Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 41 kayıt bulundu.
<b class=red>Kongo</b> Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Kongo Nehri Balıklarının Hızlı Evrimi

Fotoğrafta bir çift akvaryum çiklet balığı türü olan Telegramma brichardi bulunmaktadır. Fotoğraf:Oliver Lucanus

http://www.biyologlar.com/kongo-nehri-baliklarinin-hizli-evrimi

Jeomorfoloji Nedir

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur. Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır. Dünya’nın Oluşumu Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir. Jeolojik Zamanlar Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür. Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır. Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır. • Dördüncü Zaman • Üçüncü Zaman • İkinci Zaman • Birinci Zaman • İlkel Zaman İlkel Zaman Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı  En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır. Birinci Zaman (Paleozoik) Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu  Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu  İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı  Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir. İkinci Zaman (Mezozoik) Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır. Zamanın önemli olayları :  Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi  Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur. Üçüncü Zaman (Neozoik) Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Zamanın önemli olayları :  Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması  Linyit havzalarının oluşumu  Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması  Alp kıvrım sisteminin gelişmesi  Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur. Dördüncü Zaman (Kuaterner) Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Zamanın önemli olayları :  İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması  İnsanın ortaya çıkışı Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır. Dünya’nın İç Yapısı Dünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.  Çekirdek  Manto  Taşküre (Litosfer) Deprem Dalgaları Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır. Çekirdek : Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir. Manto Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür. Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur. Taşküre (Litosfer) Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır. Kalınlığı ortalama 100 km’dir. Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir. Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir. Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir. Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur. Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez. Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir. Kıtalar ve Okyanuslar Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir. Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının Sonuçları Karaların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de; • Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir. • Sıcaklık farkları daha belirgindir. • Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir. • Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır. • Nüfus daha kalabalıktır. • Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır. • Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir. Hipsografik Eğri Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir. Kıta Platformu : Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür. Karaların Ortalama Yüksekliği : Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir. Kıta Sahanlığı : Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır. Kıta Yamacı : Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür. Denizlerin Ortalama Derinliği : Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir. Derin Deniz Platformu : Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür. Derin Deniz Çukurları : Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür. Yerkabuğunu Oluşturan Taşlar Yerkabuğunun ana malzemesi taşlardır. Çeşitli minerallerden ve organik maddelerden oluşan katı, doğal maddelere taş ya da kayaç denir. Yer üstünde ve içinde bulunan tüm taşların kökeni magmadır. Ancak bu taşların bir kısmı bazı olaylar sonucu değişik özellikler kazanarak çeşitli adlar almıştır. Oluşumlarına göre taşlar üç grupta toplanır. • Püskürük (Volkanik) Taşlar • Tortul Taşlar • Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar UYARI : Tortul taşları, püskürük ve başkalaşmış taşlardan ayıran en önemli özellik fosil içermeleridir. Püskürük (Volkanik) Taşlar Magmanın yeryüzünde ya da yeryüzüne yakın yerlerde soğumasıyla oluşan taşlardır. Katılaşım taşları adı da verilen püskürük taşlar magmanın soğuduğu yere göre iki gruba ayrılır.  Dış Püskürük Taşlar  İç Püskürük Taşlar Dış Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzüne çıkıp, yeryüzünde soğumasıyla oluşan taşlardır. Soğumaları kısa sürede gerçekleştiği için Küçük kristalli olurlar. Dış püskürük taşların en tanınmış örnekleri bazalt, andezit, obsidyen ve volkanik tüftür. Bazalt : Koyu gri ve siyah renklerde olan dış püskürük bir taştır. Mineralleri ince taneli olduğu için ancak mikroskopla görülebilir. Bazalt demir içerir. Bu nedenle ağır bir taştır. Andezit : Eflatun, mor, pembemsi renkli dış püskürük bir taştır. Ankara taşı da denir. Dağıldığında killi topraklar oluşur. Obsidyen (Volkan Camı) : Siyah, kahverengi, yeşil renkli ve parlak dış püskürük bir taştır. Magmanın yer yüzüne çıktığında aniden soğuması ile oluşur. Bu nedenle camsı görünüme sahiptir. Volkanik Tüf : Volkanlardan çıkan kül ve irili ufaklı parçaların üst üste yığılarak yapışması ile oluşan taşlara volkan tüfü denir. İç Püskürük Taşlar Magmanın yeryüzünün derinliklerinde soğuyup, katılaşmasıyla oluşan taşlardır. Soğuma yavaş olduğundan iç püskürükler iri kristalli olurlar. İç püskürük taşların en tanınmış örnekleri granit, siyenit ve diyorittir. Granit : İç püskürük bir taştır. Kuvars, mika ve feldspat mineralleri içerir. Taneli olması nedeniyle mineralleri kolayca görülür. Çatlağı çok olan granit kolayca dağılır, oluşan kuma arena denir. Siyenit : Yeşilimsi, pembemsi renkli iç püskürük bir taştır. Adını Mısır’daki Syene (Asuvan) kentinden almıştır. Siyenit dağılınca kil oluşur. Diyorit : Birbirinden gözle kolayca ayrılabilen açık ve koyu renkli minerallerden oluşan iç püskürük bir taştır. İri taneli olanları, ince tanelilere göre daha kolay dağılır. Tortul Taşlar Denizlerde, göllerde ve çukur yerlerde meydana gelen tortulanma ve çökelmelerle oluşan taşlardır. Tortul taşların yaşı içerdikleri fosillerle belirlenir. Tortul taşlar, tortullanmanın çeşidine göre 3 gruba ayrılır. • Kimyasal Tortul Taşlar • Organik Tortul Taşlar • Fiziksel Tortul Taşlar Fosil : Jeolojik devirler boyunca yaşamış canlıların taşlamış kalıntılarına fosil denir. Kimyasal Tortul Taşlar Suda erime özelliğine sahip taşların suda eriyerek başka alanlara taşınıp tortulanması ile oluşur. Kimyasal tortul taşların en tanınmış örnekleri jips, traverten, kireç taşı (kalker), çakmaktaşı (silex)’dır. Jips (Alçıtaşı) : Beyaz renkli, tırnakla çizilebilen kimyasal tortul bir taştır. Alçıtaşı olarak da isimlendirilir. Traverten : Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. Kalker (Kireçtaşı) : Deniz ve okyanus havzalarında, erimiş halde bulunan kirecin çökelmesi ve taşlaşması sonucu oluşan taştır. Çakmaktaşı (Silex) : Denizlerde eriyik halde bulunan silisyum dioksitin (SİO2) çökelmesi ile oluşan taştır. Kahverengi, gri, beyaz, siyah renkleri bulunur. Çok sert olması ve düzgün yüzeyler halinde kırılması nedeniyle ilkel insanlar tarafından alet yapımında kullanılmıştır. Organik Tortul Taşlar Bitki ya da hayvan kalıntılarının belli ortamlarda birikmesi ve zamanla taşlaşması sonucu oluşur. Organik tortul taşların en tanınmış örnekleri mercan kalkeri, tebeşir ve kömürdür. Mercan Kalkeri : Mercan iskeletlerinden oluşan organik bir taştır. Temiz, sıcak ve derinliğin az olduğu denizlerde bulunur. Ada kenarlarında topluluk oluşturanlara atol denir. Kıyı yakınlarında olanlar ise, mercan resifleridir. Tebeşir : Derin deniz canlıları olan tek hücreli Globugerina (Globijerina)’ların birikimi sonucu oluşur. Saf, yumuşak, kolay dağılabilen bir kalkerdir. Gözenekli olduğu için suyu kolay geçirir. Kömür : Bitkiler öldükten sonra bakteriler etkisiyle değişime uğrar. Eğer su altında kalarak değişime uğrarsa, C (karbon) miktarı artarak kömürleşme başlar. C miktarı % 60 ise turba, C miktarı % 70 ise linyit, C miktarı % 80 – 90 ise taş kömürü, C miktarı % 94 ise antrasit adını alır. Fiziksel (Mekanik) Tortul Taşlar Akarsuların, rüzgarların ve buzulların, taşlardan kopardıkları parçacıkların çökelip, birikmesi ile oluşur. Fiziksel (mekanik) tortul taşların en tanınmış örnekleri kiltaşı (şist), kumtaşı (gre) ve çakıltaşı (konglomera)’dır. Kiltaşı (Şist) : Çapı 2 mikrondan daha küçük olan ve kil adı verilen tanelerin yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Kumtaşı (Gre) : Kum tanelerinin doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşan fiziksel tortul bir taştır. Çakıltaşı (Konglomera) : Genelde yuvarlak akarsu çakıllarının doğal bir çimento maddesi yardımıyla yapışması sonucu oluşur. Başkalaşmış (Metamorfik) Taşlar : Tortul ve püskürük taşların, yüksek sıcaklık ve basınç altında başkalaşıma uğraması sonucu oluşan taşlardır. Başkalaşmış taşların en tanınmış örnekleri mermer, gnays ve filattır. Mermer : Kalkerin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması, yani metamorfize olması sonucu oluşur. Gnays : Granitin yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Filat : Kiltaşının (şist) yüksek sıcaklık ve basınç altında değişime uğraması yani metamorfize olması sonucu oluşur. Yeraltı Zenginliklerinin Oluşumu Yerkabuğunun yapısı ve geçirmiş olduğu evrelerle yer altı zenginlikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yer altı zenginliklerinin oluşumu 3 grupta toplanır: • Volkanik olaylara bağlı olanlar; Krom, kurşun, demir, nikel, pirit ve manganez gibi madenler magmada erimiş haldedir. • Organik tortulanmaya bağlı olanlar; Taş kömürü, linyit ve petrol oluşumu. • Kimyasal tortulanmaya bağlı olanlar; Kayatuzu, jips, kalker, borasit ve potas yataklarının oluşumu. İç Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli enerjiyi yerin içinden alan güçlerdir. İç güçlerin oluşturduğu yerşekilleri dış güçler tarafından aşındırılır. İç güçlerin oluşturduğu hareketlerin bütününe tektonik hareket denir. Bunlar; 1. Orojenez 2. Epirojenez 3. Volkanizma 4. Depremler’dir. UYARI : İç kuvvetler gerekli olan enerjiyi mantodan alır. Deniz tabanı yayılmaları, kıta kaymaları, kıta yaylanmaları, dağ oluşumu ve tektonik depremler mantodaki hareketlerden kaynaklanır. Orojenez (Dağ Oluşumu) Jeosenklinallerde biriken tortul tabakaların kıvrılma ve kırılma hareketleriyle yükselmesi olayına dağ oluşumu ya da orojenez denir. Kıvrım hareketleri sırasında yükselen bölümlere antiklinal, çöken bölümlere ise senklinal adı verilir. Antiklinaller kıvrım dağlarını, senklinaller ise çöküntü alanlarını oluşturur. Jeosenklinal : Akarsular, rüzgarlar ve buzullar, aşındırıp, taşıdıkları maddeleri deniz ya da okyanus tabanlarında biriktirirler. Tortullanmanın görüldüğü bu geniş alanlara jeosenklinal denir. Fay Yerkabuğu hareketleri sırasında şiddetli yan basınç ve gerilme kuvvetleriyle blokların birbirine göre yer değiştirmesine fay denir. Fay elemanları şunlardır: Yükselen Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan yükselen kısma denir. Alçalan Blok : Kırık boyunca birbirine göre yer değiştiren bloklardan alçalan kısma denir. Fay atımı : Yükselen ve alçalan blok arasında beliren yükseklik farkına fay atımı denir. Fay açısı : Dikey düzlem ile fay düzlemin yaptığı açıya fay açısı denir. Fay aynası : Fay oluşumu sırasında yükselen ve alçalan blok arasındaki yüzey kayma ve sürtünme nedeniyle çizilir., cilalanır. Parlak görünen bu yüzeye fay aynası denir. Faylar boyunca yüksekte kalan yerkabuğu parçalarına horst adı verilir. Buna karşılık faylar boyunca çöken kısımlara graben denir. Horstlar kırık dağlarını, grabenler ise çöküntü hendeklerini oluşturur. Türkiye’de Orojenez Türkiye’deki dağlar Avrupa ile Afrika kıtaları arasındaki Tetis jeosenklinalinde bulunan tortul tabakaların orojenik hareketi sonucunda oluşmuştur. Kuzey Anadolu ve Toros Dağları Alp Orojenezi’nin Türkiye’deki kuzey ve güney kanadını oluşturmaktadır. Ege bölgesi’ndeki horst ve grabenler de aynı sistemin içinde yer almaktadır. Epirojenez Karaların toptan alçalması ya da yükselmesi olayına epirojenez denir. Bu hareketler sırasında yeryüzünde geniş kubbeleşmeler ile yayvan büyük çukurlaşmalar olur. Orojenik hareketlerin tersine epirojenik hareketlerde tabakaların duruşunda bozulma söz konusu değildir. Dikey yönlü hareketler sırasındaki yükselmelerle jeoantiklinaller, çukurlaşmalar sırasında ise okyanus çanakları, yani jeosenklinaller oluşur. UYARI : III. Zaman sonları, IV. Zamanın başlarında Anadolu’nun epirojenik olarak yükselmesi ortalama yükseltiyi artırmıştır. Bu nedenle Anadolu’da yüksek düzlükler geniş yer kaplar. Transgresyon – Regrasyon Epirojenik hareketlere bağlı olarak her devirde kara ve deniz seviyeleri değişmiştir. İklim değişiklikleri ya da tektonik hareketler nedeniyle denizin karalara doğru ilerlemesine transgresyon (deniz ilerlemesi) , denizin çekilmesine regresyon (deniz gerilemesi) denir. Volkanizma Yerin derinliklerinde bulunan magmanın patlama ve püskürme biçiminde yeryüzüne çıkmasına volkanizma denir. Volkanik hareketler sırasında çıkan maddeler bir baca etrafında yığılarak yükselir ve volkanlar (yanardağlar) oluşur. Volkan Bacası : Mağmanın yeryüzüne ulaşıncaya kadar geçtiği yola volkan bacası denir. Volkan Konisi : Lav, kül, volkan bombası gibi volkanik maddelerin üst üste yığılması ile oluşan koni biçimli yükseltiye volkan konisi, koni üzerinde oluşan çukurluğa krater denir. Volkanlardan Çıkan Maddeler Volkanlardan çıkan maddeler değişik isimler alır : • Lav • Volkan Bombası • Volkan Külü • Volkanik Gazlar Lav Volkanlardan çıkarak yeryüzüne kadar ulaşan eriyik haldeki malzemeye lav denir. Lavın içerisindeki SİO2 (Silisyum dioksit) oranı lavın tipini ve volkanizmanın karakterini belirler. Asit Lav : SİO2 % 66 ise asit lavlar oluşur. Fazla akıcı değillerdir. Orta Tip Lav : SİO2 oranı % 33 - % 66 ise lav orta tiptir. Bu tip lavların çıktığı volkanlarda volkanik kül miktarı azdır. Bazik Lav : SİO2 oranı < % 33 ise lav bazik karakterli ve akıcıdır. Patlamasız, sakin bir püskürme oluşur. Volkan Bombası : Volkan bacasından atılan lav parçalarının havada dönerek soğuması ile oluşur. Volkan Külü : Gaz püskürmeleri sırasında oluşan, basınçlı volkan bacasından çıkan küçük taneli malzemeye kül denir. Volkanik küllerin bir alanda birikmesiyle volkanik tüfler oluşur. Volkanik Gazlar : Volkanizma sırasında subuharı, karbon dioksit, kükürt gibi gazlar magmadan hızla ayrışarak yeryüzüne çıkar. Büyük volkanik bulutların oluşmasını sağlar. Püskürme Şekilleri Volkanik hareketlerin en yoğun olduğu yerler, yerkabuğunun zayıf olduğu noktalar, çatlaklar ve yarıklardır. Magmanın yeryüzüne ulaştığı yere göre adlandırılan, merkezi çizgisel ve alansal olarak üç değişik püskürme şekli vardır : Merkezi Püskürme : Magma yeryüzüne bir noktadan çıkıyorsa, buna merkezi püskürme denir. Çizgisel Püskürme : Magma yeryüzüne bir yarık boyunca çıkıyorsa, buna çizgisel püskürme denir. Alansal Püskürme : Magma yeryüzüne yaygın bir alandan çıkıyorsa, buna alansal püskürme denir. Volkan (Yanardağ) Biçimleri Volkanların yapısı ve biçimleri yeryüzüne çıkan magmanın bileşimine, miktarına ve çıktığı yere göre değişir. Tabla Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların geniş alanlara yayılmaları sonucunda oluşur. Örneğin Hindistan’daki Dekkan Platosu Kalkan Biçimindeki Volkanlar : Akıcı lavların bir bacadan çıkarak birikmesi sonucunda oluşan, geniş alanlı ve kubbemsi bir görünüşe sahip volkanlardır. Örneğin : Güneydoğu Anadolu’daki Karacadağ Volkanı Koni Biçimindeki Volkanlar : Magmadan değişik dönemlerde yükselen, farklı karakterdeki malzemenin birikmesi ile oluşur. Bu volkanların kesitinde, farklı karakterdeki malzeme katmanları ardarda görüldüğü için tabakalı volkanlar da denir. Örneğin ülkemizdeki Erciyes, Nemrut, Hasan ve Ağrı volkanları koni biçimli volkanlardır. Tüf Konileri : Volkanlardan çıkan küllerin ve diğer kırıntılı maddelerin birikmesi ile oluşan konilere denir. Örneğin ülkemizde Kula ve Karapınar çevresindeki koniler kül konileridir. Volkanik Kuşaklar Yeryüzünde bilinen volkanların sayısı binlere ulaşmasına karşın ancak 516 kadarı tarihi çağlarda faaliyet göstermiş, bu nedenle aktif volkanlar olarak kabul edilmişlerdir. Yerkabuğunu bloklar halinde bölen kırıklar üzerinde bulunan volkanlar, bir çizgi doğrultusunda sıralanmakta adeta kuşak oluşturmaktadır. Dünya’daki Volkanlar Dünya üzerindeki aktif volkanlar üç ana bölgede toplanmıştır. Volkanların en yoğun olduğu bölge Pasifik Okyanusu’nun kenarlarıdır. Volkanların aktif olduğu ikinci bölge Alp-Himalaya kıvrım kuşağı, üçüncü bölge ise okyanus ortalarıdır. Okyanus Ortaları Yerkabuğunun üst bölümünü oluşturan sial okyanus tabanlarında daha incedir. Bu ince kabuk mantodaki yükselici hareketler nedeniyle yırtılarak ayrılır. Ayrılma bölgesi adı verilen bu bölümden magma yükselir ve okyanus tabanına yayılır. Bu durum okyanus ortalarında aktif volkanların bulunmasının nedenidir. Türkiye’deki Volkanlar Alp-Himalaya kıvrım kuşağında yer alan Türkiye’de volkanlar, tektonik hatlara uygun olarak beş bölgede yoğunlaşmıştır. Ancak günümüzde Türkiye’de aktif volkan bulunmamaktadır. Depremler Yerkabuğunun derinliklerinde doğal nedenlerle oluşan salınım ve titreşim hareketleridir. Yerkabuğunun titreşimi sırasında değişik özellikteki dalgalar oluşmakta ve bunlar depremin merkezinden çevreye doğru farklı hız ve özellikle yayılmaktadır. Deprem dalgaları P, S, L dalgaları olarak 3 çeşittir. Depremlere neden olan olayların kaynaklandığı yerden uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Oluşum nedenlerine göre depremler, 3 gruba ayrılır : • Volkanik Depremler • Çökme Depremleri • Tektonik Depremler P, S, L Dalgaları P dalgaları (Primer dalgalar), titreşim hareketi ile yayılma doğrultusunun aynı yönde olduğu ve yayılma hızının en fazla olduğu dalgalardır. S dalgaları (Sekonder dalgalar), titreşim hareketlerinin yayılma doğrultusuna dik ve bir düzlem üzerinde aşağı yukarı olduğu dalgalardır. L dalgaları (Longitidunal dalgalar), yüzey dalgaları veya uzun dalgalar olarak da tanımlanır. Bu dalgaların hızları diğer dalgalara göre daha azdır. Volkanik Depremler Aktif volkanların bulunduğu yerlerde, patlama ve püskürmelere bağlı oluşan yer sarsıntılarıdır. Etki alanları dardır. Çökme Depremleri Bu tür depremler, eriyebilen taşların bulunduğu yerlerdeki yer altı mağaralarının tavanlarının çökmesiyle oluşur. Ayrıca kömür ocaklarının ve galerilerinin çökmesi de bu tür depremlere neden olur. Çok küçük ölçülü sarsıntılardır. Etki alanları dar ve zararları azdır. Tektonik Depremler Yerkabuğunun üst katlarındaki kırılmalar sırasında oluşan yer sarsıntılarıdır. Bu sarsıntılar çevreye deprem dalgaları olarak yayılır. Yeryüzünde oluşan depremlerin büyük bölümü tektonik depremlerdir. Etki alanları geniş, şiddetleri fazladır. En çok can ve mal kaybına neden olan depremlerdir. Örneğin ülkemizde 1995’te Afyon’un Dinar ilçesinde, 1998’de Adana’da oluşan depremler tektonik kökenlidir. UYARI : Tektonik depremlerin en etkili olduğu alanlar dış merkez ve yakın çevresidir. Depremin İç ve Dış Merkezi Depreme neden olan olayın kaynaklandığı noktaya odak, iç merkez ya da hiposantr denir. Yeryüzünde depremin iç merkezine en yakın olan noktaya ise, dış merkez ya da episantr denir. Depremin en şiddetli olduğu episantrdan uzaklaşıldıkça depremin etkisi azalır. Yer sarsıntıları sismograf ile kaydedilir. Deprem’in şiddeti günümüzde Richter ölçeğine göre değerlendirilir. Depremin Etkileri ve Korunma Yolları Depremler önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan yer hareketleridir. Ancak alınacak bazı önlemlerle depremlerin zarar derecesi azaltılabilir. Depremin Etkileri : Depremin yıkıcı etkisi deprem şiddetine, dış merkeze (episantr) olan uzaklığa, zeminin yapısına, binaların özelliğine ve kütlenin eski ya da yeni oluşuna bağlı olarak değişir. Depremden Korunma Yolları Depremin yıkıcı etkisi birtakım önlemlerle azaltılabilir. Bunun için, • Yerleşim yerlerini deprem kuşakları dışında seçmek • Yerleşim birimlerini sağlam araziler üzerinde kurmak • İnşaatlarda depreme dayanıklı malzemeler kullanmak • Çok katlı yapılardan kaçınmak gerekir. Deprem Kuşakları Genç kıvrım – kırık kuşakları yerkabuğunun en zayıf yerleridir. Bu nedenle bu bölgeler volkanik hareketlerin sebep olduğu depremlerin sık görüldüğü yerlerdir. • Dünya’daki Deprem Kuşakları Depremlerin görüldüğü alanlar volkanik kuşaklarla ve fay hatlarıyla uyum içindedir. Aktif volkanların en etkili olduğu Pasifik okyanusu kenarları birinci derece deprem kuşağıdır. Anadolu’nun da içinde bulunduğu Alp-Himalaya kıvrım kuşağı ikinci derece, okyanus ortaları ise üçüncü derece deprem kuşağıdır. • Türkiye’de Deprem Kuşakları Alp-Himalaya kıvrım kuşağında bulunan Anadolu’nun büyük bir bölümü ikinci derece deprem kuşağında yer alır. Bu durum Anadolu’nun jeolojik gelişimini henüz tamamlamadığını gösterir. Türkiye’deki deprem kuşakları 5 grupta toplanır : I. Dereceden Deprem Kuşağı : Tektonik çukurluklar ve aktif kırık hatları yakınındaki alanlardır. Burada meydana gelen depremler büyük ölçüde can ve mal kaybına neden olur. II. Dereceden Deprem Kuşağı : Depremlerin birinci derece deprem kuşağındakine oranla daha az zarar verdiği alanlardır. III. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların az zararla geçtiği alanlardır. IV. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az zararla ya da zararsız geçtiği alanlardır. V. Dereceden Deprem Kuşağı : Sarsıntıların çok az olduğu ya da hiç hissedilmediği alanlardır. Dış Güçler ve Etkileri Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir. Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır. • Taşların çözülmesi • Toprak oluşumu • Toprak kayması ve göçme (heyelan) • Erozyon Taşların Çözülmesi Yerkabuğunu oluşturan taşlar, iklimin ve canlıların etkisiyle parçalanıp, ufalanırlar. Taşların çözülmesinde taşın cinsi de etkili olmaktadır. Taşların çözülmesi fiziksel ve kimyasal yolla iki şekilde gerçekleşir: • Fiziksel (Mekanik) Çözülme • Kimyasal Çözülme UYARI : Kaya çatlaklarındaki bitkilerin, köklerini daha derinlere salması sonucunda kayalar parçalanır ve ufalanır. Bu tür çözülme, fiziksel çözülmeyi artırıcı etki yapar. Ayrıca bitki köklerinden salgılanan özsular taşlarda kimyasal çözülmeye neden olur. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. UYARI : Fiziksel (mekanik) çözülme, kurak, yarı kurak ve soğuk bölgelerde belirgindir. Fiziksel (Mekanik) çözülme üç şekilde olur : • Güneşlenme yolu ile fiziksel çözülme : Gece ile gündüz, yaz ile kış arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Gündüz, güneşlenme ve ısınmanın etkisiyle taşları oluşturan minerallerin hacimleri genişler. Gece, sıcaklık düşünce minerallerin hacimleri yeniden küçülür. Bu hacim değişikliği taşların parçalanmasına neden olur. • Buz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeter derecede olduğu yüksek dağlar ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik, çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. • Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme : Taşların tuzlu suları emmiş bulunduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su alır ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür. Kimyasal Çözülme Kimyasal reaksiyonlar suya ihtiyaç duyduğunda ve sıcaklık reaksiyonu hızlandırdığından, sıcak ve nemli bölgelerde yaygın olan çözülme şeklidir. Kaya tuzu, kalker gibi taşlar suda kolayca erirler. Taşlar, kimyasal yolla parçalanıp ufalanırken kimyasal bileşimleri de değişir. UYARI : Kimyasal çözülme, ekvatoral, okyanus ve muson iklim bölgelerinde belirgindir. Toprak Oluşumu Toprak, taşların ve organik maddelerin ayrışması ile oluşan, içinde belli oranda hava ve su bulunan, yerkabuğunun üstünü ince bir tabaka halinde saran örtüdür . Toprağın içinde bulunan çeşitli organizmalar toprağın oluşumuna yardım eder. Toprağın üstündeki organik maddece zengin bölüme humus adı verilir. Toprak oluşumunu etkileyen etmenler : • İklim koşulları • Ana kayanın özellikleri • Bitki örtüsü • Eğim koşulları • Oluşum Süresi’dir UYARI : Mekanik çözülmeyle toprak oluşumu zordur. Kimyasal çözülmede ise toprak oluşumu daha kolaydır. Örneğin çöllerde toprak oluşumunun yavaş olması kimyasal çözülmenin yetersiz olmasına bağlıdır. Toprak Horizonları Yerkabuğu üstünde ince bir örtü halinde bulunan toprak, çeşitli katmanlardan oluşur. Bu katmanlara horizon adı verilir. Toprağın dört temel horizonu vardır. A Horizonu : Dış etkilerle iyice ayrışmış, organik maddeler bakımından zengin, en üstteki katmandır. Tarımsal etkinlikler, bu katman üzerinde yapılmaktadır. B Horizonu : Suyun etkisiyle üst katmanda yıkanan minerallerin biriktirdiği katmandır. C Horizonu : İri parçalardan oluşan ve ana kayanın üzerinde bulunan katmandır. D Horizonu : Fiziksel ve kimyasal çözülmenin görülmediği, ana kayadan oluşan, en alt katmandır. Toprak Tipleri Topraklar yeryüzünün çeşitli bölgelerinde farklı özellikler gösterir. Bazıları mineraller bakımından, bazıları da humus bakımından zengindir. Topraklar oluştukları yerlere ve oluşumlarına göre iki ana bölümde toplanır : • Taşınmış Topraklar • Yerli Topraklar Taşınmış Topraklar Akarsuların, rüzgarların, buzulların etkisiyle yüksek yerlerden, kopartılıp, taşınan ve çukur alanlarda biriktirilen malzeme üzerinde oluşan topraklardır. Akarsuların taşıyıp biriktirdiği maddeler, alüvyon, rüzgarların biriktirdiği maddeler lös, buzulların biriktirdikleri moren (buzultaş) adını alır. Taşınmış topraklar çeşitli yerlerden getirilip, farklı özellikteki taşların ufalanmasından oluştukları için mineral bakımından zengindir. Bu nedenle çeşitli bitkilerin yetiştirilmesi için uygun, verimli topraklardır. Yerli Topraklar Dış güçlerin etkisiyle yerli kaya üzerinde sonucunda oluşan topraklardır. Özelliklerini belirleyen temel etkenler ana kayanın cinsi ve iklim koşullarıdır. Yerli topraklar iki ana bölümde toplanır: • Nemli Bölge Toprakları • Kurak Bölge Toprakları Nemli Bölge Toprakları Yağışın yeterli olduğu bölgelerde oluştukları için, mineral maddeler, tuz ve kireç toprağın alt katmanlarına taşınmıştır. Tundra Toprakları : Tundra ikliminin görüldüğü bölge topraklarıdır. Yılın büyük bir bölümünde donmuş haldedir. Yaz aylarında sadece yüzeyde ince bir tabaka halinde çözülme görülür. Geniş bataklıklar oluşur. Bitki örtüsü çok cılız olduğundan humus tabakası yoktur. Verimsiz topraklardır. Buralardaki kısa boylu ot, çalı ve yosunlara tundra adı verilir. Podzol Topraklar : Tayga adı verilen iğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan, soğuk ve nemli bölge topraklarıdır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Bu nedenle renkleri açıktır. Bu tip topraklar Sibirya, Kuzey Avrupa ve Kanada’da yaygındır. Kahverengi Orman Toprakları : Yayvan yapraklı orman örtüsü altında oluşan, ılık ve nemli bölge topraklarıdır. Kalın bir humus tabakası bulunur. Kırmızı Topraklar : Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelerde kızılçam ve maki örtüsü altında gelişen topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Lateritler : Sıcak ve nemli bölge topraklarıdır. Yağış ve sıcaklığın fazla olması nedeniyle çözülme ileri derecededir. Buna bağlı olarak toprak kalınlığı fazladır. Demiroksit ve alüminyum bakımından zengin olduğundan renkleri kızıla yakındır. Topraktaki organik maddeler, mikroorganizmalar tarafından parçalandığı için toprak yüzeyinde humus yoktur. Kurak Bölge Toprakları Yağışların az buna bağlı olarak bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle bu topraklarda humus çok azdır. Ayrıca yağışların azlığı nedeniyle toprak katmanları tam oluşmamıştır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Kurak bölge toprakları oluşturdukları iklim bölgesinin kuraklık derecesine göre farklılaşırlar. Çernozyemler : Nemli iklimden kurak iklime geçişte ilk görülen topraklardır. Orta kuşağın yarı nemli alanlarında, uzun boylu çayır örtüsü altında oluşan bu topraklara kara topraklar da denir. Organik madde yönünden zengin olan bu topraklar üzerinde, yoğun olarak tarım yapılır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Orta kuşak karaların iç kısımlarındaki step alanlarının topraklarıdır. Organik maddeler ince bir tabaka oluşturmaktadır. Tahıl tarımına elverişli topraklardır. Çöl Toprakları : Çöllerde görülen, organik madde yönünden son derece fakir topraklardır. Kireç ve tuzlar bakımından zengin topraklardır. Renkleri açıktır. Tarımsal değerleri bulunmaz. Türkiye’de Görülen Toprak Tipleri Ilıman kuşakta yer alan Türkiye’de, iklim tiplerine ve zeminin yapısına bağlı olarak toprak tipleri çeşitlilik gösterir. Podzollar : İğne yapraklı orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Toprağın aşırı yıkanması nedeniyle organik maddelerin çoğu taşınmıştır. Açık renkli topraklardır. Çay tarımına uygun topraklardır. Kahverengi Orman Toprakları : Orman örtüsü altında oluşan topraklardır. Humus yönünden zengindirler. Kırmızı Topraklar : Kızılçam ve maki örtüsü altında oluşan topraklardır. Demir oksitler bakımından zengin olduğu için, renkleri kırmızımsıdır. Kalkerler üzerinde oluşanlara terra rossa adı verilir. Bu topraklar turunçgil tarımına en uygun topraklardır. Kestane ve Kahverenkli Step Toprakları : Yarı kurak iklim koşulları ve step bitki örtüsü altında oluşan topraklardır. Yüksek sıcaklık nedeniyle kızılımsı renktedirler. Zayıf bitki örtüsü nedeniyle organik maddeler ince bir örtü oluşturur. Tahıl tarımına uygun topraklardır. Vertisoller : Genellikle kireç bakımından zengin, killi, marnlı tortullar üzerinde oluşan, toprak horizonlarının henüz gelişimini tamamlamadığı topraklardır. Aşırı miktarda kil içeren vertisoller yağışlı dönemde çok su çeker, kurak dönemde aşırı su kabedip, çatlar. Litosoller : Dağlık alanlarda, eğimli yamaçlarda veya volkanik (genç bazalt platolarının bulunduğu) düzlüklerde görülen ana kayanın ufalanmış örtüsüdür. Genelde derinliği 10 cm kadardır ve toprak horizonları gelişmemiştir. Alüvyal Topraklar : Akarsuların denize ulaştığı yerlerde görülür. Çeşitli yerlerden taşınan, farklı özellikteki taşların ufalanması ile oluşan bu topraklar mineral yönünden zengin ve çok verimlidir. Toprak Kayması ve Göçme (Heyelan) Toprağın, taşların ve tabakaların bulundukları yerlerden aşağılara doğru kayması ya da düşmesine toprak kayması ve göçmesi denir. Ülkemizde bu olayların tümüne birden heyelan adı verilir. Yerçekimi, yamaç zemin yapısı, eğim ve yağış koşulları heyelana neden olan etmenlerdir. UYARI : Heyelanın oluşumu yağışların fazla olduğu dönemlerde daha çok görülür. Yerçekimi : Heyelanı oluşturan en önemli etkendir. Yerçekimi gücü sürtünme gücünden fazla olduğu zaman yamaçtaki cisimler aşağıya doğru kayar. Yamaç Zeminin Yapısı: Suyu emerek içerisinde tutan taş ve topraklar kayganlaşır. Özellikle killi yapının yaygın olduğu yamaçlarda kil suyu içinde tuttuğu için heyelan daha sık görülür. Kalker gibi suyu alt tabakalara geçiren taşların oluşturduğu yamaçlarda ise heyelan ender görülür. Eğim : Yamaç eğimi yerçekiminin etkisini artırıcı bir rol oynar. Bu nedenle dik yamaçlarda heyelan olasılığı daha fazladır. Ayrıca tabakalar yamaç eğimine uyum sağlamışsa, yani paralelse yer kayması kolaylaşır. Yol, kanal, tünel ve baraj yapımları sırasında yamaç dengesinin bozulması, volkanizma, deprem gibi etkenler de heyelana neden olur. Yağış Koşulları : Yağmur, kar suları tabakalar arasına sızarak toprağı kayganlaştırır, toprağı doygun hale getirir. Böylece su ile doygun kütlelerin yamaç aşağı kayması kolaylaşır. Heyelan genellikle yağışlardan sonra oluşur. Heyelanın Etkileri ve Korunma Yolları Heyelan hemen her yıl can ve mal kaybına yol açmaktadır. Ancak alınacak bir takım önlemlerle heyelanın etkileri azaltılabilir. Heyelanın Etkileri İnsan ve hayvan ölümleri Tarımsal hasar ve toprak kaybı Bina hasarları Ulaşım ve taşımacılığın aksaması Heyelandan Korunma Öncelikle heyelan tehlikesi olan yerlerde setler yapılmalı, yamaçlar ağaçlandırılmalıdır. Ayrıca yol, kanal, tünel ve baraj yapımlarında yamacın bozulmamasına özen gösterilmelidir. Türkiye’de Heyalan Türkiye’de heyelan sık görülen, doğal bir felakettir. Türkiye’de arazinin çok engebeli olması toprak kaymalarını kolaylaştırmaktadır. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren heyelanların en sık görüldüğü bölgemiz Karadeniz’dir. Bölgede arazi eğiminin fazla, yağışların bol ve killi yapının yaygın olması heyelanın sık görülmesine neden olur. Ülkemizde ilkbahar aylarında görülen kar erimeleri ve yağışlar heyelan olaylarını artırır. Erozyon Toprak örtüsünün, akarsuların, rüzgarların ve buzulların etkisiyle süpürülmesine erozyon denir. Yeryüzünde eğim, toprak, su ve bitki örtüsü arasında doğal bir denge bulunmaktadır. Bu dengenin bozulması erozyonu hızlandırıcı bir etki yapmaktadır. Dış etkenler ya da arazinin yanlış kullanılması erozyona neden olmaktadır. UYARI : Eğim fazlalığı ve cılız bitki örtüsü erozyonu artıran en önemli etkenlerdir. Bu nedenle kurak ve yarı kurak enlemlerde erozyon önemli bir sorundur. Dış Etkenler Akarsu, rüzgar gibi dış güçlerin yapmış olduğu aşındırma sonucunda toprak örtüsü süpürülür ve başka yerlere taşınır. Dış güçlerin etkisi bitki örtüsünün bulunmadığı ya da çok cılız olduğu yerlerde daha belirgindir. Ayrıca eğimin fazla olduğu yerlerde sular daha kolay akışa geçerek toprak örtüsünün süpürülmesini hızlandırır. Arazinin Yanlış Kullanılması Özellikle yamaçlardaki tarlaların yamaç eğimi yönünde sürülmesi, eğimli yerlerde tarla tarımının yaygın olması, arazinin teraslanmaması erozyon hızını artırmaktadır. Su Erozyonu Bitki örtüsünün cılız ya da hiç olmadığı yerlerde toprağın ve ana kayanın sularla yerinden kopartılarak taşınmasına su erozyonu denir. Kırgıbayır ve peribacası su erozyonu ile oluşan özel şekillerdir. Kırgıbayır : Yarı kurak iklim bölgelerinde sel yarıntılarıyla dolu yamaçlara kırgıbayır (badlans) denir. Peribacası : Özellikle volkan tüflerinin yaygın olarak bulunduğu vadi ve platoların yamaçlarında sel sularının aşındırması ile oluşan özel yeryüzü şekillerine peribacası denir. Bazı peribacalarının üzerinde şapkaya benzer, aşınmadan arta kalan sert volkanik taşlar bulunur. Bunlar volkanik faaliyet sırasında bölgeye yayılmış andezit ya da bazalt kütleridir. Peribacalarının en güzel örnekleri ülkemizde Nevşehir, Ürgüp ve Göreme çevresinde görülür. Rüzgar Erozyonu Bitki örtüsünün olmadığı ya da cılız olduğu yerlerde toprağın rüzgarlarla yerinden kopartılarak taşınmasına rüzgar erozyonu denir. Erozyonun Etkileri ve Erozyondan Korunma Yolları Oluşumu için milyonlarca yıl geçmesi gereken toprak örtüsünü yok eden ve her geçen gün etkilerini arttıran erozyon doğal bir felakettir. Alınacak bir takım önlemlerle etkileri azaltılabilir. Erozyonun Etkileri Tarım topraklarının azalması, sellerin artması, tarımsal üretimin ve verimin azalması, otlakların azalması, hayvancılığın gerilemesi, çölleşmenin başlaması. Erozyondan Korunma Yolları Var olan ormanlar ve meralar korunmalı, çıplak yerler ağaçlandırılmalı, ormanlık alanlarda keçi beslenmesi engellenmeli, yamaçlardaki tarlalar, yamaç eğimine dik sürülmeli, meyve tarımı ve nöbetleşe ekim yaygınlaştırılmalı, orman içi köylülerine yeni geçim kaynakları sağlanmalı. Türkiye’de Erozyon Türkiye’de arazi engebeli ve çok eğimli olduğu için toprak erozyonu önemli bir sorundur. Bazı bölgelerimiz dışında bitki örtüsünün cılız olması da erozyonu artırmaktadır. Ayrıca nüfusun hızla artması, tarım alanlarına olan gereksinimin artması, ormanların tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bunlara bağlı olarak hemen hemen tüm bölgelerimizde toprak erozyon hızı yüksektir. Akarsular Yeryüzünün şekillenmesinde en büyük paya sahip dış güç akarsulardır. Yüzey sularının eğimli bir yatak içinde toplanıp akmasıyla akarsu oluşur. Akarsular küçükten büyüğe doğru dere, çay, öz, ırmak ve nehir şeklinde sıralanır. Bir akarsuyun doğduğu yere akarsu kaynağı, döküldüğü yere akarsu ağzı denir. Bir akarsu, birbirine bağlanan küçük, büyük, dar veya geniş birçok koldan oluşan bir sistemdir. Bu sistemin en uzun ve su bakımından en zengin olan kolu ana akarsudur. Akarsu Havzası (Su Toplama Alanı) Akarsuyun tüm kollarıyla birlikte sularını topladığı bölgeye akarsu havzası denir. Bir akarsu havzasının genişliği iklim koşullarına ve yüzey şekillerine bağlıdır. Akarsu havzaları iki bölümde incelenir : • Açık Havza : Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza denir. Örnek : Yeşilırmak, Kızılırmak, Yenice, Sakarya, Susurluk, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes, Aksu, Göksu, Seyhan, Ceyhan, Fırat, Dicle Çoruh • Kapalı Havza : Sularını denize ulaştıramayan havzalara kapalı havza denir. Kapalı havzaların oluşmasındaki temel etken yer şekilleridir. Sıcaklık ve nem koşulları da kapalı havzaların oluşmasında etkilidir. Örnek : Van Gölü Kapalı Havzası, Tuz Gölü Kapalı Havzası, Konya Kapalı Havzası, Göller Yöresi Kapalı Havzası, Aras, Kura UYARI : Sularını Hazar Denizi’ne boşaltan Aras ve Kura ırmakları kapalı havza oluşturur. Su Bölümü Çizgisi Birbirine komşu iki akarsu havzasını birbirinden ayıran sınıra su bölümü çizgisi denir. Su bölümü çizgisi genellikle dağların doruklarından geçer. Su bölümü çizgisi; • Kurak bölgelerde, • Bataklık alanlarda, • Karistik alanlarda çoğunlukla belirsizdir. Akarsu Akış Hızı Akarsuyun akış hızı yatağın her iki kesitinde farklıdır. Suyun hızı yanlarda, dipte ve su yüzeyinde sürtünme nedeniyle azdır. Suyun en hızlı aktığı yer akarsuyun en derin yerinin üzerinde ve yüzeyin biraz altındadır. Akarsu yatağında suyun en hızlı aktığı noktaları birleştiren çizgiye hız çizgisi (talveg) denir. Akış hızı, yatağın eğimi ve genişliği ile taşınan su miktarına bağlı olarak değişir. Akarsu Akımı (Debisi) Akarsuyun herhangi bir kesitinden birim zamanda geçen su miktarına (m3) akım veya debi denir. Akarsuyun akımı yıl içerisinde değişir. Akım, akarsuyun çekik döneminde az, kabarık döneminde fazladır. Akarsu akımını; • Yağış miktarı rejimi • Yağış tipi • Zeminin özelliği • Kaynak suları • Sıcaklık ve buharlaşma koşulları etkiler. Akarsu Rejimi Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim ya da akım düzeni denir. Akarsu rejimini belirleyen temel etken havzanın yağış rejimidir. Yağışların az, sıcaklık ve buharlaşmanın fazla olduğu dönemlerde akarsu akımı düşer. Yağışların fazla olduğu ve kar erimelerinin görüldüğü dönemlerde akım yükselir. Akarsu rejimleri 4 tiptir. Düzenli Rejim : Akımı yıl içerisinde fazla değişmeyen akarsuların rejim tipidir. Düzensiz Rejim : Akımı yıl içerisinde büyük değişmeler gösteren akarsuların rejim tipidir. Karma Rejim : Farklı iklim bölgelerinden geçen akarsuların rejim tipidir. Örneğin : Nil Nehri Sel Tipi Rejim : İlkbahar yağışları ve kar erimeleri ile bol su taşıyan, yaz aylarında ise suları yok denecek kadar azlan akarsuların rejim tipidir. Örneğin ülkemizdeki İç Anadolu Bölgesi akarsuları. İklim Bölgelerine Göre Akarsu Rejimleri Sıcaklık ve yağış koşulları ile akarsuların taşıdıkları su miktarı ve akım düzeni arasında sıkı bir ilişki vardır. Farklı iklim bölgelerindeki akarsuların rejimleri birbirinden farklı olabilir. Ancak iklim bölgelerinin yüksek ve karlı bölümlerindeki akarsuların rejimleri benzerdir. Kar erimelerinin olduğu dönemlerden akım yükselir. Kış aylarında kar yağışının fazla olması akımın düşük olmasına neden olur. Yağmurlu Ekvatoral İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışlar bol ve yağış rejimi düzenli olduğu için Ekvatoral bölge akarsuları yıl boyunca bol su taşır. Örneğin Amazon ve Kongo nehirleri. Yağmurlu Okyanusal İklimde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yağışların bol ve düzenli olması nedeniyle akarsular yıl boyunca bol su taşır. Örneğin İngiltere’deki Thames Nehri Muson İkliminde Akarsu Rejimi : Bu iklim tipinde yaz yağışları nedeniyle akım yükselir. Kış kuraklığı akım düşer. Örneğin Ganj ve İndus nehirleri. Akdeniz İkliminde Akarsu Rejimi : Yaz kuraklığına, sıcaklık ve buharlaşmanın fazlalığına bağlı olarak yaz aylarında akım düşüktür. Kışın yağışlar, ilkbaharda kar erimeleri ile yükselir. Türkiye Akarsularının Özellikleri 1. Türkiye’nin dağlık ve engebeli bir ülke olması nedeniyle, akarsularımızın boyu genellikle kısadır. 2. Yağışlı ve kar erimelerinin olduğu dönemlerde taşan, kurak dönemlerde ise kuruyacak derecede suları azalan akarsularımızın rejimleri düzensizdir. 3. Karadeniz Bölgesi’ndeki akarsularımızın dışındakiler genellikle bol su taşımazlar. 4. Akarsularımız rejimlerinin düzensiz ve yatak eğimlerinin fazla olması nedeniyle ulaşıma uygun değildir. 5. Türkiye bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamandaki orojenik ve epirojenik hareketlerle kazanmıştır. Bu nedenle akarsularımız henüz denge profiline ulaşamamıştır. UYARI : Türkiye’deki akarsuların yatak eğimleri ve akış hızları fazla olduğundan hidro-elektrik potansiyelleri yüksektir. Taban Seviyesi, Denge Profili Akarsuların döküldükleri deniz ya da göl yüzeyine taban seviyesi denir. Deniz yüzeyi ana taban seviyesini oluşturur. Göl yüzeyi ya da kapalı havza yüzeyi yerel taban seviyesi diye adlandırılır. Akarsular aşındırma ve biriktirmesini taban seviyesine göre yapar. Yatağını taban seviyesine indirmiş olan akarsular aşındırma ve biriktirme faaliyetini dengelemiştir. Aşınım ve birikimin eşitlendiği bu profile denge profili denir. Plato, Peneplen Akarsuların amacı bulundukları bölgeyi aşındırarak deniz seviyesine yaklaştırmak diğer bir deyişle denge profiline ulaşmaktır. Akarsuyun aşınım sürecinde görülen şekiller; plato ve peneplendir. Plato : Akarsu vadileriyle derince yarılmış düz ve geniş düzlüklerdir. Peneplen : Geniş arazi bölümlerinin, akarsu aşınım faaliyetlerinin son döneminde deniz seviyesine yakın hale indirilmesiyle oluşmuş, az engebeli şekle peneplen (yontukdüz) denir. UYARI : Bir akarsuyun denge profiline ulaşabilmesi ve arazinin peneplen haline gelebilmesi için tektonik hareketlerin görülmediği milyonlarca yıllık bir süre gerekmektedir. Denge Profilinin Bozulması İklim değişikliklerinde ve tektonik hareketlere bağlı olarak deniz seviyesinin alçalması ya da yükselmesi taban seviyesinin değişmesine neden olur. Taban seviyesinin alçalması ya da yükselmesi de akarsuyun denge profilinin bozulmasına neden olur. Taban Seviyesinin Alçalması Taban seviyesinin alçalması, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun aşındırma ve taşıma gücünün artmasına neden olur. Bu nedenle akarsu yatağına gömülür. Taban Seviyesinin Yükselmesi Taban seviyesinin yükselmesi, akarsuyun denge profilini bozarak akarsuyun taşıma gücünün azalmasına neden olur. Bu nedenle akarsu menderesler çizerek birikim yapar. Menderes : Akarsuyun geni vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı bükümlere denir. Akarsuların Aşındırma Şekilleri : Dış güçler içerisinde en geniş alana yayılmış, nemli bölgelerde ve orta enlemlerde etkili olan en önemli dış güç akarsulardır. Akarsular aşındırma ve biriktirme yaparak yeryüzünü şekillendirir. Akarsu, hızının ve kütlesinin yaptığı etki le yatağı derine doğru kazar, yatağı boyunca kopardığı veya erittiği maddeleri taşır. Akarsu aşındırması ile oluşan şekiller vadi ve dev kazanıdır. UYARI : Akarsuların aşındırmasında yatak eğimi temel etkendir. Çünkü yatak eğimi akarsuyun akış hızını belirler. Yatak eğiminin fazla olduğu yukarı bölümlerinde derinlemesine aşındırma daha belirgindir. Vadi Akarsuyun içinde aktığı, kaynaktan ağıza doğru sürekli inişi bulunan, uzun çukurluklardır. Akarsuların aşındırma gücüne, zeminin yapısına ve aşınım süresine bağlı olarak çeşitli vadiler oluşur. UYARI : Vadi tabanları tarım, bahçecilik, ulaşım ve yerleşme bakımından elverişli alanlardır. Çentik (Kertik) Vadi : Akarsuların derine aşındırmasıyla oluşan V şekilli, tabansız, genç vadilere çentik vadi ya da kertik denir. Türkiye’nin bugünkü görünümünü 3. ve 4. zamanda kazanmış olması nedeniyle, Türkiye akarsuları henüz denge profiline ulaşmamış, geç akarsulardır. Bu nedenle ülkemizde çok sayıda çentik (kertik) vadi bulunmaktadır. Yarma Vadi (Boğaz) : Akarsuyun, iki düzlük arasında bulunan sert kütleyi derinlemesine aşındırması sonucunda oluşur. Vadi yamaçları dik, tabanı dardır. Akarsuyun yukarı bölümlerinde görülür. Türkiye’de çok sayıda yarma vadi (boğaz) bulunur. Karadeniz Bölgesi’nde, Yeşilırmak üzerinde, Şahinkaya yarma vadisi, Marmara Bölgesi’nde, Sakarya üzerinde Geyve Boğazı, Akdeniz Bölgesi’nde Atabey deresi üzerinde Atabey Boğazı başlıca örnekleridir. Kanyon Vadi : Klaker gibi dirençli ve çatlaklı taşlar içinde, akarsuyun derinlemesine aşındırmasıyla oluşur. Vadinin yamaç eğimleri çok dik olup, 90 dereceyi bulur. Kanyon vadiler Türkiye’de Toroslar’da yaygın olarak görülür. Antalya’daki Köprülü Kanyon, ülkemizdeki güzel bir örnektir. Tabanlı Vadi : Akarsu, yatağını taban seviyesine yaklaştırınca derine aşınım yavaşlar. Yatak eğiminin azalması akarsuyun menderesler çizerek yanal aşındırma yapmasına neden olur. Yanal aşındırmanın artması ile tabanlı vadiler oluşur. Menderes Akarsu yatak eğiminin azalması, akarsuyun akış hızının ve aşındırma gücünün azalmasına neden olur. Akarsu büklümler yaparak akar. Akarsuyun geniş vadi tabanı içinde, eğimin azalması nedeniyle yaptığı büklümlere menderes denir. Menderesler yapan akarsuyun, uzunluğu artar ancak akımı azalır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle menderesler yapan bir akarsuyun, yatağına gömülmesiyle oluşan şekle gömük menderes denir. Dev Kazanı Akarsuların şelale yaparak döküldükleri yerlerde, hızla düşen suların ve içindeki taş, çakıl gibi maddelerin çarptığı yeri aşındırmasıyla oluşan yeryüzü şeklidir. Akdeniz Bölgesi’ndeki Manavgat ve Düden şelalelerinin düküldükleri yerlerde güzel dev kazanı örnekleri bulunur. Akarsu Biriktirme Şekilleri Akarsular aşındırdıkları maddeleri beraberinde taşır. Yatak eğimleri azaldığında akarsuların aşındırma ve taşıma gücü de azalır. Bu nedenle taşıma güçlerinin azaldığı yerde taşıdıkları maddeleri biriktirirler. UYARI : Akarsuların yatak eğimi azaldığında hızları, aşındırma ve taşıma güçleri azalır. Biriktirmedeki, temel etken yatak eğimin azalmasıdır. Birikinti Konisi : Yamaçlardan inen akarsular, aşındırdıkları maddeleri eğimin azaldığı eteklerde biriktirir. Yarım koni şeklindeki bu birikimlere birikinti konisi adı verilir. Birikinti konileri zamanla gelişerek verimli tarım alanı durumuna gelebilir. Dağ Eteği Ovası : Bir dağın yamaçlarından inen akarsular taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerde birikinti konileri şeklinde biriktirirler. Zamanla birikinti konilerinin birleşmesiyle oluşan hafif dalgalı düzlüklere dağ eteği ovası adı verilir. Dağ İçi Ovası : Dağlık alanların iç kısımlarında, çevreden gelen akarsuların taşıdıkları maddeleri eğimin azaldığı yerlerde biriktirmesi ile oluşan ovalardır. Türkiye gibi engebeli ülkelerde dağ içi ovaları çok görülür. Taban Seviyesi Ovası : Akarsuların taban seviyesine ulaştığı yerlerde, eğimin azalması nedeniyle taşıdığı maddeleri biriktirmesi ile oluşturduğu ovalardır. Bu tür ovalarda akarsular menderesler yaparak akar. Gediz ve Menderes akarsularının aşağı bölümlerindeki ovalar bu türdendir. Seki (Taraça) : Yatağına alüvyonlarını yaymış olan akarsuyun yeniden canlanarak yatağını kazması ve derinleştirmesi sonucunda oluşan basamaklardır. Taban seviyesinin alçalması nedeniyle, tabanlı bir vadide akan akarsuyun aşındırma gücü artar. Yatağını derine doğru kazan akarsu vadi tabanına gömülür. Eski vadi tabanlarının yüksekte kalması ile oluşan basamaklara seki ya da taraça denir. Kum Adası (Irmak Adası) : Akarsuların yatak eğimlerinin azaldığı geniş vadi tabanlarından taşıdıkları maddeleri biriktirmesi ile oluşan şekillerdir. Kum adaları akarsuyun taşıdığı su miktarı ve akış hızına bağlı olarak yer değiştirirler. Kum adaları üzerinde yoğun bir bitki örtüsünün bulunması kum adalarının yer değiştirmediğini gösterir. Delta : Akarsuların denize ulaştıkları yerlerde taşıdıkları maddeleri biriktirmesiyle oluşan üçgen biçimli alüvyal ovalardır. Deltalar, taban seviyesi ovalarının bir çeşididir. Onlardan ayrılan yönü biriktirmenin deniz içinde olmasıdır. Bu nedenle deltanın oluşabilmesi için; • Gel-git olayının belirgin olmaması • Kıyının sığ olması • Kıyıda güçlü bir akıntının bulunmaması • Akarsu ağzında eğimin azalması gerekir. Yeraltı Suları ve Kaynaklar Yer altı Suyu (Taban Suyu) Yağış olarak yeryüzüne düşen ya da yeryüzünde bulunan suların, yerçekimi etkisiyle yerin altına sızıp, orada birikmesiyle oluşan sulardır. Yer altı suyunun oluşabilmesi için beslenme ve depolanma koşullarının uygun olması gerekir. Yer altı suyunun beslenmesini etkileyen en önemli etmen yağışlardır. Depolama koşulları ise yüzeyin eğimine, bitki örtüsüne ve yüzeyin geçirimlik özelliğine bağlıdır. Yer altı Sularının Bulunuş Biçimleri Bol yağışlı ve zemini geçirimli taşlardan oluşan alanlarda yer altı suyu fazladır. Az yağış alan, eğimi fazla ve geçirimsiz zeminlerde ise, yer altı suyunun oluşumu zordur. Kum, çakıl, kumtaşı konglomera, kalker, volkanik tüfler, alüvyonlar, geçirimli zeminleri oluşturur. Bu nedenle alüvyal ovalar ve karstik yöreler yer altı suyu bakımından zengin alanlardır. Kil, marn, şist, granit gibi taşlar ise geçirimsizdir. Yer altı suyu oluşumunu engeller. Yeraltında biriken sular Taban suyu Artezyen Karstik Yeraltı Suyu olarak bulunur. Taban Suyu Altta geçirimsiz bir tabaka ile sınırlandırılan, geçirimli tabaka içindeki sulardır. Bu sular genellikle yüzeye yakındır. Marmara Bölgesi’ndeki ovalar, Ege Bölgesi’ndeki çöküntü ovaları, Muş, Erzurum ve Pasinler ovalarındaki yer altı suları bu gruba girer. Artezyen Bu tür sular basınçlı yeraltı sularıdır. İki geçirimsiz tabaka arasındaki geçirimli tabaka içinde bulunan sulardır. Tekne biçimli ovalar ve vadi tabanlarında bu tür sular bulunmaktadır. İç Anadolu Bölgesi artezyen suları bakımından zengindir. Karstik Yer altı Suyu Karstik yörelerdeki kalın kalker tabakalar arasındaki çatlak ve boşluklarda biriken yer altı sularıdır. En önemli özelliği birbirinden bağımsız taban suları oluşturmasıdır. Karstik alanların geniş yer kapladığı Akdeniz Bölgesi karstik yeraltı suları bakımından zengindir. Kaynak Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı yere kaynak denir. Türkiye’de kaynaklara pınar, eşme, bulak ve göze gibi adlar da verilir. Kaynaklar, yer altı suyunun bulunuş biçimine, yüzeye çıktığı yere ve suların sıcaklığına göre gruplandırılabilir. Sularının sıcaklığına göre kaynaklar, soğuk ve sıcak su kaynakları olarak iki gruba ayrılır : Soğuk Su Kaynakları Yağış sularının yeraltında birikerek yüzeye çıkması sonucunda oluşurlar. Genellikle yüzeye yakın oldukları için dış koşullardan daha çok etkilenirler. Bu nedenle suları soğuktur. Soğuk su kaynakları yeraltında bulunuş biçimine ve yüzeye çıktığı yere göre üç gruba ayrılır : Tabaka Kaynağı : Geçirimli tabakaların topoğrafya yüzeyi ile kesiştikleri yerden suların yüzeye çıkmasıyla oluşan kaynaklara tabaka kaynağı denir. Vadi Kaynağı : Yeraltına sızan suların bulunduğu tabakanın bir vadi tarafından kesilmesi ile oluşan kaynaktır. Genellikle vadi yamaçlarında görülür. Karstik Kaynak (Voklüz) : Kalın kalker tabakaları arasındaki boşlukları doldurmuş olan yer altı sularının yüzeye çıktığı kaynaktır. Bol miktarda kireç içeren bu kaynakların suları genellikle sürekli değildir. Yağışlarla beslendikleri için karstik kaynakların suları soğuktur. Toroslar üzerindeki Şekerpınarı en tanınmış karstik kaynak örneklerinden biridir. Sıcak Su Kaynakları Yerkabuğundaki fay hatları üzerinde bulunan kaynaklardır. Fay kaynakları da denir. Suları yerin derinliklerinden geldiği için sıcaktır ve dış koşullardan etkilenmez. Sular geçtikleri taş ve tabakalardaki çeşitli mineralleri eriterek bünyelerine aldıkları için mineral bakımından zengindir. Bu tür kaynaklara; kaplıca, ılıca, içme gibi adlar verilir. Sıcak su kaynaklarının özel bir türüne gayzer denir. Gayzer : Volkanik yörelerde yeraltındaki sıcak suyun belirli aralıklarla fışkırması ile oluşan kaynaklardır. UYARI : Yerin derinliklerinde bulunan suların sıcaklığı yıl içinde fazla bir değişme göstermez. Fay kaynakları volkanik ve kırıklı bölgelerde görülür. Türkiye’de Sıcak Su Kaynaklarının Dağılışı Türkiye kaplıca ve ılıca bakımından zengin bir ülkedir. Bursa, İnegöl, Yalova, Bolu, Haymana, Kızılcahamam, Sarıkaya, Erzurum, Sivas Balıklı Çermik, Afyon, Kütahya, Denizli çevresindeki kaplıca ve ılıcalar en ünlüleridir. Karstik Şekiller Yağışlar ve yer altı suları, kalker, jips, kayatuzu, dolomit gibi eriyebilen, kırık ve çatlakların çok olduğu taşların bulunduğu yerlerde, kimyasal aşınıma neden olurlar. Kimyasal aşınım sonunda oluşan şekillere karstik şekiller denir. Karstik Aşınım Şekilleri Yağışların ve yeraltı sularının oluşturduğu karstik aşınım şekillerinin aşınım şekillerinin büyüklükleri değişkendir. Karstik aşınım şekilleri şunlardır : Lapya : Kalkerli yamaçlarda yağmur ve kar sularının yüzeyi eriterek açtıkları küçük oluklardır. Oluşan çukurluklar keskin sırtlarda yan yana sıralandığından yüzey pür      

