat ve 2’-O-alkil RNA’lardan sonra üzerinde çalışılmış ve başarı sağlanmış oluşumlardır (2002). Bu 3.sınıf oluşumlar arasında en yeni olan LNA’lardır. LNA’larda da termal stabilitenin arttığı ve hedef tanınmasının zenginleştiği görülmüştür (1). RNA İnterferens (RNAi) İlaç sanayi, tedavi amaçlı gen baskılanması için her geçen gün kendini yenilemektedir. Daha önceki araştırmalar, antisens oligonükleotid ve ribozimleri kapsayan sekansa – spesifik RNA baskılanması üzerineydi. Bazı pozitif sonuçlar, bu ilaç platformunda elde edilirken, stabilite, hedefi bloke etme potansiyeli, hücreye iletimi ve hedef sekans seçimi gibi teknik konular, klinik olarak ilaçların etkinliğinin gelişimini yavaşlatmıştır. Son yıllarda, nükleik asit bazlı gen inhibisyon yaklaşımlarının klinik olarak gelişiminde yeniden bir etki yaratma potansiyeline sahip olan RNA interferens (RNAi), gen regülasyonunun yeni bir mekanizması olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır (3). A. Normal transkripsiyon ve translasyon prosesi B. DNA’yı hedefleyen ajanlar ile transkripsiyonun önlenmesi C. pre–mRNA hedeflenmesi ile olgun mRNA’nın oluşumunun engellenmesi D. Translasyonel aparatürlerin engellenmesi ile translasyonun bloke edilmesi E. RNAaz- H ile mRNA’nın etkileşimi sonucu translasyonun önlenmesi (1). RNAi, bitkilerde, solucanlarda, mayalarda ve insanlar arasında yüksek oranda korunmuş, doğal olarak oluşan biyolojik bir prosestir. Hücre içinde iki bölümden oluşan bir yol izine sahiptir. Hücrede oluşan öncül dubleks RNA molekülü ilk olarak, Dicer endonukleaz ile 21-23 nükleotidlik kısa fragmentlere ayrılır. siRNA (short interfering RNA) olarak bilinen bu effektör RNA’ lar, RNA uyarıcı protein kompleksi ile etkileşir (RNA inducing silencing protein compleks; RISC). Bu protein kompleksi, siRNA’nın bir ipliğini lider sekans olarak kullanarak, hedef homolog RNA’ları kesmektedir. Bitkilerde, RNAi hücre savunmasında rol oynar; virus infeksiyonundan, transpozonlardan (sıçrayıcı gen) ve tekrarlayıcı sekansların uygun olmayan ifadelenmesinden, hücreyi korumaktadır. Memeli hücreleri de benzer savunma sistemine sahiptir. Bu endogenik RNA’lar, veya miRNA (microRNA ), dicer tarafından siRNA effektörlerine dönüştürülür ve çeşitli hücresel proseslerde örneğin, çoğalma, apoptozis ve farklılaşmada görev yapan genlerin ifadesinin düzenlenmesinde rol oynar. siRNA molekülleri, kimyasal olarak sentezlenip ekzogenik olarak memeli hücrelerine verildiğinde, hücresel RISC kompleksine maruz kalır ve siRNA’ya homolog olan RNA’ların parçalanmasına aracılık eder (3). RNAi, gen işleyişinin validasyonu ve hızlı identifikasyonunda, hedef ilaç keşfinde, biyolojik kaynak olarak devrim yapmış, hatta 2002 yılında, “Science Magazine” tarafından “yılın keşfi” olarak nitelendirilmiştir ve bazı şirketler, RNAi bazlı tedaviler geliştirme yönünde adımlar atmıştır (3). RNAi Tedavisinin Avantajları Spesifitesi Sekans bazlı gen inhibisyon teknolojilerinin potansiyel avantajlarından birisi, herhangi bir gen için tedavi amaçlı dizayn edilebilmesidir. Özellikle, tek bir allelde mutasyonla oluşan onkoloji ve genetik nörolojik hastalıklar alanında sadece defektif genin ifadelenmesini seçici olarak bloke etme fırsatı yaratılmıştır. Bunun yanında, tek bir polimorfizim ile ayırd edilebilen hedef sekansı identifiye etmek önemsiz değildir. Ayrıca, optimal siRNA’ nın hedef seçimi limitli olsada, RNAi aktivitesi önemli sayılmaktadır. Kanser ve nörolojik hedefler de, allele spesifik olacak kadar yeterli bir spesifiteye sahiptir (2). Şekil 3. Memeli sistemlerindeki RNA interference mekanizması (4) Potansiyel Etkinliği Optimal dizaynı ve hedef sekans seçiminde kurallardaki farklılıklardan dolayı gen inhibisyon teknolojisinin etkinliğini direk olarak karşılaştırmak zor olmakla birlikte, RNAi bazlı inhibisyon, antisens oligonükleotidler ile başarılmış çalışmalardan daha etkindir (2). Değişkenliği RNAi hedef bölgelerini identifiye etme kolaylığı, RNAi’ nin süper etkinliği ile ilişkili olabilir. Optimal RNAi etkinliliği için gerekli olan kurallar saptanmış olsa da, CG içeriği ve 3’ uçlarının kompozisyonu temel parametreler olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan, ribozim ve antisens oligonükleotid hedef sekanslarını identifiye etmek, kesim için gerekli olan özel sekans motiflerinin uygunluğu ile sınırlandırılmıştır. Bir grup gende bulunan multipli sekansları uyarabilen RNAi – bazlı inhibisyon ile değişkenlik daha kolaydır (2). RNAi Tedavisinde Öne Çıkan Noktalar Hücreye İletimi Hücreye verilim problemi, sadece RNAi tedaviye özgü değildir fakat, RNAi bazlı ilaçların klinik olarak kullanımına önemli bir engel olarak görülmemektedir(2). RNAi Effektörleri RNAi effektörleri, 2 farklı yaklaşımla hücreye verilmektedir. İlki, laboratuvarda sentezlenmiş siRNA’lar bir ilaç gibi verilir. Diğeri ise, gen terapi yaklaşımı yani, shRNA (small hairpin RNA) kodlayan DNA, hücrelere verilir ve böylece shRNA’ nın hücre içi ifadelenmesi başlatılmış olur. Daha sonra shRNA’ lar, konukçu hücre tarafından aktif siRNA’ ya dönüştürülür. DNA yaklaşımının potansiyel avantajı, verilen plasmid DNA’ların yüksek stabilite içermesidir yani, her bireysel DNA kalıbından sentezlenmiş olan shRNA’ ların büyük miktarını içeren hücresel amplifikasyon basamağından oluşmaktadır. İlaveten, ister genoma integre olan, ister epizomal formda replike olabilen DNA’ yı stabil ifade vektörü şeklinde vermek de mümkündür (2). Lokal Verilimi Antisens ilaçların başarılı lokal uygulamasına en iyi örnek olarak “göz” verilebilir. Göz içine direk olarak siRNA’ların lokal injeksiyonu ile, yaşla ilişkili oluşan makular dejenerasyonun RNAi bazlı tedavisi geliştirilmiş ve ayrıca, merkezi sinir sistemi içine direk iletimi de mümkündür (2). Sistemik İletimi Sistemik verilim, siRNA’nın stabilizasyonuna, effektörün istenen dokuyu hedef alması ve hücresel alınımın kolaylığına gereksinim duyar. siRNA ilaçlarının hücresel alınımı ve stabilitesini geliştirmek için gerekli olan yaklaşımlar, nükleik asitin kimyasal değişimi ve koruyucu partiküller içine effektörün çeşitli yöntemler ile paketlenmesini içeren antisens oligonükleotid uygulaması için de geçerlidir. Effektörün özel hücre tiplerini hedef alması için, farklı ligand ve antikorların RNAi effektörü ile konjuge olması gereklidir. Viral vektörlerin kullanımı, RNAi effektörünün sistemik verilmesi için kullanılabilir fakat, viral vektörler klinik olarak hücreye iletilmesi için gerekli olan dokuya spesifik tropizm ve transdüksiyonu sağlasa da, her tip viral vektör, risk ve güvenlik sorunlarını beraberinde getirmektedir (2). Güvenlik İstenen etkilerin oranını en üst düzeye çıkarmak, her tedavinin ana temelini oluşturur. Kemoterapi, interferens tedavisi ve yüksek oranda aktif antiretroviral tedavilerde bu oran ideal değildir ve tedavi ile birlikte toksisite önemli bir seviyeye ulaşabilir. RNAi, hedeflenen genin spesifitesini arttırma yetisine sahip olurken, hücrenin herhangi bir ekzogenik (siRNA veya iletim ajanı) moleküle maruz kalması, normal hücresel işleyişini bozabilir (2). Hedef Dışı Etkileri Spesifite, en önemli avantajlardan biri olmasına karşın, hedef dışındaki etkileri hala sorundur çünkü, genin inhibisyonunda aracılık eden siRNA’ların minumum homoloji seviyesini saptayan parametreler henüz bilinmemektedir. İnhibisyon sonucunda siRNA’nın sekansına bağlı olarak tek iplikli RNA ile 11 baz çiftlik bir homoloji gösterdiği bulunmuştur (2). Spesifik Olmayan Etkileri Spesifik olmayan etkileri konusunda RNAi için toksisite 2 kattır. Çünkü, hem hücreye verilmesi hem de siRNA’nın kendisi beklenmedik hücresel tepkiler doğurabilir. İlk olarak, bazı katyonik lipozomlar, siRNA’nın hücreye verilmesinde kullanılmış ve interferon molekülleri uyarılmış; aynı şekilde, shRNA ifade kasetlerini hücre içine transport etmek için kullanılacak herhangi bir viral vektör, istenmeyen bir tepki ile karşılaşabilir. İkinci olarak, siRNA effektörlerinin kendileri, çift iplikli RNA hücresel savunma mekanizmasını tetikleyebilir. Bazı durumlarda, terapi için interferon indüksiyonu yararlı olmasına karşın; başlangıç defans mekanizmasının kontrolden çıkması durumunda sitotoksik olabilmekte ve bu yüzden sorun yaratmaktadır. Son yıllardaki çalışmalar, siRNA’nın interferonu uyarması ile oluşan farklılıkları sistematik olarak analize etmeye başlamıştır. Örneğin, interferon sinyalini uyaran bir siRNA effektörünün içeriğinde,"tehlikeli motif" olarak adlandırılmış 9 baz çifti identifiye edilmiş ve interferon indüksiyonunu başlatan siRNA’nın 5’ fosfat ucu olduğu belirlenmiştir (2). Stabilitesi Bazı veriler siRNA’nın, serumda ve memeli hücrelerinde antisens oligonükleotid ve ribozimlerden daha stabil olduğunu gösterse de, birçok araştırma in vivo’da siRNA’nın yarı ömrünü arttımak için siRNA’nın farmokinetik özelliğini değiştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle, geniş spektrumlu kimyasal modifikasyonlar ile uyumlu siRNA’ların gen ekspresiyonunu inhibe ettiği kanıtlanmıştır. Araştırmacılar, enjekte edilen siRNA’nın %1’inden daha azının hedef organa ulaştığını kaydetmişlerdir (2). Tedavi Amaçlı Uygulamaları Viral İnfeksiyon Birçok şirket viral infeksiyonu inhibe etmek için, RNAi bazlı tedaviler geliştirmeye başlamışlardır (2). Hedeflenen Viral RNA’lar Birçok makalede, invivo ve invitro’da birçok virusun replikasyonunu veya ekspresiyonunu inhibe etmek için virusa spesifik siRNA’ların kullanıldığı belirtilmiştir. Özellikle RNAi’nın potansiyel antiviral yararları üzerine araştırmalar, HIV ve Hepatit viruslarına ışık tutmuştur. Her özelliği tanımlanmış HBV (hepatit B virusu)fare modelleri bu viruslara popüler bir hedef konsepti hazırlamıştır. Başlangıçta invivo’da transfeksiyon deneyleri, fare karaciğerine HBV’ ye spesifik siRNA ve HBV ekspresiyon plazmidlerinin aynı anda verilmesinin HBV’ nin gen ekspresiyonunu ve replikasyonunu bloke ettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmaları genişletmek için, araştırıcılar fare modellerini kullanarak HBV tedavisi için, RNAi’ nin ileri tedavi etkinliğini incelemişlerdir. Bazı viral RNA’lar, baskılanmaya dirençlidir ve HIV’ e benzer bazı memeli virusları, RNAi aktivitesini engelleyen proteinlere sahiptir. HBV konusunda, RNAi effektörlerinin, viral gen ekspresiyonu ve replikasyonunu bloke ettiği görülmüştür. Aynı şekilde İnfluenza virusunun inhibisyonu, coxsackievirus B3 ve respiratör syncytial virus infeksiyonları, farede infeksiyon oluşumundan sonra verilen siRNA ile inhibe olmuşlardır (2). Konukçu Hücre Genlerinin Hedeflenmesi Bunun nedeni, virusların siRNA’lar kendi genomlarını hedeflediklerinde hızlı bir şekilde kaçış mutasyonları oluşturmasıdır; diğer bir potansiyel RNAi antiviral strateji ise, infeksiyonu devam ettiren hücresel faktörlerin ekspresiyonunu inhibe etmeye yöneliktir. Özellikle CD4 ve CCR5 gibi, HIV hücresel reseptörlerinden inhibisyon için yararlanılmaktadır. Viral temizlik için etkinliğe göre RNAi’nin viral RNA’ları parçalaması, viral infeksiyonu tamamen elemine etmeye benzemez. Eğer, konukçu immün yanıt, infeksiyon ile başarılı bir şekilde mücadele ederse, viral replikasyon ve virusun yayılması etkili bir şekilde azaltılmakta, böylece etkili bir antiviral olduğu kanıtlanmış olmaktadır. Örneğin, HBV konusunda, hatta kronik olarak infekte olmuş hastalarda infeksiyon süresince virusa spesifik sitotoksik T-lenfosit üretimi sürmektedir. Bu immün yanıt, virusu temizlemek için güçlü olmasa bile, HBV antijenlerini ifadeleyen hücreleri yok etmektedir (2). Nörolojik Hastalıklar Parkinson, hungtington, amyotrophic lateral sclerosis (ALS) ve spinobulbar muscular atropi, RNAi bazlı terapilerin yararlı olduğunu kanıtlayan sinirsel hastalıkların önde gelenlerindendir. Sekansa spesifik RNAi’ ler, mutant olan hedef genin ifadesini bloke etmektedir. Örneğin, siRNA’ lar, ALS modelinde gösterilmiş mutant ve yabani tip RNA’lar arasındaki farklılıkları tek nükleotidte fark eder. ALS, tedavisi olmayan letal bir motor nöronun dejenere olduğu bir hastalık olup, Cu/Zn süperoksid dismutazı (SOD1) kodlayan gende tek bir nükleotid’teki mutasyon sonucu oluşmaktadır. Diğer bir örnek, Alzheirmer, β – amiloid üretiminde artış ile tetiklenir. β amiloid , β sekretaz (BACE1) tarafından kesilir ve bu enzim, hastaların beyinlerinde yüksek seviyede regüle edilir. β-sekretazın regülasyonunu inhibe eden siRNA’lar, işleyişi bloke eder. Bunu kanıtlamak için, Kao adında bir araştırıcı primer fare nöronlarında β sekretaz ekspresiyonunu bloke etmiş ve böylece, β amiloid üretiminde azalma gözlemlemiştir (2). İnflamasyon ve Apoptozis Bazı hastalıklarda hücresel proseslerin aktivasyonunun neden olduğu patoloji gözlemlenmiş hatta bunun gelişiminde önemli rol oynayan kilit moleküllerin hedeflenmesi ile hücresel proseslerin kontrol altına alınması anlamında RNAi tedavisi yarar sağlayabilmiştir. Örneğin, Tümör nekrozis faktör (TNF-α ), rheumatoid arthritisin kronik patojenitesinde gerekli olan pro-inflatör sitokindir. TNF- α işleyişini bloke etmede kullanılan ilaçlar, inflamasyonun azalmasında etkili olduğu ve hastalığın yavaşladığı gözlemlenmiştir. Bazı riskler tabiki mevcuttur, TNF - α bloke edicilerin kullanılması ile ilişkili ciddi infeksiyonlar, lenfoma, sistemik eritomozus gibi hastalıklarda risk unsuru bulunmuştur. Son yıllarda lokal injeksiyon ve TNF- α’ ya spesifik siRNA’ların elektroporasyonu, faredeki paw inflamasyonunu inhibe ettiği görülmüştür (2). siRNA Gen ifadelenmesini spesifik olarak kesintiye uğratan moleküller, güçlü araştırma kaynaklarıdır. Bu moleküllerin gelişimine yönelik çalışmalar sonucunda farklı potansiyelde ajanlar ortaya çıkmıştır. siRNA’ lar, sekansa spesifik silencing ajanı olarak ortaya çıkan en son keşiftir. Çoğu kilit organizmanın sekansı ortaya konmuş ve nükleik asit bazlı yaklaşımlarla gen işleyişinin incelenmesi için fırsat doğurmuştur. Bu nükleik asit molekülleri, tedavi amaçlı olarak geliştirilmiş ve hastalığa sebep olan virusları hedef almıştır. siRNA’ lar, RNAi yol izinin effektör molekülleridir. Nematodlardaki RNAi’nın keşfi, bitkilerde post-transkripsiyonel gen silencing ve funguslarda "Quelling" gibi prosesler dubleks – RNA ile tetiklenir. Uygulamalarda, uzun dubleks RNA’ lar kullanılmış fakat, bu RNA’ lar çoğu memeli hücreleri için etkin değildir çünkü, antiviral interferon (IFN) yanıtını uyarmaktadır. Antiviral interferon yanıtı, hücre ölümüne neden olur. Farklı organizmalarda var olan RNAi mekanizmasının genetik ve biyokimyasal incelemeleri, bu hücresel mekanizmanın korunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu mekanizma, dubleks RNA’yı keserek 21-28 nükleotid uzunluğundaki, siRNA’ya dönüştürür ve bu siRNA mRNA’ların sekansa spesifik degredasyonuna yol açmaktadır (5). Nükleik – Asit Bazlı Gen Silencing mRNA’ ların spesifik sekanslarını hedefleyerek gen ifadesini inhibe edecek birkaç farklı molekül istenilen düzeyde dizayn edilebilir. Başlıca 3 tip nükleik asit bazlı gen silencing molekülü vardır. Bunlar, kimyasal olarak modifiye olmuş antisens oligodeoksiribonükleik asitler (ODN ), ribozim ve siRNA’lardır (5). Tablo 1. İnvivo'da test edilmiş anti-kanser RNAi hedefleri i.v: intravenöz, i.t: intratumoral, hd: hidrodinamik infeksiyon CEACAM 6: karsinoembriyonik antijen ile ilişkili adhezyon molekül 6 ATA: aurintrikarboksilik asit (3). Antisens ipliği (kırmızı çizgi) içeren RISC’lerin oranını etkileyen siRNA veya siRNA’ların sens ipliklerinin ilk birkaç baz çiftinin termodinamik stabilitesi. Sens ipliğin 5’ ucundaki yüksek termodinamik stabilite (yeşil kutucuk) ile antisens ipliğin 5’ ucundaki düşük termodinamik stabilite (mavi kutucuk) karşılaştırıldığında termodinamik stabilite ile ilişkili olarak antisens iplik RISC ile etkileşime girmek için daha yatkındır. Antisens ipliği içeren birden fazla RISC daha fazla etkili siRNA demektir ve sens ipliğin neden olduğu hedef dışındaki etkinlik şansını azaltmış olur. siRNA’ların 3’ ucundan çok 5’ ucu hedef tanımada etkin rol almaktadırsiRNA ve mRNA ‘nın 5’ ucundan devam eden en az 11 – 14 baz çiftinde hedef genin baskılandığı gözlemlenmiştir. Bir siRNA için minimal substrat merkezinde 13 nükleotidten oluşmaktadır (5). Şekildeki turuncu renkli üçgen; mRNA’nın kesim bölgesini, nt; nükleotid, RISC; RNA’ca indüklenen silencing compleks, siRNA; small interfering RNA. Şekil 4. Etkili ve spesifik siRNA ‘nın özellikleri ODN: Genellikle 20 nükleotid uzunluğunda olup, pre-mRNA ve mRNA’ya hibridize olarak ribonükleaz-H için bir substrat oluştururlar. Bu enzim, RNA – DNA dublekslerinden, RNA ipliğini degrede eder. RNAaz-H aktivitesini engellemek için, modifiye olmuş ODN’ler mRNA’ların translasyonunu veya pre-mRNA’nın kesilmesine mani olmaktadır. ODN’ ler ve modifikasyonları bu yüzden, çift iplikli DNA’yı hedef alarak, 3’ lü heliks oluşumu ile transkripsiyonu inhibe etmek için kullanılmaktadır (5). Uzun çift iplikli RNA (dsRNA) RNAaz pol III enzimi olan Dicer tarafından tanınır ve 21 – 23 nükleotid uzunluğundaki siRNA dublekslerine dönüştürülür (1). Sentetik siRNA (2) veya endogenik siRNA ‘lar (3) RISC ile etkileşirler bundan dolayı Dicer prosesi bypass olmuş olur. siRNA’ lar multiprotein kompleksi olan RISC ile etkileşir (4). RISC kompleksindeki bir helikaz siRNA dubleksini açar ve tek iplikli siRNA’yı içeren RISC mRNA’ya komplementerize olur (5). (6) RISC içinde identifiye olmamış bir RNAaz (silecer) mRNA‘ yı degrede eder (6). Şekil 5. siRNA ‘nın mekanizması Ribozimler: Ribozimler, RNA’ya Watson – Crick modeli ile bağlanır ve fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizleyerek, hedef RNA’yı degrede etmektedir. Ribozimler birkaç sınıf olup, en çok kullanılan “çekiç başlı“ adı ile anılan hammerhead ribozimlerdir. Hedef mRNA’ya hibridize olduğunda, tek bir sekonder yapı oluştururlar. Ribozimlerde katalitik olarak önemli parçalar, hedef RNA kesim bölgesinin içinde bulunduğu hedef – komplementer sekans ilişkisi ile bağlantılıdır. Ribozim ile kesim magnezyum gibi divalent iyonlara, hedef RNA yapısına ve hedefe ulaşılabilirliğine gereksinim duyar. Hücre içinde bu hedef RNA ile ribozimin birlikte lokalizasyonu, silencing etkinliğini arttırıcı sinyaller doğurur. Hammerhead ribozimler, kimyasal olarak sentezlenmesi veya vektörlerden transkribe olabilmesi için yeteri kadar kısadır ve hücre de ribozimin devamlı üretimine olanak sağlar (5). siRNA: RNAaz III (Dicer)enzimi ile dubleks RNA’nın stoplazmik prosesinden türevlenmiştir. Dicer, uzun dubleks RNA’yı keserek, 21-28 nükleotid’lik bir siRNA dubleksini oluşturur. Bu dubleks, 5’ fosfat ucunda 2-nükleotid eksik iken, 3’ hidoksil (OH) ucunda 2-nükleotid fazla şeklindedir. RNAi mekanizmasının bileşenleri spesifik olarak siRNA’yı tanır ve (RISC) RNA-uyarıcı silencing kompleksi olarak bilinen protein kompleksi ile siRNA’nın tek ipliği ilişkiye girer. mRNA’ları kesen RISC kompleksi, tek iplikli siRNA’nın 5’ ucundaki 10 nükleotide komplementer sekanslar içerir. Ribozimler gibi, siRNA ‘lar da sentetik olarak üretilebilir veya transkribe olan kısa çift iplikli hairpine benzer RNA’lar vektörlerden ifadelenip, daha sonra siRNA’ya dönüşmektedir. siRNA’lar, ODN ve ribozimler gibi memelilerde hedef pre-mRNA’nın degredasyonunda etkin değildir. Birkaç organizmanın, kromatin modifikasyonlarını ve transkripsiyonel olarak bloke edici genlerini hedef almak için, RNAi ile ilişkili mekanizmaları kullandığı hakkında deliller ortaya çıkmıştır. siRNA’lar, kod oluşturmayan RNA molekülleri olan miRNA’lara benzerler. Bu miRNA’lar, gen ekspresiyonunu regüle etmek için hücreler tarafından doğal olarak kullanılır. Olgun bir miRNA tek iplikli 21-22 nükleotid uzunluğunda ve stoplazmada, 70 nükleotid’lik hairpinden meydana gelir. Olgun miRNA ‘lar, protein kompleksi (miRNP) ile ilişkiye girmekte ve bu kompleks ribozom ile ilişkili olup, miRNA’ya bir kısım komplementer sekanslar içeren mRNA’ların translasyonunu inhibe etmektedir. Mükemmel bir substrat ile sıkı bir komplementerlik oluşursa , miRNA , siRNA gibi davranıp , mRNA degredasyonuna aracılık etmektedir (5). Gen Silencing Yaklaşımlarının Karşılaştırılması Bazı araştırıcılar, kültür modellerinde ODN ve siRNA’nın aracılık yaptığı gen tutuklanmasının farklı yönlerini karşılaştırmışlardır. Bu çalışmalardan çıkan sonuçlar pek belirgin değildir, çünkü gen tutuklanmasının etkinliği, ajanın konsantrasyonuna, transfeksiyon tekniğine, hücre tipine, hedef bölge seçimine, kimyasal modifikasyonlarına ve analize edilecek bilgilerin süresine bağlıdır. RNA’ya bağlanan proteinler ve mRNA’da oluşan tersiyer, quarterner yapılar, ODN’ ler ile hedef RNA molekülü arasındaki hibridizasyonu etkilediği ve bu varyasyonların siRNA’ların etkisini etkilediğine inanan araştırıcılar incelemelere başlamışlardır. Bu çalışmaların çoğunda, mRNA üzerindeki hedef pozisyonuna bağlı olarak ODN ve siRNA’ların etkinliği arasında bir korelasyon bulunmuştur. Modifiye olmuş fosfotiat ODN’ ler toksik olabilir, çünkü, endogenik proteinlere bağlanarak spesifik olmayan bir tavır sergilemektedirler. CpG (sitidin fosfat guanozin) motifi içeren ODN’ ler, IFN’nun ifadesini veya diğer başka immün yanıtta oluşan molekülleri uyardığı görülmüştür. Bu uyarı, Toll – Like reseptör (TLR)’ e bağlanılması ile oluşur. ODN’lerin bu spesifik olmayan özelliği, bazı ODN’lerin tedavi amaçlı olması sonucunda keşfedilmiştir. Ribozimler, ODN’ ler gibi hedeflerine herhangi bir molekülün yardımı olmaksızın hibridize olurlar ve bu hibridizasyon, genlerin baskılanması için ihtiyaç duyulan yüksek konsantrasyon ile ilişkilidir ayrıca, kimyasal olarak modifiye olmuş ribozimler spesifik olmayan etkiler oluştururlar. RNA lokalizasyon sinyallerinden yararlanma veye RNA şaperon’ ları bu problemi çözebilir. Böylece, ribozimin düşük konsantrasyonu ile ilişkili etkili bir gen baskılanmasını sağlamaktadırlar. En son bilgiler, insan ve farelerde ifadelenen TLR’ nin, üridin / guanozin veya üridin bakımından zengin olan tek iplikli RNA oligonükleotidler tarafından aktivite olduğunu ispatlamıştır (5). Tek iplikli RNA ile bu TLR ‘lerin aktivasyonu, plazmositoid dendritik hücrelerin endozomal kısımlarında oluştuğu ve böylece, IFN – γ ve diğer sitokinlerin ifadelenmesine neden olduğu görülmüştür. Kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA veya ribozimler, invivo’da hücreye verilip denature olduğunda, siRNA sekansına bağlı olarak, bu özel TLR’leri aktive etmekdedir. Etkili bir gen baskılanması sağlamak için gerekli olan, siRNA’nın düşük konsantrasyonudur. Buna bağlı olarak siRNA’lar spesifik ve hızlı bir şekilde RISC kompleks ile etkileşmekte böylece, spesifik olmayan proteinlere bağlanma potansiyeli azalmaktadır. Bazı çalışmalar, normal konsantrasyondaki siRNA’ların transfeksiyonunun, gen ekspresiyonunda spesifik olmayan global etkilere neden olmadığını göstermiştir. Memelilerdeki RNAi uygulamaları, gen ekspresiyonunu spesifik olmayan şekilde etkiler, tabiki siRNA konsantrasyonuna, hücre tipine, siRNA ekspresiyonunun moduna ve ajanın hücreye veriliş şekline de bağlıdır. Bu spesifik olmayan etkiler, IFN yanıtının oluşmasından sorumlu genlerin stimülasyonunu içerir hatta, bu çalışmalardaki IFN’yi oluşturan genlerin indüksiyonu, hücresel büyümeyi engellemesede böyledir. Eğer, tam bir IFN yanıtı oluşursa, büyümeyi engelleyebilir. Uzun dubleks RNA ile transfekte olmuş, veya IFN tip 1 ile yada yüksek konsantrasyondaki siRNA ile tedavi edilmiş HeLa hücrelerinin mikroarray gen profillerinin bir kısmı birbiri ile çakışmaktadır. Bu çalışmalarda, tedavi ve araştırma çalışmalarındaki siRNA uygulamalarının potansiyel yan etkileri belirlenmiş ve tanımlanmış efektif siRNA’ların önemi üzerinde durulmuştur. Gen baskılanması için mümkün olan en düşük konsantrasyon kullanılmalıdır. Farelerin, kısa RNA hairpini üreten vektörler ile tedavi edildiğinde, IFN oluşturan genleri uyarması çok ilginç bulunmuştur. Spesifik olmayan etkileri yanında, nükleik asit bazlı gen baskılayan moleküller, hedefin etkilerini bloke etmeye hazırdır. Hedef etkilerinin yok edilme seviyesi, nükleik asit hibridinin stabilitesine ve baskının moduna bağlıdır. ODN’ler, hedef etkisini bloke etmeye eğilimlidir, çünkü 6 veya 7 sıralı DNA / RNA baz çiftleri RNAaz-H tarafından tanınmaktadır. Bu problemi çözmek için, antisens oligonükleotid gamper adında bir yapı geliştirilmiş, böylece ODN’lerin yaklaşık 10 nükleotidinden sadece bir tanesi RNAaz – H yanıtı göstermiştir. siRNA’lar dikkatlice seçilmez ise, bir mRNA hedefine kısmen komplementer olan siRNA’lar , endogenik miRNA’lar gibi davranıp translasyonu baskılar. Aynı transkripte karşı hedeflenmiş farklı siRNA’lar ile oluşmuş gen ekspresiyon profilleri karşılaştırıldığında, hem siRNA hem de mRNA ipliklerinin 5’ uçları arasındaki en az 11 – 14 nükleotidlik komplementerlik, transkript düzeyinde hızlı bir düşüşe sebebiyet verir. Antisens sekanslar olarak seçilmiş ODN, ribozim DNAzim ve siRNA’ lar, seçici olarak tek bir nükleotid ile hedefi diğerlerinden ayırabilir (5). siRNA’ların Hücrelere Verilimi ODN’ler ve ribozimler, farklı stratejiler kullanarak in vivo’da başarılı bir şekilde hücrelere verilir. Klinik denemelerde, ODN’lerin en popüler modu, intravenöz injeksiyonudur. siRNA-, siRNA üreten plasmid veya siRNA üreten virüslerin memeli model organizmalara verilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır (5). Bu yöntemler içinde, elektroporasyon ve hem lokal hem de sistemik injeksiyonu yer almaktadır. Çok etkili bir silencing için hücreye verilim yöntemi hakkında genelleme yapmak zordur çünkü hücre içine injeksiyonda, farklı dokuların farklı istekleri söz konusudur. Özellikle farklı boyutlardaki hücreler için fare dokularına siRNA’ ların verilmesinde ilk prosedür, fizyolojik solusyondaki siRNA’ ların, damar ucuna injeksiyonudur. Bu yöntem ile karaciğerde %90 oranında hedef gen ekspresiyonunun azaldığı görülmüştür. Bu oran akciğer, böbrek ve pankreas’ta daha azdır. Silencing süresi, 1 haftadan fazla sürer ve silencing seviyesi tam net değildir çünkü hayvandan hayvana varyasyonlar mevcuttur. siRNA üreten virusların gelişmesi, özellikle insan hastalıkları için gen terapinin alternatif modudur. Birkaç çeşit virus, siRNA’ların üretimi için dizayn edilir. Virus çoğunlukla epizomal form’da bulunur yani, konukçu genomuna entegre olması düşüktür. siRNA üreten AAV (Adeno associated vektör)’nin fare beyni içine injeksiyonundan 7 hafta sonra etkili bir silencing sonucu alınmıştır. siRNA üreten Adenovirusun fare karaciğerine damar yolu ile veya fare beynine direk injeksiyonu ile verilimi gen ekspresiyonunda etkili bir baskılanma yaratmıştır. siRNA’lar tedavi amaçlı deneylerde kullanılıcaksa, in vivo’da siRNA’ların hücreye verilmesinde pozitif sonuç elde edilmesi ve Amerika’da FDA tarafından “yetim ilaç” statüsü verdiği kimyasal olarak modifiye edilmiş ODN’lerin hücreye verilimini de kapsayan yöntemler için çalışmaların sürdürülmesi gerekmektedir. Son yıllarda ODN’lerin de içinde bulunduğu birkaç makromolekülün transdermal penetrasyonunu sağlayacak küçük moleküller keşfedilmiş. Akciğerler içine gen enjeksiyonu için kullanılmış aerosol yöntemler, yakın gelecekte siRNA’ların hücrelere iletiminde de benzer şekilde kullanılacaktır (5). siRNA Bazlı Tedaviler Birkaç ODN ve ribozim molekülleri klinik denemelerde test edilmiştir. Gözdeki sitomegalovirusun infeksiyonunun tedavisi için, FDA tarafından onaylanmış bir antisens ODN (fomivirsen) geliştirilmiştir. Klinik deneylerde kullanılmış antisens oligonükleotidlerin çoğu, modifiye olmuş fosforatiat ODN veya "gamper" dedikleri ODN’lerdir (5). Fakat bunların hedef RNA’lara afinitesi düşük ve yüksek konsantrasyonda toksisiteye neden olan problemleri vardır. Kimyasal modifikasyonların tiplerini içeren ikinci generasyon antisens oluşumlar, klinik deneylerde kullanılmış ve fosforatiat ODN’ ler den daha yararlı olduğu görülmüş. Son çıkan yayınların içerikleri bu farklı ilaçlardan ve onların hedeflerinden bahsetmektedir. siRNA ve onların memeli hücrelerindeki fonksiyonları 3 yıl önce keşfedilmiş fakat henüz klinik denemelerde kullanılması çok erkendir. Klinik programların gelişimi üzerine siRNA bazlı şirketlerin kurulmasından sonra siRNA, tedavi amaçlı gelişimde ODN ve ribozimleri hızlı bir şekilde yakalamıştır. Birkaç deneme siRNA’nın tedavi amaçlı potansiyel yetisini göstermiş; fulminant hepatitlerden, viral infeksiyondan, sepsisden, tümör gelişiminden ve macular dejenerasyondan fareleri koruduğu kanıtlanmış. Yüksek basınç ile damar ucundan verilen siRNA’lar, fare karaciğer hücrelerinde etkilidir hatta, bir grup araştırıcı, çeşitli karaciğer hastalıkları için tedavi amaçlı ajan olarak siRNA’nın potansiyelini test etmişlerdir (5). Karaciğerde ifadelenen apoptozis ile ilgili genler olan caspase 8 ve FAS hücre ölüm reseptörlerinin hedeflenmesi ile fare karaciğerini, çeşitli ajanlar tarafından uyarılmış ani gelişen hastalıklardan korumuştur. Diğer bir grup araştırmacı, virus tarafından direk olarak meydana gelen Hepatit B (HBV) infeksiyonunun tedavisi için siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelinin olup olmadığını araştırmıştır. Protein üretimi ve viral replikasyonu etkili bir şekilde azaltmak için, HBV genomunun bazı kısımlarını hedefleyen siRNA’lar hücrelere verilmiştir (5). siRNA virus oranını azaltsada, infeksiyonu sonlandırıcı etkisi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu sonuçlar, siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelini ve uygulamalar için pozitif sonuçlar doğurabilecek yöntemler üzerinde çalışmaların yoğunlaşması gerekliliğini göstermiştir. Nükleik asit bazlı gen baskılanmasının etkinliğini optimize etmek için, birkaç parametreyi incelemek gerekmektedir. Silencing molekül, dokudaki gibi dolaşım sisteminde de stabil olmalı ve toksik etki yaratmadan kan proteinlerine bağlanmalı ancak boşaltım sistemine girmemelidir. Nükleazların etkini azaltmak için kimyasal olarak modifiye olmuş nükleik asitlerin identifikasyonu üzerine denemeler gerçekleşmiş ve bu gerçekleşen denemeler ile tedavi amaçlı gen silencing kullanım sağlanmıştır. Sistemik verilim için yapılan, yapılması gerekli olan oluşumlar, klinik denemelerde modifiye edilmiş fosforatiat ODN’ler için açıklanmıştır. Modifikasyon ODN’nin hedef RNA’sına olan afinitesini azaltsa da in vivoda, stabilite, hücre içinde kalma ve hücresel alınımlarının gelişmesi ile moleküllerin etkinliğini arttırmış. Fosforatiat modifikasyonlar ODN’ lerin kan proteinlerine afinitesini arttırır ve nükleazların aktivitesinden ODN’ leri uzak tutar. Tek iplikli spesifik endonükleazlardan korunmuş, siRNA dubleksleri, serumda hem ODN hem de ribozimlerden daha stabildir. Modifiye olmamış siRNA’lar hücreler tarafından tam olarak alınmaz, hatta kan proteinleri için etkili bir afiniteye sahip olmazlar. siRNA’lar tedavi amaçlı kullanılacak ise, modifiye edilirler. Virusların kullanımını içeren gen terapi bazlı platformlar hariçtir. siRNA’ların modifikasyonu, siRNA’nın RISC kompleksi ile etkileşimini engeller (helikaz aktivitesi ile siRNA dubleksinin açılması hedef kesme oranı ve ürün oluşumunu etkiler). Bazı araştırıcılar, iyi bir silencing etkisi yaratıcı ayrıca, siRNA stabilitesini arttırıcı kimyasal modifikasyonları identifiye etmeye başlamışlar. Fosforatiat modifikasyonları siRNA dublekslerini tolere edebilirler ve siRNA’ ların hücresel alınımlarını kolaylaştırırlar. İn vivo’da kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA’ ların etkinliği üzerine bir gelişme yoktur. siRNA’ların yapılarına spesifik olan nükleik asit modifikasyonlarının yeni tiplerini geliştirmek için girişimler başlamıştır (5). miRNA miRNA’lar küçük RNA’nın ikinci sınıfıdır. Bitki ve hayvan genomlarının protein kodu oluşturmayan bölgelerinde kodlanır ve Dicer tarafından proses edilir. miRNA’lar RISC’e benzer bir kompleks ile etkileşirler. Hedef mRNA’ya komplementerizasyon derecesine bağlı olarak translasyonel baskılama veye mRNA kesimi oluşmaktadır (7). Bu gizli genlerin çoğu kod oluşturmayan RNA’ lardır ve protein için kod veya open reading frame (ORF) içermezler (8). Yaklaşık 22 nükleotidlik RNA‘lardır ve RNAi yol izinde gen ekspresiyonunu regüle ederler. miRNA’lar, RNA pol II tarafından (pri – miRNA) primer transkript olarak meydana gelirler. Bu tanskriptler ORF içersin ya da içermesin, splice edilir, poliadenillenir ve mRNA’lara benzerler. Bir intron veya ekzonda lokalize olmuş stem loop yapısı, fonksiyonel komponenttir. Örneğin miRNA genleri olan mir -106b, mir – 93 ve mir-25 protein kodlayan genin intronunda lokalize olmuşlardır. Stem loop yapısı ribonükleaz olan Drosha ve Dicer tarafından proses edilip, olgun miRNA oluştururlar. Bu RNA, RISC kompleksi ile etkileşir ve bu kompleks mRNA’ların baskılanmasını yönlendirir. İnsanda identifiye edilmiş miRNA genlerinin sayısı 300’den yüksek olup, hücre bölünmelerinde ve gelişimsel proseslerde rol alırlar (8). miRNA Genlerinin Kanserdeki Genomik Değişimler ile ilişkisi İnsan miRNA’ların çoğu genomlardaki kırılma noktalarının hemen yakınlarında lokalize oldukları görülmüştür (8). Örneğin, kromozom 13q14’teki delesyon yıllardır çalışılmaktadır, kronik lenfosit lenfoma ve birkaç tümörün oluşumuna neden olmaktadır. Bu lokustaki kansere neden olan şüpheli genlerin çoğu, miRNA diziliminden oluşur. Bu dizilim, mir - 15a ve mir – 16 – 1 içermektedir. Acaba, bu miRNA’ların delesyonu tümör oluşumunu nasıl etkiler? En son datalar, hem miR-15a ve miR-16, anti – apoptik gen olan BCL-2 genini hedeflemesi ile normal apoptik bir yanıt meydana getirdiğini göstermiştir. Bu bakımdan, bu miRNA’ların tümör supresör olarak fonksiyon göstermesi ve limfoma hücrelerindeki miR – 15a – 16‘ nın yeniden ekspresiyonu, apoptozisi ilerlettiği görülmüş. Buna ilaveten, delesyonlar için miRNA lokusları haritalanmıştır. Bunun bir örneği, akciğer, baş, dil, B-hücre ve foliküler limfomada amplifiye edilmiş 13q31 kromozomu çok iyi bir şekilde çalışılmış. Chr13orf25 (kromozom 13, open reading frame 25) genin ifadelenmesi ile hastalıkların ilişkisi vardır. Bu gen protein oluşturmayan küçük ORF’ye sahiptir. Bu transkripteki miRNA öncüleri miR – 17, 18, 19a, 20, 19b ve 92‘ dir. Bu dizilerden 28 miRNA’ların ekspresiyonunun artması, primer limfomada ve tümör oluşturan hücrelerin meydana gelmesini tetikler. Tümör oluşumundaki bu miRNA’ların rolleri, Burkitt’in lenfoma için fare modelinde gösterilmiştir. Tablo – 2 Kanser genlerinin siRNA tedavileri (6) Kök Hücreler, miRNA’lar ve Kanser Bir tümördeki hücrelerin bazı bölümlerini inceleyen tümör oluşum modelinde kök hücre özelliklerine sahip oldukları meydana çıkmıştır (8). Bu kanser kök hücreleri, tümör oluşumunu başlatma ve sürdürme özelliğine sahiptir. Halbuki tümör’deki hücre yığınları bazı farklılıklar gösterip, tümorogenik değildirler. Bunun miRNA’lar ile ilişkisi nedir? Tümörler, kök hücrelerini andıran bir biçimde miRNA profili sergiler. Çoğu miRNA’ların ekspresiyonunu azaltırlar fakat miR–17-92 içeren kök hücre miRNA’ların ekspresiyonunu etkilemezler. RNAi ve kök hücrelerin devamlılığı arasında biyokimyasal bir ilişki vardır. Drosophila ve bitkilerde, kök hücre devamlılığı için RISC komponenti olan Argonaute gereklidir. Dicer – 1 ‘in mutasyonu tarafından miRNA fonksiyonunun kaybı, Drosophiladaki üreme kök hücrelerinin çoğalmasını azaltmıştır. Siklin bağımlı kinaz inhibitörü olan Dacapo’nun ekspresiyonundaki artış, G1 ve S fazı arasındaki tutuklanmaya yol açmıştır (8). Tahmin edilen miRNA hedef bölgeleri, Dacaponun 3’UTR (Translate edilmemiş) kısmında bulunur. Önemli olan bu bölgelerin kök hücrelerde eksprese olmuş miRNA’lara uygunluğudur. Bir S-faz indüksiyon regülatörü olan p27 – Kip1, Dacoponun insandaki homoloğudur. Bu gen memelilerdeki bir miRNA hedefi olup olmadığı bilinmiyor, eğer öyle ise, hücre çoğalmasını ilerletmek için onkogenik miRNA‘ nın ekspresiyonunu engelleyici bir gen sağlanmış olur. Tedavi Amaçlı miRNA’lar İnsandaki kanser için miRNA’lar anahtar yapılar sunarsa, potansiyel tedavi amaçlı olarak gözden geçirilir (8). Tedavi amaçlı molekül hücresel alınımı ve serumdaki stabilitesi için modifiye edilmiş nükleik asit özelliğinde olmalıdır. Bir grup araştırıcı, kültüre olmuş hücrelerde miRNA fonksiyonunun antisens inhibitörü olarak modifiye olmuş 2’-O-metil RNA’ların görev yaptığını gözlemlemişler. Bu moleküller miR – 17, 92 olan hedef onkogenik miRNA’lar için kullanılır. Tümör suppresör miRNA’lar konusunda istenilen tedavi amaçlı strateji hücrelerdeki fonksiyonlarını arttırmak için olabilir. Serumda stabilize olmuş pre – miRNA’lar bunu başarabilir. Buna bir örnek, per–let-7‘nin hücreye verilimi RAS ekspresiyonunu durdurarak tümörün ilerlememesine neden olmasıdır. Ribozim Katalitik RNA’lar olarak bilinen ribozimler, intraselüler ortamda aktivitelerini optimize etmek için dizayn edilirler (10). Aktif ribozimlerin kütüphanelerinin hücre içine verilmesi gen işleyişinin identifikasyonuna olanak sağlar. Gen işleyişini saptamak için siRNA kütüphanelerini baz alan RNA bazlı araçlara, ribozim teknolojisi bir alternatif sunmaktadır. Tablo 3. Hastalıklarda ve hayvanlarda miRNA’ların biyolojik fonksiyonları (9) Pri – miRNA ‘lar nukleusta transkribe olmaktadır (1). dsRNA’ya spesifik olan Drosha nukleustaki pri-miRNA ‘yı degrede ederek stoplazmaya verilmeden önce pre-miRNA’ya dönüştürür (2). Exp5 (exportion-5) pre-miRNA’ların nukleustan stoplazmaya geçişinden sorumludur (3). siRNA’lara benzer olarak miRNA’lar dicer tarafından olgun miRNA‘ ya dönüştürülür ve bir ipliği ribonükleoprotein kompleksi olan miRNP ile etkileşir (4) (RISC kompleksine benzer). miRNA ve hedefi arasındaki baz eşleşmesi RISC kompleksinin mRNA’yı parçalamasına veya proteine translasyonunu durdurmaya sebebiyet verir (6). Şekil 6. miRNA ‘nın mekanizması İnvivo'da Ribozim Ekspresiyonunu Optimize Etmek Sekonder yapısının şeklinden dolayı ismi konan “hammerhead ribozim“, infekte olmuş bitkide orijinal olarak keşfedilmiş katalitik RNA moleküdür (10). Hammerhead ribozimin kendi başına kesim aktivitesi, tek iplikli yaklaşık 350 nükleotidlik, protein kılıfından yoksun RNA olan “virusoid“ moleküllerinin replikasyonu için zorunludur. Hammerhead ribozimler, herhangi bir RNA’yı kesmek için dizayn edilebilir (10). Bu dizayn, ribozimin substrat tanıma kısımlarında yapılır böylece, hedef sekansa komplementer tanıma bölgeleri içerebiliyor. Substrat kesimi, hedef RNA’daki NUX (N, herhangi bir baz ise X, A, C veya U dur.) sekansına göre ayarlanıyor. Dizayn edilen ribozimler, farklı RNA’ları kesebilir. Bu ribozimler, ya hammerhead veya hairpin ribozimlerdir. Ribozimler sentez ve modifikasyonları kolay ve yüksek oranda spesifik durumları ile hedef mRNA’ların ekspresiyonunu regüle ederler. İnvitroda, ribozimlerin kesim aktiviteleri, hücresel ortamdaki aktiviteleri ile koralasyon göstermek zorunda değildir. Bu yüzden memeli hücrelerindeki spesifik RNA’ların kesimi için ribozimlerin uygulamaları ifade sistemlerinin gelişimine gereksinim duyar (10). Tablo 4. Ribozimlerin invivo aktivitesini optimize etmede gerekli olan unsurlar (10) Şekil - 7 Hammerhead ribozimin ifadelenmesi a. Hammerhead ribozimin sekonder yapısı, onun substratı RNA (açık mavi) ve substratın kesim bölgesi gösteriliyor. N herhangi bir baz ve X A , C veya U ‘ yu simgelemektedir. b. Oklar, 3’ tRNaz veya RNaz P tarafından wild-type tRNAVAl (yabani tip)‘nın proses edilen bölgelerini göstermektedir. Transkripsiyon için RNA polimeraz III‘ ün etkileşimde bulunduğu promotor, internal promotordur; transkriptler, tRNA sekanslarının içindeki promotor elementlerini içerir (A ve B kısımları, kırmızı renkli). Ribozim sekansı doğal formdaki tRNA sekansının 3’ ucuna bağlanırsa, 3’ tRNaz ribozim – tRNA transkriptinden ribozim kısmını keser. Sonuçta oluşan ribozim endogenik RNaaz tarafından degrede olur. Bu yüzden modifiye olmuş yapıda, wild – type tRNA ‘nın 3’ kısmının bir bölümü linker sekans ile yer değiştirilir ve stem yapısı oluşur. Stem yapısı ribozimin tRNAval kısmından ayrılmasını bloke etmektedir (10). Yüksek İfade Seviyeleri RNA pol III tarafından tanınan promotorlar, tRNA ve küçük nüklear RNA olan küçük RNA’ların transkripsiyonundan sorumludur(10). Bu sebebten dolayı, Pol III ifade sistemleri, hammerhead, hairpin ribozimler ve siRNA olarak bilinen küçük RNA’ların transkripsiyonunda rol oynar. Pol III transkriptleri, pol II transkriptleri ile karşılaştırıldığında, ekstra sekanslar içermektedir (her transkriptin 3’ ve 5’ uçlarında polyA ve cap yapısı vardır). Bu özellikler, pol III sistemini ribozim ve siRNA’ların ekspresiyonu için ideal yapıyor yani, transkriptlerin yüksek seviyeleri güçlü aktivite için gereklidir ve ekstra sekanslar inhibitör etkisi yapar. tRNAmet tRNAva veya tRNAlys gen promotorunu veya U1, U6 veya adenovirus VA1 promotorunu içeren PoI III ifade sistemleri, hücrelerdeki hammerhead ve hairpin ribozimlerin ifadeleri için gereklidir. U6 promotoru çoğunlukla siRNA ifade vektörleri için kullanılır. Bunun yanında, farklı promotorlardan transkribe olmuş siRNA ve ribozimler sahip oldukları çeşitli özellikleri kendi promotorlarından alırlar (10). Kanser Biyolojisindeki Araştırmalar Tümör hücrelerine, hairpin ribozim transfeksiyonu yapılmış ve transforme olmuş hücreler birkaç hücresel proses olan apoptozis, kontak inhibisyonu ve üreme gibi normal regulasyonunu kaybetmiş (10). Hairpin ribozimleri alan hücrelerde tümör supressör gibi regülatör protein fonksiyonu olan bir gen hedeflenmiş ve biyolojik yol izlerinde birkaç yeni genler identifiye edilmiş. Bunların içinde insandaki gene homoloji gösteren D. melanogaster’de “ppan” ve"Mtert"geni keşfedilmiş. Ppan, hücre büyümesinin inhibitörü olarak, Mtert geni ise fibroblast transformasyonunun supressörü olarak identifiye edilmiş. Metastazi Genlerinin İdentifikasyonu Kanser hücrelerinin metastazisinde görev yapan genleri identifiye etmek için rastgele dizayn edilmiş ribozim kütüphaneleri kullanılmış. Kanserin erken safhalarında genellikle malignant hücreler lokalize olur. Hastalık ilerlediğinde metastazi için hücreleri uyaran çeşitli genler ifadelenir veya baskılanır. İnvaziv kanser hücrelerinin hareketi, invaziv olmayan veya zayıf invaziv özellik gösteren hücrelerden daha fazladır (10). Metastazinin mekanizması, kompleks ve çoğunlukla bilinmeden kalmıştır. Bu yüzden metastatik proseslerdeki basamakları identifiye etmek için, farklı prosedürler keşfetmişler. Bunlardan ilki, kemotaksi denemesi, rastgele dizayn edilmiş 33 genler yüksek oranda hareketli olan HT1080 hücrelerine verilir. Transfeksiyondan 24 saat sonra ekstraselüler matriks jeli ile çevrilmiş porlu filtre ile ayrılmış kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Kemoattranktant olarak fibronectin içeren bu denemede yüksek konsantrasyon içeren kısımdan daha düşük konsantrasyon içeren kısma doğru bir geçiş olur. 24 saat sonra yüksek konsantrasyonda bulunan çok az seviyedeki hücreler incelenmiş (invaziv olmayan hücreler). Ribozim taşıyan vektörleri alan bu hücrelerde migrasyonu tetikleyen genler bloke olmuş. İkinci yaklaşım, hücre invazyon denemesi. Bu deneme ilk denemeye benzer, sadece alt kısımın matriks jeli çevrelenmesi hariçtir. Retroviral vektörler (ribozim genlerini içerir)fare fibroblast NIH3T3 hücrelerine verilir. Bu hücreler jel ile çevrelenmiş filtre içinden çok zor geçer ve matriks jeline penetre olmuş hücrelerden RNA izole edilir. Bu RNA’nın, reverse transkripsiyonundan sonra, fibroblastların invaziv aktivitesini sağlayan 8 ribozim bulunmuş. Hücre kültür koşulları fizyolojik durumu tam olarak yansıtmasada, ribozim teknolojisi fare pulmonar tümörogenezis için bir yoldur. Ribozim kütüphaneleri, viral hayat çemberi, apoptik yol izleri, alzhemier hastalığı, kas ve neuronal farklılaşma fonksiyonu gösteren genleri identifiye etmede yararlanılır. Özellikle ribozim kütüphaneleri sinirsel kök hücrelerin farklılaşmasını regüle eden kod oluşturmayan RNA ‘yı identifiye etmede kullanılır. Şekil – 8 Metastazide görev yapan genlerin identifikasyonu a. Rasgele dizayn edilmiş ribozimler, hareketli HT 1080 hücrelerine veriliyor. b. Transfeksiyondan 24 saat sonra, hücreler ekstraselüler matriks jel ile kaplı porlu bir filtre ile ayrılmış alanda kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Üst kısımdan ekstraselüler matriks yolu ile alt kısma göç eden invaziv hücreler gözlemlenmiş. c. 24 saat sonra üst kısımdan göç edememiş hücreler alınmış. d. Alınan hücrelerdeki ribozimler çıkartılmış ve yeniden daha zor şartlar altında test edilmiş. e. Bu ribozim sekansları kullanılarak databazlı araştırmalarda istenen genler saptanmıştır (10). siRNA ve Ribozim Kütüphanelerinin Karşılaştırılması Son yıllarda RNAi, gen baskılanması için güçlü bir araç olarak dikkatleri üstüne çekmiştir (10). C. elegans hücresine dubleks RNA’nın verilmesi sonucunda ilk gen baskılanması ortaya çıktıktan sonra, bitkilerde, D. melanogaster, protozoa ve memeli türlerindeki varlığı saptanmıştır. RNAi mekanizmasında, ekzogenik dubleks RNA’lar 21-23 nükleotidlik siRNA oluştuktan sonra RISC kompleks ile ilişkiye girer. siRNA – RISC kompleksi, sekansa spesifik olarak hedef mRNA’yı keser. Bu reaksiyon, ribozimler tarafından hedef mRNA’nın kesimine benzemektedir. RNAi ‘nin potansiyel gücü, bilimsel kominitelere, genom analizleri ve gen işleyişleri için işe yarar bir araç olarak bakma cesaretini vermiştir. siRNA ifade vektörlerini ve kütüphanelerini kullanarak memeli genomunun karşılaştırmalı sistemik analizlerini yapılmıştır. siRNA kütüphaneleri ile, TRAIL ile indüklenmiş apoptozis, P53‘ e bağlı üremenin tutuklanması ve fosfadilinositol 3 – kinaz (P13)yol izlerinde yeni komponentler identifiye edilmiştir (10). Etkinliği ve Hedef Spesifitesi Ribozim ve siRNA teknolojileri arasındaki en büyük farklılık, siRNA’lar endogenik proteinler ile iş birliği içindedir (10). Halbuki ribozimlerin aktivitesi hücresel faktörlere bağlı değildir. Bu yüzden, siRNA’lar birçok hücresel enzimi kullanır örneğin helikaz ve RNAaz’lar, hedef mRNA’nın kesiminde görev yaparlar. Bundan dolayı, hedef mRNA’ların baskılanmasında ribozimlerden daha etkili bir araçtır. Her iki teknolojide de, hedef bölgelerin seçimi aktiviteyi belirlese de, daha düzenli bir mRNA’nın yapısı siRNA’dan çok, ribozim aktivitesini daha güçlü etkiler. Buna karşın siRNA’ların baskılayıcı aktivitesi, mRNA’nın düzenli yapısından çok, siRNA ve bir grup endogenik protein arasındaki etkileşime bağlıdır. siRNA’ların en önemli dezavantajı, spesifik olmayan baskılayıcı aktivitesidir. Bu baskılayıcı aktivite interferon üretiminin indüklemesi veya hedef olmayan genlere karşı sekansa spesifik silencing etki anlamına gelmektedir. siRNA’nın bir ipliği (antisens) hedef mRNA’ya komplementer, diğer ipliği (sense) değildir. Sense ve antisense iplikler, hedef olmayan mRNA’nın translasyonunu inhibe edebilir. Hedef olmayan genler üzerindeki etkilerin tahmin edilmesi zor olduğundan, bu konuda ribozimler daha düşük aktiviteye sahip olmalarına rağmen, siRNA’ların bir adım önünde bulunmaktadır. Son yıllarda siRNA alanındaki gelişmeler hız kazanmıştır (10). Örneğin, daha önceleri kullanılan 21 – 23 mer siRNA’ların nanomolar konsantrasyonları yerine günümüzde 27 mer’ lik siRNA’ların pikomolar konsantrasyonları kullanılmaktadır. Bu konsantrasyonun kullanılması, hedef dışındaki etkisini minimize edebilir Ayrıca, siRNA ifade vektörlerini dizayn etmek mümkün; shRNA (short haırpın RNA – sens ve antisens sekansları içermekte, Dicer tarafından shRNA siRNA‘ ya dönüştürülür.)‘ nın sadece sens ipliğinin degrede olacağı vektör düzenlenir ve böylece hedef dışı etkileri minimize edilmiş olur. İnterferon uyarılması, sekansa bağlı olmadan spesifik olmayan etki demektir yani, ekzogenik dubleks RNA tarafından immün yanıtın aktive olması demektir. siRNA’lar bu yanıtı uyarmayabilir. Uzun dubleks RNA 30bp’den büyük olursa bu yanıt oluşmaz. Ayrıca, siRNA ‘nın interferon yanıtını uyardığı ve bu yanıtın oluşmaması için bazı faktörler identifiye edilmiştir. Stem (gövde) bölgesinde bir mutasyonun meydana getirilmesi ile (C→U veya A→G) interferon yanıtı azaltılır. Yalnız bu çözüm dsRNA>100bp olduğu durumlar için geçerlidir. Antisens Teknolojisinin Çözüm Bekleyen Sorunları İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorun ise, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır (11). Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar sonrası iyi sonuçlar alınabilmiş fakat kalıcı tedavi çoğu zaman başarılı olamamıştır (11). Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeri ise denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Kanser tedavisi için antisens oligonükleotidleri major kaynak olarak görmeden önce, iki temel zorluğu çözmek gerekmektedir. İlaç verilmesinde en çok aranan özellik basitliktir (12). Oligonükleotidin hücresel alınımı sınırlı ve hücre tipleri arasında varyasyonlar göstermektedir. Örneğin, normal lenfositlerin antisens nükleotidleri çok zayıf aldığı gözlemlenmiştir. Lipozomal taşıyıcılarında içinde bulunduğu çeşitli formulasyonlar sonuçlarına bakılmaksızın denenmiştir. Antisens oligonükleotidlerin direk injeksiyonu en yüksek tümör konsantrasyonlarında verilir fakat sistemik tümör tedavisi için kullanımı limitlidir. Gut epitel hücreleri, antisens oligonükleotidleri çok iyi bir şekilde almaktadır, bu yüzden oral formulasyonu mümkündür ve uygulamalar arasında en çok umut veren olabilir. İkinci çözülmeyen konu, hedef onkogen zaman zaman mı aktif oluyor yoksa, bir tümör hücresi olarak mı kalıyor? Tümör hücreleri bazen hareketsiz kalabiliyor ve büyüme aktivitesi, antisens oligonükleotidin verilmesi ile eş zamanlı olmayabiliyor (12). Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen tedavisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen tedavisinin daha başarılı sonuçlar vereceği söylenebilir. Kaynaklar 1. IDT Tutorial. 2005. Antisense Technologies, 1-12. 2. Kurreck, J. 2003. Antisense Technologies improvement through novel chemical modifications. Eur. J. Biochem, 270: 1628-1644 3. Uprichard, S. L. 2005. The therapeutic potential of RNA interference. FEBS Letters, 579: 5996-6007. 4. Aigner, A. 2006. Gene silencing through RNA interference (RNAi) in vivo: Strategies based on the direct applications of siRNAs. Journal of Bıotechnology, 124 (1): 12-25. 5. Dorsett, Y and Tuschl, T. siRNAs:2005. Applications in Functional Genomıcs and Potential as Therapeutics. Nature Biotechnology, 40-51. 6. Rychahou, G. P., Jackson, N. L., Farrow, J. B and Evers, M.B. 2006. RNA interference: Mechnanisms of action and therapeutic consideration. Surgery ; 140: 719-25. 7. Matzke, A.M and Birchler, J.A. 2005. RNAi – Mediated Pathways in the Nucleus. Nature Reviews Genetics, 6: 24-35. 8. Hammond, S. M. 2006. MicroRNAs as oncogenes. Current Opinion in Genetics and Development , 16:4-9. 9. Wienholds, E., Plasterk, H.A R.2005. MicroRNA function in animal development. FEBS Letters, 579: 5911-5922. 10. Akashi, H., Matsumoto, S. and Taira, K. 2005. Gene Dıscovery By Rıbozyme and siRNA Libraries. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 6: 413-422. 11. Yaşar, Ü. 2006. Gen Tedavisi; Hastalıkların biyolojik temeli III. www.medinfo.hacetttepe.edu.tr/ders. 12. Cunnıngham, C.C. 2002. New modalities in oncology: antisense oligonucleotides. BUMC Proceedings, 15: 125-128.   PDF KAYNAK: documents/tipbil14_3_11.pdf

http://www.biyologlar.com/antisens-teknolojileri-hakkinda-bilgi

Enfeksiyon hastalıklarının ilk kez tanınması, etkenlerinin bulunuşu ve/veya üretilmesi konularında tarihsel sıralamalara örnekler veriniz.