http://www.biyologlar.com/jeomorfoloji-nedir

KENELER BİYOLOJİK SİLAHMI

Türkiye`de 120 kişinin ölümüne neden olan keneler, biyolojik silah olarak kullanılıyor mu? Bilim adamları bu sorunun cevabını aradı. Kaynak:Haber Merkezi Kırım Kongo kanamalı ateşi (KKKA) Türkiye`de ilk kez 2002`de görüldü ve 28`i bu yıl olmak üzere toplam 120 kişinin ölümüne yol açtı. Bu yılın ilk 3 ayında 206 kişinin kene ısırması şikâyetiyle hastanelere başvurması, hastalığı `salgın` boyutuna taşıdı. Türkiye ile birlikte Afrika, Asya, Balkanlar ve Ortadoğu`da 30`dan fazla ülkeyi tehdit eden hastalığın tedavisi henüz bilinmiyor. Küresel ısınmanın virüsün yayılmasında etkili olduğu söylense de `Biyolojik silah mı?` sorusu tartışmaların odağına yerleşti. Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü`nden Prof. Dr. Levent Akın, bu soruya, `CIA ve FBI`ın biyolojik silahlar listesinde Kırım Kongo da var.` cevabını veriyor. Ancak mikrop üreten ve kullanmaya karar veren bir ülkenin elinde bunu durduracak maddenin olması gerektiğini vurgulayan Akın, dünyada henüz bu mikrobu öldürecek maddenin bulunmadığını hatırlatıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi`nden Prof. Dr. Ayşen Gargılı da, virüsün biyolojik silah listesinde yer aldığını doğruluyor. Fakat, bunun Türkiye`de denendiği tezine karşı çıkıyor. Sebebini ise `Kırım Kongo solunum yoluyla bulaşmaz ve kitlesel ölümler getirmez.` sözleriyle açıklıyor. `Çocukken ineklerden keneleri söker, öldürürdük. Hiçbir şey olmazdı. Bu kenelere ne oldu da şimdi hastalık saçıyor?` sorusu 35 yaşındaki Sivaslı Fatih Polat`a ait. Türkiye`deki hemen herkesin dilinde olan bu sorunun cevabını kimse bilmiyor. Bilinen bir gerçek var ki; hyalomma marginatum marginatum türü keneler 2002 yılından bu yana Türkiye`de hastalık saçıyor. İlk olarak 1944`te Kırım`da, 1956`da da Kongo`da görülen virüsün Türkiye`de 1970`li yıllarda da tek tük vakalara sebep olduğu biliniyor. Ancak ölümcül virüs taşıyan keneler Anadolu`daki 60`ın üzerindeki tür içinde hızla artıyor. 15 yıl öncesinde sayıları çok az olan keneler, şu anda en kalabalık nüfusa sahip tür olarak insanları tehdit ediyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı üyesi Prof. Dr. Ayşen Gargılı, hastalık taşıyan kenelerin gelişimini anlatırken, bugünkü durumu `kene salgını` olarak niteliyor. Gargılı, `Vakalardaki patlama salgının gidişatı açısından şaşırtan bir mesele değil. Olgu sayıları artarak devam eder, doygunluk noktasına çıkar ve insanlardaki bağışıklık oranı geliştikçe durur, daha sonra aşağıya iner.` diyor. Şu ana kadar dünyadaki en büyük KKKA salgınının Türkiye`de yaşandığını dile getiren Gargılı, `biyolojik silah Türkiye`de deneniyor` tezini doğru bulmuyor. Virüsün biyolojik silah ve terörizm listesinde bulunduğunu doğrulayan Gargılı, Kırım Kongo`nun solunum yoluyla bulaşmadığı ve kitlesel ölümler getirmeyeceği için çok etkin biyolojik silah olarak kullanılamayacağını söylüyor. Vakalar temmuz ayında patlama yapıyor Bir kene yılda 5-7 bin arasında yumurta bırakıyor. İlkbahardan itibaren toprağın üstüne çıkan keneler, önce hayvanlara yapışıyor. Daha sonra insanlardan kan emiyor. Nisanda başlayan vakalar eylül ayına kadar devam ediyor. En fazla vaka temmuz ayında görülüyor. Eylülün ortalarında keneler toprağa geri dönüyor. KKKA, hayvanlara ve insanlara kenelerin ısırmasıyla geçiyor. Hayvanlarda belirtisiz seyreden hastalık, insanlarda öldürücü olabiliyor. Türkiye`de vakaların yüzde 10`u ölümle sonuçlanıyor. Hastalık ani başlayan ateş, baş ve kas ağrıları, kırgınlık, halsizlik ve iştahsızlık gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal gibi şikâyetlerle devam ediyor. Hastalığın ilerlemesi durumunda diş eti, burun, kulak kanaması ve vücudun çeşitli yerlerinde dış kanama oluşuyor. Ankara Numune Hastanesi Mikrobiyoloji Klinik Şefi Hürrem Bodur, kene ısırdıktan 6 saat sonra virüsün salgılanmaya başlandığını belirtirken, iki hafta içinde kaybedilmeyen hastaların, KKKA`ya karşı bağışıklık kazandığını belirtiyor. Kelkit Vadisi`ndeki şehirlerde kene işgali var Orta Karadeniz, Orta Anadolu`nun kuzey kısımları, Toroslar`a kadar uzanan bodur alanlar. Virüslü kenelerin yaşamadığı yegane yer Akdeniz ve Karadeniz kıyıları. Nemli ve ıslak yerlerde yaşam sürdüremeyen bu tür keneler, Kelkit Vadisi olarak bilinen Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas civarında yoğun olarak görülüyor. Bu illerin yanı sıra vakaların rastlandığı iller; Amasya, Ankara, Artvin, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çankırı, Çorum, Düzce, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, Karabük, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Muş, Ordu, Samsun, Şanlıurfa, Yozgat, Zonguldak. Keneler, Amerika`da `lyme` hastalığına, Almanya ve Avusturya ile Kuzey Avrupa ülkelerinde ise beyin iltihaplanmasına yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/keneler-biyolojik-silahmi

Histoloji Preparatlarının Hazırlanması

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim.Tespit (Fiksasyon)Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir.Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki  depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz.Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz.Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır?Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenenözelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi).Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır.Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz?Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir:- Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir.- Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır.- Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir.- Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır.- Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır.- Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır.- Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN:Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz.Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir?Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden?DehidratasyonTespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçlakullanılan maddelere örnektir.Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir.Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılırElektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir.Bloklama (Gömme)Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafinintersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?Kesit AlmaBlokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımızultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar.Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir.Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir?Boyama (Kolorasyon)Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasalyapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır.Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, AsitFüksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir.Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir.Asidofili ve bazofili neye denir?Birleşik boyama neye denir?Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır.Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir.Ortokromazi ve metakromazi nedir?Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterdevital boyalardır.Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir?Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır.Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi-1

HİSTOLOJİ PREPARATLARININ HAZIRLANMASI

Canlılardan alınan doku ya da organ parçalarını mikroskopla incelenir duruma getirebilmek için takip ettiğimiz işlemlerin tümüne birden histolojik teknik adını veriyoruz. Bu amaçla kullanılan yöntemler uygulayacağımız mikroskobi tekniğine bağlı olarak ilk bakışta bazı farklılıklar görünse de temelde prensipler aynıdır. Bu konuyla ilgili temel prensipleri anlayabilmek için klasik ışık mikroskobunda inceleyeceğimiz bir preparatın hazırlanışını görelim. Tespit (Fiksasyon) Bir histolojik incelemenin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için dokuya ait yapı özelliklerinin, kimyasal içeriklerinin iyi korunmuş olması gerekir. Bunun için canlılara ait preparatların hazırlanışında ilk temel prensip hücre ve dokuları canlıdakine en yakın şekilde tutabilmektir. Bunun için ilk hedef otolizi engellemek olmadır. Canlı hücre içinde, etrafı membranla çevrili, eritici enzimler içeren, lizozom adını verdiğimiz organeller vardır. Hücre bu yapıları sindirim amacıyla kullanır. Ölümden sonra eritici enzimler sitoplazma içine geçerek hücreyi eritmeye başlar. Bu olaya kendini eritme anlamına gelen otoliz adı verilir. Otolize uğramış hücreler normal görünümünü kaybederek incelenmesi imkansız hale gelir. Otolizi engellemek amacıyla kullanılan bazı maddeler lizozomların içindeki enzimlerin sitoplazmaya geçişini ve erimeyi önlerler. Bu olaya tespit ya da fiksasyon, bu amaçla kullanılan maddelere de fiksatör adı verilir. Pek çok tespit maddesi ve tespit yöntemi vardır. Uygulayacağımız tespitin sonraki işlemlere, özellikle boyama işlemine bir zarar vermiyor olmasına dikkat etmek gerekir. Örneğin, klasik yöntemlerle tespit ve takip edilen dokularda yağ hücreleri içindeki depo yağını korumak imkansızdır. Hücrelerdeki yağ içeriği takip işlemleri esnasında akar, hücrelerin içleri sonradan boş görünür. Eğer bir çalışmada bu hücreleri yağ içerikleri ile beraber görmek istiyorsak fiziksel bir tespit yöntemi olan dondurma tekniğine başvurabiliriz. Fiziksel olarak tespit yöntemlerine örnek olarak periferik kan yayma preparatlarının boyanmadan önce ısıtılarak ya da doğrudan kurutularak tesbitini verebiliriz. Otoliz nedir? Fiksasyon hangi amaçla yapılır? Kimyasal tespit yöntemleri hem kullanılma sıklığı hem de kullanılan fiksatörlerin çeşitliliği açısından daha çok zenginlik gösterir. En bilinen ve yaygın kullanılan fiksatör formoldür. Formol genellikle %10'luk sulu çözeltisi şeklinde kullanılır. Ticari formol %100'lükmüş gibi kabul edilerek 1 kısım formol, 9 kısım suyla karıştırılarak tesbit sölüsyonu hazırlanır. Ayrıca, glutaraldehit, osmium tetraoksit, bazı asitler, alkoller ya da bunların kombine formları daha az sıklıkla kullanılan kimyasal fiksatörlere örnek olarak verilebilir. Bütün fiksatiflerin istenen özelliklerinin yanı sıra istenmeyen bazı etkileri de vardır. Değişik kombinasyonlar kullanılarak istenen tespit özelliklerinin artmasını, istenmeyen bazı etkilerin en aza indirgenmesini sağlamak mümkündür. Birleşik olarak kullanılan fiksatörler çoğu kere ilk bulup kullanan araştırıcının adıyla anılırlar (Bouin, Carnoy, Zenker gibi). Elektron mikroskopta incelenecek preparatların hazırlanmasında ultrastruktürel yapının detaylı incelenebilmesi için çift fiksasyon işlemine gereksinim vardır. Bu işlemde önce tamponlanmış glutaraldehit ilk fiksatör olarak, daha sonra tamponlanmış osmium tetroksit ikinci fiksatör olarak kullanılır. Birleşik tespitten ne anlıyorsunuz? Doku ve organlardan alınan parçaların tespitinde aşağıdaki konulara dikkat etmek gerekir: - Tespit ve takipte kullanılan sölüsyonların dokunun içine iyi işlemesi için parçaların yeterince küçültülmüş olmasına özen gösteriniz. Parçanın boyutlarının 0.5 cm. yi geçmiyor olması daha olumlu sonuç verecektir. - Parçalar alındıktan hemen sonra bekletilmeden tespit sıvısına konulmalıdır. - Parçalar büyük ve kanlı ise tespit sıvısı yenilenmelidir. - Tespit sıvısının, hacim olarak konulan parça ya da parçaların minimum kırk katı fazlalığında olmasına çalışılmalıdır. - Uygulayacağımız her tespit yöntemi için önerilen süreye uyulmalıdır. -Tespitten sonra parçalar iyi yıkanmalı, yapay görüntülere neden olmaması için tespit maddesi dokudan tamamen uzaklaştırılmalıdır. - Ayrıca SAĞLIĞIMIZ AÇISINDAN: Histoloji laboratuvarlarında kullanılan pek çok madde gibi tespit maddelerinin buharlarının canlı hücre ve organizma için son derece zararlı olduğunu aklımızdan çıkarmayıp, bu işlemlerin çeker ocak denilen yerlerde yapılmasına dikkat etmeliyiz. Eğer bu mümkün olmuyorsa laboratuvar ortamının çok iyi havalandırılıyor olmasına özen göstermeliyiz. Tespitte uyulması gereken kurallar nelerdir? Tespit işlemleri ne tür yerlerde yapılmalıdır, neden? Dehidratasyon Tespit edilmiş parçalar bu aşamadan sonra suyundan arındırılır. Bu işleme dehidratasyon adı verilir. Dehidratasyon işlemi için suyu kolaylıkla kendi bünyesine kabul eden etil alkol, izopropil alkol, dioksan, anilin gibi maddeler kullanılır. Bunlardan en yaygın kullanılanı etil alkoldür. Derecesi absolu alkole kadar ulaşan banyolardan geçirilen parçalar daha sonra ışığı geçirgen hale getirilir. Bu işleme şeffaflaştırma (clearing) işlemi denir. Bu amaçla en sık kullanılan madde ksiloldur. Ayrıca benzen, toluen, kloroform gibi maddeler bu amaçla kullanılan maddelere örnektir. Bu işlemler petri kutuları gibi buharlaşmayı engellemek için düzgün kapaklı cam kaplarda elle takip şeklinde yapılabildiği gibi otomatik takip makineleri ile de yapılabilir. Otomatik takip makineleri zaman ayarlaması yapılabilen, doku parçalarının istenilen kaplarda istediğmiz kadar kalmasını sağlayan makinelerdir. Dehidratasyon nedir? Hangi maddeler bu amaçla kullanılır Elektron mikroskop için hazırlanan preparatlar da doku parçaları dehitratasyon işleminden geçirilir. Bu işlem için de yine ethanol kullanılır. Gömme işleminden önce plastik eritici olan propilen oksit gibi maddelerde infiltre edilir. Bloklama (Gömme) Parçalardan rahatça kesitler alabilmek, düzgün kesit yüzeyleri sağlayabilmek için gömme ya da bloklama olarak ifade ettiğimiz işleme başvururuz. Parafin, jelatin, selloidin, karbovaks gibi maddeler bu işleme uygundur. En yaygın kullanılan madde parafindir. 56-60 derecede sıvılaşan parafin etüvde hazır tutulur. Parça prizmatik kalıplar içine konur, üzerine sıvı parafin dökülür. Parafin laboratuvar ısısında mum gibi donarak sertleşir. Kalıptan çıkarınca içinde bizim doku parçamız da bulunan düzgün prizmatik bir parafin bloku elde ederiz. Parafin intersüller boşluklara hatta hücrelerin içine bile penetre olarak dokuyu daha sabit ve kesilebilir hale getirir. Elektron mikroskop için ışık mikroskobuna oranla çok daha ince kesitlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle gömme ya da bloklama işleminde daha sert plastik maddeler gereklidir. Bunun için epon, araldit gibi epoxy plastik maddeler kullanılır.  Bloklama işleminde ne tür maddeler kullanılır?  Kesit Alma Blokladığımız doku ve organ parçalarında düzgün ince kesitler almak için kullandığımız aletlere mikrotom denir. Işık mikroskop incelemeleri için kullandığımız mikrotomlar mikron düzeylerinde ince kesitler alabilirlerken elektron mikroskop araştırmalarında kullanılan ultramikrotomlar angström inceliklerinde kesitler sağlarlar. Işık mikroskobu için kesitler almakta kullandığımız mikrotomlarda çelik bıçaklar kullanılırken, EM için kesitler aldığımız ultra mikrotomlarda cam ya da daha iyisi elmas bıçaklar kullanılır. Işık mikroskop çalışmalarında  genellikle 6-10 mikronluk kesitler kullanılır. Mikrotomların bıçakların hareketli olduğu kızaklı mikrotom denilen tipleri ya da bıçaklarının sabit, kesilecek blokların hareketli olduğu rotari mikrotom tipleri vardır. Mikrotom aracılığıyla parafin bloklardan isteğimiz kalınlıklarda dilimler keserken blok içindeki parçadan da aynı kalınlıkta kesitler elde etmiş oluruz. Daha sonra lam üzerinde alınan kesitler boyama işlemine hazır olurlar. Xylol gibi bazı solventler doku içindeki lipidler gibi bazı maddeleri eritebilirler. Bu istenmeyen etkinin önüne geçmek için cryostat adı verilen dondurma mikrotomları kullanılır. Dokular bu yöntemle düşük ısıda aniden dondurularak takip işlemlerinden geçirilmeden ve bloklanmadan kesit alınabilir hale gelir. Mikrotom ve Ultramikrotom neye denir? Boyama (Kolorasyon) Çok ufak ayrıcalıklar dışında dokuların büyük bir kısmı renksizdir ve boyanmadığı sürece ışık mikroskobunda incelenmesi zordur. Çeşitli doku ve hücre kısımlarının yapıları nedeniyle farklı kimyasal özellikteki boyaları farklı bir şekilde tutmaları histolojide boyamanın esasını teşkil eder. Histolojik araştırmalarda kullanılan boyaların büyük bir çoğunluğu asit veya baz özelliğinde olup dokudaki ionize köklerle elektrostatik bağlantı yaparlar. Bu şekilde doku ve hücrelerin daha belirgin bir şekilde ortaya çıkması sağlanırken diğer yandan kimyasal yapısını bildiğimiz boyalarla reaksiyona giren yapıların kimyasal özellikleri ortaya konmuş olur. Histolojik boyalar renklendirici gruplarının asit ya da baz oluşuna göre asit ve bazik boyalar olmak üzere iki ana grupta toplanırlar. Bazik boyaları çeken, o boyanın renginde boyanan hücre ve doku kısımları bazofil boyanıyor ya da bazofili gösteriyor diye tanımlanır. Genel olarak granüllü endoplazmik retikulumun yoğun olduğu kısımlar, hücre çekirdeği bazofili gösteren yapılardır. Asit boyalarla reaksiyona girerek onun renginde boyanan hücre ya da doku kısımları için asidofil boyanıyor ya da asidofili gösteriyor denir. Bazı ayrıcalıkları olmakla birlikte hücre sitoplazması, kollajen lifler, mitokondrium ve lizozomlar asidofilik yapılardır. Bazik boyalara örnek olarak Metilen Mavisi, Jansiyan Viyole, Bazik Füksin, Azokarmin, Safranin, Hematoksilin, Nükleer Fast Red verilebilir. Eozin, Pikrik Asit, Asit Füksin, Oranj G, Eritrosin, Kongo Kırmızısı, Light Green gibi boyalar asit boyalara örnektir. Boyalar bazı yöntemlerde tek olarak kullanılır. Bazı yöntemlerde ikili ya da daha çok boya içeren birleşik yöntemler dediğimiz şekillerde kullanılırlar. Birleşik yöntemlerde kesitler birbiri ardından bazik ve asit boyalarla işleme tabi tutulurlar. Birleşik boya yöntemlerinden ikili olanlara örnek olarak çok yaygın bir boyama yöntemi olan Hematoksilin+Eozin (HE) yöntemi gösterilebilir. Azokarmin, Oranj G ve Anilin Mavisinden oluşan Heidenhein İn Azan yöntemi ise üçlü bir boyama yöntemidir. Asidofili ve bazofili neye denir? Birleşik boyama neye denir? Bazı boyalar, bazı yapıları boyanan çözelti renginden farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, böyle boyalara da metakromatik boyalar denir. Örneğin toluidin mavisi dokuya düşük konsantrasyonda bağlandığında mavi renkte boyar (ortokromatik). Oysa bir yapıya yüksek konsantrasyonda bağlandığında mor-kırmızı renkte boyar (metakromatik). Toluidin mavisinin Mast hücrelerinin granüllerini mor-kırmızı boyaması metakromatik boyanmadır. Bazı lipidler, makromoleküller metafosfat, sülfomukopolisakkaritler, nükleik asitler metakromazi gösteren yapılardır. Toluidin mavisi, Metilen mavisi, Azur A gibi boyalar ise metakromatik boyalara örnek verilebilir. Ortokromazi ve metakromazi nedir? Bazı boyalar deneysel amaçla doğrudan canlıya verilebilir. Bu renkli maddeler organizmada bazı yerlerde tutularak canlıda boyanma sağlarlar. Örneğin, tripan mavisi deney hayvanının dolaşımına verildiğnide karaciğer kupffer hücreleri tarafından tutulur. Böylece hayvan daha canlıyken sitoplazması mavi tanecikler tarzında boyunmış olur. Vital boyalardan Tripan mavisi, Kongo kırmızısı, Çini mürekkebi, Alizarin ve Lityum karmin asit karakterde vital boyalardır. Metilen Mavisi, Nötral Red, Janus Green, Krezil Viyole ve Nigrosin bazik karakterde vital boyalardır. Vital boyamanın diğer boyama yöntemlerinden farkı nedir? Boyama işleminden sonra kesitler yeni baştan dehidrate edilir ve şeffaflaştırılır. Daha sonra üzerlerine lamel kapatılarak korunur. Preparatların kapatılmasında Kanada Balsamı ya da son zamanlarda ucuzluğu ve çabuk kuruması yönünden tercih edilen bazı sentetik yapıştırıcılar kullanılmaktadır. Uzun süre saklanılması düşünülen preparatları doğrudan güneş ışığı ya da kuvvetli ışıklardan sakınmak gerekir. Aksi takdirde boya solacaktır. Dokuların renkli boyalarla boyanmasının yanı sıra altın, gümüş gibi bazı metallerin seçici olarak bazı kısımlara çöktürülmesi de o bölgelerin mikroskop altında kolayca belirlenmesini sağlayan boyadışı bir renklendirme yöntemi olarak karşımıza çıkar.

http://www.biyologlar.com/histoloji-preparatlarinin-hazirlanmasi

Kene İle Bulaşan Hastalıklar

ÖZET Parazitlerin neden olduğu hastalıklar önemli sağlık problemidir. Endoparazit ve ektoparaziter hastalıklar mevcuttur. Kenelerle bulaşan hastalıklar en sık görülen vektör kaynaklı hastalıklardır. Keneler bakteri, virüs spiroket, protozoa, nematod ve toksinler gibi patojenleri yayabilir ve böylece ektoparaziter kaynaklı hastalıklara sebep olurlar. Ülkemizde keneler için iklim koşulları, bitki örtüsü ve yüzey şekli bakımından uygun koşullar vardır. Bu makalemizde kenelerle bulaşan hastalıkları özetlemeye çalıştık. SUMMARY Paraziter diseases are important medical problems.There are endoparasitic and ectoparasitic diseases. Tick-borne diseases are the most common vector-borne illnesses. Ticks can spread bacteria, viruses, spiroketia, protozoa, nemadot and toxins and by so they made ectoparasitic diseases. Our country has suitable conditions to continue biologic activity of ticks acording to seasons, plants and surface forms. In this article we have tried to summary tick-borne diseases. İrfan Nuhoğlu1, Murat Aydın1, Süleyman Türedi2, Abdülkadir Gündüz2, Murat Topbaş3 1KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, 2Acil Tıp Anabilim Dalı, 3Halk Sağlığı AD, Trabzon. Anahtar Kelimeler: Kene, Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme Hastalığı. Key words: Tick, Crimean-Congo Haemorhagic Fever, Lyme disease. Sorumlu yazar/ Corresponding author: İrfan Nuhoğlu, KTÜ Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD, Trabzon irfannuhoglu@hotmail.com GİRİŞ Parazitlere bağlı hastalıklar günümüzde önemli sağlık problemlerindendir. Bu durum endoparazitlerden kaynaklanabileceği gibi; kene gibi ektoparazitlerden de kaynaklanır (1). Keneler tüm dünya üzerindeki memeli, kuş ve sürüngenlerden kan emen eksternal parazitlerdir (2). Keneler Araknidea sınıfına ait artropodlardan olup balıklar dışındaki tüm omurgalıların kanlarıyla beslenebilirler. Dünya üzerinde omurgalıları etkileyen 899 adet kene türü mevcuttur. Bunların 185’i Argasidae, 713’ü İxodidae, 1 tanesi ise Nuttalliellidae soyuna bağlıdır (5,6). Bakteri, spiroket, rickettsia, protozoa, virüs, nematod ve toksinler gibi birçok farklı patojeni taşıyabilir ve yayabilirler (3). Tıbbi ve ekonomik önemleri insanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilme kabiliyetlerinin olduğunun fark edilmesiyle anlaşılmıştır. İnsanlar üzerinde oluşturdukları önemli sağlık sorunları yanında çiftlik hayvanları üzerinde büyük ekonomik kayıplara neden olabilirler. Türkiye; iklimi, yüzey şekli ve bitki örtüsü bakımından, kenelerin biyolojik aktivitelerini sürdürmeleri için uygun koşullara sahip bir ülkedir (7-9). Günümüze kadar kullanılan hiçbir mücadele yöntemi, tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Bugünkü bilgiler ışığında kene eradikasyonunun neredeyse imkânsız olduğu kabul edilmektedir. KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ (KKKA) KKKA Afrika’nın bazı bölgelerinde, Asya, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da görülen ölümcül bir viral enfeksiyondur (10,11). Bildirilmiş mortalite oranı % 3-30 olan bu hastalığa neden olan virüs Bünyavirüs ailesinden Nairo virüs genusuna bağlı olup; insanda ciddi hastalığa neden olur (11-12). Tıbbi olarak önemi kene ile taşınan virüsler arasında en yaygın coğrafi dağılıma sahip olmasıdır(13). Hastalık ilk kez 12.yy’da bugünkü Tacikistan topraklarında hemorajik bir sendrom olarak tanımlanmıştır (10). KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden 200 Sovyet askerinde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda gösterildi (10,11). Virüsün yaşam çevrimi ‘kene-omurgalı-kene’ şeklinde olup; hayvanlarda hastalık yaptığına dair bir delil yoktur (11). Virüsler Hyalomma genusu keneleri ile taşınır. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 462 Resim 1. Türkiye’de Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Vakalarının Dağılımı Enfekte anneden yumurtaya transovarial; larvanymph- erişkin şeklinde transstadial olarak geçiş gösterirler. Virüsün Avrupa’daki ana taşıyıcısı Akdeniz hyalomması olarak bilinen H.marginatum marginatum’dur (10,11). Komşu bazı ülkelerde 1970’lerden beri epidemiler bildirilmesine rağmen Türkiye’de virüsle enfekte vakalar ilk kez 2002 yılında bildirilmiştir. 2002-2005 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’na 500 vaka bildirilmiş ve bunların 26’sı (% 5,2) ölmüştür (Resim 1) (13-16). Türkiye’de ki salgında vakaların % 90’ı çiftçilerdi (13,14). İnsan vücudu; enfekte kenelerin ısırması ile veya hasta olan bir kişiyle enfeksiyonun akut fazı sırasında temas ettikten sonra enfekte olabilir. Ayrıca içinde virüs bulunan kan ve dokularla temastan sonra geçiş olabilir. Hastalığın ortaya çıktığı insan vücudu virüsün bilinen tek konağıdır (17). Hastalığın seyrinde 4 faz vardır: 1. İnkübasyon fazı kene ısırığını takiben 3-7 gündür (18). Bu dönemde herhangi bulgu vermez. Türkiye’de 5,5 gün olan bu fazın süresi viral doz ve bulaşma yoluna bağlıdır (12). 2. Prehemorajik faz; ani yükselen ve 39-41 derece arasında seyreden ateşle karakterizedir. Ateş 4-5 gün sebat eder(10). Baş ve kas ağrısı, baş dönmesi, ishal, burun akıntısı ve kusma olabilir (19).Yüz boyun ve göğüste hiperemi, skleral konjesyon, konjuktivit görülebilir. 1-7 gün sürebilen bu fazın ortalama süresi 3 gündür(10). 3. Hemorajik faz; genellikle 2-3 gün gibi kısa sürer. Genellikle hastalığın 3-5. günlerinde başlar ve hızlı bir seyir gösterir. Bu dönemin ateşle herhangi bir ilişkisi yoktur (10). Hemoraji peteşiden başlayarak, müköz membran ve derideki büyük hematomlara kadar ilerleyebilir. Diğer bölgelerden kanamalar vajen, diş eti ve serebral kanamaları içerir(20). En sık kanayan bölgeler ise burun, GİS (hematemez, melena ve intraabdominal), genital (menometroraji), idrar (hematüri) ve solunum yollarıdır. Türkiye’de vakaların % 20-40’ında hepatomegali; % 14-23’ünde ise splenomegali bulunur (15). 4. Konvalesan faz hastalık başlamasıyla beraber 10-20 gün içinde başlar. Bu dönemde değişken nabız, taşikardi, komplet saç kaybı, polinörit, solunum zorluğu, kserostomi, görme azlığı, işitme kaybı, hafıza kaybı olabilir(10). Tanıda trombositopeni, lökopeni, AST-ALT-LDHCKP düzeylerinde artış, PT ve aPTT sürelerinde uzama, fibrinojen düzeyinde azalma ve fibrin yıkım ürünlerinde artma görülebilir. CBC ve Biyokimyasal testler 5-9 günde normal seviyelerine inerler (21). Virüs izolasyonu 2-5 günde sağlanabilir ama hücre kültürleri sensitiviteden yoksundur ve genellikle hastalığın ilk 5 gününde karşılaşılan yüksek viremi ilişkisini gösterir (22). KKKA virüs enfeksiyonunun hızlı laboratuar teşhisi için seçilecek metot Revers Transkriptaz PCR’dir. Bu yöntem hızlı, yüksek sensitif ve yüksek spesifiktir (23). Hastalık ortaya çıktıktan sonra ilk 7 gün içinde İg M ve İg G TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) antikorları serolojik olarak ELİSA ve İmmünfloresan yöntemi ile tespit edilebilir(24). Tedavinin temeli; trombosit, TDP ve eritrosit ile yapılan destekleyici tedaviye dayanır. Hastada potansiyel kanama alanları tespit edilmeli ve bulaştırma riski için koruyucu önlemler alınmalıdır. Sıvı elektrolit dengesine dikkat edilmelidir. Etki mekanizması açık olmamakla beraber Ribavirin tavsiye edilen antiviral ajandır. Bu ilacın akut respiratuar sendrom tedavisinde kullanımına bağlı hemolitik anemi, hipokalsemi ve hipomagnezemi yan etkileri bildirilmiştir (25,26). ROCKY DAĞLARI BENEKLİ ATEŞİ (RDBA) Amerikan Köpek Kenesi (Dermecentor variabilis) ile taşınan bakteriyel (Ricketsia ricketsii) bir enfeksiyondur (27). Kan damarlarının endoteliyal ve düz kas hücrelerini etkileyen küçük, pleomorfik,zorunlu hücre içi parazitidir. Hastalık Amerika’nın kuzeybatısında ilk kez 19.yy ın sonlarında tanımlanmıştır. Hastalık etkeni ajan ise 1900’lü yılların başlarında Howard Ricketts tarafından tanımlanmıştır (28). İnsandan insana geçiş tanımlanmamıştır (29). Hastalık kuzey, orta ve güney Amerika da endemiktir. İsmine rağmen yıllık vakaların sadece % 2’si Rocky dağları bölgesinde görülür (27). 5-9 yaşlarındaki çocuklar ve 60 yaşın üstündeki erişkinler olmak üzere iki tepesi olan bimodal yaş dağılımına sahiptir. 1998 yılında 365 vaka bildirilmiştir (29). Çoğu vaka 1 Mayıs-31 Temmuz arasında bildirilir ki bu dönem köpek kenesi populasyonunun en yüksek seviyede olduğu dönemdir. Hastalık çoğunlukla vahşi hayvan ve kenelerin birlikte bulundukları alanlarda ortaya çıkar. İmmatür evrelerde keneler tarla faresi gibi küçük kemirgenler üzerinde; erişkin olanlar ise insan ve köpek gibi daha büyük canlılar üzerinde yaşarlar (27). Ricketsia ile enfekte olan hastalar genellikle ısırık sonrasındaki 5-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalık ortaya çıktıktan sonraki ilk hafta içinde doktora başvururlar (30). Hastalık; ateş, bulantı, kusma, iştahsızlık, baş ve kas ağrısını içeren başlangıç belirtileri verir (27,31). Ateşin 2-5’ inci gününde önkol, el ve ayak bileği üzerinde küçük, düz, pembe ve kaşıntısız noktalar şeklinde benekli bir döküntü gelişir (30,31). Bu benekler üzerlerine basınç uygulandığında solarlar. Hastalığa ait bu karakteristik döküntü genellikle 6. güne kadar ortaya çıkmaz ve hastaların % 35-65 inde görülür (31,32). Döküntü genç hastalarda yaşlılara göre daha erken gelişir (30). Döküntü daha sonra avuç içi ve ayakaltı dâhil vücudun geri kalan bölümlerine yayılır (27). Bu durum ise hastaların % 50-80’ inde ve ancak geç evrelerde görülebilir. Hastaların % 10-15’ inde ise hiçbir zaman döküntü gelişmez (30,31). Temel laboratuar testlerinde normal veya hafifçe baskılanmış WBC, trombositopeni, yükselmiş karaciğer transaminazları ve hiponatremi bulunur. BOS incelendiğinde monosit hâkimiyeti olan bir beyaz küre artışı tespit edilir (31,32). Hastalığın ensefalit, non kardiyojenik pulmoner ödem, ARDS, kardiyak aritmiler, koagülopati, GİS kanaması ve deri nekrozunu da içeren major komplikasyonları vardır. Eğer tedavi edilmezse 8-15 gün içerisinde ölüm gerçekleşebilir. Mortalite oranı tedavi edilmemiş vakalarda % 25; tedavi edilmiş vakalarda % 5 olarak rapor edilmiştir (28). Tanı öykü ve fizik muayeneye dayanır. Eğer döküntü mevcut ise rickettsial organizma deriden yapılan biyopsideki vasküler endotel içinde direk immünofloresan veya immünoperoksidaz boyama yöntemiyle tespit edilebilir (31,33). Ama bu yöntem çok sık kullanılmamaktadır (34). Seroloji tanıyı destekleyebilir ancak bu da hastalığın ortaya çıkışından 7-10 gün sonra pozitifleşir (31). Mümkün olan en kısa sürede antibiyotik tedavine başlamak önemlidir (27,35). Tetrasiklin ve kloramfenikol tedavide etkindir. Bazı hastalarda doksisiklin birinci tercihtir. Tedavi en az 5-7 gün devam etmeli veya hasta en az iki gün afebril olana kadar sürmelidir (31,36). Ölümlerin çoğu medikal tedavideki gecikme nedeniyledir. Hastalık erken fark edilip tedavi edilirse hızlı bir düzelme gösterir (27). LYME HASTALIĞI Kalp, eklem ve sinir sistemini de içeren; ciddi problemler oluşturabilen Lyme hastalığı siyah bacaklı olarak adlandırılan geyik kenesi (İxodes scapularis) ile taşınan bir bakteriyel hastalıktır (27). Sıcaklık 35 Fahrenheit üzerinde olduğu sürece tüm yıl boyunca aktif kalabilirler. Zirve aktivite ayları nymphler için Mayıs-Haziran; erişkinler için ise Ekim-Kasım aylarıdır. Borelia burgdorferi adlı spiroketin neden olduğu Lyme hastalığı hem ABD de hem de dünyada kene ile taşınan en yaygın hastalıktır (28,35,36). Birleşik devletlerde ilk kez 1975 yılında Connecticut’ta bulunan Lyme bölgesinde çok fazla sayıda çocukta görülen artrit vakaları sonucunda bildirildi (26). Borelia hastalığa neden olan ajan olarak 1980’li yılların başlarında izole edilebilmiştir (33). Hastalığın 15 yaş gençlerde ve 29 yaşlarda olan iki tepeli bimodal bir yaş dağılımı vardır ve birçok vaka Mayıs-Eylül döneminde meydana gelir. ABD’de TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 464 1999 yılında hastalık kontrol ve korunma merkezine (CDC) 16273 vaka rapor edilmiştir (37). ABD’de ki araştırmalar kenelerin Lyme hastalığını nymph evresinde beslenmenin 2 ya da daha sonraki günlerinde naklettiklerini göstermiştir (26). Bu evrede 2 mm den küçük olduklarından sıklıkla fark edilmezler; beslenmek ve enfeksiyonu yaymak için fazla zamanları vardır. Erişkin keneler ise daha büyük olduklarından fark edilmeleri ve vücuttan uzaklaştırılmaları daha kolaydır. Kene uygun teknikle erken dönemde çıkarılırsa enfeksiyonu yayma şansı çok azdır (26). Lyme hastalığının 3 evresi bunlunur: 1. Erken lokalize evrede; kene ısırığını takiben günler içinde (7-14 gün) hastaların % 60-80 inde Eritema Cronicum Migrans adı verilen kırmızı, yavaşça genişleyen boğa gözü şeklinde döküntü meydana gelir (34,30). Isırık etrafında küçük, kırmızı bir papül olarak başlar; günler içerisinde merkezden dışa doğru genişler. Lezyonun merkezinde hiperemik, deriden kabarık bir beneklenme kalabilir ve ortalama çapı 16 cm olan lezyonun çapı bazı vakalarda 70cm’ye kadar ulaşabilir. Döküntü ile beraber yorgunluk, kas ağrısı, eklem ve baş ağrısı, ateş ve üşümeyi içeren sistemik semptomlar olabilir. Fizik muayenede boyun sertliği, bölgesel adenopati ve ısırık bölgesinden bağımsız bölgelerde, primer lezyondan daha küçük sekonder deri lezyonları görülebilir. Eğer tedavi edilmezse genellikle birkaç haftadan daha uzun bir sürede kendiliğinden iyileşir (34,35). 2. Hastalığın erken dissemine formu kene ısırığını takiben günler-aylar içinde birçok sistemi de içeren semptomlarla ortaya çıkar. Birçok hasta kene tarafından ısırılıp ısırılmadığını hatırlamaz. Hastalarda eritema kronikum migrans olmayabilir. Lenfositik menenjit, sıklıkla Bell palsi gibi kraniyel sinir palsileri, azalmış duyu, güçsüzlük ve refleks yokluğunu da içeren nörolojik semptomlar olabilir (5- 2). Kardiyak semptomlar çoğunlukla erkeklerde olur, bitkinlik ve çarpıntı şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli derecede atriyoventriküler bloklar ve orta derecede peri/miyokardit olabilir. Artrit genelde geç ortaya çıkar ama bu evrede de görülebilir. Bölgesel veya jeneralize adenopati, konjonktivit, iritis, hepatit ve mikroskopik hematüri veya proteinüri görülebilir (32,34,35) 3. Hastalığın geç evresi sıklıkla kronik artritle karakterizedir. Bu durum tedavi edilmemiş eritema migransı olan hastaların yaklaşık % 10 unda meydana gelir. Büyük eklemleri özellikle de diz eklemini içeren mono veya asimetrik oligoartriküler artrit olarak tanımlanmıştır. Nörolojik sistem subakut ensefalopati, aksonal polinöropati ve lökoensefalopati şeklinde etkilenebilir. Geç bulgular genelde birkaç yıl içinde spontan olarak iyileşir (30,32). Teşhis edilmesi zor bir hastalıktır (38).Tanı, öykü ve fizik muayeneye dayanır. Rutin laboratuar testleri tanıda rolü azdır. Seroloji testleri tanıyı doğrular ancak hastalığın ortaya çıkmasından 4-6 hafta sonrasına kadar tanı değerleri yoktur (30). ELİSA testi % 89 sensitif, % 72 spesifiktir. Pozitif test sonuçları Western Blot ile desteklenmelidir. PCR özellikle etkilenmiş eklemlerden alınan eklem sıvılarında yararlıdır (40). Eğer nörolojik bulgular varsa BOS’tan çalışma yapılabilir. Sinoviyal sıvı artritin ayırıcı tanısını yapmak için alınır. Organizmanın doku ve vücut sıvılarından izolasyonu çok zordur (31). Hastalığın sahip olduğu ciddi sekel potansiyeli nedeniyle erken tanı ve tedavi önem taşır. Ciddi vakalarda parenteral antibiyotikler gerekir. Erken dönemde yakalanırsa oral antibiyotiklerle tedavi edilebilir(26). Amoksisilin ve doksisiklin 2-3 hafta süre ile tedavide tercih edilir. Komplike olmayan vakalarda tedavi en az 14-21 gün; ciddi veya komplike vakalarda 30 gündür (41). Hastalık nadir görülür ama oldukça fatal seyreder (30). 1998 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi hastalıktan korunma da kullanılmak üzere ilk kez bir aşıya onay verdi. Rekombinant OspA (LYMErix) aşısı üzerindeki iki çalışma aşının semptomatik enfeksiyondan korunmada % 76-92 arasında etkili olduğunu göstermiştir. Aşı keneye maruziyet açısından yüksek veya orta riskli kişilere önerilmiş, düşük riskli veya risksiz olan kişilere, 15 yaşından gençlere, 70 yaşını geçmiş yaşlılara ve yeterli çalışma olmamasından dolayı hamilelere önerilmemektedir (42). ERLİKİYOZ Hastalık küçük, gram-negatif, pleomorfik, zorunlu hücre içi bir organizma olan Ehrlichia tarafından oluşturulur. ABD’ de Ehrlichia chaffeensis ve Ehrlichia ewingii’ nin neden olduğu İnsan Monositik Erlikiyozu (İME) ve henüz isimlendirilmemiş bir ehrlichia türünün, muhtemel Ehrlichia phagocytophila/Ehrlichia equi’nin neden olduğu İnsan Granülositik Erlikiyozu (İGE) olmak üzere iki farklı formu vardır (43). Ehrlichia chaffeensis yıldız kenesi olan Amblyomma americanum tarafından taşınır. Beyaz kuyruklu geyik bu kenenin tek major konağıdır ve tek doğal rezervuardır (35). Hastalık ilk kez 1935 yılında bir grup araştırma köpeğinde tespit edildi. 1986 yılında insanda tanımlandı. Dünya çapında yaygın bir hastalık TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) olmasına rağmen vakaların çoğu ABD’ de bildirilmektedir. Her iki türün de çoğu vakası Nisan- Eylül döneminde görülür. Vakaların % 75’ten fazlası erkeklerde görülür ve yaşlılar daha sık etkilenir. Klinik her iki türde de birbirine benzer. Hastalar kene ısırığı sonrası 7-10 günlük bir inkübasyon periyodunu takiben hastalanmanın ilk haftası içinde sağlık kuruluşuna başvururlar. Belirtiler ateş, baş ağrısı, kırgınlık ve kas ağrısıdır. Buna ek olarak bulantı, kusma, ishal, öksürük, eklem ağrısı, konfüzyon ve vucutta döküntü olabilir (35). Döküntü; İME olan erişkin hastaların yarısından biraz azında; İGE olan erişkin hastaların ise % 10’ undan biraz azında görülür. Bununla beraber enfekte çocuk hastaların % 60’ında döküntü görülmeyebilir. Döküntü gövdeyi içerir ama elleri ve ayakları tutmaz ve ısırık bölgesiyle ilişkili değildir. Maküler, papüler, retiküler, makülopapüler veya peteşiyel şekillerde olabilir. İGE de respiratuar veya renal yetersizlik, fırsatçı enfeksiyonlar veya hemoraji(DİC) gibi komplikasyonlar çok sık görülür (29). Laboratuar bulguları ise lökopeni, trombositopeni ve artmış karaciğer transaminazlarından oluşur. İGE de orta derecede bir anemi; hem İGE hem de İME de artmış ESR, BUN, kreatinin; İME de ise yükselmiş protein düzeyi ve lenfositik pleositozu olan BOS bulunabilir (44). Tanı öykü, fizik muayene ve laboratuar bulgularına dayanır. Seroloji tanıyı destekler ancak 1-2 haftada pozitifleşir. PCR da tanıyı destekler ancak akut safhada yapılmalıdır. Kültürler yararlı değildir. Tanıdaki temel metot konvelasan evredeki serokonversiyonun tespitidir. Tedavide tercih edilecek ilaç Doksisiklin’dir. Alternatif olarak kloramfenikol ve rifampin kullanılabilir. Tedavi süresi en az iki hafta olmalıdır. Tedavi edilmediği zaman tüm hasta grubunun % 50 sine varan bir oranda hospitalizasyon gerektiren ciddi bir hastalık oluşabilir. Uzamış ateş, böbrek yetersizliği, DİC, ARDS, meningoensefalit, nöbet veya koma şeklinde ciddi manifestasyonlar olabilir. Öngörülen mortalite oranı % 2-3 dür ve E.chaffeensis tarafından oluşturulan enfeksiyon diğer erlikiyoz türlerinden daha ciddidir (35). TULAREMİ Tularemi; küçük, gram negatif, hareketsiz bir kokobasil olan Francisella tularensis tarafından oluşturulan enfeksiyöz bir hastalıktır. Hastalık aynı zaman da Tavşan ateşi olarakta bilinir. İnsanlara sindirim, inokülasyon, inhalasyon ve kontaminasyon yollarıyla bulaşabilir. Amerika ‘da vakaların yarısından fazlasında kene ısırığı sorumludur (31). Her yıl bu ülkede 150-300 arasında vaka rapor edilir. Hastalık erkeklerde sık görülür. Özellikle kış aylarında avcılıkla uğraşanların derilerideki küçük lezyonların avlanan enfekte tavşanla teması ile bulaşır. Yaz ve sonbahar mevsimlerinde zirve yapar (45). İyi pişmemiş enfekte etler ve kontamine sular da bulaşma nedenidir. İnkübasyon periyodu ortalama 3-5 gündür. Birçok hastada ateş, üşüme, baş ağrısı, kırgınlık, anoreksi, yorgunluk, öksürük, kas ağrısı, göğüste rahatsızlık hissi, kusma, karın ağrısı ve ishali de içeren generalize semptomlar bulunur. Bunlara ek olarak hasta 6 farklı klasik modelden biriyle gelebilir: 1. Ülseroglandüler model: en sık görülen ve en kolay fark edilendir. Hastalar içerdiği lenf bezlerine drene olan bölgedeki ağrılı deri ülseriyle beraber olan, lokalize, hassas lenfadenopatilerden sikayetçidirler. En sık tutulan lenf bezleri çocuklarda servikal ve oksipital; erişkinlerde inguinal bölgede olanlardır. 2. Glandüler tip ise ülseroglandüler tip ile benzerdir ama bunda deri ülseri yoktur. 3. Oküloglandüler tipte organizmalar konjonktivaya yerleşmişlerdir. Vakaların % 90’ında tek taraflı tutulum olur. Fotofobi ve artmış lakrimasyonu içeren erken belirtiler vardır. Geç dönemde hastalarda göz kapağı ödemi, skleral enjeksiyonu olan ağrılı konjonktivit, kemozis ve küçük yeşil konjonktival ülser veya papül gelişir. Priaurikülar, submandibular ve servikal bezler sıklıkla tutulur. 4. Faringeal tipte ise organizmalar orofarinkse yerleşmişlerdir. Ciddi boğaz ağrısı bulunur. Fizik muayenede eksudatif farenjit veya tonsilit; servikal, preparotit veya retrofarengeal lanfadenopati bulunabilir. 5. Tifoid model ise herhangi bir lenfadenopati ile ilişkili değildir. Diğer tiplerde belirtilen genel semptomlara ek olarak burada sulu ishal vardır. 6. Pnömonik tip ise akut respiratuar bir hastalık olarak ortaya çıkar. Belirtiler ateş, minimal balgamlı veya balgamsız öksürük, substernal göğüs hassasiyeti ve plörotik göğüs ağrısından oluşur. Radyografilerde lobar, apikal veya miliyer infiltrasyonlar, hiler adenopati ve plevral efüzyon bulunabilir (45). Tanı; hikâye ve fizik muayeneye dayanır. Laboratuar testleri genellikle spesifik değildir. WBC ve ESR düzeyleri normal yâda hafif yüksektir. Organizma kültürde üretilebilir ama bu yöntem laboratuar çalışanlarına bulaşma riskinden dolayı sıklıkla kullanılan bir yöntem değildir. Göğüs radyografilerinde oval opasite, hiler adenopati ve plevral efüzyon triadından oluşan bulgular olabilir. Seroloji yaklaşık iki haftalık bir süre içinde tanıyı destekler (31). TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 466 www.korhek.org Hastada menenjit düşünülmüyorsa streptomisin ilk seçilecek ilaçtır. Alternatif olarak gentamisin, tetrasiklin, kloramfenikol ve florokinolonlar düşünülebilir. Tedavi 7-14 gün sürmelidir. Korunmada canlı aşı mevcuttur ve laboratuar çalışanları ve patojene tekrarlayan maruziyeti olan kişilere uygulanabilir. BABESİYOZ Hastalık etkeni eritrositleri enfekte eden ve hemolizlerine neden olan Babesia genusuna ait protozoal bir parazit olan Babesia divergens veya Babesia microti’ dir. Hastalık geçişi İxodes kenelerinin farklı türleri ile olur. Etken geyik kenesi ile taşınır (46). Hastaların % 5 kadarında fulminan seyrederek hospitalizasyon veya ölümle sonuçlanan bir tablo oluşturur. Özellikle splenektomi yapılmış hastalarda ciddi hastalık tablosu oluşturur. Tripanozoma’dan sonra memelilere kan yoluyla bulaşan en sık ikinci parazittir (47). Semptomlar diğer kene ile geçen hastalıklara benzer ve inokülasyondan bir hafta sonra başlayan influenza benzeri belirtiler verir. Ateş, terleme, kas ağrısı ve baş ağrısı görülür. Hemolitik anemi, hemoglobinüri, böbrek yetersizliği yapabilir. Enfeksiyon genç erişkinlerde yıllarca asemptomatik olarak kalabilir (46). Nadir de olsa oftalmik tutulum olabilir. Hastada ateş, hemolitik anemi ve uygun temas öyküsü varsa babesiyoz düşünülebilir. Tanı kan yaymalarda protozoanın tespitine dayanır. Karakteristik olarak Malta Haçı görünümü vardır. Serolojik testler ve PCR yardımcı yöntemleridir. Orta derecedeki vakalar semptomatik tedavi gerektirir. Persistan yüksek ateş, progresif anemi, yükselen parasitemi olan ciddi vakalarda Kinin+Klindamisin veya Atovaquon+Azitromisin en az 7-10 gün boyunca kullanılmalıdır. Yüksek parasitemisi olan ciddi hastalarda exchange transfüzyon yapılabilir (46). KOLORADO KENE ATEŞİ Hastalık bir ağaç kenesi olan D.andersoni tarafından nakledilen RNA orbivirus tarafından oluşturulur. Çoğunlukla Amrikadaki Rocky dağları bölgesinde her yıl 200-300 arasında vaka tespit edilir. İmmün yetmezliği olan ve splenektomi geçirmiş olan hastalar ciddi komplikasyonlar açısından risk altındadır (46). İnokülasyondan sonra bir hafta içinde influenza benzeri semptomlar başlar. Hastaların üçte birinde boğaz ağrısı bulunur. En önemli özelliği; menenjit, döküntü ve konjuktivit ile ilişkili olan bifazik ateştir. Hastalık genellikle 7-10 gün arasında sonlanır. Tanı genellikle immünfloresan boyama ile konur. Bununla beraber lökopeni ve trombositopeni bulunabilir. Spesifik bir tedavi yoktur. Destek tedavisi verilir. Belirtiler ortaya çıkmışsa diğer kene geçişli hastalıkları kapsayan ampirik olarak tetrasiklin, doksisiklin veya kloramfenikol kullanılabilir. DÖNEK ATEŞ Hastalığa Borrelia genusundan bir spiroket neden olur. Ornithodoros genus keneler esas vektördür. Tipik olarak hastalık sporadiktir (48). Ortalama inokülasyon periyodu bir haftadır. İnfluenza benzeri semptomlar, artralji, bulantı ve kusma olur. Genellikle 40 derecenin üzerinde, düzensiz ve bazen deliryumla ilişkili ateş olabilir. Hastaların çoğunda splenomegali bulunur. Meningeal bulgular olabilir. Epistaksis hemoptizi, iridosiklit, koma, kraniyel sinir palsi, pnomonit, miyokardit ve dalak rüptürünü içeren komplikasyonlar olabilir. Tanı; kan, kemik iliğinde ve ateş epizotu sırasında BOS’da spiroketin tespitiyle konulabilir. Lökosit sayısı normal veya orta derecede artmıştır. Trombositopeni tespit edilebilir. Tedavide 5-10 gün boyunca doksisiklin tercih edilir. Alternatif olarak eritromisin kullanılabilir. Eğer ilaçlar geç febril evrede verilirse Jarisch- Herxheimer reaksiyonu meydana gelebilir. Antibiyotik tedavisinin öncesi ve sonrasındaki 2 saatlik periyotlarda asetaminofen uygulanması reaksiyonun ciddiyetini azaltabilir. KOMBİNE ENFEKSİYONLAR Aynı kene birden fazla enfeksiyöz patojende taşıyabilir. Bundan dolayı bir ısırıkla birden fazla hastalığı bulaştırabilir. Örneğin İ.scapularis; erlikiyoz, lyme hastalığı ve babesiyozu bulaştırabilir. Lyme hastalığı bulunanların % 23’ünde babesiyoz; % 10-30 unda erlikiyoz bulunur. Kombine enfeksiyonların daha ciddi semptomlar oluşturacağı akılda bulundurulmalıdır. KAYNAKLAR 1. Rajput ZI, Hu S, Chen W, Arıjo AG, Xiao C. Importance of ticks and their chemical and immunological control livestock. Journal of Zhejiang University. 2006; 7(11): 912-921. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) www.korhek.org 467 2 Furman DP, Loomis EC. The ticks of California (Ascari: Ixodida). University of California Publications. Bulletin of the California Insect Survey. 1984; 25: 1-239. 3. Edlow JA, Danzl D, Halamka J, Pollack VC. Tick- Borne Diseases. www.eMedicine.com. 4. Snelson JT. Animal ectoparasites and disease vector causing major reduction in world food supplies. FAO Plant Prodection Bulleton. 1975; 13: 103-114. 5. Barker SC, Murrell A. Systematics and evolution of ticks with alist of valid genus and species names. Parasitology. 2004; 129(7):15-36. 6. Klompen JSH, Black WC, Keirans JE, Oliver JH. Evolition of tiks. Annu Rev Entomol. 1996; 41(1): 141-161. 7. Güler S, 198. Ankara ve civarındaki koyun ve keçilerde kış ixodidaeleri üzerine araştırmalar. U. Ü. Vet. Fak. Derg. 1 :54-55. 8. Güler S, Özer E, Erdoğmş SZ, Köroğlu E, Bektaş İ. Malatya ve bazı Güneydoğu Anadolu illerinde sığır, koyun ve keçilerde bulunan kene türleri. Doğa-Tr. J. Of Veterinary and animal Science. 1993; 17: 229-231. 9. Karaer Z, Yukarı BA, Aydın L. Türkiye keneleri ve vektörlükleri. Parazitolojide Andropod Hastalıkları ve Vektörler. İzmir, Türkiye. Parazitoloji Derneği Yayın No: 13, 1997, p. 363-434. 10. Hoogstraal H. The epidemiologymof tick borne Crimean-Congo hemorrhagic fever in Asia, europe and Africa. J Med Entomol 1979; 15: 307- 417. 11. Watts DM, Ksiazek TG, Linthicum KJ, Hoogstraal H. Crimean-Congo hemorrhagic fever. In:Monath TP, ed. The arboviruses: epidemiology and ecology, volume 2. Boca Raton, FL, USA:CRC Pres, 1988, p. 177-260. 12. Ergönül O, Celikbaş A, Dokuzoğuz B, Eren S, Baykam N, Esener H. The characteristicks of Crimean-Congo hemorhagic fever in a recent outbreak in Turkey and the impact of oral ribavirin therapy. Clin Infect Dis. 2004; 39: 285-89. 13. Ergönül Ö. Crimean-Congo haemorrhagic fever. The Lancet. 2006; 6: 203-214. 14. Kartı SS, Odabaşı S, Korten V, et al. Crimean- Congo hemorrhagic fever in Turkey. Emerg Infect Dis. 2004; 19: 1379-84. 15. Ozkurt Z, Kiki I, Erol S, et al. Crimean-Congo hemorrhagic fever in Eastern Turkey: clinical features, risk factors and efficacy of ribavirin therapy. J Infect. 2006; 52: 207-15. 16. Türkiye’de KKKA yayılım haritası. www.tvhb.org.tr 17. Whitehause CA. Crimean-Congo hemorrhagic fever. Antivir Res 2004; 64: 145-60. 18. Swanepoel R, Gill DE, Shepherd AJ, et al. The clinical pathology of Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 794-800. 19. Smego RA, Sarwari AR, Siddiqui AR. Crimean- Congo hemorrhagic fever: Prevention and control limitations in a resource poor country. Clin Infect Dis. 2004; 38: 1731-35. 20. Swanepoel R, Shepherd AJ, Leman PA, et al. Epidemiologic and clinical features of Crimean- Congo hemorrhagic fever in southern Africa. Am J Trop Med Hyg. 1987;36: 120-32. 21. Ergönül O, Celikbaş A, Baykam N, Eren S, Esener H, Dokuzoğuz B. Analysis of the mortality among the patients with Crimean-Congo hemorrhagic fever virus infection. Clin Microbiol Infect (in press). 22. Burt FJ, Leman PA, Abott JC, Swanepoel R. Serodiagnosis of Crimean-Congo haemorhagic fever. Epidemiol Infect. 1994;113: 551-62. 23. Schwarz TF, Nsanze H, Longson M, et al. Polymerase chain reaction for diagnosis and identification of distinct variants of Crimean- Congo hemorrhagic fever virus in the United Arab Emirates. Am J Trop Med Hyg. 1996; 55: 190-96. 24. Ahephered AJ, Swanepoel R, Leman PA. Antibody response in Crimean-Congo hemorrhagic fever. Rev Infect Dis. 1989; 11: 801- 806. 25. Knowles SR, Phillips EJ, Dresser I, Matukas I. Common adverse events associated with the use of ribavirin for severe acte respiratory syndrome in Canada. Clin Infect Dis. 2003; 37: 1139-42. 26. Chiou HE, LiuCI, Buttrey MJ, et al. Advere effects of ribavirin and outcome in severe acute respiratory syndrome: experience in two medical centers. Chest. 2005; 128: 263-72. 27. Ticks. www.co.franklin.oh 28. Walker DH, Raoult D. Rickettsia rickettsii and other spotted fever group rickettsiae (Rocky Mountain spotted fever and other spotted fevers). In: Mandel GL, Douglas RG, Bennett JE Dolin R, eds. Mandell, Douglas and Bennett’s Principles and practice of infectious diseases. 5th ed. Philadelphia. Churchill Livingstone, 2000, p. 2393-402. 29. Walker DH. Tick-transmitted infectious diseases in the United States. Annu Rev public Health 1998; 19: 237-69. 30. Tick information. www.cdc.gov. 31. Spach DH, Liles WC, Campbell GL, Quick RE, Anderson DE Jr, Fritsche TR: Tick-borne diseases in the United States. N Engl J Med. 1993; 329: 936-47. 32. Thorner AR, Walker DH, Petri WA Jr. Rocky mountain spotted fever. Clin Ifect Dis. 1998; 27: 1353-60. TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) 468 www.korhek.org 33. Steeve AC. Lyme borreliosis. In: Kasper DL, Harrison TR: Harrison’s Manual of medicine.16th ed. New York: McGraw-Hill, 2005, p. 995-9. 34. Tick-borne diseases. www.aafp.org. 35. Centers for Disease Control and Prevention. Rocky Mountain spotted fever. Accessed online April 11 2005. at: www.cdc.gov. 36. Taege AJ. Tick trouble: overview of tick-borne diseases. Cleve Clin J Med. 2000; 67: 245-9. 37. Ticks. www.health.nsw.gov.au. 38. Centers for disease control and prevention. Lyme disease-United States, 1999. MMWR morb Mortal Wkly Rep. 2001; 50: 181-85. 39. Steere AC, Bartenhagen NH, Craft JE, Hutchinson GJ, Newman JH, Rahn DW, et al. The early clinical manifestation of Lyme disease. Ann Intern Med. 1983; 99: 76-82. 40. Beers MH, Berkow R. The Merck manual of diagnosis and therapy. 17th ed. Merck Research Laboratories. Whitehause Station, n.J, 1999. 41. Treatment of Lyme disease. Med Lett Drugs Ther. 2000; 42: 37-9. 42. Deborah SF. Prevent Tick bites: Prevent Lyme Disease. Rutgers Coperative extensions. 1992, FS637. 43. Belman AL. Tick-borne diseases. Semin Pediatr Neurol. 1999; 6: 249-66. 44. Fritz CL, Glaser CA. Erlichsis. Infect Dis Clin North Am. 1998; 12: 123-36. 45. Cox SK, Everett ED. Tularemia, an analysis of 25 cases. Mo Med 1981; 78: 70-4. 46. Bratton RL; Corey GR. Tick-Borne Diseases. www.aafp.org. 47. Kjemtrup AM, Conrad PA. Human babesiosis: an emerging tick-borne disease. Int J Parasitology. 2000; 30: 1323-1337. Kaynak:TAF Preventive Medicine Bulletin, 2008: 7(5) Konu İle İlgili PDF formatını buradan indire bilirsiniz http://www.korhek.org/khb/khb_007_05-461.pdf

http://www.biyologlar.com/kene-ile-bulasan-hastaliklar

Keneler Hakkında Bilgi

Keneler Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, Dünya’nın her bölgesinde gözlenmektedirler. Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedirler. Kenelerin sistematikteki yeri ve önemli türlerin isimleri aşağıda verilmiştir. Anaç: ARTHROPODA Anaç bölümü : CHELICERATA Sınıf altı: Acarina (Acari) Dizi: Metastigmata Aile: İxodidae Soy: İxodes Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Soy: Amblyomma (Türkiye’de yok) Tür: Amblyomma variegatum Soy: Haemaphysalis Tür: Haemaphysalis parva Tür: Haemaphysalis sulcata Tür: Haemaphysalis punctata Tür: Haemaphysalis inermis Soy: Dermacentor Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Tür: Rhipicephalus appendiculatus (Türkiye’de yok) Aile:Argasidae Soy: Ornithodorus Tür: Ornithodorus lahorensis Soy: Argas Tür: Argas reflexus Tür: Argas persicus Soy: Otobius Tür: Otobius megnini Günümüzde Argasidae ve Ixodidae ailelerine bağlı 850 türü bilinmektedir. Amblyomma soyu dışındaki soylara bağlı birçok kene türü, Türkiye’de yaygın olarak bulunmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Genel Morfolojik ve Biyolojik Özellikler Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücütları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almktadır. 1.Aile: İxodidae (şekil 1) İxodidae ailesindeki türlere sert kene, mera kenesi veya yaz kenesi denir. Bu ailede bulunan türlerde caput, thorax ve abdomen tamamen birbirleriyle birleşmiştir. Olgunlarında ve nimflerinde 4 çift ayak , larvalarında ise 3 çift ayak vardır. Nimflerinde genital organlar henüz oluşmamıştır. Dorsalden bakılınca ağız organelleri görülebilir. Ağız organellerinin oturduğu kısıma basis caputili denir. Ağız organellerinin arkasında dişilerde vücudun önünde ve üst kısmında okul önlüğü yakası şeklinde kitini bir organ teşekkül ederki buna scutun denir. Erkeklerde bu oluşum dorsalde tüm vücudu kaplar, buna conscutum denir. Bu bakımdan erkekler kan emdiği zaman vücutlarında değişiklik olmaz. Buna karşılık dişiler kan emip doyunca normal büyüklüğünün 10 katı kadar genişleyebilir. Ağız organelleri 1 çift chelicer, chelicer kılıfı ve hipostom denilen delmeye ve kan emmeye yarayan organelden oluşur. Bu organellere rostellum denir. Rostellumun iki yanında bir çift palp bulunur. Ayrıca kenelerin dorsal kısmında, tür tayininde önemi olan, çukurluklar, feston, cervical oluklar ve noktalamalar bulunur. Ventralde ise anüs ile ikinci çift coxalar hizasında genital delik bulunur. Bu yüzde dişilerde anal oluk, erkeklerde ise kitini plaklar yer alır. Yine ventralde 4’üncü coxanın arkasında bir çift stigma bulunur. Ayaklarının sonunda bir çift tırnak ve tırnakların ventral yüzeyinde ise tutunmaya yarayan zar şeklinde pulvillum adı verilen organel vardır. (Argasidae’lerde bu organel yoktur). Önde birinci çift ayakta tarsuslar üzerinde Haller organeli denen bir çukurluk yer almıştır. Bu yapı duyu organelidir. Dişi kenelerde ovaryum ile barsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Biyoloji Keneler kan emerek beslenir, ancak bu diğer kan emen artropodlardan farklıdır. Keneler konakların tutunup ağız organellerini deri içine sokarlar ve burada sabitlenip doyana kadar aynı yerden kan emerler. Argasidaeler çok kısa sürelerde çok miktarda kan emip doydukları halde, Ixodidae ailesindeki kenelerin doyması için birkaç gün ile birkaç hafta arasında süre gerekmekte, hata bu süre içinde bazı Ixodidae türleri gömlek değiştirip diğer gelişme dönemlerine geçmektedirler. İxodidae türleri, genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar. Dişi keneler, erkeklerden daha fazla kan emerler. Hayatları boyunca geçirdikleri her dönemde (larva-nimf-olgun ) mutlaka kan emmek zorundadırlar. Erkek ve dişiler kan emme esnasında çiftleşirler. Ovipardırlar. Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar.Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca türlere göre de yumurta sayısı değişiklik gösterir. Ortalama 3.000-15.000 arasında yumurta yumurtlarlar. Dişiler yumurtladıktan sonra ölürler. (Argasidae türleri ölmez). Yumurtadan çıkan larvalar 3 çift bacaklıdır. Birinci çift ayak tarsuslarında bulunan Haller organı konak bulmaya yarar. Türlere göre farklı sürelerde konaklardan kan emerler ve kan emdikten sonra yine değişen sürede gömlek değiştirirerek. 4 çift ayaklı nimf olurlar. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler kan emer doyar ve gömlek değiştirdikten sonra aç olgun hale gelir. Erkek ve dişi olgun keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar. Bu siklus böyle devam eder. Biyolojik gelişmeye göre konak değiştirmeleri esas alınarak İxodidae ailesine bağlı türler 3 grupta toplanır. a-Bir konaklı kene: Merada yumurtadan çıkan larvalar konak hayvana hücum eder, ondan kan emip doyduktan sonra konak üzerinde gömlek değiştirip nimf olur. Aç nimf kan emip doydukyan sonra konak üzerinde gömlek değiştirir. Ortaya çıkan aç olgun kenenin erkek ve dişisi kan emdikten sonra çiftleşir, dişiler konak hayvanı terkedip toprağa düşer yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf ve olgun safhalar bir hayvanda geçer. Örneğin, Boophilus annulatus. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com b-İki konaklı kene: İki konaklı kenelerde, larva ve nimf dönemini bir konakda geçirir, nimfler kan emip doyduktan sonra konak hayvanı terkederler. Meskende veya merada gömlek değiştirip aç olgun hale gelirler. Aç olgun keneler ikinci bir hayvana hücum ederek ondan kan emer, çiftleşir ve doyar. Daha sonra dişi kene toprağa düşer, yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf bir hayvanda, olgunu ise başka bir hayvanda geçer. Örneğin, Hyalomma türleri ve Rhipicephalus bursa. c-Üç konaklı kene: Üç konaklı kenede larva bir hayvandan kan emip doyar ve toprağa düşer.Toprakta gömlek değiştirip aç nimf olur.Aç nimf’ler ikinci bir hayvana hücum ederler. Ondan kan emip doyduktan sonra toprağa düşerler ve gömlek değiştirip aç olgun kene haline gelirler. Aç olgun keneler üçüncü bir hayvana hücum eder, kan emer ve çiftleşirler. Doyduktan sonra dişiler konak hayvanı terkedip toprakta yumurtlar ve ölürler. Yani bu kene türleri, larva, nimf ve olgun dönemlerinde ayrı ayrı veya aynı hayvana 3 kez gelmek suretiyle kan emer, gömlek değiştirme dönemlerini ise toprakta geçirirler. Dişiler yine yumurtalarını tprağa bırakırlar. Örneğin, İxodes ricinus, Dermacentor marginatus ve Haemophysalis punctata. İxodidae ailesine bağlı soylar, kenelerin ağız organellerinin uzun yada kısa olmasına göre birbirinden ayırtedilebilir. Ayrıca anal oluğun anüsü önden ve arkadan çevirmesi de soy ayrımında kullanılır. Buna göre İxodidae ailelerinde 7 soy vardır (Şekil 2). Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 2. Ixodidae ailesinde bulunan soyların ayırım anahtarı. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şelil 2. Ixodidae ailesindeki soyların ayırım anahtarı Anal oluk anusun önünde Soy: BOOPHILUS Soy: RHIPICEPHALUS Soy: DERMACENTOR Soy: ANOCENTOR 7 feston 11 feston Feston var, anal oluk belirgin, Coxa I’de derin yarık var Feston yok, anal oluk belirsiz, Coxa I bütün Basis capituli altıgen şeklinde Basis capituli dikdörtgen şeklinde Soy: HAEMAPHYSALIS II. Palp eklemi laterale çıkıntı yapar II. Palp eklemi düz Soy: AMBLYOMMA Soy: HYALOMMA Ağız organelleri Basis capituliden çok daha uzun, II. Palp ekleminin boyu eninden daha fazla Ağız organelleri Basis capituli ile yakın uzunlukta, II. Palp ekleminin eni ile boyu birbirine yakın Soy: IXODES Anal oluk anusun arkasında Capitulum terminalde yerleşmiş, üstten bakıldığında görülür, Scutum var Capitulum ventralde yerleşmiş, üstten görülmez, Scutum yok Argasidae Ixodidae Basis capituli II. Palp segmenti Basis capituli II. Palp segmenti Anal oluk Anus Ağız organelleri uzun olanlar Soy: İxodes Sadece bu soyda anal oluk anüsü önden çevirir. Ayak çiftleri öne yakındır. Göz yoktur. Türkiye’de tek türü bulunur. Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Palplerin ikinci ekleminin boyu eninin 2 katıdır.Bacakları uzun yapılıdır (Şekil 3). Göz vardır. Bu soya bağlı 5 tür Türkiye’de bulunmaktadır. Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Şekil 3. Hyalomma sp. (erkek) Soy: Amblyomma Bu soya bağlı türler Afrika keneleridir. Ağız organelleri çok uzundur. Scutum üzerinde renkli alanlar mevcuttur.Göz vardır. Bir tür Türkiye’de Suriye sınırında bir vakada bildirilmişse de, ülkemizde olmadığı kabul edilmekltedir. Ağız organelleri kısa olanlar Soy: Haemophysalis Palplerin ikinci eklemi bazis caputuliyi yanlardan aşar. Göz yoktur. Daha çok Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Bu soya bağlı 4 tür Türkiye’de bulumaktadır Tür: Haemophysalis parva Tür: Haemophysalis sulcata Tür: Haemophysalis punctata Tür: Haemophysalis inermis Soy: Dermacentor Bazis caputuli ağız organellerini yanlardan aşmıştır. Göz vardır. Scutum üzeri gri, açık kahverengi ve beyaz renklerde nakışlıdır. Daha çok Sonbahar aylarında aktiftirler ve konak hayvanların koyruk uçların bulunurlar. Türkiye’de 2 türü yaygındır. Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Ağız organelleri çok kısa olup, coxa 1’de yarık yoktur. Göz vardır. Türkiye’de bir türü bulunur. Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Coxa 1’de derin bir yarık olmasıyla Boophilus türlerinden ayrılır.Göz vardır. Bu soya bağlı 3 tür Türkiye’de yaygındır. Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Keneler, insan ve hayvan hastalıklarının naklinde rol oynayan en önemli vektörlerdendir ve diğer artropod gruplarının aksine bir çok çok farklı yapıdaki enfeksiyöz etkenleri (bakteri, virus, parazit, mantar) taşıyabilme yeteneğine sahiptirler. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Keneler KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden askerlerde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda önem kazanmıştır. Ixodidae ve Argasidae ailesine bağlı 31 kene türünün virusun vektörü olabileceği bildirilmesine rağmen, bunların tümünün vektör potansiyeli gösterilememiştir. Kenenin tam anlamı ile vektör kabul edilebilmesi için, etken izolasyonu dışında, kenenin virusu duyarlı hayvanlara aktarabilme ve viremik hayvanlardan alabilme yeteneğinin de olması gerekmektedir. Bu kriterler yukarıda bildirilen 29 türden sadece bazılarında gözlenebilmiştir. Bunun yanında bazı türler virusu hem transovarial hem de transtadial olarak taşırken bazıları sadece transtadial olarak taşıyabilmektedir. Günümüzde hastalığın başlıca vektörlerinin Hyalomma marginatum marginatum, H.m.rufipes ve H.anatolicum anatolicum olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Hyalomma türlerinin olmadığı bazı ülkelerde etkenin Ixodes ricinus, Dermacentor spp., Rhipicephalus spp. ve Boophilus annulatus gibi kenelerden izole edilmiş olması, diğer kenelerin de vektörlük potansiyelinin düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. H.a.anatolicum ve H.m.marginatum genellikle iki konutlu gelişim gösterirler. H.a.anatolicum’un, gerek larva ve nimfleri, gerekse erişkinleri genellikle evcil ruminantları (özellikle sığırları) tercih etmesine karşı, H.m.marginatumun’un genç gelişme dönemleri (larva ve nimf) çoğunlukla küçük hayvanları (tavşan, kirpi, kanatlılar, fare, yabani memeliler) ve az olarak da büyük memeliler ve insanı tercih etmekte, erişkinleri ise ağırlıklı olarak evcil memeliler (sığır, at, koun, keçi, köpek) ve az olarak da küçük memeliler (tavşan, kirpi) ile insanı tercih etmektedir (Şekil 4). Göç eden kuşlar bu kenenin bölgeler arasında yayılışından büyük ölçüde sorumludur. H.marginatum, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu, Kafkaslar ve Eski Sovyet Cumhuriyet’lerini içine alan geniş bir yayılış alanına sahiptir. Bu keneler Şubat ile Aralık ayları arasında hayvanlar üzerinde görülebilse de, erişkinler Mart-Ağustos, larva ve nimfler ise Haziran-Kasım dönemlerinde aktif olarak kan emerler. Kışı, genellikle doymuş nimf veya aç erişkin şeklinde, ahırlardaki duvar çatlaklarında veya meralardaki (yarı-ormanlık alanlarda) kemirici yuvaları, toprak içinde veya ağaç kovuklarında geçirirler. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com Şekil 4. Hyalomma m.marginatum’un yaşam döngüsü. (Konak hayvanların büyüklükleri kenenin tercih sırasına göre orantılanmıştır). Kenelerle Mücadele Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Hali hazırda kene eradikasyonunun neredeyse olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalar 2 temele dayanmaktadır: I. Kenelerle nakledilen hastalıkların ortadan kaldırılması veya azaltılması (aşı çalışmaları vs) II. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi a. Akarisid kullanımı Kenelerle mücadele genellikle konak hayvanların ve çevrenin düzenli aralıklarla akarisid ilaçlarla ilaçlanması esasına dayanmaktadır. Bu konu üzerinde çok uzun yıllar boyunca durulmuş olmasına rağmen, bir türlü istenen düzeyde başarı sağlanamamıştır. Her ne kadar akarisid kullanımı gerekli olsa da, bu oldukça zahmetli ve masraflıdır. Kaldı ki, büyük çapta programlı uygulamaların yapılması oldukça zordur. Akarisid ile kene konrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisilerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vüudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmktedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması b- Kenelerin yaşam alanlarının değişrtirilmesi 1- Herbisidal ilaç kullanımı 2- Arazi yakma 3- Arazinin sürülmesi 4- Kuru yaprak tabakasının hatta orman taban örtüsünün kaldırılması Ancak, bu gibi önlemlerin uygulanması sonucunda kene populasyonunda sağlanan azalma, kenelerin yok edilmesinden çok, konak hayvanların bu gibi elverişsiz hale gelmiş ortamlardan uzaklanmasına bağlanmaktadır c- Konak hayvanların ortadan kaldırılması Bu yöntem özellikle dar bölgelerde kısıtlı konak kullanan keneler için kullanılsa da (Amblyomma americanum’un eradikasyonu için belli bölgelerde geyik populasyonunu ortadan kaldırmak), bu yöntem çok miktarda konak alternatifi olan keneler için uygun değildir. d- Biyolojik kontrol Kenelerin doğal düşmanlarının ortama salınması üzerinde çalışmalar olsa da, çok pratik değeri yoktur e-Kendi kendini ilaçlama Bu yöntem özellikle yaban hayvanları üzerindeki keneleri de etkilediğinden oldukça umut vericidir. Hayvanların ilgisini çekecek çeşitli obejelerin (yemlik, içinde yem bulunan plastik boru, ilaçlı pamuk) üzerine uzun etkili akarisid salınımını sağlayan düzenekler kurularak hayvanların kendi kendilerini ilaçlaması sağlanmaktadır. Doç.Dr. Zati Vatansever vatansev@veterinary.ankara.edu.tr zativet@hotmail.com

http://www.biyologlar.com/keneler-hakkinda-bilgi

Mikrobiyolojide kullanılan boyalar ve boyama yöntemleri

BOYALAR Boyalar doğal ve sentetik olmak üzere iki gruba ayrılır: a. Doğal boyalar: Doğal boyalar bitkisel ve hayvansal orijinli olabilirler. Bunlardan bitkisel orijinli olanlara  hematoksilen ve orcein, hayvansal orijinli olanlara ise carmen örnek gösterilebilir.Doğal boyalar daha ziyade histolojide kullanılmaktadır. b. Sentetik boyalar: Bunların sayıları oldukca çoktur.  Eosin, asit fuksin, asit pikrik, oranj gelb, eritrosin,  kongo kırmızısı, light green,  metilen mavisi, toluidin mavisi, bazik fuksin, jansiyan viyole, azocarmen, safranin  gibi birçok boya sentetik boyalara  örnek gösterilebilir. Sentetik boyalar ; Ehrlich tarafından  bazik , asid ve nötr boyalar diye üç gruba ayrılmıştır.Serbest asid ve bazlar suda çok az eridiklerinden sentetik boyalar daima nötr tuzlar halinde kullanılırlar. Nötr tuzlar hem asit köke (anion) hem de bazik köke ( kation) sahiptirler. a. Bazik boyalar: Bazik boyaların kromofor grubu pozitif yüke sahiptir. Yani, yukardaki açıklamanın ışığında, bu nötr tuzu meydana getiren bazik kısım (kation , +) renkli buna karşın asid kısım (anion, -) ise renksizdir.  Bu tür boyalara katyonik boyalar da denir. ( Örneğin; metilen mavisi bazik bir boyadır ve terkibi tetramethhyl-thionin-chlorhydrate’tır. Bu terkipte tetramethyl-thionin baz’ı hidroklorik asit ile nötr bir tuz meydana getirecek şekilde birleşmiştir. Tetramethyl-thionin bazı renklidir ve metilen mavisi boyasına rengini verir, anion kökü olan hidroklorik asit ise renksizdir.) Bismarck brown y, crystal violet, methyl green , pararosanilin ( basic fuchsin), resorcin blue diğer bazik boyalara örnek verilebilir. Bir doğal boya olan hematoksilen de bazik boya tarzında davranır. Bakterilerin yüzeyi negatif olduğu için ayrıca DNA’da bulunan fosfatların da negatif yüklü olması nedeniyle katyonik özelliğe sahip olan bazik boyalarla boyanırlar. b. Asid boyalar : Asid boyaların boyayıcı kısımları negatif elektriksel yüke sahiptir.  Yani burada  tuzun baz kısmı renksiz asid kısmı ise renklidir. Bu tür boyalara anyonik boyalar da denir. Asitik boyalar zemini boyamak için kullanılmaktadır. Örneğin;  sodiumeozinat da eozinat negatif yüklü olup kromofor özelliktedir. Diğer asidik boyalara  acid fuchsin, anilin blue, kongo red, fast green, light green, erytrosin, orange G, acid pikrik, Phyloxine, alizarin red S, çini mürekkebi, nigrosin, malaşit yeşili gibi boyalar örnek gösterilebilir. c. Nötr boyalar: Nötr boyalar iyonik olmayan boyalardır. Bunlar suda çözünen renkli organik bileşiklerdir.  Burada nötr tuzu meydana getiren asid ve bazın her ikiside renklidir. Hematoloji ve mikrobiyolojide sık kullanılan bu boyalara Giemsa boyası en güzel örnektir.Bu boyalar parazitlerin incelenmesinde , rikettsiya ve klamidyaların boyanmasında kullanılmaktadırlar. Wright ve Leisman boyalarıda bu tip boyalara örnektir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojide-kullanilan-boyalar-ve-boyama-yontemleri

DİNOZORLAR (Dinosauria)

Çoğunlukla İkinci jeolojik zamanda (Mezozoik dönem) havada, suda ve karada yaşamış ve soyu tükenmiş sürüngenlerin bir takımına verilen ad. Dinosaurus, yâni dinozor “Korkunç kertenkele” demektir. Et yiyeni, ot yiyeni, cücesi, devi, hantalı, atiği vardı. Paleontologların dinozor fosilleri üzerinde yaptıkları zaman incelemeleri, bunların I. jeolojik zamanın Permiyen devrinde, yâni bundan 270 ilâ 225 milyon yıl kadar önceki bir zaman diliminde, dünyâ sahnesine çıkmış olabileceklerini ortaya çıkarmıştır. Bunlar arasında 30 m uzunluk ve 80 ton ağırlığa ulaşanları mevcuttu. Uçan bâzı türlerinde kanat uçları arası 16 metreyi buluyordu. Serçe kadar olanları da vardı. Dinozorların muazzam cüsselerine rağmen, ayaklarının diğer sürüngenlerde olduğu gibi vücutlarının yanında değil de gövdelerinin altında oluşu hareket kabiliyetlerini kolaylaştırmıştır. Tyrannasaurus Rex (korkunç kertenkelelerin kralı) adındaki çeşidinin, saatte 70 km’lik bir hızla koşabildiği, Robert Bakker tarafından ispat edilmiştir. 250 milyon yıl kadar önce yaşadıkları sanılan dinozorlar, 65-70 milyon yıl önce, II. jeolojik zamanın son devri olan Kretase (veya tebeşir) devrinde birdenbire tükendiler. Dinozorlar, yıllardır soğukkanlı, aşırı büyümüş kertenkeleler olarak tanınmıştır. Son yıllarda yapılan incelemeler, davranışları hakkında kıymetli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu bilgiler, 1978 yılında jeolog Jack Horner ile Bob Makela’nın ABD’de Montana’da 80 milyon yıl kadar önce fosilleşmiş 15 dinozor yavrusunu barındıran taşlaşmış bir yuvayı keşfetmesiyle elde edildi. Bu keşiften sonra iki jeolog her yıl bu bölgede kazılarına devam ederek, çeşitli devrelerinde iken fosilleşmiş birçok dinozor fosili ihtivâ eden on kadar yuva ve yüz kadar da dinozor yumurtası buldular. Yuvalarda farklı büyüklükte yavruların varlığı, dinozorların yumurtadan çıkan yavrularını belli bir gelişme devresine kadar besleyip koruduklarını ve yüksek bir analık şefkatine sâhib olduklarını ortaya koydu. Jeolog Horner, dinozorların soğukkanlı hayvanlar olmalarının da desteklediği hızlı bir bazal metabolizmaya sâhib olduklarını ve bu sebepten hızlı bir büyüme sergiledikleri iddia edilmektedir. Birçok araştırmalar ise, dinozorların gerçekte sıcakkanlı, yüksek vücut metabolizmaları olan hayvanlar oldukları eğilimine ağırlık kazandırmıştır. Bu yeni teoriye göre dinozorların tıpkı memeli hayvanlar gibi karmaşık fizyolojileri ile yeryüzünün değişik çevrelerinde yaşadıkları ileri sürülmektedir. Dinozorlar arasındaki teorilerin birbirinden farklı olmasında bu yaratıkların fizyoloji ve hayat tarzlarını incelemek için elde bulunan tek imkânın müzelerdeki dinozor kalıntılarından ibâret olmasının büyük payı vardı. Kalıntılara dayanarak ilmî sonuçlar bulmak imkânı yok gibidir. O yüzden dinozorlar hakkındaki bilgiler bir spekülasyondan ileri gidemiyordu. Günümüzde ise yapılan çalışmalar sonucunda dinozorlar hakkındaki bilgilerimiz artmış bulunmaktadır. Yavrularına karşı olan şefkatleri, sosyal alışkanlıkları, avlanma stratejileri, zekâ seviyeleri, beslenme rejimleri gibi çeşitli konularda net bilgiler elde edilmiş bulunmaktadır. Dinozorların nesli niçin tükendi? Bu konuda çeşitli hipotezler ileri sürüldü: İklimin soğuması, besin kaynaklarının değişmesi, oksijen azlığı, kozmik ışınların artması, memeli hayvanların saldırısı vs. Bugüne kadar bu hipotezlerin hiç biri herkesçe kabul edilmedi. California Üniversitesi Jeoloji Profesörü Walter Alvarez’e göre, 65 milyon yıl önce dünyâya birkaç yıldız çarptı. Meydana gelen toz bulutları güneşi sakladı. Dünyâda yaşanan uzun meteor kışının soğuğuna dayanamayan çeşitli canlılarla berâber dinozorlar da kayboldu. Alverez, teorisini yıldızlarda bulunan iridyum madeninin dinozor kalıntılarında bol miktarda görülmesine dayandırmıştı. Sovyet jeologu Vasili Yeliseyev ise, dinozorların raşitizm denen kemik yumuşaması hastalığından öldüklerini ileri sürmektedir. Dinozorlar yeryüzünde 180 milyon yıl kadar yaşadılar. Bu süre içinde dünyâ iklimi çok değişti ve ilkel Gondvana kıtası parçalanarak bugünkü kıtalar meydana geldi. Dinozorlar bu büyük değişmelere rağmen kendilerini yeni ortamlara uydurdu ve çoğalmaya devâm etti. Kretase devri sonlarına doğru (bundan 65 milyon yıl kadar önce) dinozorlar birden bire tükendi. Vasili Yeliseyev, Kongo Halk Cumhûriyetinin balta girmemiş ormanlarında incelemeler yaparken orman hayvanlarının savan hayvanlarından çok daha küçük olduğunu fark etti; gri gazel, tavşan büyüklüğündedir. Büyük kirpilerin ılık kuşaklarda yaşayanları çok iri olduğu hâlde orman kirpileri küçük bir aslan yavrusu kadardır. Orman zürafası (okapi) 1.5-2 m, savan zürafası ise 6 m yüksekliktedir. Cengel (balta girmemiş orman) su aygırları 1.5, savan su aygırları ise 4 m uzunluktadır. Fil avcıları, cengel fillerinin dişlerinin savan fillerine göre daha küçük ve kalitesiz olduğunu söylemektedir. Kongo köylerinde erişkin keçiler oğlak kadardır. Bütün bunların sebebi ne? Cengellerde yağmur suyu CO2 ve organik asitlerle yüklü olduğundan çok aşındırıcıdır, kayaları şiddetle aşındırır ve toprağın derinliklerine sızar, bu sırada topraktaki Na, K ve Ca gibi eriyen elemanları yıkayıp götürür. İskeletin gelişmesi içinse, kalsiyum tuzları gereklidir. Nemli ormanlarda yaşayan hayvanların küçük oluşu bununla ilgilidir. Buna karşı savanlara çok daha az yağmur düşer. Bu yağmur derinlere sızamadan buharlaşır, böylece savanlarda kalsiyum tuzları toprakta kalır; savan bitki ve hayvanları bu kalsiyumu kullandıklarından büyük olur. Peki bunların dinozorlarla ilgisi nedir? Kretase sonlarına doğru geniş kurak alanları su bastı. Dünyânın iklimi sıcak ve nemli bir hâl aldı, öyle ki kuzey kutbunda palmiyeler büyüdü. Denizlerin çok yayılması sonucu nemlilik çok arttı ve dinmeyen yağmurlar başladı. Bu büyük yağmurlar topraktaki Ca tuzlarını yıkayıp denizlere ve göllere götürdüler. Toprak kalsiyumca fakirleşince dinozorların kemikleri yumuşadı ve tonlarca ağırlığın altında eğrildi. Bu dev hayvanlar bundan öldü. Kazılarda eğrilmiş dinozor kemiklerine çok rastlanmaktadır. Dinozor yumurtalarının kabuklarının inceldiği ve kusurlu olduğu da anlaşılmıştır. Raşitizm önce ot yiyici dinozorları çökertti, bunlar et yiyici dinozorların kurbanı oldular. Et yiyici dinozorlar ot yiyici dinozorlar ölünce öldü, çünkü yiyecek bir şey kalmamıştı. Kalsiyumsuz kalmak kedi kadar küçük dinozorları etkilemedi, kaplumbağa ve kertenkeleler de kalsiyum eksikliğinden etkilenmedi. Küçük dinozorlarla memeliler arasında bir ölüm- kalım savaşı başladı ve memeliler bütün cüce dinozorları yiyip bitirdiler. Dinozorlarla ilgili bir diğer esrar da bâzı yerlerde üstüste yığılmış dinozor iskelet ve kemiklerine rastlanmasıdır. Âdetâ dinozorlar ölmek için belli bir noktaya toplanmışlardır. Böyle bir “dinozor mezarlığı” Büyük Sahra’da Agades civârında bulunmuştur. Bugün bunun açıklaması şöyle yapılmaktadır: Dinozorlar çok ağır oldukları için karada kolay yürüyemiyorlardı, ömürlerinin büyük bir kısmını herhalde suda geçirdiler. Ot yiyen dinozorların dişleri çok zayıf bulunmuştur ve bunların yalnız yumuşak su bitkileri yiyebildikleri düşünülmektedir. Büyük ihtimâlle dinozorlar sularda, özellikle ırmaklarda öldü; akıntıyla sürüklenen cesetler deniz ve göllerde birikti. Sâkin denizlerin dibinde kalan ve üstleri hızla örtülen iskeletler bütün halde bugüne kadar kaldı. Buna karşı dalgalı bir kıyıya erişen iskeletler parçalandı, kemikler aşındı ve birbirine karıştı. Kretase sonlarında denizler karaları istilâ etmeseydi bugün belki dinozorlar görülebilecekti. Milyonlarca yıldır devâm eden dünyâ ve onun üzerinde zamanla değişen hâdiseler insanlar için büyük bir ibrettir. Bir yaratıcının bulunduğuna işârettir.

http://www.biyologlar.com/dinozorlar-dinosauria

RSV (Respiratuar Sinsityal Virüs)

Hemaglutinin - Nöraminidaz aktivitesinin olmaması ile diğer paramiksovirüslerinden ayrılır. Karakteristik olarak sinsityal dev hücreler oluşturulur. Yüzeyinde bulunan dikensi çıkıntılar kaynaştırıcı proteinlerdir. Bulaşma damlacık yolu ve kirli ellerin ağız veya buruna direkt teması iledir. Yenidoğan ve süt çocuğunda öldürücü akut solunum yolu enfeksiyonunun (pnömoni, bronşiyolit) en sık sebebidir. Enfeksiyon solunum yoluna yerleşiktir, viremi görülmez. İnvazyon yapar. Bronş ve bronşiollerde nekroz sonucu mukus plakları oluşur. Bebeklerdeki ağır hastalığın nedeni immünopatojenik bir mekanizmaya bağlıdır. Klinik Öksürük Dispne Siyanoz (obstriktif) Hafif ateş ve taşikardi yapar Sonuçta bronşiolit ve pnömoni oluşur. Virüse karşı gelişen IgA tipi antikorlar koruyucudur. IgG tipi antikorlar virüsle kompleks oluşturarak solunum yollarını tıkarlar. Bu nedenle aşı kullanımdan kaldırılmıştır. Hastalığın şiddeti RSV yönelik oluşan IgE tipi antikorların miktarı ile orantılıdır. Tedavi Aerol Ribavirin (3-6 gün) Ribavirin Sentetik quanozin analoğudur. Hem DNA hem de RNA virüslerine etkili geniş spekturumlu bir antiviraldir. Özellikle bebek ve çocuklarda ağır seyirli RSV enfeksiyonları tedavisinde aerosol şeklinde kullanılır. Yetişkin RSV enfeksiyonunun tedavisinde yeri yoktur. Oral, aerosol ve IV uygulanabilir. SSS'ne geçiş yetersizdir. İdrarla atılır. Akut hepatit A, influenza A ve B ve Lassa ateşi, Kırım Kongo enfeksiyonlarında da kullanılabilir. Doza bağımlı anemi ve bilirübin yüksekliği görülebilir.

http://www.biyologlar.com/rsv-respiratuar-sinsityal-virus

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV Virüsü ( Human Immunodeficiency Virus )

HIV (İngilizce: Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü), AIDS'e yol açan virüs. HIV virüsü, bağışıklık sistemine zarar vererek hastalığa neden olur. Vücudu mikroplardan koruyan bağışıklık sistemi çalışmadığında, mikroplar daha kolay hastalığa neden olabilir. Kanında HIV virüsü bulunmayan kişiler HIV negatif kişilerdir. Kanında HIV virüsü bulunan kişilere "HIV pozitif" veya "HIV enfeksiyonlu" denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan anlamında sero (anti-HIV, veya bilinen ismiyle ELISA testi) pozitif kişilerdir. Ancak ilk bulaşma döneminde seronegatif kişiler aynı zamanda enfeksiyon taşıyan kişiler olabilirler. AIDS AIDS (Acquired Immune Deficiency Syndrome, Sonradan Edinilen Bağışıklık Sistemi Bozukluğu) anlamına gelir. Sonradan Edinilen ifadesi hastalığın irsi olmadığını anlamına gelmektedir. Bağışıklık Sistemi Yetersizliği ifadesi ise vücudun bağışıklık sisteminin çökmesi anlamına gelmektedir. Sendrom kelimesi ise bir başka hastalıkla bağlantısı olabilecek çeşitli hastalıklar anlamına gelmektedir. Bir HIV taşıyıcısı hastaymış gibi görünmeyebilir veya taşıyıcı kişi kendini hasta hissetmeyebilir, HIV virüsü taşıdığını bile bilmeyebilir. Çünkü, HIV taşıyıcılarında semptomların ortaya çıkmasına ve ölüme yol açan şey HIV virüsünün kendisi değil, vücudun bağışıklık sisteminin çökmesiyle tamamen savunmasız kaldığı diğer enfeksiyonlardır. Virüsün yapısı Virüs tek sarmallı RNA yı çevreleyen p24 proteinlerinden oluşan kapsit, bunun dışında küçük bir matriksi çevreleyen kılıftan oluşur. Kılıfta virüsün antijenik yapısını belirleyen glikoproteinler bulunur. HIV virüsünün üç glikoproteini vardır. Bunlar: gp160: Proteaz enzimi ile alt üniteleri olan gp120 ve gp41'e bölünerek iki ayrı glikoprotein oluşur. Bu proteinler virüsün membranında bulunurlar. gp41: HIV'in yaşamasını sağlar. gp120: HIV'in DNA'ya girmesini sağlar. LEDGF: HIV'in DNA'ya nasıl gireceğini belirler. Kronoloji İlk defa Leopoldville, Belçika Kongo'sunda yaşamış bir kişiden 1959 alınan kanda tespit edildi. O tarihten beri dolapta saklanan kanın, 1998'de geliştirilen HIV testi ile hastalığı taşıdığı onaylandı. Dünyayı dolaşmış, 1961'de Batı Afrika'da uzun yolculuk yapmis Norveçli bir gemici bağışıklık yetersizligi ile 1966 öldü. Karısı ve kızı da ertesi yıl aynı sebeple öldü. Danimarkalı bir cerrah olan Dr. Grethe Rath, Zaire'de bir seri enfeksiyon ve ender görülen Pneumocystis carinii pnömonisi ile öldü. 1979-1981 arası, normalde çok ender görülen, 12 Kaposi Sarkomu'dan vakası tespit edildi. 1981'de Kaliforniya Üniversitesi'nde Pneumocystis carinii tanısı tedavi edilen bir eşcinsel hastada CD4 T hücrelerinin (yardımcı T hücreleri) eksikliği tespit edildi. 1982'de CDC hastalığa AIDS ismini verdi. 1983'te daha sonra HIV ismi verilecek olan retrovirüsten kaynakladığı bulundu. 1984'te HIV için ELISA testi geliştirildi. Bulaşma yolları ve önlemler HIV virüsü bulaşabilmesi için, virüsün dış ortam koşullarında bozulmayacağı kadar kısa bir süre içinde bir kişiden diğerine nakledilmesi gerekir. Bu da virüsün diğer vücut sıvılarının içinde bir kişiden diğerine iletilmesi ile gerçekleşebilir. HIV virüsü cinsel ilişki, direk kan teması, organ nakilleri ve anneden bebeğine olmak üzere dört yolla bulaşır. Cinsel ilişki HIV vücuda HIV virüsü taşıyan birisinin kanı, spermi, vajinal akıntıları veya diğer vücut sıvıları transferi yoluyla bulaşır. Bu durum; vajinal, anal veya oral seks sırasında gerçekleşebildiği transferi ile de bulaşıcılık olacağı anlamına gelir (parenteral yol). Lateksten yapılmış bir prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunulabilir. Doğum kontrol hapları ve lateks olmayan prezervatifler, HIV virüsünden koruma sağlayamaz. HIV virüsü hem bir erkekten hem de bir kadından bulaşabilir. Herhangi bir cinsel hastalık, HIV virüsünün bulaşma ihtimalini daha yükseltir. HIV virüsünün iki tipi mevcuttur. Tip II de kadından erkeğe bulaşma ihtimali, Tip I de ise erkekden kadına bulaşma ihtimali daha yüksektir. Afrikada 2 nci tip Avrupa ve Amerika'da ise 1 nci tip daha sık görülür. Damardan uyuşturucu madde kullanımı HIV virüsü taşıyan birisiyle kontamine bir iğne paylaşılırsa, virüs bulaşabilir. (Bu intravenöz (damardan) uyuşturucu bağımlıları arasında HIV'in en önemli bulaşma yoludur.) Dövme ve vücuda piercing yaptırma işlemlerinde kullanılan iğneler, kontamine ise HIV bulaşabilir... Organ, kan ve kan ürünleri nakli Gerekli araştırma testleri yapılmamış organ, kan ve kan ürünleri nakli yoluyla da HIV virüsü bulaşabilir. Bu durumun engellenmesi için her türlü organ, doku, kan ve kan ürünleri nakli öncesi nakle engel hastalıklar yönünden alınan materyaller kabul eden merkezler tarafından dikkatle kontrol edilir. Araştırma testlerinin pencere döneminde bulunan hastalarda yalancı negatif sonuç vermesi halinde, bulaşma gerçekleşebilir. HIV testleri HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA testi (indirekt tanı methodu) veya direkt virüsün proteinlerini tespit eden PCR testi (Direkt Tanı Metodu) gibi tarama yöntemleriyle saptanma çalışmalarıdır. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için en az 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. PCR yönteminde ise bu süre 3 haftaya kadar düşmüştür. Anti-HIV testinin pozitif olması, kanda HIV virüsüne karşı antikorların olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif olduğunun söylenebilmesi için, Western blot testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuvarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuvarlarında ve özel laboratuvarlarda yaptırabilir. Son zamanlarda HIV virüsünün kandaki varlığının direkt kantlanması PCR (polymerase chain reaction = polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile de yapılabilmektedir. Pencere dönemi Pencere dönemi ile ilgili belirsizlikleri gidermek için bazı açıklamalar yapılmalıdır; zira "Üç Ay" ifadesi, HIV virüsüne maruz kalmış her bünyenin 'üçüncü ayda' antikor üreteceği gibi yaygın bir yanılgıya yol açmaktadır. Halbuki pencere döneminin kişiden kişiye değişiklik gösterdiğini vurgulamak gerekir. "Üç Aylık" süre, uluslararası sağlık kuruluşlarının tüm bünyesel farklılıkları da kapsayacak şekilde belirlediği 'maksimum' süredir. Yani bu, HIV ile enfekte olmuş yüz kişiden varsayalım ki %45'inin, 35. günde; %25'inin 50. günde; %15'inin 65. günde; %10'unun 75. günde; %5'inin de 90. günde yeterli antikor seviyesine ulaşacağı anlamına gelir (Oranlar tamamen kurgusaldır). O halde belirlenmiş olan "üç ay" sınırı, 'en geç antikor üreten bünyeyi' de hesaba katarak düşünülmüş 'maksimum' sınırdır. CDC (Center of Disease Control -USA) gibi bazı büyük sağlık örgütleri, testin altıncı ayda tekrarlanması gerektiğini savunmaktadır. Antikor oluşturma (serokonversiyon) süreci üç ayı geçen çok nadir bazı vakalar rapor edilmişse de bunlar o kadar nadirdir ki, tıp makalelerine konu olur. Birçok sağlık örgütü eğer çok kesin bir risk yoksa, 'altıncı ay' testini gereksiz bulmakta ve CDC'yi tutucu olmakla eleştirmektedir. Bazı kuruluşların 'pencere dönemi' ile ilgili olarak verdikleri süreler, "Üçüncü Ay"ın maksimum sınır olarak düşünülmesi gerektiğini kanıtlamaktadır: New York Sağlık Müdürlüğü’nün hazırladığı broşüre göre "New York’ta kullanılan HIV antikor testlerinde, enfekte olmuş insanların neredeyse tümü bir ayda pozitif çıkmaktadır. Hatta bunların çoğunluğu, daha bile kısa surede pozitif sonuc vermektedir." Kaliforniya AIDS Merkezi'nin 1998'de yayınladığı rehber %96'dan daha fazla sayıda insanın, 2 ile 12 hafta arasında pozitif sonucu eline alacağını söylüyor. Çok nadir bazı durumlarda, bunun altı aya uzayabileceği belirtiliyor. AIDS Sağlık Projesi (ABD) danışmanları, ortalama süreyi 25 gün olarak veriyorlar. AIDS Update 98 adlı broşür, "Çoğu örnekte, HIV antikorları 6 ile 8. haftada görünür hale gelirler" demektedir. Bu konuda son derece zengin bir arşivi olan HIVinsite web sitesi, süreyi 6-12 hafta olarak belirliyor. Amerikan Seattle & King County Kamu Sağlığı Sitesi, şöyle diyor: “Çoğu insan, saptanabilir antikor düzeyine 4-6 hafta içinde gelir. Bazı insanların daha uzun sürebilir; ama neredeyse %99'u üç ay içinde antikor üretmiş olur. Üç ayı gecen serokonversiyon olayları çok çok nadirdir.” AIDS servislerinde ve laboratuvarlarında calışan doktor ve virologlarin (Dr. Sindy Paul, Evan M Cadoff, Eugene Martin) yazdığı, "Rapid Diagnostic Testing for HIV – Clinical Implications" (Business Briefing: Clinical Virology & Infectious Disease, 2004) adli makalede, pencere dönemi 30-60 gün olarak veriliyor. San Fransisko AIDS Derneği, şöyle demektedir: "Üç aylık pencere dönemi, insanların tümü için normal süredir. Bu insanların çoğu, üç ile dört hafta içinde saptanabilir düzeyde antikor üretir. çok, çok nadir durumlarda, bir insanin antikor üretmesi altı ayı bulabilir." Kızılay, antikorların tespit edilme suresini 2-6 hafta olarak veriyor. Kızılhac, antikorlarin tespit edilme süresini en geç 70 gün olarak veriyor. Amerikan Kamu Sağlığı Kurumu'nun Test Kılavuzunda, 1985-90 yılları arasında kullanılan antikor testinin pencere döneminin ortalama 45 gün olduğu söyleniyor. Fakat günümüzdeki testlerin, bunu 20 gün daha düşürerek, 25 güne indirdiği belirtiliyor. BERNARD WEBER, EL HADJI MBARGANE FALL; ANNEMARIE BERGER ve HANS WILHELM DOERR'in birlikte yazdıkları makalede, pencere dönemi ortalama 10.2 ile 27.4 güne kadardır şeklinde belirtiliyor. Tedavi HIV/AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçlar çok pahalıdır. Ancak, şu anda Türkiye'de saptanmış Aids hasta sayısının az olması da önemli faktör olmalı ki; Bağkur, SSK, Emekli sandığı, Yeşil Kart gibi Sigortalar aylık masrafın 1000-1500 USD olduğu ilaç maliyetlerini karşılamaktadır. Aids şüphesi olanlar derhal ELISA testi yapmalıdırlar ki uzun süreli hayat sürme imkânını yakalayabilsinler, her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken tanının faydası çok büyüktür. HIV virüsünü kapmak her şeyin sonu değildir, isteyen hastalar Aids Savaş Derneğinden psikolojik destek de alabilirler. Korunma Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV'in öldürülmesi: Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60 C°'de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV'i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir. Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV'in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez. Deri HIV'den nasıl arındırılır? Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir. Ortaya Çıkışı AIDS hastalığının Afrika’da maymunlardan insanlara geçtiği düşünülüyor. Bu virüsün orta Afrika’da şempanze avlayan insanlara bu esnada aldıkları yaralar vasıtasıyla veya sonrasında şempanze etiyle temas ettiklerinde geçmiş olabileceği iddia edilmekte.

http://www.biyologlar.com/hiv-virusu-human-immunodeficiency-virus-

Primatların Coğrafi Dağılımı

Senozoik çağın eosen evresinden itibaren Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika'da geniş bir dağılım içinde gördüğümüz primatlara günümüzde aynı kıtalarda sadece tropik ve yarı tropik iklim kuşağı içinde rastlıyoruz. Her yerde fosilleri bulunmasına rağmen Avustralya kıtasında primatlar hiç yaşamamıştır. Günümüzde primatların %80'i Brezilya'nın yağmur ormanlarında yaşamaktadır (Richard 1985). Ne var ki, son yıllarda bu bölgede çıkan geniş çaptaki yangınlar sadece ormanları yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda birçok değerli Yeni Dünya primatı da bu yangınlarda hayatını kaybediyor. Prosimiyen olarak tanınan ufak primatlar daha çok Güneydoğu Asya'nın birkaç adasında ve Afrika'nın güneydoğusundaki Madagaskar adasında yaşarlar. Yeni Dünya primatları Orta ve Güney Amerika'nın tropik ormanlarında yaşarlar. Ne yazık ki özellikle Güney Amerika'da Brezilya'nın Amazon ormanlarında 1970'li yıllardan başlamak üzere faaliyete geçirilen transamazoni karayolu projesi nedeniyle yok edilen çok sayıda ağaç, iskân amacıyla ortadan kaldırılan ormanlık alanlar, yerüstü ve yeraltı kaynaklarını işletebilmek için yoğun biçimde sürdürülen doğal tahribat Yeni Dünya primatlarının sayılarını da büyük ölçüde azaltmış, hatta bazılarının soylarını tüketmiştir. Aslında, burada varolan doğal denge insan da dahil tüm canlıları olumsuz yönde etkilemiştir. İleride, yaşayan ırklar bölümünde Amerika yerlilerini incelerken bu soruna ayrıntılı biçimde eğileceğiz. Eski Dünya Primatları ise daha geniş bir coğrafi dağılım gösterir. Onlara Güney ve Doğu Afrika'nın ormanlık ya da savanlık açık alanlarında, Asya'da, Himalaya steplerinde, Güneydoğu Asya'nın bazı adalarında ve Japonya'nın kuzeyindeki adalarda rastlanır. Bilindiği üzere Japonya'nın kuzeyinde kış uzun ve sert geçer. Bu yörede yaşayan ve makak adıyla tanınan primatlar aynı zamanda kar primatları olarak da bilinir. İçinde yaşadıkları doğal ortama çok iyi uyum sağlamışlardır. Kürkleri açık renkte, çok kalın ve sıktır. Honshu adası primatları buna örnek verilebilir. İri primatlara gelince, jibon ve orangutan Güneydoğu Asyalıdır. Bu bölgede Borneo ve Sumatra adalarında yaşarlar. Jibonlar zamanlarının büyük bir kısmını ağaçların 30 metreden yüksek olan kısımlarında geçirirler. Orangutan sık ağaçlık yerlerde yaşamını sürdürse de, Borneo'da dağlık bölgelerdeki mağaralarda barınan hemcinsleri de vardır. Şempanze ve goril Afrika kökenlidir. Şempanzeler daha ziyade Kongo, Uganda, Gabon ve Kamerun'da; goriller ise sadece Batı Afrika'da yaşarlar. Batı Afrika aynı zamanda goril ve şempanzenin ortak yaşadığı alandır. Her ne kadar bu iri primatlar doğal ortamlarında varlıklarını sürdürseler de, bugün tüm bu bölgeler ilgili hükümetler tarafından doğal koruma alanı haline dönüştürülmüştür (Richard, 1985).

http://www.biyologlar.com/primatlarin-cografi-dagilimi

Kene ile mücadele ekolojiyi bozuyor

Bursa İl Sağlık Müdürü İsmail Hakkı Çelik, tabiatın dengesini bozduğu için kenelere karşı bölgesel ilaçlama yapmak yerine riskli bölgelerde sadece büyük baş hayvanların ilaçlanması gerektiğini söyledi. Yaz aylarının gelmesiyle birlikte kene vakalarına karşı alınacak tedbirler masaya yatırıldı. Toplantıya Uludağ Üniversitesi Enfeksiyon Anabilim Dalı Öğretim üyeleri Prof. Dr. Reşit Mıstık, Prof. Dr. Safiye Helvacı, Veterinerlik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Aydın, Tarım İl Müdürlüğü ve belediye yetkilileri katılarak kene ile mücadelede izlenmesi gereken hususlar ele alındı. İl Sağlık Müdürü İsmail Hakkı Çelik, tabiatın dengesini bozduğu için kene ile mücadelede bölgesel ilaçlamaya karşı olduklarını söyledi. Bölgesel ilaçlamanın dengeyi bozduğu için tam tersine kene popülasyonunu arttırdığı gibi, kanserojen etkiyi de tetiklediğini ifade eden Çelik, `İlaçlanan bölgede oluşabilecek keneden kat kat daha fazla yararlı böcek bulunuyor. İlaçlamayla birlikte bu böcekler de ölüyor, böylece kene popülasyonunda artış gözleniyor. Bizim düşüncemiz, riskli bölgelerde büyükbaş hayvanların ilaçlanması ve bölge halkının bilinçlendirilmesidir. Şehir merkezindeki kenelerin Kırım Kongo kanamalı ateşi virüsü taşımadığı ortada. Bursa ve ilçelerinde 4 yılda hastanelere 6 bin 700 kene ısırığı vakası intikal etti. Kesin teşhis konulan 6 kişi oldu ve 2`si hayatını kaybetti. Bursa, virüs taşıyan kene açısından riski düşük olan bir il. Ancak biz risk oranı düşük diye tedbiri elden bırakacak değiliz. Fakat mücadele ederken de ekolojik dengeyi bozamayız. Bilinçli hareket etmeliyiz` dedi. Kaynak: timeturk.com Yanlız kene ile mücadelemi ekoloji bozuyor ? Bi bu kimyasalları kullandığımız gürece doğanın dengesi ozulmaya mahkumdu. Zaman zaman haber bültenlerinde kene ile ilgili mücadelede biyolojik mücadele yöntemleri kullanılmaya çalışılıyor. Bu mücadele ne kadar yeterli bunu araştırmak lazım...Herkese saygılarımla...