İlk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/enfeksiyon-hastaliklarinin-ilk-kez-taninmasi-etkenlerinin-bulunusu-veveya-uretilmesi-konularinda-tarihsel-siralamalara-ornekler-veriniz-

Gözlerinizi UV Işınlarından 4 mevsim koruyun!

Gözlerinizi UV Işınlarından 4 mevsim koruyun!

Küresel ısınma ve ozon tabakasındaki incelme sebebi ile göz sağlığınız eskisinden çok daha fazla tehlike altında!Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre gözleriniz güneş hasarının %80’ini plajda değil, günlük yaşamda alıyor. Araştırmalar ultraviyole ışınlarının (UV) sağlığınızı sadece yaz aylarında değil, dört mevsim boyunca tehdit ettiğini ortaya koyarken uzmanlar da güneşin zararlı ışınlarından her yaş grubunun yazları olduğu gibi kışları da korunması gerektiğini belirtiyor. UV ışınlarının gözler üzerindeki olumsuz etkileri nelerdir? Güneşin zararlı ışınları, cilt kanseri, çillenme, cildin erken yaşlanmasına sebep olarak göz sağlığı için de ciddi riskler içeriyor. UV-A ışınları daha çok retinayı etkilerken  önlem alınmaması görme kaybına sebep olur. UV-B ışınları ise gözün ön kısmındaki kornea, lens ve konjonktivayı etkilerken daha fazla tehlike içerir. Korneada bulanıklık, lenste katarakt ve konjonktivada pterjiyum meydana getirir ve görmeyi bozar.  Göz sağlığınızı UV ışınlarından nasıl korursunuz?  Gözlerinizi bu zararlı ışınlardan korumanın en sağlıklı yolu UV blokajlı güneş gözlüğü ve geniş kenarlı şapka ile birlikte UV blokajlı kontakt lens kullanmak. Zararlı UV ışınlarına karşı ekstra koruma sağlayan kontakt lensler ise dört mevsim boyunca gözleri UV ışınlarından korur. Tüm ACUVUE® Kontakt Lensleri Sınıf 1 ve 2 UV blokajı özelliğine sahiptir ve gözün iç bölgelerini ve dış kısımlarını UV zararlarına karşı korumaya yardımcı olurlar. Güneş gözlükleri ve şapkalar tarafından engellenemeyen çevresel ve yansıyan ışınlara karşı koruma sağlarlar.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/gozlerinizi-uv-isinlarindan-4-mevsim-koruyun

MİKROBİYAL LİÇİNG NEDİR

Mikroorganizmalar mineral kaynaklarının oluşması ve çözülmesinde önemli rol oynar. Mineral aranması ve zenginleştirilmesinde biyoteknolojik yöntemlerin kullanılması popüler hale gelmiştir. Mikrobiyal liçing; mikroorganizmalar yaratımıyla maden cevherlerinden metallerin kazanılması işlemidir. Düşük kaliteli cevherlerden metallerin geri kazanımın da kullanılan kimyasal metodlar ekonomik olmamaktadır. Dünya genelinde yüksek oranlarda bulunan düşük kaliteli, bakır cevherlerinin göreneksel kimyasal metodlarla elde edilmesi zor ve pahalı olduğundan, bunların eldesinde mikrobiyal liçing kullanılır. Son yıllarda geliştirilen mikrobiyal liçing yöntemleri metalik hammaddeler için çok önemlidir. Klasik yöntemler ile çözünürleştirilmeyen veya parçalanamayan fakir cevherler ve endüstri atıkları mikoorganizmalar ile ekonomik biçimde geri kazanılmaktadır. Bakterilerin yaptığı iş suda çözünmeyen filizleri suda çözünür hale getirmektir. Bakteriyal liçing daha çok uranyum ve bakır kazanımın da kullanılır. Dünya yüzeyinde kayda değer ölçülerde bulunan Ni, Zn, Cd, ve Co eldeleri içinde bir dizi liçing yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntem bir asidik su içiren bir maden yatağına boru hattı döşeme sırasında meydana gelen bir patlama sonucu ortaya çıkmış ve geliştirmeler sonucunda düşük dereceli maden cevherlerinin geri kazanımı sağlanmıştır. LİÇİNGDE KULLANILAN ORGANİZMALAR Mikrobiyal liçingde kullanılan en yaygın 2 tane bakteri Thiobacillus thiooxidans ve Thiobacillus ferrooxidans’tır. Ayrıca Thiobacillus concretivoru, Thiobacillus concretivorus, Pseudomonas fluorescens, P. putida, Achromobacter, Bacillus licheniformis, B. Cereus, B. luteus, B. polymyxa, B. megaterium ve birçok termofilik bakterilerden Thiobacillus thermophilica, Thermothrix thioparus, Thiobacillus TH1, ve Sulfolobus acidocaldarius kullanılmaktadır. Heterotrafik mikroorganizmaların kullanımı gelişmektedir. Termofilik bakterilerin liçing uygulamalarını hızlandırmasının en büyük etmeni hızlı gelişim oranının varolmasıdır. MİKROBİYAL LİÇİNG KİMYASI Thiobacillus ferrooxidans çok pahalı çalışmayı gerektiren bir bakteridir. Bu bakteri mezofil, spor oluşturmaz, hareketli Gr(-), çubuk şeklinde olup C,5-C,8 m X 1,0-2,0 m boyutlarındadır. Ototrofik aerap olup C ihtiyacını havadaki CO2’in fixasyonundan sağlar. Enerji kaynağı olarak ise Fe2+  Fe3+’ya oksidasyonunudan veya elementel kükürt veya indirgenmiş kükürt bileşiklerinden sağlar. En yaygın kullanılan mikrobiyal liçing proseslerinin amacı az çözünen veya çözünmeyen metal bileşiklerini metal sülfatlar haline getirip çözünürleştirmektir. Bunun için 2 şekilde uygulama çeşidi varadır: Direkt ve indirekt mikrobiyal liçing. 1. Direkt Mikrobiyal Liçing: 4 FeSO4 + 2H2 SO4 + O2  2Fe2(SO4)3 + 2H2O [1] 2S0 + 3O2 + 2H2O  2H2SO4 [2] 2FeS2 + 7O2 + 2H2O  2FeSO4 + 2H2SO4 [3] Çözünmez haldeki sülfürün sülfirik aside aksidasyonu, sülfürle direkt kontak halindeki T.ferroxidans sayesinde gerçekleştirilir. T. ferooxidans tarafından gerçekleştirilen [3] nolu reaksiyon direkt mikrobiyal liçing: göstermektedir. Demir cevherinin yanında bakır, kurşun, nikel, kobalt, molibden ve çinko cevherleride T.ferroxidans sayesinde oksitlenebilirler. MeS + 2O2  Me SO4 2. İndirekt Mikrobiyal Liçing İndirekt liçingde, mikoorganizmalar liçing reaktifini üretir veya rejenere ederler. Örneğin metal sülfür cevherleri mikrobiyal bir etki olmaksızın Fe3+ iyonları tarafından oksitlenip liçing gerçekleştirilebilir. MeS + Fe2 (SO4) MeSO4+S0 Reaksiyonda indirgenen demirin tekrar Fe3+ haline dönüştürülmesi T.ferroxydans tarafından sağlanır. Bakteri bu prosese doğrudan karışmayıp bir katolitik fonksiyon görür. Bakteriyel oksidasyon kimyasal oksidasyondan yaklaşık 1 milyon kat hızlıdır. [2] nolu reaksiyonun oksitlenmesi T.thiooydans tarafından çok daha hızlı oksitlenirler. Bu tepkimeden de anlaşılacağı üzere sülfirik asit oluşumu katalizlediğinden, liçing için asidik koşulların sağlanması önemlidir. Bakteri Aktivitesine Etki Eden Etmenler 1. Besi Ortamı Besi ortamının kimyasal ve minerolojik bileşimi çok önemlidir. Liçing koşulları ve bakteriyel büyüme koşulları çakışıyorsa maksimum metal verimine ulaşır. Enerji veren demir ve kükürt bileşiklerinden başka magnezyum ve amonyum tuzları, fosfatlar ve sülfatlar esansiyel mineral bileşenleridir. Anorganik bileşiklerin bazıları liçing çözeltisinde bulunur. Eğer ortamda yeterli değillerse bir miktar katılırlar. Pirit(FeS2) ilave edilirse indirekt liçing hızlanır. Çok yüksek konsantrasyonda Fe3+ varlığı kompetitif bir inhibisyona neden olur. Tiyobasiller besi ortamı için problemlidir. Mikrobiyal liçingden maksimum verim elde etmek için liçing sırasında O2 transportu yeterli hızla sağlanmalı ve bu transportu etkileyen faktörlere dikkat edilmelidir. 2. pH ve Redoks Potansiyeli Optimum büyüme koşullarındaki pH’nın liçing çalışma koşullarına uyması idealdir. En uygun pH 2-2.5 arasıdır, kükürt ve Fe2+ oksidasyonu da bu pH lara uygundur Eğer pH 2’nin altına inerse T. ferroxydans aktivitesi düşer. Aerobik bir bakteri olduğu için T.ferroxydans pozitif bir redoks potansiyeline ihtiyaç duyar. Redoks potansiyeli logaritmik büyüme fazı sonuna doğru 600 mV a ulaşır. 3. Sıcaklık Fe+2 ve kükürdün mikrobiyal oksidasyonu için optimum sıcaklık 28-35oC arasıdır. T.ferrooxydans’ın büyümesi için de bu sıcaklık aralığı uygundur. Daha düşük sıcaklıkta büyüme yavaşlar, daha yüksek sıcaklıklarda ise termofil bakteriler kullanılır. 4. Liçing Materyalinin Kimyasal ve Mineralojisi Materyal yüksek oranda karbonat içerirse pH artar ve dolayısı ile liçing aktivitesi düşer ve giderek durur. Bunu engellemek için ortama asit ilavesi gereklidir. Mineral bileşimi büyüme ortamının ihtiyacını tam olarak karşılayamaz bazı mineraller dışarıdan ilave edilir. 5. Substrat Konsantrasyonu ve Partikül Büyüklüğü Liçing hızı liçing edilecek substratın yüzey büyüklüğü ile orantılıdır. Partikül boyutu ne kadar küçük ise toplam partikül yüzey o derece yüksektir, spesifik partikül yüzeyi artar, böylece liçing verimi de artar. Bu bilgiler kükürtlü cevherler için geçerli olup düşük tenörlü cevherleri kapsamaz. Substrat konsantrasyonunu artırarak da partikül toplam yüzeyi büyütülebilir. Bu durumda paktikül kütlesi de artar. Fakat substrat konsantrasyonunun artırılması belirli bileşiklerin konsantrasyonlarının artmasına neden olur ki bunların bazılar tiyobasillerin üremesi için toksik etki veya inhibisyon gösterebilir. Pratikte her liçing denemesi için partikül büyüklüğünün ve substrat konsantrasyonunun optimize edilmesi gerekir. 6. Yüzey Aktif Maddeler ve Ekstrasksiyon Maddeleri Eskiden bu maddelerin ilavesinin liçingi hızlandırdığına yani tiyobasillerin üremesini artırdığına inanılırdı. Fakat 1975 ten sonra yapılan çalışmalarda bunun tamamen yanlış olduğu tesbit edilmiştir. Yüzey gerilimi çok düşeceği için O2 kütle transferi çok yavaşlar. Bunun sonucunda bakteriyel gelişme sürekli olarak inhibe olur. Benzer bir etki ekstraksiyonda kullanılan organik çözgenler için de geçerlidir. Organik fazdan metal iyonunun geri alınması yeniden sulu faza çekme şeklinde olur. Eğer bakteriyel liçing ve çözgen ekstaksiyonu birlikte uygulanır ise problem çıkabilir. En önemli problem organik çözgen fazının tam olarak ortamdan ayrılmamasıdır. Sulu fazdan kalan organik çözgen bakterinin büyümesini inhibe eder. 7. Ağır Metaller Birçok ağır metal iyonu çok düşük konsantrasonlardan bile toksik etki gösterebilir. Tiyobasiller ağır metallere çok toleranslıdır. Bununla birlikte bu etkilerin daha önceden bilinmesi gerekir. 8. Işık Tiyobasiller ışığa çok duyarlıdır. Özellikle UV ve görünür ışığın ultraviyoleye yakın bölgesi tiyobasillere çok etkilidir. Mikrobiyal Liçing Prosesleri Optimumu liçing koşulları sadece laboratuar koşulları için tespit edilmiştir. Liçing koşullarının optimizasyonu pilot tesislerde tespit edilir ve daha sonra endüstriyel boyutta uygulanır. Optimizasyon da kullanılan parametreler; - O2 ve CO2 temini - Materyalin nem oranı - pH gradienti - Sıcaklık gradienti - Fe3+ tuzu çöktürmeleri - Partikül büyüklüğü - Partikül parçalanması ve partikül göçü - Geçirgen olmayan tabakaların oluşup, oluşmadığı. Mikrobiyal liçingin teknik uygulamalarının esas işlem sırası şöyle gerçekleşir; 1- Cevherlerin öğütülmesi 2- Cevherlerin bakteri süspansiyonu ile uygun şekilde sulandırılması 3- Sıvının biriktirilmesi 4- Çözünmüş metalin extraksiyonu Bakteriyel liçing porsesinin ana şeması NOT:Mikrobiyal liçing sonucu oluşan atık sular boş arazilere boşaltılmamalıdır. Mikrobiyal liçing uygulandığı yüze şekillerine göre 3’e ayrılır a)Meyilli yüzeyde liçing b. Kümesel yüzeyde liçing c. İn-situ liçing Mikrobiyal Liçingin Teknik Uygulamaları 1. Bakır Cevherinin Biyoliçingi Günümüzde dünya bakır üretiminin yaklaşık %10’u bakteriyel düşük kalite cevherlerin bakteriyel liçingi ile gerçekleştirilir. Bütün bakır işleticileri bir entegre yığma-boşaltma veya onların maden çıkarma veya porsesleme aktivitesini artıran in-situ liçing porseslerini uygular. En önemli bakır cevherlerinden biri olan kalkosit aşağıdaki denkleme göre bakteri tarafından çözünürleştirilir. Cu2S + 5/2 O2 +H2SO4 Bakteri 2CuSO4 + H2O Bu denklem iki basamakta gerçekleşir. a) Cu2S + ½ O2 + H2SO4 bakteri CuS + CuSO4 + H2O b) CuS + 2O2 bakteri CuSO4 Diğer bakır sülfür cevherleri bornit (Cu5FeS4), kubanit (CuFe2S3) ve kalkopirit (CuFeS2), enargit (Cu3AsS4) ve kovellittir (CuS). 2.Uranyum Cevherlerinin Biyoliçingi Mikrobiyal uranyum liçingi daha çok terk edilmiş uranyum ocaklarında uygulanır. Endüstriyel olarak bakteriyel liçing prosesleri ile cevherlerden uranyum ekstrakte edilir. Ekstraksiyonun kimyası çözünmeyen dört değerlilikli uranyum oksitlenerek çözünen altı değerlikli durumuna değişimi ile ifade edilir. UO2 + Fe2 (SO4)3+2H2SO4 U4[UO2(SO4)3] + 2 FeSO4 FeSO4 daha önce belirtildiği gibi bakteriyel oksidasyon ile Fe2(SO4)3 a dönüştürülür. SONUÇ Mikrobiyal liçing düşük kalitedeki cevherlerden metal kazanımın da kullanılan ve klasik yöntemlere göre ekonomik olan bir uygulama çeşididir. Bu yöntemle özellikle altın, gümüş gibi pahalı ve uranyum gibi stratejik elementlerin eldesinde büyük önem taşımaktadır. Bakır ve uranyum eldesinde özellikle in-situ liçing yöntemi uygulanmaktadır. Endüstriyel olarak Çinko, Nikel Cobalt ve Molibden üretimi için mikrobiyal liçing uygulamalarının yaygınlaştırılacağı kesin gibi gözükmektedir. Ayrıca mikrobiyal liçingle atıklardan metallerin geri kazanımı için alternatifsiz bir yöntemdir. Çizelge : Mikrobiyal Liçingin Potansiyel Uygulama Alanları Mikrobiyal liçing tesisleri maden yataklarının yanına kurulmalıdır. Böylece transport masrafları indirgenmiş olur. Mikrobiyal yöntem klasik yöntemlerden daha ekonomiktir. Detaylı teknik bilgi gerektirmez, ayrıca yüksek teknolojiye gerek yoktur. Bu nedenlerden dolayı yer altı kaynakları bakımından zengin ve gelişmekte olan ülkeler için çok iyi bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-licing-nedir

İlk plazmid nasıl oluşmuştur

*Plazmidler, çoğu bakteri türünde bulunan,ancak her suşta bulunmayan halkasal veya süper sarmallı DNA molekülleridir. *Plazmitler, küçük moleküllerdir; bu açıdan bir karşılaştırma yapılırsa, bakteriyel kromozomun %20’si ile %4′ü arasında büyüklüklerde olduğu görülür. *Plazmidler, bazı üreme koşullarında konakçı hücre için mutlaka taşınması gereken yapılar değildir. Bununla birlikte, pek çok plazmid, özel koşullara uyum sağlamak için önemli olan genler içerir. Bu genler,çoğu kez bakterinin plazmiti taşıdığına dair temel işaret olurlar. Örneğin R plazmid taşıyıp, çeşitli antibiyotiklere dirençli olan bakteriler, aynı plazmiti taşımayan bakterilerin yaşayamadığı antibiyotikli ortamlarda yaşayarak diğerlerinden ayrılırlar . *Bir çok bakteride plazmid, hücreler arası gen transferinin özel bir tipinden sorumludur. Plazmidlerin bu özellikleri, 1950′lerde ilginç bir çalışma konusu olmalarına sebep olmuştur. Plazmidler, normalde konakçının replikasyon sistemini büyük ölçüde kullanmaları sebebiyle bakteriyel DNA replikasyonunun anlaşılması için iyi modeller olmuşlardır. Ayrıca, mikrobiyal genetikte kısmi diploidlerin yapılmasına yönelik çalışmalarda kullanıldıkları için önemlidirler. ***Başka bir önemleri de, genetik mühendisliğinde klonlama vektörü olarak kullanılmalarıdır. Plazmit Tipleri Farklı tiplerdeki plamitlerle ilgili genel bilgi Plazmitlerin Saptanması Bir bakteri suşunun plazmit taşıyıp taşımadığının, taşıyorsa bu plazmitin ne gibi özelliklerinin olduğunun bakteri genetiği yöntemleri ile belirlenmesi. Plazmitlerin Saflaştırılması Plazmit DNA’nın saflaştırılması: Moleküler biyolojide temel ve vazgeçilmez tekniklerden biri, Alkali lizis yöntemi. Plazmit Transferi Bakterilerde gen aktarımı. Plazmitlerin Replikasyonu Plazmit DNA nasıl çoğalır, yavru hücrelere nasıl dağılır? Önemli Plazmitler Önemli plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi. F, R, Col; ek olarak Ti ve Degredasyon Plazmitleri Kaynakça PLAZMİD TİPLERİ Çetitli E.coli suşlarında bir çok plazmit tipine rastlanmıştır. Ancak en çok bilinenleri, F, R ve Col plazmidleridir. Bu plazmidler, bazı özellikleri paylaşsalar da, önemli farklılıklara sahiptirler. Bir bakteride F, R ya da Col plazmidinin bulunup bulunmaması aşağıdaki özelliklerden yararlanılarak anlaşılabilir: 1. F ; Fertilite veya Seks Plazmidleri: Bu plazmidler, konakçılarına, kromozomal genlerini F plazmidinden yoksun hücrelere aktarma yeteneği kazandırırlar. F plazmidi, bu gibi durumlarda kendisini de alıcı hücreye transfer edebilir. 2. R ; Direnç Plazmidleri: R plazmidleri, konakçıyı bir veya daha fazla antibiyotiğe karşı dirençli kılar. Bu tip plazmidler, transfer edilerek başka hücrelerin de direnç kazanmasına yol açabilirler. 3. Col; Kolisinojenik Plazmidler: Col plazmidleri, “kolisin” adını alan bir grup proteinin sentezinden sorumlu genleri içerirler.Kolisinler,yakın suşlardan aynı tip Col plazmitini taşımayan bakterileri öldürme özelliğindedirler. Öldürme mekanizmasi, Col plazmidinin tipine göre değişiklik gösterir. Bu plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi, Önemli Plazmitler bağlantısında bulunabilir. Sonraki Konu: Plazmitlerin Saptanması PLAZMİDLERİN SAPTANMASI Plazmidler,hem genetik,hem de fiziksel yöntemler kullanılarak saptanabilirler.İlk olarak F plazmidi keşfedilmiştir. Met-Bio-Thr+Leu+ fenotipineki bir E.coli sutu (A),Met+Bio+Thr-Leu- fenotipindeki diğer bir suşla karıştırılarak minimal agara ekim yapıldığında minimal agarda yaklaşık 10-7 frekansında koloniler teşekkül etmiştir. Bu koloniler, Met+Bio+Thr+Leu+ fenotipinde; dolayısıyle, rekombinant kolonilerdi. Karıştırma işleminden önce A suşu streptomisinle muamele edilince,rekombinant koloniler yine oluşmuş; ancak ,B suşuna streptomisin uygulanınca koloni gözlenmemiştir. Bu deney, rekombinantların B suşundan türediğini olayın tek yönlü bir genetik bilgi akterımı olduğunu göstermiştir. Başka bir deneyde B’ye genetik bilgi aktaramayan bir suş, “C” suşu, A ile karıştırılıp uzun süre bir arada üretilmiş ve daha sonra karışımdan izole edilen C kolonilerinin B’ye gen aktarımı yaptığı gözlenmiştir.Bu deney sonuçlarından anlaşılmıştır ki, A suşu, B’ye gen transferini sağlayan bir fertilite elementine; “F” faktörüne sahiptir, C suşunda da F faktörü bulunmamaktadır; A ve C suşlarının bir arada üretilmeleri halinde F faktörü, A suşundan C suşuna transfer edilmekte, buna bağlı olarak da, genetik markırları B suşuna aktarabilen yeni bir C suşu ortaya çıkmaktadır. Başlangıç çaprazlaması: F+Met-Bio-Thr+Leu+ X F-Met+Bio+Thr-Leu- şeklindeydi. Transfer tek yönlü olduğu için F faktörü taşıyan hücreye donör (erkek), taşımayan hücreye ise resipient (dişi) adı verilmiştir. F’ adını alan F varyantlerı, plazmid üzerinde kromozomal genler de taşırlar.Bu konudaki ayrıntılı çalışmalardan biri, lac operonu ile ilgilidir ve kısmi diploidlerin elde edilmesimde kullanılmıştır. Bu deneyde, F’ lac bakteriler tasarlanmıştır. F’ ın transferi, bir antibiyotik içeren minimal laktoz katı kültür ortamına duyarlı donör ve dirençli resipient hücrelerin ekilmesiyle kolayca anlaşılabilir. çapraz tekli: F’ lac+ / lac- Strs X lac- Strr Plazmid üzerinde lac+ markırı taşıyan donör hücrelerle kromozomda lac- markırı taşıyan resipient hücreler karıştırılıp streptomisinli minimal laktoz agara ekilince rekombinant koloniler oluşmuştur (F’ lac+ / lac- Strr rekombinantları). Yalnızca donörün ekildiği kontrolde hücreler streptomisine duyarlı oldukları için; yalnız resipientin ekildiği kontrollerde ise hücreler laktozu kullanamadıkları için koloni oluşmamıştır. Burada, streptomisin markırının donör üremesini engelleyici özelliği önemlidir ve böyle markırlara “counterselection” ya da “counterselective” markırlar denir. Counterselective amaçlı olarak antibiyotik resistansı sıklıkla kullanılsa da diğer fenotipler de iyi sonuç verir. Örneğin, F’ transferi, F’ lac+ / met- X lac- met+ çaprazları minimal laktoz katı besiyerine ekilerek kontrol edilebilirler. Donörler, ortamda methionin olmadığı için (methionin eksiklği, counterselectiondur); resipientlerse laktozu karbon kaynağı olarak kullanamadıkları için üreyemezler. Yalnızca, F’ transferi yapan rekombinantlar üreyebilir. Bu durumda seçilmiş markır, lac+ ‘tir. F içeren A ve B suşları arasındaki çaprazlama ve F’ suşlarıyla yapılan deneyler arasında,önemli sayısal farklılıklar gözlenmiştir. Suşlar,ekilmeden önce yarım saat karıştırılırsa A X B deneyinde rekombinantların donör hücreye oranı 10-7; F’ deneyinde ise % 50′dir.Farklılığın sebebi, genetik markırın F’ bakterilerde plazmit üzerinde olmasından kaynaklanır. A X B deneyinde resipientlerin yarısı F faktörünü alsalar da çok az bir kısmı kromozomdaki markırları alabilmiştir. Plazmid Nasıl Transfer Edilir ? F’ lac+ / lac- Strs tsxr X F’ lac- Strr tsxs Eşletmesi gerçeklettirilmit, tsxr taşıyanlara Faj T6′nın absorbe olamadığı gözlenmiştir.Eşleşmeden bir süre sonra, bakteri karışımının bir kısmı streptomisinli laktoz kolorindikatör katı besiyerine ekilmiş ve kolonilerin %90′ından çoğunun lac+ olduğu gözlenmiştir.Bu da, donörlerin büyük kısmının F’ lac+ transferi yaptığını gösterir. F’ lac+ i trensfer eden bakterilerin hala plazmidin bir kopyasını taşıyıp taşımadığını belirlemek için, eşleşme karışımının bir kısmı T6 fajı ile muamele edilmiştir. tsxs bireyler,resipientler gibi viruslar tarafından lizise uğratılmıştır. tsxr donörü olup hayatta kalan hücreler, laktoz indikatör besiyerine ekilince, lac+ koloniler oluşmoştur. Sonuçta, donör hücrenin transferden sonra da plazmidin kopyasını taşıdığı; yani,transferin DNA replikasyonu ile birlikte geçekleştiği görülmüştür. Basit bir fenotip göstermeyen plazmitlerin varlığı ise, başka bir yöntemle saptanır. Hücre kültüründen DNA izole edilerek agaroz jel elektroforezi ile analiz edilir. Bakteri kromozomu büyük olduğu için jele giremez. Oysa plazmid, jelde yürüyecek kadar küçüktür. Eğer plazmid varsa, molekkül ağırlığına göre belirli sınırlar içinde band verir. Band, jelin EtBr ile boyanması durumunda UV ışığında görülür. Plazmid DNA büyüklüğü, molekül ağırlığı bilinen ve aynı jelde yürütülen DNA fragmentleriyle karşılaştırılarak hesaplanabilir. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Saflaştırılması PLAZMİD DNA’nın SAFLAŞTIRILMASI Plazmid izolasyonu için, bakteriler,deterjan uygulamasıyla parçalanır. Elde edilen solüsyon (hücre lizatı), santrifüj edilir. Protein ve RNA ile kompleks yapmış olarak bulunan bakteri kromozomal DNA’sı, büyük olduğu için, santrifüj tüpünün altındaki tabakada yer alır. Daha küçük olan plazmid DNA ise,temiz süpernatanda (temiz lizat) kalır. Plazmitlerin izolasyonu için kullanılan yöntemler, mini prep ve large scale olmak üzere iki şekilde uygulanır. En çok kullanılanlar, alkali lizis ve boiling lizis yöntemleridir. PLAZMİT DNA İZOLASYONU (ALKALİ LİZİS YÖNTEMİ) 1.Gecelik kültürden bir miktar alınarak 6000rpm.’de 5 dakika santrifüj edilir. 2.Süpernatan atılararak çökeltiye 100 ml.G.T.E.eklenir.(1.çözelti) 1.Çözelti (GTE.): 50 mM Glukoz 25 mM. Tris Cl (pH 10 mM. EDTA (pH 3.Tüpe 200 ml.2. çözelti eklenir. 2. Çözelti: 0.2 N NaOH %1 SDS (2. Çözeltinin taze hazırlanması gerekmektedir.Hazırlandıktan sonra buzda bekletilir.) 0.91 ml. dH2O 0.05 ml. NaOH (5 M stoktan) 0.04 ml. SDS (%20’lik stoktan) 4.Tüpe 150 ml.3. çözelti eklenerek 5 dakika buzda bekletilir. 3.Çözelti: 5M (molar) Potasyum asetat Glecial asetik asit dH2O 5. Tüpler,12000 rpm’de 5 dakika santrifüj edilerek supernatan yeni tüpe alınır.400 ml.fenol ve 400 ml.kloroform eklenerek 12000 rpm’de 2 dakika sanntrifüj edilir. Üst faz yeni bir tüpe alınarak 2 hacim etanol eklenip düşük hızda vortekslenerek 2 dakika oda sıcaklığında bekletilir. 6.12000 rpm’de 5 dakika santrifüj uygulanır,süpernatan atılarak çökeltiye 1 ml. %70′liketanol eklenir. 7.12000 rpm’de 2 dakika santrifüj edilir. 8.Süpernatan atılarak çökelti vakum altında kurutuldu.Kuruduktan sonra distile suda çözülür. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Transferi PLAZMİD DNA’nın TRANSFERİ Donör ve resipient Hücreler arasındaki rekombinasyona ilişkin ilk bulgulardan biri, rekombinasyon için hücreler arasındaki bir bağlantının gerekliliğidir. Bu durum,F+ ve F- hücre kültürlerinin porlu filtre ile ayrıldığı deneyde gösterilmiştir. Bu durumda, hücre hücreye bağlantı engellenerek rekombinant oluşumunun engellendiği görülmüş ve olay için bakteriyel konjugasyon ya da çiftleşme terimi kullanılmaya başlanmıştır. Bir dizi deneyle, plazmid transferinin dört adımda gerçekleştiği gösterilmiştir. Bu adımlar: 1.Özel donör-resipient etletmesi (efektif kontakt) 2. DNA transferi için hazırlık (mobilizasyon) 3.DNA transferi 4.Replike olabilen fonksiyonel plazmidin resipient içinde tekillenmesi. F ya da F’ içeren hücreler,bir resipientle kontakt kurdukları zaman bu dört adım gerçekleşir. Bazı plazmit tipleri, bu işlemlerin tamamını gerçeklştirmek için genetik olarak yeterli değildirler. Plazmidler, bu özelliklerine göre dört gruba ayrılırlar: · 1. Nontransmissible Plazmitler:Efektif kontakt ve DNA transferi için gerekli olan genleri içermezler. 2. Konjugatif plazmidler: Efektif kontakt itleminin gerçeklettirilmesi için gerekli genleri içerirler. 3. Mobilisable Plazmidler: Plazmid DNA’ sını transfer için hazırlayan genleri taşır. 4. Self Transmissible Plazmidler: Hem konjugatif, hem de mobilize özellik taşırlar (F plazmitler gibi). Konjugatif fonksiyonlar, çoğu kez, plazmide özel değildir ve bundan dolayı, bir plazmid, ikinci bir plazmidin transferine yardımcı olabilir. Örneğin, bir tek hücre, hem F plazmid, hem de Col E1 plazmid taşıyabilir. F plazmid, hem konjugatif hem de mobilisable’dir. Oysa Col E1, mobilisabledir, fakat konjugatif değildir. Bu nedenle,sadece Col E1 plazmidi taşıyan bir hücre, plazmid transferi yapamaz. Her iki plazmidi içeren bir hücrede, F plazmidi,Col E1′de olmayan konjugatif fonksiyonu sağlayabilir, böylece Col E1 plazmiti, her iki plazmitten de yoksun olan bir hücreye aktarılabilir. Bu şekilde nonkonjugatif bir plazmidin, bir konjugatif plazmit sayesinde kurulan efektif kontakt yoluyla transfer edilmesine “donation” denir. Mobilizasyon fonksiyonları ise, genellikle plazmite özeldir; yani, bir self-transmissable plazmid, nonmobilisable bir plazmiti transfer etme yeteneğine sahip değildir. Bununla birlikte, bazı örneklerde, frekans düşük de olsa transfer gerçekleşebilir. Transferin olması için, iki plazmid arasında rekombinasyon yapılarak transfer edilebilir tek bir DNA molekülünün oluşturulması gerekir.Sonuçta, ortaya nonmobilisable plazmidin tamamını taşıyan bir selftransmissible plazmit çıkar. Bu işleme,”kondüksiyon” adı verilir. F aracılığı ile transfer edilen kromozom, kondüksiyonla mobilize edilir. F’teki dizilerle kromozom arasında bir genetik rekombinasyon meydana gelir ve f faktörü, kromozom boyunca resipient hücreye geçer. EFEKTİF KONTAKT ve PİLİ Efektif kontakt için ilk adım, donör ve resipient hücrelerin çift oluşturmasıdır. Çift oluşumu için, donör üzerinde seks pilus adı verilen kıl benzeri bir protein ilaveye ihtiyaç vardır. F içeren ve R içeren hücrelerde, F piluslar ve R piluslar bulunur. F pilus, izole edilmit ve pilin adı verilen tek bir hidrofobik proteinden oluştuğu saptanmıştır. F piliye bağlanan bazı fajlar bulunmaktadır (male spesific fajlar). Bu fajlar iki tiptir.Bir kısmı pilusun ucuna, bir kısmı da dibine bağlanır. Uca bağlananlar, eşleşmeye engel olurken; dibe bağlananlar olmaz.Eşleşme sistemlerinin tümü piliye bağımlı değildir. Örneğin, Streptococcus fecalis, bir selftransmissible plazmit taşır. Plazmitsiz resipientler, dişi böceklerdeki feromona benzer şekilde bir eşleşme proteini üretirler. Bu protein,plazmit içeren (donör) hücrelerde yapılmaz. Feromon, donör hücrede adhesin denilen bir proteinin sentezlenmesine sebep olur.Adhesin, donör hücreyi çevreleyerek donör-reipient çiftinin oluşmasını sağlar. Plazmid transferi tamamlandıktan sonra feromon sentezi durur. MOBİLİZASYON ve TRANSFER Mobilizasyon, plazmitte kodlanıp muhtemelen rilaksasyon kompleksinde nik oluşturan proteinin özel baz dizisine sahip transfer orijininde (oriT) bir tek zincir (single strand) kırık oluşturmasıyla başlar. nik, dönen halka (rolling circle) replikasyonunu başlatır ve dönen halkanın lineer kolu transfer ediliri. Nik oluşturan protein, 5′ ucuna bağlı kalır ve replikasyon şekli, FX 174 fajının rolling circle mekanizmasına benzer. Burada önemli bir özellik, DNA sentezinin hem donör, hem de resipient hücrede gerçekletmesidir. Donördeki sentez, donör konjugal DNA sentezi adını alır ve transfer edilen tek zincirin yerini doldurur. Resipient hücredeki sentez ise (resipient konjugal DNA sentezi), alınan tek zinciri çift zincire çevirir. Genellikle, transfer edilen zincirin donör konjugal sentezle yer değiştirmesi ve resipient hücrede çift zincir DNA’ya çevrilmesi eş zamanlıdır. F PLAZMİDİNİN tra GENLERİ Genetik madde transferi, fin genlerinin kontrolündedir. Temel transfer (tra) fonksiyonları, bir operonda kodlanmaktadır. tra genlerinin çoğu,pili sentezinde görevlidir. Örneğin. tra A geni, pilin proteinini kodlar ve tra B,C,D,E,F,G,H,K,L,Q,U,V,W genleri ise, fonksiyonel bir pilusun oluşması için gereklidir. Diğer genler, eşleşme, transferin başlaması, transferin gerçekleşmesi, oriT’de nik oluşturulması, normal replikasyon orijini oriV’den DNA replikasyonu, iki f+ hücrenin eşleşmesinin engellenmesi (surface exclusion) ve plazmit uyuşmazlığında gereklidir. TRANSFERDE KONAKÇI KISITLAMASI Bazı durumlarda transfer edilen plazmit,konakçının restriksyon endonükleaz enzimleri tarafından parçalanır. Bu gibi durumları engellemek için, transfer edilen DNA, çift zincire çevrildikten sonra metillenmelidir. Bir zincirden metillenen DNA, restriksiyon endonükleaz enzimlerinden etkilenmez. Sonraki Konu: Plazmit Replikasyonu PLAZMİD REPLİKASYONU Bir plazmid, ancak konakçı hücre içinde replike olabilir. Plazmid, hangi tipte olursa olsun,replikasyonun doğru şekilde gerçekleşmesi için “replikasyon orijini ” adını alan belirli dizilere sahip olması gerekir. Plazmitler, replike olabilmek için, konakçının replikasyon proteinlerine gereksinim duyarlar. DNA polimeraz III, E.coli kromozomal DNA’sı için ana replikasyon proteinidir. Ancak, bazı plazmitler, onun yerine DNA polimeraz I’i kullanırlar. Örneğin, pol A mutantlarında, Pol-I düzeyinin düşüklüğünden F plazmitinin replikasyonu etkilenmezken Col E1 plazmiti, replike olamaz. Bunun sebebi, F plazmiti replikasyonunda pol-III; Col E1 replikasyonunda ise pol-I’in kullanılmasıdır. Bazı plazmitler, yalnızca konakçı genlerinin ürünlerini kullanırlar. Col E1 DNA saflaştırıldıktan sonra Col E1 yada diğer bir plazmid taşıyan hücrelerden elde edilen ekstrakta eklenirse replike olabilir. Diğer plazmidlerse, plazmitte kodlanan gen ürünlerine ihtiyaç duyarlar. Tüm plazmitlerin replikasyonu, semikonservatiftir. Farklı plazmitlerin replikasyon modelleri arasında önemli farklar vardır.Bazıları tek yönlü (unidirectional); bazıları çift yönlü (bidirectional) replike olurlar. RK 6 plazmidi, önce bir yönde, sonra da aynı orijinden ters yönde replike olur. Çift yönlü replike olan plazmidlerde, replikasyon iki şekilde sonlanır. Birinci tipte, terminasyon, büyümekte olan çatallar çakıştığı zaman olur. Diğerlerinde ise sabit bir terminasyon bölgesi vardır. Replikasyon halkası tamamlandığı zaman, halkalardan biri, yeni sentezlenen DNA’ların ayrılması için kırılır. Replikasyon sonucunda, bir nik açılmış molekül, bir de süper koil molekül meydana gelir. KOPYA SAYISININ KONTROLÜ Bir plazmid, hangi tipte olursa olsun, replikasyonun başlangıcını,dolayısıyle hücre içindeki sayısını kontrol eden genlere sahiptir. Plazmidler,hücre içindeki sayılarına göre, stringent yani düşük kopya sayılı (hücrede 1-2 kopya) veya relaxed yani, yüksek kopya sayılı (10- 100 kopya) plazmidler olarak iki gruba ayrılırlar. Plazmidler, replikasyonun başlangıcını negatif kontrol eden bir repressör kodlarlar. Bu, kopya sayını denetleyen bir mekanizmadır. Repressörün aktivitesi, konsantrasyonuna bağlıdır. Hücre gelişirke hacim artar, repressör konsantrasyonu düşer ve replikasyonu inhibe edemez. Bu nedenle plazmid sayısı, repressör gen sayısı ve buna bağlı olarak da repressör protein konsantrasyonu iki katına çıkar. Konsantrasyon belirli düzeye erişinde, replikasyon engellenir. Benzer olaylar zinciri, yüksek kopya sayılı plazmidlerin hücrede tek bulunması halinde de cereyan eder ve repressör konsantrasyonu replikasyonu inhibe edecek seviyeye çıkana dek plazmid, çoğalmaya devam eder. Plazmidlerin farklı kopya sayılarında bulunmalarını açıklamak üzere ileri sürülen bir modele göre, yüksek kopya sayılı plazmitlerin represyonu için gereken repressör konsantrasyonu, düşük kopya sayılıların repressör konsantrasyonuna göre daha yüksektir. PLAZMİD AMPLİFİKASYONU Plazmid içeren bir bakteri kültürüne, kloramfenikol gibi protein sentez inhibitörleri eklenecek olursa, kromozomal DNA replikasyonu inhibe edilir, ancak plazmit DNA, hücredeki sayısı bin, hatta daha fazla oluncaya kadar replike olmaya devam eder. Kromozomal DNA replikasyonun durma sebebi, bu reaksiyonların başlaması için protein sentezine gerek olmasıdır. Eğer plazmit, bakteriyel ya da plazmitte kodlanan dayanıklı proteinleri kullanıyorsa replike olmaya devam edebilir. Bunun yanında, konsantrasyona bağlı etki gösteren regülatör proteinlerin sayıları artamayacağı için plazmit replikasyonu baskılanamayacaktır. Plazmit amplifikasyonundan,genetik mühendisliğinde yararlanılır; kullanılacak plazmid, saflaştırılmadan önce bu yöntemle sayısı arttırılabilir. İNKOMATİBLİTE Birbirine yakın, ilişkili plazmidler, aynı hücre içinde stabil kalamazlar. Böyle plazmidlere “incompetable” denir.Plazmid replikasyonunun başlangıcında işlevi olan repressör modeli de bu durumu açıklar. İki plazmid taşıyan bir hücre düşünelim. Bu plazmidler, farklı repressörlere sahip olan F ve Col E1 plazmidleri olsun. Repressörler farklı olduğu için,bir plazmidin repressörü, diğerini regüle edemez ve plazmidler birbirinden bağımsız olarak replike olurlar. Bu durumda,F ve Col E1 plazmidleri uyumludur (competable); başka bir deyişle, farklı inkompatiblite gruplarına aittirler. Çetitli Enterobacteria’lar, bir çok plazmidi aralarında transfer edebilirler.Bu plazmidler, 25 inkompatiblite grubunda sınıflandırılırlar.Plazmidler, oluşturdukları pilus tipine göre de sınıflandırılırlar. AKRİDİNLERLE REPLİKASYONUN İNHİBE EDİLMESİ Çeşitli ajanlar, DNA’daki bazların aralarına girerler. Özellikle akridinler, kromozomal DNA’yı etkilemeden plazmid replikasyonuna engel olurlar. Bu inhibisyonla hücrenin plazmidi kaybetmesi sağlanabilir (acridin curing). Üreme ortamındaki akridin konsantrasyonu çok yüksek olursa kromozomal; düşük olursa plazmid DNA’nın replikasyonu durur. HÜCRE BÖLÜNMESİNDE PLAZMİDLERİN PAYLAŞILMASI Bir dizi deney,düşük kopya sayılı plazmidlerin bölünme sırasında kardeş hücrelere dağılmasının kontrol altında olduğunu göstermiştir. Şöyle ki, bölünmeye hazır bir hücre, plazmid DNA molekülünün iki kopyasını taşır ve yeni oluşan hücrelere bu kopyalardan biri gider (F plazmitte olduğu gibi). Eğer böyle bir kontrol olmasaydı, yeni hücrelerden bazıları plazmit taşımazdı. Plazmitsiz hücre sayısının artışını engellemek için, düşük kopya sayılı plazmidlerde bulunan paylaşım fonksiyonu, yüksek kopya sayılı plazmidler için gerekli değildir. Sonraki Konu: Önemli Plazmitler ÖNEMLİ BAKTERİYEL PLAZMİTLER ve ÖZELLİKLERİ F PLAZMİDLER F plazmidlerin en büyük özellikleri, bakteri kromozomuna entegre olabilmeleridir. Bu integrasyon sonucunda, Hfr hücreler oluşur. İntegrasyon, l fajının bir bakteride lizojenize olmasına benzer; ancak, F’in E.coli kromozomuna integrasyonu, l DNA’nın integrasyonundan farklıdır. F, kromozomal DNA’da bir çok bölgeye bağlanabilir. Kromozom üzerinde yirmiden fazla mamajör ve yaklaşık yüz minür bölge bilinmektedir. F’in her bir bölgeye affinitesi aynı değildir. F’in kromozomdan ayrılması, nadir de olsa gerçekleşir. Ayrılma frekansı, bazı lokalizasyonlarda, diğerlerine göre yüksektir. Çoğu kez, F’in ayrılması hatasız olmaz. Böyle durumlarda, iki kesimden biri entegre olmuş F’in içinde; ikincisi ise kromozomal DNA’nın F’e bitişik parçasında olur. Bu tip ayrılmalar, F’ plazmidlerin orijinini oluşturur. F faktörünün DNA replikasyonunda defekti olan mutant bakteri kromozomuna entegre olması, integratif süpresyon adı verilenolayda artışa sebep olur. F faktörü,replike olmak için E.coli’nin çeşitli replikasyon proteinlerini kullansa da, kromozomal DNA replikasyonunun başlamasını sağlayan dnaA geninin ürününe ihtiyacı yoktur.Yani, F faktörü,dnaA (Ts) mutantında serbest bir protein olarak bulunuyorsa, sıcaklık 42oC’ye yükseltildiği zaman (yükseltmenin amacı,mutant DnaA proteinini inaktive etmektir) kromozomal replikasyonun gerçekleşmesi, pek olası değildir; ancak, F plazmid, hala replike olabilir. F faktörü, dnaA (Ts) mutant suşta kromozoma entegre olmuşsa (hücre Hfr ise) Kromozomal replikasyon,yüksek sıcaklıkta da olur. Böyle bir durumda replikasyon, E.coli replikasyon orijininden değil, F faktörünün oriV bölgesinden başlar. Sonuçta,F faktörünün entegre olması, dnaA (Ts) fenotipini DnaA-bağımsız replikasyon orijini sayesinde baskılar. İntegratif süpresyonun gözlenmesi, F faktörü kromozoma entegre olmuş bir suşu izole etmek için kullanışlı bir yöntemdir. Örneğin, bir F’ Lac+ / Strs sutu, bir lac- DnaA (Ts) Strrsutuyla çiftlettirilebilir ve Lac+ Strr hücreler, 42oC’de streptomisinli minimal laktoz agara ekilerek seçilebilir. Hayatta kalan kolonilerin tümü, entegre olmut F’ lac içeren Hfr koloniler olacaktır. DİRENÇ (R) PLAZMİDLERİ R plazmitleri, ilk defa Japonya’da bir dizanteri salgını sırasında S.dysenteriae bakterilerinden izole edilmit, daha sonra, E.coli ve bir çok bakteride bulunmuştur. R plazmitler, konakçılarına bir grup fungal antibiyotiğe karşı direnç kazandırırlar ve genellikle self-transmissible özelliktedirler. Çoğu R plazmiti, bitişik iki DNA segmentinden ibarettir. Bu fragmentlerden biri, resistans transfer faktör (RTF) olup, DNA replikasyonunu, kopya sayısını, gen transferini ve kimi zaman tetrasiklin resistans genin regüle eder. R determinant olarak da adlandırılabilen öbür segment ise, antibiyotik resistansı için gereken diğer genleri taşır. R plazmitleri, genellikle, bir grup kombinasyonla, ampsilin (amp), kloramfenikol (Cam), streptomisin (Str), kanamisin (Kan) ve sulfonamid (sul) resistans genlerini taşır. İki bileşenli R plazmitleri, F’ plazmitlerden farklı olarak integrasyondan sonra gelen bir eksidasyonla oluşmazlar. Bu mekanizmanın yerine, transpozonlarla resistans genleri taşınabilir. R plazmitler,tıp alanında da büyük öneme sahiptir. Çünkü, bakteriler arasında transfer edilebilme özelliklerinden dolayı, büyük epidemilere sebep olmuşlardır. KOLİSİNOJENİK PLASMİDLER Col plasmidleri , kolisin üretme yeteneği sağlayan E.coli plasmidleridir.Kolisin, Col plasmidi taşımayan duyarlı bakterilerin çoğalmasını engelleyen bir proteindir. Col plasmidleri çeşitli bakteri türlerinde bulunan ve baktriosin üreten bakteriosinojenik plasmidler gurubundadır. Bakteriosinler, ki kolisinler bunlara bir örnektir; duyarlı bakterilerde etkileşime girerek birçok temel işlevi inhibe ederler. DNA replikasyonu, transkripsiyon, translasyon veya enerji metabolizması, kolisinlerin kötü yönde etkilediği işlevlerdendir.Kolisinlerin birçok tipi vardır. Her tip bir harfle belirtilir ve duyarlı hücrelerde özel şekillerde inhibisyona neden olurlar. Kolisin üretiminin saptanması, faj saptanmasına benzer bir yöntemle yapılır. Kolisin üreten hücre, duyarlı hücre kültürü üzerine konulur; kolisin, etraftaki bakterilerin çoğalmasını engeller.Koyu bakteri tabakasında “lacuna” olarak bilinen temiz bir bölge oluşturur. Col plasmidler, konakcılarının , doğada kolisine duyarlı hücrelere göre avantajlı olmalarını sağlar. Saflaştırılan kolisinlerde yapılan çalışmalar,bu proteinlerin gerçek kolisin ve defektif faj partikülleri olmak üzere iki tipte olduğunu göstermiştir. Bazı kolisinler, basit proteinlerdir. Diğerleri, elektron mikroskobu ile incelendikleri zaman faj kuyruklarına benzedikleri görülmüştür.Böyle plazmidler, eski profaj kalıntılarının gen ürünleri olabilirler; replikasyon ve baş ünitelerinin üretiminden sorumlu genleri kaybetmiş, ancak ve bir represör sistem, lizis enzimi ve kuyruk kodlayan gen bozulmadan kalabilmiştir. Faja benzer şekilde , kolisin hücre duvarı üzerinde özel reseptör bölgelere bağlanır.Ek olarak, bazı kolisinlerin ekspirasyonu normalde represe edilmiş olsa da UV ışığı gibi DNA bozan ajanlarla indüklenebilirler. Genellikle kolisinler, Col ilişkili bir hücreye karşı inaktiftirler.Bu olaya immünite denir. Çoğu kez, immünite, salınan küçük bir proteinin büyük kolisin proteinine bağlanması ile gerçekleşir. İmmünite proteini, yalnızca Col + hücrelere immünite sağlamaz, bunun yanında Col- hücrelerin öldürülmesinde degörev yaparlar. Örneğin, kolisin kloasin DF 13 proteini , üç bölgeden meydana gelir. Bu bölgeler, bir reseptöre bağlanan bölge, bir RNase ve immünite proteinine bağlanan bir segmentir. Reseptöre bağlana uç, hidrofobiktir ve hücre zarı ile interaksiyona girmesi olasıdır. İmmünite bağlayan segment, güçlü bir negatif yüke sahiptir; böylece pozitif yüklü immünite proteini ile nötralize olur. Kolisin bir reseptöre bağlandıktan sonra, parçalanır. N terminal bölgesi hücre dışında kalır, RNase segmenti hücreye girer, hücre yüzeyindeki immünite proteininden ayrılır. RNase, ribosomdaki RNA yı etkiler ve böylece duyarlı hücreyi öldürür. Col plasmidler, çok büyük boydadırlar. En çok çalısılan Col plasmidi, Col E1 dir.6646 baz çiftlik tam sekansı bilinmekte ve rekombinant DNA araştırmalarında çok sık kullanılmaktadır. Büyük self transmissible Col plasmidlerin çoğu, küçük Col plazmidler ile F veya F’ plasmidler arası hibritlerdir. Col E1, mobilize olabilen ancak konjugatif olmayan bir plasmittir. Plasmidde kodlanan bir nükleaz( Col E1 için nükleaz, mob geni tarafından kodlanır) ve bom (basis of mobility) adını alan özel baz dizisi üzerinde aktivite gösterir. Bu dizi kolisin bölgesini içerir. Mob geni transkribe edilir, mob ürünü, bom bölgesinde nik açar (nik gerçek kesim bölgesidir) ve süperkoil Col E1 DNA sı niklenmiş bir halkaya dönüşür.Bu olayları gerçekleştiren hücre F- ise, Col E1 plasmidi, pili yapma yeteneğine sahip olmadığı için konjugasyon çifti olusturamaz, transfer gerçekleşmez. Ancak hücrede hem Col E1 hem de F plasmidi varsa, F plasmidi, pilus ve transfer aparatının sentezini sağlayacağı için Col E1 transfer edilebilir. Mob- mutantı Col E1 ler, F plasmidi varlığında da transfer edilemezler. F+ mob+ bom- mutantlarında da transfer gerçekleşmez. Agrabacterium Ti PLAZMİTİ Bir çok Dictyledonus bitkisinde Agrabacterium tumefaciens bakterisinin sebep olduğu bir crown gall tümör bulunur. Tümörü oluşturan özellik, Ti adı verilen bir plazmite bağlıdır. Bitki enfekte olduğu zaman, bazı bakteriler bitki hücrelerinin içlerine girer,orada büyür ve lizise uğrarlar. Bunun sonucunda DNA’lar, hücre içine salınır. Bu noktadan sonra, tümör oluşumu için bakteriye gerek yoktur. Ti plazmitinin, replikasyonds görevli genler içeren küçük bir fragmenti, bitki hücresinin kromozomuna entegre olur ve hormonların etkisiyle hücre bölünmesini kontrol eden sistemin etkisini azaltır. Böylece hücre, tümör hücresine dönüşür.Bu plazmidler, bitki kültürlerinin geliştirilmesinde önemlidir. Özel genler, rekombinant DNA teknikleriyle bu plazmitlere takılabilir ve bu genler,bazen bitki kromozomuna entegre olabilir. Sonuçta,bitkinin genotip ve fenotipi değiştirilebilir. KONAKÇI SINIRI GENİŞ PLAZMİDLER Bazı plazmidler, sadece sınırlı sayıda, ilişkili bakteride bulunabilir. Bu plazmitlere, konakçı sınırı dar plazmitler denir. E.coli Inc P ve Pseudomonas aeruginosa Inc P1 inkompatiblite gruplarındaki self transmissible R plazmidleri ise, çok sayıda bakteri türüne transfer edilebilirler. Bunlar da, konakçı sınırı geniş plazmidler olarak adlandırılırlar. Neden bazı plazmitlerin konakçı sınırı dar, bazısının geniş olduğu bilinmemektedir. Plazmid: Büyüklük (Kb): Kopya Sayısı: Self-Transmissible Fenotipik Özellikler: Col plazmidler ColE1 6.4 10-15 Colicin E1,enerji gradientini parçalar,konakçyya Colicin E1′e ba?y?yklyk sa?lar. ColE2 7.6 10-15 Colicin E2,bir Dnase’dyr;konakçyya Colicin E2 ba?y?ykly?y. ColE3 7.6 10-15 Colicin E3 bir ribozomal Rnase’dyr;konakçyya ColicinE3 ba?y?ykly?y. F plazmid 94.5 1-2 F-pilus , konjugasyon. R plazmidler R100 106.7 1-2 Camr,Strr,Sulr,Tetr RK2 56.0 5-8 Geni? konakçy siniri pSC101 9.0 <5 Faj plazmidler ldv 6.4 50 l genleri cro,cl,O,P Rekominant plazmidler pBR322 4.4 20 Orta kopya sayysy,ColE1 tipi replikasyon,Ampr pUC18 2.7 200-500 Yüksek kopya sayysy,kopya sayysyny yükselten bir mutasyonla ColE1 tipi replikasyon Ampr pACYC184 4.0 10-12 Camr, Tetr DİĞER PLAZMİDLER Kimi plazmitler,zararsız bakterilere girerek onları patojen hale getirirler.E.coli Ent plazmitler, bu gruptadır ve diareye sebep olan enterotoksinlerin sentezini sağlarlar.Hly adında bir plazmid (hemoliz yapan plazmid), domuzdan izole edilen E.coli’lerde bulunmuştur.Hemolizin, kan örneklerindeki eritrositleri yıksa da Hly plazmitinin herhangi bir patojeniteye sebep olduğu görülmemiştir. Çoğu Pseudomonas türü, yüzlerce çeşit organik bileşiği karbon kaynağı olarak -özellikle, toluen, oktan gibi zehirli olanları- kullanabilmektedir. Bu metabolik yetenek, degredasyon plazmidleri tarafından sağlanır. Her bir plazmid,bu bileşikleri yıkmaya yarayan bir veya daha fazla metabolik yolda görevlidir. Bu tipteki bazı plazmitler,bakteriye sentetik bileşikleri yıkma yeteneği kazandırır. Başka bir plazmit grubunun üyeleri ise, toksik metal iyonlarına karşı direnç sağlar. bu plazmidler, direnç sağladıkları iyonun var olduğu ortamda bulunurlar. Hg++ iyonlarına karşı direncin biyokimyasal mekanizması iyi çalışılmıştır. Olay, plazmitte bulunan ve Hg++ iyonlarını metalik merküriye çeviren redüktaz enzimi sayesinde gerçekleşir. KAYNAKLAR: 1.Microbial Genetics; Stanley R.Maloy; John E. Cronom; David Frefeld 2.Biochemistry; Geoffrey Zubay 3.Concepts of Genetics; William S.Klug; Michael R.Cummings 4. Molecular Cloning; J.Sambrook, E.F.Fritsch, T.Maniatis   Plasmid zaten bakteri hücresi içerisinde, bakteri kromozomundan bağımsız genellikle dairesel yapıda, replikasyon yapabilen bir DNA parçası. Yani oluşturulmaktan öte bakterinin kendi doğasında olan bir yapı. Bakteri plasmidlerinden tra genlerini taşıyanlar, bakterinin kromozomuna eklenip, tekrar ayrılabilme özelliğine sahip. Bazıları da fertilizasyon plasmidi olarak, replikasyon sonucu bir kopyasını başka bir bakteriye aktarabiliyorlar. Üzerinde antibiyotik üreten genler( ki bakteriler antibiyotiği diğer bakterilere karşı kendilerini koruma aracı olarak kullanırlar) ya da antibiyotik direnç genleri mevcut. Bu haliyle plasmid bakterinin doğal parçası. Bugün bizim klonlama için kullandığımız yapay plasmidler de, bakterilerdeki doğal plasmidlerden esinlenilerek düşünülmüş. Bakteri plasmidlerinin kendilerini çoğaltabilme özelliği ve antibiyotik direnç genleri klonlama vektörlerinin anahtar kısımlarını oluşturup, bunlar üzerinde çeşitli düzenlemeler ile istenen klonlama plasmidleri elde edilmiş durumda.   Bu konuda plazmidlerin kromozomal DNA'dan koparak oluştuğuna dair bir teori var. bu kopan DNA parçalarının replikasyon orijinleri de mevcut. bazı bakterilerde tekrar kromozom DNA'sına entegre olabilen plazmidler mevcuttur. bunlara epizom denir. umarım sorunuzun cevabı olmuştur.

http://www.biyologlar.com/ilk-plazmid-nasil-olusmustur

Jerm Teorisi Nedir

Mikroorganizmaların bulunmasından sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavaş yavaş yerini, bir canlının diğer canlıdan türeyebileceği (biyogenezis) görüşüne bırakmıştır. Viyanalı bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastalıklarda Jerm Teorisi" adı altında yayımladığı bir eserinde konu üzerinde görüşlerini açıklamış ve her hastalığın kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduğuna dikkati çekmiştir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur: 1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz. Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur. Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastalığının etkenini izole etmeyi başarmışlardır. Bilim adamı, bunun yanısıra, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kurşun yaraları üzerinde de bazı faydalı çalışmalar yapmıştır. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarını oluşturmayı başarmıştır. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir. 1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir.