http://www.biyologlar.com/kene-ile-mucadele-ekolojiyi-bozuyor

Kenelerin Sınıflandırılması ve Kene Türleri

Keneler Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup, Dünya’nın her bölgesinde gözlenmektedirler. Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedirler. Kenelerin sistematikteki yeri ve önemli türlerin isimleri aşağıda verilmiştir. Anaç: ARTHROPODA Anaç bölümü : CHELICERATA Sınıf altı: Acarina (Acari) Dizi: Metastigmata Aile: İxodidae Soy: İxodes Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Soy: Amblyomma (Türkiye’de yok) Tür: Amblyomma variegatum Soy: Haemaphysalis Tür: Haemaphysalis parva Tür: Haemaphysalis sulcata Tür: Haemaphysalis punctata Tür: Haemaphysalis inermis Soy: Dermacentor Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Tür: Rhipicephalus appendiculatus (Türkiye’de yok) Aile:Argasidae Soy: Ornithodorus Tür: Ornithodorus lahorensis Soy: Argas Tür: Argas reflexus Tür: Argas persicus Soy: Otobius Tür: Otobius megnini Günümüzde Argasidae ve Ixodidae ailelerine bağlı 850 türü bilinmektedir. Amblyomma soyu dışındaki soylara bağlı birçok kene türü, Türkiye’de yaygın olarak bulunmaktadır. Genel Morfolojik ve Biyolojik Özellikler Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücütları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almktadır. 1.Aile: İxodidae (şekil 1) İxodidae ailesindeki türlere sert kene, mera kenesi veya yaz kenesi denir. Bu ailede bulunan türlerde caput, thorax ve abdomen tamamen birbirleriyle birleşmiştir. Olgunlarında ve nimflerinde 4 çift ayak , larvalarında ise 3 çift ayak vardır. Nimflerinde genital organlar henüz oluşmamıştır. Dorsalden bakılınca ağız organelleri görülebilir. Ağız organellerinin oturduğu kısıma basis caputili denir. Ağız organellerinin arkasında dişilerde vücudun önünde ve üst kısmında okul önlüğü yakası şeklinde kitini bir organ teşekkül ederki buna scutun denir. Erkeklerde bu oluşum dorsalde tüm vücudu kaplar, buna conscutum denir. Bu bakımdan erkekler kan emdiği zaman vücutlarında değişiklik olmaz. Buna karşılık dişiler kan emip doyunca normal büyüklüğünün 10 katı kadar genişleyebilir. Ağız organelleri 1 çift chelicer, chelicer kılıfı ve hipostom denilen delmeye ve kan emmeye yarayan organelden oluşur. Bu organellere rostellum denir. Rostellumun iki yanında bir çift palp bulunur. Ayrıca kenelerin dorsal kısmında, tür tayininde önemi olan, çukurluklar, feston, cervical oluklar ve noktalamalar bulunur. Ventralde ise anüs ile ikinci çift coxalar hizasında genital delik bulunur. Bu yüzde dişilerde anal oluk, erkeklerde ise kitini plaklar yer alır. Yine ventralde 4’üncü coxanın arkasında bir çift stigma bulunur. Ayaklarının sonunda bir çift tırnak ve tırnakların ventral yüzeyinde ise tutunmaya yarayan zar şeklinde pulvillum adı verilen organel vardır. (Argasidae’lerde bu organel yoktur). Önde birinci çift ayakta tarsuslar üzerinde Haller organeli denen bir çukurluk yer almıştır. Bu yapı duyu organelidir. Dişi kenelerde ovaryum ile barsak irtibat halindedir. Bu yüzden bazı keneler kan emerken parazitleri sindirim sisteminden ovaryumlarına geçirirler. Bu parazitler ovaryumdan yumurtaya geçerek, yumurtadan çıkan larvaları enfekte ederler. Bu larvalar kan emerken parazitleri de hayvanlara taşırlar (transovaryal nakil). Biyoloji Keneler kan emerek beslenir, ancak bu diğer kan emen artropodlardan farklıdır. Keneler konakların tutunup ağız organellerini deri içine sokarlar ve burada sabitlenip doyana kadar aynı yerden kan emerler. Argasidaeler çok kısa sürelerde çok miktarda kan emip doydukları halde, Ixodidae ailesindeki kenelerin doyması için birkaç gün ile birkaç hafta arasında süre gerekmekte, hata bu süre içinde bazı Ixodidae türleri gömlek değiştirip diğer gelişme dönemlerine geçmektedirler. İxodidae türleri, genellikle ilkbahar ve sonbahar mevsimleri arasında aktiftirler. Bunlar evcil hayvanların kulak kepçesi içinde ve dışında, boyun altında, karın, anal ve perianal bölgeler ile sırt ve kuyruk üzerinde bulunurlar. Dişi keneler, erkeklerden daha fazla kan emerler. Hayatları boyunca geçirdikleri her dönemde (larva-nimf-olgun ) mutlaka kan emmek zorundadırlar. Erkek ve dişiler kan emme esnasında çiftleşirler. Ovipardırlar. Dişi keneler yumurtalarını taş, toprak ve merada yaprakların altına, toplu ve birbirine yapışık şekilde bırakırlar.Yumurtlama süresi ve miktarı, dişi kenenin az veya çok kan emmesine ve diğer dış faktörlere bağlı olarak değişir. Ayrıca türlere göre de yumurta sayısı değişiklik gösterir. Ortalama 3.000-15.000 arasında yumurta yumurtlarlar. Dişiler yumurtladıktan sonra ölürler. (Argasidae türleri ölmez). Yumurtadan çıkan larvalar 3 çift bacaklıdır. Birinci çift ayak tarsuslarında bulunan Haller organı konak bulmaya yarar. Türlere göre farklı sürelerde konaklardan kan emerler ve kan emdikten sonra yine değişen sürede gömlek değiştirirerek. 4 çift ayaklı nimf olurlar. Nimflerde larvalar gibi henüz genital organlar gelişmemiştir. Aç olan nimfler kan emer doyar ve gömlek değiştirdikten sonra aç olgun hale gelir. Erkek ve dişi olgun keneler kan emerken çiftleşir ve doyduktan sonra dişi toprağa düşer ve yumurtlar. Bu siklus böyle devam eder. Biyolojik gelişmeye göre konak değiştirmeleri esas alınarak İxodidae ailesine bağlı türler 3 grupta toplanır. a-Bir konaklı kene: Merada yumurtadan çıkan larvalar konak hayvana hücum eder, ondan kan emip doyduktan sonra konak üzerinde gömlek değiştirip nimf olur. Aç nimf kan emip doydukyan sonra konak üzerinde gömlek değiştirir. Ortaya çıkan aç olgun kenenin erkek ve dişisi kan emdikten sonra çiftleşir, dişiler konak hayvanı terkedip toprağa düşer yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf ve olgun safhalar bir hayvanda geçer. Örneğin, Boophilus annulatus. b-İki konaklı kene: İki konaklı kenelerde, larva ve nimf dönemini bir konakda geçirir, nimfler kan emip doyduktan sonra konak hayvanı terkederler. Meskende veya merada gömlek değiştirip aç olgun hale gelirler. Aç olgun keneler ikinci bir hayvana hücum ederek ondan kan emer, çiftleşir ve doyar. Daha sonra dişi kene toprağa düşer, yumurtlar ve ölür. Yani larva-nimf bir hayvanda, olgunu ise başka bir hayvanda geçer. Örneğin, Hyalomma türleri ve Rhipicephalus bursa. c-Üç konaklı kene: Üç konaklı kenede larva bir hayvandan kan emip doyar ve toprağa düşer.Toprakta gömlek değiştirip aç nimf olur.Aç nimf’ler ikinci bir hayvana hücum ederler. Ondan kan emip doyduktan sonra toprağa düşerler ve gömlek değiştirip aç olgun kene haline gelirler. Aç olgun keneler üçüncü bir hayvana hücum eder, kan emer ve çiftleşirler. Doyduktan sonra dişiler konak hayvanı terkedip toprakta yumurtlar ve ölürler. Yani bu kene türleri, larva, nimf ve olgun dönemlerinde ayrı ayrı veya aynı hayvana 3 kez gelmek suretiyle kan emer, gömlek değiştirme dönemlerini ise toprakta geçirirler. Dişiler yine yumurtalarını tprağa bırakırlar. Örneğin, İxodes ricinus, Dermacentor marginatus ve Haemophysalis punctata. İxodidae ailesine bağlı soylar, kenelerin ağız organellerinin uzun yada kısa olmasına göre birbirinden ayırtedilebilir. Ayrıca anal oluğun anüsü önden ve arkadan çevirmesi de soy ayrımında kullanılır. Buna göre İxodidae ailelerinde 7 soy vardır Ağız organelleri uzun olanlar Soy: İxodes Sadece bu soyda anal oluk anüsü önden çevirir. Ayak çiftleri öne yakındır. Göz yoktur. Türkiye’de tek türü bulunur. Tür: İxodes ricinus Soy:Hyalomma Palplerin ikinci ekleminin boyu eninin 2 katıdır.Bacakları uzun yapılıdır (Şekil 3). Göz vardır. Bu soya bağlı 5 tür Türkiye’de bulunmaktadır. Tür: Hyalomma anatolicum anatolicum Tür: Hyalomma anatolicum excavatum Tür: Hyalomma detritum Tür: Hyalomma marginatum marginatum Tür: Hyalomma marginatum rufipes Tür: Hyalomma marginatum turanicum Tür: Hyalomma aegyptium Şekil 3. Hyalomma sp. (erkek) Soy: Amblyomma Bu soya bağlı türler Afrika keneleridir. Ağız organelleri çok uzundur. Scutum üzerinde renkli alanlar mevcuttur.Göz vardır. Bir tür Türkiye’de Suriye sınırında bir vakada bildirilmişse de, ülkemizde olmadığı kabul edilmekltedir. Ağız organelleri kısa olanlar Soy: Haemophysalis Palplerin ikinci eklemi bazis caputuliyi yanlardan aşar. Göz yoktur. Daha çok Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Bu soya bağlı 4 tür Türkiye’de bulumaktadır Tür: Haemophysalis parva Tür: Haemophysalis sulcata Tür: Haemophysalis punctata Tür: Haemophysalis inermis Soy: Dermacentor Bazis caputuli ağız organellerini yanlardan aşmıştır. Göz vardır. Scutum üzeri gri, açık kahverengi ve beyaz renklerde nakışlıdır. Daha çok Sonbahar aylarında aktiftirler ve konak hayvanların koyruk uçların bulunurlar. Türkiye’de 2 türü yaygındır. Tür: Dermacentor marginatus Tür: Dermacentor niveus Soy: Boophilus Ağız organelleri çok kısa olup, coxa 1’de yarık yoktur. Göz vardır. Türkiye’de bir türü bulunur. Tür: Boophilus annulatus calcaratus Soy: Rhipicephalus Coxa 1’de derin bir yarık olmasıyla Boophilus türlerinden ayrılır.Göz vardır. Bu soya bağlı 3 tür Türkiye’de yaygındır. Tür: Rhipicephalus sanguineus Tür: Rhipicephalus bursa Tür: Rhipicephalus turanicus Keneler, insan ve hayvan hastalıklarının naklinde rol oynayan en önemli vektörlerdendir ve diğer artropod gruplarının aksine bir çok çok farklı yapıdaki enfeksiyöz etkenleri (bakteri, virus, parazit, mantar) taşıyabilme yeteneğine sahiptirler. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi ve Keneler KKKA ile kenelerin ilişkisi ilk defa 1944-45 yıllarında Kırım’da hasat toplayan çiftçilere yardım eden askerlerde hastalığın oluşması ve etkenin kenelerden izole edilmesi sonucunda önem kazanmıştır. Ixodidae ve Argasidae ailesine bağlı 31 kene türünün virusun vektörü olabileceği bildirilmesine rağmen, bunların tümünün vektör potansiyeli gösterilememiştir. Kenenin tam anlamı ile vektör kabul edilebilmesi için, etken izolasyonu dışında, kenenin virusu duyarlı hayvanlara aktarabilme ve viremik hayvanlardan alabilme yeteneğinin de olması gerekmektedir. Bu kriterler yukarıda bildirilen 29 türden sadece bazılarında gözlenebilmiştir. Bunun yanında bazı türler virusu hem transovarial hem de transtadial olarak taşırken bazıları sadece transtadial olarak taşıyabilmektedir. Günümüzde hastalığın başlıca vektörlerinin Hyalomma marginatum marginatum, H.m.rufipes ve H.anatolicum anatolicum olduğu kabul edilmektedir. Ancak, Hyalomma türlerinin olmadığı bazı ülkelerde etkenin Ixodes ricinus, Dermacentor spp., Rhipicephalus spp. ve Boophilus annulatus gibi kenelerden izole edilmiş olması, diğer kenelerin de vektörlük potansiyelinin düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. H.a.anatolicum ve H.m.marginatum genellikle iki konutlu gelişim gösterirler. H.a.anatolicum’un, gerek larva ve nimfleri, gerekse erişkinleri genellikle evcil ruminantları (özellikle sığırları) tercih etmesine karşı, H.m.marginatumun’un genç gelişme dönemleri (larva ve nimf) çoğunlukla küçük hayvanları (tavşan, kirpi, kanatlılar, fare, yabani memeliler) ve az olarak da büyük memeliler ve insanı tercih etmekte, erişkinleri ise ağırlıklı olarak evcil memeliler (sığır, at, koun, keçi, köpek) ve az olarak da küçük memeliler (tavşan, kirpi) ile insanı tercih etmektedir (Şekil 4). Göç eden kuşlar bu kenenin bölgeler arasında yayılışından büyük ölçüde sorumludur. H.marginatum, Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu, Kafkaslar ve Eski Sovyet Cumhuriyet’lerini içine alan geniş bir yayılış alanına sahiptir. Bu keneler Şubat ile Aralık ayları arasında hayvanlar üzerinde görülebilse de, erişkinler Mart-Ağustos, larva ve nimfler ise Haziran-Kasım dönemlerinde aktif olarak kan emerler. Kışı, genellikle doymuş nimf veya aç erişkin şeklinde, ahırlardaki duvar çatlaklarında veya meralardaki (yarı-ormanlık alanlarda) kemirici yuvaları, toprak içinde veya ağaç kovuklarında geçirirler. Şekil 4. Hyalomma m.marginatum’un yaşam döngüsü. (Konak hayvanların büyüklükleri kenenin tercih sırasına göre orantılanmıştır). Kenelerle Mücadele Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. Hali hazırda kene eradikasyonunun neredeyse olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalar 2 temele dayanmaktadır: I. Kenelerle nakledilen hastalıkların ortadan kaldırılması veya azaltılması (aşı çalışmaları vs) II. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi a. Akarisid kullanımı Kenelerle mücadele genellikle konak hayvanların ve çevrenin düzenli aralıklarla akarisid ilaçlarla ilaçlanması esasına dayanmaktadır. Bu konu üzerinde çok uzun yıllar boyunca durulmuş olmasına rağmen, bir türlü istenen düzeyde başarı sağlanamamıştır. Her ne kadar akarisid kullanımı gerekli olsa da, bu oldukça zahmetli ve masraflıdır. Kaldı ki, büyük çapta programlı uygulamaların yapılması oldukça zordur. Akarisid ile kene konrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisilerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vüudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmktedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması b- Kenelerin yaşam alanlarının değişrtirilmesi 1- Herbisidal ilaç kullanımı 2- Arazi yakma 3- Arazinin sürülmesi 4- Kuru yaprak tabakasının hatta orman taban örtüsünün kaldırılması Ancak, bu gibi önlemlerin uygulanması sonucunda kene populasyonunda sağlanan azalma, kenelerin yok edilmesinden çok, konak hayvanların bu gibi elverişsiz hale gelmiş ortamlardan uzaklanmasına bağlanmaktadır c- Konak hayvanların ortadan kaldırılması Bu yöntem özellikle dar bölgelerde kısıtlı konak kullanan keneler için kullanılsa da (Amblyomma americanum’un eradikasyonu için belli bölgelerde geyik populasyonunu ortadan kaldırmak), bu yöntem çok miktarda konak alternatifi olan keneler için uygun değildir. d- Biyolojik kontrol Kenelerin doğal düşmanlarının ortama salınması üzerinde çalışmalar olsa da, çok pratik değeri yoktur e-Kendi kendini ilaçlama Bu yöntem özellikle yaban hayvanları üzerindeki keneleri de etkilediğinden oldukça umut vericidir. Hayvanların ilgisini çekecek çeşitli obejelerin (yemlik, içinde yem bulunan plastik boru, ilaçlı pamuk) üzerine uzun etkili akarisid salınımını sağlayan düzenekler kurularak hayvanların kendi kendilerini ilaçlaması sağlanmaktadır. Kene yaşam döngüsü nasıldır? KKKA sebep olan Hyalloma türü keneler çoğunlukla iki konakta gelişim ve yaşam döngülerini tamamlar. Larva ve nimfler küçük omurgalılarda (tavşan, kuş, fare. vb) erginler ise büyük omurgalı hayvanlarda (koyun, keçi, sığır, at, yabani gevişenler, insan, vb) konaklarlar.

http://www.biyologlar.com/kenelerin-siniflandirilmasi-ve-kene-turleri

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığı Hakkında bilgi

Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, Ülkemizde Halk Sağlığının korunmasına yönelik üretim, kontrol ve tanı ile ilgili temel laboratuvar hizmetlerini yürütmek üzere kurulmuş Ulusal Referans Laboratuvarıdır. Refik Saydam Hıfzıssıhha Müessesesi 27 Mayıs 1928 gün ve 1267 sayılı yasa tasarısıyla Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na bağlı olarak kurulmuştur. Daha sonra bu kanun gelişen ihtiyaçlar karşısında değiştirilerek 4 Ocak 1941'de 3959 sayılı yasa ile görev, yetki ve sorumlulukları yeniden belirlenmiştir. En son olarak Müessesenin ismi 14 Aralık 1983 gün ve 18251 sayılı Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yayınlanan 181 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile "Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı" olarak değiştirilmiş ve Sağlık Bakanlığı'na bağlı kuruluş haline getirilmiştir. Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden teşkilatlandırılmıştır. Kuruluş yıllarında; Bakteriyoloji, Kimyevi Tahlilat, Farmakodinami ve Immünbiyoloji olmak üzere 4 şubeden oluşmuştu. Ayrıca meteoroloji istasyonu, özel konferans salonu ve bir de kütüphane bulunmaktaydı. Ortaya çıkan yeni sağlık sorunlarına cevap verebilmek amacıyla aşağıda belirtilen sıra çerçevesinde görev alanı da genişletilmiştir. 1931 yılında, ağız yoluyla uygulanan BCG Aşısı üretimine başlanıldı. 1932 yılında, serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu. 1933 yılında, Simple Metodu ile kuduz aşısı üretimi ele alındı. 1934 yılında, İstanbul Aşıhanesi, Enstitü bünyesine nakledildi ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye getirildi. 1935 yılında, Farmakoloji Şubesi kurularak yerli ve yabancı ilaçlar ile diğer hayati maddelerin kontrolüne geçildi. 1936 yılında, Hıfzıssıhha Okulu açıldı. 1937 yılında, kuduz serumu üretilmeye başlandı. 1942 yılında, tifus aşısı ve akrep serumu üretimine başlandı. 1947 yılında, Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu. Enstitü bünyesinde bir aşı istasyonu açıldı. Bu yıldan itibaren deri içi (intradermal) BCG aşısı üretimine geçildi. 1948 yılında, ülkemizde ilk olarak boğmaca aşısı üretimine başlandı. Aynı yıl içinde, Viroloji ve Virüs Aşıları Şubesi kurularak ilk defa influenza virüsü, New-Castle virüsü ve tavuk vebası üzerine araştırmalar ele alındı. 1950 yılında, İnfluenza Laboratuvarı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza Merkezi olarak tanındı ve İnfluenza aşısı üretimine başlandı. 1951 yılında, ilk kez antibiyotiklerin ve bazı vitaminlerin kalite kontrolüne başlandı. 1954 yılında, İlaç Kontrol Şubesi kuruldu. 1956 yılında, tetanoz aşısı daha modern metodlarla üretilmeye başlandı. 1958 yılında, ilk kez frenginin modern yöntemlerle teşhisi ele alındı. 1965 yılında, ilk kez kuru çiçek aşısı üretimine ve sistematik serum konsantrasyon ve purifikasyonuna başlandı. 1966 yılında, Kolera Referans Laboratuvarı kuruldu. 1968 yılında, Hematoloji Laboratuvarı, Anti-test Serum Üretimi Laboratuvarı açıldı. 1969 yılında, Farmakoloji ve Toksikoloji Şubesi ayrı birimler olarak genişletildi ve Pirojen Testi ve Analitik Toksikoloji Laboratuvarları hizmete girdi. 1970 yılında, fibrinojen, albumin ve gamma globulin üretimine başlandı. 1973 yılında Pestisit Laboratuvarı açılarak insektisit, rodentisit ve mollusitlerin ruhsat ve piyasa kontrolleri ile etkenlik ve kalıntı kontrolleri yapılmaya başlandı. 1974 yılında, Mikoloji Laboratuvarı açıldı. 1976 yılında, kuru BCG aşısının deneysel üretimine başlandı. 1979 yılında, Toksoplazma-Listeria ve ASO, Latex Laboratuvarları faaliyete geçti. 1982 yılında, 26.08.1982 tarih ve 1214 sayılı yazı ile Hıfzıssıhha Okulu Başkanlığımıza bağlandı. 1983 yılında, kuru BCG aşısı üretimine başlandı. 1984 yılında, Zehir Danışma Merkezi açıldı. 1987 yılında, AIDS Araştırma ve Doğrulama Merkezi açıldı. 1987 yılında, İlaç Kontrol Laboratuvarları modernize edilerek teknolojinin en son ürünü olan cihazlar hizmete sokuldu. 1987 yılında, Enstrümental Analiz Laboratuvarı açıldı. 1987 yılında, personelin sosyal imkanlarını arttırıcı lojman alımı yapıldı. Çocuk kulübü açıldı. 1988 yılında, Zehir Danışma Merkezi 24 saat hizmet verir hale getirildi. 1990 yılında, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığı'nın reorganizasyonu projesi başlatıldı. 1991 yılında, Hıfzıssıhha Okulunun yeniden hizmete açılması çalışmaları tamamlandı. 1991 yılında, kurum tarafından gerçekleştirilmek üzere "Üretilen aşı ve serumların kalitesinin arttırılması ve üretilemeyen aşılarla birlikte ihraç potansiyelinde üretimi projesi" hazırlanıp, ilk defa Devlet Planlama Teşkilatı yatırım programına girmiştir. 1992 yılında, kan ürünlerinin viral inaktivasyonu başlatıldı. 1994 yılında, kan ürünlerinin viral yönden potens kontrolleri başlatıldı. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi Teşkiline Dair Kanun Tarihi : 30 .12.1940 Sayısı : 3959 Konusu: Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi Teşkiline Dair KanunMetni : Madde 1- Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletine bağlı, Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssahha Mektebinden ibaret olmak üzere teşkil edilen (TÜrkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi) bu kanunda yazılı işleri yapmakla mükelleftir. (*) Memleketin muhtelif mıntakalarının sıhhi ihtiyaçlarına göre Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletinin göreceği lüzum üzerine aynı işleri yapmakla mükellef enstitü şubeleri açılabilir. Hıfzıssıhha Enstitüsü Madde 2- Hıfzıssıhha Enstitüsü Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilliğince muhtelif ihtisas şubelerine ayrılır. Bu müessese vekâletçe gösterilecek lüzum üzerine: A) Halk Hıfzıssıhha şartlarını ıslâh ve inkişafına ve her nevi hastalıklarla mücadeleye yarayacak sıhhi ve fenni araştırmaları ve incelemeleri yapmak, B ) Vekâletçe nevileri tâyin edilen serum ve aşıları ve sair biyolojik ve kimya maddelerini hazırlamak, C) Hususi kanunlarına tevfikan yerli veyahut yabancı müstahzarların,, serum ve aşılarla sair hayati terkip veya kimyevi maddelerin kontrollerini yapmak, D) 1262 sayılı İspenciyarive Tıbbi Müstahzarlar Kanununun 10 uncu maddesine göre daimi murakabeye tabi tutulan ispenciyari ve tıbbi müstahzarat ile mezkur kanunun ikinci maddesinin a, b, c, ve d fıkralarında yazılı maddeleri satın alarak icap eden muayenelerini yapmak; E) Umumi ve İçtimai hıfzıssıhhaya ve sair mevzulara ait konferanslar tertip etmek ve neşriyat yapmakla mükelleftir. Madde 3- Hıfzıssha Enstitüsü ihtisas ve salahiyeti dahilindeki fenni ve sıhhi meseleler hakkında resmi daireler ve belediyelerle hakiki ve hükmi şahıslar tarafından doğrudan doğruya vukubulacak talep ve müracaatları kabul ederek bunlar üzerinde tetkikler ve icap eden tahlil ve muayeneleri yapar ve reyini ve mütaalasını bildirir. (*) 1983 yılında çıkarılan 181 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile Müessese Sağlık Bakanlığı' nın bağlı kuruluşu haline getirilerek "T.C, Refik Saydam Hıfzıssıha Merkezi Başkanlığı " adını almıştır. Madde 4- (Değişik, 3612 -7.2.1990) Hıfzıssıhha Enstitüsü vazifesi arasında sayılan tetkik ve muayene ve tahlillerden umumi sıhhata taallük eden işler için resmi daireler ile belediyelerden hiçbir ücret almaz. Umumi sıhhate taallük etmeyen muayene, tahlil ve tetkikler için alınacak ücretler Sağlık Bakanlığınca hazırlanacak bir tarifeyle tespit edilir. Sari veya salgın hastalık işleri müstesna olmak üzere hakiki ve hükmi şahıslara ait olan muayene, tahlil ve tetkikler de aynı tarife üzerinden ücrete tabidir. Madde 5- (Değişik, 3612 -7.2.1990) Enstitüde hazırlanan her nevi aşı, serum ve diğer maddelerin satış kıymetleri ve bunların ne suretle satışa çıkarılaçakları ve bunları toptan ve perakende olarak satanlara verilecek bey'iye miktarı Sağlık Bakanlığınca tayin edilir. Madde 6- Hıfzıssıhha Enstitüsü fenni tetkikat ve istihsalatı için lazım olan her nevi hayvanları ve yemleri tedarik edebileceği gibi bunları yetiştirmek ve işlerine yarıyacak ekimleri yapmak üzere tesisat da vücude getirebilir. Hıfzıssıhha Mektebi Madde 7- Hıfzıssıhha Mektebi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin göreceği lüzum ve tertip edeceği program üzerine tababet ve şubeleri sanatları mensupları ile eczacı ve kimyagerlere ve küçük sıhhat memurlarına umumi ve ferdi hıfzıssıhhaya veya bunlardan memur olanların sıhhi ve fenni ve idari vazifelerine ait ameli ve nazari tekamül tedrisatı yapmak ve alelumum ilmi mevzulara ait konferanslar tertip etmek ve neşriyat yapmakla mükelleftir. Tababet ve şubeleri sanatları mensupları ile eczacı ve kimyagerler ve küçük sıhhat memurlarından Devlet ve belediyelerle bunlara bağlı idare ve müesseseler hizmetinde bulunanlar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti ile alakalı vekaletler tarafından müştereken tesbit edilecek zaman ve sıralarda tekamül tedrisatında hazır bulunmağa mecburdurlar. Madde 8- Alakalı vekaletler ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından müştereken tayin olunacak şekil ve sıra ve adetler dahilinde olmak suretiyle Maarif Sıhhat Müfettişleri ve Ziraat Müfettişleri ve muallimler ve mühendisler ve iş müfettişleri ile sair lüzum görülen meslek memurlarına da hıfzıssıhha mektebinde mesleklerinin sıhhi ve tıbbi kısımlarına ait tekamül kursları verilir. Bu memurlara ait yol masrafları ve yevmiyeler mensup oldukları vekaletler bütçelerinden tesviye olunur. Madde 9- Hıfzıssıhha Mektebinde verilecek derslerin tatbikatını temin etmek için lüzumlu olan laboratuvar ile ferdi ve içtimai hıfzıssıhha ya ait numuleri ihtiva eden müzeler tesis olunur. MÜŞTEREK HÜKÜMLER Madde10-Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi laboratuvarlarında yapılan fenni tetkiklerin vekalet ve enstitü mecmualarından başka vasıtalarla ilk defa neşri Vekaletin müsaadesine bağlıdır. Madde 11- Türkiye Cumhuriyeti Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Hıfzıssıhha Mektebi için lüzum görülecek ecnebi mütehassısların celb ve istihdamına ve bunların istihdam müddetlerini tesbit ve tayin ile mukaveleler akdine Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili salahiyettardır. Madde 12- Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin dahili idaresi ve tedrisatının şekil, zaman ve müddeti ve diğer hususlara ait esaslar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilliğince tesbit olunur. Madde 13- 17.5.1928 tarih ve 1267 sayılı kanun ile 9.6.1936 tarih ve 3017 sayılı kanunun 23 üncü maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları kaldırılmıştır. Madde 14- Bu kanun neşri tarihinden muteberdir. Madde 15- Bu kanun hükümlerinin icrasına Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili memurdur. FAALİYET ALANLARIMIZ GENEL ÇALIŞMA ALANLARI Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi Başkanlığımız, günümüzde aşağıdaki çalışmaları başarıyla yürütmektedir: Üretim Kontrol Tanı ve doğrulama Eğitim Danışmanlık ÜRETİM ALANLARI Merkez laboratuarlarımızda üretilerek kullanıma sunulan başlıca ürünler şunlardır:- Tanıya yönelik antijen ve antiserumlar (Salmonella, Brucella, Proteus vb) - Tedavi ve korumaya yönelik antiserumlar (Akrep, Tetanos, Difteri, Şarbon) - Deney hayvanları (spesifik patojen free fare, tavşan, kobay vb) LABORATUVAR ANALİZLERİ A-Kontrol ve Ölçüme Yönelik Analizler Başkanlığımız bünyesinde hem ruhsat ve ithal iznine yönelik analizler hem de piyasa denetimi ya da ihracat, ithalat süreçlerinde gerekli olan analizler yapılmaktadır. Kontrolü yapılan başlıca ürünler şunlardır: • İlaç ve kozmetikler • Aşı, serum ve diğer biyolojik ürünler • Kan ve Kan ürünleri • Gıda, su (içme suyu, kaplıca suyu ve memba suları) ve katkı maddesi B-Çevre ve Sağlık Hizmetleri Temizlik maddeleri, dezenfektanlar, hava, su, toprak kalitesi ve toksik maddelerin incelenmesi. C-Referans Laboratuvar Hizmetleri, Tanı ve Doğrulama İşlemleri Laboratuarlarımız, birçok konuda referans laboratuvar hizmetleri vermektedir. Rutin tanı, doğrulama ve enfeksiyon hastalıkları tanısı işlemleri laboratuvarlarımızda yapılmaktadır: • Hematoloji •Bakteriyoloji ve seroloji (Legionella, Enterik patojenler, Difteri) • Viroloji (HIV, Hepatit B, Hepatit C, Polio virus, kızamık, kırım kongo hemorojik ateşi vs) • Biyokimya • Hormon • Tüberküloz (tanı ve antimikrobiyal direnç) Parazitoloji • Zehir araştırma (Toksikoloji) EĞİTİM ÇALIŞMALARI Merkezimizde süren eğitim faaliyetlerimizden bazıları şunlardır: * Tıpta uzmanlık eğitimi (Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlığı) * Hıfzıssıhha mektebi (İlk defa 1937’de açılan Hıfzısıhha Okulu’nun uzun bir aradan sonra 2003 yılında yeniden hizmete başlaması da kurumumuz ve sağlıktaki gelişmeler adına zikredilmesi gereken önemli bir konudur.) * Hizmet içi eğitim * Çeşitli kurum ve kuruluşlar ile Hıfzıssıhha Bölge Müdürlüklerinde eğitim çalışmaları DANIŞMANLIK HİZMETLERİ Başkanlığımız bünyesinde yer alan Zehir Danışma Merkezimiz, ülke çapında 7 gün 24 saat danışmanlık hizmeti vermektedir. Zehir olgusunu takip etmekte olan primer sağlık personeline (doktor, hemşire…) online bilgi verilmekte ve izleme yapılmaktadır. Botulismus gibi bazı durumlarda spesifik tedavi ediciler, hastanın bulunduğu sağlık kuruluşuna ulaştırılmaktadır. Ayrıca tüm birimler, görev alanları ile ilgili konularda da danışmanlık hizmetlerini sürdürmektedir. YENİ HEDEFLERE DOĞRU 76 yıllık tarihinde ülkemize halk sağlığı alanında önemli hizmetler veren Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı önümüzdeki günlerde yeni projeler çerçevesinde, çok daha büyük başarılara imza atacaktır. Koruyucu hekimliğin gerektirdiği aşı, serum ve diğer biyolojik ürünleri üretmek, Ülkemizde üretilen veya yurt dışından ithal edilen hertürlü ilaç ve kozmetiklerin, biyolojik ürünlerin kontrollerini yapmak, araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, pestisitlerin analiz ve etkinlik testlerini yapmak, Gıda kontrol ve beslenme hizmetlerinin gerektirdiği araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, Çevre kirlenmesinin önlenmesine yönelik araştırma ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, Zehir kontrol ve araştırma hizmetlerini yürütmek, Salgın hastalıklarla ilgili araştırma, doğrulama ve laboratuvar hizmetlerini yürütmek, İlgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak sağlık personelinin hizmetiçi eğitim programlarını düzenlemek ve yürütmek, Yayın ve Dokümantasyon hizmetlerini yürütmek, Tababet uzmanlık tüzüğü uyarınca uzmanlık eğitimi vermek, Referans hizmetlerini yürütmek, Koruyucu kuduz aşısı yapmak, Biyokimya, Hormon ve Hematoloji laboratuvarlarında tanıya yönelik laboratuvar hizmetlerini yürütmektir.

http://www.biyologlar.com/refik-saydam-hifzissihha-merkez-baskanligi-hakkinda-bilgi

Sıtma ve sağlık açısından önemi

Günümüzde sıtma, dünyanın en önemli bulaşıcı hastalıkları arasında yerini korumaktadır. Dünya genelinde her yıl, 100 milyon klinik vaka tespit edilmekte ve bunlar arasında 1 milyondan fazlası ölümle sonuçlanmaktadır (Jetten and Takken, 1994). Bugün dünya üzerinde bu hastalıktan dolayı baskı altında olan 2 milyar insanın, 200 milyondan fazlasının enfekte olduğu tahmin edilmektedir (Najera et al., 1992). Sıtma baskı grubu içinde bulunan nüfustan, her yıl 160-170 milyon yeni sıtma olgusu çıkmakta, yıllık klinik olgu sayısı toplamı ise 300-500 milyonu bulmaktadır (Akdur, 1997). Dünyada her yıl görülen ölümlerin % 4'ünün nedeni olan sıtma, bulaşıcı hastalık ölümleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Sıtma ölümlerinin diğer bir özelliği de bir milyonunun beş yaş altı çocuklarda görülmesidir (Akdur, 1997). Her yıl meydana gelen beş yaş altı çocuk Ölümünün %7-8'inin nedeni sıtmadır. Bu sayılardan da anlaşılacağı gibi sıtma, geçmişte olduğu gibi günümüzde de-en çok görülen ve en çok öldüren ilk on hastalık içindeki yerini korumaktadır. Bir başka deyimle, gelecek 100 yıl içinde dünyanın gelişimine dolaylı ya da dolaysız etki yapma potansiyeli bulunan milyonlarca çocuk risk altında bulunmaktadır. Birçok ülkede sıtma günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Sahara'nın güneyindeki birkaç ülke hariç tutulursa sıtma, Afrika'da büyük bir problemdir ve Dünya Sağlık Teşkilâtı bile bu kıtadaki sıtmanın eradikasyonu için ümitsizliğe düşmüştür. Güney Amerika ve Asya'nın birçok yerinde son 20 yıl içinde artış göstermiştir. Bu artışın sebebi, kontrol programlarının terk edilmesi, maddi yokluklar, -politik ve sosyal karışıklıklar, sosyo ekonomik sebepler, tarım alanlarının düzensizliği, ekolojik ve klimatik değişiklikler ve insektisitlere karşı direnç gelişimidir (Service, 1992). Sıtma (malaria) olarak bilinen hastalık, değişik ülkelerde paludism, Roman ateşi, bataklık ateşi, tropikal ateş, kıyı ateşi gibi isimler almaktadır. Ancak, genellikle İngilizce'de olduğu gibi malaria ya da Fransızca paludisme olarak anılır (Belding, 1942; Boyd, 1949). Malaria (sıtma) terimi, ilk kez 1753'de Torti tarafından kullanılmış ve İtalyanca'da kötü anlamına gelen mal ve hava anlamına gelen aria kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşmuştur. Çünkü hastalığın, bataklık alanlardan yükselen kötü kokulu havadan kaynaklandığı düşünülüyordu. Hipokrat'tan başlayarak günümüze kadar gelen sıtma araştırmalarında, bu tarihsel gelişim içerisinde sıtmanın değişik kaynakları üzerinde durulmuş; ancak, 1890 yılında İngiliz araştırmacı Manşon tarafından, hastalığın sivrisinekler tarafından bulaştırıldığı, araştırmacının enfekte insanlar ve enfekte sivrisinekler üzerinde yaptığı deneyler sonucunda ortaya çıkarılmıştır (Belding,1942). 1912 yılında Bass ve Johns, enfekte insan kanından elde ettikleri sıtma parazitini ilk kez kültüre etmişlerdir. İnsanda, üç adeti yaygın ve klasik olmak üzere (1, 2, 4) en azından 4 tip sıtma enfeksiyonu tespit edilmiştir: 1 . Vivax; Plasmodium vivax Grassi and Feletti, 1890, tarafından oluşturulmaktadır. Türkiye'de görülen enfeksiyon tipidir. 2. Quartan (ya da Malariae); Plasmodium malarlae, Grassi and Feletti, 1890, tarafından oluşturulmaktadır. 3. Ovale; Plasmodium ovale, Stephens, 1922, tarafından oluşturulmaktadır. 4 . Falciparum; Plasmodium falciparum, Welch, 1897, tarafından oluşturulmaktadır. Plasmodium vivax, dünya üzerinde 60° kuzey enleminden 30° güney enlemine kadar çok geniş bir bölümde yayılmıştır. Bulunduğu bölgelerde, özellikle kıyı şeritleri boyunca ve sonrasında çöl ve dağlık arazilerde yayılım gösterir. Ilıman kuşağın sıtma açısından en önemli türüdür. Türkiye'de ılıman kuşağın son ülkesi konumunda olduğundan, bu tür parazitin ülkemiz halk sağlığı için büyük önemi vardır. Piasmodium malariae, aslında geniş bir yayılım göstermekle birlikte büyük patlamalar yaptığı lokal bölgeler bulunmaktadır. Sıcak kuşağın en önemli türüdür. Özellikle Doğu Asya ile birlikte, Avrupa kıtasında Akdeniz bölgesinde, Doğu ve Güney Asya'da, Afrika, Filipin Adaları, Yeni Gine, Bati Hindistan, Brezilya, Panama ve Amerika Birleşik Devletlerinin güney kısmında yaygındır. Piasmodium falciparum genellikle subtropikal ve tropikal kuşağın yaygın türüdür. Genel olarak birçok tropik ülkede bulunur ve ayrıca Avrupa'nın en güneyinde de tespit edilmiştir. Ekstrem olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin güney kısmında da bulunmuştur. Piasmodium ovale'nin dağılımı tam olarak bilinmemektedir. Ancak bu tür, Doğu Afrika, Güney Rodezya, Kongo, Nijerya Batı Afrika'da, Filipin Adalarında, Güney Amerika'nın batı kıyısında saptanmıştır Sıtma, Anopheles (Diptera:Culicidae) cinsine bağlı sivrisinekler aracılığı ile bulaştırılır. Ancak, her Anopheles türü sıtma etkenlerini bulaştırmaz; bunun için bu cinse bağlı dişilerin insanı sokma eğilimi, kan emme alışkanlığı, endofili eğilimi, yaşam süresi, plasmodiumların erginde yerleşme olasılığı, sivrisineğin etkinlik yeri ve süresi gibi etkenler önemlidir. Bugün, yaklaşık olarak 400 Anophelinae türü tespit edilmiş; ancak, bunlar arasında 60 kadarının doğal koşullarda sıtma etkeni bulaştırdığı belirlenmiştir (Bruce-Chwatt, 1985). Avrupa kıtasında sıtmanın en önemli taşıyıcısı Anopheles maculipennis komplekse bağlı türlerdir. An. algeriensis, An. claviger, An. hispanioia, An. sergentii ve bazen An. superpictus Avrupa'da sıtma taşıyabilen diğer olası türler arasındadır. Türkiye'de ise sıtma hastalığının en önemli taşıyıcılığı An. sacharovi tarafından yapılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/sitma-ve-saglik-acisindan-onemi

Entomolojiye giriş

Entomoloji; hayvanlarda ve insanlarda zararlı olan, direkt olarak bozukluklara neden olan, indirekt olarak ise hayvanlara ve insanlara patojen etkenlerin naklinde rol alan artropodların morfolojisi, biyolojisii ve ekoloji ile ilişkilerini ve bunların bizzat kendilerinin yaptıkları hastalıkların klinik belirti, epidemiyoloji, patogenez, bulaşma, teşhis, tedavi, kontrol ve mücadele yöntemlerini inceleyen bilim dalıdır. Entomoloji bilimi Parazitoloji Anabilim Dalı’nın bir alt bilim dalıdır. İncelediği konular içerisinde artropodlar olmasından dolayı zooloji bilimi ile, hastalık etkenlerini naklinden dolayı viroloji, bakteriyoloji, protozooloji ve helmintoloji bilim dallarıyla, neden olduğu hastalıklar nedeniyle de patoloji, epidemiyoloji, immünoloji ve diğer bilim dallarıyla yakın ilişkisi vardır. Ayrıca insanlarda ve hayvanlarda zararlı etkileri görülen bir kısım artropodlar ise bu konaklarda ortak görülmesinden ve artropozoonotik karakterde olmasından dolayı da tıbbi entomoloji ile ortak ilişkisi bulunmaktadır. Artropodoloji bilimi aslında zoolojinin bir alt bilim dalı olup, tüm artropodları tanımak (taksonomik, morfolojik, biyolojik v.s.) amacını güder. Veteriner ve Tıbbi artropodoloji bunlardan sadece hayvanlara ve insanlara zararlı olan artropodları ve hastalık durumlarını inceler. Artropodoloji ( Arthors: Eklem, Podos: Ayak, Loji: Bilim) vücutları segmentli, eklem bacaklı, omurgasız hayvanları konusu içine alır. Omurgasız hayvanlardan sadece insectleri (Insecta sınıfı) inceleyen bilim dalı Entomoloji, akarları (Arachnida sınıfı) inceleyen ise Akaroloji bilim dalıdır. Entomoloji Medikal veya Tıbbi, Veteriner, Zirai veya Tarım ve Orman entomolojisi olarak değişik bilim dalları şeklinde de sınıflandırılır. Birçok araştırıcı artropodoloji kelimesi yerine entomoloji terimini kullanmaktadır. Entomoloji kelimesi canlılar aleminin artropoda filumu içinde yer alan "Entomo" (Syn: Insecta, Hexapoda ) sınıfı adıyla "loji" kelimesinden oluşmuştur. Bu nedenle entomoloji dar anlamda sadece insecta sınıfını inceleyen bir bilim dalını ifade eder. Ancak eskiden beri yaygın olarak kullanılmakta ve tüm artropodları içine almaktadır. Ayrıca Arachno-Entomoloji terimi de kullanılmaktadır. Bu bilim dalı arachnoidea ve insecta sınıfındaki artropodları inceler. Bu iki sınıf veteriner ve tıbbi bakımdan önemli olan hemen bütün parazitleri içine almaktadır. Arachnoidea sınıfında bulunan akarina takımındaki artropodları inceleyen bilim dalına ise akaroloji adı verilmektedir. Artropodlar parazit tanımlaması içine girmektedir. Ancak artropodların birçoğu zararlı olmayıp tam aksine ekolojik denge için faydalı olanlar (Coleoptera sp. ) yanında gıda olarak tüketilenler (Yengeç, Istakoz) veya ürününden yararlanılan (Apis mellifera) türlerde vardır. Parazit olarak bulunan ve konaklarda hastalık oluşturan artropod türleri ise çoğunlukla ektoparazit olarak tanımlanır. Bu ektoparazitlerin yani artropodların insan ve hayvanları istila etmesine sonucu oluşan hastalık tablosuna enfestasyon adı verilmektedir. Veteriner artropodolojinin önemi ve amacı: Evcil ve yabani hayvanlarda önemli hastalıklara neden olan artropod türleri bulunmaktadır. Örneğin Hypoderma sp. türlerinin neden olduğu hypodermosis, kene enfestasyonları, mallophagosis, uyuz gibi hastalıklar artropodal enfestasyonların başında gelmekte ve hayvanlarda önemli ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Artropodların diğer tıbbi önemlerinden biri de insanlar ve hayvanlar da hastalık etkenlerini taşımalarıdır. Örneğin kenelerin Babesia sp., Theileria sp. gibi protozoer hastalık etkenlerini ve arboviruslar gibi (Kırım Kongo Kanamalı Ateşi gibi) viral etkenleri taşımalarıdır. Artropodların bu zararlı etkilerinden dolayı amaç; öncelikle hayvanlara zarar veren artropodları en ideali çok zor olmakla beraber ortadan kaldırmaktır. Ancak eradikasyonun mümkün olmadığı veya ekonomik olamayacağı durumlarda amaç zararlı olan bu artropodları sayıca kontrol altına almak, hayvanları bunlardan korumak, bunların mümkün olmadığı durumlarda ise enfeste hayvanları tedavi etmektir. Eradikasyonda eğitilmiş personel, iyi bir ekip çalışması, ekonomik olarak para araç ve gerecin tam ve kesintisiz olarak sağlanması, halkın bilinçlendirilmesi, sınır ve gümrüklerin kontrolü, göçmen hayvan hareketleri ve taşımacılık sorunları gelmektedir. Ayrıca eradike edilecek artropodun doğada yabani hayvanlarda yuvalanma imkânı bulamayacak türden bir parazit olması şarttır. Eradikasyon tamamlandıktan sonra bu hastalığa karşı direnç ve bağışıklık olmayacağı için hastalık meydana çıkarsa büyük ekonomik kayıplara sebep olacaktır. Bu nedenle sürekli kontrol gereklidir. Bu şartların tamamen uygulanabildiği durumlarda eradikasyonda başarı sağlanabilir.

http://www.biyologlar.com/entomolojiye-giris

Türkiye`nin kene riski haritası

Türkiye`de ilk 2002 yılında görülen kene ısırmaları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı, her geçen yıl giderek artıyor. 2002 yılından bu zamana kadar bin 100 köyde 2 bin 315 hastalık vakası görüldü. Bugüne kadar kene tarafından ısırılan 140 kişi hayatını kaybetti. Sağlık Bakanlığı, KKKA Hastalığı risk haritasını çıkardı. Buna göre vakalar çoğunlukla Orta Anadolu ve Orta Karadeniz Bölgesi`nde, yani Kelkit Vadisi başta olmak üzere Gümüşhane, Tokat, Sivas, Amasya, Çorum, Yozgat, Kastamonu, Karabük ve Çankırı illerinde yoğunlaşıyor. Daha çok havaların ısındığı yaz mevsiminde görülen kene vakalarıyla, bu yıl daha erken karşılaşıldı. Kene vakalarının bu yıl daha erken görülmesinin en büyük nedenin ise hava sıcaklıklarındaki artış olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, sıcak ortamda yaşama ve üreme imkânı bulan kenelerin, yumurtadan daha erken çıkarak aktif hale geldiği ve insanlarla temas haline geçtiğine dikkat çekiyor. Kenelerin havaların soğumaya başladığı kasım ayına kadar aktif olacağını hatırlatan uzmanlar, insanların yaz döneminde çok dikkatli olmaları uyarısında bulunuyor. Özellikle araziden eve dönüşte mutlaka tüm vücutta detaylı bir kene taraması yapılması gerektiği ifade ediliyor. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Klinik Bakteriyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Orhan Yıldız, bir kenenin yılda ortalama 6 bin yavru bıraktığını ve bunu engellemenin imkânsız olduğunu söyledi. Engellenemediği için kene sayısının her geçen yıl giderek arttığını buna paralel olarak da vaka ve ölüm olaylarının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yıldız, havaların bu yıl erken ısınmasının kenelerin yumurtadan çıkarak aktif hale gelmesini hızlandırdığını ifade etti. Özellikle iklim değişikliği ve tavşan avcılığının kısıtlanmasının KKKA hastalığı görülme riskini arttırdığına dikkat çeken Doç. Dr. Yıldız, önlem alınmaması halinde Türkiye`yi önümüzdeki yıllarda daha zor günlerin beklediğini savundu. Kuş gribiyle birlikte kümes hayvanlarının büyük çoğunluğunun itlaf edilmesinin de kenelerin sayısının arttırdığını aktaran Doç. Dr. Yıldız, bu konularla alakalı ciddi tedbirler alınması gerektiğini dile getirdi. KENENİN ERKEN FARK EDİLMESİ HAYAT KURTARIYOR Kars Kafkas Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zati Vatansever, kenenin erken fark edilmesi halinde ölüm olaylarının büyük oranda önüne geçilebileceği uyarısında bulundu. Kırsal arazide; çalışmak, piknik yapmak veya başka bir nedenden dolayı bulunan kişilerin kene tarafından ısırıldıklarını geç fark ettikleri için ölümlerin yaşandığının altını çizen Prof. Dr. Vatansever, `Kırsal arazide bulunmak zorunda kalan insanlar akşamları evlerinde gittiklerinde detaylı bir şekilde kene kontrolü yapsalar sorun kalmayacak. Keneler sığırlardan kan emiyor. Sığırları ilaçlarlarsa kene sayısını bir miktarda azaltmış oluruz. Dünyada da başka yöntem yok. Birçok mücadeleden bahsediliyor. Ama bunlar sansasyonel açıklamalar.` diye konuştu. DÜNYADA 900, TÜRKİYE`DE 30 ÇEŞİT KENE VAR Bilimsel olarak tespit edilen 900 çeşit kene olduğunu belirten Zati Vatansever, Türkiye`de 30 civarında kene türü olduğunu ve bunlar içinden bir tanesinin virüs taşıdığını belirtti. Aktarma potansiyeli olan kenenin önemli olduğunu ifade eden Vatansever, taşıma potansiyeli olan türün Türkiye`de bir tane olduğunu bildirdi. BİLİNENİN AKSİNE KEKLİKLER KENENİN DÜŞMANI DEĞİL DOSTU Doğada her hangi bir şekilde birbirlerini yiyen canlılar olduğunun altını çizen öğretim üyesi, kuşlar hareket halindeyken keneyi gördüklerinde yediklerini hatırlattı. Karıncaların da bir kısmının kene yediğini aktaran Vatansever, Türkiye`de kekliğin keneleri yiyerek azalttığı yönünde yanlış bir inanış olduğunu söyledi. Kene yiyen canlıların hiçbirisinin popülasyonunu azaltmayacağını kaydeden Vatansever `Aksine kenenin çoğalmasına keklikler yardım ediyor. Keneler kekliklerin yavrusunda besleniyor. Tavşan, hindi, karga olan yerde kene vardır. Çünkü keneler bu hayvanları çok sever. Sığır aynı yerde varsa kene için yaşar. Bu kene toprağın içine saklanır. Bazı kene türleri ota tırmanır. Toprağın altındaki keneyi kimse bulamaz.` diye konuştu. KENE İLE İLGİLİ YANLIŞ BİLİNENLER Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı ile ilgili kamuoyunda yanlış bilinenleri anlatan Prof. Dr Zati Vatansever, önemli açıklamalarda bulundu. Yozgat`ta keklik, domuz, tavşan gibi hayvanları avlayarak kene araştırması yaptığını anlatan Vatansever, `Halk arasında keneyle ilgili çok sayıda yanlış bilinen konu var` dedi. Prof. Dr Vatansever yanlış bilinenleri şöyle sıraladı. - Nereden çıktı bu hastalık, keneler neden bu kadar arttı? Hastalık eskiden de vardı fakat biz bunu bilmiyorduk. Az sayıda da ortaya çıktığı için farkına varılamıyordu. Birden bire çok sayıda çıkınca farkına vardık. Bu gibi salgınların ortaya çıkışında her zaman yaban hayvanı ve buna bağlı olarak virüs taşıyan kene sayısının artışı ile ilgilidir. Türkiye`de azımsanmayacak boyutlarda bir ekolojik rejenerasyon var. Gerek ormanlaşma çalışmaları gerekse kendiliğinden ortaya çıkan çalılık alanlar yaban hayvanı sayısını arttırmaktadır. Buna ek olarak köylerden göç vardır. Tarım arazileri işlenmediği ve parçalı arazı yapısının oluşumuna neden olduğu için yaban hayvanları ve keneler için uygun ortamlar oluşmaktadır. 1990`lardan beri oluşan ekolojik rejenerasyona dikkatlice bakılırsa bir çok şeyi anlamamamız daha kolay olacaktır. - İlaçlama yapıldı kene sayısı artacak` Bunun bir bilimsel dayanağı olmadığı gibi yaşadığımız KKKA gerçeği ile de ilgisizdir. Hastalığın görüldüğü 1500 kadar köyün hiç birinde çevre ilaçlaması yapılmadığı gibi, çiftçiler tarlalarında zirai mücadele amaçlı ilaç bile kullanmamaktadırlar. - Keneyi kendi çıkardı o yüzden öldü Hastalık oluşumu keneyi nasıl çıkarttığınız çıkartmadığınızla değil, kenenin sizden kaç gün kan emdiği ile ilgilidir. Keneyi 6-12 saat içinde çıkartırsanız hastalanma olasılığı en düşük seviyededir. Geciktiğiniz sürece kene size artan miktarda virüs vermeye devam edeceği için hastalanma riskiniz artar. Keneyi çıkartmak için uzman olmaya gerek yok. Elinize bir eldiven giyin, yoksa bir naylon parçası veya bez de kullanabilirsiniz. Keneyi deriye tutunduğu en yakın yerden parmaklarınızla tutup yavaş ve sabit kuvvetle çekin, çıkacaktır. Ağız organellerinin deri içinde kalması bir hastalık riski teşkil etmez, bunları ağaç kıymığı batmış gibi değerlendirin. - Kendiniz çıkarırsanız keneyi kusturursunuz ve hastalanırsınız Kenelerde `kusma` olarak adlandırılan mekanizma farklıdır. Keneyi mekanik olarak sıktığınızda kusmaz. Dolayısıyla keneyi tutup çekmeniz onun kusmasına neden olmaz. Keneyi çıkartırken yapılmaması gereken şey üzerine çeşitli maddeler dökmek veya yakmaktır. İşte bunlar keneyi kusturabilir. - Keneyi çıkartırken ağız içerde kalırsa hastalanırsın Kenenin ağzında salgı bezi yok, dolayısıyla kopmasının bir hastalık riski oluşturması beklenemez. Bunu ağaç kıymığı gibi algılayıp ona göre değerlendirmek gerek. - Gidin doktor çıkartsın Kendiniz hemen çıkartın sonra istiyorsanız doktora gidip bilgi verin. Çıkartma konusunda kendinize güvenmiyorsanız yine doktora gidebilirsiniz. Unutulmaması gereken tek şey: sizi kene tuttuysa 10 gün boyunca ateş ve kırgınlık yönünden kendinizi izleyin ve kuşkulandığınızda hemen doktora gidip bilgi verin. Özelikle kırsal alanda çalışan insanlar bu gibi belirtileri ilk başlarda önemsememekte ve geç kalınıyor. YILLARA GÖRE TÜRKİYE`DE GÖRÜLEN KENE VAKALARI 2002- 2003 yıllarında vaka sayısı 150 iken, ölüm sayısı 6 oldu 2004`te vaka sayısı 249, ölüm oranı 13, 2005`te vaka sayısı 266, ölüm oranı 13, 2006`da ise vaka sayısı 438, ölüm oranı ise 27. 2007 ve 2008`de ise özellikle vaka sayılarında büyük artışlar yaşandı. 2007`de 717 olan KKKA vakası 2008`de bin 315`e yükseldi. 2007`de 33 kişi KKKA`dan hayatını kaybederken 2008 yılında 135 kişi hayatını kaybetti. 2009 yılının ilk 5 aylık döneminde ise ölü sayısı 5`i buldu.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-kene-riski-haritasi

ÇEÇE SİNEĞİ (Glossinidae) ve Uyku Hastalığı

Çeçesineği Alm. Tsetsefliege (f), Fr. Mouche (f), tse-tse, İng. Tse-tse fly. Familyası: Karasinekgiller (Muscidae). Yaşadığı yerler: Afrika’nın tropikal bölgelerinde, özellikle Kongo’da akarsu kıyılarında. Özellikleri: İki kanatlıdır. Koyu renkli olup, karasinekten biraz iridir. Delici emici ağız tipine sahiptir. Duyu organları tüylüdür. Kan emerek beslenir. Birçok hastalık mikrobunun taşıyıcısıdır. Ömrü: Erginleri 60-70 gün yaşar. Çeşitleri: 21 türü bilinir. “G. palpalis” türü uyku hastalığı, “G. morsitans” türü nagana hastalığı mikrobunu taşır. Böcekler sınıfının iki kanatlılar (Diptera) takımından Çeçesineğigiller (Glassininae) alt ailesi cinslerine verilen isim. İnsandan, at, sığır gibi evcil ve yabani hayvanlardan kan emer. Yalnız Afrika’nın sıcak, rutubetli ve gölgeli bölgelerinde görülür. “Güney ve Afrika böceği” de denir. Emilen kanın pıhtılışmaması için tükürük salgılarken bir hücreli bazı hastalık amillerini aşıladığından tehlikelidir. Konmuş durumda kanatlarının birbiri üstünde katlanması tipik özelliğidir. “G. palpalis” çeşidi, insanlarda uyku hastalığına sebeb olan “Trypanosoma gambiense”yi aşılar. “G.morsitans” türü ise nagana hastalığı parazitini (T. brucei) at ve sığırlara aşılar. Her iki hastalığın da öldürücü etkisi vardır. Dişi sinekler vücutlarının içinde gelişen larvaları tek tek doğurur. Doğan kurtçukları hemen toprak altına gömerler. Gömülen larvalar birkaç saat içinde pupa’ya dönüşür. Altı hafta zarfında pupa’dan kanatlı ergin bir sinek olarak çıkar. Erginler 60-70 gün yaşar. Ömürlerinde 12 döl verir. Bugün laboratuvarlarda yarı kısırlaştırılan çeçe sineklerini normalleriyle eşleştirerek nesilleri kurutulmaya çalışılmaktadır. Yangın ve ilaçlamalar da nesillerini hayli azaltmıştır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak,fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Kaynak: www.hayvanansiklopedisi.com Uyku hastalığı Uyku hastalığıİnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

http://www.biyologlar.com/cece-sinegi-glossinidae-ve-uyku-hastaligi

Kene ve Kene çeşitleri

Kene insan ve diğer birçok canlının kanıyla beslenen türüne göre zehirli ve zehirsiz olarak değişiklik gösteren parazittir. Kene canlısı vücut yapısı olarak çok küçük olup türüne göre gözleri olmayan ya da gözleri olan canlıdır. Kenenin vücut hizasından başlayıp vücudunun ortasında noktalanan 8 tane bacağı vardır. Kenenin beslendiği canlının üzerinde rahat bir şekilde sabit kalabilmesi için yaradılış itibariyle ayaklarının ucunda çengel ve vantuzları vardır. Kene ısırması özellikle son yıllarda insanların hayatlarını kaybetmesine neden olmaktadır. Kene yaz aylarında sıkça rastlayıp adını duyduğumuz, birçok aktiviteleri iptal etmemize neden olur. Keneler canlıları ısırdığı zaman oldukça ürkütücü sonuçlar doğururlar. Kenelerde çoğalma yumurta sistemi ile olur, hiçbir kene türü canlı yavru doğurmaz. Dişi kene yumurtalarını gelişebileceği uygun ortamlara bırakır. Kene yumurtalarının gelişebilmesi için uygun olan ortamlar; ağaç yaprakları, hayvan kılları, yeşillik alanlar ve çöplere bırakır. Dişi kenenin yumurtası belirli olgunluğa ulaştıktan sonra yumurtadan larvalar çıkar. Bu yumurtadan çıkan larvaların 6 tane bacağı vardır. Bu larvalar belirli dönemlerden sonra ergin kene olur. Larva ilk etapta pupa devresi geçirerek 8 bacaklı tam gelişmemiş yavrulara (nim fa) dönüşür. Tam gelişmemiş kene yavruları bir pupa safhası daha geçirdikten sonra ergin kene olur. Keneler genelde koyun, inek, keçi, sığır, kedi, köpek ve kertenkele gibi hayvanlarının ve insanların üzerine yapışarak bu canlıların kanı ile beslenirler. Kene kanını emerek besleneceği canlıların üzerine ayaklarındaki vantuz ve çengeller sayesinde rahatlıkla tırmanıp yapışır. Kene avının üzerine yapıştıktan sonra derinin içine hortumunu sokup kan emer. Kenenin karnı torba gibi olup kene beslendikçe 11 – 12 mm kadar esneyip içine kan dolar. Kene kan emişini tamamladıktan sonra kendisini yere atıp kanıyla beslendiği canlıdan uzaklaşır. Kene kan emerek yeterince beslendikten sonra deriden ayrıldığı anda bir sıvı salgılar ve bu sıvı ile vücuda virüs bulaştırır ve bu virüs tüm vücuda yayılır. Virüsü alan insan ya da hayvanlar hasta olabilir. Hayvanlarda hastalığın seyri insanlara oranla daha yavaş olur. Belirtileri daha uzun zamanda görülür. Virüs taşıyan hayvanların salgılarıyla ve kanıyla da hastalık diğer canlılara bulaşır. Kırım Kongo virüsü taşıyıcı hayvandan alınırsa bu hastalık 12 - 13 gün içinde belirtisini gösterir. Kene ısırmasıyla Kırım Kongo virüsü alırsak hastalığın belirti zamanı 1– 4 güne düşer. Kene genellikle ilkbahar ve yaz aylarında görülür. Kene sıcağı seven canlıdır. Kene ısırmasıyla bulaşan Kırım Kongo virüsü çok tehlikeli bir hastalıktır. Kırım Kongo virüsü kişiden kişiye bulaşır ve yayılır. Kırım Kongo hastalığı Dünya da ilk 1944 yılında Kırım da 1956 yılında Kongo da görülmüştür. Daha sonraki zamanlarda her iki hastalığın da aynı virüsten kaynaklandığı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu isimle anılmaktadır. Kenenin canlı olarak dokuz yüze yakın bilinen türü vardır. Kene tüm türü zehirli değildir. Köpek, kedi, inek, koyun, keçi gibi hayvan kanları ile beslenen kene türlerinin gözleri vardır. Gözleri olmayan kene türleri besinlerini rahatça bulabilmeleri için ön ayaklarını kullanırlar. Kenelerin ön ayakları koku alabilmek ve dokunmak için özel yapıdadırlar. Kene vücuda yapıştığı zaman kesinlikle ondan kurtulmak için müdahalede bulunulmamalı ve biran önce sağlık kuruşuna gidilmeli. Kenenin kan emdiği hortumu çıkıntılı olduğundan müdahale anında kolay kolay çıkmaz. Bu nedenle keneyi çıkartmak için kesinlikle zorlamamak gerekir. Keneye ferdi mücadele halinde kene sıvısını erken vücuda kusar ve virüs alınmasına neden olur. Kene bulunabilecek yeşil alanlara ilkbahar ve yaz aylarında periyodik olarak ilaçlama yapılmalı. Özellikle bahçesi olan evlerin bahçesinde hayvan barınaklarında mutlaka ilaçlama yapılmalı. Bunun için bu işin uzmanı olan ilaçlama firmalarından yardım destek alın ve mutlaka ilaçlama isteyin  

http://www.biyologlar.com/kene-ve-kene-cesitleri

Arbovirüsler (kırım kongo virüsü) SUNUMLAR

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nedir? Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir. Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur? Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler. Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur. Kimler Risk Altındadır? Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar Veterinerler Kasaplar Mezbaha çalışanları Sağlık personeli özellikle risk gurubudur. Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır. Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır. Kuluçka Süresi Ne Kadardır? Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir. Belirtileri Nelerdir? Ateş Kırıklık Baş ağrısı Halsizlik Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının bozulması sonucu; - Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler ve gözlerde kızarıklık, - Gövde, kol ve bacaklarda morluklar - Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür - Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile olmaktadır. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur? Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur? Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur. 1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir. 2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir. 3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları, 4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir. 5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.) 6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir. 7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır. 8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla çıkartılır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur. (detaylı bilgi için http:/kidshealth.org/parent/general/body/tick_removal.html) 9. Diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, haşere ilacı (insektisit) ile uygulamanın uygun görüldüğü durumlarda çevre ilaçlanması yapılabilinir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tedavisi Nedir? Hastalığın kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastaya destek tedavisi yapılmalıdır. Konuyu Hazırlayan: Dr. Alp Akay - Dr. Selcan Başak Soyluoğlu Kaynaklar: www.saglik.gov.tr www.tvhb.org.tr/ www.who.int/mediacentre/factsheets/fs208/en/ www.cdc.gov/ncidod/dvrd/spb/mnpages/dispages/cchf.htm www.medicine.ankara.edu.tr/fakulte/files/20054_9 www.hssgm.gov.tr www.cumhuriyet.edu.tr KONU İLE İLGİLİ PDF SUNUMLAR documents/kkka.pdf documents/odtu_srm_brosur_kene.pdf documents/s2.pdf

http://www.biyologlar.com/arbovirusler-kirim-kongo-virusu-sunumlar

Tüm akdeniz kuşaği bitki örtusu tipleri

Yeryüzünde başlıca iklim çeşitleri ve doğal bitki örtüsü İklimler; sıcaklık, basınç - rüzgarlar ve nem - yağış özelliklerinin bir araya gelmesiyle belirir. İklimi oluşturan bu elemanlardan birinin veya ikisinin farklı olması sonucu, değişik iklim tipleri belirir. Aynı veya benzer iklim özelliklerinin yayıldığı alanlar sınırlandırılırsa ortaya iklim bölgeleri çıkar. Bir iklim bölgesi içinde etkili olan iklim, belirli bir iklim tipini temsil eder. Yerel özelliklerden dolayı dünya üzerinde çok çeşitli iklim tipleri vardır. Ancak bunların bir kısmı küçük alanlarda etkili olduğu için dikkate alınmaz. Benzer özellik gösterenler ise guruplandırılarak isimlendirilir. "Soğuk iklimler", "Sıcak iklimler", "Nemli iklimler", "Kurak iklimler" gibi. Bazı iklim sınıflandırmaları ise bitki örtüsüne göre (Bozkır iklimi, savan iklimi gibi ) ve hatta orada yaşayan hayvanlara göre yapılmıştır Yerrüzünde görülen başlıca iklim tipleri ve bunlara uyum sağlamış olan doğal bitki örtüleri şunlardır: a)Soğuk iklimler: Bu guruba giren ikllimler, kutup ve kutup altı bölgelerinde görülür. Kutup iklimi ve kutup altı iklimi olmak üzere iki tipi vardır. Kutup ikliminin görüldüğü yerler hemen hemen bütün yıl kar ve buzlarla kaplıdır. Güney Yarım Küre`de Antartika ile Kuzey Yarım Küre`de Grönland`da etkilidir. Güney ışınları çok yatık geldiği için buralarda hava sürekli soğuktur. Yıllık ortalama sıcaklık her zaman 0 C`nin altındadır. toprak, derinlere kadar sürekli donmuş haldedir. Kutup ikliminde yağış, kar şeklinde ve azdır. Çünkü hava soğuk ve nem oranı düşüktür. Onun için buralarda soğuk çöller vardır. Yıllık ortalama yağış 250 mm dolayındadır. Bu iklim bölgesi, Gulf Stream (Golf Strim) sıcak su akımtısının etkisiyle Kuzey Yarım Küre`de birazdaha kutuba doğru kaymıştır. Sıcaklığın sürekli 0 C`nin altında olması ve toprağın devamlı donmuş halde bulunması nedeniyle kutup iklim bölgeleri bitki örtüsünden yoksundur. Kutup altı iklimi, kutup iklim bölgesinin hemen bitişiğindedir. Buralarda da sıcaklık çok düşüktür. Yaz mevsiminde sıcaklığın biraz yükselmesiyle buzlar ve karlar kısa bir süre erir ve bataklıklar oluşur. Yağışların çoğu bu mevsimde görülür. bu iklim bölgesinde kendini soğuğa ve kuraklığa uydurmuş küçük boylu çalılar, otlar ve yosunlar yetişir.Bu bitki örtüsüne Tundra denir. b)Orta Kuşağın Ilıman İklimleri: Orta kuşakta bulunan iklimler ve ana karakterleri göz önüne alınarak iki tipe ayrılır. Orta kuşağın okyanusal iklimi, bu kuşaktaki büyük karaların batı kıyılarında görülür. Batı Avrupa ile Kanada`nın batı kıyıkarında çok daha belirgindir. Her mevsimde yeterli yağış alır. Çünkü bu iklim tipinin oluşumunda önemli etken olan batı rüzgarları ve kıyı açıklarındaki sıcak su akıtıları süreklidir. devamlı okyanus etkisinde bulunduğu için kışlar ılık yazlar ise serin geçer. Bu yüzden yıllık sıcaklık farkı düşüktür. İklim, sıcaklık ve yağış şartlarına kendini uydurmuş olan doğal bitki örtüsü karma ormanlardır. Orta kuşağın karasal iklimi ise karaların denizden uzak iç kısımlarda görülür. Kışalr şiddetli geçer. Yağış azdır. Dünyanın en soğuk terleri bu iklim bölgesinde yer alan Sibirya`da dır. Bu iklimde yazlar yağışlı geçer. Yıllık sıcaklık farkları çok fazladır. En yaygın olduğu yerler Kanada ve Sibirya dır. Bitki topluluğunu iğne yapraklı ormanlar oluşturur. bu ormanlar Sibirya`da Tayga adı verilir. Kuzey Yarım Küre`de Akdeniz çevresinde, Güney Yarım Küre`de ise Avusturalya ve Afrikanın güney bölümlerinde Akdeniz İklimi etkilidir. Yurdumuzun büyük bir bölümünü ana hatlarıyla etkileyen bu iklimin en belirgin özelliği, yazların sıcak ve kurak olmasıyla kışların ılık ve yağışlı geçmesidir. Yazın, güneyden gelen sıcak ve kuru tropikal hava kütlelerinin etkisindedir. Kışın ise çevresine göre bir alçak basınç alanı olduğundan, daha çok batıdan gelen gezici alçak basınçların uğrak yeridir. Bu nedenle yağışilar kışın çok olur. Tipik bitki örtüsü makidir. Ayrıca geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu ormanlarda oldukça yaygındır. c)Sıcak İklimler: Bu iklimlerin genel karakteri sıcak olmalarıdır. Ancak yağış bakımından aralarında çok büyük farklılıklar vardır. Çünkü dünyada yağışın en çok ve en az olduğu yerler, sıcak iklim bölgelerindedir. Sıcak iklimin şu tipleri vardır: -Ekvatoral İklim, Ekvator ve yakın çevresinde görülür. Sıcaklık bütün yıl 20 C`nin altına düşmez. Yıllık sıcaklık farkı yok gibidir. Bütün yıl yağışlı geçer. Kurak mevsim yoktur. Yıllık toplam yağış 150-2000 mm arasındadır. Onun için buralarda gür ormanlar gelişebilmiştir. Bunlar bütün yıl boyunca yeşil kalan ormanlardır. Orman altında çeşitli bitkiler yetişir. Bu iklimin en yaygın olduğu yerler, Amazon ve Kongo Havzası ile Güney Doğu Asya Adaları`dır. -Tropikal İklim, Ekvatoral iklim bölgesinin kuzey ve güneyünde iki kuşak halinde görülür. Sıcaklık bakımından aylar arasında belirgin bir fark yoktur. Ancak yağışlar belirli aylarda toplanmıştır. Bunun sonucu olarak kurak ve yağışlı olmak üzere birbirinden ayırt edilebilen iki dönem vardır. yağışlar yaz aylarında düşer, kış ise kurak geçer. Bu iklim bölgesinin karakteristik bitki örtüsü savan dır. Savanlar, içinde yer yer ağaçların da bulunduğu yüksek boylu otluklardır. -Muson İklimi, Muson ruzgarlarının estiği güney, güneydoğu ve doğu Asya'da görülür. Muson rüzgarlarının özelliklerinden dolayı yazlar bol yağışlı, kışlar ise kuraktır. Dünya'nın en çok yağış alan yeri muson bölgesindedir. Muson iklimi geniş alanlara yayılmıştır. Muson ikliminin etkili olduğu yerlerde sıcaklık ve yağış bakımından önemli farklar bulunur. Bunun nedeni, yükseklik farkı ve enlem faktörüdür. Bitki topluluklarıda kendilerini bu değişikliklere uydururlar. Muson iklim bölgelerinde muson ormanları yaygındır. Bu ormanlar, Muson yağmurlarının görüldüğü alanların tipik bitki topluluğudur. Esas olarak, yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ormanlardır. Bu ormanlar Muson Asyası olarak nitelendirilen Hindistan, Çinhindi'de yaygındır. Muson ormanlarının tipik ağacı teaktır. Ayrıca bu iklim kuşağında yağışların yeterli olduğu yerlerde savanlar da görülür. -Kurak İklim, yağışın ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün çok az olduğu yerlerde gürülür. Yıllık yağış miktarı 250 mm'nin altındadır. Kurak alanlar, sıcak - kurak ve soğuk - kurak alanlar olmak üzere iki guruba ayrılır. Buna göre sıcak - kurak alanların en yaygın olduğu yerler; Büyük Sahra, Arabistan Yarım Adası, Asya ve Avusturalya' nın iç kısımlarıdır. Buraların yağışsız olması, subtropikal yüksek basınç alanı üzerinde olmaları ve karaların iç kısımlarda bulunmalarının sonucudur. Ayrıca dönenceler kuşağında bulunan karaların batı kenarlarında da sıcak - kurak yerler vardır. Sıcak - kurak iklimde gece ile ğündüz arasında fark çoktur. Hava sıcaklıgı, gündüz 50 C'nin üzerine çıkarken geceleri 0 C'nin çok altına düşebilmektedir. Burada bitki örtüsü çok cılızdır. Ancak yeraltı suyunun yüzeye yakın olduğu yerlerde ağaçlıklara rastlanır. Buralar vahalardır. Ayrıca kuruklığa dayanıklı bazı bitki türleri yetişmektedir. Buralara çöl denir. Soğuk - kurak alanlar ise kutup çevrelerinde bulunmaktadır. Buralarda hava, çok souk olduğundan içinde yoğunlaşacak su buharı çok azdır. Onun için buralar da kurak yerlerdir. Hem soğuk hemde kurak olan yerler, bitki örtüsünden yoksundur. Bunlardan başka bir de yarı kurak iklim vardır. Bu iklim hem sıcak kuşakta hemde orta kulakta görülür. Yağışlı ve kurak dönemleri vardır. Yıllık yağış toplamı 250 - 350 mm arasındadır. Yağışlı mevsimde yetişen otsu bitkiler, kurak mevsimde kurur. Bu tür ot topluluğuna bozkır adı verilir. Bozkır alanlarında yer yer çalı topluluklarına, akarsu boylarında da ağaçlara rastlanır. AVRUPA KITASI BİTKİ ÖRTÜSÜ Avrupa'nın toprak dağılış haritası ile bitki örtüsü haritası, hemen hemen birbirlerine benzer özellikler taşırlar. Avrupa'da görülen iklim tiplerine bağlı olarak bitki örtüsü de çeşitlenir. Avrupa'yı kuzeyden güneye doğru dört ana bitki bölgesine ayırmak mümkündür. Bunlar; 1. Tundra kuşağı, 2. Orman kuşağı, 3. Step Kuşağı, 4. Akdeniz Bitki Kuşağı. Kuzey Avrupa'yı içine alan soğuk bölgelerde, Tundra toprağı üzerinde yer alan Tundra kuşağında, likenler, muşlar geniş yer kaplar. Güneye doğru gidildikçe bodur söğütlere ve cüce huşlara rastlanır. Tundra kuşağının güneyinde, Konifer ormanlar adı verilen orman kuşağı yer alır. Bu bölgede çeşitli çam türleri, ladin, söğüt ve huşlar yaygındır. Konifer orman kuşağının güneyinde ise, orman türleri çeşitlenir ve karışık bir orman halini alır. Özellikle meşe türleri, kayın ve ıhlamur gibi ağaç türleri de görülmektedir. Okyanusal İklimin etkili olduğu Batı Avrupa'da çoğunlukla kayın, akçaağaç, kızılağaç ve gürgenlerden oluşan geniş yapraklı ormanlar yer alır. Avrupa'da orman kuşağının güneyinde, tüm Orta Avrupa'yı içine alan geniş topraklar step alanlarını teşkil eder. Kuzeyden güneye doğru; ağaçlı step, ağaçsız step, çalılık step, tuzlu step şeritler halinde uzanırlar. Karasal iklimin görüldüğü kıtanın denize uzak olan iç, doğu ve kuzey kesimlerinde kış soğuklarına dayanıklı olan sarıcam, göknar, melezlerden oluşan iğne yapraklı ormanlar yaygındır. Bu ormanlara tayga denir. Yağış miktarının azaldığı Karadeniz ve Hazar denizinin kuzeyinde uzun boylu çayırlar görülür. Avrupa'nın Akdeniz kıyı kuşağında yaz kuraklığına ve sıcaklığına dayanıklı maki denilen çalı toplulukları hakimdir. Yüksek sahalarda sıcaklığın düşmesine ve yağışın artmasına bağlı olarak ormanlar görülür. Bu iklim bölgesinde zeytin başta olmak üzere, çeşitli Akdeniz meyve ve sebzeleri yetiştirilir. TÜRKİYE: Ormanlarımızı genel olarak ağaçların yaprak cinslerine göre, geniş yapraklı ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Bazı alanlarda iğne yapraklı ormanlar ile geniş yapraklı ormanların bir arada bulunduğu karışık ormanlarda görülür. Ülkemizdeki ormanların önemli bir kısmı, kıyı bölgelerimizin denize bakan yamaçlarında toplanmıştır. Kıyı bölgelerimizdeki ormanlar gür, buna karşılık iç bölgelerin ormanları seyrektir. MAKİ Maki, Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde görülen sert yapraklı, kuraklığa dayanaklı, her mevsim yeşil, bodur ağaçlardan ve çalılardan oluşan bir bitki topluluğudur. Akdeniz ikliminde yetişen kızılcam ve meşe ormanları tahrip edildikten sonra buralardaki orman altı örtüsü gelişerek makiyi oluşturmuştur. Makileri oluşturan başlıca bitki toplulukları: Sandal, kocayemiş, defne, mersin, zeytin, keçiboynuzu, sakız, menengiç, zakkum, erguvan ve teşbih ağacıdır. Genellikle 1-2 metre boyunda olan bu ağaççıkların dağılışı iklim özelliklerine göre çeşitlilik gösterir. BOZKIR Yarı kurak ve kurak bölgelerde, ilkbahar yağmurlarıyla yeşerip yazın sararan sert çayırlar, otlar ve çalılıklardan oluşan bir bitki örtüsü bulunur. Bu bitki örtüsü ve kapladığı alanlara bozkır (step) adı verilir. Bozkırlar İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde en yaygın bitki örtüşüdür. Yapılan araştırmalar, İç Anadolu’da ve Ergene havzasında önceleri ormanların daha yaygın olduğunu göstermektedir. Ancak yüzyıllar boyunca bu ormanlar çeşitli nedenlerle tahrip edilmiş ve giderek azalmıştır. İşte bu tahrip edilen ormanların yerinde oluşan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu bozkırlarda yer yer ağaç ve çalı topluluklarına rastlanır. İç Anadolu’nun ortalarında (Tuz Gölü çevresi) doğal bozkırlar ve bu doğal bozkırları çevreleyen antropojen bozkırlar yer alır. Doğu Anadolu’nun çukur alanlarında da İç Anadolu bozkırlarına benzer bitki örtüsü vardır. Yüksek platolardaki bozkırlar ise diğerlerinden çok farklıdır. Bu platolarda iyi gelişmiş ot örtüsü yaygındır. Bu otlar yaz boyunca yeşilliklerini korurlar. Bu bozkırlarda yer yer sarıçam ormanlarının bulunması, buraların asıl bitki örtüsünün çam ormanları olduğunu göstermektedir. YÜKSEK DAĞ ÇAYIRLARI Yüksek dağlarda ormanların üst sınırından daha yukarıdaki kesimlerde sıcaklığın düşük olmasından dolayı, dağ çayırları (Alpin çayırları) yer alır. Kuzey Anadolu dağları ve Toroslarda 2000 m’den daha yüksek alanlarda yer alan dağ çayırları Doğu Anadolu’nun yüksek dağları ile Erzurum-Kars ve Ardahan platolarında yaygındır. Dağ çayırları, yılın büyük bir bölümünde yeşil kalır. Ülkemizde yüksek dağ çayırları, yaylacılık ve hayvancılık faaliyetleri açısından önem taşır. Uzun ve gür otlarla kaplı bu alanlarda özellikle büyükbaş hayvancılık yaygın olarak yapılmaktadır. İTALYA: İtalya zengin bir bitki örtüsüne sahip değildir. Alp Dağlan'nın eteklerinde servi, ço-banpüskülü ve mantar meşesi, Po vadisinin sulak yerlerinde kavak, kuzeyde ve batı kıyılarında çam, Apenninler'in eteklerinde zeytin, sakızağacı, daha güneyde meşe, dişbudak, kayın ve kestane ormanları vardır. İtalya'da kömür az olduğu için, yakacak olarak ağaçlardan yararlanılır. Bu yüzden orman örtüsü büyük ölçüde seyrelmiştir. FRANSA ; Fransa’nın Atlas okyonusu kıyılarında geniş yapraklı ormanların yetiştiği okyanusal iklim etkilidir.Akdeniz kıyıları boyunca ise Akdeniz iklimi hakimdir.Burada meşe,maki ve kızılçamlardan oluşan bitki örtüsü hakimdir. İSPANYA: Kuzeybatı İspanya’da meşe ve gürgen ağaçları bulunur. Doğu kıyılarında yeşil meşeler, sulak bitkiler ve bozkırlar hakimdir. İç kesimde ise karışık orman, güneyde meşe ormanları ve bozkırlar, bazı kesimlerinde çayır ve fundalıklar bulunur. Bunlar ormanların insan eliyle kesilerek yok edilmesinden meydana gelmiştir. İspanya dağlık ve ormanlık bir araziye sahiptir. YUNANİSTAN Yunanistan’da doğal bitki örtüsünü kıyı kesimlerinde kızılçam ve maki toplulukları oluşmaktadır. Kuzeydeki Makedonya’da ise başta meşe olmak üzere geniş yapraklı ormanlar görünür. Alçak bölümler bitki örtüsü bakımından fakir olup, tek mevsimlik bitkiler yetişir. Ülkenin orta ve güney kısımlarında Akdeniz iklimi'nin karakteristik bitki örtüsü makiler egemendir. Dağlık bölgelerde ise ormanlar yer alır. Ormanlar ya da korular ülkenin yaklaşık %50'sini kaplar. SURİYE: Suriye’nin kıyı bölgeleri nispeten yeşillik alanlar ve ağaçlarla kaplıdır. Dağlık bölgelerse, umumiyetle çıplak olup, bir kısmı cılız otlarla örtülüdür. Suriye Çölünün, batısında kalan bozkır-çöl araziyse bitki örtüsünün kıt olduğu bir bölgedir. Bu bölgede ve Suriye Çölünde yağışlar olduğu zamanlarda bir miktar kısa ömürlü otlar, maki tipi çalılık ve dikenlikler yetişir. LÜBNAN: Kıyılarda Akdeniz iklim görülürken yüksek dağlar Akdeniz ikliminin iç kısımlara girmesini engeller. • Bitki örtüsü kıyılarda makidir ve yüksek yerlerde yer yer sedir ve çam ormanlarına rastlanır. İç kısımlarda ise bitki örtüsü bozkırdır. İSRAİL: Ülke topraklarının yarıdan fazlasını meydana getiren Necef Çölü, çorak volkanik engebelerle sınırlanmış, geniş bir bozkır ovasıdır. Batı kesiminde kuru yaylalar bulunur. Galilea ve Carmel’in yüksek tepeleri Halep çamları ve meşe ağaçları ile kaplıdır. En tipik bitki örtüsü Akdeniz makileridir. Akdeniz kıyı bölgesi verimli ve yeşilliktir. İsrail’de hızlı bir ağaçlandırma çalışmaları yapılmaktadır. MISIR: Mısır'ın kurak ve sıcak iklimi, ormanlık alanlarının olmasına ve bitki örtüsünün zenginleşmesine mani olmuştur. Kıyı bölgeleri de, Nil kıyıları ve havzasıyla çöllerde bulunan vaha ve kuyular çevresinde bitki örtüsü yemyeşil ve verimlidir. Diğer bölgelerdeyse çoğunlukla sarı çöldür. Çöller genellikle kurak bitki örtüsüne sahiptir. Ülkenin tek hayat kaynağı Nil suları, en önemli tabii kaynağı teşkil eder. Nil Nehri suları, bugün kontrol altına alınmış ve dolayısıyla ülkenin sadece 1/28'ini teşkil eden Nil Vadisiyle bereketli deltasından yılda tek ürün yerine üç ürün alınmaktadır. LİBYA: Kıyı bölgelerde Akdeniz iklimi ve kıyıya yakın ve paralel uzanan yaylalarda yüksek ova iklimi hüküm sürer. Libya, yer itibariyle Akdeniz kıyısına yakın olmakla beraber, Afrika kıtasının özelliklerini üzerinde taşıyan bir ülkedir. Kıyı bölgeleri hariç, ülkenin % 95’i çöl veya kurak topraklardan meydana gelir. Büyük SahraÇölünün ülkeye çok tesiri vardır. Çölün % 20’lik bölümü saf kumdur, diğer bölgeleri ve özellikle Libya topraklarında kalan kısımları, çıplak iri kayalıklardan meydana gelmiştir. Trablus ve Sirenaik bölgelerinde yer yer yeşil sahalar mevcutsa da, güneydeFizan bölgesinde vahaların bulunduğu bölgeler hariç, sadece çölün kurak ve yarı çatlak toprakları yer alır. Vahalar civarındaki ağaçlıklar dışında ülkenin önemli bir orman zenginliği yoktur. Kıyı bölgeler nisbeten sulak olup, Akdeniz ikliminin tesirinde kalan muhitlerde zeytinliklere ve ardıç, zakkum gibi nadiren yetişen ağaç topluluklarına rastlanır. FAS: İklimine paralel olarak bitki örtüsü üç değişik kuşak arz eder. Kıyı boyunca hâkim bitki örtüsü Akdeniz bitkileridir. Orta kısımlardaki yaylalarda stepler hâkim bitki örtüsüdür. Atlas Sıradağlarının güneyinde ise çöl bitkileri görülür. Rif Sıradağlarında iğne yapraklı ağaçlar yükseklere doğru yoğunlaşır. Meşe ağaçları Atlas Okyanusu kıyılarında büyük ormanlar teşkil ederlerken, Orta Atlas Sıradağlarında ormanlar genellikle sedir ağaçlarından meydana gelmiştir. CEZAYİR: Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. ARNAVUTLUK: Arnavutluk bitki örtüsü bakımından zengindir. kıyılarda maki, iç kesimlerdeki dağlık kütlelerin yamaçlarında ise ormanlar görülür. Ülkenin 1/3'i ormanlarla kaplıdır. Kıyı bölgesinde Akdeniz bitkileri yaygındır; iç kısımlarda geniş ve iğne yapraklı ormanlar görülür.

http://www.biyologlar.com/tum-akdeniz-kusagi-bitki-ortusu-tipleri

Goril Genomu Dizilenmesi Tamamlandı. Gorillerin Genomu Evrime Işık Tutuyor!!

Geçtiğimiz günlerde araştırmacılar goril genomunu dizilemeyi (sekanslama) bitirdiler. Böylece yaşayan büyük insansı maymun cinslerinin (insan, goril, şempanze ve orangutan) genomlarının dizileme işi de bitmiş oldu. Sonuçlar insanın en yakın akrabasının şempanze olduğu bilgisini doğrulasa da, insan genomunun birçok kısmının goril genomuna benzerliğinin şempanze genomuna benzerliğinden daha çok olduğunu ortaya çıkarıyor. Bilimcilerin 11 yıl önce insan genomunu dizilemelerinin ardından, en yakın akrabalarımız olan diğer büyük insansıların genomları da dizilenmeye başlanmıştı. Günümüzde büyük insansıların dört grubu bulunuyor: şempanze ve bonobolar, insanlar, goriller ve orangutanlar. En yakın akrabamız olan şempanzenin genom analizi 2005′te, orangutan genomu da 2011′in başlarında yayınlanmıştı. Son olarak da San Diego hayvanat bahçesinde yaşayan Kamilah isimli dişi bir gorilinin genomunun analizi geçtiğimiz gün Nature dergisinde yayınlandı. İngiltere’deki Sanger Enstitüsü’nün başını çektiği araştırmacılar, tüm insansıların genomlarının dizilenmiş olmasının büyük önem taşıdığını vurguluyorlar. Bu sayede soyu tehlike altında olan bu türleri daha iyi tanımakla kalmıyoruz, kendi genomumuzdaki, bizleri insan yapan mekanizmaların ve evrimsel geçmişimizin daha iyi anlaşılması da mümkün hale geliyor. Örneğin iki ayak üzerinde yürüme veya konuşma gibi insana mahsus özelliklerin genetik temellerini bulmak için, insan genomunu akraba türlerin genomlarıyla karşılaştırmak şart. Ekip, insan, şempanze ve gorilde bulunan ve genetik farklılıkları evrimsel açıdan önemli olan 11.000 geni araştırdı. İnsan ve şempanzeler genomun büyük kısmında genetik olarak en yakın çıksa da durumun böyle olmadığı birçok bölge de bulundu. İnsan genomunun %15’lik kısmı goril genomuna şempanze genomundan daha yüksek benzerlik gösterirken, şempanze genomunun da %15’lik kısmı goril genomuna insan genomuna olduğundan daha yüksek benzerlik gösteriyor. Pozitif seçilime uğramış genler Makalede yer alan genom karşılaştırmasında diğer insansılar ile insan genomunun çok benzer olduğu doğrulandı: DNA dizilerimiz şempanzelerle yalnızca %1.4, gorillerle %1.8, orangutanlarla ise %3.4 farklı. İki insan arasındaki genom farkı ise %0.1. Makalede ayrıca, insan, şempanze ve goril soylarının her birinde 500′den fazla genin ortalamadan hızlı evrildiği görüldü. Bu genlerdeki mutasyonlar bahsi geçen türlere evrimsel üstünlük sağladıkları için pozitif doğal seçilime uğramış görünüyorlar. Bunun örneklerinden biri, gorillerde derinin sertleşmesiyle ilgili genlerin daha hızlı evrilmesi. Yazarlar, bu genlerin evriminin, gorillerin ellerinin dış yüzeyine basarak yürümelerine izin verdiği tahmin ediyorlar. Araştırmada üreme ve bağışıklıkla ilgili genlerin her üç türde hızlı evrildiği görüldü. Buna ek olarak, işitme ve beyin gelişimi ile ilgili genlerin hem insanlarda hem gorillerde hızlı evrildiği farkedildi. Goril genomu analizinden önce kimi araştırmacılar, insanlarda işitmeyle ilgili genlerin hızlı evriminin dilin evrimiyle ilişkili olduğunu tahmin ediyorlardı. Şimdi goril genomunda da benzer bir yönelimin görülmesiyle bu sav yeniden gözden geçirilebilir. Yazarlar, insan, şempanze ve gorillerin genetik olarak benzer düzeyde pozitif seçilime uğradıklarına işaret ederken, insanın diğer türlerden ‘daha çok evrilmiş’ olmadığını da ima ediyorlar. Öte yandan araştırma sonuçlarına göre, insan ve şempanze genomları ortalamada birbirine gorilden yakın da olsa, insan genomunun %15’inde insan gorile daha yakın (genomun bir diğer %15’inde de gorille şempanze birbirine daha yakın). Bu tip örüntülerin ana sebebi kalıtımın rasgeleliği. İki kardeş arasında genlerin yalnızca %50 aynı olması ve genomun belli bölgelerinde iki kuzenin iki kardeşten daha yakın olması, aynı rasgelelikten kaynaklanıyor. İnsan, şempanze ve goril ne zaman ayrıştı? Tüm büyük insansıların genomlarının karşılaştırılmasıyla, gorillerin, şempanzelerin ve insanların ne zaman evrildikleri, ortak atalarından ne zaman ayrıştıklarına dair tablo da netleşiyor. Geçen yıllarda yapılan genom analizleri, genom farklarını mutasyon hızıyla çarparak, insan ve şempanze soylarının 4.5 milyon yıl önce ayrıştıklarını tahmin etmişlerdi. Öte yandan fosil kayıtlarını inceleyen paleontologlar bu ayrışmayı 7 milyon yıl öncesine kadar geriye götürebiliyorlardı. 48 Kromozomlu Goril genomunu analiz eden ekip ise bu çelişkiye iki olası açıklama öneriyor: Birincisi, mutasyon hızları zamanla azalmış gibi görünüyor (nitekim mutasyon hızı 20 milyon yıl önce genom bazı başına yılda 1/1.000.000.000 iken, daha yakın zamanda yarıya düşmüş). İkincisi, insansılar türleşmeye başladıkları dönemlerde türler arasında çiftleşmeler uzun süre devam etmiş olabilir. İki koşulda da genom karşılaştırmaları, fosil verileriyle aşağı yukarı uyuşuyor. Elbette fosil verilerinde kısmi hata olasılığı da var. Makaledeki genom analizlerine göre goriller insan-şempanze dalından 8 ila 12 milyon yıl önce ayrışmış; daha sonra, yaklaşık 5.5 ila 7 milyon yıl önce de insan ve şempanze soyları ayrışmış. Ekip, daha fazla fosil ve genetik veri biriktikçe bu tarihlerin daha kesin olarak tespit edilebileceğini vurguluyor. Goril türleri ne kadar farklı? Çalışmada genomu dizilenen birey, ataları Gabon ve Kamerun civarında yaşayan bir batı ova goriliydi. Çalışmada Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda yaşayan doğu gorillerine ait bireyler de dizilendi. Bu analiz, batı ova gorilleriyle doğu ova gorillerinin 1.75 milyon yıl önce birbirinden ayrıldığı, ancak bir süre daha çiftleşmeye devam ettiklerini gösterdi. Nitekim batı (Gorilla gorilla) ve doğu gorilleri (Gorilla beringei) farklı türler olarak kabul ediliyor. Popülasyon genetiği analizi ayrıca doğu ova gorili populasyonunun genetik çeşitliliğinin batı gorillerinkinden çok daha düşük olduğunu gösterdi. Bu fark manalı, çünkü batı gorillerinin sayısı bugün 200 binken, doğu gorili nüfusunun bunun onda biri olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca bu sonuç, doğu gorillerinin nüfusunun uzun zamandır düşük olduğuna ve nüfus azalmasının tamanen insan kaynaklı olmadığını ima ediyor. Zira uzmanlar, nüfus azalmasının genetik çeşitliliği etkilemesinin zaman alacağını vurguluyorlar. Yine de makalenin yazarları, gorillerin yaşam alanlarının korunması gereğini ve bugünkü insan etkisinin olumsuz sonuçlarını vurgulamaktan da geri durmuyorlar. Makalenin bilim kültürü açısından da dikkate değer yanları var. Bir defa söz konusu Naturemakalesinin kamuya açık olması makaleden geniş bir kamuoyunun yararlanmasına imkan veriyor. Goril genomunun ilk sürümünün bundan iki yıl önce, Ensembl ve UCSC Genome Browser gibi kamuya açık veri tabanlarında yayınlanması da önemli. Uzmanlar, genomların ilgili makalelerden önce yayınlanması alışkanlığının genom bilim alanında giderek yaygınlaştığını; bunun da tıp, moleküler biyoloji ve evrim alanlarında çalışmaları hızlandıracağını belirtiyorlar. Hazırlayan : Dr. Deniz Şahin (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Orjinal Kaynak : Bilim ve Gelecek “What have we got in common with a gorilla? ”esciencenews.com/articles/2012/03/07/wha...ommon.with.a.gorilla, (21.03.2012) Scally vd, (2012) "Insights into hominid evolution from the gorilla genome sequence ", Nature 483, 169-175 "www.nature.com/nature/journal/v483/n7388/full/nature10842.html" www.facebook.com/YasaminKokeni

http://www.biyologlar.com/goril-genomu-dizilenmesi-tamamlandi-gorillerin-genomu-evrime-isik-tutuyor

İnsanlar İçin Ormanları Kutluyoruz

1,6 milyar kişi geçimini ormanlardan sağlamaktadır. Ormanlar tüm dünyada 300 milyon kişiye ev sahipliği yapmaktadır. Image © EEA/John McConnico BM Ormancılık Forumu Doğu Hindistan, Orissa’daki Soura kabilesinin bir üyesi ‘Şehirde birbirimizden ayrıyız ve bu durum bizim için tehlikeli. Orman bizim doğduğumuz yer ve evimiz. Burayı terk edemeyiz. Ormanın bize verdiği güven kentte kayboluyor,’ diyor. Ormanlar sadece ağaç değildir: toplumlardır 2011 Birleşmiş Milletler Orman Yılı olup, tüm dünyada ormanlarda yaşayan ve geçimlerini buradan sağlayan kişilere odaklanmaktadır. Bütün bir yıl boyunca ormanların yaşantımızda oynadığı rol hakkında düşüneceğiz. Ormanlar; bitkiler, hayvanlar, mikro organizmalar, toprak, iklim ve sudan oluşan topluluklardır. Ormanlar ayrıca (biz dâhil) organizmalar ile beslendikleri ortam arasındaki birbirine bağlı karmaşık ilişkilerdir. Ormanlar yeryüzünün %30’undan fazlasını kaplamaktadır. Yeryüzünde biyolojik çeşitliliğin en önemli ‘depolarından’ birini teşkil etmektedir: bilinen karada yaşayan türlerin üçte ikisinden fazlasına ve dünyada tehdit altındaki türlerin çoğunluğuna ev sahipliği yapmaktadır. Ormanlar hayatta kalmamıza yardımcı olur: havamızı ve suyumuzu temizler. Toprağımızı besler ve pek çoklarımıza gıda, korunak ve ilaç sağlar. Ormanlar yerel, bölgesel ve küresel iklimi düzenlediği gibi atmosferde birikip küresel ısınmaya katkıda bulunacak karbonu tutar. Diğer yandan, ormanlar ayrıca kullanabileceğimiz değerli kaynaklarla doludur. Bugün ormanlar tür olarak karşı karşıya kaldığımız anahtar seçimlerden bazılarını temsil etmektedir. Orman kaynakları ve arazisinden faydalanma arzumuzu bunların gezegenimizin yaşam destek sisteminde oynadığı diğer kritik rollerle dengelemeyi başarabilir miyiz? Sonraki sayfalarda tüm dünyada ormanlarla güçlü bağları olan ilginç kişilerle tanışacaksınız. Kongo’dan Hindistan’a ve oradan yine Avrupa’ya kadar her yerden ormanlar ve orada yaşayan insanlar hakkında hikâyeler dinleyeceğiz. 2011 yılını yerel ormanlarınız ile bunun siz ve gelecek nesiller için ne anlama geldiğini düşünerek kutlayın.

http://www.biyologlar.com/insanlar-icin-ormanlari-kutluyoruz

SIRADA HANGİ BİYOLOJİK SİLAH VAR ?

Delidana, kuş gribi, kırım kongo vb hastalıkların hepsi az veya çok kayıplarla ülkemizden geçti zaman zaman hala bu hastalıkların geri dönüşümüne de şahit oluyoruz? Çok merak ediyorum medeniyetin beşiği sayılan batılı ülkeler bundan sonra ülkemize hangi biyolojik silahlarını deneyecek fikri olan varmı? KAFALARIMIZI BİR BİYOLOG OLARAK YORALIM.

http://www.biyologlar.com/sirada-hangi-biyolojik-silah-var-

BİYOLOJİK SİLAH PDF SUNUMLAR

Biyolojik Silah ; http://www.biyolojidunyasi.com/Biyolojik%20_Silahlar.pdf Biyolojik Silahlar: Etkileri, Korunma Yöntemleri;http://www.ttb.org.tr/STED/sted0901/biyolojik.pdf ABD’ DE BİYOLOJİK TERÖR VE VETERİNER HEKİMLİK; http://www.izmir-vho.org/vhs_vph/makaleler/biyolojik_teror/abd_biyolojik_teror_ve_veteriner_hekimlik.pdf BiTKiSEL ÜRÜNLERE KAŞI TARIMSAL BİYOTERÖRİZM (AGROTERÖRİZM); http://www3.omu.edu.tr/ziraatdergisi/web_pdf/23(3)/23(3)198-208.pdf Biyoiojîk Savaş ve Senaryolar; http://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/5a0df4b5a1786cd_ek.pdf?dergi=HABER%20B%C3%9CLTEN%C4%B0 Kırım Kongo kanamalı ateşi; http://www.turkpediatriarsivi.com/sayilar/28/108-118.pdf Biyolojik Toksinler ;http://www.pediatri.hacettepe.edu.tr/Katki/2002-1/BT.pdf Yeniden Yapılanan Orta Doğu ve Kitle İmha Silahları ; http://mustafakibaroglu.com/db1/00032/mustafakibaroglu.com/_download/ASAM-Ortadogu-01Mart2004.pdf GEN TEKNOLOJİLERİ VE ULUSAL GÜVENLİK ; http://www.asam.org.tr/temp/temp930.pdf Yakın Günlerin Nanoteknolojilere Dayanan Silahları; http://www.lisefizik.com/Nano.pdf Biyolojik Savaş Etkilerinden Korunma ; http://www.ctf.edu.tr/anabilimdallari/pdf/622/Biyolojik_Savas_Etkenleri.pdf KUŞ GRİBİ VE BİYOLOJİK TERÖR; http://www.izmir-vho.org/vhs_vph/makaleler/biyolojik_teror/kus_gribi_ve_biyolojik_teror.pdf Terörizmin Teknolojik Evrimi; http://biltek.ieee.metu.edu.tr/dergiler/2/05_terotizminteknolojik.pdf HAYVAN VE İNSANLARA YÖNELİK BİYOLOJİK TERÖR; http://www.abveteriner.org/dosyalar/bioteror.doc

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-pdf-sunumlar

Goril Türleri (Gorilla gorilla)

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Alt şube: Vertebrata (Omurgalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) İnfra sınıf: Placentalia - Eteneliler Üst takım: Euarchonta Takım: Primates (Primatlar) Alt takım: Haplorrhini - Kuru burunlu maymunlar İnfra takım: Catarrhini - Eskidünya maymunları Üst familya: Hominoidea - İnsansılar Familya: Hominidae - İnsangiller Gray, 1825 Yaşadığı yerler Afrika'nın geniş ormanlarında Özellikleri Maymungillerin en iri ve güçlüsü, 2 metre uzunluk, 200-300 kg ağırlıkta olanları vardır. Kolları dizlerine erişecek şekilde uzundur. Bitkisel besinler yer. Ömrü 20-30 yıl Çeşitleri Tek türdür. Dağ gorili ve ova gorili olmak üzere iki alt türü vardır. Afrika'nın geniş ekvatoral ormanlarında yaşayan maymunlar (Primates) takımının en iri gövdeli ve güçlü hayvanı. Erkek goril 180-200 cm boyunda ve 200 kg ağırlıktadır. 300 kg gelenleri de vardır. Dişiler daha ufak olup, 100 kilogramı geçmez. Sürüler halinde gezer. Kolları ayak dizlerine kadar uzundur. Göğüs kafesi çok gelişmiş, gözleri yuvalarına gömük ve burnu basıktır. Keskin dişleri vardır. Vücudu kırmızı-esmer kıllarla örtülüdür. Rahatsız edilmedikçe insana pek saldırmaz. Fakat korkunç ve müthiş olarak şöhret bulmuştur. Dört-beş kişi bir gorili zaptedemez. Goril saldırısına uğrayan bir avcı, ilk kurşunda vuramazsa gorilin tırnaklı pençeleriyle parçalanır. Yürürken kolların yumruklarına ve ayak tabanlarının dış kenarlarına basar. Parmak dipleri kısa bir zar ile birbirine bağlı ise de, baş parmaklar serbesttir ve kavrama özelliğine sahiptir. Ayak tabanları içe doğru olduğundan ağaç dallarını kolayca kavrarlar. Ağaç üzerinde dolaşırken tutunacağı dalın vücut ağırlığını çekip çekemeyeceğini uzun kollarıyla deneyip anlamadan üzerine atlamaz. Goril, haşin ve çok tehlikeli olarak bilinirse de, bu pek doğru değildir. Son derece sakin ve çok az gıda ile doyduğu zaman bile kendini rahat hisseden bir hayvandır. Aslında leoparlar dışında pek korktuğu başka hayvan da yoktur. Hemcinsleri ile de kavga etmez. Goriller genelde küçük aile grupları halinde yaşarlar. Grup, erkek bir lider, 4-5 dişi ile yavrulardan meydana gelir. Grup lideri en az on yaşında olur. Gümüş renkli sırtından dolayı rahatça grup içinde fark edilir. Grubun hareketi lider tarafından yönetilir. Erkek goril, bazan sürüsünde otoriteyi sağlamak için iki ayağı üzerine dikilerek kızgın vaziyette göğsünü yumruklar. Yan yan yürüyerek sinirli kükremeleriyle çevresine gözdağı verir. Goriller, filiz, yaprak ve meyvelerle beslenirler. Beslenmek için gündüzleri her yerde dolaşırlar.Göçebe olanları her gece bir yerde kamp kurar. Dişi ve yavrular ağaçların orta yükseklikteki dallarında yuva kurarak orada yatarlar. İri gövdeli erkekler ise, ağaç dibinde dallardan yaptıkları basit yataklarda sırtlarını ağaca yaslamak suretiyle oturarak uyurlar. Goriller yuvalarını her gün yeniden tertipleyerek döşerler. Goriller sadece Afrika'da yaşarlar. Dağ gorillerinin başında uzun bir saç perçemi bulunur. Ova gorillerinde bu yoktur. Dağ gorillerinin nesli, yasak alanlarda avcılık yapanların cinayetleri yüzünden tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Dağ gorilleri sadece Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda arasındaki Virungas yanardağ silsileleri üzerinde yaşamaktadır. Bunlardan ancak 280-300 kadarının hayatta kalabildikleri tahmin edilmektedir. Ova veya vadi gorilleri diye adlandırılan öteki alt tür ise, Kongo, Gabon, Kamerun, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyetinde mevcuttur. Bunların sayısı da 15-30 bin arasında tahmin edilmektedir. Gorillerin en korkutucu durumu, ayağa kalkıp yumruklarıyla kıllı göğüslerini dövmeleri anıdır. Bu sadece karşısındakine ikaz özelliğini taşıyan bir harekettir. Bir saldırının başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Yumuşak ifadelerle kendisine hitab edildiği zaman birdenbire sakinleşir. Kişi kaçmaya kalkarsa, en kötü ihtimalle arkasından yetişip sırtına bir ceza ısırığı kondurur. Eğer bağırıp çağırmaya başlanır ve telaşa kapılınırsa, kişiyi öldürmesi ihtimali gibi korkunç bir durum ortaya çıkabilir. Çünkü o da telaş sebebiyle korkmuş ve kendini koruma içgüdüsünü harekete geçirmiştir. Goriller yavrularına çok düşkün olup, onları göğsünde taşırlar. Dişiler 6, erkekler 8 yaşında erginleşir. Belli bir üreme mevsimleri yoktur.Yavru, 260 gün süren bir gebelikten sonra doğar. Üç yaşından küçük olanlar yuva yapmaz, anneleriyle beraber uyurlar. Tabii düşmanları pars ve insanlardır. Yaşlandıkça renkleri griye döner. Evcilleştirilmez.Hayvanat bahçelerinde uysal gorillere rastlanırsa da bunlara pek güvenilmez. Kaynak: www.msxlabs.org   Dağ gorilleri (Gorilla Gorilla Beringei) Afrika'da Virunga volkanının eteklerinde Ruanda Uganda ve Kongo'nun içinde bulunduğu bölgede yaşıyor. 95 yıl önce keşfedilen bu türden bu gün sadece 600 tane kalmış durumda. İçsavaş ormanların tahribi ve gorillerin avlanması soylarını tehdit ediyor. Gardasınız ve treninizin kalkmasına daha çok var bekleme salonunda tek başına oturmaya başladınız ya da bir cafede çayınızı yudumluyorsunuz aniden üzerinizde bir çift göz hissediyor ve bakışlarınızı o yöne doğru çeviriyorsunuz. Güzel bir kadın veya bir erkek olabilirsiniz. Her iki halde de ikinci adım olarak siz de gözlerinizi ondan yana çeviriyorsunuz. Bir zaman sonra sinirleriniz bozulmaya başlıyor. Ayağa kalkıp yanına gitmek ve sizden ne istediğini sormak istiyorsunuz ama bunu bir türlü başaramıyorsunuz. İşte gorillerle olan ilk ilişkiniz de buna benzer bir şekilde başlayabilir. 60'lı yılların başında Afrika'ya yerleşip neredeyse tüm bir yıl gorillerle yaşayıp araştırmalar yapan George Schaller birkaç karşılaşmadan sonra bu 250 kiloluk hayvanların oldukça sakin yaradılışlı olduğunu kanıtladı. Schaller onları izlerken neredeyse kardeşlik bağları kurup kendisinden sonra geleceklere de yardımcı oldu. Ondan sonra goriller üzerindeki araştırmalara Diane Fossey şempanzeler ile ilgili araştırmalara da Jane Goodal devam etti. GÖZÜNÜZÜ DİKMEYİN Dağların bu yaratıkları ile karşılaşabilmek ve iyi ilişkiler kurabilmek için Schaller belli bir kurallar dizisi oluşturmuş. Bu kurallar dizisinin başında da ‘‘kesinlikle bir gorilin gözlerine çekinmeden direkt olarak bakmayın’’ geliyor. Bu kuralı gorilleri de insanlara benzettiği ve bir şeye kenetlenmenin onları da sinirli yapabileceği için koymuş. Şempanzeler insan türünün uzaktan kuzenleri sayılıyor. İnsanın DNA'sı ile maymun DNA'sının arasında sadece %1'lik bir fark bulunuyor. Goriller ise davranışlarından dolayı insana çok daha fazla benzetiliyor. Goriller King Kong filmlerinde olduğu gibi değiller. Tam tersine oldukça sakin öğünlerinde ete yer vermeyen sebze ile beslenen hiyerarşik düzenlerine saygılı büyük hayvanlar. Gorillerin rütbeleri yaşları ile orantılı en yaşlı ve en yüksek rütbeli gorillerin sırtlarındaki tüyler gri renge dönüşmüş. Küçük goriller ise tapılası birer varlık. Karşısına kim çıksa hemen onun koruması altına girebilecek bir yapıya sahipler. Bu kadar büyük bir hayvanın yavruları belki tuhaf görünüyor ama oldukça küçük boyutlarda doğuyorlar. Örnek vererek kıyaslamak gerekirse insan bebeğinin doğduğu zaman annesinin yirmide biri ağırlığa sahip olmasına karşın goril yavrusu doğduğu an anne gorilin kırkta biri kadar. Ayrıca küçük goril doğduğunda kas yönünden de zayıf. Bu yüzden ilk birkaç ayını annesinin vücudunun üzerinde gezerek ve ağaçlara tırmanarak geçiriyor. Anne sütü ile beslenme dönemi geçtikten sonra yavru gorilin yeme alışkanlığının oluşturulması gerekiyor. Otobur olan goriller tüketecekleri besinleri dikkatle seçmeliler çünkü ormanda yetişen birçok bitki içinde gorillere zararlı zehirli maddeler bulunabiliyor. Ama yavru goriller için endişelenecek birşey yok o annesini izleyip taklit ederek neleri yemesi neleri yememesi gerektiğini öğreniyor. Beyninin ve güçlü hafızası sayesinde de bu alışkanlığı bir ömür boyu sürdürebiliyor. Gorillerin hayatlarını tehdit eden sadece zehirli bitkiler değil. Ruanda'daki içsavaş kabileler arasındaki soykırım insanların yaşadıkları yerleri işgal etmeleri zenginlerin yetişkin goril ellerini kültablası olarak kullanma isteği ya da duvarlarına goril kafası asma merakı soylarının yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiş. Ama insanoğlu onları yok ederek kendinden de bir parçayı geçmişini yok ettiğini bilmeli. Dağ gorilleri korunuyor (Gorilla Gorilla Beringei) Afrika'da Virunga volkanının eteklerinde Ruanda Uganda ve Kongo'nun içinde bulunduğu bölgede yaşıyor. Bu tür 95 yıl önce beyaz bir avcının onlardan biri ile karşılaşıp vurmasıyla keşfedilmiş. Bu goriller Dünya Koruma Birliği'nin (İUCN) risk altında olarak belirttiği hayvanlar. Soylarından sadece 600 tane kaldı. Diğer türlere göre tüyleri ve dişleri daha uzun kolları daha kısa. Erkek goril 175 metre boyuna ve 250 kiloya kadar ulaşabiliyor. Dişileri ise neredeyse erkeğin yarısı kadar. Afrika Doğal Hayatı Koruma Derneği 1978 yılında bu türü koruma altına aldı. Ama Ruanda'da çıkan içsavaş yaşam bölgelerini tahrip ediyor. 1995'de sekiz goril öldürüldü neyse ki aynı yıl yeni yedi yavru dünyaya geldi. 150 yıl önce Afrika'da keşfedilen goril türleri başlıca üç ana kategoriye ayrılıyorlar. Bunların arasında en kalabalık olanlar Batı Afrika Düzlük Gorili (Gorilla Gorilla Gorilla) 110 bin adet oldukları söyleniyor Kongo Gabon ve Kamerun'da yaşıyorlar ikinci kategori Orta-doğu Afrika Zaire bölgesinde yaşayan başka bir tür Düzlük Gorili (Gorilla Gorilla Graueri) 10 bin adet oldukları söyleniyor ve son kategori de Dağ Gorilleri (Gorilla Gorilla Brengei) Ruanda Uganda ve Kongo'da yaşıyorlar 600 adet oldukları biliniyor. Bu goril türleri ellerini veya vücutlarının başka bölümlerini kullanan insanlar ya da goril yiyen toplumlar tarafından tehdit ediliyor. Afrikadaki Ekvator ormanlarında yaşayan iki ırkı vardır: Kıyı gorili (Gorilla gorilla gorilla), Gabon, Kamerun ve Ekvator Ginesinde, dağ gorili (Gorilla gorilla beringel) ise Kivu (Zaire ve Ruanda) bölgesinin yüksek yerlerinde yaşar. Günümüzde yaşayan maymunların en büyükleri olan insansı maymungiller ailesinden siyah tüylü, iri ve kasları güçlü bir maymundur; bacakları kısadır; kollarıysa gelişmiştir. Gözleri derine gömülüdür; köpekdişleri uzundur. Ormanlarda yaşarsa da ağaçlara az tırmanır. Genellikle muz ağaçlarının özleriyle ve bambu filizleriyle beslenir. Goriller çok eşlidir; oluşturdukları topluluklarda baskın bir erkek, daha alt düzeyde erkekler, dişiler ve genç goriller bulunur. Dişi 260 günlük hamilelik sonunda bir yavru yapar ve tam 10 hafta onu emzirir. Birinci ırkın boyu 1.80 m. kilosu 275 kg.; ikincisinin boyu 2 metre, kollarının açıklığı 2. 70 m.dir. Ağırlığıysa kimi kez 250 kiloya ulaşır. Ortalama 35 yıl yaşarlar. Afrikada yaşayan Memeliler grubuna giren bir hayvandır.