http://www.biyologlar.com/jerm-teorisi-nedir

Bitkilerde Hijyen ve Terapi

Bitkilerde hastalık oluşumuna neden olan cansız ve canlı etmenlerin zararlı etkilerinden bitkileri korumak ve hastalanan bitkileri yeniden sağlıklı hale getirmek için çeşitli yöntemlere başvurulmaktadır. Bitki hastalıklarına karşı etkin bir mücadele yapabilmek için öncelikle hastalık etmeninin doğru olarak teşhis edilmesi gereklidir. Etmen tanındıktan sonra onun özellikleri ve hastalık oluşturma mekanizması dikkate alınarak nasıl bir mücadele programı uygulanması gerektiğine karar verilir. Uygulanacak olan yöntemin ekonomik ve kolay uygulanabilir olması da önemlidir. Hastalık etmenlerine karşı uygulanan başlıca mücadele yöntemleri; yasal, kültürel, mekanik, fiziksel, biyolojik ve kimyasal mücadeledir 1. Yasal Önlemler Canlı hastalık etmenlerine karşı uygulanan bir yöntemdir. Herhangi bir patojenin daha önce bulunmadığı bir alana girmesini önlemek için kanuni yasaklar düzenlenmiştir. Bir ülkede bulunmayan herhangi bir hastalık etmeninin bulaşmasını önlemek için dış karantina uygulanır. Etmenle bulaşık olma olasılığı taşıyan bitki veya bitki parçalarının ülkeye girişi kontrol altındadır. Hastalıksız olduğuna dair sertifika taşımayan bitkisel materyalin girişi yasaktır. Bununla ilgili olarak Avrupa ve Akdeniz Ülkeleri Bitki Koruma Organizasyonu (EPPO), düzenli olarak çıkardığı bültenlerle yeni tespit edilen hastalıklar ve bunlardan korunmak için yapılması gerekli düzenlemelerle ilgili bilgi vermektedir. Üye ülkeler ithal edilen bitkisel materyalle ilgili olarak bu düzenlemelere uymak durumundadırlar. Bulaşık olan bitkisel materyalin ithali kesinlikle yasaklanmış olan hastalıklar belirlenmiştir. Ayrıca ithal edilen bitkisel materyalin taşıması gerekli sağlık sertifikasının nasıl düzenleneceği de kararlaştırılmıştır. Bu işlemler ülkemizde 1957 'de kabul edilen 6968 sayılı Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. Bu kanun, dış karantina yanında, ülke içinde hastalıkların bir bölgeden diğer bir bölgeye bulaşmasını önlemek için uygulanan iç karantina düzenlemelerini de içermektedir. Buna göre, turunçgil dal kanseri (Xanthomonas citri), çilek kök çürüklüğü (Phytophthora fragariae) gibi hastalık etmenleri dış karantina, bakteriyel solgunluk (Pseudomonas solanacearum) ayçiçeği mildiyösü (Plasmopara helianthi) gibi diğer bazı hastalıklar ise iç karantina listelerinde yer almaktadır. Ancak yasal önlemler hastalıkların yayılmasını önlemede tam anlamıyla etkili olamamaktadır, örneğin daha önce ülkemizde bulunmayan ve dış karantina listesinde yer alan Ateş Yanıklığı (Envinia amylovora) Hastalığı 1985 'de ülkemize de bulaşmıştır. 2. Kültürel Mücadele Bu mücadele yöntemi, bitkilerde hastalık oluşumunu etkileyebilecek, bitki yetiştiriciliğiyle ilgili tüm işlemleri içermektedir. Ekim, dikim, gübreleme, sulama, toprak işleme, budama, hasat gibi tarımsal uygulamaların hastalık oluşumunu azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı tarzda yapılmasıdır. Ekim veya dikim zamanı hastalık etmeninin biyolojisi dikkate alınarak öne veya geriye alınmak suretiyle hastalık oluşumu önlenebilir. Salma sulama ile yayılabilecek bir toprak patojeninin zararını önlemek için yağmurlama sulamanın, bakteriyel bir hastalığın yayılmasını önlemek içinse salma sulamanın tercih edilmesi, kültürel mücadele içinde ele alınabilir. En etkili kültürel metotlardan biri de rotasyondur. Zarara neden olan hastalık etmeninin konukçusu olmayan bitki türlerinin bir süre yetiştirilmesi etmenin yoğunluğunu azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Örneğin Gaeumannomyces graminis ile konukçulan olan Graminae bitkilerinin bir iki yıl yetiştirilmemesiyle etkin bir mücadele yapılabilir. Hastalıklı bitki artıklarının ortadan kaldırılması patojen inokulumunu azaltmak suretiyle etkili olur. Meyvelerde karaleke ve monilya hastalıkları bu şekilde azaltabilmektedir. Hububat pasları gibi bazı hastalıklarda ise patojenin ara konukçusu olan bitkileri ortadan kaldırmak etkili bir kültürel önlemdir. Örneğin, buğday tarlaları kenarında bulunan Berberis çalılarını ortadan kaldırmak kara pas hastalığını önemli oranda azaltabilmektedir. Bitki hastalıklarının önlenmesi yada azaltılması açısından önem taşıyan kültürel uygulamalardan biri de uygun gübrelemedir. Kültür bitkilerinin sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesini sağlayarak onların hastalık etmenlerine karşı duyarlılıkları azaltılabildiği gibi, gübreleme yada uygun kimyasal maddelerin katılmasıyla toprak özellikleri patojenler için uygun olmayan hale de getirilebilir. Örneğin alkali ya da nötr koşulları seven Streptomyces scabies 'e karşı toprağın asitliğini artıran gübreler kullanılır. Haşatın uygun zamanda, uygun şekilde yapılması ve depo koşullarının, patojenlerin gelişimi için uygun olmaması da bitkileri ve hasat edilen ürünü hastalıklardan korur. Birçok odunsu bitkide dallara vurmak suretiyle yapılan hasat sonucunda açılan yaralardan patojenler rahatça girerek enfeksiyonları oluştururlar. Üretimde kullanılan bitkisel materyalin hastalıksız olması, en çok dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir. Tohum, soğan, yumru, aşı kalemi, aşı gözü, fide, fidan gibi üretim materyalinin herhangi bir hastalık etmeni ile bulaşık olması hastalığın bir bölgede yaygın olarak ortaya çıkmasına, hatta daha önce bulunmadığı yerlere taşınmasına neden olur. Bu bakımdan kontrol edilerek sertifika verilmiş olan materyal tercih edilmelidir. Kültürel önlemler arasında ele alınan ve bitki koruma açısından çok önem taşıyan diğer bir uygulama ise dayanıklı çeşit yetiştirmektir. Diğer mücadele metotlarının uygulanamadığı bazı hastalıklar için tek mücadele yolu olarak kullanılır. Ayrıca son zamanlarda, özellikle funguslarda, kullanılan ilaçlara karşı bağışıklık kazanma probleminin ortaya çıkmasıyla, dayanıklı çeşit yetiştirme, entegre mücadelenin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. 3. Mekanik Mücadele Hastalıkla bulaşık bitkileri veya belirli bitki kısımlarını yada yabancı otları yakmak, su altında bırakmak, yolmak, koparmak, kesmek gibi uygulamalar mekanik mücadele içinde ele alınmaktadır. Özellikle yabancı ot mücadelesinde en etkin metotlardan biridir. Daha çok belirli bir alanda bulunması istenilmeyen yabancı otların imhasında kullanılır. Masaldan sonra anızın yakılması da mekanik bir uygulamadır. Tarlada kalan ve hastalık etmenleriyle bulaşık bitki artıkları ve yabancı otlarla, toprağın üst tabakalarında bulunan patojenleri ortadan kaldırdığı için sıkça başvurulan bir metottur. Fakat yararlı mikroorganizmaları da ortadan kaldırdığı için tavsiye edilmez. Küçük bir alanda bulunan ve yayılması istenilmeyen önemli hastalık etmenlerinin ortadan kaldırılması amacıyla, hastalıkla bulaşık olan tüm bitkilerin imha edilmesi yoluna gidilebilir. Aynı yöntem belirli bir alanda hastalık enfeksiyonlarının yeni başladığı dönemde, belirli gösteren az sayıda bitki yada bitki kısımları için uygulanabilir. Her iki uygulama da çoğunlukla virüs hastalıklarının mücadelesinde kullanılmaktadır. 4. Fiziksel Mücadele Hastalık etmenlerini ortadan kaldırmak veya yoğunluklarını azaltmak amacıyla; yüksek veya düşük sıcaklık, kuru hava, radyasyon ve değişik dalga boylarındaki ışınların kullanılması fiziksel mücadele kapsamında bulunmaktadır. Düşük sıcaklık çoğunlukla hasat sonrası depo hastalıklarının önlenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Donma noktasına yakın sıcaklıklarda patojenler ölmese de gelişme ve çoğalmaları geciktirildiği için yeni enfeksiyonları oluşturamaz, böylece yayılamazlar. Yüksek sıcaklık, sıcak hava yada sıcak su şeklinde uygulanabilmektedir. Hasattan sonra depolanacak ürünlerin bir süre sıcak havada tutulmaları, bunlar üzerindeki fazla nemin giderilmesini, yaraların kapanmasını sağlayarak enfeksiyonları önleyebilir. Örneğin tütün yapraklarının sıcak hava ile muamelesi, üzerlerindeki nemin kaybolmasını sağlayarak onları saprofit fungus ve bakterilerden korur. Sıcak su ise çoğunlukla üretimde kullanılacak olan tohum, soğan gibi materyalin çeşitli hastalık etmenleriyle bulaşık olması durumunda, bu patojenlerden arındırılması amacıyla uygulanmaktadır. Durgun dönemdeki bitki kısımları yüksek sıcaklıktaki sudan, patojenlerin etkilendikleri süre içinde zarar görmemektedir. Uygulanan sıcaklık derecesi ve süre, patojen ve konukçuya bağlı olarak değişir, örneğin rastık hastalığına karşı buğday tohumlarının 52 °C 'deki sıcak suda 11 dakika tutulmaları gerekirken, bakteriye! solgunluğa karşı domates tohumları 56 °C 'lik suda 25 dakika tutulmaktadır. x-ışınları, y-ışınları gibi değişik tipte elektromanyetik radyasyondan da hasat sonrasında depo hastalıklarından ürünleri korumak için yararlanılmaktadır. Ancak patojenleri etkileyen ışın dozlarında bazen bitki dokuları da zarar görebilmektedir. Bu nedenle pek tercih edilen bir yöntem değildir. Bazı funguslar sporulasyon için belirli dalga boyundaki ultraviole ışınlara gereksinim duyarlar. Seralarda bu tip fungusların gelişimi, ultraviole ışınları emen özel örtüler kullanmak suretiyle ödenebilmektedir. 5. Biyolojik Mücadele Değişik mikroorganizmaları veya onların ürünlerini kullanarak hastalık etmenlerinin gelişimini veya sporulasyonunu önlemek suretiyle zararlarının ekonomik zarar eşiğinin altında tutulması biyolojik mücadele yöntemi olarak ele alınmaktadır. Aynı şekilde yabancı otların gelişimi de baskı altında tutulabilmektedir. Biyolojik mücadelede hedef olan hastalık etmeninin özelliklerine göre değişik uygulamalar söz konusudur. Örneğin toprak patojenlerine karşı mücadelede mikroorganizmalar arasındaki rekabetten yararlanılmaktadır. Patojen olmayan mikroorganizmaların yoğunlukları artırılarak bunların topraktaki besin maddeleri için patojenlerle rekabete girmesi sağlanır, böylece patojenlerin yoğunlukları zararlı olamayacakları seviyeye düşürülür. Patojenlere karşı yine toprak koşullarında hiperparazit veya antagonistik mikroorganizmalar da kullanılabilmektedir. Hiperparazitler patojenlerin hif veya sporlarını enfekte etmek suretiyle patojen inokulumunu azaltırlar. Bu şekilde fungus, bakteri veya viruslar etkili olabilmektedirler. Örneğin Sporodesmium adlı fungus, Sclerotinia sclerotiorum 'un sklerotlan üzerinde gelişmekte ve beyaz çürüklük etmeninin inokulumunu ortadan kaldırmaktadır. Antagonistler ise topraktaki gelişmeleri sırasında sentezledikleri toksik kimyasallarla patojenlerin gelişimini önlerler. Trichoderma cinsine bağlı funguslar etkili antagonistlerdendir ve Botrytis, Fusarium gibi birçok patojene karşı denenmişlerdir. Bakteriyel antagonistler de biyolojik mücadelede başarıyla kullanılmaktadır. Bunlardan Agrobacterium radiobacter Agrobacterium tumefaciens 'e karşı, Streptomyces ve Bacillus türleri ise değişik patojenlere karşı uygulanmaktadır. Biyolojik mücadelede, üzerinde en çok çalışılan yöntemlerden biri de patojenlerin hastalık oluşturma yeteneği az olan hipovirulent ırklarının kullanılmasıdır. Endothia parasitica 'nin hipovirulent ırkları, taşıdıkları çift sarmalli bir RNA 'yi virulent ırka naklederek onu hipovirulent hale getirmekte, böylece doğadaki mevcut hastalık belirtileri yavaş yavaş öldürücü olmayan düşük şiddette kansere dönüşmektedir. Fusarium solgunluğu, fasulye ve hıyar antraknozu, tütün mildiyösü gibi birçok hastalıkta ise etmenlerin hipovirulent ırkları veya farklı bir konukçuya özelleşmiş ırkları, konukçu bitkinin bağışıklık mekanizmasını harekete geçirmek amacıyla kullanılmaktadır. Bazı funguslar yabanciot mücadelesinde de kullanılmaktadır. Yabanciot konukçulanna özelleşmiş olan bu patojenler kültür bitkilerine zarar vermezler. Çevre için de güvenilir olduklarından kimyasal yabancı ot öldürücülere tercih edilirler. 6. Kimyasal Mücadele Patojenlere ve yabancı otlara karşı kimyasal preparatların kullanılmasıdır. Bu kimyasal bileşikler patojen veya yabancı otların gelişimini yavaşlatır, durdurur ya da onları öldürürler. Etkili oldukları canlı grubuna göre isimlendirilirler: Funguslara karşı kullanılanlara fungisit, bakteriler üzerinde etkili olanlara bakterisit, yabanciotlan etkileyenlere ise herbisit denir. Söz konusu kimyasallar değişik formülasyonlarda bitkilerin toprak üzerindeki organlarına, toprağa veya tohuma uygulanabilirler. Kullanıma hazır bir kimyasal preparatta aktif maddeden başka, yayıcı-yapıştırıcı, çözücü gibi yardımcı maddeler bulunur. Bitki patojenlerine karşı kimyasal mücadelede üç genel metot kullanılır: Hijyen (Profilaksis); sağlıklı bitkilerin patojenlerden korunması, Kemoterapi; hasta bitkilerin tedavi edilmesi, Dezenfeksiyon; konukçu bitkinin çevresinde veya üzerinde bulunan patojenlerin imha edilmesidir. Bitki patojenlerine karşı kullanılan kimyasal bileşiklerin bazıları sadece koruyucu etkiye, bazıları ise hem koruyucu hem tedavi edici etkiye sahip olabilirler. Fungisitler bu bakımdan iki grupta ele alınmaktadırlar: Sadece koruyucu etkiye sahip olan kontakt veya koruyucu fungisitler ile tedavi edici etkiye sahip olan eradikant veya sistemik fungisitler. Koruyucu fungisitler bitki kutikulasmdan geçme yeteneğinde olmadıklarından bitki bünyesinde hareket edemezler, sadece uygulandıkları noktada etkili olabilirler. Bu nedenle de bitki, patojenle bulaşmadan önce kullanılmaları gerekir. Bununla birlikte koruyucu fungisitlerden bazıları funguslarm sporulasyonu veya sporlarının canlılığı üzerinde etkili olabilirler. Ayrıca funguslarm metabolik işlevleri üzerindeki etki mekanizmaları çok yönlüdür. Sistemik fungisitler ise bitki bünyesine alınarak burada bir dereceye kadar taşınır ve bitkileri patojen funguslara karşı korurlar. Çoğu hastalığı bir ölçüde tedavi edebilir. Bitkinin neresine uygulanırsa uygulansın her noktasında, hatta yeni gelişen organlarda bile etkili olabilirler. Bitki içinde taşındıkları için çevre faktörlerinden fazla etkilenmezler. Sistemik fungisitlerin bitki bünyesine girişleri ve taşınmaları ile ilgili mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır.. Translaminar aktiviteye sahiptir, yani yaprağın bir yüzüne uygulandıklarında diğer yüzde etkiler olurlar. Birçoğu transpirasyon akıntısı içinde hareket ederler. Köklere uygulandıklarında yukarı doğru taşınarak gene yapraklarda etkili olabilirler. Fakat çok az fungisit floemde hareket edebilmektedir. Fungisitlerin bitkilerin hücre duvarları ve ksilem gibi cansız kisimllarma geçişi, fungisitin ve bitkinin fizikokimyasal özelliklerine bağlıdır. Koruyucu ve sistemik fungisitler kimyasal yapılarına göre değişik gruplar altında toplanmıştır. Koruyucu Fungisitler Bakirli bileşikler: En çok kullanılan koruyucu fungisit gruplarından birini oluşturmaktadırlar. Bakirhidroksit, bakirkarbonat, bakiroksit, bakiroksiklorür gibi hazır preparatlar halinde bulunmakla birlikte; bakirsülfat, kullanımdan hemen önce hazırlanmaktadır. Etkisi güçlü ve uzun süreli bir ilaç olan bakirsülfat ilk bulunan fungisitlerden biri olmasına rağmen günümüzde halen tercih edilen ve yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Yakıcılığını önlemek için belirli oranda kireç ile karışım halinde hazırlanmakta ve bu karışıma "Bordo bulamacı" adı verilmektedir. Genellikle bitki gelişiminin erken dönemlerinde yeşil aksam ilaçlaması şeklinde % 1 (100 litre suya 1 kg CuS04+1 kg sönmüş veya 0.5 kg sönmemiş kireç) veya % 2' lik dozları uygulamaktadır. Özellikle yaprak lekesi ve mildiyö hastalıklarına karşı tavsiye edilmektedir. Fakat nemli ve serin havalarda birçok bitkide fitotoksik etki meydana getirmesinden dolayı, toksik etkisi daha az olan hazır bakır preparatlar tercih edilmektedir. Bakirli fungisitler bakterisit etkileri nedeniyle bakteriyel hastalıklara karşı da tavsiye edilirler. Ekonomik oldukları ve bakterilerin etkilendiği çok az sayıdaki ilaç gruplarından birini oluşturdukları için, bakterilerin neden olduğu birçok bitki hastalığında tavsiye edilen ve pratikte uygulanabilen tek ilaç grubu durumundadır. Kükürtlü bileşikler: Çeşitli hastalıklara karşı kullanılabilen etkili fungisitlerden olan kükürtlü bileşikler inorganik ve organik kükürt bileşikleri olmak üzere iki grupta incelenir. İnorganik kükürt bileşikleri: İnorganik kükürt, esasen külleme hastalığına karşı kullanılan fakat pas, yaprak yanıklığı, meyve çürüklüğü hastalıklarına da etkili olan bir fungisittir. Etki mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, protein metabolizması ve solunum üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Kullanımı sırasında dikkat edilmesi gereken husus 30 °C 'nin üzerindeki sıcaklıklarda uygulamamaktır, çünkü fitotoksik etki yapabilir. Bağ, domates ve kavun kükürte hassas bitkilerdir. Kükürt de kireçle karışım halinde uygulanabilmektedir. Toz ilaçların uygulanması daha zor ve kalıcılıkları düşük olduğu için kükürtün ıslanabilir toz formülasyonlan tercih edilmektedir. Organik kükürt bileşikleri: Dithiocarbamatlar En çok kullanılan fungisit gruplarından biridir. Dithiokarbamik asilin (NH2CS2H) çinko, demir ve manganla birleşerek meydana getirdiği zineb, ferbam, maneb, mancozeb, propineb gibi fungisitler fungus metabolizmasında işlevi olan enzimlerin ve aminoasitlerin kimyasal yapılarını bozmak suretiyle etkili olmaktadırlar. Kök çürüklüğü ve çökerten hastalıklarına karşı tohum ilacı olarak, yaprak ve meyve lekeleri, paslar, mildiyöler, yanıklıklar ve meyve çürüklüklerine karşı yeşil aksam ilaçlaması şeklinde uygulanabilmektedirler. Kalaylı bileşikler: Bakırlı fungisitlerin etki olduğu birçok fungusa karşı etkili olmasına karşın, meyvelerde, süs ve sera bitkilerinde fitotoksik olduğu için yaygın olarak kullanılmamaktadır. Patates, şekerpancarı gibi bazı bitkilerdeki yaprak lekesi hastalıklarına karşı kullanılan, fentin asetat ve fentin hidroksit etkili maddeli ıslanabilir toz formülasyonlan vardır. Aromatik bileşikler: Kimyasal yapı bakımından bazıları birbirine benzemeyen, aromatik halkaya sahip bileşiklerin funguslara karşı toksik etkileri vardır Bunların çoğu, yapılarında -NH2 ve -SH gruplarını içeren aminoasit ve enzimlerin sentezini engellemek suretiyle etkili olmaktadırlar. Çoğunun yapısında N02 bulunduğu için nitro bileşikler olarak da isimlendirilirler. Bunlardan PCNB (pentakloronitrobenzen, quintozene) etki süresi uzun olan bir fungisittir ve çoğunlukla toprak patojenlerine karşı toprak veya tohum ilacı olarak kullanılır. Chlorothalonil adlı fungisit, yaprak lekesi, yanıklık, mildiyö, pas, antraknoz, uyuz ve meyve çürüklüğü gibi birçok hastalığa karşı kullanılabilen geniş spektrumlu bir ilaçtır. Bakırlı veya sistemik fungisitlerle karışım halinde hazırlanmış preparatlan da vardır. Dinocap külleme hastalıklarına karşı seçici etkiye sahip bir fungisittir. Ayrıca akarisit etkisi de vardır. Heterosiklik bileşikler: Kimyasal yapıları karışık bir gruptur; fakat, en çok kullanılan ve en etkili fungisitleri içermektedir. Bunlar da aromatik bileşikler gibi enzim ve aminoasitlardeki -NH2 ve -SH grupları üzerinde etkili olurlar. Kimyasal yapı bakımından birbirine yakın olan çaptan, captafol ve folpet sebze ve süs bitkilerindeki birçok hastalığa karşı başarıyla kullanılmaktadır. Captafol ve folpet yeşil aksam ilaçlamalarında, çaptan ise hem yeşil aksam hem de tohum ilaçlamalarında kullanılır. Captafol çevre koşullarından çok etkilendiği için kalıcılığı uzun olan bir fungisittir. Bu nedenle özellikle durgun dönemde yüksek dozları kullanarak daha sonraki ilaçlama sayısı azaltabilmektedir, iprodione, etki spektrumu geniş fungisitlerden bindir. Meyve ve sebzelerde özellikle Deuteromycotina alt bölümüne ait funguslann neden olduğu hastalıklara karşı tohum veya yeşil aksam ilaçlamasında kullanılmaktadır. Erken dönemde az da olsa tedavi edici etkiye sahiptir. Kimyasal yapısı iprodion 'a benzeyen vinclozolin ise koruyucu etkiye sahip, özellikle sklerot oluşturan funguslara etkili bir fungisittir. Kimyasal yapıları değişik diğer azotlu bileşikler içinde bronopol, dodine, dithianon, dichlofluanid ve anilazine sayılabilir. Bomopol bakterisit etkisi nedeniyle özellikle pamuklarda köşeli yaprak lekesi hastalığına karşı kullanılmaktadır. Dodine özellikle meyvelerdeki yaprak lekesi hastalıklarına karşı tavsiye edilen, koruyucu etkisi yanında biraz da eradikant etkiye sahip olan bir fungisittir. Dithianon ve dichlofluanid, yine yaprak leke hastalıklarına karşı etkili olan özellikle karaleke ve mildiyö hastalıklarında kullanılan fungisitlerdir. Dithianon 'un aksine, dichlofluanid kütlemelere de etkili olabilmektedir. Anilazine ise daha çok süs bitkilerinde ve sebzelerde görülen hastalıklara karşı kullanılmaktadır. Ülkemizde daha çok domates, patlıcan ve patateslerdeki erken yanıklık (Alternaria solanı) hastalığına karşı tavsiye edilmektedir. Sistemik Fungisitler -Carboxamide'ler: İlk sentezlenen sistemik fungisitlerdir. Özellikle bazı pas, sürme ve rastık hastalıklarına karşı, fungus hücrelerindeki mitokondriler üzerinde etkili olmaktadırlar. Solunumda önemli role sahip olan suksinik hidrogenaz enziminin aktivitesini önleyerek etkili olurlar. Bu grupta carboxin ve oxycarboxin olmak üzere iki fungisit bulunmaktadır. Carboxin tohum ilacı olarak, tahıllarda görülen sürme ve rastık hastalıklarıyla Rhizoctonia solanı 'nin neden olduğu çökerten hastalığına karşı kullanılmaktadır. Oxycarboxin ise daha çok pas hastalıklarına karşı tohum veya yeşil aksam ilaçlaması şeklinde uygulanır. -Benzimidazole'ler: Değişik gruplardan çok çeşitli funguslara karşı etkili olabilen, benomyl, carbendazim, thiophanate-methyl, thiabendazole gibi çok yaygın olarak kullanılan fungisitleri içeren bir gruptur. Hem koruyucu hem de tedavi edici etkiye sahiptirler. Funguslarda mitoz bölünmeyi engellemek suretiyle etkili olurlar. Benomyl, özellikle külleme hastalıklarına, elma, armut ve şeftalilerde karalekeye, taş çekirdeklilerde kahverengi çürüklük hastalığı ve diğer meyve çürüklüklerine, çeltikte yanıklık hastalığına, çeşitli yaprak leke hastalıklarına, buğdayda sürme ve rastık hastalıklarına karşı yüksek oranda etki gösteren, ayrıca Rhizoctonia, Fusarium, Verticillium gibi toprak patojenlerine karşı da oldukça etkili olan bir fungisittir. Ancak Oomycet 'ler Basidiomycet 'lere etkisizdir. Bitkilerin tohum, yaprak, gövde ve köklerine uygulanabilir. Carbendazim ve thiophanate-methyl de birçok bitki de çeşitli hastalıklara karşı kullanılmaktadır. Thiobendazole ise daha çok hasat sonu uygulamalarda tercih edilmektedir. -Morpholine'ler: Bu grupta bulunan tridemorph külleme funguslarma karşı etkili olan bir fungisittir. Fungus hücre zarfının yapısında ve işlevinde önemli rolü olan ergcsterol maddesinin sentezini önleyerek etki sağlamaktadır. -Pyrimidine'ler: Bupirimate, ethirimol, fenarimol, nuarimol gibi fungisitlerin bulunduğu gruptur. İlk ikisi külleme hastalıklarına karşı, fenarimol ve nuarimol ise külleme yanında pas, rastık fenarimol ve nuarimol ise külleme yanında pas, rastık ve bazı yaprak lekelerine karşı etkilidirler. -Triazole'ler: Triadimefon, triadimenol, etaconazole, bitertanol, cyproconazole, difenoconazole, diniconazole, fenbuconazole, flusilazole, flutriafole, hexaconazole, penconazole, tebuconazole gibi çok sayıda fungisit bu grupta yer almaktadır. Değişik gruplardan birçok yaprak lekesi, külleme, pas, rastık hastalıklarına karşı tedavi edici ve uzun süreli koruyucu etkiye sahiptirler. Tohum, toprak veya yeşil aksam ilaçlaması şeklinde uygulanabilirler. -Acylalanine'ler: Bu gruptaki en tanınmış fungisit metalaxyl 'dir. Pythium, Phytophthora ve mildiyö etmenlerine karşı etkilidir. Etki mekanizmaları tam olarak bilinmemekle birlikte RNA sentezi üzerinde etkili oldukları düşünülmektedir. Yalnızca Oomycet'leri etkileyen ilk ve en tanınmış sistemik fungisittir. Ancak funguslar çok kısa sürede metalaxyl 'e karşı bağışıklık geliştirebildiklerinden, geniş spektrurumlu koruyucu fungisitlerle kombinasyon halinde kullanılmaları tavsiye edilmektedir. -Organik fosfat'lar: Pyrazophos, tolclofos-methyl, ve fosetyl-alüminium gibi fungisitler bu grupta yeralmaktadir. Funguslar üzerindeki etki tarzları henüz açıklanamamıştır. Bunlardan tolclofos-methyl sistemik olmayan kontakt bir fungisittir, fakat koruyucu ve tedavi edici etkisi vardır. Marullarda çökerten hastalığına ve patateslerde gövde kanseri ve patateslerde yumru siyah siğiline karşı kullanılmaktadır. Pyrazophos, değişik bitkilerdeki külleme hastalıklarıyla, Helminthosporium cinsine bağlı funguslann neden olduğu hastalıklara karşı etkilidir. Fosetyl-alüminium ise Oomycet 'lerin neden olduğu yaprak, kök ve gövde hastalıklarına, özellikle mildiyö ve çökertene karşı kullanılır. Bunların dışında; farklı kimyasal yapıda sistemik fungisitler de bulunmaktadır. Bunlardan chloroneb, tohum ve toprak fungisiti olarak pamuk, fasulye, şekerpancarı gibi bitkilerde fide yanıklığına karşı kullanılmaktadır. Prochloraz, külleme, yaprak lekesi, yanıklık ve meyve çürüklüklerine karşı tohum veya yeşil aksam ilaçlaması şeklinde uygulanmaktadır. Bakterilere karşı bakırlı fungisitler dışında özel bakterisit etkili tek kimyasal grubu antibiyotiklerdir. Antibiyotikler, herhangi bir mikroorganizma tarafından üretilen ve diğer bazı mikroorganizmalara karşı toksik etki gösteren maddelerdir. Günümüzde bilinen antibiyotiklerden çoğu bazı funguslar ve Actinomycet 'ler tarafından üretilmektedir. Bunlar esasen bakterilere toksik olmakla birlikte bir kısmı bazı funguslann gelişimini engelleyebilmektedir. Bitki korumada hastalıklara karşı yaygın olarak kullanılan antibiyotikler arasında streptomycin, tetracyclin, ve cycloheximide 'i sayabiliriz. Streptomycin, Streptomyces griseus tarafından sentezlenir. Bakteri ribozomlarma bağlanarak protein sentezini önler. Yaprak lekesi, yanıklık, solgunluk ve çürüklük etmeni bakterilere karşı toprak veya yeşil aksam ilaçlaması şeklinde uygulanır. Tetrasiklin grubu antibiyotikler de değişik Streptomyces türleri tarafından sentezlenir ve aynı şekilde etkili olurlar. Birçok bakteri yanında bütün mikoplazmalara karşı da etkilidirler. Cycloheximide ise S. griseus tarafından streptomisin üretimi sırasında ara ürün olarak oluşturulmaktadır. Bazı funguslar üzerine etkilidir. Süs bitkilerindeki bazı hastalıklara karşı kullanılmaktadır. Ancak fitotoksik etkisi nedeniyle kullanımı sınırlıdır. Yabanciot mücadelesinde kullanılan herbisitler de kimyasal yapılarına göre çeşitli gruplar içinde ele alınmaktadır. -Phenoxy bileşikler: Bu grupta çok sayıda selektif etkili herbisit bulunmaktadır. Bunlardan 2,4 D (2,4-dichlor-phenoxy-asetic acide) 'nin dimethyl amin, tri-isopropandamin, isobutylester, isopropylester kimyasal yapıda olan bileşikleri hububatta geniş yapraklı yabancı ot mücadelesinde kullanılmaktadır. Esterli olanlar buharlaşma özellikleri nedeniyle monokültür yapılan bölgelerde tercih edilirler. Aksi halde kullanıldıkları alanın çevresine yayılarak burada bulunan geniş yapraklı kültür bitkilerinde zararlı olabilirler. 2,4 D 'li herbisitler hormon etkili oldukları için bitkilerde hücre bölünmesini kamçılamakta, fotosentezi ve karbonhidrat sentezini azaltmakta, bunun sonucunda bitkinin ölümüne neden olmaktadırlar. MCPA (4-chlor-2-methyl-phenoxy-acetic acide), kimyasal yapısı, etki şekli ve kullanımı bakımından 2,4 D 'lilere benzer. Bu grupta ele alınan post emergence herbisitlerden dichlorprop, özellikle Polygonum spp., Gallium spp., ve Stellaria media 'ya dichlofob-methyl; tahıllar, soya fasulyesi, şekerpancarı ve sebzelerde zararlı tek yıllık yabanciotlara, fenoxaprop; sebzelerdeki tek ve çok yıllık yabancı otlara, quizalofob; pamuk, mercimek ve ayçiçeğinde zararlı tek ve çok yıllık yabanciotlara karşı tavsiye edilmektedir. Flamprop, hububat tarlalarında zararlı yabani yulaf mücadelesinde kullanılan selektif bir herbisittir. Haloxyfob, aksine geniş yapraklı kültür bitkileri arasında bulunan dar yapraklı yabanciotlara karşı kullanılmaktadır. Oxyfluorfen ise ülkemizde şimdilik sadece ayçiçeklerinde zararlı dar ve geniş yapraklı yabancı otlara karşı ruhsatlandinlmiş bulunmaktadır. -Karbamatlar: Bu grupta bulunan selektif herbisitler çoğunlukla yabanciotlarda fotosentez veya karbonhidrat metabolizmasına etki ederek onları öldürmektedir. Monilate ve thiobencarb özellikle çeltik alanlarında dancan mücadelesinde kullanılır. Cycloate ve phenmediphame şekerpancarında zararlı yabanciotlara karşı tavsiye edilmektedir. Vemolate ise soya fasulyesinde zararlı dar ve geniş yapraklı tek ve çok yıllık yabanciotlara karşı ekim öncesi uygulanan bir herbisittir. Chlorpropham, yoncalarda küsküt mücadelesinde kullanılabilen herbisitlerden biridir. Ayrıca depoların patateslerin çimlenmesini önlemek için de düşük dozları kullanılabilmektedir. Üre bileşikleri: Bu gruptaki herbisitler de, fotosentez, karbonhidrat ve protein metabolizmasını etkilemek suretiyle yabancı otları öldürmektedir. Genellikle çimlenme öncesi uygulanırlar. Kökler vasıtasıyla alınıp yapraklara taşınırlar. Bunlardan linuron mısır ve sebzelerde, monolinuron yine mısır, sebze ve bağlarda, noruron ise pamuk, soya fasulyesi ve patateslerde zararlı yabanciotlara karşı etkilidir. Metabenthiazuron etkili maddeli herbisit buğday ve baklagillerde zararlı yabanciotlara karşı seçici etkiye sahiptir. Diuron ve thiaazafluron ise yol ve özel alanlarda bulunması istenmeyen bitkilerin ortadan kaldırılması amacıyla kullanılan total herbisitlerdir. Diuron meyve bahçelerinde zararlı yabancı otlara karşı da selektif etki gösterebilir. Anilinler: Bu grupta, dinitramine, nitraline, trifluralin, ethalfluraline gibi daha çok sebzelerde ve çeşitli endüstri bitkilerinde zararlı, özellikle tek yıllık yabanciotlara karşı kullanılan selektif herbisitler bulunmaktadır. Bazıları hücre bölünmesini engelleyerek, bazıları ise enerji ve solunum mekanizmasını etkileyerek yabanciotlan öldürürler. Anilidler: Alachlor, diphenamid, metalachlor, propanil gibi çıkış öncesi, selektif herbisitler bu grupta yer almaktadır. İlk ikisi endüstri bitkilerinde geniş yapraklı yabanciotlara karşı tavsiye edilir. Metalachlor geniş yapraklı kültür bitkilerinde zararlı dar yapraklı yabanciotlara karşı kullanılmaktadır. Çimlenmelerini engelleyerek yabanciotlan öldürür. Propanil 'in ise çeltik tarlalarında yabanciot mücadelesinde farklı etkili maddeye sahip herbisitlerle karışım halinde preparatlan kullanılmaktadır. Diazinler: Diazin grubunda bulunan herbistler etki mekanizmaları yabanciotlarda fotosentezi engelleme şeklindedir. Bu grupta bulunan herbisitlerden bromacil meyve bahçelerinde bulunan yabanciotlarm mücadelesinde ya da yol kenarları, demiryolları, su kanalları gibi yerlerde istenmeyen yabanciotlarm ortadan kaldırılmasında kullanılan total bir herbisittir. Chloridazon ve lenacil ise şekerpancarında zararlı yabanciotlara karşı çıkış öncesi kullanılırlar. Bentazone ise hububat, patates, çeltik, yonca, soya fasulyesi gibi değişik bitkilerde zararlı geniş yapraklı yabanciotlara karşı çıkış sonrası kullanılan bir herbisisttir. Triazinler: Bu grupta bulunan atrazin çoğunlukla meyve bahçelerindeki yabanciotlarla mücadelede çıkış öncesi veya sonrası uygulanmaktadır. Ayrıca yonca ve bağlarda küsküt mücadelesinde de kullanılır. Hem fotosentezi hem de transpirasyonu etkileyerek yabanciotlan öldürmektedir. Yine meyve bahçelerinde, bağlarda ve süs bitkilerinde yaygın olarak kullanılan simazin kloroplastlardaki RNA sentezini etkileyerek, klorofil miktarını ve COz alımını azaltarak etkili olmaktadır. Her iki herbisit de mısır tarlalarındaki yabanciotlar için çıkış öncesi tavsiye edilmektedir. Metribuzin ve terbutryn ise çoğunlukla sebze ve patates tarlalarındaki tek yıllık yabanciotlara karşı kullanılırlar. Etkileri aynı şekilde, fotosentezi engellemek suretiyle ortaya çıkmaktadır. Benzonitriller: Dichlobenil, bromoxynil ve propyzamide gibi meyve bahçelerinde, bağlarda ya da yol ve meydanlarda bulunan yabanciotlara karşı çıkış sonrası kullanılan herbisitler bu grubu oluşturmaktadır. Meristem dokusunu parçalayarak etkili olurlar. Bunlardan başka; meyve bahçelerindeki dar ve geniş yapraklı yabanciotlara karşı kullanılabilen, aminotriazole, dalapon, paraquat ve giyphosate, hububatta dar ve geniş yapraklı yabancı otlara karşı çıkış öncesi uygulanan chlorsulfuron, çıkış sonrası uygulanan dicamba, yine hububatta yabani yulafa karşı geliştirilmiş difenzoquat, yoncada küsküt mücadelesinde ve su altında gelişen otların ortadan kaldırılmasında kullanılan diquat gibi değişik gruplardan, etki tarzları farklı çeşitli herbisitler bulunmaktadır. Kimyasal mücadelede kullanılan diğer bir ilaç grubu da dezenfektanlardır. Budama, aşılama gibi tarımsal uygulamalarda kullanılan makas, bıçak gibi araçların, fidelikte kullanılan malzemenin dezenfeksiyonunda demirsülfat, sodyumhipoklorit gibi kimyasal bileşikler kullanılır: Fidelik veya sera toprağının mikroorganizma ve yabanciotlardan arındırılmasında ise methyl bromide, chlorpicrin, formaldehyde gibi maddeler kullanılmaktadır. Bunlar sıvı halde bulunan, kullanım sırasında hava ile temas ettiklerinde gaz haline geçerek etkili olan "fumigant" olarak isimlendirilen bileşiklerdir. Bu ilaçlarla yapılan dezenfeksiyon uygulamasına "fumigasyon" denir. İnsanlar için oldukça toksik maddeler oldukları için bu işin eğitimini almış kişilerce yapılması gerekir. Bu maddeler bitkiler için de toksik olduğundan ekimden önce uygulanırlar. Uygulama sırasında toprak sıcaklığı 10 °C 'den aşağı olmamalı ve ekimden önce, kimyasalın topraktan tamamen uzaklaşması için toprak bir hafta kadar havalandırmalıdır. Entegre Mücadele: Birçok hastalığa karşı tek bir mücadele yöntemi etkili olamamaktadır. Bu nedenle hastalık şiddetini ekonomik zarar düzeyinin altında tutmak için kullanılabilecek tüm mücadele metodlannin birbirini tamamlayacak şekilde uygulanması gerekir. Hastalığa karşı tek bir metod, örneğin kimyasal mücadele yeterli etkiyi sağlasa bile, bu metodun zaman içinde etkinliğini kaybetme riski göz önüne alınarak bir entegre mücadele planlaması yapılmalıdır. Entegre mücadelenin başlıca unsurları; kültürel önlemler, biyolojik mücadele yöntemleri, kimyasal mücadelede kullanılan bileşikler, yasal önlemler ile önceden tahmin ve erken uyarı sistemleridir. Tüm bu unsurlar, uzun süreli çalışmalarla belirli tarım alanlarına uygun olarak programlanmalı ve dengeli bir şekilde uygulanmalıdır. Entegre mücadelenin en önemli unsurlarından biri önceden tahmin ve erken uyarı çalışmalarıdır. Hastalık etmeninin biyolojisi, konukçu bitkilerin fonolojik dönemleri ve çevre koşulları arasındaki ilişkilerin uzun süreli izlenmesi sonucu, hastalığın hangi koşullarda ortaya çıkacağının önceden tahmin edilmesi ve söz konusu koşullar oluştuğunda, hastalık belirtileri görülmeden önce üreticilerin uyarılarak, bitkilere koruyucu ilaçların uygulanmasıdır, önceden tahmin ve erken uyarı çalışmaları sayesinde bazı hastalıklarda ilaçlama sayısı azaltılmıştır. Böylece hem gereksiz ilaç masrafları, hem de ilaçların çevre üzerindeki olumsuz etkileri azaltılmış olur. Ayrıca ilaçlama sayısının düşmesi patojenlerin ilaçlara karşı bağışıklık kazanma süreçlerini de uzatacak, bir ilacın daha uzun süre güvenle kullanılmasını sağlayacaktır.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-hijyen-ve-terapi

Mikrobiyolojinin Tarihçesi ve tarihi gelişimi

Ilk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-tarihcesi-ve-tarihi-gelisimi

Başlıca Plasmidler ve Özellikleri

Bakterilerde, karakterleri çok değişik olan doğal plasmidler bulunmaktadır. Taşıdıkları özel genlere dayalı olarak bunları 6 grup altında incelemek mümkündür. 1) F plasmidi (fertilite faktörü, F faktörü, seks faktörü) 2) Rezistenslik plasmidleri (R plasmidleri, R faktörleri) 3) Virulens plasmidleri 4) Bakteriyosin plasmidleri 5) Metabolik plasmidler 6) Büyük plasmidler F plasmid (F Faktörü, Seks Faktörü) F faktörü (fertilite faktörü) en iyi E. coli K 12 suşlarında incelenmiştir. Bir plasmid olan F faktörü, sirküler, sarmal ve çift iplikçikli otonom bir DNA molekülüdür (MA: 63x106 dalton, 95 kbp uzunlukta ve hücre de 1-3 tane kadar). Konak bakterisinin yaklaşık %2'si kadar uzunlukta olan bu plasmid, yapısında replikasyon orijininden (RO)'dan ayrı olarak kendisinin transferini sağlayabilecek ve pilus formasyonunu kodlayan bilgilere sahiptir (Tra operonda 21 gen). Bu plasmid hangi hücreye aktarılırsa, o bakteride hücre membranında pilus sentezi (pilus formasyonu) meydana gelir. Bu pilus (seks pilusu), bu faktörü taşımayan alıcı hücrenin (F- hücre), verici hücre ile (F+ hücre) bağlantı kurmasına ve bir konjugasyon köprüsü oluşturmasına yardımcı olur. F faktörü konjugatif (transmissible) bir plasmiddir. F faktörü bakterinin sitoplasmasında bulunabileceği gibi, konakçının genomuna da integre olabilir ve Hfr (high frequency recombination) hücre meydana gelir. F plasmidi ile başlıca 3 tür konjugasyon oluşabilmektedir. Bunlar da, 1) F+ hücre x F- hücre konjugasyonu: F faktörünü sitoplasmasında taşıyan bir F+ hücre ile buna sahip olmayan F- hücre arasında gerçekleşen F faktörü aktarılmasında seks pilusu önemli fonksiyona sahiptir. Ancak, böyle iki hücrenin direkt teması da genetik madde aktarımına yardımcı olabilmektedir. F+ hücre x F¯ hücre birleşmelerinde genin aktarımı tek yönlüdür. Yani vericiden alıcıya doğrudur. İki yönlü olmamaktadır. Ayrıca, F+ hücre ile F- hücre birleşmelerinde de alıcı hücre her zaman F+ hücre şekline dönüşmeyebilir. Konjugasyon sırasında, F faktörünün bir iplikçiğinde oluşan kopma (ori T bölgesi) ve buradan ayrılan 5' ucu, seks pilusunun oluşturduğu köprüden geçerek F- hücreye transfer edilir. Aktarılan tek iplikçiğin karşısında 5' ¬ 3' yönünde ikinci bir iplikçik sentezlenerek alıcı hücrede çift iplikçikli ve sonra da sirküler forma dönüştürülür. Böylece başlangıçta F- olan alıcı hücre F+ hale dönüşmüş olur. Vericide bulunan tek kopya da rolling circle replicationla çift iplikçikli forma getirilir. Böylece verici hücre de yine plasmid kalmış ve bu hücre F+ karakterini korumuş olur. Alıcı hücreye aktarılan F plasmidi, burada sitoplasmada kalır. Nadiren bakterinin genomuna da integre olabilir ve hücreyi Hfr haline getirebilir veya bazen de hücreden ayrılabilir. Genetik materyalin, vericiden alıcıya aktarılmasında seks pilusunun çok önemli fonksiyonu olmasına karşın, aktarım bazen, direkt temas sonunda da meydana gelebilmektedir. 2) Hfr hücre x F-hücre konjugasyonu: F faktörünün alıcı hücrenin kromozomu ile birleştiği durumlarda, bakteride seks pilus formasyonu çok daha fazla sıklıkta meydana gelir ve buna bağlı olarak ta gen transferi çok daha yüksek oranda gerçekleşir. Hfr hücrelerde, kromozom üzerinde lokalize olan F faktöründe iplikçikte oluşan kopma sonu ayrılan 5'-ucu konjugasyon köprüsüne girerek buradan alıcı (F- hücre) hücreye transfer edilir. Ancak, bağlı bulunduğu konakçı genomundan da bir segmentin veya nadiren tüm kromozomun da, tek iplikçik halinde, alıcıya aktarılmasını sağlayabilir. Alıcıya geçen tek iplik F faktörü ve/veya kromozom segmenti burada çift iplikçikli ve sirküler forma dönüştürülür. Vericide kalan tek iplikçik F faktörü rolling circle replication ile çift iplikçik haline getirilir. Eğer genomdan bir segment (tek iplikçik) gitmişse, bu da karşı iplikçik kalıp olarak kullanılarak yeni iplikçik sentezlenerek çift iplikçikli hale getirilir. Alıcı hücreye aktarılan F faktörü veya F faktörü + kromozom segmenti, ya alıcı hücrenin genomuna integre olur ve bu hücreyi de Hfr haline getirir veya F plasmidi, hücre sitoplasmasında da kalabilir. F+ hücrelerden F- hücrelere aktarılan F plasmidinin alıcı hücrenin kromozomu ile integre olma olasılığı 10-5-10-6 arasındadır. Kromozomla birleşme geriye dönüşlü de olabilir. Yani F faktörü genomdan ayrılabilir. DNA transferi belli bir hız ve belli bir yerden başlayarak devam eder. Bu hız 37°C 'de bir saat içinde yaklaşık 105 nukleotid çifti kadar olduğu belirlenmiştir. F+ hücrelerden alıcıya F faktörünün transferi oranı genellikle düşüktür. Çünkü, pilus formasyonu, Hfr hücrelere göre daha azdır, Ayrıca direkt  kontakla yapılan transferlerde de, sıvı ortamda bakteriler serbest olarak bulunduklarından ve aralarında az da olsa bir mesafe olduğundan direkt temas oldukça sınırlı kalmaktadır. Bazı durumlarda mikroorganizmalar sıvı ortamda kümeler tarzında veya birbirlerine bağlı olarak da üreme gösterebilirler. Ancak, böyle kümeler tek bir mikroorganizmadan oluşması nedeniyle hepsi aynı karakteri yani hepsi F- olabilirler. Katı ortamlarda da üreyen koloniler, aynı şekilde, tek bir mikroorganizmadan kaynaklandığı için aynı sorun burada da bulunmaktadır. F faktörü, sadece E. coli suşları arasında transfer edilmez. Aynı zamanda, salmonella, shigella, pseudomonas, proteus, vs cinslerine ait türlerde de meydana gelebilir. F+ E. coli suşları diğer  Gram negatif mikroorganizmalarla da konjugasyon yapabilir. Ancak; daha az sıklıkta bir gerçekleşme elde edilir. Örn, E. coli ile salmonella arasındaki konjugasyon oranı 10-6-10-8 kadardır. Salmonella ile shigella arasında da buna benzer bir oran bulunmaktadır. F faktörü bazı indükleyicilerin (akridin boyaları, ethidium bromide, mitomycin C, vs) etkisinde veya spontan olarak bakteriden çıkabilir (eliminasyon, plasmid eksklusiyonu). Böylece, F+ hücreler F-  hücre haline gelebilirler. 3) F' hücre x F- hücre konjugasyonu: Bazı indükleyicilerin etkisi altında, Hfr hücrelerinde kromozomda yerleşik bulunan F plasmidi buradan ayrılabilir. Bu ayrılma tam veya kısmi olabildiği gibi bazı durumlarda da kromozomdan da bir segmentin veya genin birlikte çıkmasına neden olabilir. Kısmi ayrılmalarda ise, plasmidin bir bölümü bakteri kromozomu üzerinde kalır. Bakteri genomundan bir segmentin F plasmidi ile birlikte çıkması (F' plasmidi) durumunda oluşan F' hücre ile F- hücre konjugasyonlarında, bakteri genomu da alıcı hücreye çok nadiren transfer edilebilir ve bu bakteriyi, aktarılan faktör yönünden pozitif hale getirebilir. Ancak, çoğu kez bakteri segmenti transfer edilmez veya aktarılsa bile kromozomla birleşmeyebilir. Konjugasyonun önemli olan yanlarından biri de, kesintili konjugasyon denemeleri ile bakterinin zamana karşı kromozom lokalizasyonlarının haritasını yapmak mümkündür. Böylece hazırlanan kromozom haritalarında hem genlerin yerleri ve hem de aktarılma süresi içinde zamanları da belirlenmektedir. F faktörünün bakteri kromozomuna integrasyonunda her ikisinde bulunan İS-elementlerinin rolü olduğu bildirilmektedir. Bakterideki İS-elementi ile F plasmidinde bulunan İS-elementi karşılıklı gelerek çapraz integrasyonla F faktörü kromozoma integre olur. Rezistenslik Plasmidleri (R Plasmidleri) Enterobakteriler arasında çeşitli ilaçlara karşı dirençlilik, hem in vitro ve hem in vivo olarak saptanmıştır. İlk defa bu özellik, 1951 yılında Japonya'da seyreden bir dizanteri olgusundan izole edilen S. flexneri suşunun 4 antimikrobial maddeye (kloramfenikol, tetrasiklin, streptomisin ve sulfonamid) karşı dirençli olduğu belirlendikten sonra anlaşılmıştır. Bu etkenin dışında, birçok ilaca karşı çoğul dirençlilik E. coli, salmonella, shigella, Klebsiella, proteus ve bazı enterobakterilerde de rastlanmıştır. Daha sonraları antibiyotik sayısında, dirençlilik yönünden artmalar olmuş ve yukardakilere ilaveten ampisilin, kanamisin, neomisin, vs gibi antibiyotiklere çoğul dirençlilik gösteren suşların sayısında artmalar meydana gelmiştir. R plasmidleri çift iplikçikli sarmal, sirküler  ve yapıda DNA karakterinde genetik elementlerdir. Molekül ağırlıkları >50x106 kadar olup genellikle konjugatif bir özelliktedirler  Bakteri kromozomu ile de integre olabilirler. R faktörleri iki bölümden oluşurlar. Biri konjugasyonu ve aktarılmayı yöneten transfer faktörü (TF) ve diğeri de çeşitli ilaçlara karşı dirençliliği tayin eden rezistenslik faktörü (RF) veya R determinanttır. E. coli 'de bu iki faktör tek bir ünite halinde bulunmasına karşılık salmonella ve proteuslarda bunlar ayrı sekanslar halindedirler. Bu faktörler birbirlerinden bağımsız olarak aktarılabilirler ve akridin boyalarından da ayrı ayrı etkilenirler. Eğer, RF transfer edilirse alıcı hücre ilaçlara karşı dirençli hale gelir. Ancak, RF'nin, TF olmadan tek başına aktarılması olanaksızdır. Bu nedenle RF'nin aktarılması diğer mekanizmalar tarafından yönetilir. Patojenik bakteriler, kendilerinde bulunan R faktörlerini nonpatojenik olanlara transfer edebilir. R plasmidleri, aynı zamanda, bazı faktörleri, diğer plasmidlerle birleşerek veya transpozonlardan alabilirler. Bazıları da R faktörlerini amplifiye edebilir veya plasmid sayısı (kopya sayısı) artırılabilir. Böylece bakteriler arasında rezistenslik konsantrasyonu çoğalmış olur. RF ve TF'yi ayrı üniteler halinde bulunduran suşlarda ya biri veya ikisi birlikte transfer edilebilir. R faktörleri, etkilerine göre karakterize edilebilirler. Bazıları fertiliteye mani olur ve F pilus oluşumunu baskılar (fi+, fertilite inhibisyon pozitif), bazıları da etkilemez (fi-, fertilite inhibisyon negatif). Ancak, fi+ faktörü, F faktörünün aktivitesini sınırlandırır. Buna karşın, fi-, F faktörünün etkinliğine tesir etmez. Bazen de bir hücrede fi+ ve fi- faktörleri bir arada bulunabilirler. Bu durum, aynı hücrede her iki faktörün replikasyon için aynı bağlanma yerine sahip olmadıklarını göstermektedir. R faktörü taşıyan hücrelerde, F piluslarına benzeyen piluslar (R pilusu) oluşmaktadır(R-plus formasyonu). Bu pilus da R faktörünü transferde bir konjugasyon köprüsü oluşturur ve genetik materyalin aktarılmasında önemli rol oynar. R faktörü, çeşitli antibiyotiklere karşı dirençliliği tayinde rol alan genlere sahiptir. Şimdiye kadar, 7-8 antibakteriyel maddeye karşı rezistenslik tespit edilmiş olup bunların da tek bir R faktöründe toplanabileceği belirlenmiştir. Bir bakteride, ilaç dirençliliği oluşursa, bu zamanla çok yönlü R faktörüne dönüşebilir ve diğer Gram negatiflere de aktarılabilir. Antibiyotikler alındığında, bunlara duyarlı olan mikroorganizmalarda azalmalar meydana gelirken, dirençliler de ise bunların yerini alma ve çoğalma gözlenir. Bu arada, R faktörünün de hem patojenik ve hem de nonpatojenik Gram negatiflere transferi artar. Böylece, barsakta, R faktörünü taşıyan hücre sayısı çok fazla bir düzeye ulaşır, komensal ve patojenikler arasında yaygın bir hale gelir ve hastalığın nüksüne yol açar. Bu tarz infeksiyonlara, Gram negatif etkenlerden ileri gelen infeksiyonların sağaltımında kullanılan streptomisin uygulamasından sonra rastlanmaktadır. R faktörünün bir kısmı, zamanla, spontan olarak veya antibiyotik baskısının kalkması sonu, konakçı bakteriden ayrılabilir. Spontan kaybolmalarda R faktörünün, kromozomla aynı anda bölünerek kardeş hücrelere aktarılması da rol oynar. P. multocida, S. aureus, Salmonella, Shigella, genellikle, ilaçlara duyarlı, buna karşın Pseudomonaslar ise dirençlidirler. Mutasyonlar sonu da, antibiyotiklere karşı dirençlilik oluşabilmektedir. Ancak, bu tarz rezistenslik, yukarıda açıklandığının aksine, ekstrakromozomal değil kromozomaldir. Bakterilerde bulunan restriksiyon endonuklease enzimleri yabancı orijinli genetik materyallerin invazyonuna mani olur. Ancak, bu koruma işlevi her zaman başarılı olmaz ve yabancı DNA segmentleri hücrelere girer ve kromozomla da birleşebilir ve mutasyonlara da yol açabilir. R faktörü, R+ hücrelerden R- hücrelere genellikle, konjugasyonla transfer olmasına karşın Gram pozitiflerde (stafilokoklarda) genel transdüksiyonla aktarma meydana gelir. R faktöründeki çoğul dirençlilik, bunda bulunan transpozon (Tn) ve/veya İS-elementlerinden kaynaklanmaktadır. Çeşitli antimikrobial ilaçlara ve metallere karşı dirençliliği sağlayan ve R plasmidlerince kodlanan özellikler ve bunların mekanizmaları hakkında ayrı bir bölüm halinde, bu kısmın  sonunda, bilgi verilmektedir. Bakteriyosin Plasmidleri Bakteriyosinler, bazı bakteriler tarafından sentezlenen dar spektrumlu ve letal etkili proteinlerdir. Bakteriyosinlerin bir kısmı kromozomal olmasına karşın, bazıları da plasmid orijinlidirler. Bakteriyosinler, ancak, kendini sentezleyen türden veya konakçısına çok yakın olan mikroorganizmalara etkilidirler. Örn., E. coli tarafından sentezlenen colicin (kolisin, bakteriyosin), bunu sentezleyemeyen E. coli 'ler ile S. sonnei  için letaldir. Ancak, diğer bazı enterobakterilere de etkili olabilmektedir. Bu etki çok sınırlıdır. İnsan ve hayvanlardan izole edilen E. coli suşlarının yaklaşık %40 kadarının kolisinojenik olduğu belirtilmektedir. Şimdiye kadar 20'den fazla ve ayrı özellikte kolisin izole edilmiş olup bunlar A'dan V'ye kadar, büyük harflerle bir sıralamaya tabi tutulmuştur. Bunların her biri, E. coli 'lerin bazılarına etkili olmakta ve böylece bir konakçı spektrumu ve spesifitesi meydana gelmektedir. Kolisin sentezleyen suşlar (kolisinojenik suşlar) kendi  oluşturdukları kolisinlere dirençlidirler. Ancak, kolisin sentezlenmeyenler etkilenirler. Bakteriyosinler, Gram negatif mikroorganizmaların yanı sıra bazı Gram pozitiflerce de (stafilokok, streptokok, listeria, basiller vs) sentezlenebildikleri açıklanmıştır. Bakteriyosin formasyonu için, bakterilerde, özel, bakteriyosinogenlerin bulunması gereklidir. Bunlar, bakteriyosin sentezini spesifiye eden özel genler olup bir kısmı ekstrakromozomal bir karakter taşırlar. Bir çok bakteride böyle genler bulunmasına karşın, genellikle, baskı altında tutulurlar ve bakteriyosin oluşturmazlar. Bu nedenle de hücre filtratlarında bakteriyosinlere çok az rastlanır ve bazen de hiç bulunmayabilirler. Ayrıca, bazı bakteriyosinojenik suşlar da, aynen bakteriyofajlarda olduğu gibi (lizojenik suşlar), bakteriyosin sentezi için indüklenmeleri gerekmektedir. Bakteriyosin sentezleyen hücrelerde, özel bir pilus formasyonuna rastlanmamaktadır. Bunları kodlayan genler, ancak F veya R faktörlerinin oluşturdukları pilusların konjugasyon köprülerinden yararlanarak diğer bakteriye aktarılabilirler. Fakat, Col E1 pilus formasyonunu tayin edebilir ve kendinin transferini sağlayabilir. Bunun yanı sıra, çok az oranda da bakteri kromozomundan bir segmenti de mobilize edebilir ve aktarıldığı hücreye taşıyabilir. Ancak, kromozoma integre olmazlar. Bazı kolisinler (Col E1), bazı E. coli suşlarında bulunan özel bir plasmid (Col plasmidi) tarafından spesifiye edilirler. E. coli 'lerin genomunda doğal olarak kolisin sentezleyen bir gene rastlanamamıştır. Ancak,  kendilerine kolisin geni transfer edilirse böyle E. coli 'ler kolisin genini eksprese edebilirler. Col plasmidi kendi konakçı bakterisini, aynı kolisine karşı dirençli hale getirmesine karşın, diğer kolisinlere duyarlı olabilirler. Örn., Col1 A plasmidi E. coli 'yi colicin A 'ya karşı dirençli yapmasına karşın, colicin B ve diğer kolisin türlerine duyarlıdır. Kolisinler, etkilerine göre, E. coli 'ler, Fredericq tarafından 20 farklı tipe ayrılmış ve bunlara A'dan V'ye kadar bir isim verilmiştir (Freedericq klasifikasyonu). Bu sistematikte, E. coli 'lerin dirençlilikleri esas alınmıştır. Ancak, bu sistematik pratiğe pek uymamaktadır. Şöyle ki, bir E. coli suşu, birden fazla türden kolisin sentezlediği gibi, birden fazla türden kolisini kodlayabilmektedir. Bakteriyosinler düşük molekül ağırlığında ve protein karakterinde substanslar olup her birinin amino asit sıraları ile bazılarının bunları kodlayan genlerin bazılarının baz sıraları saptanmıştır. Yapıları oldukça basit, karbonhidrat ve lipid molekülleri yönünden de bazıları yoksundurlar. Bu nedenle bakteriyosinlerin plasmidler tarafından spesifiye edilip-edilmediklerini saptamak oldukça kolay olmaktadır. Gram pozitiflerce sentezlenen bazı bakteriyosinler, ayrı cinsten mikroorganizmalara da az da olsa etkili oldukları açıklanmıştır. Ancak, bu özellikteki bakteriyosinlerin bir kısmı kromozomal orijinlidirler. Şöyle ki, P. aeruginosa 'nın aeruginocini (pyocin) kromozomal genler tarafından spesifiye edilirler. Bakteriyosinler proteazlar tarafından inaktive edilirler. Bazılarının morfolojileri de, elektron mikroskopla yapılan muayenelerde, faj kuyruklarına benzediği açıklanmıştır. Kolisinlerin ve diğer bakteriyosinlerin molekül ağrılıkları 12000-90000 arasında değişmektedir. Kolisinlerin bazıları iki asimetrik protein molekülü olarak sentezlenir. Bunlardan büyük olanı, duyarlı bakteriyi öldürür ve küçük alt ünite ise kolisin immunite proteini aktivitesi gösterir. Bu alt ünite, kolisinin, in vitro, etkisini inhibe etmesine karşın, büyük alt ünitenin bakteriyi öldürmesine mani olacak etkinlikte değildir. İmmunite proteini kolisine sıkıca bağlanır. Gram pozitif mikroorganizmaların plasmid orijinli bakteriyosinlerinin (streptococcin, staphylococcin, lactocin, vs) molekül ağırlıkları 10000-25000 arasındadır ve yapılarında lipid ve karbonhidratlar bulunmaktadır. Bu duruma göre lipoprotein veya glikoprotein özelliği taşımaktadırlar. Kolisinler bazı antibiyotiklerden (Streptomycin, chloramphenicol) daha büyük molekül ağarlığına sahiptirler. Böyle büyük moleküllerin bakterilerin hücre duvarından içeri girmeleri oldukça zordur. Ancak, bakteriyosinler bir çok tarzda hedef bakteriyi etkileyerek lize ederler. Kolisinlerin hücre membranına bağlı enzimleri aktive ederek veya bazıları da hücre membranından içeri girerek, DNA ve RNA'ların fonksiyonlarını bozarlar. Kolisinler, daha ziyade, RNase ve DNase gibi etkinlik gösterirler. Bazıları da hücre membranının permeabilitesini artırır ve böylece kolisinlerin geçişini kolaylaştırır. Buna bağlı olarak diğer moleküllerin içeri ve dışarı akışı hızlanır ve hücrenin ortamdaki metabolik dengesi bozulur. Kolisinler, aynı zamanda, bakteri hücre membranında bulunan kolisin reseptörlerine tutunarak etkili olabilmektedirler. Colicin-B, E, K ve -M reseptörleri, ferri enterocholin, Vit B12, nukleosid ve ferrichrome (sıra ile) moleküllerinin hücreye girişinde rol oynarlar. Kolisin reseptörleri kolisinin aktivitesi için önemlidir. Eğer hücre duvarı ve buna bağlı reseptörler giderilirse, orijinal hücre kolisine rezistans olsa bile, elde edilen sferoplastlar duyarlılık gösterirler. Ekseri kolisinler (Colicin A, -E1, Ia, Ib, -K) hücre duvarını kanallar oluşturarak, iyonların kolayca girip-çıkışına permeable hale getirir. Kolisinle muamele edilmiş hücrelerden genellikle potasyum (K+) iyonları fazla miktarda dışarı çıkar. Colicin E1 ve -K, hücrelerdeki ATP'ye bağlı reaksiyonları inhibe ederler (protein ve nukleik asit sentezleri de dahil). Katyonların hücreden çıkışı, bunların kofaktör olarak rollerine de mani olduğundan enzimlerin aktivitesini de inhibe eder. Colicin E2 ile muamele edilen hücrelerin DNA'ları parçalanır. Ayrıca, Colicin E2 ile temas eden hücrelerde (bakterilerde) 16SrRNA'nın 3-terminusundan 50 nukleotidin çıkmasına neden olur ve bu RNA etkisiz hale gelir. Cloacid DF13'de (E. cloacae DF13 tarafından sentez edilir) benzer tarzda etkiye sahiptir. Bu kolisinlerin pürifiye formları in vitro olarak nuklease aktivitesi gösterirler. Col El, -A, Ia, ve Ib, hücre membranında depolarizasyon meydana getirerek bakteriyi öldürürler. Col E2 ve -E3'ün de DNase aktivitesi bulunmaktadır. Col -M ve Pesticin (Y. pestis tarafından sentezlenir), hücre duvarında ayrışmalar oluşturarak mikroorganizmaları lize eder. Pesticin, hücre duvarındaki NAGA ve NAMA molekülleri arasındaki beta-1,4 bağlarını koparır. Kolisinleri spesifiye eden plasmidler başlıca iki gruba ayrılmaktadırlar. Grup I Col plasmidleri nonkonjugatif bir karakter taşımakta ve MA. 5x106 kadardır (Col El-K30, ve Clo DF13, vs). Grup II Col plasmidleri ise konjugatif olup MA: 50-80 x 106 civarındadır. Bazıları birden fazla kolisin sentezi için genetik informasyonlara sahiptir. Bunlar aynı zamanda ilaçlara dirençlilik genleri de taşımaktadırlar (Col V, ve Col B, F pilusu oluştururlar). E. coli kültürlerinde, yaklaşık %0.1 bakteri Col+ bir özellik taşımaktadır. Kolisin sentezi ancak bir kaç saat sürer. Bazı kolisinlerin de kendi bakterisine etkiledikleri açıklanmıştır. Bakterilerde, konjugasyon için pilus formasyonunu kodlamayan nonkonjugatif karakterdeki kolisin plasmidleri, eğer konakçı bakteri Col I gibi I pilus oluşturan bir plasmidle super infekte olduklarında, konjugatif plasmid kendi DNA'sı yanı sıra, diğer plasmidlerin de transferini ve hatta, kendi konakçısının DNA'sını da aktarabilir. F piluslarını adsorbe eden fajlarla, I piluslarına bağlanan fajlar (Ifl) farklıdırlar. I pilusları, Col+ bakteri ile Col I- E. coli 'ler arasındaki konjugasyonlarda Col I faktörü alıcıya aktarabilir. Kolisinojenik plasmidler, bakteri içinde bağımsız olarak replike olabilir ve konakçısı için de zararlı bir etkiye sahip değildir. Yani sentezlediği kolisinden konakçısı genellikle etkilenmez. UV-ışınları ve mitomycin C ile bazı kolisinojenik faktörler (plasmidler), indüklenebilirler. Başlangıçta (orijinalinde) Col plasmidi taşımayan ve nonkolisinojenik olan bir bakteri, bu faktörü sonradan alarak Col+ hale gelebilir. E. coli 'lerin kolisinojenik olup-olmadıklarını belirlemek için pratikte kullanılan bazı teknikler bulunmaktadır. Bunlardan birisi de "makrokoloni" yöntemidir. Bu teknik kısaca şöyledir: Taze E. coli buyyon kültürü, agar besi yerinin ortasına, 1 cm çapında yer kaplayacak tarzda ekilir. Uygun bir ısıda (37°C) 48 saat inkube edildikten sonra, kültürün kapağına 1 ml kloroform konarak petri kutusu tersine çevrilir ve böylece 30 dakika kadar bekletilir. Petri kutusunun kapağı açılarak kloroformun uçması beklenir (15. dakika). Bundan sonra, bütün kolisinlere duyarlı olan E. coli K suşunun 24 saatlik buyyon kültüründen 1/100 sulandırılarak bundan petri kutusunu ortasındaki kültüre kadar gelmemek kaydıyla ekim yapılır ve 37°C 'de 24 saat inkube edilir. Ekilen suşun ürememesi kolisinin varlığını ortaya koyar. Ekilen suşun, daha ziyade ortadaki büyük koloniye yakın bölgelerinde inhibisyon oluşur. Aşağıda bazı önemli bakteriyosinler ve bunları sentezleyen mikroorganizmalar gösterilmiştir. Ancak bunların hepsi plasmid orijinli olmayıp bazıları kromozomaldır. A) Gram negatif mikroorganizmalar Aerosin (A. aerogenes), Alveisin (B. alvei), Kloasin (E. cloacae), Kolisin (E. coli) Pestisin (Y. pestis, Y. pseudotuberculosis) Piyoin (P. aeruginosa) B) Gram pozitif mikroorganizmalar Stafilokoksin (Staphylococcus), Streptokoksin (Streptococcus), Subtilisin (B. subtilis), Seresin (B. cereus), Monosin (L. monocytogenes), Megasin (B. megaterium) Kolisin grupları ve bazı kolisinler Grup A(I): E, E1, E2, E3, K, L, N, S4, X Grup B (II): B, D, G, H, I, M,S, V,Q Virulens Plasmidleri Patojenik mikroorganizmalar, kendilerinde bulunan bazı virulens faktörleri (bunlardan biri veya birkaçı ile birlikte) ile konakçıyı hastalandırırlar ve hatta ölümlerine neden olabilirler. Ancak, bu etkinlikleri, virulent bakterinin konakçıya yeterince ve uygun yoldan girmesi ve konakçının genetik ve/veya immunolojik yönden (spesifik antikor taşımaması) duyarlı olması ile yakından ilişkilidir. Bakteri, ne kadar virulent olursa olsun, eğer konakçı buna direnç gösteriyorsa, mikroorganizma üreyemez, infeksiyon veya hastalık oluşturamaz. Bakterilerin sahip oldukları virulens faktörlerinin bir kısmı da kromozomlarında kodlanmasına karşın bazıları da plasmid orijinlidir. Plasmidlerce kodlanan başlıca virulens faktörleri hakkında aşağıda kısa özlü bilgiler verilmektedir. C. tetani (nörotoksin), B. anthracis (pOX1 letal toksin ve pOX2 kapsül formasyonu), B. thuringiensis (kristal toksin, insekt larvaları için toksik) A. tumefaciens (Ti plasmidi, dikotiledon bitkilerde tümör formasyonu), L. lactis (nisin), S. aureus (eksfoliatif toksin), Y. pestis, Y. psedotuberculosis, Y. enterocolitica (membran proteinlerini kodlayan plasmidler). S. sonnei, S. flexneri, S. dysenteriae (dizanteri oluşturan toksinlerin kodlarını taşıyan plasmidler), insanlardan izole edilen E. coli 'lerde LT ve ST-toksinlerin sentezlerini spesifiye eden plasmidler (CFA-1, -2, E8775), buzağı ve kuzularda hastalık oluşturan E. coli 'lere ait K99 antijenleri ile domuz ishallerinden ayrılan E. coli 'ler de bulunan K88 ve 987 antijenleri plasmidler tarafından kodlanmaktadırlar. Bazı virulens faktörleri de kromozomal orijinli oldukları gibi bir kısmı da fajlarla spesifiye edilirler. Örn, C. diphtheriae 'ye ait beta fajının kodladığı difteri toksini veya C. botulinum C 'de bulunan fajda aynı tarzda toksin sentezini spesifiye eder. Metabolik Plasmidler Metabolik aktivite bir çok bakteride kromozomlarda bulunan özel genler tarafından yönetilirler. Ancak, bazı bakterilerde de metabolizma ile ilgili reaksiyonlar hem kromozomal ve/veya hem de plasmid orijinli olabilmektedir. 1) Degradatif plasmidler: P. putida ve diğer pseudomonaslarda bir çok kimyasal maddeyi ayrıştırabilecek plasmid kaynaklı enzimlere sahiptirler. Böyle enzimlerin sayısı 10'dan fazlayı bulmaktadır. Örn., SAL, NAH, ASL ve TOL plasmidleri, sıra ile salycylate, naphtalene, alkyl benzen sulphonate ve tolueni ayrıştırarak catechola çevrilir ve sonra da plasmidlerce kodlanan enzimler tarafından acetaldehyde ve piruvatlara dönüştürülür. Degradatif plasmidler konjugatif bir özellikte olup molekül ağırlıkları oldukça yüksektir (50-200 x 106). Bu plasmidler, genellikle, kompatible bir karaktere sahiptirler ve büyük plasmidler arasındadırlar. TOL, SAL, OCT ve NIC plasmidleri de iki veya daha fazla farklı küçük plasmide ayrılabilirler ve bunlar bağımsız replikasyon orijinine sahip olduklarından da, transfer edildiklerinde hücre içinde serbest replike olabilirler. Ancak, bunlar, nonkonjugatif bir özellik gösterirler. TOL ve NAH gibi plasmidler de geniş bir konakçı spektrumuna sahiptirler ve E. coli 'lere ve pseudomonaslara transfer edilebilirler. 2) Diğer metabolik plasmidler: Salmonellalar, genellikle, Lac-'dirler. Bazen Lac+ fenotipe dönüşebilirler (S. typhi). Bunları, Lac+ plasmidler gerçekleştirirler. Lac+ plasmidlere, salmonellalar dışında, serratia, S. lactis ve proteuslarda da tesadüf edilmiştir. Plasmidler, aynı zamanda, salmonellalarda, sukroz fermentasyonuna da neden olabilirler. E. coli 'lerde K88 antijenlerini kodlayan plasmidler, aynı zamanda, rafinozun fermentasyonuna da sebep olurlar. Bazı raf + plasmidler de H2S üretimini de bakterilere kazandırabilirler. Plasmid SCP1 (Streptomyces coelicolor), methylenomycin sentezini kodlayabilmektedir. Kasugamycin ve chloramphenicol da plasmidler tarafından spesifiye edilirler. Rizobiumlarda bulunan plasmidler de legumine bitki köklerine nitrojen fikzasyonunda etkin fonksiyonlara sahiptirler. Büyük Plasmidler Patojenik ve nonpatojenik bakterilerde molekül ağırlıkları 1-600 magadalton (Md) arasında değişebilen plasmidlerin varlığı belirlenmiş, bunların bir kısmının da moleküler yapıları ve kodladıkları spesifik proteinlerin karakterleri saptanmıştır. Genel bir kural olmamakla beraber, molekül ağırlığı 50 Md'den fazla olanlar "büyük plasmidler" olarak dikkate alınmaktadırlar. Taşıdıkları çok değişik ve spesifik markerler yanı sıra, rekombinant DNA teknolojisinde de, özellikle, gen aktarmalarında önemli fonksiyonları olan plasmidlere, daha ziyade kirli ve organik materyallerden zengin sularda yaşayan bakterilerde rastlanılmaktadır. Bakterilerin tek ve aynı zamanda küçük kromozoma sahip olmaları bunların genetik potansiyellerini ve diğer bazı fonksiyonlarını, ökaryotiklere oranla, daha kısıtlamaktadır. Ancak, bakteri genomlarında meydana gelen çeşitli mutasyonlar ve buna ilaveten, bakterilerde bulunan ve çok değişik karakterler taşıyan büyük plasmidler, fajlar, transposon ve İs elementleri, bakterilere yeni sekanslar, genler ve bunlara bağlı olarak yeni özellikler kazandırmaktadırlar. Fakat, bu genlerin bazıları, fazla sayıda meydana gelen replikasyonlar sırasında veya indüktörlerin etkisi altında, bakterilerden ayrılmakta ve mikroorganizmalar orijinal parental fenotipik karakterlerine tekrar dönmektedirler. Bakteri kromozomunun %3-5'i uzunluğuna kadar ulaşabilen büyük plasmidler, hücre içinde, genellikle, küçük plasmidlere oranla daha az sayıdadırlar (1-5 adet). Kointegrasyon sonunda  sayıları daha da azalmaktadır. Plasmidler, hücre içinde ya bağımsız replikonlar halinde bulunurlar veya birbirleriyle birleşerek (kointegrasyon) büyük plasmidleri meydana getirirler. Ancak, bunun anlamı, her zaman böyle olur manasını taşımaz. Bazen de, tersi olabilmektedir. Yani, büyük plasmidler, daha küçük replikonlara ayrılmaktadırlar. Kointegrasyon sonucu oluşan multimerik plasmidler etkinlik bakımından diğerlerine oranla daha fazla avantajlıdırlar. Hatta, bazılarında da, birden fazla replikasyon orijini bulunmaktadır. Ancak, replikasyonda sadece bunlardan biri fonksiyonel olmaktadır. Bakteri sitoplasmasında bağımsız bir replikon olarak bulunan plasmidler, genomla da birleşebilirler ve bunun bir devamı haline gelebilirler. Bazı durumlarda da plasmidlerle kromozom arasında biyokimyasal yönden bir işbirliği de gelişmektedir. Şöyle ki, bir kimyasal maddenin metabolize olmasında önce kromozom (veya plasmid) etkinlik göstermekte ve oluşan ürünler de plasmid (veya kromozom) tarafından son ürünlere kadar ayrıştırılmaktadır. Örn, P. putida da bulanan CAM (campher) plasmidi (200 Md), campherin ayrışmasının bir bölümünü, bakteri kromozomu da geri kalan kısmını tamamlar. P. oleovorans 'da bulunan OCT (octane) plasmidi (200 Md), alkanları kullanma kapasitesini spesifiye eder. Ancak, tam olarak, alkanları yağ asitlerine kadar ayrıştıramaz. İlk basamakta, alkane oksidasyonu plasmid tarafından yönetilir. İkinci aşamada ise, alkol dehidrasyonu, bağımsız olarak hem plasmid ve hem de kromozom tarafından spesifiye edilir. Agrobacterium tumefaciens, ornitini iki ayrı basamakta ayrıştırır. Bunlardan biri pTiC58 plasmidinde kodlanmıştır ve diğeri ise kromozomal orijinlidir. Kromozom-plasmid işbirliğine (interaksiyon) TOL (toluene) plasmidinde de rastlanılmıştır. Bazı durumlarda da işbirliği ters veya olumsuz bir yönde gelişebilmektedir. Şöyle ki, Rhizobium leguminosarum (sym plasmidi, pRIJI) ve R. trifoli 'de (pRtr5a) bulunan plasmidler, bakterilerin bakteriosin sentezlerini inhibe ederler. Aynı fonksiyona sahip plasmidlerin molekül ağırlıkları, değişik bakterilerde, farklı ölçülerde olabilmektedir. Örn, E. coli 'de laktoz fermantasyonu 58.5 Md'luk plasmid tarafından yönetilmesine karşın, K. pneumoniae 'de 163 Md'luk plasmid aynı fonksiyonu yapar. R. leguminosarum 'da bulunan 100 Md'luk plasmid, hidrogenase aktivitesini spesifiye etmesine karşın A. eutrophus 'da 300 Md'luk plasmid aynı aktiviteyi iki enzimle yapar. Bezende, aynı aktivite, aynı tür içindeki suşlar arasında değişik molekül ağırlığındaki plasmidler tarafından, spesifiye edilebilmektedir. Örn, B. thuringiensis suşlarında insektisidal delta tonsinini kodlayan plasmidlerin molekül ağırlıkları 44;50 ve 75 Md arasında bulunmaktadır. Halobacterium suşları arasında da gaz vakuollerini kodlayan plasmidlerin molekül ağırlıkları 44 ve 100 Md' arasıdır. Kromozomla birleşen plasmidler bazı nedenlerle genomdan ayrılabilir ve ayrılırken de kromozomdan bir segment alabilirler. Böyle plasmidler de sitoplasmada sirküler forma dönüştürülerek bağımsız olarak kalabilecekleri gibi konakçıdan da çıkabilirler. Bazı plasmidler de bir bakteride tek bir ünite halinde bulunduğu halde, diğer bir bakteri de iki plasmid halinde olabilmektedir. Örn, E. coli 'deki RI ve NR1 plasmidleri, P. mirabilis'e transfer edilirse küçük replikonlara ayrılmaktadır. P. rettgeri 'den izole edilen R plasmidi 'R 394, 115 Md) iki plasmide ayrılabilmektedir (11 ve 102 Md). Bunlardan her biri ayrı bir rezistanslık genini kodlarlar. E. coli 'de bulunan R plasmidi tek bir ünite halinde ancak  iki kısımdan oluşmakta (RF ve TF).  Proteus veya salmonellalar da iki replikona ayrılabilmektedir. P. mirabilis 'teki rezistenslik plasmidi (NRI) kloramfenikollu ortamda üretilirse, NR1'in büyüklüğünde ve r-determinant sayısında artmalar meydana gelmektedir. Benzer olguya, tetrasiklin plasmidine sahip olan S. faecalis 'te de rastlanılmıştır. Bakteri içinde iken inkompatible olan iki plasmid, birleştiklerinde (kointegrasyon)  bir arada uzun sürü bulunabilmektedirler. Örn, UV-ışınları ve uygun seleksiyon yöntemleri CAM ve OCT plasmidlerini kointegre hale getirebilmektedir. Kointegrasyon aynı zamanda, nontransmissible (nonkonjugatif) olan plasmidlerin mobilizasyonuna yardımcı olduğu gibi, bazılarının da kromozomla birleşmesine veya genomdan ayrılmasına da yol açabilmektedir. İn vitro hazırlanan plasmidler, (suni plasmidler) bakterilere aktarıldıktan sonra hücre içinde bazı yapısal değişikliklere maruz kalmaktadırlar.