http://www.biyologlar.com/goril-turleri-gorilla-gorilla

SİTOLOJİK YAYMALARDA RUTİN BOYAMA YÖNTEMLERİ

BİRİNCİ ADIM: Materyalin cinsi ve dış görünüşünün tarifi Sitolojik materyalleri tipleri 1-Jinekolojik materyaller (Serviko-Vajinal Sitoloji:SVS, endometrial yayma) 2-Nonjinekolojik materyaller a) Efüzyon sitolojileri: Vücut boşlukları kaynaklı sitolojiler (plevral, perikardial, periton,snoviyal sıvılar) b) İnce iğne aspirasyon sitolojileri (İİAS): Yüzeyel İİAS (tiroid, tükrük bezi, meme, lenf nodu, yüzeyel yumuşak doku kitlesi vb..) Derin organ İİAS ( karaciğer, pankreas, sürrenal, transtorasik akciğer vb..) c) Yıkama sitolojileri: Batın yıkama sıvısı, mesane yıkama sıvısı, bronşial yıkama, bronkiolealveolar lavaj sitolojisi (BAL), gastrointestinal-özafajiyal yıkama d) Fırçalama sitolojileri : Koledok fırça sitolojisi e) Dokundurma (imprint) ve ezme (squaj) sitolojileri: Her türlü taze dokudan, özellikle epitelyal tümör dokuları, lenf nodları, kemik iliği, beyin dokusu f) Diğer :BOS, idrar, balgam, bukkal ve nazal yaymalar Sıvıların dışarıdan gözlendiğindeki özellikleri (gross tanım); Berrak (seröz) Bulanık–mat (serofibrinöz, fibrinöz) Renkli ( sarı, sarı-kahverengi, sarı-yesil, kahverengi-mavimsi) Kanlı Mukoid ( yapışkan, jölemsi) Partiküllü ( pıhtılı:kan / fibrin, küçük doku parçacıklı) Tespit özelliği: Alkolde tespitli, havada kurumuş, aerosol sprey tespitli (SVS için) Miktar: Lam sayısı, sıvı miktarı ÖRN: 30 cc kanlı pıhtılı sıvı ( 2 enjektör içinde, 1 ve 2 numaralı olarak) ÖRN: 3 lam alkol şalesi içinde, 2 lam havada kurumuş Bu bilgiler materyalin hazırlık aşamasında mutlaka rapora yazılmalıdır. İKİNCİ ADIM: Tespit, Materyale Uygun Tespit Solusyonları Santrifüj / sitosantrifüj ve lama yayma ( Sitolojik Yöntemler Bölümü) ÜÇÜNCÜ ADIM: SİTOLOJİK BOYAMA YÖNTEMLERİ Kaliteli ve yeterli bir boyamanın ilk adımı, yeterli süre ve uygun tespit solüsyonunda tespit edilmiş hücrelerdir. Bir sitolojik materyalde boyanan 3 komponent vardır: 1- Hücre nükleusu 2- Hücre sitoplazması ve sitoplazmik içeriği 3- Zemin materyali-hücrelerarası matriks materyali: ( kolloid, müsin, amiloid, fibromiksoid matriks (fibroadenom), kondromiksoid matriks (pleomorfik adenom), miksoid matriks (birçok miksoid lezyonda), nekrotik materyal, fibrin, keratin, mikroorganizmalar) Sitolojide boyama yöntemlerini temel olarak üç grupta toplayabiliriz: Rutin boyalar (PAP, H&E, Giemsa, Diff-Quick, Toluidin Blue) Sitokimyasal boyama (PAS, Musikarmen, AB, Kongo Red, Fontana gümüş boyası) (Mikroorganizmalar için: Gram, Ziehl Neelsen (tbc), Gomori methenamine silver ( Pneumosistis karini, mantar) İmmunositokimyasal boyama

http://www.biyologlar.com/sitolojik-yaymalarda-rutin-boyama-yontemleri

KIRIM-KONGO KANAMALI (Hemorajik) ATEŞİ (KKKA, Crimean Congo haemorrhagic fever)

Kırım-Kongo kanamalı ateşinde(KKKA) etken nedir? Bunyaviridae ailesine bağlı Nairovirus soyundan virüslerin meydana getirdiği, Bu grup virüsler, 100 nm (nanometre) büyüklüğünde, Ribonükleik asit (RNA) içeren, heliksel kapsidli ve zarflı virüslerdir. Kırım-Kongo kanamalı ateşi nedir? Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), Nairovirüslerin neden olduğu ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden kene kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir. İnsanlarda klinik ve subklinik olarak seyreden, kenelerin vektörlük yaptığı ve insanlarda sendromlar halinde görülen önemli bir enfeksiyondur. İnsanlarda başlıca ensefalitler, kısa süren ateşli hastalıklar, kanamalı ateşler, poliartrit ile ön plana çıkan sendromlar şeklinde görülür. Kırım-Kongo kanamalı ateşi virusunun kimyasal ve fiziksel etkenlere karşı duyarlılığı nedir? Nairoviruslar dayanıksızdır, konakçı dışında yaşayamazlar. Bu viruslar 56ºC’de 30 dakikada inaktive olur, kanda 40 ºC’de 10 gün yaşayabilir, %1 hipoklorit ve %2 gluteraldehite duyarlıdır ve ultravviyole ışınları ile hızla inaktive olur. Ribavirine invitro duyarlıdırlar. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalığı ilk nerede tanımlanmıştır? Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA) ilk kez 1944 ve 1945 yılı yaz aylarında Batı Kırım steplerinde çoğunlukla ürün toplamaya yardım eden Sovyet askerleri arasında görülmüştür. Hastalığa Kırım hemorajik ateşi adı verilmiştir. 1956 yılında Zaire’ de ateşli bir hastadan Kongo virüsü tespit edilmiştir. 1969 ise Kongo virüsu ile Kırım hemorajik ateşi virüslerinin aynı virüs olduğu belirlenmiş ve Kırım-Kongo kanamalı ateşi olarak hastalık yeniden adlandırılmıştır. Kırım-Kongo kanamalı ateşi bugüne kadar hangi ülkelerde tanımlanmıştır? Hastalık sıklıkla Afrika, batı Asya ile Ortadoğu ve doğu Avrupa'da görülmektedir. Kırım-Kongo hemorajik ateş virüsünün Bulgaristan, Makedonyada, Pakistan, Irak, Afganistan, İran, Kosova, Kazakistan, Sahra altı Afrika ülkeleri, eski Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Yunanistan, Arap yarımadası, Dubai, Kuveyt, Çin ve Moritanya’da salgınlar yaptığı bildirilmiştir. Bu sendromlardan kanamalı ateşler grubunda yer alan Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), 2002 yılında bahar ve yaz aylarında bazı illerimizde görülmüş ve Sağlık Bakanlığının yapmış olduğu çalışmalar neticesinde hastalığın KKKA olduğu doğrulanmıştır. Bulaşmada aracı olan bir etken var mıdır? KKKA hayvanlardan insanlara keneler ile bulaşan bir enfeksiyondur. Güney Doğu Avrupa ve Güney Afrika arasında göç eden göçmen kuşlar üzerinde bulunabildiği gösterilmiştir. Bu kuşların virüsün iki kıta arasında taşınmasına yol açabildiği düşünülmektedir. Hyalomma soyuna ait keneler Ülkemizin de içinde bulunduğu çok geniş bir coğrafik alanda yaşamaktadırlar. Virüs, sığır ve koyun gibi Hyalomma keneleri için konak olan hayvanlarda belirtisiz enfeksiyon ve bir hafta kadar süren geçici viremi (kanda virüsün bulunması) oluşturmasına rağmen, insanlarda hastalığa neden olmaktadır. Küçük memeli hayvanlarda da viremi ve hafif enfeksiyon oluşup keneler için kaynak oluşturabilmektedir. Bir bölgede, kenelerin ve keneler kan emdiğinde bulaşmayı sağlayacak kanında virüs bulunan hayvanların bol olması salgın için önemli bir faktördür. Hyalomma soyuna ait keneler en etkin ve yaygın olmakla birlikte, 30 kene türünün KKKA virusunu bulaştırabileceği bildirilmektedir. KKKA virüsunun bazı vektör kene türleri arasında, transovaryal ve venereal olarak bulaştığı belirlenmiştir. Bu da virusun doğada dolaşımla korunmasına katkıda bulunabilecek bir mekanizmadır. Henüz ergin olmamış Hyalomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde de muhafaza eder. Kırım-Kongo kanamalı ateşi virusu insanlara nasıl bulaşmaktadır? İnsanlar virüsü; Enfekte kenelerin yapışması/kan emmesi sırasında salgıladıkları tükürük salgısı ile, Enfekte kenelerin çıplak elle ezilmesi sırasında temasla, Viremik hayvanların kan ve dokuları ile temasla, Viremik hastalarla (kan ve diğer vücut sıvıları)temas ile olmaktadır. KKKA virusunun bulaşmasına etken olan kene nedir? yer yüzünde kaç türü bilinmektedir? Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedir. Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup dünyanın her bölgesinde yaşamaktadırlar. Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücutları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almaktadır. Günümüzde yeryüzünde yaklaşık 850 kene türü bilinmektedir.   Kene yaşam döngüsü nasıldır? KKKA sebep olan Hyalloma türü keneler çoğunlukla iki konakta gelişim ve yaşam döngülerini tamamlar. Larva ve nimfler küçük omurgalılarda (tavşan, kuş, fare. vb) erginler ise büyük omurgalı hayvanlarda (koyun, keçi, sığır, at, yabani gevişenler, insan, vb) konaklarlar. Keneler KKKA hastalığı dışında hayvanlarda ve insanlarda hastalık bulaştırmada biyolojik rol almakta mıdır? Evet rol almaktadır. Bilinen hastalıklar; – Rikettsia (Ehrlichia, Coxiella, Anaplasma) – Virus (Flaviviridae, Bunyaviridae, Reoviridae, Rhabdoiridae) – Bakteri (Borrelia, Frncisella, Klebbsiella, Dermatophilus, Staphylococcus) – Protozoon (Theileria, Babesia, Hepatozoon) Kırım-Kongo kanamalı ateşi hangi hayvanlarda görülür ve hastalık belirtileri nelerdir? Virüs, sığır, koyun, keçi, tavşan ve tilki gibi hayvanlardan tespit edilmiştir. KKKA virusu kenelerin konakladığı hayvanlara bulaşmasına rağmen hayvanlarda; bazen hafif ateş çıkabilir, bunun dışında hastalık belirtisi görülmemektedir. Buna karşılık hayvanlar hastalığın yayılmasında aracı rol (portör) oynamaktadır. Kırım-Kongo kanamalı ateşi salgınlarını etkileyen doğa şartları nelerdir? Doğu Avrupa ve Asya’daki Kırım-Kongo hemorajik ateş salgınlarının genellikle insanlar tarafından oluşturan çevresel şartlara bağlı olarak geliştiği düşünülmektedir. Kırım’daki ilk salgının, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kene ile enfekte olmuş bölgelerin tarıma açılması nedeniyle oluştuğu sanılmaktadır. Daha sonra eski Sovyetler Birliği ve Bulgaristan’ da olan salgınlarda ise ziraatçılık ve hayvancılıktaki değişmelerin rol oynadığı belirtilmektedir. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hangi mevsimde görülmektedir? Hastalık mevsimsel özellik göstermektedir. Genel olarak mayıs ve ekim ayları arasında görülmesine rağmen, değişik aylarda da görülebilir. Kırım-Kongo kanamalı ateşi için kimler risk altındadır? Hastalık için çiftlik çalışanları, çobanlar, kasaplar, mezbaha çalışanları, hayvancılık ile uğraşanlar, veteriner hekimler, Veteriner sağlık teknisyenleri, akut hastalarla temas olasılığı bulunan salgın bölgelerde görev yapan sağlık personeli, askerler, kamp yapanlar risk altındadır. Kene ısırığında ne yapılmalıdır? Yapışan keneler ise kesinlikle öldürülmeden, ezilmeden/patlatılmadan ve kenenin ağız kısmı koparılmadan, bir pensle doğrudan düz olarak, döndürmeden yavaşça çekilip alınmalıdır. Isırılan yere; bol sabunlu suyla yıkanıp temizlendikten sonra iyotlu antiseptik(tendürdiyot) sürülmelidir. (şayet sabunlu su bulunmaz ise alkol içeren mendiller kullanılabilinir). Çıplak elle keneye temas edilmemeli eğer elle tutulacaksa eldiven giyilmeli veya naylon bir poşet yardımı ile keneler toplanmalıdır. Vücuttaki kenelerin üzerine herhangi bir kimyasal madde (alkol, klonya, gazyağı v.b) dökülmemeli, sigara veya ateş kullanarak keneler uzaklaştırılmamalıdır. Çünkü bu maddeler kenenin kusmasına sebebiyet vereceğinden hastalık bulaştırma riskini artırmaktadır. Isırılan kişi iki hafta süreyle ateş,yoğun halsizlik, baş ağrısı, bulantı, kusma gibi belirtiler yönünden takip edilmesi gerekmektedir. (ateşin 38,3 °C veya üzerinde olması halinde acilen tam teşekkülü hastaneye başvurulmalıdır) Cilde yapışmış bir keneye ait resim. Kan emdikçe zamanla gövdesi kanla dolan kenenin tutunduğu bölge kızarır ve kaşınır Kırım-Kongo kanamalı ateşi virüs bulaştıktan ne kadar süre sonra ortaya çıkar? Kuluçka süresi; virüsün alınma şekline bağlıdır. Kuluçka süresi kene ısırmasından sonra 2-14 gün arasında değişmekle birlikte genellikle 1-3 gündür. Virüsü içeren kan ve diğer doku ya da atıklar ile temastan sonra genel olarak bu süre 5-6 gündür ve 14 güne kadar uzayabilmektedir. Kırım-Kongo kanamalı ateşine yakalanmış insanlarda hastalık belirtiler nelerdir? İnsanlarda; hastalık ateş, üşüme-titreme yaygın kas ağrıları, bulantı-kusma, ishal, yüzde kızarıklık, karaciğerde büyüme ve kanama ile kendini gösterir. Ateş, kırıklık, kas ağrısı, iştahsızlık, baş ağrısı, aşırı duyarlılık, sırt ağrısı, kol ve bacaklarda ağrı, mide bölgesinde ağrı, bel bölgesinde ağrı gibi belirtiler ile ani olarak başlamaktadır. Bazen bu bulgulara kusma, karın ağrısı ve ishal ilave olabilmektedir. Gövde ve kol ve bacaklarda cilt içi kanama görülebilir. Burun kanaması ve değişik alanlarda kanama bulguları bulunabilir. (Detaylı bilgi için Sağlık Bakanlığı) Kırım-Kongo kanamalı ateşi nasıl kontrol edilir ve nasıl korunulur? Tüm enfeksiyon hastalıklarında olduğu gibi KKKA’da da korunma ve kontrol önlemlerinin alınması çok önemli ve gereklidir. a- Hasta ve hastanın sekresyonları ile temas sırasında mutlaka koruyucu önlemler (eldiven, önlük, gözlük, maske vb.) alınmalıdır. Genellikle hava yolu ile bulaşmadan bahsedilmemektedir. Ancak, kan ve vücut sıvıları ile temastan kaçınılmalıdır. Bu şekilde bir temasın söz konusu olması halinde, temaslının iki hafta süreyle ateş ve diğer belirtiler yönünden takip edilmesi gerekmektedir. (ateşin 38,3 °C veya üzerinde olması halinde acilen tam teşekkülü hastaneye başvurulmalıdır. Hasta olan kişilerin kullandığı malzemeler ve tuvaletler çamaşır suyu ile dezenfekte edilmelidir b- Hayvan kanı, dokusu veya hayvana ait diğer vücut sıvıları ile temas sırasında da gerekli korunma önlemleri alınmalıdır. c-Kene mücadelesi çok önemli olmakla birlikte oldukça zor görülmektedir. Keneler yumurta dönemleri hariç diğer biyolojik evrelerinde insanlara hücum ederek kan emebilir. Hem mera keneleri hem de mesken keneleri gelişmelerini sürdürebilmek ve nesillerini devam ettirebilmek için konakçılarından kan emmek zorundadırlar; genel olarak da konakçı spesifitesi göstermezler. Bu nedenle öncelikle konakçılar kenelerden uzak tutulmalı ve kenelerin kan emmeleri engellenmelidir. d-Mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınılması gerekmektedir. Hayvan barınakları veya kenelerin yaşayabileceği alanlarda bulunulması durumunda, vücut belirli aralıklarla kene yönünden muayene edilmeli; vücuda yapışmamış olanlar dikkatlice toplanıp öldürülmeli, yapışan keneler ise kesinlikle ezilmeden ve kenenin ağız kısmı koparılmadan bir pensle doğrudan alınmalıdır. (Isırılan yer; bol sabunlu suyla yıkanıp temizlendikten sonra, iyotlu antiseptik sürülmelidir.) e- Diğer önemli hususlardan birisi de piknik amaçlı olarak su kenarları ve otlak şeklindeki yerlerde bulunanlar döndüklerinde, mutlaka üzerlerini kene bakımından kontrol etmeli ve kene varsa usulüne uygun olarak vücuttan uzaklaştırmalıdır. Çalı, çırpı ve gür ot bulunan yerlerden uzak durulmalı, bu gibi yerlere çıplak ayakla veya kısa giysilerle girilmemelidir. f- Özelikle kırsal alanlarda dolaşılırken açık renkli vücudu örten elbise ve çizme giyilmeli veya ayakkabı giyilecekse pantolon paçaları çorap içine alınmalıdır. g-Hayvan barınakları kenelerin yaşamasına imkan vermeyecek şekilde yapılmalı, çatlaklar ve yarıklar tamir edilerek badana yapılmalıdır. h- Hayvan sahipleri ; hayvanların sağım ve kesim zamanını dikkate alarak; hayvanlarını ve hayvan barınaklarını kene ve diğer dış parazitlere karşı uygun ektoparaziter ilaçlarla yılda iki kez ilaçlamalıdır. i- Gerek insanları gerekse hayvanları kene enfestasyonlarından korumak için repellent olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Repellentler; sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir. Aynı maddeler hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca, bu maddelerin emdirildiği plastik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir.) j- Kenelerin çevrede çok olması halinde; mera, çayır, çalı, çırpı ve gür otların bulunduğu yerler gibi kenelerin yaşamasına müsait alanlarda, diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, çok dikkatlice akarisid uygulamalarına başvurulabilir. Genel olarak geniş çevre ilaçlamaları faydalı görülmemektedir. k-Açık alanlarda yapılabilecek kene mücadelesi amacıyla, her bir hektara aktif madde olarak carbaryl ve propoxur hektara 2 kg, deltamethrin ve lambda-cyhalothrin 0,003-0,3 kg, permethrin 0,03-0,3 kg, pirimiphos-methyl ise 0,1-1 kg olarak uygulanabilmektedir Bakanlığımız il ve ilçe Müdürlüklerince ilkbahar ve sonbahar döneminde olmak üzere yılda en az iki kez ağıllar ve ahırlarda, hayvan gübrelerinin döküldüğü alanlar, çeşme başları ve hayvan durakları ile parazitlerin bulunabileceği muhtemel alanlarda pülverizatör ile ilaçlama yapılmasının yetiştiricilere iyi bir şekilde anlatılması gerekmektedir. Aynı dönemde büyük ve küçükbaş hayvanların ektoparaziter ilaçlanmanın yapılması, Kene Mücadelesinde; hayvan yetiştiricileri, Sağlık Bakanlığı, yerel yönetimleri desteğinin sağlanması sorunun çözümünde zorunluluk arz etmektedir. Günümüze kadar kullanılan hiç bir mücadele yöntemi (bir kaç sınırlı alan hariç), tam bir kene eradikasyonu sağlayamamıştır. İnsan ve hayvanlardan kan emen kenelerin sayısını düşük maliyetlerle kabul edilebilir sınırlara indirilmesi hedeflenmelidir. Akarisid ile kene kontrolünün başlıca 7 zorluğu vardır 1. Kenelerin yoğun biçimde tarım ve orman alanları içinde yayılmış olması, çevreye zarar verecek düzeyde akarisid kullanımını gerektirmektedir. 2. Akarisidlerin kenelerin konakları üzerinde tutundukları bölgelere ulaşabilmesi ancak konağın tüm vücudunun yıkanmasını gerektirmektedir 3. Konak üzerinde bulunmadıkları süre içinde keneler akarisid ilaçların ulaşamayacağı yerlerde saklanmaktadır. 4. Kenelerin yüksek orandaki üreme yeteneği (3000-7000 yumurta) ilaçlamaların düzenli bir sıklıkta yapılmasını gerektirmektedir. 5. Kenelerin uygun olmayan çevre koşullarında çok uzun süreler boyunca canlı kalabilmeleri. 6. Kenelerin konak seçiminde çok alternatifinin olması 7. Akarisid direncinin oluşması

http://www.biyologlar.com/kirim-kongo-kanamali-hemorajik-atesi-kkka-crimean-congo-haemorrhagic-fever

KENELERDEN NASIL KORUNULUR

Keneler yoluyla bulaşan birçok hastalık mevcut olup, tüm dünyada gözlenir. Ancak, kendinizi ve ailenizi korumak için uygulabileceğiniz önlemler bulunmaktadır. Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur? Keneler otlak, çalılık ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekilli, 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler. Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve özellikle kuşlara devekuşlarına kadar geniş bir konakçı listesi mevcuttur. Kenelerin bazı türleri ve gelişim dönemleri gözle görülemeyecek kadar küçük olabilir; ancak, kenelerin tümü, kanla beslenebilecekleri hayvan ve bazen de insanların arayışı içerisindedir. Türlerine göre, keneler, farklı alanlarda ve özellikle ormanlık alanların yakınlarında bulunur. Kene bulaşık alanlardan yürürken veya çalılıklar gibi bulaşık bitkilere (sözgelimi, dökülmüş yapraklar ) sürtünürken keneler ile karşı karşıya kalınabilir. Keneler, memeli hayvanlar ve kuşlardan beslendiğinden, bu hayvanlar, kenelerin ve taşıdıkları hastalık etkenlerinin varlığının sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır. Kene Isırmalarından Korunma Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir, fakat oldukça da zordur. 1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir. 2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir. 3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları, 4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir. 5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.) 6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir. 7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için aranmalıdır. 8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla sağa sola oynatarak alınmalıdır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur. Kimler Risk Altındadır? Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. • Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar • Veteriner hekimler ve diğer yardımcı sağlık personeli • Kasaplar • Mezbaha çalışanları • Sağlık personeli özellikle risk gurubudur. • Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır. Keneler ile bulaşık Olan Bölgelere Girmekten Kaçının. Yerel sağlık birimleri, parklar ve yerel sağlık kuruluşlarından,fazla bulunduğu yerlere ilişkin bilgi alabilirsiniz. Keneler ile bulaşık bir bölgede bulunmanız halinde, yolun ortasından yürüyün ve bitkilere değmekten kaçının. Açık Renkli Giysiler Giyin. Böylelikle, giysilerinizin üzerindeki keneleri kolaylıkla fark edebilirsiniz. Paçalarınızı çoraplarınızın içine sokarak, kenelerin pantolon paçalarınızdan içeri girmesini önleyin. Bazı keneler ayakkabıların ve hatta çorapların içine girebilir. Ayak ve topuklarınızı kene varlığı yönünden kontrol edin. Günlük Kene Kontrolü Yapın. Riskli bölgelerde dışarıya çıktıktan sonra, kendi bahçenize dahi çıkmış olsanız, vücudunuzu kene varlığı yönünden kontrol edin. Kene ile bulaşık olabilecek bölgelerden döndükten sonra, tüm vücudunuzu olası kene varlığı yönünden kontrol edin. El veya boy aynası kullanarak, vücudunuzun her yerini gözden geçirin ve gördüğünüz keneleri vücudunuzdan uzaklaştırın. Kene varlığı yönünden, kendinizde ve çocuklarınızda, özellikle aşağıda sıralanan vücut bölgelerini kontrol edin: • Koltuk altı • Kulak içi ve çevresi • Göbek deliğinin içi • Dizlerin arkası • Saç ve kıllı bölgelerin içi ve çevresi • Bacak arası • Bel çevresi Çocuklarınızı Kontrol Edin. Kenelerin bulunabileceği bölgelerden döndüğünüzde, çocuklarınızın saçlarını ve yukarıda sıralanan bölgelerini kontrol edin. Çocuğunuzun vücudunda bulduğunuz keneleri uzaklaştırın. Giysilerinizi ve Ev Hayvanlarınızı Kene Varlığı Yönünden Kontrol Edin. Keneler, ev içerisine giysiler ve ev hayvanları yoluyla taşınabilir. Her ikisi de dikkatlice kontrol edilmeli ve kene bulunması halinde uzaklaştırılmalıdır. Giysilerin, yüksek ısıdaki bir kurutucuda tutulması etkin şekilde keneleri öldürür. Kenelerin Güvenli Bir Şekilde Uzaklaştırılması Kenelerin, deriye tutunmalarından sonra, kısa bir süre içerisinde vücuttan uzaklaştırılmaları, kene yoluyla bulaşabilecek hastalıkların bulaşması olasılığını azaltır. Hayvanlardan ve insanlardan keneleri güvenli bir şekilde uzaklaştırabilmek için aşağıda sıralanan önerileri yerine getirin. • Uzaklaştırma işlemi için ince uçlu cımbız kullanın ve kenenin vücut sıvılarıyla olası teması önlemek için eldiven giyin. • Keneyi, deriye yakın olduğu bölgeden kavrayın. Ağız parçalarının kopmasına ve deri içerisinde kalmasına neden olabileceğinden, keneyi bükmeyin ve sarsmayın. • Yavaşça ve nazik bir şekilde, keneyi, tüm vücut parçaları vücuttan uzaklaştırılıncaya dek, düz olarak çekin. • Kenenin uzaklaştırılmasından sonra, ellerinizi su ve sabunla (veya sabun bulunmaması halinde, alkol içeren el temizleyicileri ile) yıkayın. Kenenin sırıdığı bölgeyi, iyot çözeltisi gibi bir antiseptikle, alkolle veya deterjanlı su ile temizleyin. • Kızarıklık ve ateş gibi hastalık bulguları yönünden temkinli olun; böylesi bulgular gözlenmesi halinde hekime başvurun. KENELERİN KONTROLÜ VE KORUNMA Kene yoluyla bulaşan hastalıklar tüm dünyada gözlenir. Ancak, kendinizi ve ailenizi korumak için uygulanabilecek önlemler bulunmaktadır. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olan virus, birçok evcil ve yabani hayvanı enfekte etmekte ve hastalık bu hayvanlarda hafif seyretmektedir. Birçok kuş virusa karşı dirençli iken, virusun yayılmasında önemli rol oynarlar. Hayvanlardaki hastalık enfekte kenelerin ısırması ile başlamaktadır. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının bulaşmasında başlıca Hyalomma soyuna ait keneler rol almakla birlikte, 30 kene türünün bu hastalığı bulaştırabileceği bildirilmektedir. Virus kenelerde, transovaryal ve transstadial nakille idame olur; keneler arasında veneral olarak bulaşmanın olduğu da bildirilmektedir. Henüz ergin olmamış Hyalomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virusları alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder. Keneler, insan veya hayvanlardan kan emerken virusları da bulaştırırlar. Küçük omurgalılar ve özellikle yerde beslenen kuşlar, keneleri enfekte eden en önemli konak grubunu oluşturmaktadır. Yani küçük memeliler virusu taşımaktadır. Keneler biyolojik gelişimlerinin değişik safhalarında bu canlılardan kan emmektedirler. Aşağıdaki şemada Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına neden olan virusun yaşam döngüsü görülmektedir. Bu döngü içerisine insan tesadüfi olarak girmekte ve eğer hastalığı taşıyan bir kene ile karşılaşır ise virusu almaktadır. Hyalomma soyuna ait keneler ülkemizin de içinde bulunduğu çok geniş bir coğrafik alanda yerleşmişlerdir. Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara kadar geniş bir konakçı çeşitliliği mevcuttur. Hastalık daha çok hayvancılıkla uğraşanlarda, veteriner hekimlerde, mezbaha çalışanlarında ve kırsal alanda yaşayanlarda görülebilmektedir. Enfekte hayvanların kan ve dokuları ile temas sonucu da bulaşma olabilmektedir. Kenelerden Korunmak İçin Yapılması Gerekenler! • Keneler uçmaz, sıçramaz. Ağaçtan üzerinize düşme ihtimali zayıftır. Yani kene yerdedir. Bu nedenle uzun otların, çimlerin ve çalılıkların bulunduğu yerlerde dolaşmayın. • Kenelerin yaşama alanlarında bulunabilecek kişiler (hayvancılıkla uğraşanlar, mezbaha çalışanları vb) repellent olarak bilinen böcek kaçırıcı ilaçları vücutlarına sürerek veya elbiselerine emdirerek kullanabilirler, • Açık renk kıyafetler giyin ki, üzerinize herhangi bir kene geldiğinde görebilesiniz. • Açık araziye çıktığınızda ya da pikniğe gittiğinizde, bacakları kapatan kıyafetler tercih edip uzun kollu giyininiz; pantolonunuzu çorapların içine sokunuz. Kapalı ayakkabı giyiniz. • Eve döndüğünüzde kendinizi, çocuklarınızı hatta evde beslediğiniz hayvanlarınızı kene yönünden kontrol ediniz. Kene kan emerken acı vermez. Bu nedenle var ise sizin bulmanız gerekir. • Hayvanlarınızı nasıl kenelerden koruyacağınız konusunda veteriner hekiminizle görüşünüz. Eğer Üzerinizde Kene Bulduysanız!! • Sakin olunuz. • Bu noktada önemli olan keneyi uygun bir şekilde uzaklaştırmaktır. • Keneyi çıkarmak için cımbız benzeri bir alet bulun. • Keneyi tam olarak deriye en yakın noktadan kavrayın. Bu nokta kenenin ağız parçalarına karşılık gelir. • Cımbızı yavaşça yukarı doğru çekin. • Bu çekme esnasında keneyi ezip parçalamayın. Çünkü kenenin vücudunda bulunan sıvıda virus olabilir! • Keneyi vücuttan uzaklaştırmak için alkol, kolonya, oje, aseton, gaz, petrol ürünleri ve benzeri kullanmayın! Bu maddeleri kullanırsanız virusu alma riskiniz artar. Çünkü kene refleks olarak tükürüğünü bırakabilir. • Keneyi çıkarma esnasında ağız parçası kopabilir. Ancak bu parça herhangi bir sıvı içermediğinden büyük ihtimalle zararsızdır. • Keneyi uzaklaştırıktan sonra bölgeyi temizleyip sabunlu su ile yıkayın. • Daha sonra en yakın sağlık kuruluşuna başvurun! Unutmayın! Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi olarak bilinen hastalık ölümlere neden olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kenelerden-nasil-korunulur

Hastane enfeksiyonu nedir? Hastane enfeksiyonu özellikleri ve bu enfeksiyonlardan korunma yöntemleri hakkında bilgi

Son birkaç yıldır Türkiye'de hastane mikrobundan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu tür ölümler Türkiye'nin büyük hastanelerinde bile sıradan hale geliyor! Üstelik salgın gibi; birkaç gün içinde onlarca insan bu mikrop yüzünden hayatını kaybediyor. Dokunma, sadece gözle, mikrop bulaşmasın! Son birkaç yıldır Türkiye’de hastane mikrobundan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu tür ölümler Türkiye’nin büyük hastanelerinde bile sıradan hale geliyor! Üstelik salgın gibi; birkaç gün içinde onlarca insan bu mikrop yüzünden hayatını kaybediyor. Eski bakanlardan Veysel Atasoy, Prof. Dr. Üstün Korugan, ressam Serpil Akyıl, Sanayi Bakanı Ali Çoşkun’un yeğeni Pelin Coşkun geçtiğimiz yıllarda hastane mikrobu sebebiyle hayatını kaybedenlerden sadece birkaçı. Doğum, ameliyat ya da kanser tedavisi için hastaneye giden birçok insan, burada kaptığı mikrop yüzünden aylarca yoğun bakımda kalıyor ya da hayatını kaybediyor. Peki, hastane mikrobu nedir? Nasıl bulaşıyor? Çaresi nedir? İç hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Murat Akova, hastane mikrobunun her yerde bulunan mikroplardan birisi olduğunu söylüyor. Tek farkı diğerlerine göre antibiyotiklere daha dirençli olması. Zira hastaneler yoğun antibiyotiklerin kullanıldığı yerler. Antibiyotiklere duyarlı olan mikroplar ölüyor, aralarında dirençli olanlar seçime uğruyor. Bu sebeple hastane içinde bulanan mikroplar oldukça dirençli. Dolayısıyla da tedavileri çok zor, çoğunlukla da imkânsız. Hastane mikroplarının hastalar arasında yayılmasının sebebi ise personelin temizliğe dikkat etmemesi. Çünkü bir hastada bulunan mikrop diğer hastaya onun bakımını üstlenen personelin eli sayesinde yayılıyor. Hâlbuki sağlık personelinin her hastadan sonra ellerini antiseptik solüsyonlarla arındırması gerekiyor. Bu durum sadece hastaların değil personelin de sağlığını tehdit ediyor. Geçtiğimiz haftalarda birkaç hemşire Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığına yakalanan hastalardan kaptıkları mikrop sebebiyle hayatını kaybetmişti. Yine hastaların sayısının fazla olması, birbirlerine çok yakın yatırılması ve kalabalık ziyaretçi grupları da mikropların yayılmasına sebep oluyor. Kaldı ki geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden bebeklerde de bu durum görülmüştü. Personelin sayısı az fakat bakacakları hasta sayısı çok ve bu yoğunlukta herkese yetişmek için dikkatsiz davranabiliyorlar. Hastane mikrobuna karşı temizliğe dikkat edilmesi gerektiği kadar hastane personelinin sayısının da artırılması ve yoğunluğunun azaltılması gerekiyor. Akova, hastane mikrobunun ağır hastalarda ve bebeklerde daha yoğunlukla görülmesinin sebebini vücutlarının direncinin az olması olarak gösteriyor. O sebeple bu tür hastaların daha özellikli odalarda ve özel bakıma alınması gerekiyor. Özellikle erken doğan çocuklar vücut gelişimini tam sağlayamadığı için mikroplara karşı dirençleri az oluyor. Güçlü bir mikrop bebeklerin hayatını tehdit edebiliyor. Yenidoğan bebeklerin bakımı özel olarak eğitilmiş personel tarafından yapılmalı. Fakat ne yazık ki Türkiye’de çok fazlasıyla hemşire ve yenidoğan uzmanı eksiği var. Hastane mikrobuna karşı bunlara dikkat edin Günlük yaşamınızda gerekmediği sürece antibiyotik tüketmeyin. Çünkü gereksiz antibiyotik tüketimi hastane enfeksiyonuna yatkınlığı artırıyor. Gittiğiniz hastanede enfeksiyon kontrol komitesinin bulunup bulunmadığını sorun. Muayene olmadan önce doktorun, hemşirenin ve sağlık personelinin ellerini temizleyip temizlemediğine dikkat edin. Şunu unutmayın en iyi hastanede bile hastane mikrobunun görülme olasılığı yüzde 3 ile 10 arasında değişiyor. Bu sebeple personelin temizliğine özen gösterin. Erken doğum riski varsa yenidoğan ünitesi bulunan hastaneleri tercih edin. Kapasitesinin üzerinde çalışan ve yoğun hastaneler yerine daha az hastası bulunan hastaneye gidin. Hastanelere gittiğiniz zaman ellerinizi antiseptik solüsyonla temizleyin. Ya da birkaç dk. sabunlayın. Hastalarla mümkün olduğu kadar temasa geçmeyin. Hastaya mikrop bulaştırabileceğiniz gibi ondan da size mikrop bulaşabilir. Hastaneye yattıktan en erken 48-72 saat sonra gelişen veya kuluçka döneminde iken taburcu olup da sonradan ortaya çıkan enfeksiyonlara hastane enfeksiyonları adı verilir. Hastane enfeksiyonlarına sebep olan mikroorganizmaların büyük bir kısmı hastane ortamında yoğun antibiyotik kullanımına bağlı olarak antibiyotiklerin çoğuna dirençlidir. Bu sebeple hastane enfeksiyonları bir taraftan tedavideki güçlük sebebi ile hastanedeki kalış süresinin uzamasına, tedavi giderlerinin artmasına ve işgücü kaybı ile ekonomik problemlere yol açarken, diğer taraftan yüksek ölüm oranı ve sekonder sebeplerle ölüme yol açabilirler. Günümüzde hastane enfeksiyonlarının önem ve kaynaklarını ortaya çıkarmak ve gerekli tedbirleri almak amacıyla yoğun çalışmalar yapılmakla birlikte hastane enfeksiyonlarının görülme sıklığı %3-21 arasında değişmekte ortalama %8.4 olarak bildirilmektedir. A.B.D.’nde yapılan araştırma sonuçlarına göre hastane enfeksiyonları ölüm sebepleri sıralamasında kalp hastalıkları, kanser ve beyin kanamalarından sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Hastane enfeksiyonlarının oluşmasında rol oynayan en önemli faktör, hastanede kalma süresidir. Bu süre enfeksiyonun tipine göre genellikle 4-10 gündür. Halen Türkiye’de ve dünyada hastane enfeksiyonu oluşturabilen mikroorganizmalar arasında metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) ve metisiline dirençli Staphylococcus epidermidis adlı bakterilerin önemli bir yeri vardır . Hastane enfeksiyonu etkeni olan S.aureus suşlarının en önemli kaynağı hastane personeli, aile bireyleri ya da bu suşlarla enfekte veya kolonize olan hastalardır. Hastane enfeksiyonları oluşturan patojenler arasında öneminin giderek artması, salgınlara sebep olabilmesi ve tedavi seçeneklerinin kısıtlı olması sebebiyle MRSA enfeksiyonlarının epidemiyolojisi ayrıntılı olarak incelenmiş, risk faktörleri araştırılmış ve epidemilerin kontrol altına alınabilmesi ya da önlenebilmesi için çeşitli stratejiler belirlenmiştir. Stafilokoklarda en sık rastlanan metisiline direnç mekanizması yeni bir penisilin bağlayan proteinin (PBP 2a) kazanılması ile meydana gelir. Bu mekanizma sebebiyle metisiline duyarlı olanlardan farklı olarak ilâve yeni bir PBP vardır. Modern tıbbın sahip olduğu bütün imkânlara rağmen günümüzde hâlâ hastanede yatan insanlar için en önemli risklerden birisi hastanede yatış süresi içerisinde kazanılan hastane enfeksiyonlarıdır. Yapılan araştırmalarda, hastane enfeksiyonlarında sık karşılaşılan etken mikroorganizmalar arasında S.aureus’un önemli yer tuttuğu tespit edilmiştir. S.aureus insanlarda lokal ve yaygın enfeksiyonlar yanında, toksinlerinin sebep olduğu toksik şok sendromuna ve gıda zehirlenmelerine de yol açmaktadır. S.aureus ve diğer stafilokoklara oldukça etkili olan penisilinaza dirençli metisilin 1960′lı yılların hemen başında kullanılmaya başlanmıştır. Ancak, birkaç yıl içerisinde önce İngiltere sonra Türkiye’den MRSA suşları bildirilmiştir. Başlangıçta MRSA suşları ile seyrek olarak karşılaşılmasına rağmen, 1968 yılından itibaren MRSA suşları ile hastane enfeksiyonlarının meydana geldiği kaydedilmiştir. MRSA’un kolonizasyonu ve enfeksiyonu için en önemli risk faktörleri yaş, altta yatan hastalıklar, burunda yerleşim ve yabancı cisimlerdir (kateter, trakeostomi, nazogastrik tüp). MRSA ile enfekte olan hastaların çoğunda yatış süreleri uzun, antibiyotik kullanımı fazla ve metisiline duyarlı S.aureus ile enfekte hastalara oranla altta yatan hastalık daha ağırdır. MRSA’ların sebep olduğu hastane enfeksiyonlarına dünyanın tüm ülkelerinde sıklıkla rastlanmaktadır. Antibakteriyel tedavi alanındaki hızlı gelişmelere rağmen bu bakterilerin etken olduğu enfeksiyonların tedavisinde karşılaşılan güçlükler, enfeksiyonun önemini artırmaktadır. MRSA suşları dağılım açısından farklılıklar göstermesine rağmen tüm ülkelerde dirençlilik özellikleri bakımından benzerlikler görülmektedir. Metisiline direnç, stafilokok enfeksiyonlarında ß-laktam antibiyotiklerin kullanılabilirliğinin kriteri olarak kabul edilmekte, metisiline dirençli suşlarla oluşan enfeksiyonların tedavisinde ß-laktam antibiyotiklerin önerilmediği belirtilmektedir. Siprofloksasin, son yıllarda MRSA enfeksiyonlarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir antibakteriyeldir. Ancak bu yaygın kullanım sonucu birçok ülkede dramatik bir şekilde direnç artışı (%49-76) olduğu rapor edilmiştir. Bu sebeple RMP ve siprofloksasin kombinasyonunun gerek daha etkin olması gerekse direnç gelişiminin az görülmesi sebebiyle MRSA enfeksiyonlarının tedavisinde çok uygun olduğu bildirilmektedir. Hastane Enfeksiyonlarının Nedenleri Hastane enfeksiyonlarının başlıca nedenleri: - Yetersiz hijyen - Yetersiz temizlik - Hastanın bağışıklık sistemi - Fiziki yetersizlikler - Personel yetersizliği 1.1.5 Hastane enfeksiyonlarının ortaya çıkmasına neden olan başlıca risk faktörlerini şu şekilde sıralamak mümkündür: - Hastanede yapılan girişimsel tedavi uygulamaları: Özellikle ameliyat ve diğer girişimsel işlemler (üretral enjeksiyon,kateterizasyon, endtrakeal entübasyon, vb.) gibi, vücut içine doğrudan yapılan müdahalelerde; el, araç, tıbbi alet, uygulama ortamı ve yara yerinin temizliğinin yeterli düzeyde sağlanmaması; - Temizlik kurallarına dikkat edilmemesi: Hastane çalışanlarının, hastanın ve hasta yakınlarının kişisel el ve vücut temizliklerine dikkat etmemesi, hastane binasının ve tüm araç ve gerecin temizlik, dezenfeksiyon ve sterilizasyon işlemlerinin yetersiz olması, mutfak ve çamaşırhane gibi destek hizmetlerinde gerekli temizlik kurallarına uyulmaması; - Fiziki yetersizlikler: Hastane binası ve tesisat sisteminin, hijyenik bir tedavi-bakım hizmeti sunulmasına imkân vermemesi; - Personel yetersizliği: Hasta yoğunluğuna nazaran, tedavi, bakım ve temizlik hizmetlerinde çalışan hastane personelinin sayı ve nitelik olarak yetersiz olması; - Hastanın bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen faktörler: Hastanın yaşı, hastaneye yatmasına neden olan asıl hastalığının doğurduğu riskler, altta yatan devamlı hastalıkları. 1.1.6 Bir hastanede enfeksiyonun yayılması için şu üç faktörün varlığı gerekmektedir: 1. Enfeksiyonun kaynağı: Sıklıkla insanların (hastalar, hastane personeli veya nadiren ziyaretçiler) kendi canlı doku floraları ve cansız çevresel objeler (ekipmanlar, hasta bakım malzemeleri, vs.) ve tedavi uygulamaları, vs. 2. Hastanın Duyarlığı: Hastanın yaşı, altta yatan bir hastalığın varlığı, yoğun antibiyotik, kanserojen ve diğer bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç uygulamaları, cerrahi uygulamalar, anestezi, kateter uygulamaları, vs. 3.Yayılma Yolu: Mikroorganizmalar hastanede birçok yolla yayılabilmektedir. En sık görülen yayılma yolları şunlardır: - Temas yolu ile yayılım, - Ortak kullanılan malzemelerle yayılım, - Damlacık yolu ile yayılım (>5 μ çaplı enfekte partiküller), - Hava veya solunum yolu ile yayılım (<5 μ çaplı enfekte partiküller).   Hastanede alınan mikroorganizmalara bağlı olarak gelişen infeksiyonlardır. Hastanın hastaneye yattığında inkübasyon döneminde olduğu ya da belirti ve bulguları saptanan infeksiyonlar hastane infeksiyonu (Hİ) olarak kabul edilmez. Buna karşılık hastanın taburculuğundan sonra ortaya çıksa da infeksiyonun inkübasyon süresinin başlangıcı hastanede yattığı döneme uyuyor ise hastane infeksiyonu kabul edilir. Hastane infeksiyonları genellikle hasta hastaneye yattıktan 48-72 saat sonra ile taburcu olduktan sonraki 10 gün içinde gelişir. Değişik çalışmalarda, yatan hastaların %3-14’ünde Hİ geliştiğini göstermiştir. Hastane infeksiyonları üç nedenle büyük önem taşımaktadır. a) İnfeksiyonların mortalite ve morbiditesi çok yüksektir. b) Bazı temel uygulamalarla %20-30’u önlenebilir. c) Ekonomik yükleri çok yüksektir.Ülkemizde yapılan çeşitli çalışmalarda yatış süresini ortalama iki hafta uzattığı ve hasta başına yaklaşık 1500 amerikan doları ek maliyete neden olduğu saptanmıştır. Hastane infeksiyonları endemik ve epidemik olmak üzere iki ana grupta incelenebilir. Epidemik Hİ: Endemik hızlarda gözlenen istatistiksel önemli bir artış epidemi olarak tanımlanmaktadır. Genellikle tek bir anatomik alanda ve spesifik bir patojenle gelişir. Hastane infeksiyonlarının yaklaşık %4’ünü oluşturmalarına rağmen, yüksek mortaliteye yol açmaları ve önlenebilir olmaları nedeniyle önemlidirler. Epidemilerin büyük kısmı yoğun bakım ünitelerinde hayatı tehdit eden infeksiyonlar şekinde görülür. Endemik Hİ: Sporadik olarak gözlenen infeksiyonlardır. Hastane infeksiyonları ile ilgili ABD’de ‘Centers for disease control’ (CDC) tarafından bir dizi tanımlar geliştirilmiş olup bu tanımlar günümüzde dünyanın her yerinde bir çok hastane infeksiyonu kontrol programına uyarlanmıştır. Burada CDC tanımlamaları çok ayrıntılı olarak verilmeyecektir. Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklara başvurulabilir. *Gardner JS, Jarvis WR, Emori TG et al.CDC definations for nosocomial infections1988.Am J Infect Control 1988;16:128-140 *Horan TC.Gaynes RP, Martone WJ et al.CDC definitions of nosocomial surgical site infections,1992:a modification of CDC definitions of surgical wound infections. Infect Control Hosp Epidemiol 1992;13:606-608 Hastane infeksiyonları ile ilgili yapılan sürveyans çalışmalarında sıklıkla saptanan infeksiyonlar: 1) Üriner sistem infeksiyonları 2) Cerrahi alan infeksiyonları 3) Pnömoniler 4) Bakteriyemilerdir. Bu bölümde bu infeksiyonlarla ilgili temel bilgiler verilecek ve Hİ’de sıklıkla izole edilen mikroorganizmalar ve bu mikroorganizmalarda gözlenen direnç sorunu anlatılacaktır NOSOKOMİYAL ÜRİNER SİSTEM İNFEKSİYONLARI (NÜSİ) En sık rastlanan Hİ lokalizasyonu üriner sistemdir ve infeksiyonların yaklaşık %40’ından sorumludur. Hastane kaynaklı üriner sistem infeksiyonlarının %85’i kateter ilişkili iken %5-10’u da sistoskopi gibi ürolojik girişimler sonrası görülür. Klinik: NÜSİ, kateterin çıkarılması sonrası kendiliğinden çözülen asemptomatik tablodan, piyelonefrit, pernefritik apse, bakteriyemi, sepsis, şok renal yetmezlik gibi komplikasyonlarla seyreden ağır bir klinik tabloya kadra farklı formlarda karşımıza çıkabilir. Risk faktörleri:Nosokomiyal bakteriüri kateter takılan hastaların %10-20’sinde görülür. NB’ye yol açan risk faktörleri içerisinde, kadın olmak, 50 yaşın üstünde olmak, altta yatan hastalık gibi faktörler de rol oynamakla birlikte, en önemli risk faktörü kateterizasyon süresidir. Kateterli hastalarda bakteriüri görülme oranı ardışık her gün için %5-10 arasında artış gösterir.Yani kateterize hastaların hemen hepsi 30 gün içinde bakteriürik hale gelmektedirler. Bakteriürik hastaların yaklaşık %10-20’sinde üriner sistem infeksiyonları gelişmekte bu hastaların da %3’ünde bakteriyemi saptanmaktadır. Bakteriyemi gelişen hastaların %10-20’sinin mortal seyir gösterdiği göz önüne alınacak olursa NÜSİ’nın önemi bir kez daha anlaşılmış olur. Etiyoloji: Kısa süreli kateterizasyon sırasında gelişen infeksiyonlar sıklıkla tek bir patojenle gelişmekte, uzun süreli kateterizasyon sırasında ise etyoloji polimikrobiyal olmaktadır. En sık izole edilen mikroorganizmalar; E.coli, K.pneumoniae, Enterobacter spp., P.mirabilis ve kandidadır (özellikle antibiyotik kullananlarda). Tanı: Diğer üriner sistem infeksiyonları gibi olmakla birlikte kateteri olan hastalarda diğer bulgular uyumlu ise 102 koloni/ml üreme, anlamlı olabileceğinden, göz ardı edilmemelidir. Tedavi: Semptomu olan tüm kateter ilişkili üriner sistem infeksiyonları etken patojenin duyarlı olduğu bir antibiyotikle parenteral yolla tedavi edilmeli ve mümkünse kateter çıkarılmalı veya değiştirilmelidir. Optimal tedavi süresi hakkında tam olarak bir fikir birliği olamamakla birlikte, eğer kateter çıkarılamıyorsa en azından semptomlar çözülene kadar tedaviye devam edilmelidir. Kandidemisi olmayan kandidürik hastalar amfoterisin B irrigasyonu ile tedavi edilebilir. Amfoterisin B irrigasyonunda 250 cc steril su içine konan 5-10mg. amfoterisin B her gün mesane içine infüze edilir ve kateter bir saat süreyle klemplenir. Tedavi süresi 2-7 gündür. Yine kandida NÜSİ’larında flukonazol iyi bir tedavi alternatifidir.Genel olarak kateter ilişkili asemptomatik bakteriürisi olan hastalar dirençli mikroorganizma seleksiyonu riski nedeniyle tedavi edilmez. Buradaki istisnai durum, prostetik grefti veya kalp kapağı olan hastalardır. CERRAHİ ALAN İNFEKSİYONLARI Cerrahi müdahaleden sonra ilk 30 gün içinde operasyon bölgesi ile ilişkili gelişen infeksiyonlar; cerrahi alan infeksiyonları olarak isimlendirilir. Eğer implant kullanılmışsa bu süre bir yıldır. Bu infeksiyonlar; a) Yüzeyel insizyonel, b) Derin insizyonel c) Organ/boşluk infeksiyonları olmak üzere üç alt başlık altında toplanmaktadır. Yüzeyel insizyonel infeksiyonlar: Cilt ve ciltaltı bölgeyi tutan infeksiyonlardır. Derin insizyonel infeksiyonlar: Fasia ve kasları tutan infeksiyonlardır. Organ / boşluk infeksiyonları: İnsizyon dışında ameliyatla açılan veya manüple edilen herhangi bir anatomik organ veya boşluğu ilgilendirir. Risk faktörleri: Yaranın kontaminasyon kategorisi; Cerrahi yaralar kontaminasyon riskine göre; temiz, temiz-kontamine, kontamine ve kirli-infekte olmak üzere sınıflandırılmışlardır. İnfeksiyon riski en az olan temiz yaralar, en çok olan ise kirli-infekte yaralardır. Operasyon süresi ve cerrahi teknikler: Operasyon süresinin uzaması infeksiyon riskini arttırmaktadır. Konağa ait faktörler: Yaş, şişmanlık altta yatan hastalıklar, yaraya uzak başka bir bölgede infeksiyon bulunması, hastanın operasyon öncesi hastanede yatış süresi, operasyon öncesi temizlik için jiletle kazıma yapılması (özellikle 12 saat veya daha önce) riski arttırır. Etiyoloji: Gram pozitif bakteriler (S.aureus, enterokoklar, KN stafilokoklar, streptokoklar) en sık rastlanan cerrrahi alan infeksiyonu etkenleridir. Daha nadir olarak gram negatif bakteriler (E.coli, P.aeruginosa, enterobakterler, P.mirabilis, K.pneumoniae) ve kandida da etyolojide rol oynar. Bulaş yolları: Araştırmalar mikroorganizmaların çoğunun, hastanın yaraya yakın veya uzak vücut yüzeylerinden bulaştığını, genellikle operasyon odasındaki çevre koşullarının bulaşta sınırlı bir rolü olduğunu göstermiştir . Bulaşta cerrahi personelin nazofarenks sekresyonları, cildi ve saçından gelen partiküller de rol oynayabilir.Yine özellikle proaaa takılan operasyonlarda ameliyat odası havasının önemli bir kaynak olduğu saptanmıştır. Uygun kullanıldıklarında profilaktik antibiyotikler etkin bir koruma için çok önemlidir. Ancak seçilecek ajanlar konusunda dikkat edilmesi gerekli noktalar vardır: a) Seçilecek ilaçlar yarayı kontamine etmesi muhtemel mikroorganizmaların duyarlılık paternine yönelik olmalı b) Yarada yeterli konsantrasyona ulaşacak dozda ve operasyon öncesi uygun sürede verilmelidir. c) Profilaksi tedavi ile karıştırılmamalıdır; Tek doz proflaktik antibiyotik uygulaması çoğu operasyon için yeterli olup bir kaç istisna dışında 24 saatten uzun uygulama gereksiz olduğu kadar dirençli suş seleksiyonuna neden olduğu için zararlıdır. NOZOKOMİYAL BAKTERİYEMİLER (NB) Hastane kaynaklı mikroorganizmalarla gelişen dolaşım sistemi infeksiyonlarıdır. Primer ve sekonder olarak iki gruba ayrılırlar. Primer N B: Kanda üreyen mikroorganizmanın başka bir alanda belirlenen bir infeksiyondan sorumlu olmadığı durumlardır. İntravenöz ve arteriyel kateter infeksiyonlarına bakteriyemiler de bu gruba girer. Sekonder NB: Başka bir anatomik alanda tespit edilen infeksiyondan sorumlu mikroorganizmanın takiben bakteriyemi yapmasıdır. En fazla üriner ve solunum sistemi infeksiyonlarını takiben görülür. Primer bakteriyemi: Daha çok intravenöz katetere bağlı olarak gelişir. (hastane kaynaklı bakteriyemilerin %80’i kateter ilişkilidir.) Hastaya uygulanan intravasküler kateterlerin ortak özellikleri, mikroorganizmalar için deriden kan damarlarının içine doğrudan geçiş yolu oluşturmalarıdır. Kateter infeksiyonları; a) Kateter giriş yerinden kaynaklanan infeksiyonlar b) Kanül ve infeksiyon setinin birleşim yerinden kaynaklanan infeksiyonlar c) Başka bir infeksiyon kaynağından gelişen bakteriyemi sonucu kolonize olan kateter infeksiyonları d) Kontamine infizyon sıvısına bağlı gelişen infeksiyonlar olarak sınıflandırılır. Etiyoloji: %60 oranında stafilokoklar etkendir. En sık saptanan tür S.epidermidis’tir. Bunun dışında enterokoklar, basillus türleri, Corynobacterium JK sık görülen gram pozitif bakterilerdir. Kandida infeksiyonları da özellikle son yıllarda artan bir sıklıkla görülmektedir. Enterobakterler, pseudomonas türleri, serratia ve citrobacter türleri sıklıkla kontamine infüzyon sıvısı infeksiyonlarını düşündürür. Risk faktörleri: Kateterin tipi, uygulanış bölgesi, takılış ve bakım şartları infeksiyon riskini etkiler. Klinik ve tanı yöntemleri: Kateter ilişkili infeksiyonların sadece yarısında lokal bulgular olduğundan tanı zordur. Bu nedenle kateter ilişkili sepsis bulgularını diğer septik sendromlardan ayırmaya yönelik aşağıdaki kriterler kateter ilişkili infeksiyon tanısında önemlidir. Bunlar: 1) Kateter yerinde lokal inflamasyon bulgularının veya filebit bulgularının olması 2) Bakteriyemi kaynağının olmaması 3) Kanüle olan arterin distal ucunda lokalize emboli 4) TPN alan hastalarda kandida endoftalmiti 5) Bakeriyemi riski düşünülmeyen hastalarda saptanan sepsis 6) Semikantitatif kateter kültüründe >15 koloni bakteri üremesi 7) Antimikrobiyal tedaviye refrakter sepsis 8)Kateterin çıkarılmasından sonra ateşin düşmesi 9) Tipik veya atipik etyoloji 10) İnfuzyon ilişkili mikroorganizmalarla meydana gelen kümesel infeksiyonlar. Hastalarda tanı amacıyla; a) Kateter ucunun semikantitatif kültürü yapılması yararlıdır. b) Kateter segmentinin Gram boyası yapılmalıdır. c) Kateterin çıkarılamadığı durumlarda periferden ve kateter içinden alınan kanın kantitatif kültürlerinin karşılaştırılması tanıda yol gösterici olabilir. Tedavi: Kısa süreli kateterler değiştirilip, kateter kültürü alınmalıdır. Santral venöz kateter giriş yeri infeksiyonlarında etken P.aeruginosa değilse, kateter çıkarılmadan lokal bakım ve antibiyotikle tedavi denenebilir. Ancak bakteriyeminin tekrarlama riski %20’dir. Hicman-Broviac tipi kateterlerde bakteriyemi hemen kateterin çekilmesini gerektirmez. Bu tip kateterlerde tünel infeksiyonu tanısı veya tedaviye refrakter gidiş varsa kateter değiştirilir. Bunlardan başka endokardit veya septik trombofilebit varlığı, bakteriyemi veye fungeminin üç günden fazla devam etmesi, etkeninin S.aureus, basillus türleri, Corynebacteriun JK, Stenotrophomonas maltophila, mikobakteri veya filamentöz mantar olması durumlarında kateterin çıkarılması gereklidir. Antibiyotik tedavisi; Mikrobiyolojik dökümentasyondan önce ampirik tedavi başlanabilir. Ampirik tedavi hastanenin mikrobiyolojik florasına göre düzenlenmelidir. Önerilebilecek bir tedavi; Vankomisin + aminoglikozid /kinolon ile başlanabilir ve daha sonra antimikrobiyal paterne göre tedavi modifiye edilerek 7-14 güne tamamlanır. NOZOKOMİYAL PNÖMONİ Hastane infeksiyonları içinde en ağır seyirlilerden olup, Nİ’ların yol açtığı infeksiyonlar arasında (%30 doğrudan mortaliteyle) ilk sıradadırlar. Etiyoloji; Hastaneye yatışın ilk 3 gününden daha evvel ve antibiyotik tedavisi almamış kişilerde gelişen pnömonilerde etkenler genellikle S.pneumoniae, M.catarrhalis ve H.influenzae’dır. Daha sonra gelişen geç pnömonilerde ise etkenler genellikle K.pneumoniae, Enteobacter spp., Serratia spp., E.coli, S.aureus ve P.aeruginosa’dır. Hastaların %60’ında birden fazla patojen etiyolojide rol alır ve bunlar, içinde anaerob mikroorganzimalar önemli bir yer tutar. Legionella pnömonileri de sporadik ve epidemik akciğer infeksiyonlarına neden olur. Yine influenza virusu ve RSV epidemik nozokomiyal pnömoni etkenleridir. Risk faktörleri; En önemli risk faktörü yoğun bakımlarda yatıyor olmak ve mekanik ventilasyondur. Ayrıca ileri yaş, altta yatan hastalıklar, şok, bilinç bulanıklığı, intrakraniyel basınç monitörizasyonu, KOAH, gastirik aspirasyon, H2 reseptör blokeri kullanımı, kış ve sonbahar ayları risk faktörleri olarak sayılabilir. Klinik bulgular ve tanı: NP tanısı en güç konulabilen infeksiyonlardandır. Ateş, öksürük, pürülan balgam, yeni veya ilerleyici pulmoner infiltrasyonlar gibi klinik kriterlerin duyarlılığı ve özgüllüğü düşüktür. Pnömoni; atelektazi, ödem , effüzyon ve emboli ile karışır. Klinik pnömoni tanısı alanlarda kan veya plevra sıvısında potansiyel patojenin üretilmesi tanıya yardımcıdır. Entübe hastalarda endotrakeal aspirat kültürleri alınabilir ancak bu yöntem orofarengial flora nedeniyle duyarlı ama özgül değildir. Özgüllüğü yüksek olan iki teknik korunmuş fırça tekniği ve bronkoalveoler lavajla alınan örneklerin kantitatif kültürüdür. Korunmuş fırça tekniğinde alınan örnekte103 koloni/ml bakteri üremesi veya BAL’da 104 koloni/ml bakteri üremesi anlamlı olarak kabul edilmektedir. Ancak bu tekniklerin de %10-30 false negatifliği ve pozitifliği olabilmektedir. Tedavi; Desteaaaici bakım ve tedavi , Altta yatan hastalıkların tedavisi, Uygun antibiyotik tedavisi ;Ampirik antibiyotik tedavisi başlarken pnömoninin ciddiyeti, ortaya çıkış süresi, altta yatan hastalıklar ile birlikte hastanenin ve özellikle o ünitenin florası ve gram boyasından alınan ön bilgi birlikte değerlendirilmelidir.Tedavinin spekturumu geniş olmalıdır. Kinolonlar, geniş spekturumları ve akciğer dokusuna iyi geçiş göstermeleri nedeniyle tercih edilebilirler. P.aeruginosa’nın etken olduğu pnömonilerde tedavi tek ajanla yapılmamalıdır. Antibiyotik tedavisi yüksek doz ve parenteral olarak planlanmalıdır. Kaynak : Türk İnfeksiyon Web Sitesi (TİNWEB)

http://www.biyologlar.com/hastane-enfeksiyonu-nedir-hastane-enfeksiyonu-ozellikleri-ve-bu-enfeksiyonlardan-korunma-yontemleri-hakkinda-bilgi

Parazit Eklembacaklıların (Arhropoda) taşıyıcılığını yaptığı hastalık etkenlerini yazınız.