http://www.biyologlar.com/baslica-plasmidler-ve-ozellikleri

PESTİSİT KALINTILARI (TARIM İLAÇLARI)

Dünya nüfusunun hızla arttığı çağımızda açlık sorununun çözümlenebilmesi için tarımsal üretimi arttırmada ilaçlar kullanılmaktadır. Tarım ürünlerinin üretimi sırasında, ilaçlama ile bu ürünlere kontaminasyon ile bulaşan ve daha sonra mamül gıda maddelerine yansıyan, kimyasal ilaç kalıntılarına “Pestisit” adı verilmektedir. Ancak pestisit adı verilen bu maddeler üretim artışı sağlarken, aynı zamanda gıda hammaddesi olarak kullanılan bu ürünlerde ve çevrede bulaşmaya neden olmaktadır. Bulaşan bu maddeler teknolojik işlemlerde belli bir düzeye kadar azaltılmakla birlikte, üretilen gıda maddelerinde de kalmaktadır. Bu durum insan sağlığını ve çevreyi çok ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir. Pestisitlerin çok çeşitli sınıflandırmaları yapılmıştır. Bunlar; • İnsektisidler; böceklere karşı, • Fungusidler; küflere karşı, • Herbisidler; zararlı otlara karşı, • Akarasidler ; kenelere karşı, • Apisidler ; yaprak bitine karşı, • Molusidler ; sümüklü böcek ve salyangozlara karşı, • Rodentisidler; fare ve diğer kemiricilere karşı, • Nematisidler ; kurtçuklara, karşı kullanılır. Pestisitler ayrıca sistemik ve kontakt (yüzey pestisiti) olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Sistemik pestisitler bitki dokusuna nüfuz eder ve doku içinde çeşitli bölgelere taşınıp yerleşerek etki gösterirler. Böylece korumaları ve etkileri daha uzun sürer. Daha önceki yıllarda kullanılan pestisitler genellikle kontakt pestisitlerdir. Bu nedenle yağmur, rüzgar ve güneş ışığında uzun süre kalıcılıklarını koruyamadıkları için etki süreleri kısadır. Çevresel olarak kalıcı olan organoklorin pestisitler son 30 yıldır üzerinde önemle çalışılan konulardan birisidir. Çevrede organoklorin pestisitlerin sürekli bulunması, besinler ile suda DDT ve bazı siklodienlerin kalıntısına neden olmaktadır. 1960’larda yapılan araştırmalar, organoklorin pestisitlerden DDT’nin gıdalarda ve çevrede önemli kalıntılar bıraktığını ortaya koymuştur. DDT içeren et ve süt ürünlerinin tüketilmesi sonucu, insan sütünde ve vücut yağında, yüksek miktarda kalıntı olduğunun saptanmasından sonra kullanımı bir çok ülkede yasaklanmıştır.      

http://www.biyologlar.com/pestisit-kalintilari-tarim-ilaclari

Plastik Ambalajların Sağlık Üzerine Etkileri

Plastik imhası bütün dünyada çözümlenmemiş bir sorundur. Ayrıca plastik materyalin yanması veya yakılması ile açığa CO, HCN, HCl, benzen, fosgen gibi zehirli gazlar çevreyi tehdit etmekte, yangınlarda duman ve zehirli gazlara bağlı ölümleri artırmaktadır. Bazı plastik türlerinin kullanım amaçları ve sağlık üzerine etkileri verilmiştir. Polivinil Klorid (PVC) Besin paketleri, plastik streç, kozmetik, bina kiremitleri, emzik, banyo perdesi, oyuncak, su boruları, su hortumu, şişme havuzlarda Kanser nedeni olabileceği, doğum defektleri, genetik değişiklikler, kronik bronşit, ülserler, cilt rahatsızlıkları, görme kaybı, KC disfonksiyonu Fitalatlar(DEHP, DINP ve diğer) Yumuşak vinil ürünler (Fitalat içeren vinil kıyafetler), ayakkabı, yazıcı mürekkebi, ağıza alınmayan oyuncaklar ve çocuk ürünleri, vinil döşeme ve kan tüpleri, streç film, cerrahi eldiven, solunum cihaz ve maskeleri, diğer tıbbı aletler Endokrin, gelişme ve üreme rahatsızlıkları, doğum defektleri, hormonal değişiklikler, kısırlık, immün sistem zayıflığı, endometriozis Polistiren Et, balık, yoğurt ve peynirin konulduğu fom kaplar, fom bardak ve sert tabaklar, disposable çatal-kaşık-bıçak, boya, servis tepsileri, oyuncaklar Göz, kulak ve burunda irritasyon, İşçilerde lenfatik ve hematopoetik kanser oranlarının yükseldiği belirlenmiştir. Polietilen (PET) Su ve soda şişeleri, içecek bardakları, besin saklama kapları ve streç film, plastik çantalar, mutfak araç gereçleri, oyuncaklar. İnsan karsinojeni olabilir Polyester Yatak, kıyafet, çocuk bezi, besin paketleri ,tamponlar, döşemecilik Göz ve solunum bölgesinde irritasyon, akut cilt lezyonları Akrilik Kıyafet, battaniye, halı, yapıştırıcı, kontak lens, takma diş, çocuk bezi, besin hazırlamada kullanılan kaplar, boyalar Solunumda güçlük, bulantı, kusma, ishal,baş ağrısı ve yorgunluk Tetrafluro etilen Teflon kaplarda, su tesisatı ve araçlarında Göz, boğaz ve burunda irritasyon ve solunumda güçlük Poliüretan Fom Yastık, döşeme Bronşit, öksürük, cilt ve gözde problemler, toluen diizosyanatın açığa çıkmasıyla şiddetli akciğer problemleri

http://www.biyologlar.com/plastik-ambalajlarin-saglik-uzerine-etkileri

SENTROZOM

İkel bitkilerde ve hayvan hücrelerinin büyük bir kısmında bulunur, interfazda kural olarak çekirdeğin yanındadır. Üç ile beş milimikron uzunluğunda, birbirine dik, ER ve ribozom taşımayan, ortası saydam; çevresi her biri 9 mikrotubulus tripletinden oluşmuş iki silindir halinde görülür. Sayıları çoğunluk iki tanedir (Dip-losoma); bazı hücrelerde çok sayıda olabilir. Sentriyoluma, etrafındaki sentroplazma ile birlikte "C e n t r o s o m a" denir. Bölünme başlarken, kutup ipliklerinin (iğ iplikleri) merkezinde bulunduğu için "C e n t r i o l = Sentriyol" adım alır. Hücre bölünmesi sırasında sentriyol de ikiye bölünerek, her biri bir kutba gider ve aralarında oluşan iğ ipliklerine, çekirdek zannın dağılmasıyla ortaya çıkan kromozomlar takılır. Fakat bölünme ne basit bir ikiye bölünmedir ne de DNA replikasyonunda olduğu gibi bir kontak sentezlenmedir. Belki eski kalıbın doğrudan doğruya okunmasıdır. Yeni sentriyolün mikrotubulusları, genellikle eski sentriyolden 100 nm. kadar uzaklıkta ve ona dik olarak ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla bilgi, var olan sentriyolden, oluşmakta olan kopyasına herhangi bir şekilde aktarılmaktadır. Fakat bu bilgi aktarılma düzeneğinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Spermanın orta kısmında bulunan sentriyol kamçının kaide taneciği olarak görev yapar.Keza Sillerin ve kamçıların kaide taneciği de sentriyollere homologtur (kökendeş) ve onlardan doğrudan doğruya türemiştir. Keza duyu hücrelerindeki almaçın yapısına katılan birçok oluşum da sentriyollerden meydana gelmiştir.Tüm bu organeller bilgi aktarımı ile birbirinden doğrudan doğruya oluştuğuna göre, acaba, sentriyol ya da kaide taneciği yeniden meydana getirilebilir mi? Bu olanak partenogenetik çoğalan denizkestanesinin yumurtalarında gösterilmiştir. Olgunlaşma bölünmesi sırasında, sentriyolünü yitiren denizkestanesi yumurtası, sitoplazma içerisinde yeniden bir sentriyol meydana getirerek, spermanın getireceği sentriyolün iğ ipliklerindeki yerini almaktadır. Her ne kadar zorunlu durumlarda kendi kendine böyle otonom bir üretim gözlenmişse de, bugüne kadar ne sentriyolde ne de kaide taneciğinde DNA'ya rastlanmamıştır. Hayvansal ve bitkisel birhücrelilerdeki ve çok hücrelilerdeki sillerin, kamçıların ve kaide taneciklerinin mikrotubulus sayısı, hayret edilecek derecede birbirine benzerdir ya da aynıdır. Bu gözlem, adı geçen organların monofiletik olduğunu (aynı kökten geldiğini) kanıtlayabilir. Genellikle formülleri (9+2) ya da (9+0) şeklindedir. Sentriyolün esas görevi, çevresindeki mikrotubulusların oluşumunu sağlamak, kendisini çoğaltmak ve iğ ipliklerini meydana getirmek için organize etmektir. Kaide tanecikleri içindeki mikrotubulusların da doğrudan bunlardan meydana geldiği saptanmıştır. Sentriyolün, kromozomun anafaz hareketlerine katılıp katılmadığı bilinmemektedir. Buna karşın kaide tanecikleri sil hareketleri için bulunmak zorundadır. Bazı kitaplarda iğ ipliklerinin kasılgan olduğu belirtilerek, bazı maddelerin katılmasıyla kısalıp uzadığı ve buna bağlı olarak sentromerine bağlı olduğu kromozomu kutuplara doğru kaydırdığı savunulmaktaysa da, bunu kanıtlayan herhangi birşey bulunamamıştır. MiKROTUBULUSLAR VE MiKROFİLAMENTLER Sitoplazmanın farklılaşmasıyla oluşan 10-25 nm. (10-9 m. = nanometre) çapındaki borucuklardır.Yapıtaşları, molekül ağırlığı 40.000 olan glo-büler bir proteindir. Bu proteine "T u b u l i n" denir. Tubulin monomerelerinin her birinin çapı 4-5 nm.'dir. Bunlar birbirine, en azından, belirli mikrotubuluslarda (örneğin iğ ipliklerinde), tekrar çözülüp ayrılacak şekilde bağlanmıştır (polimer yapmışlardır). Zincirler, büyük bir olasılıkla, birbirine, "D y n e i n" denen, diğer bir proteinle bağlanmıştır. Bu sonuncu protein, tubulusların yanlara doğru yaptıkları çıkıntının materyalini oluşturur ve kas filamentleri arasındaki enine bağların işlevini görür. Birçok durumda 13 tubulus zinciri bir borucuk oluşturmak için birleşmiştir. M i k rotu buluşla r (çoğulu mikrotubuli) yani borucuklar da birbirlerine ikili ve üçlü bir şekilde bağlanmıştır. Böylece tüm zincir dizileri bir arada tutulmuştur. Mikrotubuluslar, hücrede birçok farklı görevi yüklenmiş ve buna ilişkin olarak da bazı yapısal değişikliklere uğramıştır. Hücrenin yapısal değişikliğinde (morfogenezinde) büyük önemleri vardır. Hücre bölünmesinde görev alan iğ ve kutup ipliklerini yapar ve keza sinir liflerindeki aksonların içinde boydan boya uzanır. Daha önce de değindiğimiz gibi hayvanlar ve az da olsa bitkiler aleminde bulunan sil ve kamçı, keza güneşsilerin (Heliozoa) yalancı ayaklarındaki eksen çubuğu mikrotubulusların katılmasıyla oluşmuştur. En önemlisi, bunların,sentriyol ve türevlerini yapmasıdır. Bir alkoloyit olan "C o l c h i c i n" (= karçiçeği özütü), tubulinle stökiyometrik (belirli oranlarda) olarak birleşir. Bu birleşme mikrotubulusların bütünlüğünü bozar (örneğin, iğ ipliklerini). Buna karşın sil mikrotubulusları bu maddeye dirençlidir. Mikrofilamentler, aktin ve diğer proteinlerden yapılmış 7 nm. çapındaki iplikçiklerdir. Bunlar hücre hareketinden ve sitoplazma akıntılarından sorumludurlar. Sitokalazin ile bloke (felç) edilebilirler.

http://www.biyologlar.com/sentrozom

Doku Mühendisliği

Doku mühendisliği son yıllarda Estetik Plastik ve rekonstrüktif Cerrahi alanında önemli bir uğraş konusu haline gelmiştir. Çeşitli nedenlerle oluşan doku kayıplarının rekonstrüksiyonu için primer kapatmadan, greftlere, yakın ve uzak fleplerden son aşama olarak mikrocerrahi yöntemler ile serbest doku aktarımına uzanan cerrahi işlemler, matür dokuların fiziksel olarak değiştirilmesi ve nakli gerçekleştirilmiştir. Plastik cerrahide yeni bir aşama olarak kabul edilebilecek doku mühendisliği, dokuların hücresel ve moleküler düzeyde değiştirilmesini sağlar. Doku mühendisliği, geleneksel biyomedikal araştırmalardan elde edilen bilgileri klinikte doku replasmanına uyarlayan özel bir araştırma alanıdır. Mühendislik ve yaşam bilimlerinin prensiplerini; doku fonksiyonlarını iyileştiren , koruyan veya onların yerini alan biolojik yer tutucuların geliştirilmesine uygulayan disiplinler arası yaklaşım olarak tanımlanabilir. Doku mühendisliğinin başlıca amacı, plastik cerrahinin gelişimi boyunca kullanılan cerrahi işlemler sonucunda görülen morbidite ve skar gibi sorunlar olmadan laboratuar koşullarında kayıp dokuyu rekonstrükte edecek dokuların oluşturulmasıdır. DOKU MÜHENDİSLİĞİNİN KLİNİK UYGULAMALARI Klinik uygulamada temel prensipler 1) Doku defektinin dikkatle belirlenmesi 2) Kayıp dokunun yerine konması için uygun bir tasarım yapılması 3) Yeni dokunun kontrollü bir şekilde fabrikasyonu 4) Doku mühendisliği ile elde edilen dokunun defekte başarıyla aktarımı 5) Elde edilen yeni dokunun kalıcı olması olarak sayılabilir. Klinik uygulanmada amaç , uygun süre içinde iyileşme, maksimum fonksiyonel ve estetik restorasyon,ve minimal morbiditedir. Genel Olarak Doku Mühendisliğinin Aşamaları • Kullanılacak hücrelerin elde edilmesi, • Bu hücrelerin kültür ortamında çoğaltılması • Taşıyıcı iskelet üzerine ekilmesi • Taşıyıcı iskelet üzerine tekrar kültüre edilip istenen üç boyutlu yapıyı kazanması • Hastaya aktarımı Biyomateryaller İnsanda ilk implantasyon materyallerinin geliştirilmesi,1960’larda gerçekleşmiştir. Bu materyaller, biyolojik olarak “inert” kabul edilirler, yani belirgin doku yanıtı uyarmamaktadırlar. Cronin ve Gerow ‘un ilk kez tanıttıkları silikon jel meme implantları bunlara örnek olarak verilebilir. İkinci kuşak biyomateryaller, ekstrasellüler matrix ile kimyasal olarak etkileşebilecek şekilde tasarlanmaktadır. Bu materyaller ilk kez 1970’li yıllarda tasarlanmıştır, bunlar içinde cam ve kalsiyum seramiklerinin olduğu kemik replasman materyalleri sayılabilir. Yine biyolojik olarak yıkılan sentetik polimerler, emilebilen sütür materyalleri ve kemik fiksasyon plakları bu grup içindedir. Biyolojik olarak yok edilebilen sentetik materyallerin hücrelerin tutunması ve doku oluşumuna yön vermesi için bir “taşıyıcı iskelet” (SCAFFOLD) rolü oynayabileceği fikri doku mühendisliği alanını başlattı. Günümüzde biyolojik sistemlerde özel moleküler yanıt oluşturabilecek üçüncü kuşak biyomateryallerin geliştirilmesi için yoğun çalışmalar mevcuttur. Doku mühendisliğinde biyomateryallerin, çok önemli rolü vardır. Doku kalıbını sağlayan çemberler , doku iskeleti, biyoaktif madde dağıtan araçlar gibi implante edilen cihazlar için gereklidirler. İmplante edilen kalıplar, istenen fonksiyonun özel üç boyutlu şekle bağlı olduğu yapıdaki dokular için kullanışlı olmaktadır. Kalıp, önceden belirlenmiş şekillerde doku oluşumuna rehberlik edebilir, ve kan akımının bulunduğu kaynaktan yeni oluşacak dokuya yönlendirilmesini sağlar ve böylece yeni oluşan dokunun cerrahi aktarımını mümkün kılar. Doku fabrikasyonu için kullanılan alanda katı duvarlı çemberler, biyoaktif materyalleri bünyesinde yoğunlaştırıp lokalize eder. Biyomateryallerin doku mühendisliğinde diğer önemi ise “taşıyıcı iskelet” olarak kullanılmalarıdır. Yapı iskelesi olarak kullanılacak materyal için istenen temel özellikler arasında biyouyumlu, yok edilebilir, mekanik bütünlüğü ve doku iletimini sağlayabilir olması sayılabilir. Vücutta normalde bulunan ve “framework” görevindeki materyaller, örneğin hyalurinik asit, glikozaminoglikanlar, kollagen, polisakkarit (çitosan), fibrin bu amaçla kullanılabilir ve bunların ince bağırsak mukozası ya da dermisten hazırlanan asellüler karışımları doku mühendisliğinde kullanılabilir. Doku iskeleti olarak kullanılabilecek semi sentetik maddeler içinde (biyolojik yapıda var olan maddelerin sentetik maddelerle karışımları) veya sentetik maddeler (tamamen doğal olmayan maddeler) olabilir. Sentetik polimerlerin daha esnek tasarımlara olanak sağlayabilmeleri, içerik ve yapıları isteğe göre özel olarak üretilebilmeleri gibi avantajları vardır. Bazı polimerler, biyolojik koşullarda örneğin vücut sıvılarına maruz kalınca veya hücresel yıkım veya enzimatik yıkıma uğrayabilmektedirler. Bunu gidermek için küçük delikler (por’lar) aracılığıyla geçirgenik ve hidrofobik niteliklerin, ko-polimer oranı ve kristallik gibi özellikler eklenerek biyolojik yıkımdan bir miktar korunmaları sağlanmaktadır. Biyoyıkılabilir polimerler, kalsiyum seramikleri ve her ikisinin kombinasyonları delikli materyal özelliğinde üretilip yapı iskelesi olarak kullanılabilir. Materyaller, yüzey özelliklerini ve kompozisyonu değiştirecek şekilde biyoaktif moleküller ile modifiye edilebilir. Biyolojik ortamda parçalanırken biyoaktif materyaller halinde ortama salınan biçimde de üretilebilirler. Bu amaçla 100 mikrometre çaplı mikropartiküller içerecek şekilde oluşturulabilirler. Biyomateryaller yüzeyde hücreler ve ekstrasellüler matris ile temas halindedirler. Sentetik ve doğal maddelerin yüzey özellikleri, elektrik, topolojik ve kimyasal olarak değiştirilebilir. Materyalin yüzeyine çeşitli moleküllerin eklenmesi ile adherans ve hareketlerini etkilenebilir. Kalsiyum mineralleri ile kaplama, parçalanabilen polimerlerin kemik dokusu ile daha uyumlu olmasını sağlayabilir. Kollajen lifler gibi doğal olarak var olan bazı maddeler spesifik hücre adhezyonunu sağlayan kenarları taklit etmek amacıyla kullanılabilir. Hücre fonksiyonları, yüzey mühendisliği ile özel büyüme faktörleri salgılayacak şekilde kontrol edilebilir. Yapı teknolojisi içinde mikrotemas printing, laser fotolitografi, mikro sıvı kanalları gibi işlemler , sentetik materyaller üzerine hücre ekimi işleminin topografisini kontrol etmek için uygulanmaktadır. Biyoteknoloji Biyoteknoloji alanı, bitki hayvan ve insan hücreleri dahil tüm organik hücrelerin fonksiyonlarını anlamak, onları değiştirmek ya da yönlendirmek için çok sayıda teknolojiyi bünyesinde barındırmaktadır. Hücre nakli, büyüme faktörü salınımı, gen terapileri gibi biyoaktif komponentleri destekleyen metodlar, biyoteknolojinin odağını teşkil eder. Hücre bazlı teknolojiler içinde hücre nakli ve in vivo hücre iyileşmesine yönelik işlemler bulunmaktadır. Hücre naklinin temel planı hücrelerin toplanması, bunların kültür ortamında büyümeleri ve doku fonksiyonunun düzeltilmesi amacıyla alındıkları dokuya (vericiye) geri aktarımı olarak ifade edilebilir. Bazı yaklaşımlarda hücreleri, in vitro koşullarda doku oluşturduktan sonra geri vermek varken, bazılarında bu hücreleri in vivo olarak doku oluşumuna rehberlik edecek sentetik bir yapıya ekip eş zamanlı olarak alındıkları ortama geri verme söz konusudur. Kök hücreler, pluripotent özellikleri ve kültür ortamında çoğalabilmeleri nedeniyle bu amaç için elverişlidirler ve kültür ortamındaki değişikliklerle farklı hücrelere dönüşebilirler. Doku mühendisliği kavramının ortaya atılmasından önce hücre transplantasyonu genelde hücrelerin doğrudan enjeksiyonu ya da bunların ekstrasellüler matriks proteinleri ( örneğin kollajen) üzerine yerleştirilmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Doku mühendisliği ile bu yaklaşımın bir adım ötesine geçilmiş ve implantasyon öncesinde bir iskele üzerinde üç boyutlu kültürler elde edilebilmektedir. Hücre yaşaması için difüzyon sınırlılığı nedeniyle bu yöntemde tek başına yüksek vaskülarize dokuların elde edilmesi zordur. Hücre nakli, hücre yaşamını destekleyecek kapiller yatakların prefabrikasyonu gibi yöntemlerle zenginleştirilmelidir. Vaskülarize doku elde edilmesi için özelleşmiş doku oluşumu ve anjiogenez gereklidir. Büyüme faktörleri bu nedenle doku mühendisliği için oldukça önemlidir. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan büyüme faktörlerine örnek olarak fibroblast growth factor –2 (FGF-2 veya FGFb) verilebilir. Bu büyüme faktörü, hem osteoblast öncü hücrelerinin proliferasyon ve diferansiyasyonunu uyararak kemik oluşumunu hem de anjiogenezi uyarır. Bu ikili etkisinden dolayı üzerine hücre ekilmiş hidroksiapatit seramiklerinde, sentetik polimer iskelelerde ve izole damarlar üzerinde kaplanmış kemik oluşumunda kullanılmaktadırlar. Benzer şekilde Vascular Endothelial Growth Factor (VEGF) de anjiogenez ve osteogenezde etkindir. Genetik mühendisliği ile hücre teknolojisinin birleştirilmesi fonksiyonel olarak daha iyileştirilmiş doku replasmanlarının elde edilmesini mümkün kılmaktadır. Doğal dokuların davranışlarını değiştirerek önemli büyüme faktörlerinin daha etkin rol oynamasını sağlanabilir ve “yaşayan” protein salgılayan implante edilebilir materyaller elde edilebilir. Genetik olarak modifiye edilmiş allojenik hücreler mikroenkapsülasyon tekniği kullanılarak nakil edilebilir. Fibroblastlar gibi daha kolay büyüyen hücreler, modifiye edilerek daha zor sentezleyen bazı hücrelerin yaptıkları elemanları sentezler hale gelebilmektedir. ERİŞKİN KÖK HÜCRELERİNİN REJENERATİF TIPTA KULLANIMI Kök hücreler, pluripotent yani birçok klona farklılaşabilmeleri ve kendi kendine rejenere olabilme özellikleri yanı sıra uzun ömürlü olmaları nedeniyle doku mühendisliğinde giderek daha fazla ilgi çekmektedir. Buna rağmen kök hücrelerin biyolojik davranışları halen net olarak anlaşılamamıştır. Kök hücre kullanımı basit olarak iki aşamada incelenebilir: İlk aşamada organ ya da dokunun oluştuğu klona farklılaşır. Daha sonra dokunun fonksiyonel gereksinimine göre üç boyutlu mimari yapıya “monte edilir”.Bu karmaşık aşamalara ek olarak her basamakta dokuya ve işlem sırasına özel düzenleyici faktörlerin etkisi vardır. Kök hücreler, temel olarak embriyonik veya erişkin kökenlidir. Embriyonik kök hücreler (EKH) preimplantasyon aşamasındaki blastokistin iç hücre tabakasından elde edilirler, erişkindekiler ise esas olarak kemik iliğinden elde edilebilir. Multipotent olduklarından çok çeşitli alanlarda kullanılabilmektedirler. Örneğin, kültür ortamının manipulasyonu sırasında yapılan gözlemlerde kök hücrelerin hematopoetik hücrelere, adipositlere, kas hücrelerine, kondrositlere ve diğer birçok hücreye dönüştükleri gözlenmiştir. Bu olumlu özelliklerin yanı sıra hücre stabilitesi, onkojenik potansiyel ve etik nedenlerle bu EKH çalışmalarına olan ilgi sınırlanmıştır. EKH’lerin aksine kemik iliği kökenli kök hücreler uzun yıllardan beri çalışılmakta ve kemoterapi ve radyason sonrasında kemik iliği rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadırlar. Kemik iliğinde iki ayrı kök hücre populasyonu vardır: hematopoetik kök hücreler, kan hücrelerinin gelişimi ile ilgiliyken mezenşimal kök hücreler (MKH) çeşitli bağ doku elemanlarını kemik, kartilaj, adipo ve kas dokularına in vivo ve in vitro dönüşebilmektedir. EKH’lere benzer olarak MKH’ler kültür şartlarını ve biyokimyasal çevreyi değiştirerek farklı hücrelere dönüşebilirler. Ne var ki klinikte pratik uygulamalarda bazı engeller söz konusudur. Örneğin alınması sırasında ağrı, morbidite, az sayıda hücre elde edilmesi sayılabilir. Kemik iliğinin yanı sıra erişkin kök hücreleri için ek kaynaklar için progenitor hücre populasyonu da dokunun devamlılığının korunması ve onarımı için kullanılabilir. Ohgushi ve Caplan (3) mezenşimal progenitor hücrelerin kemik iliğinden veya periosttan implante edilen materyallere göç edebildiklerini ve osteojenik farklılaşmaya uğradıklarını göstermiştir. Ringe ve ark , (4) 2002 yılında yayınladıkları bir çalışmalarında MKH’nin yenidoğanda 100000 kemik iliği hücresinde 1 iken 50 yaşındaki bireyde 0,25’e, 80 yaşında ise 0,05’e düştüğünü gösterdiler. Bu bulgular nedeniyle araştırmacılar kemik iliğinden izole edilen progenitör hücreleri kültür ortamında çoğaltıp defektli organa yerleştirmeyi denemektedirler. Javiswal (5), MKH kullanarak askorbik asit, deksametazon, beta-gliserofosfat ile zenginleştirilmiş kültür ortamın in vitro osteojenik farklılaşmayı gerçekleştirdi. Bunun yanı sıra diğer bir çalışmasında bu multipotent hücrelerin adiposit klona veya osteojenik klona farklılaşmalarının mitojen ile aktive olan bir proteinkinaz’a bağlı olduğunu gösterdi. Yoshikawa (6) osteojenik olarak zenginleştirilmiş kültür ortamında rat MKH’ni por içeren hidroksiapatit içine yerleştirmiş ve bunu subkutan olarak implante etmiştir. İmplantasyondan 1 hafta sonra kemik oluşumu ve maturasyonu gözlendi. Ohgushi, rat uzun kemiğinde 8 mm lik bir defektin kalsiyum bazlı seramik üzerine yerleştirilen MKH ile onarıldığını gösterdi Kıkırdak dokusu için yapılan araştırmalarda total kalça protezi uygulanan hastaların femur başından izole edilen yüksek yoğunlukta (1,5x10*6) insan MKH’ni içeren hücre pellt’lerini basınç altında polilaktik asit polimerleri üzerine yerleştirmişler ve proteoglikandan zengin ekstrasellüler matriste kondrosit benzeri hücrelere farklılaştığı. ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra Sekiya ve ark. (7) insan erişkin kemik iliği stromal hücrelerinden in vitro kıkırdak gelişimini göstermişlerdir. Wakitani, (8) 2002 yılında yaptıkları bir çalışmada kemik iliği kökenli kök hücrelerini önce kültürde çoğaltmış ve kollagen gel iskelete yerleştirmiş, daha sonra hastalarındaki kıkırdak defektlerine aktarmıştır, sonuçta MKH’nin aktarımı ile daha iyi iyileşme sağlanmıştır; ancak klinik fayda açısından ele alındığında belirgin düzelme saptamadıklarını belirtmektedirler. Tendon onarımları için 1998’de Young ve ark . nın yaptıkları bir çalışmada tavşan kemik iliği kökenli MKH ni tip 1 kollagen içeren jel içine implante etmiş ve bunun tendon onarımına olan etkisini incelemişlerdir. Sonuçta biyomekanik, yapı ve fonksiyon açısından iyileştirici etkinin bulunduğunu göstermişlerdir. Awad ve ark . da benzer deneysel çalışmayı yapmış; ancak biyomekanik özelliklerde iyileşme saptarken yaranın mikroyapısında belirgin değişiklik olmadığı sonucuna varmışlardır. Kemik iliği kökenli MKH’lerin iskelet kası, düz kas ve kalp kasına farklılaşabileceği bilinmektedir. Bu, travma, vasküler yetmezlik, tümör rezeksiyonu sonrasındaki kas kayıplarında ve dejeneratif kas hastalıklarında kasların rejenerasyonu için üzerinde yoğun olarak çalışılan konulardandır. Esas ilgi kalp kası rejenerasyonu üzerinde odaklanmıştır, akut MI ve ekstremite iskemisi sonrasında kök hücre kullanımı ile ilgili Faz 1 çalışmalar yapılmaktadır. İskelet Olarak Kullanılan Doğal Materyaller a) Kollagen İlk olarak örgülü Dacron ile desteklenmiş Tip1 kollagen üzerine kültüre edilmiş sığır endoteli, düz kas ve fibroblastlar yerleştirilmiş ve tekrar oluşum için kültüre edilmişlerdir. Sonuçta üzerindeki endotel hücrelerinin yaşadıkları da Von Villebrant faktör ve prostasiklin salgılamaları ile doğrulanmıştır. Yine de bu modelin dayanıklılığı doğal damar greftlerine göre daha zayıftır. (Max. Burst strength 325 mm Hg olarak ölçülürken Bu değer, doğal koroner arterde 5000 mmHg dır.) Diğer çalışmalarda domuz dokusundan elde edilen desellülarize kollajen iskeleler de denemiştir. Domuz ince bağırsak mukozası izole edilerek hücreden uzaklaştırılır ve esas olarak kollgenden oluşan matriks haline getirilir. Bu yapının daha dayanıklı olduğu, daha iyi kompliyansa sahip olduğu gösterilmiştir. Bu materyallerde esas problem, bunların da bir miktar trombojenik özelliklerinin olması ve xenogenik materyale olan immun yanıttır. b) Desellülarize arteriyel matris: Xenogenik arteriyel matris konduitler de geliştirilmektedir. Bu yaklaşımda damarlar, tripsin ve etilendiamintetraasetik asit ile muamele edilip hücrelerinden uzaklaştırılmaktadır. Bunun için domuz karotis arteri kullanılır ve desellülerize edildikten sonra safen venden izole edilen insan endotel hücreleri ve kasları bunun üzerine ekilir. Fizyolojik koşullarda pulsatil akıma maruz bırakılınca başarıyla tek katlı endotel tabakası oluşturmuştur. Bu xenogreftlerin de benzer şekilde immun yanıt oluşturma riski ve hastalık taşıma potansiyelleri de önümüzdeki engellerdendir. c) Hücre “tabakası” (cell sheets) L’Heureux ve ark nın yaptığı bir çalışmada (8) İnsan umbilikal veninden elde edilen düz kaslar ve insan deri fibroblastları süper akışkan nitelikte ve hücre tarafında sentezlenen ekstrasellüler matriks içeren tabakalar oluşturacak şekilde 5 hafta süreyle inkübe edilmiştir ve Bu, tabakalar yuvarlanarak düz kas tabakası ve dışta adventisya tabakası oluşturulmaya bırakılmıştır. 8 hafta süreyle bu iskele, kültüre edilmiş ve lümene endotel hücreleri ekilmiştir ve doğal bir arterin her üç tabası da elde edilmiştir. İn vivo ortamda hastaya aktarıldıklarında, implantasyonun 1. haftası sonunda %50 patens oranı saptanmıştır. Bu yapı tamamen insan hücreleri ve insan ekstrasellüler matriks proteinleri içermektedir. Bu örnekte de trombüs oluşumu gözlenmiştir, ve bu yapının gücü adventisya tabakasındadır oysa normal dokuda media tabakası esas olarak bu yükü taşımaktadır. Bunun yanı sıra 12 haftalık bekleme süresi de bir dezavantajdır. Sentetik polimer İskeletler Doğal materyallerin mekanik özelliklerinin zayıf olması nedeniyle sentetik materyallerin geliştirilmesi yönünde çalışmalar artmıştır. Biyolojik olarak emilebilen sentetik polimerler, gelişen üç boyutlu doku için geçici bir çevre oluşturacak şekilde tasarlanabilir. Bu amaçla poliglikolik asit , polietilen glikol gibi maddelerden iskele oluşturulup mekanik ve biyo uyumları incelenmektedir. Bu materyallerin en önemli özellikleri emilebilir yapıda olmaları ve mekanik kuvvetlerinin doğal materyallere göre daha iyi olmalarıdır. Vasküler doku mühendisliğindeki potansiyel problemler Greft patensinin önündeki en büyük sorun “tromboz” dur. Bu nedenle son dönemde yapılan çalışmalar daha çok trombozun önlenmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Örneğin genetik mühendisliği ile antitrombotik faktörler salgılayabilen düz kas hücrelerinin endotel hücreleri ile ekimi gerçekleştirilerek greft patens oranlarını artırmaya yönelik çalışmalar vardır. Bir başka çalışmada güçlü bir trombosit agregasyon inhibitörü olan nitrik oksit kullanılmıştır. Nitrik oksit sentetaz 3 taşıyan virusle tranfekte edilen sığır düz kas hücreleri ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Alternatif gen terpisi olarak Vasküler Endoteliyal Büyüme Faktörü (VEBF) ile transfekte edilmiş vasküler hücrelerin kullanımı gündeme gelmiştir. Bu büyüme faktörü, endotel hücreleri için mitojen niteliktedir ve in vivo olarak anjiogenezi uyarmaktadır. VEBF ile transfekte edilmiş düz kas hücreleri, endotel hücre proliferasyon ve migrasyonunu in vitro olarak arttırdığı gösterilmiştir. Özet olarak Küçük çaplı vasküler greftllerin doku mühendisliği önünde maliyet , süre, dayanıklılık, immunite gibi birçok problem dursa da sağlayacağı faydalar nedeniyle üzerinde yoğun olarak çalışılan konulardandır. Yakın gelecekte non trombotik özellikte ve yeterli mekanik güce sahip vasküler yapılar klinik çalışmalarda yerine alacaktır. DERİ VE DOKU MÜHENDİSLİĞİ Deri mühendisliğinin amacı, doğal derinin normal anatomi ve fizyolojisinin rejenerasyonudur. Otolog keratinosit kültürleri 20 yıldan uzun süreden beri klinik kullanımdadır. Günümüze kadar geçen zamanda kültüre suni deriler sadece kısmi olarak anatomik veya fonksiyonel yapıyı restore etmekte kullanılmıştır. Oysa, deri mühendisliğinin potansiyeli ve sınırları bunun çok ötesindedir. Kültür Edilmiş Epidermal Otogreftler İlk kez 1975’de ağır yanıklı hastada Rheinwald ve Green , insan keratinosit kültürü tekniklerini kullanmıştır. Bu otörlerin adıyla anılan keratinosit kültür metodu ile 1-5 cm2lik biopsinin 3 hafta sonunda %70 yanık alanı olan erişkinde ki deri defektini örtecek kadar otolog epitel sheet’i elde etmek mümkündür. 20 yıldan uzun süreden beri yanık hastaları, çok tabakalı ince sheet’te lokalize otolog keratinosit kültürleri ( Kültüre Epiteliyal Otogreftler –KEO-) ile tedavi edilmektedir. Bu deri greftleri kalıcı yara örtüsü sağlamaktadır. KEO kulanımındaki en büyük problem, yeterli kalitede greftleme için uygun hale gelmesi için 3-4 hafta gibi uzun zaman gerektirmesidir. Cerrahi olarak bu kırılgan KEO’nun manipulasyonu zordur, enfeksiyon riski vardır ve çok pahalıdır. Erken dönemde bu yapıların vücutta tutması, literatürde %49-80 oranında değişmektedir. Bunun yanı sıra yeni epidermis çok kırılgandır ve yıllar sonra bile üzerinde küçük travma sonrasında büller oluşabilmektedir. Yaranın kendisinin uygun hale getirilmesi KEO’nun az olan iyileştirme potansiyelini arttırabilir. Bu amaçla yaradaki tanjansiyel debridmanlar, nekrotik dokuların uzaklaştırılması, ve defektin allojenik kadavra derisi gibi geçici dermal maddelerle örtülmesi uygulanabilir. Kültüre epiteliyal sheet’lerin bir çok olumsuz yönlerine rağmen yeterli donör alanın olmadığı yaygın deri defektlerinde rutin olarak kullanılmaktadır. Alternatif Keratinosit Uygulamaları KEO yerine kültüre edilmiş yarı akışkan hücrelerin kullanımı son dönemde daha ilgi çekmektedir. Bu kavram, kontakt inhibisyonu olmayan hücrelerin daha fazla büyüme potansiyelleri ve yara iyileşme potansiyelleri olması temelinden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Bu hipotez, yarı akışkan kültürlerde yüksek proliferasyon potansiyeli ve diferansiyasyon marker’larının az oranda ekspresyonunun görülmesi ile desteklenmektedir. KEO’lardan enzimatik yolla geçici süre için alfa6 beta4 integrinlerden uzaklaştırılmaları (Hücre adhezyonundan sorumlu moleküllerdir) mümkün olabilmektedir. Kültür sürecinde enzimatik basamağa müdahale için bazı doğal ya da sentetik materyaller kullanılarak keratinositler yarıakışkan olarak kültüre edilebilir, böylece enzimatik işlemlerden kaçınılarak istenen sonuca ulaşılabilir. Bu biyomateryaller içinde poliüretan membranlar, silikon kollagen membranlar, hyaluronik asitli membranlar, kollagen süngerle ve fibrin glue sayılabilir. Keratinosit migrasyonu, iyileşme sırasında reepitelizasyon işlemi için büyük önem taşımaktadır. Diğer bir uygulama metodu da taşıyıcı araç olarak kültür vasatı veya fibrinin kullanıldığı tripsin ile ayrıştırılmış yarı akışkan hücrelerin kullanılmasıdır. Fibrin, yara iyileşmesi sürecinde doğal matriks elemanıdır ve hücrelerin yeniden düzenlenişinde çok iyi bir rehber olarak davranır. Keratinosit hücre greftlemesi ile hücrelerin manipulasyonu daha kolaylaşmıştır. Allojenik kadavra derisi ile kombine edilince stabil yapıda neoepitel elde edilebilir. Allojenik epitel hücreleri atılırken dermal kısmı kısmi olarak integre olur ve dermal rekonstrüksiyon için taşıyısı iskelet gibi davranır, Kadavra deri kullanımındaki bir engel de hastalık taşıma olasılığıdır. Bu da klinik kullanımı sınırlandırmaktadır. Deri replasmanına diğer bir yaklaşım da hem epiteliyel hem de dermal komponent içeren kompozit greft kullanımıdır. Bunlarla yapılan çalışmalarda bazal membran rejenerasyonunun dermis ve epidermisin interaktif süreç olduğunu göstermektedir. Keratinosit veya fibroblast ekilmiş farklı biyomateryaller, deneysel olarak dermis ve bazal membran komplekslerinin rejenerasyonuna yol açan olumlu özellikleri olduğu saptanmıştır. Tüm bu bulgular ışığında kültüre keratinositler, ekstrasellüler matriks ve kültüre fibroblastları içeren kombine suni deri geliştirilmiştir. Dermal Taşıyıcılarla Kombinasyon: Tam Kat Deri Mühendisliği KEO uygulamaların sonuçları incelendiğinde araştırmacılar epitel greftlerinin kalitesini arttırmak için dermal komponent eklenmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Fonksiyonel bir deri replasmanı, pür epidermal replasmandan daha faydalıdır. Çalışmalar, derimsi materyaller (skin substitudes) ile kültüre keratinositlerin greftleme öncesinde in vitro kombine edilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dermal taşıyıcı iskelet olarak birçok materyal kullanılmıştır. Örnek olarak dermisten veya, kollajenden derive dilen kafesler verilebilir. İn vitro çalışmalarda intakt bazal membranın , dermal yapının, ve canlı keratinositlerin önemi görülmüştür. Bunlara ek olarak kollajen ve glikozaminoglikanlardan oluşan dermal kafes geliştirilmesi ile her üç koşulun da sağlanması mümkün olmuştur. Matrikse fibroblast inokulasyonu ile keratinositler için daha uygun ortam oluşturulmuş ve deneyimli merkezlerde başarılı klinik sonuçlar alınmıştır. Bu tür kompozit greftler üzerinde yapılan çalışmalar ümit vericidir; ancak, bu yapıların difüzyon ile beslenmeleri için gerekli koşulların henüz çok iyi olmaması ve maliyet gibi aşılması gereken sorunlar vardır. Yaranın onarımı yerine “rejenrasyonu” başlatmak için kültüre keratinositlerin dermal matriks ile doğrudan yara üzerinde kombine edilerek kullanımı üzerinde çalışmalar mevcuttur. AlloDerm’in dermal matrix olarak kullanıldığı deneysel çalışmalarda bu asllüler dermal greft, epidermisten ve dermis hücrelerinden yoksun bırakılmış dermal matrikse karşılık gelmektedir , bazal membran olarak kullanılmıştır ve hem domuz modelinde, hem yanık hastalarında bu yapı üzerine konulan kısmi kalınlıkta deri grefti başarıyla tutmuştur. Gelecekte , mühendislik ile elde edilen derimsi materyallerin (skin substitudes) anatomi ve fizyolojisi daha iyi anlaşılacak ve bunlar otolog deri greftlerinin yerini alacaktır. Bunun yanı sıra derimsi materyallere eklenecek melanosit gibi diğer dermal hücreler ile daha iyi sonuçlar alınacaktır. En önemli hedef ise onarım yerine rejenerasyonu uyaracak derimsi materyallerin geliştirilmesidir. KIKIRDAK VE DOKU MÜHENDİSLİĞİ Kıkırdak, göreceli olarak basit kabul edilebilecek; ancak esas olarak proteoglikan , kollagen ve sudan oluşan ekstrasellüler matriks içinde yer alan kondrositlerce oluşmuş oldukça özel bir bağ dokusudur. Rejenerasyon potansiyeli yüksek olan kemik dokunun aksine kartilaj, onarım ve rejenerasyondan yoksundur. Beslenmesi, vasküler ağlar yerine difüzyon yoluyla gerçekleşmektedir. Buna rağmen kıkırdak, onarılacak alana kolaylıkla nakledilebilir ve bir çok rekonstrüksiyonda başarıyla kullanılabilir. Kıkırdak, hücre nakli ve doku mühendisliği için çok uygun olan birkaç özelliğe sahiptir. Tek tip hücre yani kondrosit içermektedir. Kondrositler, içinde bulundukları ekstrasellüler matris de kollagen ve sülfatlı glikozaminoglikan gibi birçok makromolekülü sentezler. Kıkırdak bifazik bir materyaldir; yoğun kollagen ağdan oluşan solid matriks fazı proteoglikan jel içinde bulunmaktadır. İnterstisyel sıvı fazı, eklem kıkırdağına , proteoglikan matriks içinde su ve elektrolitlerin serbest akımı- nın sağladığı eşsiz viskoelastik yapıyı verir. Kıkırdağın biyokimyasal içeriği özel kıkırdak yapılarının karşılaştığı mekanik faktörlerle yakından ilişkilidir. Eklem kıkırdağının basıncı emip eski haline gelecek şekilde düzenlenişi varken kulak yapısındaki elastik kıkırdak, şekil ve destek verecek şekilde sabittir. Defekte uygun yeni kıkırdak dokusunun mühendislikle elde edilmesi sırasında dokunun özellikleri ve mekanik gereksinimleri göz önünde tutulması ayrı bir önem taşımaktadır. Kıkırdak mühendisliğinde hedefler arasında, nonimmunojenik, istenen şeklin verilebileceği, resorbe olmayan otolog kondrositlerin oluşturduğu defekte uygun kıkırdak dokusu oluşturmak sayılabilir. Geçen yüzyıldan günümüze kıkırdak defektlerinin onarıma ait en yaygın işlem vücudun diğer bölümlerinden alınan kıkırdak greftlerinin şekillendirilerek kullanımı olmuştur. Ne var ki tüm kıkırdak greftleri, alındıkları bölgenin özelliklerine bağlı olarak zaman içinde bir miktar resorbe olmakta ve istenen şekli yitirebilmektedirler. Bunun yanı sıra donör alan morbiditesi ve oluşacak skarlar da hastalar için ek problem getirmektedir. Bu olumsuz özellikleri nedeniyle araştırmacılar alloplastik materyallere yönelmiş ancak bu materyallerin kullanımı ile elde edilen doğal olmayan sonuçlar ve ortaya çıkan komplikasyonlar nedeniyle kıkırdak mühendisliği ilgili çalışmalar yoğunlaşmıştır. Hücre Kaynakları Kıkırdak mühendisliği için esas engel, hücrelerin sağlanmasıdır. Başarılı bir mühendislik için kondrogenezisi sağlayacak yoğunlukta hücrenin polimer yapıda taşıyıcı üzerine ekilebilmesi kıkırdak mühendisliği için çok önemlidir ve başarılı sonuç alınabilmesi için hücre tipi, hücre sayısı ve ortam kritik faktörlerdir. Birçok canlı türünde yapılan deneysel çalışmalarda ekstrasellüler matrislerinden ayrılan kondrositlerin fenotipik olarak stabilitelerinin yitirdikleri gözlenmiştir.Tek tabaka halinde inkübe edildiklerinde plak üzerinde düzleşip, yayılıp fibroblast haline geldikleri bilinmektedir. Benya ve ark nın da yapıtıkları çalışmada (10) kulak kartilajından elde edilen kondrositlerin tek tabaka halinde inkübe edildiklerinde Tip 1 kollagen sentezinin giderek azaldığını ve Tip 1 kollagen sentezinin arttığını (fibroblastlarda ve bazı andiferansiye mezenşimal hücrelerdeki gibi) gözlemişlerdir. Kondrositleri, doğal ortamlarındaki gibi üç boyutlu yapıda tutmak, hücrelerin doğal özelliklerini korumalarına ve kendi uygun ekstrasellüler matris içeriklerini sentezlemelerini sağlayabilir. Bonaventure ve ark. (11) Tek tabakalı kültürde “dediferansiye” olmuş insan kıkırdak hücrelerinin, tekrar kondrosit fenotipine dönüp tip 2 kollagen ve geniş agregasyonlu proteoglikan sentezleyebildiğini gösterdi. Tek tabakalı kültürde birkaç hücre bölünmesinden sonra bile kondrositlerin, in vivo ortamda tekrar eski fenotiplerine dönebileceği bilinmektedir. Fonksiyonlarının geri dönüşümü yanı sıra biyolojik olarak yıkılabilen hidrojen polimerleri içinde sferik şekillerini geri kazanabilirler karakteristik matriks moleküllerini üretebilirler. Kondrojenik potansiyeli olan hücreler de doğru polimer ve uygun koşullar içinde kıkırdak gelişimini sağlayabilir. Örneğin, Mizuno ve ark.(12) demineralize kemik matriksi içeren tip 1 kollagen süngerler üzerine insan dermal fibroblastlarını ekmişler ve tip 2 kollagen içeren kartilaj benzeri doku elde etmişlerdir. İnsan, tavuk, tavşan ve köpek mezenşimal kök hücrelerinde (MKH) yapılan birçok çalışmada kontrol altındaki in vitro koşullarda kemik, yağ tendon, kas ve kıkırdak benzeri dokulara farklılaştıkları gözlenmiştir. MKH’ni , transforming Growth Factor Beta (TGF beta), deksametazon, insulin like growth factor (IGF), basic fibroblast growth factor (bFGF) gibi kondrojenik bir ortamda kültüre ederek kondrogenezis gerçekleştirilmiştir. Kondrogenezisin delili de ortamda kıkırdak ekstrasellüler matriks elemanlarının ve kondrositlere özel gen ekspresyonlarının saptanmasıdır. Tüm bu bulgular, faklı kaynaklardan gelen hücrelerin kıkırdak mühendisliği için kullanılabileceği fikrinin doğmasına yol açmış ve birçok denysel çalışmaya yön vermiştir. Allojenik veya xenojenik kaynaklı kondrositler de kıkırdak mühendisliği için kullanılabilir. Allojenik veya xenojenik kıkırdakların bütün olarak kullanımı klinik olarak başarılı olmasa da bu kaynaklardan izole edilen kondrositlerden doku mühendisliğinde faydalanılabilir. Ancak bu hücrelerin ekstrasellüler matriksi uzaklaştırıldığında major histokompatibilite antijenlerinin ekspoze olması ve bunların oluşturacağı immun yanıt araştırıcıların karşısındaki problemlerden biridir. Bunun için taşıyıcı iskeletin; hem kondrositlerin kendi estrasellüler matrikslerini oluşturmasını sağlayan hem de immun yanıttan koruyan yapıda olması beklenir. Taşıyıcı İskeletler Erozyon ya da rezorpsiyonu kontrol edilebilen doğal veya sentetik polimerler in vivo ve in vitro kıkırdak mühendisliği için kullanılabilir. Örneğin intersellüler alanda biriken ekstrasellüler matriks proteinlerinin miktarı ile orantılı olarak yok edilen polimerler kıkırdak oluşturmak için kullanılabilir. a)Sentetik Polimerler Polyesterin poli alfa hidro esterleri kıkırdak mühendisliğinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunlara örnek olarak poli L laktik asit (PLLA), poliglikolik asit (PGA) ko-polimer poli L laktik ko-glikolik asit verilebilir. Bu polimerler kafes şeklinde yüksek geçirgenliğe sahip olarak oluşturulabilir ve böylece besleyici maddelerin ve hücresel atıkların rahatça değişimine izin verir. PLLA ve PGA toksik olmayan metabolitlerine hidroliz yoluyla parçalanırken yıkım hızları da ayarlanabilir. PLLA daha hidrofobiktir, daha yavaş parçalanır. Özellikle PGA polimerleri ile in vitro çok sayıda çalışma mevcuttur. Örneğin tavşan diz eklemi defektlerinde artiküler kondrositlerin PGA üzerine ekimleri sonrasında yeni matriks oluşumu gözlenmiştir ve in vivo olarak biyouyumlu polimerler üzerinde yeni kartilaj oluşturulabileceğini de göstermektedir. Bu sentetik fibröz polimerlerin birkaç dezavantajı arasında istenen şeklin verilmesindeki güçlük, ve hücre adhezyonunu güçleştiren hidrofobik yapıda olmaları sayılabilir. Hücreleri yapışmasında güçlük demek daha fazla sayıda hücreye ihtiyaç duymak demektir. Bu, klinik olarak büyük güçlük getirmektedir, çünkü otolog hücre temini için küçük miktarda kıkırdak biyopsisi alınabilmektedir ve az miktarda hücre, kültürde çoğaltılmak zorundadır. Bunun yanı sıra, bu tip polimerler, immun kompetan hayvanlarda subkutan lokalizasyon gibi vasküler kompartmanlara implante edildiklerinde güçlü bir yabancı cisim reaksiyonu oluşturmaktadırlar. Bu immun yanıtın histolojik incelemesinde gözlenenler tıpkı polyester sütür materyaline olan reaksiyon gibidir. b)Geçirgen Biyolojik İskeletler Kıkırdak için biyolojik iskelet olarak ekstrasellüler matrikste de yoğun olarak bulunan kollajen kullanılmaktadır. Kollajen süngerler geçirgen, biyouyumlu ve biyoyıkılabilir özelliği nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Kollajen ve kollagen glikozaminoglikan iskeletlerin hazırlanışı hakkında çok sayıda bilgi literatürde mevcuttur. Genelde hayvan dokularından elde edilmektedir. En sık sığır tendonundan elde edilen tip 1 kollajen kullanılmaktadır. Sentetik kafes iskeletler ile kıyaslandıklarında kollagen iskeletin kollajen üretimini, sentetik PGA’in de proteoglikan sentezini uyardığı gözlenmiştir. Buna ek olarak süngerin delikli yapısı ve yüzey özelikleri de hücre gelişimin ve kıkırdak oluşumunun önemli birer uyaranıdır. Kondrosit gelişimi ve ekstrasellüler matriks oluşumunun uyarılması için kollajen süngerler üzerine büyüme faktörlerinin örneğin basic FGFnin eklendiği çalışmalarda kondrosit dışı hücrelerin kondrositlere farklılaşmasını uyardığı saptanmıştır. Hyaluronan, gelişen embriyonun andiferansiye mezenşiminde ve kıkırdak ekstrasellüler matriksinde geniş yer tutan bir maddedir ve en önemli özelliği, gelişmekte olan mezenşimal hücrelerin kondrositlere farklılaşmasını uyarmasıdır. Bunun yanı sıra kondrosit fonksiyonlarını etkileyen fiziksel mikro çevrede önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Solchoga’nın yaptığı bir çalışmada (13) tavşan kondilinde osteokondran bir defektin onarımı için hyaluronan fragmanları kullanılmış ve polimer süngerlerin kullanıldığı kontrol grubuna göre daha yüksek çoğalma hızı kaydetmiştir. c)Hidrojel iskeletler Hidrojeller, üç boyutlu yapılarını uygun koşullarda koruya jelatinöz kolloidler olup çözünebilen bir polimerin su ile karıştırılması ve ortama çapraz bağlara sahip ajanın eklenmesi ile elde edilirler. Polimer jeller gibi şekillendirilebilirler, daha büyük avantajları ise enjekte edilebilmeleridir. Hidrojellerin hücrelerin immobilizasyonu için uygun üç boyutlu destek matriks sağlayabildikleri kanıtlanmıştır. Hidrojellere örnek olarak iyonlarla çapraz bağlı aljinatlar ve çitosan , pluronikler gibi hidrojen bağlı blok ko-polimerler, (PEO –polietilen oksit- ve PPO’nun (polipilen oksit) ko-polimerleridir) ve çok sık kullanılan fibrin glue sayılabilir. Hidrojellerin kullanımını kısıtlayan sorunların başında özellikle enjekte edilen formlar için mekanik ve şekil özelliklerini uzun süre koruyamamalarıdır. Örneğin pluroniklerle oluşturulan jellerin yük altında bütünlüklerini kaybedebildikleri bilinmektedir. Doku mühendisliği ile geliştirilen kıkırdak dokusunun biyolojik ve biyomekanik özelliklerini daha uygun hale getirmek için 1- Ekstrasellüler kıkırdak matriksinin biyolojik özelliklerinin iyileştirilmesi 2- Geliştirilen kıkırdağa iç destek sağlamak 3- Pseudo perikondriyum gibi bir dış destek sağlamak gibi girişimler denenmektedir. Bunların yanı sıra kondrosit gelişimini arttıracak, ekstrasellüler matriks sentezini hızlandıracak büyüme faktörlerinin ortama eklenmesine yönelik çok sayıda çalışma mevcuttur.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendisligi

Biyolojik Mücadele Yöntemleri

Biyolojik Mücadele Yöntemleri

Tabiatta bulunan zararlı böceklerin tür itibariyle adet olarak miktarı çok azdır. Böceklerin, akarların, nematodların vs.'nin büyük bir kısmı zararsızdır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-mucadele-yontemleri

Organik Tarımda Kullanılan Bitki Koruma Yöntemleri

Günümüzde 120 ülkede organik tarım uygulanmakta olup, her geçen günde artmaktadır. 2006 yılında dünyada 40 milyar dolarlık bir pazar haline gelmiştir. Organik tarım, kimyasal girdilerin kullanılmadığı, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretimdir. İnsanoğlunun geleneksel tarımda yoğun şekilde gübre ve pestisit kullanımı sonucunda, doğa dengesinde bozulmalar meydana gelmiştir. Bu aşamada bozulan dengenin yeniden kurulmasına yönelik bir üretim modeli ortaya atılmıştır. Bu üretim modelinde, ekonomik anlamda zarar yapan böceklerle mücadelede birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunlardan kimyasal mücadele üreticiler tarafından uygulama kolaylığı ve etkinliği açısından en fazla tercih edilen bir mücadele yöntemidir. Organik tarımda kullanılan bitki koruma yöntemlerinden bir diğeri de aktif bitki koruma ilke ve yöntemleridir. Organik tarımda belirli maddeleri (bitki ekstrakları, kolayca hazırlanan preparatlar ve biyolojik ilaçlar) çeşitli formlarda bitkiye uygulayarak onu zararlılardan ve hastalıklardan koruyabiliriz. Bu yöntemde hastalık ve zararlılara karşı kullanılan biyolojik ilaç ve bitkisel preparatların bir kısmını aktarıyoruz . HASTALIKLARA KARŞI KULLANILANLAR 1-Bakırlı Bileşikler Bakırhidroksit, bakıroksit, bakırsülfat ve bakıroksiklorit formlarındaki bakırlı fungusitler geniş çapta fungal ve bakteriyel patojenlere karşı etkilidirler. Bağda mildiyöye karşı mayıs ayında çiçeklenmeden önce 1-2 kez yapılacak ilaçlama ve çiçeklenmeden sonra yapılacak bir ilaçlama korumaya yeterli olacaktır. Zeytin Halkalı Leke hastalığına karşı da bakırlı preparatlar etkilidir. ( 1 Ocak 2007 tarihinden geçerli olmak üzere her yıl için önceki dört yıl dikkate alınarak kullanılacak toplam maksimum saf bakır miktarı 2007 yılı dahil 36 kg/ha, 2008 yılı dahil 34 kg/ha, 2009 yılı dahil 32 kg/ha, 2010 yılı ve takip eden yıllarda 30 kg/ha miktarını aşamayacağı belirtilmiştir.) 2-Bordo Bulamacı Tohum yatağı, fide yetiştirme toprağı ve sebze bahçesinde mantari hastalıklara karşı son derece etkilidir. 1 Malzemeler ve hazırlanışı: 2 kısım sönmüş kireç ve bir kısım göztaşı (bakır sülfat) Karışım hazırlanırken 2 kısım kireç su içinde eritilir ve bir kısım göztaşı katılarak tam bir çözelti elde edilene, karışımın rengi gök mavisi olana kadar karıştırılır. Bu karışım istenilen doza göre su karıştırılarak kullanılır. Suyun kireçsiz olması önemlidir. %1’lik bordo bulamacı için; 297 lt su, 2 kg sönmüş kireç ve 1 kg göztaşı önerilir. 3-Kireç-kükürt bulamacı (Kalsiyum Polisülfit) Fungisit, insektisit ve akarisit etkisi bulunur ve iyi koruma sağlar. Kabuklu bitlere, Şeftali Yaprak Kıvırcıklığı hastalığına ve Kara Lekeye karşı iyi kontrol sağladığı biliniyor. Aynı zamanda sulu kükürt uygulaması bağda külleme hastalığına birebirdir. Sadece meyve ağaçları, bağda kış mücadelesi ve zeytinde uygulanmasına izin verilmiştir. 4- Propolis Cucurbitaceae familyasında Yalancı Mildiyö'ye karşı kullanılabilir. Malzemeler ve Hazırlanışı 100 g propolis, 1 lt ispirto ya da saf alkolle iyice çözününceye kadar karıştırılır. 8-10 gün boyunca her gün çalkalanır. Filtreden geçirilip, 100 lt suya elde edilen karışımdan 200 g koyarak bitki yüzeyi yıkanır. 5- Potasyum Permanganat Fungusit ve bakterisit olarak sadece meyve ağaçları, zeytin ve asmalarda kullanılabilir. 6. Lesitin Soyadan elde edilen, su ve yağların bir arada bulunmasını sağlayan emülgatör bir maddedir. Bio-Blatt adlı preparat lesitin içermekte olup külleme hastalıklarına karşı kullanılır. 7- Kuartz kumu Uzaklaştırıcı olarak kullanılır. 8- Bal mumu Budama yaralarını kapatma amacıyla kullanılır. 9- Etilen Yeşil olarak hasat edilen muz vb ürünlerin sarartılması için kullanılabilir. ZARARLILARA KARŞI KULLANILANLAR 1-Chrysanthemum cinerariaefalium’dan Elde Edilmiş Piretrin Esaslı Preparatlar Chrysanthemum cinerariaefalium (krizantem) çiçeklerinden soğuk su ekstraksiyonuyla elde edilen piretrin, ısırıcı ve emici böceklere karşı insektisit olarak kullanılır. 2- Bacilus thuringiensis Preparatları Bu bakteri meyvecilikte özellikle bağcılıkta lepidoptera larvalarına karşı selektif etki göstermektedir. Patates böceğine karşı da kullanılmaktadır. Organik tarım yönetmeliği sadece genetik modifiye edilmemiş bakteri preparatlarının kullanımını izin vermiştir. 3- Mineral Yağlar Bitki yüzeyini kaplayarak aerobik patojenlerin gelişimini ve aktivitesini engeller. İnsektisit olarak sadece meyve ağaçları, asmalar, zeytin, muz ve turunçgillerde özellikle yaprak biti ve kabuklu bite karşı kullanılır. Yazlık yağ uygulaması yapılacaksa yazın gece sıcaklığının çok yüksek olduğu dönemlerde yapılmalıdır. 15 lt yağlık yağa 1000 lt su ölçüsü örnek olarak verilebilir. 4- Bitkisel Yağlar Bitkisel yağlar genellikle depolanmış ürün zararlılarına karşı kullanılmaktadır. Repellent etkilerinin yanı sıra kontak ve solunum yoluyla böcekleri öldürmektedirler. Kolza ve neem bitkilerinden hazırlanan yağlı preparatlar, kısmen kükürdün de eklenmesiyle kırmızı örümceklerin kışlık yumurtalarına karşı başarıyla kullanılır. Gül yağının Xanthomonas campestris pv. vesicatoria'ya ( bakteriyel leke) karşı engelleyici etkisi olduğu tespit edilmiştir. Kekik yağı, toprak sterilantı olarak nematod ve toprak kökenli patojenlere karşı etkilidir ya da susam yağının sinerjistik etkisinden yararlanarak bazı yararlı mikroorganizmaların etkileri artırılabilir.Bunun yanı sıra susam, keten, pamuk, haşhaş ve zeytinden elde edilen bitkisel yağlar su ve arapsabunu ile karıştırılıp çıplak vücutlu böceklere karşı kullanılmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı: 2 çorba kaşığı mısır veya ayçiçek yağı 2 çorba kaşığı sıvı sabunla karıştırılır. Uygulama yapılmadan önce iyice karıştırılarak uygulanır. 5- Kieselgur Kieselag'lerden elde edilen bir madde alg kireci adı altında patates mildiyösüne ve patates böceğine karşı kullanılır Belirli koşullarda bitkiyi kuvvetlendirici olarak da etki edebilir. EV YAPIMI DOĞAL İNSEKTİSİTLER Organik tarım ilkeleri doğrultusunda uygulanmasına izin verilen bazı materyallerin kullanımı ile üretici tarafından hazırlanan karışımlar pratikte çokça uygulanmaktadır. Ancak bilimsel olarak çalışan biz mücadelecilerin çalışmalar sonucunda kesin kanıtların ortaya konulmasından önce bu karışımları tavsiye edilmesi mümkün olmamakla birlikte alternatiflerin ortaya konulma süreci içerisinde kontrollü olarak kullanımlarında bir sakınca görülmemektedir. Bu amaçla ev yapımı doğal insektisitler olarak isimlendirilen karışımların, kullanımlarından önce mutlaka test edilerek kullanılması gerekmektedir. Aşağıdaki bitki ekstraklarının bitkileri kuvvetlendirerek koruyucu biçimde etkili oldukları düşünülüyor. Bitkiler kuvvetli bir şekilde geliştiğinde mantarı hastalıklara yakalanma riski azalır. Bunlar Türkiye ve yurt dışında organik tarım yapan çiftçilerin uyguladığı organik mücadele yöntemleridir. Bir çok organik yetiştirici tarafından kullanılan belli başlı solüsyonlar ise; Alkol Spreyi Afifler, beyaz sinek, tripsler ve unlu bite karşı uygulanmaktadır. Bir insektisidal sabunla karışımında prospektüs dikkate alınmalıdır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1-2 fincan %70'lik isoprophyl alkol, ¼ su ile karıştırılarak kullanılır. Seyreltilmemiş alkol kullanımı bitki için risklidir. Sarımsak Yağ Spreyi Zararlılar üzerinde repellent etki yapar. Mineral yağ veya saf sabunla karıştırıldığında etkili bir insektisit meydana gelir. Sarımsak yağ spreyinin aynı zamanda fungusit etkisi de gözlemlenmiştir. Trichoplusiani(lahana Mühendis Tırtılı), afifler, beyaz sinek, Forficula auricularia L. (kulağa kaçan) kontrolünde etkili olmuştur. Bazı yetiştiriciler patates böceği ve kırmızı karıncalara etkili olmadığını belirlemiştir. Malzemeler ve Hazırlanışı 3 tane 28 gram sarmısak 2 çay kaşığı mineral yağ 0,5 lt su Çok ince doğranmış sarımsaklar mineral yağ içerisinde en az 24 saat bekletmek gerekir. Yavaşça içerisine yarım litre su ilave edilir. Karışımı sağlandıktan sonra süzülerek kavanoz içerisine bekletilmek üzere aktarılır. Karışımdan 1-2 çorba kaşığı alınarak yarım (0,5) litre su ile karıştırılır. Bu oran etkili oluyorsa daha fazla su ilave edilerek uygulama yapılabilir. Uygulama tüm bitki yüzeyi ıslanacak şekilde yapılmalıdır. Yağa duyarlı olabilecek bitkilerinde uygulama kontrollü yapılmalıdır. Otlarla Hazırlanan Spreyler Aromatik otlardan elde edilmektedir. Bu solüsyonlar repellent etki yapmaktadır. Bu amaçla; adaçayı ve kekik gibi bitkiler kullanılmaktadır. Yapılan bir çalışmada Plutella xylostella'nın (lahana yaprak güvesi) ve diğer bazı kelebeklerin lahanadaki zararının ve yumurta sayılarının bu solüsyonlarla azaltıldığı belirlenmiştir. Ayrıca bu solüsyonlar yaprak yiyen zararlılara karşıda kullanılmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1 -2 fincan taze yaprak 2-4 fincan su ile karıştırılır. Bu karışım bütün gece bekletilir. İçerisine ¼ oranında temizleyici sıvı sabun karıştırılır. İlaçlamada bitkinin tüm aksamının ilaçlanması başarıyı etkilemektedir. Gerekli görülmesi halinde haftalık periyotlarla uygulama tekrarlanabilir. Kırmızı Tozlar Karabiber, kırmızı biber, dere otu, zencefilin hepsi capsaicin içerir. Böcekler üzerinde repellent etki yapmaktadır. Sentetik capsaicin arazide kullanılmak üzere üretilebilir. Yapılan bir çalışmada capsaicin'in 28 gramının 1/25'i soğan bitkisi etrafına serpildiğinde Delia antiqua'nın (Soğan sineği) koyduğu yumurta sayısını azalttığı belirlenmiştir. Delia radicum'un (lahana sineği) lahanada ve havuçta zararını da engellemektedir. Ancak hazır paketlenmiş biber tozlarının kullanımı ekonomik olmayabilir. Uygulama sırasında hassas ciltlerde tahrişlere neden olabilmektedir. Uygulamada havuç, lahana veya soğan sıralarına serpilerek uygulanabilir. Yağmur veya sulama sonrası uygulama tekrar edilmelidir. Nikotin Spreyi Tütün bitkisinden elde edilir. Böceklere toksiktir, arılara değildir. Ev yapımı nikotin çayının en büyük avantajı etkinliğinin birkaç saat sürmesidir. Nikotin toprak zararlılarına karşı kullanılmaktadır. Özellikle kök afitleri, tripsler, yaprak delicileri, armut pisillası, Crioceris asparagi'na karşı kullanılmaktadır. Toprak zararlıları için bitkinin kök bölgesine toprak üstüne karışım uygulanır. Yaprak zararlıları için yaprak altlarının da iyice ilaçlanması gerekir. Nikotin bitki yaprakları tarafından absorte edilerek birkaç hafta bitkide bulunur. Güvenlik açısından yalnızca genç bitkilere ve hasattan bir ay öncesine kadar kullanımı daha uygundur. Patlıcan, biber, domates ve diğer solanaceae'lerde kullanımı uygun değildir. Tütün mozaik virüsünü taşıyan tütünlerden hazırlanan solüsyon bu virüsün bitkilere bulaşmasına neden olabilir. Nikotine sülfatın sıcak kanlılara toksisitesi nedeniyle dikkatli kullanılması gerekir (Yılmaz, 2002). Malzemeler ve Hazırlanışı 1 fincan kurutulmuş, öğütülmüş tütün yaprağı, ¼ çay kaşığı saf sabun, 4.5 lt 'lik su. Karışım su içinde yarım saat bekleterek süzmek suretiyle solüsyon hazırlanır. Bu solüsyon birkaç hafta kapalı bir kapta saklanabilir. Hazırlanan ilacın etkinliğini tütün yaprağının tazeliği, suyun niteliği, uygulama dozu ve sıklığı etkilemektedir. Örneğin; Ülkemizde 700C sıcaklıktaki 1 lt suda 50 g kuru tütün 1 gün suda bekletilerek meydana gelen eriyik pulverizasyon yöntemi ile kullanılmıştır. Bu yöntem tarla koşullarında patates böceği larvaları, afit ve kırmızı örümceklere karşı etkili olmuştur. Domates Yaprağı Domates yaprağı zehirli alkoloid içerdiğinden suda bekletildiğinde kolay çözünür. Bu ilaçlar doğal düşmanları çekmede de ve yapraklarda görülen noktalı mantar hastalıklarını önleyici etkiye sahiptir. Domates yaprak ilacı afitler içinde kullanılabilir. Aynı zamanda domates yaprak spreyi mısırda Heliothis zea'ya (mısır yeşil kurdu) karşı etkili olmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1-2 fincan domates yaprağı, 2 fincan su. İyi kıyılmış 1-2 fincan domates yaprağı 2 fincan su içerisinde bütün gece bekletilir. Süzülerek yaklaşık 2 fincan su ile karıştırılır. Bir diğer tarifte; Domates yaprakları ezilerek püre haline getirilir, üzerine 2,5 litre su ve 30 g mısır nişastası eklenir. Uygulama bitkinin bütün aksamını kapayacak şekilde yapılır. Tuz Spreyi Pieris rapae ve kırmızı örümceklere karşı kullanılabilir. Malzemeler ve Hazırlanışı 2 çorba kaşığı tuz ile 4.5 lt su karıştırılarak elde edilen solüsyon bitkiye uygulanır. Sarımsak Spreyi Sümüklü böceklere ve yaprakları yiyerek zarar yapan böceklere karşı kullanılabilir. Sümüklü böcekler için; 1 sarımsak soğanı, 1 lt su, 1 orta boy soğan, 1 çorba kaşığı kırmızıbiber, 1 çorba kaşığı sıvı sabun, Sarımsak ve soğan küçük küçük kesilerek kırmızı biberle karıştırılır. Daha sonra su içerisine konularak 1 saat beklenir. Bir saat sonra sıvı sabun ilave edilir. Karışım dolapta bir hafta bekletilebilir. Yaprakları yiyerek zarar yapan böcekler için; 4 kırmızı biber, 4 soğan, 2 baş sarımsak, Yukarıdaki malzemelerden elde edilen karışım sabunlu su içerisinde 24 saat bekletilir. Süzülerek üzerine 2 lt su ilave edilir. Serin şartlarda 2 haftadan daha fazla süre saklanabilir. Sarımsak spreyi patates böceği, kaphra böceği, cruciferalarda (lahanagiller) zarar yapan larvalar ve nematotlarda etkili olmaktadır. Kadife Çiçeği Spreyi Bu solüsyon afid larvalar ve sinekler için repellent etki yapar. Kadife çiçeği su ve sabunla karıştırılarak bir solüsyon hazırlanır. Isırgan Suyu Ülkemizde Akdeniz Bölgesinde afitlere karşı uygulanmaktadır. Sabun Spreyi 2.5 çorba kaşığı sıvı sabun yaklaşık 1 lt su ilave edilerek karıştırılır. Insektisit etkilidir. Diğer bir tarifte; Sabun, Sarımsak Tozu ve Kırmızı Biber Karışımı: Sabun, emici böcekleri, sarımsak kırmızı biber karışımı çiğneyici tipteki böcekleri uzaklaştırır. Malzemeler ve Hazırlanışı 2 çay kaşığı sıvı sabun, Kırmızı biber tozu, Sarımsak tozu. 1 lt'lik kavanoza 2 çay kaşığı sıvı sabun konulur. Kavanozun ağzına ince bir tül gerilerek kırmızı biber ve sarımsak tozunun her biri ilave edilir. Su konularak ilave edilen kısmın kavanoza akması sağlanır. Tülü kavanozun ağzından alarak karıştırılır. Bu karışımın dezavantajı yağmurla birlikte yıkanması ve yeniden uygulamaya ihtiyaç duyulmasıdır. YEM TUZAKLARI Kesici kurtlar için; Malzemeler ve Hazırlanışı Testere talaşı, kepek, şeker pekmezi ve yeterli miktarda su eşit miktarlarda karıştırılarak yapışkan bir solüsyon hazırlanır. Akşam saatlerinde bitki çevresine ufak bir halka şeklinde dağıtılır. Şeker pekmezi kesici kurtları çeker ve bu solüsyondan geçmeye çalışırken yapışkan bir yapı kazanır. Bu maddeler güneşte kurur ve zararlılar ölür. Diğer bir tarifte; Malzemeler ve Hazırlanışı 100 g kepek, 10 g şeker, 200 g su, 5 g Pyrethrum tozu. (pire otu) Hepsi bir karıştırılarak elde edilen karışım bitki etrafına yayılır. Kesici kurtlar bu maddeyi yiyerek ölür. Meyve sinekleri için: Meyve sinekleri için tuzaklara yemler meyve olgunlaşmadan, zararlılar çıkmadan önce yerleştirilmelidir. Bunun için iki şekilde tuzak hazırlanabilir. 1- Plastik bir şişenin altında küçük bir delik açılır. Şişenin ağzı bir tıkaçla kapatılır. Şişenin 1/3'nü yemle doldurulur. Şişe bu şekilde bahçe etrafına veya ağaçlara asılır. Bu yemler sinekleri delikten içeri çeker ve sinek yem içerinde ölür. Plastik bir şişenin üst kısmını kesilir. Yem solüsyonu şişenin yarısını içerecek şekilde konulur. Şişenin kesilen üst kısmı şişenin geri kalan kısmına, deliği altta kalacak şekilde yerleştirilir. Sinekler şişelere çekilerek yem solüsyonu içerisinde ölür. Tuzaklara yem solüsyonu 2 şekilde hazırlanabilir. 1. tarif ; 1 lt su, 250 ml idrar, birkaç damla vanilya özü, 100 g şeker ve 10 g pyrethrum tozu. 2. tarif; 1 çay kaşığı pyrethrum tozu, 250 g bal, 1 kaç damla vanilya özü, 250 g portakal veya salatalık kabuğu, 10 lt su. IŞIK TUZAKLARI Gece faaliyet gösteren uçan böceklerin kontrolünde kullanılabilir. Kesici kurtlar, sap kurtları, çeltikte zarar yapan yaprak emicileri vs. dir. Bu tuzağın en iyi yerleştirilme zamanı böceğin yaşam çemberine ve ürünün gelişim evresine göre belirlenir. En iyi zaman böceğin yumurta bırakmasından öncedir. Malzemeler ve Hazırlanışı Odunumsu yapılardan oluşan 3'lü bir dayanak hazırlanır. Bu dayanağın uçları toprağa yerleştirilir. Orta kısmına bir ışık kaynağı asılır. Ve alt kısmına bir miktar yağla karıştırılmış su kasesi yerleştirilir. RENK TUZAKLARI Renklere cezbedilen böcekler yapışarak ölür. Yaklaşık 30X30'luk farklı renklerdeki kötü hava koşullarında zarar görmeyecek kartlara yağ ve yapışkan sürülerek hazırlanır. At Kuyruğu Preparatı (Eqisetum arvense) 100 g bitki, 1 lt su. Yapraklar suda ıslatılır, kaynatılır ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Soğanlı Su Preparatı (Allium cepa) 15 g soğan yaprağı, 1 lt su. Yapraklar suda ıslatılır, kaynatılır ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Yaban Turpu (Armoracia rusticana) 3O g bileşim, 1 lt su. Yaprak veya kökler parçalanır, soğuk suyla karıştırılır ve bitki yüzey ekstrakla yıkanır. Papatya Preparatı 25-30 g papatya, 1 lt su. Çiçekler üzerine sıcak su dökülür ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Arap Sabunu (Potasyum Sabunu) Yaprak bitleri, pseron, karınca, trips gibi yaprak ve gövde parazitlerine karşı kullanılır. (Meyve ağaçları ve sebzelerde) Malzemeler ve Hazırlanışı 250 g Arap sabunu, 100 lt su. Arap sabunu 4 misli sıcak su içinde eritilir ve sonra üzerine yeteri kadar su ilave edilir. Karıştırma yavaşça yapılmalıdır. İstenirse bu karışıma 35 cc saf alkol de katılabilir. Hassas bitkilerin zarar görmemesi için önce birkaç bitkide denenmesi önerilir. Ağaç, fide ve bitki zararlılarının yoğun olduğu yer tamamen yıkanarak temizlenir. Yaprakların üstüne ve ortasına gelecek şekilde ilaçlama yapılmalıdır. 7 günde bir tekrar edilebilir. Arap Sabunu ve Sıvı Yağ Karışımı 1 çay kaşığı arap sabunu, 0,25 litre bitkisel sıvı yağ, 1 litre su. Arap sabunu ve bitkisel sıvı yağ karıştırılarak kuvvetli bir şekilde çalkalanır ve üzerine 1 lt su ilave edilir. Bu karışım 10 gün ara ile havuç, kereviz, hıyar, biber ve diğer bitkilerde bulunan kırmızı örümcek, afit ve birçok böcek türüne karşı kullanılabilir. Tek bir bitkide denemekte yarar vardır. Çünkü yaprak ucunda yanıklığa neden olabilir. Anında etki eden bir insektisittir ve karışımı doğrudan zararlının üzerine uygulamak gerekir. Sütleğen Otu Suyu/Sütü Nematodlar gibi toprak altı kurtlarının problem olduğu topraklara uygulanır ve nematod zararını büyük ölçüde ortadan kaldırır. Malzemeler ve Hazırlanışı Sütleğen otu, su. Mart ve Nisan aylarında çiçeklenme sonrası süt oluşumunun en yüksek olduğu dönemlerde eldivenle toplanarak çuval içine doldurulan sütleğen otları, büyükçe bir kabın içine çuvalla konulur ve tokaçla iyice ezilir. Kabın içine temiz su doldurularak 12 saat beklemeye bırakılır ve sonra çuval iyice sıkılarak kabın içinden çıkartılır. Kabın içinde sulandırılmış süt kıvamında beyaz su kalır. Bu su kapalı bir kap içine alınır ve gerektiğinde 1/5 oranında sulandırılarak toprağa verilir. Bu sıvı kepek ve melasla karıştırılarak danaburnu ve fare mücadelesinde de kullanılabilir. Nane Spreyi Çiğneyici tüm böceklere karşı etkilidir. Malzemeler ve Hazırlanışı 250 g nane yaprağı, 250 g yeşil soğan başı, 125 g kırmızı acı biber, 125 g arap sabunu, 5,125 lt su. 250 g nane yaprağı blenderın içerisine koyarak parçalanır, 250 g yeşil soğan başı ve 125 g kırmızı acı biber eklenir. 125 g su eklenerek karıştırılır ve daha sonra bunun üzerine 4 lt su ilave edilir. 125 g arap sabunu ve bir 1 lt daha su katılır. Eğer bitkiler küçükse solüsyonun içerisine batırılabilir. KAYNAKLAR Anonymous, 2006. Organik Tarım. Başak Ekolojik Yaşam Derneği Sarayönü Caner, Y., Tuncer, C., 2005. Zararlı Böceklerle Organik Tarımda Mücadele Yöntemleri. AGROMEDYA. Sayı 1 Caber, H., 2005. Ekolojik Tarımda Bitki Koruma Yöntemleri. Buğday Anonymous, 2005. Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik. Organik Tarımda Bitki Koruma Yöntemleri

http://www.biyologlar.com/organik-tarimda-kullanilan-bitki-koruma-yontemleri

Tarım İlaçlarının (pestisitlerin ) Toksisitesi

Tarım İlaçlarının (Pestisitlerin ) Toksisitesi - Akut Toksisite ve Etkileri - Kronik Toksisite ve Etkileri - Peptisit Zehirlenmelerinin Belirtileri (Simptomları) - Lokal Etkiler - Sistemik Etkiler - Peptisit Zehirlenmesinde İlk Yardım - Spesifik ilk yardım talimatı - Zehirlenme ile ilgilenecek tek insan siz iseniz - Zehirlenme ile ilgilenen insan sayısı birden fazla ise - Kusma nasıl teşvik edilir - Peptisitlerin Emniyetli Bir Şekilde Kullanımı - Peptisitlerin Depolanması - Peptisitlerin Yok edilmesi (bozulması) Tarım İlaçlarının (Pestisitlerin ) Toksisitesi Kullanılan tüm tarım ilaçları, kontrol altına alınması veya yok edilmesi düşünülen hastalık etmenlerine veya yabancı otlara karşı karşı etki edecek şekilde biyolojik olarak aktif ya da toksik olmalıdır. Pestisidler toksik olduğundan, aynı zamanda insanlara ve hayvanlara da zararlıdır. Pestisidleri kullananların ya da devamlı temas halinde olan insanların kullandıkları ilaçın nisbi toksisitesini ve sağlığa olan etkilerinin bilmek oldukça önemlidir. Toksisite peptisitin neden olduğu zararın derecesini belirlemek için kullanılan bir terimdir. Özel peptisidlerin toksisitesi, farklı dozlardaki aktif madde ve formule edilmiş ürünlerin test hayvanlarına verilmesi ile belirlenir. Diğer taraftan, zarar ya da risk belli koşullara bağlı olarak artar ya da azalabilir. Zarar kullanılan peptisidin toksisitesine ve maruz kalma süresine bağlıdır. Spesifik olarak formule edilmiş ürünlerin (peptisidler) toksisitesi üzerindeçok az ya da hiç bir kontrol önlemine sahip olmadığımız durumlarda, kullanıcı peptisidlerle mümkün olduğunca daha az temas ederek ya da koruyucu giysiler ve ekipmanlar kullanarak riski azaltabilir ya da elemine edebilir. Her çeşit peptisit aşırı miktarda absorbe edildiğinde zehirli ya da toksik olabilir, sonuçta insan ya da hayvanlar bunlardan zarar görebilir. Peptisidlerin aynı zamanda deri ya da göze zararlı etkileri (lokal etki) olabilir ve hatta allerjik reaksiyonları başlatabilir. Akut toksite ve akut etkiler Peptisitin akut toksisitesi tek bir uygulama sonucunda ve genellikle kısa bir süre içerisinde kimyasalların insan ya da hayvanlar üzerinde meydana gelen etkiyi ifade etmek için kullanılır. Akut toksisiteyi belirlemek için en az üç metot kullanılabilir. 1. Dermal toksisite kimyasalı deriye maruz bırakarak, 2. Solunum toksisitesi kimyasalın buharını test hayvanlarına solutarak, 3. Oral (ağız) toksisitesi test hayvanlarını kimyasal ile besleyerek belirlenir. Tek bir doz uygulaması ile ortaya çıkan zarar, akut etki olarak ifade edilir. Ayrıca kimyasalın göz ve deriyi tahrip edici etkisi laboratuvar koşulları altında kontrol edilir. Akut toksite, çoğunluklaLD50 (lethal doz 50) ya da LC50 (lethal konsntrasyon) olarak gösterilir. Bu kontrollü koşullar altında test hayvan populasyonlarının en az % 50' sini öldürmek için gerek duyulan toksik maddenin miktarı ya da konsantrasyonudur. Peptisidlerin LD50 değeri test hayvanlarının her kilogram ağırlındaki peptisitin miligram (mg/kg) ya da milyonda biri (ppm) olarak verilir. Peptisitlerin LC50 değeri peptisitin hava ya da su içerisindeki mg miktarı olarak verilir (PPM). LD50 ve LC50 değerleri aynı aktif maddeli farklı formulasyonlar da olduğu gibi farklı aktif maddelerin toksitesini kıyaslamak için de faydalıdır. Eğer bir kimyasalın LD50 değeri düşük olduğunda, test populasyonunun %50 sini öldürmek için daha az kimyasala ve zamana gereksinim duyar ve bundan dolayıda kimyasalın akut toksisitesi çok daha fazladır. Yüksek LD50 değeri ise ürünün etiketindeki miktarlar uygulandığında, en az akut toksiteye sahiptir denilebilir. Akut toksitide bir peptisitin toksite katogorisini belirlemek ve ürün için uygun bir uyarı işareti şeçmek için temel bir kaidedir. Bu petisidler oral, dermal ya da solunum toksitelerine göre "yüksek toksiteli" olark sınıflandırılır, etiket üzerinde uyarıcı yazılar (TEHLİKELİ veZEHİRLİ) ya da tehlikelidir simgeleri (KURU KAFA ya da Tehlikelidir işareti) kullanmalıdır. Bu grup peptisid ürünlerinde akut oral LD50 değeri iz miktardan 50 mg/kg kadar olan miktarlarda değişmektedir. Böyle bir tarım ilaçının birkaç damlası oral (ağız) olarak alındığında 65 kg ağırlığındaki insanı öldürebilir. Bazı peptisidler herhangi bir uyarı yazısına ya da işaretine sahip olmayabilir. Böyle ilaçların akut toksitilerinden ziyade deri ve göze etkileri çok daha şiddetli olmaktadır. Orta derecede toksik olan peptisidler etiketleri üzerinde "TEHLİKELİDİR" gibi uyarı yazılarına sahip olmalıdır. Aku oral değerleri 50 ie 500 mg/kg' dır. Böyle bir tarım ilaçının bir çay kaşığı (yaklaşık 30 g) oral (ağız) olarak alındığında 65 kg ağırlığındaki insanı öldürebilir. Düşük ya da nispi olarak toksik olmayan peptisid ürünleri de etiketleri üzerinde en azından "DİKKAT" gibi uyarıcı yazı ya da işaretleri içermelidir. Akut LD50 değeri oral yoldan en azından 500 mg/kg olmalıdır. Kronik Toksite ve Etkileri Peptisitlerin kronik toksitesi test hayvanlarının uzun süre aktif maddelere maruz bırakılması ile belirlenir Zamanın belirli peryodlarında tekrar tekrar kullanılan küçük dozlardan ortaya çıkan her türlü zarar kronik etki olarak ifade edilir. Belirli peptisidlere maruz kalma sonucu ortaya çıkan bazı şüpheli kronik etkiler doğum anormallikleri; fetal toksisitete; tümör oluşumu; genetik değişiklikler; hematolojik ve nörololojik bozukluklar şeklinde görülebilir. Sonuç olarak bir çok peptisid kronik toksiteyi gösteren etiketleri bulundurmalıdır. Peptisidlerin kronik toksitesini akut etkilere göre belirlemek oldukça zordur ve belkide çok uzun süre sonra etkileri ortaya çıkabilir (hatta doğacak olan çoçuklarınızda bile). Peptisit Zehirlenmelerinin Belirtileri (Simptomları) Peptisidlerin belirtileri hafif deri yanmalarından, koma ya da ölümlere kadar değişebilir. Peptisidleri uygulayan ya da bulunduranların en sık görülen zehirlenme belirtileri ve bulgularından haberdar olmaları gerekir. Peptisit zehirlenmelerinin simptomları ya da etkileri geniş şekilde lokal ya da sistemik olarak tanımlanabilir. Lokal etkiler; genellikle peptisilere temas sonucunda ortaya çıkar. Peptisidlere maruz kalma sonucunda ortaya çıkan lokal etki ya peptisidin (aktif ya da dolgu maddesi) yakıcı etkisi ya da maruz kalan kişinin allerjik yapıda olması sonucunda görülür. Derinin yanması ya da bir şekilde zarar görmesi en fazla bildirilen peptisid uygulaması ile ilişkili olan lokal etkilerdir. Deride ortaya çıkan belirtiler deri kızarmasından kabarçıklara kadar değişmektedir.Bazı insanların da peptisidlere karşı allerjisi olabilir, allerjik reaksiyon belirtileri deri ve gözlerin kızarması ya da yanmasından solunum rahatsızlıklarına (kontak dermatit, allerjik konjoctivit.astım vb.) kadar değişebilir. Sistemik etkiler güncel etkilerden tamamen farklıdır. Sistemik etkiler; Peptisidler genellikle temas sonucu absorbe edildikleri yerlerden ilerlemekte ve tüm vucuda yayılmaktadır. Sistemik etkiler genellikle mide bulantısı, kusma, aşırı yorgunluk, başağrısı, ve bağırsak rahatsızlıkları şeklinde görülür. Kimyasalların farklı sınıfları ya da grubları değişik tipte belirtilere neden olmaktadır. İnsanlarında aynı kimyasala karşı tepkiler farklı olabilir. Bazı insanlarda diğer insanlardan ciddi simptomlara neden olan dozlarda bile hiçbir reyaksiyon gözlenmeyebilir. Peptisid zehirlenmeleri için her zaman uyanık olun. Zehirlenmenin erken teşhisi ve erken müdahalesi bir yaşam kurtarabilir. Bütün bunlara rağmen, bazı hastalık belirtilerinin peptisitlere maruz kalma sonucunda olmayacağını da aklınızda bulunsun. Bazı hastalıklarda zehirlenme belirtilerine benzer tablo ortaya çıkabilir (astım,grip,gastroenterit). Bazı insanlar peptisidleri uyguladıklarında ya da bu maddeleri ev veya iş yerlerinde kullandıklarında allerjik tepkiylede karşılaşabilir. Hastalık belirtileri pestisid ile tamastan hemen sonra ortaya çıktığında hemen tıbbi önlemleri başvurun. Böyle durumlarda etiketi ya da ilaç kabını da yanınıza alın, fakat hasta ile aynı yere koymayın. Doktor bu zehirlenmeyi yapan maddenin ne olduğunu bilmek isteyecek ve etiket üzerinde ilacın antidodu bulunduğundan hemen müdahale şansı olacaktır. Zehirlenmelere karşı ilk yardım, hızlı ve uygun bir hareket peptisid zehirlenmesine maruz kalan kişinin ciddi şekilde zarar görmesini engellemek için önemli olabilir. Böyle bir durumda kişi gerçekten yaşam ile ölüm arasında olabilir. Bazen ilk yardımı verecek kişiye ve deneyimine çok büyük bir ihtiyaç duyulabilir. Kimyasalın etiketi zehirlenmeyi engellemek için elde bulunması gereken ilk bilgi kaynağı olacaktır ve hemen bir hastanenin acil servis ya da doktor aranmalıdır. İlk yardım sadece ve sadece "İLK TEPKİDİR" de denebilir ve tıbbi yardımın yerini hiçbir zaman alamaz. Peptisid Zehilenmesinde İlk Yardım İlk yardım talimatı olarak zehirlenmenin neden olduğu ilaçın etiketini ya da kabını yanınızda bulundurulması. Kimyasal ilaç uygulaması yapan ya da bulunduran kişilerin hastane açil servis numaralarını herzaman hazır bulundurması. Gerekli olan tüm ilk yardım kitlerini hazır bulundurulması. Devamlı olarak temiz su ya da kaynağı bulundurulması. Aşırı acil durumlarda peptisidlerin sulandırılması ya da uzaklaştırılması için temiz suya ihtiyaç duyulabilir. Oral ya da dermal bir maruz kalma söz konusu ise, ilk amaç çoğunlukla peptisidi sulandırmak ve absorbsiyonu engellemektir. Solunum yolu ile zehirlenme ortaya çıktı ise, hastayı hemen temiz hava bulunan bir ortama alın. Bilinçsiz bir insana ağız yolu ile herhangi bir şey vermeyin. Suni solunumun uygun tekniklerine yatkın olun ya da bilgi sahibi olun; bir insanın solunum alması durdu ya da zayıfladı ise suni solunuma ihtiyaç duyulabilir. İlk yardım uygularken ya da kapalı alanlardan zehirlenen hasta uzaklaştırılırken, peptiside maruz kalma durumu ile karşılaşılırsa, uygun koruyucu elbise ve ekipmanları giydiğinizden emin olun. Bazı zehirlerin bir kez solunumu bile bir insanın kaldırabileceğinden fazla olabilidiğini unutmayın. Spesifik ilk yardım talimatı Zehirlenme ile ilgilenecek tek insan siz iseniz, aşağıdaki maddeleri uygulayın. BİR- Zehirlenen insanın nefes alıp almadığını kontrol edin, eğer almıyorsa suni tenefüs uygulayın. İKİ- Zehirlenen insanının üzerinden ilaçı uzaklaştırmaya çalışın, elbisesini çıkarın, yıkayın ve bunları yaparken çok hızlı davranın. ÜÇ- Doktor ya da bir hastaneye telofon edin. Zehirlenme ile ilgilenen insan sayısı fazla ise, aşağıdaki maddeleri uygulayın. Bir kişi zehirlenen insanın nefes alıp almadığını kontrol etmeli. Eğer solunum yapamıyorsa süni tenefüs uygulayın ve bulaşmayı aza indirmek için üzerini çok hızlı bir şekilde temizleyin. Başka biri hemen doktor ya da hastane acil servisini aramalı ve daha sonra hastanın temizlenmesine yardım etmelidir. Peptisit deri ya da elbise üzerine dökülmüş ise, bulaşma olan deriyi bol su ve sabun ile temizlenmeli, bulaşık elbiseler ise hemen değiştirilmelidir. Derideki bulaşık olan ilacı uzaklaştırırken fazla tahrişten kaçınmalı, çünkü ilaçın deriye nufusunu arttırabilirsiniz. Etkilenen alanın bol su ile devamlı bir şekilde yıkayın. Daha sonra ilaç dökülen alan yavaşca pansuman yapar gibi kurutulmalı ve gerek duyulursa bu alan gevşek bir şekilde yara bandı ile sarılır. Deri yanması ortaya çıkmışsa, temiz, gevşek ve yumuşak bir bez ile yarayı kapatın. Tibbi olarak yetkili birisi gerek görmedikçe, etkilenen alana herhangi bir şey (krem, pudra, ya da benzeri bir şey) sürmeyin. Bulaşma olan elbise tekrar kullanmamak üzere yok etmek en iyi işlemdir, fakat tekrar kullanılacaksa tekrar kullanmadan önce iyice yıkanmalıdır. Yıkanacak olan bulaşık elbiseleri farklı bir yerde tutun ve diğer elbiselerden ayrı yıkama yapın. Peptisid göze kaçmış ise, göz kapaklarını açık tutun ve hemen temiz akan bir su ile yavaşca yıkayın. Herhangi bir doktor müdahalesi olmadan yıkama suyuna hiçbir şey ilave etmeyin ve 15 dak. aralıklar ile yıkamaya devam edin. Göz kapaklarının altındaki ilaç kalıntılarınıda uzaklaştırmak için su ile püskürtme yapın. Daha sonra gözü temiz bir bez ile kapatın ve hemen tibi müdahale yapılması için işlemleri başlatın. Eğer peptisid solunum yolu ile alındı ise, zehirlenen kişiyi hemen temiz ve açık olan hava ortamına taşıyın, hastayı yürütmemeye gayret gösterin. Hastayı yere uzatın ve elbiselerini gevşetin. Hastayı sıcak ve sabit tutun. Hastada çırpınma söz konusu ise, nefes alıp almadığını kontrol edin ve başını herhangi bir yere çarpmasını engelleyein. Hastanın nefes almasını kolaylaştırmak için çenesini yukarı doğru tutun.Solunum durmuş ya da düzensiz ise, suni solunum uygulayın. Uygun koruyucu alet ve elbiseler giymiyorsanız, kapalı alanlarda olan hastayı kurtarmaya çalışmayın. Eğer peptisd yutuldu ise, verilecek en önemli karar hastanın kusturulması ya da kusturulmamasıdır. Karar hemen ve ani olarak verilmelidir, hastanın yaşamı bu karara bağlı olabilir. Eğer elinizde spesifik ya da ilaça ait bir kullanama kılavuzu varsa hemen onu uygulayın. Petisid ağıza alındı, fakat yutulmadı ise ağız bol su ile yıkanmalıdır. Peptisid yutuldu ise hızlı olmaktan devamlı kaçınılmalı, eğer hasta bilivçsiz ya da baygın ise ASLA kustutulmamalıdır. Kusturmaya çalışırken hastayı boğarak öldürebilirsiniz. Hasta eğer petrol ürünlerini yuttu ise (kerosene, gaz, yağ , EC pesticides) hastane, doktor ya da özel kullanma kılavuzu uygulamaları hariç, asla hastayı kusturmayın. Bir çok peptisid emülsüyon konsatrasyonlarına yaralansın diye petrol ürünlerinde çözülür ve formüle edilir. Peptisid etiketleri üzerinde EC harfleri ya "Emülsüyon konsantrasyonu (Emulsifiable Concentrate)" kelimeleri herhangi bir tıbbi müdahale olmadan hastanın kusturulmamasını ikaz eden işaretlerdir. İçine çekilen petrol ürünleri cidi solunum rahatsızlıklarına neden olabilir. Eger hastanın sulandırılmış solusyonu yuttuğundan eminseniz hemen hastayı kusturabilirsiniz. Hasta korozyona (aşınmaya) neden olan çok güçlü asitli ya da alkali ilaçları yuttu ise onları asla kusturmayın. Bu tür ilaçlar yutarken olduğu gibi kusturularak da çıkarılmaya çalışılırsa ağız ve boğaz yollarını tekrar yakmış oluruz. Hastanın ne tür bir etkili madde ile zehirlendiğini öğrenin. Hasta şiddetli açı içeisinde olur ve aşırı ağız ve boğaz açısı duyabilir. Kullanılan peptisidler çounlukla korosyona neden olmaz, fakat ev defenfektantları (tuz ruhu, hipoklorid gibi) ve bazı çimlenmeyi engelleyici ilaçlar (germisid) bu katagoriye girmemektedir. Böyle durumlarda en iyi ilk yardım mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde zehirin sulandırılmasıdır. Asit ve alkaliler için hastaya bol miktarda su ve sütlü yiyecekler verin. Geçiktirmeksizin hastayı hastaneye kaldırmek çok önemlidir. Asitleri notrülize etmek için, Asitleri notralize etmek için, Eğer hastanın asitli ilaçl ile zehirlendiğinden eminseniz hastaya magnezyum sütü verin (bir bardakta bir kaşık). Eğer magnezyum sütü bulunmuyorsa hastaya suda soda hazırlayın ve bunu içirin. Buna rağmen aşırı derecede dikkatli olunmalı, çünkü kullanılan bu soda asitle reaksiyona girer ve karbondioksit (CO2) olumşumuna neden olur. Bazı doktorlar aşırı CO2 ' nin hastanın mide ve bağırsak duvarlarını deldiğini bildirmektedir. Alkalileri notrülize etmek için, Eğer hastanın alkali bir ilaç ile zehirlendiğinden eminseniz limon suyu verin. Zehirlenme her ne durumda olusa olsun, mutlaka doktara başvurun Kusma nasıl teşvik edilir Hasta hastaneye kaldırılmadan önce ilk yardım önlemi olarak kusma teşvik edilir. Hastayı kusturacağım diye çok fazla zaman kaybetmeyin. Hastanın akçiğerlerinin ve, diğer organların ın fazla zarar görmesini ve kusmayı engelleyecek şekilde öne doğru dizleri üzerine çökmesinden ve yan yatıp yatmadığından emin olun. İlk olarak hastanın aldığı zehiri sulandırmak için en az iki bardak su içirin. Karbonatlı içeçekleri kullanmayın. Mümkünse ve elde de mevcut ise kusturma surublarını (ipeca) kullanın, Böyle ilaçları eczanelerde bulmak mümkündür. Eğer herhangi bir kusturma şurubu elinizde yoksa, kaşık ya da parmaklarınızı hastanın boğazına bastırarak hastanın kusmasını sağlayın. Keskin ve ucu sivri bir şey kullanmayın. Ayrıca kusmayı sağlamak için tuzlu su kullanmayın. Hasta kustuktan sonra kusmuktan biraz yanınıza alın, belki doktor bunun kimyasal analizini isteyebilir. Hasta kusturulduktan sonra, hastaya su içerisinde aktif kömürden 2-4 kaşık verin. Aktif kömür bir çok zehiri absorbe etme özelliğine sahiptir. Eczanelerde bunu bulmak mümkün olabilir ve bunlar aynı zamanda dökülen peptisdleri temizlemek içinde kullanılmaktadır. Kusturma şurupları ile aktif kömürü aynı anda hastaya vermeyin, çünkü kusmadan önce zehir aktif kömüre bağlanmakta ve deaktife olmaktadır. Peptisidlerin Emniyetli Bir Şekilde Kullanımı Etiketleri devamlı okuyun!.. Peptisidleri sadece gerek duyulduğunda, etiketleri üzerinde verilen ürünlere ve diğer kullanımlara sadece tavsiye edilen doz ve uygulama zamanlarında kullanın. Doğru kullanım kimyasalın ürün ve hayvanlardaki kalıntı oranlarının kanunlarda belirtilen miktarı aşmaması sağlamak için zorunludur. Petisidleri kullanmadan önce peptisid düzenleme ve uygulama kanunlarına yatkın olduğunuzdan emin olun. Ürüne ve hayvanlara zarar veren toz ve spreylerin sürüklenmesinden ve belli noktalarda aşırı birikmelerinden kaçının. Kapalı alanlarda ilaçlama yapılıyorsa fan ya da sulama su tanklarını kapatın. Arı kovanlarını koruma altına alın. Kendinizi ve diğerlerini korumak için, etiketlerde belirtilen emniyetli kullanım talimatlarını uygulayın. Emniyetli peptisid kullanımı için genel kuralları bilin ve gözlemleyin ve kullanılan peptisidin tarihini, zamanını, yerini, ve miktarını edvamlı kayıt altında tutun. Peptisid de verilen talimatlara göre koruyucu giysiler ve ekipmanlar kullanın. İlaçlama yaparken, asla bir şey yemeyin, içmeyin ve sigara kullanmayın. Spray materyallerinin deri ve giysilere dökülmesinden kaçının. Böyle bir kaza meydana gelirse, hemen sabun ve su ile yıkayın. İstenilmeyen alanlar üzerine ilaçın sürüklenmemesine (rüzgar ile) veya birikmemesine dikkat edin. Bu duruma spreylerden ziyade toz ilaçlar neden olur. Peptisid uygulaması bittikten sonra banyo yapın ve elbiselerinizi temizleri ile değiştirin. Peptisid uygulamasından sonra uygulama yaptığınız sırada giydiğiniz elbiseleri ayrı olarak yıkayın ve yıkanıncaya kaar diğer elbiselerden farklı yerlerde tutun. Bu tür elbiseleri yıkarken de çok dikkatli davaranın. Peptisidlerin Depolanması Peptisidleri, temiz, serin ve iyi havalanan yerlerde depolayın. Çoçukların ve eğitimsiz insanların girişini engellemek için devamlı kilitli tutun. İlaç depolarına uyarıcı bir yazı yazabilirsiniz. Emülsiyon tipinde olan materyalleri donmaktan koruyun. Donma sonucunda emulsiyon ilaçlar etkinliğini kaybeder ve muhtemelen bitkilerde yanıklara sebep olabilir. Peptisidler ile herbisidleri aynı depolarda depolanmaktan mümkün mertebe kaçının ya da bulaşma olmamasına azami dikkat gösterin. Gıdaların, suyun, gübrelerin ya da peptisidlerden koruyucu elbiselerin ve aletlerin bulaşabileceği yerlerde peptisidleri depolamayın. Peptisidleri orijinal kaplarında ve kapakları iyice kapatılmış şekilde depolayın. Sızıntı olup olamadığına görmek için ilaç kaplarını sık sık kontrol edin. Dökülen ilaç varsa hızlı ve uygun şekilde temizleyin. Kırılmış ya da zarar görmüş peptisid kaplarını uygun ve emniyetli bir konuma uzaklaştırın ve yok edin. Kimyasalların sayım çizelgesini muhafaza ediniz. Her kabın satın alınma yılını işaretleyin. Etiketleri asla uzaklaştırmayın. Bölgenize ait itfaiyenin telofon numaralarını depolarda bulundurun. Spesifik ilaç depolanması için etiketki talimataları okuyun ve tatbik edin. Peptisidlerin Yok Edilmesi Bir sezonda ihtiyaç duyduğunuz miktarda mateyal satın alınarak bozulma ve yok etme problemlerin mümkün mertebe kaçının. Stok yığıntıları yapmayın. Peptisid kaplarında etiket üzerindeki yok etme talimatalarını uygulayın.Etiketi dikkatli bir şekilde okuyun. Peptisid artıklarını ve kaplarını yok etmek için uygun ve emin olduğunuz aletleri kullanın. Belirli bir uygulama için sadece ihtiyaç duyulan peptisid miktarını karıştırın. Çok fazla miktarda karışım hazırlanmışsa, etiketde listelen ürünlerin birine tavsiye edilen oranlarda uygulama yapılarak uzaklaştırma işlemi en iyi işlemdir. Petisidleri ve yıkama artıklarını kesinlikle yere ya da lavabo, tuvalet ya da benzeri yerlere dökmeyin. Basınçlı yıkama ya da üç aşamalı yıkama sistemleri kullanın, kullanılan yıkama sularını sprey tanklarında biriktirin. Metal, plastik veya cam kaplar ve diğer kullanılan malzemeler su kaynaklarından ve yerleşim yerkerinden en az 150 m uzakta bir yerde 50 cm derinliğe gömülmelidir. Tuzlu toprak alanlarına ilaç artıklarını ya da kaplarını gömme için uygundur. Yanabilir kaplar etiketde belirtildiği şekilde yakılabilir. Yakma işlemi çıkan dumanın insanlara zararını engellemek için yerleşim alanlarından uzakta yapılmalıdır. Dumandan kaçının, toksik bir buharlaşmaya sahip olabilir ve külleri ise belirtildiği şekilde bir yere gömün. Metal kapları geriye dönüşümlü ise uygun şekilde şirkete gönderilmelidir. Peptisidleri yok etmeden önce, ülkemizde maalesef yok, lokal olarak temizleme bölümlerini kontrol edin. Bazı petisidlerin yok edilmesi zor ve özel işlemer gerektirebilir. Hiçbir şekilde peptisid için kullanılan kapları başka amaçlar için kullanmayın. Peptisidlerin yok edilmesi ve ellenmesinden sonra yıkanın ya da bol su ile temas halinde olan ellerini ve yüzünüzü yıkayın.