SITMA Sıtma, anofel ya da sıtma sivrisineği olarak bilinen Anopheles cinsi sivrisi­neklerinin taşıdığı bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalıkta yinelenen nöbetler görülür. Düzenli aralıklarla başlayan ve genellik­le titreme-ateş-terleme evrelerinden ge­çen nöbetler hastalığın tipik özelliğidir. Sıtma ulusal ve uluslararası sağlık örgüt­leri için hâlâ önemli bir sorundur. NEDENLERİ Sıtmanın etkeni protozoonlar olarak bili­nen tekhücreliler grubundan Plasmodi­um cinsi asalaklardır. Asalağın üreme çevrimi iki ayrı konakta tamamlanır, in­san ya da başka bir omurgalı konakta eşeysiz olarak çoğalan sıtma etkeni, da­ha sonra Anopheles cinsi sivrisineklerin içinde eşeyli olarak üreyip omurgalı bir konakta yeniden hastalık yaratabilecek duruma gelir. İnsanda hastalığa yol” açan dört Plas-modium türü vardır: Bunlardan Pîasmo-dıum vivax, nöbetleri genellikle 48 saatte bir gelen tersiyana sıtmasının; Plasmodi­um malariae, nöbetleri 72 saatte bir ge­len kuartana sıtmasının; Plasmodium falciparum, nöbetleri 36-48 saatte bir ge­len, beyin sıtması ve karasu humması denen ölümcül biçimleriyle çok ağır bir gelişme gösterebilen, kötü huylu tersiya­na sıtması ya da öbür adıyla falciparum sıtmasının; Plasmodium ovale ise nöbet­leri 48-50 satte bir gelen iyi huylu tersi­yana sıtmasının etkenidir. Sivrisinek sokmasıyla vücuda giren asalak, karaciğere yerleşerek çoğalmaya başlar. Bu asalaklar daha sonra dolaşıma katılıp alyuvarlara girer ve çoğalmayı sürdürür. Alyuvar asalakla dolduğunda parçalanır. Kana yayılan asalaklar başka alyuvarlara girer. İnsan vücudunda ger­çekleşen bu çoğalma süreci asalağın eşeysiz üreme evresini oluşturur. Birkaç kuşak sonra bazı asalaklar eşey hücresi (gamet) üretecek biçimde değişikliğe uğrar. Bölünerek çoğalama-yan ve alyuvarlar içinde uzun süre varlı­ğını sürdürebilen bu hücrelere gametosit denir. Sivrisinek kan emerken bu hasta­lık etkenini içeren alyuvarları da sindi­rim sistemine alır. Sivrisineğin midesin­de etkinleşen erkek ve dişi gametositler arasında döllenme sonucu zigot oluşur. Bu eşeysel üreme evresinde zigot ooki-nete dönüşür. Anofelin mide duvarını geçen ookiııetler epitel ve kas katmanla­rı arasında kapsülle sarılarak ookist adıyla tanınan birer kist biçimini ahr. Bu kistlerden daha sonra sporozoit denen binlerce asalak çıkar. Sporozoiüer sivri­sineğin tükürük bezlerine ulaşır ve ısırık yoluyla yeni bir kişiye aktarılır. Böylece asalağın eşeysiz üreme evresi başlar. Alyuvarlarda gerçekleşen eşeysiz üreme evresinin süresi Plasmodium türüne göre değişir. Ateş nöbetleri bu üre­me çevrimiyle ilgilidir. Asalakların kana dağılmasıyla sıtma nöbeti görülür. ENFEKSİYON KAYNAKLARI Kanında asalağın gametosit biçimini ta­şıyan hastalar sıtmanın enfeksiyon kay­nağım,oluşturur. İnsanlarda akut, kronik ya da belirti vermeden gizli biçimlerde görülebilen enfeksiyon, anofeller aracılı­ğıyla bulaşır. YAYILIMI Sıtma daha çok tropik ve ılıman bölge­lerde yaygındır. Günümüzde başarılı bir mücadele sonucu birçok ülke sıtmadan arınmıştır. Ama Orta ve Güney Ameri­ka’da, Afrika ülkelerinde, Akdeniz ülke­leri ve Ortadoğu’da, Afganistan, Pakis­tan ve Hindistan’da, Japonya dışındaki Uzakdoğu ülkelerinde sıtmaya yaygın biçimde rastlanmaktadır. Türkiye’de son yıllarda, hemen yalnız P. vivax türünün etken olduğu tersiyana sıtması görülmek­tedir. Bu, aynı zamanda bütün dünyada en çok görülen sıtma türüdür. Falcipa­rum sıtması genellikle tropik bölgelerle sınırlıdır ve en tehlikeli sıtma türünü oluşturur. Yakmdoğuda ve Balkanlar’da,bu arada Türkiye’de de görülmüştür. Ku­artana sıtması ılıman ve astropik bölge­lerde yaygındır. Ender rastlanan iyi huy­lu tersiyana sıtması ise Afrika’nın doğu­sunda ve Güney Amerika’da dar bir yayı-hm gösterir. BELİRTİLERİ Sıtma sivrisineğinin sokması ve ilk belir­tilerin ortaya çıkması arasında geçen ku­luçka süresi, kuartana sıtması dışında 10-14 gün dolayındadır. Kuartana sıtmasın­da ise 18 günden başlayarak çok daha uzun bir süreye yayılabilir. Sıtmanın en tipik belirtisi yol açtığı nöbetler sırasında üşüme ve ateş basma duyumunun birbiri­ni izlemesidir. Bu nöbetler ilk birkaç günden sonra, asalakların alyuvarlardan kana yayılmasıyla eşzamanlı olarak ger­çekleştiğinden düzerdi aralıklarla ortaya çıkar. Nöbetler sırasında bir-iki saat sü­ren üşüme ve titreme evresinin ardından ateş hızla 40°C-41°C’ye kadar yükselir; 3-4 saat sonra yaygın terlemeyle birlikte hızla düşer. Tersiyana sıtmasında nöbet­ler günaşırı gelir. Ama yeni asalak ku­şaklarının dönüşümlü olarak 24 saat arayla kana yayılması durumunda her gün ateş nöbeti görülür (çift tersiyana). Kuartana sıtmasında nöbetler iki gün arayla gelir. Kanda iki asalak kuşağının bulunduğu durumlarda iki gün süren ateş nöbetini ateşsiz bir gün izler (çift kuarta­na). Üreme evresini ayrı zamanlarda ta­mamlayan üç kuşağın bulunduğu durum­larda ise her gün nöbet görülür. Tedavi edilmezse kısa sürede ölüme yol açan falciparum sıtmasında ise nöbet süreleri ve araları daha düzensizdir. Hastanın ge­nel durumu hızla bozulur. Aralarında yinelemeyen ve kompli-kasyonlara yol açmayan falciparum sıt­masının da bulunduğu bütün sıtma olgu­ları tedavi edilmeseler bile, asalağın türü­ne bağh olarak değişen bir süreden sonra geriler. Bunun başta gelen nedeni enfek­siyona karşı bağışıklığın gelişmesidir. Sıtma bölgelerinde yaşayan kişilerde yeni enfeksiyonlar görülebilir. Bu kişi­lerde kansızlık, dalak ve karaciğer büyü­mesi, aşırı kilo kaybı ortaya çıkar (sıtma kaşeksisi). Belirli coğrafi bölgelerde sıt­ma enfeksiyonunun sürmesi yalnızca sivrisineklerin varlığıyla açıklanamaz. Hastalığın doğal kaynağı olan insanların bir bölgede yaygın biçimde bulunması, sıtmanın yerleşik hastalık biçiminde or­taya çıkmasında en az anofeller kadar belirleyicidir. * HASTALIĞIN ÖZEL KLİNİK BİÇİMLERİ Hastalık asalak türüne ve bulaşma, biçi­mine göre değişen klinik belirtiler verir. Zehirli sıtma. Çok ağır seyreden ve ikincil hastalıklara yol açan sıtma tipleri için kullanılan ortak bir addır. Ama bu tür ağır sonuçlan doğuran sıt­ma etkeni hemen her zaman Plasmodi­um falciparum ‘dur. Nöbetler birbirine eklenerek süreklilik kazanır. Alkolizm, beslenme eksikliği, aşın yorgunluk, güneş çarpması gibi etkenler hastalığın zehirli sıtmaya dönüşmesini kolaylaştı­rır. Bu durum beyin sıtması, tifomsu sıtma ve karasu humması gibi, belirti­lere göre adlandırılan, çeşitli tiplere ay­rılır. Beyin sıtması sürekli baş ağrısıyla kendini belli eder. Tedavi edilmezse bilinç kaybı, kasılma nöbetleri gibi merkez sinir sistemi hastalıklarını dü­şündüren çeşitli belirtiler ortaya çıkar. Çok geçmeden ölümle sonuçlanan de­rin koma durumu görülür. Tifomsu sıt­mada tifoyu taklit eden belirtilere rast­lanır. Karasu hummasında böbrek yet­mezliği sonucu Önce kırmızı olan idrar, daha sonra siyaha döner. İdrann bütü­nüyle kesilmesi hastalığın kötüleştiğini gösteren bir belirtidir. Filariasis veya Fil hastalığı Filariasis veya Fil hastalığı kıla benzer yuvarlak solucanların neden oldugu bulaşıcı bir tropik hastaliktir. Bu hastaliga yol actigi bilinen insanlari son konak olarak kullanan 9 yuvarlak solucan turu vardir. Yerlesme bolgelerine gore 3 gruba ayrilirlar: Lenf Filariasisi: Wuchereria bancrofti, Brugia malayi, Brugia timori solucanlari tarafindan olusturulur. Lenf sistemine, lenf dugumlerine yerlesir ve kronik durumlarda Fil hastaligina yol acarlar. Deri Filariasisi: Loa loa (Afrika goz solucani), Mansonella streptocerca, Onchocerca volvulus, Dracunculus medinensis (Gine kurdu) tarafindan olusturulur. Cildin yag katmanina yerlesir. Kasik Filariasisi: Mansonella perstans, Mansonella ozzardi tarafindan olusturulur. Karinda kasik bosluguna yerlesir. Butun bu vakalarda hastalik kan emen bocekler (sinek veya sivrisinek) veya Dracunculus medisensis'te Copepod crustaceans tarafindan bulastirilir. Bu hastalıkların ana taşıyıcıları (vektörleri); ülkemizde pek sık karşılaşmadığımız ve daha çok tropik ve subtropik iklim kuşağındaki ülkelerde görülen, Aedes cooki, Aedes fijiensis, Aedes horrensces, Aedes kochi, Aedes marshallensis, Aedes polynesiensis, Aedes pseudoscutellaris, Aedes rotumae, Aedes tabu, Aedes upolenis, Ochlerotatus oceanicus, Ochlerotatus samoanus, Ochlerotatus tutuilae, Ochlerotatus vigilax, An punctulatus complex, Anopheles farauti, Culex quinquefasciatus ve Mansonia uniformis cinsi sivrisineklerdir. Insanlarda gorulen yuvarlak solucanlarin genelde 5 safhadan olusan karmasik bir yasam sureci vardir: Disi ve erkek solucanlarin ciftlesmesinden sonra, disi binlerce mikro-solucan dogurur. Mikro-solucanlar gecici konak olan bir bocek tarafindan alinirlar. Gecici konakta ilk kan emme sirasinda kabuk degistirerek bulasici hale gelirler. Ikinci kan emme sirasinda bocek bulasici larvayi cilde zerk eder. Bulastiktan yaklasik 2 yil kadar sonra larvalar deri degistirerek yetiskin solucanlar haline gelirler. Belirtiler En onemli belirti ciltte ve cildin altindaki dokularda kalinlasmadir (Fillesme). Fillesme ya da doku buyumeleri buralara yerlesen solucanlarin yuzbinlerce kez uremesi ve olen solucanlarin damarlara yigilmasi sonucu olusur. Degisik solucanlar vucutta degisik yerleri etkilerler. Ornegin Wuchereria bancrofti bacaklar, kollar, vulva ve gogusleri etkiledigi halde Brugia timori cinsel organlara dokunmaz. Onchocerca volvulus gozlere yerlesir ve korluge yol acar. Korlugun dunyadaki en yaygin 2. sebebidir. 2. grup solucanlar deri dokuntulerine artoroza, deride renk degisikliklerine yol acar. 3. grup solucanlar, karin bosluguna yerlesir ve burada agrilara yol acar. Tedavi Hastalardaki yetiskin solucanlari oldurmek icin albendazole ve ivermectin kullanilir. Dietilkarbamazin (DEC) ve albendazole de etkilidir. 2003 yilinda, yaygin bir antibiyotik olan doxycyclinein da Fil hastaligi tedavisinde kullanilabilecegi bildirilmistir. SARIHUMMA HASTALIĞI Sarı hummaya Flaviviridae ailesinden pozitif iplikçikli tek dizili bir RNA virüsü olan arbovirus sebep olur. Enfeksiyon hastalıklı eklem bacaklının tükürüğünde bulunan virüsü deri yoluyla bırakması sonucunda başlar. Bu sivri sinekler Afrika'da Aedes simpsaloni, A. africanus, ve A. aegypti, Güney Amerika'da Haemagogus cinsi ve Fransa'da Sabethes cinsini kapsar. Enfeksiyondan sonra virüs ilk önce yerel olarak çoğalır bunu takiben bağışıklık sistemi yoluyla vücudun kalanına yayılır. Tanım: Sarı humma kanamalarla seyreden ve son derece öldürücü bir viral hastalıktır. Etken: Küçük bir RNA virusudur. Isı ve dezenfektanlara dayanıksızdır. Sarı humma virusu maymun, fare, kobay ve sivrisineklerde kolayca ürer. Vektör: Aedes aegyoti cinsi sivrisineklerle bulaşan viral bir hastalıktır. Sivrisinek viremi halindeki bir kimseyi ısırarak enfekte olur ve sağlam canlıları ısırarak onlara bulaştırır. Epidemiyoloji: Dünyada sık olduğu yerler tropikal Afrika ve Amazon bölgeleridir. Orta Doğuda ve ülkemizde de A. aegypti cinsi sivrisinekler görülmektedir. Yapılan şiddetli sivrisinek savaşı ile şehir veya insan topluluğu tipi sarı humma ortadan kalkmıştır. Fakat bugün hala tropikal Afrika ve Güney Amerika'nın bazı yerlerinde endemik odaklar halinde bulunmaktadır. Klinik: Kuluçka devri bir haftadan kısadır. Ateş, baş ağrısı, sırt ağrısı, kusma ile başlar. Hastalık ilerledikçe kanamalar görülmeye başlar. Midedeki kanamalardan kusma siyah renklidir. Diş eti kanamaları, kanlı idrar, melena, uterus kanamaları da görülür. Hastalık komaya kadar ilerleyerek %20-50 ölümle sonuçlanır. Tanı: Hastalığın görülebildiği bölgelere gitmiş olmak uyarıcıdır. Tedavi: Özel bir tedavisi yoktur. İyi bir bakım, parenteral yoldan gerekli solüsyonlar ve bazen kortikosteroitler verilebilir Korunma: Aşı canlı virus aşısıdır. Aşı tek doz yapılır. 10 gün sonra bağışıklık başlar. 10 yıl süreyle korur. Sarı humma aşı belgesi dünyanın bazı bölgelerine giderken ibraz edilmesi zorunlu bir belgedir. Hastalığın olduğu bölgeye gitmeden 10 gün önce aşılanmalıdır. KIRIM-KONGO KANAMALI ATEŞİ Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nedir? Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir. Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur? Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler. Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur. Kimler Risk Altındadır? Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar Veterinerler Kasaplar Mezbaha çalışanları Sağlık personeli özellikle risk gurubudur. Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır. Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır. Kuluçka Süresi Ne Kadardır? Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir. Belirtileri Nelerdir? Ateş Kırıklık Baş ağrısı Halsizlik Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının bozulması sonucu; - Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler ve gözlerde kızarıklık, - Gövde, kol ve bacaklarda morluklar - Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür - Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile olmaktadır. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur? Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur? Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur. 1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir. 2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir. 3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları, 4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir. 5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.) 6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir. 7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır. 8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla çıkartılır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur. (detaylı bilgi için http:/kidshealth.org/parent/general/body/tick_removal.html) 9. Diğer canlılara ve çevreye zarar vermeden, haşere ilacı (insektisit) ile uygulamanın uygun görüldüğü durumlarda çevre ilaçlanması yapılabilinir. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tedavisi Nedir? Hastalığın kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Hastaya destek tedavisi yapılmalıdır. Konuyu Hazırlayan: Dr. Alp Akay - Dr. Selcan Başak Soyluoğlu Kaynaklar: www.saglik.gov.tr www.tvhb.org.tr/ www.who.int/mediacentre/factsheets/fs208/en/ www.cdc.gov/ncidod/dvrd/spb/mnpages/dispages/cchf.htm www.medicine.ankara.edu.tr/fakulte/files/20054_9 www.hssgm.gov.tr www.cumhuriyet.edu.tr Uyku hastalığı ÇEÇE SİNEKLERİ 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak, fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Hastalığı İnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Leishmaniasis Leishmaniasis cins '' Leishmania'' ait protozoan parazitlerin neden olduğu bir hastalıktır ve kum fly (Alt familya Phlebotominae) belirli türlerin lokma tarafından iletilir. İki cins aktarmak '' Leishmania'' insanlara: Yeni Dünya ve eski dünya '' Phlebotomus'' '' Lutzomyia''. Hastalığın çoğu form yalnızca hayvanları (Zoonoz) bulaşan, ama bazı insanlar arasında yayılabilir. İnsan enfeksiyonu yaklaşık 21 memeliler bulaştırmak 30 tür tarafından kaynaklanır. Bunlar '' l. donovani' kompleksi ile üç tür içerir ('' l. donovani, l. Infantum'' ve '' l. chagasi'); 3 ana türler ile '' l. mexicana'' Kompleksi ('' l. mexicana, l. amazonensis'' ve '' l. venezuelensis'); '' l. tropica; l. büyük; l. aethiopica '; ve dört ana türleri ('' l. (v.) braziliensis, l. (v.) guyanensis, l. (v.) panamensis'' ve '' l. (v.) peruviana'') ile subgenus '' Viannia''. Farklı türlerin morphologically ayırt edilemez, ama onlar isoenzyme analizi, dna dizi analizi veya monoklonal antikorlar farklılaşmış. Kutanöz leishmaniasis leishmaniasis en yaygın şeklidir. Viseral leishmaniasis, hangi hayati organlara parazitler geçirdikten şiddetli bir formdur. Leishmaniasis sınıflandırma Leishmaniasis aşağıdaki türlere bölünebilir: Kutanöz leishmaniasis Mukokutanöz leishmaniasis Viseral leishmaniasis Post-Kala-Azar dermal leishmaniasis Viscerotropic leishmaniasis Leishmaniasis belirtileri Leishmaniasis belirtileri olan ay sonra etkilenen kişi kum sinekleri tarafından ısırıldı hafta patlak deride yaralar vardır. Olabilmesi için diğer sonuçları her yerde birkaç aydan yıl enfeksiyon sonra ateş arasında dalak ve karaciğer ve kansızlık zarar için apaçık. Tıp alanında leishmaniasis karaciğer bile büyük hale gelebilir bir belirgin ölçüde genişlemiş dalak ünlü nedenlerinden biridir. Leishmaniasis dört ana biçimi vardır: Viseral leishmaniasis – en ciddi formu ve potansiyel olarak ölümcül eğer tedavi edilmezse. Kutanöz leishmaniasis – Boğaz bir yıl birkaç ay içinde iyileşmek, ısırık sitesinde neden olan en yaygın biçimi nahoş görünümlü bir iz bırakarak. Bu formu diğer üç biçimlerden birini devam edebileceği. Diffüz Kutanöz leishmaniasis-bu form, cüzzam benzer yaygın deri lezyonlari üretir ve özellikle tedavi etmek zordur. Mukokutanöz leishmaniasis – başlar ile olan (özellikle) burun ve ağız neden doku hasarı yayılan deride ülserler Leishmaniasis mekanizması Leishmaniasis kadın phlebotomine sandflies lokma tarafından iletilir. Sandflies Enfektif aşaması, metacyclic promastigotes, kan yemek sırasında enjekte. Yara ponksiyon ulaşmak metacyclic promastigotes phagocytized makrofajlar tarafından ve amastigotes dönüştürmek. Amastigotes enfekte hücrelerde çarpın ve hangi '' Leishmania'' türler dahil olduğu kısmen bağlı olarak farklı dokularda etkiler. Bu farklı doku özelliklerine leishmaniasis çeşitli şekillerde farklı klinik belirtileri neden. Ne zaman amastigotes ile enfekte makrofajlar Station Sandflies virüslü bir ana bilgisayar üzerindeki kan yemek sırasında bulaşabilir. Sandfly's midgut içine promastigotes, çarpma, metacyclic promastigotes ayırmak ve hortum geçirmek parazitler ayırt etmek. Leishmaniasis patojen '' Leishmania'' ile enfeksiyon nedeniyle oluşur. Üç '' Leishmania'' türü ('l. büyük '', '' l. Infantum'' ve '' l. braziliensis'') genleri sıralı ve bu parazit biyolojisi hakkında çok bilgi sağlamıştır. Örneğin şimdi '' Leishmania içinde '' protein kodlayıcı genlerin büyük polisistronik birimi olarak head-to-head veya kuyruk kuyruklu bir biçimde düzenlenir ki anlaşılmaktadır; RNA polimeraz II uzun polisistronik iletileri tanımlı rna pol II Organizatör yokluğunda ökaryotlardaki; ve '' Leishmania'' ortamındaki değişiklikler gen ifadesinin Yönetmeliği göre benzersiz özelliklere sahiptir. Bu çalışmalar yeni bilgiden acilen gerekli ilaçlar için yeni hedefler belirlemek ve aşıların geliştirilmesine yardım yardımcı olabilir. Leishmaniasis önleme Şu anda hiçbir aşı rutin kullanımı vardır. Ancak, '' Leishmania' genom dizisini aşı adayları zengin kaynağı sağlamıştır. Genom tabanlı yaklaşımlar kullanılan ekrana Roman aşı adayları. Bir çalışmada 100 rasgele seçilen genler dna aşıları karşı fareler '' l. büyük '' enfeksiyon olarak tarandı. On dört Roman reproducibly koruyucu aşı adayları belirlendi. Ayrı bir çalışmada iki adımlı prosedür t hücresel antijenlere tanımlamak için kullanılır. Altı benzersiz klonlar tespit: Glutamin sentetaz, geçici endoplazmik retikulum ATPaz, uzama faktörünü 1gamma, kinesin k-39, tekrarlayan proteini A2 ve varsayımsal bir depolanmış protein. Bu iki çalışmalarda belirlenen 20 antijenleri daha fazla aşı geliştirme için değerlendirmeye alınır. Leishmaniasis tedavi Antimon (olgusu antimonials olarak bilinir), meglumine antimoniate ('Glucantime') ve sodyum stibogluconate ('Pentostam') içeren iki ortak tedaviler vardır. Bu tamamen bu ilaçların parazit karşı nasıl hareket anlaşılır değil; onlar kendi enerji üretim veya trypanothione metabolizma bozabilir. Ne yazık ki, dünyanın birçok bölgelerinde, parazit dirençli antimon ve visseral veya Mukokutanöz leishmaniasis olmuştur ama direnç seviyesinin türler göre değişir. Amfoterisin (AmBisome) şimdi seçim tedavisi ise; viseral leishmaniasis ('' Leishmania donovani'') tedavisi için bazı durumlarda onun hatası Sudan'da bildirdi, ancak bu parazit yerine HIV veya tüberküloz direnci ile ana faktörler co-infection gibi ilgili olabilir. Miltefosine (Impavido), visseral ve Kutanöz leishmaniasis için yeni bir ilaç olduğunu. Faz III klinik miltefosine tedavi oranı % 95 olduğunu; Etiyopya çalışmalarda da Afrika'da etkili olduğunu gösteriyor. Leishmaniasis ile coinfected HIV immunosuppressed insanlar dirençli durumlarda bile bu yeni tedavi için 2/3 kişi cevap verdi göstermiştir. Klinik Kolombiya Kutanöz leishmaniasis için yüksek bir etkinlik gösterdi. Mukokutanöz durumlarda, L.brasiliensis göre neden daha başka ilaçlar etkili olduğu göstermiştir. Miltefosine onayı Hint düzenleyici otoriteleri tarafından 2002'de ve Almanya'da 2004 yılında aldı. 2005 Yılında Kolombiya Kutanöz leishmaniasis için ilk onay aldı. Miltefosine da şu anda araştırıldı Mukokutanöz leishmaniasis, Kolombiya, '' Leishmania braziliensis'' neden olduğu için tedavi olarak (More, '' et al.'', 2003). Ekim 2006'da yetim uyuşturucu durumu ABD Gıda ve ilaç Yönetimi'nden aldı. Uyuşturucu genellikle diğer ilaçların daha iyi tolere. Sindirim bozukluğu tedavisinin etkinliğini etkilemez 1-2 gün içinde ana yan etkileri vardır. Sözlü bir formülasyon kullanılabildiğinden, gider ve hospitalizasyonda rahatsızlık kaçınılması, da cazip bir alternatif yapar. OneWorld Health Enstitüsü leishmaniasis hangi sonuçlarla sahipsiz bir uyuşturucu olarak onay yol açtı, tedavisi için ilaç paromomisin yeniden girmesini. İhmal edilen hastalıklar girişimi için ilaçlar da etkin olarak Roman therapeutics ara kolaylaştırılması. Bir tedavi ile paromomisin yaklaşık 10 $ mal olacak. İlaç, ilk olarak 1960'larda tespit vardı ancak hastalık çoğunlukla fakir insanları etkileyen bu karlı olmaz çünkü terk edilmişti. Hint hükümeti Insurance paromomisin Ağustos 2006'da onayladı. Paromomisin 21 günlük elbette kesin bir çare üreten > viseral leishmaniasis hastaların % 90. Uyuşturucu dayanıklı leishmaniasis parazit öldürmek için vücudun kendi bağışıklık sistemini uyarmak hedefleyen immünoterapi (aşı ve parazit antijenleri plus bir adjuvan) yanıt vermeyebilir. Birkaç olası aşılar, Dünya Sağlık Örgütü baskısı altında geliştirilmekte olan ama hiçbiri kullanılabilir. Swiss Federal Institute of Technology (eth) Zürih Organik Kimya Laboratuvarı ekibi '' Leishmania büyük '' parazit genomu, muhtemelen patojen ama değil insanlar tarafından kullanılan proteinlerin tanımlanması için izin sıralı karbonhidrat tabanlı bir aşı tasarlamak çalışıyoruz; Bu proteinler, ilaç tedavileri için potansiyel hedefleridir. Bileşik vasicine (peganine), bulunan bitki '' Peganum harmala'', '' in vitro'' '' Leishmania donovani'', viseral leishmaniasis hastalığının promastigote sahne karşı test edilmiştir. Bu bileşik apoptosis in '' Leishmania'' promastigotes ikna gösterildi. "Peganine hidroklorür dihydrate, yanında olmak güvenli, l. donovani üzerinden mitokondrial transmembran potansiyel kaybı safhalarında apoptosis teşvik bulundu." '' Peganum harmala'' içinde bulundu başka bir alkaloid harmine ".. ecause Intracellular parazitler de gibi non - hepatotoxic ve non - nefrotoksik doğa, veziküler formlarına harmine yok içinde onun sezilebilir etkinliğinin insanlarda klinik uygulama için kabul." HIV proteaz inhibitörleri, Kanada ve Hindistan iki '' in vitro'' çalışmalarda Leishmania türlerin karşı aktif olması için bulunmuştur. Çalışmada Leishmania parazitler Intracellular büyüme nelfinavir ve ritonavir insan monosit hücre satır ve ayrıca insan birincil monosit türetilen makrofajlar tarafından kontrollü bildirdi. Leishmaniasis Epidemiyoloji Leishmaniasis birçok tropikal ve subtropikal ülkede bulaşabilir ve yaklaşık 88 ülkede bölümlerinde bulundu. Yaklaşık 350 milyon kişi bu alanlarda yaşıyor. İçinde leishmaniasis yağmur ormanları arasından Orta ve Güney Amerika için Batı Asya ve Ortadoğu çölleri bulunan ayarları. Bu kadar 12 milyon kişi 1.5–2 milyon yeni vaka ile her yıl dünya çapında etkiler. Viseral leishmaniasis şeklinde, her yıl 500.000 yeni vakalar ve 60.000 ölümler tahmini bir insidansı vardır. Hindistan, Bangladeş, Nepal, Sudan ve Brezilya viseral leishmaniasis olgunun dünyanın yüzde 90'ından daha vardır. Leishmaniasis aracılığıyla çok Güney Teksas Amerika Kuzey Arjantin Uruguay veya Şili olsa bulunur ve son zamanlarda Kuzey Teksas yayıldığı için gösterilen. 2004 Sırasında bazı 3.400 birlikleri ülkede (özellikle çevresinde Meta ve Guaviare bölümler), güneyinde yakınındaki ormanlarda çalışan Kolombiyalı ordudan Leishmaniasis ile enfekte hesaplanır. Görünüşe göre etkilenen askerlerin birçoğu resmen sağlanan böcek kovucu, onun iddia edilen rahatsız edici koku nedeniyle did değil kullanma o bir faktör oldu. Bu hastalığın yaklaşık 13.000 durumlarda tüm Kolombiya 2004 boyunca kaydedildi ve askerler arasında hastalığın yaklaşık 360 yeni örnekleri Şubat 2005'te bildirmişti tahmin edilmektedir. Hastalık across much of Asia, gerçi Güneydoğu Asya ve Ortadoğu'da görülürler. Afganistan içinde leishmaniasis sık kabil - kısmen kötü Sanitasyon ve kum sinekleri, parazit yayılan olumlu buldukları bir ortam sağlayan sokaklarda toplanmamış yaptı atıkları nedeniyle oluşur. Enfekte kişi sayısı en az 200.000 tahmini Kabil ve üç diğer şehirler (Herat, Kandahar ve Mazar-ı-Sharif) yaklaşık 70.000 daha fazla olabilir, kim 2002'den rakamlara göre. Özellikle Doğu Afrika ve Kuzey, ev sahipliği Leishamaniasis durumda. Hastalığın Güney Avrupa'ya yayılıyor ama Avustralya ya Oceania bulunamadı. Leishmaniasis çoğunlukla gelişmekte olan dünyanın bir hastalıktır ve nadiren dışındaki durumlarda çoğunlukla nereye asker uzağa--dan ev ülkelerini konuşlu örnekleri az sayıda gelişmiş dünyada bilinir. Leishmaniasis viseral leishmaniasis gibi 1990 Körfez Savaşından beri Suudi Arabistan ve Irak'ta konuşlu ABD askerleri tarafından bildirilmiştir. Eylül 2005'te hastalığın Mazari Şerif, Afganistan'da konuşlu ve daha sonra tedavi için repatriated en az dört Hollandalı Deniz Piyadeleri tarafından sözleşmeli. Leishmaniasis geçmişi Göze çarpan lezyonlar Kutanöz leishmaniasis (cl) benzer açıklamaları keşfetti tabletler Kral Ashurbanipal dan 7 yüzyıl m.ö., Tarih bazıları daha önceki metinlere 2500 m.ö. 1500'den itibaren elde edilmiş. Avicenna 10th yüzyıl Reklamda da dahil olmak üzere Müslüman hekimler ne Balkh Boğaz denilen detaylı açıklamalar verdi. 1756 Alexander Russell, bir Türk hasta inceledikten sonra bir hastalığın klinik en ayrıntılı açıklamasını verdi. Hekimler de Hindistan Kala-azar (telaffuz '' kālā āzār'', '' siyah ateş '', '' kālā'' anlamı siyah ve '' āzār'' anlamını ateş ya da hastalık Urduca ve Hintçe Hindustani ifadesinin) olarak tarif olur. Yeni Dünya gelince, Ekvador ve Peru pre-Inca sarayın deri lezyonlari ve ilk yy uzanan deforme yüzleri tasvir eden hastalık Kutanöz şeklinde bir kanıtı bulundu. 15th and 16th century texts İnka döneminden ve İspanyol colonials "Vadisi hastalık", "Andean hastalık" ya da "beyaz cüzzam cl. Peter Borovsky, Taşkent'de çalışan Rus askeri cerrah, yerel olarak bilinen 'Sart Boğaz '' olarak ve 1898'de oryantal Boğaz etiyolojisi içine araştırma yaptı olması muhtemel olan" sorumlu ajan ilk ayrıntılı açıklaması Yayınlandı söz, parazit'ın ilişkisi ana dokulara doğru açıklanan ve doğru Protozoa için anılacaktır. Çünkü onun sonuçları were published in Russian bir günlükte düşük dolaşımı ile ancak, onun önceliği Uluslararası yaşamı boyunca kabul edildi değil. 1901 Yılında, "dum-dum ateş" ölen hasta dalak alınan smear bazı organizmalarda Leishman tespit (Calcutta yakın bir bölgesine Dum Dum'dir) ve 1903 yılında Yüzbaşı Charles Donovan (1863–1951) onlara yeni organizmalar olarak açıklanmıştır. Sonunda Ronald Ross hastalığı olan bağlantının kurulmuş ve organizmanın '' Leishmania donovani'' adlı. Hastalık Müttefik askerleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında Sicilya'da mücadele için büyük bir sorun, ve Leonard Goodwin tarafından araştırma Pentostam etkili bir tedavi olduğunu gösterdi sonra oldu. LEKELİHUMMA-EPİDEMİK TİFÜS Lekeli-hummanın etkeni olan “Riketsia provazeki”, bitler aracılığıyla insanlara bulaşır. Lekelihumma başağrısı, ateş yükselmesiyle başlayıp deride yaygın dökmelere yol açan, yaklaşık iki hafta süren, oldukça önemli bir bulaşıcı hastalıktır. Lekelihumma tarih boyunca büyük insan kitlelerinin ölümüne yol açmıştır. Mikrobun asıl giriş kapısı deridir. Bulaşma infekte bitlerin kan emme sırasında deriye pisliyerek riketsiaları ısırık yarasına bulaştırması ile olur. Bunun yanı sıra solunum yolları ve gözden de girebilir. Etken, girdiği bölgede kılcal damarların iç yüzünü örten endotel hücrelerinin içinde parazitlenir. Bir süre burada çoğaldıktan sonra endotel hücrelerini parçalayarak, kan dolaşımına katılır ve böylece bütün vücuda yayılır. Bu yayılma sırasında daha çok merkezi sinir sistemi, kalp kası, böbreküstü bezi ve testislerdeki küçük damarların, ayrıca da kılcal damarların endotel hücrelerinin içine girerek buralarda ikinci parazitlenme odaklarını oluşturur. Bu organlardaki damarların da endotel hücrelerini bir süre sonra parçalayarak bu parçaların damar boşluğuna dökülmesine, onların tıkanmalarına neden olurlar. Hastalığın kuluçka süresi yaklaşık 10-14 gündür. Hastalık belirtileri genellikle ani olarak başlar. Ancak, halsizlik, baş ağrısı, zayıflama, hafif bir ateş yükselmesi gibi ön belirtiler de bulunabilir. Hastalığın ilk belirtileri baş ağrısı, ürperme, iştahsızlık, bacak ve sırt kaslarında ağrı biçiminde olur. Ateş yükselmesi hasta iyileşince -ye ya da ölünceye dek varlığını sürdürür. Hastalığın 4-6. günlerinde göğüs yanlarında pembe renkte deri dökmesi lekeleri belirir. Bunlar 1-2 gün içinde tüm vücuda yayılırlar, ancak iz bırakmadan kaybolurlar. Hastalığın gününde yüksek ateşle birlikte nabız yükselmesi saptanır. Hasta ışıktan rahatsız olur (fotofobi) gözleri sulanır, yüzü kızarır. Kalbin kasılma ritminde bozukluklar ayak parmaklarında kulak ve burun ucunda yada topukta nekrozlar gelişebilir. Vakaların yaklaşık % 50’sinde dalak büyümesine (hepatomegali} rastlanabilir. Böbrek yetmezliğinin gelişmesi de oldukça sık rastlanan bir bulgudur. Bu durumda hastada eğer oligüri ve üremi gelişiyorsa, durum tehlikelidir. Lekeli hummada merkezi sinir sistemi bozukluklarına da sık rastlanır. İlk haftalarda hastalar huzursuz ve hırçındırlar. Uykusuzluk çekerler. Genellikle bilinç bulanıktır. Hasta konuşma ve işitme güçlükleri içindedir. Hastalığın en tehlikeli dönemi 2. ve 3. haftalardır. Bu dönemde hasta ileri derecede halsizleşmiştir. Başkasının yardımı olmadan yatakta oturamaz, yiyip içemez. Hastanın bilinci tam kapanabilir, sağırlaşabilir ve hatta komaya girebilir. Hastalarda bazen kuru bir ‘öksürük gelişebilir. Kan basıncı (tansiyon) sürekli olarak düşüktür. Hasta bu dönemi de atlatırsa iyileşmeye başlar. Yaşlılarda ölüm oranı daha yüksektir (% 40 kadar]. Hasta 2-3 aylık bir süre içinde iyileşir. Hastalık hiçbir iz bırakmayabilir. Lekelihumma tedavisinde kullanılan ilaçlar “Klortetrasiklin”, “Kloramfenikol” ve “Oksitet-rasiklin” antibiyotikleridir. Hastanın yüksek kalorili ve vitaminli sıvı besinlerle beslenmesi gerekir. Bunun dışında uygulanacak tedaviler hastada gelişen bozukluklara göre ayarlanır. Kişilerin temizlik kurallarına uyarak bitlenmekten kaçınmaları hastalığın bulaşmasına karşı alınabilecek en iyi önlemlerden biridir.

http://www.biyologlar.com/parazit-eklembacaklilarin-arhropoda-tasiyiciligini-yaptigi-hastalik-etkenlerini-yaziniz-

Trypanosoma,Leismania ve Plasmodium'un yaptığı hastalıklar,hayat döngüleri,vektörler ve tedavileri hakkında bilgi