http://www.biyologlar.com/tarim-ilaclarinin-pestisitlerin-toksisitesi

Pestisitlerin Sınıflandırılması

Pestisitler değişik özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Bunlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. 1. Etkiledikleri Canlı Gruplarına Göre a. İnsektisit (Böcekleri öldüren) b. Akarisit (Akarları öldüren) c. Nematisit (Nemotodları öldüren) d. Mollusisit (Yumuşakçaları öldüren) e. Rodentisit (Kemirgenleri öldüren) f. Avisit (Kuşları ölüdren) g. Afisit (Yaprak bitlerini öldüren) h. Fungusit (Fungusları öldüren) i. Bakterisit (Bakterileri öldüren) j. Herbisit (Otları öldüren) k. Algisit (Algleri öldüren) 2.Etkilediği Canlının Biyolojik Dönemine Göre a. Larvasit (Larva öldüren) b. Ovisit (Yumurta öldüren) c. Erginleri öldüren 3.Zararlılara Etki Yollarına Göre a. Mide zehirliler b. Değme (Kontakt) zehirliler c. Solunum zehirlileri 4.Toksik Özelliklerine Göre a. Fiziksel zehirliler b. Protoplazma zehirlileri c. Sinir sistemi zehirlileri d. Solunum zehirlileri e. Antiguagulantlar 5.Kullanma Tekniğine Göre a. Doğrudan kullanılanlar b. Su veya bir başka çözücü ile seyreltilerek kullanılanlar 6.Etkili Madde Gruplarına Göre a. Canlı kökenli Olanlar (Mikroorganizma kökenliler) b. Anorganik yapıda olanlar c. Doğal organik yapıda olanlar d. Bitkisel kökenli olanlar e. Petrol yağları f. Katran yağları g. Sentetik organik yapıda olanlar h. Klorlandırılmış hidrokarbonlar i. Organik fosforlular j. Karbamatlılar k. Sentetik piretroitler l. Benzoyl türevleri m. Dinitro bileşikleri n. Amin ve hidrazin türevleri o. Dinitrofenol ve esterleri p. Halojen ve oksijenler q. Organik kalaylıları

http://www.biyologlar.com/pestisitlerin-siniflandirilmasi

HÜCRE YAŞLANMASI (Cellular Aging)

Yaşlanma genel anlamda bir eskime bir bozulma olayıdır. Bu çok kısa tanımdan başka tanımlar da yapılabilir: Bunların tümü de yaşlanmayı zamanın fonksiyonuna yani kinetiğe bağlarlar: Yapılan tanımlar bir organizma kadar bir hücre için de geçerlidirler. Hatta yıldızlar, galaksiler gibi cansız maddelerle, kültür gibi nicel olarak ölçülemeyen kavramlar için de yaşlanmadan söz edilmekte-dir.(1) Yaşlanmayla ilgili çalışmalar önceleri çok hücreli organizmalarla yapılmıştır. Hücre yaşlan-ması çalışmaları ise hücre kültürü tekniklerinin gelişmelerinden sonra başlayabilmiştir. Çok hücreli organizmalar hücrelerden yapıldığına göre,vücudun yaşlanmasından sorumlu olan birimlerin hücre-ler olup olmadıkları sorgulanabilirdi. Gerçekten de organizmalar hücreleri yaşlandıkları için mi yaşlanıp ölmektedirler? Bu sorunun karşılığı bazı durumlar için evet, ancak çoğu durumlar da olumsuzdur. Yaşlanma ile organizma hayatının son bulması (ölüm) olaylarını da ayrı ayrı değerlendirmelidir. Çünkü birbirinden çok farklı kavramlardır: Kanser hücreleri gibi tamamen gençleşmiş görünen, ancak anarşik şekilde çoğalan hücreler de organizmanın ölümüne neden olmaktadır. Çoğu organizmalar, hücreleri ölümü gerektirecek kadar yaşlanmadıkları halde, değişik nedenlerle ölmektedirler. Çoğu da organ yetmezliğine bağlı-dır. Organizmanın ölmesi için bir hücre grubunun yaşlanıp ölmesi gerekmemektedir. Kendileri tamamen yaşlanmadıkları halde organizma için gereken görevini yapmaz durumuna geçen,ya da asıl görevlerinden başka görevler yapmaya başlayan hücre grupları da organizmanın ölümünden sorumlu olmaktadırlar. Organizma öldüğünde hücre ve dokularının önemli bir bölümü, çoğu kez de tamamı, daha yaşayacak durumda bulunmaktadır. Yabanıl atlarda ve kangurularda dişler eskidikleri için beslenememekten (açlıktan), kemirgenler çoğunlukla kanserden, modern insan ise çoğunlukla kanser ve kalp yetmezliğinden ölmektedirler. O halde hücre yaşlanmasını, organizmanın yaş-lanmasından ayrı olarak incelemelidir. Akla gelen başka bir soru da bir hücreli organizmalardaki yaşlanma durumudur. Bir hücreli-lerde yaşlanma var mıdır? Burada da prokaryotlarla ökaryotları ayırt etmek gerekecektir. Yaşlan-mış hücreyi, zamanla bazı görevlerini yapamaz ve bölünemez duruma gelmiş bir hücre olarak kabul ettiğimizde, bakterilerde yaşlanma olayı görülmemektedir. Kendilerine uygun bir ortam buldukları sürece, var olma ve çoğalma yetenekleri sınırsızdır. Amib ve Paramecium gibi bir hücreli ökaryotlar da ölümsüz gibi görünseler bile, gamet oluşturup eşeysel çoğalabilmeleri , aç bırakmalardan sonra çoğalma (bölünme) yeteneklerinin sınrlı kalması , bunlarda da yaşlanma olayının varlığını işaret et-mektedir. İnsan fibroblastlarının ise, yaklaşık 60 katlama döneminden sonra öldükleri görülmüştür. Her hücre grubunun kendine özgü bir maksimun katlanma sayısı vardır. Hücre gruplarına göre değişen bu maksimun katlanma sayısına, bu konudaki gözlemlerini ilk olarak ileri süren araştırmacının adına atfen “Hayflick Limit” denilmiştir. Bu limit sayısı , genç bireylerden alınan fibroblastlarda daha yüksek (≥60) , yaşlı bireylerden alınanlarda ise daha düşük(30-40) bulunmuştur. Aynı durum progeria ve Werner sendromu gibi erken yaşlanma sendromları için de geçerlidir. Örneğin Werner sendromlu birinin fibroblastlarının maksimum katlanma sayısı, 100 yaşındaki bireyinkinden daha küçüktür.Ayrıca maksimun katlanma sayısı önceden bilinen hücreler, belli bir katlanma sayısından sonra sıvı azota konulup,katlanmaları belli bir süre durdurulacak olursa ,yeniden çoğalmaya başlatıldıklarında, hiç ara vermeden hangi bölünme sayısında duracaklarsa, yine aynı katlanma sayısında durmaktadırlar(2).Diğer taraftan ,aynı grup hücrelerin (örneğin fibroblastların) in vitro maksimun katlanma sayıları, alındıkları canlı türünün ortalama ömür uzunluğuna da bağlıdır. Daha uzun ömürlü türlerden alınan fibroblastların maksimun katlanma sayıları da daha fazladır. Bölünmesini durdurmuş insan fibroblastlarının çoğu (% 85 i) G1 azı da G 2 döneminde bulunmaktadırlar. Yaşlı hücrelerin mikroskobik görünümleri nasıldır? Çekirdekler yuvarlak görünümlerini yitirip loblar oluşturmuşlardır. Sitoplazmadaki lizozomal aktivite ve otofajı artmıştır. Bunun sonu-cu olarak vaküoler yapı da artış göstermiştir. Endoplazmik retikulum daha az ribozomlu duruma geçmiş, aralıkları da daralmıştır. İnsan fibroblastlarında hücre hacmi ve çekirdek çapı artmıştır(3). Yaşlı hücrelerde sentez, özellikle de enzim sentezleri değişmekte midir?Değişiyorsa bu de-ğişiklik hangi yönde olmaktadır? Yaşlı hücrelerdeki bazı enzimlerin sentez hızı azalıp, bazıları-nınki de artabilmektedir. Ancak her yaşlanmakta olan hücre grupları için değişmez veriler bulun-muş değildir. DNA onarım yeteneğinin azaldığını gösterir veriler, kesin ve yeterli görülmemektedir. Hangi tür maddeler hücrelerin maksimun katlanma sayısını (ömrünü) artırmaktadırlar? Testi yapılmış birkaç maddeden E vitamini (antioksidant),hidrokortizon, maksimun katlanma sayısını %100 ‘e varan ölçülerde artırmışlardır.(50 yerine100 katlanma sayısı). Hiç yaşlanmaz görünen , ölümsüz (katlanma sayısı sonsuz büyük) ökaryot hücre grupları da vardır. Ancak bunlar, kontak inhibisyonunu ve hücre içi sentez konrollerini yitirmiş kanser hücre-leridir. Bilinen şu ki,”normal ökaryotik hücreler” hem in vivo,hem de in vitro olarak ,yaşlanmak-tadırlar. O halde bir türün ölümsüzlüğünün sırrı nedir?Bir türün bireyleri yaşlanıp ölseler bile tür kuşaktan kuşağa geçerek varlığını sürdürebilmektedir. Mayoz bölünme (gamet oluşumu) ve döllenme birbirlerini takip etmeden hücre gençleşmesi ve türlerin devamlılığı mümkün görülmemektedir. Bu da bize mayoz /zigot evrelerinde bir DNA onarımının (gençleşmesinin) olabileceğini düşündürür. Yaşlıdan genç, bu mekanizmadan sonra doğabilmektedir. Yaşlanma olgusunu açıklamak amacıyla çeşitli teoriler oluşturulmuştur. Ancak bunlardan hic biri tek başına yaşlanmayı açıklamaya yeterli görülmemiştir. Bu teorilerden birkaçı şunlardır: 1-Somatik mütasyon teorisi (Curtis,Danielli, 1956): Somatik hücre DNA’larında zamanla çeşitli mütasyonlar birikerek bu hücrelerin normal metabolizmalarının sürmesini engellerler. So-nuçta hüçreler yaşlanarak ölürler. 2- Yanlışlık felaketi (Error catostrophe) teorisi (Orgel,1963,1974):Protein sentezindeki kendiliğinden oluşabilen hatalar (polpeptid içine belli bir aminoasidin yerine hatalı olarak başka bir aa’in girmesi)RNA ve DNA sentezleyen enzim ve proteinlerin hatalı çalışmalarına neden ola-bilirler .Bunun sonucu olarak da hatalı RNA ve DNA ‘lar sentezleneceğinden , sonu gelmez bir hatalar zinciri başlayacak ve hücre metabolizması bir felakete doğru sürüklenecektir. Bu nedenle hücreler yaşlanıp öleceklerdir. 3-Virus işgali teorisi (Hotchin, 1972 ):Genomda viral kaynaklı yabancı DNA ‘ların yığıl-ması sonucunda istenmeyen bazı genler çalışarak ürün vermeye başlayacaklar, yine bu yabancı DNA ‘lar yüzünden gerekli bazı genler de ifade edilemez olacaklardır. Bu da hücre metabolizma-sını anarşiye götürecek ve yaşlanmasına neden olacaktır. 4 –Hücresel bilgi kaybı (Comfor , 1968): Hücre DNA’sında zamanla ve rastgele gen kaybı ve sonradan devreye giren zararlı genler vardır. Hücre yaşlanması ve ölümüne neden olanlar bun-lardır. 5-Otoimmün teori (Bürnet ,1972):Organizmadaki savunma hücrelerinin yabancı hücre ve moleküllerle uğraşacağı yerde, kendi öz hücre ve molekülleri ile uğraşması sonucu yaşlanma olayı başlar ve tüm organizma yıkıma gider. 6-İntoksikasyon (zehirlenme) hipotezi ( Sheldrake,1974):Hücreler ,kendi metabolizma ar-tıkları ve çevreden gelebilen başka toksik maddelerin içlerinde birikmesi sonucu yaşlanıp ölürler. 7- Genomda önceden proğramlanma teorisi (Hayflick, 1961-65):Hücrenin zaman içindeki yaşlanma ve ölümü , kendi genomu tarafından önceden proglanmıştır. Yaşlanma ve ölüm bu program çerçevesinde meydana gelir. Her tür canlının kendine göre az çok belirlenmiş bir ortalama ömrünün bulunması, bu teoriyi destekler. Hayflick ve Wright (1975) ‘ın hücre melezleme çalışmaları da bu düşünceyi desteklemiştir. Çekirdeği yok edilmiş yaşlı bir hücre ile, çekirdeği bulunan genç bir hücre hibritlendiğinde (kaynaştırıldığında),bu melez hücrenin yaşlanma ve ölüm seyri, çekirdeğin kontrolü altında olmakta, yaşlı stoplazmanın önemli bir etkisi görülmemektedir. Ayrıca somatik hücre kromozomlarındaki telomer (uç bölge) kısalması (insanda10-15 kilobaz olan telomerik bölgeler, her bölünmede 50-200 baz çifti kadar DNAlarını yitirirler[8-9]), bu bölgelerin belli bir kısalmadan sonra hücre bölünmesinin ya durması, ya da hücrenin kanserleşmesi, somatik hücrelerde bu bölgelerin sabit tutulmasını sağlayan telomeraz denilen enzimin bulunmayışı ( telomeraz, bazı kök hücrelerinde ve kanserlerin % 85 inde bulunmaktadır), genomda önceden programlanmış yaşlanma hipotezini desteklemektedir. Bu hipotezler içinde en rahat denenebileni (deneye uygun olanı), Orgel’in “ hata felaketi “ ya da “yanlışlık fekaketi” hipotezidir. Bu hipotez protein sentezi ile ilgili olduğundan , canlılara her hangi bir aminoasidin yerine onun analoğunu (benzerini) verecek olursak , bu aa polipeptid zinciri içinde gerçeğinin yerini alacak, ancak onun görevini yapamayacaktır. Böylece kazalar zinciri baş-latılmış olacaktır. Bu tür deneyler çeşitli canlı türleri ile yapıldıklarında bir birinden farklı sonuçlar alınmıştır. Bazı canlılarda ömür uzunluğu değişmemiş, bazı canlılarda ya da hücre gruplarında de-ğişmiştir. Drosophila ile yapılan deneylerde uzunluğunun değişmeyip, sadece protein turnover hı-zını artırdığı gözlenmiştir (7) . Bir mantar olan Neurospora ve fibroblastlarla yapılan deneyler ise Orgel hipotenizi destekleyici yöndedir. 1986’da Fleming ve arkadaşlarının Drosophila proteinleri ile yaptıkları deneyler , yaşlı si-neklerle genç sinekler arasındaki protein farklarının nitel (kalitatif) olmayıp ,nicel (kantitatif ) ol-duğunu göstermiştir (4). Bu da yaşlı hücrelerdeki bazı gen aktivitelerinin tamamen yok olmayıp azalıp çoğalabildiklerini işaret eder. Eğer ki bu azalıp çoğalmalar, anahtar görevi yapan bazı pro-teinlerde olursa, hücre metabolizması tamamen değişebilecek, bu hücreye ve çevre dokulara zarar- lı olabilecektir. Sonuç olarak, kanserleşmemiş her somatik hücre grubunun maksimum bir katlanma sayısı (ömür uzunluğu ) vardır. Canlıların, kendilerini oluşturan hücrelerin maksimum katlanma sayı-larına ulaşmadan önce öldükleri de bir gerçektir. Ancak, bu sınıra kadar gelmiş de olsalar, ömürle- ri bu limitle sınırlıdır. Bu sınırı yukarı doğru çekebilmek için besin olarak kullanılması mümkün görülen vitamin E,A,C ve diğer anti oksidant maddelerle çalışmalar yapılmış, Drosophila ile % 65 varan artış elde edilmiştir (5). KAYNAKLAR 1.Rosen R:Cells and Senecence, Internat Rev Cytol 54,161-91,1978. 2.hayflick L: The Cell Biology of Aging, in ”Clinics in Geriatric Medicine”, Vol 1, No 1, 15- 27,1989. 3.Chu Chang Chua, Deborah E, Geiman and Roger L Ladda: Mechanisms of Aging and Development 34, 35-55 ,1986. 4.Fleming JE Quattrocki E, Latter G,Miquel J,Marcuson R, Zuckerkandl E, Bensch KG: Age-Dependent Changes in Proteins of Drosophila melanogaster, Science 231,1157-59 ,1986. 5.Nalçacı OB: Antioksidan Maddelerin D.melanogaster Ömür Uzunluğu Üzerine Etkileri İnönü Üniv.Fen Bilimleri Dergisi 1(1): 20-37,1987 6.Dell’orco RT.Whittle WL and Maciera-Coelho A:Changes in the Higher Order Organization of DNA Durin Aging of(HDF).Mech Aging and Development 35,199-208 ,1986 7.Bozcuk AN:Aging in Drosophila and Orgels hypothesis Gerontology 23(6),414-419,1977 8.Harley C.B. and Sherwood S.W. Telomerase, checkpoints and cancer, Cancer Surveys 29, 263-284, 1997 9.Bestilny L.V., Brown C.B., Miura Y. ve digerleri, Selective inhibition of telomerase activity during terminal differentiation of immortal cell lines, Cancer Res. 56, 3796-3802, 1996.

http://www.biyologlar.com/hucre-yaslanmasi-cellular-aging

Nükleik Asitler

            Hücre içerisindeki makromolekül gruplarından olup iki çeşittir.Bunlar DNA ve RNA’dır.Nükleik asitler ilk olarak 1868’de İsviçreli bir fizikçi tarafından hücre çekirdeği çalışılırken keşfedilmiş.Daha sonra yapılan çalışmalar nükleik asitlerin nükleotid denilen monomerlerden oluştuğunu göstermiştir.Bu monomerlerin kovalent bağ yaparak uzun polinükleotid zincirleri oluşturdukları gözlenmiştir.Nükleik asitlerle ilgili detaylı bir çalışma yapabilmek için onu izole etmemiz gerekmektedir.Bir nükleik asidin izolasyonu şu şekilde yapılmaktadır.        I.İlk olarak bakteri kültürü yapılır.     II.Buradan bir kısmı alınarak santrifüj tüpüne konularak santrifüj edilir. III.Üst kısımda kalan supernatan ortamdan uzaklaştırlır. IV.Lizozim enzimi eklenir ve 37oC’lik ortamda bırakılır ve hücrelerin parçalanması sağlanır.     V.SDS denilen bir deterjan türü eklenip karıştırılır ve de bu sayede hücre zarı yarı geçirgen hal alması sağlanır. VI.Fenolklorofort denilen Tampon çözeltisi eklenir. RNA’nın monomerlerine parçalanması için RNAaz enzimi eklenir. Fenolkloroformla tekrar müdahale edilerek proteinlerin tamamen parçalanması sağlanır. IX.Etanol eklenerek DNA iyice konsantre hale geçirilir.     X.Bir cam çubuk yardımıyla Genetik materyal alınır ve de inceleme yapılabilir. Nükleik asitler proteinler kadar olmasa da hücre içerisinde kalıtım dışında da bazı görevleri vardır.Örneğin nükleik asitler.hücre içerisinde sinyal iletimde görev yapar.,Enerji molekülleri olarak görev yapar,Ribozom ve Kromozomun yapısına katılarak yapısal görev üstlenir.Nükleik asitler kalıtımla ilgili olarak aşağıdaki görevleri üstlenir: Genetik şifreyi sağlam bir şekilde korurlar. Bu genetik şifreyi hücre içerisine(sitoplazmaya) taşırlar. Genetik şifreyi çoğaltabilirler(duplikasyon,replikasyon). Genetik şifrede kısmı değişime tölerans gösterir(Mutasyon). Nükleik asitlerin kalıtım materyali olduğunu gösteren deney 1928’de Griffith tarafından yapılmıştır.Griffith İnsanlarda ve hayvanlarda zatüre hastalığına neden olan Pneumococcus bakterileri üzerinde çalıştı.Bu bakterilerden iki tip olduğunu fark etti.Birisi S Tipi hastalık yapıyor,diğeri R Tipi ise hastalık yapmıyor.Griffith deneyine farelerle başlıyor ve ilk olarak canlı fareye S Tipi bakteri taşıyan kültürden bir miktar enjekte ediyor ve farenin öldüğünü gözlemliyor.Sağlıklı farelerden diğerine ise R Tipi bakteri enjekte ediliyor ve de Fare yaşıyor. Griffith S Tipi bakterileri kaynatarak öldürüyor ve de bunu fareye enjekte ettiği zaman farenin ölmediğini gözlüyor.Daha sonra ölü S Tipi bakteriler ile R Tipi Bakterileri karıştırarak bir süspansiyon oluşturup fareye enjekte ediyor.Fare bu sefer ölüyor.Son defe da ölmüş farenden bakteri alıyor ve de canlı fareye verdiği zaman yine fare ölüyor.Bunu nedenini transformasyona bağlıyoruz. Transformasyon:Verici bir hücreden alınan genetik materyalin bir alıcı hücreye direkt bir kontak olmadan DNA’nın geçmesidir.Bu olayın asıl mekanizması 1944 yılında 3 kişilik takımdan oluşan Avery ve ekibi tarafından açıklanmıştır.Bu ekip ilk olarak ısıtılarak öldürülmüş S Tipi bakterilerin polisakkaritleri izole ediliyor ve bunlar canlı R Tipi bakteriler ile karıştılıyor.Bu karışımdan bir miktar alınarak petri kabına ekim yapılıyor.Gözlemler sonucu büyüyen bütün bakteri kolonilerinde R Tipi bakteri olduğu gözleniyor yani transformasyon olmuyor.Bu seferde DNA izole edilip alınıyor ve canlı R Tipi bakteriler ile karıştırılıp petri kabına ekim yapılıyor.Kolonilere baktığımız zaman S ve R Tipi bakteriler olduğu gözleniyor.Başka bir deneyde ise RNA izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıyor ve petri kabına ekim yapılıyor.Oluşan kolonilerde R Tipi bakterierl gözleniyor yani transformasyon yok.Sonra proteinler izole edilip R Tipi bakterilerle karıştırılıp petri kabına ekim yapıldığı zaman oluşan kolonilerde yine transformasyon olmadığı gözleniyor.Son olarak R Tipi bakteriler ile kaynatılarak öldürülmüş S tipi bakterilerin tamamı karıştırılıyor ve 3 ayrı petri kabına ayrı ayrı ekim yapılıyor.Birincisine DNAaz,ikincisine RNAaz,üçüncüsüne Proteaz enzimleri ekleniyor.Sonuçlar gözlendiği zaman birinci petride R Tipi,ikinci ve üçüncü petride S Tipi bakteriler ürediği gözleniyor. En son yapılan çalışma 1952 yılında Hershay ve Chase tarafından E.coli bakterileriyle T2 fajı ile çalışılıyor.T2 fajı oldukça basit yapıda bir nükleik asit ile bunu çevreleyen protein bir kılıftan oluşmuştur.Bu T2 fajlarını bir kısmını nükleotidleri 32P izotopu kullanılarak işaretleniyor.Başka bir T2 fajını ise proteinleri S izotopuyla işaretleniyor.DNA’sı işaretlenmiş fajlarla E.coli karıştırılarak solüsyon elde ediliyor ve santrifüjle çökeltiliyor.Supernatanda virüs altta ise bakteri kalıyor.Supernatanda radyoaktivite az,altta ise fazla olduğu gözleniyor. Aynı çalışma proteini işaretlenmiş fajlarla deneniyor.Bu sefer supernatan radyoaktif,alt kısım ise yok denecek kadar az olduğu gözleniyor.Bu deney sonunda DNA’nın transformasyonu sağlayan materyal olduğu kantlanmıştır. Nükleik Asitlerin Yapıları Nükleik asitler nükleotid monomerlerinden oluşmuştur.Bu monomerlerde 3 temel gruptan meydana gelmiştir.Bunlar:         i.Azotlu Baz       ii.5C’li Şeker grubu(Pentoz)     iii.Fosfat Grubu DNA’nın yapıya 4 farklı baz girir.Bunlar Adenin,Guanin,Timin ve Sitozin’dir.RNA’da da 4 farklı baz vardır.Bunlar Adenin,Guanin,Sitozin ve Urasil’dir.Adenin ile Guanin çift halkasal bir yapı olan ve dokuzgen bir yapı olan Pürin baz grubuna girer.Sitozin,Timin ve Urasil altıgen tek halkalı bir yapı olan Primidin baz grubuna girer.Pürinler Primidin bazlarından evrimsel süreçte geliştikleri düşünülmektedir.DNA yapısında bulunan şeker Deoksiriboz iken RNA’da Riboz bulunur.Farkları Riboz şekeri 2.köşesinde hidroksil grubu taşırken Deoksiriboz 2. köşesinde Hidrojen taşır.Nitrojenli bazlar ile şekerlerin oluşturdukları yapıya nükleosit denir.Nükleositlere fosfat grubunun da eklenmesiyle nükleotid oluşur(Bunlar ester bağlarıyla bağlıdır).Nükleotidlere en iyi örnek ATP’dir.DNA ve RNA molekülleri Nükleotidlerin birbirlerine kovalent bağ yapmalarıyla oluşur.Bu yapıda her fosfat grubu 2 ester bağı yapar(fosfodiester bağı).Bu ester bağlarından birisi nükleotidlerden birisinin 3, karbonuyla diğerinin 5. karbonu arasında oluşur.Bunu için nükleotid zincirleri genellikle 5’_______3’ şeklinde gösterilir.Fizyolojik pH’dan nükleik asitler iyonize durumdadır ve fosfat gruplarından dolayı negatif yüklüdürler. NOT Nükleik asitlerde baz ve şeker arasında olan bağa β N-glikozitik bağ,şekerle fosfat grubu arasındaki bağa ise ester bağı adı verilmekdedir.             Nükleik Asitlerin Üç Boyutlu Yapıları             DNA moleküllerinin genetik materyal olduğu anlaşılınca pek çok bilim adamı DNA’nın yapısını çözmeye çalıştı.Bunlardan biri olan Erwin Chargaff DNA zincirinde Pürinlerin sayısının Pirimidinlere eşit olduğu bulup A+G=C+T olduğu buldu.Bunun dışında Franklin Wilkins DNA’nın sarmal bir yapıya sahip olduğunu göstermiş.Watson ve Crick DNA modeline kadar araştırmacılardan doyurucu bir DNA modeli gelmemiştir.Öne sürülecek olan DNA modeli en az 3 kriteri yerine getirmeliydi.Bunlar: DNA kendi kopyasını çıkarabilme özelliğini taşımalıydı.Böylece DNA diğer nesillere aktarılabilirdi. Hücrelerdeki diğer önemli polimerlerin sentezi için gerekli bilgileri taşımalıydı.Başka bir deyişle sitoplazmada protein sentezini yönlendirmeliydi. DNA modeli bazı yapısal değişikliklere izin vermeliydi.Yani başka bir deyişle mutasyona izin verip varyasyonlara neden olmalıydı. 1953 yılında Watson ve Crick DNA modelini açıkladı.Bunların DNA modeli:              I.DNA hücrede çift sarmal yapıda bulunur.           II.DNA zincirleri birbirlerine komplimenterdir(Tamamlayıcı).        III.DNA zincirleri birbirlerine anti paraleldir.        IV.DNA zincirindeki karşılıklı bazlar H bağı yaparlar.Guanin ve Sitozin 3,Adenin ve Timin 2 bağ yapmaktadır. NOT: DNA sarmal ya da supersarmal yapıdadır.Bu yapıyı topoizomeraz enzimi sağlar.             Nükleik asitler proteinler gibi denature ve renature olabilirler.Eğer yüksek ısı ve ekstrem pH ortamlarına mâruz kalırsa denature olurlar.Bunu nedeni proteinlerde olduğu gibi belirli kimyasal etkileşimlerin oluşmasıdır.Örneğin çift zinciri bir arada tutan bazlar arasındaki H bağlarını ve diğer etkileşimlerin bozulmasıdır.Denature olan DNA molekülleri tek zincir haline dönüşürler.Eğer denaturasyona neden olan etkinler ortamdan uzaklaştırılırsa DNA’lar tekrar çift sarmal hale geçerek renaturasyona uğrarlar.DNA molekülündeki denaturasyon DNA yapısındaki bazların oranıyla ilişkilidir.Eğer DNA molekülü yüksek oranda Guanin ve Sitozin içeriyorsa DNA daha dayanıklı olur.Bu bazların aralarında yaptıkları H bağlarıyla alakalıdır.

http://www.biyologlar.com/nukleik-asitler

<b class=red>Kontak</b> Anahtarı Genlerimiz

Kontak Anahtarı Genlerimiz

Yaşamımız döllenen tek bir yumurta hücresiyle başlar ve döllenmeden sonra her gün hücre sayımız logaritmik olarak artar. İlk gün 2, ikinci gün 4, üçüncü gün 8… Yetişkinlik dönemimize geldiğimizde ise başlarda 2, 4, 8… olan hücre sayımız 100 trilyona ulaşır.Vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin planlı ve sistemli çalışmasını sağlayan, her hücremizde bulunan DNA’mızdaki genlerimizdir. 6 milyar harf (A, T, G ve C) tarafından oluşturulan bir insan DNA’sında yaklaşık 23.000 gen bulunur.Peki trilyonlarca hücreyi yönetebilen genlerimiz yaşamımızın başlangıcında nasıl bir role sahiptir?Yaşamımız, sperm ile yumurtanın çekirdeklerinin birleştiği döllenme olayıyla başlar. Döllenme olayından sonra oluşan tek hücreli zigotta bulunan hiçbir gen aktif değildir. Zigot hücresi annenin daha önceden zigota döllenmemiş yumurta aracılığıyla verdiği proteinler ve haberci RNAlar (mRNA) aracılığıyla yine annenin genomunun kontrolünde mitoz bölünme geçirerek bölünmeye başlar ve bu safhadan sonra zigot, embriyo hâlini alır. Embriyo hücreleri de bölünerek gün geçtikçe sayılarını logaritmik olarak artırırlar.Zigot hücresinde hiçbir gen aktif olmadığına göre, bütün genler ne zaman ve nasıl aktifleşir?Genlerin Aktifleşmesinde Kontak Anahtar Etkisiİnsanlarda embriyonik gen aktivasyonu (EGA), insan embriyosunun 4 – 8 hücreli olduğu dönemde başlar. Genlerin aktifleşmesi ise adım adım gerçekleşir. Öncelikle DNA’mızda bulunan 23.000 genden sadece 32 tanesi döllenmeden iki gün sonra embriyo gelişimini başlatmak için aktif hâle geçer. Üçüncü gün ise aktif hâle geçen genlerin sayısı 129’a ulaşır. Bu genleri; arabalarımızı çalıştırmak için kullandığımız kontak anahtarlara benzetebiliriz. Bu kontak anahtarı genler, zaman geçtikçe yeni genleri aktifleştirir ve bu yeni aktifleşen genler de diğer genlerimizi aktifleştirir.Hurda DNA ve 7 GenDNA’mızda protein kodlayan gen bölgeleri dışında yakın zamana kadar işlevsiz olduğu düşünülen ve DNA’mızın %97’sini oluşturan “Hurda DNA” (Junk DNA) olarak adlandırılan bölümler vardır. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalarda “Hurda DNA”nın genlerimizi aktifleştirme, regüle etme gibi roller üstlendikleri ortaya çıkarılmıştır.Kontak anahtarlara benzettiğimiz genlerden de 7 tanesi (ARGFX, CPHX1, CPHX2, DPRX, DUXA, DUXB ve LEUTX genleri) Hurda DNA ile etkileşerek, embriyonik gelişim sürecini başlatır. İşin ilginç tarafı, bu 7 gen embriyonik gelişim sürecinden sonra kullanımdan kalkıyor dolayısıyla da söz konusu genler insanlarda gelişim süreci bittiğinde tanımlanamıyor.Ayrıca bu genler, 1983 yılında keşfedilen ve embriyonik gelişim için çok önemli rol oynayan bir gen ailesi olan “homeobox” gen ailesine mensupturlar. Homeobox gen ailesi (HOX), vücudun ön – arka düzlemindeki organ ve yapıların dizilimini regüle eder ve hangi organın nerede olacağına karar verir.SonuçDöllenmiş yumurta hücremizde (zigot) hiçbir gen aktif değildir. Genler aktifleşmeye, embriyonun 4 – 8 hücreli olduğu dönemde yani döllenmeden sonra 2. ve 3. günde başlarlar. 2. gün 32, 3. gün 129 gen aktifleşir. Bu genleri, genetik aktivasyonu başlattığı için kontak anahtarlara benzetebiliriz. Bu kontak anahtar genlerden Homeobox gen ailesine mensup 7 tanesi (ARGFX, CPHX1, CPHX2, DPRX, DUXA, DUXB ve LEUTX genleri), Hurda DNA ile etkileşerek embriyonik gelişim sürecini başlatır.Kontak anahtar benzetmesi yaptığımız genlerin kullanılmasıyla yetişkin hücreler yeniden programlanarak; gelişen bir embriyonun erken safhalarında var olan, canlıyı oluşturan özelleşmiş tüm hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğindeki henüz farklılaşmamış hücrelere (pluripotent) dönüştürülebilirler. Bu teknik de birçok hastalığın özelliklede kısırlığın tedavisinde kullanılabilir.Referanslar ve İleri Okuma    Virpi Töhönen, Shintaro Katayama, Liselotte Vesterlund, Eeva-Mari Jouhilahti, Mona Sheikhi, Elo Madissoon, Giuditta Filippini-Cattaneo, Marisa Jaconi, Anna Johnsson, Thomas R. Bürglin, Sten Linnarsson, Outi Hovatta and Juha Kere. Novel PRD-like homeodomain transcription factors and retrotransposon elements in early human development. Nature Communications, Eylül 2015    Genetics Home Reference, What are the homeobox genes?, http://ghr.nlm.nih.gov/geneFamily/homeobox    Palazzo AF, Gregory TR (2014) The Case for Junk DNA. PLoS Genet 10(5): e1004351. doi:10.1371/journal.pgen.1004351    Holland PW, Booth HA, Bruford EA. Classification and nomenclature of all human homeobox genes. BMC Biol. 2007 Oct 26;5:47.    Latham, K. E, & Schultz, R. M. (2001) Embryonic genome activation. Frontiers in Bioscience 6, D748-D759.Saylam, G. http://www.biyogaraj.com/genetik/kontak-anahtari-genlerimiz.html

http://www.biyologlar.com/kontak-anahtari-genlerimiz

İnsan Embriyosunun İlk Genetik Aktiviteleri

İnsan Embriyosunun İlk Genetik Aktiviteleri

İsveç’te bulunan Karolinska Institutet’ten araştırmacıların önderlik ettiği uluslararası bir ekip, ilk kez döllenmiş insan yumurtasının ilk bir kaç gününde aktif hale gelen genleri haritalamayı başardılar.  Nature Communications’da yayımlanan araştırma erken embriyonik safhalardaki genetik yapının ve insanlardaki embriyonik gelişimin anlaşılmasını sağladı ve bilim insanları sonuçların kısırlık veya düşük gibi sorunlara da çözümler geliştirilmesinde kullanılabileceğini öngörüyorlar. Bireyin yaşamının başlangıcında yalnızca bir tek döllenmiş hücre bulunmaktadır. Döllenmeden bir gün sonra bu hücre bölünerek iki hücre oluşturur ve ikinci gün dört, üçüncü gün sekiz diye katlanarak doğum sırasında milyarlarca hücre olacak şekilde hücre bölünmesi ve gelişim devam eder. Döllenmeden sonra genlerimizin aktifleşme sırası, insan gelişimi ve gelişim biyolojisindeki altı çizilmemiş ve bilinmeyen bir soru olarak varlığını sürdürüyordu.Bir takım tartışmalar devam etse de insan kromozomu içerisinde yaklaşık 23.000 gen olduğu biliniyor. Mevcut çalışmada, döllenmeden iki gün sonra bu genlerden yalnızca 32 tanesinin aktif hale geçtiği, üç gün sonra ise 129 aktif gen olduğu tespit edildi. Bu genlerden 7 tanesi ise daha önce hiç bir şekilde keşfedilememişti. Araştırmanın heyecan verici yanlarından biri de elbette bu, çünkü embriyonik gelişim sürecinden sonra hatta belki ilk birkaç günden sonra tamamen kullanımdan kalkan genler, ileri yaşlarda yapılan haritalama veya gen ekspresyonu (genlerden protein sentezlenmesi) seviyesi ölçümlerinde görülememiş dolayısıyla bilinmemekteydiBurada bulunan genlerin insan embriyonik gelişiminin başlatılması için bir kontak anahtarı olduğu düşünülüyor. Daha sonra suya atılan bir taşın çıkardığı dalgalar gibi, aktif genler gelişimi ve başka genlerin aktifleşmesini; gelişim de tek başına başka genlerin aktifleşmesini sağlayacağından etkileşimli bir süreç devam edecektir.Araştırmacılar, yeni genleri bulmak için yeni bir sonuç analizi yöntemi geliştirmek durumunda kaldı. Neredeyse tüm genler proteinleri kodlamaktadır, ancak  DNA içerisinde belli miktarda tekrarlanmış DNA dizileri de (junk -çöp- DNA denilen) bulunmaktadır ki bu kısımlar bile gen ekspresyonunun düzenlenmesinde aktif rol oynamaktadır. Araştırmada, yeni keşfedilen genlerin ‘çöp DNA’ ile etkileşime girerek gelişimin başlangıcı için de olmazsa olmaz bir rol üstlendiği ortaya koyuldu.Erken embriyonik gelişimin düzenlenmesi ve kontrol edilmesindeki bilinmeyenleri ortaya çıkaran araştırma yeni bakış açıları geliştirilmesini de sağlıyor. Buradan çıkan sonuçlarla ‘pluripotent’ kök hücrelerin programlanmasında ciddi gelişmeler elde edilebilir ve özellikle kısırlık gibi hastalıkların çözülmesi sağlanabilir.Referans: Virpi Töhönen, Shintaro Katayama, Liselotte Vesterlund, Eeva-Mari Jouhilahti, Mona Sheikhi, Elo Madissoon, Giuditta Filippini-Cattaneo, Marisa Jaconi, Anna Johnsson, Thomas R. Bürglin, Sten Linnarsson, Outi Hovatta and Juha Kere. Novel PRD-like homeodomain transcription factors and retrotransposon elements in early human development. Nature Communications, September 2015 DOI: 10.1038/NCOMMS9207Baran Bozdağ http://bilimfili.com

http://www.biyologlar.com/insan-embriyosunun-ilk-genetik-aktiviteleri

LENFOSİTLER

Lenfositler, dolaşımdaki lökositlerin % 20-25’ini oluşturur. 8-10 m çaplarıyla eritrositlerden biraz büyük hücrelerdir. İri, heterokromatik çekirdekleri bulunur. Küçük lenfositlerde çekirdek hücrenin % 90’ ını kaplar. Periferinde kalan dar sitoplazma, açık mavi boyanır ve az sayıda azürofilik granül, mitokondri, ribozomlar ve GER ve küçük bir Golgi kompleksleri içerir. Boyutlarına göre küçük, orta boy (12-15 m ) ve büyük (15-18 m) tipleri vardır. Orta ve büyük lenfositler daha azdır. Lenfositler B-lenfosit, T-lenfosit ve null hücreler olmak üzere 3 fonksiyonel tipe ayrılır. Morfolojik olarak birbirlerinden ayırt edilemeseler de yüzey markerları nedeniyle immünositokimyasal olarak tanınabilirler. Dolaşımdaki lenfositlerin % 80’ini T-lenfositler, % 15’ ini B-lenfositler oluşturur. Geri kalanlar ise null hücrelerdir. T-lenfositler uzun ömürlüdürler ve yıllarca yaşarken B-lenfositler birkaç ay yaşar. B-lenfositler kemik iliğinde, T-lenfositler ise timus korteksine göç ederek burada olgunlaşarak spesifik yüzey markerlarını ve reseptörleri eksprese etme özelliği kazanarak immün yetenekli hücreler olurlar. İmmün yetenekli hücre olduklarında olgunlaşma alanlarını terkederler, lenfoid sisteme girerler ve mitoz bölünmeler geçirerek hücre kolonileri oluştururlar. Bir özel koloninin tüm üyeleri aynı antijeni tanırlar ve cevap verirler. Spesifik bir antijenle uyarıdan sonra hem B hem de T hücreleri çoğalırlar ve 2 populasyona farklanırlar. Bellek hücreleri (memory cells): İmmün cevaba katılmazlar fakat daha sonra aynı antijenle veya yabancı madde ile karşılaşmaya hazır durumda immünolojik hafızalı koloni olarak kalırlar. Effektör hücreler: B ve T hücreler (ve bu hücrelerin alt tipleri) olarak sınıflandırılırlar. Effektör Hücreler: B-lenfositler humoral (sıvısal) aracılıklı immün sistemden sorumludurlar. Antijenlere karşı antikorları sentezleyen plazma hücrelerine farklanırlar. T-Lenfositler hücresel aracılıklı immün sistemden sorumludur. Bazı T-lenfositler sitotoksik T hücrelerine (T killer cells-CTLs), farklanırlar. Bunlar yabancı cisimlerle ve viral olarak değişmiş hücrelerle fiziksel kontakt kurar ve öldürürler. Bazı T-lenfositler ise çoğu sıvısal ve hücresel yanıtların başlatılıp geliştirilmesi (yardımcı- helper cells) veya baskılanmasını (T- supressör cells ) sağlayan tipler olmak üzere farklanırlar. T-lenfositler, sitokinler (lenfokinler) olarak bilinen sinyal moleküllerini salgılayarak bu işlevleri gerçekleştirirler. Null Hücreler: Dolaşımdaki stem hücreler ve natural killer hücreler olmak üzere 2 hücre grubunu içerirler. Dolaşımdaki stem hücreler, kanın tüm şekilli elementlerini oluştururken; natural killer hücreler T-lenfositlerin etkisi olmaksızın bazı yabancı ve viral olarak değişmiş hücreleri öldürebilirler

http://www.biyologlar.com/lenfositler

Enflamasyon Nedir

Enflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır. Yangı normalde patolojik bir durum olmasına karşın, yangısal reaksiyon fizyolojik olarak vücudun gösterdiği bir tepkidir. Halk arasında iltihap tabiri yangı için kullanılmasına rağmen sık sık apseler için de iltihap denmesinden dolayı yangı terimini kullanmak daha yerinde olacaktır. Hücre dejenerasyonu ile birlikte yangı konusu, hastalıkların patolojik temelini oluşturmaktadır. Birçok hastalığın seyri sırasında yangısal bir takım reaksiyonlar meydana gelmektedir. Bunlar başlıca enfeksiyöz hastalıklar ve yangısal idiopatik otoimmun hastalıklardır. Tarih boyunca bu olgular farklı şekillerde yorumlanmış, birçok hastalık için tanrının gazabı veya bazı dengelerin bozulması sonucu (örneğin Ying ve Yang) meydana geldiği sanılmıştır. Bugün bilindiği üzere enfeksiyöz hastalıklarda veya söz konusu diğer sebeplerin bir sonucu olarak bağışıklık sistemi tarafından yangı ve yangısal reaksiyonlar indüklenmektedir. Bu sebeple yangı konusu oldukça derin ve immunoloji disiplini çerçevesinde incelenmesi gereken bir konudur. Otoimmun hastalıklarda etkenin bilinmemesinden dolayı bu gibi olguların genetik bazı defektler veya özel genler aracılığıyla gerçekleşmesinin yanında henüz bilinmeyen bir takım virusların da sebep olabileceği düşünülmektedir. Yangının tarihsel gelişimi incelenecek olursa en eski veriler antik çağa kadar dayanır. Bu dönemin hekimleri yangıyı ciddi derecede tanıyor ve tanımlıyorlardı. Bilinen en eski tıbbi kitap -Mısırlılar tarafından kaleme alınmıştır- Edwin Smith papirüsü; organizmanın yaraya verdiği tepkiye şemet adını vermişti. Bu papirüsün ortaya çıkmasından yaklaşık 1000 yıl sonra Yunan hekim Hipokrat yangı için kabaca "yanan şey" anlamına gelen flegmon terimini kullanmıştır. Milattan sonra 1. yüzyılda yine Romalı yazar Cornelius Celcus yangının bugün bile kabul görmüş tanımını yapmıştır; Rubor et tumor cum, calore et dolore, yani ateş ve ağrının eşlik ettiği kızarıklık ve şişkinlik. Milattan sonra 400-500 yılları döneminde Hipokrat'a ait literatürlerde "yangı" terimi geçmemekte ancak yangının karakteristik özellikleri ve temel özellikleri bilinmekteydi. Hipokrat, yaşamı, ışık vererek, ısıtarak kendi benliğini tüketen bir lambaya benzetmekteydi. Vücudun sıcaklığının lokal olarak ve sınırlı bir şekilde yükselmesine inflamasyon denirken, bütün vücutta meydana gelen bir sıcaklık artışı febris (ateş) olarak tanımlanmıştır. Modern anlamdaki çalışmalar ise 1860'lara dayanır. Bu dönemde patolog Julius Cohnheim canlı kurbağaların dilleri üzerine kostik (yakıcı, dağlayıcı) nitelikte maddeler vermiş ve meydana gelen değişimleri mikroskopik olarak incelemiştir. Yangının tipik beş belirtisi vardır. Bunlar: Kızarıklık (Rubor): Yangılı alanda birçok medyatörün etkisi sonucu damar geçirgenliği (vasküler permeabilite) ve damar genişliği arttığı (vazodilatasyon) için bölge daha fazla aktif olarak kanlanır, yani hiperemiktir. Rubor, yangının erken evresi ve hafif seyreden reaksiyonlarda, alerjilerde oldukça tipiktir. Isı artışı (Calor): Damar genişlemesi (vazodilatasyon) sebebiyle bölgeye daha fazla kan akımı olacaktır. Daha fazla kan akımı ile bölgedeki sürtünme artacağından dolayı bölgede ısı artışı olur. Çünkü kan aynı zamanda organizmada ısıl dengede son derece öneme sahiptir. Akut yangının en önemli bulgusu calordur. Şişkinlik (Tumor): Damar geçirgenliği (permeabilite) artması sonucu bölgeye kan plazması sızar ve bu da bölgede şişkinliğe neden olur (ödem). Ancak şişkinliğin tek sebebi ödem değildir. Proliferatif karakterde yangılarda meydana gelen granülomlar veya hiperplaziler, fibrotik değişiklikler de söz konusu şişliğe neden olabilir. Dışarıdan görülebilen oluşumlarda yangısal reaksiyonlarda şişkinlik ön plandadır. Vücudun daha iç kısımlarında bulunan organ ve dokularda; örneğin bir akciğerde bu şişkinliği dış bakıda gözlemlemek olanaksızdır. Zira bu organda meydana gelen örneğin akut bir pnömoni, akciğerlerden köpüklü sıvı gelmesine veya patolojik akciğer seslerinin duyulmasına neden olur. Ağrı (Dolor): Bölgedeki sinirler sürekli ağrı uyarımına neden olur. Ağrının şekillenmesindeki en önemli iki sebep; yangıyı tetikleyici prostaglandinlerin organizmada ağrı oluşumunda rol alması ve yangısal ödemden kaynaklanan sinir uçlarına basıdır. Kronik duruma geçen yangılarda dolor, zamanla arka planda kalmaya başlar. Ancak romatoid artrit gibi bozukluklar ne kadar kronik seyretse de böyle olaylarda ağrı ön plana çıkar. Kapsanan organlarda disfonksiyon yani işlev bozukluğu (Functio laesa): Doğal olarak yangılı organ işlevlerini yerine tam olarak getiremez. Bu beş nitelikten ilk dördü antik zamanlardan beri bilinmektedir ve Celsus'a functio laesa ise yangı tanımına 1858'de Rudolf Virchow tarafından eklenmiştir. Yangı vücudun savunma sisteminin bir sonucu olarak gelişir ve organizmayı korumaya yöneliktir. Fakat yangı oluşması her zaman istenmez. Örneğin beyinde veya kalpte oluşabilecek bir yangı hayatı tehdit edebilir. Bu sebeple yangıyı önleyici ilaçlar kullanılabilir (Antiinflamatuar droglar). Yangının çok çeşitli sebepleri vardır. Bunlar infeksiyöz etkenler, mikroorganizmalar oldukları gibi parazitler veya cansız cisimler (kıymık, silika vb) de olabilirler. Travmalar, kontüzyonlar (ezilmeler), kesikler de yangı ile sonuçlanır. Yangıya ilişkin bir önemli özellik, yangının daima interstisiyumda gerçekleşmesidir. Parankimatöz yangı olmaz, ancak yangının etkileri parankim dokuda görülebilir. Bunların dışında yangılar akut (birkaç günden bir haftaya kadar gelişen) olabildikleri gibi kronik (uzun süreli) de olabilirler. Yangının organizmada üç temel amacı vardır. Bunlar, hastalık etkenini yok etmek, etkenleri yok edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak (demarkasyon) ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Örneğin nekrotik dokularda, nekrozun yayılmasını ve bu ölü dokuların intoksik etkisini engellemek amacıya nekrotik saha yangısal bir kuşakla, yani demarkasyon bölgesi ile sınırlandırılmaya çalışılır. Yangının temel 4 amacı şunlardır: Vücuda yabancı olan ve patojen nitelikte olan tüm etkenleri yok etmek. Yok edilemeyen etkenleri sınırlandırarak vücuttan ayrı tutmaya çalışmak. Yara iyileşmesinin sağlanması için gerekli uyarım ve biyoaktivite. Nekroz ve gangrenin sınırlandırılması. Yangının başlıca sebepleri aşağıda sıralanmıştır: Canlı etkenler: Yangıya sebep olan en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virus, riketsiya, mantar, protozoon, ve helmintler bu gruba girer. Bu gibi etkenler sahip oldukları antijenler ve yüzey reseptörleri aracılığıyla nötrofilik kemotaksise neden olurlar ve sonuçta yangı gelişir. Yangısal değişikliğin karakterini özellikle canlı etkenler belirler. Birçok mikroorganizma özellikle de bakteriler (örneğin Streptokoklar, Pseudomonaslar) irin oluşumuna neden olurlar. Yangı normal olarak doğal bağışıklık sisteminin bir unsurudur. Canlı etkenlerin sebep olduğu yangıların birincil amacı etkeni yok etmektir. Bu başarılamazsa organizma bu etkenleri sınırlandırarak veya baskılayarak vücuttan uzak tutmaya çalışır. Bu da başarısız olursa enfeksiyon ve genel sistemik olaylar (örneğin toksemi veya septisemi gibi) meydana gelir. Fiziksel etkenler: Mekanik travmalar (kesici ve delici cisimler, vurma, çarpma gibi darbeler vs.) sıcak ve soğuk etkiler, elektrik, ultraviyole ışınlar, iyonizasyon yapan ışınlar, çeşitli yabancı cisimler (silika, asbest, kıymık, tel vb.). Bu tür etkilerde yangısal reaksiyon klasik olarak oluşur. Organizmaya yabancı bir durum gelişmiştir ve şekillenen yangı adeta standart bir cevaptır.Fiziksel etkiler asepsi-antisepsi özelliğine göre iki şekildedir.Bunlardan biri şirurjikal; yani cerrahi travmaya bağlı gelişen yangısal reaksiyondur. Bu tür olgular steril kabul edilirler. Ancak steril olmayan tüm fiziksel etkilerden ileri gelen sıyrık, kesi, abrazyon, laserasyon gibi olaylar septiktir ve enfekte nitelik taşırlar. Ancak laserasyonlar kas veya tendo gibi dokuda aşırı bir gerilme kaynaklı ise şekillenen yangı aseptik karakterde olur. Kimyasal nedenler: Asitler, alkaliler, dezenfektanlar, ağır metal bileşikleri (örneğin sublime), organizmada fazlaca oluşan metabolizma ürünler; örneğin üremi gibi vücutta fazla miktarda üre birikmesi. Bir başka örnek ise idrar kesesi yırtılması ve buna bağlı ortaya çıkan peritonitis'tir. İdrarın asit pH'sının etkisi olarak peritonda yangısal reaksiyon meydana gelir ve aseptiktir. Endojen ve eksojen toksinler ve bazı ilaçlar yangıya neden olan önemli sebeplerdendir. Genellikle neden oldukları doku yıkımı, dejenerasyon; immun yanıt şeklinde yangı oluşumuna neden olur ki söz konusu doku hasarı sınırlandırılsın. Ahırda yaşayan hayvanlarda en büyük kimyasal sorun üre-amonyaktır. Bu madde solunum yoluyla alındığı taktirde solunum yollarını ciddi şekilde irkilti eder. Asit maddeler hızla doku yıkımına neden olduklarından yangısal yanıt hızlı gelişir. İmmunolojik reaksiyona neden olan maddeler: Yabancı proteinler (örneğin katgüt dikiş ipliği), hipersensibilite yaratan eksojen ve endojen kaynaklı maddeleri transplantasyon'da doku ve organ reddi, immunkompleksler. Gerek homoiyoplastik, gerek heteroplastik olsun; tüm doku/organ nakilleri immun yanıta neden olur. Vücudun bir başka yerinden alınmış dahi olsa yabancı doku daima yabancıdır ve şekillenen immun yanıt da bir çeşit yangıdır. Anoksemi ve nekroz: Dokulara gelen kanın azalması veya kesilmesi bu bölgenin çevresinde yangısal reaksiyon oluşur ve bu nekrozun yayılmasını önler (demarkasyon). Örneğin infarktuslar çevresinde yangılı alan (demarkasyon zonu) görülebilir. İdiopatik (sebebi bilinmeyen) yangılar: Bazı yangısal hastalıkların sebebi tam olarak ortaya konulamamıştır. Örneğin SLE veya Sarkoidozis gibi hastalıklarda yangısal reaksiyonlara neyin neden olduğu tam olarak ortaya konulamamıştır. Doku hasarı ve iyileşme: Doku hasarının beraberinde gelişen tüm iyileşmeler birer yangısal prosestir.Örneğin bir ameliyat sonrası kesi atılan dokuların iyileşmesi yangısal bir süreci de beraberinde getirir. Kontakt yangı: Vücudun bir bölümündeki yangı sık sık yakın dokulara sirayet eder. Bu en çok idrar yolu ve üst solunum yolları enfeksiyonlarında görülür.

http://www.biyologlar.com/enflamasyon-nedir

Sentrozom ve Sentrozomun Görevleri

Hücrenin bölünmesine yardımcı olmakla görevli olan Sentrozom, yosun ve Eğrelti otu gibi ilkel bitki hücrelerinde ve sinir hücreleri hariç tüm hayvan hücrelerinde çekirdeğe yakın bir yerde bulunur. Ayrıca mantar hücrelerinde de bulunur. Ancak yüksek yapılı bitki hücreleri ve yumurta gibi hücrelerde bulunmaz. Sentrozom, birbirine dik iki silindirik cisme sahiptir. Her sentriyol, birbirine paralel üç küçük tüpten oluşmuş, dokuz iplik içerir. Bu iplikler protein yapısında olup arası matriks ile doludur.Sentrozom organeli zarsız bir organeldir. Mikrotibüller silidirik oluşturacak şekilde dizilirler. İğ iplikleri bölünme sırasında kromozomların ayrılması ve kutuplara taşınmasında görevlidir.Hayvan hücresinde bulunur.Sentrozon adıyla verilen çubuklardan meydana gelmiştir. İkel bitkilerde ve hayvan hücrelerinin büyük bir kısmında bulunur, interfazda kural olarak çekirdeğin yanındadır. Üç ile beş milimikron uzunluğunda, birbirine dik, ER ve ribozom taşımayan, ortası saydam; çevresi her biri 9 mikrotubulus tripletinden oluşmuş iki silindir halinde görülür. Sayıları çoğunluk iki tanedir (Dip-losoma); bazı hücrelerde çok sayıda olabilir. Sentriyoluma, etrafındaki sentroplazma ile birlikte "C e n t r o s o m a" denir. Bölünme başlarken, kutup ipliklerinin (iğ iplikleri) merkezinde bulunduğu için "C e n t r i o l = Sentriyol" adım alır. Hücre bölünmesi sırasında sentriyol de ikiye bölünerek, her biri bir kutba gider ve aralarında oluşan iğ ipliklerine, çekirdek zannın dağılmasıyla ortaya çıkan kromozomlar takılır. Fakat bölünme ne basit bir ikiye bölünmedir ne de DNA replikasyonunda olduğu gibi bir kontak sentezlenmedir. Belki eski kalıbın doğrudan doğruya okunmasıdır. Yeni sentriyolün mikrotubulusları, genellikle eski sentriyolden 100 nm. kadar uzaklıkta ve ona dik olarak ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla bilgi, var olan sentriyolden, oluşmakta olan kopyasına herhangi bir şekilde aktarılmaktadır. Fakat bu bilgi aktarılma düzeneğinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Spermanın orta kısmında bulunan sentriyol kamçının kaide taneciği olarak görev yapar.Keza Sillerin ve kamçıların kaide taneciği de sentriyollere homologtur (kökendeş) ve onlardan doğrudan doğruya türemiştir. Keza duyu hücrelerindeki almaçın yapısına katılan birçok oluşum da sentriyollerden meydana gelmiştir.Tüm bu organeller bilgi aktarımı ile birbirinden doğrudan doğruya oluştuğuna göre, acaba, sentriyol ya da kaide taneciği yeniden meydana getirilebilir mi? Bu olanak partenogenetik çoğalan denizkestanesinin yumurtalarında gösterilmiştir. Olgunlaşma bölünmesi sırasında, sentriyolünü yitiren denizkestanesi yumurtası, sitoplazma içerisinde yeniden bir sentriyol meydana getirerek, spermanın getireceği sentriyolün iğ ipliklerindeki yerini almaktadır. Her ne kadar zorunlu durumlarda kendi kendine böyle otonom bir üretim gözlenmişse de, bugüne kadar ne sentriyolde ne de kaide taneciğinde DNA'ya rastlanmamıştır. Hayvansal ve bitkisel birhücrelilerdeki ve çok hücrelilerdeki sillerin, kamçıların ve kaide taneciklerinin mikrotubulus sayısı, hayret edilecek derecede birbirine benzerdir ya da aynıdır. Bu gözlem, adı geçen organların monofiletik olduğunu (aynı kökten geldiğini) kanıtlayabilir. Genellikle formülleri (9+2) ya da (9+0) şeklindedir. Sentriyolün esas görevi, çevresindeki mikrotubulusların oluşumunu sağlamak, kendisini çoğaltmak ve iğ ipliklerini meydana getirmek için organize etmektir. Kaide tanecikleri içindeki mikrotubulusların da doğrudan bunlardan meydana geldiği saptanmıştır.turkeyarena.net Sentriyolün, kromozomun anafaz hareketlerine katılıp katılmadığı bilinmemektedir. Buna karşın kaide tanecikleri sil hareketleri için bulunmak zorundadır. Bazı kitaplarda iğ ipliklerinin kasılgan olduğu belirtilerek, bazı maddelerin katılmasıyla kısalıp uzadığı ve buna bağlı olarak sentromerine bağlı olduğu kromozomu kutuplara doğru kaydırdığı savunulmaktaysa da, bunu kanıtlayan herhangi birşey bulunamamıştır.

http://www.biyologlar.com/sentrozom-ve-sentrozomun-gorevleri

Dünyaca ünlü biyologlar kimlerdir?

İlk Çağlarda İlk insanlar, hayatın başlangıcı, doğa, doğal olaylar (yağmur, kar, dolu, şimşek, yıldırım, gök gürültüsü, zelzele, su taşkınları, vs.), ay, dünya, yıldızlar, güneş, bulaşıcı hastalıklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuşlar, içinde bulunduğu veya yakın ilişkide oldukları toplumların törelerine göre bazı izahlar ve yorumlar yapmışlar ve bunlara inanmışlardır. Çözümleyemedikleri konularda, bunları, insan veya doğa üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve şeytanlara veya mucizelere bağlamışlardır. Hastalıklar ve ölümlerin, tanrılar veya insan üstü güçler tarafından, yeryüzündeki kötü kişilere ceza olarak gönderildiğine inanmışlar ve bu inançlarını da yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapılması, adak verilmesi korku ve saygı duyulması ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kişiler tarafından sıkı bir şekilde öğütlenirdi.Bu amaçları gerçekleştirmek için, özel yerler, tapınaklar yapıldığı gibi, tanrıların gazabından korunmak için de çeşitli hayvanların yanı sıra bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapılan arkeolojik kazılarda, kaya tabakaları arasında bakteri fosillerine benzeyen oluşumlara rastlandığı ve bunların milyonlarca yıl öncesine ait olduğu bildirilmiştir. Hatta, kömür tabakaları içinde bakteri fosillerinin bulunduğu Renault tarafından da iddia edilmiştir. Permian tabakalarında rastlanılan dinozorların hastalıklı kemiklerinin bakteriler tarafından meydana getirilmiş olacağına kuvvetle bakılmaktadır. Dinozorlardan ayrı olarak, mağara ayıları ve diğer hayvanların fosillerindeki kemik bozuklukları ve eosen devrine ait üç tırnaklı atlarda tesadüf edilen diş çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüştür. Milattan Önce 8000-7000 yılları arasında Mezopotamya bölgesinde yaşayan insanların hastalıklar, ölümler ve bunların nedenleri hakkındaki bilgi ve görüşleri yok denecek kadar azdı. Bunların, insan üstü kuvvetler tarafından oluşturulduklarına inanıyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularını da saygı ve tapınma tarzında gösteriyorlardı. Zamanla, halk, bazı bitki ve hayvanların zehirleyici nitelikte olduklarını ve bir kısım bitkilerin de bazı hastalıklara iyi geldiğini öğrenmiş ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemişler ve hastalıkların sağaltımında kullanılacak olanları da saptamışlardır. İlkel yaşantının hüküm sürdüğü bu dönemde hayata, doğaya ve doğal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduğuna inanılırdı. Eski Mısırlılar döneminde (MÖ. 3400-2450), yağmur sularını toplamak ve lağım sularını akıtmak için kanallar, arklar ve borular yapılmıştır. Eski krallık devresinde başlayan bu tür çalışmalara yeni krallıklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildiğine rastlanılmaktadır. Bu tarihlerde bazı sağlık kurallarının konulduğu ve bunlara titizlikle uyulduğu papirüslerden anlaşılmaktadır. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastalıklardan ve muhtemelen, sığırlardaki sığır vebasından bahsedilmektedir. Bunların sağaltımı için hayvanların kendi hallerine bırakılması ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaraların sağaltımında taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanılabileceğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu papirus, o devirlere ait bazı önemli tıbbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastalıkların esas nedenlerinin şeytanlar olduğu ve hastalıkların ancak sihir ve dualarla giderilebileceği belirtilmektedir. Bazı hastalıkların tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararlı olacağına da inanılıyordu. Hayat soluğunun da sağ kulaktan çıktığı zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Mısırlıların tuzu antiseptik olarak kullandıkları belirtilmektedir. Elliot Smith tarafından bulunan ve MÖ. 1000 yılına ait olduğu sanılan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandığı açıklanmıştır. Eski Yunanlılar dönemi MÖ. 3400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli değildir. MÖ. 1850-1400 yıllarında bazı sağlık kurallarının konulduğu, ventilasyona dikkat edildiği, ark ve kanalların açıldığı, mabetlerin ve yerleşim yerlerinin kaynak su ve ağaçlık yerlerde kurulmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babası sayılan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sağlığı ve hastalıkları konusunda 7 cilt kitap yazmış ve bunlarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgilere yer vermiştir. Tıp alanına deneysel yöntem, gözlem ve araştırma prensiplerini getirmiş olan Hipokrat, hastalıkları vücüdun vital sıvılarındaki bozukluklara bağlamış ve hastalıkları akut, kronik, epidemik ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Ayrıca, yaraların sağaltımında kaynatılmış su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tırnaklarını temizlemelerini, yaraların etrafına bazı ilaçların sürülmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Bilgin, hastalıkların topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgarların yönü ve mevsimlerin etkisiyle oluştuğuna da inanmıştır (miasmatik teori). Hipokrat, aynı zamanda, 4 element (ateş, hava, su, toprak), 4 kalite (sıcak, soğuk, nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olan ilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir. Senenin çeşitli mevsimlerinde ısının ve nemin değişmesinin hastalıkların çıkışında önemli rol oynadığını da savunmuştur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastalıkları ve bunların bulaşma tarzları hakkında bazı açıklayıcı bilgiler vermiştir. Ayrıca, temasla bulaşmaya da dikkati çekmiş ve vebalı hastaların soluk havasının bulaşıcı olduğunu da belirtmiştir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da bataklıkların kurutulmasının malaryayı kontrol altına alacağına değinmiş ve malarya ile bataklıklar arasında bir ilişkinin varlığını gözlemiştir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulaşması hakkında bilgiler vermiştir. Zamanla, miasmatik görüş ve düşünüş, yerini vücuttaki doğal delikler (porlar) teorisine bırakmıştır. Bunun taraftarları arasında, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düşünürler bulunmaktadır. Bu bilginler arasında da bazı farklı görüşlerin olmasına karşın, genelde birleştikleri ortak nokta, vücudun doğal delikleri arasındaki uyumun değişmesinin hastalık ve ölümlerin nedeni olacağıdır. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastalıkların nedenleri hakkında daha ziyade, miasmatik görüşe katılmış ve desteklemiştir. Bilgin, Hipokrat 'ın 4 sıvı teorisini kabul etmekte, sıvıların azalması veya artmasını hastalıkların nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, şahısları 4 gruba (kanlı, flegmatik, safralı ve melankolik) ayırmıştır. Galen, aynı zamanda, kan almanın bazı hastalıkların sağaltımı için yararlı olacağını da düşünmüştür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından oluşturulduğuna inanırlardı. Romalılar döneminde, su ve lağım kanallarının yapıldığı, temiz gıda ve içme suyuna önem verildiği anlaşılmaktadır. Eski İbraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastalıkların nedenleri ve ölümler hakkındaki görüşlerini, genellikle, benimsemişlerdi. Bu dönemde, hastalıklardan korunmak için bazı kuralların konulduğu ve adli tıbba ait de bazı esasların saptandığı açıklanmaktadır. Ancak, İbraniler arasında, hastalıkların günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafından gönderildiği görüşü yaygındı. Liviticus 'un kitabında, doğumdan sonra kadınların çok iyi temizlenmeleri gerektiğine, menstrasyon hijyenine, bulaşıcı hastalıklardan korunmaya, temiz olmayan eşyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazı hastalıkların (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduğuna dair bazı açıklamalar bulunmaktadır. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamanında bazı sağlık kuralları konulmuşsa da, bunlara sonradan uyulmamıştır. Bu dönemde, özellikle, gıda hijyenine önem verilmiş, domuz eti, ölmüş hayvanın eti, deniz kabuklu hayvanların eti, kan ve yağın yenmemesi öğütlenmiştir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastalıkların nedenleri olarak şeytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamanında hayvan hastanelerinin kurulduğu ve tarihi yazılarda tedavi ile ilişkili bazı bilgilerin bulunduğu açıklanmıştır. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kurulduğu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) doğal ve doğa üstü olarak 120 hastalık bildirilmiştir. Bu dönemde, malaryanın sinekler tarafından bulaştırıldığı bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi gereğine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunların yanısıra, çocuk bakım ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adlı sanskritte de insanları çiçeğe karşı aşılamada kullanılan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazılan "Materia Medika" adlı kitapta kan dolaşımına ait bilgiler verilmekte, dolaşımın kanın kontrolünde yapıldığı, kanın sürekli ve günde bir defa dolaştığı bildirilmektedir. Ayrıca, kitapta, akupunktur ve nabız hakkında da bazı bilgilere yer verilmiştir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastalıkları bilinmekte ve bunlara karşı bazı önlemlerin de alınmakta olduğu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asırda haşhaşın ağrı kesici olarak kullanıldığı da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanılan hastalıklar ve bunların sağaltım yöntemlerini "Dış Alemlerin Sırları" adlı eserinde 40 bölümlük bir yazıda toplamıştır. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanındığı ve bazı önlemlerin alındığı bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastalıkların nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile dişi ve olumlu öğe olan Yu 'nun arasındaki düzenin bozulmasına bağlanmaktadır. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından insanlara ve hayvanlara gönderildiğine inanılır ve bazı sağlık kurallarına da dikkat edilirdi. Eski İran'da, hastalıkların nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere bağlanmaktadır.Zerdüşt dinini temsil eden Avesta adlı kitapta hastalıklara, hekimlere ve sağlık kurallarına ait bölümler bulunmaktadır. İyilik tanrısı olan Ahura Mazda ve karanlıkların ruhu (şeytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygı gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), sağlık kurallarına dikkat edildiği, hastalıkları önlemek ve sağaltmak için bazı ilaçların kullanıldığı, bu konulara değinen 800'den fazla tabletten anlaşılmaktadır. Hastaları tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanılırdı. Zincir vurmak ve kamçılamak da dahil olmak üzere, insanların içindeki şeytan ve kötü ruhları çıkarmak ve atmak için 50'ye yakın çare belirtilmekteydi. Hastalanan şahısların cinlere ve şeytanlara yakalanması tarzında düşünülürdü. Bu dönemde, lepranın bilindiği, bulaşıcı olduğu ve hasta kişilerin ayrılması gerektiğine de inanılırdı. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastalıklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhların (Erklik) yol açtığına inanılırdı. İyi ruhlar ise insan ve hayvanları korurlardı. Ülgen en büyük tanrıyı, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Şamanlar, kötü ruhların yaptıkları fenalıkları ve hastalıkları önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Şamanizm'de şamanlar (ruhlarla ilişki kurabilen dinsel kişiler), hastaları iyi etmek için çeşitli dualar okur, danslar yapar ve eşyaları ateşten geçirirlerdi. Müslümanlık döneminde, insan ve hayvan hastalıkları hakkında bir çok yazılar yazılmış ve gözlemler yapılmıştır. İlk hastanenin Şam'da MS. 707'de kurulmuş olduğu açıklanmıştır. Bağdat'da yaşamış olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdığı "Tıp Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kızamık hastalıklarını tanımlamış ve bulaşıcı hastalıkların fermentasyona benzediğini bildirmiştir. Buharalı İbni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğin önemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, yazdığı kitaplarda, bazı hastalıkları da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastalıklar) tanımlamış ve korunmak için de bazı ilaç adlarını vermiştir. Abu Marvan İbn Zuhr (MS. 1094-1162), tıp konusunda 6 cilt kitap yazmış ve birçok hastalıkları da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmiştir. Ak Şemsettin (MS. 1453), kitabında malaryanın aynı bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücuda girdikten sonra ürediğini açıklamıştır.02. Orta ÇağdaOrta Çağ döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüşleri kabul görmüş ve fazlaca taraftar toplamıştır. Roger ve Roland (11. ve 12.asırlar arasında) Salorno'da kurulan ilk bağımsız medikal okulda çalışmışlar, kanseri tanımlamışlar, paraziter hastalıklarda cıvalı bileşikleri kullanmışlar ve irinin yaranın içinde meydana geldiğini bildirmişlerdir. Orta Çağ döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastalığı (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastalıklar oldukça fazla yaygındı. Milyondan fazla insanın bu hastalıklardan öldüğü açıklanmıştır. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazı karantina önlemleri almış ve bir halk sağlığı örgütü kurmuştur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdığı Dekameron (decameron) adlı eserinde, öldürücü ve yaygın olan vebanın bulaşması hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans DönemindeRönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tıp alanında yeni gelişmeler meydana gelmiştir. Hastalıkların nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanışa ve miasmatik görüşlere karşı çıkılmaya başlandı. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki araştırmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastalıkları 5 esas nedene (kozmik, gıdalardaki zehirler, ay ve yıldızlar tarafından kontrol edilen doğal olaylar, ruh ve şeytanlar, ilahi nedenler) bağlamıştır. Çiçek, tifo, kızamık gibi hastalıklar 1493-1553 yılları arasında oldukça yaygın ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayımlandığı kitabında (1546), bulaşıcı hastalıkların jermler (Seminaria morbi) tarafından sağlamlara nakledildiği, bulaşmada direkt temas, hastaların eşyası ve havanın önemli olduğu üzerinde durmuştur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atılmış ve bulaşmada da canlı varlıkların (Contagium vivum) rol alabileceği düşünülmüştür. Fracastorius, ayrıca, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki şap hastalığı üzerinde de bazı çalışmalar yapmıştır. Bir şahısdan diğerine geçen hastalıkların, o şahısda da aynı veya benzer hastalık tablosu oluşturduğu, Fracastorius'un gözlemleri arasında yer almaktadır. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüşlerini benimseyerek, hastalıkların gözle görülemeyen küçük canlılar aracılığı ile bulaşabileceğini ileri sürmüştür. 04. Mikroskobun GeliştirilmesiMikroskopların temelini oluşturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafından yapıldığı ve bazı objelerin incelendiği bilinmektedir. Hollandalı bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yılında, iki mercekten oluşan basit bir büyüteç yaparak, bazı objeleri 50x ve 100x büyütebilmiştir. Cornelius Drebbel ve Hans'ın da, 1590-1610 yılları arasında benzer tarzda bazı büyütme aletleri geliştirdikleri açıklanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yılında, İtalya'da, bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmiştir. Kepler, 1611'de, iki mercekten oluşan bir büyütme aleti geliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptığı büyüteçle uzakları daha iyi görebildiğini açıklamıştır. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew geliştirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazı objeleri ve bitkileri incelediklerini açıklamışlardır. Hooke, 1665'de, yayımladığı Micrographia adlı eserinde yüksek organizmaların ve flamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini çizmiş ve bunlar hakkında bilgiler vermiştir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardımı ile vebalı hastaların kanında bazı kurtçukları gördüğünü iddia etmiştir. Histolojinin kurucusu olarak tanınan İtalyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardımı ile akciğer dokusunu incelemiştir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarları mikroskopla incelemiştir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildiğini iddia etmiştir. Hollandalı bir tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ile yaptığı çeşitli incelemelerde mikroskobik canlılar dünyasını bulmayı başarmıştır. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakılmıştır. Yaptığı araştırmalar arasında, kanal ve ark sularında protozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolaşımı, seminal sıvı, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu oluşturmuştur. İlk bakterileri 1676 yılında görerek, şekil ve hareketlerini izlemiş ve şekillerini çizerek bu konuda hazırladığı 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermiş ve İngilizce olarak yayımlanması sağlanmıştır. Bu mektuplarında, özellikle, diş kiri ve biber infusyonundan yaptığı muayenelerde milyonlarca küçük canlıya (hayvancıklara, animaculate) rastladığını da belirtmiştir. Araştırıcı, aynı zamanda, bakterileri yüksek ısıda tuttuğunda veya sirke ile muamele ettiğinde öldüklerini de belirtmiştir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri geliştirmiştir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bağımsız olarak, dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da geliştirmiştir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek başarılı olarak kullanmıştır. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymuştur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmış ve kullanmıştır. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuşlardır. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmıştır. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardımı ile fotoğraf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayı başarmışlardır. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasını bulmuştur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmışlardır (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)Uzun yıllar, canlıların kendiliğinden meydana geldikleri görüşü, oldukça fazla bir taraftar bulmuştu. Bunlara göre, canlılar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sıcak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadır. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine buğday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahır veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacağını iddia etmiştir. Ayrıca, havada kalmış etlerde kurtçukların oluşması da bu görüş için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır. Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. John Needham (1713-1781), yaptığı denemede, ısıtılmış ve ağzı kapatılmış et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlıların ürediğini gözlemiş ve benzer durumu ısıtılmamış ve ağzı kapalı olan kavanozda da saptamıştır. Bu araştırmasına göre, J. Needham, spontan generasyon görüşüne katılmış ve desteklemiştir. Buna göre, ısıtılarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliğinden oluşmuşlardır. Hayvansal dokuların "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarına ve cansız materyalleri canlı hale getirebileceğine de inanmıştır. Bu görüş, bir natüralist olan Buffon tarafından da doğrulanarak kabul görmüştür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir. Lavoisier, 1775 yılında yaptığı denemelerde havada oksijenin varlığını saptamış ve bunun yaşam için gerekli olduğunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin doğruluğunu iddia etmiştir. Araştırıcı, kaynatmakla şişelerin içindeki oksijenin dışarı çıktığını buna bağlı olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlıların oluşmadığını da savunmuştur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasından yaklaşık 61 yıl sonra, yaptıkları bir seri çalışmada, eğer hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sıcak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanın üremediğini gözlemlemişlerdir. Ancak, bu denemeye karşı çıkanlar, havanın bu tarz işleme tabi tutulmasının havadaki hayat jermlerinin asitten veya sıcak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarını ve böylece abiyogenezis'in oluşamayacağını savunmuşlardır. Schwann, ayrıca oksijenin yalnız olarak, ortamda mikroorganizmaların oluşmalarına veya üremelerine yeterli olamayacağını da açıklamıştır. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur. 06. Hastalıklarda Jerm TeorisiMikroorganizmaların bulunmasından sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavaş yavaş yerini, bir canlının diğer canlıdan türeyebileceği (biyogenezis) görüşüne bırakmıştır. Viyanalı bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastalıklarda Jerm Teorisi" adı altında yayımladığı bir eserinde konu üzerinde görüşlerini açıklamış ve her hastalığın kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduğuna dikkati çekmiştir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur: 1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz. Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur. Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastalığının etkenini izole etmeyi başarmışlardır. Bilim adamı, bunun yanısıra, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kurşun yaraları üzerinde de bazı faydalı çalışmalar yapmıştır. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarını oluşturmayı başarmıştır. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir. 1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir. 07. Virolojinin TarihçesiBakteriler üzerinde yapılan çalışmalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastalıklar konusunda da yoğun araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunması, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmiştir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adları ile tanınan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayı başarmışlardır. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmuştur. Yine aynı yıllarda, Löffler ve Frosch, sığırlarda önemli hastalıklara yol açan şap virusunun filtreleri geçtiğini saptamışlardır. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sığır Vebası virusunun filtreleri geçebildiğini açıklamışlardır. Tword, 1915'de, İngiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajları bulmuşlar ve bunların süzgeçleri geçtiklerini göstermişlerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sarı humma (Yellow fever) hastalığı etkeninin filtreleri geçtiklerini kanıtlamışlardır. 08. İmmunolojinin Tarihçesiİnsan ve hayvanları hastalıklardan koruma çalışmaları çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bu yöndeki ilk adımı, bir İngiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmıştır. Bağışıklığın kurucusu olarak tanılan araştırıcı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını göstermiş ve aşılama ile immunitenin elde edilebileceği görüşünü yerleştirmiştir. Pasteur de aynı tarzda, hazırladığı birçok aşılarla (tavuk kolerası, koyun antraksı ve kuduza karşı yaptığı aşılar) ve bunlarla elde ettiği bağışıklık o devir için çok önemli buluşlar arasındadır. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karşı antitoksin elde etmeyi başarmıştır. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teşhisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamış ve kendi adı ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymuştur. Nuttal, 1888'de, hayvanların kanında B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulunduğunu saptamıştır. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bağışıklığın humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açıklamış ve bunların önemi üzerinde durmuşlardır. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmişlerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazırlamışlardır. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmaların spesifik antiserumlar tarafından aglutine olduklarını göstermişlerdir. 09. Mikolojinin TarihçesiMantarların varlığının tanınması çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadır.Bitkiler üzerinde mantarların ürediğini ve bazı zararlara neden olduğuna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalılar zamanında, depolarda saklanan danelerde ve tahıllarda mantarların ürediğini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazı resimlerin çizildiği, Pompei'deki kazılardan anlaşılmaktadır. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarının sklerotiumu) tanıyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkında bilgi veren kişi olarak tanınmaktadır (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve elde ettiği bilgileri 28 sayfalık bir monograf içinde yayımlamıştır. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde araştırmalar yapmış ve hazırladığı "Pinax Theatri Botanici" adlı eserinde 100 kadar mantarın özelliklerini bildirmiştir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazı mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve bunlara ilişkin özlü bilgiler vermiştir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasında ayrımları belirtmeye çalışmış ve bu konudaki görüşlerini yayımlamıştır. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok araştırmalar yapmış ve bunları "Micrographia" adlı yapıtında resimleyerek Royal Society 'ye sunmuştur. Araştırıcı, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmış, bunların bitki olduklarına ve bitkilerden orijin aldıklarına inanmıştır (1667). Tournefort (1656-1708), çeşitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunları, morfolojik ve diğer karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayırmış ve "Element de Botanique" adlı eserinde yayımlamıştır (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmış, bazılarını alfabetik olarak klasifiye etmiş, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmiş ve "Botanicon Parisiense" adlı kitabında açıklamıştır (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptığı inceleme ve araştırmaları grup isimlerinden yararlanarak sınıflandırmış (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunları "Nova Genera Plantarum" adlı eserde yayımlamıştır (1729). Araştırıcının, çizdiği resimler ve verdiği bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapılabilir. Bu eserin çok değerli olduğu ve mantarların ayrımlarında bazı önemli anahtarları açıkladığı bildirilmektedir. Kendisinin yaptığı özel klasifikasyonda bazı büyük mantarlara özel yer vermiş ve bunları Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayırmıştır. Botrys ve Rhizopus gibi bazı mantarları da saf kültürler halinde üretmiştir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu araştırıcı, kendi yaptığı klasifikasyon içinde mantarları "Species Plantarum" adlı yapıtında "Cyrptogamia Fungi" sınıfında toplamış ve Agaricus, Boletus, gibi bazı generik isimler de kullanmıştır. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarların sporları ve sporulasyon özellikleri üzerinde araştırma ve incelemeler yapmış ve bu karakterlerine göre mantarları 2 ana bölüme ayırmıştır. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını "Champignon de France" de yayımlamıştır (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara ilişkin incelemelerini, taksonomik bir yapıt olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamıştır (l80l). Ayrıca kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yıllarında yayımlanan "Mycologia Europaea" adlı çalışmaları da vardır. Araştırıcı, mantarları 2 sınıf, 6 ordo ve 71 genusa ayırarak bir klasifikasyon yapmıştır. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemiş ve bunları "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adlı yayınlarda açıklamıştır. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiğinin esasını kurmuş ve İsveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasında önderlik etmiş olan araştırıcı çalışmalarını "Systema Mycologicum" adlı eserde toplamıştır. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalışmalarını 6 cilt halinde olan "İcones Fungorum Hucusque Cognitorum" adı altında yayımlanmıştır. Anton de Bary (1831-1888), mantarların yaşam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. Mycetozoa 'nın yaşam siklusunu dönemini 1859'da açıklamıştır. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalışmıştır. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yılına kadar yapılmış inceleme ve araştırmaları, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayımlanan "Sylloge Fungorum" adlı eserde toplamıştır. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayımlanmıştır. Bu çalışmalarda, 80.000 mantar türü bildirilmiştir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmiş olan "Selecta Fungorum Carpologia" adlı eseri 1861-1865 yılları arasında ve 3 cilt halinde basılmıştır. Bunlardan sonra bir çok araştırıcı, mantarlar üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bunları sınıflandırmaya çalışmışlardır. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrıca, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi araştırıcılar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalışmalar yapmışlardır. Mantarlar, bitkilerde olduğu gibi, insan ve hayvanlarda da çeşitli hastalıklara (mycoses) neden olurlar. Mantarların bitkilerde hastalık oluşturduğuna dair birçok yayınlar vardır (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayaların endüstride kullanılmaları hakkında, "Technische Mykologie (1904)" adlı yayında bilgi vermiştir. Balıklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkındaki bilgilere, 1748 yılında yayımlanan "Transactions of the Royal Society" adlı bilimsel dergide rastlanmaktadır. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını neşretmiştir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastalıkları üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını bir monografta ayrıntılı olarak açıklamıştır (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonları üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını yayımlamıştır. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonları ile ilgilenmiş ve bunlara ait bir rapor düzenlemiştir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bu konuda da bir kitap yayımlamıştır (1910). Bugün mantarların çeşitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapıları, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diğer karakterleri) açıklayan çok değerli araştırmalar yapılmakta ve henüz kesinlik kazanmamış veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydınlatılmaya çalışılmaktadır. 10. Mikrobiyoloji Alanında Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamları1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sağaltma yöntemleri1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde araştırmalar1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunması ve verem üzerinde çalışmalar, bakteri kültürleri üzerine araştırmalar1907 C.L.A Laveran Hastalık yapan protozoonlar1908 Elie Metschnikoff Bağışıklığın hücresel yönü ve fagositoz1908 Paul Ehrlich Humoral bağışıklık1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi1919 Jules Bordet Bağışıklık ve komplement fikzasyon reaksiyonu1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü1930 Karl Landsteiner İnsan kan gurupları üzerinde araştırmalar1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunması ve antibakteriyel etkisi1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunması ve etkileri1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunması.1951 Max Theiler Yellow fever aşısı üzerinde araştırmalar1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunması1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diğer virusların hücre kültürlerinde üretilmeleri.1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetiği1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokuların immunolojik kontrolleri.1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nın bulunması.1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatlı sarkomu üzerinde çalışmalar1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonları.1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodların çalışması.1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajların hakkında yayınlar1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1972 Porter,R.R, Edelman,G.M İmmunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalışmalar.1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalışmalar1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkında yayınlar1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bağlı DNA polimerase üzerinde1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti.1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastalıkları1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalışmalar1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayrı hormon serbest bırakma faktörleri üzerinde araştırmalar1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunması ve bunların kullanılması1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunması1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelişmesi1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapılması.1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelişmesi, virus yapısının aydınlatılması 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorların elde edilmesi.1984 N.K.Jerne İmmunolojide teorik çalışmalar1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelişmesi 1987 S.Tonegawa antikor çeşitliliğinin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri.1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçların geliştirilmesi1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunması1989 T.R.Cech Katalitik RNA’ların bulunması1990 J.E.Murray İmmunsupresif ajan kullanarak transplantasyon1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunması1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nın farklı segmentlerindeki genler1993 K.B.Mullıs PCR’nin bulunması1993 M.Smıth Site directed mutagenezis   Türkiye 'de Mikrobiyolojinin KurulmasıYurdumuzda mikrobiyoloji alanındaki ilk çalışmalar aşı yapmakla başlamış ve buna da çiçek hastalığı ve aşı hazırlama çabaları önderlik etmiştir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yılından sonra giderek gelişmiş ve çiçek aşısı hazırlanarak başarı ile kullanılmıştır. Pasteur 'ün, Paris Tıp Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdiği "Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma" adlı bildiri dünyada büyük yankılar yarattıktan ve aynı tebliğ 31 Ekim 1885'de İstanbul'da yayımlandıktan sonra, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacı ile, Osmanlı Hükümeti tarafından, Tıbbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Paşa başkanlığında, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den oluşan üç kişilik bir heyet, Pasteur 'ün yanına Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padişah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nişan ve laboratuarına yardım için 1000 altın göndermiştir. Paris 'de Pasteur 'ün yanında 6 ay kalan ve kuduz hastalığı aşısının hazırlanması ve kullanılması konularındaki tüm bilgileri öğrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalık üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde aşı yapımına başlamıştır (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'ın eserini "Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adı altında tercüme etmişler ve yayımlamışlardır (1887). Ayrıca, Dr. Remzi Bey, "Kuduz İlleti ve Tedavisi" adlı 19 sayfalık bir broşür neşretmiştir (1890). Tıp Mekteplerinde 1891'de okutulmaya başlanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rıfat Hüsamettin Bey tarafından okutulmaya başlanmıştır. İstanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarının çıkması üzerine, önleyici tedbirlerin alınması ve hastalığın üzerinde gerekli araştırmaların yapılması için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. İstanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalışmalar yapan bu kişiye, Rutbei Üla ile nişan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarının kurulması üzerinde ısrarla durdu ve böyle bir müessese kurulduğunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, İstanbul'a geldi ve Gülhane'de Tıbbıye Mektebi civarındaki bir binada çalışmaya başladı. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandırıldı ve Dr. Nicolle buranın müdürlüğüne atandı. Çalışma konularının fazla olması nedeniyle, bu bina da sonraları dar gelmeğe başladı. Bu yüzden, Nişantaşı 'ndaki Süleyman Paşa konağına nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yanı sıra çok takdir ettiği Veteriner Dr. Refik Güran'ı da seçerek iştirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul'da kaldığı 8 sene içinde, laboratuarları başarı ile yürütmüş, çok kıymetli çalışmalarda (sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, şark çıbanı, P. aeruginosa'nın pigmenti, sığır babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerleşmesi ve gelişmesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bakteriyoloji ve viroloji çalışmaları hem insan hekimliğine ait çeşitli müesseselerde (Telkihhane-i Şahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Şahane, Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye ve Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye ve diğer laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimliğe ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diğer müesseselerde) yürütülmüştür. Dr. M. Nicolle 'den başka, çalışmaları ve buluşları ile adları dünya literatürlerine geçmiş çok değerli meslektaşlarımız bulunmaktadır. Bunlardan kısaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış ve yayımlamıştır. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastalığı ve serumu, lökosit sayımı, keçi ciğer ağrısı hastalığı; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon aşısı, şarbon aşısı, şarbon serumu, tavuk kolerası aşısı, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrıca ilk Türk peptonunu da yapmayı başarmıştır. Yukarıda bildirilen çalışmaları yanı sıra, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira beratı almış olduğu buluşları da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasında, gelişmesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük katkıları olmuş bir bilim adamımızdır. Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. R. Güran'ın çok yakın çalışma arkadaşlarından biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmişlerdir. Bu iki bilim adamı, ilk defa, sığır vebası etkeninin filtreleri geçtiği ve süzüntünün hastalık yapıcı nitelikte olduğunu deneysel olarak ispat etmişlerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yanında da çalışarak difteri serumu hazırlayan Dr. Adil Bey, ayrıca, malleus ve piroplasmosis üzerinde de değerli araştırmalar yapmıştır. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji öğretmenliğinde bulunmuştur. Nikolaki Mavridis (Mavraoğlu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alanında çok değerli çalışmalar yapmıştır. Özellikle, sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, malleus, tavuk kolerası, barbon ve diğer hayvan hastalıkları üzerinde kıymetli çalışmaları vardır. Mavraoğlu, Refik Güran ve Adil Şehzadebaşı Bey 'lerin çok yakın çalışma arkadaşlarıdır. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde değerli araştırmalar yapmış bir bilim adamıdır. Çalışmalarını, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, şarbon, sığır vebası, kolera, gonokok, frengi, sütte yaşayan ve sütle bulaşan mikroorganizmalar ve diğer konular kapsamaktadır. Rıza İsmail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgın hastalıklar, bakteriyoloji ve gıda kontrolü dersleri vermiş, İstanbul mezbahasının kurulmasında önemli rol oynamış ve bunun laboratuvar şefi olmuş ve ayrıca kıymetli çalışmalar yapmış olan bir bakteriyoloğumuzdur. Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virusunun insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini, böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren değerli bir bilim adamıdır. Çatalca'da bulunan aç ve gıdasız askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne şehri düşmandan bu askerler sayesinde kurtarılmıştır. Şefik Kolaylı Bey özellikle, sığır vebasına karşı serum hazırlamış ve böyle müesseselerde bulunmuştur. Ayrıca, tüberkülin, mallein, tavuk kolerası ve barbon aşıları da hazırlamış, sığır vebası, antraksın teşhisi, çiçek aşısı, keçilerin bulaşıcı salgın ciğer ağrısı üzerinde de çalışmıştır. Yukarıda adları bildirilen bilim adamlarının dışında, kendilerini bu işe adamış daha birçok kıymetli bakteriyologlarımız bulunmaktadır. Bunlar arasında, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, İbrahim Erses ve diğerleri sayılabilir. Başlangıçta, hayvan hastalıklarına karşı hazırlanan aşı ve serumlar ile insan hastalıklarını ilgilendiren biyolojik maddeler aynı bina içinde yapıldığından, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalışmaktaydılar. Sonra iş hacminin ve eleman miktarının artması üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bakteriyoloji ve viroloji alanında, Osmanlı İmparatorluğu zamanında, çalışmış, değerli araştırmalar ve yayınlar yapmış birçok doktorlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında, Hüseyin Remzi, Rıfat Hüsamettin Paşa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Paşa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Rıza Arif ve diğerleri. Bu kişilerin de aynı şekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli katkıları olmuştur. Prof. Dr. Mustafa ArdaKaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-biyologlar-kimlerdir

Enflamasyon Nedir ?