Trypanosoma Alem:Protista Şube:Euglenozoa Sınıf:Kinetoplastea Takım:Trypanosomatida Familya:Trypanosomatidae Cins:Trypanosoma Tür:T. brucei Alttürler T. b. brucei T. b. gambiense T. b. rhodesiense Protozoa altalemine ait olan bu parazit, vızırvızık sineğinin sokmasıyla bulaşarak, "uyku hastalığına" yol açmaz. Kana yerleşir, ateş, eklem ağrısı ve baş ağrısı yapar. Sinir sistemine zarar verirse, ölümcül "uyku dönemi" başlar. İlaçla tedavi edilmez ancak, yeterlidir. Yaşam döngüsünün bir bölümünü vızırvızık sineğinde, diğer bölümünü, memelilerdeda geçirir.Bazıları ölür. Uyku Hastalığı Belirtileri: Hastalığın uzun süren gizli bir dönemi vardır. Erken dönemde vücut ısısı dönümlü olarak yükselir, dalak ve lenf bezleri şişer, bacaklarda şişme görülür. Bu be­lirtiler yaklaşık üç yıl kadar sürer. Bu dönemden sonra has­tada titreme nöbetleri başlar. Yüz ifadesi anlamsızdır, konuş­mada yavaşlama belirtileri baş gösterir. Daha sonra hasta gi­derek hareketsizleşir. Genel bir halsizlik durumu vardır. iştah hiç yoktur ve hasta giderek zayıflar. Vücut ısısı normalin çok altına düşer. Ölümden kısa süre önce hasta artık yerinden hiç kalkamaz ve sürekli uyku halinde komaya girer. Biyolojik nakil gösterenler(Vektör Sinekte Gelişme ve Çoğalma gerçekleşir) Salivarian(Ön Durak-Ağız organelleri ile konaktan kan emme esnasında Hem etkeni verir(Metasiklik Trypomastigot Form/Metatrypanosom) ve alır(amastigot form) Vektörleri:Glossinalardır. Trypanosoma brucei brucei(Birçok türde hastalık yapar) Nagana Hastalığı Trypanosoma brucei rhodiense(İnsanlarda) Uyku Hastalığı Trypanosoma brucei gambiense(İnsanlarda) Uyku Hastalığı Trypanosoma congolense(Equidae/Tek tırnaklılar) Paranagana(Hayvanların Naganası) Trypanosoma vivax(Equidae ve Ruminant/Gevişenler) Souma Hastalığı -T.vivax yine Glossina tarafınadan Mekanikde Nakledilir(Salt nakil) Trypanosoma equiperdum(Equidae) Konaksız bulaşır.Çiftleşme(Coitus yolu)ile bulaşır. Hastalığı Dourin/Atların Frengisi olarak adlandırılır. Stercoraria(Arka Durak-Parazit Vektörün son barsak kesminde bulunur, vektör beslendikten sonra hemen oraya dışkılar ve etken(Metatrypanosom)in deri sıyrığından girişi(kaşınma,yalnışlıkla yeme gibi) içeri girer ve yine etken(Trypomastigot ya da Amastigot) vektörün beslenişi esnasında kan ile alınır. Vektörleri:Triotoma,Rhodnius cinsi uçan tahta kuruları ile Tabamus(At sineği) cinsi sineklerdir. Trypanosoma equinum(Equidae)-Tabamus cinsi sineklerle bulaşır. Hastalığı: Mal de Caderes/Sağrı Hastalığı Trypanosoma cruzi(İnsan)-Uçan Tahtakuruları(G. Amerika)ile bulaşır. Hastalığı:Chagas (Charles Robert Darwin, G.Amerikada bu hastalığa yakalanmıştı) Trypanosoma theileri(Sığır)-Tabanus ve Haemotopota cinsi sinekler ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma melophagium(Koyun)-Melophaginus ovinus ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma rangeli(Kedi,Köpek ve İnsan)-Reduvidae(Uçan Tahtakuruları. Hastalığı:Trypanosomiasis Trypanosoma lewisi(Ratlarda) Xenopsylla cinsi pireler ile bulaşır. Hastalığı:Trypanosomiasis Bu tip hastalıklar akut seyirlidir ve tanı ve tedavi aşamalarına gelmeden insan ya da hayvanları öldürebilir.Bir çoğu zoonotik karekterdedir. Uyku hastalığına Çeçesineği Alm. Tsetsefliege (f), Fr. Mouche (f), tse-tse, İng. Tse-tse fly. Familyası: Karasinekgiller (Muscidae). Yaşadığı yerler: Afrika’nın tropikal bölgelerinde, özellikle Kongo’da akarsu kıyılarında. Özellikleri: İki kanatlıdır. Koyu renkli olup, karasinekten biraz iridir. Delici emici ağız tipine sahiptir. Duyu organları tüylüdür. Kan emerek beslenir. Birçok hastalık mikrobunun taşıyıcısıdır. Ömrü: Erginleri 60-70 gün yaşar. Çeşitleri: 21 türü bilinir. “G. palpalis” türü uyku hastalığı, “G. morsitans” türü nagana hastalığı mikrobunu taşır. Böcekler sınıfının iki kanatlılar (Diptera) takımından Çeçesineğigiller (Glassininae) alt ailesi cinslerine verilen isim. İnsandan, at, sığır gibi evcil ve yabani hayvanlardan kan emer. Yalnız Afrika’nın sıcak, rutubetli ve gölgeli bölgelerinde görülür. “Güney ve Afrika böceği” de denir. Emilen kanın pıhtılışmaması için tükürük salgılarken bir hücreli bazı hastalık amillerini aşıladığından tehlikelidir. Konmuş durumda kanatlarının birbiri üstünde katlanması tipik özelliğidir. “G. palpalis” çeşidi, insanlarda uyku hastalığına sebeb olan “Trypanosoma gambiense”yi aşılar. “G.morsitans” türü ise nagana hastalığı parazitini (T. brucei) at ve sığırlara aşılar. Her iki hastalığın da öldürücü etkisi vardır. Dişi sinekler vücutlarının içinde gelişen larvaları tek tek doğurur. Doğan kurtçukları hemen toprak altına gömerler. Gömülen larvalar birkaç saat içinde pupa’ya dönüşür. Altı hafta zarfında pupa’dan kanatlı ergin bir sinek olarak çıkar. Erginler 60-70 gün yaşar. Ömürlerinde 12 döl verir. Bugün laboratuvarlarda yarı kısırlaştırılan çeçe sineklerini normalleriyle eşleştirerek nesilleri kurutulmaya çalışılmaktadır. Yangın ve ilaçlamalar da nesillerini hayli azaltmıştır. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi 1 santimden biraz iri sineklerdir. Koyu renk tonları, grimsi esmer ile koyu sarımsı - esmer arasında oynar. Yatay ve zayıf hortumlarından ve sırtlarından makas gibi caprazlanmış kanatlarından derhal tanınırlar. Kafaları geniş, torakstan az daha dardır. Bir çift iri petek gözleri vardır. Erkekler, dişilerden ancak cinsiyet organlarından ayırt edilirler. Çeçe sinekleri yalnız Afrika'da bulunurlar. Orta Afrika'nın geniş bir alanında insanlarla evcil ve yabani hayvanların ölümüne sebep olduklarından, «Glossinidae» ailesi bütün kitaplarda yer alır. Çeçe sinekleri'nin çok garip bir üreme usulleri vardır. Döllenen dişi, rahminin içinde gelişen ve özel bir salgıyle beslenen bir tek yumuşak, hacimli ve beyazımsı larva doğurur. Anne bunu doğurmak için, kumlu bir alanda bir bitki dibi veya devrilmiş bir ağaç altı arar. Larva doğduktan sonra beslenmeyerek derhal toprağın içine girer ve birkaç saatin içinde küçük bir fıçı biçiminde, siyahımsı bir pupa olur. Çeçe sineği altı hafta sonra pupanın içinden çıkar. Her iki eşey de kan emicidir. Çeçe sinekleri'nin birçoğu, insanların ölümüne sebep olan Afrika uyku hastalığının amilleri tripanozoma'ların ileticisidir. Ufak,fakat tehlikeli bir aile: «Glossinidae» ailesi çok ufaktır. Yirmi bir türün hepsi «Glossina» grubundandır. Bu türler üç gruptur: Adını «Glossina fusca» türünden alan «fusca» grubundan on tür vardır. Bunların, Afrika uyku hastalığını bulaştırıcı rolleri yoktur. Adını «Glossina palpalis» ten alan «palpalis» grubunda beş tür bulunur. Bu grubun üyeleri, Gambiya uyku hastalığının âmili «Trypanosoma gambiense» yi insanlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma uniforme» yi koyunlarla keçilere, «Trypanosoma vivax» ı ise sığırlarla atlara bulaştırırlar. Adını ««Glossina morsitans» tan alan «morsitans» grubunda altı tür vardır. Bu çeçe sinekleri, Rodezya uyku hastalığı'mn âmili «Trypanosoma rhodesiense'yi insanlara, öldürücü nagana hastalığının âmili «Trypanosoma brucei» yi sığırlarla atlara, suma hastalığına sebep olan «Trypanosoma caprae» yi sığırlara ve otlayan yabani hayvanlara, «Trypanosoma suis» i ise domuzlara bulaştırırlar. Kaynak: www.hayvanansiklopedisi.com Uyku hastalığı Uyku hastalığıİnsanın kanında Trypanozoma Gambiense ve Trypanozoma Rhodesiense türlerinin parazitlenmesiyle meydana gelen bir hastalık. Hastalığın yayılması ve bulaşması Tse-Tse sineği vasıtasıyla olur. Akut ve müzmin olarak ilerleyebilir. Akut halde yüksek ateş, adenit, deride kırmızı döküntüler ve geçici ödemler olur; müzmin halde ise parazit beyne yerleştiğinden meningo-ensefalit, meningo-miyelit sonucu sinir dokusunun hücre yıkımıyla şuurunun kaybolması ve ilerleyen koma ile ölüm meydana gelir. Belirtileri: Uyku hastalığı düzensiz ateş, özellikle boyun arka hattındaki lenf bezlerinde şişme, deride kırmızı döküntüler ve ağrılı lokalize ödemle karakterizedir. Titreme, başağrısı, havale geçirme gibi merkezi sinir sistemi belirtileri daha sonra gelişir ve koma ile ölüme götürür. Trypanozoma Rhodesiense ile olan hastalık diğer tipe göre daha ciddi ve öldürücü seyreder. Teşhis: Hastalığın teşhisi tripanozomların görülmesine bağlıdır. Hastalığın erken devresinde parazitler periferik kandan yapılan yaymada veya büyümüş lenf bezinden alınan sıvıda görülürler. Hastalığın ilerlemiş safhasında parazit sadece beyin omurilik sıvısında bulunur. Korunma: Uyku hastalığına karşı korunmada aşağıdaki metodlar vardır: a) Bulaşma kaynağı olan enfekte kişileri tarama muayeneleriyle ortaya çıkararak tedavi etmek. b) Trypanozoma Rhodesiense'de enfeksiyonunun tabiat nidalitesini sürdüren yabani hayvanlarla savaşmak. c) Tripanozomların vektörleri olan Tse-Tse sinekleriyle kalıcı insektisidler vasıtasıyla geniş ölçüde ve sürekli olarak savaşmak. d) İnsanlarda koruyucu olarak ilaç uygulamak (Kemoterapi). Tedavi: Gambiense tipinde erken safhada pentamidin kullanılabilir. Pentamidin 10 gün süreyle 4 mgr/kg/gün olarak adeleye zerk edilir. Rhodesiense tipindeki hastalıkta ise erken safhada Suramin damar içine tatbik edilir. Melarsoprol diğer ilaçlara göre çok toksiktir, fakat her iki tip hastalığa da bütün safhalarda etkilidir. Hastada hafif veya orta derecede sinir tutulması olduğunda bu ilaç 2-3 gün müddetle 3,6 mgr/kg/gün damar içine verilir. Bu ilacın meydana getirdiği arsenik zehirlenmesi neticesi sindirim sisteminde, böbreklerde ve sinir sisteminde çeşitli arızalar olabilir. Kaynak: Rehber Ansiklopedisi Leismania Şube:Euglenozoa Sınıf:Kinetoplastea Takım:Trypanosomatida Tür L. aethiopica L. amazonensis L. arabica L. archibaldi (disputed species) L. aristedesi L. (Viannia) braziliensis L. chagasi (syn. L. infantum) L. (Viannia) colombiensis L. deanei L. donovani L. enriettii L. equatorensis L. forattinii L. garnhami L. gerbili L. (Viannia) guyanensis L. herreri L. hertigi L. infantum L. killicki L. (Viannia) lainsoni L. major L. mexicana L. (Viannia) naiffi L. (Viannia) panamensis L. (Viannia) peruviana L. (Viannia) pifanoi L. (Viannia) shawi L. tarentolae L. tropica L. turanica L. venezuelensis Leishmania Knemitoblastida Takımından Trypanosomatina Alttakımı ve Trypanosomatidae Ailesindendir.(Burada Trypanosoma Cinsi ile beraberdir.) Vektörleri:Lutzomyia(Amerika Kıtası) ve Phelebotomus(Asya-Afrika-Avrupada bulunur,Tatarcık diyede bilinir.)-Promastigot(14-20x1,5-3,5mikrometre uzun mekik tarzıdır.Ayrıca bu form Çoğaltma Kültürlerinde de görülebilinir) Formda bulunur. Konakları:Memeliler ve Sürüngenlerdir - Makrofajlar içinde Amastigot(2-5mikrometre) Formdadır. Temelde 2 tip Hastalıktan sorumludur.(Alt hastalıklarda var,Mukozal Leishmaniosis gibi). Türkiyede L. donovani donovani ve L.donovani infantum(özellikle) Visceral Leishmaniosis(VL-İç Organ Leishmaniosis,görece daha tehlikeli) etkenidir..Özellikle Ege,Akdeniz ve Trakyada bulunur.(Köpeklerde ve insanlarda olabilir-zoonozdur.) L. tropica Cutanos Leishmaniasis(Deri Leishmaniasisi) etkenidir.Özellikle Güneydoğu Anadoluda bulunur.Şark Çıbanı diyede bilinir. Bunun dışında Amerikan Leishmaniosis etkenleri(L. donovani chagas,L. braziliense....vb.) görece Eski dünya Leishmaniosis etkenlerine göre tehlikelidir.Bu bölgelere ziyaret edecek insanların mutlaka koruyucu tedavileri yaptırmaları ve bu sineklere dikkat etmeleri gerekir.Bu sadece Leishmania için değil Trypanosoma,Babesia... vb. etkenler içinde geçerlidir.Bu etkenler öldürücüdürler. Leishmaniosis Leishmaniosis, Leishmania türleri tarafından birçok omurgalı konakta görülen, vektör tatarcıklar tarafından nakledilen zoonoz karakterli protozoer bir hastalıktır. Doğada kertenkelelerde ve memelilerde görülen hastalığın insan dışında en yaygın görüldüğü memeli köpeklerdir. Köpekler, klinik olarak hastalığa yakalanmalarının yanı sıra insanlar başta olmak üzere diğer memeliler için hastalığın rezervuarı olması açısından da önem taşımaktadır. Hastalık köpeklerde ölüme kadar giden ciddi problemlere yol açmaktadır. Leishmania türlerinde, tek kamçılı olma özelliği taşıyan, Trypanasomatidae ailesi içinde yer alan öteki türler gibi yapısal değişiklikler yanında biçimsel değişiklikler de meydana gelir. Gelişimleri sırasında, promastigot ve amastigot olmak üzere iki ayrı morfolojik form gösterirler. Bunun yanında, iki form arasında paramastigot form adı verilen bir geçiş formundan da söz edilmektedir. Bunlardan, omurgalı konağın makrofaj hücreleri içinde görülen amastigot formu, hareketsiz 2x5 μ büyüklüğünde oval yapıdadır. Giemsa ile yapılan boyamalarda, ortada koyu mora boyanan bir çekirdeği, azure ile boyanan mor çubuk şeklinde kinetoplastı görülebilir. Vektör tatarcıkların sindirim sisteminde görülen promastigot formu ise parazitin tek kamçılı halidir. Bu formda vücut 20 μ’a kadar ulaşır.Boyanma özellikleri amastigot formu ile aynıdır. Hayat Döngüsü Leishmania türlerinin hayat siklusu Phlebotominae vektörle, vertebralı konak arasında birbirini takip eden düzenli bir döngüyü içerir . Heteroxene gelişim gösteren etkenin vektörlüğünü Phlebotomus ve Lutzomyia soyundaki tatarcıklar yapmaktadır.Parazitler, enfekte vektör tatarcıklar tarafından kan emme sırasında konakçıya verilir ve konakçının makrofaj ve makrofaj benzeri hücrelerine invaginasyonla girerek, parazitofor vakuol içinde gelişmeye başlarlar.Etken, tatarcıkların sindirim kanalının farklı kısımlarında birkaç morfolojik form göstermektedir. Bu durum, sindirim kanalının değişik kısımlarındaki farklı koşullara parazitin uyum sağlamasına bağlanmaktadır. Bu şekilde enfekte olan konaktan, vektör kan emme esnasında makrofajlarla birlikte amasigotları da alır. Makrofajların tatarcığın midesinde parçalanması ile serbest kalan amastigotlar boylarının uzaması ve kamçı gelişimi ile promastigotlara dönüşür. Promastigotlar bölünerek çoğalırlar ve ön mideye oradan da özefagusa geçerler. Özefagustaki promastigotlar enfektif yapıya sahiptirler ve uzun kamçılarının bulunması, arka uçlarının sivri ve dar olması ile diğer promastigot formlardan ayrılırlar. Promastigotların tatarcıkların ağız organeline gelmesiyle döngü tamamlanır. Köpeklerde Leishmaniosis Köpek leishmaniosisi 5 aylıktan 13 yaşına kadar olan birçok ırkta tespit edilmiştir. Hastalıkta, deri ve iç organ lezyonlarına bağlı semptomlar birlikte görülmektedir. Deride görülen lezyonlar tipiktir ve dermisteki Leishmania amastigotlarına karşı gelişen hücresel immun yanıtın dermisin anatomik yapısında meydana getirdiği değişiklikler sonucunda ortaya çıkar. Hiperkeratoz, deride zayıflık, elastikiyet kaybı, kuruma, sertleşme, depigmentasyon, kepekli dermatitis yaygın deri belirtileridir. Kulak çevresinde, periorbital bölgede, burun ve ağız kısmında parazitin irritasyonuyla meydana gelen epidermal hiperplaziler yanında derinin bütünlüğünün bozulmasıyla, çok sayıda, açık lezyon, yüzeysel ve düzensiz eksülserasyonlar oluşur. Genellikle başta, kulakların sınırında, burunda, gözlerde, bacakların eklem yerlerinde özellikle de bilek-metatarsus ve tarsusmetatarsus eklemlerinde görülen ülserler yuvarlak şekilli, düzgün sınırlı ve derindir. Genelde dorsal, skapular, torasik ve femoral bölgede bulunan, 3-15 mm. büyüklüğündeki nodüller çok miktarda Leishmania amasigotu içerir ve bu nodüller de ülserleşebilir. Parazitlerin kıl folliküllerine yerleşmesine bağlı olarak, kılların parlaklığını ve canlılığını kaybetmesiyle, başta göz çevresinde olmak üzere, burun çevresinde, kulaklarda, boyunda, toraksta, eklemlerin çıkıntılı yerlerinde ve kuyrukta görülen alopesili alanlar daha sonraları tüm vücuda yayılırlar. Bu özelliği ile uyuz hastalığı ile karıştırılabilmektedir. Hastalık sırasında, tırnaklarda da çeşitli lezyonlar meydana gelmektedir. Parazitin tırnağın matriksine yerleşmesi ve tırnaktaki sürekli büyüme sonucunda, güçlü kıvrımlarla karakterize oncogryposis meydana gelir. Bu durum tırnakların normal kullanımını engeller. Bunun yanında interdigital bölgede yangı ve ayak yastıklarında hiperkeratoz sebebiyle artan duyarlılık gözlenir. Deri lezyonları yanında, en sık rastlanan visceral beliriti, kilo kaybı ve aktivite azalmasıdır. Böbrekte nefritis ve glomerulonefritisle ortaya çıkan böbrek yetmezliğine bağlı olarak anoreksi, polyuri, polydipsi, kusma, dorsolumbar bölgede kifozis ve palpasyonda ağrı gözlenir. Artralji, nöralji, polyartiritis, interdigital dermatitis ve yarıklara bağlı olarak, hasta güçlükle yürümektedir). Konjuktival membranlarda, kırmızı renkli, mukopurulent ve purulent eksudatla karakterize konjuktivitis vardır. Keratitise bağlı olarak korneada, mavi rekte bulutlanma, pupillar deformasyon ve ülser meydana gelir. Nasal mukozada, trombositopeniye ve ülserlere bağlı olarak burun kanaması gözlenir. Bukkal mukozada, dudakların iç kısımlarında, yanaklarda ülserasyonlar görülür. Popliteal ve preskapular lenf yumrularında görülen adenopatiler köpek leishmaniosis’inin erken belirtilerindendir. Sonraları submaksillar ve retrofarengeal lenf yumrularına da yayılır. Nodüllerin palpasyonunda şişlik, sertlik ve ağrı gözlenir). Patogenez Tatarcıklar ile taşınarak bulaştırılan parazitlerin kandan temizlenmesi, retiküloendotelial sistem (RES) hücreleri tarafından yapılır. Bu mücadele sırasında RES hücreleri çoğalıp büyürler ve sonuçta, her organ retiküloendotelial elemanlardan zenginliği oranında, patolojik değişikliğe uğrar. Bu nedenle hastalığı karakterize eden en önemli değişiklikler, dalak, karaciğer, kemik iliği ve lenf yumrularında görülür. Buna bağlı olarak RES hücrelerinden zengin lenf yumrularında adenopatiler, kemik iliğinin sıvılaşarak hemorajik hal alması, dalak ve karaciğerdeki hipertrofiler yaygın görülen patolojik bulgulardır.Bunun yanında; gözde keratitis, hemorajik keratokonjuktivitis, immun kompleks birikimine bağlı üveitis, böbreklerde tubuler nekroz ve membranoproliferatif glomerulonefritis, akciğerlerde konjesyon, çeşitli organlara ait damarlarda yangı ve yangılı damarların yırtılmasına bağlı kanamalar sonucu şekillenen iskemik lezyonlar ayrıca hipokampusta aktif nörofaji gibi patolojik lezyonlar da görülmektedir. Plasmodium Alem:Protista Şube:Apicomplexa Sınıf:Aconoidasida Takım:Haemosporida Familya:Plasmodiidae Cins:Plasmodium Tür:P. falciparum Binominal adı;Plasmodium falciparum (Welch, 1897) Plasmodium falciparum, Plasmodiidae familyasına ait bir tek hücreli türü. Protozoa'dandır. Bir sivrisinek(anopheles maculopensis)anofel türünün dişisinin sokmasıyla bulaşarak "sıtma" hastalığına neden olur. Karaciğere yerleşerek çoğalır.Kan yoluyla bulaşan bir hastalıktır.Sporları, alyuvarlara girerek zarar verir. Kansızlık ve ateş yapar. İlaçla tedavi edilir. Asalaktır. Sporla çoğalır. Yaşam döngüsünün bir bölümünü sivrisinekte, diğer bölümünü omurgalılarda geçirir.en ağır sıtma sebebidir iran ve hindistan bölgesi özellikle indus ırmağı etrafında endemiktir bu bölgelere yapılan ucak seferleriyle avrupaya tasınmıstır Sıtma Nedir ? Sıtma; bilinen geçmişi Mısır ve Çin kayıtlarına göre M.Ö. 2700’lü yıllara kadar uzanan tropik ve subtropik bölgelerde yaygın görülen, zorunlu hücre içi yerleşim gösteren farklı Plasmodium türleri tarafından oluşturulan, parazit türüne göre değişen ateş nöbetleri ile seyreden, anemi ve splenomegali gibi belirtilere sebep olup insan hayatını tehdit edebilen paraziter bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüm dünyada “malaria” olarak bilinen sıtma hastalığının insanda hastalık yapan etkenleri Plasmodium vivax, P.falciparum, P.malariae, P.ovale ve son zamanlarda özellikle Güneydoğu Asya ülkelerinden bildirilen olgular ile P. knowlesi türleridir. Sıtma nasıl bulaşır? Sıtma genellikle enfekte dişi Anopheles cinsi sivrisineklerin insanı sokmasıyla bulaşır. Daha az sıklıkla görülen bulaş şekilleri; insana enfekte kanın verilmesi, kontamine iğnelerin kullanımı, organ transplantasyonu ve enfekte anneden gebelik süresince fetusa etkenin geçmesi iledir. Sıtma parazitinin yaşam döngüsü Sıtma hastalığının dünyadaki yaygınlığı nedir? Sıtma tüm dünyada yaygın bir paraziter enfeksiyon olup dünyada 3,3milyar insan sıtmanın bulaşma riskinin olduğu bölgelerde yaşamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yayınlarına göre; 2010 yılında %81’i Afrika’da, %13’ü Güney Doğu Asya’da ve %5’i Doğu Akdeniz Bölgesinde olmak üzere toplam 216.000.000 sıtma vakası saptanmış, %91’i Afrika Bölgesinde, %6’sı Güney Doğu Asya Bölgesinde ve %3’ü Doğu Akdeniz Bölgesi ülkelerinde olmak üzere toplam 655.000 sıtma kaynaklı ölüm kaydedilmiştir. Sıtma hastalığının ülkemizdeki yaygınlığı nedir? İnsanlık tarihinin en eski zamanlarından bu yana bilinen sıtma hastalığı Anadolu’nun tarihi boyunca en önemli hastalıklarından biri olmuştur. Mezopotamya, Eti ve Yunan uygarlıklarının çökmesine neden olan en önemli etkenlerden biri sıtma olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusu sıtma nedeniyle büyük kayıplara uğramıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında orduda yapılan kan muayenelerine göre %50 oranında sıtma vakası görülmüştür. 1917-1925 yılları arasında Türkiye nüfusunun yoğun olduğu 3 büyük ilinde İstanbul’da %80, İzmir’de %72, Ankara’da %90 a varan yoğunlukta sıtma vakalarına rastlanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra sıtmayla mücadeleye büyük önem verilmiş kanda parazit saptanan hastaları tedavi ederek, Anofellerin insanlardan kan emmesini önleyerek ve vektörle savaşarak 3 temel alanda sıtma ile savaşa başlanılmıştır. Sıtmalı hastaların saptanması 1940 yılına kadar dalak büyüklüğünün ve kan preparatlarının değerlendirilmesine dayandırılmıştır. Bu şekilde saptanan sıtmalılar tedaviye alınırken diğer yandan da bataklıkların kurutulmasına çalışılmıştır. 2 Eylül 1925 tarihinde Ankara da toplanan I. Ulusal Tıp Kongresi’nin ana konusu sıtma olmuştur. 13 Mayıs 1926 da 839 Sayılı Sıtma ile Savaş Kanunu, TBMM tarafından kabul edilmiştir. Bu dönemde çalışmaların yoğunluğu, sivrisineklerin yok edilmesi ve gerekli muayenelerin yapılarak sıtmanın izlenmesi konularına yönelmiştir. 1945 yılında, 4707 Sayılı Olağanüstü Sıtma Savaş Kanunu, 1946 yılında 4871 Sayılı Sıtma Savaş Kanunu çıkarılmış ve büyük miktarda araç- gereç ve personel takviyesi ile sıtmayı ülkeden yok etmek hedef alınmıştır. Sıtmalı hastaların tedavisi için, Kinin ve Atebrin gibi tedavi ilaçlarının ve benzeri gamet öldürücü ilaçların kullanılması vaka sayılarını oldukça düşürmüştür. Ayrıca II. Dünya Savaşı yıllarında sıtma ile mücadelede ergin sivrisinek savaşına dönülmüş ve 1948’de “DDT” kullanımına başlanmıştır. 1955 yılında DSÖ nün düzenlediği toplantıda Dünyadan sıtmanın eradike edilmesi karara bağlanmış ve bu karar gereğince yurdumuzda da “Sıtma Eradikasyon Programı”na geçilmiştir. Bu çalışmaların sonucu olarak 1956 yılında sıtma insidansı %0,8’e düşürülmüştür. Türkiye başarılı bir eradikasyon programı uygulayan ülkeler arasındadır. Ancak, 1970 yılında 1263 olan sıtma vaka sayısı ile ulaşılan başarılı sonuç sürdürülememiştir. 1970 li yılların ortalarında Çukurova’da çalışan mevsimlik işçilerin başka bölgelere gitmesi ile sıtma tüm ülkeye yayılmış ve 1977 -1978 epidemisinin oluşmasına neden olmuştur. 1983 yılında sıtmanın eradikasyonu düşüncesinden tamamen vazgeçilerek, yürütülen program “Sıtma Kontrol Programı” adı altında yeniden şekillendirilmiştir. Program uygulanmaya başladıktan sonra en yüksek vaka sayısı 1994 yılında 84.345 olarak tespit edilmiştir. Takip eden yıllarda sıtma vaka sayılarında düşüşler izlenmeye başlanmıştır. Özellikle son yıllarda yürütülen disiplinli çalışmalar sonucunda hastalık morbiditesinde önemli düşüşler gözlenmiş, 2003 yılında 9.182 olan yerli sıtma vaka sayısı 2009’da 38’e, yıllık sıtma insidansı ise 100.000 nüfusta 13,1’den 0,05’e düşmüştür. 2010 yılından itibaren yerli yeni sıtma vakası tespit edilmemekte sadece nüks vakalar ile yurtdışı kaynaklı sıtma vaka bildirimleri yapılmaktadır. Sıtma Hastalığının Belirtileri Nelerdir? Sıtma parazit, esas olarak, karaciğer hücrelerini ve alyuvarları tutar. Hastalığın en önemli belirtisi, üşüme, titreme, yüksek ateş, bol terleme ile karakterlenen akut sıtma nöbetleridir. Fizik muayene bulguları arasında ateş ile birlikte taşikardi, dalak büyümesi ve sarılık gözlenir. Sıtma nöbeti üç aşamada gözlenir: Üşüme titreme döneminde hasta üşüme hissi ile çeneleri birbirine vurarak titrer, yüzü soluktur, başı ağrır ve midesi bulanır. Yüksek ateş döneminde hasta artık üşümez vücudu yanar, yüzü kırmızı, gözleri parlak ve derisi kurudur. Ateşi 40 0C’ye kadar çıkar, başı ağrır ve dalağı büyür. Terleme döneminde ise önce yüzde, ellerde ve bacaklarda başlayan ter bütün vücudu kaplar. Ateş terleme ile birlikte normale döner, dalak küçülür, hasta rahatlar ve normale döner. Sıtma Nasıl Teşhis Edilir? Sıtma teşhisinde indirek tanı (İFA, İHA, ELİSA), moleküler tanı (PCR vb) yöntemleri ve hızlı tanı testleri bulunmakla beraber en yaygın kullanılan yöntem parmak ucundan alınan bir damla kanın mikroskop altında incelenerek sıtma paraziti plasmodiumların görülmesidir. Alınan kan ile lam üzerinde ince yayma ve kalın damla preparatları hazırlanır. Sıtma Hastalığının Tedavisi Var mıdır? Sıtma tedavisi olan bir hastalıktır. Erken teşhis edilip tedavi edildiğinde tam iyileşme olur. Sıtma tedavisinde parazitin alındığı bölgedeki ilaç direncine göre farklı grup ilaçlar kullanılmaktadır. Direnç gelişmemiş bölgelerde Klorokin ilk tercih edilen ilaç olmakta, P.vivax ve P.ovale’de parazitin hipnozoit formuna yönelik olarak tedaviye Primakin ilave edilmektedir. Çok ilaca dirençli bölgelerden gelenler Artemisin türevleri (Artesunate ampul, Artemether-Lumefantrine tablet) ve Kinin (+ tetrasiklin veya doksisiklin veya klindamisin) ile tedavi edilmektedir. Sıtma tedavi ilaçları Bakanlığımız tarafından ücretsiz olarak temin edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/trypanosomaleismania-ve-plasmodiumun-yaptigi-hastaliklarhayat-dongulerivektorler-ve-tedavileri-hakkinda-bilgi

Mikrobiyolojik tanıda kullanılan boyama ve mikroskopik inceleme yöntemleri

BOYALAR Boyalar doğal ve sentetik olmak üzere iki gruba ayrılır: a. Doğal boyalar: Doğal boyalar bitkisel ve hayvansal orijinli olabilirler. Bunlardan bitkisel orijinli olanlara hematoksilen ve orcein, hayvansal orijinli olanlara ise carmen örnek gösterilebilir.Doğal boyalar daha ziyade histolojide kullanılmaktadır. b. Sentetik boyalar: Bunların sayıları oldukca çoktur. Eosin, asit fuksin, asit pikrik, oranj gelb, eritrosin, kongo kırmızısı, light green, metilen mavisi, toluidin mavisi, bazik fuksin, jansiyan viyole, azocarmen, safranin gibi birçok boya sentetik boyalara örnek gösterilebilir. Sentetik boyalar ; Ehrlich tarafından bazik , asid ve nötr boyalar diye üç gruba ayrılmıştır.Serbest asid ve bazlar suda çok az eridiklerinden sentetik boyalar daima nötr tuzlar halinde kullanılırlar. Nötr tuzlar hem asit köke (anion) hem de bazik köke ( kation) sahiptirler. a. Bazik boyalar: Bazik boyaların kromofor grubu pozitif yüke sahiptir. Yani, yukardaki açıklamanın ışığında, bu nötr tuzu meydana getiren bazik kısım (kation , +) renkli buna karşın asid kısım (anion, -) ise renksizdir. Bu tür boyalara katyonik boyalar da denir. ( Örneğin; metilen mavisi bazik bir boyadır ve terkibi tetramethhyl-thionin-chlorhydrate’tır. Bu terkipte tetramethyl-thionin baz’ı hidroklorik asit ile nötr bir tuz meydana getirecek şekilde birleşmiştir. Tetramethyl-thionin bazı renklidir ve metilen mavisi boyasına rengini verir, anion kökü olan hidroklorik asit ise renksizdir.) Bismarck brown y, crystal violet, methyl green , pararosanilin ( basic fuchsin), resorcin blue diğer bazik boyalara örnek verilebilir. Bir doğal boya olan hematoksilen de bazik boya tarzında davranır. Bakterilerin yüzeyi negatif olduğu için ayrıca DNA’da bulunan fosfatların da negatif yüklü olması nedeniyle katyonik özelliğe sahip olan bazik boyalarla boyanırlar. b. Asid boyalar : Asid boyaların boyayıcı kısımları negatif elektriksel yüke sahiptir. Yani burada tuzun baz kısmı renksiz asid kısmı ise renklidir. Bu tür boyalara anyonik boyalar da denir. Asitik boyalar zemini boyamak için kullanılmaktadır. Örneğin; sodium eozinat da eozinat negatif yüklü olup kromofor özelliktedir. Diğer asidik boyalara acid fuchsin, anilin blue, kongo red, fast green, light green, erytrosin, orange G, acid pikrik, Phyloxine, alizarin red S, çini mürekkebi, nigrosin, malaşit yeşili gibi boyalar örnek gösterilebilir. c. Nötr boyalar: Nötr boyalar iyonik olmayan boyalardır. Bunlar suda çözünen renkli organik bileşiklerdir. Burada nötr tuzu meydana getiren asid ve bazın her ikiside renklidir. Hematoloji ve mikrobiyolojide sık kullanılan bu boyalara Giemsa boyası en güzel örnektir.Bu boyalar parazitlerin incelenmesinde , rikettsiya ve klamidyaların boyanmasında kullanılmaktadırlar.Wright ve Leisman boyalarıda bu tip boyalara örnektir. BOYANMAYACAK PREPARATLARIN HAZIRLANMASI VEİNCELENMESİBoyasız preparatlar daha çok bakteri hareketlerinin gözlenmesi, varsa protozoon kist ve trofozoitleri ve parazit yumurtalarının incelenmesi amaçları için kullanılır. Hareket muayenesi iki şekilde yapılabilir. 1-Lam lamel arası preparat: Hareket muayenesi yapılacak mikroorganizmanın sıvı kültürü yapılmalıdır. Preparat hazırlanırken lam mutlaka temiz olmalıdır. Absolu alkole batırılıp temizlenebilir.Ayrıca alevden geçirilerekte temizlenebilir. Sonra temiz bezle silinir. Lamın ortasına bir damla bakteri süspansiyonu damlatılır, üzerine lamel kapatılır, kuruması önlenmek istenilirse lamelin etrafı, çepeçevre sıvı vazelin veya tırnak cilası ile sıvanır. Önce 10 luk sonra 40 lık objektiflerle incelenir. Hareket incelemesi sırasında dikkat edilmesi gereken husus gerçek hareket yada Brownier hareket olup olmadığıdır. Brownier hareket hep aynı yöne suyun akış yönüne doğru olan harekettir. 2-Asılı damla preparatı ile hareket incelenmesi: Bu iş için ortasında bir çukur bulunan çukurlu lam kullanılır. Sıvı örnekten (bakteri süspansiyonu) öze ya da pastör pipeti ile alınan örnek temiz bir lamelin ortasına bırakılır. Lamel ters çevrilerek lamdaki çukura kapatılır, etrafı vazelinlenir.10x ve 40x objektiflerle inceleme yapılarak hareket izlenir. Hareket muayenesi için en uygun mikroskop karanlık alan mikroskopisidir. Mikroorganizmaların hareketini gözlemek için dikkat edilmesi gereken birtakım kurallar vardır : 1- Klinik örnek alınır alınmaz bekletilmeden incelenmelidir. Bunun iki açıdan önemi vardır. Birincisi mikroorganizmalar genellikle vücut ısısında daha iyi hareket gösterir. Bekletilmekle hareket azalır. İkincisi ise oksijenin olumsuz etkisi ile hareket kaybolur. (E.histolytica anaerop olup; bekletilirse ölür ve hareket durur ) 2- Preparat hazırlanırken lam etüvde bekletilerek ısıtılır. 3- Preparat hazırlanır hazırlanmaz bekletilmeden hemen incelenmelidir. PREPARATLARIN HAZIRLANMASI VE İNCELENMESİ İyi boyanmış bir preparat usulune uygun olarak hazırlanan boya çözeltilerinin kullanılması ile mümkün olabilmektedir. İyi bir boya çözeltisi elde edebilmek için dikkat edilmesi gereken bir takım hususlar söz konusudur. 1-Toz boyayı havanda çok iyi ezmek gerekir. 2-Boya hazırlanınca renkli şişelerde ve karanlıkta saklanmalıdır. 3-Boyalar hazırlanınca en az 24 saat oda ısısında bekletilmelidir. 4-Filtreden süzülerek kullanılmalıdır. Preparatların hazırlanması:Preparatlar doğrudan hasta örneklerinden, kültürlerden ya da deney hayvanlarındaki patolojik lezyonlardan hazırlanırlar.Kültür katı veya sıvı olabilir; sıvı kültür ise tüp önce çalkalanmalı, sonra uygun temizlenmiş bir lam üzerine bakteri süspansiyonundan bir damla konulmalıdır. Katı besiyeri ise serum fizyolojik veya distile su kullanılabilir. Bakteri sıvıda homojen hale getirilir ve preparat kurumaya bırakılır. Etüvde kurutma yapılabilir. Direkt hastadan alınan örneklerde önce ekim yaptıktan sonra eğer materyal sıvı ise santrifüj edilir. Elde edilen çökeltiden preparat hazırlanır. Eğer örnek doku parçası ise preparat hazırlamak için anaerop enfeksiyon şüphesinde doku steril olarak kesilir, orta kısmından preparat hazırlanır. Aerop mikroorganizmalar için doku homojen hale getirilir. Bu steril petri kutusunda küçük küçük parçalara ayırma ile yapılabilir. Daha sonra preparat hazırlanır. Tesbit Yöntemleri: Preparatların tespit edilmesindeki amaç onların lama yapışmalarını sağlayarak tutturmaktır. Bu suretle üzerlerine uygulanacak sıvılarla lamdan ayrılmazlar. 1- Fiziksel tesbit: a)- Alevden geçirme b)- 18-24 saat oda ısısında bekletme 2- Kimyasal tesbit: Bu tespit yöntemi direkt dokudan hazırlanan preparatlarda ökaryotik hücre yapısının bozulmasını önlemek için yapılır. a)- Alkol eter karışımıb)- Metanol ile 3-5 dakika tesbit c)-Aseton: Özellikle floresan mikroskopisi için hazırlanan preparatlar asetonda 5 dakika tutularak tesbit edilirler. d)- Absolu alkol ile 8-10 dakika da tesbit yapılabilir. Ayrıca alkol+aseton karışımı ve başka kimyasal maddelerle tesbit işlemleri yapılabilir. BOYAMA YÖNTEMLERİI-Basit Boyama Yöntemleri: Bu yöntemlerde genellikle tek bir boya eriyiği kullanılarak boyama yapılır. Mikrorganizmaların morfolojisinin incelenmesi amaçlanır. a)- Negatif Boyama: Bu yöntemde asidik boya kullanılarak zeminin boyanması amaçlanır.Bu preparatta mikroorganizma boya almaz. Mikroorganizmanın büyüklüğü ve morfolojisi hakkında bilgi edinmek ve spiroketler gibi zor boyanan bakterilerin gözlenmesi amacıyla kullanılır.Çini mürekkebi ya da Nigrosin eriyiği kullanılır.Bir damla çini mürekkebi lamın bir kenarına konur. Bir damla bakteri süspansiyonu ile homojenize edilir ve lama yayılır. Preparat iyice kurutulur. Tesbit işlemi yapılmaz ve immersiyonla mikroskopta incelenir. b)- Löfflerin Metilen Mavisi kullanılarak yapılan basit boyamada Corynebacterium diphtheriae da daha koyu boyanan metakromatik cisimcikler gözlenebilir Herhangi bir bazik boya kullanılarak yapılan basit boyamada bakterin morfolojisi ve büyüklüğü hakkında bilgi edinmek yanında özellikle direkt materyalden hazırlanan preparatın incelenmesiyle materyalin uygun alınıp alınmaması hakkındada fikir edinilir. Bol epitel hücresi varlığı materyalin uygun olmadığını gösterir. Gram boyama kadar etkili olmasada mikroorganizmaların morfolojisi ve mikroskop sahasındaki dizilimi göz önüne alınarak hangi besiyerine ekim yapılacağı hakkında bilgi edinilir. II-Kompleks Boyama Yöntemleri: Gram Boyama En az iki bazik boyanın kullanıldığı boyama yöntemidir. Mikroorganizmaların gram boyamasında etkili olacak mekanizmalar şunlardır: 1- Bakteri hücre yapısı:a)- Gram pozitif bakterilerin hücre çeperinde Gram negatiflere kıyasla oldukça kalın peptidoglikan tabaka mevcuttur. Bu nedenle aldıkları boyayı alkolle dekolarizasyonda gram negatiflere nazaran daha geç bırakırlar. b)- Gram pozitif bakterilerin hücre çeperinde karbonhidratlar, gram negatiflerde lipidler fazladır. Karbonhidratlar alkolle dekolarizasyon esnasında dehidratasyona (su molekülü açığa çıkar) uğrar. Porlar iyice büzüşür , daralır ve boya dışarı çıkamaz. Lipitler için ise alkol çözücüdür ve hücre çeperinde olan porlar daha çok açılacaktır. c)- Gram pozitif hücre çeperinde bulunan teikoik asit, bazik boyalarla daha kuvvetli birleşik oluşmasını sağlar. d)- Gram pozitif hücre çeperinde bulunan magnezyum ribonucleatın gram boyanmada önemli fonksiyonları vardır. e)- Bakteri protoplazmasının pH sıda önemlidir.Gram pozitiflerdeki protoplazmanın pH sı daha asidiktir. 2- Bakteri Kültürünün Yaşı:Genel olarak yaşlanmış kültürden elde edilen preparat gramla negatif boyanma eğilimindedir. Gram boyamada kullanılan değişik boya çözeltileri vardır. Bu boyaların hazırlandığı çözeltiye göre boyama süresi değişir. ( Toz boya distile su içinde hazırlanırsa Kristal Viole ile boyama 1 dakika iken, amonyum oxalat kullanıldığında kristal viole ile boyamada 30 saniye yeterli olmaktadır.) Gram boyamada Lugol mordan olarak kullanılmaktadır. Görevi boyanın bakteriye tesbitini sağlamaktır. Gram Boyama Yönteminin Yararları1- Mikroorganizmaları gram pozitif ve gram negatif diye iki ana gruba ayırır. 2- Mikroorganizmaların morfolojisi ve dizilimi esas alınarak ön tanı konur. Buna dayanarak nisbeten uygun bir antibiyotik seçilir, izolasyon için uygun besiyeri seçimi yapılır. 3- Örneğin usulüne uygun olup olmadığı hakkında bilgi verir. 4- Anaerop mikroorganizma olup olmadığı hakkında bilgi verir. Aeroplarda üreme yok; fakat mikroskopta polimikrobiyal özellik gözleniyorsa anaerop olduğu anlaşılır. Ehrlich - Ziehl - Neelsen Boyama Yöntemi Mycobacterium'ların hücre çeperinde bol miktarda uzun zincirli yağ asitleri vardır. Bunlar geleneksel boyama yöntemleri ile boyanmazlar. Boyayı alabilmeleri için alttan ısı tatbiki gerekir. Boya içeri girdikten ve preparat soğuduktan sonra yapılan dekolarizasyonda porlar daraldığı için boyayı bırakmaz. Dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Preparatın üzeri tamamen boya ile dolu olmalıdır. Isıtma sırasında kaynatmamaya özen gösterilmelidir. İşlem bittikten sonra preparat soğumadan boya dökülmemelidir. Preparat soğuduktan sonra boya dökülür ve dekolarizasyona geçilir. Preparatta kırmızılık kalmayıncaya kadar dekolarizasyona devam edilir. Daha sonra metilen mavisi (renk körlüğü olanlarda malaşit yeşili kullanılılarak) boyama sonlandırılır. Aside rezistan basiller(ARB)i gözleyebilmek için preparatın çok iyi incelenmesi gerekir. En az 10 dk bakılmalıdır. 1-2 basil şüpheli kabul edilir ve örnek tekrar edilir. Auramin - Rhodamin ile Boyama Yöntemi Bunlar floresan veren boya maddeleridir.Nonspesifik kromofor olan rhodamin ve auramin Mycobakterium'ların hücre çeperinde olan Mikolik Asitle birleşir ve bu bağlanma asit alkolle dekolarizasyonda giderilemez. Auramin ve rhodaminle 15 dk boyandıktan sonra asit alkolle dekolarizasyon yapılır. Zıt boya olarak potasyum permanganat kullanılır. Bakteriyi gözlemek için floresan mikroskobu kullanılır. UV ışınlı floresan mikroskopta yeşil zeminde bakteriler turuncu ya da parlak sarı görülür Kapsül Boyama Negatif boyamada yapılan modifikasyonla veya birleşik boyama yöntemleri ile kapsül boyanabilmektedir. Negatif boyamada yapılan modifikasyon şöyle uygulanmaktadır: Temiz bir lamın bir köşesine konulan bir damla Çini mürekkebi içinde bakteri süspansiyonu yapılır ve lamın üzerine ince yayma gibi yayılır, kurutulur. Alevden geçirilerek tesbit edilen preparat üzerine herhangi bir bazik boya konur. Bakteri bu boya renginde, zemin siyah, kapsül boyasızdır. Birleşik boyama yönteminde ise en fazla His metodu, Muir yöntemi ve Antony yöntemi kullanılır. Bütün bu yöntemlerde preparata ilk konulan boyanın alttan ısıtılması suretiyle kapsül boyanır. Tesbit işlemi çok önemlidir. Isıda çok fazla tutmamalıdır. His metodunda tesbit işleminden sonra preparata %1 lik Kristal viole konur ve 1 dk alttan ısıtılır. %20 lik Cu2SO4 ile preparat yıkanır, kurutulur. Mikroskopta incelenirken kapsül açık mor, bakteri ise koyu pembe mor renkte görülür. Bacillus anthracis kapsülü D- glutamik asitten oluşan protein yapıda olduğundan negatif boyamada yapılan bir modifikasyonda metilen mavisi ile boyama yapılırken kapsül metakromazi (yani ortama konulan boya mavi olmasına rağmen kapsül pembe röfle vermektedir.) gösterir. Spor Boyama Sporların hücre çeperi çok kalın olduğu için alttan ısıtılmak suretiyle boyayı almaktadır.Gram boyama yönteminde sporlar boyasız, vegetatif şekiller boyalı görülür.Sporun boyanması için spor boyama yöntemi olarak en başta Schaffer Fulton yöntemi kullanılır.Bu yöntemde preparat malaşit yeşili ile alttan ısıtılarak 5 dk boyanır. Soğutulduktan sonra yıkanır.Dekolarizasyon yapılmadan kontrast boya olarak safranille 20 saniye boyanır.İmmersiyon objektifle incelenir. Sporlar yeşil, bakteri kırmızı, pembe görülür. Kirpik Boyama Kirpikler mikroskopla dahi gözlenemeyecek kadar ince (12-30 nanometre) olduğu için özel yöntem gerekir. En çok tannik asitle muamele yöntemi kullanılır. Bu bakteri kirpikleri üzerinde çökelti oluşturur.Böylece kirpik ve bakteri çeperi gözlenebilir kalınlığa ulaşır. Tannik asitle yapılan muameleden sonra yapılan boyamada kirpikler gözlenir. Bakterideki kirpiği gözlemek için Leifson metodu ile boyama en yaygın olarak kullanılır. Bunda kesinlikle sıvı bir ortamda bakteri üretilmelidir. Metakromatik Cisimcikleri Boyama Yöntemi Metakromatik cisimcikler başta Corynebacterium’lar olmak üzere bazı bakterilerin hücre yapısında bulunan ve büyük bir çoğunluğu volütin’den oluşmuş, bazik boyama yöntemleri ile değişik boyanan cisimciklerdir. 1- Metilen mavisi ile boyama yöntemi: Havada kurutulmuş ve tesbit edilmiş preparatlar Löfflerin metilen mavisi ile 1 dk boyanırlar.Yıkanıp kurutulduktan sonra immersiyon objektifi ile incelendiğinde açık mavi boyanan bakterilerin uç ve orta kısımlarında koyu mavi boyalı metakromatik cisimcikler görünürler. 2- Neisser Boyama Yöntemi (Albert) : Neisser boyama için gerekli üç eriyik vardır: Neisser A Eriyiği: Metilen Mavisi % 96 lık alkol Glasiyal asetik asit ve saf su Neisser B Eriyiği: Kristal Moru % 96 lık etil alkol ve saf su Krizoidin Eriyiği: Chrysoidin ve saf su Boyama anında bir tüp içinde iki kısım Neisser A, bir kısımda Neisser B eriyikleri karıştırılır. Havada kurutulmuş ve tespit edilmiş preparatın üzeri bu boya ile kaplanır. 10 sn bekledikten sonra yıkamadan, kurutma kağıtları arasında kurutulur. Preparatın üzerine krizoidin eriyiği dökülür, 3 sn tutulup hemen kurutma kağıtları arasında kurutulur ve bu boyada fazla tutulmamasına özen gösterilir.İmmersiyon objektifi ile bakıldığında sarı boyalı bakterilerin içlerinde (daha çok uç ve orta kısımlarında) koyu kahverengi-mor boyalı metakromatik cisimcikler görülür. Giemsa Boyama Yöntemi Giemsa daha çok parazitolojik inceleme amacıyla kullanılır. Kalın damla ve ince yayma preparatların boyanmasında kullanılır. Ayrıca spiroketlerin incelenmesi amacıyla da kullanılır. Giemsa genel olarak stok çözelti halinde bulunur. Boyama yapılırken sulandırım yapılır. 1ml sulandırıcı + 1 damla stok Giemsa ile sulandırılır. İnce yaymada eritrositlerin içindeki parazitleri görmek için boyamaya geçilmeden metanolle tesbiti gerekir. İnce yaymada 30 dakika boyama yeterlidir. Kalın damlada ise preparata Giemsa ile boyamadan önce distile su damlatılarak eritrositlerin parçalanması sağlanır.Ya da doğrudan Giemsa ile boyanır. Kalın damla preparatlarda amaç eritrositlerin parçalanıp hücre içindeki parazitlerin dışarı çıkmasını sağlamak olduğundan preparatlar tesbit edilmez. Spiroketler için 18 - 24 saatlik bekleme süreli Giemsa boyaması yapılır. Riketsiya ve Klamidi’yaların BoyanmasıCastenada Boyası: Bu boyama yönteminde preparat hazırlandıktan sonra Weiss Mordan eriyiğinden preparat üzerine konulur ve 10 dk tesbit edilir. Suyla yıkanır, Formol mavisi eriyiği ile preparat 10 dk boyanır, suyla yıkanır. Sonra kontrast olan safranin ile boyanır. İmmersiyon objektifinde incelendiğinde hücre stoplazması kırmızı ya da pembe, stoplazma içindeki elementer cisimcikler koyu mavi boyanır. Macchiavello Boyası: Preparat hazırlanır; kuruduktan sonra alevde tesbit edilir.Bazik fuksinle 5 dk boyanır, boyanın fazlası dökülür. Preparat içinde sitrik asit bulunan kabın içine daldırılır, 30 saniye dekolarizasyon yapılır. Suyla yıkanır, kontrast boya olarak metilen mavisi ile boyanır. Hücre ve zemin mavi, stoplazmadaki riketsiyalar kırmızı görülecektir. Psittakoza ait elementer cisimcikler kırmızı kümeler halinde, retiküler cisimcikler (1 mikrometre) ise mavi renkle boyanır. Klamidyalar içindeki elementer cisimcikler Castenada yöntemi ile mavi mor, Giemsa ve Macchivello ile kırmızıya boyanır, retikiler cisimcikler ise maviye boyanır. Mantarlarin BoyanmasıLaktofenol Pamuk Mavisi Boyama Yöntemi: (Laktik asit, kistal fenol, gliserin, saf su, pamuk mavisi): Özellikle küf tarzında üreyen mantarlardaki hif ve sporlarını incelemek amacıyla kullanılmaktadır. Pratik olarak temiz bir lam üzerine bir damla lakto fenol pamuk mavisi eriyiğinden konur. Selofan bandın yapışkan tarafı petri kutusunda üretilmiş olan mantar kolonisi üzerine temas ettirildikten sonra lamın üzerindeki lakto fenol pamuk mavisi üzerine bastırılarak, yapışkan kısmın lamın yüzeyine yapışması sağlanır. Sonra mikroskopta incelenir. Çini mürekkebi ile boyama: Özellikle kapsüllü mantarlardan Cryptococcus neoformans’ın tanısı amacıyla kullanılır. Gram Boyama: Daha çok maya formlarını gözlemek amacıyla kullanılır ve bütün mantarlar gram pozitif boyanırlar. NaOH veya KOH preparatları ile mantar incelemesi: % 10-20 arası genel olarak %15 oranında kullanılır. Kitin tabakasının çözülmesi ve hiflerin ortaya çıkması sağlanır. Direkt örneklerin incelenmesi amacıyla yapılır. Peryodik Asit Shift (PAS) Boyama Yöntemi: Genel olarak doku içindeki mantarların gösterilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Mantarların polisakkaritleri boya içindeki periodat etkisiyle polialdehit oluşturmak üzere oksitlenir. Bu son ürün yine boya çözeltisi içinde bulunan bir madde ile kırmızı renkte boyanır. Bakteri DNA’sını boyamak için en fazla Fulgen Metodu kullanılır. Kuduzdaki Negri cisimciğini gözlemek için Seller Metodu kullanılır.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojik-tanida-kullanilan-boyama-ve-mikroskopik-inceleme-yontemleri

Afrika’dan Çıktığımızdan Beri Zararlı Mutasyon Biriktiriyoruz

Afrika’dan Çıktığımızdan Beri Zararlı Mutasyon Biriktiriyoruz

Modern insanların (Homo sapiens) ilk olarak Afrika’da 150.000 yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir.

http://www.biyologlar.com/afrikadan-ciktigimizdan-beri-zararli-mutasyon-biriktiriyoruz

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Şişen Engerek Nasıl Bir Canlıdır ?

Yaygın Adı: Şişen engerekBilimsel Adı: Bitis arietansAlt familya: ViperinaeFamilya: Viperidae (engerekgiller)Alt takım: Serpentes (yılanlar)Takım: Squamata (pullu sürüngenler)Boyutları: 90 cm’den 1.8 m’ye kadar Fiziksel Özellikleri: Geniş başlı ve yuvarlak burunlu, oldukça yapılı bir vücut; pulları karına çıkıntılı; rengi değişiklik gösterir; çoğu koyu gri; büyük, krem rengi kenarlı nişanlar veya arka aşağısında “U” şeklinde işaretler olan kirli-sarı ya da kahverengi vücutları vardır.Alışkanlıkları: Karasal, hava durumuna göre gececil veya gündüzcüldür.Yaşam Çizgisi: Yavrularını canlı ve kümeler halinde doğurur; bir seferde en çok 156 yavru kaydedilmiştir; gebelik süresi 90-120 gündür.Beslenme Tarzı: Memeliler, kuşlar ve kertenkeleler.Yaşam Alanı: Çok uyumludur; kapalı, sık ormanlar ve en kurak çöller dışında her yerde görülebilir.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika Sahrasının güneyinde yalıtılmış bir nüfus ile Fas’ın güneyinde bulunur; Kongo havzasında bulunmaz; Arap Yarımadasında küçük bir nüfus bulunur.Türün Durumu: Oldukça yaygın.Benzer Türler: Yoktur, diğer büyük engerekler renkli, geometrik şekillere sahiptir.Zehir özellikleri: Nispeten toksiktir ama asıl tehlike, büyük miktarda enjekte edildiğinde gelir, bir insanı kolayca öldürebilir, zehir yavaş hareket eder, tedaviyle vakaların yüzde 90‘dan fazlası kurtarılabilir.Şişen engerek, en çok rastlanan Afrika yılanlarından biridir. Geniş bir dağılıma sahip olmakla birlikte, aynı zamanda farklı habitatlarda gözlenir ve büyük olması sebebiyle dikkat çekicidir.Erişkin şişen engerekler çok büyüktür, ağır kanlı yılanlar genellikle tırtıl gibi düz bir çizgide ve arkalarında belirgin bir sığ yarık bırakarak hareket ederler. Gövde altı pullarının izleri genellikle kumlu topraklarda görülebilir. Yılın başlarında genellikle sessiz yollardan geçerken görülürler; hareket etmeden yatarak, mümkün olduğu kadar çok ısı absorbe etmeye çalışmaları birçok yaralanmayla sonuçlanır. Hantaldırlar, tipik yılan kıvraklığıyla bir yerden bir yere kolayca kayarak hareket edemezler. Ancak eğer gerekirse, kayarak gitme metodunu kullanıp, şaşırtıcı derecede hızlı hareket ederler. Gevşek zemin üzerinde bu hareket yöntemi beceriksizce bir sarmala dönüşür.Güçlü SavunmaŞişen engerekler genelde kolay korkmaz. Eğer açık alanda fark edilirse, muhtemelen bir süre hareketsiz kalır, daha sonra yavaşça uzaklaşır. Uzaklaşmasına engel olunursa, korunaklı “S” şeklinde bir sarmal halini alıp, kafasın hafifçe kaldırarak, vücudunu şişirir ve yüksek sesle tıslar. Bu ses; bir kere duyulursa, kolay kolay unutulmayacak bir sestir. Bazıları huysuz olur ve ufak provokasyonlarla saldırmaya başlar, hızlı ve güçlü bir şekilde ısırırlar (bilimsel ismi olan Arietans, Latince Arieto’dan gelir ve sertçe toslamak veya saldırmak anlamına gelir.). Saldırırken neredeyse yerden uzaklaşabilirler ama hemen geri çekilirler, bazen de darbenin kuvveti sonucunda geriye devrilirler. Bu da açıkça hatalı olan, şişen engereklerin sadece geriye doğru saldırabildiği teorisine neden olmuştur. Hatta çoğu zaman saldırırken geriye veya yana doğru siper alarak yanaşırlar ve dönüp uzaklaşmak için fırsat yaratırlar. Çoğu şişen engerek kurbanı, kendilerini sokan yılanı son ana kadar görmez. Şişen engerekler oldukça tembeldir ve yol kenarlarının tadını çıkarma alışkanlıkları vardır. Ayrıca çok iyi kamufle olur; gün batımında aktif olduğu için görülmesi zordur. Üzerine veya yanına basılması çok kolaydır ve bu yılanın refleks olarak saldırmasına neden olur. Büyük oldukları için yukarı doğru birçok ayakkabı ve botun boynundan yükseğe saldırabilirler, bu sebeple ısırıklar çoğunlukla ayak bilekleri ya da alt bacaklarda bulunur. Acı ve ısırılan alan çevresindeki şişkinlik, çok hızlı gelişir (bazı ısırıklar kuru ve zehir iletilmeden belirmesine rağmen). Şişkinlik kısa sürede etkilenen uzva ve bütün vücuda morarma ve kan dolu kabarcıklar şeklinde yayılır. Fakat zehir göreceli olarak yavaş hareket eder, ölüme yol açması iki-dört gün sürer, ki bu süre içinde tıbbı yardım almak mümkündür. Panzehiri bulunmaktadır ve vakaların yüzde 90’ından fazlası kurtarılmaktadır. Komplikasyonlar çoğunlukla yanlış ilk yardımdan kaynaklanır. Örneğin; uygun olmayan turnikeler, yarayı yırtarak açmak veya fazla heyecanla uygulanan panzehirler gibi. Yüksek iyileşme oranına rağmen, Güney Afrika’daki ciddi yılan sokma vakalarının yarısından çoğu ve ölümcül vakaların ise neredeyse tamamından şişen engerekler sorumludur. Ölüm, çoğunlukla böbrek iflası sonucu gelir.Nüfus TürevleriŞişen engerekler, nemli yağmur ormanları (gaboon engerekten, bitis gabonica. ile ye değiştikten bölgeler) ve kurak çöller dışında hemen hemen her ortamda yaşayabilirler. Sahra, dağılım alanlarının kuzeyinde bir bariyer oluştursa da, Güney Fas’ta türler genişleyen bir çölle yüz yüze gelip geri çekildikleri zaman, geride küçük bir nüfus kalır (kahverengi ev yılanlarıyla, Lampror fuliginosus, benzer şartlardadırlar). Şişen engerekler aynı zamanda Kızıl Deniz in karşısında ve Arap Yarımadası’nın güneybatı köşesinde de yaşarlar Dağılım alanının daha kuru yerlerindeki yılanlar, genellikle cansız olur ve kumlu, tozlu çevreye uyum sağlamak için donuk bir görüntüye sahiptir. Afrika’nın kuzeydoğusundaki soluk fertlere bazen Bitis arietans somalica, yani Somali şişen engereği de denir. Bu alt türlerin kuyruklarının altında karinalı pullar vardır (kuyruk altı olarak bilinirler). Bazı yüksek alanlarda bulunan şişen engereklerin, göz alıcı, sarı veya turuncu bir alt rengi vardır ve Güney Afrika’nın Cape bölgesindeki türlerle benzerlik gösterirler. Erkek şişen engerekler dişilere kıyasla daha küçük ve daha parlak renkli olur.Av ÇeşitliliğiŞişen engerekler pusuya yatarak avlanır; kemirgenler, kuşlar, kara kurbağaları ve diğer yılanlar gibi pek çok omurgalı ile beslenir. Kara kaplumbağalarını bütün olarak yuttukları bilinir ve Afrika kirpilerini de sıklıkla avlarlar. Küçük ve savunmasız avları da zehir enjekte etmeden yakalayıp yutabilirler ancak büyük avlarına saldırıp, hemen serbest bırakırlar ve zehir etkisini gösterene kadar izlerini sürerler. Erişkinler ağızlarını çok büyük açabilir ve beçtavuğu, bağırtlak, tavşan, hayreksler, hatta dik-dik fawn gibi küçük antilopları bile avlayabilir. Kışın etkin olmadıkları süre boyunca idare edecek kadar büyük miktarlarda yağı yaz döneminde depolayabilirler; bu yağ, yerel kabileler tarafından alınarak romatizma tedavisinde kullanılır.Dev Doğum KümeleriÜreme döneminde, erkekler birbirleriyle savaşır ve feromon izini takip ederek dişilerin izini sürerler. Bir dişinin peşinde yedi adet erkek yılan olabilir. Yavrular çiftleşmenin ardından üç ya da dört ay sonra doğar. Güney Afrika söz konusu olduğunda bu yaz sonuna denk gelir. Tropik bölgelerde üreme dönemi sıcaklıktan çok yağışlarla uyumludur, yavruların dünyaya gelişi yağışlı dönemle aynı zamana denk gelir. Bir defada dünyaya getirilen yavru sayısı dişinin boyutuna bağlıdır; 65 cm’lik bir dişi, 11 yavru doğurur, 90cm’lik bir dişi 35 yavru, çok büyük bir dişi 147 yavru doğurabilir. Bu rakam, vahşi şişen engereklerde kaydedilen bir seferde en yüksek yavru sayısıdır, Çek hayvanat bahçesinde koruma altında tutulanlarda bu sayı 156 olarak kaydedilmiştir. Böylesine büyük doğum kümelerinde yavruların yırtıcılar tarafından avlanma oranı, her zaman çok yüksek olur. Şişen engerek yavruları ilk günden itibaren zehirli olsa da, varanlar, gevşek derili yılanlar (Mehelya) gibi diğer türler; leylekler, yırtıcı kuşlar ve hatta yırtıcı balıklar -şişen engerekler bazen suya girer- tarafından avlanır.Dağ AkrabalarıBitis cinsi, 16 türü kapsar. Koyu desenleri olan koyu gri dağ engerekleri. Bitis atropos, yavru bir şişen engerekle karıştırılabilir. Yaşam alanları Güney Afrika kıyılarındaki Drakensberg gibi dağlık çayırlarla sınırlıdır, bu da şişen engerekle yelpazesini örtüştürür. Dağ engereği hızlı, ısıran, huysuz bir türdür ancak zehrinin etkisi hafiftir ve ölümle sonuçlanmış bilinen herhangi bir ısırma vaka yoktur.İsmini Yunan mitolojisindeki üç kader tannçasından biri olan, Zeus’la Themis’in kızı, Atropos’tan almıştır. Atropos, hayat ipini kesen bir kader tanrıçasıdır, zehirli bir yılan için uygun bir isim ancak bu tehlikeli türlerden olmayan bir yılan için fazla dramatik bir isimdir. Diğer iki kader tanrıçasından biri, Lanchesis, hayatın ipini ölçen ve uzunluğuna karar veren kader tanrıçasıdır. Lanchesis ismi çalı ustalarını da içinde bulunduğu cinse verilmiştir.Kayıp AkrabaYaşayan yakın akrabaları arasında somut bir bağ kurulabilen fosil yılanlar, çok nadirdir. Bitis olduvaiensis ise bir istisnadır. 1950’lerde Antropolog Dr Louis Leakey ve karısı Mary tarafından Tanzanya’daki ünlü Olduvai Gorge bölgesinde keşfedilen 1.75 milyon yıllık insan kalıntılarına arasında bulunması (fosil omurgası şeklinde) nedeniyle kayda değerdir.Ultraviyole KorumaBirçok yılanda, gözlerinden geçen, ana hatlarını bozarak görülmelerini zorlaştırmak için tasarlanmış, karanlık çizgiler bulunur. Birçok zehirli yılan daha kalın çizgilere, gözlerinin arkasında ve zehir bezlerinin üzerinde, karanlık deri yamalara sahiptir. Bazı durumlarda siyah pigment (melanin) derinin hemen altında bulunur. Bazı sürüngen uzmanları, bu alanların ultraviyole radyasyonun (bazı proteinlerde kimyasal değişime sebep olan) zehrin özelliğini bozmasını engellediğini düşünmektedir. Siyah pigment, ultraviyole ışınlarını emer ve nüfus etmesine engel olur. Şişen engereğin derisi iridofor denilen ve ışığı emmek yerine yansıtan küçük, parlak hücreler içerir.Kaynakça: BBCYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir/

http://www.biyologlar.com/sisen-engerek-nasil-bir-canlidir-



Sıtma ve sağlık açısından önemi

Sıtma ve sağlık açısından önemi

Günümüzde sıtma, dünyanın en önemli bulaşıcı hastalıkları arasında yerini korumaktadır.

http://www.biyologlar.com/sitma-ve-saglik-acisindan-onemi-1

Bir Yara İzinden Çok Daha Fazlası: Keloid

Bir Yara İzinden Çok Daha Fazlası: Keloid

Tarihin her döneminde insanoğlu, derisini kendini ifade etme araçlarından biri olarak bulunmuştur. Renkler, dövmeler, aksesuarlar ve bir de … keloid.

http://www.biyologlar.com/bir-yara-izinden-cok-daha-fazlasi-keloid

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0