Enflamasyon, inflamasyon, yangı veya iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği sellüler (hücresel), humoral (sıvısal) ve vasküler (damarsal) bir seri vital yanıttır. Yangı normalde patolojik bir durum olmasına karşın, yangısal reaksiyon fizyolojik olarak vücudun gösterdiği bir tepkidir. Halk arasında iltihap tabiri yangı için kullanılmasına rağmen sık sık apseler için de iltihap denmesinden dolayı yangı terimini kullanmak daha yerinde olacaktır. Hücre dejenerasyonu ile birlikte yangı konusu, hastalıkların patolojik temelini oluşturmaktadır. Bir çok hastalığın seyri sırasında yangısal bir takım reaksiyonlar meydana gelmektedir. Bunlar başlıca enfeksiyöz hastalıklar ve yangısal idiopatik otoimmun hastalıklardır. Tarih boyunca bu olgular farklı şekillerde yorumlanmış, bir çok hastalık için tanrının gazabı veya bazı dengelerin bozulması sonucu (örneğin Ying ve Yang) meydana geldiği sanılmıştır. Bugün bilindiği üzere enfeksiyöz hastalıklarda veya söz konusu diğer sebeplerin bir sonucu olarak bağışıklık sistemi tarafından yangı ve yangısal reaksiyonlar indüklenmektedir. Bu sebeple yangı konusu oldukça derin ve immunoloji disiplini çerçevesinde incelenmesi gereken bir konudur. Otoimmun hastalıklarda etkenin bilinmemesinden dolayı bu gibi olguların genetik bazı defektler veya özel genler aracılığıyla gerçekleşmesinin yanında henüz bilinmeyen bir takım virusların da sebep olabileceği düşünülmektedir. Yangının tarihsel gelişimi incelenecek olursa en eski veriler antik çağa kadar dayanır. Bu dönemin hekimleri yangıyı ciddi derecede tanıyor ve tanımlıyorlardı. Bilinen en eski tıbbi kitap -Mısırlılar tarafından kaleme alınmıştır- Edwin Smith papirüsü; organizmanın yaraya verdiği tepkiye şemet adını vermişti. Bu papirüsün ortaya çıkmasından yaklaşık 1000 yıl sonra Yunan hekim Hipokrat yangı için kabaca "yanan şey" anlamına gelen flegmon terimini kullanmıştır. Milattan sonra 1. yüzyılda yine Romalı yazar Cornelius Celcus yangının bugün bile kabul görmüş tanımını yapmıştır; Rubor et tumor cum, calore et dolore, yani ateş ve ağrının eşlik ettiği kızarıklık ve şişkinlik.[1] Milattan sonra 400-500 yılları döneminde Hipokrat'a ait literatürlerde "yangı" terimi geçmemekte ancak yangının karakteristik özellikleri ve temel özellikleri bilinmekteydi. Hipokrat, yaşamı, ışık vererek, ısıtarak kendi benliğini tüketen bir lambaya benzetmekteydi. Vücudun sıcaklığının lokal olarak ve sınırlı bir şekilde yükselmesine inflamasyon denirken, bütün vücutta meydana gelen bir sıcaklık artışı febris (ateş) olarak tanımlanmıştır. Modern anlamdaki çalışmalar ise 1860'lara dayanır. Bu dönemde patolog Julius Cohnheim canlı kurbağaların dilleri üzerine kostik (yakıcı, dağlayıcı) nitelikte maddeler vermiş ve meydana gelen değişimleri mikroskopik olarak incelemiştir. Yangının tipik beş belirtisi vardır.[2] Bunlar: Kızarıklık (Rubor): Yangılı alanda bir çok medyatörün etkisi sonucu damar geçirgenliği (vasküler permeabilite) ve damar genişliği arttığı (vazodilatasyon) için bölge daha fazla aktif olarak kanlanır, yani hiperemiktir. Rubor, yangının erken evresi ve hafif seyreden reaksiyonlarda, alerjilerde oldukça tipiktir.[3] Isı artışı (Calor): Damar genişlemesi (vazodilatasyon) sebebiyle bölgeye daha fazla kan akımı olacaktır. Daha fazla kan akımı ile bölgedeki sürtünme artacağından dolayı bölgede ısı artışı olur. Çünkü kan aynı zamanda organizmada ısıl dengede son derece öneme sahiptir. Akut yangının en önemli bulgusu calordur. Şişkinlik (Tumor): Damar geçirgenliği (permeabilite) artması sonucu bölgeye kan plazması sızar ve bu da bölgede şişkinliğe neden olur (ödem). Ancak şişkinliğin tek sebebi ödem değildir. Proliferatif karakterde yangılarda meydana gelen granülomlar veya hiperplaziler, fibrotik değişiklikler de söz konusu şişliğe neden olabilir. Dışarıdan görülebilen oluşumlarda yangısal reaksiyonlarda şişkinlik ön plandadır. Vücudun daha iç kısımlarında bulunan organ ve dokularda; örneğin bir akciğerde bu şişkinliği dış bakıda gözlemlemek olanaksızdır. Zira bu organda meydana gelen örneğin akut bir pnömoni, akciğerlerden köpüklü sıvı gelmesine veya patolojik akciğer seslerinin duyulmasına neden olur. Ağrı (Dolor): Bölgedeki sinirler sürekli ağrı uyarımına neden olur. Ağrının şekillenmesindeki en önemli iki sebep; yangıyı tetikleyici prostaglandinlerin organizmada ağrı oluşumunda rol alması ve yangısal ödemden kaynaklanan sinir uçlarına basıdır. Kronik duruma geçen yangılarda dolor, zamanla arka planda kalmaya başlar. Ancak romatoid artrit gibi bozukluklar ne kadar kronik seyretse de böyle olaylarda ağrı ön plana çıkar. Kapsanan organlarda disfonksiyon yani işlev bozukluğu (Functio laesa): Doğal olarak yangılı organ işlevlerini yerine tam olarak getiremez.[4] Functio laesa tanımını inflamasyona Rudolf Virchow dahil etmiştir. Bu beş nitelikten ilk dördü antik zamanlardan beri bilinmektedir ve Celsus'a [5]; functio laesa ise yangı tanımına 1858'de Rudolf Virchow tarafından eklenmiştir.[2] Yangı vücudun savunma sisteminin bir sonucu olarak gelişir ve organizmayı korumaya yöneliktir. Fakat yangı oluşması her zaman istenmez. Örneğin beyinde veya kalpte oluşabilecek bir yangı hayatı tehdit edebilir. Bu sebeple yangıyı önleyici ilaçlar kullanılabilir (Antiinflamatuar droglar). Yangının çok çeşitli sebepleri vardır. Bunlar infeksiyöz etkenler, mikroorganizmalar oldukları gibi parazitler veya cansız cisimler (kıymık, silika vb) de olabilirler. Travmalar, kontüzyonlar (ezilmeler), kesikler de yangı ile sonuçlanır. Yangıya ilişkin bir önemli özellik, yangının daima interstisiyumda gerçekleşmesidir. Parankimatöz yangı olmaz, ancak yangının etkileri parankim dokuda görülebilir.[6] Bunların dışında yangılar akut (birkaç günden bir haftaya kadar gelişen) olabildikleri gibi kronik (uzun süreli) de olabilirler. Yangının organizmada üç temel amacı vardır. Bunlar, hastalık etkenini yok etmek, etkenleri yok edemiyorsa vücuttan ayrı tutmak (demarkasyon) ve hasarlı dokuları ortadan kaldırmaktır. Örneğin nekrotik dokularda, nekrozun yayılmasını ve bu ölü dokuların intoksik etkisini engellemek amacıya nekrotik saha yangısal bir kuşakla, yani demarkasyon bölgesi ile sınırlandırılmaya çalışılır. Yangının temel 4 amacı şunlardır: 1.Vücuda yabancı olan ve patojen nitelikte olan tüm etkenleri yok etmek. 2.Yok edilemeyen etkenleri sınırlandırarak vücuttan ayrı tutmaya çalışmak. 3.Yara iyileşmesinin sağlanması için gerekli uyarım ve biyoaktivite. 4.Nekroz ve gangrenin sınırlandırılması. Yangının başlıca sebepleri aşağıda sıralanmıştır: 1.Canlı etkenler: Yangıya sebep olan en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virus, riketsiya, mantar, protozoon, ve helmintler bu gruba girer. Bu gibi etkenler sahip oldukları antijenler ve yüzey reseptörleri aracılığıyla nötrofilik kemotaksise neden olurlar ve sonuçta yangı gelişir. Yangısal değişikliğin karakterini özellikle canlı etkenler belirler. Bir çok mikroorganizma özellikle de bakteriler (örneğin Streptokoklar, Pseudomonaslar) irin oluşumuna neden olurlar. Yangı normal olarak doğal bağışıklık sisteminin bir unsurudur. Canlı etkenlerin sebep olduğu yangıların birincil amacı etkeni yok etmektir. Bu başarılamazsa organizma bu etkenleri sınırlandırarak veya baskılayarak vücuttan uzak tutmaya çalışır. Bu da başarısız olursa enfeksiyon ve genel sistemik olaylar (örneğin toksemi veya septisemi gibi) meydana gelir. 2.Fiziksel etkenler: Mekanik travmalar (kesici ve delici cisimler, vurma, çarpma gibi darbeler vs.) sıcak ve soğuk etkiler, elektrik, ultraviyole ışınlar, iyonizasyon yapan ışınlar, çeşitli yabancı cisimler (silika, asbest, kıymık, tel vb.). Bu tür etkilerde yangısal reaksiyon klasik olarak oluşur. Organizmaya yabancı bir durum gelişmiştir ve şekillenen yangı adeta standart bir cevaptır.Fiziksel etkiler asepsi-antisepsi özelliğine göre iki şekildedir.Bunlardan biri şirurjikal; yani cerrahi travmaya bağlı gelişen yangısal reaksiyondur. Bu tür olgular steril kabul edilirler. Ancak steril olmayan tüm fiziksel etkilerden ileri gelen sıyrık, kesi, abrazyon, laserasyon gibi olaylar septiktir ve enfekte nitelik taşırlar. Ancak laserasyonlar kas veya tendo gibi dokuda aşırı bir gerilme kaynaklı ise şekillenen yangı aseptik karakterde olur. 3.Kimyasal nedenler: Asitler, alkaliler, dezenfektanlar, ağır metal bileşikleri (örneğin sublime), organizmada fazlaca oluşan metabolizma ürünler; örneğin üremi gibi vücutta fazla miktarda üre birikmesi. Bir başka örnek ise idrar kesesi yırtılması ve buna bağlı ortaya çıkan peritonitis'tir. İdrarın asit pH'sının etkisi olarak peritonda yangısal reaksiyon meydana gelir ve aseptiktir. Endojen ve eksojen toksinler ve bazı ilaçlar yangıya neden olan önemli sebeplerdendir. Genellikle neden oldukları doku yıkımı, dejenerasyon; immun yanıt şeklinde yangı oluşumuna neden olur ki söz konusu doku hasarı sınırlandırılsın. Ahırda yaşayan hayvanlarda en büyük kimyasal sorun üre-amonyaktır. Bu madde solunum yoluyla alındığı taktirde solunum yollarını ciddi şekilde irkilti eder. Asit maddeler hızla doku yıkımına neden olduklarından yangısal yanıt hızlı gelişir. 4.İmmunolojik reaksiyona neden olan maddeler: Yabancı proteinler (örneğin katgüt dikiş ipliği), hipersensibilite yaratan eksojen ve endojen kaynaklı maddeleri transplantasyon'da doku ve organ reddi, immunkompleksler. Gerek homoiyoplastik, gerek heteroplastik olsun; tüm doku/organ nakilleri immun yanıta neden olur. Vücudun bir başka yerinden alınmış dahi olsa yabancı doku daima yabancıdır ve şekillenen immun yanıt da bir çeşit yangıdır. 5.Anoksemi ve nekroz: Dokulara gelen kanın azalması veya kesilmesi bu bölgenin çevresinde yangısal reaksiyon oluşur ve bu nekrozun yayılmasını önler (demarkasyon). Örneğin infarktuslar çevresinde yangılı alan (demarkasyon zonu) görülebilir. 6.İdiopatik (sebebi bilinmeyen) yangılar: Bazı yangısal hastalıkların sebebi tam olarak ortaya konulamamıştır. Örneğin SLE veya Sarkoidozis gibi hastalıklarda yangısal reaksiyonlara neyin neden olduğu tam olarak ortaya konulamamıştır. 7.Doku hasarı ve iyileşme: Doku hasarının beraberinde gelişen tüm iyileşmeler birer yangısal prosestir.Örneğin bir ameliyat sonrası kesi atılan dokuların iyileşmesi yangısal bir süreci de beraberinde getirir. 8.Kontakt yangı: Vücudun bir bölümündeki yangı sık sık yakın dokulara sirayet eder. Bu en çok idrar yolu ve üst solunum yolları enfeksiyonlarında görülür. Patogenezi ve Yangı Hücreleri Yangıya ilişkin vasküler değişiklikleri ilk defa Cohnheim incelemiştir. Daha sonraları Lewis, damarlardaki çap değişikliklerini üçlü yanıt deneyi ile açıklamıştır. Bu deneyde Lewis bir cetvelin ince kenarı ile deriye vurmuş ve olayları şöyle incelemiştir: 1.Önce kapillarlarda daralma olur ve bölge solar. Fakat 30-60 saniye içinde çizgi halinde kırmızılık belirir. Bu kırmızılık kapillar ve venüllerin genişlemesi sonucudur ve birinci yanıt olarak bilinir. 2.1-3 dakika içinde kırmızı alan genişler. İlk oluşan kırmızı alan etrafında düzensiz kırmızı ikinci bir çeper meydana gelir. Bu da ikinci yanıttır. Bu esnada bölgede sıcaklık artar. Kapillar ve venül genişlemesine arteriel genişleme eşlik eder. 3.Birkaç dakika ile 40 dakika arasındaki sürede o bölgede şişme ile beraber solma görülür (üçüncü yanıt). Bu şişlik ve solgunluk damarlardan sıvı çıkmasına yani ödeme bağlıdır. Nötrofiller yangı sinyallerini takiben şu aşamaları izlerler: Emigrasyon: Normal kan dolaşımında lökositler merkezde, eritrositler lökositlerin etrafında kuşak şeklinde ve en dışta (damar duvarına en yakın) trombositler ile plazma konuşlanır. Yangısal uyarımın alındığı ilk andan itibaren nötrofiller merkezden perifere doğru göçe başlar. Bu olay emigrasyondur ve takibinde derhal marginasyon gerçekleşir. Marginasyon: Emigrasyona uğrayan nötrofillerin, merkezden uzaklaşarak damar duvarına yaklaşmış olması durumudur. Adherens: Marjine olan nötrofiller, damar endoteli ile yüzey molekülleri aracılığıyla (ICAM-1,2 ve VCAM-1,2 gibi) etkileşime girmesi olayına adherens denir. Diapedezis: Psödopodlara (yalancı ayak) sahip nötrofillerin aynı zamanda damar endotellerini enzimatik olarak yıkımlayarak damar dışına çıkması olayıdır. İmmun sistem hücreleri yangının patogenezinde önemli rol oynar. Yangının ilk evrelerinde damarlardaki normal akımın seyri değişir. Normal kan akımında damar lumeninin en iç yüzünde lökositler, bunların etrafında eritrositler, daha dışarıda trombositler ve damar lumenine en yakın olarak da plazma yer alır. Herhangi bir sebeple yangı reaksiyonu başlarsa öncelikle devreye giren histamin, prostoglandin, kinin-bradikinin ve diğer yangı stimule edici (proinflamatuvar) ajanlarca damar geçirgenliği artar ve yangısal ortamda lökositlerin (özellikle monositer makrofajlar ve nötrofiller) daha uygun hareket etmeleri için uygun ortamı hazırlamak üzere plazma eksudasyonu (ödem) gerçekleşir.Yangısal ödem daima hücre göçünden önce olur. Daha sonra damarlardaki normal akım bozulur ve en içteki lökositler damar lumenine yaklaşmaya başlar (marginasyon). Bunun ardından damar lumenine gelen lökositler geçirgenliği artmış damar duvarından yalancı ayaklar (pseudopodlar) vasıtasıyla ve salgıladıkları bazı litik enzimler (özellikle nötral ve asit proteazlar) aracılığı ile damar dışına sızarlar (lökodiapedesis). Artık yangı başlamış ve vücut düşmanla savaşmak için gerekli hazırlıklarını yapmıştır. Nötrofiller Yangının başlarında en öncü hücreler nötrofillerdir. Nötrofillerin bu özelliğinin kemotaksis'e olan duyarlılığının neden olduğu sanılmaktadır. Bu duyarlılıkta özellikle hücre membranı yüzeyinde bulunan komplemen proteinlerin türü ve yoğunluğu önem taşır. Akut yangısal olaylar veya bakteriyel enfeksiyonlar nötrofil yapımını ve yangısal infiltrasyonunu artırır.[7] Viruslara karşı gelişen immun yanıttan nötrofiller değil lenfositler sorumludur. Ancak bunun istisnaları vardır.(Örneğin FIP hastalığı). Nötrofillerden üretilen proteazlar, proteinleri ve hücre zarlarını tahrip eder ve komplemanların proteolitik aktivasyonundan, koagulasyondan (çökelme, pıhtılaşma) ve kinin kaskadından sorumludur. Kinin-bradikinin; tıpkı histamin benzeri bir etki göstererek yangısal reaksiyonu indükler.[8] Kemik iliğinde kök hücreye kök hücre faktörü, interleukin IL)-3, IL-6, IL-11, granulosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF)gibi büyüme faktörleri ve sitokinlerin etkisi ile progenitor hücreler granülositler şeklinde olgunlaşır ve çoğalır.[9] Yangısal reaksiyonlar ve enfeksiyonlara bağlı olarak gelişen nötrofili, kemik iliği depo havuzundan nötrofil salınması sebebiyle ortaya çıkar.[10] Dolaşımdan nötrofil salınmasının azalmasına bağlı olarak, CR3 reseptörü olan CD11b/CD18 eksikliğine bağlı nötrofili gelişebilir. Bu durum Lökosit adhezyon eksikliği olarak bilinir ve nötrofiller kapiller endotele yapışmaz. Bundan dolayı enfeksiyon ortaya çıktığında yangı bölgesine ulaşamazlar.[11][12] Nötrofillerin yangısal yanıtta sahip oldukları önem son derece büyüktür. Bunun en önemli sebeplerinden biri de sahip oldukları granüler yapıların immunolojik özelliğidir. Primer granüller; Myeloperoksidaz, defensin [13], katepsin-G, Proteinaz 3, Lizozim, Azurosidin, gibi enzimlere sahiptir. Bunlar mikrobiyal yıkımı sağlar.[13] Sekonder granüller; Lizozim, laktoferrin, kollajenaz, sitokrom b558, alkalin fosfataz ve plazminojen gibi enzimler esahip olup migrasyon ile mikrobiyal yıkımı sağlar. Tersiyer granüller; Jelatinaz, lizozim, asetil transferaz, asit fosfataz, sitokrom b558, nramp-1 gibi moleküllere sahiptir. Bunlar da damar dışına göçten sorumludur. Sekretorik veziküller; Alkalin fosfataz, sitokrom b558, plazma proteinleri gibi bileşenleri içerir. Sekretorik veziküller adhezyondan sorumludur. Cathepsin-G, defensin ve myeloperoksidaz gibi enzimler güçlü oksidatif ve proteolitik etki göstererek fagosite edilmiş yabancı materyali veya etkeni yıkımlayan protein yapısında enzimlerdir. Cathepsin-G, Serin endopeptidaz benzeri aktivite gösterir.[14] Bunun yanı sıra heparini bağlar.[15] Cathepsin-G'nin organizmadaki asıl önemli fonksiyonları ise proteinlerin yıkımlanması, mantarlara karşı bağışıklık yanıtı ve nötrofil aracılı gram negatif bakteri yıkımıdır.[16][16] Lenfositler Bağışıklık sisteminin temel hücre gruplarından olan lenfositler kandaki çekirdekli hücrelerin (granülositler) yaklaşık olarak %25’ini oluştururlar. CD4+ T lenfositler MHC Sınıf II aracılığı ile antijen tanırken, CD8+ hücreler MHC Sınıf I aracılığı ile antijen tanımaktadırlar. Lenfositlerin bir çok alt tipi vardır. Bunlar; CD4+ helper, CD8+ sitotoksik, Treg hücreler, B hücreler, Doğal öldürücü hücreler ve NKT hücrelerdir.[17] İkili boyamada oldukça büyük çekirdeğe sahip bir lenfosit görülmekte. Yangısal CD4+ T Hücreleri: CD4+ T yardımcı hücreleri öncelikle timusta naif T hücresi olarak oluşmakta ve dolaşıma verilmektedir. Bunu izleyen süreçte bu hücreler antijenlerle karşılaştıktan sonra uygun sitokin ortamı etkisiyle belli T hücre guruplarına farklılaşmaktadırlar. Olgunlaşmış T hücreleri kendi reseptörlerine uygun yapıda olan antijeni, antijen taşıyan antijen sunucu hücrenin MHC molekülü üzerinde algılar; CD3 ve CD28 kostimülasyonu da sağlandığında ve yine ortamda IFN-Υ veya IL-12 sitokini baskın ise Th1 hücresi olarak farklılaşırlar.[18] Antijenleri tanıdığı vakit, saldırı emri alan TH1 hücreleri, IFN-Υ ve TNF sitokinlerini sentezler. Bu sitokinlerin, daha doğrusu CD4+ T Hücrelerinin temel fonksiyonu makrofaj aktivasyonudur. Seçilmiş TH1 hücreleri de sitotoksisiteye neden olabilir.[19] M Hücreleri Luminal yüzeyden aldıkları antijenleri dar yapıdaki sitoplazmalarından geçirmek suretiyle parçalı olan bazal membranından bağ dokuda bulunan lenfositlere ileterek IgA yapımını indükler.[20] Makrofaj Nötrofillerden başka en önemli yangı hücrelerinden biri de makrofajlardır. Makrofajlar, dolaşımdaki monositlerin farklılaşmasıyla gelişirler. Granülasyon dokusu oluşumunun başlamasında ve gelişiminde oldukça önemli rol oynarlar. Diğer makrofaj kaynağı ise dokulardaki makrofajlar yani histiyosit lerdir. Makrofajlar her ne kadar enfeksiyon etkenlerini fagositoz ve yok etme amacıyla görev alsa da bazı yüksek virulansa sahip hastalık etkenleri; örneğin Mycobacterium tuberculosis dolaşıma geçirerek tüm vücuda da yayabilir.Bu yüzden gerek yangıda, gerek bir hastalığın patogenezisinde oldukça önemlidirler. Makrofajlar ayrıca vazoaktif medyatörler (damar geçirgenliğini artırıcı), proteaz gibi enzimler, kemotaktik ve büyüme faktörleri gibi biyolojik olarak aktif maddeleri de üretirler. Granülasyon dokusu oluşacağı zaman veya fibrozis gibi bir nedbeleşme olaylarında bölgede yeni oluşacak kan damarları, fibroblast göçü yine makrofajların sorumluluğunda gerçekleşir.[21][22] Bunların dışında yangıların karakteristiğine göre bölgeye bir çok hücre de gelebilir. Bunların başında B ve T lenfositler yer alır. Lenfositler genellikle kronik yangılarda sayıca üstün oldukları gibi viral bir infeksiyona bağlı yangı oluşmuşsa yine sayıca üstün hücre olurlar. Şayet yangının karakteri allerjik veya parazitik ise bu defa sayıca üstün hücreler eozinofiller olurlar. Bu duruma allerjen maddelerin antikorlarla oluşturdukları kompleksler ve yine antijenin türünden dolayı üretilen ECF (Eosinophilic chemotactic factor) aracı olmaktadır. Bir başka önemli yangı hücresi ise fibroblastlardır. Aslında fibroblastların yangı bölgesinde olmasının en önemli nedeni makrofajların salgıladığı büyüme faktörleridir. Bunun sonucu olarak bağ doku ve fibrin oluşumu ile karakterize fibrozis meydana gelir. Bu durum akciğer gibi bir organda olmuş ise adı karnifikasyon olur. Pneumoconiosis ve benzeri olaylarında yangı sonucu bağ doku oluşumu görülür. Fibroblastlar proliferatif karakterde reaksiyonların ve doku kayıplarının giderildiği olayların baş aktörleridir. Bazı yangılarda teşhiste de rol oynayan spesifik hücreler bulunur. Bunlar dev hücreleri olarak adlandırılır. Bilinen dev hücreler; Langhans dev hücresi, Sternberg dev hücresi, Epulis dev hücresi, yabancı cisim dev hücresi, tümör dev hücresi, sinsityal hücrelerdir. Epulis dev hücresi dışındaki dev hücreler makrofaj veya epiteloid hücrelerden köken alırlar. Sinsityal hücrelerin oluşum mekanizması oldukça ilginçtir. Viral enfeksiyonların önemli bir mikroskopik bulgusu olan bu dev hücrelerin oluşumu, patojen virusun enfekte ettiği hücreyi terk etmeden çoğalmasını sağlar. Üretilen fizyon proteinleri hücreleri bir araya çekerek öncelikle sinsityum oluşumu sağlar. Yangı mediatörleri Bir yangısal reaksiyonda belirli süreçleri tetikleyen kimyasal maddelerdir. Kompleks olmayan bir inflamasyonda bu maddeler birbirlerini karşılıklı olarak aktive ederler veya baskılarlar; böylece,inflamasyondaki bireysel adımlar koordineli bir defansif (savunmacı) reaksiyon oluştururlar. Bunlar (kininlerde olduğu gibi) ölü dokulardan elde edilebilir ya da canlı dokulardan oluşturulabilir. Hücrelerden elde edilen mediatörler: Bunlar ya bunları aktive biçimde salgılayan belirli hücreler içinde depolanmış mediatörlerdir ya da hücreler tarafından özellikle sentezlenen mediatörlerdir. Histamin mast hücre ve bazofil granüllerinde depolanır. Bu inflamasyonun alerjik formlarında kilit bir rol oynar. Histamin; Antijen-antikor kompleksleri tarafından salgılanır ve hücrelerin membrana bağlı IgM molekülleri tarafından önceden duyarlılığı gerektirir.Serotonin trombositlerden ve ince bağırsaktaki enretokromoffin hücrelerden gelir. Etkileri histamininkine benzer. Damar geçirgenliğinde artışa neden olur. ICAM-3: İnterselüler adhezyon molekülü-3 olarak da bilinir.Lökositlerin hücre yüzeyinde bulunan bu molekül, antijen sunan hücreler ile T-lenfositlerin etkileşiminde son derece önemli rol oynar. Bu etkileşim, hem ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün LFA-1 molekülleri ile etkileşime girmesi hem de T hücre yüzeyinde bulunan CD2 molekülü ve APC'nin sunduğu LFA-3'ün etkileşime girmesi sayesinde gerçekleşir.[23] Sitokinler'in (lenfokinlerin) rolleri Sitokinler (lenfokinler) hücresel düzenleyici proteinlerdir. Çeşitli uyarılara karsı cevap olarak özel hücreler (T Lenfositler) tarafından salgılanır ve hedeflenen hücrelerin davranışını etkilerler. Belli bir sitokin çeşitli hücreler tarafından farklı dokularda salgılanır ancak aynı benzeri biyolojik etkinliği gösterir. Sitokinlerin etkileri sistemik veya lokaldir.[24] Lenfosit kaynaklı sitokinler; IL-2, IL-4, IL-5, IL-12, IL-15, TGF-β (transforming growth factor). IL-10 ve TGF-β immun yanıtı azaltırken, IL-2, IL-4 lenfosit gelişimini indüklemer. Yangısal olaylarda genel olarak stimulan (proinflamatuvar) veya depresif (antiinflamatuvar) etki gösterirler. Sitokinlerin temel görevleri arasında makrofajlarda kemotaksisinin başlatılması, damar permeabilitesinde (geçirgenlik) artış ve immunite (bağışıklık) sayılabilir. Makrofaj/monosit kaynaklı sitokinler ise (monokin); IL-1α ve β, TNF-α'dır. Bazı sitokinler tedavi amacıyla ilaç olarak kullanılmaktadır; IFN’ların kanser (IFN-α), hepatitis (IFN-α), kronik granülomatoz hastalık (IFN-γ) ve multipl skleroz (IFN-β) ve IL-2’nin renal kanser ve melanoma tedavisinde yer edinmiştir. Th2 hücreleri(Tip-2 Yardımcı T Lenfosit), bağışıklık sisteminde T-hücre reseptörleri aracılığıyla hem allerjen peptitleri doğrudan tanıyan hem de interlöykinlerin (IL) salınımı sağlayan tek hücre sistemidir ve bu da alerjik yangıda IgE antikoru üreten B hücreleri (IL-4, IL-13), mast hücreleri (IL-4, IL-10), ve eozinofil'ler (IL-5) ile ilişkisini ortaya koyar.Lökosit kemotaksis'i ve kemokinezis'ini etkileyen sitokinler arasında; IL-8, eotaksin ve makrofaj enflamatuvar protein-1α bulunmaktadır.[25] Sitokinleri iki başlık altında toplanabilir. Bunlar doğal immun yanıtı regüle edenler ve edinsel immun yanıtı regüle edenlerdir. Doğal immun yanıtı regüle eden sitokinler Bunlar makrofaj ve diğer mononükleer fagositlerden salınırlar. Bunların dışında T Lenfosit, NK (Natural Killer, Doğal Katil) hücreleri, endotel hücreleri ve mukozal epitel hücrelerince de salınabilirler. Doğal bağışıklık gelişmesinde önemli rol oynayan; IL-1, TNF-α, IL-6, özel olmayan yangısal cevabı başlatır; IFN tip 1 ise antiviral etkilidir.[26] TNF (Tümör Nekrozis Faktör),Gram negatif bakterilere ve diğer infeksiyöz mikroplara akut yangısal yanıtın düzenleyicileridir. TNF’ye TNF-α adı da verilir ve böylece TNF-β (lenfotoksin)’den ayrılır. Nötrofil ve monositleri uyararak infeksiyon bölgesine toplamak ve aktive ederek mikropların ortadan kaldırılmasını sağlar. Endotelyal hücreleri ve makrofajları kemokin salmak üzere uyarır. Mononüklear fagositlerden IL-1 salınımını uyarır. IL-1’nin, TNF’ye benzer bir rolü vardır. Bazı hücre tiplerinde (örneğin virus ile infekte veya tümöral hücreler) apoptozis'i indükler. TNF, hipotalamus üzerine etki ederek vücut sıcaklığının artışına, dolayısıyla ateşe neden olur. Bu nedenle endojen pirojen olarak bilinir. TNF’ye (ve IL-1’e) yanıt olarak gelişen ateş oluşumu, sitokinle uyarılan hipotalamik hücrelerden salınan prostoglandinler aracılığıyla (PG) düzenlenir. Örneğin Aspirin PG sentezini inhibe ederek TNF ve IL-1’in bu etkisini bloke ederek ateşi düşürür. Hepatositleri bazı serum proteinlerinin (örneğin serum amiloid A ve fibrinojen) sentezi için uyarır. TNF’nin uzamış üretimi, kas ve yağ dokusu hücrelerinin zayıflamasına neden olur. Bu zayıflama, TNF aracılığı ile iştahsızlıktan ve lipoprotein lipazın azalan sentezinden kaynaklanır. TNF miktarı aşırı arttığında miyokardiyal kasılabilirlik ve damar düz kas tonusu inhibe olur. Bu durumda, kan basıncı düşer. Dolaşımda fazla TNF olması kan glukoz düzeyinin azalması gibi metabolik bozukluklara neden olur. TNF trombomodulin (trombin reseptörü-pıhtılaşma inhibitörü) ekspresyonunu inhibe ederek tromboz oluşumuna neden olur. Interlöykin-1 (IL-1) Makrofajlardan salınan İnterlökin 1(IL-1), araşidonat kaskadını aktive eder, platelet aktivating faktör(PAF) oluşturur ve kinin sistemini aktive eder. Akut yangısal reaksiyonları destekler. Karaciğerden akut faz proteinlerinin salınımını artırır. Skatriks (nedbe) için gerekli olan kollagen ve kollagenaz aktiviteyi uyarır. Interlöykin-12 (IL-12) İntrasellüler etkenlere karşı gelişen erken primitif immun yanıttan sorumludur. Hücresel immunitenin tetikleyicisidir. T lenfosit ve NK'lerden Interferon-φ (IFN-Gama) sentezini uyarır. Interlöykin-6 (IL-6), IL-1'in ilk iki etkisine ek olarak B lenfosit proliferasyonunu uyarır ve nötrofil sayısında artışı destekler. Interlöykin-10 (IL-10), Aktif makrofaj ve dendritik hücreleri ile IL-12'nin etkinliğini baskılar. Bu özelliğinden dolayı antiinflamatuvar'dır. Edinsel immun yanıtı regüle eden sitokinler Interlöykin-2 (IL-2), NK ve lenfositler için gelişim faktörüdür. Diğer sitokinlerin sentezisi uyardığı gibi B lenfositlerden antikor salınımını artırır. Antijenle uyarılan T lenfositler için bir büyüme faktörüdür ve antijenle etkileştikten sonra T hücrelerinin çoğalmasından (klonal ekspansiyon) sorumludur. Interlöykin-4 (IL-4), NK hücreleri, CD4+ TH1 hücreler ve CD8+ T hücreler tarafında üretilir. Helmint ve artropod infeksiyonlarından kaynaklanan yangısal reaksiyonlarda, Immunglobulin-E (IgE) aktivasyonunu artırır. IL-4, IFN-Gama antagonistidir.Kısmen antiviral aktiviteye de sahiptir. Interlöykin-5 (IL-5), IL-4 ile ortak göreve sahip olan bu sitokin eozinofil aktivasyonunu tetikler. IFN-Gama, Makrofaj aktivasyonunun en önemli sitokinlerinden biridir. Lenfotoksin (LT), T lenfositlerinden ve diğer hücrelerden üretilir. %30 oranında makrofaj kaynaklı TNF ile homoloji gösterir ve benzer fonksiyonlara sahiptir. Bu nedenle LT, TNF-β olarak adlandırılır. Endotel hücreleri ve nötrofilleri aktive eder, bu nedenle akut inflamatör yanıtın bir mediatörü olarak görev yapar. Bu biyolojik etkinliği TNF’ninkine benzer. Interlöykin-13 (IL-13), makrofajlar gibi lenfoid olmayan hücreler üzerine etki eder ancak T ve B lenfositlere etkisi IL-4 kadar değildir. Major etkisi makrofajların aktivitesini inhibe etmektir ve IFN-gama’ya antagonisttir. Akciğer epitelyal hücrelerde mukus üretimini arttırır. Araşidonik asit metabolitleri Prostaglandinler ve lökotriyenler AA metabolizması sonucu açığa çıkan ürünler bir çok biyolojik olayları etkiler. Her hücre yaralanması, fosfalipaz A 2 yi aktive ederek araşidonik asit gibi 20 karbonlu poliansature yağ asitleri oluşturur. Bu olaylardan biri de yangıdır. AA poliansature bir yağ asididir ve hücre zarındaki fosfolipid'lerde önemli miktarlarda bulunur.İnflamatuvar etkinlik ya da C5a gibi kimyasal mediatörler aracılığıyla sellüler fosfolipaz aktivasyonu sonucu membran fosfolipid'lerinden açığa çıkar.Yangısal reaksiyon esnasında, nötrofil lizozomlarının, fosfolipaz'ların önemli düzeyde kaynağı olduğunu sanılmaktadır.Lökotriyenler özellikle allerjik reaksiyonlarda indükleyici görev görür. Reaksiyon başladıktan sonra AA metabolizması iki temel yoldan birini seçer.Bunlar; Siklooksijenaz yolu Lipooksijenaz yolu'dur. Lipooksijenaz lökotrienleri oluşturmak üzere parçalar(LT). Siklooksijenaz ise nonsterodial antiinflamatuar ajanlar tarafından inhibe edilebilen bir süreçte prostoglandinleri(birçok hücrede bulunan) oluşturur. Prostosiklin kapiller endotel ve vasküler duvar, tromboksan trombositler tarafından oluşturulur. Prostaglandinin etkileri: Yaygın vazodilatasyon. Ağrı reseptörlerinin uyarılması. Ateş yükselmesidir. Lökotienlerin etkileri: Nötrofilik ve eozinofilik granüllerin kemokinleri ve kemotaksisi. Vazokonstriksiyon. Bronkonstriksiyondur. Antiinflamatuvar etkinlik Antiinflamatuvar etki yangısal reaksiyonu diğer mediatörlerin aksine baskılar. Vücutta doğal antiinflamatuvar mediatörler olduğu gibi dışardan alınan bir çok etken maddenin de antiinflamatuvar etkisi vardır. Bir çok antiinflamatuvar mediatör etkisini prostaglandin sentezini inhibe ederek gösterir. Arachidonik asit üzerinden siklooksijenaz yolunun blokajı ve lipooksijenaz yolunun blokajı temel mekanizmalardan biridir. Doğal antiinflamatuvarlar Bunlar vücut tarafından üretilen mediatörlerdir. En bilinen antiinflamatuvar mediatörler başlıca kortizon ve diğer glikokortikoid'lerdir. Nonsteroid (yapay) antiinflamatuvarlar Kısaca NSAID olarak bilinirler. Bunların bir çoğunun analjezik ve antipiretik etkileri vardır. Yani hem ağrı kesici hem de ateş düşürücü etkilere sahiptirler. Ağrı kesici etkileri de prostoglandin sentezinin inhibisyonunun bir sonucudur. En bilinen NSAID'ler metamizol, diklofenak, naproksen sodyum ve ketoprofen türevi bileşiklerdir. Çoğu NSAİİler siklooksijenaz yolunu non-selektif olarak inhibe ederek etkirler. Siklooksijenaz-1 (COX-1) ve siklooksijenaz-2 (COX-2) izoenzimlerinin her ikisini de inhibe ederler. Siklooksijenaz araşidonik asitten tromboksan ve prostaglandin yapımında katalizör görevi görür. Prostaglandinler inflamasyon oluşum sürecinde diğer görevli maddelerle birlikte iletim molekülü olarak rol oynar.Bu etki mekanizması John Vane tarafından ortaya çıkarıldı ve bilim adamı bu şekilde Nobel ödülü sahibi oldu. Fibronektin faktörü Fibronektinler 450.000 Dalton boyutunda, genellikle dimerik yapıdaki glikoproteinlerdir. Hem plazmada çözünür formda (plazma fibronektin), hem de hücre dışı alanda çözünmez formda (sellüler fibronektin) bulunurlar[27]. Fibronektin opsonik aktivitesi nedeniyle retiküloendotelial sistemde(RES) ve pıhtı stabilizasyonunda rol oynar. Diğer fonksiyonlarının yanında hücre adhezyonu, migrasyonu, büyüme ve farklılaşmada görev alırlar. Başlıca üretim yerleri karaciğer hücreleri, endotelyal hücreler ve fibroblastlardır.[28][29][30] Yara iyileşmesi birbiriyle kompleks oluşturmuş dört fazda incelenebilir. Bunlar; koagülasyon, inflamasyon, granülasyon dokusu oluşumu ve matriks formasyonu-yeniden yapılanmadır. Fibronektin'in bu fazların hepsinde fonksiyon gördüğü bilinmektedir.[31] Yangının iyileşme sürecinde gelişen granülasyon dokusunun oluşumunda fibronektin olmazsa olmaz denilebilecek derece roller üstlenir.[32] Fibronektin, kuvvetli opsonik bir alfa-2-glikoproteindir. Aynı zamanda kanı pıhtılaşmasında primer tıkaç oluşması için gerekli hücre göçünden sorumlu mediatörleri de üretir.[33] Akut faz proteinleri Yangısal alanda nötrofil gibi granulositler ve mononüklear hücrelerin aktive edilmesiyle birlikte TNF-alfa ve İnterlökin-6 gibi proinflamatör (yangıyı tetikleyici) sitokinlerin salınımı ile birlikte akut faz proteinleri (APP) olarak bilinen glikoproteinlerin karaciğerden üretimini destekler.[34] Bunun dışında akut faz proteinlerinin üretimi için gerekli uyarımlar İnterlökin-1 tarafından da stimule edilir. Günümüzde akut faz proteinleri lökositozis ve/veya nötrofili gibi geleneksel hematolojik değerlendirmelerde kullanılan yangısal parametrelere göre daha duyarlı oldukları tespit edildiği için yangısal reaksiyonların belirlenmesinde daha etkili ve hassas bir yöntem olmuştur.[35] C-Reaktif Protein (CRP):Yangının yanı sıra enfeksiyon ve travmanın sebep olduğu doku hasarını takiben, yangısal bir olaylar zincirinde üretilen akut faz proteinlerden biri de CRP'dir.[36][37][38] Yapılan bir çok çalışmada CRP'nin yangısal cevabı takiben 24 saat içinde artış gösterdiği ve yangısal uyarımların bitiminden itibaren yavaşça azaldığı gözlenmiştir.[39][40] CRP seviyesinin gastrointestinal sistemdeki mukozal hasarının da tespitinde belirteç olarak kullanılması söz konusudur.[41] Diğer önemli akut faz proteinleri: Serum Amiloid (A-SAA): A-SAA, yangının akut fazında üretilir. Safra için üretilen kolesterolün taşınımı, yangısal alana immun sistem hücrelerinin göçü ve ekstraselüler matrikse enzimlerin girişini sağlar. Amiloidozis, romatoid artrit ve aterosklerozis gibi yaygın, kronik inflamatuvar hastalıklardan sorumlu olduğu düşünülmektedir.[42] Farelerde üç izoformu bildirilmiştir. Bunlar; SAA-1, SAA-2 ve SAA-3'tür. Yangı boyunca SAA-1 ve SAA-2 karaciğerden üretilirken, SAA-3 ise farklı dokulardan üretilmektedir. SAA-1 ve SAA-2 genlerinin kontrolü ise sitokinlerden IL-1, IL-6 ve TNF-α'dır.[43] Haptoglobin (Hp): Oksidatif aktivite sonucu ertirositlerden plazmaya salınan serbest hemoglobini bağlar, hasara uğrayan böbreklerden ileri gelen demir kaybını önler.[44] Alfa-1Asid Glikoprotein (AGP) Seruloplazmin (Cp) Fibrinojen (Fb) Adezyon, migrasyon ve diapedezde görevli yüzey molekülleri Bunlar başlıca Hücre aracılı bağlanma reseptörleri ve Soluabl (çözülebilir) yüzey molekülleri olmak üzere iki temel sınıfa ayrılır. Hücre aracılı bağlanma reseptörleri: Toll Benzeri Reseptörler: Bakteriyel lipopolisakkaritler, peptidoglikanlar, viral nükleik asitler ve bazı parazitlerin yüzey molekülleri ile etkileşime girmeyi sağlayan bu moleküller başlıca plazma membranı, dendritik hücrelerin endozomal membranı (hücre içi uyarım), fagositler, B hücreleri ve diğer bir çok hücre yüzeyinde bulunur. İmmun sistem hücrelerini uyararak yangının başlamasını sağlarlar. NOD Benzeri Reseptör: Bakteriyel hücre duvarı, flagellin, muramyl dipeptid ve hasara uğrayan hücrelerin metabolitleri ile bağlanır. Başlıca fagositlerin sitoplazmalarında bulunur. RIG Benzeri Reseptör Viral RNA ile etkileşime girer. NOD benzeri reseptörlerde olduğu gibi fagosit sitoplazmasında bulunurlar. RIG-1 ve MDA-5 bu reseptörlere başlıca örnektir. C Tipi Lektin Bağlayıcı Reseptör Bakteriyel hücre duvarı yüzeyinde bulunan mannoz ve fruktozun yanı sıra mantar hücre duvarında bulunan glukanlar ile reaksiyona girer. Fagositlerin plazma membranında bulunur. Komplement sistemin aktivasyonundan sorumludur. Bu moleküllere örnek olarak Mannoz reseptörü, Trombomodulin ve Dektin verilebilir. Soluabl yüzey molekülleri: Pentraksinler: Mikrobiyal fosforil kolin ve fosfatidil etanolamin gibi moleküllerle etkileşime girerler. Plazmada bulunurlar. Örneğin, C-Reaktif Protein. Kolektinler: Mikrobiyal yapı ürünleri ile etkileşime girerler. Mannoz bağlayıcı lektin ve Surfaktan proteinleri SP-A, SP-D gibi proteinlerdir. Başlıca plazma ve alveollerde bulunurlar. Selektinler: CD62 molekülü olarak da adlandırılmaktadır. Selektinler, tek zincirli transmembran glikoproteinleridir. Hücre adezyonlarından sorumludurlar.[3] Endotelyal hücrelerde E-selektin, lökositlerde L-selektin, plateletler ve endotel hücrelerinde ise P-selektin konuşlanmıştır. Komplement: Mikrobiyal yüzey molekülleri ile etkileşime girer. En önemli iki örneği Komplement 3 ve 5'tir. Başlıca plazmada bulunurlar. Nitrik oksit ve reaktif yanıt Nitrik oksit organizmada bir çok role sahip özel bir biyolojik moleküldür. Makrofajlarca fagosite edilmiş, sindirilmiş mikroorganizmalara karşı oldukça güçlü bir yanıt gösterir.[45] Hücre içi sinyal iletiminde de bazı fonksiyonları vardır. Nitrik oksit kısa süreli ve güçlü bir reaktif etkiye sahiptir. Böylece fagosite edilen mikroorganizmaların yıkımlanmasını sağlar. Nitrik oksitin bunların yanında ayrıca nörotransmitter bir maddedir ve dolaşımda stabilizasyonu sağlar. Nitrik oksitin tepkimeye girmesiyle bakterilerin sitrik asit siklusu engellenir. Bunun yanında viral replikasyonu, yani virusların hücre içinde üremesini, çoğalmasını da engeller. Çeşitleri Yangılar akut ve kronik olmalarının yanında eksudasyonlarına göre de bir çok şekilde sınıflandırılabilir. Bunlar eksudatif, alteratif ve proliferatif yangılardır. Akut yangı Akut yangılar hızlı bir şekilde başlar ve kısa sürede şekillenir (bir kaç saat ile bir gün arasında). Hızlıca oluştukları için yangılı alana sayıca hakim hücreler nötrofil lökositlerdir. Bunun yanında makrofajlar da sıkça görülür. Sayıca az da olsa lenfositler görülebilir. Kronik yangı Kronik yangılar uzun sürede (3-4 hafta ve daha fazla) gelişirler. Akut yangılara nispeten ağrı duyusu daha azdır. Mikroskopik incelemede yangılı alanda sayıca lenfositlerin üstün olduğu görülür. Genellikle bu tür yangılarda fibrinleşme görülür. Bunun yanında akut yangılar zamanla kronik hale de gelebilirler. Eksudatif yangı Eksudatif yangılar, yangının bir semptomu olan tumor ile karakterizedir. Yani bu tip yangılar sıvı eksudasyonu ile kendilerini belli ederler. Bundan başka genel olarak yangıların ilk evreleri de eksudatif yangı kabul edilir. Eksudatif yangılar yangı içeriğine ve eksudatın yoğunluğuna göre sınıflandırılabilir: Seröz yangılar. Bunlar en hafif yangısal reaksiyonlardır. En tipik örnekleri allerjik reaksiyonlar, böcek-sinek ısırmaları ve 1. derece yanıklar (combulsio eritematosa)'dır.Şekillenen eksudat, transudata oldukça yakın kıvamdadır.Bu tür yangısal reaksiyonlar hemen hemen tamamen rezolüsyona uğrarlar.İyileşme süreçleri kısadır.Belirgin bir eksudasyondan başka herhangi bir reaksiyon görülmez.Yangısal hiperemi ve sıcaklık artışının ardından tıpkı birer vezikül görünümünü alırlar. Fibrinli (fibrinöz) yangılar. Genellikle serozalarda veya mukozalarda oluşurlar. Eğer seroz zarlar arasında oluşursa adhezyon'lara (yapışma, sineşi) neden olabilir. Fibrinli yangılar sıklıkla fibrin ağı, nötrofiller ve ölü mikroorganizmalardan oluşan bir koleksiyonla örtülür. Bu yapıya pseudomembran adı verilir. Bir pseudomembranın yapısını nötrofil, ölü mikroorganizmalar ve fibrin parçaları içerir. Pseudomembran, altında bulunan bağ doku ile ilişki halinde değildir ve bulunduğu yerden kolaylıkla ayrılır. Bazen pseudomembranlar altlarında bulunan bağ doku ile sıkı bir organizasyona girebilirler ki bu durumda Difterik/difteroid pseudomembran adını alırlar. Pseudomembran oluşumundaki en önemli sebep yangısal bölgenin sürekli temasa maruz kalmasıdır. Örneğin ağız mukozası, sindirim kanalı mukozası sürekli içerik ile temasa maruz kaldığı için bir bakıma koruyucu mekanizma olarak pseudomembran oluşur. Kataral (serö-müköz) yangılar. Bunlar daha çok sindirim ve solunum sistemi kanallarında rastlanır.Yoğun bir eksudasyon ön plandadır. En güzel örneği enteritis catarrhalis'tir. Gastrointestinal yangısal olaylar belirgin bir ishal ile karakterizedir. Eksudat, seröz yangıya göre daha yoğundur. Akut gelişen olgularda bol miktarda nötrofil ve plazma içerir. Olay kronikleştikçe içerik daha da yoğunlaşmakla beraber lenfoplazmositik hücreler artış gösterir. Eksudat bağ doku elemanları içermeye başlar. Purulent (irinli, suppuratif) yangılar. Ölü ve canlı nötrofiller ile enfeksiyon etkenlerinin (ki söz konusu bakterilerdir) oluşturduğu asit pH'da bir yangı ürünüdür irin. Bunların en önemli komplikasyonu, irinin kana karışarak tüm vücuda yayılması, yani piyemi'dir. İrinli yangıların en önemli kaynağı piyojen mikroorganizmalardır. Bunun yanında terpentin, kroton yağı gibi yüksek derece irkiltici maddeler aseptik irin denilen yapının oluşmasına neden olur.İrinli yangılar genellikle bağ dokudan organize olmuş bir kapsül aracılığıya sınırlandırılarak apseleri oluşturur. Asit pH'ya sahip irin daima fistülleşme eğilimi gösterir. Yani bir bölgeden oluşan kanal (fistül) yardımı ile dışarı açılır. Apseye neden olan etkenlerin arasında anaerob veya mikroaerofilik streptococ'lar, bacteriodes gibi diğer anaeroblar, staphylococcus'lar, actinomyces, nocardia yer alır. Mantarların da apse yapabildiği sanılmaktadır. İçi boşlukluk organlarda irin birikebilir. Bu olaya empiyem denir. Örneğin sinusitis purulenta, sinus empiyemidir. Yine piyometra, uterus empiyemi'dir. Hemorajik yangılar. Bunlar genellikle virulensi yüksek mikroorganizmalardan ileri gelen infeksiyonların seyri sırasında ortaya çıkar.Yangısal reaksiyon çok şiddetli olduğu için artan kapiller permeabilite eritrositlerin de damar dışına sızmasına neden olur.Diapedezin bir kanama şekillenir. Bunun yanında bazı toksinler de damar geçirgenliğini aşırı derecede artırabilir veya pıhtılaşma faktörlerinin bir ya da birkaçını engelleyerek kanama eğilimini artırır. Yangısal yanıt ile birlikte kan sızması da söz konusudur. Kanamanın bir başka sebebi de şiddetli doku yıkımı ve buna bağlı gelişen kapiller hasardır. Fazla miktarda üretilen opsonin ve komplementlerin damar geçirgenliği artırması kanamalara neden olur. Alteratif (nekrotik) yangı Alteratif (nekrotik) yangı, doku kaybının ön planda olduğu yangı türüdür. Genellikle spesifik mikroorganizmalardan (özellikle Necrobacillus ve Fuscobacterium necrophorium) ileri gelir. Yangılı alanda ülserleşme de dikkati çeker. Alteratif yangılar yüzeyde veya mukozalarda oluşabilir. Sonucunda bölgede nedbe dokusu (skatix, scar) oluşabileceği gibi kavernler veya daha kötü bir sonuç olan nekroz oluşur. Proliferatif yangı Proliferatif yangılarda sonuç olarak rezolüsyon genellikle oluşmamıştır ve etkenler fibröz kapsüllerle sınırlandırılır. İşte bu kapsüller granülomlardır. Bu yüzden bu tür yangılara özel bir adlandırma olarak graülomatöz yangı da denir. Yangılı alanda yeni oluşan kapiller damarlar, bağ dokusu hücreleri ve iplikçikleri, lökositler, histiyositler ve dev hücreleri görülür. Örneğin sığırlarda çene dokusunda üreyen Actinomyces bovis'ten ileri gelen Actinomikozis bir çeşit granülamatöz yangıdır. Yabancı cisimlere karşı şekillenen yangısal reaksiyonlar da granülom oluşumları ile karakterizedir. Bunun dışında tüberküloz, paratüberküloz ve Lupus erythematosusSLE de granülomatöz yangılara en tipik örnekleri oluşturular. İrin içeren granülomlar, piyogranülom adını alır. Parazit kistleri, bazen larvaları da granülomlar içerisine hapsedilmeye çalışılır. Bunun en tipik örneği Echinococcus kistleridir. Herhangi bir etkinin sonunda iyileşme aşamasında da yangısal olaylar gelişir. Bölgeye nötrofil, makrofaj ve mononükleer hücrelerden ve kan damarlarından zengin granülasyon dokusu şekillenir. Bu da bir çeşit granülomdur. İsimlendirme Organlarda ve dokularda yangısal reaksiyonlar isimlendirilirken genel bir kural olarak -itis eki kullanılır. Beşeri hekimlikte sıklıkla isimlendirme kısaca yapılır, yani -it eki getirilir. Ancak bazı oluşumların yangıları isimlendirilirken bu sözü edilen ekler kullanılamaz. Bu durumda o yapıya özel yangı terimi kullanılır. Yangısal hücre infiltrasyonunun bulunduğu yere veya organdaki konumuna göre de yangılar isimlendirilirken belirli hususlara dikkat edilir. Örneğin tek başına pneumoni akciğerlerde alveolerde eksudat birikmesi ile karakterize bir tabloyu alveolitis ifade eder. Organın interstisiyumunda şekillenen yangılar ifade edilirken daima interstisiyel ibaresi belirtilir.Örneğin interstisiyel pneumoni, böbrek korteksine ilişkin yangıda nefritis, glomerullerde yangısal hücre infiltrasonu için glomerulonefritis veya böbrek medullasını da içine alıyorsa piyelonefritis gibi. Bunların bazı örnekleri aşağıda verilmiştir: Mide (Ventriculus, gaster): Gastritis (Gastrit) Karaciğer (Hepar): Hepatitis (Hepatit) Bağırsaklar: Enteritis (Enterit) Yumurta kanalı (Oviduct, salphinx, tuba uterina): Salpingitis (Salpingit) Sinus: Sinusitis (Sinuzit) Yutak (Pharynx): Pharyngitis (Farenjit) Kör Bağırsak (Caecum): Tiflitis (Tiflit) Böbrek (Ren): Nephritis (Nefrit) Yumuşak Damak (Palatum molle): Angina (Anjin) Sert Damak (Palatum durum): Palatitis (Palatit) Bademcik (Tonsilla): Tonsillitis (Tonsillit) Akciğer (Pulmo): Pneumonia (Pnömoni) Diyafram (Diaphragma): Phrenitis (Frenit) Yangının Klinik Patolojisi Organlarda yangısal değişikliklere bağlı olarak sözkonusu organ ve ona ilişkin sistemlerde bir takım aksaklıklar ve buna bağlı olarak gelişen klinik bulgularda söz edilmesi olasıdır. Organizmada meydana gelen yangısal değişiklikleri laboratuvar analizleri ile belirlemek klinik patoloji bakımından önem taşır. Akut yangısal olgularda kan nötrofil sayısı artarken (nötrofili), kronik olgularda lenfosit sayısında artış lenfositoz göze çarpar. Bununla birlikte yangısal reaksiyonlarda serum bakır düzeyinde artış gözlemlenmiştir. Yangısal reaksiyonun şekillendiği bölge hastalığın seyri veya ölümcül olup olmaması ile yakından ilgilidir. Beyin ve beyin zarlarının yangılarının ölüm riski son derece yüksektir. Bir periton yangısı büyük oranda ölümle sonuçlanır. İç organlarda şekillenen yangılar, organın da fonksiyonuna göre sistemik, görevsel veya bölgesel klinik belirtilerle ortaya çıkar. Yangısal reaksiyonlar sırasında açığa çıkan sitokinlerin aynı zamanda sistemik etkilerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Örneğin interlökin-1 vücut sıcaklığında artış, iştah azalması gibi sistemik etkilere de neden olmaktadır. Benzeri etkiler yine interlökin-1,6 ve TNF-alfa gibi sitokinlerin karaciğerden akut faz proteinlerinin üretimini indüklemesi sonucu sistemik etkileri meydana getirmektedir. Yangıya ilişkin 5. temel semptom; yani functio laesa, söz konusu organdaki fonksiyon bozuklarından bahseder. Karaciğere ait yangısal olgular: sarılık, hemoglobinuri, kusma gibi semptomlarla kendini belli eder. Hücre içi ATP konsantrasyonu, NAD/NADH2 oranı yükselir. Hücre membran geçirgenliği artar ve mitokondriyal, sitoplazmik ve lizozomal enzimlerin aktivitesinden dolayı metabolizma ürünleri ve potasyum kaybı görülür. Hasara uğray Yine organın bulunduğu bölgenin elle muayenesinde ağrıya yanıt alınır. Akut gelişen hepatit ve karaciğer an hepatositlerden açığa çıkan serbest karaciğer enzimleri; özellikle ALT(Alanin aminotransferaz), AST(Aspartat aminotransferaz) ve ALP(Alkalen fosfataz) kanda yüksek değerde görülür. Özellikle AST'nin yüksek çıkması karaciğerde akut hasarın habercisidir. yetmezliklerine sıklıkla ensefalopati de eşlik eder. Ensefalopati'nin sebebi karaciğerin fonksiyon gösteremeyerek portal ven'den gelen Amonyağı, üreye çevirememesi ve bundan dolayı bu maddenin beyin dokusuna zarar vermesidir. Kronik inflamasyonlardan farklı olarak akut olaylar genellikle geri dönüşümlüdür. Yavaş gelişen ve uzun vadede seyreden hepatitis'ler fibrozis oluşumuna neden olur. En kötü sonuç ise karaciğer sirozudur. Solunum sisteminde gelişen yangılar: Güç solunum, bazen hipoksi, öksürük gibi semptomlarla seyreder. Herhangi bir yolla solunum yollarına ulaşabilen infeksiyöz ya da non infeksiyöz etkenler gerek üst solunum yolu infeksiyonları (ÜSYE), gerek alt solunum yolları infeksiyonları (bronchitis, pneumoni gibi) meydana getirir. Yabancı cisimlerin aspirasyonu (solunum yollarına kaçması) Gangrenli pneumoni denilen ciddi bir olguya neden olur. İnfeksiyöz etkenler ise salgıladıkları toksinler vb ürünlerle akciğerlerde harabiyete neden olurlar. Pneumoni'lerin en tipik bulgusu yangısal eksudasyona bağlı balgam üretimi (viral infeksiyonlarda görülmez) ve soluma güçlükleridir. Üriner sisteme ait yangısal reaksiyonlar: disüri, anüri, hematüri, hemoglobinüri gibi semptomlarla seyreder. Yangının bulunduğu bölgeye göre de klinik belirtilerim şiddeti farklılık gösterir. Örneğin bir nefrit olayları lokalden ziyade sistemik etkilere(üremi, hiperkalemi, metabolik asidozis gibi) sahiptir. Alt üriner sistem yollarında ise daha çok hematüri ve disüri klinik bulgulardır. Eklemlerde şekillenen yangısal olaylar; örneğin arthritis yürüyüş bozuklukları, topallama gibi belirtiler gösterir. İlerleyen olaylar eklemlerde post distrofik kireçlenmeye veya ankiloz denilen hareketsiz pozisyon almasına neden olur. Bu olay yangının kronikleşmesi ve fibröz dokunun aşırı oranda üremesinden dolayıdır. Sindirim sisteminde gelişen yangılar: En temel semptomu ishaldir.Bunun nedeni sindirim kanalı duvarında gelişen eksudasyon ve epitel hücre yıkımıdır. Ancak her ishal görülen durum bir enteritis olgusuna işaret etmez.Zira ishale sebep olan ve yangısal nitelikte olmayan bir çok sebep vardır ve göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi sinir sisteminin yangısal reaksiyonları: Prognoz(hastalığın gidişatı) açısından sıkıntılı, hatta olumsuzdur. Çünkü bu dokuların rejenerasyon yeteneği yok kabul edilir ve geri dönüşü olmayan hasarlar meydana gelir. MSS yangısal olayları daha dramatik klinik bulgularla seyreder. Örneğin ataksi, titremeler, vücut sıcaklığında ciddi derecede artış gibi. Beyin omurilik sıvısında yangısal hücre elemanları görülür. Ancak yangı, diğer yangısal olmayan bazı semptomlarla veya bozukluklarla karıştırılabilir.Bunların ayrımı yapmak tanı ve uygulanacak tedavi açısından önemlidir.Yangısal değişiklikler başlıca şu olgularla karıştırılabilir: Tümör Hematom Fıtık Kalsinozis Exostoz Zira bunların yangısal oluşumlardan ayrımını yapmak mümkündür. Yangısal Bozukluklarla Seyreden Hastalıklar Çoğunluğu otoimmun bilinen hastalıklar güzel örnek teşkil eder. Bunların mekanizmaları büyük oranda bilinmekle birlikte çoğunun sebebi bilinmemekte ancak genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Özel hastalıkların yanında Tip-3 aşırı duyarlılık reaksiyonları da örnek teşkil eder. Kaynaklar 1.Veteriner Genel Patoloji - H. ERER, M.Münir KIRAN, M.Kemal ÇİFTÇİ 2.Temel Patoloji (Basic Pathology). Kumar, Kotran, Robbins 3.Veteriner Genel Cerrahi, E.SAMSAR, F. AKIN 4.Biyokimya, Prof. Dr. N. BAYŞU, Prof. Dr. N. Bayşu SÖZBİLİR. s-584 5.Gillis S, Williams DE. 1998: Cytokine therapy: lessons learned and future challenges. Current Opinion in Immunology 10,501-3. 6.Essential Immunology , Roitt, Delves, 2001 7.Immunology, Roitt, Brostoff, Male, 1996 8.Cellular and Molecular Immunology, Abbas, Lichtman, 2005 9.Immunology 5th ed. Goldsby RA, Kindt, TJ, Osborne BA, Kuby J. 2002 10.Color Atlas of Pathology (Thieme). 11.Color Atlas of Immunology (Thieme). 12.Veteriner Farmakoloji. Ed: Prof. Dr. S. KAYA 13.Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji. Prof.Dr. S.Oğuz Kayaalp 14.Biochemistry Microbiology Pathology Pharmacology. Francis J. CHLAPOWSKI 15.Muir's Textbook Of Pathology. J. R. ANDERSON 16.Robbins Review of Pathology. Klatt - Kumar 17.General Pathology. Martin Gwent LEWIS, Thomas K. BARTON 18.www.saglikbilimi.com 19.Harrison's Principle of Internal Medicine. 5th edition

http://www.biyologlar.com/enflamasyon-nedir-

Pirelerin Yaşam Siklusu

Pirelerin Yaşam Siklusu

Pireler, kan emici böcekler ta­kımı. (Bunlar yandan basık gövdeli, ka­natsız, küçük böceklerdir 0,8-6 mm; omurgalılarla kuşlarda dış asalak olarak bu­lunur. Kurtçukları uzunca ve ayaksızdır. Sirke’leri ipeğimsi bir kundak içinde ve hareketsizdir. Veba, tularemi ve sıçan ti­füsü gibi hastalıkların bulaşmasına sebep olabilir. Pireler birçok familyaya ayrılır: kuşlarda ve memelilerde asalak yaşayan ceratophyllidae; yarasalarda asalak yaşa­yan ischnopsyllidae; etçillerde asalak ya­şayan vermipsyllidae; dermatophyllidae; in­sanlarda ve evcil hayvanlarda asalak yaşa­yan pulicidae. Yaşadığı yerler: Yetişkinleri insan, kuş ve memeli hayvanların derileri üzerinde. Kurtçukları konak üstünde veya döşeme çatlakları arasında. Özellikleri: Yandan basık vücutlu, ufak yapılı, kanatsız böcekler. Boyları 1-5 mm kadardır. Arka bacakları uzundur. İyi sıçrarlar. Kan emerek beslenir ve birçok hastalık mikroplarını bulaştırırlar. Ömrü: 1 yıl kadar. Çeşitleri: Binden fazla türü vardır. İnsan piresi, kedi piresi, köpek piresi, sıçan piresi, kuzu piresi, kuş piresi ünlüleridir. Pireler (Siphonaptera) takımına bağlı, insan, kuş ve bazı memeli hayvanların kanını emerek beslenen kanatsız, sıçrayıcı küçük asalak böceklerin genel adı. Tıknaz ve yandan basık vücutları gri-kahverengidir. Delip emici ağızları ile insan, memeli hayvan ve kuşlardan kan emerek beslenen dış parazitlerdir. Bu arada veba gibi birçok hastalık mikroplarını da bulaştırırlar. Geriye yatık tüyleri ve yassı vücutları ile saç ve kıllar arasında rahatça kayarlar. Üstün sıçrama kabiliyetleriyle rahatça kaçar ve yol alırlar. Arka uzun bacakları ve vücutlarında enerji kaynağı olarak depoladıkları “resilin” adlı madde sayesinde aralıksız birkaç saat sıçrayabilirler. Aç ve bir arada bulunduklarında bu sıçrama daha fazla olur. Fare piresi yalnız olmadığı takdirde saatte 600 defa olmak üzere aralıksız 72 saat (üç gün) sıçrayabilir. Sıcak günlerde saatte 1000 defa sıçradıkları görülmüştür. Pirelerde göğüs çıkıntısının küçük oluşu ve arkaya doğru bacaklarının uzunluğunun artışı, sıçrama kabiliyetlerini arttırır. Türlere göre orta bacakların da sıçramaya yardımcı oldukları tetkikler sonucunda anlaşılmıştır. Pire sıçrayacağı zaman bacaklarını toplayarak çömelir, vücudunu büzer ve başını aşağı doğru indirir. 1-2 mm uzunluğundaki fare piresi 90 mm yüksekliğe ve 180 mm uzağa rahatça sıçrar. Kedi ve insan pireleriyse 33 cm yükseğe sıçrayabilir. Pireler, hayvanlar aleminde yüksek atlama rekortmenleridir. Pire, boyunun 300 misli yüksekliğe sıçrayabilir. İnsanoğlu da pire gibi sıçrayabilseydi, bir sıçrayışta Eyfel Kulesini aşardı.Pirelerde petek göz bulunmaz. Çoğunun kafalarının bir tarafında tek bir osel (nokta) göz mevcuttur. Bazılarında nadiren iki göz vardır. Bir kısmının gözleri olmayıp tamamen kördür. Antenleri çok kısadır ve baş içindeki oyuklara yerleşmiştir. Her cinsi kan emer. Çok değişik şartlara kendilerini uydurabilirler. Çöl ve kutuplarda yaşayabilir, dokuz ay kar ve buzlar altında donmuş halde kalabilirler. Pireler gececi hayvanlardır. Gündüz gizlenir, gece aktifleşirler. Dişi pireler, yumurtalarını yere veya konak hayvanda bırakırlar. Yumurtalar kurudur ve hayvan hareket halindeyken yere düşerler. 10 gün kadar sonra ayaksız, kurtçuğa benzer larvalar çıkar. Boyları 5 mm kadardır. Tuzlu ve organik maddelerin bol olduğu yerde gelişirler. Kan emmezler. 11 gün sonra etrafına ipek bir koza örerek pupalaşırlar. 2-3 hafta içinde erginleşerek, kozalardan yetişkin pireler çıkar. Dıştan uyarıcı bir etki gelmedikçe, gelişmiş bir pire kozada durabilir. Etki olarak, kozayı sallayabilecek bir hava titreşimi bile kafidir. Bu durum, boş bir bina doldurulduğunda pirelerin birden bire artmasının sebebini ortaya koyar. Bazı türler bir yıldan fazla yaşayabilir. 1000'den fazla türleri vardır. En önemli pire çeşitleri içinde insan piresi (Pulex irritans), kedi piresi(Ctenocephalides felis), köpek piresi (C. canis), birçok kuş ve sıçan pireleridir. Bunların içinde en tehlikelisi sıçan piresidir. Bu, önce bir sıçanı ısırır, sonra da başka bir konağı ısırarak veba mikroplarını bulaştırır. İnsan piresinin erkekleri 2-2,5 mm, dişisi 4 mm boyundadır. İnsan kanından başka köpek ve kedi kanı da emebilir. İnsanda devamlı kalmaz. Gündüz şuraya buraya gizlenir, gece çıkar. Pire ve bunların taşıdığı mikroplardan korunmak için en etkili tedbir; temizlik ve güneş ışığıdır. Pireler ışıktan kaçar, sıcağı severler, Kum piresinin döllenmiş dişisi insan ve memeli hayvanların ayak tırnaklarının dibini oyarak deri altına yerleşir. Bezelye iriliğinde şişkinlikler yapar. 12 gün sonra yuvasını kendisi terk eder. Apsenin içinde ölünce veya çıkarılmaya çalışılırken parçalandığında kangrene ve kemik nekrozuna sebep olabilir. Anavatanı Brezilya olduğundan Amerika Piresi olarak da bilinir. Afrika gibi tropik bölgelerde bol rastlanır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi PİRE YAŞAM SİKLUSU Pirelerin yaşam siklusu 4 evreden oluşur : Yumurta – Larva – Pupa – Ergin pire. Dişi pireler konakçı hayvan üzerinde yumurtladıktan bir süre sonra yumurtalar yere düşer ve özellikle rutubetli ve karanlık ortamlarda (halı, koltuk altları, pet'lerin bulunduğu ortamlar gibi) bulunurlar. Bunlar 2-5 gün içerisinde larva formuna dönüşür ve larvaların temel besin kaynağı olan pire dışkıları ve deri döküntüleri ile beslenirler. Bundan sonraki dönem dış etkenlere karşı çok dayanıklı olan, hiçbir kimyasal maddenin etki etmediği pupa dönemidir. Pireler bu dönemde uygun uyarımı (sıcaklık, ışık, nem gibi etkenler) bulduklarında ergin forma dönüşürler ve kendilerine uygun bir konakçı ararlar. Yani pireler sadece ergin dönemlerini pet'lerin üzerinde, yumurta, larva ve pupa dönemlerini ise pet'inizin evinizde kullandığı bütün yaşam alanında geçirirler DIŞ PARAZİTLERE KARŞI İLAÇ KULLANILMASINA RAĞMEN EVCİL DOSTLARIMIZDA HALA PİRE GÖRÜLMESİNİN NEDENLERİ :1 –Pupa döneminden çıkan yeni pireler Bu tür ilaçlar nasıl etki ediyordu ? Hatırlayalım : Pet'lere uygulanan antiparaziter ilaçların çoğu kontakt (temas) yolla etki eder. Kontakt yolla, ilaç uygulandıktan sonra, pireler pet'lerin üzerine gelebilir fakat kan emmeye fırsat bulamadan ölürler. FRONTLINE SPREY ve SPOT-ON formları 8 ila 24 saat içerisinde pet'lerin üzerine gelen pirelerin 100'ünü öldürür. Antiparaziter ilaçların çoğu pirelerin sadece ergin dönemine etkiledikleri için yumurta, larva ve pupa dönemlerine bu ilaçlama etkili olamaz. Böylece pire yaşam siklusu kırılmamış olur ve yeni ergin pireler oluşmaya devam eder. Oysa, içerisindeki Fipronil ile ergin pirelere ve S-Methopiren ile pire yumurta ve larvalarına etki eden FRONTLINE COMBO SPOT-ON , pire yaşam siklusunu kırarak yeni ergin pirelerin oluşmasını engeller. Yine hatırlayalım, pirelerin pupa formu kötü çevre şartlarına ve kimyasal maddelere karşı çok dayanıklıdır. Bunlar 6-12 ay canlı kalabilirler. Bu pupalardan yeni ergin pireler oluşur ve böylece kendilerine uygun konak aramaya devam ederler. İşte bu nedenle pet'inizde hala pire görebilirsiniz. 2 –Pire ekolojisindeki anahtar faktörler Pet'lerin üzerindeki ergin pireler, buzdağının görünen kısmı gibidir, asıl tehlike görünmeyen bölümüdür. Her 100 pirenin 5'i ergin pire formundadır. 95 pire hala ergin olmayan yumurta, larva, pupa dönemlerinde gelişmeye devam etmektedir. Pet'lerin üzerinde sadece %1 ila %5 arasında yetişkin pire populasyonu bulunmaktadır. Ergin olmayan dönem ise;- Pet'lerin yaşadığı tüm alanlarda bulunurlar - Fark edilmesi zordur.- Pupa formları doğada 6 aydan fazla yaşayabilirler. Bir alandaki pire populasyonunu yok etmek çok uzun zaman alır (pirelerin çoğalması ve pupa kontaminasyonuna bağlı olarak).- Dişi bir pire yaşam süresince 2 000 'den fazla yumurta yumurtlayabilir. Üzerinde 15 pire olan bir köpek (5 erkek & 10 dişi pire) Bir dişi pire 2 haftalık bir süre boyunca günde 20 yumurta yumurtlar 2800 yumurta yere düşer 1400 larva 700 pupa pupalar erişkin hale geçmek için 4 ila 12 ay arası bir süre bekleyebilirler Pet üzerinde pire miktarı % olarak az olmasına rağmen, pet'inize verdiği zararlar ve yeni pirelerin oluşumu nedeniyle hem ergin pirelere hem de gelişmekte olan pirelere karşı tedbir alınmalıdır. 3 –Dış kaynaklı pirelerin oluşturduğu tekrarlayan pire bulaşmaları Tekrarlı enfestasyonlar pet'ler için normal bir durumdur. Dış kaynaklı pireler muhtemelen aşağıdaki sebeplerden oluşabilir:- Pet'inizle birlikte yürüdüğünüz parklar - Arabalar- Sokak hayvanlarının bulunduğu bahçeler- Tanıdıklarınızın evleri 4 –Küresel ısınmaya dayalı Avrupa ve Türkiye'de ısı ve nem son 10 yılın en yüksek düzeyine ulaştı.Kış ayının ve hava sıcaklığının 0'ın altına düşen günlerin azalması da pire populasyonunun artmasında etkilidir

http://www.biyologlar.com/pirelerin-yasam-siklusu

Sentrozom

İkel bitkilerde ve hayvan hücrelerinin büyük bir kısmında bulunur, interfazda kural olarak çekirdeğin yanındadır. Üç ile beş milimikron uzunluğunda, birbirine dik, ER ve ribozom taşımayan, ortası saydam; çevresi her biri 9 mikrotubulus tripletinden oluşmuş iki silindir halinde görülür. Sayıları çoğunluk iki tanedir (Dip-losoma); bazı hücrelerde çok sayıda olabilir. Sentriyoluma, etrafındaki sentroplazma ile birlikte "C e n t r o s o m a" denir. Bölünme başlarken, kutup ipliklerinin (iğ iplikleri) merkezinde bulunduğu için "C e n t r i o l = Sentriyol" adım alır. Hücre bölünmesi sırasında sentriyol de ikiye bölünerek, her biri bir kutba gider ve aralarında oluşan iğ ipliklerine, çekirdek zannın dağılmasıyla ortaya çıkan kromozomlar takılır. Fakat bölünme ne basit bir ikiye bölünmedir ne de DNA replikasyonunda olduğu gibi bir kontak sentezlenmedir. Belki eski kalıbın doğrudan doğruya okunmasıdır. Yeni sentriyolün mikrotubulusları, genellikle eski sentriyolden 100 nm. kadar uzaklıkta ve ona dik olarak ortaya çıkar. Büyük bir olasılıkla bilgi, var olan sentriyolden, oluşmakta olan kopyasına herhangi bir şekilde aktarılmaktadır. Fakat bu bilgi aktarılma düzeneğinin nasıl olduğu açıklanmamıştır. Spermanın orta kısmında bulunan sentriyol kamçının kaide taneciği olarak görev yapar.Keza Sillerin ve kamçıların kaide taneciği de sentriyollere homologtur (kökendeş) ve onlardan doğrudan doğruya türemiştir. Keza duyu hücrelerindeki almaçın yapısına katılan birçok oluşum da sentriyollerden meydana gelmiştir.Tüm bu organeller bilgi aktarımı ile birbirinden doğrudan doğruya oluştuğuna göre, acaba, sentriyol ya da kaide taneciği yeniden meydana getirilebilir mi? Bu olanak partenogenetik çoğalan denizkestanesinin yumurtalarında gösterilmiştir. Olgunlaşma bölünmesi sırasında, sentriyolünü yitiren denizkestanesi yumurtası, sitoplazma içerisinde yeniden bir sentriyol meydana getirerek, spermanın getireceği sentriyolün iğ ipliklerindeki yerini almaktadır. Her ne kadar zorunlu durumlarda kendi kendine böyle otonom bir üretim gözlenmişse de, bugüne kadar ne sentriyolde ne de kaide taneciğinde DNA'ya rastlanmamıştır. Hayvansal ve bitkisel birhücrelilerdeki ve çok hücrelilerdeki sillerin, kamçıların ve kaide taneciklerinin mikrotubulus sayısı, hayret edilecek derecede birbirine benzerdir ya da aynıdır. Bu gözlem, adı geçen organların monofiletik olduğunu (aynı kökten geldiğini) kanıtlayabilir. Genellikle formülleri (9+2) ya da (9+0) şeklindedir. Sentriyolün esas görevi, çevresindeki mikrotubulusların oluşumunu sağlamak, kendisini çoğaltmak ve iğ ipliklerini meydana getirmek için organize etmektir. Kaide tanecikleri içindeki mikrotubulusların da doğrudan bunlardan meydana geldiği saptanmıştır. Sentriyolün, kromozomun anafaz hareketlerine katılıp katılmadığı bilinmemektedir. Buna karşın kaide tanecikleri sil hareketleri için bulunmak zorundadır. Bazı kitaplarda iğ ipliklerinin kasılgan olduğu belirtilerek, bazı maddelerin katılmasıyla kısalıp uzadığı ve buna bağlı olarak sentromerine bağlı olduğu kromozomu kutuplara doğru kaydırdığı savunulmaktaysa da, bunu kanıtlayan herhangi birşey bulunamamıştır. MiKROTUBULUSLAR VE MiKROFİLAMENTLER Sitoplazmanın farklılaşmasıyla oluşan 10-25 nm. (10-9 m. = nanometre) çapındaki borucuklardır.Yapıtaşları, molekül ağırlığı 40.000 olan glo-büler bir proteindir. Bu proteine "T u b u l i n" denir. Tubulin monomerelerinin her birinin çapı 4-5 nm.'dir. Bunlar birbirine, en azından, belirli mikrotubuluslarda (örneğin iğ ipliklerinde), tekrar çözülüp ayrılacak şekilde bağlanmıştır (polimer yapmışlardır). Zincirler, büyük bir olasılıkla, birbirine, "D y n e i n" denen, diğer bir proteinle bağlanmıştır. Bu sonuncu protein, tubulusların yanlara doğru yaptıkları çıkıntının materyalini oluşturur ve kas filamentleri arasındaki enine bağların işlevini görür. Birçok durumda 13 tubulus zinciri bir borucuk oluşturmak için birleşmiştir. M i k rotu buluşla r (çoğulu mikrotubuli) yani borucuklar da birbirlerine ikili ve üçlü bir şekilde bağlanmıştır. Böylece tüm zincir dizileri bir arada tutulmuştur. Mikrotubuluslar, hücrede birçok farklı görevi yüklenmiş ve buna ilişkin olarak da bazı yapısal değişikliklere uğramıştır. Hücrenin yapısal değişikliğinde (morfogenezinde) büyük önemleri vardır. Hücre bölünmesinde görev alan iğ ve kutup ipliklerini yapar ve keza sinir liflerindeki aksonların içinde boydan boya uzanır. Daha önce de değindiğimiz gibi hayvanlar ve az da olsa bitkiler aleminde bulunan sil ve kamçı, keza güneşsilerin (Heliozoa) yalancı ayaklarındaki eksen çubuğu mikrotubulusların katılmasıyla oluşmuştur. En önemlisi, bunların,sentriyol ve türevlerini yapmasıdır. Bir alkoloyit olan "C o l c h i c i n" (= karçiçeği özütü), tubulinle stökiyometrik (belirli oranlarda) olarak birleşir. Bu birleşme mikrotubulusların bütünlüğünü bozar (örneğin, iğ ipliklerini). Buna karşın sil mikrotubulusları bu maddeye dirençlidir. Mikrofilamentler, aktin ve diğer proteinlerden yapılmış 7 nm. çapındaki iplikçiklerdir. Bunlar hücre hareketinden ve sitoplazma akıntılarından sorumludurlar. Sitokalazin ile bloke (felç) edilebilirler.

http://www.biyologlar.com/sentrozom-1

Bitkiler Karaya Nasıl Çıktılar?

Bitkiler Karaya Nasıl Çıktılar?

Yaşamın, bundan milyonlarca yıl önce soğumakta olan yer kabuğunun ilk su birikintilerinin derinliklerindeki hidrotermal kuyucuklarda başladığı tahmin ediliyor.

http://www.biyologlar.com/bitkiler-karaya-nasil-ciktilar

İnsan embriyosunun genetik başlangıcı ortaya çıkarıldı

İnsan embriyosunun genetik başlangıcı ortaya çıkarıldı

Uluslararası biliminsanlarından oluşan bir ekip, Karolinska Enstitüsü’nde ilk kez döllenmiş bir insan yumurtasındaki aktif hale gelmiş tüm genlerin haritasını çıkardı.

http://www.biyologlar.com/insan-embriyosunun-genetik-baslangici-ortaya-cikarildi

Gen Hırsızı Parazit Bitkiler, Çaldıkları Geni Silah Olarak Kullanabilirler

Gen Hırsızı Parazit Bitkiler, Çaldıkları Geni Silah Olarak Kullanabilirler

Bir grup bilim insanına göre: Gizli parazit yabani otlar, saldırdıkları bitkilerden genler çalabilir ve daha sonra bu genleri ev sahibi bitki üzerinde kullanabilirler. Fotoğraf : Christopher Clarke, Penn State

http://www.biyologlar.com/gen-hirsizi-parazit-bitkiler-caldiklari-geni-silah-olarak-kullanabilirler

Antibiyotiklerin Tahtı Sallanıyor: <b class=red>Kontak</b> Bağımlı İnhibisyon (CDI)

Antibiyotiklerin Tahtı Sallanıyor: Kontak Bağımlı İnhibisyon (CDI)

Antibiyotikler 1941’de Dr. Howard Florey’in Penisilinin keşfinin 13. yılında ilk defa kullanmasıyla hayatımıza girdi. 2. Dünya savaşında başta olmak üzere pek çok hayat kurtardı, halende kurtarmaya devam ediyor.

http://www.biyologlar.com/antibiyotiklerin-tahti-sallaniyor-kontak-bagimli-inhibisyon-cdi

Dünyaca ünlü biyologlar ve İnsanlığa katkıları

Dünyaca ünlü biyologlar ve İnsanlığa katkıları

Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır.Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır.Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir.Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur.John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur.Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur:1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz.Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur.Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852).Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır.Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur.Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir.1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler.Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır.Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir.07. Virolojinin TarihçesiBakteriler üzerinde yapılan çalışmalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastalıklar konusunda da yoğun araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunması, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmiştir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adları ile tanınan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayı başarmışlardır. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmuştur. Yine aynı yıllarda, Löffler ve Frosch, sığırlarda önemli hastalıklara yol açan şap virusunun filtreleri geçtiğini saptamışlardır. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sığır Vebası virusunun filtreleri geçebildiğini açıklamışlardır. Tword, 1915'de, İngiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajları bulmuşlar ve bunların süzgeçleri geçtiklerini göstermişlerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sarı humma (Yellow fever) hastalığı etkeninin filtreleri geçtiklerini kanıtlamışlardır.İmmunolojinin Tarihçesiİnsan ve hayvanları hastalıklardan koruma çalışmaları çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bu yöndeki ilk adımı, bir İngiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmıştır. Bağışıklığın kurucusu olarak tanılan araştırıcı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını göstermiş ve aşılama ile immunitenin elde edilebileceği görüşünü yerleştirmiştir. Pasteur de aynı tarzda, hazırladığı birçok aşılarla (tavuk kolerası, koyun antraksı ve kuduza karşı yaptığı aşılar) ve bunlarla elde ettiği bağışıklık o devir için çok önemli buluşlar arasındadır. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karşı antitoksin elde etmeyi başarmıştır. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teşhisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamış ve kendi adı ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymuştur. Nuttal, 1888'de, hayvanların kanında B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulunduğunu saptamıştır. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bağışıklığın humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açıklamış ve bunların önemi üzerinde durmuşlardır. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmişlerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazırlamışlardır. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmaların spesifik antiserumlar tarafından aglutine olduklarını göstermişlerdir.Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde araştırmalar yapmış ve hazırladığı "Pinax Theatri Botanici" adlı eserinde 100 kadar mantarın özelliklerini bildirmiştir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazı mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve bunlara ilişkin özlü bilgiler vermiştir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasında ayrımları belirtmeye çalışmış ve bu konudaki görüşlerini yayımlamıştır.Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok araştırmalar yapmış ve bunları "Micrographia" adlı yapıtında resimleyerek Royal Society 'ye sunmuştur. Araştırıcı, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmış, bunların bitki olduklarına ve bitkilerden orijin aldıklarına inanmıştır (1667).Tournefort (1656-1708), çeşitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunları, morfolojik ve diğer karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayırmış ve "Element de Botanique" adlı eserinde yayımlamıştır (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmış, bazılarını alfabetik olarak klasifiye etmiş, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmiş ve "Botanicon Parisiense" adlı kitabında açıklamıştır (1727).Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptığı inceleme ve araştırmaları grup isimlerinden yararlanarak sınıflandırmış (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunları "Nova Genera Plantarum" adlı eserde yayımlamıştır (1729). Araştırıcının, çizdiği resimler ve verdiği bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapılabilir. Bu eserin çok değerli olduğu ve mantarların ayrımlarında bazı önemli anahtarları açıkladığı bildirilmektedir. Kendisinin yaptığı özel klasifikasyonda bazı büyük mantarlara özel yer vermiş ve bunları Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayırmıştır. Botrys ve Rhizopus gibi bazı mantarları da saf kültürler halinde üretmiştir.Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu araştırıcı, kendi yaptığı klasifikasyon içinde mantarları "Species Plantarum" adlı yapıtında "Cyrptogamia Fungi" sınıfında toplamış ve Agaricus, Boletus, gibi bazı generik isimler de kullanmıştır. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarların sporları ve sporulasyon özellikleri üzerinde araştırma ve incelemeler yapmış ve bu karakterlerine göre mantarları 2 ana bölüme ayırmıştır.Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemiş ve bunları "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adlı yayınlarda açıklamıştır. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiğinin esasını kurmuş ve İsveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasında önderlik etmiş olan araştırıcı çalışmalarını "Systema Mycologicum" adlı eserde toplamıştır.Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalışmalarını 6 cilt halinde olan "İcones Fungorum Hucusque Cognitorum" adı altında yayımlanmıştır. Anton de Bary (1831-1888), mantarların yaşam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. Mycetozoa 'nın yaşam siklusunu dönemini 1859'da açıklamıştır. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalışmıştır.Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yılına kadar yapılmış inceleme ve araştırmaları, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayımlanan "Sylloge Fungorum" adlı eserde toplamıştır. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayımlanmıştır. Bu çalışmalarda, 80.000 mantar türü bildirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-biyologlar-ve-insanliga-katkilari

Diyabetli hastada anlık kan değerini ölçebilen akıllı lens geliştirildi

Diyabetli hastada anlık kan değerini ölçebilen akıllı lens geliştirildi

ABD’de Oregon Eyalet Üniversitesi’nde kimya mühendisi olan Gregory Herman’ın başında olduğu ekip, kan değerlerini özellikle kandaki glikoz seviyesini ölçebilen akıllı bir lens geliştirdi.

http://www.biyologlar.com/diyabetli-hastada-anlik-kan-degerini-olcebilen-akilli-lens-gelistirildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0